UZUN İNCE OLMAKTAN “ÖTÜRÜ” UZAK BİR YOL, DÖRDÜNCÜ DURAK : ERZİNCAN

20180108_095645-01

UZUN İNCE OLMAKTAN “ÖTÜRÜ” UZAK BİR YOL, DÖRDÜNCÜ DURAK : ERZİNCAN

GİRİŞ :

Akşamın erken çöktüğü Gümüşhane’den Kral marka köme ve pestil alarak ayrılıyorum en son. Bu da benim bu ildeki son eylemim oluyor. Bir de köy köy, dağ bayır, dere tepe dolaştıktan sonra şehre iner inmez otogarının tuvaletine bıraktıklarım var. O da bir eylem idi sonuçta. Bir de aklımda bir kız arkadaşımın itirafı var. Demişti ki; ben senin gibi Anadolularda(iller açısından bakıldığında çoğuldur Anadolu) gezemem çünkü tuvaletim gelir ve tutmam gerekir. Ve eğer o tuvaleti beğenmezsem de giremem, girsem de yapamam, garipliklerim var benim. Ben de garibim, garipliklerim çeşit çeşit, türlü türlü tuhaf düşünceler oluşuyor kafamda, sonra siliniyorlar mesela. O yüzden sorun yok diyebiliriz. Çünkü hepimiz bir ya da birden çok yönümüzle biraz garibiz.

Gümüşhane’den çıkıp Erzincan istikametine gitmekte olan tıklm tıklım dolu otobüsün içinde benim için ayrılan on bir numaralı koltuğuma geçiyorum. Pencere kenarındaki kızcağız hiç uyanmadan uyuyabiliyor yol boyunca. Bense Gümüşhane’deki Lale Lokantası’nda paket yaptırdığım yarım dünür dönerimi çıkartıp yiyorum afiyetle. Sonra da başlıyorum düşünmeye, ben neden bu kadar acele bu şehirden ayrıldım diye. O an bilemediğim gibi, sonrasında da çok pişman oluyorum. Çünkü akıllı insan en az bir gece geçirmeli gittiği şehirde. O şehrin gecesine şahit olmalı, sabahına da uyanmalı sonra. Gümüşhane’de kalsaydım eğer bir pazartesi sabahının erken saatlerinde mesai uğruna, vazife uğruna, ekmek parası uğruna, geçim uğruna yollara düşmüş insanlarını uzaktan da olsa izlemek bana pek çok fikir verebilirdi ama kısmet bir Erzincan sabahına. Gümüşhane’de pazartesi sendromu nasıl yaşanıyormuş, bunun işe gidenlerin yüzlerine nasıl yansıdığını görmek, dükkanların kepenklerinin açılış seslerini dinlemek bir başka bahara. Fırından simidini alan soluğu yürüme mesafesindeki işyerinde mi almakta, dükkanlar kaçta açılmakta, bir bankaya girip çalışanlarına bakmak da hakeza. Tüm bunları kaçıran bense, bir pazar akşamı sağımı solumu göremeden gidiyorum şimdi, şoförün sütüne havale karanlık bir kutunun içinde. Yine fevrilik var üzerimde.

20180108_143056-01

ERZİNCAN :

Şehrin epey dışında yer alan otogarında indikten sonra, şehir merkezine geçiyorum seri bir şekilde. Gece oldu sanıyorum Erzincan’a geldiğimde. Halbuki saat daha sekiz buçuk yok bile. Trabzon’un çarşısındaki hareketlilikten sonra Doğu’nun gerçekliği ile yüzleşiyorum. Soğukta kestanelerini satmaya çalışan satıcıya yol soruyorum. Ateşinin sıcağıyla ısınıyorum. Yollarda kar var mıydı, buzlanma var mıydı görmemiş olsam da, diyebilirim ki şehirde hiç yok. Zaten bu sene kar beklemiyoruz diyorlar. Bavulumu çekiştire çekiştire ıssız sokaklarında yürüyorum Erzincan’ın. Karşıdan gelen üç erkek soğuktan kapüşonlarını çekmişler, bana doğru yaklaşıyorlar saniye saniye. Öyle ürkütücü görünüyorlar ki bu halleriyle. Aramızdaki mesafe azalıp karşılıklı birbirimize iyice yaklaştığımızda çocukların kendi halinde olduklarını görüyorum. Konuşa konuşa geçiyorlar yanımdan. Şimdiyse sadece ben yürüyorum aynı sokakta. Hele bir otelime, odama varayım da, sabah ola hayrola.

Erzincan görmüş olduğu depremler sayesinde tabir-i caizse cıscıbıl bir şehir olarak gelmiş günümüze. Yüksek katlı olmayan, tarihleri çok eskiye dayanmayan binalar var şehir merkezinde. Bodur apartmanlar, en çok iki katlı kamu binaları ve mağazalar, valilik, saat kulesi, bakırcılar çarşısı var ilk etapta dikkat çeken ya da çekmek isteyen. Canım kahvaltı etmek istemiyor bu sabah, keyifsiz keyifsiz düşüyorum yollara. Valiliğe gidiyorum ne yapacağım diye sormak için. Valilikse kollarını açmış beni bekliyor. Kemaliye’ye ulaşım turistler için uygun değilmiş. Akşam dörtte kalkan minibüs, ertesi sabah altı buçuk’ta geri getiriyor sizi. Kısacası hastanede, postanede işi olanlar ve çalışanlar için bu tek minibüs. Yani Kemaliye halkı için düzenlenmiş bir sistem var, Kemaliye’ye ziyaret maksadıyla gitmek isteyen bir garip turistler için değil. Benimse iki günümü Kemaliye’de harcayacak kadar çok vaktim yok. Bir başına araba kiralamak iyi bir fikir gibi gelmiyor. Taksiyle gitmeye kalksam, iki buçuk saat gidiş, bir o kadar da dönüşü var. Erzincan’da kış mevsimi arabasız gezginlerin bir yerden bir yere gitmesi için pek de uygun değil anlayacağınız. Coğrafya dağınık, ulaşım karışık. Bir de benim canım istemiyor sanırım. Nedenini bilmediğim bir isteksizlik taşıyorum içimde. Yine de buranın insanı açık tenli, göçmene benziyorlar tıpkı sizin gibi dediğim Valilik üst düzey personeli, ismi sanırım “Osman ıdı”, bana uzun uzun Selçuklular zamanında farklı boyların yerleştirildiği Anadolu’da, hani şu Kayı, Kıyı boyları vardır ya, amacın birleşerek merkezi yönetime baş kaldırmalarını önlemek olduğunu söylemişti ve fiziki farklılıkların da bundan kaynaklandığını belirtmişti(umarım toparlayabildim bana anlatılanları). Bana da en kolay ve en çabuk şekilde gidebileceğim Girlevik Şelalesi’nin bulunduğu Çağlayan beldesine gitmemi salık vermişti. Anadolu’dan öte gittiğinizde, size her türlü salık verme görevini üstlenen bir kişi her koşulda çıkar karşınıza. Ve o kişi de hep erkektir ne hikmetse. Fakat Osman Bey son derece mantıklı bir seçim yapmış benim için. Asla öğrenemeyecek olsa bile.

GİRLEVİK ŞELALESİ, ÇAĞLAYAN BELDESİ :

Fırat Nehri’ni, Munzur Dağlarını, Apçağa Köyü’nü görmek kısmet değilmiş. Bu sefer o sefer değilmiş. Kader takıntısının ardına sığınalım o halde ki sindirebilelim bizim için yazılmış olan farklı farklı kaderleri. Ne yaparsın kaderdenmiş bu aksilik, bu talihsizlik, Hz. Ali’nin duası çıksın ki feraha çıkalım kendimizce: “Allah’ım gönlümde olanı hakkımda hayırlı eyle, hakkımda hayırlı olanı da gönlüme razı eyle”. Valilik çıkışında çektiğim bir iki fotoğraftan sonra Çağlayan dolmuşlarının kalktığı yere doğru yürüyorum. 13 Şubat minibüs durağına geldiğimde minibüs saatlerini beklemekte olan erkeklerin uslu uslu çay içtikleri masaya doğru ilerliyor ve soruyorum zaman ne zaman diye. Biraz var, neredensin diyorlar. Ezik ezik anlatıyorum şuradan şuradan diye. Gel otur sana çay ısmarlayacağız diyorlar. Babacan adamlar. Oturuyorum karşılarına uslu uslu. Çayımı içiyorum şekersiz. Dinliyorum büyüklerimi sessiz. Hepsi bıyık takmış büyüklerimin bu arada. Onlar da buralı değillermiş. Komşu ve çok da uzak olmayan bir ilden buraya taşınmışlar 1982 senesinde. Başbakan Çiller imiş o zamanlar. Tunceli/Dersim’in Ovacık İlçesi’nin bir köyünden yaptıkları zorunlu hicretin nedeniyse yüz elli haneli köyden yakılmadan kalan tek eve, evsiz kalan 149 hanenin nüfusunun sığmaması imiş. Bu arada duyduğum üzere Fetö’ye yüz vermeyen tek il imiş Dersim. Kanmamış, kandırılmamış, hem okumuş hem yazmış, hem aydınmış hem aydınlık. Biz uyurken, onlar hep uyanıkmış.

Bu arada ayakkabı boyacısının fotoğrafını çekip çekemeyeceğimi soruyorum. Sorsana diyorlar. Sonra da sesleniyorlar Haydar diye. Haydar beni napacaksın diyor. Fotoğraflayacağım diyorum. Tamam o zaman diyor. Bana çatır çatır poz veriyor. Sayesinde kendimi bir anlığına Sebastiao Salgado gibi hissediyorum. Neyse ki geçiyor bu hal hemen ve anın şartlarına dönüveriyorum bir çırpıda. Herkesin birbirini tanıdığı dolmuşta bir ben varım yabancı. Dayanışma içinde hareket ediyorlar, nasıl mı? Ağır yükü olanların eşyalarına bir omuz veriyor kalan. Son durakta iniyorum nihayet. Zaten bir tek ben kalmış oluyorum geriye. Şoför geliyor yanıma ve diyor ki ne zaman istersen dönebilirsin, nasıl olsa her yarım saatte bir araç var diyor. Sağıma bakıyorum, sonra soluma, sonra da önümdeki yamaca. Yamacın tepesindeki Kırklar ziyeretimi nasıl gerçekleştireceğimi düşünürken, şoför bana yolu gösteriyor. Etrafta kimse yok diyorum. Olsun diyor. Burada bir şeycik olmaz, kimse yolunda durmaz, dursa da kötülüğüne durmaz diyor. Bu cümleleri öyle bir söyleyişi var ki, kaybettiğim güvenimi kazanıyor, cesaretimi topluyorum bir anda. Ne söylediğin değil, nasıl söylediğin de mühimmiş bu dünyada. Ne olduğun değil, kim olduğun mühimmiş aynı semanın altında.

20180108_124905-01

20180108_095442-01

Keçiler gibi tırmanıyorum Kırklar’a doğru. Hiçbir şey beni engelleyemez, uçuyorum, sekiyorum ve nihayet zirveye ulaşıyorum. Manzaraya bakıyorum ve artık umrumda olmasa da bir Allah’ın kulunun olmadığını görüyorum. Birkaç ev var sadece, bir de sapsarı bir alan. Biri tatlı biri tuzlu olmak üzere iki paket bisküvi bırakılmış bir kenara. Kimsecikler yok gerçekten de. Burada dua etmeye çalışıyorum, ediyorum ama bir an birisi aklıma geliyor. Onun hakkında hiç hoş olmayan bir düşünce geçiyor aklımdan. Sevmiyorum çünkü onu. Bana bir kötülüğü de dokunmadı halbuki. O an duayı bırakıyorum.

Yine kolay kolay iniyorum aşağıya. Elinde balta, odun kurmakta olan bir kadın var. Normalde ürkütücü olabilecek baltasına sevgiyle bakıyorum, onu tutan eller sayesinde. Bir kedi, horozlar filan da var bahçesinde. Fotoğrafınızı çeksem diyorum, çek diyor çekiyorum. Gel kahvemi iç diyor. Oluur diyorum. Sobası yanıyormuş sıcacık, dışarıda sokak kedileri, içeride ben kedi. Sobanın markası Meriç, bu demek oluyor ki ben de yanacağım içten içe bu soba gibi. Eşyanın dili yol göstericidir.

İki çekyat, duvarda da geniş ekran televizyon var. Şöyle bir göz gezdiriyorum odaya yalnız kaldığımda. Mahallenin muhtarının hanımının evindeymişim bu arada. Üç çocuğum var demişti yanlış hatırlamıyorsam. İngiltere’de yaşıyorlarmış. İngiliz hanımları varmış, arada geliyorlarmış, ama arada. Onlar da Ovacıklı imiş. İsmiyse Hüsniye’ymiş. Bir ara İzmir’de yaşamışlar. Sonra dönmüşler sonradan olma memleketlerine. Ayrılırken bir kez daha fotoğraflarını çekiyorum. Bir kahvenin kırk yıl hatırı olsun diyorum. Atasözleri köyde, kırsalda, küçük şehirlerde geçerli galiba. Şehirde kırk yıl değil, kırk gün o kahvenin hatrının süresi.

20180108_131032-01

Gitmem, dönmem, kahvem, muhabbetim filan akşamı buluyor. Şaka şaka öğleni etmiş bulunmaktayım ve açım yahu ben artık hissetmesem de. Vedat Milor’un programına aldığı ve bir kadın işletmecisi olduğu için cazip gelen Er Merkez’deki “Ayla’nın Mutfağı” ne yazık ki kapanmış bir zaman önce. Çarşıda önüme çıkan ilk dükkana soruyorum rastgele ben şimdi nerede, ne yiyeceğim diye. Hemen karşı sırasındaki, dışardan küçük, içine girince hangar gibi olduğu anlaşılan restorana gidin diyorlar. Girer girmez ne yiyeyim diyorum, görür görmez nerelisiniz diyorlar. Egeliyim diyorum, hemen döner diyorlar. Ufak tefek ikramların ardından, dönerim geliyor hemen. Milor havasıyla oturduğum sofradan, parmaklarımı yiyerek kalkıyorum. İncecik kağıt gibiydi dönerim, ne lezzetli ne lezzetti. Hesap da ayranla birlikte on altı lira gelince, mutluluğum misliyle arttı. Doğu’da et yenir arkadaş. Olmayanların kursağına da girsin inşallah.

Bakırcılar Çarşısı’nı dolaşıyorum avare avare. Sonra da ani bir kararla pılımı pırtımı toplayıp, ilk otobüsle Kayseri’ye gitmek üzere yola çıkıyorum. Koskoca Sivas’ı küstürüyorum yol boyunca. Gecenin bir vakti iniyorum Kayseri’ye.

20180108_134459-01

UZUN İNCE BİR YOL : ALTINCI BÖLÜM, ENTEP

20171002_094153-01.jpeg

UZUN İNCE BİR YOL : ALTINCI BÖLÜM, ENTEP 

ENTEP YOLCUSU KALMASIN :

Param yok. Var ama az. Her zaman olduğu gibi. Bir bankamatik olup olmadığını soruyorum Urfa garajında. Yok diyorlar. Az sonra kalkmak üzere olan otobüse bilet alacağım. İki katını çekiyorlar kredi kartımdan. Sonra da iki katı paranın bir katını bana doğru uzatıyor görevli. Biz sorun çözeriz, çorba parası yaparsınız yolda diyor aynı adam. Zenginsiniz diyorum, hemen bana kasayı açıp gösteriyor. Darphane bak burası diyor banknotları gösterirken. Allah arttırsın diyorum. Yeterince kazanmış olacaklar ki, bu temennim onları pek de etkilemişe benzemiyor. Otobüse doğru gidiyorum. Entep yolcusu kalmasın diye bağırıyorlar firmadan. Muavine yiyecek bir şeyler almam gerek diyorum. Gerek yok, biz seni doyururuz diyor. Mesut ve bahtiyarım, Astor Seyahat’e de hayranım. Nakdim yok diyorum, para bulunuyor. Açım diyorum, doyuracağız diyorlar. Allahtan tuvaletim yok! Yoksa… Bir aksilik olmadığı takdirde, ilk defa her şey kusursuz bir şekilde ilerliyor bir otobüs yolculuğumda. Dilimi ısırıyorum. Bu benim için hiç de olağan bir hadise değil çünkü. Hep bir aksilik çıkar çünkü, bir gariplik olur ve olmayacak işey gelir de beni bulur. Çok da uzak olmayan bir geçmişe gideceğim ve bir seyahat esnasında başımdan geçenleri anlatacağım size. Sabrınıza ve merakınıza güvenerek. Nevşehir’den İzmir’e gitmek için garaja gelmiştik erkek arkadaşımla. Sene… hatırlamıyorum hangi sene! Tek bildiğim ikimizi güleryüzle karşılayan muavin, ben tek başına otobüse bindikten sonra, sanırım o yüzünü sadece bana gösterdiği bir psikopata dönüşmüştü. Tuvalete gidiyorum arkamda bir çift kara göz, bir şeyler alacağım tam çaprazımda bana doğru bakan aynı çift göz. Arayıp soracağım üzerime alınmış olacağım, neyim battı anlayamadığımdan iyisi mi yol boyunca(Nevşehir İzmir arası on iki saatcik) dişimi sıkıp ekonomik hareket etme kararı almıştım kendi kendime. Korku içinde çay kahve aldım, molalarda tuvaletimi edip koşa koşa geri geldim, adama karşı nazik olmaya çalışıp üzerime sıçratmamak için elimden geleni yaptım kısaca. Az nefes aldım hatta, sonra da küçük küçük bıraktım içime çektiğim her nefesi. Şöyle bir oh diyemedim yani. Nihayet İzmir’e vardığımızda uyku sersemi kalkmış bir an önce otobüsten inmek için hamle yapmışken, muavinin hızla önlerden orta kapıya yani bana doğru geldiğini görüp son duamı etmeye koyulmuştum bile. O adamcağızın ismini hiçbir zaman öğrenemedim, öğrenemeyeceğim de ama; Nevşehir seyahatin sayın muavini gülerek(saat sabahın yedisi filan) “emaneti sağ salim getirdik” dediğinde, gülme sırası bendeydi(içimden). Beni muavine emanet eden erkek arkadaşım yüzünden, omuzlarına binen ağır yükü ancak bu şekilde taşıyabilen hemşehri, beni koruyup kollamak uğruna ne yapacağını şaşırmıştı. Hala daha o gece yolculuğumu gülümseyerek hatırlarım. Anadolu böyledir biraz, eziyeti boldur; o kadar kıyağı da olsun. Muavine ne dediğini sorduğumda, “hiiç, yenge sana emanetten başka bir şey” demişti. Bir daha da kimse benim için böyle bir şey demedi. Hep kendi emanetimi taşıdım kendi kendime.

20171002_140921-02-01.jpeg

20171002_093257-02.jpeg
GAZİANTEP
20171002_152933-01
GAZİANTEP

Yol arkadaşım hayatım boyunca görüp görebileceğim en nur yüzlü kadın olabilir. Öyle ki jandarmalar bütün otobüsü arayıp, kimlik istediler de genç bir jandarma eri, kadının yüzüne bakıp gerek yok sizden dedi. Bazısının yüzünden akar derler. Aslen Antepli olup, torununa bakmak için Urfa-Antep arası gidip gelmekte olan bu kadın aynen öyle. Yol boyunca içinden dua etti. Nazikti, ben soru sorduğumda duayı kesip, sorumu cevaplayıp, geri dualarına döndü. Uçarak geldik, belki arşa değecekti başımız. Sayesinde olduğunu düşünmedim değil. Gerçek dindar böyle olurmuş, şeytanlık bilmezmiş. Bana gel kal dedi, ben otele gidiyorum deyince. Evim boş dedi. Annenin fotoğrafını göster dedi. Gösterince, yüzüne merhamet çöktü. Hep mi engelli dedi, öyle kaldı dedim. Bakıcısı varmış, iyi dedi. Daha da bir şey demedi. O da torununun, çocuğunun, gelininin fotoğraflarını gösterdi. Bıcı bıcı yaptım torunlarına ama beni pek ilgilendirmedi. Benim ilgi alanım her zaman en yanımdaki olmuştur. İşte bu yüzden yalnız seyahat etmeyi seviyorum. Muhakkak bir hikaye saklı oluyor yan koltuğumda. Herkes en kendisini oynuyor seyahatlerde. Sınırlı saatlere sığdırdığınız bu özel anların devamı da gelmiyor, en güzeli de bu herhalde. Aslen Antepli olan bu nur yüzlü teyze de üç çocuğunu okutmuş, büyütmüş, evlendirmiş, torun torba sahibi olmuş, fakat hiçbir şeyden de çekmemiş hayatı boyunca nazardan çektiği kadar. Bizi çatlattılar diyor. Bana senden rahatı yok diyorlar diyor. Yine de jandarmanın hali komikti, kimlikleri aldı aldı, teyzenin yüzüne baktı baktı, munisleşti, hiç gerek yok dedi. Muavin, jandarma sizden kimlik almadı mı dediğinde, gerek yok dediler dedik. Anladım dedi gitti. Gerek yok, bu kadın kötülük yapamaz ki! Bu arada üç gelininin bir tanesinden telefon geldi, sonra da bana dönerek akşam yemeğine davetliyim dedi. Bir sevindi pir sevindi. Gelin ne pişirdi acaba dedi. Dualarla birlikte biz Antep’e girdik. Sorsalar ne oldu, ne bitti, kaç saatte geçti; diyeceğim ki anlamadan geçti.

20171002_150459-01.jpeg

20171002_094525-01.jpeg

20171002_100603-01.jpeg

Bakırcılar Çarşısı’na yakın eski bir konakta kalacağım. Olmuş sana otel. Odaları matah değil, kahvaltısı yok, temiz çarşafları var ve de güvenilir ve alt tarafı bir gece uyuyacağım ama önce yemek yemem gerek. Yener Usta’ya gidiyorum. Sarımsak ister misiniz diyorlar. Çorbada sarımsak istemiyorum diyorum. Beyran içiyorum, harikaydı. Bir sürü meze geliyor. Mutluluğumu anlatamam. Yolda olmak uzun süre aç kalıp, sonunda ne yerseniz yiyin layığıyla yemek demek biraz da. İnsan açken her lokma kıymetli. Şimdilik bana lazım olduklarını bile bile parmaklarımı da yiyorum azar azar. Beyaz tenli, renkli gözlü, her halinden belli Karadeniz kızı, Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesinde okumuş, gezmeye gelmiş genç kızla yan yana bulunmakta odalarımız. İstanbul’dan babasının işi yüzünden Bursa’ya taşınmışlar. Yakınlarda onu mutsuz eden işinden ayrılmış, ondan önce de nişanlısından ve de fırlamış gelmiş buralara. İyi ailen göndermiş diyorum, ailem bana güvenir diyor. Kendinden küçük kızkardeşi nişanlı imiş, yaptığı işten memnun, nişanlısıyla mutlu imiş. Kardeşi ne istediğini bilenlerden. O ise ailenin huzursuz ruhlusu. Arayışı sürmekte. Sırf bu huzursuz ruhu yüzünden daha önceki sefer hususi olarak Menzil’deki tarikata kadar gitmiş. Ne yaptın orada dedim, bana göre olmadığını anlamam gerekmiş dedi. Tarikat liderini görüp babbaaa diye kendilerini yerden yere atanlar görmüş orada. Çok heyecan yapıyorlar diyor. Kuldan medet umanın vay haline! Yine de insanlara kızamıyorsun çünkü herkes hayatının bir noktasında ya da ömrü boyunca anlam arayışına düşüyor. Tarikatlar da en çok böyle insanların yuvası oluyor. Bu tip ortamlarda ise asiler de, asi hısım akrabası olanlar da pek sevilmezler. Hep biat edeceksin, el pençe divan duracaksın. Üniversite son sınıfta, çaresiz kalıp Fetullah’ın yurduna gitmiş mesela. Ben asi çıktım, kızdan çok erkek arkadaşım vardı, görüşmemi yasakladılar diyor. Evdeki hiyerarşiye göre yemek ve temizlik yapılırmış, anladığım kadarıyla bizimki o konuda da kaytarıkçı çıkmış. Oh çok da iyi yapmış. O ablalar var ya o ablalar, o ablaların hepsini canından bezdirmiş. Aşçılığım kötüydü, ev işlerini de sevmezdim diyor. Kendini biliyor, ne yapacağını bilmiyor. Ben mezun oldum gittim, rahat ettiler diyor. Tahmin ederim diyorum. Herşeye rağmen sağlam karakterli ve cesur. Saçın ne renk hiç bilemeyeceğim diyorum, kapısını çaldığımda benim olduğumu anlayıp rahatlıkla açıyor. Tenine göre çok koyu kahverengi saçları var. Ben sarışın hayal etmiştim halbuki. Beraber Tarihi Tahmis Kahvesine gidiyoruz. Mekan tarihi gerçekten ama kahveleri o kadar da efsane değil. Sıradan bir Türk kahvesi içip kalkıyoruz. Mekanın içiyse Beyoğlu. Güzel yani. Tarihi yani aynı zamand.

KARDEŞLERİM :

Bakırcılar Çarşısı’nın ilk müşterilerindenim pazartesi sabahı itibariyle. Birçok fotoğraf çekiyorum. Esnaf siftah yapmadan daha, başlamış bakırları tıngırdatmaya. Çan çan çan…gelsin cezveler, gitsin tabaklar…dan dana dan dan. Fakat o ne! Aktaroğlu Baharat’ın önünden geçerken camekandaki bir yazı dikkatimi çekiyor. Sülük geldi diyor. Nereye gitmişlerdi ki? Düştüm ve sanırım kanalizasyonun olduğu bir yere düştüm ki dizim mikrop kaptı, günlerdir merhem, dezenfektan sürüyorum, bana mısın demiyor, babaannem sülükle yaralarını tedavi ederdi diyorum. Erkeklerden daha yaşlı olan, iki taneyi yaranın üzerine koy diyor. Diğer ikisini de yedek olarak al götür. Tanesi iki buçuk liradan toplamda on lira verip bir küçük şişe içine konulan sülüklerimi alıyorum, çantama atıyorum. Kendimi kalabalık hissediyorum. Amca sıkı sıkı tembih ediyor. Sakın diyor otel odalarında yapmaya kalkma, sonra kanı durduramazsın bak diyor. Tamam diyorum. Akşam Adıyaman, Kahta’da olacağım. Gene de şansımı denemeyi düşünüyorum. Bu küçük solucanımsıların ısırdığı yerden ne olur ki diyorum bir yandan da. İçim umutla doluyor. Sokağa çıkıyorum. Ben ve dört sülük kardeş aile olacağız bundan böyle. Kan kardeşlerim olacaksınız benim diyorum onlara. Kendi kendime dizim için yapmam gerekenleri tekrarlıyorum unutmamak için: “iki solucanı diğerlerinden ayır. Yaranın üzerine koy. Bırak emsinler iyice. Doyunca şişer ve ters dönerler. O zaman küle at ve sağ, eski formlarına dönsünler.” Nasıl sağacağımı düşünüyorum kara kara. Diğer kısımlar tamam da…

20171002_121937-01.jpeg

20171002_114835-01.jpeg

GAİA :

M.Ö. 300 civarında Büyük İskender’in generali tarafından kurulmuş bir antik şehir olan Zeugma’ya gidiyorum yine. Çoğunluğun Çingene olarak hatırlayıp adlandırdığı, müzenin gözbebeği ve kıymetlisinin yer tanrısı GAİA olduğunu söyleyenler de var. Gaia, mitolojide, içinden tanrı soylarının çıktığı ilk element olarak kabul ediliyor. Ben yine bakıyorum bakıyorum kadın olduğundan emin olamıyorum. Mozaiklerdeki diğer kadınlara hiç benzemiyor çünkü. Ağız kısmı olsaydı daha çok fikir sahibi olabilecekken, kalanlar baraj yüzünden sular altında kaldığından elimizdeki mozaiklerle idare edeceğiz bundan böyle. Küpesi, başındaki eşarbı, saçlarının büklüm büklüm oluşu, iri iri gözleri ve göz çukuruna bir hayli yakın kaşlarının ne anlama geldiğine bakarak hayal kurabileceğiz hakkında sadece. Biraz ürkek, biraz vahşi, biraz şaşkın bakıyor o gözler; ister bir kadına ister bir erkeğe ait olsunlar, Tanrı ya da çingeneye de.

20171002_135305-01.jpeg

DEVR-İ ALEM PARA MÜZESİ :

Zeugma dışında pazartesi olması itibariyle açık bulabildiğim ikinci ve tek açık müze “Devr-i Alem Para Müzesi” oluyor. Paranın tarihi var burada. Senin paran, onun parası, bilmiyorum kaçıncı Louis’ler, Elizabethler, ülkelerin, devirlerin, saltanatların, yaşanmışlıkların, bir zamanlar senin biriktirdiğin harçlıklarınla aldığın bir gazozun kaç paraya satıldığının, parasını verip aldığın bir çizgi romanın verdiği hazzın saklı olduğu bu kağıt ve madeni paralar arasında dolaşıyorum avlu içerisinde. Bol sıfırlı banknotlar ağaçlarda asılılar, albümlerde saklanmış kimisi. Eskiden yaprak koleksiyonu yapardık, pul koleksiyonu ya da, çizgi romanları fasikül fasikül alır ciltlettirirdik özenle. Bir adam Masumiyet Müzesi’ni kurdu bu vesileyle. Herkes bir şeyler biriktiriyor. Kimi insan biriktiriyor, kimi benim gibi atmayı seviyor. Esat Kaplan’sa para biriktirmiş. Ne paragöz adam demeyin sakın! Sormadım bu tutumluluk hali nereden geliyor diye. Bir gazeteci vardı içeride A.A. muhabiriymiş. Ahmet Ümit’ten başka ünlü olmuş Gaziantepli bir yazar tanımıyoruz diyor. Nedim Gürsel var, en azından Gaziantep doğumlu diyorum. Tanımıyorlarmış. Her neyse. On iki dile çevrilmiş kitapları vardır kendisinin. Sorbonne’da ders vermiş ya da halen daha vermekte tam bilemiyorum. Nereden bileyim kim nerede ne yapıyor? Ben bilmiyor, ben sadece diyor, uzaktan ama diyor, entelektüel ve hoş bir bey olarak tanımlıyor kendisini. Biraz Gürsel okumakta fayda var diyor.

Sokak aralarında dolaşıyorum. Çeşit çeşit yüzler çıkıyor karşıma. Bir fotoğrafınızı çekebilir miyim diyorum, hiç reddedilmiyorum. Sevindirici, ölsem onlar kalacak benden geriye, baktıkça anasınız diye. Sinagog’un bulunduğu sokağa getiriliyorum az evvel fotoğrafını çektiğim on bir numaralı evinin kapısının önünde oturmakta olan Firdevs kadının bir tanıdığı sayesinde. İçeride Metin Bey var. Fakat güvenlikten anahtarı bulması kolay olmuyor. Burası üniversiteye devredilmiş. Temiz görünmekle birlikte, rağbet edilmediği çok açık. Uzn zamandır tek ziyaretçisi benim sanki.  Geniş bir bahçesi var. Fakat daha çok bir sürü mezun vermiş bir okuldaymışım gibi hissediyorum. Son Yahudilerin gidişiyle, ıssızlaşmış burası iyice. Çok sesliliği, paletindeki renkleri birbirine bulaştırmadan, bulaştırsan da gökkuşağının renklerini ortaya çıkarabiliyorsan eğer, tek porsiyon Ali Nazik olmaktan kurtulursun(çok didaktik çook). Öte yandan en çok Suriyeli barındıran il olduğu söyleniyor Antep’in. Öyle ya da böyle insanlarını ve insanlıklarını çok sevdiğim bir şehir olmuştur benim için her zaman.

Bir an önce Adıyaman üzerinden Kahta’ya geçmem gerek. Vaktim kalmamış. Yolu ve süresini kestiremiyorum bir türlü, Sülüklerim çantamda, bavulum otelde. Zaten pet şişenin içinde çaresizce dönenip duran(dönenip diyorum evet, oldu ve de uydu da) üç yüz mililitre suyun içinde sıkışmış kalmış bu dört siyah sülüğü yanımda taşımaya karar veriyorum. Yeterince sarsıldılar zaten yavrucaklar. Bir de bavulun içinde karanlıkta gitmelerine müsaade edemem. Yanlışlıkla içmeyeyim de, tam temizlik olur yoksa bu vesileyle. İnsan kardeşini yutar mıymış, nerede görülmüş böyle şey!

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: