CHERNOBYL

E9AE0642-588B-48EA-A19D-2DC19ACBC742

CHERNOBYL :

“- Ben bir nükleer fizikçiyim. Sizse Sekreter Yardımcısı olmadan önce ayakkabı fabrikasında çalışıyordunuz.”

  – Evet, ayakkabı fabrikasında çalışıyordum. Şimdi de başa geçtim. Dünyadaki tüm işçilere.”

“Vasily Ignatenko itfaiyeciydi. Kazadan iki hafta sonra öldü. Dul karısına göz kulak oluyordum. Doğum yaptı. Kız doğurdu. Bebek ancak dört saat yaşadı. Radyasyonun anneyi de öldüreceğini ama bebeğin soğurduğunu söylediler. Kendi bebeğinin. Çocukların, annelerini korumak için ölmeleri gereken bir ülkede yaşıyoruz. Anlaşmanın canı cehenneme. Bizim canımız da cehenneme. Birinin doğruları söylemeye başlaması gerekiyor.” Ulana Khomyuk

“Senden daha cesur insanlar tanıyorum Khomyuk. Ellerine şans geçip, hiçbir şey yapmayan. Çünkü kendi hayatın ve sevdiğin herkesin hayatı söz konusu olunca, ahlaki dönüşüm anlamını yitiriyor. Seni terk ediyor. O andan sonra tek istediğin vurulmamak oluyor.” Valery Legasov

Çernobil denen bu kasabada Yahudi ve Polonyalılar vardı. Yahudiler kıyımla öldürüldüler. Polonyalıları da Stalin gitmeye zorladı. Sonra Naziler geldi ve kalan herkesi öldürdüler. Fakat savaştan sonra halk yine de yaşamak için buraya geldi. Ayaklarının altındaki toprağın kana bulandığını biliyorlardı. Ama bunu umursamadılar. Ölü Yahudiler, ölü Polonyalılar…fakat onlar yaşıyorlardı. Hiçbiri bunun kendilerine olacağını düşünmüyordu. İşte buradayız.” Boris Scherbina

“Eğer bulgu varsa, yaygara yoktur.”

“Biz her şeyi doğru yaptık.”

“Bugün burada yaptıklarımız karşılığını bulacak. Bu bizim parlama anımız.” => tam da o esnada reaktör parıl parıl uranyumlarını saçmaktadır ortalığa ve tarih kimlerin parlayıp kimlerin söneceğine karar verir tam zamanlı olarak

GİRİŞ :

Ben on bir yaşındaydım Çernobil kazası, pardon faciası yaşandığında. Ankara’da geçen çocukluğumun unutulmaz anlarındandı. Dağılmadan önceki haliyle Sovyetler Birliği’nde bir reaktör cayır cayır yanıyor, dumanları göğe yükseliyor, bir spikerin hararetli anlatımı sayesinde bir yandan tarihe tanıklık ederken, arka planda Rusça konuşmalar çalınıyordu kulaklarımıza. Sovyetler Birliği topraklarında bir şeyler yanmaya başlamıştı ve dağılmaya giden sürecin başlangıcıydı bütün bu yaşananlar. Bizler döneminin en kıymetlisi olan ve her evde bulunmayan tüplü televizyonlardan yayınlanan görüntülere bakıyorduk uzaktan, biraz şaşkın ve olanca masumiyetimizle. Teknoloji çağının nimetlerine erişememiş bir neslin çocuklarından olanların ancak bilebileceği üzere, o zamanlar TRT dışında bir televizyon ve TRT FM dışında bir radyo kanalı, bir de eve giren gazete dışında bilgi kaynağımız yoktu. Meydan Larousse’lar Wikipedi’mizdi. Herksin her yerde fosur fosur sigara içmesi serbestti. Bizim internetimiz, instagram’ımız, twitter’ımız yoktu. Uçakla bir yerden bir yere gitmek çok havalı olmak demekti. Havalı, zengin demekti bir nevi. Olanlar, parmakla sayılabilecek kadar az sayıdaki modelden birine ait arabasına binerdi. Yoksa da tren ya da otobüs vardı uzun yolculuklar için. At arabası ya da kağnı dönemine ben yetişemedim. Annem beni geç doğurmuş, pamuklara sarmış, sonra da dünya denen cehenneme atmış. Üzgünüm. Hala. Çocukluğumdan aklımda kalan mavi keten bir elbisem ve de bindiğinde saatlerce tıngır mıngır gittiğin Mavi tren vardı. Kompartıman kompartıman dolaşmak bir olaydı. Biz bu yüzden böylesi saf bir dünyanın içinde dönemin bakanının sözlerine gelerek radyasyonlu çayları içtik pek güzel. Sadece çay olsa gene iyi. Havayla beraber zehir soluyan, zehir için ve yiyen nesiller sayesinde özellikle Karadeniz bölgesinde görülen kanser vakalarında yıllar içinde yüksek bir artış olduğu gibi, Baba Vanga gibi kahinlerin öngördüğü patlamanın yıllarca sürecek olan olumsuz etkilerini görmeyen ya da görmek istemeyen yetkililer sayesinde hiç de ucuz atlatmamış olduk hadiseyi. Halen daha etrafımızda şahit olduğumuz pek çok kanser vakasının nedenidir bu patlama. Çaylar etkisini göstermiştir hemen hemen. İçilmiş, sindirilmiş, DNA’larımızın da güzel güzel içine etmektedirler o zamandan bu zamana. Bizim içimize edilmiştir, biz bilmemişizdir kısaca ya da öğrenmişizdir zamanla.

Tüm bunlar bir yana, biz gelelim faciamıza ve boyutlarına, nedenlerine, nasıllarına, yapıcı ve yıkıcı baş mimarlarına. Tek bir kurgu karakterimiz var. O da dizinin ağır toplarından ve Emily Watson’ın canlandırdığı nükleer fizikçi Ulana Khomyuk. Kendi imkanlarıyla olaylara dahil olan, Ignatenko’ların acıklı hikayesini üstlenen ve tasalı ama ne istediğini bilen karakter kontenjanını dolduran, aslında yedek kulübesinde oturabilecekken, sahalarda tsunamiye yol açan dev dalgalar estirebilecek bir kadın karakter. Nitekim sağda solda biraz fazla konuştuğunda kurumsal kimliğini bir mesuliyet zinciri olarak tanımlayan KGB tarafından hapse atılabiliyor. Amerikan yapımı bir dizide, kimi zaman kırık bir Rusça’yla konuşan Amerikan ve İngiliz oyunculardan oluşan ekiple yola çıkan HBO’nun konuyu abarttığını düşünenlerin çıktığınıysa sanmıyorum. Komünist ya da sosyalist anlayışın ucunun sosyal devletten çok devletin çıkarlarını üst düzeyde tutmak ve devlet sırlarını devlet çıkarlarına dönüştüren bir zihniyet altında yöneten kişilerin egemenliğine dönüştüren hantallığın sonucunda olmuş olanlar. Dizinin en çok eleştirilen yönüydü İngilizce çevrilmiş olması. Endüstrisi güçlü olan silahını dili yapar, oyuncusunu da oynattırır kendi dilinde, dizisini de çeker kendi dilinde. Bu çarkın dişleri de böyle döner döner döner…

EA93E5DE-03CB-417E-A610-092343CCC46C

F8223A48-6123-4997-9C68-70185FC89BEF

11670057-262F-414C-9D00-4A451A5FFC39

Bir kez daha kulak misafiri olacağınız karşılıklı diyaloğun taraflarından biri hırçın, diğeri hayalperest iki karakter. Her ikisi de Chernobyl şahidi ve şimdi ikisi de benim yaşımdalar. Tesadüfün böylesi. A kişisi de, B kişisi de erkek…yok yok yok kadın…ya da biri kadın, biri erkek olsun yine, bu sefer de. A adam, K kadın olsun yine:

A – İçirdi çayları içirdi çayları…kendi de sözde içti o çayları. Ama seksen dört yaşında ölebilmiş, o da kalp yetmezliğinden.
K – Sahi öyle bir bakan mı vardı?
A – ANAP’lıydı kendisi. Özal iç de millet rahatlasın demiş, o da içmişti cayır cayır basının önünde. Biz de peşinden.
K – Hadi ya. Peki rahatlamış mıydık o zaman millet olarak?
A – Bilmiyorum. Sadece bu hareketinin çok konuşulduğunu hatırlarım. O kadar. Sonra kanserler patladı, olayın vahim boyutu anlaşıldı ama o zamanlar şimdiki gibi değildi ki. Çok geç ulaşırdık bilgiye. TRT ne derse oydu. Solcular Cumhuriyet okurdu, faili meçhuller çok olurdu, Ağca vardı manşetlerde, sonra Çernobil’de olanlar oldu, sonra Sovyetler dağıldı, aynı yıl çok geçmedi Berlin Duvarı da yıkıldı.
K – Neyse bari İkinci Dünya Savaşı’na kadar derinleşmedi mevzu. Senin olay seksenler, doksanlar başı hep.
A – … Senin aklında kalan ne var peki o tarihlerden?
K – Pink Floyd, Dire Straits, Big In Japan, Wham, Modern Talking, saçlarda perma, ayaklarda espadril, omuzlarda vatka, diskoda dans, Evren(Kenan), Kürt korkusu pardon komünizm korkusu(hiç gelmeyen misafirdi kendileri), Ahmet Kaya’nın davudi sesi, musikişinas Zeki Müren, Bodrum Halikarnas, Don Johnson vardı bir de bak ben ona çok aşıktım.
A – Gerçekten bizler sevgiliyiz filan ama ayrı dünyaların insanıyız. Sen kolej kızısın, ben köylü çocuğu. Sen Bilkent’lisin, ben ODTÜ’lü. Sen okumuşun İngiliz Dili ve Edebiyatı, ben okumuşum ODTÜ’de Makine. Havalı kızlar tercih eder İngiliz filolojisini. Zaten biliyordur bir yabancı dil.
K – Seni köyünün yağmurlarında mı yıkasak acaba?
A – Kalsın. ANAP geçmişli AKP bugünlü köylülerimle ruhumuz uyuşmuyor. Beni ODTÜ kurtardı, hayata bakışım değişti polis baskınlarında, coplar eşliğinde.
K – … Rahmetli anneciğim önce komünist, sonra da köylü olmasın demişti en çok. Ben bir de dayak yemişini buldum.
A – Annenin kriterlerine uygun olduğumu düşünüyorum. Köylü ve komünist sevdan varmış gizliden, bak açığa çıkmış oldu sayemde.
K – … diziyi izlerken ne geldi aklıma? Hani seksen altı baharında gerçekleşiyor ya patlama. Seksenler ne sevimsiz geçmiş orada. Hiç şarkı, türkü de mi dinlemez insan? Varsa yoksa ciddiyet.
A – İyi misin sen? İnsanlar eriyerek ölürken ne şarkısı, ne türküsü!
K – Erimenin öncesi var, sonrası var. Daralan votka içti, o kadar.
A – O kadar Rusya’ya gitmiş insansın. Votka adamların milli içeceği.
K – Ohooo…köprünün altından çok sular akmış, herkes kapitalist olmuştu ben gittiğimde. Parası olan elbette. A – Hiç mi toplu konutlara gitmedin?

K – Yoo. Hep saray gezdim. Sen gitsen sen de saray gezersin. Toplu konut gezmeye Rusya’ya mı gidilirmiş? Sen gezersin tabii, o ayrı da. Hermitage’ı yeğliyor insan. Onların Louvre’u da o
A – Yok ben de gitmem aslında, bildiğim yerler ne de olsa. Biz köyden çıktıktan sonra, hesaplısından üç oda bir salonlu, alaturka helalı, daracık toplu konutlarda yaşamışlığım var yıllarca.
K – Neden ilginçsin, sana söyleyeyim: Duruyorsun duruyorsun abuk bir kelime kullanıyorsun. Son cümlende olduğu gibi. Neymiş? “Hela”.
A – Biz helaya hela deriz kızım.
K – Alaturka desen nazikçe.
A – İçimdeki köylüyü dışa vurmadan edemiyorum işte.
K – … Köy dedin de, köyleri boşalttıkları sahneler vardı, sonra da hayvanları öldüren timin çektikleri. Ben en çok dördüncü bölümü beğendim sanırım. Üçüncü bölümün sonunda insanları gömdüler, üzerlerine zift döktüler; dördüncü bölümde aynısını hayvanlara ettiler.
A – Ben ilk iki bölümü çok çok beğendim. Bir nevi o zamanlara gittim. Şunda haklı olabilirsin. Benim o dönemle ilgili takıntılarım var. Dönemin ruhunu yansıtan film ve dizileri daha bir ilgiyle izliyorum.
K – Farkındayım. Beraber Ukrayna’ya mı gitsek acaba?
A – Vize de yok, güzel kadın da çok.
K – Şakaydı umarım.
A – …
K – Şaka de.
A – …Bayi toplantısı filan olursa neden olmasın. Şöyle erkek erkeğe. Tabii ki şaka. Ölüm şaka, yaşam şaka, Chernobyl 33 yıl sonra 33 yıllık koca bir şaka. İtfaiyecilerin hastanenin bodrum katına bırakılmış ve de bırakıldığı halde kalmış kıyafetlerinden yayılan radyasyon miktarı da şaka, bundan belki on yıl sonra ya da otuz üç, tüm acı çekmiş ve fedakarlık etmişlerin anısına yapılan bu dizi de bir şaka olacak. Tıpkı önemli kişi gayreti içine düşmüş, fakat yaşanan tüm bu felakete neden olmuş kişilerin hayattan tam da takdirname beklerken, s.kt.rname almış olmaları gibi.
K – Yine yaptın.
A – Ne yaptın?
K – Hela. Ve …name.
A – Tabiatım rahat bırakmıyor. Dilimde arılar dolaşıyor. Neden gülüyorsun?
K – Çünkü seni seviyorum. Biliyorum ki bu dizide seni en çok etkileyen hikaye onlarınki değildi ama Ignatenko’lar ve aralarındaki sevgi başroldeydi bence. Ben diziyi izlerken hep onları ve seni düşündüm aslında. Bir gün veda etmeden evden çıksan ve bir daha da gelmesen ya da yanık vaziyette bulsam seni, eridiğini görsem ve karnımda bir umut taşırken olsa bu ve sen ölüyor olsan acı içinde. Ben hep bunu düşündüm.
A – Acılar içinde öldüğümü mü? Beni seviyor musun, nefret mi ediyorsun gerçekten? Hamile misin yoksa?
K – Değilim.
A – Bense hep Anatoly Dyatlov gibi vicdan azabı çeke çeke içten içe çürümediğim için şükrettim…hamile değilsin, değil mi gerçekten?
K – …

RBMK reaktörleri yakıt olarak uranyum 235 kullanır. Her bir U-235 atomu neredeyse ışık hızında hareket eden mermi gibidir. Önüne çıkan her şeyi deler geçer. Odun, metal, beton, insan bedeni. U-235’in her bir gramında 1 milyar trilyonun üzerinde bu mermilerden var. Bakın bu sadece 1 gramda. Çernobil’de bundan 3 milyon gramın üzerinde var. Ve orası şu anda yanıyor. Rüzgarlar radyoaktif parçaları tüm kıtaya yayacak. Yağmurlarla da üzerimize düşecek. Bu, soluduğumuz havada, içtiğimiz suda, yediğimiz yemeklerde 3 milyon milyar trilyon mermi demek. Bu mermilerin çoğu 100 yıl boyunca ateşlemeye devam edecek. Bazılarıysa 50 bin yıl boyunca.” Valery Legasov

050B7575-AC64-430D-8A31-3EEAEE9025F3

76B0AC39-DBED-47AF-B48C-9FA8F8625988

43E6C2A1-8510-4711-8CCE-0E4C5C4CF3B2

CF1AE8EE-6816-4238-98CA-38982C7C1CAA

26.04.1986 – 1:23:45 :

Bir iki üç dört beş…facianın gerçekleştiği saat. Saliseler hariç. Neredeyse bahar gelmişken ve fakat söz konusu topraklara bahar hep geç gelmişken, bir annenin karnında umut filizlenmişken, belki de niceleri için tohumlar serpiştirilirken, tam da bir cumartesi gecesi oluyor olanlar. Uyanık olanlar önce sarsıntı, sonra da uzaktan tanıklık ettikleri göğü delercesine yükselen ışık huzmesiyle karşı karşıya kalıyorlar. İlk önce itfaiye görevlileri çağrılıyorlar görevlerinin başına. İşin en acı tarafıysa kimsenin bir şey bilmediği. İtfaiye ekipleri, doktorlar, reaktör çalışanları, eğer bilselerdi belki de arkadalarına bakmadan uzaklaşacakları bu durum karşısında kahramanca ellerinden geleni yapıyorlar. Bu adamlar eriyerek ve korkunç acılar içerisinde, ışığa hasret öleceklerinden habersiz yapıyorlar bütün bu fedakarlıkları. Başta bir adamın kibri ve huysuzluğu yüzünden ve de ucu maddiyata bağlanan pek çok nedenden ötürü bütün bu adamlar, kadınlar, çocuklar ve bebekler ölümü soludular yakından. Dizinin son dakikalarında öğreneceğimiz gibi, ilk bölümde patlamayı daha iyi izlemek üzere köprüye giden insanlardan hiçbiri fazla yaşayamayacaktı. Çünkü, onlar zehri en tehlikeli olduğu anlarında soluyanlardandı.

Tankın patladığı zannedilirken, çekirdeğin patladığının anlaşılması da zar zor çıkıyor ortaya. Çalışanlar savaş çıktığını, bomba atıldığını ve Amerika’nın bunda parmağı olduğunu düşünedursun, yakın plan çekirdekle temas eden tüm reaktör çalışanları kan kusarak, kuşlarsa bir kanat çırpışıyla ölüyorlar oracıkta. Dyatlov’sa bir türlü kabul etmiyor hatasını. Verdiği her kararla sapan gibi gerilen reaktörde, kullanılan ucuz yakıtın da katkılarıyla, oluşan güç dalgalanması önemsenmeden, en nihayet bir patlatma fünyesine dönüşen kapatma düğmesine basılınca oluyor olanlar. Tam bir diktatör gibi hareket ediyor Dyatlov orada. Tıpkı mahkeme salonunda olduğu gibi. Emirleri ben vermedim, o esnada odada değil, tuvaletteydim diyor. İnsanların hayatını mahveden, doğayı da katleden fiilinin cezasıysa on yıllık hapis cezası oluyor sadece. Mahkemenin buna verdiği isimse yönetim zafiyeti. Kendini asmadan önce, olayın gerçek boyutlarını kendi sesinden kasetlere aktaran Valery Legasov’u dinliyoruz. Dyatlov’dan çok daha büyük cezalar işlemiş insanların varlığından bahsederken, Dyatlov’un cezasının idam olması gerektiğini söylüyor. Biraz da bu yüzden, sırf doğruları söylediği için KGB tarafından acımasızca cezalandırılan ve itibarsızlaştırılan Legasov’sa kendini asıyor. Masum kurbanı sayısı gün geçtikçe artıyor. Sorumlular sorumsuzluklarını kabul etmediğinden bu rakam katlanıyor da katlanıyor.

710AC4B1-2CA5-4AD2-93B4-A7E3F7AECC0432A9BCC6-36EC-4B5D-BB7B-5FEB4C39B495

Bu andan sonra, tam iki yıl bir dakika öncesine Sovyet Ukrayna’da bulunan Pripyat’a gidiyoruz. Saatler gecenin bir buçuğunu gösterirken banyodan kusarak çıkan bir kadının önce kocasına sevgiyle baktığını görüyoruz. Hemen akabinde uzaktaki bir patlamanın etkisiyle deprem olmuşçasına sarsılıyor genç kadın. Bir ışık huzmesi yükseliyor göğe. Şanssız Lyudmilla ve kadersiz eşi Vasily Ignatenko’nun gerçek hikayesi var esas başrolde. Dünyanın ne kadar anlamsız, bedenin ne kadar kırılgan, doğanın ve doğumun gerçek kutsal değer taşıdığını gösteriyorlar bize. Ben en çok onların hikayesinde takılı kaldım. Onların ve yaşamayacak olan kız çocukları fedakar Ignatenko’nun hikayesinde.

Patlama sonrasında herkes tüm iyi niyetiyle çalışıyor çalışmasına da, patlayan reaktör çekirdeğine ve ortalığa dağılan grafitlere yangın çıktı diyerek itfaiyecilerin gayretiyle sıkılan sular sayesinde, olay vahim boyutlara ulaşıyor. Reaktörde çalışan görevliler bir yandan karnaval kostümünü andıran ve bu halleriyle aşçı ya da mahkumlara benzeyen vaziyetleriyle soludukları zehir sayesinde kan kusarak, aynı zamanda kızarıp morararak acı içinde ölüyorlar. Olay yerine en yakın hastanede çalışan ve henüz daha ölü ve yaralıların hastaneye aktarılmadığı saatlerde bir kadın doktor akıl ediyor da, stokta yeterli miktarda iyodin olup olmadığını soruyor gece gündüz doğuma gelen kadınlara doğum yaptırtmaktan cinnet getirmiş erkek doktora. Asli vazifesi iyodin stoklarıyla uğraşmak olmayan doktorun cevabıysa neden olsun ki oluyor. Kısacası ne yetkililer, ne doktorlar bu kadar büyük çapta bir felaketin gerçekleşebileceğini tahmin edemedikleri gibi, önlemler hakkında da bilgisiz ve yetersiz kalıyorlar. Diğer yandan Sovyet nükleer sanayinin çabaları devlet sırrı sayıldığı için, bu olayın kötü sonuçlarının olmadığından emin olmaları gerektiğini düşünen bir takım kravatlı adamlar yuvarlak olmasa da bir masanın etrafında toplanmışlar, telaş içinde olayın vahim boyutlarını gözardı ederek, ülke çıkarları odaklı planlar yapıyorlar. Aleyhte seslerse derhal bastırılıyor. Sovyet sosyalizmine olan inancı ayakta tutma gayretindeki kravatlılar vahim bir karar veriyorlar ve ilk etapta olayı örtbas ederiz gerekçesiyle şehrin tahliyesini erteleyip, şehri tecrit ediyorlar. İnsanların kaçışını önleme emri verip, telefon bağlantısını kesiyorlar. Amaç çıkacak olan yalan haberlerin önlenmesi. Bu esnada çekirdek Hiroşima’daki radyasyonun bir saatte iki katını yaymakta. Bu ise üzerinden 20 saat geçmişken 40 bomba demek, bir sonraki gün 48 bomba demekken, tüm kıta ölene dek yanarak zehrini salacak demek oluyor. Burada kalanlar maksimum beş yıl içinde ya kanserden ya da kansızlıktan ölecek ki, bu esnada Almanya’ya doğru esen rüzgar ve olayın vahameti hakkında fikir sahibi olan Almanlar, çocuklarının dışarıda oynamasına izin vermiyorlar. Kiev, Minsk, Letonya, Litvanya, Belarus, Polonya, Romanya, Doğu Almanya da dolaylı yollardan etkileniyor. Belarus ve Rusya içinse aynı etki 100 yıl sürüyor. Bir takım adamların önemli kişi olma gayreti içindeki telaşları yüzünden masumlar katloluyor. 4000 ila 93000 arasında olduğu düşünülen ölü sayısı, SSCB’nin ‘87’deki raporuna göre tamı tamına 31 kişi olarak açıklanıyor. Fedakar 400 madenciden 100 tanesi 40 yaşını göremeden ölüyor. İnsanlar korkunç bedeller ödüyorlar.

The Terror’daki vicdanlı amiralden sonra Valery Legasov rolündeki Jared Harris başta olmak üzere, Gorbacov dışındaki tüm oyuncuların gerçek karakterlere birebir benzediğini düşündüğüm Chernobyl dizisi, bu senenin önemli televizyon dizilerinden biri oldu benim için. Millet olarak bir takım garip huylarımızın birbirine benzediğini de görmüş olduk dost ülke Rusya ile. Hantal bürokrasisi, paranoid yazlıkçılar gibi o komşu ne der kaygılı devlet yöneticileriyle yoktur bir farkları lıkır lıkır radyasyonlu çayları içen devlet büyüklerimizden. Damarlarımızdaki binlerce yillık fedakarlık dönemin yerleşik kurnazlıklarına rağmen bizde de bir kesimde halen daha süre gitmekte. Biz de atarız kendimizi ateşe. İzleyelim ve aynı firmanın kurmuş olduğu Türk ortaklı Mersin, Akkuyu Nükleer Santrali hakkında da tetikte olalım bu vesileyle. Atom aşağılayıcı değil, onur kırıcı bir şey diyordu dizinin dördüncü bölümünde. İnsanın şevkini ve umudunu kıran bir şey aynı zamanda. Bence. İyi izlemeler hepinize. Ve de Annanenko, Bezpalov, Baranov…

alex-ferns-chernobyl-1558697871

chernobyl-miners

DE3EAFA0-90B6-478A-BC38-9C63FB6F01E6

31FB2710-7AA6-48C6-9842-D354E4FC520C

“Buraya kadarmış Bacho. Birini öldürdün. Artık sen sen değilsin. Asla sen olmayacaksın. Sonra ertesi sabah uyanıyorsun ve sen hala sensin. Fark ediyorsun ki başından beri sen buymuşsun. Sadece haberin yokmuş.” Bacho

COLD WAR : SOĞUK SAVAŞ : ZIMNA WOJNA

A1D6C492-77E7-4072-B58B-C95B4DE0BC44

COLD WAR : SOĞUK SAVAŞ : ZIMNA WOJNA

“Aşk aşktır. “ Wiktor

“Daima ve her yerde seninle olacağım. Dünyanın sonuna kadar.” Zula

“Aşık olduğunda zaman önemli değildir.” Juliette

“Seni seviyorum ama şimdi kusmam gerekecek.” Zula

“Seni tüm gücümle seveceğim.” Zula

GİRİŞ :

Benzer temalar barındıran, aynı minvalde ilerleyen bir başka romantik film daha izlemiştik bu sene. Öyle ki her iki film de romantik, müzik ve dram türleri altında kategorize edilmişti IMDB’de. Karşılaştırmaları sevmesem de(aslında sevmem derim ama ruhumun ayazda kalmış basit yanı çok sever), A Star is Born’la mukayese edildiğinde Soğuk Savaş’ın nerede durması gerektiğinden bahsedeceğim sadece. Yakışıklı oyuncudan yönetmen de oluyormuş bak Bradley’e, ne söyledi ama Gaga, In The Shallow’u başa sar sar dinle, yetmezse satır satır ezberle ki karaoke’de eşlik edesin, ee ses var hatunda, oyna demişler oynamış, söyle demişler söylemiş, bir adam var seni adam etti, tımar etti, vefanı göster, arkasını topla, bunalımlarını çek, kendini geri çek, alkolünü, kokainini eksik etme, eli daha çok ekmek tutan sensin bundan böyle, ödül törenine zil zurna çıkıp şakır şakır altına ettiğinde bile tolere et seviyorsun çünkü, muhtemelen ailesinden birileri ağır bir Kızılderili büyüsü yaptı, biricik aşkın kompleksle karışık gururdan intihar ettiğinde ise yık ortalığı, bir şarkı patlat sahnelerde namı yürüsün biricik kovboyunun, falan filan. Sonunda da film bitsin nihayet. Böylesi bir cefa da iki saat on altı dakika sürsün. Elin Polonyalısı seksen sekiz dakikada tertemiz karelerle, tablo gibi sahnelerle-siyah beyaz hem de, işini gücünü bitirebilmişken, neden bu kadar uzuyor da uzuyor bir film? İnsan kendini bu kadar ciddiye almalı mıdır? Yeryüzüne gönderilmiş tek baygın aşkın onlarınki olduğunu mu sanıyordu yapımcıları, üstelik bu bir yeniden yapımken? Sorun da burada başlıyor zaten. Kris Kristofferson ve Barbra Streisand ilk filmde yeterince iç baymışken, ilk otuz dakikası dışında bir cazibesi kalmayan filmi benzer uzunlukta çekmenin manası neydi? Streisand The Way We Were’ün Katie’si ve de Yentl’di en çok. Bir yıldız olarak doğmasa da olurdu burun vurgusuyla. Aynı şekilde Lady Gaga da. 

1FE4ED3C-E4A4-4DAC-BAB9-49DC0DB89914

Soğuk Savaş’ı izlerkense hem isminden, hem de uzun bir zaman dilimine yayılan aşkın benzerliğinden Pınar Kür’ün Bitmeyen Aşk’ı geldi ilk önce aklıma, sonra da en sevdiğim kitaptır Boris Vian’ın sürreal öğelerle çok az günde tamamladığı naif aşk hikayesi Günlerin Köpüğü ve de biraz vahşi kaçsa da Betty Blue ve atmosfer itibariyle de Godard’ın Serseri Aşıklar’ı. Üstelik tüm bunlar Ingmar Bergman estetiğiyle, siyah beyaz çerçevelerin asaletiyle çıktılar karşıma. Ben sadece beğendim oturduğum yerden. Alfonso Cuaron’un Roma’sından sonra olmak kaydıyla şimdilik bu senenin ikinci favori filmi Cold War’dur benim için. Yönetmen Pawel Pawlikowski’nin Oscar ödüllü filmi Ida’yı da beğenmiştim pek çok nedenden ötürü. Çünkü yönetmen yarattığı evrenin orta yerine yerleştirdiği karakterlerin içlerine çektikleri her nefesi hissetmenizi istiyor. Bu konuda da son derece iddialı. Ida yaşayacağını yaşamış, göreceğini görmüştü ve de vazgeçmek zorunda olduklarının çok da vazgeçilmeyecek olmadığını da. Soğuk Savaş’ta da karakterlerimiz yaşadılar, yozlaştılar, başka duraklarda dinlendiler ve de gördüler ki birbirlerininkinden daha uygun bir kalp bulamayacaklar ve bu noktaya gelene kadar yaşadıklarını paylaşabilecekleri ortak bir akıl ve hafızanın bulunamayacağını da. O dönem bu dönem, sıcak ya da soğuk-savaş dahilinde, savaşta ve barışta kadın erkek ilişkilerinde değişen bir şey olmadığını da bir kez daha gördük. Bir adam seni beğeniyor, sen de ona karşılık veriyorsun, tanıdıkça daha çok seviyorsun, o zaman işte bu diyorsun, sonra bir arada yaşamaya çalışıyorsun ki bu kısım her zaman kolay olamıyor, onun çevresi, senin çevren derken kalın duvarlar örülüyor etrafına ve sen öte taraftaki güzellikleri göremez oluyorsun, yavaş yavaş bıkıyorsun ve sıkıştığını anlıyorsun. Bir bakıyorsun fare gibi kapana kısılmışsın, fırsat bulursan başka kapanlara kaçıyorsun. O kapanlardan da sıkılıyorsun çünkü onları o kadar az tanıyorsun ki, bir şeyler hep eksik kalıyor. Bu film eksiklikleri, başarısızlk korkusunu ve aşkın evrelerini anlatıyor. Böylesi bir filme de seksen küsur dakikanın sonundaki gibi bir son yakışıyor en çok. Bazen bırakmalısındır tadında.

Duyguları izleyiciye geçirmek hadisesinin açıklamasına gelirsek eğer filmde yer alan birkaç sahne var ki, ünlü görüntü yönetmeni Ed Lachman’ın düşüncelerinin birer izdüşümü oluyorlar adeta. Diyor ki Lachman: “Edebiyat karakterin iç dünyasına girebilir ama dış dünyayı canlandırması çok daha zordur -yazarlar bir mekanı anlatmak için paragraflar ve sayfalar harcarlar. Filmde ise tek bir planla dış dünyayı gösterebilirsiniz, ama kamerayla bir karakterin iç dünyasına girmek çok  daha zordur. Yönetmenlerle hep bunu keşfetmeye çalışırım; karakterlerin ve duyguların iç dünyasına nasıl girersiniz? Görüntüler, karakterleriniz ve hikayeniz için duygusal bir manzara yaratan şeyi açığa çıkarmak için kullanılan metaforlardır.” O sahne/lerden yeri gelirse eğer bahsedeceğim. Öte yandan bir şey daha var ki ekleyeceğim, beğeniler kişiseldir. Yaşanmışlıklar etkili olabilir çoğu zaman, cinsiyet bile fark ettirebilir. Malum biz kadınlar daha duygusal yaratıklarız, kimi zaman da işler yolunda gitmediğinde kolaylıkla vahşileşebiliriz de. Nesilleri aktaran da bizleriz ufak bir dokunuşla. Dolayısıyla bu filmi beğenmemde, diğer filmi beğenmememde aklınıza gelmeyecek ve ben olmadığınız için bilemeyeceğiniz pek çok dürtüyü, duyguyu da içimde barındırmaktayım. Ben ben olduğum için beğeniyorum pek çok şeyi, siz ben olmadığınız için beğenmeyebilirsiniz aynı ya da benzer pek çok şeyi.

Bu arada Lean on Pete var ve de Private Life bu senenin en beğendiklerim listesinde. Şimdi gelelim hem karşı cinsler arasında, hem de fonda yaşanan Soğuk Savaş’larımıza. Filmde de bahsi geçen metafor filmin ismiyle başlıyor daha ilk etapta.

1997C03F-F924-4ECE-8188-2F41FDE53DF4

NEDEN “SOĞUK” SIFATIYLA ANILMAKTA OLAN BİR SAVAŞ VARDI BİR ZAMANLAR? :

Savaşın bir tarafının insanları zır zır donuyorlar da ondan. Doğu Almanya soğuk, Avrupa’nın en doğusunda yer alan müttefik ülkeler Polonya, Çekya, Rusya ondan da soğuk. Şaka bir yana sıcak pardon normal savaştan farkı sinsice örgütlenmesinde yatmakta. Taraflar birbirinin içine Yuri’ler gönderir. Casuslar birer köstebek gizliliğinde çalışırlar. Deşifre olan öteki tarafı boylar, olmayan içine sızdığı ülkenin sırlarını ele geçirip ülkesine yollar. CIA ve KGB soylu elemanlar yetiştirirler bu doğrultuda. İç işler meselesini yazıya, edebiyata ve neticesinde de paraya dönüştürmesini bilen John Le Carre romanlarında kendisinin de içinden geldiği bu köklü ve çılgın niyetli kurumları anlatır durur. Heyecan verici bir hayatları olduğunu düşündürtürler okuyucularına ve de izleyiciye. No Way Out’ta bir cinayetin ortasında kalakalan Tom Farrell rolünde Kevin Costner’ın en büyük gayretinin deşifre olmamak olduğunu öğreniriz. O da bir ajandır çünkü. Şanslıdır çünkü akibeti Kaşıkçı’yla karşılaştırıldığında yedi dakikada yedi ayrı parçaya ayrılıp dilimlenmeden paçayı kurtarır.

2CDF3AA0-2C5A-4857-B360-0CE139E9DB10

92C59704-BD51-4364-80A9-07E5C20A0C2E

5CBBC05B-3D83-4EE1-9178-69F469A57F7F

Filmin açılır açılmaz karşımıza çıkan simalar amatör müzisyen sıfatıyla karşımıza çıkan Polonya köylüleridir. Aç bakire kız, Tanrı’dan kork sözlerine sahip halk türkülerini dinleriz üstlerinden başlarından fakirlik akan köylülerin. Filmin pastoral manzaralı başlangıç sahneleri de çok başarılıdır. 1949 yılında soğuk bir kış gününde, biri kadın üç kişi, bir küçük kamyonetin içinde Lemko insanlarının yaşadığı köyleri ziyaret ederek hem özgün ve anonimleşmiş şarkı kayıtları yaparlar hem de gizli cevherleri keşfederler bir yandan. Nota bilmelerine gerek yoktur, mümkün olduğunca köylü yani doğal bir şekilde dağlılar gibi okumaları istenmektedir. Gençlere belki de bir daha ellerine geçmeyecek bir fırsat yaratmak üzere olan kahramanların bulundukları ortamda bir aşk hikayesinin de başlangıcına tanıklık ederiz. Wiktor bir sürü kızın arasında kendine has tarzından ötürü Slav cazibesi taşıyan Zula’dan ilk görüşte hoşlanır. Saf bir sesi, içinde barındırdığı enerjisi, sevecenliği ve kendine özgülüğü dışında içinde başka şeyler var diyerek ona olan ani hayranlığını dile getiren Wiktor, Podhale’den bile olmayan Tomaszow’lu Zula’nın babasını öldürmekten iki yıl hapis yattığını öğrenir sonra da. Sorduğundaysa babasının annesine yanlış yaptığını ve onun da bu yanlışını ona bıçakla gösterdiği cevabını alır. Olgun erkek ve genç kız arasındaki ilişkiye ateşli olduğunu anlayabildiğimiz bir cinsellik bulaşır ve ilişkilerini gizli saklı yürütürler. Gösterileri büyük bir coşkuyla karşılanır, çünkü o yıllar için bile son derece özgündür yaptıkları iş. Devlet büyükleri araya girdiğindeyse işler tüm dünyadaki proleterya liderlerinin büyüğü olan Stalin’in propagandasına dönüşür. Derlemelere toprak reformu, küresel barış ve onun tehditleri gibi temalar eklenmesi önerilir nazikçe. Böylelikle müteşekkir olacaklar ve bunu en kısa zamanda ödüllendireceklerini inceden belirtirler karşı taraf olarak. Sadece Yoldaş Irena kırsal nüfusun reform, barış ve liderlik üzerine şarkı söylemeyeceği konusunda diretse de, bir takım kapıların açılabilmesi için Kaczmarek yönetim yanlısı hareket eder. Wiktor susarak tarafını belli etmiştir zaten. Kısa sürede Stalin propagandasına dönüşen gösteriyi izlemeye tahammül edemeyen Irena’yı bir daha görmeyiz. Müttefikleri olan Almanya, Berlin’deki gençlik festivalinden ilk davetiyeyi almaları çok uzun sürmez böylelikle. Kaczmarek’se Zula’dan hoşlandığı gibi, her hafta itirafta bulunması için genç kızı yanına çağırmaktadır. Bunu öğrenen Wiktor kaçmaya karar verir. Elbette ki Zula’yla. Kızınsa şüpheleri vardır gittiğinde kim olacağına ve ne yapacağına dair. Özünde basit bir köylü kızıdır, çok büyük bir eğitimi, en önemlisi Fransızcası yoktur. Bir fırsat yakalamış nerdeyse baş dansçı olmuştur. Wiktor onu sınır kapısında bekleyedursun, bir barda Kaczmarek ve Almanlarla oturup Baltıklar’dan çıkan balığı yer sessizlik içinde. İki sene sonra Paris’te bir araya geldiklerinde Wiktor gelmeyişinin nedenini sorar, o da başarısız olacaklarını hissettiğini söyler. Tekrar bir araya geldiklerini gören Kaczmarek’se onu sivil polisler eşliğinde Doğu’nun Paris’i dedikleri Varşova’ya giden bir trene bindirir. Bu bir veda değildir elbette. Sonrasında pek çok defalar bir araya gelip gelip ayrılırlar. Ne bir arada yapabilmektedirler, ne de ayrı. Geçen yıllar içinde iki taraf da yozlaşır istemeden. Bunun farkına vardıklarında ise geri dönülemez bir yola girdiklerini anlamaları çok da uzun sürmez. Paris’teyken sürgündeki Polonyalı sanatçıya dönüşen Wiktor, tekrar anavatanı Polonya’ya dönmek istediğinde kimliği belirsiz biri olarak karşılanır. Fransız değildir, Polonyalı da. İki yönden de yasadışı yollarla sınırı geçmiş, İngilizler için casusluk etmiş, Polonya’ya ihanet etmiştir. Tutuklu kamplarında geçireceği on beş yıl onu vatan sahibi yapacaktır. Daima ve her yerde seninle olacağım diyen Zula, onu yine bulur ve kurtaracağına dair söz verir. Başarır da. Bitmeyen Aşk bir türlü bitmez. Tutuklu kampında, Paris’te Zula’nın kendini hiçbir zaman ait hissetmediği, dağlı kaçtığı entelektüel çevrelerde, Polonya’da…en nihayet 1949 yılında Polonya’da Zula’nın köyünde başlayan hikayeleri, 1964 yılında yine Polonya’da Zula’nın köyünde son bulur. Sonsuza dek beraberlik yemini eden çift bu yemini Zula’nın bildiği iyi manzaralı bir yerde edeceklerdir.

B0B90254-B08B-4E67-8D29-A33E45190F61

568BEE50-32C8-4957-B4AB-9EC971FEF921

Yukarıda bahsetmiş olduğum duyguların en incelikli olarak aktarıldığı sahneye gelecek olursak dakika 62’ye bakın derim. Oy oy oy… Bir dakikayı bile bulmayacak kadar kısa süren bu anlarda Zula’nın bıkkınlığını, hayat yorgunluğunu ve her iki karakterin yozlaşarak geldikleri bu noktada en nihayet Zula’nın plağını kutlamaktan öte az sonra yaşanacak fırtınadan önceki sessizliği göreceksiniz derim o son bakışta.

CAAF56BE-7F09-4550-BC6C-5B4E2849095D

4870DAFC-2857-48D7-BBDE-5BC86E4F59A2

28787722-4E81-4723-A250-D0A4F2938E1C

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: