THE RIDER

2C1999CA-1E56-4C50-8671-46BAA03B8D63

THE RIDER :

“Sizin sorununuz şu ki gururunuza leke sürdürmüyorsunuz.”

“Vazgeçmeyi öğrenmeli, hayatına devam etmelisin.”

“İnsanın kendini 900 kiloluk bir hayvanın sırtına bağlayıp sürmesi kadar güzel bir şey yoktur.” 

“Kızlar hep bir isimle gelip, bir numarayla giderler.” Bir kovboy

GİRİŞ :

Dört kısanın ardından çektiği ikinci uzun metraj film sayesinde tanışmış oluyoruz Chloe Zhao ile. Otuz altı yaşındaki Çin asıllı yönetmen Pekin’de doğmuş, liseyi Londra’da, üniversiteyi New York’da okumuş. Filminin başrolündeki Brady Jandreau ise gerçek hayatında da bir at eğitmeni ve rodeo yarışçısı imiş. İkili yönetmenin ilk filmi esnasında tanışmışlar. Bir rodeo yarışı esnasında geçirdiği kazadan altı ay sonra at eğitirken çektirdiği fotoğrafını yönetmene göndermiş eski sporcu şimdilerin amatör oyuncusu. Bu filmin anafikri de bu vesileyle doğmuş yönetmenin kafasında. Hayallerine veda etmek zorunda kalan genç bir adamın bundan böyle hayatıyla ne yapacağını izliyoruz film boyunca. Buraya kadar vermiş olduğum bilgiler yönetmenin röportajından alınmış olup, sonrasındakiler benim aklımdan çıkacaktır. Malum her yazıya bir giriş hazırlamaktaki amacım, hem okuyucuyu hem de beni fikir sahibi etmektir. Bu kadarcık bilgiyi derleyip toparlayıp yazıya dökmekse farzdır. Elhamdülillah(böyle bundan sonra). 

BB7F0670-0014-46D2-905D-34B7259D8BFA

KAVBOY(a’yı inceltmeli okuyunuz ve benim alaycı üslubuma bu kerecik katlanmaya çalışınız; hoşgörü kalplerin misafirperverliğidir ne de olsa):

Filmin başındaki sahne bir rüya, aynı zamanda bir hayal aslında. Bir süre sonra Brady ‘i ayna karşısında başındaki pansumanı kanata kanata açarken izliyoruz. Yarış esnasında attan düşerek kafatasını kırmış genç adam, sonra da nöbet geçirip komaya girmiş. Platin yerleştirmiş doktorlar. Pek çok metal dikişle tutturulmuş uzunca bir kesit var şimdi başının üzerinde. Evine de hastaneden kaçıp gelmiş. Daha doğrusu kendini taburcu ettirmiş. Atlama beygiri jokeyi olarak geçiyor bir zamanlarki mesleği. Otistik bir kız kardeşi var sütyen takmamak için direnen, kumar borcu olan bir babası var ve şimdi mezarda olan bir de annesi. Mezarı başına gittiğinde çok direndim diyor özetle. Tüm hayatının özeti oluyor bu kelime. Bu arada maaile kendi orjinal isimleriyle boy gösterip, farklı bir soyisimle filmde yer alıyorlar. Ara ara sağ elinin parmakları kitleniyor. Bulantıları oluyor ve kusuyor. Parmak kitlenmeleri ise zamanla sıklaşıyor. Öyle ki kravatını bağlarken kitlenmiş parmaklarını açmak zorunda kalıyor. Elinin başına gelen şeyin nedeni geçirdiği kısmi kompleks nöbetler esnasında beynin sinyalleri çok hızlı bir şekilde gönderirken, elin beynin hızına ayak uyduramayışından kaynaklanıyor olmasıymış. Son zamanlardaki yoğun temposuna devam ettiği takdirde nöbetlerin daha çok kötüleşmesi söz konusu imiş. Yaşadığı bu büyük kazadan sonra bir başka yaralanma daha geçirmesi ise söz konusu değilmiş.

B0AE5E0B-C968-4BAC-B5BA-733CD1DE7A33

Brady, kendi gibi kovboy ve yarışçı olan ama henüz darbe almamış arkadaşlarıyla beraber araziye gidip ateş yakıp üzerinden atlıyor. Sonra da ateş başında sohbet ediyorlar. Onu Son Mohikan’a ve Frankenstein’a benzetip kendi aralarında gülüşüyor genç kovboylar. Bu halleriyle bizim Anadolu çocuklarına benziyorlar. Güney Dakota ve Anadolu erkeklerinin ortak özellklerinden sadece bir tanesi bu ve erkekler kadınsız yapamasalar da kendi aralarında daha mutlu görünüyorlar gözüme. Daha huzurlu, daha sakin. Lane’i anıyorlar bir süre sonra da. Onun için dua ediyorlar rehabilitasyondan çıkabilsin diye. Bizler de Lane Scott’la tanışıyoruz. Bitik bir Lane Scott var hastane odasında gördüğümüz kadarıyla. O da kendisini oynuyor ve bir zamanlar başarılı ve yakışıklı bir boğa sürücüsü iken geçirdiği kaza ve rehabilitasyonlar sonucunda beynine hakim olmaya çalışan sınırlı bir adama dönüşmüş. Brady’nin de yardımıyla onu bir eyerin üzerine oturtup dizginleri veriyorlar eline, eski günlerini yad edebilsin diye. En çok Lane’in bu hali koyuyor Brady’e. Belki kendisi de bir kaza geçirip, onun gibi olmaktan kılpayı kurtulduğu içindir bu burukluk ama filmde genel olarak Dakota’da yaşayan ve kovboyluk ve erkeklik güdüsüyle yetiştirilmiş erkek çocuklarının, birey olduktan ve hayatın zorluklarıyla karşılaştıktan sonra baş etme yollarını anlatıyor film. Yönetmenin anlatım tarzı coğrafyayla uyumlu olup, sakin bir yol izliyor. Bazen manzaraya bakarken kendimi Anadolu kırsalında, kilometrelerce süren ve bitmeyen sarı coğrafyaya bakıyor gibi hissettim durdum. Bu filmi de en çok bu yüzden beğendim sanırım. Bana o günlerimi, yani giden gençliğimi, yollardaki anlam arayışımı anımsattığı için beğendim. Beş sene önce çok mu gençtim, yok değil ama beş yaş gençtim ve şimdi bakıyorum da anlamı yok hiçbir şeyin zaten herşey geçici. Geldinde geçti bile o beş sene.

EA4CC1CE-26EB-4AC8-A9B8-A9F393A3927C

Filmin en beğenerek izlediğim sahnelerinin kahramanı olan Brady’nin, ehlileştirmeye çalıştığı vahşi atları eğitip onlarla konuştuğu anların başarısının nedeni, yönetmenin ele avuca sığmaz atın hislerini izleyiciye geçirebilmesinde yatıyor kanımca. Brady dokunur dokunmaz hayvan kişniyor. Ürkek ve tekinsiz geri kaçıyor. İnsanın onun için bilinmezliğinden, kendi vahşi ve özgür tabiatından kaynaklı bütün bu haller. Brady’se onunla bir insanla konuşur gibi konuşuyor, başını okşuyor, eliyle besliyor. Sakin sakin çıkıyor üzerine. Tüylerini okşuyor. Onu üzerinden atmasın diye elinden geleni yapıyor. Ama her atın tabiatı farklı ve bir gün Apollo bağlanmış olduğu zincirlerden kurtularak kaçıyor. Brady onu bulduğunda hayvanın kendini yaralayarak ancak kaçabildiğini ve nihayetinde bilinçsizce fakat özgürlük uğruna vurulduğuna şahit oluyoruz. Uzaktan da olsa sanki yakınımdaymış gibi izledim bu anları. Chloe Zhao umut vermekten öte umudun kendisinde olduğunun sinyallerini veriyor bu duyarlı sahneleri sayesinde. Kendi duyarlılığı ve içtenliği yansıyor filmine. Erkeklerin dünyasını ve tabiatını tüm derinliğiyle gözler önüne sermesiyle gösteriyor başarısını. Amerika’nın kırsal kesimi de olsa insanlık durumlarının değişmediğini gösteriyor bize. İnsan her yerde, her zaman insan işte. Fargo’daki aptal karakterler yok burada. Tek bir komedi unsuru yok bu dramın içinde. Acı çeken kahramanlar var sadece ve onlar da hayatla nasıl baş edeceklerini bilmiyorlar. Bizlerse filmin sonunda bu hali kabullendiğini görüyoruz Brady’nin. Yeni hayatını, zar zor bulduğu market işini, hayallerinden vazgeçme sözlerine rağmen ayaklarını yere basmak zorunda oluşunu…  

Brady’nin Dakotamart’ta başladığı işine vesile olan kişi annesinin liseden arkadaşı oluyor. Öğreniyoruz ki Brady eğitimsiz ve at eğitmenliği dışında ona gelir getirecek herhangi bir mesleği yok. Babasının kumar borçları sayesinde eve gelen adamların varlığı yüzünden süpermarketteki işi kabul ediyor. Babası da bu arada boş durmayarak onun eğittiği Gus’ı satıyor. Yoksa oturdukları karavanı alacaklar ellerinden borçları yüzünden. İşe girdikten sonra onu şaşalı günlerinden hatırlayan hayranları ile yaptığı kısa sohbetlerdeki iğneler batıyor her defasında yüreğine. Bu yüzden eyerini satmaktan son anda vazgeçiyor, hırsından genç bir rodeocuyu boğmak noktasına geliyor. Rodeo ne onun için ne de Lane için sonsuza dek sürmemiş, sürmeyecekti de ama öte yandan bu durum kimse için mümkün değil. Fakat doğaları gereği nasıl atların amacı çayırlarda koşmaksa, kovboylarınki de ata binmek ve yarışlar olunca geçinmek için yaptığı iş ve bulunduğu kapalı ortam onu mutsuz ediyor haliyle. Bu sıkışmışlığı son derece nazik bir üslupla anlatıyor yönetmen. Gerçekler acıma hissinizi bastırıyor. Nitekim Brady ezile ezile en nihayet ayağa kalkıp toparlanıyor usulca. Kendi büyük kovboyluk hayalinin peşine düşüp, hayal kırıklığı yaşayan genç adamlardan ne ilki ne de sonuncusu kendisi. Bense umuyorum ki bu tatlı ve duygusal yönetmenden bu ve benzer coğrafyaya ait daha pek çok film izleyebileyim. Kaldı ki bu bir belgesel bile olabilir. Olsun. The Rider bile kurgu gibi görünse de, belgesel özellikleri taşıyor kendi içinde. Ve bir not daha bu bir sporcu filmi aynı zamanda. İzleyiniz, asla pişman olmayacaksınız. Kendinden muzdarip bir coğrafya, onunla uyum sağlamaya çalışan kovboylar, arayış içindeki ruhlar ve de sporcunun duygusal halleri var filmin her anında.

AE01A43B-AE52-4889-B84E-6EEB514C35B3

A8EA8C3D-B963-429C-A63D-BD7ED4B98CBB

UZUN İNCE OLMAKTAN “ÖTÜRÜ” UZAK BİR YOL, DÖRDÜNCÜ DURAK : ERZİNCAN

20180108_095645-01

UZUN İNCE OLMAKTAN “ÖTÜRÜ” UZAK BİR YOL, DÖRDÜNCÜ DURAK : ERZİNCAN

GİRİŞ :

Akşamın erken çöktüğü Gümüşhane’den Kral marka köme ve pestil alarak ayrılıyorum en son. Bu da benim bu ildeki son eylemim oluyor. Bir de köy köy, dağ bayır, dere tepe dolaştıktan sonra şehre iner inmez otogarının tuvaletine bıraktıklarım var. O da bir eylem idi sonuçta. Bir de aklımda bir kız arkadaşımın itirafı var. Demişti ki; ben senin gibi Anadolularda(iller açısından bakıldığında çoğuldur Anadolu) gezemem çünkü tuvaletim gelir ve tutmam gerekir. Ve eğer o tuvaleti beğenmezsem de giremem, girsem de yapamam, garipliklerim var benim. Ben de garibim, garipliklerim çeşit çeşit, türlü türlü tuhaf düşünceler oluşuyor kafamda, sonra siliniyorlar mesela. O yüzden sorun yok diyebiliriz. Çünkü hepimiz bir ya da birden çok yönümüzle biraz garibiz.

Gümüşhane’den çıkıp Erzincan istikametine gitmekte olan tıklm tıklım dolu otobüsün içinde benim için ayrılan on bir numaralı koltuğuma geçiyorum. Pencere kenarındaki kızcağız hiç uyanmadan uyuyabiliyor yol boyunca. Bense Gümüşhane’deki Lale Lokantası’nda paket yaptırdığım yarım dünür dönerimi çıkartıp yiyorum afiyetle. Sonra da başlıyorum düşünmeye, ben neden bu kadar acele bu şehirden ayrıldım diye. O an bilemediğim gibi, sonrasında da çok pişman oluyorum. Çünkü akıllı insan en az bir gece geçirmeli gittiği şehirde. O şehrin gecesine şahit olmalı, sabahına da uyanmalı sonra. Gümüşhane’de kalsaydım eğer bir pazartesi sabahının erken saatlerinde mesai uğruna, vazife uğruna, ekmek parası uğruna, geçim uğruna yollara düşmüş insanlarını uzaktan da olsa izlemek bana pek çok fikir verebilirdi ama kısmet bir Erzincan sabahına. Gümüşhane’de pazartesi sendromu nasıl yaşanıyormuş, bunun işe gidenlerin yüzlerine nasıl yansıdığını görmek, dükkanların kepenklerinin açılış seslerini dinlemek bir başka bahara. Fırından simidini alan soluğu yürüme mesafesindeki işyerinde mi almakta, dükkanlar kaçta açılmakta, bir bankaya girip çalışanlarına bakmak da hakeza. Tüm bunları kaçıran bense, bir pazar akşamı sağımı solumu göremeden gidiyorum şimdi, şoförün sütüne havale karanlık bir kutunun içinde. Yine fevrilik var üzerimde.

20180108_143056-01

ERZİNCAN :

Şehrin epey dışında yer alan otogarında indikten sonra, şehir merkezine geçiyorum seri bir şekilde. Gece oldu sanıyorum Erzincan’a geldiğimde. Halbuki saat daha sekiz buçuk yok bile. Trabzon’un çarşısındaki hareketlilikten sonra Doğu’nun gerçekliği ile yüzleşiyorum. Soğukta kestanelerini satmaya çalışan satıcıya yol soruyorum. Ateşinin sıcağıyla ısınıyorum. Yollarda kar var mıydı, buzlanma var mıydı görmemiş olsam da, diyebilirim ki şehirde hiç yok. Zaten bu sene kar beklemiyoruz diyorlar. Bavulumu çekiştire çekiştire ıssız sokaklarında yürüyorum Erzincan’ın. Karşıdan gelen üç erkek soğuktan kapüşonlarını çekmişler, bana doğru yaklaşıyorlar saniye saniye. Öyle ürkütücü görünüyorlar ki bu halleriyle. Aramızdaki mesafe azalıp karşılıklı birbirimize iyice yaklaştığımızda çocukların kendi halinde olduklarını görüyorum. Konuşa konuşa geçiyorlar yanımdan. Şimdiyse sadece ben yürüyorum aynı sokakta. Hele bir otelime, odama varayım da, sabah ola hayrola.

Erzincan görmüş olduğu depremler sayesinde tabir-i caizse cıscıbıl bir şehir olarak gelmiş günümüze. Yüksek katlı olmayan, tarihleri çok eskiye dayanmayan binalar var şehir merkezinde. Bodur apartmanlar, en çok iki katlı kamu binaları ve mağazalar, valilik, saat kulesi, bakırcılar çarşısı var ilk etapta dikkat çeken ya da çekmek isteyen. Canım kahvaltı etmek istemiyor bu sabah, keyifsiz keyifsiz düşüyorum yollara. Valiliğe gidiyorum ne yapacağım diye sormak için. Valilikse kollarını açmış beni bekliyor. Kemaliye’ye ulaşım turistler için uygun değilmiş. Akşam dörtte kalkan minibüs, ertesi sabah altı buçuk’ta geri getiriyor sizi. Kısacası hastanede, postanede işi olanlar ve çalışanlar için bu tek minibüs. Yani Kemaliye halkı için düzenlenmiş bir sistem var, Kemaliye’ye ziyaret maksadıyla gitmek isteyen bir garip turistler için değil. Benimse iki günümü Kemaliye’de harcayacak kadar çok vaktim yok. Bir başına araba kiralamak iyi bir fikir gibi gelmiyor. Taksiyle gitmeye kalksam, iki buçuk saat gidiş, bir o kadar da dönüşü var. Erzincan’da kış mevsimi arabasız gezginlerin bir yerden bir yere gitmesi için pek de uygun değil anlayacağınız. Coğrafya dağınık, ulaşım karışık. Bir de benim canım istemiyor sanırım. Nedenini bilmediğim bir isteksizlik taşıyorum içimde. Yine de buranın insanı açık tenli, göçmene benziyorlar tıpkı sizin gibi dediğim Valilik üst düzey personeli, ismi sanırım “Osman ıdı”, bana uzun uzun Selçuklular zamanında farklı boyların yerleştirildiği Anadolu’da, hani şu Kayı, Kıyı boyları vardır ya, amacın birleşerek merkezi yönetime baş kaldırmalarını önlemek olduğunu söylemişti ve fiziki farklılıkların da bundan kaynaklandığını belirtmişti(umarım toparlayabildim bana anlatılanları). Bana da en kolay ve en çabuk şekilde gidebileceğim Girlevik Şelalesi’nin bulunduğu Çağlayan beldesine gitmemi salık vermişti. Anadolu’dan öte gittiğinizde, size her türlü salık verme görevini üstlenen bir kişi her koşulda çıkar karşınıza. Ve o kişi de hep erkektir ne hikmetse. Fakat Osman Bey son derece mantıklı bir seçim yapmış benim için. Asla öğrenemeyecek olsa bile.

GİRLEVİK ŞELALESİ, ÇAĞLAYAN BELDESİ :

Fırat Nehri’ni, Munzur Dağlarını, Apçağa Köyü’nü görmek kısmet değilmiş. Bu sefer o sefer değilmiş. Kader takıntısının ardına sığınalım o halde ki sindirebilelim bizim için yazılmış olan farklı farklı kaderleri. Ne yaparsın kaderdenmiş bu aksilik, bu talihsizlik, Hz. Ali’nin duası çıksın ki feraha çıkalım kendimizce: “Allah’ım gönlümde olanı hakkımda hayırlı eyle, hakkımda hayırlı olanı da gönlüme razı eyle”. Valilik çıkışında çektiğim bir iki fotoğraftan sonra Çağlayan dolmuşlarının kalktığı yere doğru yürüyorum. 13 Şubat minibüs durağına geldiğimde minibüs saatlerini beklemekte olan erkeklerin uslu uslu çay içtikleri masaya doğru ilerliyor ve soruyorum zaman ne zaman diye. Biraz var, neredensin diyorlar. Ezik ezik anlatıyorum şuradan şuradan diye. Gel otur sana çay ısmarlayacağız diyorlar. Babacan adamlar. Oturuyorum karşılarına uslu uslu. Çayımı içiyorum şekersiz. Dinliyorum büyüklerimi sessiz. Hepsi bıyık takmış büyüklerimin bu arada. Onlar da buralı değillermiş. Komşu ve çok da uzak olmayan bir ilden buraya taşınmışlar 1982 senesinde. Başbakan Çiller imiş o zamanlar. Tunceli/Dersim’in Ovacık İlçesi’nin bir köyünden yaptıkları zorunlu hicretin nedeniyse yüz elli haneli köyden yakılmadan kalan tek eve, evsiz kalan 149 hanenin nüfusunun sığmaması imiş. Bu arada duyduğum üzere Fetö’ye yüz vermeyen tek il imiş Dersim. Kanmamış, kandırılmamış, hem okumuş hem yazmış, hem aydınmış hem aydınlık. Biz uyurken, onlar hep uyanıkmış.

Bu arada ayakkabı boyacısının fotoğrafını çekip çekemeyeceğimi soruyorum. Sorsana diyorlar. Sonra da sesleniyorlar Haydar diye. Haydar beni napacaksın diyor. Fotoğraflayacağım diyorum. Tamam o zaman diyor. Bana çatır çatır poz veriyor. Sayesinde kendimi bir anlığına Sebastiao Salgado gibi hissediyorum. Neyse ki geçiyor bu hal hemen ve anın şartlarına dönüveriyorum bir çırpıda. Herkesin birbirini tanıdığı dolmuşta bir ben varım yabancı. Dayanışma içinde hareket ediyorlar, nasıl mı? Ağır yükü olanların eşyalarına bir omuz veriyor kalan. Son durakta iniyorum nihayet. Zaten bir tek ben kalmış oluyorum geriye. Şoför geliyor yanıma ve diyor ki ne zaman istersen dönebilirsin, nasıl olsa her yarım saatte bir araç var diyor. Sağıma bakıyorum, sonra soluma, sonra da önümdeki yamaca. Yamacın tepesindeki Kırklar ziyeretimi nasıl gerçekleştireceğimi düşünürken, şoför bana yolu gösteriyor. Etrafta kimse yok diyorum. Olsun diyor. Burada bir şeycik olmaz, kimse yolunda durmaz, dursa da kötülüğüne durmaz diyor. Bu cümleleri öyle bir söyleyişi var ki, kaybettiğim güvenimi kazanıyor, cesaretimi topluyorum bir anda. Ne söylediğin değil, nasıl söylediğin de mühimmiş bu dünyada. Ne olduğun değil, kim olduğun mühimmiş aynı semanın altında.

20180108_124905-01

20180108_095442-01

Keçiler gibi tırmanıyorum Kırklar’a doğru. Hiçbir şey beni engelleyemez, uçuyorum, sekiyorum ve nihayet zirveye ulaşıyorum. Manzaraya bakıyorum ve artık umrumda olmasa da bir Allah’ın kulunun olmadığını görüyorum. Birkaç ev var sadece, bir de sapsarı bir alan. Biri tatlı biri tuzlu olmak üzere iki paket bisküvi bırakılmış bir kenara. Kimsecikler yok gerçekten de. Burada dua etmeye çalışıyorum, ediyorum ama bir an birisi aklıma geliyor. Onun hakkında hiç hoş olmayan bir düşünce geçiyor aklımdan. Sevmiyorum çünkü onu. Bana bir kötülüğü de dokunmadı halbuki. O an duayı bırakıyorum.

Yine kolay kolay iniyorum aşağıya. Elinde balta, odun kurmakta olan bir kadın var. Normalde ürkütücü olabilecek baltasına sevgiyle bakıyorum, onu tutan eller sayesinde. Bir kedi, horozlar filan da var bahçesinde. Fotoğrafınızı çeksem diyorum, çek diyor çekiyorum. Gel kahvemi iç diyor. Oluur diyorum. Sobası yanıyormuş sıcacık, dışarıda sokak kedileri, içeride ben kedi. Sobanın markası Meriç, bu demek oluyor ki ben de yanacağım içten içe bu soba gibi. Eşyanın dili yol göstericidir.

İki çekyat, duvarda da geniş ekran televizyon var. Şöyle bir göz gezdiriyorum odaya yalnız kaldığımda. Mahallenin muhtarının hanımının evindeymişim bu arada. Üç çocuğum var demişti yanlış hatırlamıyorsam. İngiltere’de yaşıyorlarmış. İngiliz hanımları varmış, arada geliyorlarmış, ama arada. Onlar da Ovacıklı imiş. İsmiyse Hüsniye’ymiş. Bir ara İzmir’de yaşamışlar. Sonra dönmüşler sonradan olma memleketlerine. Ayrılırken bir kez daha fotoğraflarını çekiyorum. Bir kahvenin kırk yıl hatırı olsun diyorum. Atasözleri köyde, kırsalda, küçük şehirlerde geçerli galiba. Şehirde kırk yıl değil, kırk gün o kahvenin hatrının süresi.

20180108_131032-01

Gitmem, dönmem, kahvem, muhabbetim filan akşamı buluyor. Şaka şaka öğleni etmiş bulunmaktayım ve açım yahu ben artık hissetmesem de. Vedat Milor’un programına aldığı ve bir kadın işletmecisi olduğu için cazip gelen Er Merkez’deki “Ayla’nın Mutfağı” ne yazık ki kapanmış bir zaman önce. Çarşıda önüme çıkan ilk dükkana soruyorum rastgele ben şimdi nerede, ne yiyeceğim diye. Hemen karşı sırasındaki, dışardan küçük, içine girince hangar gibi olduğu anlaşılan restorana gidin diyorlar. Girer girmez ne yiyeyim diyorum, görür görmez nerelisiniz diyorlar. Egeliyim diyorum, hemen döner diyorlar. Ufak tefek ikramların ardından, dönerim geliyor hemen. Milor havasıyla oturduğum sofradan, parmaklarımı yiyerek kalkıyorum. İncecik kağıt gibiydi dönerim, ne lezzetli ne lezzetti. Hesap da ayranla birlikte on altı lira gelince, mutluluğum misliyle arttı. Doğu’da et yenir arkadaş. Olmayanların kursağına da girsin inşallah.

Bakırcılar Çarşısı’nı dolaşıyorum avare avare. Sonra da ani bir kararla pılımı pırtımı toplayıp, ilk otobüsle Kayseri’ye gitmek üzere yola çıkıyorum. Koskoca Sivas’ı küstürüyorum yol boyunca. Gecenin bir vakti iniyorum Kayseri’ye.

20180108_134459-01

ALTIN ÜÇGEN, ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : KAYSERİ VE ESKİ TALAS – 1

20170304_094617-02
Kayseri

ALTIN ÜÇGEN, ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : KAYSERİ VE ESKİ TALAS – 1

Türkiye iller haritasına bakıp da rahatlıkla geçebileceğinizi düşünerek harekete geçtiğiniz andan itibaren haritadan beklentinizle, hayalinizde yer etmiş olan kısa ve pratik yollar ne karayolu bağlantıları ne de otobüs güzergahlarının gerçekleriyle örtüşür çok güzel ve çok çılgın ülkemde. Bu son derece hassas durumun canlı tanıklarından biri olarak Ünye üzerinden Samsun’a geçerek Kayseri’ye ulaşmak gayreti içerisinde erkenden uyanarak düştüğüm yollarda sabır çekmeyi öğreniyorum zamanla. Tek isteğim bir an önce Kayseri’de olmak, hakikatimse saatlerce giderek akşamın bir vaktinde ancak Kayseri’de olmak ve bir aydınlık günü güzergahtaki her ilin her ilçesine girerek tamamlamış olmak.. Amasya, Tokat, Sivas ve git git bitmeyen bir Şarkışla’nın ardından nihayet Kayseri. Soğuğun memleketi Sivas’tır diyenlere, bir de Tokat’ın tadına bakın demekten başka da bir şey gelmiyor elden. Dağlara sırtını dayamış bir şehirmiş Tokat. Ondan mıdır bunca soğuk bilinmez ama çok soğuk çok soğuktur işte. İnsanı mıhlıyor olduğu yere.

Amasya’ya fotoğraf çekmek için bir gün ayırsa mıydım acaba yıllar sonra diye içimin içimi yediği anlarda bile, içerisinde bulunduğum bizim sevecen muavinli mahalli otobüs firması olunca bir ufak şehir turu attırmayı ihmal etmiyorlar müşterilerine. Şehrin içini dışını bir iyice görüyoruz bahaneyle. Anadolu’nun, ışığı en güzel olan şehri burası. Pırıl pırıl yine Şehzadeler Şehri. Anılarım tazeleniyor bir anda. İçim dışım nostaljiyle doluyor sayelerinde. Sıradaki ilimiz olan Tokat’ın epey bir ilçesiyle birlikte nihayet merkez istasyonuna giriyoruz tüm haşmetimizle. Ayağımdaki botlar çamur içinde. Tuvalete yakın yere konumlanmış boyacıyı görüp, bir sağ bir sol uzatıyorum botlarımı kendisine. Bu işlemi gerçekleştirirken sırtım geriliyor iyice. Başımı vakarla önce sağa sonra sola çevirip bakıyorum gelene gidene. Bir anlığına kendimi kral pardon kraliçe gibi hissediyorum. Büyüklük kompleksinin ayağım ayakkabının içindeyken ayakkabıcıda ayakkabı boyatmakla bir alakası olmalı. Aslında çaresizlikten boyatıyorum, yanımda ne süngerim ne de boyam var çünkü. Malatya, Hekimhan’lıymış Fahrettin. Hızlı hızlı boyuyor ayakkabılarımı. Üç liraya. Fotoğrafını çekmek için izin istiyorum. Tuvalete girip çıkıyorum. Fahrettin’in etrafında istasyon çalışanları var. Bana bakıyorlar, Fahrettin’le konuşuyorlar. Benimse otobüsüm kalkmak üzere. Daha Sivas elleri var önümde. Orada da üç beş mola yeri daha görmeden varamayacağımızı anladığımdan uyuşmuş vaziyette bekliyorum tıkıldığım otobüsün içinde diğer yolcularla birlikte.

20170303_152101-01
Hekimhanlı Fahrettin, Tokat Otogarı

Telefonumun saati akşamın sekiz’ini, şarjı ise yüzde beş’i göstermekte ve ben on iki saattir yaza çize okuya manzaraya baka ede en nihayet Anadolu’daki son durağıma inmiş bulunmaktayım. Yedek şarjım da bitik, ayrıca şarj yeri de yok. Olsun geldim ya diyorum içimden. Ayağım yere basacak ya nihayet… Muavin biz Trabzon’dan geliyoruz diyor. Onu da geceden beri geliyorsunuzdur herhalde diyorum. Tur şirketlerinin bu destinasyonun renkliliğinden, görülecek yerlerin bolluğundan haberleri yoksa eğer, çok büyük kayıp onlar için. İnsan nereleri nereleri göre göre iniyor kuzeyden güneye içine sindire sindire, kocaman bir L çizerek. Dalga geçiyorum öyle mi, aşkolsun size! Aynı koltuk üzerinde gelen de ben, bir gün gelecek dönecek olan da ben. Uyuşan da ben, kuyruk sokumu batan da(kıı mı deseydim yani). Kimseyle dalga geçtiğim yok benim. Sadece arada bir ama nadiren, bir gülmedir geliyor. O kadar. Geçiyor sonra ayazı görünce.

Otogardan servise biniyorum. Bir köşeye oturuyorum, yanıma da yüksek lisans öğrencisi bir kız oturuyor. Mühendislik öğrencisiymiş ve bana en ince ayrıntısına kadar telefonundan açtığı google map’ten ineceğim yeri, nereden nereye döneceğimi tarif ediyor. Hiçbir şey anlamadan can kulağıyla dinliyorum onu. Beş on dakika sonra kısmen sessiz olan servisin kapısından nereden geldikleri belli olmayan onlarca insan içeriye hücum ediyorlar bir anda. Fethediliyoruz ama ortada koruyacak bir kale yok, surlarından aşağıya kızgın yağ dökülecek. Göz gözü görmez oluyor, insan insan üstüne yığılır ya aynen öyle oluyor. Ölüleri ayağa dikmişsin sanki, birbirlerinden aldıkları destekle cansız cansız duruyorlar öylece. O kadar gerideyim ki, kendimi dışarı atmak istesem bu et yığınını aşmam mümkün değil. Herkes inmeden inmem de mümkün değil. Bavulumun üzerinde üç bavul var. En nihayet ayaktaki adamlardan biri of diyor. Hepinize, hepimize of. Hayvanlar gibi muamele görmeye alışmışız. Yukarı çıkan bir daha inmiyor. Aşağıdaki yığınlarsa kimsenin umurunda olmuyor. Halk çilesini çekip, gününü kazasız belasız bitirmenin acınası ezikliğine sığınıp, şükrediyor sadece. Oh ne ala memleket. Nedenini kavrayabildin mi şimdi koltuk sevdasının? Her koltuk tatlıdır, en küçüğünden en büyüğüne. Sen böyle tıklım tıkış, et et üstünde git dur habire. Mübahtır sana her türden muamele. Kimsenin umurunda değilsin, git şükret beleşe. Allah seni ezilesin diye yaratmadı, anla bunu, düşün bir kere de.

Deli gibi iniyorum servisten. Çıldırmış gibi çekiştiriyorum bavulumu. Hava pek temiz değil ama en azından üzerimde bir gökyüzü var karanlık da olsa. Anadolu’da taksi kullanmıyorum bir nedenden. Karşıdan karşıya geçiyorum geniş geniş yollardan. Bir arabanın ön koltuğunda kaşları kalemle çizilmiş gibi duran genç bir erkeğe doğru, açık camının dışından bir başka oğlan eğilmiş derdini anlatıyor. Tolga diyor, bir daha rahatsız etmeyecek, aramayacak seni, söz verdi diyor. Kalem kaşlı, az efemine(aslında çok), tamam diyor yan cebime koy dercesine. Ondan sonra…. Ondan sonra ben daha hala sinirli ve bavulluyum, dinleyecek halim yok başkalarının cilveleşmesini. Tolga ararsa arar, aramazsa da bu onu arar bulur nasılsa. Bavulumun içindeki öfkem kuruyunca sağıma soluma özen göstermeye başlıyorum. İnsanın içini bayacak kadar çok tatlıcının önünden geçiyorum şehrin içinde. Bu soğukta da bu yenir. Sivas Caddesi baştan aşağıya restoranlarla bezeli, Kayserili’nin derdi midesi. Bense nihayet odamda bir bira içip, uykuya dalıyorum. Hala da hayıflanıyorum heder ettiğim bir gün için yattığım yerde. Bira biraz sakinleştirdi sanki. Öyle geldi belki de.

ESKİ TALAS VE UMUT :

Yukarı Talas diyen de var buraya. Benim içinse Eski Talas. Tıpkı ilk geldiğimdeki gibi, hiç değişmemiş. Eskiliği ise tarihi dokusunun korunmuşluğundan, zamana direnip, medeniyete ve medeniyetsizlere meydan okuyuşundan. Yazını görmüştüm buranın, şimdiyse kışıyla karşılanıyorum. Yağmurlu bir gün bugün ve mart ayının dördüncü günü. Talas’a vardığımdaysa yağmur yok, kar var. Ellerim titriyor fotoğraf çekerken. Keşke bavulumdaki eldivenlerimi yanıma alsaydım diye hayıflanıyorum bu sefer de. Bu gezim ah’lan vah’lan geçiyor anlayacağınız üzere. Kimseler yok daha etrafta. Yanımdan bir kadın geçiyor son sürat. Telefonu çalınca iki eliyle taşıdığı poşetlerini bırakıyor yere. Çayı koy, menemene başla, az kaldı geliyorum, yumurtaları aldım diyor telefonun ucundaki sese. Sonra aynı telaşla ilerliyor. Hayale kapılıyorum onun yerine. Kömür sobası yanmıştır çoktan bu saate. Çaydanlıksa üzerinde. Küçük mutfağındaki tüplü set üstünde biberler, domatesler yağda kavrulmaya başlayacaktır az sonra, menemene hazırlık olsun diye. Kadın benden uzaklaştıkça, kalıyorum iyice bir başıma hayallerimle. Melankoli böyle bir şey. Bir hastalık gibi yapışıyor yakana, sonra da bırakmıyor seni, bir yılan gibi sarmalıyor iyice terk edilme korkusu içinde.

20170304_110520-01

20170304_114448-03

20170304_111049-01

20170304_113759-01

Dükkanlar kapalı. Ne bir açık bakkal var ne de bir market Talas’ta bu saatte. Soğukta herkes evinde, günün bu erken saatlerinde. Köpekler bile ortalıkta yoklar. Üzerinden kaç yıl geçtiğini hatırlamasam da çok yıllar ve çok yollar önce diyebileceğim bir tarihte gelmiş olduğum ve aklımdan hiç çıkartamadığım, çoğu zengin Kayserili halkınca sayfiye yeri olarak kullanılan ve bir kasaba görüntüsü veren Eski Talas’ın Yaman Dede Camii’ne çıkan üzeri karlarla kaplı merdivenleriyle tırmanıyorum yukarıya, kafamın içinde binbir düşünce. İlk geldiğimde yokuşun üzerindeki tarihi caminin hemen altındaki kafeteryayı işleten Ana’yı arıyorum. Biri kız diğeri erkek iki gençten birine kahve söylüyor, Ana’yı soruyorum. Evde diyorlar. Oğlunun evinde olduğundan rahatsız etmek istemiyorum. Hava soğuk olduğundan geç gelirmiş buraya. Ben torunuyum diyor sarı. Aklıma bir başka sarı geliyor. Bir yaz günüydü ve Ana müşterilerine kahve pişiriyordu ocağın başında. Ben de gelip oturmuştum taburelerden birine. Sonra o sayılı müşteri gitmişti ve biz baş başa kalmıştık. Konuşmuştuk saatlerce. Oğlanlardan  Ferdi geçici olarak çalışıyordu ve yakında daha kalıcı bir iş için bırakacaktı burayı. Hafif tombikti ve hep düşünceliydi. Bir süre sonra sarı saçlı, çakır gözlü bir oğlan elinde poğaçaların olduğu bir torbayla inmişti Toros marka bir arabadan, zayıf bedeni ve jöleli saçlarıyla. Hep gülüyordu. Mesleği kuaförlüktü. Bunun anası diyordu Ana, Kıbrıslı diyordu. Gider dururmuş o yüzden Kıbrıs’a. Rum tarafı daha eğlenceli demişti Sarı. Eğlenmek için geçerlermiş öteki tarafa. Çok gittim ben de ondan sonra Kıbrıs’a. Ama bir kez olsun gelememiştim buraya. Şimdiyse kahvemi içip, mutlu mesut ayrılıyorum. Neden, çünkü Ana yaşıyormuş. Neden, çünkü aklı başında, sağlığı yerinde imiş. Oturup çay içmiştik beraber, önceki gelişimde, poğaça yemiştik serdikleri gazetenin üzerinde. Anın saflığına tutulup geldim ben de buraya yılların ve yolların sonunda. İyi ki de gelmişim. Eski Talas’tan memnuniyetsiz ayrılan duymadım daha hayatım boyunca. Ayrılırken, torunlarına, selam söyleyin Ana’ya diyorum. Bir yaz günü oturmuştuk dördümüz beraber burada deyin ona diyorum. Hatırlar mı bilinmez, ama hatırlamasa bile ben onu görmüş kadar oldum evinde; oğulları, torunları çevresinde, sağlığı yerinde. Umut bu işte. Daha ölmemiş, daha umut var demek ki, daha canı çıkmamış hayatın, avunuyorum işte böyle ben de kendi kendime.

20170304_111227-01

Karşıdan görülen Ali Dağı’nın altına serili evlerin fotoğrafını çekiyorum. Altında Bizanslılardan kalma bir yer altı şehri bulunmuş ve mağara turizmine açılmış bu vesileyle. İnternette okumuştum bir tarihte. Burası orası mı diye soracak kimse arıyorum ama yok. Bir dağa neden insan ismi verilir, hiç bilmiyorum. Tek bildiğim Ali Dağı’nın Kayserililer ve Talaslılar için bir kış ölçütü olduğu ve omuzlarına yağan kar tutar tutmaz, kışın geldiğinin varsayıldığıydı. Yine karlar içinde Ali Dağı ve erken gelen baharın değil, karın ev sahibi hala daha. İnsanı yakan, acıtan, en nihayet hissizleştiren soğuk gitmiyor bir türlü. Yaman Dede Camii’ne giriyorum ısınmak için. İmamı açık bırakmış kapısını. İçeriden değil de, dışarıdan çok güzel kilisenin görüntüsü. Talas’a en çok anlam katan şey belki de bu eski kilise, sonradan camii: “Yaman Dede Camii” yani ”Talas Panaya Rum Kilisesi”. ”Ölüm asude bir bahardır” diyen Yaman Dede ise sonradan Müslüman olmuş bir Rum imiş. Bu uğurda evini, ailesini bile terk etmiş. Ama hediyelerle ailesinin gönlünü almayı da bilmiş diye de yazar özgeçmişi dahilinde. Bir ara kabul edildiği Mason locasından ihraç edilmiş ama ne öğrenciler ne öğrenciler yetiştirmiş. Kendi gitmiş, namı kalmış geride.

 

 

 

ANLAR VE İNSANLAR : BİRİNCİ BÖLÜM, SİVAS – MERKEZ

20160311_054233 (1)

ANLAR VE İNSANLAR : BİRİNCİ BÖLÜM, SİVAS – MERKEZ

Sivas’a gitmek üzere Sekiz Mart Dünya Kadınlar Günü’nün akşamında çıkıyorum yola. Bu ilk gidişim olmayacak üstelik, sağ salim varabildiğim takdirde. Mir Ali Bey Konağı’nın peşinde Ulaş’ın Acıyurt Köyü’ne, “Veyselin Şarkışlasına” ve Divriği’ye gitmiştim o ilk seferki gelişimde. Bir yolculuğun daha beni nerelere sürükleyeceğinden habersiz düşüyorum gene gece gece yollara. Yol aldıkça zihnim açılıyor. Otobüs yolların asfaltını ezerken, ben de kendi geçmişimle hesaplaşıyorum durmadan. Otobüs bin defa da aynı yollardan geçse, geçiyor işte binbirinci kez. Ben de soruyorum kendi kendime binbirinci kez neden diye. Zihnim, akmakta olan kilometrelerce yola paralel olarak akıyor hiç durmadan. Bedenim oturmaktan uyuşup, tembelleştikçe zihnim açılıyor ister istemez. Karanlıkta üşüşen düşünceler karanlık ve karmaşıklar. -Ve ben size edebiyat parçalıyorum böyle istemeyerek. Belki de isteyerek. Nasıl beğendiniz mi cümlelerimi?-Bazen uzunca bir cümleyi bırak, bir kelime bile bulamıyorum cevap olarak verecek. Şu dünyada en kolay şeymiş soru sormak ve ne zor şeymiş o sorulara cevap bulmak. Cevabım yok benim geçen yıllara. Hatıralar berrak değil artık eskisi kadar. Ne söylesem ben bu yıllara, bir bilsem. Şimdi şurada olmazdım herhalde, bilseydim eğer.

Ülkedeki belirsizlik, savaş ortamı ve yaşanan tüm olumsuzluklar etkilemiş insanları. Herkes güvensiz. Yollar boş. Otobüsler boş. Seyahate çıkmış olanlar hep erkek. Vahşi Batı’ya doğru yol aldığımı hissettiriyor bu bana. Gerçi ben konum itibariyle Doğu’ya doğru ilerliyorum ama her şeyde olduğu gibi kendimizi Amerika’yla kıyaslıyorum. Hiçbir planım yok bu sefer. Ne yapacağım, nereye gideceğim, kimlerle görüşsem, kimleri bulsam! Bir seferde o “kimler” bulsunlar beni diyorum. Kaderimde kimleri bulmak, nereleri görmek var ise onları görüp bulacağım kuşkusuz. Otobüsümüz birkaç müşteri daha toplayabilmek umuduyla girilmedik otogar bırakmıyor. Sayısız molalar veriyoruz. Hep ilerliyoruz ama. Şoförler koltuk değiştiriyor. Süresi dolan en arkaya uzanmaya gidiyor. Sonra da her mola yerinde kendilerine tahsis edilmiş masalarına oturup, çatal bıçak seslerine teslim ediyorlar kendilerini. İlk molada yemek, sonra da kahvaltıya dönüyorlar. Bense iki sene önce gelmiş olduğum Sivas’a ulaşmaya çalışırken, verilen molalarda, bir sürü adamın arasından sıyrılarak geçiyorum tuvalete ulaşmak için. Uyku sersemi indiğim yerlerden birinde başımı kaldırıp da bakmadan önce bir sürü esmer delikanlı görüyorum irkilerek. Benden başka dişi sinek yok ortalıkta gece gece. Yozgat, Coşkun Dinlenme Tesisleri imiş burası. Sekiz Mart bitmiş anlaşılan ve biz gene Dünya Erkekler Gününü kutluyoruz Anadolu’nun ortasında bir sürü de adamın arasında.

9 03 2016 - 1 (3)

Sivas’a ilk inişimdeki heyecan yok üzerimde. Ne çok sevmiştim bu şehri ve insanlarını o ilk seferde. Hep kadınlar karşılamıştı beni. Üniversite öğrencisi bir kız vardı, Cumhuriyet Üniversitesinden bir hoca ve Dersimli, devlet memuru yol arkadaşım vardı. O kızlar yoklar şimdi. Yerlerine bağlı başlı, şaşkın kızlar yerleşmişler. Bu moda galiba. Bir çeşit. Modaysa da eğer geçer ve en nihayet bir gün gelir sona erer. Ama şu kara çarşafların ne gibi bir modası var anlaşılacak gibi değil ve bir hayli de çoklar. Sivas çok değişmiş çok. Ama ileriye yönelik bir değişim değil bu. İki sene içerisinde yirmi üç yıl geriye gitmiş sanki. Durum o kadar vahim yani.

20160309_132455

20160309_134919

9 03 2016 - 1 (2)

20160309_135332

Sivas Merkez’in çarşısına çıkıyorum dolaşmak için. Biraz fotoğraf almak istiyorum. İlk durağım “İl Müftülüğü Buruciye Medresesi İlim ve Kültür Merkezi” oluyor. Bu uzun ismin ağırlığından kurtulabilmek için içerideki görevlinin yolunu kesip gerekli ilimleri almak üzere başında bitiyorum. İslami şartlara uygun olarak dizayn edilen mekan, bünyesinde bir de kütüphane barındırıyor bomboş raflarına kitap bekleyen. Kültürel, dini ve hayri hizmetlere tahsis edilmiş bir enteresan yer olmuş eskiden İl Özel İdaresi’ne tahsisli kültürel faaliyet ve el sanatları merkezi iken. Buruciye Medresesi de kurtarılmış bölge olmuş ve bundan sonra taşımak zorunda bırakıldığı ağır kaderi ve tüm ruhsuzluğuyla yoluna devam edecek. Mekanlara kader biçmek insanların doğasında var. Sormadan iş yapıyorlar bildikleri gibi, canlarının istedikleri gibi. Neticesinde turistik ve içerisinde çok anlamlar saklı tarihi bir yer kalpsiz, kederli, donuk, anlamsız ve soğuk bir mekana dönüştürülüyor. Yobazlıkta boş yere derinlik arıyorum. Kabahat bende. Bir iki fotoğraf alıyorum isteksizce. Sonra da çıkıyorum sessizce.

20160309_142346

Hem kadınlara hem de erkeklere hizmet veren ve yanyana müşterilerini ağırlayan tarihi Kurşunlu Hamamı’na gidiyorum. Önce kadınlar tarafına gidiyorum. Nedense hamama girer girmez bir kıkırdamadır alıyor beni. Gel içeriyi gez diyorlar hemen. Kapanış ya da açılış saatlerinde fotoğraf almak istediğimi söylüyorum. Mümkün değil diyorlar. Makineyi bozarmışım. En az on, on beş gün içerisinin açık kalması ve çalıştırılmaması gerekiyormuş. Buhardan fotoğraf makineni bozarsın diyorlar. Derken kapı açılıyor ve ben gördüğüm manzara karşısında ağzım bir karış açık bakakalıyorum. Açılan kapıyla beraber buharlar dolduruyor bizim olduğumuz yeri. Kapının öte tarafında ise bir sürü kadın var. Kalabalık öyle böyle değil. Kimi kese yaptırıyor uzanmış göbek taşına sere serpe. Kimi bikinili, kimi tangalı, kimisi topuklu ayakkabıyla gelmiş üzerinde ince tül bir üstlük. Defile var sanki. Aptallaşıyorum manzara karşısında. Kadınlar en doğal halleriyleler halbuki. Bir tanesi açılan kapının rüzgarından etkilenip dönüyor ve bana bakıyor. Umurunda olmuyorum. En nihayet hamamı işleten kadın dışarıdan gelen duramaz içeride, on dakikada kaçar gider, buranın kadını da alışmıştır girdi miydi çıkmaz içeriden, bayılır buharına diyor. Şaşkınlığımın nedeni içeride yıkanan yağlı ballı kadınlar beklerken, manzaranın hiç de öyle olmaması oluyor. Şaşkınlığım geçince buranın fotoğrafını bu şekilde alamam yoksa ekmeğinizle oynarım, burayı kapatırlar demekle yetiniyorum. Hanımlarla karşılıklı kıkırdaşıyoruz. Kadınların hemcinslerine göstermek için giyindim tezi yanında soyunduğu tezini de ben atıyorum ortaya. Akademik olmaya çalışsam da başaramıyorum bir türlü.

Dışarıya çıkıyorum, derin bir nefes alıyorum. Bir de erkekler tarafını ziyaret ediyorum. Az önce gördüğüm manzaradan ötürü korkunç çekiniyorum. Kapının eşiğinde suçlu çocuklar gibi tek ayağımın üzerinde bekliyorum. Erkekler beni içeriye buyur ediyorlar. Birkaç hazırlıksız adam görmek korkusuyla şüpheli hareketler içerisine giriyorum. Onlar da benzer şeyler söylüyorlar. Sabah beş gibi gelsem boş olurmuş ama buhardan görüntü alamazmışım, makineme de elveda dermişim. Sol tarafta oturmuş, peştamallerine sıkı sıkı sarılmış tavla atıp çay içen iki adam olduğunu ve bir tanesinin beceriksizce peştamalini göğüs hizasına doğru çekiştirdiğini görür görmez teşekkür ederek mekanı terk ediyorum. Ayrıca da bu hareketi çok feminen bulduğumu belirtmek istiyorum. Bir erkeğin sağlı sollu memelerini beyax peştamaliyle örtmeye çalışması komik geliyor. Kadınlar çıplaklık konusunda daha cömert davranmışlardı halbuki.

Dokuz mart ve ben sıcaktan patlamak üzereyim anorağımın içinde. Genç delikanlılar kısa kollularla geziyorlar. Birileri laf atar korkusuyla paltoma daha sıkı sarılıyorum. Açlıktan ölmek üzereyim. Pideciye giriyorum. Küçük bir dükkan. Yanımdaki masada bir aile var. Karı koca ve kızları. Suşehri’nden geliyorlarmış. Onların yediğinden söylüyorum. Isırır ısırmaz içinden ılık ve sıvı haldeki yağı akan pideyi büyük bir hızla yiyorum afiyetle. Yedikçe keyfim yerine geliyor, doydukça ısınıyorum, yanımda da bir aile olduğundan anorağımı çıkartıyorum. Kısa kollu blüzümle kalıyorum ortada. O aile olmasa orada öyle oturamayacağımı hissediyorum. Kadın merakla soruyor hemen, nerelisin diye. İzmir diyorum, İzmirli olmadığım halde. Belli dercesine bakıyorlar. Silme adamların olduğu masalardaki beylerin benimle göz temasına girmemek için çırpınışlarına şahit olmanızı isterdim sevgili okuyucu. Bu hal, bu İzmirlilik, bu çıplak kollarım bana keyif vermeye başlıyor. Yüzü bana dönük olanlar başları önlerinde harıl harıl pideleriyle haşır neşirler. Aile namusumu kurtarıyor, varın siz düşünün. Kimi masalara kalabalık oturanlar iki buçuk litrelik kolalarını da yanlarında getirmişler. Öyle bir yerde yemek yiyorum. O kadar da ucuz ki. Bu işten çok memnun kalıyorum.

Bugünü bitirmeden yarının planlarını yapmak üzere en iyi bildiğim ve en sevdiğim şeyi yapıyorum. Şehrin dolmuş ve otobüs firmalarına girip nereye gideceğimi kestirmeye çalışıyorum. Suşehri, Zara ve Sivas’ın yakın yerlerine minibüs kaldıran bir firmanın ofisine girip oturuyorum. Nazik bir bey var bana yardımcı olmaya çalışan. Azimli ve sebatkar bana karşı. Tam bir saat boyunca benim yerime benim nereye gideceğimi planlıyor. Buraya gitsem bu var, şuraya gitsem şu var. Orada tarih var, burada tarih yok, Kangal’da balıklar var, Divriği’de balık yok ama Ulu Cami var diyor. Kendisi Suşehirliymiş ama ne yazık ki sezon açılmadan gelmişim. Her yer ıssız olduğundan benim yerime evhamlanıyor. Seçenekleri sil baştan değerlendiriyoruz. Ben bir kez daha Divriği’ye gitmeye karar veriyorum. Fakat orayı ikinci güne sakladığımdan yarının seçeneğini oluşturmaya çalışıyoruz. Çok çaresiziz. Derken bir kız giriyor içeriye. Suşehirliymiş o da. Aramızdaki diyaloğu daha kolay anlaşılması açısından yazacağım sizlere. Bir program yani benim programım nasıl belirleniyor anlatayım sizlere:

Ben : Siz gençler ne yapıyorsunuz burada?
Kız : Burada mı?
Ben : Burada.
Kız : Sıkılıyoruz.
Ben : Ya orada?
Kız : Suşehri’nde mi?
Ben : Evet. Orada.
Kız : Sıkılıyoruz.
Ben : Benim sıkılmayacağım bir yer neresi olabilir?
Kız : Şebinkarahisar.
Ben : Yaa!
Kız : Biz çarşıya Şebin’e gideriz. Burası sıkıcı. Suşehri sıkıcı. Zara sıkıcı.
Görevli Bey : Yok Suşehrimiz güzeldir. Sadece mevsimsiz gelmiş bulundunuz. Sivasımız da öyle.
Ben : Gençler sıkılıyormuş ama.
Görevli Bey : Gençliktendir.

Diyalog sonlanır sonlanmaz google’ın bilgiç kollarına bırakıyorum kendimi. Erdal Eren, Aziz Nesin, Ara Güler Şebinkarahisarlıymış. Erdal’ın çıkışı kısa sürmüş yazık ki. Gel de önemseme şimdi, gel de merak etme şimdi Şebin’i. Rotam çizilmiş oluyor böylelikle yarın için. “Kız” sayesinde. Ben yarın Şebinkarahisar’a gideceğim. Sabah beş buçuk gibi yazıhanede olmam gerekiyormuş. Önce Suşehri yapacağım, oradan da Şebinkarahisar’a geçeceğim. Direk otobüs on buçukta ve iki ya da iki buçuk saat sürecek bir seyahat olduğundan ya beşlerde kalkıp yollara düşmem gerekecek yahut gittiğime değmeyecek. Gittiğime değmeli diyorum içimden. Sabah kalkıp gideceğim Şebinkarahisar’a. Beni bekleyen ne imiş göreceğim bakalım oralarda.

20160311_054246

NEVŞEHİR, İKİNCİ BÖLÜM : HACIBEKTAŞ

20160113_114311

NEVŞEHİR, İKİNCİ BÖLÜM : HACIBEKTAŞ

“Mezhep kavgası politik bir suçtur.”

KURGU KISMI:

Gözlerimi açtım. Sıcacık yatağım daha da ısınmadan içerisinde doğruldum, sonra da kalkıp otel odasının penceresinden dışarıya baktım. Nevşehir’de soğuk bir gün olacağı belliydi. Yüzümü yıkadım. Makyaj yapmadan önce bıyıklarım çıkmış mı diye ayna karşısında dikkatli dakikalar geçirdim. İstenmeyen bir tüy güzelliğimi bozabilirdi. Tüy yoktu. İç rahatlığıyla makyajımı yaptım. Giyindim. Özenliydim. Botlarımın üzeri tozlu olduğundan, bavulumun içinden çıkardığım özel süet boyasıyla boyadım her ikisini birden. Bağcıklarımı bağladım. Sırtımdaki kamburu attım. Süzülen bir kuğu misali lobiye indim. İnsanlara gününüz aydın olsun dedikten sonra kahvaltı salonuna geçtim. Açık büfeden tabağıma aldığım dört tane siyah zeytin, üç tane karnı kırmızı biberli yeşil zeytin, iki dilim hellim peyniri ve cherry domateslerini birbirleriyle temas etmeyecek şekilde konumlandırdım. Aralarındaki mesafeli ilişki bir iki yudum ılık çay eşliğinde ağzıma berabercene tıkılıp mideme gönderildikten hemen sonra bozuluverdi. Yıllardır altlı üstlü oturmaktan birbirinden bıkmış ve içten içe kin gütmüş kırk yıllık komşular misali karıştılar bir anda. Benim içinse sorun yoktu. Ben ağzıma atmaya bakarım. Sonrasında yaşananlar kendi meseleleridir. Beni ilgilendirmez. Minik kahvaltımın ardından lobiye geçip ağzımı küçük küçük açarak esneyip hoşbeş edecek birkaç tanıdık yüz aradım. Bulamayınca lobi çalışanlarının ve karşıma çıkan tüm otel çalışanlarının zamanını gasp ettim. Kendimi çekmek zorunda hissettirdim onlara. Çektiler de. Çekmeyip de ne yapacaklardı? Sonra ufak bir şehir turuna çıktım, yorulmadan geri döndüm. Terlemek istemedi canım. Gazetelerin ön sayfasından yükselen savaş çığlıkları ve ölümler ilgimi çekmedi. Kapattım. Moralim bana lazımdı. Saatim on iki’yi gösteriyordu. Öğle yemeğine indim ve

Bu kurgu kısmıydı. Beni bir de böyle hayal edin istedim. Kabul ediyorum yazarken ben de kendimden sıkıldım. Şimdi gelelim benim gerçekte neler yaşadığıma.

NEVŞEHİR :

O sabah kafamda bir tuhaflıkla kalkmıştım. Kafamın içindeki uğultunun sebebini anlamak için ağırlaşmış gözkapaklarımı araladım. Yerde uzanmış yatıyordum. Altımdaysa ne bir yatak, ne de bir şilte vardı. Üzerine yattığım sağ tarafım yüzünden sağ kolum ve sağ bacağım acı içinde kalmıştı. Kendime bakmaya çalıştım. Kazağımın altını araladım. Ufak morluklar vardı. Sanki biri tarafından tekmelenmiştim. Aynı morlukların bileğimde de olduğunu gördüm. Odanın diğer taraflarına baktım. Rutubetten akmış duvarların üzerine çivi bile çakılmamıştı. Pencereler içeriden gazete kağıdıyla kaplanmış, günler öncesi tarihli gazetenin kalan sayfaları yerlere saçılmıştı. Soğuktan buz gibi olmuş ellerimi bacaklarımın arasına sıkıştırarak ısıtmaya çalıştım. Kaçırılmış ve unutulmuştum. Ya da kaçırılmıştım ama unutulmamıştım. Dirseğimin üzerinde doğruldum. Nihayet ayağa kalktım. Her yerim ağrıyordu. Kapıya doğru yöneldim. Elbette kilitliydi. Biraz zorladım hatta bedenimde kalan son gücü denedim üzerinde ama gene nafile. Pencereye yöneldim. Gazete kağıtlarını parçalayarak aldım. Demir vardı üzerlerinde. Çığlık atmayı denedim. Sesim önümdeki ıssızlıkta kayboldu. Bir evin giriş katıydı burası. Hafızam yavaş yavaş geri geliyordu. En son Nevşehir garajından bindiğim bana özel arabanın Toki konutlarından aşağı süzülmek yerine, yönünü değiştirip ara sokaklara saptığını ve bunu fark ettiğimde çığlık çığlığa koltuk ve döşemeyi yumrukladığımı, buna karşılık şoförün tepkisizliğini anımsadım. Robot gibi hiç konuşmadan, karşımıza çıkması olası insanları ezmek pahasına büyük bir hızla geçiyordu daracık sokaklardan. Beni düşüncelerimden uzaklaştıran bir el kapının kilidini çevirdi aynı anda. Bir tanesi tıknaz ve kısa boylu, diğeri esmer ve korkutucu derecede iri iki adam tam karşımda bana doğru yönelttikleri alaycı bakışlarıyla bir şeyler fısıldaştılar. Panikten ve korkudan ne dediklerini anlayamadım. Neredeydim? Kimdi bu insanlar? Kısa ve tıknaz olan kayboldu bir anlığına. Sonra elinde yarım ekmek ve beyaz peynirle döndü. Tabağın üzerindeki sözde sabah kahvaltımı yere koydular ve kapıyı kapatıp kayboldular. Tabaktakileri yemek içimden gelmedi ama çok da acıkmıştım. Ekmeğimden bir parçayı dişlerimle kopardım. Ekmeğe karşı hırslanmış gibiydim. Bir parça peynirden attım ağzıma. Hırsla çiğnedim ikisini aynı anda. Peynir yağ gibi eriyiverdi ağzımın içinde ilk etapta. Bir an geldi, doygunluktan mahsunlaştım. Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Saatime baktığımda, on iki’yi gösteriyordu ve

Bunu son romanımda kullanabilirim. “Nevşehir’de bir kırık kaçırılma öyküsü”. Bir bölümün adı bile olabilir. Okuyucu aksiyon sever. Biraz hareket katmam gerek yazdıklarıma. Böylesi heyecanlı olmakta. Aksiyonlu kurgu. Bunu da mı beğenmediniz yoksa? Ama şimdi geliyorum kendi hayatımın kurgusuna.

GERÇEK KISMI :

Yaşlıyım. Daha az gülüp, daha çabuk yoruluyorum. Her neyse, enerjim eskisi kadar yüksek değil ama bana yetiyor. Soğuk iklim insanı erken uyandırdığından, tüm yorgunluğumla yattığım yataktan, dinlenmiş olarak kalkıyorum. Bölgelere ayırmıştım gelmeden şehri. Orjine dönüp dönüp baştan başlayacaktım. Nevşehir merkez, ilçeler enfes. Zamanın daraldığı hissinden kurtulamadığımdan palas pandıras giyinip yola fırlıyorum. Aynada uzamış bıyıklarıma bakma fırsatım da olamıyor haliyle. Çok yazık. Benim günlerim de işte böyle yollara fırlayarak geçiyor. Kahvaltım kraker ya da yollardan aldığım poğaçalarla telaş ve panikle başlayıp, öyle de bitiyor.

20160113_103122 (1)

20160113_101807

O kadar hızlı yürüyorum ki beş dakika içerisinde durakta oluyorum. Az bir nüfusla Hacıbektaş’a hareket ediyoruz. Saflaşmış ya da hep safmış bu kadın, yanında onu yönlendiren bir adamla şaşkın şaşkın biniyor arabaya. Adam onu kolundan tutarak çekip çeviriyor. Hiç konuşmuyorlar aralarında. Kadın yol boyunca yola bakıyor sadece, inen binen umurunda değil. Uzun süre aynı havayı solumuş ve nihayet dışarıya çıkmış bir çocuğun saflığı var bakışlarında. Yollar alıyoruz beraber ve iniyoruz beraber. Aynı heyecansızlık var üzerinde. Çarşamba pazarına denk geliyorum. Hem soğuktan, hem adetten insanlar öğlene kadar pazar yapıp toparlıyorlarmış. Üç bacılık var bir tezgahın önünde(burada öyle diyorlar bacılara: bacılık). Biri fotoğraf hususunda hevesli. Çabuk çabuk diyor bana, müşterileri kaçırmamak için. Gülüyorum ben de kendisine. Kıpkırmızı domatesleri, karnabaharları tezgahında sergileyen iki adam takılıyor gözüme. Birisi ufak tefek ve zayıf, diğeri tombul toraman. Yanyana Laurel ve Hardy’e benziyorlar. Aynı anda bir amca yaklaşıyor tezgaha. Benim fotoğraf çektiğimi görünce doktorumuz geldi diyorlar kendisini göstererek. Nasıl yani diyorum ben de. Aletsiz tansiyon ölçer eliyle, bir hastalığımız olsa ona gideriz diyorlar. Öyle mi diyerek fütursuzca uzatıyorum kolumu kendisine, ölçsün diye. Besmelesini çekip saymaya başlıyor. İçimden on dört dokuz geçiyor. “Büyük on dört, küçük dokuz” diyor. Büyük olan bir puan fazlaymış ama olur o kadar soğuk havalarda diyor. İsmini soruyorum. Kadir Doğan’mış. Oğlu varmış, Burdur’daymış. Bana yanında taşıdığı defterini gösteriyor. İçinde almış olduğu notlar var. Eski zamanaların şamanlarına benziyor. Seyyar, natürel doktor. İlk defa besmele eşliğinde tansiyon ölçtürmüş bulunuyorum halk pazarında. Hayat garip. Çok garip işte.

2016-01-18 23.19.28

2016-01-18 22.39.49
Kadir Doğan

20160113_101853

Hacıbektaş-ı Veli Müzesi’ne giriyorum. Her zamanki gibi ücretsiz. İkinci Avlu olarak da bilinen Dergah Avlusu’ndan geçiyorum. İlk önce Balım Sultan Türbesi’nin yanındaki mezarlığa gidiyorum. Genç bir erkek var benim gibi ziyaretçi olarak gelen. Gözümü yüzüne çevirdiğimde kafasını çeviriyor. Arkasını dönerek oturuyor mezarlığın başına. Türbenin içine giriyorum. Görevli sakin, nazik ve bilgili. Hiç duymadığım ya da gözden kaçırdığım şeyler anlatıyor bana. Ulusoy’lardan bahsediyor. Eşikten atlıyoruz beraber. Çıkarken aynı gençle karşılaşıyoruz. Buğulu gözlerini kaçırıyor yine benden. Elinde Kur’an bir yandan dua okurken bir yandan duvarlarda gezdiriyor ellerini. Kutsuyormuş gibi duvarları, alçı gibi sürüyor duvarlara duaları. Bunu yaparken transa giriyormuş gibi oluyor. Görevli beye soruyorum kimdir, kimlerdendir diye. Hep gelir cevabını alıyorum. Hep gelirmiş, okur okur gidermiş. Ben o karışık aklımla Fatiha’yı zor getirirken aklıma, kendisi okurmuş okurmuş, gidermiş sonra da Ankara’sına. Beni görmezden gelmeye çalıştı belki ama ben onu, yüzünü ve buğulu gözlerini nerede görsem tanırım. Ara ara aklınıza olur olmadık anlar, yüzler gelir ya. Onların hiç biri anlamsız değildir. Her rastlaşmanın, her izin küçük ya da büyük anlamı var bu hayatta. Biz o Abdal’la bir gün yine bir yerde karşılaşırız. Abdallar var Anadolu’da. Kalabalığa karışmadan yaparlar ibadetlerini, gözlerden ırakta. Pirleriyle karşılaşma umudu taşıyan Abdallar. Bir zamanı var bu karşılaşmaların. Beklemek lazım. Sabırlı olmak lazım. Bir Veli’nin dediği üzere arayıp bulmak gerek, murada ermek içinse sabırlı olmak gerek. İnsanları mazur, kendini kusurlu görmek gerek. Başkalarını tam, kendini noksan görmen gerek. Hak ile arana perde koymaman gerek.

20160113_104045

31 01 2016 - 1 (2)

Saatime bakıyorum. Tam on iki olmuş. Pazarcılar tezgahlarını toplamaya başlamışlar bile. Minibüs durağının içine giriyorum. Görevliye en yakın saatli bileti kestiriyorum. Bir yandan da simit yiyorum, aynı anda telefonumu şarj etmeye çalışıyorum ve uslu uslu oturuyorum. Üç kız var benimle birlikte fakülte öğrencileri olan. Yarıyıl tatiline girmenin mutluluğu içindeler. Birkaç müzisyen, Bulgar göçmeni pazarcı bir kadın, yerlilerinden de erkekler var. Herkes birbirini tanıyor. Tek ben varım ne olduğu belirsiz. Gözleri bir yerden ısırıyor olsa da tam adını koyamıyorlar varlığımın. Nereden geldim, nereye gidiyorum, kimlerdenim gibi sorular soruyorlar. Telefon, ulaşım ve koordinasyon işini yapan adam en çok ilgileniyor benimle. Annem nereli, babam nereli, kardeşim var mı? Nereli olduğumu öğrenince olduğum yerle ilgili bütün tanıdıklarını sayıyor. Ben hiçbirini tanımıyorum. Gidince sor diyor. Gitmiyorum ki diyemiyorum. Gitmeli miyim acaba, ya bu bir işaretse? Hışımla kapı açılıyor. İçeri giren adam öfke içinde ve soru sormayı ve anlatmayı seven adamın yanına oturuyor başı diğer yöne çevrili vaziyette. Konuşkan olan şu an hatırlamadığım ama ötekinin damarına basan birkaç cümle sarf ediyor. Hışımla içeri giren ve hala daha öfkeli olan “Sus artık kafamı dinleyeceğim” diyor. Bulgar göçmeni hanım Gönül Bey diyerek arayı yumuşatmaya çalışıyor. Diğer adamalar da minibüs geldiğinde öfkeli olanı, takma kafana diyerek sakinleştirerek uğurluyorlar. Bizi Nevşehir’e götürecek olan şoförümüz oymuş meğer. Geriye dönüp baktığımdaysa Gönül Bey konuşmaktaydı aynı hararetle. Bulgar göçmeni hanıma soruyorum kocan var mı diye. Var diyor. Neden sordun diyor. Erkeksiz yaşamak güç olsa gerek Anadolu’da diyorum. Her yer erkek. Onlar soruyor, onlar konuşuyor. Anadolu’da benim gezdiğim yerler arasında, İslam Rönesansı olarak kabul edilen Alevilerin yaşadığı Hacıbektaş’ta bile yalnız bir kadın olarak yaşamak güç olsa gerek. Öyle geçiverdi içimden, soruverdim ben de hesap etmeden.

gplus459425306 (1)

20160113_105245

20160113_113411 (1)

20160113_104900 (1)

 

ANADOLU VOL 1: KONYA

“Düşünce Karanlığına Işık Tutanlara Ne Mutlu.” Hacı Bektaş Veli

20140227_140217

İncinsen bile incitmemen gerektiğini
Tökezlesen de durmaman gerektiğini
Durulsan da coşkun görünmen gerektiğini
Çocuk kalbinle dünyayla baş edemez olduğunda görecek
Ve en nihayet sonu gelmez uykundan uyandırıldığında anlayacaksın.
Seni dürtenin bir his olduğunu
Hissin senin özünden geldiğini
Ve damarlarında dolaştığını bileceksin.
Bir sürü güzellik var ve hepsi sensin.
İnanılmazsın ve inanılmazız
Zamana sahip olabilirsek de
Ölümsüzüz.
Zamansız doğmamış olmak şartmış
Mutluluk için.
Ve bir parça da haysiyet.
Ama hangi çağda olursa olsun
Az bir vakit var
Ne yaparsan yap
Tekrar doğmak gerek
Toprağa karışmazdan önce
Çamura bulanmazdan önce
Tek bir toka dahi götüremeden
Çırılçıplak döneceğini hayal bile edemezken
Kanı toprağa akıtıp
Geri topraktan doğmak gerek
Huzursuz ruhlar bunların planlarını yaparlar
Ölüm bir an sanki
Yüz tane yılsa bir gün gibi
Geldi ve geçti.
Bir hayatı anlatmak için bazen tek bir cümle kafi:
“Hamdım piştim oldum”
Olmak zamanı, ölmek zamanıdır bazen.

O kadar yorgunken, onca saplantılı düşünce etkisiz kalıyor. Günler geçiyor, hisler törpüleniyor. Tek Anadolu var insanın gönül yorgunluğunu alan. Yaratılışımızın mutlak gerçeği bu topraklarda anlam kazanıyor. Düşüncelerin rengi sarı burada; buğday gibi, ayva gibi, kah güneş gibi, bazen safra gibi, tenin gibi, tenim gibi.

Tüm bunları yazan sen değilsin, bunalmış bilinçaltın. Bütün suçlu o. Sen parmaklarını kımıldatıyorsun tek ve ojeli parmaklarına bakıyorsun içli içli. Tek yaptığın bu son günlerde. İçleniyorsun herkese ve her şeye. Seçim yasakları başlayana dek sıkıyönetim ilan edilmesi isteğin bile fazla içli. Gürültü patırtının ortasında içlenilmiyor. İçlenmek için yer arıyordun kendine. Sonunda buluyorsun: beyninde sıkıyönetim ilan ederek. Yasaklar sabahlara dek sürecekmiş. Tuh! Tam da aşk hayatın umut vaat ederken.. Olacak iş mi şimdi bu?

KONYA:

Bir adamın adı, bir adamın gücü, bir adamın sözleri, aynı adamın aşkı ve o aşktan olma eseri tüm dünyayı buraya çekmeye yetiyor. Zamanlı zamansız, mevsimli mevsimsiz, soğuk ya da sıcak, yağmur çamur hiç fark etmiyor sanki dünyanın farklı yerlerinden gelmekte olan insanlarını buraya ziyaret amaçlı uğratmada. Kalabalık tur otobüslerinden inen ağırlıklı olarak Japon, Kanadalı, Amerikalı, Fransız turistler rehberlerinin önderliğinde avluda toplanıyorlar. Bense üçüncü ziyaretimde hala daha galoşlarımı ayaklarıma geçirememenin sıkıntısı içerisindeyim. Ben haklı mücadelemi verirken, aynı anda hiç hoş olmayan bir kareye girmek durumunda kalıyorum. Kocasına tam da kapının önünde “Nasıl çıktım?” diye daha adamcağız henüz deklanşöre basamadan soran kadınla beraber, arkam dönük popomla selam verirken buluveriyorum kendimi. Kadın karnını içine çekip, omuzlarını düzeltirken, ben de popoma çeki düzen veriyorum telaş içerisinde. İyi çıksın istiyorum haliyle, bir başkasının anından rol çalıyorum(Tanrım tepsi gibi çıkmasın lütfen, bilirsin hep basit isteklerim olmuştur ve sen onları bir bir gerçekleştirirken ben çok geç kavrayabildim yahut kördüm, en çok da nankör). Her neyse ziyaretçi kadın ve en çok popom tatmin olmuş durumda, ikisi de kendince barış işareti yapıp evrene gönderiyorlar ve ikisinin de artık birer facebook profil fotoğrafı var.(Sabır ver Tanrım, daha çok sabır-sabır-sabır, ancak katlanabiliyorum çoğu şeye, insanlığın durumlarına, tüm yapmacıklıklara, geçmiş hatalarıma ve Arşimet en başta sana..)

Her defasında ilk durağım Mevlana, ikincisi Şems-i Tebrizi olmuştu. Bu sefer rotam farklı ve ben önce İkincisini ziyaret ediyorum. Toz olmak isteyen bir adamın türbesi ancak bu kadar kıyıda köşede saklı kalmış olabilir. Malum kuyunun üzerine yapılmış türbe. Son ziyaretimde daha bir büyük göründü gözüme. Neden mi? Çünkü Mevlana’nın devasa boyutlardaki kabrini ilk gören gözlere tüm diğer mezarlar küçük görünüyor ister istemez. İhtişamı ister miydi evliyalar orası tartışılır. Ama esnafın Mevlana’dan çok ekmek yediği belli. Gün geçtikçe daha çok kapanan kadınlarıyla, kapandıkça gizemden çok usanç yaratan, çarşafının altında özgürlüğünü ilan etmeye ve yollarda sizi Kur’an kursu ya da cuma toplantılarına çağıran gencecik kızlarıyla gökten nur yağmasını beklerken, üzerinize yapışan dilenci çocuklarının tuhaf, hoyrat ve yetiştirilişlerinden kaynaklanan arsızlıklarına karşı ne yapacağınızı bilemiyorsunuz. Dilenmek gururu ayaklar altına almaktır evet ama buna çocukların alet edilmesi ve siyaset kalleşlikken, dinin siyasete bulaştırılması ve ölürken asla beraberinde götüremeyeceğin çaput parçalarını erkeklerin ve cemaatin önder kadınlarının, hemcinslerine başka bir seçenek sunmadan başlarından geçirmelerindeki fesadın kaynağı neredendir? Kur’an şart koşmaz, Kur’an yol açar, yol gösterir, Kur’an Sana gelen yolları örtülerle kapatmaz. İyi insan böyle olunmaz. Meram’daki lüks ve yüksek binalarına rağmen, şehrin kendisi ve ortalıkta gündüz gözüyle görünen insanları cahiliye dönemini yaşıyor gibiler. İyi ki Mevlana buraya konmuş, yoksa göçmen kuşlar tek kanat çırpışlarında bir başka şehirde bulurlarmış kendilerini.

Mevlevi Lokantası’nda karnımı doyuracağım. Eskişehir’de sadece haftanın bir günü pişirilen bamya çorbası burada her gün var ve leziz yapıyorlar. Tatlılarından hoşmerimi seçiyorum. Un helvası görünümünde geliyor. O da güzel. Üzerine de bal dökmüşler, daha tatlı olsun diye. Olsun gene güzel. Tam karşımdaki hacı amca benimle göz göze gelmenin günah olduğunu düşünüyor ve neredense biliyor. Asla benden yana bakmıyor. Lokantanın garsonu koca salonda bize eşlik eden. Ben de istemiyorum kendisine bakmayı ama o bakmadıkça sinir geliyor ve adamdan gözlerimi ayıramaz oluyorum. Her lokmamda başımı kaldırıp adama bakıyorum. Hiç tanımadığım bu adam bana kendimi değersiz hissettiriyor, karşısındayım ve bana hiç bakmıyor. Varken yokum. Hiçmişim gibi. Yokmuşum gibi. İnsan değilmişim gibi.

Şehrin içerisindeki mezarlığı ziyaret ediyorum. O kadar şehirle iç içe ki trafiğin, insanların gürültüsünden bir serçenin ötüşünü bile duymanız mümkün değil. Huzuru burada da bulamıyorum. Kapının önünde ve ilerisinde defalarca çocuklar yolumu kesiyorlar. Tuhaf hareketler yapıyorlar, günlerce susuz kalmışlar da ben de bir litrelik pet şişeymişimcesine saldırıyorlar üzerime doğru. Ver ver ver diye tepiniyor bir tanesi. Hiç bir çocuğa sinir olduğunuz oldu mu? Benim oldu. Konya’da oldu. Ona bunu yaptıranı bulursam, ellerimle boğacağım. Kur’an dilencilerle sınandığımızı, kalp kırmamamız gerektiğini söyler. Bense kendimi kaybedip, günaha bulaştım bile defalarca. Çantamı çalmalarından ürküyorum, bas bas bağırıyorum şehrin orta yerinde. Bu sefer çocuklar benden ürküyorlar sırasıyla. Tanrım bu şehir neden böyle? Burada insanlar neden böyle? Yerlisini bulmanın güç olduğundan bahsediyorlar ama yerli-yabancı meselesi değil buradaki mevzu. Mevzu neden bu insanların her şekilde bu kadar yozlaştığı! Neden neden neden? Her konuda çok aşırılar. Dilenirken ter ter tepiniyorlar, din konusunda baskıcılar, yemekleri aşırı yağlı ya da şekerli, günaha karışır mıyımın hesabını yapmaktan moral bozucu bir yaşam tarzı ve korkutucu bir dış görünüşe bürünmüşler, at izi it izine karışmış sanki, Kur’an içselleştirilmeden karaya boyanmış, birileri kadınların eteklerini ellerinden almış. Hormonların damarlarında attığı yaştaki çarşaflı kızlarla konuşuyorum. Fıkır fıkırlar. Yerlerinde sabit duramadan bana anlatıyorlar broşürdeki toplantının mahiyetini. Aynı yaşlarda olduğumu hayal ediyorum ve üzerimde fark yaratan, beni özel kılacak hiçbir güzelliği hiç kimsenin görme şansı yok. Bu korkunç bir şey. Hep kızlarla gezmek zorundayım. Muhtemelen hiç anatomi bilmeden de hiç tanımadığım bir adamın koynunda ömür çürütmeliyim. Kendimi feda etmeliyim. Ne için, kim için? Allah yolunda. Allah’ın bizden küçük düşürücü, istismar edici istekleri olduğunu sanmıyorum. Bu sadece birilerinin işine geliyor. Matem kıyafetlerine bürünmüş küçük kızlar, çok yazık oluyor gençliğinize, güzelliğinize, sizi siz yapan olağanüstü bileşimlerinize. Bunca şehir gezdim. En büyük düş kırıklığım sen oldun Konya. Ne yapmışlar sana böyle?

“Taş yeşermez geçmiş olsa da nevbahar,
Toprak ol da bak nasıl güller açar.
Taş gibi idin, çok gönül kırdın yeter,
Toprak ol, üstünde hoş güller biter.” Hz. Mevlana

Kırdığım kalplerden özür dilerim.

“Dışardan adam görünürler, içerden melun Şeytan!” Hz. Mevlana.

Bir sürü eşek var iken sağda solda ahkam kesen..

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: