DÜNYANIN UZAK UCU, ÜÇÜNCÜ BÖLÜM :MEXICO CITY ve TEOTIHUACAN

20181104_173729-01

DÜNYANIN UZAK UCU, ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : MEXICO CITY ve TEOTIHUACAN

YOK OLMUŞ BİR UYGARLIĞIN İZİNDE :

Jetlag, nam-ı diğer jetlek olunuyormuş ve de uyunamıyormuş gerçekten. Hiç durmadan Türkiye’deki saati düşünüyor, bulamıyor, tuhaf saatlerde insanları uykularından uyandırıyorum. Karşıma sorun değil diyen uykulu sesler çıkıyor ya da günaydın dediğimde, biz günü bitirdik diyorlar. Durun, ben daha başlamadım bile. Bugün Mexico City’nin kuzeydoğusunda yer alan Teotihuacan’a gideceğim ama uyumadan sabahı bulduğumdan, tuhaf bir sersemlik var üzerimde. Uykusuzluğum sayesinde geceden sabaha dört tane film izleyebildim. Film festivaline gelmiş gibiyim, gün boyu koşturmuş olmaktan ötürü erkenden odama çıkıp, sonra da uyuyamamaktan ötürü film festivalini odama getiriyorum. Göz kapaklarım ağırlaşıyor ara ara ama asla kapanmıyorlar. Tam manasıyla dinlenemediğim için de yataktan sürünerek çıkıyorum. Yine de hiç uykum yok. Gece boyunca her saati saydığımı hatırlıyorum. Üç oldu, dört oldu, beş bu, daha aydınlanmadı filan derken çareyi yedi gibi yataktan çıkmakta buluyorum. Bugünkü rotamla ilgili bilmediğim tek şeyse nasıl gideceğim. Bir şekilde giderim gibi geliyor. Metroya binebilirim mesela, ama bunun için öncelikle otogara gitmem gerekecek. Kahvaltıdan sonra dişlerimi fırçalamak üzere odama gidiyorum. Yağmurluk fazla geliyor ve daha ince bir şeyler giyip yola çıkıyorum. Şemsiyeyi de gereksiz buluyorum. Otelin kapısının önüne çıktığımda her zaman olduğu üzere saçma sapan bir karar verdiğimi anlıyorum. Yağmur atıştırmaya başlamış bile. Kendime o an o kadar kızıyorum ki. Bir bak dışarı çıkmadan! İlla kafama göre hareket edeceğim. Ve kafama göre hareket ettiğinde sevilmenin de, başka şeylerin de ne kadar güçleştiğini bile bile, hayatı kendime zorlaştıracağım bir güne daha başlamış oluyorum böylelikle. Çalışanlardan taksi istiyorum, beni kapının önünde arabasını silmekte olan adama doğru yönlendiriyorlar. Bir yerlerde okumuştum, bindiğiniz taksilere dikkat edin, sizi kaçırırlar, elinizi ayağınızı bağlayıp bagajda yuvanızı kurarlar, siz orada aç susuz altınıza yaparken kredi kartınızın günlük limitini doldurur, bu işten memnun kaldıkları takdirde da sizin her şey dahil bagaj içindeki şehir turunuzu en az iki üç gün daha uzatırlar. Benim öyle olmuyor Allah’tan. Garaja bırakılıyorum. Paramı ödüyorum ve iniyorum telaşla. Saatime bakıyorum, sekiz’e beş var diyor. Beş dakika sonra kalkabileceğini düşündüğüm otobüs için tüm otogarda seferberlik ilan ediyorum. Donde yani nerede! Orası orası derken bir uçtan bir uca koşturuyorum. En nihayet İtalyan bir çift biz de diyorlar. O biz de beni rahatlatıyor ve kuyruğa girerek gidiş dönüş  biletimi alıyorum. Tam da bu başarımdan gurur duyacağım esnada otobüslerin olduğu tarafa gidip uzuun kuyruğu gördükten sonraki Türk’ün alt kimliği ile ilgili duruşuna vurgu yapıyor ve bu otobüs dolu dedikleri için ve benim de o uzuun kuyruk için sabrım olmadığından en öne geçiyorum. Meksikalıların direncini ölçüyorum. Yazık o kadar iyiler ki, seslerini çıkarmıyorlar. Akıllarında bu tip bir hinlik yok çünkü. Biz de diyen İtalyan çifti kuyruğun gerisinde görüyorum, biz buradayız sen nasıl oradasın der gibi bakıyorlar benden tarafa doğru. Ve beklenen oluyor. İkinci bir kuyruk yaratmış oluyorum, gelen arkamda sıra oluşturuyor. Diğer kuyruktan bize doğru bakıyorlar ama kimse de ne yapıyorsun hemşehrim demiyor. Küçük şeytanlıklarımla barışıklık beni bu noktalara getirmiştir her zaman. Paçamı kurtardığımı düşünerek sağla solla haşır neşir olmaya başlıyorum. Burada Meksika’nın bir başka yüzüyle karşılaşıyorum. İnsanlar çok fakirler. Kendi kendime İtalyan çift ve benim dışımda kalan bunca Meksikalı’nın türlü imkansızlıklara rağmen, nasıl da tarihlerine sahip çıktıklarını görünce merhamet duygum iyice artıyor. Helal olsun size diyorum. Ben dünyanın uzak ucundan gelmiş olabilirim ama bu hikayenin asıl kahramanları sizlersiniz diyorum. Nihayet otobüse biniyorum. Önden ikinci sıradayım. Yanıma tatlı bir kadın oturuyor halktan. Bana torununun fotoğrafını gösteriyor, kendimi Türkiye’de şehirlerarası otobüste uzun bir yolculuğa çıkmış gibi hissediyorum. Bu arada İtalyan çift biniyorlar nihayet otobüse. Yine bana bakıyorlar manidar manidar ya da ben alınganlık ediyorum inceden inceden, bilemiyorum. Dışarıyı izlemeye koyuluyorum. Otogardan çıkış çok kolay olmuyor her şeyden önce. Nasıl mı? Yağan yağmur bozuk olan asfaltın içini doldurduğundan, küçük çaptaki gölleri geçmeye çalışıyor şoförümüz temkinli bir şekilde. Altyapı bu bölgede öyle zayıf ki, ortalığı sel götürüyor. Az ilerde gördüğüm ve akarsu sandığım şeyin yağmur sularından ibaret olduğunu anlamam çok zamanımı almıyor. Otobüslerin çıktığı alan çok dar olduğundan, şoför türlü manevralarla güç bela çıkabiliyor ve yola koyuluyoruz nihayet. Bir saatlik bir yol var önümde ve kötü mahallelerden geçiyoruz cidden. Yoksulluk, yokluk bu noktadan sonra hissediliyor. Üst üste binmiş yapıları geçiyoruz. Dağlar evlerle dolmuş. Hatta dağların tepesi dahi dolmuş. Hani Ankara’ya doğu tarafından, Sivas’tan girersiniz ve Doğu’dan daha Doğu’dur ya Ankara’nın bu yüzü, işte o hesap. Yollarda insan görmek mümkün olmuyor. Evler uyumsuz ve alakasız renklere boyanmış, bazısıysa hiç boyanmamış. Derken koskocaman bir billboard’la karşılaşıyorum. ”Three Billboards Outside Ebbing, Missouri” geliyor aklıma. Fakat bu billboard’da yazılan daha doğrusu aranan şey çok farklı. Adrian Leon Ramirez başına konulan bir buçuk milyon pezoluk ödülle aranıyor. Wanted Dead or Alive diyorsa da bilemiyorum. Ne için arandığınıysa anlamıyorum. Kaçırılmış mı, yoksa sabıkalı mı ya da her ikisi birden mi?  Youtube’a videosunu koymuşlar, kazınmış saçlarıyla bir mahkumu da andırıyor pekala. Eğer öyleyse birileri tarafından çamaşırhaneden kaçırıldığını düşünüyorum ya da kaşıkla duvar kazdığını ve tünelden geçip özgürlüğüne kavuştuğunu. Videoyu izlediğim zaman da emin oluyorum sabıkasından, başına ödül koyan devlet çünkü. Önce kaçırmış, şimdi de arıyor yana yakıla. Vahşi Batı filmlerini andırıyor bu durum. Leon’a gelecek olursak Jamaika ya da Bahamalar’da fink attığını hayal ediyorum. Acapulco da olur. Ya da sınırdan geçip Amerika’ya kaçtı bile. Los Angeles’daki bir malikanede ayakkabısının tekiyle un ufak ettiği kokaini burnuna çekip çekip, kızlarla parti veriyordur öyleyse. Akıl almaz işkence yöntemleriyle katlettiği masum kanları içinse yapacak bir şey yok artık. Ben kendi Sicario’mu, Narcos’umu yazadurayım, otobüs bir durakta duruyor. Polisler araca biniyor ve teker teker fotoğraflarımızı çekiyorlar. Otobüse binenlerin de fotoğraflarını çekiyorlar teker teker. Şoförün bile. Böyle bir uygulamayı dünyanın bir başka yerinde görmediğimi düşünürken, yüzümde aptal bir sırıtışla kameraya poz veriyorum. İsteseniz bir selfie yapardım, beni gafil avladınız.

Nihayet Teotihuacan’a varıyoruz. Yanımdaki kadın burada ineceğimi söylüyor ve benimle beraber iniyor. Bir anda tüm otobüs boşalıyor. Neden sonra anlıyorum ki, İtalyan çift ve benim dışımda kalan tüm Meksikalılar sokak satıcılarıymış. Herkes ekmek parasının peşindeymiş. Sırasını aldığım tüm emekçilere karşı mahçup oluyorum. Sepetlerini aldıkları gibi satış yapmak üzere yola koyuluyorlar. 

20181104_160705-01

20181104_173819-01

YOK OLMUŞ BİR UYGARLIĞIN ORTASINDA :

Giriş ücretini ödedikten sonra yaklaşık bir kilometrelik bir yolu satıcı kardeşlerimle beraber yürüyerek aşıyoruz. Pek çok araba ve tur otobüsü geçiyor yanımızdan. Sol tarafa doğru sapıyorum. Uzun bir direğin tepesine tünemiş adamları görüyorum. Dört kişiler, üzerlerinde kostümler var, çıkınları aşağıdaki ağacın altında ve onca yükseklikte atlayıp zıplayıp duruyorlar. Sirk gibi. Bunlar da emekçi diyorum kendi kendime, bir nevi de performans sanatçıları. Beni tanımış olan ve yanımdan gülümseyerek geçen satıcılara bakıyorum önce, sonra da çubuğun üzerindekilere. Yerdekiler daha güvendeymiş gibi geliyor. Bağlasalar durmam derler ya hani…onca yükseklikte…bırak bir takım akrobatik numaraları…

20181104_160046-01

20181104_160313-01

Gelelim az bilinen kentin tarihi bilgilerine. Aztekler sadece kurulmuşlar bu kente. Teotihuacan’ın ne kim tarafından kurulduğu biliniyor, ne de bu uygarlığın nasıl ortadan kalktığı. Yer yarılmış yerin dibine girmişler sanki. Fakat geriye de muhteşem bir şehir ve iki büyük piramit bırakmışlar. Zalim Kolomb öncesi burada neler olmuş Kolomb dahil kimseler bilmiyor. El yapımı bu nadide şehrin üzerine konan halktan bahsetmeye gerek görmüyorum bu yüzden. Gerçek müteahhitlerinin bilinmediği, arkeologların Toltek’ler olduğunu varsaydığı bu Tanrıkent’te ki gerçekten Tanrısal, zaman duruyor adeta. Nasıl mı, onu zirveye çıkmadan anlayamazsınız işte. Binlerce basamak çıkıyorsunuz ve nefes nefese kalıyorsunuz. Her adımınızda geri dönme şansınız varken, arkanızdan bir güç sizi itiyor adeta. Önce hangisine tırmanmalı derken, güç olanla başlıyorum. Güneş tapınağı cidden zorluyor insanı. İplere tutuna tutuna başlıyorum tırmanışa. Obezitesi olanlar gelmişler, kan ter içinde çıkıyoruz beraber. Her milletten, her dilden ve dinden insan buralara gelmişken zirve telaşındayız hep beraber. Çıktık diyeceğiz, başardık diyeceğiz. Asılıyoruz iplere, heyamola, bir grup çıkıyor acı içinde, bir grup iniyor rahatlamış biçimde. Bilmem kaç bininci basamakta kendi kendimi sorguluyorum, sonra yine asılıyorum dümene. Türkçe saya söve çıkıyorum zirveye. Ay Tapınağı ise tırmanış açısından zayıf kalsa da, en güzel manzara onda.

Fakat değiyor. Her anına. Çığlık atıyorum. Yalnız diyaframımın oturması, nefesimin normalleşmesi zamanımı alıyor. Her köşesini adımlıyorum Güneş Piramidi’nin. Herkesi izliyorum. Küçücük bebeğiyle çıkanları görüyorum. Kim bilir nerelerden geldiniz, ama geldiniz, birlikte buradayız ya. Ne siz beni tanıyorsunuz, ne ben sizi. Öncesiz ve sonrasızız ve muhtemelen hiçbir zaman diliminde birbirimizi bilerek bir araya gelmeyeceğiz. Mühim değil. Buradayız. Hepsi bu. C’est tout.

20181104_165433-02-01

MEXICO CITY’e DÖNÜŞ :

Güvenlik görevlisiyle Fransızca konuşarak otobüsümü nerede bekleyeceğimi öğreniyorum. Türkiye mi diyor, ben de ona Fransızca mı diyorum. Ama dediğini de yapıyorum. Söylediği gibi beş dakika içinde kendimi otobüsün içinde buluyorum. Ortalarda bir yer buluyorum kendime ve pencere tarafına geçiyorum sessizce. O kadar açım ki. Yine aynı prosedür gerçekleşiyor ve bu defasında yolcuların teker teker fotoğrafını çeken polis kamerasına yine hem gülümsüyor hem de peace işareti yapıyorum. Dönüş yolu da kalabalık. Hiç bilmediğim bir duraktan binen yolcular arasından en iri olan adam gelip benim yanıma oturuyor. İyice sıkışıyorum cam kenarına. Üstelik konuşkan da. Başımdan atmak için no espagnol, only inglese diyorum. Dirseğiyle beni dürtüklerken kahkahalar atıyor. Adamın yüzüne ve ağzının içine bakıyorum dehşet içinde. Alt dişlerinin yerinde yeller eserken, gümüşi amalgam dolgularına bakıyorum korkuyla. Alt çenesi pırıl pırıl parlıyor. Bu kadar diyorum boş koltuk varken, beni buldu diyorum içimden. İnip taksiye bindiğimi hayal ediyorum. Nerede olduğumu bir bilsem! O ise konuşuyor ve gülüyor. Nereye diyor, Zokalo diyorum. Bana takıl diyor işaret diliyle. Basiret bağlanması bu olsa gerek. Bu dev gibi adamın yanında yamacında gel dediği yere gidiyorum kuzu gibi. Beni metro istasyonuna götürüyor. Bilet almam için gereken süreyi veriyor. Peşi sıra sürükleniyorum yeniden. Dev gibi olduğundan yollar açıyor önümde. Cidden en devinden bir Meksikalı ile yürüyorum yollarda. Nihayet canımızı içeri atıyoruz ve metro hareket ediyor. Bana durakları gösteriyor teker teker. Durduğumuz noktalarda ve metronun genelinde tek bir İngilizce sözcükle karşılaşmıyorum. İspanyolca bilmediğin takdirde, burada hayat öyle güç ki. Bense yanımda tırstığım bir devle yaşıyorum.

20181104_191012-01

İçerisi çok kalabalık ve biz de ayaktayız. Size Meksikalı kadınların ilginç bir özelliğinden bahsedeceğim bu arada. Yaşları kaç olursa olsun çok makyaj yapıyorlar, rengarenk boyanıyorlar ve nerede olduklarını umursamadan çantalarından çıkardıkları aynalarını ellerine alıp kat kat rimel, bolca allığa bulanıveriyorlar. Bense yanımdaki dev Meksikalı ile makyaj seven bir kızın tam önünde bekleşiyorum. Kız rimeli sürüyor, kurumasını bekliyor, bir daha sürüyor, rujunu iyice yediriyor dudaklarına. Aynı anda cilveleşerek içeriye gelen genç bir çift dikkatimizi kendilerinden yana çekiyorlar. Oğlan, kızı kapıya dayayıp, arkasından kulağına bir şeyler fısıldıyor. Kız o kadar kıkırdıyor ki, içerideki sesler kesiliyor. Duraklarda oğlan kızı içeri çekiyor, sonra yine kapıya yaslıyor. Çifte rağmen duraklarında inmeyi başaranlar kendilerini kurtarmış hissettikleri gibi dönüp çifte doğru gülüyorlar. Bu böyle devam ediyor. Biz dev Meksikalıyla bu dur kalklar nihayetlenene kadar izlemeye devam ediyoruz onları. Neden sonra makyajını bir türlü bitiremeyen Meksikalı kızın makyaj çantasının içindeki tatlı kaşığını görüyorum. O kaşık onun belki de öğle molasında yemeğini yediği ve en kıymetlileri olan rujunun, rimelinin yanında taşıdığı kaşık. Belki bir çorba içiyor o kaşıkla, pilavını kaşıklıyor üstüne. O an bir şey oluyor yanımdaki dev bana insan gözüküyor. Bu kız kadar. Hiç korkmuyorum ondan. Gözlerim doluyor. Ağlayacağım. Lanet olası bir tatlı kaşığı yüzünden. Bu dev gözyaşlarımı görürse yer beni. Hem de çiğ çiğ. Derken bir el beni kolumdan tuttuğu gibi apar topar metrodan dışarı sürüklüyor. Sonra nasılsa ağlarım diyorum. Şimdilik önceliğim bu devden kurtulmak. Koşa koşa merdivenleri çıkıyoruz ya da iniyoruz ya da hiç merdiven yoktu tam hatırlayamasam da, bir başka yöne giden metroya bindiriliyorum. Parmaklarıyla Zocalo’ya kaç durak kaldığını gösteriyor. Üzerimdeki şaşkınlığı atıp, çevreme bakabilecek kıvama geldiğimde etrafımdakilerin giyim kuşamlarını inceliyorum. O kadar fakirler ki. Kim bilir kaç defa yıkanmaktan pürçüklenmiş kazaklar var üstlerinde. Ayakkabıları, paltoları hep eski. Fakirlik zor olsa da, kıymet verirsin malına, ne yiyeceğinin ne içeceğinin bir damlasını akıtmaz, harcamazsın boşa. Aylarca giyeceğini de bilsen, yeni bir kazak aldığında çocuklar gibi sevinirsin. Offf…gene ağlayacağım. Fakat bu dev var ya bu dev izin vermiyor. Yine sürükleniyorum sayesinde. Hey dev, kaderimsin anladık. Teslim oldum artık sana.

Gün ışığına çıkıyoruz. Önümden koşturuyor ve bir anda gerisin geriye dönüp kollarını açıyor iki yana doğru. Zoo-kaaa-looo diyor heyecanla. Ben nereye gittiğimi unutmuştum dev. Yüzümdeki çarpık gülümsemeden doğru yere getirip getirmediğini çözmeye çalışıyor. Mesleğini soruyorum can havliyle. Soldato diyor. Askermiş. Nerede diyorum, müzede diyor. Kimliğini göster diyorum. Juan De La Paz Jimenez’miş devin adı. Adam iyi adam çıkıyor, ben kuruntulu bir manyağım sadece. Elini sıkıyorum Juan’ın. Ayrılıyoruz.

Bir daha Meksika’ya geldiğimde belki karşılaşırız yine. Benim en sevdiğim şeyi yapmış oldun bana. Kısa vadeli yol göstericilik. Dert olmadan, bana çok bulaşmadan, beni bana sormadan, beni zıvanadan çıkartmadan yol arkadaşlığımız bitiverdi göz açıp kapayıncaya kadar ve ben ömrümün sonuna dek seni iyi anacağım, seni adınla çağıracağım: “Juan De La Paz Jimenez”.

 

 

MERCADO SONORA :

Juan sayesinde çarşıya gidiyorum. Belirtmediysem belirteyim tekrar. Bugün günlerden pazar. Ve ben daha maceraya doymadım. Yalnız açlıktan da bayılmak üzereyim. İçine karıştığım insan selinden kurtulmaya bakıyorum. Kurtulamıyorum. Nüfusun üç milyonu burada sanıyorum. İnsanlar akın akın geliyorlar. Metrolardan, köşelerden pek çok insan hızlı adımlarla çarşıya geliyor. Gezi zamanlarını anımsıyorum. Slogan atmayan Meksikalılar, kilise ziyareti yapıyor, atıştırmalık bir şeyler almış hem yiyor hem yürüyorlar, türlü çeşitli gösterileri izliyor, konuşuyor, gülüyorlar. Bir başka dilin ortasında kalıyorum. Hiç bilmediğim. Sesler uğultuya dönüşüyor bu yüzden. Ve ben kendimi bir kez daha hengameye teslim ediyorum. Önce Juan’a, şimdi de tüm Meksikalılar’a teslim oluyorum. Anlamadan dinliyorum konuşmalarını. Rahatlıyorum. Burada olmaktan memnun olduğumu hissediyorum. Kelimelerinin anlaşılmazlığından duyduğum heyecanımdan ve endişelerimden sıyrılıyorum. Sadece yürüyorum.

20181104_194427-01

Her yer işportacı dolu ve de zabıta. Bir duyum alır almaz, ekmek teknelerini sırtladıkları gibi, olmadı çekiştire çekiştire kaçışıyorlar. Dünyanın neresine giderseniz gidin, insan her yerde insan. Vips adında bir restorana giriyorum açlığımı doyurmak için. Tüm masalar dolu. Yalnız olmanın avantajı sanırım, bana kuytu bir köşe buluyorlar herkes masa beklerken. Herkes en güzel masayı beklerken, ben bulduğum ilk masaya nimetmişçesine çöküyorum. Bana İngilizce bilen tek garsonu yönlendiriyorlar. Menüden yerel tatları öğrenip, biftek söylüyorum korkudan. Gerçekten yenmeyebiliyor pek çok şey. Risk almadan karnımı doyurmaya bakıyorum. Ve restorandaki wifi sayesinde çıldırmış gibi telefonla konuşuyorum. Garsonlar garipser oluyor. Monte Cristo Kontu gibiyim. Yıllardır konuşmamış gibi konuşuyorum. Rastgele numaraları arıyorum. Çok konuşma ihtiyacım var. Ana dilimde. Bu bir ihtiyaçmış ama garsonlar da herhalde deli demişlerdir ki o onların sorunu. İhtiyaçlarımı gidermeye çalışıyorum.

Turizm danışma bürosunu keşfediyorum meydandaki. Bir kadın bir erkek çalışıyor içinde. Erkek olan pek de anlaşılamaz İngilizcesiyle bana yardımcı olmaya çalışıyor, başarıyor da. Mercado Sonora’yı tarif ediyor bana. Burası cadı pazarı imiş aynı zamanda. Ticari bir taksiye biniyor ve kapısının önünde iniyorum. Gelir seviyesi iyice düşüyor. Her tür hediyelik eşyayı bulmanız mümkün burada, kafeslerinin içinde sıkışmış kalmış yavru köpek ve kuş bile satılıyor. Bir de büyücü malzemeleri var bolca. Benim derdimse hediyelik eşya almak filan değil. Ben bir cadı bulmak gayretindeyim. Daha çok bir Vanga Nine. Ne zaman öleceğimi söylesin, bileyim, ona göre hareket edeyim istiyorum. Bilmek istediğim tek şey bu: ölüm günümü gününe, yılına dek bilmek. O umutla başlıyorum araştırmaya. O ona, o ona derken beni beyazlar giymiş bir adamın yanına götürüyorlar. İngilizcesi yok ama şansıma az ileride oturmakta olan bir kadın tercümanlık yapmayı kabul ediyor. Kadınla konuşuyoruz ayak üstü. Neden bu kadar kederlisin diyor. Elli üç yaşında olup, doğduğundan beri bu sefaletin içinde mücadele veren dul bir kadın olduğundan, oğlunun Venezuela’ya gittiğinde ancak dünya varmış, sonunda Tanrı’ya inandım dediğinden bahsediyor. Dünyanın uzak ucundan buraya gelebilmişsin, çok şanslısın diyor. Bir bilse benim kendimi mahvetmekten ve sonra her yaşadığımı bir film karesi gibi izlemekten ne çok zevk aldığımı…

 

 

Öte yandan şanssızlığım bugün buranın ikinci kuruluş yıldönümünün olması nedeniyle(özetle doksan yaşında kör bir kahin ararken, iki yıllık bir büyücü bulmuşum), müzisyenlerin bekleniyor olması ve de bir anda çevremin büyücüye şükranlarını sunmak üzere sağdan soldan gelmiş pek çok kadınla dolmuş olması. Türkiye’den geliyorum, fal baktırmak istiyorum diye tutturuyorum. Beni içeri alıyorlar. Her yer ıvır kıvır dolu, tütsüler, kokular, İsa heykelleri, kuru çiçekler ve hatta ısmarladıkları öğle yemekleri ile tam bir keşmekeşin içine düşüyorum. Beni öldürmek isteyen erkeklerin var olduğundan, biraz aptal gibi davranmam gerektiğinden(ciddi ciddi) bahsediyor. Ahh diyor teatral bir şekilde karnını yardırmışsın(bildiğim kadarıyla ve ben ayıkken herhangi bir yerimi yaran çıkmadı, yarılsaydım bilmez miydim diye düşünmeye başlıyorum). Beni kim öldürmek istesin ki diyorum. Ben mühim bir şahıs değilim ki! Aptal gibi davranmamsa mümkün gözükmüyor şu saatten sonra. Çünkü dayanamadığım bir şey akıllı olabilecekken aptalı oynayanlar. Tercümanımızın çevirisine tabi olmakla beraber, başıma gelen ve gelecek olan tüm felaketlerden bana yapacağı büyü ile kurtulabileceğimi söylüyor. Altı yüz pezo beni olası katil ya da katillerimden kurtaracakmış kısaca. Görmek istiyorum diyorum. Madem buradayım, sonuna kadar gideceğim. Yumurtalı, tütsülü bir şova tabi tutuluyorum. Yumurtayı her yerimde gezdiriyor. Koltuk altlarında, kafamda… Bir demet ota içimi ferahlatan bir şeyler sıkıp, kırbaçtan hallice muamele ettiği tutamla orama burama vurup duruyor. Kafama kafama vurdukça aydınlanıyorum. Yaptığım hiçbir saçmalıktan utanma diyor bir ses. Adı üzerinde saçmalık çünkü. Ve ben bunu biliyorum. Giden 600 pezomaysa yanmıyorum. En azından yanmamaya çalışıyorum. İşimiz bittiğinde sarılıp ayrılıyoruz. Bir rahatlık çöküyor üzerime, bülbül yuvası saçlarımın içinden az evvel çarptığı otlar düşüyor ara ara. Kahkahalarla gülüyorum. Müzisyenler geldi bile. Bildiğiniz Sulukule. Kendilerini iyileştirdiği için ağlayarak teşekkür eden kadınlara olan şükranını belirtmek üzere yerlere uzanıp akrobatik hareketler yapıyor benimki. Bu Meksika’daki son akşamım olacak ve neşe içinde ayrılacağım buradan. Kendime bile açıklayamadığım pek çok nedenden ötürü en sevdiğim şehir olarak kalacak aklımda.

THE LAST MAN ON MEXICO CITY : MEXICO CITY’DEKİ SON ADAM

Kimdi diye soracak olduğunuzda, beni o son adama götüren yolda karşıma çıkan adamlardan bahsederek devam edeceğim yazıma. En son büyücüye kaptırmış olduğum 600 pezom için ağlıyordum, pardon gülüyordum malum. Pazarın arka sokaklarına girip fotoğraflar çekiyorum şimdiyse. Kars Sarıkamış’ın arka mahallelerine benzetiyorum bu muhiti. Pazarın son saatleri bunlar ve çöpler dağ olmuş çoktan. İnsanlar hiç durmadan tüketmekte. Güzel satış yapanlar yan yana bulunan yarı açık restoranlarda karınlarını doyuruyorlar. Yediklerine bakıyorum, iç açıcı görünmüyor. Fasulye göresim yok bir süre. Birkaç fotoğraf çekiyorum arka sokaklarında, bana poz veren Meksikalı bir bey var. Bir nevi bakkal dükkanının önünde oturmakta. Koltuk değneğini ve bacağındaki sakatlığı saklamak için dimdik ayağa kalkıyor. Ben ondan bir şey talep etmiyorum halbuki.

20181104_231454-01

Hava kararmaya başlayınca eve pardon otelime dönüş telaşım başlıyor. Trafik polislerine yol soruyorum. Bir tanesi nereden geldiğimi soruyor, sonra trafiği durduruyor ve peşisıra düşüyorum yola, yoluna. Bana şoföre vereceğim parayı gösteriyor, nerede indirileceğimi de şoföre söylüyor. Otelime yakın bir yerlerde inebilecekmişim bu sayede. Teşekkür ediyorum ki yapabileceğim tek şey bu. On beş dakikalık bir yol gidiyoruz. Şoför beni karga tulumba indiriyor. Karşıya geçiyor, hiç durmadan insan arıyorum yol sormak için. Fakat pazar gününün rehavetinden midir nedir, bir kapıcı bulabiliyorum ancak. Reforma’daki otelimi tarif ediyor işaret diliyle. Metroya geliyorum. İleride üç keş var. Biri kadın ve ağzında diş yok, diğer ikisi de öyle. Üzerime doğru geliyorlar, birden ilk gün çevreyi gezerken gördüğüm bir kadınla karşılaşıyorum. Şaka gibi. O beni hatırlamıyor ama fotoğraflarımda var. Kadını tanır tanımaz gülümsüyorum. Bana bakıyor korkuyla. Ortak lisana gerek yok bazen. Korku anında verdiğin tepkiler evrensel. Birini beğendiğinde ya da nefret ettiğinde karşındakine verdiğin tepki de evrensel. Elimle çabuk yapıyorum. Üç ayyaşın dikkati dağılıyor. Solumda ve nispeten bana doğru solda bulunan kadından tarafa doğru yürüyorum hızlı adımlarla. Kolundan tutuyorum çabuk diye. Hızlanıyoruz. İlerdeki güvenliğe doğru koştuğumuzu hatırlıyorum. Sonra da garip bir şekilde hiçbir şey olmamış gibi ayrılıyoruz. Az önce yaşadıklarımı yaşamamışçasına otelimi ve Reforma’yı soruyorum görevlilere. Meydan az ileride diyorlar, telefonları sayesinde otelin yerini bulup tarif ediyorlar.

Yürüyüşüm devam ediyor. Ona sor buna sor derken kimsenin bu lanet otelden haberdar olmadığını anlıyorum. Reforma’da ama iç sokaklarda olduğundan karıştırıyorlar. En nihayet siyah eşofmanlar giymiş bir adam çıkıyor karşıma. O kadar düzgün ki, yol sorarken nispeten iyi bir İngilizceyle konuşma gereği duyuyorum. Siz diyorum, iyi eğitimlisiniz. Nerden çıkardınız diyor, Mercado Sonora’dan geliyorum ve belli oluyor diyorum. Gülümsüyor. Meksika doğumluyum ve ailem de Meksikalı diyor. İmkanlar diyor. Avukatmış. Eğitim insanı öyle değiştiriyor ki(bazen ama). Perulu olabileceğini düşünmüştüm oysa ki. Nereden geldiğimi ve şimdiye dek burada duyduğum en anlamlı cümleyi soru şeklinde yöneltiyor bana: “Yaşamak için ne ne yapıyorsun ve burada ne arıyorsun?” Ben burada ne arıyorum? Kader denen bir şey var. Bazen biz sürükleniyoruz peşinde, bazen o bizi rüzgarına almış sürüklüyor. Buradayım çünkü Frida burada, hala. Güvercinle filin aşkına şahit oldum burada. Bıkkınlık onlarda da varmış ve ben de çok bıkmıştım hayatımdan ve gelmiştim buralara. En sevdiğim filmlerden birinin yazar ve yönetmeninin nereden geldiğini görmek istedim bu arada. Buradayım çünkü burada olmam gerekiyormuş. Pek çok ülke ve şehir gördüm şimdiye dek. Beni en çok etkileyenler sıralamasında Mexico City’e kaptırdı yerini Marakeş. En kıymetlim, en değerlim oldu. Yarın ayrılacağım için o kadar üzgünüm ki. Gün boyunca yaşadığım pek çok şey, geçmişimdeki pek çok şeyi çağrıştırıyor olduğundan, bir bira alıp odama gidip bebekler gibi ağlıyorum. Biramsa yarım kalıyor. Yorgunluktan bayılıyorum daha çok.

 

DÜNYANIN UZAK UCU : BİRİNCİ BÖLÜM, MEXICO CITY’e GİDİŞ

20181102_072231-01

DÜNYANIN UZAK UCU : BİRİNCİ BÖLÜM, MEXICO CITY’e GİDİŞ

GİRİŞ :

İçinden kaçmak, uzaklaşmak geliyor. Bu sebeple başka bir ülkeye, yeni insanlar görmeye, bir yerin yerlisini yerinde görmek üzere düşüyorsun yollara. Bir filmin rüzgarına kapılıyorsun bazen, bazen de bir kitabın vuruculuğuna. Kimi kaderinde varmış görmek diyor, eğer gidip görebilmişsen. Bizler mi yaratıyoruz kaderlerimizi, kaderlerimiz mi bizi biz yapıyor bilemeden de sürükleniyoruz çoğu zaman sert esen rüzgarların etkisiyle. Halide Edip Adıvar’ın Hindistan’a Dair’i, mutsuz bir çiftin hikayesinin anlatıldığı Rossellini’nin Journey to Italy’si, yine bir başka mutsuz çiftin hikayesinin içinden geçtiği bir Paul Bowles uyarlaması olan Esirgeyen Gökyüzü, yazarlarının, yönetmen ve senaristlerinin yaptığı ziyaretler esnasında yaptıkları gözlemler ve esinlenmeler olmasa olmayacaklardı muhakkak. Öte yandan hiç mi neşeli, mutlu çift yok seyahate çıkan? Kitaplar, filmler neden mutlu çiftleri tatile göndermiyorlar diye soracak olursanız, hayatından sıkılmış olmasan, arayış içinde olmasan neden yollara düşesin ki? Önemli olan ne aradığını, ne istediğini bilmekte. Tek kriteri bu olmalı insanın, hayatındaki anlam arayışında ne istediğini bilirsen hayat bir parça daha kolay atlatılıyor sanki. Arayışının bir noktada sonlanacağını içten içe biliyor oluyorsun en azından. Neden buraya geldiniz diye sorduğunuz pek çok insan size o kitap, bu belgesel, şu filmden etkilenerek meraktan buradayım cevabını verecektir. Merak geçerli bir neden olmakla beraber, çok da tatminkar olduğu söylenemez. Bana soracak olursanız ben bıkkınlıktan düştüm yollara. Gidebileceğim en uzak noktaya gidiyorum, çünkü hayatımdan, kendimden, etrafımdaki vazgeçilmez gibi görünen herkesten kaçasım var. Herkesten uzaklaşasım. Bıkkınlık en tatminkar cevap bence seyahate çıkmak için geçerli bir neden olarak. 

D91E0082-A666-46C0-9037-EF9CAAB98980

Gelelim o filme, şu filme derken, Babel filmini rehber ediniyorum kendime. Filmde anlatılan kelebek etkisinin ve hem de kendi evlilik krizlerinin ortasındaki çiftimizden Cate Blanchett’ın canlandırdığı Susan’ın turistik bir gezi esnasında vurulmasının bir evliliği nasıl kurtardığına tanıklık ettik Fas çöllerinde. Japonya’dan gelen ve Bedevi ailenin oğullarından birinin eline geçen silahtan çıkan merminin etkisiyle bir başka çölde-işe bakın burası Meksika, emanet çocuklarla kaybolan yetenekli Adriana Barraza’nın canlandırdığı Amelia’nın çilesiyle ilerledik aç susuz Meksika çöllerinde. En ağır bedeliyse Habil ve Kabil mitini canlandıran kardeşlerden Habil ödedi kuşkusuz. Bizler o öyle bu böyle derken, Mexico City doğumlu yazar ve senarist Guillermo Arriega’nın filmin yönetmeni bir başka Meksikalı ve Oscarlı yönetmen Inarritu ile beraber dehalarını konuşturuşlarına şahit olduk bir yandan, bir yandan da hayal gücünün dumanlı perdesinin ardından çıkıveren ve başrolde oynayan realizmle beraber bizlere 143 dakikalık görsel bir şölen sunan kalemlerin gücünü izledik. Kendi hikayelerimizin kahramanı olan bizlerse çıktığımız seyahatlerde Babil kulesinden arta kalan farklı lisanların günümüzdeki kurbanları olarak iletişim kurmaya çalışıyoruz birbirimizle. Hiç İspanyolca bilmediğim ve Meksikalılar da İspanyolca dışında bir dil bilmedikleri halde bir şekilde yolumu buldum bu koca şehirde. Rehberimin Babel filmi olacağı hiç aklıma gelmezdi bu anlamda. Ama oldu işte. Bir de kulağımda onun sesi Tanrı Türkçe biliyor diyen. Hiç yalnızlık çekmedim bu yüzden. Kendimi onca koşturmacanın içinde en çok dinlediğim seyahat bu oldu herhalde. Çünkü çoğu zaman içimdeki sesle konuştum, kimselerle diyalog kurmam mümkün olmadığı için. Kendim çaldım, kendim söyledim kısaca.

20181102_082748-01

20181102_080942-01

20181102_072525-01

GİDİŞ :

Önüme çıkan herkese söyledim. Gitmek istemiyorum. Herkese de teklif ettim. Biletim biletindir, yolum da yolun, kısaca “sen git”! Biri ben Almanya’ya gidiyorum dedi, diğeri güldü geçti. Seyahat kısmı bana kaldı kısaca. Kaderimle uzlaşmazsam, bana oynayacağı oyunları biliyorum. Benden daha acımasız olduğunu biliyorum çünkü. Sabaha doğru beş gibi kalkacak olan uçak için iki buçuk gibi havaalanında olmam gerekiyor, ağırdan alıyorum, çantamın fermuarı bozuluyor, her şey ters gidiyor. İşaretler beni delirtiyor. Alelacele çağırdığım taksinin şoförüne de sen git diyorum. Olur mu öyle şey, ne güzel git gez gel diyor. Tamam da istemiyorum. Canım istemiyor, kimselere anlatamıyorum. İsteksizlik korkunç bir şey imiş. Tek istediğim yok olmakken. Bunlar hep ama hep bıkkınlıktan.

Air France’la Paris üzerinden aktarmalı olarak uçacağım. Charles de Gaulle’de saatlerce sürecek bir bekleyişin ardından, yine uzuun saatler boyunca Meksika’ya gidiş sürecek. İlk kısım fena geçmiyor. Fakat havalimanında geçmeyen saatler yaşıyorum.  Saçma sapan şeyler yiyip içiyorum. Mağazaların dergi ve kitap reyonlarını geziyorum. National Geographie’de konu yine mültecilik. Venezuela’dan çıkmış daha iyi bir hayat için Güney’e yani Brezilya’ya doğru yola koyulmuş binlerce mülteci arasından bir aile ile yapılan röportajda yemek için yola çıktıklarını anlatıyor evin reisi. Fakat Brezilya’da da durum pek parlak değil. Hikayeler hangi kıta, hangi ülke, hangi komşular arasında olursa olsun o kadar benzer ki. Brezilya elbette ki bu davetsiz misafirlerden dolayı mutsuz ve isteksiz; biz müsait değiliz dese de, 2017’den beri 58000 Venezuela’lı akın akın gelerek yerleşmişler bile. Hamakta yatıyorlar, bir aile bir nefeslik bir çadırı paylaşıyor, gün boyu kahve satan bir kadın bir öğünlük yemeğini çıkartabiliyor ancak. Mecburi ya da değil, ben veya o, o diyar bu kıta hiç durmadan hareket halindeyiz. Umut daha iyi bir yaşam için. Amerika sınırına yürüyen Meksikalılar, Brezilya yolundaki Venezuelalılar, Türkiye’den Avrupa’ya her şeyi göze alarak deniz yoluyla geçmeye çalışan Suriyeliler, Afganlılar, İranlı ya da Kürt mülteciler. Hepsi benzer kaderleri yaşıyorlar. Herkes daha iyi bir hayatın peşinde, herkes ekmeğinin derdinde. Bunların arasında en güç olanını söyleyeyim, bir aile babasıysan ve yanında namusundan, boğazından sorumlu olduğun bir karın ve çocukların varsa ve onların yanında, onlara rağmen kötü muamele görüyorsan, işte o an insanlığın bittiği ana şahit olmuşsun demektir. Yıllar yıllar evvel Kars Sarıkamış’tan bindiğim otobüsteki Afgan adama karısının ve iki çocuğunun önünde anasının gözü bir muavin tarafından yapılan aşağılamayı hiç unutmadım. Karısının kolunu uzun süre tuttuğunda gıkını çıkartamamıştı zavallı adam. Dünya böyle aşağılık, böyle namussuz adamlarla dolu işte. Bir başka aşağılık adam da beni buluyor seyahatimde. Yanımda oturan Cezayirli olduğunu söyleyen ve hiç durmadan bana bakan, ne yiyip ne içtiğimi kontrol eden bir yağ tulumu. Ayakkabılarını çıkartıyor, okuduğum kitaba göz gezdirip hangi dilde olduğunu soruyor. Meksika’ya kadar beraber uçmak zorundayız ve kaçabileceğim bir başka boş koltuk yok. Hostese kolçağın içindeki televizyon ekranını çıkartamadığımı söylediğimde, üzerine vazifeymiş gibi göğsümü ezerek ekranı çıkartıyor. Sadece sarışın ve yaşça benden büyük hostesin yüzünü hatırlıyorum ana dair. Ben yaparım diye adama doğru müdahale ediyor can havliyle. İki kadın bakışıyoruz. Rezil olduğumu düşünüyorum. Bir de şahidim var artık. Bu adamı normal şartlarda öldürebilirim. Yüzüne yumruk atabilirim, birkaç dişini indirebilirim, dişlerini yutturtabilirim, onu boğabilirim ama sesssiz kalıyorum. Artık hiç konuşmuyorum, dönmüyorum da ondan tarafa doğru. Fakat hiç durmadan beni izliyor. Ekranda sorun yaşadığımda müdahale ediyor. Ekranı kapatıyorum, okuduğum kitabı kapatıyorum, kendimi kapatıyorum. Hiç durmadan of çekiyorum. O kadar sıkılıyorum ki, damarlarım yırtılacak sanıyorum. Kımıldayamıyorum. Bir anda yerimden fırlıyorum, hostes endişeyle bana bakıyor şimdi cıngar çıkacak diye. Arkaya geçiyor ve bir viski söylüyorum. Sek. Gelip aynı koltuğa oturuyor ve viskimi içiyorum. Cezayirli şaşkınlıkla beni izliyor. Sonra yine aniden yerimden fırlıyor ve bir viski daha alıyorum. Onu da Cezayirli’nin yanında içiyorum. Sonra sakinleşiyorum. Biraz. Sarsıldığımı hissediyorum. İki el kollarımdan tutuyor. Az evvelki hostes. Uyan, az kaldı diyor İngilizce. Benim için İngilizce konuşuyor. Sızmışım ve gelmişiz. Ağlamak istiyorum. Ama bir bebek gibi ağlamak için çok yaşlıyım. Yanımda iğrenç bir adamla seyahat ettiğimi hatırlıyorum ve mecburen ayılıyorum. Koltuk değiştirmeyi bile akıl edemediğime yanıyorum. Aşağıya inebilirdim. Uçak iki katlı çünkü. Pilot kabinine bile gidebilirdim. Kahretsin. Dilim tutulmuş, aklım durmuş, irademi kaybetmişim. Sağduyumu en çok. Ama adamı dövmedim. Bu da bir şey, Daha önce yaptığım oldu çünkü.

20181102_184117-01

SONUÇ :

Uçak sakince konuyor. Kemerlerimizi çözdüğümüzde ilk iş hostesi arıyor gözlerim. Artık gülebiliyorum. Duyguları gözlerinden okunan kadınla sessizce selamlaşıp, yanımdaki domuzun yanından uçarcasına ayrılıyorum. Bagajları beklerken görüyorum onu, bana bakıyor umutsuzca. Gözlerinde umutsuzluk olan bir pislikmiş yalnızca. Gözüme o kadar zavallı görünüyor ki. Ben seni normal şartlarda, kendi ülkemde olsam durmaz yumruklardım. İçimden yükselen tek his öfke ve şiddete şiddetle karşılık vermek. Şimdi anlıyorum. Bana ısrarla neden nereli olduğumu sorduğunu. Fransız olsaydım beni taciz edemezdi. Haddini bilmek zorunda hissederdi. Beni az gördü. Yalnız gördü. Diş geçirebileceğini düşündü kendince. 

Meksika akşamları soğuk bu arada ama ben sıcak hissediyorum. Hem viskiden, hem de bir pislik yüzünden. Sıla’yı gayet iyi anlayabiliyorum. Yediremezsin. Bazen. Her şeyi göze alırsın. Hepimiz bir şekilde, bir yerlerde tacize uğruyoruz. Bundan kaçmak için çarşafa girmemize gerek yok. Hayattan kaçamazsın. Ama susmayacağız da. 

Meksika’ya bu duygularla indikten sonra kapalı ve yağdı yağacak havanın etkisiyle iyice kapanıyorum. İnsanlar gözüme kötü görünüyorlar. Eve dönmek istiyorum ama o kadar uzağım ki. Hava o kadar karanlık ki. Odaya gidip duş alıp uyumaya çalışıyorum. Başaramıyorum çünkü jet lag olmuşum. Bir de Cezayirli fobim var artık.

Hiç mi güzel bir şey yaşamadın, mülteci krizi, üçüncü dünya ülkesinden bir vatandaşın tacizi, bunlar biraz ağır olmadı mı diye soracak olursanız, evet yaşadım. Bir tanesi ben Paris havaalanında uçağımı beklerken yan masama gelen bir vejetaryen erkeğin tabağındaki yemeklere olan minnetini gösterişindeki zerafete tanıklık etmemdi. Ellerini birleştirerek şükretti nazikçe. İkincisi havaalanında gezdiğim sergiydi. Üçüncüsüyse bizde henüz hiçbir kitabı yayınlanmamış Amelie Nothomb’ın son kitabının arka kapağında yazan sözün harikalığıyla çarpılmam oldu: “ La personne qui aime est toujours la plus forte.” Google translate s’il vous plait!

20181102_073417-01

DESDE ALLA

images-238

DESDE ALLA

İsminin Türkçedeki karşılığı olan “uzaktan” kelimesiyle doğrudan bir ilişkisi var filmin ana karakterlerinden biri olan ve sokaklardan topladığı genç erkekleri para karşılığında eve getiren elli yaşlarındaki Armando’nun. Uzaktan izleyerek, dokunmadan ve dokunulmadan cinsel tatmin sağlayabiliyor bu sayede. Hayata bakışı, insan ilişkilerindeki mesafesi, suskunluğu, genç erkeklere yaklaşımı, yaptığı iş, oturduğu ev ve içerisindeki objeler, kendi ailesini kurmamış yalnız yaşayan bir adam için gereksiz nostaljik ve yer yer itici görünen bir sürü çerçeve içerisindeki irili ufaklı yine bir sürü aile fotoğrafı, dekorasyon ve giyim tercihlerinde kullandığı renkler bir bütün olarak çok da sevimli olmayan bir yaşam şekli seriyorlar gözlerimizin önüne. Film bir başka kıtadan sesleniyor İspanyolca olarak: Venezuela’dan, Hugo Chavez’in sosyalist ideallerle yeşerttiği, öte yandan şiddet oranında liderliği dünyanın başka şehirlerine kaptırmayan Caracas’tan. Kent dahilinde nüfus iki milyon civarında iken, çevresindeki varoşlarla toplam rakam beş milyonu buluyor, hal böyle olunca da aradaki gelir dağılımı adaletsizliğini göstermekte maharetli ellerde tıpkı Desde Alla’da olduğu gibi uçurumları bir yemek sofrasında, ucuza çıkarılmış bir düğün töreninde seriyor gözler önüne teker teker. Yaşları, yetiştiriliş tarzları, aileleri ve sınıfları birbirinden çok çok farklı iki adam defalarca aynı sofrayı paylaşıyorlar. Giderek pervasız genç erkeğin baba ve sahip rolünü Armando’ya bırakıp teslim oluşuna tanık oluyoruz bu bir anlıkmış gibi gelen yemek sahnelerinde. Babasının ağzından çıkacak kelimelerin tek yasa olduğunu kabul eden beş yaşında bir çocuk oluyor bir anda. Sonra da onun sahibi, tanrısı kısacası her şeyi olduğunu ve onsuz nefes dahi alamayacağını bilmese de iliklerine kadar hisseden ve acaba şimdi ne diyecek diye ağzının içine bakmaktan başka da bir şey düşünemeyen, en nihayetinde sahibinin fırlattığı terlikleri koşarak geri getireceği komutu bekleyen bir ev köpeğine dönüşüyor çete lideri asi Elder yavaş yavaş.

Armando ve kızkardeşi zamanında öz babalarının cinsel tacizine uğramış iki kardeş. Kız kardeşi bir şekilde bu travmayı atlatmış görünüyor. Dışarıdan normal görünen bir hayatı var. Evlenebilmiş ve eşiyle beraber bekledikleri evlatlıkları gelmek üzere. “Bence bundan sonra her şeyi kendi haline bırakmak en normali” deyiveriyor kabullenmişlikle. Armando ise unuttun mu derken elindekileri kırıyor ben unutmadım dercesine. Babasını takip ettiği bir gün onun da normal denen sınırlar içerisindeki hayatını sürdürdüğüne şahit oluyor. Tekrar evlenmiş uzaktan anladığımız ve uyuyakalmış olan bir erkek çocuğunu kucaklamış evinin merdivenlerinden yukarıya çıkartıyor. Bir seferde aynı asansörü paylaşıyorlar hiç konuşmadan. Yıllar sonra gelen bu suskun karşılaşma bile altüst ediyor onu. Eve gelir gelmez kusuyor Armando. Kendisi yok edemediği için belki, Elder’ı yavaş yavaş ama hiç açık etmeden cinayeti işlemeye sürüklüyor. Ona babasının koordinatlarını veriyor. Ama bu kurnaz plana dair hiçbir söz çıkmıyor ağzından. Sadece çocuğun ona olan zaafını kullanıyor. Belki bir plan bile yok, öylesine gelişiveriyor her şey. Yahut bu sinsi burjuva ilk evine getirdiğinde ağzını burnunu dağıtan, paralarını çalan ve ona ibne diye hakaret eden ve kendisini dünyanın merkezi olarak gören on yedilik çocuğa dünyanın kaç bucak, ibnenin kim olduğunu göstermek maksadıyla hareket ediyor. Yönetmenin elinde sonu yürek burkacak kadar kötü biten bir hikaye, soğukkanlı ve hesaplı bir şekilde ilerlediğinden gerçekçi ve güç bir izlenceye dönüşüyor. Sizi cevapları çok başka yerlerde ararken bulacağınız binbir soruyla baş başa bırakıyor filmin senaristi ve yönetmeni. Hayat çok acımasız ve merhamet bu gezegende kolay bulunan bir şey değil bundan sonra diyor sanki. Bizler de iki erkekten kimin kadın, kimin erkek rolünü üstlendiğini, Armando’nun söylediği gibi kimin ibne olduğunu nihayet açık açık gördüğümüzde koltuklarımıza mıhlanmakla yetiniyoruz. Kabul etmeliyim ki bu sahneler izlenmesi öyle kolay anlar değiller ve bu noktaya gelene kadarki sürede genç oyuncu, bir delikanlının sınırları belli olmayan aşkın tutkuya dönüşmesinden rahatsız kendi kendine yaşadığı iç çatışmaları çok iyi yansıtıyor perdeye. Oyuncular rollerini eksiksiz yerine getirip, ben oyuncu olmak istiyorum, zaten yetenek var müthiş diyen akranlarına ve olmayanlarına oyunculuğun saçma sapan dizilerdeki yakın plan göz süzmelerden, kaçamak öpüşlerden ibaret olmadığını, bazı rolleri üstlenmenin özellikle ruhsal açıdan derinlerde bir yerde büyük yaralar açabileceğini hiç hesaba katmamış olduklarını düşündürtüyor. Ağır bir metne ve süslü diyaloglara sahip olmayan bir filmin iki cesur başrol oyuncusunu çok çok beğendiğimi buradan belirtmem gerekiyor. Bir oyuncunun kendisini ahlaki açıdan yargılayıp, bedenini ve ruhunu tüm çıplaklığıyla gözler önüne serebileceği roller de öyle kolay kolay yazılmıyor. İlk uzun metraj filmine imza atmış ve onunla da Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan almış yönetmen Lorenzo Vigas ve usta Guillermo Arriaga(neden usta? bakınız Amores Perros, bakınız 21 Gram, bakınız Babel, bakınız The Burning Plain, bakınız Three Burials)’nın varlığı özellikle son saniyelerdeki Almando’nun yaşarmış gözlerine odaklandığı ana dek merak unsurunu üst düzeyde tutabiliyor ve seyirciye cevaplanmamış soruların yanında koyu ve karanlık bir hiçlik duygusu bırakıyor geride. Bir kazananın olmadığı bir film ve son bu. Mutluluk, geriye dönüp baktığında öyle bir an ya da son, bir parça adalet duygusu filan barındırmıyor içerisinde. Şiddet var onun yerine, öfke var, kafası karışık genç bir nüfusun sokaklarda ucuz işler ve boş hayaller içinde tükenmesi var. Her coğrafyada karşımıza çıkan benzer bir ezilmişlik, yokluk, yoksunluk, zamanında ve halen daha çok ama pek çok defa sömürülmüş bir coğrafyada bizden çok uzakta ama bizi anlatıyor sanki. Her ülkede yoksulluğun dili aynıymış demek ki.

desde-alla

Filmin dönüm noktası Almando’nun bakıp beslediği Elder’ın tabiatından kaynaklı nankörlüğü ve açlığıyla evdeki gizli kasayı bulup onu soymaya çalışması ve nihayetinde Almando’ya yakalanması oluyor. Kendini yaralayan Almando, bu noktadan sonra erkin kimde olduğunu ve iki erkek arasındaki ilişkide rol dağılımının neye göre, kime göre yapıldığını anlatıyor nazikçe. Hiç kırbaç vurmadığı çocuğu kölesi yapıyor. Her ikisi de babadan yana sorunlu olan çocuklar bunlar. Almando’nun babası bir pedofilken, Elder’ınkiyse çocuğunu şiddetle büyüten ve şimdi de kendisi hapiste büyüyen bir baba. Ve onların çocukları olarak her ikisi de bilmeden babalarının benzer kaderlerini yaşıyorlar. Almando Elder’ın kanına giriyor ve tıpkı babasının ona yaptığı gibi kıstırılmış bir hayata, kuyruğundan yakalandığı bir kapana mahkum ediyor onu. Elder’sa belki de babasının yattığı hapishaneye girecek.

images-270.jpg

İki karakterin arasındaki sınıf farkını en güzel sokakların, duvarların, binaların diliyle anlatmış yönetmen. Almando’nun diş labaratuvarı ve evi yüksek katlı binaların olduğu nezih bir semtte yer alıyor. Elder, Almando’nun hayatına sesleniyor sanki durduğu kaldırımlardan. Chavez’in adını görüyoruz bir duvarda sprey boyayla yazılmış. Sosyalizm belki de sıska bir oğlanın bacaklarının arkasında saklı. Otobüs insanlarıysa kalabalık ve telaşlı. Düğüne ve rüküşan kıyafetine uygun kocaman küpeler takmış olan Elder’ın annesi bir başka dünya. Almando başından beri bu fakir hayata cebinden çıkartıp gösterdiği deste halindeki banknotlarla sahip oluyor. Çok kolay para harcıyor genç erkekler için. Elder’ın aşağı sınıftan olan çevresine gereksiz bir nezaketle yaklaşıyor emrinizdeyim derken. Akıllarına parayı sokuyor bir şekilde bu insanların ya da her şekilde alışverişin adil olduğunu ispatlamak gayesinde.

Erkek egemen toplumda dışlama kolaylıkla gerçekleşiveriyor. Aile evde bir ibne istemiyor. Bunu da avazı çıktığı kadar yüksek bir sesle belirtebiliyorlar. Arkadaşları da öyle eskisi gibi  yakınlarında görmek istemiyorlar onu. Ortada tam manasıyla bir ilişki yokken suçlu bulunan ve adı çıkan Elder, gidecek yeri kalmadığından mecburen Almando’nun yanına sığınıyor. Almando ise Elder’la işi bittiğinde onu hiç düşünmeden polise ihbar ediyor. Elder bir babayla yaşayıp, korunup kollanmaktan hoşlansada, bu farklı tabiatlı, münzevi hayat yaşamaya alışmış adam onu ters köşeye yatırıveriyor. Etrafını sarmış polislerden umutsuz bir kaçış oluyor Elder’ınki ben bir şey yapmadım derken.

DESDE-ALLA-by-Lorenzo-VIGAS_ampliacion

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: