UZUN İNCE OLMAKTAN “ÖTÜRÜ” UZAK BİR YOL, BEŞİNCİ DURAK : KAYSERİ, AĞIRNAS

20180110_172413-01

UZUN İNCE OLMAKTAN “ÖTÜRÜ” UZAK BİR YOL, BEŞİNCİ DURAK : KAYSERİ, AĞIRNAS

“Yapıt veren, hedef olur.” Mimar Sinan

“Bilirsin ey deli gönül, deniz sığmaz testiye.” Mimar Sinan

GİRİŞ :

Erzincan geride kalalı çok saatler geçti üzerinden. Gecenin bir vakti Kayseri’ye iniyorum. Sivas’ı bir uçtan bir uca geçmişiz. Kolay mı? Yarım Erzincan, yarım Kayseri derken salıyı etmeden, pazartesi gecesinde seyahatimi noktalamayı diliyorum. Neyse ki başarıyorum. Ben ne çok defa gelmişim Kayseri’ye? Doğu’dan, Güneydoğu’dan dönerken orta noktam burası olmuş her zaman. Her defasında uğramadan geçmez oldum biraz ayak alışkanlığından, en çok da görülmesi gereken yerlerini bitirememekten. Pastırma, mantı aşkının beni buralara sürüklediğini sanmayın sakın. Damak zevkim sıfırın çok altında olunca mantıdansa kıymalı makarna(bolonez evet) yerim ya da ne varsa. Benim takıntım ne etiyle ne sütüyle, Kayseri’nin sakladığı cevherlerinde sadece. Say say bitmez. Eski Talas, Tavlusun, Germir, Ağırnas… Benim için Kayseri tüm bunlar ve fazlası demek. Pastırma yemesem de olur ama hayatımda ilk defa pöç yedim mesela, merkeze yakın Sivas Caddesindeki Hacı Baba Restoran’da. Yanında ayranla fiyatı yirmi beş lira. Dananın kuyruk sokumundan yapılan ve çorbası da olan fakat benim kebabını tercih ettiğim pöç’ten önce gelen ve ikram olan “saf” et suyuysa ondan da lezzetliydi. Bir kısmını içip, bir kısmını etinizin üzerinde gezdirdiğiniz takdirde, pöç’te pöç’leniyordu hani. Tabağın sağ yanında bademli, üzümlü pilav, öte yanında dövme ayran, mis gibi pide. Gelsin Milor, gitsin Yaşin. Bu yazıyı yemek saatinde okuyanlarınız varsa eğer, sizin için kayıp mıdır, kazanç mıdır bilmesem de, benim şimdi pöç olsa da yesem dediğim anlar demediğim anlardan fazla ve yoğun olmuştu bir süre. Kayseri gezim esnasında iştahımdan ötürü endişeli ve tedirgin olduğum anlar yaşadım. Burada insanı yemeğe içmeye teşvik eden dürtüsel ve ilkel bir şey var. Teslim oluyorsunuz kolaylıkla mutfağına, yemeklerine.

Kayseri… Kayseri… Erkeklerinin sokaklarını lavabo sanıp, aklına estiğinde tükürük, balgam, sü..(pöç’ten sonra çekilmiyor, değil mi?)lerini yerlere atma gereği duyduğu da bir şehir aynı zamanda. İnsan her gördüğünde kimin olduğunu düşünmek istemediği, içerisinde barındırdığı bir mikrop’tan çıkan bol miktarda mikrop için kahrolsun dediği, ıslak ve türlü renkler barındıran bu şekilsiz kaldırım lekeleyicilerine basmamak için akla karayı seçiyor. O kadar çoklar ki. Kayseri Belediyesi, Kayseri Belediye Başkanı, Kayseri İl Genel Meclisi encümen üyelerinin de ortak kararıyla büyük puntolarla şehrin muhtelif yerlerine billboardlar döşetilmeli ivedilikle. Zabıta ve polise bu eylemi gerçekleştirenleri olay esnasında derhal tevkif edebilme yetkisi verilmeli. İşportacı kovalar gibi sokak sokak peşinden koşmalılar bu uğurda. İmamlar cuma hutbelerinde bu konuya geniş yer vermeli, söz konusu eylemin muadili olan günahları sayıp dökmeliler bir bir. Ki bu sayede caydırıcı olabilsinler. Kimse hiç tanımadığı bir adamın balgamını sırf o sokaktan geçtiği için ayakkabısının altında evcil bir hayvan gibi beraberinde eve kadar götürmeyi arzu etmez sonuçta. O billboardlarda da şöyle yazmalı: “Sokaklara tükürenler güvenlik kuvvetleri tarafından tevkif edileceklerdir. Cezası bulaşıcı hastalığı olan en az on kişinin, en az on defa ve hiç durmadan suratına tükürmesi olarak kesilecek, bu ceza asla paraya çevrilmeyecektir. Tüm bunlara ek olarak belediye tarafından mahallesinde gerçekleştirilen çöp toplama, yerleri süpürme, kanalizasyona kaçan keçiyi pardon kediyi yarı beline kadar boka bata çıka çekip çıkarma gibi görevlerde de bir yıl süreyle it gibi kullanma, dolayısıyla da bugüne kadarki tüm tükürdüklerini yalatmak olmalıdır.” O kadar mı diyeceksiniz, o kadar. Sıtkım sıyrıldı bu aynı manzaradan. Geliyorum gidiyorum, karşı yönden gelmekte olan fakat farklı istikamete gitmekte olan kelli felli(kerli ferli) bir adam alışmış aynı faaliyetleri gerçekleştirip durmakta. Buna bir çare buluna.

20180109_140642-01

20180109_135405-02

MİMAR SİNAN’ın KÖYÜ AĞIRNAS :

Sabah olur olmazki gezimin ilk durağı olacak kendileri. Yarım saat sürüyor sürmüyor, Gesi’yi ve bağlarını mevsimsel sebeplerle ıskalıyor ve Ağırnas’ın meydanında iniyorum otobüsten. Durağın hemen gerisindeki kahveye giriyorum, yanımda ise Ahmet Amca var. Ahmet Amca’nın da bıyıkları var. Kahvenin tüm erkeklerinde de bıyık var. Hemen bir çay ısmarlıyorlar bana. Tam içerken gözüm masadaki şeffaf ve şekilsiz şeye takılıyor. Bir an haykırasım geliyor, sonra susuyorum. Biri bu masada tırnak kesmiş benden önce ya da tükürüp atmış tırnağını, o da kalmış masanın üzerinde, tam da benim önümde. Derin bir iç çekiyorum, öyle hemen bırakmıyorum. Tırnaktan da bahsetmiyorum. Ara ara gözüm takılıyor yalnızca. Üflesem gider mi acaba? Ahmet’i çağıralım sana, anlatsın köyümüzü, tarihimizi diyorlar. Kendisi gönüllü müze sorumlusu imiş. Ahmet aranıyor, Ahmet bulunuyor, Ahmet geliyor ve oturuyor masamıza. Benden daha meraklı dinleyen kulaklarla yarıştığımı hissediyorum. Tam evine girmişken çağrılan ve gerisingeri gelen Ahmet Bektaş ancak bitiririz diyor şimdi çıkarsak. Kulakları geride bırakıyorum, tırnağı da, çıkıyoruz beraber Ağırnas’ın gizemini çözmeye. O gizem çözülür mü öyle kolay kolay, hiç sanmıyorum ama ipuçlarını takip ediyoruz tali yollardan giderek. İlk önce Mimar Sinan’ın doğduğu eve gidiyoruz. İçerisi yani üç katlı evin giriş katı Mimar’ın yaşam öyküsü ve eserlerinin fotoğraflarıyla döşenmiş. Evin içini gezdikten, dışına ve çevresine şöyle bir göz attıktan ve tüm köyün genelinin mimarisini, taş ustalarının marifetlerini düşündükten sonra Mimar Sinan’ın bu köyden çıkmış olmasının çok da sürpriz olmadığını düşünüyorum. Erciyes’in milyonlarca yıl önce püskürttüğü lavlardan oluşan volkanik tüf kayalar rengini vermiş evlere, işyerlerine. Gül kurusuna kaçıyor ara ara, bu yönüyle Petra’yı anımsatıyor en çok. Neticede Anadolu’nun az turist çeken bir köyü olmasından ötürü boş sokaklarındaki ıssızlıktan ve sakinlerinin kışın merkezde yaşamayı tercih etmelerinden dolayı havaya sinmiş terk edilmişlik hissi bir yandan büyüleyici, öte yandan hüzünlü. Anadolu’nun köylerinin değişmez kaderi böyle. Göç vere vere, kalan yaşlı nüfusla yenilenmeden yaşayıp gidiyorlar. Evlere, sokaklara sinen hüzün bundan belki de. Terk edilmek, istenmemek çok fena bir şey. Mimar Sinan da 22 yaşında terk etmiş köyünü, dönüşüyse üç çeşme ile olmuş. O dönem köylerde su ihtiyacı nasıl karşılanıyormuş, sakalar’a yani şehrin çeşmelerinden, deriden yapılmış “kırba”lara doldurdukları suyu atla ya da sırtında taşıyarak şehre getiren ve satan kimselere ihtiyaç var mı bilinemese de Evliya Çelebi anılarında İstanbul’un sakalarının şehrin 9999 çeşmesinden su taşıdığından bahseder. Köyün o zamanki yiğit delikanlıları, vefakar ve cefakar kadınları dururken köyde saka abesle iştigal olsa da az önceki bilgiye bu yazımı yazmadan önce okuduğum “Tezkiretü’l-Bünyan ve Tezkiretü’l Ebniye”den yani Yapılar Kitabı”ndan ulaştığımı ve bu alıntıyı da oradan yapmış olduğumu belirtmemde fayda var, zarar yok kanımca. Doksan yıllık yaşamına sırasıyla Birinci Selim(Yavuz), Birinci Süleyman(Kanuni), İkinci Selim ve Üçüncü Murat’ı yani dört padişahı sığdırabilmiş asıl adı Yusuf olan Koca Sinan. Mütevazilikte önde gelen bir isim olarak her anlamda seçilmiş, devşirilmiş, işlenmiş ustalarınca. Kendisi de adanmış, çalışmış ama çok çalışmış bir çırak olarak. Dehasının sırrınıysa çözmek mümkün olmamıştır. Dünyada da böyle bir mimar yetişmemiştir. İleri akıllı, yetenekli, hem mühendis hem mimar, amiri konumundaki insanların çeşit çeşit mizaçlara sahip Osmanlı padişahları olduğu düşünüldüğündeyse uyumlu ve geçinmeye gönlü olan çook mütevazi bir adam olduğu aşikardır. Meslek yaşamı boyunca onca saray, han, hamam, cami ve daha da bir sürü şey yapmış, en enteresanıysa kitapta da bahsi geçtiği gibi, gemi bile yapmıştır. Fırsat bulsaymış, ömrü yetseymiş, şartlar dahilinde uçak bile yapabilirmiş gibi geliyor insana. Kendisi şu anlarda çok önceden çıkmış olduğu yokluk aleminden göçtüğü sonsuzluk aleminde yapıyordur belki de ne uçaklar ne füzeler ne jetler…

Bir sonraki durağımız Agias Prokopis Kilisesi. Mübadele sonrası bu topraklardan giden Rumlar’ın yıllar sonra bir zamanlar yaşadıkları toprakları ziyaret etmek için geldiklerinde görmek istedikleri kilisenin kapıları onlara ve tüm ziyaretçilerine açılıyormuş, anahtarı ise Ahmet Bektaş’ın elinde. Rumların nüfusun çoğunluğunu oluşturduğu bir kasaba imiş bir zamanlar Ağırnas. Öncesindeyse, tarıma elverişli olmayan bölgede başka başka yollardan gelir elde etmek için halk, dokuma ve inşaat işçiliğine yönelmiş, en çok da duvar ustalığına. Germir kasaplarıyla, Ağırnas’sa marifetli duvar ustalarıyla ünlüymüş. Mimar Sinan’ın buradan çıkmış olmasının psikolojik etkisi ve baskısı muhakkak olmuştur yöre delikanlılarının üzerinde. Yöre delikanlılarını görmekse mümkün olmuyor, hatta genç görmek mümkün olmuyor. Çünkü o delikanlılar sağda solda ekmek parası peşinde, okumak peşinde ya Kayseri’de ya da başka şehirlerde bulunmaktalarmış. Gidenlerin yüzünüyse anca bayramdan bayrama görebiliyormuş Ağırnas’ın büyükleri.

Bizim bir sonraki durağımızsa Aşağı Pınar mevkiinde bulunan Yeraltı Şehri olacak. Konuşa konuşa yürürken, karşıdan gelmekte olan bir köylüsüne selam veriyor Ahmet Bektaş. Onun da ismi aynı imiş. Ahmet Amca taş ustası imiş zamanında. Buradaki pek çok evde de emeği varmış. Kısacık boyu, fakat sağlam bir gövdesi olan Ahmet Amca’nın mesleğini yaparken sıkıntı çekmediğini, o koca taşları kah sırtında kah kucağında rahatlıkla taşıyabildiğini düşünüyor insan. Dimdik duruyor karşımda, onca ağırlık ezmemiş bedenini, bilakis diri tutmuş, yıllara karşı durma kudreti vermiş. Bir fotoğrafla hatırlamak istiyorum onu. İzin veriyor eğer kötü yerlerde kullanmayacaksan diyor. Önce izin veriyor, sonra poz veriyor, sonra da beni kötü emellerine alet etme diyor. Elimdesin Ahmet Amca bundan sonra, deliliyse baş köşemde ona göre. Buradan ayrılırken aynı otobüste yolculuk ettiğim, buraya dışardan gelip yerleşmiş bir Ahmet daha vardı. Adını sormadan önce tereddüt etsem de, ister buralı ister değil bugün karşıma çıkan herkesin adının Ahmet olacağını biliyordum ve bu tesadüf olmayan bir ayrıntıydı. Ve onun da bıyıkları vardı. Bir tek o adımı sordu. Ben de söyledim.

20180109_131641-01
Ahmet Amca
20180109_145309-02
O da Ahmet

Tarihi milattan öncesine dayanan Yeraltı Şehrini dışarıdan fark etmek pek kolay olmasa da, içindeki dehlizlere girince ancak mağaralara oyulmuş ellerin sahibi olan hayatların nasıl olabileceğini az buçuk hayal etmeye çalışıyorsunuz. Başka bir dilde, başka başka kıyafetler içinde, değişik adetler peşinde, daha kısa belki dev gibi insanlarmış ama insan’mışlar neticede. İhtirasları, korkuları, acemilikleri, güvensizlikleri olan insanlar. Barınma, güvenlik, karnını doyurma, suyunu çıkarma, üreme, kadını biraz süs peşinde, erkeği bir parça Tarzan’lık peşinde ama hepsi birbiriyle mecburen geçim derdinde yaşayıp gitmişler, gömülmüş bitmişler. Bir medeniyet gitmiş, yerine yenisi gelmiş. Ağırnas bugünlere gelmiş. Bir misafirini ebediyete yollayıp, yerine gelen yeni misafirleriyle meşgul olmuş. Ben bile geldim, geçiyorum bu topraklardan. Hiç bıkmadan dayanmış her birine, bana bile.

İnsan hayatına anlam katmaya çalışıyor bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde. Bazen bunu kendisinin ve yakınlarının hayatını güvence altına almak için verdiği mücadele ile yapıyor, ama hiç farkında değil. Bir kahramanlık yapıyor bir anda, yaparken bilinçli değil. Atıyor kendini ateşe öylece, yaptığının farkında değil. Kimisi bir çocuğu kurtarmaya çalışıyor, kimisi hastasını. Kimi hatıralarının peşine düşüyor, kimi başkalarınınkinin.  Bir doktor hayat veriyor bir bebeğe, bir adam mezarını kazıyor bir kimsesizin. Hepimiz bir sarmalın içinde yuvarlanıp duruyoruz yıllar içinde. Bir vesileyle buraya geldim. Bilinç olarak köyünün üstünde bir adam olan Ahmet Bektaş’ı dinledim. Aç karnına rağmen, kızaran burnuyla, soğukta benim için fazladan mesai yaptı. Üç kız babası, varoluş nedenini Mimar Sinan’ı tanıtmakta bulmuş Bektaş’tan bahsetmesem olmazdı. Bunları yazmasam sadece ben bilecektim. Okuyanlarınızın bu bilgi sayesinde eline ne geçti? O da tartışılır. Fakat dünya dönüyor tartışmalı bir şekilde, milyonlarca yıldır döndüğü üzere.

20180109_130036-01
Agias Prokopis Kilisesi
20180109_130258-02
O da Ahmet

UZUN İNCE OLMAKTAN “ÖTÜRÜ” UZAK BİR YOL, DÖRDÜNCÜ DURAK : ERZİNCAN

20180108_095645-01

UZUN İNCE OLMAKTAN “ÖTÜRÜ” UZAK BİR YOL, DÖRDÜNCÜ DURAK : ERZİNCAN

GİRİŞ :

Akşamın erken çöktüğü Gümüşhane’den Kral marka köme ve pestil alarak ayrılıyorum en son. Bu da benim bu ildeki son eylemim oluyor. Bir de köy köy, dağ bayır, dere tepe dolaştıktan sonra şehre iner inmez otogarının tuvaletine bıraktıklarım var. O da bir eylem idi sonuçta. Bir de aklımda bir kız arkadaşımın itirafı var. Demişti ki; ben senin gibi Anadolularda(iller açısından bakıldığında çoğuldur Anadolu) gezemem çünkü tuvaletim gelir ve tutmam gerekir. Ve eğer o tuvaleti beğenmezsem de giremem, girsem de yapamam, garipliklerim var benim. Ben de garibim, garipliklerim çeşit çeşit, türlü türlü tuhaf düşünceler oluşuyor kafamda, sonra siliniyorlar mesela. O yüzden sorun yok diyebiliriz. Çünkü hepimiz bir ya da birden çok yönümüzle biraz garibiz.

Gümüşhane’den çıkıp Erzincan istikametine gitmekte olan tıklm tıklım dolu otobüsün içinde benim için ayrılan on bir numaralı koltuğuma geçiyorum. Pencere kenarındaki kızcağız hiç uyanmadan uyuyabiliyor yol boyunca. Bense Gümüşhane’deki Lale Lokantası’nda paket yaptırdığım yarım dünür dönerimi çıkartıp yiyorum afiyetle. Sonra da başlıyorum düşünmeye, ben neden bu kadar acele bu şehirden ayrıldım diye. O an bilemediğim gibi, sonrasında da çok pişman oluyorum. Çünkü akıllı insan en az bir gece geçirmeli gittiği şehirde. O şehrin gecesine şahit olmalı, sabahına da uyanmalı sonra. Gümüşhane’de kalsaydım eğer bir pazartesi sabahının erken saatlerinde mesai uğruna, vazife uğruna, ekmek parası uğruna, geçim uğruna yollara düşmüş insanlarını uzaktan da olsa izlemek bana pek çok fikir verebilirdi ama kısmet bir Erzincan sabahına. Gümüşhane’de pazartesi sendromu nasıl yaşanıyormuş, bunun işe gidenlerin yüzlerine nasıl yansıdığını görmek, dükkanların kepenklerinin açılış seslerini dinlemek bir başka bahara. Fırından simidini alan soluğu yürüme mesafesindeki işyerinde mi almakta, dükkanlar kaçta açılmakta, bir bankaya girip çalışanlarına bakmak da hakeza. Tüm bunları kaçıran bense, bir pazar akşamı sağımı solumu göremeden gidiyorum şimdi, şoförün sütüne havale karanlık bir kutunun içinde. Yine fevrilik var üzerimde.

20180108_143056-01

ERZİNCAN :

Şehrin epey dışında yer alan otogarında indikten sonra, şehir merkezine geçiyorum seri bir şekilde. Gece oldu sanıyorum Erzincan’a geldiğimde. Halbuki saat daha sekiz buçuk yok bile. Trabzon’un çarşısındaki hareketlilikten sonra Doğu’nun gerçekliği ile yüzleşiyorum. Soğukta kestanelerini satmaya çalışan satıcıya yol soruyorum. Ateşinin sıcağıyla ısınıyorum. Yollarda kar var mıydı, buzlanma var mıydı görmemiş olsam da, diyebilirim ki şehirde hiç yok. Zaten bu sene kar beklemiyoruz diyorlar. Bavulumu çekiştire çekiştire ıssız sokaklarında yürüyorum Erzincan’ın. Karşıdan gelen üç erkek soğuktan kapüşonlarını çekmişler, bana doğru yaklaşıyorlar saniye saniye. Öyle ürkütücü görünüyorlar ki bu halleriyle. Aramızdaki mesafe azalıp karşılıklı birbirimize iyice yaklaştığımızda çocukların kendi halinde olduklarını görüyorum. Konuşa konuşa geçiyorlar yanımdan. Şimdiyse sadece ben yürüyorum aynı sokakta. Hele bir otelime, odama varayım da, sabah ola hayrola.

Erzincan görmüş olduğu depremler sayesinde tabir-i caizse cıscıbıl bir şehir olarak gelmiş günümüze. Yüksek katlı olmayan, tarihleri çok eskiye dayanmayan binalar var şehir merkezinde. Bodur apartmanlar, en çok iki katlı kamu binaları ve mağazalar, valilik, saat kulesi, bakırcılar çarşısı var ilk etapta dikkat çeken ya da çekmek isteyen. Canım kahvaltı etmek istemiyor bu sabah, keyifsiz keyifsiz düşüyorum yollara. Valiliğe gidiyorum ne yapacağım diye sormak için. Valilikse kollarını açmış beni bekliyor. Kemaliye’ye ulaşım turistler için uygun değilmiş. Akşam dörtte kalkan minibüs, ertesi sabah altı buçuk’ta geri getiriyor sizi. Kısacası hastanede, postanede işi olanlar ve çalışanlar için bu tek minibüs. Yani Kemaliye halkı için düzenlenmiş bir sistem var, Kemaliye’ye ziyaret maksadıyla gitmek isteyen bir garip turistler için değil. Benimse iki günümü Kemaliye’de harcayacak kadar çok vaktim yok. Bir başına araba kiralamak iyi bir fikir gibi gelmiyor. Taksiyle gitmeye kalksam, iki buçuk saat gidiş, bir o kadar da dönüşü var. Erzincan’da kış mevsimi arabasız gezginlerin bir yerden bir yere gitmesi için pek de uygun değil anlayacağınız. Coğrafya dağınık, ulaşım karışık. Bir de benim canım istemiyor sanırım. Nedenini bilmediğim bir isteksizlik taşıyorum içimde. Yine de buranın insanı açık tenli, göçmene benziyorlar tıpkı sizin gibi dediğim Valilik üst düzey personeli, ismi sanırım “Osman ıdı”, bana uzun uzun Selçuklular zamanında farklı boyların yerleştirildiği Anadolu’da, hani şu Kayı, Kıyı boyları vardır ya, amacın birleşerek merkezi yönetime baş kaldırmalarını önlemek olduğunu söylemişti ve fiziki farklılıkların da bundan kaynaklandığını belirtmişti(umarım toparlayabildim bana anlatılanları). Bana da en kolay ve en çabuk şekilde gidebileceğim Girlevik Şelalesi’nin bulunduğu Çağlayan beldesine gitmemi salık vermişti. Anadolu’dan öte gittiğinizde, size her türlü salık verme görevini üstlenen bir kişi her koşulda çıkar karşınıza. Ve o kişi de hep erkektir ne hikmetse. Fakat Osman Bey son derece mantıklı bir seçim yapmış benim için. Asla öğrenemeyecek olsa bile.

GİRLEVİK ŞELALESİ, ÇAĞLAYAN BELDESİ :

Fırat Nehri’ni, Munzur Dağlarını, Apçağa Köyü’nü görmek kısmet değilmiş. Bu sefer o sefer değilmiş. Kader takıntısının ardına sığınalım o halde ki sindirebilelim bizim için yazılmış olan farklı farklı kaderleri. Ne yaparsın kaderdenmiş bu aksilik, bu talihsizlik, Hz. Ali’nin duası çıksın ki feraha çıkalım kendimizce: “Allah’ım gönlümde olanı hakkımda hayırlı eyle, hakkımda hayırlı olanı da gönlüme razı eyle”. Valilik çıkışında çektiğim bir iki fotoğraftan sonra Çağlayan dolmuşlarının kalktığı yere doğru yürüyorum. 13 Şubat minibüs durağına geldiğimde minibüs saatlerini beklemekte olan erkeklerin uslu uslu çay içtikleri masaya doğru ilerliyor ve soruyorum zaman ne zaman diye. Biraz var, neredensin diyorlar. Ezik ezik anlatıyorum şuradan şuradan diye. Gel otur sana çay ısmarlayacağız diyorlar. Babacan adamlar. Oturuyorum karşılarına uslu uslu. Çayımı içiyorum şekersiz. Dinliyorum büyüklerimi sessiz. Hepsi bıyık takmış büyüklerimin bu arada. Onlar da buralı değillermiş. Komşu ve çok da uzak olmayan bir ilden buraya taşınmışlar 1982 senesinde. Başbakan Çiller imiş o zamanlar. Tunceli/Dersim’in Ovacık İlçesi’nin bir köyünden yaptıkları zorunlu hicretin nedeniyse yüz elli haneli köyden yakılmadan kalan tek eve, evsiz kalan 149 hanenin nüfusunun sığmaması imiş. Bu arada duyduğum üzere Fetö’ye yüz vermeyen tek il imiş Dersim. Kanmamış, kandırılmamış, hem okumuş hem yazmış, hem aydınmış hem aydınlık. Biz uyurken, onlar hep uyanıkmış.

Bu arada ayakkabı boyacısının fotoğrafını çekip çekemeyeceğimi soruyorum. Sorsana diyorlar. Sonra da sesleniyorlar Haydar diye. Haydar beni napacaksın diyor. Fotoğraflayacağım diyorum. Tamam o zaman diyor. Bana çatır çatır poz veriyor. Sayesinde kendimi bir anlığına Sebastiao Salgado gibi hissediyorum. Neyse ki geçiyor bu hal hemen ve anın şartlarına dönüveriyorum bir çırpıda. Herkesin birbirini tanıdığı dolmuşta bir ben varım yabancı. Dayanışma içinde hareket ediyorlar, nasıl mı? Ağır yükü olanların eşyalarına bir omuz veriyor kalan. Son durakta iniyorum nihayet. Zaten bir tek ben kalmış oluyorum geriye. Şoför geliyor yanıma ve diyor ki ne zaman istersen dönebilirsin, nasıl olsa her yarım saatte bir araç var diyor. Sağıma bakıyorum, sonra soluma, sonra da önümdeki yamaca. Yamacın tepesindeki Kırklar ziyeretimi nasıl gerçekleştireceğimi düşünürken, şoför bana yolu gösteriyor. Etrafta kimse yok diyorum. Olsun diyor. Burada bir şeycik olmaz, kimse yolunda durmaz, dursa da kötülüğüne durmaz diyor. Bu cümleleri öyle bir söyleyişi var ki, kaybettiğim güvenimi kazanıyor, cesaretimi topluyorum bir anda. Ne söylediğin değil, nasıl söylediğin de mühimmiş bu dünyada. Ne olduğun değil, kim olduğun mühimmiş aynı semanın altında.

20180108_124905-01

20180108_095442-01

Keçiler gibi tırmanıyorum Kırklar’a doğru. Hiçbir şey beni engelleyemez, uçuyorum, sekiyorum ve nihayet zirveye ulaşıyorum. Manzaraya bakıyorum ve artık umrumda olmasa da bir Allah’ın kulunun olmadığını görüyorum. Birkaç ev var sadece, bir de sapsarı bir alan. Biri tatlı biri tuzlu olmak üzere iki paket bisküvi bırakılmış bir kenara. Kimsecikler yok gerçekten de. Burada dua etmeye çalışıyorum, ediyorum ama bir an birisi aklıma geliyor. Onun hakkında hiç hoş olmayan bir düşünce geçiyor aklımdan. Sevmiyorum çünkü onu. Bana bir kötülüğü de dokunmadı halbuki. O an duayı bırakıyorum.

Yine kolay kolay iniyorum aşağıya. Elinde balta, odun kurmakta olan bir kadın var. Normalde ürkütücü olabilecek baltasına sevgiyle bakıyorum, onu tutan eller sayesinde. Bir kedi, horozlar filan da var bahçesinde. Fotoğrafınızı çeksem diyorum, çek diyor çekiyorum. Gel kahvemi iç diyor. Oluur diyorum. Sobası yanıyormuş sıcacık, dışarıda sokak kedileri, içeride ben kedi. Sobanın markası Meriç, bu demek oluyor ki ben de yanacağım içten içe bu soba gibi. Eşyanın dili yol göstericidir.

İki çekyat, duvarda da geniş ekran televizyon var. Şöyle bir göz gezdiriyorum odaya yalnız kaldığımda. Mahallenin muhtarının hanımının evindeymişim bu arada. Üç çocuğum var demişti yanlış hatırlamıyorsam. İngiltere’de yaşıyorlarmış. İngiliz hanımları varmış, arada geliyorlarmış, ama arada. Onlar da Ovacıklı imiş. İsmiyse Hüsniye’ymiş. Bir ara İzmir’de yaşamışlar. Sonra dönmüşler sonradan olma memleketlerine. Ayrılırken bir kez daha fotoğraflarını çekiyorum. Bir kahvenin kırk yıl hatırı olsun diyorum. Atasözleri köyde, kırsalda, küçük şehirlerde geçerli galiba. Şehirde kırk yıl değil, kırk gün o kahvenin hatrının süresi.

20180108_131032-01

Gitmem, dönmem, kahvem, muhabbetim filan akşamı buluyor. Şaka şaka öğleni etmiş bulunmaktayım ve açım yahu ben artık hissetmesem de. Vedat Milor’un programına aldığı ve bir kadın işletmecisi olduğu için cazip gelen Er Merkez’deki “Ayla’nın Mutfağı” ne yazık ki kapanmış bir zaman önce. Çarşıda önüme çıkan ilk dükkana soruyorum rastgele ben şimdi nerede, ne yiyeceğim diye. Hemen karşı sırasındaki, dışardan küçük, içine girince hangar gibi olduğu anlaşılan restorana gidin diyorlar. Girer girmez ne yiyeyim diyorum, görür görmez nerelisiniz diyorlar. Egeliyim diyorum, hemen döner diyorlar. Ufak tefek ikramların ardından, dönerim geliyor hemen. Milor havasıyla oturduğum sofradan, parmaklarımı yiyerek kalkıyorum. İncecik kağıt gibiydi dönerim, ne lezzetli ne lezzetti. Hesap da ayranla birlikte on altı lira gelince, mutluluğum misliyle arttı. Doğu’da et yenir arkadaş. Olmayanların kursağına da girsin inşallah.

Bakırcılar Çarşısı’nı dolaşıyorum avare avare. Sonra da ani bir kararla pılımı pırtımı toplayıp, ilk otobüsle Kayseri’ye gitmek üzere yola çıkıyorum. Koskoca Sivas’ı küstürüyorum yol boyunca. Gecenin bir vakti iniyorum Kayseri’ye.

20180108_134459-01

UZUN İNCE BİR YOL : ONUNCU VE SON BÖLÜM, KAYSERİ – TAVLUSUN

20171004_173227-01.jpeg

UZUN İNCE BİR YOL : ONUNCU VE SON BÖLÜM, KAYSERİ – TAVLUSUN

Ne gün ama! Ne geçmek bildi, ne de gitmek! Şikayetçi değilim ama bilsem daha erken düşerdim yollara ki akşam kalkacak olan otobüsüme sayılı saatler kaldığından bunca endişeyi de taşımazdım beraberimde gittiğim her yere. Bir Aşağı bir de Yukarı olmak üzere Germir’de dolandım durdum sabahtan akşama. Germir kadınları her şekilde bakımımı üstlenip, tıka basa doyurdular beni. Sağ olsunlar. Telefonumun şarjı bitti dedim, bulup buluşturdular, kahve üstüne kahve, peynir ekmek-hayatta en sevdiğim şeydir peynir ekmek-hele bir de davetsiz gidince olanı çıkarıverdiler. Ben zaten bulduğunu yiyenlerdenim. Yemek programlarında çıldırmış gibi yiyorlar ya hani. Karşındaki çıldırmış gibi yaparsa, sen de çıldırmış gibi yersin de… Aklıma yıllar yıllar önce Sivas’ın bir ilçesi olan Ulaş’ın Acıyurt köyünde yaşadıklarım geliyor. Ani bir baskınla Mir Ali Bey Konağını görmek için geldiğim köyde, yer sofrasında ağırlanmıştım bir güzel. Tekrar gitsem yıllar sonra, evin ikizleri olan iki sarı velet büyümüş kocaman olmuşlardır şimdiye. Doğan büyüyor, ne yaparsın? Herkes yerinde güzel bir de. Herkes yerinde kalsın sözünü düşündüm durdum bu insanları gördükçe. Zerre kadar gördüğün iyiliğin gayretini güdücen demişti Yukarı Germirli Elif. O sözünü unutmadım Elif.

Sözde Ağırnas’a gidecektim ama nasıl olduğunu hala daha tam kavrayamadığım bir sebepten ötürü kendimi bindiğim taksinin içinde Tavlusun’a giderken buluyorum. Hiç durmadan gülen ve bana sormadığım halde acıklı yaşam öyküsünü anlatan şoförü dinlemek durumunda kalıyorum. Hafriyat işi yapmışlar İzmir, Bornova’da. İki ortak alacaklarını takip etmemişler, zevküsefaya düşmüşler ve bir trilyonu batırmışlar. Sanıyorum Kordon’da, barda, pavyonda yediler-Kordon deyince birkaç saniye sesi çıkmayı erdi çünkü-. Adanalı pamuk tüccarları gibi karşılandıkları sazlı sözlü mekanlarda ne raconlar kestiler kim bilir zamanında. Tatlı tatlı batırdığımız için tam anlamadık, o yüzden çok koymadı diyor sonra da. Tatlı tatlı yemenin… Şu kilise diyor, şu yerler diyor hep define arayıcılar geliyor buraya diyor. Geçen de jandarmayla geldik ama çektiğim fotoğrafları teek teek sildirdiler bana diyor. Sonra da gülüyor. Zaten hep bir gülme hali var üzerinde. Saflıktan mı, sonradan mı böyle oldu yoksa paraları batırınca dünyayı mı boşladı anlaşılamıyor öyle hemen dışarıdan. Çeek çeek diyor, sağı solu gösterip, hep tarih imiş buralar diyor. Öyle diyor, böyle diyor; sonra da bir selfie çekiyor mutlu mesut. Şu an burada bulunmaktan benden daha mutlu olmuş gibi görünüyor. Çok garip çook.

20171004_160727-01.jpeg
Surp Toros Ermeni Kilisesi

Bizden başka bu bölgeyi gezmek için gelmiş bir otobüs dolusu insan daha var. Onlar Ankara’dan gelmişler. Surp Toros Ermeni Kilisesi’ni geziyoruz beraber. Virane içerisi. Duvarlarına sprey boyayla yazılar yazılmış, devlet burayı çoktan gözden çıkarmış. Eşek bağlasan durmaz ya da hayvan bağlı olduğundan durur, sonra da kahrından ölür şurda. Tekrar arabaya bindiğimizde beni köyün girişinde bırakıver diyorum. Issız buralar, ne yapacaksın diyor. Ben birilerini bulurum nasıl olsa, sen rahat ol diyorum.

20171004_172155-02.jpeg

20171004_161234-01.jpeg

TAVLUSUN :

Taksi şoförü haklı mı ne? Bu köy iyice ıssız. Kimsecikler yok. O yola sapıyorum, bu sokağa giriyorum tek bir Allah’ın kulu yok. Çocuk bile yok. En nihayet bir eşek görüyorum. Onunla konuşacağım nerdeyse bu köy ne böyle diye. Eşek beni hiç umursamıyor öte yandan. Derken bir evin önüne çıkmış oturmuş anne kız oldukları her hallerinden belli iki insan görünce, beni bekleyin biraz fotoğraf çekip geleceğim yanınıza diyorum. Gitme olasılıklarını düşünerek, bir yere gitmezsiniz değil mi diye de soruyorum can havliyle. Nereye gidelim gibisinden omuz silkiyorlar. Ortalıkta bir alternatif göremiyorum zaten. Tekrar eşek sıpasına dönüyorum fakat her zamanki gibi bana hiç yüz vermiyor. Rotamı insanlara çeviriyorum kendisinden yüz bulamayınca. Dilek ve annesi Aysun’un yanına oturuyorum. O kadar alışmışım ki bu oturmalara, hiç garipsemiyorum. Bir şeyler yiyip içer misin diyorlar, çay varsa çay içerim diyorum. Dilek çay demleyip getiriyor hemen. Germir’den verdikleri ekmeği çıkartıyorum. Peynir getirelim diyorlar. Dilek gofret getiriyor bana. Erkek kardeşi çıkıyor içeriden, çantama attığım ama unutmadığım, Harran’da Güneş’in bahçesinden dalından koparıp verdiği iki acı biberi uzatıyorum ona. Daha faydalı bir şeyin aracılığını yapmış olmayı isterdim aslında. Sokaklarda bir Allah’ın kulu yok, sizin ne işiniz vardı dışarıda diyorum. Ev soğuktu, güneşi görmek için çıkmıştık dışarı diyorlar. O esnada iki adam geliyor. Dileklerin oturduğu ev satılıyormuş, bir bakmak niyetindeki alıcıları içeri almıyorlar nazikçe. Beyimi ararsınız diyor Aysun yine nazikçe. Beyi ise direksiyon sallıyormuş şu saatlerde. Yirmi beş bin liraymış evin satış fiyatı. Büyükşehirde bıçak parası bundan çok. Demiyorum. Gerek yok. Buraya bu para çok bile. Dilek güzel bir kız. Boylu poslu, yürürken görsen dönüp bir daha bakarsın endamına. Burada sıkılmıyor musun diyorum. Akşam olup, karanlık çöktü mü etraf çok ürkütücü olur gibi geliyor. Markette çalışıyormuş, çıkmış. Şimdi tekrar başvurmuş sağa sola iş güç için. Ablam evlendi, şehirde yaşıyor diyor. O yırtmış yani. Demiyorum. Atıl vaziyette, şu genç yaşta burada yapılacak hiçbir şey yok ki. Seni ne bir gören çıkar, ne de değerlendiren. Köyün ulaşımı da kısıtlı. İki üç saatte bir kalkacak otobüsü bekle ki gelsin. Vay yandığımın dünyası, hiç adil değilmişsin be! Germir’de kadınlar bir dayanışma içindeydi, belki ondan, çok çaresiz görünmediler gözüme. Ama burası gençler için bir çeşit sürgün yeri. Hadi burada doğmuş olduğunu düşünelim, o zaman doğuştan sürgünsün. Bekle ki kısmetin çıksın seni kurtarsın, ara ki bir iş bulasın sağda solda. İlk defa bir köy yerinde içim sıkılıyor. Dilek sanırım bana tüm bu hisleri yaşatan. Annesi dert değil. O nerde olsa yaşar, ama şurada insanın gençliği çürür gider göz açıp kapayana.

20171004_163125-01.jpeg

20171004_163051-01.jpeg

74937C06-F3D4-4457-9456-09E13F1495CD

Otururken otururken bir kadın ve çocuğunu görüyorum uzaktan gelmekte olan. Vayy insan diyorum. Hani bakayım diyor Aysun, Dilek hemen başını o insan’dan yana çeviriyor. Komşu imiş. Bilmem vaziyeti anlatabildim mi? Sonra bir hareketlenme de tam karşımızdaki boş arazide gerçekleşiyor. Eşek acı acı anırmaya başlıyor. Yaşlıca bir kadın önümüzdeki boş arazideki çalı çırpıyı topluyor. Ona doğru sesleniyor ver bana ver bana dercesine. Hemen bakışlarımız o yöne kayıyor. “Kız Fatma Teyze” diyor Dilek, “Nasıl oldu Ahmet Amca?”. “Yatıyor”diyor kadın, o da merakla beni soruyor. Merak etmeyecek de ne yapacak şu insansızlıkta. Şurada beni tek merak etmeyen şu eşek idi. Onun da derdi gücü sahibinin topladığı çerde çöpte idi. Yeryüzünde her canlı önce aş peşinde, tıpkı şu eşek gibi.

Bu arada akşam kalkacak olan bir otobüsüm var ve Dilek’ten şarja koyduğu telefonumu geri getirmesini istiyorum. Ben seni götürürüm diyor. Önünde yürüyorum, beni arkadan süzüyor biliyorum. Yaşına göre fiziğin iyi imiş, çok yürümüşsün belli, ayakkabılar ayağını yara etmiş, saçlarını doğal kullanıyorsun demek, gür saçların varmış ama fönsüzsün. Çeşmeye giden sokağa sapmadan önce kalabalık bir insan grubu görüyoruz. Aralarında evin satılma durumunu soran iki adam da var. Bir de hastaneden çıkmış ya da elinin üzerindeki kapanmış musluk yerine istinaden ben öyle düşünüyorum. Bir fotoğrafını çeksem diyorum. Dilek rica edince, beni hiç kırmıyor Hasan Amca. Tatlı tatlı da pozlar veriyor bana. Ben en sevecen halini paylaşmayı uygun gördüm sizlerle çeşmenin önünde. Bir nedenden ötürü her Hasan’a sempatim vardır. Sabahattin Ali’nin Ayran adlı kısa öyküsündeki Hasan’a, bir de Avanoslusuna… Bizim yaşayan en değerli ve en saygın yazarımızın da ismi Hasan’dır. Kalabalığa karışmaz, şan şöhrete takılmaz, sanki aklı hep romanlarındadır.

20171004_172508-01-01.jpeg

Tavlusun’a tepeden bakıyoruz otların bürüdüğü genişçe bir alanı geçtikten sonra. Burada da doku bozulmak üzere. Aradaki betonarmeler tüm zevksizlikleriyle sırıtıyor yazık ki. Zamanım tükenmek üzere. Ne niyetle çıkmıştım yola, neler neler buldum, kimlerle tanıştım, nerelere gittim nerelere gidecekken. Hiç gerçekleşmeyecek bir tarihi yazdım buraya gelmeden önce, şimdiyse oturmuş kendi kişisel tarihimden son bir yaprağı daha paylaşıyorum sizlerle. Mardin’de başlayan yolculuğumun son durağı idi Kayseri. Yakın bir tarihte tekrar gelmek üzere ayrılıyorum şimdi. Bu arada dizin iyileşmiş diyenlerinize cevaben hayır diyeceğim. Seyahate çıkmadan önce, artık neyin üzerine düştüysem enfeksiyon kapan dizim Kayseri’de de sızım sızım sızladı bu arada. Eve gelişimin ertesinde tee Gaziantep’ten buralara kadar bir pet şişe içerisinde taşıdığım dört sülükten ikisiyle yaptığım tedavi sonucunda ancak aynı gün iyileşme görüldü. Gel de eski usül şifacı tariflerine inanma. Kanıt olsun diye de dizim üzerinde kullandığım ve etimden sütümden beslenen ve bu sayede iyice tombikleşen, bu yüzden de cılız kardeşlerinden ayırdığım kan kardeşlerimin fotoğrafını sizlerle paylaşıyorum. Depremde ilk kurtaracaklarımdan, benim şifacılarım, doktorlarım, kanım, canım, bundan böyle de “kan kardeşlerimdir” onlar. Bana bu son seyahatimin tek yadigarıdır onlar.

20171029_174945-01.jpeg

 

UZUN İNCE BİR YOL : DOKUZUNCU BÖLÜM, KAYSERİ – GERMİR

20171004_115643-01.jpeg

UZUN İNCE BİR YOL : DOKUZUNCU BÖLÜM, KAYSERİ – GERMİR

Buzzzz…gibi. Nasıl soğuk anlatamam. Kısa kollu t-shirtlerle düştüm mü ayazın ortasına! Yağmurluğuma sarılıyorum yuvam sandığım. Ertesi sabah öğrendiğime göre gece eksiye düşmüş Kayseri’de. Tevekkeli değil herkesin üzerinde paltolar vardı akşam akşam. Ferah ve işlevsel caddelerindeki her türlü ulaşım imkanına rağmen, merkezi geniş bir alana kurulu olan Kayseri soğuk, karanlık ve kasvetli şimdi. Adres sorduğum herkes Suriyeli çıkıyor. Sonunda Adıyaman’daki rehber gibi ben de Türk müsün deyiveriyorum yolda durdurduğum bir gence kulağındaki kulaklığa aldırış etmeden. Elhamdülillah diyor, sonra da ne sandın der gibi bakıyor. Fazla uzatmadan, iş çığrından çıkmadan gideceğim adresi soruyorum ona. Hava soğuk, üstüm ince, sokaklar karanlık, herkes’ler yabancı bana. Erciyes’in eteklerine kar yağmış bile. Kendi kendime soruyorum, Kayseri’yi aman aman sevmem, insanını bilmem, ama yolum illa ki düşer bu şehre. Soruyorum soruyorum neden acaba diye, yine kendim cevap veriyorum kendime. Söyleyeyim hemen size, tohumlarım Anadolu’da atılmış çünkü. Annem bana hamileyken, babamın Erzurum’a tayini çıkmış. Annemin biraz sıkışık, bir artı bir evinde, içinin derinliklerindeyken Kıbrıs’a tatile götürülmüşüm annemin içinde. Hava değişimi yaramış olsa gerek, dönüşte gökyüzünü görmek üzere, uzatmışım önce başımı, sonra gövdemi Ankara semalarına. Beklenenden daha kolay olmuş doğumum. Hayatıma bakınca doğumumun kolay olması sevindirici olmuş. Annem açısından özellikle. O yüzden de karı, kışı, soğuğu, Anadolu’yu seviyorum. Ama yaşamak için değil, böyle arada bir gezmeye gelmek için. Neşe içinde kar topu oynamak, birkaç köy görmek için. Sonra da ahh biz şehirde çok kirlendik, islendik pislendik diyerek oryantalizmin dibine vurmak için. Bu da bir seçenek tabii ki. Hayat seçeneklerle dolu. Gelecek dışında, ya geçmişi de değiştirebilseydik nasıl olurdu ki acep buralar şimdi?

Odama gelir gelmez, banyo yapıp yatmışım. İlk defa deliksiz bir uyku çektim. O kadar yorgun düşmüşüm ki, sabah uyandığımda başım dönüyordu. Ağırdan alsam iyi olacak diye düşündüm ilk defa günü yani bugünü. Dönüş biletimi almak için kendimi sokağa atabildiğimde saat on’u çeyrek geçiyordu. Bu demek oluyor ki, günün yarısı geçmek üzere. Kayseri’de daha önce hiç gitmediğim Germir’e gitmeye karar veriyorum. Aslında ben bu kararı vereli çok olmuştu da, şimdi söyleme gereği duyuyorum sadece. Germir, Elia Kazan’ın köyü ve oradan da Mimar Sinan’ınkine yani Ağırnas’a geçeceğim. Son olarak da adet olduğu üzere Eski Talas’a gideceğim. Her zamanki gibi. Benim planlarım böyleyken, nerelere gidip, neler yaşadığımsa sürpriz olacak. Aslında bu en planlı başlayıp, tuhaf bir biçimde çığrından çıkan ve beni aşan günlerimden biri oldu. Ne umdum ne buldum, nerelere gidecekken, kendimi nerelerde buldum. Önümde beni bekleyen değişik bir gün, sizi de bekleyen uzuun bir yazı olacak gibi, şimdiden söylemesi.

20171004_133016-02.jpeg

20171004_121147-02.jpeg

GERMİR :

Bir zamanlar Ermeni, Rum ve Türklerin bir arada yaşadıkları bir köy imiş Germir. Nüfus olarak Rumların baskın olduğu söyleniyor ve köyde hem Rum hem de Ermeni kiliseleri mevcut. Elbette ki Kültür Bakanlığı’nın katkısızlığı ve tüm bakımsızlığıyla(bir taş atacaktım, bula bula bir mercii buldum). Müslüman mezarlığını geçince yüz ya da iki yüz metre sonra köye girmiş bulunuyorsunuz. Ortalık sessiz sakin. Evler bir parça bakımsız olmakla beraber orijinalliğini korumakta. Dönemin mimarlarının ya da evi yapan ustaların zevk sahibi olduğunu anlıyorsunuz hemen. Bir küçük muhtarlık binası var, onun dışında bir fırın ya da bakkal bile göremiyorum. Bir sokak arasında oturmakta olan üç kadından konuşkan olanı, ben sana yolu gösteririm diyor. Şurayı, şurayı ve de şurayı çek diyor. Benim için uygun olabilecek popüler fotoğraf kareleri bunlar. Elmas Gelin, köye gelin gelmiş çok yıllar önce. Bekar gezme seni kaparlar diyor bana. Henüz kapan olmadı diyorum. Olsun olsun diyor ve çok da seri konuşuyor bir yandan. Öyle ki, çoğu kelimesini anlamakta güçlük çekiyorum. Erkekler çıkar karşına, seninle konuşmaya çalışırlar filan, dön sırtını bakma bile geriye diyor. Etrafta hiç erkek yok ki diyorum. Varsa da hep kadın var. Olsun olsun, aniden çıkıverir onlar sokak aralarından diyor. Peki diyorum. Ne yapacaktım Elmas Kadın’a kalsa, bir erkek gördüm mü çığlık atıp, arkama dönüp bakmadan koşarak kaçacaktım derhal. Ama dediğim gibi erkek sinek bile yok ki ortada bana her türlü kötülüğü yapma potansiyeline sahip olup, pusuda bekleyen. Olsa da vızlar vızlarr,

20171004_121049-01.jpeg

Gezerken gezerken nihayet erkek sinekler çıkıyorlar karşıma, hem de toplu halde. Elmas’a kalsa koşarak kaçmam gerekti ama sırtlarında okul çantaları tavuk, horoz, kedi, köpek ne var ne yoksa kovalayan sekiz on yaşındaki erkek çocuklar topluluğundan bana bir zarar gelmeyeceğini düşünüyorum ve yoluma devam ediyorum. Bak bak kendi kendimi bıktırtacak kadar çok bina fotoğrafı çekiyorum. Şarjımın azalmakta olduğunu ise fark etmiyorum. Bilinçaltında yedek şarjıma güveniyorum aslında ama dün gece yorgunluktan baygın düşerek yattığımı, dolayısıyla da her şeyi unuttuğumu ancak fark ediyorum. Ne oluyorsa oluyor, bir çardağın altına doğru giden kadınları görüyorum. İşte o zaman bu ıssız köy, ilk defaya mahsus cennet görünüyor gözüme. Bu bacılar da birer huri olmalı. Hemen onların olduğu tarafa gidiyorum. Nereden geldin, nereye gidiyorsun faslından sonra gel otur diyorlar. Bir anda etrafımda bir sürü kadın oluveriyor. Ya yakın yörelerden gelin gelmişler, ya da buranın yerlisi tüm bu kadınlar ve ben de bir yerin yerlisi olan kadınların arasında kendimi güvende hissediyorum ister istemez. Hepsi çoluk çocuğa karışmış kadınların, sıradaki meşguliyetleri ise torunları. İsimlerini soruyorum teker teker: Akkadın, Müncübe, Behiye, Nadiye, Mercan ve Ayşe. Kahve içer misin diyorlar. İçmem mi? Yanında çikolatam geliyor, bahçe üzümü, bahçe elması(maden olan değil, yenir olan) derken derken, doyuyorum ki ben. Zaten yolda da bir elma vermişlerdi, onu da yemiştim. Çok ayıp olurdu yoksa, reddetseydim yani, he mi? Gezerken ne öyle kolay yiyecek bir şey bulabiliyorsun ne de demin söylediğim gibi bir bakkal filan bulunuyor etrafta. Dolayısıyla her ikram altın değerinde oluyor. Kahve falıma bile bakılıyor el birliğiyle. Hemen beni evlendiriyorlar. Sağ olsunlar. Çocuk filan yaparsın kocadan diyorlar, yok ben kimseye bakmak istemiyorum, bir çocuk hiç istemiyorum diyorum. Garipsiyorlar. Kafamdaki envai türde garip fikri paylaşacak olsam, benden uzaklaşacaklarını bildiğimden, sesimi kesiyor, kendimi örtüyorum her zamanki gibi. Tam karşıdaki evin sahibi Yozgatlı kadının sesindeki özgüvene takılıyorum. Uzaktan da olsa, nereliyim, neyim, benim hakkımda ilk malümatı alan da o olmuştu zaten. İçeride sarması olduğundan bize katılmıyor ama istersen evi gez diyor bana. Mimarlık öğrencilerinden alışığım ben diyor. Ellerinde metre, mezura girip çıkıp her yeri ölçüyorlar diyor. Ben mimarlık öğrencisi değilim, gerek yok diyorum. Bezirhane varmış burada diyorum masadakilere dönerek. Şimdiye dek hiç gitmedik diyorlar. Yukarı Germir’de imiş. Birinin kocası geliyor o sırada. Bizi Bezirhane’ye götür diyorlar. Hiç gitmediniz mi diyor, hayır deyince haydi o zaman ben arabayı getireyim diyor. Gelen araba Doblo, ama nasıl sığacağımızı bilemiyoruz. Çünkü herkes niyetli gelmeye. Atlıyoruz arabaya sığdığımız kadarımızla. Benim şerefime(ben neleri oluyorsam artık) Yukarı Germir’e doğru yola çıkıyoruz. Beş dakikalık mesafedeki Bezirhane’yi fethetmek üzere kapısının önünde duruyoruz. Büyük bir ciddiyetle geziyoruz içini. Bezir neydi, nereden gelir, içerideki düzenek nasıl işler, buraları kimler bekler diye birbirimize sorup, yine birbirimizden alıyoruz cevapları. Çok çok değişik insanlarla tanıştım seyahatlerim boyunca ama hiç unutamadıklarım arasında Kayserinin köylerindeki kadınları hiç unutmam, unutamam. Hepsi şahsına münhasır, ama iyi niyetli kadınlardı. Bir daha yolum düşerse eğer, tatlımı alıp da geleceğim ziyaretlerine. Kışın bir sobanın karşısında ağırlasınlar beni. Nasılsa ağırlarlar. Köy insanı misafir sever ezelden beri. Ya ben mi? Ben her zaman ağırlanan olmanın dayanılmaz hafifliği ile ve için düşüyorum yollara.

20171004_153540-01.jpeg

YUKARI GERMİR :

İşli güçlü insanlar. He ya, köy yerinde iş güç mü biter? Doğalgazlı evlerinde prenses gibi yaşama şansları yok bu kadınların, ellerini sıcak sudan soğuk suya sokturmayacak kocaları da. Hayat müşterek çünkü. Kışın soba kurmak gerek, ev işi hep gerek. Başka da çeşit çeşit yemek yapmak gerek, sağ ise beylen ve de çocuklarlan uğraşmak gerek, onları okullara gönderip akşam yemeğinde neyi neyle uyduracaklarının, hatta hatta yarının menüsünü şimdiden düşünmek gerek. Adam yemek seçiyorsa vay hallerine! Soba tütüyorsa, banyoda rutubet varsa ekstra ekstra vay hallerine! Köyde sabah erken başlar, akşam erken gelir. Karanlık çökmeye görsün, herkes yuvasına yerleşir. Bey işten gelir, çocuğun dersleri bitmiştir. Önce yemek yenir. Sonra meyve faslı gelir. En son çekirdek çitlenir, o ara çay demlenir. Günün yorgunluğunu ezmek gerekir. İşte bu meşgul insanlar beni buraya nasıl rüzgar gibi getirdilerse, öyle de dönüyorlar şimdi alelacele. Ne olduğumu anlayamadan arabalarının arkasından bakakalıyorum. Bip sesleri geliyor çantamdan. Telefonumun şarjı bitmek üzere. Ipad beni idare etmeyebilir. Yine sağım solum ıssız. Kalıyorum ortada. Son fotoğraflarımı çekiyorum her şeye rağmen. Sonra da iyice köyün yukarı kısımlarına doğru tırmanıyorum azar azar. Bir kapının önünde bir kadının ağlamakta olduğunu, diğerlerininse onu avuttuğuna şahit oluyorum. Avutanlardan bir tanesi sapsarı kısa saçlara sahip. Uzun boylu, iri yapılı. İsminin Elif olduğunu sonradan öğrendiğim kadına soruyorum şarjı olup olmadığını. Burası benim evim değil diyor. Evsahibi gel içeri bakalım diyor. Kömür taşındığından ayakkabılarını çıkarmana gerek yok, nasılsa temizlik yapacağım arkadan diyor. Fakat şarj aletini oğlu götürmüş olduğundan bir şey yapamıyoruz. Şarjım yüzde iki’ye düşüyor. Dışarı çıkıyoruz beraber. Yok burada diyorum. Elif benimle eve gel diyor. Takılıyorum peşine. Bir kamyon yolu kapatmış. Köy yolları dar olduğundan geçemeyeceğiz eğer kamyon hareket etmezse. Mecbur kımıldıyor ve biraz daha ilerliyoruz. Fakat Elif’in evinde de şarj aleti yok. Bir başka kadın benim evde var diyor, gidip getiriyor. O da hızlı şarj değil. Otur diyorlar, oturuyorum. Ne yapabilirim ki başka?

F76E1CBB-BE2E-40DA-9295-2D08004CBBE1

Günün ikinci kahvesini de içiyorum. Lokumlar, çikolatalar eşliğinde. Aşağı Germir, Yukarı Germir fark etmez oluyor, kaçan keyfim yerine geliyor. İki katlı bir evin alt katında, avluda oturuyoruz şimdi. Bir kadın leğenlerin içindeki domatesleri doğruyor. Şişe domatesi yapacaklarmış. Yüz kilo domates, doğra doğra bitmez. Elif, dışarıda kazanda kaynatacaklarını söylüyor. Kızına gönderecekmiş bir kısmını. Bu arada çok konuşmayan, hep kederli bir kadın var domatesleri doğramakta olan. Sonradan öğreniyorum boşanıp geldiğini, abisinin evine yerleştiğini. Mahzunluğu oradan, hiçbir konu hakkında fikir beyan etmiyor. Sanki bundan sonra başına gelebilecek felaketleri önlemek istiyor gibi. Dulluk zor, köy yerinde daha zor sanki. Daha leğen leğen domates var önünde kabuğundan soyulup doğranacak olan. Salça yaptınız mı diyorum, evet diyorlar. Neyse bari. Yoksa bir yüz kilo da o, doğrayan yandı yani!

83939A04-F67B-4D86-8397-07236B3A12A3

Haydi seni gezdirelim diyorlar. Yakınlardaki fırına gidiyoruz. Ocak başındaki kadınlar ekmek uzatıyorlar hemen bir tane, misafirim diye. Kısmet bu ya, pişmişine denk geliyorum. Sıcacık mübarek. Ekmek ekmek değil de pamuk sanki. Koparıp yemeye başlıyorum bile. Şehirde böyle ekmek yemedim ben daha hiç. Eve uğruyoruz tekrar. Şarjım hala daha az. Bana bir tepsinin içinde peynir ve çemen getirip, önümdeki sehpaya koyuyorlar. Hiç demiyorum ki ayıp. Tazecik ekmekle, çemen hele, nefis oluyor. Bi güzel yiyorum ki… Sonra da Elif’e dönüyorum ve “iki saate yakın bir zamandır beraberiz, bir şarj istedim sizi borçlu çıkardım, gitmek bilmedim. Tamam Tanrı misafiri de, sanki ben bu köyden, bu topraktan, yandaki evdenmişim gibi hissetmeye başladım” diyorum. Kadınlar susuyor, Elif bana dönerek  “Evet, sanki seni tanıyormuş gibiyim. Hiç yabancılık çekmedim, geldin oturdun sanki hep buradaymışsın gibi geldi bana da” diyor. “Bu bana hep olur, gider bir yere otururum, bir süre sonra benim varlığımın tuhaflığını unuturlar, herkes kendi günlük yaşantısına döner, bir zaman sonra benim varlığımı ve bunun anlamsızlığını fark ederek aynı sen gibi tepki verirler” diyorum ve izin istiyorum tuvalete gitmek için. Arkamdan ne konuştular bilmiyorum ama şaşkın göründüler gözümeindiğimde. Ben de lafımı esirgemedim ve onlara “tuvaletimi ettiğim yere-küçük, büyük fark etmez- muhakkak geri gelirim” dedim. Gel dediler geri, bekleyeceklermiş. Sağ olsunlar, taksi çağırmak için dönecektim fakat benim planlarım öyle farklı gelişti ki “şimdilik” bir daha ne Yukarı ne de Aşağı Germir”e uğrayabildim. Ama Elif’e söylediğim gibi çişimi bıraktığım yere ben istesem de istemesem de nasılsa geri geleceğim. Bir gün-gece olmaz-ansızın gelebilirim.

20171004_151302-02.jpeg

UZUN İNCE BİR YOL : SEKİZİNCİ BÖLÜM, ADIYAMAN’DAN ANADOLU’ya – MARAŞ ÜZERİNDEN KAYSERİ’ye

20171003_064257-01.jpeg

UZUN İNCE BİR YOL : SEKİZİNCİ BÖLÜM, ADIYAMAN’DAN ANADOLU’ya – MARAŞ ÜZERİNDEN KAYSERİ’ye

Nerede kalmıştık? Derhal hatırlayalım: çilelerle dolu bir Nemrut tırmanışı yaşarken bir avuç insandık bu anlarda. O her gidişin nihai dönüşünü yaşıyoruz şimdiyse beraber. Her birimiz sessiz sessiz sindirmeye çalışıyoruz bir yandan bütün yaşadıklarımızı. Büyüleyici, nefes kesici, şok edici bir manzara idi söz konusu olan ve tüm bu heykelleri burada istemişti yeni bir din yaratma gayretindeki bir kral. Krallığının isminin, bir çiğ köfte markasına dönüşeceğini tahmin edebilir miydi aynı kral? Öyle bile olsa, en azından etlisinde yaşamasını arzulardı kanımca. Etsiz çiğ köftelerin kralı büyük imparatorluk Kommagene’nin yarı Pers yarı Helen kanı taşıyan, babasına hürmet göstermesinden çok annesine duyduğu derin sevgi ile anılan hükümdarlarından 1. Antiokhos’un, görkeminden ve ulaşılmazlığından dillere destan olan bu mezar tepesini az evvel debenleye debenleye bitirdik, şimdiyse iniyoruz ağırdan. Önümde ilerleyen ve battaniyelere sarılmış salkım saçak insanlara bakıyorum. Gün çoktan doğdu, alev alev ortalık. Fırat Nehri’ne, Toroslar’a son bir kez bakıyoruz. İniş nispeten daha sakin geçiyor. Minibüsümüze biniyoruz, sessiz. Gideceğimiz yere gidiyoruz, sessiz. Tekrar iniyoruz, sessiz. Şahsi düşüncem ve isteğim her şeyin bir an önce bitmesi doğrultusunda. Bir başka yer daha göresim yok. Bir an önce bavulumu alıp, otelden ayrılıp, Adıyaman’dan kaçmak istiyorum. Ama her zaman söylediğim bir şey var: benim isteklerim doğrultusunda gerçekleşmiyor yaşananlar ve de yaşanacak olanlar. Burada da çoğunluğa uyup tarihin bir başka durağını keşfe çıkıyoruz: adını Kommagene’li atalarının birinden alan “Arsemia Antik Kenti”. Ufak bir tırmanışa mal olması sevindirici olmakla beraber, Krallığın yazlık yönetimini her zamanki atışmalar ve anlaşmazlıklar içerisinde geziyoruz. Alışmış olduğumuzdan, ben dahil kimse hassasiyet göstermiyor bu duruma. Anadolu’nun bilinen en büyük Grekçe yazıtı burada bulunmakta. Antiochos ve Herakles’in tokalaştığı stel de burada. Tanrılar ve İnsanlar el sıkışırken, biz insanlar kendi aramızda anlaşamıyoruz bu arada. Stel yüzünden çıkıyor atışma. Sırada Cendere Köprüsü var deniyor, rehber tersimden kalktım galiba ben bugün diyor, benimse ruhum daralıyor. Bu köprü zamanında taht kavgasına ve kardeş kavgasına sahne olmuş. Nasıl mı, babaları Roma İmparatoru Septimus Severus’un yaptırdığı dört sütunlu köprü, büyük oğul Caracalla’nın babası öldükten sonra beş yaşındaki kardeşi Geta’yı öldürüp, onun adına bir şey kalmasını istemediğinden babasının Geta adına yaptırdığı sütunu yıktırmasıyla sonuçlanıyor. Köprü üç sütunlu kalıyor. Caracalla, Kabil’in izinden yürümüş bir zamanlar. Efsane öyle diyor.

Karakuş Tümülüsü’nü de gördükten sonra otele varıyoruz. Herkesten seri hareket ediyorum açık büfenin önünde. İki tane haşlanmış yumurta alıyorum. Reçeller, ballar derken, ölmüşüm açlıktan meğer. İlk önce Nemrut’ta paparayı yiyen hanımlar şikayet ediyorlar rehberi, otel müdürüne. Ben onunla konuşurum diyor müdür ve gidiyor. Daha önce program yapmak için Güney Doğu’ya gelen ve şimdi münferit gezmekte olan özel bir kanalda program sunuculuğu yapan ve kelimeleri anlaşılır ve vurgulu bir biçimde kullanan Ertuğrul ve öğretmen bir hanımla paylaşıyorum masamı. Herkesten hızlı önümdeki yiyecekleri tükettiğim için, oturmuş hiç acıkmamış gibi sakin sakin kahvaltılarını etmekte olan masa arkadaşlarımı izlemek için çokça vaktim oluyor. O arada gözleri yaşlı rehber çocuğu ve öfkeli müdürü görüyorum arkamı döndüğümde. Müdür, çocuğu dövmüş! Hiçbir şey olmamış gibi önüme dönüyorum. Adam çocuğu dövmüş, inanamıyorum! Müdür kısa boylu, rehber dev gibi. Oturtup da mı dövdü, yoksa zıplayarak mı vurdu çözmeye çalışıyorum. Yüzüne çalıştığı ise çocuğun kıpkırmızı olmuş suratından anlaşılıyordu bu arada. Konuşmak yerine dövmüş! Hala inanamıyorum olanlara. Ertuğrul’la hediyelik eşya almaya gidiyoruz. O bir şeyler satın alıyor arkadaşları için, buradan Diyarbakır’a geçecek. Aklı başında, bilgili, rasyonel hareket edebiliyor. Ezidiler üzerine çektikleri bir belgeselleri varmış. Bense ne yapacağımı bilmiyorum. Diyarbakır geride kaldı. Hatay buradan çok ters, çok sapa, çok uzak. Önümde Maraş var. Ardındaysa Kayısı pardon Kayseri. Ben Kayseri’ye gideceğim diyorum. O andan itibaren rahatlıyorum. 12’de kalkan ve otelin önünden geçen otobüse binip altı saat içinde Kayseri’de olacağım. Ertuğrul’a Lübbey’den bahsediyorum. Benim de tanığı olduğum bir özel durum içeren Ödemiş’in yeşillikler içinde yaşayan, bu az nüfuslu köyünden bahsediyorum. Tahtacılar’ın uzaktan büyüleyici, içine girince esrarlı köyü. Dedim ya köy istemediğini istemiyor ve bunu da açıkça belli ediyor. Orada yaşadıklarım bir başka yazımın konusu olur ancak ve ben daha hala Adıyaman il sınırları içerisindeyim. Evimden de bin küsur kilometre uzaktayım.

20171003_075139-02-01-01.jpeg

En nihayet bir ara müdürle yalnız kalıyoruz. Herkes şikayetçi oldu, çok kötü oldu diyor. Otelden ayrılmadan önce üç memur kız da söyleyeceklerini söyledi ki konuşkan olan da Arsemia’da rehberle atışmıştı. Lideri mutsuz olan’ın ümmeti huzur bulmazmış. O hesap herkes parasını ödüyor ama ağzında kekremsi bir tatla ayrılıyorlar sırayla otelden. Bu durumun insanı ne kadar mutsuz ettiğini anlatamam. Müdür ilk defa böyle bir şey oldu diyor ve ekliyor, iyi bir dövdüm ama diye. Çözüm değil ki diyorum, yok değil ama diyor ve yine ekliyor dövdüğüm iyi oldu ama(kısaca dövdüğü için pişman değil, hatta içi rahat bile diyebiliriz ve bu durumda vah zavallı rehber de diyebiliriz. Çocuk bize karşı duyduğu öfkeyi önce gizliden, sonra alenen belli etse de, biz ona bir şey yapmadık aslında. Kendi hatasıydı. Öte yandan burada yaygın olduğunu düşündüğüm dayakla tedavi, pardon terapi, pardon eğitim en büyük sorun. Zihniyet baştan yanlış, ne denir ki daha da). Kapadokya bölgesiyle ve balon turizmiyle karşılaştırıyorum burad yaşadıklarımı, her ikisine de kör şafakta gittiğin için belki de bu kıyaslamayı yapıyorum kendi kendime. İnsanlar, rehberinden mekan sahibine, sana böyle acayip davranmazlar, çünkü hepsi kaç yılın turizmcisidir. Müşteri memnuniyeti olmazsa, aldığın para hayır etmez bilecek olgunluktaki insanlar vardır karşında. İlk defa bir yerden böyle kaçarak uzaklaşıyorum. Ne diyebilirim ki? Saat on iki’ye gelmekte. Herkesi; çocuğu bir temiz dövdüm ama hak etmişti diyen müdürü, öfkeli rehberi, bir çılgın kralı(o çılgın bir sürü çılgın’ı ayağına getirtmeyi başarmakta halen daha, üzerinden yüzyıllar geçmiş olsa da) geride bırakmak arzusuyla çılgınca uzaklaşıyorum oradan, hiç ardıma bakmadan.

20171003_125519-04

20171003_125451-01-01

Kahta’dan, Adıyaman’a gidiyoruz ilk önce. Adıyaman garajına giriyor otobüs. Bir sürü şeyin-pekmez ağırlıklı olmak şartıyla-kurusunu satan ve tek kelime Türkçe bilmeyen beyaz sakallı amcadan cevizli sucuk alıyorum. Poz verir misin deyince, hiç hayır demiyor. Sokaklarda, hele hele garajda açıkta satılan şeyleri almak adetim olmasa da, Güneydoğu’daki son durağımdan da eli boş dönmek istemiyorum. Herkes’ler kuru patlıcanlar, yemişler, kahveler neler neler götürdüler. Gaziantep’ten aldığım dört sülüğü mü kesip vereceğim insanlara? Hiçbir yerin mutfağını değerlendirememek bana mahsus bir şey. İnsanlar Maraş’tan alıp, vakumlu kaplarla kırk saatte bozulmadan getirdikleri dondurmaları anlatırlar bir efsaneymişçesine. Ben yapabilsem asıl efsane olacak belki de. İki kilo olsun diyorum sucuk için. Otobüs hareket etti edecek nerdeyse. Şoför sabırsızca bana bakıyor, hem Kürtçe hem Türkçe bilen bir adam, satıcıyla aramda aracılık yapıyor. İki kiloyu geçmiş benim cevizli sucuk. Koy diyorum. Anadolu’ya çantamdaki dört sülük ve iki kiloyu aşkın cevizli sucukla girmeyi planlıyorum. Gir mehter’i, ver mehter’i, iki ileri bir geri… Tıpkı şu an yaptığım yolculuk gibi. Yarı dolu otobüste beş defa yer değiştirdmiş bulunmaktayım güneşin yönüne göre. Çünkü her zamanki gibi hem kliması hem de havalandırması bozuk bir otobüsün içindeyim ve önlere doğru bir nebze serinlediğinden otuz beş numaradan dokuz numaraya kadar ilerledim durdum siperden sipere koşuşturan askerler gibi. Bu arada on iki mola yaşadım. Maraş ve köyleri uçsuz bucaksız bir vaha gibiydi ve bitmek bilmedi. İçerisi kaynıyordu ve yolcular konuştukları her dilde çığrındılar fakat o klima bir türlü açılmadı. Havalandırma hiç çalışmadı. Hava sıcaklığı içeride yirmi yedi dereceyi gösterdiğinde saat üç civarıydı ve beklenilenden iki saat daha uzun bir süre sonra Kayseri’ye varabildik ve bu bir İstanbul otobüsü idi. Bu da kalanlar için şu demek oluyor: bu insanların sauna gibi bir yerde nefes darlığı, kalp spazmı gibi sıkıntılarla boğuşmalarına neden olacak ılık saatler ve on iki moladan daha fazlası var önlerinde. Bir ara önümdeki koltuktan Kürtçe yükselen bir kadının isyan, hizasındaki bir adamın yine Kürtçe uyarısıyla son bulmuştu. Burada erkeklerin borusu ötüyor anlaşılan. Ama olsun ben de söyleyeceğimi söylüyorum sırf o adama inat. Güneydoğu’daki yaygın kanı insanların cefa çekmeye alışkım oldukları yönünde. Siirt’e giderken de benzer bir durum yaşamıştım. Bozuk klima, çalışmayan havalandırma. Birileri seni gariban bilmeye görsün, tepene binmeyi bir görev addediyorlar. Nasılsa çeker bu çekmeye alışkın çilekeşler! diyor. Burada en büyük kabahatli yanıp yanıp da susan, laf söylediği için de karısını azarlayan kocadaydı. Eşek seni, senin erkeklik gururun, şoför belki de yakın akraban, eşin dostun olduğu için karını susturuşun yüzünden yandık biz “hep” en çok.

Hayatım boyunca ilk defa Maraş’tan geçiyorum, şöyle de bir görüyorum uzaktan. Garajına indiğimde çevremdeki insanları incelemeye koyuluyorum. Beslenmeden mi, doğal kaynaklarının zenginliğinden midir nedir, halkı çok sağlıklı görünüyor. Kadını da, erkeği de. Ne kof şişmanlar, ne de zayıflar. Kanlı canlılar. Yanakları al al, yüzleri yassı ve geniş, derileri kalın. Gülüyorum kendi kendime doğuştan botox var kadınlarının yüzünde diye. Ne Doğu’nun insanına benziyorlar, ne Anadolu’nun. Tarhananın ve dondurmanın en hasının memleketinde, bu yanaklar ondan böyle al al bence!

Kahramanmaraş bir İç Akdeniz şehri aynı zamanda. Bitki örtüsünün büyük kısmı orman ve makilikten oluşan il’in yeşillikler içindeki ilçe ve köylerinden pardon mahallelerinden geçiyoruz yol boyunca. Minaresiz camilerin olduğu köyler de var, içindeki her şey Tekir olan da. Her şey ama; mesela Tekir alabalık, Tekir ilkokulu, Tekir bakkal, Tekir manav, bu liste böyle uzar. Bir de Yaşar Türkleş Ormanı vardı yol boyunca. Rahmetli zat’ın soyismi bir çağrı niteliğinde galiba. Sağa sola baka ede, Kayseri’ye az kaldı gibi de…

20171003_081124-01.jpeg

ALTIN ÜÇGEN, DÖRDÜNCÜ BÖLÜM : KAYSERİ, ESKİ TALAS, HAKAN VE MERT, ERCİYES – 2

20170304_114534-01

ALTIN ÜÇGEN, DÖRDÜNCÜ BÖLÜM : KAYSERİ, ESKİ TALAS, HAKAN VE MERT, ERCİYES – 2

ESKİ TALAS :

Yaman Dede camisinden aşağıya, basamakları karlarla kaplı merdivenleri kullanarak iniyorum. Umuyorum ki yukarıdaki soğuk aşağıda bir nebze olsun kesilir. Öyle de oluyor. Ana’yı bulamadım. Ferdi ve Sarı yoklardı. Hava hala çok soğuk. Tuvaletim var ama gidesim yok. Demek ki o kadar da çok yok. Dumanı tüten sıcak bir çorba olsa diyorum ama açık bir restoran yok. Olsa bile içecek vaktim yok. Bu bahsettiklerim edebi bir metin olmaktan uzak, okuyucuyla aramdaki mesafeyi kapatan ama hem yalın hem de seyahat esnasındaki en temel ihtiyaçlarımın giderilmesine yönelik insani bir takım beklentilerimin ifade ediliş tarzı. Hala düşünüyorum daha şairane olabilme ihtimalime soğuk ve açlık mı engel diye. İyi ama ben bu yazıyı şimdi yazmaktayım ve gene kafama göre takılmaktayım ve bilirim ki kafana göre takılınca sevilmek çok zordur bu iklimlerde. Bense sevilmeye çalışmıyorum, nasılsa sonunda işe yaramıyor o tip beyhude uğraşlar. Yüzer yüzer denizleri aşarız ve okyanusu geçtiğimizde hepsi boşunaymış deriz. Bir gün deriz, ama o gün ne gün bilmeyiz ya da içimizdeki bir parça hep bilir de bilmez, duyar da dinlemez. Boşuna mıymış bu gayretler, tüm bu yaşananlar? Hayır, kaderin çabandır. “Gayret sizden, tevfik yüce Allah’tandır” der Kur’an’da. Ve hayır; yaşam koçu, ayet yorucu filan olmaya niyetim yok. Şu kadarcık bilgiçlik kadı kızında da olur. Nasılsa neler neler çektiniz ve de çekeceksiniz tüm yaşantınız boyunca. Öyle ya, hayat kolay mı ya!

“Eğer onların yüz çevirmeleri sana ağır geldiyse, onlara bir ayet getirmek için yerde bir tünel açmaya ya da göğe bir merdiven dayamaya gücün yetiyorsa yap… Sakın cahillerden olma.” En’am Suresi, 35

20170304_120304-05

20170304_120154-01

20170304_122221-01

HAKAN VE MERT :

Bir gün önce erken baharla kucaklaşırken, reva mıdır titreyen ve eldivensiz parmaklarımla fotoğraf çekmek? Tek tesellimse her yerin karlarla kaplıyken bir başka güzel olması. Ara sokaklardan birinde sokağa konmuş üçlü kanepenin üzerindeki kar, ağaçların dallarını ısıtan aynı kar. Yine de kuşlar ötüyor bir gayretle, yine de pırıl pırıl bir gökyüzü var üzerimde her mevsimi başka güzel ülkemde(tartışmasız ama iddialı bir şekilde seviyorum galiba ben ülkemi üzerindeki her türden insan faktörüne rağmen, başta kendime rağmen). Uzaktan bana doğru gelmekte olan iki oğlan çocuğunu durduruyorum aramızdaki mesafe azalmaya yüz tutmuşken ve konuştukça konuştukça gülümsetebiliyorlar beni tüm çekimserlikleri ve iyimserlikleriyle. Terbiyeli çocuklar onlar. Hakan ve Mert’ten kızıla çalan sarı saçları ve tombik bedeniyle sakız gibi beyaz TOYOTA tshirtlü olan Mert. Gülümsüyor tüm saflığıyla. Esmer ve uzun boylu, olgun duruşlu olansa Hakan. Bu okula mı gidiyorsunuz diyorum onlara Derviş Güneş İlköğretim Okulu’nu göstererek. Evet diyorlar. Kimdir Derviş Güneş diyorum, öğretmenmiş diyorlar ve de çok emeği varmış öğrencilerinin ve Talas’ın üzerinde, ismini vermişler o yüzden diyorlar. Tek katlı taş binaya bakıyorum. Sonra da çocuklara. Bir fotoğrafınızı çekebilir miyim diyorum. Oluuur diyorlar. İçerisinde artık insanların yaşamadığı eski bir evin önüne geçiyorlar. Mert gülüyor. Bana bakmayın diyorum. Mert ciddileşiyor. Nereye bakalım diyor. Çocuk haklı. İyi bana bakın o zaman diyorum. Hakan gülmekle gülmemek arasında gidip geliyor sayılı saniyeler boyunca ve nihayet ciddiyette karar kılıyor. Mert’se gülümsemekten başka bir şey yapmıyor. Sanki bazen kafası karışıyor ve o zaman duygularındaki ani geçişlerle düşünceli düşünceli bakıyor bana. Olsun ama Mert gülüyor ya… Teşekkür ediyorum onlara, ayrılıyoruz. Bir söz bekliyorum arkamı dönmüş giderken. Aramız en nihayet açıldığında ablaaa diyor bir ses ve ekliyor; “Sen şimdi neden bizim fotoğrafımızı çektin?” diyor Mert. Uygun ve anlaşılır bir cevap vermem gerek diye düşünürken, “Sen fotoğrafçısın ondan” diyor. “Evet” diyorum. Gene ayrılıyoruz. Fotoğraf çekmek, fotoğrafçı olmak demek değildir diyemiyorum onlara. Herkesin elinde bir makine dolaşır durur memlekette.

20170304_121006-01
ESKİ TALAS, KAYSERİ

ERCİYES :

Ani bir kararla ve de Snowboard festivalini duyunca karar veriyorum Erciyes’e çıkmaya. Tipi var yukarıda. Talas’ın soğuğunu çoktan unuttum buradakini görünce. Erciyes’e varır varmaz sıkı bir güvenlik aramasından geçiyorum ve tuvalet aramaya başlıyorum harıl harıl. Yerli yabancı sporcular ya da amatör kayakçılar kar kıyafetleri içinde, benimse altımda kot, onun altında da bot. Giyimle kuşamla uğraşmayı bir kenara bırakıp, sora sora tuvaleti buluyorum. Bu buraya yakın zamanda tekrar geleceğim anlamına geliyor. Birkaç fotoğraf çekmek üzere dışarı çıkıyorum tekrar. Tipi şiddetlenmiş mi ne! Göz gözü görse benim de gözüm görecek. Kayakçılar süzüle süzüle iniyorlar yukarıdan aşağıya. Aklıma kayak esnasında hayatını kaybeden ünlüler geliyor. Alpler’de kayak kazası geçiren Michael Schumacher hala komada ve 45 kiloyla bir yatakta yatmakta, kendisi bitkisel hayatta yaşarken ailesiyse bakımına bir servet harcamakla meşgul. Liam Neeson’ın eşi Natasha Richardson Kanada’da başından yaralanmak suretiyle, Cher’in eski eşi Sony Bono Nevada yakınlarında kayarken ağaca toslayarak, Liberal Parti başkanı ve ikinci en genç Kanada Başbakanı olan Justin Trudeau’nun kardeşi Michael Trudeau da üzerine çığ düşmesi sonucu göle düşerek ölmüş ve cesedine uzun aramalara rağmen ulaşılamamıştı. Michael Schumacher’in mesleki riski hesaba katıldığında, kayağın araba yarışından yaşamsal olarak daha riskli olduğunu düşünüyor insan. Kırık çıkık da cabası. Ama havasını filan bir kenara bıraktığında, beyazlığın ortasında kanatların kayak takımın, delice bir his anlayacağın. Bense buz kesmiş parmaklarım, görmeyen gözlerimle fotoğraf çekerken az önce, ne güzel de kayıyorlar dediğim kayakçılarla burun buruna geliyorum. O kadar göz gözü görmez haldeki ne güvenlik ne bir kimse nereye böyle demediğinden kayak pistinin yolunu tutmuşum ufaktan ufaktan. Dönsem diyorum kazasız belasız, iyi olacak bir an önce.

20170304_141550-01

20170304_140731-02

20170304_141728-01

20170304_141109-01

Sporcu kızlarla konuşmuştum yolda. Kayserili iki kız kardeşten biri 24, diğeri 28 yaşındaydı. Biri öğrenci, diğeriyse devlet memuruydu bir kurumun bir koltuğunda. Uzun boylu ve esmerdiler. Atletik yapıya da sahiptiler. Kaymak güzel şey demişlerdi. Gözleri parlıyordu ikisinin de yukarı çıkarken. Başlarında kukuletalı şapkaları, içlikleri ve kar botlarıyla heyecanlı heyecanlı ayrıldılar yanımdan kaymak üzere.

KAYSERİ VE GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ:

Gündüz gözüyle yürürken-yanlışlıkla ama, bu karşıdan gelen de kim diye şöyle birkaç saniyeliğine göz teması kurmak gafletine düştüğüm birtakım sütübozuk erkeklerin bakışlarını yüzüme dikerek akıllarınca taciz etmeye çalıştıklarına şahit oldum Kayseri’de. Bunu kendilerine reva gören sahipsiz çomarlar da var Anadolu’da anlayacağınız. Mikrop mikrop bakıyorlar sadece. Adlarını lekeliyorlar şehirlerinin. Yazık bu güzel ve komik şehre. Neden komik çünkü buraya ilk geldiğimde yaşadığım enteresan bir anımı anlatacağım size. Hiç unutmadım, zaten unutulacak gibi de değil. Bir duman efektinin ardından altı sene kadar öncesine gidiyoruz. Sırt çantam ve ben otobüs durağına geliyorum. Çantamın içinde aradığım şeye kavuşmamsa mümkün değil çünkü odada unutmuşum. Yaşlıca bir teyze geliyor o esnada. Yer veriyorum istemeden de olsa. Aradığım şeyse hala yok. Yoluma gitmeye karar verecekken yaşlı teyze ve yanındakiler turist misin diyorlar bana. Öyle sayılır diyorum. Ne arıyorsun diye soruyorlar, ilham demek geliyor içimden ama geziyorum bir şey aramıyorum diyorum. Çantanda ne arıyorsun diyor, bozuluyorum ama belli etmiyorum. Vaktim olmadığından tost yaptırmıştım onu bulamıyorum, çantam çok kalabalık diyorum. Kadın beni süze süze ayağa kalkıyor. Benimle gel diyor. Yok diyorum benim yolum uzun, dönemem. Bizim altın günümüz var ona gideceğiz, sen de yemeğini yer yoluna gidersin diyor. Hükümet gibi kadın derler ya, ayağa kalktığında anlaşılıyor haşmeti. Yanında küçücük kalıyorum. Küçük bir kız çocuğu gibi gidiyorum peşinden. Beraber yüksekçe bir apartmanın üst katlarından birine çıkıyoruz. Fena değil, lüks sayılabilecek bir girişin ardından genişçe bir asansörde buluyoruz kendimizi. Dört kişi aynı asansöre zor zor sığıyoruz, hepsi iriymiş kadınların. Tanrı misafiri diye takdim ediliyorum evsahibine. Geniş bir holden yine geniş ve ferah bir salona geçiyoruz. Gözüm mutfakta aslında. Bana bir tabak verirler diye düşünüyorum, ben de müştemilat gibi yer kalkarım diyorum. Git git bitmez dikdörtgen bir masanın üzerine serilmiş çiçek gibi bir örtünün üzerinde tencere büyüklüğünde şık cam tabaklara konmuş yiyeceklere takılıyor gözlerim içeridekilerden önce. Hayatım boyunca fırın harici bir daha üzeri bu kadar çok hamur işiyle bezeli bir masa daha görmem mümkün olmayacağından, önce gözlerim çekiyor bu fotoğrafı. Börekler, kekler, haşhaşlı çörekler, patates salatası, Rus salatası… Davetlisi olduğum hanımla ev sahibim arkamdan konuşuyorlar. Bense hanım hanım, kuzu kuzu oturuyorum bir köşeye. Ayaklarımı bitiştiriyorum, yüzümde ebleh bir gülümseme, görseniz tanımazsınız. Nereden geldin, nereye gidiyorsun faslı biter bitmez elime tutuşturulan tabağı doldurma komutuyla masaya çağrılıyorum. Ye diyor yaşlı kadın. Bu kadar hamur işi yersem yürüyemem ki diyecek hakka sahip değilim o an. Başlıyorum tabağımı doldurmaya. Beğenmiyorlar aldığım miktarı. Çayım geliyor hemen. Sonrasını hatırlamıyorum ama yedim. Tüm tabağımı sildim süpürdüm. Üzeri de tıklım tıkış doluydu. Sıcak sıcak kızarttıkları pastırmalı paçangayı da kabul ettim minnetle. Ayrılırken teşekkür için yanına gittiğim teyze bana elini uzattı giderken. Öptüm bende. Kiminin parası, kiminin duası. Aklımda ben yemek yerken harıl harıl, mütebessim bir ifadeyle bakan yüzler kaldı geriye. Beni kendilerine göre cılız bulup yedirme gayretiyle yanıp tutuşan o Kayserili kadınları hiç unutmam. Ne kadar yediysem, ne kadar yedirildiysem artık, akşam yemeği yiyecek halim kalmamıştı. Haydi şimdi balkondan atla deseler de atladım herhalde. O gün, o yaşlı teyzeye kendimi teslim etmişim farkına varmadan. Hayat öyle garip ve değişik ki bazen…

image

ALTIN ÜÇGEN, ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : KAYSERİ VE ESKİ TALAS – 1

20170304_094617-02
Kayseri

ALTIN ÜÇGEN, ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : KAYSERİ VE ESKİ TALAS – 1

Türkiye iller haritasına bakıp da rahatlıkla geçebileceğinizi düşünerek harekete geçtiğiniz andan itibaren haritadan beklentinizle, hayalinizde yer etmiş olan kısa ve pratik yollar ne karayolu bağlantıları ne de otobüs güzergahlarının gerçekleriyle örtüşür çok güzel ve çok çılgın ülkemde. Bu son derece hassas durumun canlı tanıklarından biri olarak Ünye üzerinden Samsun’a geçerek Kayseri’ye ulaşmak gayreti içerisinde erkenden uyanarak düştüğüm yollarda sabır çekmeyi öğreniyorum zamanla. Tek isteğim bir an önce Kayseri’de olmak, hakikatimse saatlerce giderek akşamın bir vaktinde ancak Kayseri’de olmak ve bir aydınlık günü güzergahtaki her ilin her ilçesine girerek tamamlamış olmak.. Amasya, Tokat, Sivas ve git git bitmeyen bir Şarkışla’nın ardından nihayet Kayseri. Soğuğun memleketi Sivas’tır diyenlere, bir de Tokat’ın tadına bakın demekten başka da bir şey gelmiyor elden. Dağlara sırtını dayamış bir şehirmiş Tokat. Ondan mıdır bunca soğuk bilinmez ama çok soğuk çok soğuktur işte. İnsanı mıhlıyor olduğu yere.

Amasya’ya fotoğraf çekmek için bir gün ayırsa mıydım acaba yıllar sonra diye içimin içimi yediği anlarda bile, içerisinde bulunduğum bizim sevecen muavinli mahalli otobüs firması olunca bir ufak şehir turu attırmayı ihmal etmiyorlar müşterilerine. Şehrin içini dışını bir iyice görüyoruz bahaneyle. Anadolu’nun, ışığı en güzel olan şehri burası. Pırıl pırıl yine Şehzadeler Şehri. Anılarım tazeleniyor bir anda. İçim dışım nostaljiyle doluyor sayelerinde. Sıradaki ilimiz olan Tokat’ın epey bir ilçesiyle birlikte nihayet merkez istasyonuna giriyoruz tüm haşmetimizle. Ayağımdaki botlar çamur içinde. Tuvalete yakın yere konumlanmış boyacıyı görüp, bir sağ bir sol uzatıyorum botlarımı kendisine. Bu işlemi gerçekleştirirken sırtım geriliyor iyice. Başımı vakarla önce sağa sonra sola çevirip bakıyorum gelene gidene. Bir anlığına kendimi kral pardon kraliçe gibi hissediyorum. Büyüklük kompleksinin ayağım ayakkabının içindeyken ayakkabıcıda ayakkabı boyatmakla bir alakası olmalı. Aslında çaresizlikten boyatıyorum, yanımda ne süngerim ne de boyam var çünkü. Malatya, Hekimhan’lıymış Fahrettin. Hızlı hızlı boyuyor ayakkabılarımı. Üç liraya. Fotoğrafını çekmek için izin istiyorum. Tuvalete girip çıkıyorum. Fahrettin’in etrafında istasyon çalışanları var. Bana bakıyorlar, Fahrettin’le konuşuyorlar. Benimse otobüsüm kalkmak üzere. Daha Sivas elleri var önümde. Orada da üç beş mola yeri daha görmeden varamayacağımızı anladığımdan uyuşmuş vaziyette bekliyorum tıkıldığım otobüsün içinde diğer yolcularla birlikte.

20170303_152101-01
Hekimhanlı Fahrettin, Tokat Otogarı

Telefonumun saati akşamın sekiz’ini, şarjı ise yüzde beş’i göstermekte ve ben on iki saattir yaza çize okuya manzaraya baka ede en nihayet Anadolu’daki son durağıma inmiş bulunmaktayım. Yedek şarjım da bitik, ayrıca şarj yeri de yok. Olsun geldim ya diyorum içimden. Ayağım yere basacak ya nihayet… Muavin biz Trabzon’dan geliyoruz diyor. Onu da geceden beri geliyorsunuzdur herhalde diyorum. Tur şirketlerinin bu destinasyonun renkliliğinden, görülecek yerlerin bolluğundan haberleri yoksa eğer, çok büyük kayıp onlar için. İnsan nereleri nereleri göre göre iniyor kuzeyden güneye içine sindire sindire, kocaman bir L çizerek. Dalga geçiyorum öyle mi, aşkolsun size! Aynı koltuk üzerinde gelen de ben, bir gün gelecek dönecek olan da ben. Uyuşan da ben, kuyruk sokumu batan da(kıı mı deseydim yani). Kimseyle dalga geçtiğim yok benim. Sadece arada bir ama nadiren, bir gülmedir geliyor. O kadar. Geçiyor sonra ayazı görünce.

Otogardan servise biniyorum. Bir köşeye oturuyorum, yanıma da yüksek lisans öğrencisi bir kız oturuyor. Mühendislik öğrencisiymiş ve bana en ince ayrıntısına kadar telefonundan açtığı google map’ten ineceğim yeri, nereden nereye döneceğimi tarif ediyor. Hiçbir şey anlamadan can kulağıyla dinliyorum onu. Beş on dakika sonra kısmen sessiz olan servisin kapısından nereden geldikleri belli olmayan onlarca insan içeriye hücum ediyorlar bir anda. Fethediliyoruz ama ortada koruyacak bir kale yok, surlarından aşağıya kızgın yağ dökülecek. Göz gözü görmez oluyor, insan insan üstüne yığılır ya aynen öyle oluyor. Ölüleri ayağa dikmişsin sanki, birbirlerinden aldıkları destekle cansız cansız duruyorlar öylece. O kadar gerideyim ki, kendimi dışarı atmak istesem bu et yığınını aşmam mümkün değil. Herkes inmeden inmem de mümkün değil. Bavulumun üzerinde üç bavul var. En nihayet ayaktaki adamlardan biri of diyor. Hepinize, hepimize of. Hayvanlar gibi muamele görmeye alışmışız. Yukarı çıkan bir daha inmiyor. Aşağıdaki yığınlarsa kimsenin umurunda olmuyor. Halk çilesini çekip, gününü kazasız belasız bitirmenin acınası ezikliğine sığınıp, şükrediyor sadece. Oh ne ala memleket. Nedenini kavrayabildin mi şimdi koltuk sevdasının? Her koltuk tatlıdır, en küçüğünden en büyüğüne. Sen böyle tıklım tıkış, et et üstünde git dur habire. Mübahtır sana her türden muamele. Kimsenin umurunda değilsin, git şükret beleşe. Allah seni ezilesin diye yaratmadı, anla bunu, düşün bir kere de.

Deli gibi iniyorum servisten. Çıldırmış gibi çekiştiriyorum bavulumu. Hava pek temiz değil ama en azından üzerimde bir gökyüzü var karanlık da olsa. Anadolu’da taksi kullanmıyorum bir nedenden. Karşıdan karşıya geçiyorum geniş geniş yollardan. Bir arabanın ön koltuğunda kaşları kalemle çizilmiş gibi duran genç bir erkeğe doğru, açık camının dışından bir başka oğlan eğilmiş derdini anlatıyor. Tolga diyor, bir daha rahatsız etmeyecek, aramayacak seni, söz verdi diyor. Kalem kaşlı, az efemine(aslında çok), tamam diyor yan cebime koy dercesine. Ondan sonra…. Ondan sonra ben daha hala sinirli ve bavulluyum, dinleyecek halim yok başkalarının cilveleşmesini. Tolga ararsa arar, aramazsa da bu onu arar bulur nasılsa. Bavulumun içindeki öfkem kuruyunca sağıma soluma özen göstermeye başlıyorum. İnsanın içini bayacak kadar çok tatlıcının önünden geçiyorum şehrin içinde. Bu soğukta da bu yenir. Sivas Caddesi baştan aşağıya restoranlarla bezeli, Kayserili’nin derdi midesi. Bense nihayet odamda bir bira içip, uykuya dalıyorum. Hala da hayıflanıyorum heder ettiğim bir gün için yattığım yerde. Bira biraz sakinleştirdi sanki. Öyle geldi belki de.

ESKİ TALAS VE UMUT :

Yukarı Talas diyen de var buraya. Benim içinse Eski Talas. Tıpkı ilk geldiğimdeki gibi, hiç değişmemiş. Eskiliği ise tarihi dokusunun korunmuşluğundan, zamana direnip, medeniyete ve medeniyetsizlere meydan okuyuşundan. Yazını görmüştüm buranın, şimdiyse kışıyla karşılanıyorum. Yağmurlu bir gün bugün ve mart ayının dördüncü günü. Talas’a vardığımdaysa yağmur yok, kar var. Ellerim titriyor fotoğraf çekerken. Keşke bavulumdaki eldivenlerimi yanıma alsaydım diye hayıflanıyorum bu sefer de. Bu gezim ah’lan vah’lan geçiyor anlayacağınız üzere. Kimseler yok daha etrafta. Yanımdan bir kadın geçiyor son sürat. Telefonu çalınca iki eliyle taşıdığı poşetlerini bırakıyor yere. Çayı koy, menemene başla, az kaldı geliyorum, yumurtaları aldım diyor telefonun ucundaki sese. Sonra aynı telaşla ilerliyor. Hayale kapılıyorum onun yerine. Kömür sobası yanmıştır çoktan bu saate. Çaydanlıksa üzerinde. Küçük mutfağındaki tüplü set üstünde biberler, domatesler yağda kavrulmaya başlayacaktır az sonra, menemene hazırlık olsun diye. Kadın benden uzaklaştıkça, kalıyorum iyice bir başıma hayallerimle. Melankoli böyle bir şey. Bir hastalık gibi yapışıyor yakana, sonra da bırakmıyor seni, bir yılan gibi sarmalıyor iyice terk edilme korkusu içinde.

20170304_110520-01

20170304_114448-03

20170304_111049-01

20170304_113759-01

Dükkanlar kapalı. Ne bir açık bakkal var ne de bir market Talas’ta bu saatte. Soğukta herkes evinde, günün bu erken saatlerinde. Köpekler bile ortalıkta yoklar. Üzerinden kaç yıl geçtiğini hatırlamasam da çok yıllar ve çok yollar önce diyebileceğim bir tarihte gelmiş olduğum ve aklımdan hiç çıkartamadığım, çoğu zengin Kayserili halkınca sayfiye yeri olarak kullanılan ve bir kasaba görüntüsü veren Eski Talas’ın Yaman Dede Camii’ne çıkan üzeri karlarla kaplı merdivenleriyle tırmanıyorum yukarıya, kafamın içinde binbir düşünce. İlk geldiğimde yokuşun üzerindeki tarihi caminin hemen altındaki kafeteryayı işleten Ana’yı arıyorum. Biri kız diğeri erkek iki gençten birine kahve söylüyor, Ana’yı soruyorum. Evde diyorlar. Oğlunun evinde olduğundan rahatsız etmek istemiyorum. Hava soğuk olduğundan geç gelirmiş buraya. Ben torunuyum diyor sarı. Aklıma bir başka sarı geliyor. Bir yaz günüydü ve Ana müşterilerine kahve pişiriyordu ocağın başında. Ben de gelip oturmuştum taburelerden birine. Sonra o sayılı müşteri gitmişti ve biz baş başa kalmıştık. Konuşmuştuk saatlerce. Oğlanlardan  Ferdi geçici olarak çalışıyordu ve yakında daha kalıcı bir iş için bırakacaktı burayı. Hafif tombikti ve hep düşünceliydi. Bir süre sonra sarı saçlı, çakır gözlü bir oğlan elinde poğaçaların olduğu bir torbayla inmişti Toros marka bir arabadan, zayıf bedeni ve jöleli saçlarıyla. Hep gülüyordu. Mesleği kuaförlüktü. Bunun anası diyordu Ana, Kıbrıslı diyordu. Gider dururmuş o yüzden Kıbrıs’a. Rum tarafı daha eğlenceli demişti Sarı. Eğlenmek için geçerlermiş öteki tarafa. Çok gittim ben de ondan sonra Kıbrıs’a. Ama bir kez olsun gelememiştim buraya. Şimdiyse kahvemi içip, mutlu mesut ayrılıyorum. Neden, çünkü Ana yaşıyormuş. Neden, çünkü aklı başında, sağlığı yerinde imiş. Oturup çay içmiştik beraber, önceki gelişimde, poğaça yemiştik serdikleri gazetenin üzerinde. Anın saflığına tutulup geldim ben de buraya yılların ve yolların sonunda. İyi ki de gelmişim. Eski Talas’tan memnuniyetsiz ayrılan duymadım daha hayatım boyunca. Ayrılırken, torunlarına, selam söyleyin Ana’ya diyorum. Bir yaz günü oturmuştuk dördümüz beraber burada deyin ona diyorum. Hatırlar mı bilinmez, ama hatırlamasa bile ben onu görmüş kadar oldum evinde; oğulları, torunları çevresinde, sağlığı yerinde. Umut bu işte. Daha ölmemiş, daha umut var demek ki, daha canı çıkmamış hayatın, avunuyorum işte böyle ben de kendi kendime.

20170304_111227-01

Karşıdan görülen Ali Dağı’nın altına serili evlerin fotoğrafını çekiyorum. Altında Bizanslılardan kalma bir yer altı şehri bulunmuş ve mağara turizmine açılmış bu vesileyle. İnternette okumuştum bir tarihte. Burası orası mı diye soracak kimse arıyorum ama yok. Bir dağa neden insan ismi verilir, hiç bilmiyorum. Tek bildiğim Ali Dağı’nın Kayserililer ve Talaslılar için bir kış ölçütü olduğu ve omuzlarına yağan kar tutar tutmaz, kışın geldiğinin varsayıldığıydı. Yine karlar içinde Ali Dağı ve erken gelen baharın değil, karın ev sahibi hala daha. İnsanı yakan, acıtan, en nihayet hissizleştiren soğuk gitmiyor bir türlü. Yaman Dede Camii’ne giriyorum ısınmak için. İmamı açık bırakmış kapısını. İçeriden değil de, dışarıdan çok güzel kilisenin görüntüsü. Talas’a en çok anlam katan şey belki de bu eski kilise, sonradan camii: “Yaman Dede Camii” yani ”Talas Panaya Rum Kilisesi”. ”Ölüm asude bir bahardır” diyen Yaman Dede ise sonradan Müslüman olmuş bir Rum imiş. Bu uğurda evini, ailesini bile terk etmiş. Ama hediyelerle ailesinin gönlünü almayı da bilmiş diye de yazar özgeçmişi dahilinde. Bir ara kabul edildiği Mason locasından ihraç edilmiş ama ne öğrenciler ne öğrenciler yetiştirmiş. Kendi gitmiş, namı kalmış geride.

 

 

 

NEVŞEHİR VE HACIBEKTAŞ

20150227_110643

Bu şehre kaçıncı kez geldiğimi saymayı bırakmış olduğumdan sizlere net bir rakam vermem mümkün olmamakla birlikte ne zaman kafam atsa, başım sıkışsa ve bir şeylerin akmaz olduğunu görsem soluğu burada alıyor ve aynı soluğu bu şehre bırakıyorum gerisin geri. Nefesim nefeslere karışıyor, adımlarımız birbirine. Kah kuzeye açılıyorum, Hacıbektaş’a Gülşehir’den geçerek, kah merkezinde dolaşıyorum şaşkın şaşkın bir başına sendeleyerek. Kaçıncı sefer Göreme, Uçhisar.. Suskunluğun adı oluyor kışları buralar. Uçsuz bucaksız vadiye bakıyorum kuşbakışı. Yüzler görüyorum samimi ama dilleri suskun. Can sıkıntısı çöküyor insanların üzerine kışın, hele de geceleri.

20150227_105017

20150227_113031

20150227_112713

Nevşehir merkez, bildiğin bildiğim aynı merkez. Her geçen gün biraz daha tutucu ve sıkıcı. O kadar. Akşam oldu mu erkekler basıyor sanki caddeleri. Kadınlar kaçarcasına yeni sahiplerine bırakıyorlar aynı caddeleri, sokakları. Seçimler yaklaşmış olduğundan korkunç komik reklam kampanyalarının bir parçası olan afişler kaplamış duvarları, durakları. Soyadları güven vermekten fersah fersah uzakta, samimi görünmeye ve gösterilmeye çalışılan pozlar vermişler stüdyolarda. Olası Meclis-i Mebusan üyelerinin fotoğraflarına bakıyorum da, bir düşüncedir alıyor her seçimden önce olduğu gibi: Bu adayların benzeri adamlar sürüsü mü verecek benim ve geleceğimin ve bir ulusun kaderini belirleyecek olan kararları? Çok yazık olmayacak mı bize? Yazık değil mi her birimize? Yoksa mübah mı tüm bunlar hepimize? Gelmeden görmek mümkün değil o günleri. Geçmeden yollardan, almadan kilometreler ilerleyemiyor insan ileriye. Ama hani en iyi manzara geride bıraktığımızdı? Hani görecek güzel günler vardı? Taşlar devriliyor, kaleler yıkılıyor birer birer sadece. İyiler göçüyor. Değersizlik kaplıyor dört bir yanı. Yaşamak uzun ve yorucu. Bazıları içinse kısa ve yetersiz. Kuşku götürmeyecek kadar güzel anlar çok kısa. Ne yapmak gerek acaba ahh bundan sonra?

20150226_181647

20150226_182135

20150227_142443

20150227_144744

image

20150226_181111

image

Hacıbektaş dolmuşuna biniyorum. Yanımda oturan kadına yöresel bir lezzetle ilgili bir şey sormak geliyor içimden. Ama öncesinde “Buralı mısın?” diyorum. “Hayır, ben Hacıbektaşlıyım” diyor. Kendini Nevşehirliden saymıyor. Söylüyor da zaten. Bana beni sormuyor zaten. Sorsa bile keşif amaçlı geldim diyeceğim. Artık neyi keşfedeceksem bir mucit bile değilken. Gülşehir’den geçerken gördüğüm turist kafileleri beni güldürüyor. Bembeyaz saçları, kıpkırmızı yanaklarıyla salaş dükkanların birinden çıkıp, diğerine giriyorlar harala gürele, arkalarında kafile. Çıkan yerini yenisine bırakıyor. Fotoğraflama sırası onlarda. Zavallı üçüncü dünya ülkem, zavallı Gülşehir esnafı. Esnaf dükkanlarda oturmuş bekliyor kaderini kuzu kuzu, bir Alman gelse ve çekse beni diye. Bir gün ölüp gidiyorsun ama bir bakmışsın bir ay sonra ya da on yıl sonra Bild’in kapağındasın. National Geographie’nin ödüllü fotoğrafının baş aktörüsün en savunmasız anında. Kim bilir?

Kayıtlı on beş taksinin bulunduğu bir ilçe Hacıbektaş. Herkes akraba, komşu, tanıdık, hatırları ve gönülleri mühürlü birbirlerinde. Dolayısıyla bir aciliyet olduğunda hastane, ölüm, vs. gibi taksilere düşmüyor işleri. On dakikadan önce bir taksi gelmek bilmiyor çünkü hepsi ebedi bir siesta halinde, kışın bile. Dönüşte minibüs beklerken on beş taksileri olduğunu söylüyorum ilçelerinde. Gülüşüyorlar kendi aralarında çokmuş diye.

Taş taş üstüne konmayan, hiç değişmeyen; dolayısıyla da hiç bozulmayan bir ilçe Hacıbektaş. Ne olursan ol gel dememiş olduğundan belki de veli, tüm hoşgörüsü, kızları okutunuz fetvası(bu bile yeter tüyleri diken diken etmek için kaldı ki o dönemler için) ve tevazusuyla ancak belirli dönemlerde turist çekiyor burası. Önemli mi diyecek olursanız, benim için hava hoş olsa da, esnaf aynı şeyleri söylemiyor, ötelenmekten ve dışlanmaktan yorgun halk ta. İlk geldiğimde tek bir fabrikaları vardı açık olan. Halkı için istihdam kaynağıydı. Sonraki bir gelişimde ise kapanmıştı ve kaçmıştı sahibi. İşçilerse mağdur ve işsiz. Şimdiyse yine bir tane fabrikaları var açık olan o da tekstil üzerine. Geleceğinin ve dolayısıyla akibetlerinin ne olacağını bilemediklerinden şüpheli şüpheli konuşuyorlar. Tuhaf bir belirsizlik ve güvensizlikleri var her şeye karşı. Bu şaşkınlıkları hafızalarına sirayet ettiğinden her seferinde benimle konuşan aynı simalar kesinlikle beni hatırlamıyorlar bir sonraki seferde. Bende her sene farklı renklere boyattığım saçlarımla gelmiyorum ki buraya. Beraber oturup konuşup laflıyoruz, sırasıyla neredenim, kimlerdenim diye ve hep aynı şeyleri söylüyorum ama nafile çabam beni ertesi sene aynı cümleleri kurmaya itiyor burada ve unutuluyorum tekrar tekrar. Alıştım bu duruma ve özerkliğimi koruyorum balık hafızaları sayesinde aslında, iki gün üst üste gelsem de.

En aktif caddelerinde bir öğretmenevleri var. Kulak kabartıyorum gündem mevzularına. Hepsinin kendi hastalıklarının yanında bir de evde besledikleri bir hastaları var ve Kırşehir’deki hastanede hiçbir şey olmadığını söylüyorlar. Bakımı meşakkat isteyen  hastası olanlar ufukta görünen zorunlu göçleri ve büyükşehirdeki büyük odalı büyük hastanelerdeki çekecekleri çileleri ve horlanmayı tahmin ettiklerinden kara tasalara düşüyorlar. Dinleyen anlatana sabırlar dileyip duruyor habire. Sonra anlatma sırası dinlemiş olana geçiyor. Sabırlar dilemekte öteki tarafa. Nüfus yaşlanmış sanki ve yenilenmemiş hiç burada. Dolayısıyla ilerleyen yıllarla beraber konu hep sağlık ya da sızlık. Genç bir erkek öğretmenin sözü kesilmiş meslektaşıyla. Türkçeci mi diyor bir tanesi. Edebiyat diyor genç sözlü. İkisini aynı bilirdim ben. Ağzı kulaklarında olup, şikayet etmeyen tek o var halden ve halinden. Az sonra yukarıya çıkıp bir el okey çevirecekler. Burada hayat böyle geçiyor. Kendi içinde yavaş işleyen bir dinamiği var ve bu yavaşlık çarkın içindekileri rahatsız etmiyor. Memurlar huzuru bulmuş, gençlerin izdivacı şehre göre nispeten kolay. Herkes kim nereden, hangi köyden biliyor. El değiştiren paranın miktarı da, geldiği yerde, aşağı yukarı sınırları da belli. Turistten esnaf nasipleniyor. Öğrenci ve memurlardan da minibüsçüler ve kirada evi olan evsahipleri. Yanlışlıkla bir olay olsa halkın silkinip harekete geçmesi bir parça güç sanki. Olay istemiyorlar zaten. Çıt çıksın, karınca kımıldasın istemiyorlar. Herhengi bir aşırılık karşısında ne yapacakları belirsiz. Muhtemelen aynı havayı solumaktan kaçarak başlayacaklardır edimlerine. Hükümet adına çalışan gizli servis elemanlarının varolduğu korkusuyla temkinli hep konuşmaları. Trafik yok, araba az, fabrika tek, marketleri ve raflarında satılan ürünleri sınırlı, hayatı sınırlı, olanakları sınırlı, gelen turisti sınırlı, geliri dolayısıyla gideri sınırlı bir avuç insan Hacıbektaşlılar.

20150226_134342

Hiç susturamadığım değil, hiç susmayan iç sesime rağmen bir çilehanede, on bilemedin on beş metrekare bir odanın içinde kırk gün kırk gece kalmakla baş edip edemeyeceğimden emin olamadığımdan ürküyorum her seferinde bu fikirden. Gelmişken görmediğine yanmak var ya hani! Hiç denememiş olmaktansa, bir kez olsun denemek var sonuç hüsran olsa da. Dışarıda bir hayat akarken, bu kırk günün sonunda sevdiklerinin kaybı da var, sonunda aydınlanma da. Görüyorsunuz ikircikli ve geveze bir iç ses bendeki. Sus dedim susmadı. Öldürdüm bende bir gün onu kendimce. Bir baktım hortlayıvermiş bir gün aniden bir yerde kendiliğinden, çaresizce.

20150226_163800

20150226_142443

20150226_142452

20150226_155529
20150226_161337

20150226_160342

20150226_161735
Bir piknikten doğaya kalan bir tek 39 numara, sol teyze terliği
20150226_155444
Kurusa bile insanoğlunun ihtiraslarına direnen artık ne olduğu anlaşılamayan ağaç kökü(sanırım)

Park ve mesire yerinin olduğu yukarıdaki Çilehane’ye gidiyorum. Günün ilk, tek ve son bir liralık biletinin bana kesilmiş olduğunu öğreniyorum. Park ve devamındaki ormanlık alanda bir başmayım. Yerler çamurlu ve karlar tam anlamıyla erimediğinden yollar sıkıntılı. Daha fazla ilerlememek mantıksız geliyor. Ormana girmemeye karar veriyorum. O esnada orta yaşlarında bir kadının ormanlık taraftan bana doğru geldiğini görüyorum. Kayseri’den geldiğini söylüyor. Adağını kesip dağıtmış burada. Şimdi adını hatırlamadığım bir köyünden çıkmış gelmiş buralara. Bana geldiği yönü gösteriyor. Oraya gitsene diyor. Ne var ki diyorum bende. Bir sürü şey sayıyor. Yarım kulak dinliyorum. Dilek ağaçları, bel ağrısına iyi gelen kaya, vs. Kuzu kuzu sözünü dinlerken buluyorum kendimi ve on beş saniye önceki gitmeyeceğim fikrimi tepetaklak edip ormana doğru yürüyorum. Çamurlara bata çıka yürüyorum. Yüzlerce delik var yürüdüğüm yollarda. Sanki bir hayvan sürüsü istila etmiş toprağın yüzeyi. Delikler açmışlar yüzler, binlerce. Bir kemirgen kendine yol açmış, sonra bir daha bir daha.. Onu başkaları takip etmiş, sonra bir daha bir daha. Hallaç pamuğuna çevirmişler toprağı. Tedbiri elden bırakmamak için aşırı bir dikkat gösterdiğimden olsa gerek, yorulup duruyorum nihayet. Neden burada olduğumu soruyorum kendi kendime. Bozkıra doğru bakıyorum. Buradayım çünkü şu an burada olmak belki benim kaderim. Çünkü olmam gereken yer burası. Çünkü buradan başka olunacak daha iyi bir yer yok benim için. Çünkü manzara nefes kesici, bakir bir bozkır var önümde ve hiç korkmadan yürüyebiliyorum burada. Hiçbir tehdit unsuru yok. İnsan yok en başta çevremde. Sadece beraberimde taşıdıklarım var kalbimde. Gülümsüyorum. Gülümsemem mutluluk getiriyor. Kuşlar şakıyor sessizliği yırtarak. Sebepsiz mutluyum hayatımda ilk defa.

20150226_160941

Bir kavis çizip, büyük kayanın etrafından dolaşıyorum. Sebepsiz mutluluğun getirdiği rahatlıkla uçarak dönüyorum geri. Bana bu yola girmem gerektiğini söyleyen, Kayserinin adını hatırlayamadığım köyünden gelen kadını bir daha görmüyorum. Sebepsiz teşekkür etmekti niyetim ama neyse. Çıkışa geldiğimde bilet kesen görevliyle beraber yürüyoruz. O evine gidiyor. Beni garipsiyor önce bu mevsimde burada ne işim var diye. Taksinin gelip gelmeyeceğini soruyor. Yürümenin iyi geldiğini söylüyorum. Beraber yürüyoruz. Ayrılırken kırk kere bana yolu tarif ediyor. Bense hiç korkmuyorum ki. Topraktaki deliklerin sahiplerini soruyorum ona. “Fareler” diyor. Bu sene çok fare varmış. Yağış azmış ve yüzeye çıkmışlar. Geçen sene çok muydu ki saki? Hiç bilmiyorum, hiç anlamıyorum doğanın, toprağın dilinden. Sadece gözüme güzel görünüyor endamıyla, ağzıma tat oluyor, kursağıma lokma giriyor sayesinde. Tabiatın dilinden hiç anlamamışım yazık ki. Benden çiftçi olmamış iyi ki.

Bunca yıldır buraya gelişim bitsin artık diyorum. Zaten her sene aynı Hacıbektaş. Her sene bir dolu şikayet dinleyip ayrılıyorum buradan. İlk defa bu sene türbe ziyaretine para ödemiyorum çünkü kalkmış. Kışın Cumhurbaşkanı gelmiş ve ücretsiz giriş için talimat vermiş. Böylelikle üç beş kuruşluk gelirde(olsun olsun giriş üç bilemedin beş lira olsun) püf desin uçsun… Bir, tek ve son püf ise benden çıksın, tüm dünyaya savrulsun.

20150226_133827

20150226_143039

20150226_161529

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: