VOL 6: ANTAKYA

                                                                          ANTAKYA

                                       “Ya kuş olur uçarsın, ya tavuk olur kaçarsın.”

image

Bir arkadaşım Antakya’ya gitmişti yıllar önce. Beğenmedim, fazla övmüşler demişti. Onu dinlemeyen bir başka arkadaşım da gitmişti. Geldiğinde diğerine hak vermiş, kız kardeşine ve eşine çok abartmışlar, marka olmak böyle bir şey demiş ve fakat kızkardeşi ve kocası da meraktan gitmiş ve şehri çok beğenmediklerini itiraf etmişlerdi. Her şeye rağmen kendi gözlerimle görmek üzere bende buradayım. Kimin ne söylediği değil mühim olan, benim ne hissedeceğim, ne düşüneceğim önemli. Genel kanımı yazımın sonuna saklıyorum. Ama dolmuştan indiğim semt garajında gördüğüm manzara telefona sarılmama neden oldu. Ciddi ciddi sordum kendime, ben neden geldim diye. Şehir karanlık, deniz yok, bir Asi Nehri var akmakta olan, ona da çamur yağmış sanki. Tek mozaik müzesi var, görebileceğim. O kadar hayıflanıyorum ki geldiğime. Bir şehir muhatap alınıp, darılıp gücenilir mi? Özne bensem, evet. Küsüyorum şehre. Öfkemden deli tavuklar gibi semt garajının etrafında dönüp duruyorum. Sonunda çantamın ağırlığına dayanamayıp, emaneten garaja bırakıyorum. Çalınırsa çalınsın diyorum içimden de. O kadar bıraktım ki her şeyi, o kadar umutsuzluk çöktü ki yüreğime.. Son şehrim olacaktı ve ben büyülenmeliydim. Dönüş biletimi almam gerekiyor ama önce yakın olduğu için Saint Pierre Kilisesi’ne gideyim diyorum. Karşıya geçiyorum. Sıra sıra dükkanlar var ve ben araba tamiri yapan birine rastgele giriyorum. Uzun boylu, esmer bir adam çıkıyor. Yolu soruyorum. Sıcakta zor olur, yokuş çok, mesafe uzak, ben bırakırım sizi diyor. Yanında da oğlu var. Onu ön koltuğa oturtuyor. Siyah bir tulum giydirmişler çocuğa. Gıkı çıkmıyor yol boyu, gözleri hep dışarıda. Bense arkadayım ve yukarı çıkar çıkmaz kilisenin tadilatta olduğunu öğreniyoruz. Eğer arabayla getirilmiş olmasaydım, çığlık çığlığa bağıracak olan ben, hayatıma kısa bir süreliğine dahil olan baba oğulla beraber tıpış tıpış dönüyorum geldiğim noktaya. Kısacık zaman diliminde bana inancından ötürü bir sürü şey söylemek istesede, engellendiğinden bahsediyor. Devlet bize sahip çıkmıyor, hiçbir zaman da çıkmadı zaten diyor. Bu bir işaret mi bilmiyorum ama bunca öfkelendiğim şehrin insanları çok dertli sanki ve bundan sonra yaşayacaklarım için karşıma çıkmış oldukları düşüncesi geçiyor kalbimden bir an. Teşekkür edip, Saint Pierre’i de kalbime gömüp, bir kez daha karşıya geçiyorum, çarşıyı bulduğumda kurtulurum diyorum. Sayısız kereler geçmişim, sonra bir daha geçmişim karşıdan karşıya, oradan oraya, iki ileri bir geri. İlk otobüs kaçtaysa binip gideceğim. Her şey bitecek o zaman; ama eğer ben gerçekten istersem. Siz hiç “gerçekten” terk etmek istediğiniz bir şehrin yollarında hırsla yürüdünüz mü? Hiç ne aradığınızı bilmeden dolaşıp durdunuz mu? Kendimden şüpheye düşüyorum. Acaba ben aslında hiç istemediğim bir şeyi mi arayıp duruyorum? Şehirse şehir, köyse köy, yolsa yol, kiliseyse kilise, camiyse yüzlerce, o zaman ne? Ne?

image

image

image

Bir durağın önündeyim. Artık hayal olmuş bir kaç cümle konuşuyorum esnafla. Aralarından genç bir çocuk çıkıyor, ben seni götürürüm diyor. Gene yürüyorum. Bilet almam için beni Metro Turizm’e götürüyor. O kadar zor alıyorum ki biletimi. Çocuk beni dışarıda bekliyor. Sedat ismi, 28 yaşında. Vaktim var bugün benim, çalışmıyorum diyor. Nereye gitmek istediğimi soruyor. Antakya Mozaik Müzesi diyorum ve taşınmadan önce yerinde gezebiliyorum. Sedat beni dışarıda bekliyor. Beğenip beğenmediğimi soruyor. Gene yürümeye başlıyoruz. Şimdiki rotamız bir başka kilise. Aziz Pierre ve Paul Kilisesi. O da kapalı. “Neden bu kadar çok kilise gezmek istiyorsun?” diyor. “Bilmiyorum.” diyorum. Aynı yollardan ve çarşının içinden geçiyoruz tekrar. Asi’nin önündeyiz. Nehri yüzerek geçtiğinden bahsediyor. “Su yuttun mu, çamurlu çok da.” diyorum. O kadar gayret etmiş ki yutmamak için. O da bilmiyor nehrin neden böyle olduğunu. Saat dörde geliyor. Acıkıyorum. Kahvaltıyı hatırlamıyorum bile. Herkes yöreye özgü yemekler yer gittiği yerde. Gaziantep’te aç kaldığımı hatırlıyorum. Antakya Han Restoran’a giriyoruz bu sefer.Kendisinin misafirim olduğunu söylüyorum. Katiyen yemiyor. Su bile içmiyor. O kadar gururlu ki. Bense o kadar açım ki. “Bizi sevmezler mum filan diyorlar.” diyor. “Öyle bir şey yok.” diyorum. Rahatlıyor. Ben yiyorum, o izliyor.

Konu kiliseden camiye, oradan fala geliyor. Fal baktırmak istersen benim yengem çok güzel bakar diyor. Ama köyüne gitmemiz gerek. Bir dolmuşla(seyahatim esnasında bindiğim dolmuşlarla yaptığım kilometreleri birbirine eklesem Trabzon’a varmıştım). gideriz diyor. Armutlu’yu soruyorum. Beni önce Armutlu’ya götürüyor. Uzun bir cadde, çift taraflı yüksek apartmanlar var. Abdullah Cömert’in öldürüldüğü yere gidiyoruz. Duvar yazıları var. Tek bir poz çekebiliyorum. “Rahatsız oluyor halk.” diyor. O gece ve diğer gece yaşananları anlatıyor. Gözleri doluyor anlatırken. Kıstırıldıkları yeri gösteriyor. Armutlu halkı direnişler esnasında sabaha kadar uyumamış. Polisin attığı biber gazından etkilenen gençleri evlerinde saklamışlar. Aynı halk Suriye’den kaçıp gelen mültecilere de evlerini açmış(Şehir, ben senin insanlığını sevdim galiba).

Tekrar çarşıya geliyoruz. Emanetten almak zorunda olduğum bir sırt çantam var ve çarşıdaki kalabalığın bir hayli arttığını görüyorum. Kızlar mini etek giymişler. Nasıl mutlu oluyorum anlatamam. Bak diyorum(çocuk deli demiştir), ne güzel kızlar mini giymiş, bu iyiye işaret diyorum. Bizde giyerler, ne isterlerse, ne ile rahat ederlerse onu giyerler ki diyor(en sevdiğim şehir modeli: herkes her istediğini yer, içer, giyer ve kimse karışmaz). Çantamı alıyoruz ve dolmuşa binmek üzere yola çıkıyoruz. Yengesinin evine gelmeden bana yolda “Seni kız arkadaşım olarak tanıştıracağım.”diyor. “Benim için sorun olmaz.” diyorum. Kuzeni karşılıyor bizi. Yengesi çıkıyor az sonra. Müthiş güzel ve güler yüzlü bir kadın düşünün. Simsiyah saçları var, şıkır şıkır takılar takmış. Kendimde hayal edemeyeceğim ışıltılar bu kadına anlam katmış. Bana hoş geldin dedikten sonra yarı Türkçe, yarı Arapça konuşuyor. Şukulti kadına şukult erkeğe söyleniyormuş(ne haber gibi bir şey demekti). Kız arkadaş olarak tanıştırıldığımdan, bana alıcı gözle bakmaya başlıyorlar(Aradan geçen zaman zarfında beni unutmuşlar mıdır acaba ya da ara ara akıllarına geliyor muyumdur, beni soruyorlar mıdır Sedat’a? Belki bir gün bu yazdıklarımı okurlar ve beni anarlar. Onlar beni unutmuş bile olsa, ben hepsini ayrı ayrı anarım hala ve insan anılmak ister, ölse bile, o zaman sevdiklerimiz hiç gitmez, kalır bizimle). Kahvemi içiyorum, üzerine de falıma baktırıyorum. İyi mi? Bir komşuları beni soruyor. Selamlaşıyoruz. Gülüyor bana. Daha geç olmadan bir başka eve gidiyoruz. Bir başka yengesi geliyor ve onun çocukları. Onunla da sohbet ediyorum. Birileri geliyor beni görüp hoş geldine. Son durak ağbisinin evi. Burada yemek yiyecekmişiz. Tokum ama ayıp olmasın diye yiyorum. Abisi iki gündür evde çocuklara bakıyormuş. Beş çocuk. Boy boy. Hepsi bir şey yapıyor, ilgi istiyor. İki büyük oğlan kendini kurtarmış ama diğerleri hep bir beklenti içinde. “Karıların işi ne zor!” diye kendi kendine söylenirken yakalıyorum onu. “Bir gün daha evde oturursam deliririm.” diyor. Öyle dediğine bakmayın iyi bir baba aslında. Karısı da hamarat. Bir anda bir sürü şey getiriveriyor masamıza(hemen sahiplendim masayı bile). Uzun zamandır hiç tanık olmadığım şeyler. Beş çocuk, dörtte biz; dokuz kişi masayı çepeçevre sarıyoruz. Çocuklar kımıl kımıl, kimse ne yediğini anlamıyor ama güzel şeyler yedik, hatırladığım kendi sakinliğim oldu. Herkes o kadar hızlı hareket ederken ben sadece geçişlerini görebiliyorum. Çorbadan, meyve tabağına uzanan bir aksiyon içerisindeyiz. Utanmazca bir kahve daha içiyorum. Bazen şuursuzca yapar, şuursuzca istersin ya.. Ne verirlerse yiyorum ve içiyorum. Bahçeden toplanmış narları bölüyorlar. Çocuklarsa bir parça ilgi istiyorlar. Hepsi bu. Hava bir anda karardığından ve çok fazla dış faktör olduğundan tam  anlayamasamda köy çok güzel. Bahçeler, yeşillik.. Akşam otobüsüm olmasa yerim hazır. Öyle diyorlar. “Daha Samandağ’a bile gitmemişsin, yazık!” diyorlar. “Gene gelirim.” diyorum. Bir arkadaşı beni yani bizi terminale bırakıyor. Tuvalete girmem gerek ve çıkışta parasını verdiğini görüyorum. Mahçup oluyorum. Sabah varmış oluyorum Ankara’ya. Bomboş evde tek başınayım. Çocukların sesi var kulağımda. Son akşam yemeğim..

Genel kanım: Bir başka arkadaşıma görmüş oldukları arasında en sevdiği şehri sormuştum.Bana “Köln” demişti. “Başka şehir mi bulamadın?” demek o zaman aklıma gelmemişti. Garipsemiştim(Roma, Paris beklerken). Ama her seferinde Köln’ü başka türlü anlatırdı. Bu sabah neden diye sorduğumda bana, orada gittiği bir kilisede bir rahiple karşılaştığını ve onunla içtenlikle saatlerce sohbet ettiğini söyledi. Kilisenin içerisinde konuşmuşlar. Her şeyden; aileden, ibadetten, hatta müzikten bile. Bende Antakya’yı sevdim. Kendi yağında kavrulan, vergisini ödeyen, saklı gizli ibadetini yapan, mahremiyetinde bile bir erdem olan, evini, kapısını, sofrasını bir yabancıya açan, aynı zamanda direnen, aynı zamanda ölen ama Stalin’in tavuğu olmayı reddeden; bunun karşılığında tek istedikleri bir parça saygıyı da göremeyen Nusayrileri sevdim. Tek ayakları bağlı olsada, kanat çırpıp uçmaya çalışan halkına, gençlerine saygı duyarım. Her zaman.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

Süleyman Deveci

Blogseite vom Süleyman Deveci

Moda

Creative thinking

(e.e.g)'s words

kişisel blog, makale, hukuki bilgiler, gündem, siyaset

iremcikblog

Güncel, edebiyat, hayat, şiir, insan ve dünyaya dair ne varsa

OSK4Y

Kendi Dünyana Hoşgeldin

Abismo

welcome to my secret life , i will explain everything.

TERCİHİNİ YAP YARINSIZ KALMA

Gelecek Senin Tercih Senin

itwasinspiredbyaworld

itwasinspiredbyaworld

Süpürgelik Modelleri - 0545 227 34 34

Süpürgelik, Süpürgelik Ustası, Süpürgelikci, Süpürgelik Ustaları, 6cm Süpürgelik, 8cm Süpürgelik, 10cm Süpürgelik, 12 Süpürgelik, Beyaz Süpürgelik, Renkli Süpürgelik, Süpürgelik Kartelası, Süpürgelik Renkleri, Süpürgelik çeşitleri, Süpürgelik Firması, Parke Süpürgeligi, Süpürgelik Degişimi, Süpürgelik Montajı, İstanbul Süpürgelik, İstanbul Süpürgelik Ustası, İstanbul Süpürgelikci, İstanbul Süpürgelik Ustaları, İstanbul 6cm Süpürgelik,İstanbul 8cm Süpürgelik,İstanbul 10cm Süpürgelik,İstanbul 12 Süpürgelik, İstanbul Beyaz Süpürgelik, İstanbul Renkli Süpürgelik,İstanbul Süpürgelik Kartelası,İstanbul Süpürgelik Renkleri, İstanbul Süpürgelik çeşitleri, İstanbul Süpürgelik Firması,İstanbul Parke Süpürgeligi,İstanbul Süpürgelik Degişimi, İstanbul Süpürgelik Montajı, Süpürgelik , Süpürgelik firması, Süpürgelik modelleri, Süpürgelik çeşitleri, 6cm süpürgelik, 8cm süpürgelik, 10cm süpürgelik, 12cm süpürgelik, İstanbul süpürgelik, Süpürgelik istanbul, Beyaz renk süpürgelik, Süpürgelik fiyatları,

Düşünen Tarih

Tek düşmanımız cehalettir.

Kadimce

Yazar, Şair

Ali Şakalak Kişisel Web Sitesi

Eğitim Bilişim Paylaşım Sitesi

Uyumayan Birileri

İnanca Saygı. Düşünceye Özgürlük

gagoriktosba

www.gagori.com

Köseoğlu Sigorta

Sigortacılıkta Güven Bizim İşimiz

apostrof

where is human?

Et poetica

Şiir, Çeviri Şiir, Dünya Şiiri, Şairler, Felsefe, Filozoflar, Yazarlar, Bibliyografya, Antoloji, Tarih, Arkeoloji

Tevhid İnancı ANTALYA

Nadir Erhan ÇOLAK

cengizarisoy.wordpress.com/

Yabancı Diziler Hakkında Herşey

Y A K A M O Z

kendi halindeliği, gürültüsüz olmayı, durup dinlenmeyi seviyorum.

Aklıma Geldi!

Aklıma Geldi!

oralarnereler

HADİ BİZ KAÇTIK

Burhan Abi:)

ve kitaptaki insanları sokaktakilerden daha çok sevdim!

Ayşe Aycan Arıcan

Sanat, Gezi ve Gündem

Anne Seni SE-VE-Mİ-YO-RUM!..

Aile Herşeydir, Arkadaşlar Seçilmiş Kardeşler✌🏽

Macera Yollarda

Mutluluk varılacak bir yer değil, yolculuğun kendisidir..

Fesleğen Bahçesi

Kalbinin Götürdüğü Yere Git

BLOGCU YAZAR

KALEMİN İZİ, GÖNLÜN İZİDİR..

Ser Cem's World

anything may change the world, even a word!

I am a lumberjack

And I'm not okay

saygoodbyemoon.wordpress.com/

Kendinizden bir şey bulabilmeniz dileğiyle..

%d blogcu bunu beğendi: