BİR ŞEYLERİN PEŞİNDE, YEDİNCİ BÖLÜM : BURSA “SÜMBÜLLER VE SÜRGÜNLER KENTİ” MUDANYA VE TRİLYE – 3

20170413_093213-01
MUDANYA

BİR ŞEYLERİN PEŞİNDE, YEDİNCİ BÖLÜM : BURSA “SÜMBÜLLER VE SÜRGÜNLER KENTİ” MUDANYA VE TRİLYE – 3

MUDANYA :

11 Ekim 1922 tarihinde imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması’na ev sahipliği yapmış, zarif ve biçimli evleriyle geniş sokaklarında yürümenin insanın içini açan tarafı yanında oturanlarının hiç bitmiyor dediği esintisinden yer yer “aynı” içinizin bu sefer de titremekten kendini alamadığı, mevsimsel olması itibariyle desem de sokakları da, insanları da genel olarak sessiz ve sakin, Bursa’nın denize kıyısı olan bir başka ilçesi Mudanya. Havası çarpıyor insanı. Kendine getiriyor. Kışın uçuyor buraları diyor sakinleri. Tarihte bir ilçenin uçtuğu görülmese de, sanki çook kuvvetli bir rüzgar sizi alıp götürecek gibi geliyor yürürken. Uçmanız bu ilçe sınırları dahilinde bir gün mümkün olacaktır, belki de.

20170413_101224-02.jpeg
Mütareke Evi

3 Ekim’de başlayan ve tam sekiz gün süren, masa başında tarafların temsilcilerinin verdikleri kıyasıya bir mücadele sonucunda nihai karara varabildikleri antlaşmanın önemini ve İnönü’nün diplomatik becerisini idrak edebilmek için bir sürü kitap okumanın, arşiv karıştırmanın gerekliliği dışında, aynı antlaşmanın yapıldığı evi ziyaret etmeniz de dönemin havasını koklamanız açısından son derece mühim bir teşebbüs olacaktır kanımca. İsmet İnönü’nün yabancı diplomatlarla yan yana çekilen fotoğraflarını görünce, uzun uzun adamların arasında zekice bakan iri gözleriyle İsmet Paşa’nın sıyrıldığını görüyorsunuz hayretler içinde. Kurtuluş Savaşı esnasında imzalanan ilk siyasi başarıya imzasını atmış parmakları idare eden, zehir gibi çalışan bir de kafa olması gerekiyor omuzların taşıdığı boynun hemen yukarısında. Deniz kıyısında tek başına kaderini bekleyen bu müze evde, bundan doksan beş sene önce, hüzünlü sonbahar günleri ve geceleri boyunca, bol bol Marmara havası koklayarak, dolayısıyla iyot ala ala bir pazarlık havasında yaşamak zorunda kalmış aynı adamlar kısa ama gerilimli saatler boyunca, bir masanın etrafında. Kıssadan hisse, bazı adamlar büyük işler yapmak için geliyorlar dünyaya. Şimdiki zamana dönüyorum ve çevremdeki seslere kulak veriyorum. Bir köşede çalışanlar var havaya yayılmış endişeleriyle ve de ziyaretçiler geliyorlar tek tük merak dolu sorular dillerinde. Maaşlardan ve ikramiyelerden konuşuyorlar. Atatürk yok muydu Mondros imzalanırken diyor bir ziyaretçi görevli memura. ”O başka cephedeydi, biraz da üşütmüş üstünüze afiyet, boğazlar esiyordu malum. E kolay değil, savaş savaş nereye kadar, cephe cephe, İngiliz, Yunan kovala, Çanakkale’de destan yaz filan, daha sırada devrimler var, altında da jet yok ki seni uçursun dursun mütareke mütareke; hal böyle olunca da Mondros İnönü’ye emanet edilmiş canım.” İç sesimdi sakin olun. Memur ”yok” diyor sadece kaşlarını havaya kaldırarak. Her neyse eğer daha çok tarih peşindeyseniz, bi zahmet İlber Ortaylı’ya başvurmanızı salık vereceğim. En uzman o bu konularda. Ben sadece sokak ve müze gezip, duygusala bağlıyorum kendimce.

20170413_093714-01

20170413_093750-01

20170413_093935-01

Mutluluk neydi? İnönü mutlu muydu bu antlaşmayı ülkesinin lehine çevirmek için bunca çabalarken? Halk bu durumu idrak edecek durumda mıydı aynı zamanlarda ya da şimdi! Mutluluk İnönü’nün peşinde koştuğu, olmazsa olmazı mıydı? Her şey bittiğinde hiç düşünmüş müydü, Yunan delegeler görüşmelere katılmayıp, bir gemiden izlemekle yetinirken, Mudanya’daki o evde bir İngiliz, bir Fransız, bir İtalyan, bir de Türk’tük, neler yaşandı neler, şimdiyse anılarımı yazmakta olduğum köşemde, mutlu olduğum zamanları düşünüyor ve bulamıyorum demiş miydi acaba hiç? No. Hiç sanmıyorum. Aptallar mutluluk peşinde koşarlar sadece.

20170413_094224-02

TRİLYE :

20170413_110203-01
TRİLYE

Trilye’yi kuşbakışı gören, deniz manzaralı Çamlıkahve’ye bırakılıyorum manzara buradan süperdir diyenlerin sözlerine kanarak. Süper olmasına süper de, hava soğuk olunca kapalı bölüme sığınıyorum, tam da uğultulu kalabalığın içine. Kahvaltı geldiğinde, açlıktan ve de insan kalabalığından yalnızlığımı unutuyorum. Kendimi peynir, zeytine verdim diyeceğim soranlara. Ben bu kadar yiyemem demiştim masamdaki sayısız çeşidi ilk gördüğümde, yersiniz demişti genç çocuk bir yandan çay servisimi yaparken. Yarım saat sonra küçük kahvaltı tabaklarının çoğunun içinin silinip süpürüldüğünü görüyorum. Benim eserim diyorum ama öte yandan akşama kadar bir daha acıkmıyorum da. Oğlana da çekinerek yedim çoğunu diyorum. Gülümsüyor. Sanki hep böyle oluyor. Gelince yiyorsun işte, önüne korlarsa yersin böyle der gibi bakıyor.

Çamlıkahve’den aşağıya doğru iniyorum yavaş yavaş. Enerjim sonsuz olduğundan, Bursa’ya yürü deseler yürüyeceğim ama sokak aralarında tek başına yürümekten aldığım keyif öyle büyük ki. Mutluluk bu benim için, bu kadar. Karışan yok, görüşen yok. Krallar gibi karşılıyor boş sokaklar seni. Soru sormuyorlar, karşılığında cevap beklemiyorlar, önüne yollarını seriyorlar karşılıksız, evlerini, manzaralarını, mahalle sakini insanlarını, bahçelerine, balkonlarına astıkları çamaşırlarını, kısaca her şeylerini. İşte bu yüzden çok seviyorum boş sokakları. Onların içindeki karşılıksız sevgiyi(tokluk hissi her şeye sevgiyle yaklaşmama sebep oluyor, açken hınçlısın).

Bir aile çıkıyor karşıma, genç oğlana tabut ev nerede diyorum, o da bana uzakta o diyor. Sonra da başlıyor uzun uzun anlatmaya. Şurdan sap, burdan çık falan diyor. Sonra da kimlerden ki diyor. Tanımıyorum ama buralarda olması gerekiyor diyorum. Buraya ölü gömmezler, hiç mezar taşı yok ki diyor saf saf. Tabut deyince aklına cenaze ve mezarlık gelmiş haklı olarak. Tamam çocuk sen de haklısın. Bende oluyor salaklık, kimseyi göremeyince önüme çıkan ilk kişiye tabut ev nerede deyince, çocuk ne yapsın, bana mezarlığı tarif ediyor. Oradan Taş Mektep’e geçiyorum. 1900’lü yılların başında yaptırılmış, zamanında son derece görkemli olduğu aşikar olan yapı, okul olarak tasarlanmış olup, Kazım Karabekir Paşa’nın gayretleriyle ”Darü’l-eytam” olarak hizmet vermiş bir zaman. Şimdiyse kaderine terk edilmiş o da, tıpkı diğer yapılar gibi. Trilye’nin arka sokaklarında, bir sürü eski bina çıkıyor karşıma. Çoğu terk edilmiş. Ama zevk sahibi Rumlar yıllara asaletleriyle direnen evler, binalar bırakmışlar geride. Şehirler gecekondudan geri dönüşümün verdiği zevksiz apartmanlar ve Toki yığınlarına dönüşürken, bu sokaklar insanın yüreğini titretiyor, sanki söyleyecekleri bir söz taşıyorlar duvarlarında, kırık pencerelerinde. Bir zamanlar buralarda yaşamış insanlar bir tarih bırakmışlar bize, bizler de çok çocuklu Tokiler bırakacağız geriye.

Tozun dumanın içinde yürürken, gözlerim beni günlerdir taşımaktan bıkmayan(biraz da mecburiyetten) spor ayakkabılarıma kayıyor. Aldığımda gri idiler. Şimdiyse toz topraktan acınası görünüyorlar gözüme. Bir sağ tekine bakıyorum, bir de sol. Çok gariban durumdalar, durumdayız daha doğrusu. Ayakkabılarımın dramını paylaşırken karşıma bir boyacı çıkıveriyor. Allahtan diyorum. Anlamıyor. Yok ben hep buradayımdır diyor. Başlıyor parlatmaya benimkileri. Hiç ses etmiyor bir çift spor ayakkabım. Çevre esnaftan çıkıp gelen bir genç, elinde ayakkabılarıyla sıraya giriyor ki kuyrukta sadece ben varım. Sürekli boyacıya takılıyor. Bizim pabuçlara ikinci sınıf muamele çeker oldum olası diyor. Yüzünüzü eskitmişsinizdir diyorum. Aynen öyle diyor. Öncesi, sonrası yapsanız iyiymiş ayakkabılarınıza diyor. İş bittiğinde bu sefer de aşırı parlaklıktan tanınmaz hale gelen ayakkabılarımı yadsıyorum. Yıpranmış hallerinden eser kalmamış. Taraklı, Göynük, Kocaeli, sonra da ilçe ilçe Bursa’yı gezen onlar değil sanki. Yeniden doğmuş gibiler. Gezmeye mi geldiniz diye soruyorlar ben ayrılırken, evet diyorum. Havalar bir iyice ısınsın hele, buraya kalabalıktan bir saatten aşağı ulaşmanız mümkün olmaz diyor. Mudanya’daki bitmeyen sahil çalışmalarından ötürü halk buraya kaçıyormuş denize girmek için. Zaten ya bir yol çalışması, ya sahil planı vardır belediyenin ya da kara yollarının aylarca süren ve kolay kolay bitmeyen. Her neyse.

Trilye’ye gelmişken biraz alışveriş yapmak için tezgahı rengarenk öteberilerle dolu Tirilye Çarşısı’nın içine giriyorum. Envai çeşit şey var dükkanda. Sahibi bir memur çocuğu ve babasının memleketine gelip yerleşmiş. Burada yaşanır mı diye soruyorum kendi kendime, yaşanır ya diyorum yine kendi kendime. Mis gibi hava, insanlar sakin, balıkçısı var, rakıcısı var, denizi var, yirmi dakika sonra Mudanya’sı, bir saat sonra da Bursa’sı var. Bursa’nın telaşına ne kadar geç girersem o kadar iyi olur diye geçiriyorum içimden. Çok mutluyum burada bulunmaktan. Sakinliğine gelince, balıkçı kasabaları böyledir, sanki görünmeyen bir el saatin akrep ile yelkovanını belli bir anda durdurmuş gibi her gün birbirinin aynı, aynı manav, aynı bakkal, aynı kahve, aynı Fatma Teyze ile bir ömür geçer gider. Peki benim ömrüm hep böyle mi geçecek? Bilmiyorum ama hayatımda ilk defa bir yolculuktan Taraklı’dan aldığım kaşık, Göynük’ten aldığım bir kilo keçi peyniri ve az sonra gireceğim bir dükkandan alacağım zeytin, reçel, kekik gibi daha çok kahvaltıya yönelik yiyeceklerle ayrılıyorum. Limon reçelini tercih ettim. Nar reçeli de yapmışlardı. Zeytinleri bir harikaydı. Zaten Trilye en çok zeytinleri, dolayısyla da zeytinyağları ile meşhur. Bir de kurucusu olan üç papazıyla. Dönüş yolunda ise peynirin içinde bulunduğu kavanozun ağzından sızan tuzlu peynir sularıyla yıkanmış tüm kıyafetlerimi yıkamak zorunda kaldım. Hadi zeytinleri son gün aldım neyse de, bir kilo peynir benimle Göynük’ten itibaren epey bir gezmiş oldu. Bazen çok garip davranışlar sergileyebiliyorum gerçekten. Her yerde var ki zeytin, peynir. Göynük’ten buralara sulu sulu peynir mi taşınırmış, delilik bu. Bu son yazım olacak diyordum ama bir bölüm daha yazacağım çünkü daha Mudanya’da geçirmiş olduğum saatler var Trilye’den sonra tekrar uğrayıp, uzunca bir süre kaldığım ve Bursa var sırada müzeleri ve değişik insan profilleriyle. Beni okuyunuz. Beni okumaya devam ediniz lütfen…

20170413_131217-01

20170413_132407-01

BİR ŞEYLERİN PEŞİNDE, ALTINCI BÖLÜM : BURSA “SÜMBÜLLER VE SÜRGÜNLER KENTİ” CUMALIKIZIK VE GÖLYAZI – 2

20170412_101445-01 

BİR ŞEYLERİN PEŞİNDE, ALTINCI BÖLÜM : BURSA “SÜMBÜLLER VE SÜRGÜNLER KENTİ” CUMALIKIZIK VE GÖLYAZI – 2

CUMALIKIZIK :

Bir parça ansiklopedik bilgiyle, dolayısıyla da resmiyetle başlıyorum yazıma. Cumalıkızık, tarihi 1300’lü yıllara dayanan Bursa’nın Yıldırım ilçesine bağlı, Uludağ’ın eteklerinde kurulmuş ve günümüze ulaşabilmiş beş Kızık köyünden biri imiş. Diğerleriyse Değirmenlikızık, Derekızık, Hamamlıkızık ve Fidyekızık imişler. Tıpkı beş kardeş gibi. Kızık’sa Oğuz Türklerinin yirmi dört boyundan biri imiş. Kısaca boy kardeşiymişler. UNESCO Dünya Miras Listesi’ne alınan Cumalıkızık’sa daha köye girer girmez yüksek yüksek ağaçları, daracık sokakları, aslına uygun restore edilmiş rengarenk evleriyle insanın içini açıyor hemen. Sağlı sollu dükkanların ve yüzyıllık ağaçların(keşke botanik bilgimi geliştirebilseydim zamanında, şimdi size ağaç türleri hakkında bilgi verebilirdim kolaylıkla) ortasındaki genişçe bir meydandan hafif rampalı ve de kayrak taşlı sokaklarından huzur içinde ilerliyorsunuz tertemiz havasını içinize çeke çeke. Buradan psikolojik rahatsızlığından kaynaklı kişisel nedenleri dışında mutsuz ayrılabilecek bir insanoğlu düşünemiyorum. Mis gibi havası var. Organik öteberisi var. Yerlisi dışında dükkan işleten yok gibi. Şalvarlarıyla satış yapmak derdindeki natürel kadınlar beni gülümsetiyor. Hafta içi dahi olsa yoğun turist kalabalığına rağmen kuş seslerini duyabiliyorsunuz. Bir zamanların popüler dizisi “Asmalı Konak” Kapadokya için ne anlam ifade ediyorduysa, Kınalı Kar’da Cumalıkızık için bir o kadar mühimmiş adını duyurması açısından. Televizyonda bölümleri izleyip, konağı ve Seymen Ağa’nın canlısını görmek umuduyla otobüslere atlayan nice kadın kafileleri hatırlıyorum. Burası için de benzer bir durum söz konusu imiş.

20170412_101418-01

20170412_100937-01

20170412_105823-01

Henüz öğlene çok varken, köyün daracık sokaklarında ıkış kıkış yürümeye çalışırken buluyorum kendimi. Nereden geldiklerini sorarak öğrendiğim çoğu siyah çarşaflara bürünmüş kadınlarla çevreleniyorum bir anda. Kimisiyse öğrenci daha. Okulumuz getirdi diyorlar. Kadınlara soruyorum, Balıkesir ve Bursa’nın köylerinden gelmiş olduklarını öğreniyorum. Bir başka kafileyse İzmir’den gelmiş. Araplar başlı başına bir dünya. En çok rağbet onlara. İyi para bırakan Suudiler ve Kuveytliler kalabalığın içinde fark edilir edilmez Arapça çağrışlar çalınıyor kulağınıza. Onlara uygulanan fiyat politikasını bilemem ama fiyatlar genel olarak yerli turiste makul gelebilecek düzeyde. Turist kalabalığından bunaldığım anda sokak aralarında fotoğraf çekerken karşılaştığım köyün yerlisi bir aileye nerede bir şeyler yiyebileceğimi soruyorum. Bana ön taraflar kazıktır, sen git Süleyman’ın yerine diyor dürüstçe. Kimin gönderdiğini söyleyeyim mi diyorum, beni boşver diyor. Boşveriyorum ama nerede olduğunu tarif etmesi gerekiyor. Bakkalın karşısını tarif ediyor kolayca. Ben gidiyorum gitmesine de, benim işgal ettiğimin dışında sadece iki masa doluyken bir anda elli kişilik kadınlar korosu dolduruyor koca bahçeyi. Hepsi kahve söylüyor, garson kız masa masa gezip, teek teek soruyor sade, orta, sade, orta… Şekerlinin modası kalmadı galiba. Bense menemenimi bekliyorum umutsuzca. Ama beklediğime de değiyor. Kaşarlı yapmışlar, domatesi biberi, yağı, tuzuyla tadı damağımda hala. Fakat kahve kuyruğuna giremeyeceğim. Artık onu da başka yerde içerim diyerek hesabı ödeyip uzaklaşıyorum hanımların uğultusundan. Bu arada çekilen selfielerin haddi hesabı yoktu ve muhakkak menemenime daldırdığım çatalımı bir karış açık ağzıma götürürkenki hallerim de yansımıştır o fotoğraflara. Dünya çılgın bir yer oldu ve insanlar da bu çılgınlığa kendini kaptırdı, gönlünü kaptırmadan. Yoksa kim kalabalık ya da yalnız, kadın kadına ya da erkek erkeğe ya da grup halinde telefonunu bir çubuğun üzerine koyar da suratında tuhaf bir ifadeyle geçer de poz verir kameraya? Hayır, kınamıyorum. Evet, diyorum sadece. Tüm kınadıklarımsa nihayetinde başıma geliyorlar teker teker. Hayat insanı en güzel böyle döver. Bakıyorum da itibarlı kişiler çok ortalıkta değiller.

Snapseed

GÖLYAZI :

Öğleden sonra varıyorum Gölyazı’ya. Bursa’nın Nilüfer ilçesinde bulunan bu sakin köy, Uluabat gölünden geçimini sağlayan, bir yandan sandallarla tekne turu yaptırırken, öte yandan gölden çıkan ağırlıklı olarak turna ve yayın balıklarını restoranlara satarak geçinen, kendisi de bu gölden beslenen duyarlı insanlarla bezeli eski bir Rum köyü imiş. Eski adıysa Apolyont. Sekiz küçük adasından en büyüğü olan Hallibey’in şu an tam üzerindeyim. Sabah orjinalliğini korumuş bir Türk köyündeydim, şimdiyse bir Rum köyünde. Üstelik bir yarımada üzerindeyim. Cumalıkızık yerlisi kadınlar nasıl şalvarlarıyla sakin sakin satışlarını yapıyor, gözleme açıyor, turistle bütünleşiyorduysalar, burada da halk adalardakine benzer bir rehavet ve rahatlık içerisinde. Herkes kendi derdinde. Bursa’nın bir başka yüzüne tanıklık etmeme sebep oldu bütün gün boyunca debenlediğim bu iki köy(ne olmuş debelendim pardon debenledim dediysem, onun da kullanılacak yeri varmış, kelimenin de tabiatı varmış).

20170412_144737-01

Snapseed

Köyün hemen merkezinde bulunan Ağlayan Çınar’ı çevreleyen yolda yapılan çalışmadan ötürü uzaktan bakıyorum bacaklarını kıvırmış da uzanmış, bir zaman sonra ehlileşmiş, eskiden vahşi bir hayvanın ruhunu taşıdığını düşündüğüm ağaca. Çınarlar ağaçların en hüzünlüsü, en olgunu, en sağlamı. Ağlayan Çınar’ınsa Romeo ve Julyet’inkine benzer bir hikayeye zemin oluşturmak gibi bir misyonu var. Türk Mehmet ve Rum Eleni adlı iki gencin Kurtuluş Savaşı yıllarında geçen acıklı hikayesinin vuku bulduğu metaforik isimli çınar ağacından rivayete göre yılın belli dönemlerinde kan akarmış. Olur mu öyle şey diyor yanımdaki gerçekçi bir yerli turist bir başka yerli turiste. Terliyordur diyor ötekiyse. Bense sıkılmış olduğunu düşünüyorum. Bir kez meydanın ortasında, kabak gibi ortada. Etrafında konuşabileceği, dertleşebileceği kimi kimsesi yok. Ne bir dost ne bir sevgili. Kendisinden olmayan bir canlı türü olarak gelen insanlarsa ya selfie ya da fotoğraf peşinde. Telif hakkı yok, izin almak yok, bir karşılığı yok, şöhretinden bu ağacın haberi bile yok. Kedisi, köpeği kendi derdinde. Kuşu, arısı yuva peşinde. Sineklerse vızıltı halinde. Peki bu ağacın günahı ne? Kanadığı, periyoduna delalet, bu ağaç dişi anlamıyor kimseler.

Snapseed

Snapseed

20170412_163550-01

Snapseed

ULUABAT GÖLÜ VE ETHEM :

Gölyazı’da yapılacak en iyi aktivite kayığa binip gölde açılmak. Hem göl havası alıyorsunuz hem de suyun üzerinde bir insan tanıyorsunuz. Su belli bir boyut kazandırıyor kayıkçı ile son derece kısa sürecek ilişkinize ve aynı zamanda şekillendiriyor da konuşmalarınızı. Dar alanda, bir miktar sıvının üzerinde, ceviz kabuğu gibi de bir şeyin içinde iki kol, iki kürek oluyor kanatlarınız. Hayat çok büyük ve biz hep küçük bir parçasını görebiliyoruz içindeyken. İnsan bir mucize. Cevap arıyor fakat bulamıyorum çoğu zaman. Aslında hiçbir zaman. Her neyse. Herkes bir dünya, Ethem de bir dünya. Sarışın, konuşkan, mavi gözleri ve anlatacak hikayeleri var. Süslü püslü kayığında binmiş giderken bu hikayeleri anlatıyor hiç durmadan. Motorun gürültüsünden tam duyamasam da fikir sahibi oluyorum en azından. Bir tur atıyoruz yarımadanın etrafında. Dışarıdan bakmakla, içinde olmak çok farklı şeylermiş. İnsanlardan uzaklaştıkça onlarsız da yaşayabileceğini anlıyorsun. İyice yaklaştığın zamansa evlerin arasında kalmış hareket halindeki insanları inceliyorum. Suyun rehaveti var üzerlerinde. Ne yaparlarsa yapsınlar bir telaşsızlık hakim. Şehirde kaçıyor mu dediklerini düşün bir kez. Kaçan bir şey yok. Buradaysa duran şey çok. Akrep ve  yelkovan rehavet halindeler. Sanki ekonomik hareket ediyorlar. Onlar da biliyor ki yapılacak şeyler kısıtlı olduğundan çok çalışmanın pek bir anlamı yok. Gidebileceğin, görebileceğin, anlatabileceğin şey pek az. Çalışıyorlar, sakin. Bakışları, sakin. Duruşları sakin. Ethem de sakin. Benden yirmi lira alıyor sadece. Paraya da toklar. Bana mı böylesi denk geldi acaba?

Snapseed.jpg

20170412_162813-01

20170412_162817-01

İKİ ADET… :

Sabah Cumalıkızık, üzerine Gölyazı. Yorulmuşum. Yine de her zamanki his takip ediyor beni. Buraya bir daha gelemeyebilirim. Ölebilirim. Çarpılabilirim-her anlamda. Defalarca aynı yere gelme lüksüm de olmadığına göre o his oturma haydi yürü diyor. Birkaç yüz fazla gör, birkaç anı fazla biriktir. Evlerin arasında dolaşmaya başlıyorum o sese uyarak. Uymadığım takdirdeyse çekeceklerimi biliyorum. Beni çenesiyle öldürebilir, içimi kurutabilir; o yüzden tıpış tıpış yol alıyorum. Nenelerine emanet çocuklar oynuyorlar yollarda. Çalı çırpısını toplamış bir kadın ağır ve dikkatli bir şekilde çıkıyordu evinin merdivenlerinden. En nihayet telefonumdan antrenman algılama ve bugün en uzun mesafeyi katettiniz, en çok adımı attınız uyarısı geliyor. Dilim dışarda, sürüne sürüne çıkıyorum yokuş yol’a. Boya kutularını açmış fırçalarını kontrol eden bir adamın yanından geçiyorum. Bir kısa zamandan sonra tak tak tak tak diye sesler geliyor arkamdan. Sonra da kesiliyor. Ne olabilir diyorum ama dönüp de bakmaya mecalim yok. Bu sefer ve bir sefer daha şiddetli tak tak tak tak sesleri duyuyorum. Bakmalısın diyorum içimden. Boyacıdan şüpheleniyorum. Rampadayım. Bir dönebilsem…

20170412_162659-01

Snapseed

Snapseed

Dönüyorum. Boyacı sakin sakin evinin duvarlarını boyamaya girişmiş bile. Başımı bir parça havaya kaldırdığımda görüyorum ikisini. Onlar da benden yana bakıyorlar. İki leylekmiş. Siz misiniz diyorum adamdan sayıp. Hala bana bakıyorlar. Ben leyleği havada mı gördüm yoksa yuvasında görmek farklı bir şey midir, bilemiyorum. Leyleklerin göç yolu üzerindeyim öte yandan. O gagalar kuru kuru nasıl ses çıkartıyorlardı öyle katır kutur! Ethem, leylek, asırlık çınar ağacı biz hepimiz mucizeyiz. Günümü aydınlatan, bir anda yorgunluğumu alan iki katır kuturcu leylek, bir daha gelsem de gelemesem de sizi nasıl unutabilirim? Bir anda göz göze geliverdim iki Gölyazılı leylekle, akrabalık ilişkilerini tam bilemesem de. Belki aşk serenadıydı bu birbirlerine. Biri Türk, biri Rum belki de. Biri erkek, öteki de erkek belki de. Kim bilir? Mevzu gönül işleriyse, ortalık bir anda karışabilir.

Snapseed.jpg

BİR ŞEYLERİN PEŞİNDE, BEŞİNCİ BÖLÜM : BURSA “SÜMBÜLLER VE SÜRGÜNLER KENTİ” – 1

 

Snapseed

BİR ŞEYLERİN PEŞİNDE, BEŞİNCİ BÖLÜM : BURSA “SÜMBÜLLER VE SÜRGÜNLER KENTİ” – 1

Ne içindeyim zamanın
Ne de büsbütün dışında
Yekpare, geniş bir anın
Parçalanmaz akışında.” Ahmet Hamdi Tanpınar

…ve her şey sözle başladı aslında.

ÇIKIŞ :

Her defasında giriş diyerek bir boşluk bırakıp iki nokta üst üste koyuyordum ve öyle başlıyordum hemen hemen bütün gezi yazılarıma. Kısa bir süre önce hayatımda gelişen bir takım olumlu/olumsuz engeller beni bu yazıyı yazmaktan alıkoymuştu ve nihayet klavyenin üzerinde gezinen parmak uçlarımın esiri olan beynim ya da nazik olmayan beynimin esiri olan nazik parmak uçlarım acaba giriş değil de bir kerecik olsun çıkış desen sanki daha güzel olmaz mı fikriyle yanıp tutuşurken işlevsel iki parmağım önlenemez bir dürtüyle önce ç’ye, sonra ı’ya, sonra k’ya, sonra tekrar ı’ya ve en nihayet çengelli s’ye doğru kararlı bir şekilde giderek tık, tık, tık, tık ve nihayet çengelli bir tık yaptıktan hemen sonra, “çıkış” almış oluyor bir kereliğine de olsa “giriş”in yerini. İşte bu vesileyle çıkış ile başlıyor bu yazım. İşte böyle bir şey bir anda bir başka şey’in yerini doldurabiliyor kolaylıkla. İster demansla karşı karşıya bir hafıza, olmadı kolaycılık deyin siz buna. Algıyla oynamaktan daha kolay ne var bu dünyada? Sadece parmak uçlarımın esiri beynim miydi ya da beynimin esiri parmak uçlarım mıydı beni bu ve benzeri bir sürü anlaşılamaz düşüncelerimi gerçekleştirmeye sevk eden? Bir parça sarhoş olup ters yönden girmiş olamaz mıyım yola, yoluma, yolumuza? Herşey mümkündür şu dünyada. Çıkış da diyebilirim bu arada, yakışır, çünkü çıkışa iyice yaklaşmış bulunmaktayım. Bu şehir benim son durağım olacak, olmalı; çünkü seçimlerde oy kullanmak gayretindeyim. İsteksizim ama zorundayım öte yandan. Bu bir şeyi değiştirecek mi? Gördüğümüz üzere değiştirmedi. Hayatta herkes bildiğini okumakta, bir şeyin ki bu şey ne olursa olsun, onun tepesindekiler başta olmak üzere, ben de dahil olmak üzere, herkes bir tüef olunca, zor oluyor buluşmak orta noktada. Beni çağıran ama önyargıyla yaklaştığım fakat sonradan kanımın pek bir kaynadığı yeşil Bursa’yı erken bıraktığıma yanarım hala daha. Bu arada Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Beş Şehir” adlı eserine hem konu hem de konuk olan ve bu beş şehirden bir tanesi olan Bursa’yı okudum tekrar, yazıma başlamadan hemen önce. Elalemin karşısına çıkmadan hazır olmak gerekiyor bir parça. Elalem sizler oluyorsunuz bu durumda. Tam karşınızdayım şu anda. Demek ki, ters şeritten girerek risk almış olduğum yolda gözlerim kapalı, rüzgar sağlı sollu kulaklarımda üfürürken bir yandan da, kıra döke ilerliyorum kırabildiklerimin üzerinden, deviriyorum bir çuval inciri, insanları, nesneleri. Peki ama kimin umurunda? Aldığım benim riskim sonuçta, kırılansa hiç görmediklerim nasılsa; hayatım ve hayallerimle karşınızdayım sakın bırakmayın beni yarı yolda.

Okuyucu, huhuuu, aaa uyuma, darılırım sonra
Dargınlığım yıllarımı alabilir sözüm peşinen sana
Veresiye yok inan bana
Yazdıklarımın hepsi “sana”
Uzun zamandır şiir yazamıyorum, başım bozuk, canım sıkkın
Kederliyim, beni anla
Demek duygularım o kadar da derin değilmiş, yazık
Kalakaldım düz yazının ortasında
Bir başına

20170412_084100-01

BURSA’YA DOĞRU :

Sabah Göynük’te açmıştım gözlerimi. Öğlen olmadan Kocaeli’ndeydim. Oradan Kefken’e yani kuzeye çıktım, şimdiyse kanatlarım varmışçasına uçarak geldiğim Bursa’dayım. Hiç aksilikle karşılaşmadan geldim ki böylesi bir durum benim için olağandışıdır. Genellikle kavga ederim bir fırsat doğar, garip garip şeyler olur, olmaz da olur o da beni bulur, üç saatlik yol on üç saati bulur ama muhakkak bulur. Çılgınlaşmış, saçım başım dağılmış, muavinle iki kez zıtlaşmış, olabilecek en gıcık vaziyette inerim arabadan. Fakat iner inmez de unuturum yaşadıklarımı, çünkü yolculuk bir hayaldir ve ayaklarımı toprağa basar basmaz bitmiştir benim için. Önümde yeni bir hayat vardır artık. Fakat hayatımda ilk defa çok yaşlı bir muavinle yolculuk ettim Kocaeli Bursa hattında. Çok tuhaf bir deneyimdi. Çekinerek su istedim her defasında. Servis esnasında sıcak içecek isteyemedim, o da zar zor tamamlayabildi servisini. Bereket otobüs yarı dolu olduğundan fazla yormadık kendisini yolcular olarak. Her defasında ağrına gide gide topladı yiyecek içeceklerden kalanları. Benim önümdeki çöpleri de gözlerim kapalıyken toparlayıverdi usulca. Ya da ben kapatıverdim gözlerimi o yaklaşınca. Yalova’ya geldiğimizde bırak öğle yemeğini, kahvaltı etmediğimi hatırlatıverdi bulanan midem. Buna karşılık bir soğuk sandviç alıp ayranımla yerken, o da bir gofreti ısırıyordu bir yandan yolcuların bavullarını indirirken. Mecburiyetten, elemansızlıktan, neden olursa olsun servislerde gençleri çalıştırmak gerek. Yaşlı başlı adamlara kahvedeymiş gibi çay kahve servisi yaptırıp, çöp toplatmak hoş olmuyor. Hem yapan rencide oluyor, hem siz huzursuz oluyorsunuz.

İç Ses: Ne yapsaydım yani ayıp olacak ben servise yardım edeyim, öteberiyi toplayayım mı deseydim?

İç Ses’e istinaden: Hep yanlış yerlerde olup yanlış şeyler görmekten sonunda da yanlış yorumlamaktan bıkmayan bir iç ses sahibiyim şu küçücük dünyamda. Git diyorum gitmiyor, boş bulduğu bir kovuğu işgal etmiş bir yaban benim iç sesim. Ne hatır dinliyor ne gönül. Onu bana mahkum eden, bedenimi de ev sahibi eden kaderime lanetler olsun binlerce kere. Ben bu vahşi hayvanla yaşamak mecburiyetindeyim ölüm bizi ayırana dek.

Bir an önce Bursa yazıma geçmeliyim. Aksi takdirde iç sesim dış yüzeyim derken ekran başında sabır çektiğinizi görür gibiyim.

20170412_185852-01

İŞTE BURSA :

Uzuun kolları var Bursa’nın asırlık ağaçlar misali. Gökyüzü sahipli burada, hava sahipli, aldığın her nefesin bir nedeni var, bir de bedeli. Şehir, tarihinin ağırlığıyla eziyor sanki seni. Öyle elini kolunu sallayarak özgür özgür gezemiyorsun. Şehir terbiye ediyor seni. Rahat olmadığın bir şehirde de düşünceler sarıyor dört bir yanını, insanlar teğet geçiyorlar sadece. Konuştuğum bir şehir var karşımda ilk defa. Toprağın altından uzanan sağlam kökleri sayesinde, kendisine mesken tutmuş bir ruh var derinlerde bir yerde, şimdiyse gözlerden ırak olmuş medeniyetlerle ahbaplığı hiç kesmemiş olduğundan çok katmanla beraber yaşayan ve bundan da rahatsızlık duymayan, kısaca ruhu olan bir şehir Bursa, yeşil Bursa. Anlatmakla öyle kolay kolay bitecek gibi görünmüyor. Ona ne kadar hoşgörüsüzlükle yaklaşırsan yaklaş, en nihayet sana kendini sevdirtmeyi başarıyor. Çok derin hislerle ayrıldığım şehirdir Bursa. Ağzı var dili yok, ama kendini ifade edecek bir güç barındırıyor her köşesinde. Tanpınar’ın “Beş Şehir”indeki Bursa’nın ruhuna sadık kalarak yazmak isteyeceğim bir yazı olmasını tasarlamıştım, satırlarım sanki onun kaleminden çıkmışçasına birbirini kovalayacaktı fakat nihayetinde ben bir Ahmet Hamdi olamadım, senelerden de 1946 değil ve üzerinden yıllar geçmiş olsa da okuduğum eserleri arasında dil açısından en anlaşılırı olan bu kitabın her satırında birden çok defa şehri ziyaret eden Tanpınar’ın zarif, nazik ve kırmamak için kırılganlanlaşan saklı ruhunun emarelerine rastladıkça içim acıdı her defasında. Benimse elimden gelen şehrin ruhuna sadık kalmak olacaktır haddizatında. Sürç-i lisan edersem şimdiden affola. İşte Bursa:

Üç milyona yaklaşan nüfusuyla Türkiye’nin en kalabalık dördüncü ili imiş Bursa. Bunca nüfusa altyapısı nasıl diye sorduğunuzdaysa, “oturmuş” ve “düzenli”, üstelik de “ahenkli” cevabını vereceğim en kısa yoldan. Bir turist olarak mesai saatleri dışında rahat rahat gezebileceğiniz bir şehir var karşınızda. Ulu Camii ve çarşıları başta olmak üzere merkez planına bakıldığında akla yatkın uygulamalarla karşılaşıyorsunuz bir anda. Yayan olarak Tophane’ye çıkmak çok zor dediğiniz anda yürüyen merdivenlerle ulaşıyorsunuz Tophane Parkı’na ve de içerisinde yatmakta olan Osman Gazi ve Orhan Gazi Türbelerinin ve Saat Kulesi’nin olduğu ferahça alana. Tüm Bursa ayaklarınızın altında. Gördüğünüzse beton yığınından ibaret bir manzara. Bu nüfusa bu manzara. Bina bina bina. Ahmet Hamdi’nin Muş ve Erzurum Ovasından farklı olarak Bursa Ovasının sonsuz uzamayışını bir artı olarak değerlendirişinin yanında eğer bu önümde uzanan bir zamanlar ovaydıysa da, artık üzeri metalle, betonla, insanlarla kaplı gri bir alan yalnızca. Medeniyet dediğin tek dişi kalmış bir canavar olabilir gerçekten ve o tek dişiyle bizi ısıra ısıra yiyip yok edemediğinden, kendi halimize bırakıp birbirimizi kah ezerek kah çiğ çiğ yiyerek yok  edişimizi seyredebiliyor olabilir saklandığı kuytu köşesinde bir yandan kıs kıs gülerek.

20170412_084255-01

Bursa 1326 yılında Orhan Gazi tarafından Osmanlı topraklarına katılmasının ardından önem ve değer kazanır. Osmanlı beyliğinin ilk başkenti olur. 1361’de Edirne alındıktan sonra Osmanlı’nın Rumeli topraklarının başkenti Edirne, Anadolu topraklarının başkenti ise Bursa’dır artık. Sonrasında ise Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u 1453 yılındaki fethinden, Cumhuriyet’in kurulduğu 1923 yılına dek tam 470 yıl boyunca İstanbul’dan idare edilir Osmanlı Devleti ve halkı. Osmanlı halkı dendiğinde insanın kulağını tırmalayan şeyin halkın Osmanlı’dan ve saraydan bağımsız olarak düşünülmesinden kaynaklı olduğunu düşünüyorum. Osmanlılar dendiğinde de gözüme Osmanlı halkı gelmiyor, sadece saray var karşımda tüm ihtişamıyla. Halksa fesiyle, şalvarıyla Anadolu’da aczin ve belirsizliğin ortasında. Kim bilir ne hayatlar yaşadılar, öldüler ve bilmediğimiz hikayeleriyle toprağın altına gömüldüler!

20170414_101626-01

ULU CAMİİ :

Geldiğim günün akşamından başlayarak büyük bir merak içerisinde gidip gördüğüm Ulu Camii insanda tiryakilik yapan cinsten. Dört defa ziyaret ettiğim camiye duyduğum hayranlığı belirtmek için yeterli cümlem yok yazık ki. İçine girdiğinizde kendinizi hem çok ufak hem de kaybolmuş da bulunmuş gibi hissediyorsunuz. Hayatta savrulurken, caminin içine girdiğinizde kendinizi belli bir amaç için toplanmış hissediyorsunuz ve bu kaynağı belirsiz bir güç veriyor, tekrar şarj olmak gibi bir şey. Güzel yanı ise iradeniz dışında bunu gerçekleştirmeniz. Günün değişik saatlerinde uğradığım camideki ihtişamdan ve kafamdaki tuhaf düşüncelerden sıyrılıp dua etsem iyi olacak düşüncesi ise ancak dördüncü günün sabahı gerçekleşebildi. Neden? Çünkü içimden gelmezse dua edemiyorum. Edersem de etmiş olmak için yaptığımı anlıyorum. Bu şuursuzluğun bilincine varacak yaştayım. Neden böyle oldu diyeceksiniz? Çünkü daha görür görmez caminin ihtişamından çarpıldım. Gözümü ne tavanından, ne duvarlarından ayırabildim. Duvarlar Vav’larla donatılmıştı. Bu ise geldiğim yeri yani ana rahmini ve ne zaman döneceğimi düşündürtüp durdu. Ahmet Hamdi ”Niçin hayatta mutlaka bir devam istemeli, neden hayatta bir ihtiras sahibi olmalı, bütün pınarlardan içmiş olsam ne çıkar?” diye soruyor ve ekliyordu ”Ömrümüzü idare eden kudretler arzularımıza ne kadar uygun olurlarsa olsunlar, bizi ondan kurtaramazlar; bütün hilkat, geniş ve eşsiz kudretinde canı sıkılan bir tanrının kendi kendini eğlendirmek için icat ettiği bir oyundur; hayat nimetlerinin değişikliği içinde bize, yaratıcı işaretten kalan en büyük miras bu can sıkıntısıdır; diyarlar fethedelim, mucizesine erilmez eserler verelim, her anımıza bir ebediyet derinliği veren ihsasların birinden öbürüne atlayalım, aradaki en kısa fasıllarda onun zalim alayı ile karşılaşırız” der. Tüm melankolisiyle şehri gezen yazar hiç bastıramadığı iç sesini dökmüştür kitabına, bu satırlardan da anlaşıldığı kadarıyla.

Ulu Cami’de ilk namazı Somuncu Baba kıldırtmış olup, caminin yapımı sırasında işçileri sürekli güldürerek yapımı geciktiren demirci ustası Kambur Bali Çelebi (Karagöz)’ün Yıldırım Bayezıd tarafından öldürtüldüğü çok sık tekrarlanan bir hikayedir. Vur dedim öldürdü mü oldu ya da sinirine mi dokundu padişahın bilinmez artık. Ama yazık olmuş Karagöz’üme. Öte yandan mimarisi bir yana hat sanatının görkemiyle karşı karşıya kaldığınız Ulu Cami’de, mimarı Ali Neccar’ın  ustalığının yanında kendinizi çok boş ve sıradan işler yapmaya mahkum bir varlık olarak dünyaya atılmış gibi hissediyorsunuz. Benden geriye Ulu Cami kalmayacak, yazık ki. Gezilerim esnasında birçok cami, kilise gezmişliğim oldu. Bursa Ulu Cami, şimdilik, aralarında en kıymetlisidir.

20170413_181109-01

Snapseed

Snapseed

20170414_101342-03

BİR ŞEYLERİN PEŞİNDE, DÖRDÜNCÜ BÖLÜM : KOCAELİ, KANDIRA

Snapseed

BİR ŞEYLERİN PEŞİNDE, DÖRDÜNCÜ BÖLÜM : KOCAELİ, KANDIRA

GİRİŞ :

“Elli yaşındayım, elli yaşımın iki yaşını İstanbul’da geçirdim. Kalan kırk sekiz yaşım bu sokaklarda, şu caddelerde geçti. Sokağa çık, herkes herkesi bilir. Birisiyle konuş, hemen gelir sorarlar ne konuştunuz diye. Anlatabiliyor muyum?” Bir Goynük Erkeği

Hani Mudurnu’ya gidecektim? Hani oradan tekrar Safranbolu’ya doğru yol alacaktım! Hani! Ne olduysa bir anda oldu ama aynen şöyle oldu: Bavulumu çekiştire çekiştire gittiğim otobüs duraklarının olduğu yerde Erol Bey’le karşılaştım. Akşamdan odama girip çıkmayışım ona tuhaf gelmiş olacak, bana şaşkın gözlerle bakıyordu; belki de öldüğümü düşündü sesim soluğum çıkmayınca ya da intihar etmek için Göynük Hanedan Otel’i seçtiğimi. Olur ya çekiştire çekiştire taşıdığım bavulumun içinde de vakumlanmış bir ceset vardır ve canım et çektikçe bir parçasını kopartıp yiyorumdur. En iyi ve en makul ihtimal olarak camdan atlayıp kaçtığımı düşünmüş de olabilir. Bilse ki kapının arkasına sandalye koyup yastığımın altında çakı sakladığımı, daha da garipserdi hiç kuşkusuz. Bir şey olacağından değil, önlem olsun diye yapıyorum tüm bunları. Sormasalar adımı da söylemek istemiyorum. Fakat Göynük öyle bir yer ki, daha doğrusu Göynük gibi tüm yerler öyle yerler ki, bir gece geçirdikten sonra ertesi sabah tüm esnafın-adımınızı atmadığınız dükkanlar da buna dahil- bir yabancı olarak sizi tanıyor oldukları gerçeği. Benimserler benimsemezler, severler sevmezler bilemem ama en azından bilirler, bilemezlerse de sorarlar. Bir adam diyor ki; “Elli yaşındayım, elli yaşımın iki yaşını İstanbul’da geçirdim. Kalan kırk sekiz yaşım bu sokaklarda, şu caddelerde geçti. Sokağa çık, herkes herkesi bilir. Birisiyle konuş, hemen gelir sorarlar ne konuştunuz diye. Anlatabiliyor muyum?” Anlaşılmayacak gibi değil ki. Taşra sıkıntısı ve muzdarip olma hali ancak böyle özetlenebilir. Sabah kaymakamlığın olduğu tarafa geçtiğimde, bir pastanenin önünde oturmakta olan bir adam “Hoş geldin, nereden geldin, dün öteki pastanedeydin” dediğinde şaşkınlıkla “Gidiyorum” diyorum, “Gene bekleriz” diyor. Sonra da parmağının ucuyla ilerisini gösterip şöyle diyor: “Bu kadar, orada Goynük biter.” Hayretler içinde bakıyorum gösterdiği tarafa. Gerçekten de öyle, bir sonu var Göynük’ün gözle görülen. Bıçakla kesilmiş gibi bitiveriyor bir anda. Ben yaşadığım şehirlerin nerede başlayıp, nerede bittiğini bilmeden yaşadım içlerinde. Koskoca şehrin sığındığın bir köşesinden zar zor çıkartabilirsin başını ötelere. Birden çok girişi vardır şehirlerin, dünya gibi yuvarlaktırlar. Bir sarmalın içinde yuvarlandığını düşündürtür kiracılarına. Her zaman bir alternatifin vardır öte yandan. Sığınacak yerlerin vardır. Oysa burası tek giriş ve tek çıkıştan ibaret. Girdiğin yer de belli, çıktığın yer de. Nasıl olduğunu bilemeden girmiş olduğun yerde başlıyorsun büyümeye. Yıllar göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor. Evlilik yaşın gelince, kolaylıkla oluyor her şey. Büyüdüğün evde şimdi çocukların büyüyor. Hastanen burada, çocuklarının okulu şurada, zaten sende gitmiştin o okula çocukluğunda. Askerlikten kazasız belasız döndükten sonra, okuyup ettiğini düşün dışarda, gelip de açtığın eczane evinin olduğu sokakta. Kaç bayram geçirdin kim bilir dayanışma içinde komşularınla. Bahçe bitişiğin Ahmet Amca öldü çoktan, Zehra Teyze de arkasından. Çocukları bölüştü miraslarını. Sen hala aynı evdesin. Çıkmıyorsun, değiştirmiyorsun, değişmiyorsun. Çocukların uzaklarda. İş yok burada onlara. Arada devlet erkanı geliyor ilçene, ziyaret adı altında. Sözler veriliyor, sözler alınıyor ivedilikle. Tam da seçim arifesinde. Umurunda olmuyor. Sana dokunmuyorlar ne iyiliğine ne de kötülüğüne. Televizyonda göründükleri gibiler. Bazısı daha kısa ya da uzun sadece. Hap kadar kimisi. Gözükmüyorlar kalabalığın içinde. Geldikleri gibi de gidiyorlar nihayet, sakinliğe bürünüyor gene taşran. Vaatleri moral veriyor çevrendekilere. Konuşma konusu oluyor günlerce. Sonra da unutuluyor günler geçtikçe. Devam ediyorum, çıkışa yaklaşıyoruz el birliğiyle. Hep birlikte düşüyor saçlarınıza aklar. Kaç düğün, kaç sünnet yapıyorsunuz beraber. Taktığınız altınları koysaydınız bir köşeye, o köşeyi dönmüştünüz hep birlikte. Ne yaparsın küçük yerlerde adet böyle. Ömrün de bir sonu var elbette. Kemal’in kız lösemiden öldüğünde gözyaşların vardı bol bol harcadığın. Kemal öldüğünde o kadar ağlamadın. İçin cız etti sadece, çocukluğunda en çok onunla oynadın, sonrasında kahvedeki en iyi okey arkadaşındı. Bir kez olsun gönül koymadı beni yeniyorsun diye. Hafızanın bir kısmını gömdün onunla birlikte. O yüzden gözyaşların Kemal’den sana hediye. Şaşmayan bir saati var evrenin. Çıkışı merak ettin değil mi? Yok çıkışı girdiysen bir kere. Sonsuza dek ruhun da bedenin de Göynük’te, gidemez bir başka yere. Sen buraya aitsin, burası da sana. Bu düzen böyle. Aklıma geliyor da, elli yaşının, sadece iki yaşını dışarıda geçiren adam herhalde askerlikten bahsediyordu, sonra da gelmiş işte yuvasına, kendisini güvende hissettiği, sıkıştı mı borç para bulabileceği, veresiye alışveriş edebileceği toprağına. Bakmayın öyle, bunlar için mi dönülürmüş Göynük’e diye. Asıl bunlar için dönülür Göynük’e.

Bütün bunlar bir yana, kendi adıma konuşmam gerekirse, çevre planlamasına söyleyecek söz bulamadığım gördüğüm en düzenli ilçeydi Göynük. Fakat sokaklarında yürürken hep düz bir çizgi üzerinden geçtiğinizi düşünüyorsunuz, en ufak bir sapma yok sanki ve bu çizgiden şaşmak isteyenler için tek kaçamak olarak Çubuk ya da Sünnet Gölü ziyareti var yakınlarda. O an karar veriyorum işte: Kocaeli üzerinden Bursa’ya geçmeye çalışacağım. Pembe kayaların pembesini görüp, Bursa’nın yeşilini tadacağım. Var gücümle insanların içinde boğulacağım.

KANDIRA CEZAEVİ :

“Diyelim ki hapisteyiz, 
yaşımız da elliye yakın, 
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının. 
Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız, 
insanları, hayvanları, kavgası ve  rüzgarıyla yani, duvarın ardındaki dışarıyla” N. Hikmet

Önce Kocaeli’ne ulaşıyorum. Google map diyor ki, Kandıra üzerinden geçtiğin takdirde Kefken’desin. Ne güzel, yemyeşil bir coğrafya uzanıyor sağlı sollu. İçim açılıyor bir anda, ne güzelmiş buralar. Sakin ve yeşil coğrafyayı bölen bir manzara çıkıyor bir süre sonra karşıma. Kandıra Cezaevi’ne geliyoruz. Öğle vakti ve görüş saatlerine denk gelen saatler bunlar. Yakınlarını görmeye gelmiş insanlar kararlı adımlarla girişe yöneliyorlar. Arabalar, otobüsler, polis araçları, teller ve geniş bir araziye yayılı koskocaman bir beton yığını. Cezaevinin önünde duruyor otobüs. Doğulu bir kadın ve yanında ona nazaran genç bir adam inmek için hamle yapıyorlar. Nasıl Doğulu olunur değil mi, peki nasıl Batılı olunacağını biliyor musunuz, siz onu düşünürken ben de diğerini düşüneyim. Sonra da hiç konuşmadan kapatalım bu mevzuyu, bu sayfayı, tüm bunları. Bütün otobüs dönüp dönüp bakıyor onlardan yana. Neden? Çünkü herkes mahkum yakını nasıl olur diye merak ediyor. İnsan işte, uzaylı değiller mesela, üçharflilere de benzemiyorlar. Hayvan hiç değiller. Bugün doğulu olur, yarın batılı; bir mahkum yakını. Bugün kara kaşlı kara gözlüdür, yarın sarışın mavi gözlü. Bugün kadındır, yarın erkek. Bugün eştir, yarın anne. Kabahati işleyen kader’in mahkumuysa ortancıl, ya da en ufaklarıdır gözünden bile sakındığı. Bazen yanlış zamanda yanlış yerde olmuştur, bazen arkadaş kurbanıdır, bazen kıskançlıktan, bazen siyasetten, bazen el çabukluğundan, bazen kolay yollardan, bazen çekten senetten kısmen sepetten, bazen dürtüsel, bazen planlı ama suç denen olgu insanın içinde saklı.

Gözlerimi kaçırmaya çalışırken ana oğul olduklarını düşündüğüm insanların yüzünde gördüğüm rahatsız ifadenin tek karşılığı var; “utanç”. Kadın o kadar huzursuz ki. Kendilerine bakılmasından, suçlu bir yakınlarının olduğunun anlaşılmasından, bu durakta iniyor olmalarının tek bir sebebi olmasından kaynaklı utançları. Ne olursa olsun, insanın içi sızlıyor. İnince kurtuluyorlar mıdır? En azından mahkum yakını mahkum yakınının halinden anlıyordur da meraklı gözlerle süzmüyordur ötekini. Aynı gemide batan insanlar birbirlerini daha da neden dibe çeksinler ki?

20170411_143631-06
Kefken, KOCAELİ

PEMBE KAYALAR :

Kefken’den geçilerek gidilen ve Cebeci yolunda ilerlerken karşınıza çıkan tabelanın yönergesiyle nihayet varıyoruz adı gibi pembe kayaların olduğu sahile. Karadeniz’in hırçın dalgalarından nasibini aldığı belli olsa da, bugün hava güneşli ve deniz de bir hayli sakin. Güneşi batırmak gerek burada. Benimse ne o kadar vaktim, ne de sabrım var. Yazın tıklım tıkış oluyormuş burası, bütün o sahiller. Şimdiyse akşamdan kalmış boş bira şişeleri var. İki adam geliyor meraklı, bir de ben meraklı. Suyun içinde yumuşakken, dışarı çıkarıldığında sertleşen kayalar insan gücüyle kesilerek Osmanlı döneminde Sultanahmet Camii ve Rumeli Hisarı başta olmak üzere, kullanılmak üzere gemilerle taşınmış buradan İstanbullara. Buradan ötesi Şile, Ağva. Şoföre buradan intihar etmek için atlayan oldu mu hiç diyorum bir anda. Afallıyor, hiç duymadım diyor. Burası Karadeniz ne de olsa, insanı melankolikleştiriyor. Daha sert bir havada nasıl olabileceğini hayal etmeye çalışıyorum. İnsanın gözü tüm bu pembeliği görmeyebilir. İnsanın kendine karşı bir suç işlemesi gelebilir. Aniden, dürtüsel…

20170411_141444-06

KERPE VE ROMENLER :

Pembe Kayalar’ı görmüş oldum. Pembe miydiler? Evet, pembeydiler ve de suskun kayalar idiler. Sakin sakin oldukları yerde güzeldiler ama hepsi bu. Benimle konuşmadılar. Sonuç olarak bir an önce Kerpe’ye geçmem gerekiyor. Yeşilliğin içinden geçerek yaptığım bir kısa yolculuktan sonra önce belediye işçileriyle, sonra da temizlik işlerinde çalışmak üzere görevlendirilmiş matrak çingenelerle karşılaşıyorum. Ayaküstü konuşuyoruz. İçimden keşke fotoğraflarını çekebilseydim diye geçiriyorum, sonra da yanlarından ayrılıyorum. Çok fazla vaktim yok ve hızlı bir şekilde kısa bir tur atıyorum Kerpe’de. Her yer yazlık. Pek çoğu açılmamış. Her yer boş henüz bu mevsimde. Dönüş için harekete geçtiğimde kadınlı erkekli çingene pardon Romen grupla karşılaşıyorum tekrar. Onların ilerlediği beyaz minibüse doğru gidiyor ve binmek istediğimi söylüyorum şoförüne. Müdürümüze sorun diyor. Kibar bir bey olan müdürleri yolun başında bekliyor, rica ediyorum ve biniyorum izniyle ön koltuğa. Maalesef çok kısa süren, eğlenceli ve bol kahkahalı yolculuğum başlamış oluyor böylelikle. Fotoğrafınızı çekebilir miyim diye soruyorum. Biri çek çek ama meşhur et bizi diyor. Grubun en konuşkanı ve en kıdemlisi geldiler çektiler sonra da gittiler, kârımız ne ki bizim diyor. Sizin bir kârınız olmayacak diyorum. Öte yandan haklı da. Mavi tenteli evlerinin olduğu mahallelerine geldiğimizde grubun lideri olan kadın ben iniyorum diyor, birkaçı daha iniyor onunla beraber. Kalanların bir telaş pür telaş fotoğraflarını çekiyorum. Kocaeli’nin Kandıra ilçesinin Akdurak Mahallesindeydim bu fotoğrafı çektiğimde, belediyeye ait bir beyaz minibüsün içinde. Güneşten ve fotoğrafı çektiğim yerin imkansızlığından bu kadarı geldi elimden. Bu kare için burada olduğumu hissettim bir an için sadece. Fotoğraflarını çekmeyi geçirmiştim içimden, bir kısa yolculuk yaptık beraber dünya üzerinde. Hayat işte.

20170411_155030-02
Kandıra, KOCAELİ

 

BİR ŞEYLERİN PEŞİNDE, ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : BOLU, GÖYNÜK

20170410_151350-01-01

BİR ŞEYLERİN PEŞİNDE, ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : BOLU, GÖYNÜK

“Adalet nedir? Ağaçları sulamak. Zulüm nedir? Dikene su vermek.” AKŞEYH

GİRİŞ :

Uzuun bir dünün ardından, gözlerimi, erken bir sabaha daha Sapanca il sınırları içerisinde yer alan Taraklı’da açıyorum. Akşamdan bayılarak uyuyup kimselere şu saatte kalkarım, bu saatte giderim diyemediğimden, odama girip de bir daha da çıkmadığımdan, Ferah Hanım odasında ve sessizliğin ortasında şaşkın ama ferah bir şekilde ayılmaya çalışıyorum şimdi. Aşağıdan gelen ses artık dünyaya açıldığımızı söylüyor. Kilidin içinde birden çok defa dönen anahtarı tutan elin sahibi Nazan Hanım oluyor. Umuyorum adını doğru hatırlıyorumdur ama bana nefis bir kahvaltı hazırlıyor hızlı hızlı. Ekmek almaya gidip geliyor aynı hızla. Oğlu geliyor biraz sonra. Oğlu okula gidiyor daha sonra. Yalnız başına gelmiş bir kız daha var kahvaltı bekleyen. O omlet istiyor, ben yumurtaya yerim olamayacağını hissediyor ve istemiyorum. Bana bazlamam var diyor. Taraklı’da ne yesem güzel geliyor bunu anladım ama havuç ve elma reçeli, ama daha çok havuç reçeli nasıl güzeldi anlatamam(kırk iki yaşındayım, biraz damak tadım gelişti geç de olsa, eskiden ne yediğimi unuturdum, sonra sonra bir parça minnet duygum gelişti şükür). Gerisi zeytin, peynir… Hanımeli Konağında çalışan Murat ve Nazan’ın isimlerini giderayak ancak öğrenebiliyorum, onlar da benimkini. Mevzu Tarak’lıysa, içiniz rahat olsun. Kimse sizi zorlamıyor herhangi bir konuda. Adınızı bile son dakikada söyleseniz yeterli olabiliyor.

Snapseed

Snapseed

Snapseed

20170410_151037-01
Gazi Süleyman Paşa Cami

GÖYNÜK :

Bir taksi tutuyorum Göynük’e gidebilmek için. Mecburen. Uçarcasına götürüp bırakıyor beni. Bavulumu parkın içindeki kafeteryaya bırakıyorum. Ne kalacak yerim var ne de bildiğim bir emanethane. Ama biliyorum ki koyduğun gibi bulursun böyle yerlerde emanetini. Adı üzerinde çünkü; “emanetin”. Şeytan Göynük’ü tanımıyor daha. Öte yandan şoför bugün Göynük pazarıdır diye müjdelemişti. Ne sevinmiştim o an anlatamam. Bir ilçenin pazarının olduğu gün yakın köylerden insanlar gelir ve bu da renktir. Pazarın yanındaki kahvede oturup fotoğraflar çekiyorum. Ben onlara serçe diyorum. İki serçe yakalıyorum ve masumiyetlerinden faydalanıyorum. Serçelerden bir tanesi bize ne faydası dokunacak bu çekeceklerinin diyor, size bir faydası olmayacak diyorum açık yüreklilikle. Göynüklü Şerif ve Hüseyin sabah sabah poz veriyorlar objektifime.

IMG_0125

IMG_0130

IMG_0415
Peynir Pazarı
20170410_144914-01
Göynük Pazarı

Göynük, Ayaş-Sapanca Koridoru adı verilen, ipek yolunun yanı sıra kral yolu, Roma yolları, Osmanlı’nın doğu fetih ve Evliya Çelebi’nin Seyahatname güzergahları arasında yer alan bir başka durağı imiş aynı zamanda. Sapanca, Geyve, Taraklı, Göynük, Mudurnu, Nallıhan, Beypazarı, Güdül ve Ayaş bu güzergahta yer alan yerler sırasıyla. Benim gördüğüm kadarıyla, ister istemez de olsa Taraklı’yla karşılaştırdığımda, çevre planlaması yerli yerinde, derli toplu, temiz, orjinalliğini korumakla birlikte restorasyon açısından kaynak bulmakta sıkıntı çekmediği aşikar olan, çokça da yaşlı nüfus barındıran, eski evleri ve konaklarıyla Safranbolu’yu anımsatan, bir bekçi misali konumlanmış Cumhuriyet döneminden yadigar Tarihi Zafer Kulesiyle göz kamaştıran, Fatih Sultan Mehmet’in akıl hocası, mutasavvıf, alim-tabip ve şair Akşemsettin Hazretleri’nin ya da benim sevdiğim adıyla Akşeyh’in türbesini barındıran, kıyısında serinlemek için iki tane de gölü olan Göynük için fetih hareketimin borusunu öttürüyorum Allah’ın izniyle. Bu topraklarda bir parça icazet almak gerekiyor göklerdekinden. Buranın havası, suyu onu gerektiriyor azıcık. Kendi küçük fethimi ortama uyum sağlayarak gerçekleştiriyorum. Umuyorum beni anlıyorsunuzdur. Burası Bolu, Göynük dolayları ve hava fetih için açık, sıcaklıksa artı on derece. Ordumu sığdırdığım valizim parktaki kafeteryada, silahlarımdan tabletim, telefonum ve yedek şarjlarımsa yanımda. Başlasın lütfen.

Snapseed

20170410_154451-01

ZAFERLERE GEBE İLK DURAĞIM : TARİHİ ZAFER KULESİ

…’ne dilim dışarda tırmanıyorum. Kalabalık bir grup karşılıyor beni. Çıktığıma değdi diye düşünürken, bu kalabalığın kule çevresinde çalışan işçiler olduğunu kavrıyorum. Fetihle dopdolu aklım, egomu ısırmaya başladı bile. Ortalık toz duman ve hüsranımı umursamaz görünen işçilerinse tek dertleri öğle yemekleri. Fikir ayrılıklarıysa yemekten önce çay isteyip istemedikleri. Dünya için küçük, anı yaşayanlar için büyük hevesler fethimi bölse de benim de aklımda öğle yemeği var aslında. Ne yesem acaba? İçine giremediğim, hatta yüz metreden fazla yanına yaklaşamadığım Zafer Kulesi ilk mağlubiyetim oluyor böylelikle. Maça bir sıfır yenik çıkıyorum ve bu hiç hesapta yoktu. İçeri aldığım dilimle yokuş aşağı iniyorum sessizce.

AKŞEMSEDDİN TÜRBESİ :

Göynük’ün üzerindeki izlerinin silinmesinin mümkün olmayacağı, Göynük’ü Göynük yapan mutasavvıf. Şam doğumlu, Hacı Bayram Veli’nin müridi, Fatih Sultan Mehmet’in hocalarından, İstanbul’un da manevi fatihi aynı zamanda. Saçı sakalı ak olduğundan ve hep beyaz esvaplara büründüğünden “Akşeyh” olarak anılmaktaymış. Şimdiyse şöhretten uzak sakin sakin yatmakta ebedi istirahatgahında. Bir yanında asası diğer yanında oğullarıyla. Bir zamanlar ve çok zamanlar önce yani sene 1453’ü gösterirken, ellerinde çiçeklerle padişahını karşılamak için bekleyen halk, padişah sandıkları beyaz sakallı, ağır duruşlu olan Akşemseddin’e uzatırlar çiçek demetlerini. Akşemseddin göz ucuyla Fatih’i göstererek: “Sultan Mehmet odur, ona veriniz” derken, FSM, onlara: “Gidiniz, çiçekleri gene ona veriniz. Sultan Mehmet benim, ama o, benim hocamdır”, der ve İstanbul’a ilk Akşemseddin girer. Mutasavvıflığı ise aynı zamanda tıp, astronomi, biyoloji ve matematik alanındaki çalışmalarını kapsayan çok yönlülüğünden de gelmektedir. Mikrobiyolojinin babası sayılma nedeni tarihte ilk mikrop teorisini ortaya atmasından kaynaklanıyor. Az yiyip, az uyuyarak, halka az karışıp, Allah’ın adını sık zikrederek manevi huzura erilebilir ancak diyen Akşeyh’e, Diyar-ı Akşemseddin olarak bilinen Göynük’ten soruyorum sesimi bir anlığına da olsa duyacağını umarak; kaderin esirin diye buyurmuşsun hani, ya kader eserinse? Aklın varsa kimsenin bulunmadığı tarafa doğru yola çıkma demişsin, ben hep tersini yaptım Hocam, sakın kafa tutmak için böyle yaptım sanma, içimden öyle geldi, beni anla. Ekmeği ve helvayı soğuk ye demişsin, nefsini köreltmek için bu da anladığım kadarıyla, bu yüzyılda biz rejim diyoruz ona, kısaca. Bir de Allah sevdiği kulunun rızkını kısar da verir demişsin, çünkü dünya nimetlerinin azlığı gönül aynasının pasını siler diye de eklemişsin. Fatih Sultan Mehmet olmak varken, yüzlerce yıl sonra tebaa olmak hoşumuza gider mi sanırsın Hocam! Bunların dışında kalan tüm nasihatlerini okuyorum teker teker. Yusuf Bey Caddesi üzerindeki duvarlar onun öğütleriyle kaplanmış boydan boya. Göynük’ün üzerine sinmiş, onunla bütünleşmiş adeta. Oysa ki Ömer Sikkin(bıçakçı demekmiş) ya da yanlışlığa mahal vermemesi açısından Bıçakçı Ömer Dede Türbesi ile Debbağ Dede Türbesi de ziyaretçilerine açık vaziyette. Debbağ Dede’ninki evlerin arasına sıkışmış olsa da Ömer Sikkin’in türbesi ferahta. Okuduklarım kadarıyla Akşemsettin Hazretleri ile arasında bir çeşit erk kavgası olmuş, Hacı Bayram tarafından kurulmuş olan Bayramiyye tarikatı aralarındaki sürtüşmeden ötürü ikiye ayrılmıştır. Ömer Sikkin’in temsil ettiği kola Bayrami Melamiliği, Akşemseddin Hz.’nin temsil ettiği kola da Bayramiyye-yi Şemsiyye adı verilmiştir. Türbesinin içerisinde çerçeveletilmiş bir de yazı vardır. Der ki; “Bismillahirrahmanirrahim! Rabbimiz! Müslümanların dağınıklığını gider, hep birlik ve dirlik ver. Kalplerimizi birbirimize ısındır, bizleri birbirimize sevdir, bizden bütün şerleri ve zararları uzaklaştır(s.a.v)AMİN.”

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Snapseed
Bıçakçı Ömer Dede Türbesi(Ömer Sikkin)

HANEDAN BUTİK OTEL ve GÖYNÜK BELEDİYESİ YÖRESEL EL SANATLARI MERKEZİ:

Otelin sahibi ve işletmecisi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi, Coğrafya Bölümü mezunu ve emekli coğrafya öğretmeni olan Erol Bey, Göynük’ü, konaklarını ve daha da bir sürü şeyi hızlı hızlı anlattıktan sonra beni alıp belediyeye ait olan Yöresel El Sanatları Merkezi’ne götürüp bırakıyor. Benden önce on kişilik gazeteci grubunu ağırlamış otelinde. On kişi gezmek nasıl bir şey diye düşünmeye başlıyorum. Baş edemeyeceğim bir durum sanırım. İnsanlar tanıdıkça sevilesi değil, kaçılası şeylere dönüşüyorlar ve yaradana rağmen yaratılan her zaman sevilmiyor. İçimdeki insan sevgisini saklandığı yerden çıkartamazsam iyice içime kapanıp tek kişilik bir köy besleyeceğim yüreğimde, çaresizce. Şimdi de bir sürü kadının ortasında kalıveriyorum. Fakat bakıyorum da, çoklar ve mutlular. Nasıl mı? Mutlu musunuz, hayattan bir beklentiniz var mı dediğimde, mutlu muyuz değil miyiz bilmiyoruz ama bir beklentimiz de yok diyorlar. Büyük hırsları yok, küçük endişeleri var. Genç kızlar gelip gidiyor ara ara. Hiçbirinin yanlış zamanda, yanlış bir aileden doğduklarına dair şüpheleri ya da tam tersi yanlış çocuklar mıyız düşüncesi taşıdıklarını sanmıyorum. Tasasız görünüyor gençler. Coşkuları içlerinde saklı, zaten hepsi de kapalı. Hanımların fotoğraflarını çekerken gülüşmeden edemiyorlar kendi aralarında. Temiz, titiz kadınlar hepsi, belli. Evlerine git mis gibidir şimdi. Akşam yemekleri sabahtan yapılmıştır, buradaysa şimdi çay vakti. Bir çaylarını içiyorum ben de, gitmeden. Kültürel miraslarımızı yeni nesillere taşımak adına, kadınlar açısındansa altın bilezikmişçesine birer sertifika sahibi olmaları ve günlük cüzi bir ücret karşılığında harçlıklarını çıkarmak için tokalı örtme yapmayı öğrenip, öğretmeleri çok çok önemli. Aklıma geliyor da içim cız ediyor bir an kapatılan Köy Enstitülerini düşününce.

Snapseed

Snapseed

Snapseed

ÇUBUK GÖLÜ, ÇOBAN KADIN VE KARA HOROZ :

Merkezde bulunan taksi durağından sıradaki araca biniyor ve Çubuk Gölü’ne doğru düşüyoruz yola. Genç bir çocuk götürüyor beni. İyiniyetli de. Rahat ediyorum arka koltukta. Her yerde Ankara Belediyesi’nin izleri var diyorum. Öyledir diyor. Arada Gökçek eşiyle gelir, eski belediye başkanıyla yemek yer ve döner diyor. Fatih Sultan Mehmet’in hocası Akşeyh’e duyulan bir minnetin gelenekselleşmiş hali sanki bu yapılanlar. Otoriteyle hiç sorun yaşamamış Göynük’ün, her daim bir koruyanı kollayanı olmuş ve bu konuda da hiç sıkıntı çekmemiş sanki. Hep kayrılmış, hep kollanmış. Bu ayrıcalığıyla beni bile şaşırttı doğrusu.

Çubuk Gölü yolu nazik popolarımız için çok ergonomik değil ve çalışmalar sınırsız bir şekilde sürdüğünden  hoplaya zıplaya ilerliyoruz. Daha doğrusu çalışma yapan kimse yok. Yol boyunca koyun sürüleri kesiyor yolumuzu. Hele bir tanesine çobanlık eden kadın asla aklımdan çıkmayacak. Elinde değneği ve tüm telaşıyla, arabadan kaçışan koyunlara bağrıyor çığlık çığlığa. Peşlerinden koşuşturuyor, çoban köpeğini koyunların peşinden gönderiyor. İlçedeki kadınların şehirliler gibi yaşadığını anlıyorum. Benden farklı yaşamıyorlar. Asıl emekçi bu çoban kadın. Sürüsünü gütme telaşında, ayağında plastik ayakkabılar, içinde de yün çoraplar koşturup duruyor yola dağılan koyunlarını toplamak için. Her koyun ayrı ayrı süt demek, peynir demek, et demek. Sorsan, mesleğin ne desen bakar yüzüne öylece. Saysa yaptığı işleri tüm gün boyunca, apışıp kalırız karşısında. Mevzu, gezmek ve yürümek dışında bir şey olduğunda tembellikten ölen benim için özellikle, bu çoban kadın bana çok şey ifade ediyor. Böylesi çıkar karşına aniden. İyi ki varlar yeryüzünde.

20170410_164236-01
Göynük, BOLU
20170410_164247-01
Göynük, BOLU

Gölün kıyısına varıyoruz nihayet. Bir dizi çekilmiş burada zamanında. Onlardan yadigar tüm bu yel değirmenleri. Manzara harika ama gölün kenarı buz gibi. Akşam üstü olmuş, hava soğumaya başlamış artık. O kadar üşüyorum ki. Kutba düşmüşüz gibi oluyor bir anda. Göynük ılıktı buraya nazaran. Gölün kenarındaki kafeterya açık mı belli değil. Öte yandan gölün karşı kıyısındaki köy olduğu gibi İstanbul’da olsa, denize nazır yalı muamelesi göreceklerinden herhalde trilyon ederler. Şimdiyse yazı beklerler biraz hareketlenmek ve ısınmak için. Bizse evlerin arkasından dolaşıyoruz yola çıkmak için. Bir horoz çıkıyor bizden önceki kamyoneti görür görmez ve sen ne arıyorsun burada der gibi ötüyor ona hırsla. Sonra biz geçiyoruz ve bize de aynısını yapıyor. Hayvanın tabiatı değişik. Kendisini mahallenin muhtarı gibi görüp, gelene gidene öfkeden kabarttığı kanatlarıyla duvarın üzerinden bir anda fırlayıp, hesap soruyor sanki üü ürü üü’süyle. İleride köpekler var. Hayvanlar sakinlikten başlarını zor kaldıran çoban köpekleri, bu kara horozsa pek fena atarlı. Zaten onların yerine de çalışıyor ve köpekler görevlerini bir horoza devretmiş olmaktan hiç de şikayetçi görünmüyorlar. Gülmekten fotoğrafını çekemiyorum şu kara horozun. Sanki bir ruhu var ve o ruhta böyle muhtarlı birazcık.

IMG_0212

Snapseed

IMG_0370

SONUÇ OLARAK :

Osmanlı’dan miras, değişmemekte ısrarcı ama gelenek göreneklerine de sahip çıkan, geçmişteymişsiniz hissi yaratan fakat bundan da şikayetçi olmayan, yeni dünyanın ve yeni düzenin varlığından haberdar olup kendi kozasını örmüş içinde yaşayan, ondan ötürü de kendi halinde yaşamakta olan ve bu özelliğiyle desteklenip yaşatılan temiz ve bakımlı bir taşra kasabasındaydım bir gün boyunca. Aynı sokaklarda birden çok kez dolaştıktan sonra yüzümün eskidiğini hissettim, herkes tanıdık gelmeye başladı ya da ben herkese tanıdık gelir oldum ve yine aynı şeyi yaptım. Odama girdim. Sabaha kadar da bir kez olsun dışarı çıkmadım. Akşam çökünce asabım bozulmaya başlıyor böyle yerlerde, huzursuzlanıyorum küçük yerde karanlık basınca, bir de yalnız kalınca. Gündüz neyse de.

20170410_154911-01

BİR ŞEYLERİN PEŞİNDE, İKİNCİ BÖLÜM : SAKARYA, TARAKLI – 2

20170409_131930-01
BİR ŞEYLERİN PEŞİNDE, İKİNCİ BÖLÜM : SAKARYA, TARAKLI – 2

Taraklı yazımı iki bölüm halinde yayınladığımı görüp, bir günden fazla bir zamanı bu ilçeye ayırdığımı düşündüğünüz anda ilk yanılgının kucağına düşmüşsünüz demektir. Ben hala aynı gündeyim çünkü. Sonsuz bir pazar yaşıyorum ve bitmek bilmiyor. Fakat şikayetçi olduğum da söylenemez. Sadece imkansızlıdaymışım hissine kapılmaya başladım. Ne Taraklı ne de reklam filmindeki ismiyle Mümkünlü; burası İmkansızlı ve İmkansızlı’da zaman donmuş sanki. Birçok yol yürüdüm, birçok insan gördüm, iki düğün yemeği, kaşıklı bir düğün dansı, bir ulu ağaç, bir yolculuk sığdırdım günümün sadece bir kısmına ve saatime baktığımda dört olduğunu görüyorum hayretle. Dakikalar geriye mi gidiyor ne! Zaman seni tüm ağırlığıyla eziyor burada. Zamanı yakamıyorsun kolaylıkla İmkansızlı’da. Pardon Mümkünlü’de. Pardon Taraklı’da. Her neyse.

Snapseed

20170409_131019-01

20170409_130932-01

Snapseed

20170409_162940-01

20170409_130221-01

Snapseed

Bugün restoranların pek çoğu kapalı burada. İki ayrı düğün yemeği münasebetiyle pek fazla rağbet görmeyecekleri  düşünülmüş olsa gerek. Taraklı esnafıysa benden habersiz anlaşılan. Yine acıkıyorum çünkü. Ara sokaklarından birindeki esnaf lokantasında işkembe çorbası içiyorum. Dört lira. Taraklı’da yaşamak mümkün gibi gelmeye başlıyor o anda. Cumartesi kına, pazar günü düğünler, ucuz ama lezzetli mutfaklarla bezeli lokantalar… Küçük kurnazlıklar vardır bazen hayatı yaşanır kılan. Valla. Büyütemediğin bir hayatın varsa, bu küçük kurnazlıklarla günü güne bağlayıp, bir ömrü bitiriverirsin kolaylıkla. Memur olup atanmalı buralara. Havası temiz, yeşili bol, insanı uslu. Eşinin görevi münasebetiyle buraya tayinleri çıkmış bir ya da iki çocuk annesi bir kadınla konuştuğumda, insanlarından zarar gelmeyeceğini söylüyor. Gece on ikide sokağa çıkıp komşudan gelebilirmişsin. Kadınları kapalı diyorum. Ben açığım ve beni kabul ettiler diyor. Anadolu’nun bazı şehirlerinde öyle olmaz, seni istemezler, aralarına da almazlar diyor. Ama diyor, kadının eğlencesine erkek, erkeklerinkine kadınlar karışmazmış. Dünkü… Hayır, o aslında bugündü. Dilimin buğusu kalabilir her an için ve ben bugüne sıkışmış olabilirim tıpkı Groundhog Day’deki hava durumu spikeri Phil’i oynayan Bill Murray gibi. Mümkünlü burası diyorum içimden. Taraklı olması için bir sebep yok, zaten kimsenin tarak sattığı da yok. Varsa yoksa boy boy tahta kaşık, bir de kaval var seyyarlarda. Ben de bir tane kaval, bir tane de şimşirden oyma tahta kaşık alıyorum. Kaşık iyi çıktı, kavalıysa sadece öttürebildiğimi kabul etmek zorunda kaldım zamanla.

20170409_135052-01
Ertan, cümbüş çalar

Bugün ve her gün, anladığım kadarıyla hep aynı noktada, önünde kocaman sepetiyle ve Gazi alt kimliğiyle cümbüş çalan ve yanık yanık söyleyen Ertan’ı dinliyorum karşısına geçip. Konuştuğumuzda ne söylediğini anlamıyorum ama şarkıları anlaşılır. Nedeniniyse bir süre sonra kavrayabiliyorum ancak. Şarkı söyler gibi konuşuyor çünkü benimle. Bir şarkıya başlar gibi başlıyor cümlesine, bazen dalgalanmalar oluyor sesinde. Cümlesini sonlandırdığında, bu şimdi hangi makamdı acaba diye bir düşüncedir alıyor beni. O bir sokak şarkıcısı ve de müzisyen aynı zamanda.

20170409_134814-01

Mümkünlü kasabası bakkalının önünden geçiyorum. Gözüme çok sevimli görünüyor. Küçücük bir dükkan. Taraklı bakkal cenneti ama Mümkünlü Bakkalı en sevimlisi. Duvarında asılı kuru bakliyatı ölçmek için kullanılan plastik ölçeri ise efsane(nerdeyse faraş diyecektim, plastik ölçere çevirdim. TDK’ya sormak gerek bunun adına acaba ne desek?) 2011’de çıkan yangındansa eser yok bakkalda göründüğü üzere.

Gündüzki kalabalık, coşku yok olmuş sokaklardaki. Pazar gününün hüznü derdim ben buna, eğer şehirde olsaydım. Bir pazar akşamı dünyanın sonu gelecek, söylenecekler söylenmiş olacak, yapılacaklarsa bitmiş. Bense tek bir şiir yazamamaktan muzdaribim aylardır. Ya coşkumu kaybettim ya da hüznümü. Ayırt edemiyorum. Ondandır bu dolaşmalarım umutsuzca. Umudumu da kaybetmiş olabilirim. Çok üzülüyorum ama bazen neden üzülmeye başladığımı bile unutmuş oluyorum. Bu iyiye işaret olmayabilir ama umursamıyorum. Yaşamam gerekiyor. Yaşamak önemsenecek bir şey değil, bir gereklilikmiş sadece.

IMG_0347

Snapseed

20170409_135827-01

İyi ki burada yani Hanımeli Konağı’nda kalıyorum. 2000’li yıllarda İzmirli iki arkadaşın satın aldıktan sonra aslına sadık kalmak suretiyle restore ettirdikleri; tarihi 1900’lü yılların başına dayanan konağın adı gibi ferah, Ferah Hanım odasında kalıyorum. Duş alıp yatağa girdiğimde saatime bakıyorum: Aman Allahım, sadece yedi. Zaman bir parça ilerlemiş ama gene yavaş ilerlemiş. Bütün hisleri yaşadım gün boyunca. Doğruldum şimdi yatağın ortasında, cin gibi düşünüyorum. Yaşadıklarımı kafamda özetlemeye çalışıyorum. Sabah Sakarya’daydım, öğlen olmadan Taraklı’ya vardım. Habire yemek verdiler yedim, su verdiler içtim. Düğünlere davetiyesiz girdim. Kimseye hesap vermeden fotoğraflar çektim. Bir oturduğumla bir daha oturma şansına erişemedim. Endişe duydum, mutlu oldum, mutsuz oldum, eğlendim, hüzünlendim, baktım ve gördüm, hem izledim hem dinledim, yorgun hissettim, dünyayla barışık hissettim, ulu çınar ağacının altında hüzünlendim, üç asırdan fazladır ayakta kalmaya çalışan üç katlı Osmanlı’dan kalma evlerin arasında dolaşırken kendimi yaşlı hissettim, kalabalığın içinde hem yalnız hem başım kalabalık hissettim, üzerimde bir sürü bakış hissettim, bazen bitkin bazen enerji dolu bir kaşif gibi hissettim. Cesur Yeni Dünya’yı keşfetmedim, zaten cesur bile değilim. Sadece kendi ülkemde yeni bir yer keşfettim. Başımı sokacak bir yer, yiyecek yemek, içecek su buldum, telaşsız insanlar vardı, sorularıma yanıt verecek sabırları vardı. Ben daha ne arıyorum bilmiyorum dediğimde, gelin de beni vurun. Ben aradığımı bulmuşum. Bu en verimli başlayan yolculuğummuş.

Snapseed

20170410_083112-01

20170410_083148-01

BİR ŞEYLERİN PEŞİNDE, BİRİNCİ BÖLÜM : SAKARYA, TARAKLI – 1

20170409_131455-01

BİR ŞEYLERİN PEŞİNDE, BİRİNCİ BÖLÜM : SAKARYA, TARAKLI – 1

GİRİŞ :

Yola çıkmadan önce güzergahımı şu şekilde belirlemiştim: İlk durağım olan Sakarya merkezde kalmayacak, hemen Taraklı’ya geçecektim. İkinci gün bir başka Cittaslow olan Göynük’te konaklayacak, üçüncü günün sabahında da Mudurnu ve Abant’ı görüp bir kez daha Safranbolu’ya doğru yol alacaktım. Daha önce gitmiş olduğum Sinop’un Cittaslow olarak kendini kabul ettirmiş ilçesi Gerze ise son durağım olacaktı. Özetle cittaslow cittaslow dolaşacaktım. Fakat ister kader deyin, ister hepsi senin elinde canım deyin; Taraklı ile başladığım yolculuğum hiç de Sinop Gerze’de son bulmadı. Anlatayım okuyun, anlatayım anlayın, ben anlatayım sizler de gezmiş kadar olun. Olmayacak mısınız? Neden? O kadar mı zamansal açıdan dardasınız? Yoksa Taraklı sizi o kadar da heyecanlandırmıyor mu? Bir Venedik olsaydı iyiydi de diyorsunuz, değil mi? İnternette bir sürü Venedik gezi yazısı, kitapçılarda hakkında yazılmış birçok kitap bulacağınızdan eminim ama. Oysa ki Taraklı daha çok yeni, bir de bunu deneyimleyin derim. Bir de, lütfen ama, öncelikle kendi iyiliğiniz için isminin baş harfi olan te sesini doğru düzgün söyleyin yoksa yanlış anlaşılmalara sebebiyet verebilirsiniz. Şunun gibi:
-Ben (?)araklı’ya gidiyorum.
-Karşı taraf: Bence bi dur, bi iyice düşün gitmeden önce, bana sorarsan ilk önce tımarhaneye git. Lan Memed senin kız kardeşinin evlilik yaşı gelmiş de geçiyor şu hale bak tek başına nerelere gidiyor!
-Abi: Biliyorum onlar (?)arakçılarmış.
-Karşı taraf: Hiç normaliniz yok mudur? Ya da şöyle sorayım, en normaliniz bu mudur?

O işin esprisiydi. Benim hiç olmadı. Bildiğim kadarıyla. Böyle günde espri mi olur diyorsunuz ama sakın beni konuşturmayın fazla fazla. Dönüşte zar zor bulduğum tek kişilik bayan yanı sayesinde seçim için dönmeye çalışan binlerdendim sadece, ve gecenin bir yarısı ulaşabildim ancak evime. Sonuç mu? Hile hurda. Çarşafa dolanmaya meraklı bir sürü kadının ve onların gidişattan kaygı duymayan kocalarının, babalarının kurbanları oluyoruz yavaş yavaş. Kırsal kesim neyse de, şehirdekiler insanın kanına dokunuyor. Her konuya bilinçle yaklaşmak, bilimin ve bilimadamlarının açtığı yolda ilerlemek dururken, köstebekler gibi yaşamak, hayatının kontrolünü kendinden başkasını düşünmeyen adamlara vermek yakışıyor mu ne sana ne bana? Türkan Saylan’ı sakın unutma! Uğruna savaşmadan verdiğin bir hakkı kaybetmeye nasıl da gönüllüsün bunca! Sakın bir gün kadınlar olarak çoğunluk olduğunuzda gelip ahkam kesmeyin başımıza. Kıskançlıkla bizi de kendinize benzetmeyin, sakın ha! Kimisi gönülden, adetten, küçüklükten gelme alışkanlıktan, has dindarlıktan yapıyor biliyorum ama, sen sakın sonradan olmalardan olma.

Bu konular açıldığında uzayan tırnaklarımı törpüleyerek devam ediyorum yazıma. Yola çıkmadan önce, ben Taraklı’ya gidiyorum dediğim herkes mütebessim ifadelerle bakmıştı yüzüme. Bir kişi de ben gördüm orayı dememişti yalnız, dikkatinizi çekerim. Dünyaya bir hayvan olarak gelseydin sorusuna böyle zamanlarda verebileceğim iyi bir cevabım var artık benim de sonunda. “Bir tazı”. Hem de burnu çok iyi koku alan bir tazı. Doğru yoldayım sanırım. Sakarya’nın az bilinen ilçesi Taraklı yazımı sonuna kadar okuyanlarınıza bir ödül olarak gökteki en yakın yıldızı indirip vereceğim, beraberinde de Taraklı gezi yazım benden size hediye, daha ne? İyi okumalar diler, esprinin ve öfkenin dozunu kaçırmamayı, daldan dala atlamamayı temenni ederim kendi kendime.

Snapseed

Snapseed

20170409_125229-01

TARAKLI :

Sabahın köründe, üstelik de bir pazar gününde Sakarya’nın merkez otogarındayım. Hiç uyumadım gece boyunca. Zaten gece yolculukları esnasında uyumayı da beceremiyorum. Sadece gözlerimi dinlendiririm, bir de kendimi çok güvensiz ve de yalnız hissettiğimden kapalı tuttuğum gözlerimi ne zaman ki muavin ya da yolculardan biri koridordan geçiyorken hissedersem, derhal açar öfkeli öfkeli dikerim üzerlerine. İnsanın çok tuhaf savunma mekanizmaları geliştirebildiğini seyahatlerim esnasında öğrendim. Bu ülkede gezmek öyle kolay değil artık. Benim de kendi çapımda almış olduğum önlemlerim var ve öfke dolu, kin kusan bakışlarım ilk sırada. Şimdiye kadar bu bakışlarımın bir faydasını görmedim, zararını da görmediğim gibi. Taraklı’ya giden ilk minibüs dokuzda kalkıyor olduğundan Sakarya’da, otogarda tarifsiz derecede talihsiz saatler geçirirken buluyorum kendimi. Bir şeyler okumayı deniyorum, fakat aklım yerinde değil. Etraf ilgi çekici değil. Bir pazar sabahı Sakarya merkezde ne bulacağım bilemediğimden ve bu hususta da isteksiz olduğumdan, tek başına da taksiye binemediğimden bekliyorum sağa sola ona buna baka baka. Ömrümün bir kısmı havada ve karada giden araçların kalkmasını beklemekle geçmiş olabilir. Sağlık olsun. Garip garip düşüncelerle, nisan başında hem de, üzerimde kaz tüyü montla titriyorum nefes almak için çıktığım durakların olduğu yerde. Hava eksi kaç bilemiyorum, ama ayaz var sabah sabah.

Değişik bir yolcu profiliyle gidiyorum. Soluk tenli buranın insanı. Pek fazla da genç yok aramızda. Sapanca ve Geyve üzerinden yol alyoruz. Geyve’den bir hayli yolcu biniyor. Nineler ve dideler(hep nineden sonra dide demek istemiştim, kısmet bu yazımaymış) yeni yol arkadaşlarım. Ağaçlar sıklaşıyor, iklim değişiyor değişen bitki örtüsüyle birlikte. En nihayet Taraklı’ya gelmiş bulunuyorum. Gelmeden önce müsaitlik durumunu sorduğum butik otel hemen aşağıda. Girdiğim bir markette bir alternatifin daha olduğunu söylüyorlar. Ya gelmeden aradığım Hanımeli ya da bana bir seçenek olarak sunulan Kadirler Konağı olsa da ben yine de ilkini tercih ediyorum, çünkü banyo tuvalet oda dahilinde. Yıkandıktan sonra ıslak saçlarla odaya gelmek beni huzursuz ediyor. Kirli çamaşırlarım ne olacak, ya temizleri yanımda götürmeyi unutursam! Market sahibine teşekkür edip, bavulumu çekiştire çekiştire Hanımeli’ne gidiyorum. Bugün ayrılışlar var ve odalar henüz hazır olmadığından bavulumu bırakıyorum kendilerine. Bir kahve yapıyorlar bana. Günün ikinci kahvesi beni iyice diriltiyor. Merkezdeki kalabalığı keşfetmek üzere düşüyorum yollara. Düğünmüş sebebi. Kapalı bir alanda düğün yemeği veriyorlar. Hangi taraftanım desem diye düşünüyorum. İkisi de yalan olacağından nazikçe yemek yiyip yiyemeyeceğimi soruyorum. Bir Tanrı misafiri olarak geldiğim ilçenizde Anadolu adetlerinin ve misafirperverliğinin halen daha yaşatılması şehirden gelmiş, yanında parası yoksa eğer bir fırından ekmek dahi alma şansı olmayan biz zavallı şehir insanını nasıl mutlu ediyor anlatamam. Köylerde misafiri doyurmanın binbir şekli vardır ya pek severim. Her zamanki gibi fazla dağılmadan konuya döndüğümüz takdirde, bana uygun bir masa ve sandalye ayarlanması ve hoop diye tepsimin önüme konması saniyeler alıyor sadece. Yediğin içtin senin olsun diyen Atalarımın sözlerine inat, normalde yediğimi içtiğimi koymayan ben, iş bir köy düğünü olunca şimdi size neler neler yediğimi anlatacağım teker teker. Bu arada az ileride katılmış olduğum ve bu seferki açıkta yapılıyor olan bir diğer düğün yemeği daha var sırada. Benimse henüz daha bu gerçeği bilmediğimden, ilk sofrada karnımı tıka basa doldurmuş olmam ve helvayı bile kaşıklamam unutulmaz bir andı gerçekten. Aynı masayı paylaştığım iki çocuklu bir kadın dönerleri tıkıştırıyordu oğlanların ağzına. Ne yedik, ne iştah bizim masada anlatamam. Diğer masalara bakıyorum, onlar yaşlı. Sakin sakin yiyorlar. Kıyamet bizim masada kopuyor. Öyle ki mutlu mesut kapıya yöneldiğimde, daha da arsız arsız akşam da yemek veriyor musunuz acaba diyorum. Düğün sahibi daha ne kadar batayım bakışı atıyor. Bitti diyorlar. Dün kına varmış. Tuh diyorum, kaçırmışım. Kim bilir orda ne yöresel lezzetler vardı(Tanrım aklıma mukayyet ol; yöre, lezzet, döner diye diye dert alacağım başıma, fakat daha önce hiç böyle bir hal almamıştım, neler oluyor bana?)

20170409_132723-01

20170409_133256-01

İlk düğün yemeği menüm: Döner-et döner ama, beyaz pilav, helva-yöresel irmik, ayran. Favorim et dönerdi, o kadar lezzetliydi ki, iyi pişirilmiş zeytinyağlı pırasayı en sevdiği yemek sayan beni bile benden aldı.

İkinci düğün yemeği menüsü: Tas kebabı, beyaz pilav, helva-yöresel irmik, ayran. Favorim tas kebabıydı. Zaten başka da bir şey yiyecek halim yoktu, o kadar toktum ki. Tas kebabıysa et dönerden lezzet olarak aşağı değildi. Bana bir kez daha büyükşehirlerde yediğim etin et olmadığını düşündürttü. Elbette at eti kesip koymaz şarküteri kısmına Migros, Kipa ama en azından zavallı danacıkların çok lezzetsiz şeyler yediğini ve bunun bize de sirayet ettiğini düşündürttü yol boyunca. Düşünüyorum da döner bilmeyen ağzımın damağında kalan lezzet hala o et döner. Yani, sonuç olarak ve de kılpayı kadar bir farkla döner lezzette bir numara.

Kapalı yerde yapılan düğün yemeğinden çıkarken şeker, karanfil ve sigara ikramı yapılıyordu. Öte yandan açıkta yapılan düğünde müzisyenler çalıyordu. Kadınlar, masaların olduğu tarafta sandalyelerin miktarınca otururlarken, kalanlar da ayakta kıkırdaşıyorlardı kırık kırık oynamaya çalışan tanıdıkları erkekleri izlerlerken. Ortam haremlik selamlık olunca, kadınların oynaması da hiç mi hiç uygun olmayınca, işte böyle erkek erkeğe göbecikler atarsınız, mübahtır size diyorum içten içe. Öte yandan az sonra çok garip bir şey oluyor ve iki tane; başlarında erkeklerle belki gezmeye belki de ilçedeki termal tesislerde kalmaya gelmişken düğünü görüp, davul zurna seslerini duyan ve verilen kaşıklarla meydanın ortasına fırlayan iki kadın düğüne damgasını vuruyor bir anda. Şakır şakır oynuyorlar adamlara aldırış etmeden. Seyirci konumundaki ve az evvel erkeklerin olduğu tarafa sırf fotoğraf çekmek için gelen ben dahil bir grup bu manzaraya ağzımız bir karış açık bakıyoruz. Sevgili okuyucum, beni kessen yapmam. Yapamam yani. Çünkü bir: o kadar medeni değilim, iki: o kadar medeni cesaretim yok, ve üç: oyun bilmem, göbek atamam, hiçbir şey yapamam anca zıplarım, sarhoşken daha çok ve daha yükseğe zıplarım. Ya oynarsın ya da az sonra bir başka düğün yemeğinin konuk misafiri et döner olmak üzere hakkında işlem başlatılacaktır deseler, yine yapamam. Ortam o kadar müsait değil ve alanda o kadar çok erkek var ki, az sonra kadınların beraber geldiği temiz yüzlü bir oğlanın sıkıntıyla onlardan yana baktığını görüyorum. Kadınlardan birinin oğlu olduğu belli. Bir şey olur mu, laf atarlar mı, hoş karşılamazlarsa ne yapmazlar gibisinden de üç buçuk atıyor. Kadınlar onu da çağırıyorlar alana. Oğlanda tık yok. Onun aklı fikri öteki erkeklerde. Bu anlar öyle anlar ki yaşarken çok idrak edemeseniz de, bir süre sonra düşündüğünüzde dediğim gibi yaşananların garipliğini üzerinden atmanız çok da kolay olmaz. Kadınlarınki de ne cesaretti be! Böyle manzaralara alışık olmayan köylünün şaşkın hali de! Kötü niyet yok burada. Kadınların canı oynamak istemiş, oynuyorlar. Adamlar da alışık değil, bakıyor ve garipsiyorlar sadece. Bir daha nerdeee görecekler böyle bir şey, Allah bilir. Amma cesurdu kadınlar yahu! Bravo valla. Onlar gidince ortam yavanlaşıyor ivedilikle. Erkekler oyun havalarına devam ediyorlar kendi aralarında, ellerinde kaşıklarla. Bir de adını sonradan öğreneceğim Fatih var meydanda. Karşımda kocaman bir adam var sanki. Yaşlı başlı adamların yanında, yüzünü dönmedikçe anlaşılamıyor yaşı başı. Nerdeyse köpeği bile oynatacaktı, o derece rahat, pozitif ve de kendinden emin hareket ediyordu, bir de öyle tombikti ki ablası, yanaklarından kan fışkırıyor sanırdın.

20170409_143150-01
Taraklı, SAKARYA
20170409_145126-01
Taraklı, SAKARYA
20170409_145117-01
Taraklı, SAKARYA

20170409_143822-02

20170409_143846-01-01

Çifter düğün maceram burada bitiyor yazık ki. Tekrar başlıyorum ilçenin ara sokaklarında dolaşmaya, bir başına. Yedi asırdır yaşayan çınar ağacını soruyorum yolda bir kız çocuğuna. Bir yandan kıtır kıtır çubuk krakerini yerken, mahallesinde bulunan ağacın olduğu yere götürmek için de canla başla mihmandarlık yapıyor bana. Bir Osmanlı geleneğinin ürünü olan asırlık çınarın burada dal budak sarmasının nedeni adetlere göre Osmanlı topraklarına katılan her yerleşim yerinin bir çınar ağacıyla taçlandırılıyor olmasıymış. Çevresindeki yaklaşık üç asırlık evlerin bekçisi, onlardan da yaşlı, gir içine yat istersen görüntüsü veren bu vakur çınar ağacı bende merhamet duygusu uyandırıyor. Suskun, soylu, misafirperver ama yalnız bir kök salmış olarak.

Snapseed

Snapseed

Snapseed

APPLE TREE YARD

IMG_0381

APPLE TREE YARD :

“Korku bizi hayvanlaştırır.” Dr. Yvonne Carmichael

Sana kafamda aşık mı oldum?” Dr. Yvonne Carmichael

Biyolojiyi suçlayamam. Cinsellik bir hayvan zevki olabilir ama zinanın insan işi olduğunu keşfediyorum.” Dr. Yvonne Carmichael

“İki insanın arasında nadir olan bir şey bu. Beni gördün. Ben de seni gördüm.” Yvonne

Bazen hukuk kadınların işine yaramıyor.” Yvonne

Bir BBC One draması olan Apple Tree Yard’ın uyarlandığı kitabın yazarı bir kadın: “Louise Doughty”. Aynı adlı kitabından uyarlama senaryosunun yazarı bir başka kadın: “Amanda Coe”. Dört bölümlük mini dizinin yönetmeni de yine bir kadın: “Jessica Hobbs”. Bir kadın yazmış, bir kadın uyarlamış, bir başka kadın da çekmiş kısaca. Hal böyle olunca da feminist bir yaklaşımı olan metnin fena halde önemli olduğunu düşünmekteyim uzunca. Ben feminist miyim? Hala daha ne olduğumu bilmemekteyim. Bilenlerinse biz biliyoruz deyişlerinden feci halde şüphelenmekteyim. Başrolde yer alan ve minimal mimikle, sıradışı bir oyunculuk veren Emily Watson’ın kendisini sorgulamaya bol bol fırsat bulduğu hapishanede geçen günlerinde ve gecelerinde evlilik dışı bir ilişki yaşadığı adama ithafen seninle tanışmadan önce medeni bir kadındım düşüncesinden hareketle bunun bir öncesi ve sonrası olacağı gibi, bunu belirleyen anın ve tetikleyen olayın öneminin altını da çizmek gerekiyor acilen. Kimse bir kalıba ya da bir tanıma; yaşamsa düz bir çizgide ilerlemeye müsaade etmeyecek kadar gizemlerle dolu. Dizi, görünmez bir çizgiyi geçtikten sonra ancak ve bir noktadan itibaren, bir hayatın nasıl da aniden kontrolden çıkıverebileceğine şahit olmamızı sağlıyor. İnsanı insan yapan hayatlarımızın ve kurulu düzenlerimizin yok olduğu ana sebep olan şeyin ne aşk ne de tutku olduğunu görüyoruz. Bir gün, nereden geldiğini asla tahmin edemeyeceğimiz suratımıza inen sert bir tokat sayesinde ve hayatımız için ilk defa korkmaya başladığımız andan itibaren geriye kalan tüm bu medeniyet denilen şeyin bir rüya olduğunu anlatıyor Apple Tree Yard. Elleri kelepçeli Dr. Yvonne Carmichael rolünde, orta yaşlarda, menopoza ermiş, evli ve iki çocuk annesi, yakında da büyükanne olacağı müjdesini almış, sır küpü, en ve gördüğümüz kadarıyla tek yakın kadın arkadaşı tarafından Kaptan Mantıklı olarak sıfatlandırılan genetik mühendisi bilim insanı rolünde Emily Watson’ın onu bu noktaya getiren korkuyla yüzleşmesini sağlayan olaylar zincirinin başlangıcına yani dokuz ay öncesine dönerek başlıyor dizinin ilk dakikaları.

IMG_0378

IMG_0377

IMG_0379

Dr. Carmichael incecik topuklu ayakkabıların taşıdığı bir parça zarafetini kaybetmiş ve olgunlaşmaya yüz tutmuş bedenini güvenle taşıyor bir yandan, gözünü karşısına çıkan aşık genç çiftlerden alamıyor öte yandan. Aradığı şeyin onu bulmasıysa çok fazla zamanını almıyor. Katıldığı konferansta yaptığı özgüvenli sunumun ardından güvenlikten sorumlu Mark Costley ona ilgi gösteriyor. İçin için karşı cinsten görmek istediği ilgi ve beğenilme isteğine karşılık geliyor bu anlar. Kraliyet’in özel mülkü olan mezarlıktaki şapelde, tam da ünlü süfrajet Emily Wilding Davison’ın 1911 yılında yapılan nüfus sayımında saklanarak adresini “Meclis”olarak kaydettirdiği odada, hızlı ama ateşli dakikalar geçiriyorlar nasıl olduğunu anlamadan. Yvonne daha önce hiç böyle bir şey yapmamıştım diyor ve ayrılıyorlar nazikçe. Otuz yıllık evliliğin verdiği yeknesaklık, ilişkilerinde bir zamanlar var olduğunu varsaydığımız tutkuyu almış götürmüş çoktan. Bir evi, bir yatağı paylaşıyorlar ama aralarında uzun zamandır cinsellik yaşanmadığını öğreniyoruz. Bu yüzden Gary, ona aşık öğrencisiyle en nihayet birlikte oluyor. İki tarafın evlilik dışı ilişkileri olsa da dürüst davranan taraf Gary oluyor ve itiraf ediyor. Yvonne’un içerlediği şeyinse kocasının kaçamağından çok, asistanları ve öğrencileri tarafından çekici bulunan kocasına bu kadar ilgi gösterilirken, bir köşede, kırışıklıkları ve kendi tabiriyle bir jelibona benzeyen vücuduyla artık kendini çekici bulmuyor olması ve beğeni dolu bakışların ondan uzak olması. Yıllar “totalde” kadınlara zihnen olmasa da bedenen daha acımasız davranıyorlar yazık ki her zaman.

Mark Costler işini kamu servisi olarak tanımlasa da, mahkeme aşamasında ancak MI5 çalışanı olduğu ortaya çıkıyor. Gizemli ve her zaman temkinli davranan adamın cazibesi haliyle bir kat daha artıyor Yvonne’un gözünde. İkisi de evli, ikisinin de çocukları var öte yandan. Kaçamak olarak başlayan ama bir ilişkiye dönüşen ve giderek de güçlenen bağın bir nedeni de birbirlerine bir paraşütün temsil ettiği şeyler açısından bakmıyor oluşları. Spontane gelişen ve tutkuyla beslenen süreklilik zamanla tehlikeli bir hal almaya başlıyor. Zehirleri dışarıdan gelse de, panzehirleri birbirleri oluyorlar. Aylar öncesinde ilk bölümün sonunda gerçekleşen tecavüz sahnesi İngiliz izleyiciyi bile şoke eden cinsten olup, üzerine çokça konuşulmuştu. Karşı koyamayacak kadar şaşkın ve korkmuş olan kadının bu andan itibaren olayla baş etme sürecini ve peşini bırakmayan iş arkadaşından kurtulmak için çırpınışını izleyoruz bundan sonra. Son derece sakin ve zararsız görünen ve ilerleyen yaşına rağmen bekar olduğunu tahmin ettiğimiz Richard, önceden göz koyduğu ve evlilik dışı bir ilişki yaşadığını anladığı Yvonne’a planlı bir şekilde saldırıyor. Taşıdığı sır yüzünden, polise gidip şikayetçi olmayacağından da çok emin. Yine de tokat atarken elinin tersini kullanıyor ki iz kalmasın. Kısaca ne yaptığını biliyor. Yvonne, yaşananları anlattığında, Marck onun polis haricinde bir uzmanla görüşmesini sağlıyor. Annesinin doğum sonrası depresyon yüzünden o daha sekiz yaşındayken intihar ettiğini ve oğlu David’e on yedi yaşındayken bipolar teşhisi konduğunu öğreniyoruz bu vesileyle. Şikayetçi olduktan sonra mahkemede neyin kullanılıp neyin kullanılmayacağının bilinmezliğinden bahsediyor aynı zamanda danışman. Evliliğinin ve tüm geçmişinin deşilme durumu söz konusu ve olay üzerinden bir zaman geçtiği için adli delillerin yok edilmiş olmasının aleyhine işleyeceğini de düşünüyor. Yvonne’sa mahkemeye gittiği takdirde, bundan böyle insanların onun hakkında düşüneceği ilk şeyin George Selway’in ona saldırdığı ve onu hapse gönderseler bile kendisinin “bir kurban” olarak anımsanacağı.

IMG_0382

Filmin en tatlı karakteri olan Yvonne ve Gary’nin biricik ve bipolar olan oğulları Adam’ın gözünde annesi tam bir kusursuzluk abidesi. Babasıyla daha rahat iletişim kurabilen Adam, bir çocuğa en fazla bir amca olarak yaklaşabileceğini çünkü genlerini aktarmasının doğru olmayacağını, kimsenin onu istemediğini, asla kendisine uygun bir kız arkadaşı olamayacağını, onunsa onu istemeyen ama “şarkı bile söyleyebilen” çok tatlı bir kıza aşık olduğunu söylüyor. Yvonne’u kolaylıkla yargılayan ve sorgulayabilen kişi olan kızının yanında, eser akıllı Adam mahkeme ve yargılanma aşamasında yine tatlılıkla duruyor annesinin arkasında. Öte yandan kız çocukların anneleriyle didişmeleri bitmez ve bir yaştan sonra bir annenin kızı değil, aynı annenin annesi olursun ve bunun da ne ara olduğunu anlayamazsın hayat koşturmacasının içinde. Dışarıdan kontrollü ve hep güçlü görünen Yvonne, anneliğe hazırlanan kızından çekiniyor şimdi en çok. Kızı mahkemede iyi bir izlenim yaratması için onun bir danışmana ihtiyacı olduğunu söylüyor. Bu bir yandan öyle de düşünmekte olduğunun ve duyduğu güvensizliğin göstergesi aslında. Gary bir gün karısına bana ihtiyacın yok derken, Yvonne en nihayet ihtiyaç duyar hale geliyor acı bir şekilde. Bir erkeğin bir kadına verebileceği en önemli ve tek şey, belki de ” güven”.

IMG_0380

George Selway’in Mark tarafından öldürülmesinden sonra tutuklanan Yvonne kocasının ödediği yüz bin pound tutarındaki kefalet sayesinde serbest kalıyor. Gary Carmichael rolünde Mark Bonnar herşeye rağmen karısının yanında ve arkasında duran naif eş rolünde Unforgotten’dan sonra ikinci kez hayal kırıklığına uğratmıyor izleyenleri. Yaşananları bir erkek olarak kabullenmek çok kolay değilken, sakinliğiyle üstesinden geliyor olayların. Yvonne’un hayattaki iki şansından biri olan kocası onu bırakmazken, George’u öldürmesi için kışkırttığı Mark bu en önemli sırlarını açık etmiyor ve bir azmettirici olarak hapse girmesini engelliyor. Yalnız başına hareket ettiğini söyleyerek onu güvende tutuyor. Sonuçta Yvonne’un bir hapis cezasıyla arasındaki tek şey Mark. Mahkemeye gelince Mark’ın kötüdense deli olduğunu ispat etmeye çalışıyor savunma. Bunu da kişilik bozukluğu ile açıklamaya çalışıyor. Fakat kişilik bozukluğu olan birinin toplum hizmetinde bir kariyere sahip olmasının yanısıra düzgün bir evlilik yürütmesinin imkansızlığı var öte yanda. Duygusal istikrarsızlık, kendini bilememe, yasayla uyumsuz bir geçmiş, intihara meyilli hareketler ve çeşitli bağımlılıklar da cabası ve fakat evlilik dışı bir ilişki yaşamak ve gerçekleri abartmak psikolojik olarak iyi olmadığını da göstermiyor.

Dizinin dördüncü ve final bölümünün en gerilimli anları Yvonne’un sanık kürsüsüne çıktığı dakikalar oluyor. Mark’ın dişli kadın avukatı saklamakta olduğu yasak ilişkiyi deşifre ediyor. Bunun nedeniyse Mark’ın mahkeme boyunca oturduğu yerden, en nihayet insani bir tepki vererek -Gary’nin, Yvonne’un arkasında durduğunu gördüğü anda- avukatına aralarında geçen yasak ilişkiyi kıskançlıkla anlatması. Bir başka geçerli nedeni daha var ve o da ilişkilerinin gerçek olduğunun herkes tarafından bilinmesine dair dürtüsel bir şey. Ülkemizde kadir kıymeti fazlaca bilinmeyen diziyi izlemeniziyse şiddetle tavsiye ediyorum. Dünyanın neresinde olursa olsun evli bir erkeğin aldatması kolaylıkla tolere edilebiliyorken, kadın sırrını saklamak zorunda kalıyor. Tek farkla bizde olsa aynı zamanda iffetsizlikle suçlanacak olan kadın, Avrupa’da sadakatsizlikle yargılanıyor sadece. Ve bu indirgemeler beraberinde korkunç cinayetlere yol açabiliyor -hadisenin geçtiği ülke bizim topraklarımız olduğu sürece. Toplum baskısı, kafa yapısı ne derseniz deyin, hepimiz sonunda Gary gibi kocalar istiyoruz. Bizi kesip doğramayacak, yüzüstü bırakmayacak, şefkatli eşler istiyoruz. Neticede kadının temel ihtiyacı olan sevgi sadece. Sevilmemekten muzdarip kimsecikleri öldürdüğümüz görülmedi şimdiye dek.

“Sana yalan söyledim. Ben ülkenin saygın bilim insanlarından, çok zeki genetikçi değilim. Yıllardır orjinal bir iş yapmadım. Hiçbir zaman önemli bir insan olmadım. Sen beni önemli hissettirdin.” Yvonne

IMG_0376

UNFORGOTTEN, İKİNCİ SEZON

IMG_0355

UNFORGOTTEN, İKİNCİ SEZON :

“Bir kadın ya bir erkek için ya da bir erkek yüzünden öldürür.” Aileen Wournos

“Kadınların doğasında öldürmek yok.” Shakespeare

“Bir adamın yapabilecekleri sizi şaşırtır mı?” David Walker’ın karısı

“Sonraki alt ay boyunca ailem dışarıdayken evimize gelip bana hayat boyu fiziksel olarak zarar veren şeyler yaptı. Çünkü 48 yaşında bir adam 9 yaşında bir adamın içinde olmamalı.” Colin Osborne

İlk sezonu, ikincisine nazaran bir parça daha sönük olduğundan ve dizinin iki sezonunu üst üste izlemiş olduğumdan, ikinci sezonu ele almayı daha doğru buldum. İlk sezon neler yaşandı, yarım kalan bir şeyler var mıydı endişesi duymanızın gereksizliğiyse her sezonda ele alınan tek bir vakanın diğer sezondan bağımsız olarak işleniyor olması ve bunun da işleri kolaylaştırıyor olmasıdır. İzleyenlerin River’dan hatırlayacağı Nicola Walker bu defa başrolde çıkıyor karşımıza. River’da ruhu ve de nazik yaralı başı bizimle ve River’la idi, burada ise ortağı Dedektif Sunny ile birlikte vakaları çözmeye çalışan aklıyla var. Oğlu ve yıllar yıllar sonra kendisini aldattığını öğrenen karısının sevgilisiyle yüzleşme cesareti gösteren babası ile beraber yaşıyor Cassie Stuart olarak. Dizinin ilk bölümü Kuzey Londra’da bulunan Lea Nehri’nde bir valizin içinden çıkan ve sabunlaşma sayesinde aradan geçen yaklaşık yirmi yıla rağmen korunmuş olan cesedin üzerinden çıkan çağrı cihazı ve bir erkek saatinin Cassie ve ekibini yavaş yavaş ipuçlarının izinde, öncelikle kimlik tespiti yapmak suretiyle, akabindeyse maktülün bağlantılı olduğu kişileri, herkesten önce ailesine haber vererek, sonra da mahkemeye gitmeden olası zanlı ya da zanlıları bulmak üzere ilk temkinli ama hevesli adımların atılmasıyla başlıyor.

IMG_0349

Göğsüne aldığı tek bıçak darbesiyle öldürülen maktül David Warner’ın eğlence sektöründe çalıştığını, geride beş yaşında bir erkek çocuğu bıraktığını ve ondan sonra eşinin polis olmaya karar verdiğini öğreniyoruz. Meslekten olunca da kendi ağzıyla söylüyor cinayet kurbanlarının % 63’ünün eşleri tarafından öldürüldüğüne dair yapılmış olan genel bir istatistiği. Kocasını öldürmeyi en az bir kez, en çok kim bilir kaç kez düşündüğünü hissettiriyor bu düşüncesiyle. 1989 yılında piyasaya sürülmüş olan çağrı cihazı çözülmeye başladıkça isimler de netleşmeye başlıyorlar yavaş yavaş. Marion Kelsey, Sara Mahmoud ve Colin Osborne’a dolaylı dolaysız yollardan ulaşan Cassie ve Sunny çoktan unutulmuş fakat hiç affedilmemiş insanlarla yüzleşen bu üç insanın acı anılarıyla dolu havuzlarında yüzmeye başlıyorlar. İlk olası şüpheli olan Marion, ablası ve annesiyle geçinmemekte ısrarcı, hemşirelik yapan, kocası tarafından sevilen ama iş kendi sevgisine ve duygularına geldiğinde çok fazla paylaşımcı olmamayı yeğleyen, yardımsever fakat mesafeli, çocuksuz bir kadın. Geçmişinde öfke sorunu yaşamış ve bir dönem IRA’yla dolaylı yollardan bağlantısı olmuş. İkinci olası şüpheli Sara Mahmoud astım hastası, Müslüman cemaate bağlı, evli ve üç oğullu bir kadın. Edebiyat dersi veren kadının geçmişinde çocuk fahişe olduğunu ve David Walker’ın onu içki ve uyuşturucuyla yatıştırıp her şekilde kullandığını öğreniyoruz. Şimdiyse ailesinin ve kendisinin de bir parçası olduğu tutucu çevresinin, onun bu saklı geçmişini öğrenmesinden korkuyor en çok. Saçlarını örten ve geçmişini unutmaya çalışan kadının çabalarına karşılık solgun ve ısrarcı bir hayalet izin vermiyor ona adeta. Son olarak Colin Osborne’sa eski bir bankacı iken, doksanlı yıllardan itibaren sektör değiştirerek kendi kurmuş olduğu hukuk firmasında avukatlık yapmaya başlamış gay bir erkek. Hayat arkadaşı ile beraber evlat edinmek üzere başvurdukları ve yanlarında yaşamaya başlayan kızlarının velayetini alma savaşını veriyorlar bir yandan da. Bir de kızın üvey babası ve bağımlı annesi tarafından maruz kaldıkları şantaj var. Birbirinden farklı pozisyonlarda bulunan, farklı işlerde çalışıp çok başka işler yapan bu üç insanın üçü de aslında doksanlı yılların başında değişiklik yapıyorlar hayatlarında. Ve dizi bu üç insanın arasındaki bağlantının ve ortak sırlarının çözülmesi için uğraşan dedektiflerin gayretleri ve yıpranmalarını anlatıyor nihayetinde altıncı bölümün sonuna gelindiğinde. Ve yine üçünün de birilerine duydukları minnet duygusundan belki de toplum yararına işler yaptıklarını görüyoruz. Marion’un Hodgkin lenfoma hastası Zoe’ye iyiniyetli yaklaşımında, Colin’in üstlendiği ücretsiz davalarda ve son olarak Sara’nın öğrencilerine bir şeyler kazandırmaktaki gayretinde bu minnetin etkilerini görmek pekala da mümkün aslında.

IMG_0352
Sara
IMG_0360
Colin
IMG_0361
Marion

Maktül David Walker’ın gerçeğiyse ilkokuldayken uğradığı taciz ve tecavüz/ler oluyor. Bunu yapan öğretmeni ise teknesiyle açılmış, bir daha da geri dönmemiş. David’in tek sırdaşından öğreniyoruz bu gerçeği. Sık sık depresyona giren, iyi bağlantıları, içki ve uyuşturucu sorunu olan ve çocuk yaştaki kızlarla beraber olan adamın bir yetişkin olduğunda kendisini iyi yöne kanalize edip etmediğine gelirsek eğer, bir hayli kirletildiğini ve bu yaşadıklarının intikamını alırcasına başka çocukları kirlettiğini, darp ettiğini görüyoruz. Tam da bu yüzden tartışıyor Cassie ve Sunny. Cassie’ye göre insanlığı mahvolmuş biri ancak küçükken cinsel tacize uğradığında büyüdüğünde bir çocuğa aynısını yapar, yaptığının korkunç olduğunu bile bile. Sunny ise bir pedofili bu açıdan anlayamayacağını ve bunun onlara başka çocukları istismar etme hakkını vermeyeceğini söylüyor. Bir süre sonra da Walker’ın 30 sene önce cinsel istismara uğradığı için değil, kendisi cinsel istismarda bulunduğu için öldürüldüğünü keşfediyoruz dedektiflerimizle birlikte.

IMG_0353

IMG_0362

Hayatlarında çocukluk travmasına bağlı belirgin bozukluklar gösteren Marion, Sara ve Colin’le Walker’ın arasındaki bağı çözmeye çalışıyor dedektifler. Bölge hastanesi ve ıslah yurdunda çalışan Walker 1981-1983 yılları arasında bir evde düzenlediği partilerde değişik yaş gruplarından erkeklerle birlikte bakımevinden, ıslahevinden ve sokaktan topladığı çocuklara içki ve uyuşturucu verip cinsel istismarda bulunurken, yıllar sonra kendiliğinden ortaya çıkan ve ağlaya ağlaya yaşadıklarını anlatan bir tanık Sara’yı bir parti esnasında gördüğünü söylüyor. Daha fazla bu sırrı taşıyamayacağını düşünen Sara kocasına anlatıyor sır gençliğini. Neden on altı yaşından yirmi beş yaşına kadar eğitimine ara verdiğini ve neler çektiğini. Şantajlardan yılan Colin’de evlat edinmeden sorumlu sosyal danışmana anlatıyor cinayet soruşturması geçirdiğini ve olası şüpheli olduğunu. En nihayet Marion’un da gerçeği çıkıyor ortaya: Profesör olan ve elli yedi yaşında kendini astığını öğrendiğimiz babası tarafından on bir yaşında uğramaya başladığı tacizler, on iki yaşında tecavüze dönüşüyor. Üstelik annesi biliyor ve susuyor. Bunlarıysa güzel bir ev ve yurtdışı seyahatleri için yaptığı çıkıyor ortaya yıllar sonra. Hiçbir sır gizli kalmıyor. Marion’un neden hep asabi olduğunu en nihayet öğreniyor ablası. Neden psikiyatri kliniğine yattığını da. Üç olası şüphelinin akıl hastanesinde başlayan sessiz ortaklıkları ve benzer geçmişleri, onların hayatlarını mahveden adamları birbirlerine öldürtmek ekseninde şekillenmiş adeta. Belki de yıllara yayılı bir şekilde süren ortak intikam planlarını gerçekleştirdiklerinde, bir gün gelip de cesetlerden birinin ortaya çıkıp diğer olayları tetikleyeceğini düşünmemişlerdi. Gelelim Cassie’nin azimle üstüne gittiği olayların sonunda karşı karşıya geldiği Colin’in itirafından sonra karşılaştığı kendi vicdanına.

IMG_0356

IMG_0364

Benzer bir vaka vardı geçmişte kendi topraklarımızda yaşanan. Olay farklı şekillerde cereyan etmiş ve sonu mağdurun katliyle biten vakada, olay sonrası yakalanan zanlı ve babası beraber gönderildikleri cezaevinde saldırıya uğramış ve katil olan oğul öldürülmüştü. Ceza içerden kesilmiş ve bir kişi de çıkıp yazık oldu dememişti. Sessizce kabullenmiştik olayı. Cassie de benzer şekilde sessiz kalmayı tercih ediyor. Tıpkı bizler gibi. Bir de eğer cezalandırılmadıkları takdirde bu tip insanların bir zincirin halkası misali tacizlerine ve olası edimlerine devam edeceklerini düşünmeden edemiyor insan. Hepimizin yoluna devam edebilmesi için ilahi ya da hukuken adalete ihtiyacı var herşeyden önce. Affetmemiz gerekmiyor, adalete inanmamız gerekiyor sadece. Var olduğuna ve bizi terk etmediğine ve de hiçbir zaman etmeyeceğine. Zedelenen toplumsal onurumuzu yeniden kazanmamız, yaşanılanları sineye çekmekle mümkün görünmüyor. Öfkemiz büyüyor sadece. Yıllar öncesinden benzer temaları işlemiş olan Sleepers ve Yılmaz Güney’in Duvar filmlerini karşılaştırdığımızda ilkinde bir rahatlama duygusuyla ayrıldığımı hatırlıyorum sinema salonundan. İkincisindeyse işler öyle gelişmez, hadise bizim beklediğimiz gibi sonlanmaz. Kötü adam/lar cezalandırılmaz. Yılmaz Güney hiçbir çıkış kapısı, kurtuluş umudu bırakmaz geride. Kötüler bile Amerikan filmlerinde cezalandırılıyormuş gibi gelir adeta. Güney’e gelince kapıları kapatmayı tercih ediyordu teker teker, ta ki son bir kurtuluş umudu kalmayana dek. Gelelim dizimize, burada hedef ve yumuşak karnımız olan çocuk yani korunması ve kollanması gereken bir varlık olduğundan insanın en çok kanına dokunan kişi Marion’un bilir de bilmez annesi oluyor. Bile bile susmuş, göre göre gözlerini kaçırmış başka yerlere. Patates doğramış sakin bir şekilde, kızı ona çaresizce geldiğinde. Sonra da bu sırrı saklamış yaşadığı sürece.

IMG_0358

Colin, Cassie’ye itirafı esnasında çok önemli fakat çok acı bir şey söylüyor aslında. İlk seferinde bir anda sonsuza dek değişen ve içki, öfke, intihara teşebbüs, kavga, aşırı çalışma, bitmeyen ve tüketen, derinden gelen bir öfke ile baş etmekle bu zamana gelmiş olsa da, Sara ve Marion’un yaşadıklarının kendisine yapılanlardan çok daha beter olduğunu söylüyor. Özellikle Marion’un yaşadıkları en korkunç olanı. Babanın öz kızına tecavüzünden daha korkunç bir şey ne olabilir ki bu dünyada? Sapıklar çocuk yapmamalı bu dünyada.

Cassie geçerli kanıt, delil, itiraf olmadığı bahanesinin arkasına sığınarak etik bir karar veriyor aslında. Neden insanları hapse yolladıklarını sorguluyor. Ne Colin ne Marion ne de Sara’nın bir kez daha cinayet işlemek gibi bir gayeleri olmadığı gibi, bu vesileyle onları  caydırmanın da gerekmediğini düşünüyor. Yardım etmek değil, davayı çözmeye çalışan hırslı bir dedektif konumuna düşmekten kurtuluyor. Hayatları tarifsiz  acılar çekerek geçmiş insanların yıllar sonra düzenlerini bozmanın, onları cezalandırmanın çok gereksiz olduğuna, kimseye bir fayda sağlamayacağına karar veriyor. Çok da iyi yapıyor. Son olaraksa, şu İngilizler harika senaryolar yazıyor, harika da diziler çekiyorlar. Doğal oyunculuklarsa yok başka yeryüzünde. Ben bu kadar anlattıktan sonra, sizler okuya okuya şu satırlara ulaştıysanız eğer, azminizden ve sabrınızdan ötürü sizi kutlar ama yine de izlemenizi salık veririm naçizane.

IMG_0363

BIG LITTLE LIES

images-4

BIG LITTLE LIES :

“Kinlerimi severim. Evcil hayvanlarım gibidirler.” Madeline Martha Mackenzie

“Tutku ve öfkenin arasında bir çizgi vardır. Bazen bu çizgiyi geçiyoruz.” Perry

“Altı yıldır sadece sümüklü burunları silip oyun buluşmaları ayarlayıp iyi bir anne olmak için gereken şeyleri yapıyordum. Bugün kendimi canlı ve iyi hissettim. Bunu söylemekten utanç duyuyorum ama bir anne olmak benim için yeterli değil. Yakınından bile geçmiyor.” Celeste

“Yaşadığımız şeyler yüzünden birbirimize bağlandık. Ondan ayrılmak fikri eti yırtmak gibi.” Celeste

“Paran var diye bu şehir senin mi sanıyorsun kendine yetki vermiş zengin sürtük?” Joseph

“Mükemmel değilsin. Kulübe hoş geldin. Hepimiz batırdık.” Jane Mükemmeldeğil

Çekim aşamasındaki fotoğraflarını basında gördüğüm ilk anda mini bir dizi olduğunu kavrayamadığım, fakat sonra sonra ülkesinde ve Amerika başta olmak üzere birçok ülkede çok satanlar listesine giren Avustralyalı yazar Liane Moriarty’nin romanından uyarlama dizinin Amerika ile eşzamanlı olarak yayınlanan ilk bölümünü izledikten sonra büyük bir merakla bekler olduğum yedi bölümün nihayet sonuna ermiş bulunmaktayım. Bu projede yer alma şansını yakalayabilmiş tanınmış ya da bu diziden sonra tanınacak olan bütün oyuncular için büyük bir şans olduğunu da düşünmekteyim. Herkes üzerine düşeni layıkıyla yerine getirebilmiş. Dizinin yaratıcısı ve uyarlama senaryosunun yazarı David E. Kelly yapımcı olarak imza attığı birçok işin ardından akıllıca bir yatırım daha yapmış oluyor nazarımda. Wild’dan sonra beraber çalışma şansını tekrar yakalayan Jean-Marc Vallee ile Reese Witherspoon ve Laura Dern’ün arasına katılan Nicole Kidman ise uzun zamandır hiç bu kadar güzel, sade ve de cüretkar bir rolle çıkmamıştı karşımıza. Çocuk oyuncular ve diğer roller de uygun, uygun olmasına da, ne yapacağız bakalım bu enerjisi yüksek çılgın kadınlarla? Liane Moriarty’nin başarıyla gözlemlediği, başka türlü yazmasının mümkün olmadığı evli ve çocuklu kadınların dışarıdan nefes kesen, içeriden yürek burkan çeşit çeşit hayatlarının California’nın insanlarının birbirini nezaketleriyle dövdükleri, kimsenin kimseyi beğenmediği Monterey-Monerey okunuyor bir havayla- kentine uyarlanmış halinde, dizi karakterlerinin hayatlarına ev sahipliği yapan okyanus manzaralı evlerse başrolde. Zenginliğin tanımı yapılmış adeta evler, arabalar, mobilyalar, kıyafetler, aksesuarlar, yardım geceleri aracılığıyla. Bir HBO güzellemesi var karşımızda. HBO neylerse güzel eyler, zaten çaresi de yok başka onca rekabetin ortasında. İnsanın gözü gönlü açılıyor bu ihtişamın arasında. Bütün Amerika insanın gözünde bu şekilde canlanıyor ister istemez ama tüm Türkiye nasılsa, tüm Amerika’da öyle kanımca. Sebastiao Salgado’nun sözleri geliyor aklıma “Dünya ikiye bölünmüş durumda. Bir yanda her şeye sahip olanlar için özgürlük, diğer yanda hiçbir şeyi olmayanlar için tam bir mahrumiyet.” Sınırsız özgürlük lafının yerine sınırsız konfor ve rahatlık tabirlerini koymak gerekiyor aslında. Zira sınırsız özgürlük yok hiçbir canlı türü için doğada ya da şehirde. Nefes almayı saymazsanız eğer. Bu kadınlar da özgür değiller aslında. Şiddet görenler dışında mutluluklarının kaynağını bildikleri halde bunu yıkmak için çabalayanlar var aralarında. Bir tanesinin tek derdi sevilmemek mesela. Bunun karşılığında servetini sunacak ona kalsa. Çeşit çeşit kadınlar var tanıyacağımız dizi boyunca. Uzun zamandır yapmadığım bir şekilde karakterleri ele alarak yazacağım yazımı, özellikle de dizideki önem sıralarına göre.

1487163601218

MADELINE MARTHA MACKENZIE :

Dizinin ilk dakikaları etrafı bantlarla çevrilmiş olay yeri ve polis soruşturması ile başlıyor. Bir cinayet işlenmiş fakat maktülün kim olduğu sürpriz finale kadar gizemini koruyor. Ebeveynlerin katılmış olduğu okul bağış kampanyası esnasında işlenen cinayet çerçevesinde olay esnasında orada olmayan görgü tanıkları olan öğretmenler, okul müdürü ve diğer anne babalar sorguya çekilirken birikmiş öfkenin ve zengin velilere duyulan tepkinin boyutlarını görüyoruz okul çalışanlarının ifadesinde. Ortada iki taraf ve aynı zamanda lider ruhlu iki güçlü kadın karakterin rekabeti var olaylara damgasını vuran. İşte bu taraflardan ilki,  ufak tefek bir kadın olan Madeline’i tanımlayan hiç kapanmayan çenesinin boyutu ve yoğunluğu oluyor. İkinci kocası ve biri ilk eşinden olmak suretiyle aynı evi paylaştıkları kızlarıyla dahil olduğumuz hayatlarında yolunda gitmeyen şeyin kaynağının, potansiyelini hiçbir zaman tam manasıyla değerlendiremediği tek yönlü ev kadınlığından kaynaklandığını anlıyoruz yavaş yavaş. Ama bir kez hariç hiçbir zaman altta kaldığına da şahit olmuyoruz diğerlerinin karşısında. Jane’le tesadüfi karşılaşmalarının ardından bindiği arabasında, bir ev kadını olarak başka bir ev kadınıyla tanıştığıma sevindim diyor. Kariyerli kadınlarla zıttız derken tarafını belirlemiş oluyor, daha doğrusu bir taraf yaratmış oluyor kendi kendine.

Hiçbir şey üzerine çok şey söyleyebilme potansiyeline sahip, aktif konuşmacı, gerektiğinde edepsiz, halk tiyatrosunda gönüllü patron, büyüyünce büyük bir markayı yönetmek isteyen herkesin sorununu çözelim geninden gelme ilkokula başlayacak olan bir küçük kıza ve bekaretini ulvi bir amaç yani seks kölelerini protesto etmek uğruna internet üzerinden satışa çıkarmış on altı yaşında bir başka kız çocuğuna sahip, eski eşinin yeni eşini ara ara kıskanmaktan kendini alamayan, herkesin avukatı, “sadece bir köy yeter”in ateşli aleyhtarı, güce karşı takıntılı, ağzını bozmaktan çekinmeyen ve yine ağzına gelen her fırsatta enteresan küfür dağarcığını sergilemekten kaçınmayan, uysal ve evden çalışan bir kocaya sahip, facebook kullanan, Renata ve takımına karşılık Madeline ve takımının baş aktristi olan ve bu rolde çok çok iyi bir oyun vermiş Reese Witherspoon var karşımızda.

Öte yandan eski kocasının acısını tam manasıyla atlattığı da söylenemez. Bir amaç ve hayat çizgisi olarak gördüğü oyuna sıkı sıkıya sarılıyor. Aynı oyunun rejisini yapan yakışıklı Joseph’la bir yıl önce yaşadığı ateşli kaçamaklarından da vicdan azabı duyuyor. Aşk denen illet her daim insanlığın başını ağrıtıyor, Madeline’inkini ağrıttığı gibi. Bir bela, bir çeşit veba, bir hastalık bu! Kızı annesinin yeni evliliğinde tam olarak konumlanamadığından, üvey annesi Bonnie’yi seçiyor kendisine dert ortağı olarak. Hal böyle olunca da Madeline kurmuş olduğu annelik odaklı eksenin büyük kızının üvey annesiyle takılmasından ötürü dağıldığını, ve eski kocasının kazandığını düşünüyor. Bu ve benzeri düşünceler onu yiyip bitiriyor. Kendi kendine konuşuyor yolda bir hırs bir hırs yürürken. Bu haldeki bir kadını şeytanlaştırmaktan çok uzak bu anlar. Renata’nın aksine sempati besliyorsunuz ona ve evcil hayvanları gibi beslediği kinlerine. Neden her şeyi bir kavgaya dönüştürmek zorundasın diyor ona eski eşi. Madeline’inse en nihayet süngüsü düşüyor Joseph’ın hakaretleriyle tetiklenen pişmanlığı iyice artıp özgüvenini yitirdiği yardım gecesinde alkolü fazla kaçırınca. Renata’ya sarf ettiği sözler karşısında korku içindeki Celeste bile şaşkınlığa düşüyor. Jane biraz sarhoş diyor onun için. Günah çıkartıyor Madeline. Hayatta böyle bir şeye dönüşmek istemezdi belki o da ama şartlar ve olaylar insanları başkalaştırabiliyor kimi zaman.

downloadfile-4

images-1

CELESTE :

Oyunculuk ek olarak şöyle de bir şey olsa gerek: Televizyonda, en çok izlenen saatlerde, seni izleyen insanların gözleri önünde çırılçıplak kalabilmeyi göze alabilmek; hem de birden çok kez. İlkel toplumlarda normal karşılanabilecek bu durum milyonların önünde, hele de kıçını servis tabağı gibi gösteren geniş ekranlarda izleyiciyle buluştuğunda, bu sanatın bir parçası ve bedenim benim tuvalim, üstelik bu benim ekmek param gibi düşüncelere önyargıyla yaklaşan milyonlarca gözün karşısında durmak çok da kolay değil. Oyunculuk için bir tanım ve saygınlık akla getirebilecek kadar önemli bir rolü üstleniyor Nicole Kidman burada, Celeste rolüyle. Kocası tarafından fiziksel ve dolayısıyla duygusal şiddete maruz kalmış bir kadın olarak çıkıyor karşımıza. Toplum karşısındaki konumunu çok önemseyen kocası Perry ise, ikizlerinin görmemesi için elinden gelen tüm gayreti gösteriyor bu şiddet dolu anlarda. Sevgi dolu, saygılı, ilgili bir kocayı oynuyor ilk önce de olayların en yakın tanığı olan bakıcının önünde. Dışarıdan rüya çift ya da kusursuz ikili imajı çizerlerken, içeride sadist bir kocayla yaşama gayretine düşmüş, kırılgan bir kadın var aslında. Kendisinden bir hayli genç, yakışıklı ve bakımlı kocası tarihlerini bilmediğimiz bir zamandan itibaren her fırsatta canını yakıyor Celeste’in. Bütün o morluklar, çürükler fondötenlerle kapatılıyor özenle. Uzun kollu ya da boğazlı kazaklar giyiyor dışarıya çıkarken. En yakınları bile anlamıyor onun gizli yarasını. Kızgınlıkla başlayan biraz karışık seks olarak tanımlıyor Perry psikoloğa yaşadıklarını. Dizinin ikinci bölümde karı koca arasında yaşanan sahnede edilgen taraf olan Celeste’in yaşadıklarına maruz kalan bir kadının yapacağı şey en yakın karakola gidip bir manyakla yaşıyorum ve şikayetçiyim demek olacakken bir noktadan sonra alışkanlıktan belki de, olayı normalize ettiğine tanık oluyoruz. Tutku ve öfkenin arasındaki çizgiyi geçtiğini düşünen Perry sapkınlıkta zirve yapıyor aslında. Karısının güzelliğindeki kusursuzluk ve bir gün onu kaybetme korkusuyla yanıp tutuşuyor. Kendisine duyduğu sevgiden şüphe duyuyor. Onunla yetinmeyip, ona sığınmayacağından korkuyor. Karısının her şeyiyle sadece onun olmasını istiyor. Onun tek kocası, ikizlerinin yegane babası, evinin biricik süs objesi, üzerinde her tür manyaklığı deneyebileceği, hıncını alabileceği, yeri geldiğinde fırlatıp atabileceği, duvarlara çarpacağı, nefessiz bırakacağı etten kemikten olan oyuncağı. Ve en önemlisi kavga edip, delice ve öfkeyle seviştikten sonra karısına bu kirli sırlarını kendilerine saklamaktan başka çare bırakmaması. Bir de ağlıyor sonrasında pişmanlıktan bebekler gibi. Ve Perry gibi sosyopatlar(aslında manyak, hatta hasta-manyak daha doğru olacak, sosyopat kibar bir kelime ve konuşmalarımızda ona buna atfen kullandığımız manyak sıfatının en çok yakıştığı kimse de Perry bence) coğrafya, ülke, dil, din ayırdetmeksizin her yerde varlar.

Mesleğini, kariyerini, ailesini ve yaşadığı şehri uğruna bıraktığı kocası ona bunları yaşatırken, mesleğini icra etmek için yakaladığı ilk fırsat bir kaçamak kadar tatlı geliyor Celeste’e. Ne olursa olsun iyi bir anne olmak yetmiyor ona. Celeste başarılı bir avukatmış geride bıraktığı hayatında. Şimdiyse suistimale uğrayan ve bunu örtbas ve normalize etmek zorunda kalan çaresiz ve yalnız bir kadın. Bir yanıyla da çok güçlü, mağrur ve gururlu bir kadın. Psikoloğun karşısında sürekli savunma yapıyor. Kurban olduğunu kabul etmiyor. Şiddetin normal olduğunu kabul etmesi de bundan. Çünkü özsaygısı diğer insanların onu nasıl gördüğüyle şekilleniyor ve farkına varamasak da bu, insanlar için çok tehlikeli bir durum aslında. Bir ebevyn sorununa, zamanla da savaşa dönüşmüş zorbalık olayında zorbanın Ziggy değil de, Celeste’in ikizlerinden biri olan Max çıkınca şiddetin çocuğun DNA’sında olabileceği gerçeğiyle yüzleşiyor Celeste. Perry’i göz önüne aldığında, büyüdüğünde geçip geçmeyeceğini de bilemiyor tam olarak.

Son söz olarak Hours’tan ve Virginia Woolf’un ağırlığından sonra kocası tarafından şiddete maruz kalan Celeste rolünde Nicole Kidman kariyerinin son on yılında karşısına çıkmış fırsatın hakkını veriyor her şekilde.

tumblr_ojp0odlTi41rkkyz2o3_1280

images-2

JANE -orta isimsiz- CHAPMAN :

Oğlunun okula başladığı ilk gün tanıştığı Madeline sayesinde yeni tanıştığı lüks muhitte çevre edinebilen, Renata’nın onu dadı sanıp kendi Fransız dadısıyla tanıştırdığı, kendi halinde muhasebeci ve bekar bir anne olan Jane’in sakladığı büyük sırrını ilk paylaştığı isim yine Madeline oluyor. Zamanında yaşadığı bir gecelik ilişkisi tecavüze dönüşüyor ve bu birliktelikten Ziggy dünyaya geliyor. Monterey’e taşınma nedeni ise ailesinden uzaklaşarak hem yaşadığı travmayı atlatmak hem de tek başına ayakta kalabildiğini hem kendisine hem ailesine kanıtlamak. Bir de geçmişi unutmak. Fakat daha okulun ilk gününde oğlu Ziggy, Renata’nın kızına zorbalık yapmakla suçlandığından eski defterler açılıyor teker teker. Meselenin herhangi bir kızın boğazını sıkmak olmadığını, yanlış kızın boğazını sıkmak olduğunu görüyoruz ve kısa sürede kutuplarının belli olduğu ufak çapta bir savaş başlıyor taraflar ve taraftarları arasında. Belli bir hayatın hayali, oğlu için iyi bir okul ve gelecek için buraya gelen Jane bu anlamsız yarış gibi savaşın içinde buluyor kendini ve de oğlunu. Öte yandan ona tüm bunları yaşatan adamın bir yerlerde var olduğu, nefes aldığı fikriyle kendini ve oğlunu güvence altına alabilmek için evde silah bulunduruyor ve sık sık atış talimi yapıyor. Koşuyor hiç durmadan. Kadınlığını gizleyecek kıyafetler seçiyor. Özensiz giyiniyor da diyebiliriz. Madeline ve Celeste’in kusursuz giyimleri, kusursuz saçları ve kusursuz makyajları karşısında uzaydan yanlışlıkla Monterey’e düşmüş bir başka dünyalı gibi görüyor kendisini. Fakat başta vefalı Madeline ve onun uzun ve bilmiş kol ve kanatları sayesinde adapte olması çok zamanını almıyor yeni girdiği ortama. Öte yandan kabusu olan adamı asla unutmuyor, asla affetmiyor. Okulda verilen soy ağacı ödevinde baba kısmına ne diyeceğini bir türlü bilemiyor Jane. Çocuksa genlerine rağmen iyi kalpli bir çocuk ve yetimliğine rağmen olaylara iyimser yaklaşabiliyor.

Jane silahı elimde tutmanın bile duygusal travmayı yenmek için psikolojik destek sağladığını ve onu kendi yoğun ve ağır gelen duygularından kurtardığını düşünüyor. Böylelikle kendini güçlü hissediyor. Kimi zaman kendini Ziggy’nin babasının iyi bir adam olduğuna inandırmaya çalışıyor. Bunun altında oğlunun ruhsal durumuyla ilgili endişeleri yatıyor. Bir yandan da toplumun çocuğunu kurban etmesine karşı koymaya çalışıyor var gücüyle. Bekar bir anne olmak öyle kolay bir şey değil anlaşıldığı üzere, Amerika’da…Türkiye’de… Nereye gidersen git, bu böyle.

images-3

RENATA KLEIN :

En güzel okyanus manzaralı, en şahane iç dekorasyonlu ev denemeyecek kadar büyük bir malikaneye sahip, aynı zamanda CEO, finansal açıdan başarılı, buldog lakaplı, hırçın, evli ve bir kız annesi ama sevilmeyen Renata Klein rolünde ipincecik Laura Dern arz-ı endam ediyor. Madeline’in grubuna karşılık bir başına durabiliyor. Narin ve nazik kızının okulda uğradığı zorbalık karşısında tüm kesici organlarıyla etinden et koparmaya çalışıyor karşı tarafın. Saydığım kesici organlar arasında tırnak ve dil başrolde. Fakat mevzu dönüp dolaşıp kızına geldiğinde süngüsü düşüyor kolaylıkla. Madeline’le bile Madeline’e rağmen uzlaşmaya çalışıyor, vaatlerde bulunuyor ona kızının yaşgünü partisinde boynu bükülmesin diye. Reddedildiğindeyse telefonunu havuza fırlatıp atıyor. En büyük eserleri, kanları, zaafları, bir parçaları olan çocukları için anne babaların yapabilecekleri şeyler karşısında insan şaşkına dönüyor. Mevzu çocukları olunca birer atmacaya dönüşen annelerin koruma güdüleri inanılmaz. Renata ısırmaya hazır bir köpeğe dönüşüyor gözümüzün önünde. Kızı uğruna kocasını harcıyor gerektiğinde. Kısaca o da kolay lokma değil. Wild’da Reese Witherspoon’la bir anne kızı canlandıran ikili burada ezeli birer rakip olarak çıkıyorlar karşımıza. Vallee’nin yönettiği Wild’da bir roman uyarlamasıydı ve yine bir kadın yazarın aklından çıkan müthiş bir içsel yolculuğu anlatıyordu. Favorilerimdendir tüm iddiasızlığıyla. Aslında çok da iddialıdır kendi çapında.

downloadfile-2

downloadfile-3

BONNIE :

Madeline’in eski eşinin karısı ve bir kız çocuğu annesi, özgür ruhlu, bohem ve sevgi dolu, sportif, aynı zamanda esnek bir vücuda ve seksi bir duruşa sahip, erkeklerin bayıldığı bir melez olan Bonnie, dizinin sonunda kadın dayanışmasının kraliçesi oluveriyor tek bir hamlesiyle. İzleyin ve görün diyeceğim ama yaşanan kavga esnasında Perry’nin çektiği çile anlatılmaz yaşanır cinsten ve bir mikrop daha kalkıyor yeryüzünden. Feminist okumalara açık olduğunu tahmin ettiğim kitabından sonra, öyle de bir sonla bitiveren diziye bu beş kadının zaferi damgasını vuruyor aslında. Annelik, çocuklar gibi ortak noktalara sahip rekabet içindeki kadınlar arasındaki düşmanlık yerini kadın dayanışmasına bırakıyor son anda.

downloadfile-1

wenn_biglittlelies_premiere_lauradern_nicolekidman_reesewitherspoon_zoekravitz_shailenewoodley_020817_1800x1200_4

THE SEA OF TREES – SONSUZLUK DENİZİ

IMG_0016

THE SEA OF TREES – SONSUZLUK DENİZİ

“Ölmek istemiyorum. Sadece artık yaşamak istemiyorum.” Takumi Nakamura

“Neden hayatını bitirmek istiyorsun? Eğer diğer tarafta Tanrı seni beklemiyorsa kim bekliyor?” Takumi Nakamura

“Sanırım özümüzde hepimiz ne zaman öleceğimizi biliyoruz.” Joan Brennan

“Buraya eşimi kaybettiğim için gelmedim. Yas tuttuğum için gelmedim. Suçluluk duygum yüzünden geldim.” Artur Brennan

“En kötü zamanlarımızda sevdiklerimiz bize çok yakındır, ölmüş olsalar bile.” Takımi Nakamura

Film hakkında yazılmış tüm kötü eleştirileri bir kenara bırakarak izledim. Filmin Cannes’da ıslıklarla yuhalanmasını bir kenara bırakarak izledim. Yerli ve yabancı yazılı basında çıkmış olan vasatın üzerine çıkamadığı eleştirilerine, düşük IMDB puanına ve yıldızlarına gözlerimi kapayıp, kulaklarımı tıkadım. Öyle izledim. Ama çok da tıkayıp kapatmadım. Gus Van Sant’i çok takip etmesem de filmografisini göz önünde bulundurarak saygıyı hak ettiğini düşünerek izledim. Özellikle My Own Private Idaho, Far and Away, Good Will Hunting ve Milk söz konusu olunca… Sözü getirmek istediğim temel mevzuysa şu ki; filmde Arthur’un Joan’a yönelttiği sen bir klişesin söz öbeğinin bilinçli bir şekilde film boyunca kör kör parmağım gözüne şeklinde ön plana çıkarılmasında bile olası başarısızlığın olası bir tercih olduğunu gördüm. Birkaç potu görmezden geldiğimdeyse eli yüzü düzgün; dingin müziği, dozunda oyunculukları, başarılı görüntü yönetimi ve iyi niyetli senaryosuyla filmi beğendiğimdir. Çok beğenmedim ama sinemada izlediğimde yuhalayıp ıslıklayacak kadar da kötü bulmadım. Bu senaryodan bu film olmuş. Ekmek bu, köfte bu. Zaten The Sea of Trees en büyük eleştirisini kendisine yöneltmiş olduğundan, üzerine gelen her eleştiri önemini yitiriyor aslında ve bu açıdan çok mühim bir film bu. İzleyip sevecek misiniz yoksa “çöp bu!” mu diyeceksiniz. Kağıt israfınıza yazık bence. Önümüzdeki anlamsız seçim için kafi miktarda israf var zaten. Çokça eleştirilen ve Eşkıya’nın repliğini anımsatan “Ne zaman bir ruh buradan kurtulup huzura kavuşursa tam orada bir çiçek açar” cümlesi ve filmin sonundaki taşların bir bir ama tıkış tıkış yerlerine oturtulduğu, cevapsız hiçbir sorunun bırakılmamak için aşırı bir gayretle finale gelindiği son dakikalar dışında benim naçizane eleştirimse neden yönetmenin daha sert bir üslupla yaklaşmadığı olacaktır en fazla ama karşımızdaki Gus Van Sant olunca bu tip eleştiriler de huzursuzluk veriyor insana. İyisi mi gelelim benim konusu ve geçtiği yerin gizemi sayesinde ilgimi çekip izlediğim filmi bir parça anlatmaya. Yanlış anlaşılmasın aklamak değil derdim, sadece bu kadar önemli bir mevzunun ve yerin her yerin ve her şeyin hakkını vermeyi bilen ve seven Amerikan film endüstrisi tarafından nasıl olup da kullanılmadığı. Bu son derece derin ve içten kaygılarımla kendimi, sizi ve koskoca bir endüstriyi zehirlemeden dönüyorum yüzümü güneşe pardon “İntihar Ormanı”na pardon “Sonsuzluk Denizi”ne.

IMG_0015

Filmin başrol oyuncusu aynı zamanda mekan sahibi Fuji dağının eteklerinde kilometrelercekarelik bir alanda göz alabildiğine uzanan, yüksek gövdeli ağaçların evsahibi Aokigahara Ormanı’nın rüzgarda kamaşan dallarından çıkan çok sesliliğinden oluşan senfoniyle açılıyor Sonsuzluk Denizi(şair kimliğim bazen beni tuhaf anlam arayışlarına sevk etse de buradaki önemli hususun okuyucunun sabır konusunda gösterdiği direncin sınırlarının olduğunu düşünmekteyim kara kara ve de ayrıca şu an bu filmi ıslıklayan biri var ise eğer bana neler diyordur acaba). Bu ormanın ziyaretçilerinden biri olmak için harekete geçen umutsuz bilim adamı ve Amerikalı Arthur Brennan arabasının kontağında bıraktığı anahtarını almaya gerek duymadan havaalanına giriyor ve Tokyo’ya tek gidiş bileti alıyor. Üzerinden çıkarmadığı pardösüsüyle uçuyor uzun seyahati boyunca okyanusu aşarak. Bindiği taksiden Aokigahara Ormanı önünde iniyor. Havalimanı araç park yerinde kendi arabasına yaptığının bir benzerini başkaları yapmış kendi araçlarına. Anahtarları kontakta terk etmişler arabalarını, hayatlarını… Güvenlik kamerasını ve Japonca ve İngilizce tercümesi olan levhaları geçiyor teker teker okuyarak. Ailenizin size bahşettiği hayatınız kıymetlidir diyor bir tanesinde. Tek bir hayatınız var ona iyi davranın diyor ötekinde. Andrew geçilmez denilen bariyerden geçiyor kararlı bir şekilde. Rengarenk ipler karşılıyor onu, kaybolmadan dönmeyi umanların ipleri bunlar. Ölmeye yatanlarsa ayakkabılarını çıkarıp uzanmışlar ve öyle de kalmışlar. Eriyip gitmiş bedenlerden geriye kalanlar birkaç parça çaput, kafatasının içindeki dişler ve kemik yığınları sadece. Bunlar ilaç içerek intihar edenler. Ormandaki yaygın intihar yönteminden bir diğeriyse kendini asmak. Her milletten insan buraya gelip sakin sakin ölüp, doğaya dönebiliyor. Arthur’sa teker teker ilaçları suyla yutarken sanki ağırdan alıyor hayatı. Bir karınca tutunuyor ayakkabısına, bir kanatlı konuyor çiçeğe, doğada hayat akıp gidiyor canlılar tarafından sorgulanmadan. Bir süre sonra kafa karışıklığının nedenini çözmesine yardımcı olacak Japon Takumi çıkıyor karşısına. O da intihar etmek için gelmiş ormana ve filmin sonunda anlıyoruz ancak yaşananların bir başka tezahürü olarak karşısına çıktığını ve içindeki yangını söndürmesinde yardımcı olmak için orada bulunduğunu. Andrew bileklerini kesmiş ve acıyla inleyen adama yardım ediyor elinden geldiğince. Hiç çıkarmadığı kıymetli pardösüsünü karısından sonra bahşettiği ikinci kişi oluyor hayatında. Ona çıkışı gösteriyor, kaçıp kurtulsun diye. Fakat çıkışı bulamıyorlar ve ormana ve gizemli güçlerine yoruyorlar bu yaşananları. Oysa ki Andrew’un içindeki başa çıkamadığı bir dürtü bir şeylerin nihayetlenmediğini düşünerek ona engel çıkartıyor hiç durmadan. Israrla inkar ediyor Takumi’ye buraya ölmek için değil, gezmek için geldiğini. Beraber düşe kalka, bir sürü tehlike atlatarak soğukta titreşerek, yaralarından kanlar sıza sıza bir gün ve bir gece geçiriyorlar kah konuşarak kah ağlaşarak.

IMG_0014

Andrew’u intihar ormanına getiren süreci görüyoruz flashbacklerle. Güzel ama alkolik, iyi kazanan emlakçı eşiyle yaşadığı evliliğin çatırdadığını görüyoruz. Bakar da görmez bir koca Andrew. Joan’unsa içtiğinde dilinin önünde durmak olanaksız. Andrew’un bilim dünyasından arkadaşlarıyla çıktıkları akşam yemeğinde Joan’un az kazandırdığı için Andre’un işini küçümsediğine tanıklık ediyor arkadaşları. Evin yükünün çoğunu sattığı evlerle karşılamaya çalışan Joan, entelektüel zevklerini geliştiren kocasına duyduğu öfkeyi gizleme ihtiyacı duymuyor herkesin önünde. Bir de üç yıl önceki kaçamağını yüzüne vuruyor her fırsatta, özellikle de içince. Joan’a konulan teşhis sonrası ve ameliyat aşamasında çiftin arasındaki gerginliğin unutulduğunu ve birbirlerine kenetlendiklerini görüyoruz. Tam da bazı şeyler rayına oturacakken ve ikinci şansı kazanmış olduğu düşünülürken ağlarını aniden ören kader ve de ecel hızlı bir kamyon sayesinde bir keder yumağına dönüştürüyor hayat geride kalan Andrew’u. Ondan ıssız bir yerde ölmemesini dileyen Joan’un fısıltısına kulak veriyor belki de ve direniyor o da tüm gücüyle ölmemek için. Onu buraya çeken orman, şimdi de gitmesine ve ölmesine izin vermiyor.

IMG_0018

Esasında temelinde bir ilişkinin kopma sürecinden itibaren sıfırdan başlamak üzere evrilişine, çocuksuz ve farklı işler yapan Amerikalı evli çiftten, kadının trajik ölümüne tanıklık eden kocasının yaşadıkları ve intihar düşüncesiyle geldiği ormanda biçare vaziyette, bir çıkış yolu bulmaya çalışmasının anlatıldığı bir konusu var filmin. Her zaman iyi gitmediğini itiraf ettiği evliliğinde bir sürü iyi yıllar, iyi günler de geçiren çiftin hayatlarında değişen bir şey olmadığını, zamanla kendilerinin değiştiğini ve farklılıklarının ortaya çıktığını anlıyoruz. Andrew, karısı için, normal bir hayatı olan bir alkolikti derken, kendisi için de normal bir hayatı olan ve hiç durmadan aynı pardösüyü giyen bir bilim insanı demek mümkün. Zaman zaman birbirlerine karşı can yakacak ölçüde kötü ve ters davranan çiftten kadın, ihaneti öğrendikten sonra kocasını bahane ederek daha çok içer olmuş. Kavga, tavır ve öfke ise karısının hastalığıyla beraber bıçak gibi kesilmiş. Fakat hayatlarını değiştiren an çok geç gelmiş ve geride birbirlerine özür dileme şansı olmayan çiftten adam kalmış. Vicdan azabıysa bu çaresiz adamı karısının ölümünden iki hafta sonra “a perfect place to die”/ “ölmek için mükemmel bir yer” dendiğinde internette ilk sırada çıkan 2003 yılında 105 ölü bedenin bulunduğu Aokigahara Ormanı’na getirivermiş ansızın.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sonrası… İşte bundan sonrası tam bir klişe. Anlatmıyorum bile. Karısının, bu zamana dek sormadığından öğrenemediği(biz bu gibi kocalara ibretlik olsun diye hanzo diyoruz bu topraklarda fakat bunun Amerikalı bilim adamı üzerinden bir karşılığını bulmak mümkün görünmüyor, sadece aydın deriz biz böylesine karşılığı ise entelektüel İngilizce’de), en sevdiği rengi, en sevdiği mevsimi, en sevdiği kitabı öğrendiğimiz sahneler filan tam Yeşilçamlık. Öte yandan ne bekliyordunuz bilmiyorum ama bu dünyada varoluş, öteki dünya, başka başka dünyalarla ilgili sorularınıza verilebilecek cevaplar son derece kısıtlı ya da cevapsız olduğundan; ne Kur’an da, ne İncil’de, ne ibretlik anlarıyla Hz. İsa’nın hayatının bir çarmıhın üzerinde güneşin altında geçirdiği tarifi mümkün olmayan trajik saatlerinde, ne de hadisleriyle Hz. Muhammed’de, ne başka başka mutasavvıfların sözlerinde, ne Alamut’ta ne Kaf Dağı’nda var. Bunlardan medet umarak yepyeni bir gerçeğe, mutlak gerçeğe ulaşmak imkansız görünüyor şu aşamada. Bu filmin de bu sebepten ötürü parmak bastığı konulara verebileceği net bir cevabı yok, olamaz da bayanlar beyler. Öldürmeyen Allah öldürmedi, iyi huylu tümör verdi ama geldi bir kamyona biçtirdi. Andrew’u da deli divane etti. Bir ormanda kameraların görmediği, kimselerin bilmediği, Andrew’un da varlığını ispat edemediği İngilizce konuşabilen bir Japon’un bedeniyle konuşa konuşa geçirdiği saatlerde onu zehirleyen ve bu dünyada azap çektiren düşünceleri ateşin başında dile dökmesini sağladı. Şimdi söyleyin bakalım bunu kim yaptı? Allah mı yaptı? Ormanın ruhu mu yaptı? Yoksa Andrew’un konuşası mı vardı? Tamam tamam senaryo yazarının işiydi tüm bunlar.

IMG_0017

FRANTZ

images

FRANTZ :

“-Çok acı çekmiş olmalısın!
-Tek yaram Frantz.”

“Affını istemeye,
Yükümden kurtulmaya,
Öldürdüğüm adamı tanımaya geldim.” Adrien

“Cebindeki mektupta yazılanları içime kazıdım.” Adrien

“Oğlum, oğlun, senin oğlun, senin iki oğlun. Onları cepheye kim gönderdi? Cephanelik taşıyıp süngüleri bileyen kimdi? Bizdik. Babaları. Hem bizim hem de onların tarafında bu böyleydi. Biz sorumluyuz. Onların binlerce evladını öldürürken zaferimizi biralarımızı içerek kutladık. Onlar evlatlarımızı öldürdüklerinde de şaraplarını içerek kutladılar. Evlatlarının ölümlerine içen babalarız biz.” Frantz’ın babası Dr. Hans Hoffmeister

Francois Ozon’un, Ernst Lubitsch’in de bir tiyatro oyunundan uyarladığı 1932 yılı yapımı Broken Lullaby isimli gişede fiyaskoya uğramış tek dram filminden bir kez daha fakat bu kez farklı bir karakterin bakış açısıyla ve bir başka temaya parmak basarak uyarladığı filmi, yönetmenin enteresan filmografisinde, özellikle de son zamanlarda izlediklerim arasında, en başarılı bulduğum eseri olmuştur kısaca(cümlemin uzunluğunu bastırmaya çalışıyorum “kısaca” kelimesinin cılız gölgesine ve kurmakta olduğum uzun cümlelerin nedensizliğine yaslanarak; bu sonradan kazanılmış meziyetimi artı olarak haneme ekleyiniz lütfen ve sonra da o verdiğiniz artıyı özenle atınız çöpe, sakın ola da sakınmayınız, bense gücenmek bilmeyeceğimdir nasılsa). Sekiz kadın ve Dans la Maison vardı bundan önce Ozon Sineması denildiğinde, şimdiyse daha kestirmeden “Frantz” var sadece. Bir parça geç izlemiş olmaksa benim kusurumdur. Telafi etmek için her tür numarayı yapacak ve olmayan gizli güçlerimi devreye sokacağım derhal. Eğer gerekirse de ışın kılıcımla sayfayı ortadan ikiye ayırıp rahatça okumanızı sağlayacağım. Frantz ve naif ve bir o kadar gerçekçi senaryosu melodramlara taş çıkartıyor. Abarttığımı düşünenler için abartmak çok içten bir kelime, inandırıcılığımızı yitirmediğimiz sürece.

images-3

Frantz’ı Ozon’un diğer filmlerinden ayıran en büyük özellik Bergmanvari açılışı ve karakterleri oluyor ilk etapta. Yönetmenin ara ara renklenen ilk siyah beyaz filmi imiş kendisi. Filmin etkileyici serbest uyarlamasını güçlendiren diyalogları, savaş karşıtı söylemleri, özellikle duygu geçişlerini başarıyla verebilen Paula Beer’ın oyunculuğu ve bambi bakışları, kırılgan vücuduyla canlandırdığı Adrien rolünde Pierre Niney sizi sarıp sarmalıyor hararetle. Liv Ullmann canlanıyor gözümde Paula Beer’ın göründüğü her sahnede. 1919 Quedlinburg’una yükseklerden bakılan bir sahneyle açılıyor film. Sonra pazarında, dükkanlarının arasında dolaşıyoruz siyah beyaz, rehberimizse siyahlara bürünmüş Anna. Biricik nişanlısını Birinci Dünya Savaşı’nda kaybetmiş ve şimdi onun ailesiyle birlikte yaşıyor. Merhum Frantz bir ailenin bir oğlu. Ailesinin onun yerine koyabileceği bir başka tesellileri de yok. Anna bir gün ellerinde çiçekler, Frantz’ın mezarı başına gittiğinde taze çiçekleri görüyor ondan önce bırakılmış olan. Mezarlık görevlisine verilen bahşişten onun bir Fransız olduğunu anlıyor. Bir akşam kapıları çalınıyor yüzünü göstermek istemeyen genç bir delikanlı tarafından ve belki de şehrin tek oteline gidiyor Anna, Adrien’ın kimliğini öğrenebilmek için. Adrien bu noktadan sonra sakladığı sırrıyla dahil oluyor Frantz ve ailesinin hayatına. Bizlerse yavaş yavaş bir şeyler öğreniyoruz hem Frantz hem de Adrien hakkında. Anna’ysa tanıdıkça sever oluyor Adrien’ı. Yaşlıca ve onu seven Kreutz’u tek kelimeyle reddederken, Frantz’ın arkadaşı olduğunu söyleyen Adrien’la ortak konuları ve bağları olan Frantz hakkında konuştukça tutuluyor ona. Adrien bu acılı oyunun yaratıcısı ve oyuncusu olarak Frantz’a dönüşmekten şikayetçi görünmüyor. İlk başlarda oğlunu öldürenin bir Fransız askeri olmasından ötürü, onun yerine ölmüş olmayı dileyen ve bu yüzden Adrien’ı kabullenmekte zorlanan doktor baba bile zamanla alışıyor yeni duruma ve seviyor bu kırılgan ve utangaç kemanisti. Annesi oğlunu çok iyi tanıyan ve seven bir arkadaşıyla tanışmaktan duyduğu memnuniyeti gizleyemiyor.  Teselli buluyor aile zamanla Adrien’ın varlığıyla.

Mevsimlerden en çok sonbaharı, dillerden Fransızcayı ve şehirlerden de Paris’i seven, aynı zamanda pasifist, vurulduğu esnada tüfeği dolu bile olmayan, Verlaine’in şiirlerine tutkun, hatta Rilke’ci Anna’ya onun “Sonbahar Şarkısı” adlı şiirini ezberletmiş Frantz’ın olduğu sahnelerde ve sevginin varolduğunu hissettiğimiz anlarda film renkleniyor bir anda baharda açan çiçekler gibi. Aile Frantz’ın döndüğünü farz ediyor Adrien’ın bedeninde. Eve huzur geliyor ilk defa Frantz’ın ölüm haberinden sonra. Adrien aynaya baktığında Frantz’ı görüyor. Frantz yaşıyor sanki onlarla birlikte. Göz kırpıyor ona. Halbuki mezarının altında değil cesedi, Fransa’da cephede gömülüvermiş diğer askerlerle birlikte, isimsiz bir şekilde.

downloadfile

Adrien’ın aile ile olan ilişkisi derinleştikçe bir zamanlar okullarında birbirlerinin dillerini öğrenen iki komşu ülkenin oğullarının cephelerde birbirlerini vuran erkeklere dönüşmek zorunda bırakılmaları anlatılıyor alttan alta. Miıyonlarca genç ölmüş her iki taraftan bu ilk dünya savaşı esnasında. Her ikisi de pasifist olan Frantz da, Adrien’da kaderin bir oyunuymuşçasına gidiyorlar cepheye. Adrien küçük yaşlarda kaybetmiş müzisyen olan babasını. Filmin sonlarına doğru karşımıza çıkan dominant annesine kalmış çiftliği yönetmek ve tek çocuğu Adrien’ı yetiştirmek. Frantz’sa babası tarafından gönderilmiş cepheye, vazifen diye, vatanına hizmet etmen gerek diye. Şimdiyse oğlundan yadigar ve onun yüreğine benzettiği kemanı veriyor Adrien’a ihtiyar bir Alman vermişti dersin diye. Hiç duymadığımız Frantz’ın sesi oluyor keman film boyunca. Film renkleniyor müziğin sesiyle birlikte. Müziğin mutlulukla bir alakası olması yeryüzünde. Frantz’ın görünmediği sahnelerde ama sanki varlığı etraflarındaymışçasına her hissedildiğinde yine renkleniyor film. O hissi bilir misiniz? Seversiniz, kaybedersiniz. Varlığı değil de, onunla geçirdiğiniz anlar canlanır gözünüzde. Filmdeyse Frantz’ın kendisi var oluyor bir anda, yaşıyormuşçasına. Geçmiş şimdiden güzel, şimdiyse anlaşılmaz bir şekilde geleceğe ait bu filmde.

images-1

Filmin dönüm noktası olan Adrien’ın itirafının ardından, Anna kendisini bir dizi kurtarıcı yalanın içerisinde buluyor. Her geçen gün Frantz’ı daha çok seven ve bu yüzden de acısı derinleşen Adrien artık içinde taşıyamaz olduğu yükü, Anna’ya teslim ediyor. Hal böyle olunca Frantz’ın yaşlı anne ve babasını korumak Anna’ya düşüyor. Adrien’ın ani gidişi ve sonrasıyla ilgili onun ağzından mektuplar yazıyor, bir bahane yaratıyor vedasız gidişine. Frantz’ın cepheden gönderdiği mektubunu okurken Adrien’ın sesi karışıyor mektuba bir sahnede. Frantz mutlu bir hayat yaşamasını vasiyet ediyor mektubunda kendisine bir şey olduğu takdirde. Anna manen boğuluyor ve nehre girip intihar etmekte buluyor çareyi. Fakat kurtarılıyor. Sevdiklerini kaybetmekten yorgun, sakladığı büyük sırrı taşıyamaz hale geldiğini görüyoruz. Sık sık karşımıza çıkan intihar olgusu Manet’nin İntihar tablosunda da çıkıyor karşımıza. Ve Anna ile Adrien arasındaki ufacık bir sevgi olasılığı sevimsiz bir şekilde sonlanıyor. Anna Adrien’ı bulmak için Fransa’ya trenle gidiyor. Genç adam evindeki bir sürü sorun, kafasındaki bir sürü soru işaretiyle karşılıyor onu. Birbirlerini sevmek ve ortak bir hayat kurmak için çok geç kalmış, çok yanlış zamanlarda karşılaşmış genç insanlar belki de onlar. Tıpkı Frantz gibi Adrien’da Anna’ya mutlu olmasını tembihliyor. Onu mutlu etmekten o kadar uzak ki. Adrien bir parça saplantılı bir aşkla bağlanmış olduğu Frantz uğruna, hiç yaşanmamış ortak mazilerini yeniden yazarak geçmişte yaşarken, Anna’nın serüveni ve büyümesi Adrien’ın ardından yaptığı tren seyahatiyle başlıyor. Bu yolculuk esnasında yaşadıkları hayattaki yalnızlığını doldurmak ve aynı hislerle kendisini karşılayacağını düşündüğü Adrien’ı görmek olsa da, Adrien’ın bu boşluğu doldurmaktan fersah fersah uzakta olduğuna şahit oluyoruz üzülerek. Anna’ysa teselliyi ona yaşama gücü veren tabloda buluyor. Film Louvre’da, Edouard Manet’nin “Le Suicide” tablosu karşısında sona eriyor. Yüzünde mutluluk okunmayan genç kadının yine de hayat karşısında dimdik durduğunun sinyallerini veriyor bu son sahne adeta. Bu tablonun ona anımsattıklarından yola çıkarak dünyanın tüm acımasızlığına inat içgüdüsel bir yaşama tutunma dürtüsüyle teselli buluyor Anna.

Sonbahar Şarkısı
“Sonbahar kemanlarının uzun hıçkırıkları monoton bir ağırlıkla kalbimi yaralar.
Saat çaldığı zaman, bitkin ve solgun eski günleri hatırlayarak ağlar
Ve kendimi kuru bir yaprak gibi oradan oraya sürükleyip götüren
Hain rüzgâra kaptırırım.” Paul Verlaine

IMG_0010

ALTIN ÜÇGEN, DÖRDÜNCÜ BÖLÜM : KAYSERİ, ESKİ TALAS, HAKAN VE MERT, ERCİYES – 2

20170304_114534-01

ALTIN ÜÇGEN, DÖRDÜNCÜ BÖLÜM : KAYSERİ, ESKİ TALAS, HAKAN VE MERT, ERCİYES – 2

ESKİ TALAS :

Yaman Dede camisinden aşağıya, basamakları karlarla kaplı merdivenleri kullanarak iniyorum. Umuyorum ki yukarıdaki soğuk aşağıda bir nebze olsun kesilir. Öyle de oluyor. Ana’yı bulamadım. Ferdi ve Sarı yoklardı. Hava hala çok soğuk. Tuvaletim var ama gidesim yok. Demek ki o kadar da çok yok. Dumanı tüten sıcak bir çorba olsa diyorum ama açık bir restoran yok. Olsa bile içecek vaktim yok. Bu bahsettiklerim edebi bir metin olmaktan uzak, okuyucuyla aramdaki mesafeyi kapatan ama hem yalın hem de seyahat esnasındaki en temel ihtiyaçlarımın giderilmesine yönelik insani bir takım beklentilerimin ifade ediliş tarzı. Hala düşünüyorum daha şairane olabilme ihtimalime soğuk ve açlık mı engel diye. İyi ama ben bu yazıyı şimdi yazmaktayım ve gene kafama göre takılmaktayım ve bilirim ki kafana göre takılınca sevilmek çok zordur bu iklimlerde. Bense sevilmeye çalışmıyorum, nasılsa sonunda işe yaramıyor o tip beyhude uğraşlar. Yüzer yüzer denizleri aşarız ve okyanusu geçtiğimizde hepsi boşunaymış deriz. Bir gün deriz, ama o gün ne gün bilmeyiz ya da içimizdeki bir parça hep bilir de bilmez, duyar da dinlemez. Boşuna mıymış bu gayretler, tüm bu yaşananlar? Hayır, kaderin çabandır. “Gayret sizden, tevfik yüce Allah’tandır” der Kur’an’da. Ve hayır; yaşam koçu, ayet yorucu filan olmaya niyetim yok. Şu kadarcık bilgiçlik kadı kızında da olur. Nasılsa neler neler çektiniz ve de çekeceksiniz tüm yaşantınız boyunca. Öyle ya, hayat kolay mı ya!

“Eğer onların yüz çevirmeleri sana ağır geldiyse, onlara bir ayet getirmek için yerde bir tünel açmaya ya da göğe bir merdiven dayamaya gücün yetiyorsa yap… Sakın cahillerden olma.” En’am Suresi, 35

20170304_120304-05

20170304_120154-01

20170304_122221-01

HAKAN VE MERT :

Bir gün önce erken baharla kucaklaşırken, reva mıdır titreyen ve eldivensiz parmaklarımla fotoğraf çekmek? Tek tesellimse her yerin karlarla kaplıyken bir başka güzel olması. Ara sokaklardan birinde sokağa konmuş üçlü kanepenin üzerindeki kar, ağaçların dallarını ısıtan aynı kar. Yine de kuşlar ötüyor bir gayretle, yine de pırıl pırıl bir gökyüzü var üzerimde her mevsimi başka güzel ülkemde(tartışmasız ama iddialı bir şekilde seviyorum galiba ben ülkemi üzerindeki her türden insan faktörüne rağmen, başta kendime rağmen). Uzaktan bana doğru gelmekte olan iki oğlan çocuğunu durduruyorum aramızdaki mesafe azalmaya yüz tutmuşken ve konuştukça konuştukça gülümsetebiliyorlar beni tüm çekimserlikleri ve iyimserlikleriyle. Terbiyeli çocuklar onlar. Hakan ve Mert’ten kızıla çalan sarı saçları ve tombik bedeniyle sakız gibi beyaz TOYOTA tshirtlü olan Mert. Gülümsüyor tüm saflığıyla. Esmer ve uzun boylu, olgun duruşlu olansa Hakan. Bu okula mı gidiyorsunuz diyorum onlara Derviş Güneş İlköğretim Okulu’nu göstererek. Evet diyorlar. Kimdir Derviş Güneş diyorum, öğretmenmiş diyorlar ve de çok emeği varmış öğrencilerinin ve Talas’ın üzerinde, ismini vermişler o yüzden diyorlar. Tek katlı taş binaya bakıyorum. Sonra da çocuklara. Bir fotoğrafınızı çekebilir miyim diyorum. Oluuur diyorlar. İçerisinde artık insanların yaşamadığı eski bir evin önüne geçiyorlar. Mert gülüyor. Bana bakmayın diyorum. Mert ciddileşiyor. Nereye bakalım diyor. Çocuk haklı. İyi bana bakın o zaman diyorum. Hakan gülmekle gülmemek arasında gidip geliyor sayılı saniyeler boyunca ve nihayet ciddiyette karar kılıyor. Mert’se gülümsemekten başka bir şey yapmıyor. Sanki bazen kafası karışıyor ve o zaman duygularındaki ani geçişlerle düşünceli düşünceli bakıyor bana. Olsun ama Mert gülüyor ya… Teşekkür ediyorum onlara, ayrılıyoruz. Bir söz bekliyorum arkamı dönmüş giderken. Aramız en nihayet açıldığında ablaaa diyor bir ses ve ekliyor; “Sen şimdi neden bizim fotoğrafımızı çektin?” diyor Mert. Uygun ve anlaşılır bir cevap vermem gerek diye düşünürken, “Sen fotoğrafçısın ondan” diyor. “Evet” diyorum. Gene ayrılıyoruz. Fotoğraf çekmek, fotoğrafçı olmak demek değildir diyemiyorum onlara. Herkesin elinde bir makine dolaşır durur memlekette.

20170304_121006-01
ESKİ TALAS, KAYSERİ

ERCİYES :

Ani bir kararla ve de Snowboard festivalini duyunca karar veriyorum Erciyes’e çıkmaya. Tipi var yukarıda. Talas’ın soğuğunu çoktan unuttum buradakini görünce. Erciyes’e varır varmaz sıkı bir güvenlik aramasından geçiyorum ve tuvalet aramaya başlıyorum harıl harıl. Yerli yabancı sporcular ya da amatör kayakçılar kar kıyafetleri içinde, benimse altımda kot, onun altında da bot. Giyimle kuşamla uğraşmayı bir kenara bırakıp, sora sora tuvaleti buluyorum. Bu buraya yakın zamanda tekrar geleceğim anlamına geliyor. Birkaç fotoğraf çekmek üzere dışarı çıkıyorum tekrar. Tipi şiddetlenmiş mi ne! Göz gözü görse benim de gözüm görecek. Kayakçılar süzüle süzüle iniyorlar yukarıdan aşağıya. Aklıma kayak esnasında hayatını kaybeden ünlüler geliyor. Alpler’de kayak kazası geçiren Michael Schumacher hala komada ve 45 kiloyla bir yatakta yatmakta, kendisi bitkisel hayatta yaşarken ailesiyse bakımına bir servet harcamakla meşgul. Liam Neeson’ın eşi Natasha Richardson Kanada’da başından yaralanmak suretiyle, Cher’in eski eşi Sony Bono Nevada yakınlarında kayarken ağaca toslayarak, Liberal Parti başkanı ve ikinci en genç Kanada Başbakanı olan Justin Trudeau’nun kardeşi Michael Trudeau da üzerine çığ düşmesi sonucu göle düşerek ölmüş ve cesedine uzun aramalara rağmen ulaşılamamıştı. Michael Schumacher’in mesleki riski hesaba katıldığında, kayağın araba yarışından yaşamsal olarak daha riskli olduğunu düşünüyor insan. Kırık çıkık da cabası. Ama havasını filan bir kenara bıraktığında, beyazlığın ortasında kanatların kayak takımın, delice bir his anlayacağın. Bense buz kesmiş parmaklarım, görmeyen gözlerimle fotoğraf çekerken az önce, ne güzel de kayıyorlar dediğim kayakçılarla burun buruna geliyorum. O kadar göz gözü görmez haldeki ne güvenlik ne bir kimse nereye böyle demediğinden kayak pistinin yolunu tutmuşum ufaktan ufaktan. Dönsem diyorum kazasız belasız, iyi olacak bir an önce.

20170304_141550-01

20170304_140731-02

20170304_141728-01

20170304_141109-01

Sporcu kızlarla konuşmuştum yolda. Kayserili iki kız kardeşten biri 24, diğeri 28 yaşındaydı. Biri öğrenci, diğeriyse devlet memuruydu bir kurumun bir koltuğunda. Uzun boylu ve esmerdiler. Atletik yapıya da sahiptiler. Kaymak güzel şey demişlerdi. Gözleri parlıyordu ikisinin de yukarı çıkarken. Başlarında kukuletalı şapkaları, içlikleri ve kar botlarıyla heyecanlı heyecanlı ayrıldılar yanımdan kaymak üzere.

KAYSERİ VE GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ:

Gündüz gözüyle yürürken-yanlışlıkla ama, bu karşıdan gelen de kim diye şöyle birkaç saniyeliğine göz teması kurmak gafletine düştüğüm birtakım sütübozuk erkeklerin bakışlarını yüzüme dikerek akıllarınca taciz etmeye çalıştıklarına şahit oldum Kayseri’de. Bunu kendilerine reva gören sahipsiz çomarlar da var Anadolu’da anlayacağınız. Mikrop mikrop bakıyorlar sadece. Adlarını lekeliyorlar şehirlerinin. Yazık bu güzel ve komik şehre. Neden komik çünkü buraya ilk geldiğimde yaşadığım enteresan bir anımı anlatacağım size. Hiç unutmadım, zaten unutulacak gibi de değil. Bir duman efektinin ardından altı sene kadar öncesine gidiyoruz. Sırt çantam ve ben otobüs durağına geliyorum. Çantamın içinde aradığım şeye kavuşmamsa mümkün değil çünkü odada unutmuşum. Yaşlıca bir teyze geliyor o esnada. Yer veriyorum istemeden de olsa. Aradığım şeyse hala yok. Yoluma gitmeye karar verecekken yaşlı teyze ve yanındakiler turist misin diyorlar bana. Öyle sayılır diyorum. Ne arıyorsun diye soruyorlar, ilham demek geliyor içimden ama geziyorum bir şey aramıyorum diyorum. Çantanda ne arıyorsun diyor, bozuluyorum ama belli etmiyorum. Vaktim olmadığından tost yaptırmıştım onu bulamıyorum, çantam çok kalabalık diyorum. Kadın beni süze süze ayağa kalkıyor. Benimle gel diyor. Yok diyorum benim yolum uzun, dönemem. Bizim altın günümüz var ona gideceğiz, sen de yemeğini yer yoluna gidersin diyor. Hükümet gibi kadın derler ya, ayağa kalktığında anlaşılıyor haşmeti. Yanında küçücük kalıyorum. Küçük bir kız çocuğu gibi gidiyorum peşinden. Beraber yüksekçe bir apartmanın üst katlarından birine çıkıyoruz. Fena değil, lüks sayılabilecek bir girişin ardından genişçe bir asansörde buluyoruz kendimizi. Dört kişi aynı asansöre zor zor sığıyoruz, hepsi iriymiş kadınların. Tanrı misafiri diye takdim ediliyorum evsahibine. Geniş bir holden yine geniş ve ferah bir salona geçiyoruz. Gözüm mutfakta aslında. Bana bir tabak verirler diye düşünüyorum, ben de müştemilat gibi yer kalkarım diyorum. Git git bitmez dikdörtgen bir masanın üzerine serilmiş çiçek gibi bir örtünün üzerinde tencere büyüklüğünde şık cam tabaklara konmuş yiyeceklere takılıyor gözlerim içeridekilerden önce. Hayatım boyunca fırın harici bir daha üzeri bu kadar çok hamur işiyle bezeli bir masa daha görmem mümkün olmayacağından, önce gözlerim çekiyor bu fotoğrafı. Börekler, kekler, haşhaşlı çörekler, patates salatası, Rus salatası… Davetlisi olduğum hanımla ev sahibim arkamdan konuşuyorlar. Bense hanım hanım, kuzu kuzu oturuyorum bir köşeye. Ayaklarımı bitiştiriyorum, yüzümde ebleh bir gülümseme, görseniz tanımazsınız. Nereden geldin, nereye gidiyorsun faslı biter bitmez elime tutuşturulan tabağı doldurma komutuyla masaya çağrılıyorum. Ye diyor yaşlı kadın. Bu kadar hamur işi yersem yürüyemem ki diyecek hakka sahip değilim o an. Başlıyorum tabağımı doldurmaya. Beğenmiyorlar aldığım miktarı. Çayım geliyor hemen. Sonrasını hatırlamıyorum ama yedim. Tüm tabağımı sildim süpürdüm. Üzeri de tıklım tıkış doluydu. Sıcak sıcak kızarttıkları pastırmalı paçangayı da kabul ettim minnetle. Ayrılırken teşekkür için yanına gittiğim teyze bana elini uzattı giderken. Öptüm bende. Kiminin parası, kiminin duası. Aklımda ben yemek yerken harıl harıl, mütebessim bir ifadeyle bakan yüzler kaldı geriye. Beni kendilerine göre cılız bulup yedirme gayretiyle yanıp tutuşan o Kayserili kadınları hiç unutmam. Ne kadar yediysem, ne kadar yedirildiysem artık, akşam yemeği yiyecek halim kalmamıştı. Haydi şimdi balkondan atla deseler de atladım herhalde. O gün, o yaşlı teyzeye kendimi teslim etmişim farkına varmadan. Hayat öyle garip ve değişik ki bazen…

image

ALTIN ÜÇGEN, ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : KAYSERİ VE ESKİ TALAS – 1

20170304_094617-02
Kayseri

ALTIN ÜÇGEN, ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : KAYSERİ VE ESKİ TALAS – 1

Türkiye iller haritasına bakıp da rahatlıkla geçebileceğinizi düşünerek harekete geçtiğiniz andan itibaren haritadan beklentinizle, hayalinizde yer etmiş olan kısa ve pratik yollar ne karayolu bağlantıları ne de otobüs güzergahlarının gerçekleriyle örtüşür çok güzel ve çok çılgın ülkemde. Bu son derece hassas durumun canlı tanıklarından biri olarak Ünye üzerinden Samsun’a geçerek Kayseri’ye ulaşmak gayreti içerisinde erkenden uyanarak düştüğüm yollarda sabır çekmeyi öğreniyorum zamanla. Tek isteğim bir an önce Kayseri’de olmak, hakikatimse saatlerce giderek akşamın bir vaktinde ancak Kayseri’de olmak ve bir aydınlık günü güzergahtaki her ilin her ilçesine girerek tamamlamış olmak.. Amasya, Tokat, Sivas ve git git bitmeyen bir Şarkışla’nın ardından nihayet Kayseri. Soğuğun memleketi Sivas’tır diyenlere, bir de Tokat’ın tadına bakın demekten başka da bir şey gelmiyor elden. Dağlara sırtını dayamış bir şehirmiş Tokat. Ondan mıdır bunca soğuk bilinmez ama çok soğuk çok soğuktur işte. İnsanı mıhlıyor olduğu yere.

Amasya’ya fotoğraf çekmek için bir gün ayırsa mıydım acaba yıllar sonra diye içimin içimi yediği anlarda bile, içerisinde bulunduğum bizim sevecen muavinli mahalli otobüs firması olunca bir ufak şehir turu attırmayı ihmal etmiyorlar müşterilerine. Şehrin içini dışını bir iyice görüyoruz bahaneyle. Anadolu’nun, ışığı en güzel olan şehri burası. Pırıl pırıl yine Şehzadeler Şehri. Anılarım tazeleniyor bir anda. İçim dışım nostaljiyle doluyor sayelerinde. Sıradaki ilimiz olan Tokat’ın epey bir ilçesiyle birlikte nihayet merkez istasyonuna giriyoruz tüm haşmetimizle. Ayağımdaki botlar çamur içinde. Tuvalete yakın yere konumlanmış boyacıyı görüp, bir sağ bir sol uzatıyorum botlarımı kendisine. Bu işlemi gerçekleştirirken sırtım geriliyor iyice. Başımı vakarla önce sağa sonra sola çevirip bakıyorum gelene gidene. Bir anlığına kendimi kral pardon kraliçe gibi hissediyorum. Büyüklük kompleksinin ayağım ayakkabının içindeyken ayakkabıcıda ayakkabı boyatmakla bir alakası olmalı. Aslında çaresizlikten boyatıyorum, yanımda ne süngerim ne de boyam var çünkü. Malatya, Hekimhan’lıymış Fahrettin. Hızlı hızlı boyuyor ayakkabılarımı. Üç liraya. Fotoğrafını çekmek için izin istiyorum. Tuvalete girip çıkıyorum. Fahrettin’in etrafında istasyon çalışanları var. Bana bakıyorlar, Fahrettin’le konuşuyorlar. Benimse otobüsüm kalkmak üzere. Daha Sivas elleri var önümde. Orada da üç beş mola yeri daha görmeden varamayacağımızı anladığımdan uyuşmuş vaziyette bekliyorum tıkıldığım otobüsün içinde diğer yolcularla birlikte.

20170303_152101-01
Hekimhanlı Fahrettin, Tokat Otogarı

Telefonumun saati akşamın sekiz’ini, şarjı ise yüzde beş’i göstermekte ve ben on iki saattir yaza çize okuya manzaraya baka ede en nihayet Anadolu’daki son durağıma inmiş bulunmaktayım. Yedek şarjım da bitik, ayrıca şarj yeri de yok. Olsun geldim ya diyorum içimden. Ayağım yere basacak ya nihayet… Muavin biz Trabzon’dan geliyoruz diyor. Onu da geceden beri geliyorsunuzdur herhalde diyorum. Tur şirketlerinin bu destinasyonun renkliliğinden, görülecek yerlerin bolluğundan haberleri yoksa eğer, çok büyük kayıp onlar için. İnsan nereleri nereleri göre göre iniyor kuzeyden güneye içine sindire sindire, kocaman bir L çizerek. Dalga geçiyorum öyle mi, aşkolsun size! Aynı koltuk üzerinde gelen de ben, bir gün gelecek dönecek olan da ben. Uyuşan da ben, kuyruk sokumu batan da(kıı mı deseydim yani). Kimseyle dalga geçtiğim yok benim. Sadece arada bir ama nadiren, bir gülmedir geliyor. O kadar. Geçiyor sonra ayazı görünce.

Otogardan servise biniyorum. Bir köşeye oturuyorum, yanıma da yüksek lisans öğrencisi bir kız oturuyor. Mühendislik öğrencisiymiş ve bana en ince ayrıntısına kadar telefonundan açtığı google map’ten ineceğim yeri, nereden nereye döneceğimi tarif ediyor. Hiçbir şey anlamadan can kulağıyla dinliyorum onu. Beş on dakika sonra kısmen sessiz olan servisin kapısından nereden geldikleri belli olmayan onlarca insan içeriye hücum ediyorlar bir anda. Fethediliyoruz ama ortada koruyacak bir kale yok, surlarından aşağıya kızgın yağ dökülecek. Göz gözü görmez oluyor, insan insan üstüne yığılır ya aynen öyle oluyor. Ölüleri ayağa dikmişsin sanki, birbirlerinden aldıkları destekle cansız cansız duruyorlar öylece. O kadar gerideyim ki, kendimi dışarı atmak istesem bu et yığınını aşmam mümkün değil. Herkes inmeden inmem de mümkün değil. Bavulumun üzerinde üç bavul var. En nihayet ayaktaki adamlardan biri of diyor. Hepinize, hepimize of. Hayvanlar gibi muamele görmeye alışmışız. Yukarı çıkan bir daha inmiyor. Aşağıdaki yığınlarsa kimsenin umurunda olmuyor. Halk çilesini çekip, gününü kazasız belasız bitirmenin acınası ezikliğine sığınıp, şükrediyor sadece. Oh ne ala memleket. Nedenini kavrayabildin mi şimdi koltuk sevdasının? Her koltuk tatlıdır, en küçüğünden en büyüğüne. Sen böyle tıklım tıkış, et et üstünde git dur habire. Mübahtır sana her türden muamele. Kimsenin umurunda değilsin, git şükret beleşe. Allah seni ezilesin diye yaratmadı, anla bunu, düşün bir kere de.

Deli gibi iniyorum servisten. Çıldırmış gibi çekiştiriyorum bavulumu. Hava pek temiz değil ama en azından üzerimde bir gökyüzü var karanlık da olsa. Anadolu’da taksi kullanmıyorum bir nedenden. Karşıdan karşıya geçiyorum geniş geniş yollardan. Bir arabanın ön koltuğunda kaşları kalemle çizilmiş gibi duran genç bir erkeğe doğru, açık camının dışından bir başka oğlan eğilmiş derdini anlatıyor. Tolga diyor, bir daha rahatsız etmeyecek, aramayacak seni, söz verdi diyor. Kalem kaşlı, az efemine(aslında çok), tamam diyor yan cebime koy dercesine. Ondan sonra…. Ondan sonra ben daha hala sinirli ve bavulluyum, dinleyecek halim yok başkalarının cilveleşmesini. Tolga ararsa arar, aramazsa da bu onu arar bulur nasılsa. Bavulumun içindeki öfkem kuruyunca sağıma soluma özen göstermeye başlıyorum. İnsanın içini bayacak kadar çok tatlıcının önünden geçiyorum şehrin içinde. Bu soğukta da bu yenir. Sivas Caddesi baştan aşağıya restoranlarla bezeli, Kayserili’nin derdi midesi. Bense nihayet odamda bir bira içip, uykuya dalıyorum. Hala da hayıflanıyorum heder ettiğim bir gün için yattığım yerde. Bira biraz sakinleştirdi sanki. Öyle geldi belki de.

ESKİ TALAS VE UMUT :

Yukarı Talas diyen de var buraya. Benim içinse Eski Talas. Tıpkı ilk geldiğimdeki gibi, hiç değişmemiş. Eskiliği ise tarihi dokusunun korunmuşluğundan, zamana direnip, medeniyete ve medeniyetsizlere meydan okuyuşundan. Yazını görmüştüm buranın, şimdiyse kışıyla karşılanıyorum. Yağmurlu bir gün bugün ve mart ayının dördüncü günü. Talas’a vardığımdaysa yağmur yok, kar var. Ellerim titriyor fotoğraf çekerken. Keşke bavulumdaki eldivenlerimi yanıma alsaydım diye hayıflanıyorum bu sefer de. Bu gezim ah’lan vah’lan geçiyor anlayacağınız üzere. Kimseler yok daha etrafta. Yanımdan bir kadın geçiyor son sürat. Telefonu çalınca iki eliyle taşıdığı poşetlerini bırakıyor yere. Çayı koy, menemene başla, az kaldı geliyorum, yumurtaları aldım diyor telefonun ucundaki sese. Sonra aynı telaşla ilerliyor. Hayale kapılıyorum onun yerine. Kömür sobası yanmıştır çoktan bu saate. Çaydanlıksa üzerinde. Küçük mutfağındaki tüplü set üstünde biberler, domatesler yağda kavrulmaya başlayacaktır az sonra, menemene hazırlık olsun diye. Kadın benden uzaklaştıkça, kalıyorum iyice bir başıma hayallerimle. Melankoli böyle bir şey. Bir hastalık gibi yapışıyor yakana, sonra da bırakmıyor seni, bir yılan gibi sarmalıyor iyice terk edilme korkusu içinde.

20170304_110520-01

20170304_114448-03

20170304_111049-01

20170304_113759-01

Dükkanlar kapalı. Ne bir açık bakkal var ne de bir market Talas’ta bu saatte. Soğukta herkes evinde, günün bu erken saatlerinde. Köpekler bile ortalıkta yoklar. Üzerinden kaç yıl geçtiğini hatırlamasam da çok yıllar ve çok yollar önce diyebileceğim bir tarihte gelmiş olduğum ve aklımdan hiç çıkartamadığım, çoğu zengin Kayserili halkınca sayfiye yeri olarak kullanılan ve bir kasaba görüntüsü veren Eski Talas’ın Yaman Dede Camii’ne çıkan üzeri karlarla kaplı merdivenleriyle tırmanıyorum yukarıya, kafamın içinde binbir düşünce. İlk geldiğimde yokuşun üzerindeki tarihi caminin hemen altındaki kafeteryayı işleten Ana’yı arıyorum. Biri kız diğeri erkek iki gençten birine kahve söylüyor, Ana’yı soruyorum. Evde diyorlar. Oğlunun evinde olduğundan rahatsız etmek istemiyorum. Hava soğuk olduğundan geç gelirmiş buraya. Ben torunuyum diyor sarı. Aklıma bir başka sarı geliyor. Bir yaz günüydü ve Ana müşterilerine kahve pişiriyordu ocağın başında. Ben de gelip oturmuştum taburelerden birine. Sonra o sayılı müşteri gitmişti ve biz baş başa kalmıştık. Konuşmuştuk saatlerce. Oğlanlardan  Ferdi geçici olarak çalışıyordu ve yakında daha kalıcı bir iş için bırakacaktı burayı. Hafif tombikti ve hep düşünceliydi. Bir süre sonra sarı saçlı, çakır gözlü bir oğlan elinde poğaçaların olduğu bir torbayla inmişti Toros marka bir arabadan, zayıf bedeni ve jöleli saçlarıyla. Hep gülüyordu. Mesleği kuaförlüktü. Bunun anası diyordu Ana, Kıbrıslı diyordu. Gider dururmuş o yüzden Kıbrıs’a. Rum tarafı daha eğlenceli demişti Sarı. Eğlenmek için geçerlermiş öteki tarafa. Çok gittim ben de ondan sonra Kıbrıs’a. Ama bir kez olsun gelememiştim buraya. Şimdiyse kahvemi içip, mutlu mesut ayrılıyorum. Neden, çünkü Ana yaşıyormuş. Neden, çünkü aklı başında, sağlığı yerinde imiş. Oturup çay içmiştik beraber, önceki gelişimde, poğaça yemiştik serdikleri gazetenin üzerinde. Anın saflığına tutulup geldim ben de buraya yılların ve yolların sonunda. İyi ki de gelmişim. Eski Talas’tan memnuniyetsiz ayrılan duymadım daha hayatım boyunca. Ayrılırken, torunlarına, selam söyleyin Ana’ya diyorum. Bir yaz günü oturmuştuk dördümüz beraber burada deyin ona diyorum. Hatırlar mı bilinmez, ama hatırlamasa bile ben onu görmüş kadar oldum evinde; oğulları, torunları çevresinde, sağlığı yerinde. Umut bu işte. Daha ölmemiş, daha umut var demek ki, daha canı çıkmamış hayatın, avunuyorum işte böyle ben de kendi kendime.

20170304_111227-01

Karşıdan görülen Ali Dağı’nın altına serili evlerin fotoğrafını çekiyorum. Altında Bizanslılardan kalma bir yer altı şehri bulunmuş ve mağara turizmine açılmış bu vesileyle. İnternette okumuştum bir tarihte. Burası orası mı diye soracak kimse arıyorum ama yok. Bir dağa neden insan ismi verilir, hiç bilmiyorum. Tek bildiğim Ali Dağı’nın Kayserililer ve Talaslılar için bir kış ölçütü olduğu ve omuzlarına yağan kar tutar tutmaz, kışın geldiğinin varsayıldığıydı. Yine karlar içinde Ali Dağı ve erken gelen baharın değil, karın ev sahibi hala daha. İnsanı yakan, acıtan, en nihayet hissizleştiren soğuk gitmiyor bir türlü. Yaman Dede Camii’ne giriyorum ısınmak için. İmamı açık bırakmış kapısını. İçeriden değil de, dışarıdan çok güzel kilisenin görüntüsü. Talas’a en çok anlam katan şey belki de bu eski kilise, sonradan camii: “Yaman Dede Camii” yani ”Talas Panaya Rum Kilisesi”. ”Ölüm asude bir bahardır” diyen Yaman Dede ise sonradan Müslüman olmuş bir Rum imiş. Bu uğurda evini, ailesini bile terk etmiş. Ama hediyelerle ailesinin gönlünü almayı da bilmiş diye de yazar özgeçmişi dahilinde. Bir ara kabul edildiği Mason locasından ihraç edilmiş ama ne öğrenciler ne öğrenciler yetiştirmiş. Kendi gitmiş, namı kalmış geride.

 

 

 

ALTIN ÜÇGEN, BİRİNCİ BÖLÜM : ORDU, ÜNYE

20170301_115550-01

ALTIN ÜÇGEN, BİRİNCİ BÖLÜM :

ORDU :

Akşam saatlerinde bindiğiniz ve şehirlerarası bir otobüsle başladığınız seyahatinizin bitiminde, yani sabah saatlerinde, uykusuz, huzursuz ve tutulmuş vaziyette uyanmanızla sabahın aksi gibi kör bir saatine konmuş uçağınızın check-in işlemleri için en az üç buçuk saat önce uyanıp, iki buçuk saat önce de yola döküldüğünüz ve bunun için yatmadan önce acaba yetişemezsem ya da uyanamazsam sorusunu kırk kere çevire çevire kafanızın içinde kurmaktan zaten uykusuz kaldığınızdan aşağı yukarı aynı cefayı çekmiş olarak başlıyorsunuz yeni bir şehirdeki ilk gününüze. İstanbul Urfa, İzmir Diyarbakır arası bir yolculuk planınız varsa eğer, bu süre yirmi dört saate filan çıktığından, tüm hırsınızı muavinden çıkar çıkar bitiremediğiniz, içinizden de bu şımarıklığı şımarıklık olarak bilip ayıbınızı kabullenseniz de bunu da yapmazsanız eğer ilk istasyonda camları kırma hissinizi bastırmakla canınıza kıymak arasında gide gele sabahı edeceğiniz bir seyahat arasında kaldınız demektir. Pozantı sonrası ne yaptığımı hiç hatırlamadığım bir yolculuk yapmıştım mesela, yıllar geçti unutamıyorum o saatleri, henüz gençtim, azimliydim, kendimden de emindim.  İlk sekiz saati kazasız belasız atlatmıştım ve daha ne sekizler, onlar vız gelir bana diyordum aynı güven ve bilinçle. Gün geceye dönmüştü, sonra sabah öğlene bağlanmıştı ve manyak gibiydim en nihayet Urfa’ya vardığımda. Yanımda oturan hanımla hayatımızın ince ayrıntılarını paylaşmıştık varasıya. Ne o, ne de ben gözümüzü kırpmıştık. O, Diyarbakır’a gidecekti, kocası tarafından uğurlanmıştı ve önünde yalnız geçireceği birkaç saati daha vardı benden sonra. Arkamdan sen kurtuldun der gibi bakmıştı. Diyarbakırlı o kadına ne oldu, şimdi nerelerdedir ki acaba?

Bense birkaç saatlik uykuyla uçak seyahatini yeğlemiş olmanın sözde avantajıyla iniyorum Ordu-Giresun havalimanına. Trabzon’dan sonra deniz kıyısına paralel bir başka havaalanı görmekten memnuniyet duyuyorum. Yanımdaki öğrenciler Giresun’da iletişim okuyorlar ve bu son senemiz kurtuluyoruz artık diyorlar. Fırlamalara göre şehirler değilmiş Karadeniz’in fırtınalı şehirleri. Yüzmüş yüzmüş kuyruğuna gelmişler, ha gayret! Minnacık havalimanının kapısında bekleyen Havaş servisleri uçakların inişine bağlı olduğundan son yolcuya kadar bekleyip kalkıyorlar hemen. Samsun havalimanında çalışma olduğundan Samsun’a gidenler de bizimle aynı uçaktalar. Samsun Ordu arası ise üç saat kadar sürüyor. Yirmi dakika kadar da Ordu merkezle, havalimanı arası. Yüksek yüksek apartmanlar karşılıyor beni. Ilıman da bir iklim. Bugün mart ayının ilk günü. Koskoca bir sahil şeridi ile Boztepe ve merkez arasında hiç durmadan gidip gelen teleferikten alamıyor insan gözünü. Öğretmenevi ve Sinema Oteli hemen merkezdeler. Koskocaman ve çok katlı Koton mağazasına talim mi ediyor Ordulular sorusunun cevabı iç sokaklardaki butikler. Çok şık butik mağazalar var Ordu’da. Kadınlar ve erkekler için ayrı ayrı düzenlenmiş de vitrinleri. Belli bir giyim zevkinin var olduğunu düşünüyorsunuz bu butiklerin vitrinlerine baktıkça. İnsanlarıysa açık tenli, ince telli saçlara sahipler. Güleryüzlü ve çevikler. Merkezde sağıma soluma bakarken, karşıdan gelmekte olan iki küçük çocuklu aileden alamıyorum gözlerimi. Genç bir çift bahsettiğim. O kadar saf görünüyorlar ki. Şehre uygun kıyafetler içindeki, Ordu’nun yerlisi oldukları her hallerinden belli çiftin ifadelerindeki masumiyet, parayla satın alabileceğiniz, yüzünüze kondurabileceğiniz son şey. Bizlerse büyük şehirlerde yaşamaktan birer şeytan olmuşuz adeta. Küçük şehirden kaçamazsın, büyük şehri bırakamazsın. Peki bu handikapla nasıl yaşarsın?

Turizm bürosu Ordu Öğretmenevi’ne gelmeden hemen önce. Üç çalışandan en güleryüzlü olan Arzu Hanım karşılıyor beni. Gerekli bilgileri, belgeleri, kitapları ve cd’yi verdiğinde nezaketi karşısında şaşkın, belgelerin elimdeki ağırlığı karşısında ise dehşete düşüyorum. Bana bir sürü öneride bulunuyor. Bu küçükmüş gibi görünen şehirde yapılacakların çokluğunun nedeni ilçeleri ve merkeze uzaklıkları. İzmir’e benziyor adeta. Şehir kısıtlı imkanlara sahip olsa da, çevresiyle özgürleşiyor, güzelleşiyor, adeta zenginleşiyor. Bu özel durumsa her şehre nasip olmuyor şu koskoca, yusyuvarlak, çift kutuplu dünyada.

20170301_115007-01

20170301_122234-02

Boztepe’ye teleferikle çıkmak üzere sahil tarafına geçiyorum. Gişeye gidiyorum önce. Bir gidiş ve bir de dönüş biletim var bundan böyle. Yaşasın yaşasın da gişede görevli beye ismini sormak geliyor içimden. Bir ses sor ona diyor, peki diyorum ben de o sese. Niçin öğrenmek istiyorsunuz diyor şüpheli bir şekilde karşı taraf. Bu şehre ilk gelişim ve konuştuğum ilk nazik bayanın ismi Arzu idi diyorum ona. Yaka kartındaki ismi okuyorum tüm engellemelerine rağmen. Diyor ki ” K. Tiker”. O an göz göze geliyoruz. O an ağzım açık kalıyor. O an ikimizin de yüzünde tuhaf bir ifade beliriyor. K. Bey diyebiliyorum zar zor, adeta fısıltıyla. Ne dediğimi şu an hatırlamıyorum ama sırıtıyorum. Bir daha da bu şehirde kimseye adını ve özellikle de soyadını sormamaya yemin ediyorum. Kimse de benimkini bilmesin mümkünse. İnsanların ataları saçmalayabiliyor bazen. Sözlüğe bakayım bir ara, belki çok önemli bir anlamı vardır ya da Laz aklı sen nelere kadirsin der geçerim en kötü ihtimalle. Çarşamba, Perşembe gibi. Böyle yer ismi mi olurmuş yahu! Böyle soyismi mi olurmuş yahu!
Boztepe’ye çıkarken damlar, damlar ve denize nazır mezarlıklara yukarıdan baka baka ilerliyorum. K. Tiker’i geride bıraktım. Meşhur pancar çorbalarını sipariş ediyorum restoranlardan birini. Pancar çorbası pancar renginde değil, salça renginde, içerisinde pancar dışında herşey bulunan bir çorba bu. Pirinç, arpa, fasulye, tanımadığım otlar… Dünya tabağımın içinde. Benim algılayabildiklerimdi bu kadar. Manzaraysa manzara, çorbaysa çorba, Tiker’se… Güldürdün beni Ordu kendine, tek bir vatandaşının güzide soyismi sayesinde.

20170301_113421

20170301_113031-01

ÜNYE :

Fatsa’yı es geçip Ünye’ye gitmeye nasıl karar veriyorum bilmesem de, kendimi Ünye’de bulmam çok zamanımı almıyor. Ani kararlar iyi midir değil midir diye düşüne düşüne gidiyorum yolda. Otoyoldan gidiyoruz. Bu yüzden de bir şey anlamıyorum. Tek bildiğim birinciliği Zigana’dakine kaptırana dek git git bitmeyen Türkiye’nin şimdilik en uzun tünellerinden biri olan Nefise Akçelik tünelinden geçmekte olduğum. Burada ölmüş bir mühendisin ismi verilmiş tünele. Yarım saate yakın bir sürede Fatsa’ya varıyoruz, sonra da Ünye var önümde. Sahil şeritleri benzer manzaralara ev sahipliği yapıyor. Ünye’ye gelir gelmez sokaklarını gezmeye başlıyorum. Bir köpek görüyorum çerin çöpün içinde. Önce ölmüş ve atılmış olabileceğini düşünüyorum. Onca pasaklılığın ortasında uyuyor olması beni şaşırtıyor ilk önce. Dükkanın içinden çıkan bir adam yaşıyor diyor merak etme. Beraber gülüyoruz haline. Sorular soruyorum Ünye ile ilgili. Sana en iyi cevabı Orhun Amca verir diyor ve yoldan geçmekte olan adamı çeviriyor yolundan. Orhun Güven’miş ismi, hayırsever, yardımsever, bir sürü kız çocuğu okutan, ağaçlar dikip Ordu’yu iyice yeşillendiren, bir parça da kolay öfkelenen bir mizacı var. Benzer nedenlerden ötürü bizim öfkemiz. Verdiği burslardan bahsediyor vakit darlığında. Seni tarihi bir yere götüreceğim diyor. Sapmış olduğumuz sokaktaki zevksiz binaların arasından beni nereye götürecek acaba derken, 148 yıllık kendi evi çıkıyor karşımıza. Ev yaşayan bir tarih ve kapısı da eşinmiş. Bana keşif için gelen bir Amerikalının yorumundan bahsediyor. Bu senin tarihin demiş Amerikalı ona. Sakın bu eşiği yenileme, onarma. O senin kökenin, geçmişin herşeyin demiş ona. Hakikaten de çivi çakılmamış ev üzerinde. Aradaki zihniyet farkından konuşuyoruz. Bu ev bu sokakta bir vaha, etrafındaki sevimsizlik ve zevksiz modernliğin tam ortasında olduğu gibi duruyor zamana meydan okurcasına. İyi ki karşıma çıkmışsın Orhun Amca.

20170301_134608-01

20170301_140755-02

20170301_141823-01
Ünye Müze Evi
20170301_141740-01
Ünye Müze Evi
20170301_141018-01

Ünye Müze Evi yokuşun hemen başında bekliyor beni. Kaptan Server Bey’e ait bu ev, kendilerine aileden yadigar kalmış, eşi ve kendisininse hiç çocukları olmamış. Eskiden, binalarca evinin önünün kapatılmadığı tarihlerde, hava ve denizin durumunu anlayabilmek için bir fikir verirmiş kaptana evin konumu. Bir benzeri ve daha kapsamlısını Ankara, Beypazarı’nda görmüştüm “Yaşayan Müze” adı altında. Üniversitelerin Halkbilimi bölümü öğrencileri ya da mezunları meddah, masal anlatımı gibi folklorik sunumlar yapmaktaydılar gelen her yaştan konuklarına. Kurşun döktürmüştüm ben de. Hatırlayıverdim maziyi bir an geldi de. Ünye Müze Evi’yse Klasik Osmanlı Mimarisinin özelliklerini taşımakla birlikte, taş zemin üzerine inşa edilmiş ahşaptan yapılma bir eser olup, yaklaşık iki yüz elli yıllık bir geçmişe sahip. Sayıları bir hayli az olan bu binaları değerlendirmek gerek ve her seferinde içimi ürperten bir şey oluyor bu eski ve tarihi evleri gezerken. İnsanların acılarını, sevinçlerini, mutlu mutsuz anlarını geçirdikleri mahremlerine davetsiz misafirler olarak girmenin tedirginliği oluyor üzerimde. O insanların bu evlerin her metrekaresinde izleri varken, bir paparazzi programı kameramanı gibi hissediyor insan kendini içeriye dalıverince. İşte çok değerli ama artık ölü Kaptan Server Bey’in yatak odası, bu da onun dürbünü. Bu yatakta yatmışlar hanımısıyla, bu tas başlarına su döktükleri o tas imiş. Isındıklsrı soba, oturdukları döşek. Misafirleriyle birlikte mangalda kül bırakmadıkları bölüm işte bu odanın bu kısmıymış. Ben Kaptan Server Bey, karısı, ruhu olsam hiç durmadan küfreder dururdum gelene gidene. Soralım bakalım kendilerine bir şekilde rastladığınız takdirde, acaba mahremlerini instagram ya da facebook fotoğraflarında poz poz görmek isterler miydi diye. Hele böyle blog köşelerinde…

20170302_154658-01

20170302_155742-02

20170302_160106-01

Çok acayip bir kaleye sahip Ünye. En büyük özelliği de büyük bir kısmının tek bir kayadan oluşmuş olması. Dizlerine, beline, kalbine, ciğerine güvenen bir kimseyseniz eğer, yukarıya bir çıkın ve sessizliğin sesini yırtan rüzgara kulak verin enfes manzarası eşliğinde. İlçenin köyleri yukarıdan bir başka güzel gerçekten. Kalenin ev sahiplerinden Anadolu Pontus Krallığının kurucusu yirmi iki dil bilen, zamanın en önemli suikast ilacı olarak kullanılan zehirleri kendi üzerinde deneme gözü pekliğine sahip, ikna gücü yüksek bir savaşçı, aynı zamanda da zalim ama yaşamına oğlunun ihanetine dayanamayarak kılıcının üzerine atlayarak son veren(duyduğum en manyakça ölüm şekli) Mitridat’ın Ünye’ye nazır açık hava küvetinden onun hem ehl-i keyif hem de ortalamanın altında bir boya sahip olduğunu düşünüyor insan.

Dönüş yolundaki evlerin bahçelerindeki mezarlar çarpıyor gözüme kaleden inerken. Toplu mezarlıklar yerine yakınlarına gömmüşler sevdiklerini, aile büyüklerini, kardeşlerini belki de oğullarını ya da kızlarını. İnsanın her sabah her sabah kapısını açar açmaz karşılaştığı mezarlık manzarasını bir süre sonra kanıksaması söz konusu iken, hafıza kaybı ve moral bozukluğuna yol açtığı da söylenir. Üstelik kanunen bu durumun yasak olduğunu duymuştum ama nihayetinde burası esas yerleşim yerinden uzaktaki köy evleri olduğundan ne burayı ziyarete gelen turistlerin ne hükümet yetkililerinin ne de konu komşunun bu hususi durumu şikayet konusu yapacağını düşünemiyor insan.

Savaşçı Mitridat’ın küvetinden sonra, barışçıl Yunus Emre’nin olası mezarına gidiyorum. Ülke çapında on mezarı olan Türkmen dervişinin mezarının civarıysa bir çeşit mesire yerini andırıyor. Neden burası diyorum, bir şiiri var imiş buradan bahsederek kaleme aldığı İndik Urum’a diye başlayan. Efsane yaratmak için bir eser bırakmak gerek geride, Yunus Emre bunu başarmış ve şiirleri de ağaçlıklı yolda sağlı sollu olmak suretiyle çerçeveletilip konmuş yol boyunca. Cemreler toprağa düşmüş, bahar erken gelmiş, ağaçlar çiçeklenmişken, sorarım ben de o sarı çiçeğe sizde ölüm var mıdır diye. Soruma soruyla cevap verirdi o da ölümsüz yer var mı diye. Seni koklar, geri dururum sarı çiçeğim öyleyse, bilirim bu dünyada solmaya mahkumsun sen de. Bir kez gönül yıktın ise, bu kıldığın namaz değil diyen Yunus Emre’yi düşünerek insan en çok vicdan muhasebesi yapmalı bu dünyada. Her gece baş başa kaldığımız tek o var şu koskoca, yusyuvarlak, çift kutuplu dünyada.

I, DANIEL BLAKE

IMG_0001

I, DANIEL BLAKE : BEN, DANIEL BLAKE

“Ben bir müşteri, bir alıcı ya da hizmet kullanıcısı değilim. Ben bir kaytarıcı, bir beleşçi, bir dilenci veya bir hırsız değilim. Ben bir sosyal güvenlik numarası ya da ekranda yanıp sönen bir iz değilim. Faturalarımı, vergilerimi zamanında ve kuruşuna dek ödedim. Bununla da gurur duyuyorum. Kimseye boyun eğmem, ama elimden gelirse komşumun gözünün içine bakar ve ona yardım ederim. Sadaka istemiyorum ve kabul de etmiyorum. Benim adım Daniel Blake. Ben bir insanım, köpek değilim. Bir sıfatla haklarımı talep ediyorum. Ben, Daniel Blake, bir vatandaşım. Ne bir eksik, ne bir fazla. Teşekkür ederim.” Daniel Blake

“Bu senin hatan değil. Harika bir iş başardın. İki çocukla kendi başına, burada sıkışıp kaldın. Utanılacak bir şey yapmadın.” Daniel Blake

“Hangisi daha çok insan öldürür? Hindistan cevizi mi köpek balığı mı?” Daniel Blake

“Kendine saygını yitirdiğin takdirde, işin bitik demektir.” Daniel Blake

Cannes Film Festivali kapsamında dinlemiş olduğum en etkileyici teşekkür konuşmasının sahibi, iki kez Altın Palmiye ödüllü, emekçi babanın Oxford’da hukuk okumuş, istese çok çok büyük paralar kazanabilecekken, günümüze dek seçtiği ve asla dönmediği meşakkatli yolda hiç durmadan ilerlemiş ve seksen yaşında ikinci Palmiye’sini alarak ayakta alkışlanan yönetmeni Ken Loach’un “Ben Daniel Blake”ini izleyebildim nihayet. Bu senenin en kıymetlilerindenmiş çok geç yakaladığım. Dardenne Kardeşlerle birlikte Avrupalı işçi kesiminİn dramını en iyi anlatan İngiliz bağımsız yönetmenidir kendisi. John Lennon’un “Working Class Hero”sunu getirir akıllara. Çalışan kesimin kahramanıdır çoğu kişinin gözünde. Hayatı ıskalamadığı ise yaptığı işlerden aşikar yönetmenin cafcafsız son şaheseri var karşımızda. Filmin duygu sömürüsüne müsait konusuna rağmen, karakterlerini hiç harcamadan, sığlıklar denizinde boğulmalarına da hiç mi hiç müsaade etmeyen yönetmenin usul usul ilerlemiş ustalık dönemine ait bir şaheser var karşımızda. Öte yandan filmin bu kadar başarılı olmasındaki önemli bir paya sahip bir diğer etken de senaryo yazarı Paul Laverty. Carla’nın Şarkısı ile birlikte yürüdükleri yaklaşık yirmi yıllık mazilerinde birçok ortak iş yapmışlar. “The wind that shakes the Barley” ilk defa Altın Palmiye ile ödüllendirilirken, benim hafızamda en çok yer eden filmleri ise Peter Mullan’lı “My name is Joe” idi bir nedenden ötürü. Loach’a filmografisine ekleyeceği yeni filmler ve bunun için de sağlıklı ve uzun bir ömür diliyor ve filmimize geçiyorum aklım dağılmadan, arkası yarın olmadan. İşte size “I, Daniel Blake”:

IMG_0008

Ekran henüz siyah olduğundan, bir telefon konuşması olduğunu düşündüğümüz karşılıklı görüşmenin yüz yüze yapıldığını anlıyoruz nihayet ekran aydınlandığında. Yoğun İngiliz aksanına sahip bir kadın, Daniel’in çalışma yardımına uygun olup olmadığını anlamak için sorduğu sorularla bizim Tübitak’ta yapılan projelere mantıken taş çıkartıyor. Şimdi bu bununla karşılaştırılır mı diyeceksiniz biliyorum ama kelimelerle kararttığım bu sayfa da, başımın içindeki beynim de benimse eğer, her türden karşılaştırma da benim keyfime kalmış demektir. Daniel’a yöneltilen sorularsa kısaca şöyleler: “Kimseden yardım almadan elli metre kadar yürüyebilir misiniz? Gömlek ceketinize uzanabilir misiniz? Kolunuzu kaldırıp şapka giyer gibi başınıza uzanabilir misiniz? Telefon klavyesi gibi bir şeyin düğmesine basabilir misiniz? Yabancılarla basit bir konuda konuşurken demek istediğinizi kolayca anlatabilir misiniz?” Yetmediyse eğer devamında da bunlar var: “Hiç aşırı ishal olup dengenizi yitirdiğiniz oldu mu? Bir çalar saati kurmayı başarabilir misiniz?” gibi. Daniel’ın problemi ve çalışmasına engel olan uzvuysa kalbi. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından bir Amerikan firması tarafından atanmış olan şirket çalışanı ise ne doktor ne de hemşire. O bir Sağlık Bakımı Uzmanı ve ciddi bir kalp krizi geçirip neredeyse iskeleden düşmek üzere olan Daniel’ın halinden ve kalbinden anlamaktan fersah fersah uzakta. Aldığı cevaplarsa önündeki belgelerin içindeki küçük kutulara koyacağı birer çarpıdan ibaret. Duygular bu odada yaşamıyor kısaca. Bunun üzerine doktoruna gidip durum değerlendirmesi yapan Daniel’sa, henüz işine dönebilmek için erken olduğu cevabını alıyor. Karısı ölen ve mesleği marangozluk olan Daniel’in çok ciddi bir sağlık sorunu yaşadığını bizler anlasak bile, yetkililer anlamamakta bir hayli ısrarcı davranıyorlar ve yardım parası alamayacağını buyuruyorlar. İtiraz edeceğini söyleyen Daniel içinse asıl film bundan sonra başlıyor. iş arama yardımı için başvuru yapmak üzere Çalışma ve Destek birimine itiraz etmesi gerekiyor. Güçlüklerin ilki bu şekilde gösteriyor kendini. Daniel bir evi yapabilir, pek çokları bir çiviyi bile çakmayı bilmezken. Daniel bir evi ısıtacak yöntemleri de bilebilir, bizler doğal gazla ısıtılan peteklerde üşümüş ayaklarımızı ısıtmaktan başka bir şey düşünemezken. Ama Daniel internet kullanmayı bilmemektedir ve bu onun bürokratik başvurular yaparken çekeceği çileyi, telaşı, sıkıntıyı ve yetersizliği tarif edilemez boyutlara taşır. Pes etmemeye and içse de, henüz daha bu yola yeni baş koymuştur ve başka da bir alternatife sahip değildir. Zorunlu güncel özgeçmiş yazma kursuna katılır. Katılmadığı takdirde yaptırımı olacağından mecburen katılır. Kursu veren uzmanla katılımcılar arasındaki çelişki çarpar hemen gözümüze. Yeterince iş olmadığı gibi zaten çoğu düşük vasıflı katılımcılar için hırslı ve adanmış görünmek ve aynı zamanda özgeçmişlerini şekillendirmek için türlü atraksiyonlara girmek öyle tezat bir durumdur ki, kamera, aralarında gezinip az biraz looser tiplerin üzerinde dolaşırken insanın içinden gülmek gelir. Hepsi bu. Bazı firmaların akıllı telefondan gönderilmiş özgeçmiş videosu istediğini anlatan uzmanla inceden dalga geçer aynı çaresiz insanlar. Kapitalizmin sonu yokmuş gerçekten. Ona bilgisayarda yardım eden siyahi gencin sözleriyse insanın aklında yer edecek cinsten. Kırk beş dakikada boşalttıkları kamyon için kendilerine ödenen para sadece üç pound ve yetmiş dokuz pensmiş. Çin’de bile daha iyi derken, burası düşmez kalkmaz, güneşin batmadığı ülke İngiltere ve insan sömürmenin sonu  yok gerçekten.

IMG_0005

Daniel’ın hayatındaki en güzel şeyse tam da bu açmazın ortasında çıkar karşısına; Katie ve iki çocuğu yine bir başvuru merkezinde bir sürü de sevimsiz personelin hoşgörüsüzlüğünün ortasında yaşama tutunabilmek adına bir lütufmuşçasına var olacaktır bundan böyle hayatında. Maddi anlamda ne kendilerine ne de birbirlerine hayırları dokunacaktır halbuki. Katie Londra’dan New Castle’a gelmek zorunda kalmıştır ve iki ayrı babadan olma çocuklarıyla yapayalnızdır. Telefonla konuştuğu annesiyse Londra’da kalmış, ara ara yaptıkları telefon görüşmelerinde onu üzmemek adına mutlu olduklarını söylemektedirler nezaketen. Devletin onlara verdiği ev burada olduğundan buradadırlar. Daha önce kaldıkları yerse tek odalı bir evsizler yurdudur. Gündelikçi olarak evlere işe gitmeyi bile dener çaresizce. Evlerin posta kutularına telefonunu ve ismini bıraksa da, geri dönüş olmaz. Filmin en dramatik sahnesinin kahramanı Katie’yi canlandıran oyuncu bu sahneye hazırlanmak için benzer bir süreçten geçmiş ve bu sayede en doğal haliyle açlığın ve açlıktan gözü dönmenin ne demek olduğunu canlandırmıştır başarıyla. Tek eliyle musluktan su içer gibi yer titreyen elleriyle açtığı içinde makarna sosu olan konserveyi. Sonra da ağlar herkesin gözü önünde utancından. Başta da çocuklarının gözü önünde. İnsanın gözlerinin dolmaması elinde değil bu sahnede. Hiç ajite etmeden ama insanı mahveden bir sahne bu. Çok uzun zamandır bir filmin orta yerinde gözlerim dolmamıştı.

IMG_0002

IMG_0004

Emekli maaşı, kira yardımı ve herhangi bir geliri olmadan yaşamaya çalışan ve olmayan işleri arayan Daniel Black’in hazin hikayesini hem üzülerek hem de merakla izleriz film boyunca. İşe girse sağlık durumu el vermeyen, bu yüzden iş arıyor görünen, fakat kendisine iş bulunduğunda da bunu reddetmek mecburiyetinde kalan Daniel’a, en çok Katie’ye teselli vermeye çalıştığı zamanlarda üzülüyor insan. Sistemin dışına itilen yaşlı, hasta ve yorgun adam, daha çok gençsin, önünde uzun bir hayat var diyerek avutuyordu genç kadını. Yakın bir tarihte ölen karısını anlattığı zamanlarda da görüyoruz ki, hiçbir zaman kolay bir hayatı olmamış Daniel’in. Molly özel olmasına özel olmakla birlikte, zor bir kadınmış. Çocukları olmayan çiftten Molly’nin psikolojik sorunlarının o ölünce biteceğini ve tüm zorluklarından kurtulacağını düşünen Daniel, şimdiyse hayatta yalnız kalmış. Bir anlığına Molly öldüğünde kendisini kaybolmuş hissettiğini itiraf ediyor Katie’ye. Pes edip, çok az bir parayla geçinmesine sebebiyet verecek işsizlik parası başvurusu yaptığının ertesindeyse son çare olarak kurumun dış duvarlarına sprey boyayla derdini döküyor, insanların dikkatini çekebilmek için. Daniel Blake, Daniel Bansky’e dönüşüyor bir anlığına ve her ülkenin duvarlarının dili konuşur zor zamanlarda. Duvarlardan hayatlar çıkar ortaya tüm çıplaklığıyla. Ekonomik krizin içindeki ülkelerin duvarları daha bir renklidir her zaman. Polise ise kendisini bu benim sanat akımım diyerek savunan ve kaybedecek bir şeyi kalmamış adama destek çıkan bir adamın sözleriyse efsane niteliğindedir. Elit semtin zengin piçlerine, lanet büyük kulübün üyelerine, Muhafazakar Parti’den Çalışma ve Emeklilik Bürosu Genel Sekreterliği(umarım doğru çevirmişimdir) yapan Ian Duncan’a sesleniyor bir de, keltoş pislik diye. Daniel’a senin heykelini dikmeliler derken, Ken Loach’un sıradan bir hayat yaşayan ama kendisi gibi binler ve onbinler ve ne kadarsa o kadarın sesi olabilmeyi başaran ölümsüz karakterini ve ismini unutmanın mümkün olmayacağını hissediyor insan bundan böyle, bir an bile. I… Ben… iyi ki tanışmışız sizinle Sir Daniel Blake.

IMG_0006

IMG_0003
Mhairi Black

-İzledin mi?
-İzledim.
-Nasıldı?
-Bu sene izlediğim en iyi filmdi. Etkisinden kurtulamıyorum.
-Ben de.
-İyi ki bu ülkedeyiz.
-O nasıl söz şimdi?
-Ne bileyim, ölsek kalsak oralarda başımıza gelecek olan bir gariban cenazesi sadece. Hastalansak bir kap çorba yapıp vermezler. Tarhana bilmez adamlar.
-Tarhana ?
-He ya.
-Duygusala bağladın iyice.
-Çok üzüldüm. Daniel’a, Katie’ye, çocuklarına. Hep aç gezdiler. Hep yemek az. Nereye gitseler az. Daniel, komşusu olan çocukların evine gidiyor; tek tabak, tek kurabiye, üç adam var. Yemek yapıyor Katie, tabakta azıcık bir şeyler var. Onu da önce çocuklara koyuyor. Kendi payını da Daniel’a veriyor. O da binbir itirazla kabul ediyor. Kendisiyse kaç akşamdır bilinmez yeşil elmasını ısırıyor aç biilaç.
-İngiltere öyle. Sterlin almış başını gitmiş. Biz gittiğimizde ki maaşlarımız iyiydi o zamanlar, çok fazla dışarıda yemek yiyememiştik. Hiç öyle bolluk bereket yok. Herşey çok pahalıydı.
-Değil mi? Biz de olsa pırasanın kilosu çok ucuz pazarda, pişirir yersin limonla.
-Sen acıktın galiba! Pırasa, tarhana…
-Misal verdim. En ucuz sebze diye. Yaz gelir sebze meyve bollaşır. Cennet ülkem be.
-Devlet büyüklerimize teşekkürü de ihmal etme.
-Onlar bana etsin. Burada da dolar, euro olmuş kaç para. Bozduracakmışım bir de, hassiktirsinler ordan. Mhairi Black’i örnek alsınlar.
-Aç ve asi ? Kim ki o?
-Ve de küfürbaz. İngiliz Parlamentosunun en genç, İskoç ve lezbiyen üyesi.
-Senin anıtını dikmeliler. Mhairi şu genç yaşına rağmen bizim meclis için birkaç beden büyük öte yandan. Direk Silivri’deydi şimdiye. Ian Duncan’a benzer bir devlet büyüğümüze hakarettense filmin senaristi ve yönetmeni Atatürk Havalimanı’na ayak bastıkları andan itibaren mehter, linç ve meczup ekiplerce birnvenue edilirlerdi bir çırpıda.
-Orası öyle. Benimse kıymetim bilinmedi. Henüz anıtım yok yani. Acı ama…
-Duygusal insanlar diyarı burası. Şu filmi burda çekseler melodramdan göz gözü görmezdi. Gözyaşı çılgını olurduk hepimiz. Neden bu kadar gözyaşı döktüğümüzü anlamamızsa yıllarımızı alırdı ama ağlar dururduk hiç nedensiz.
-Abartıyorsun.
-Coğrafyamdan kaynaklı.
-Ben Haneke hayranıyım.
-Michael olan mı?
-Evet.
-Gotik. Bernhard’ın memleketlisi. Coetzee dış görünüşlüsü. Mesafesinden yanına yaklaşılmaz sanki. Korku filminden çıkmış gelmiş bir hali var gene de.
-Olsun. Karizmatik.
-Bir şey demedim. Ürkütücü sadece. Bu arada Ken Loach bu filmiyle benzer dertten muzdarip ülke vatandaşlarının kaderini değiştirmeyi başarabilmiş ve Mhairi de referans olarak bu filmi göstermiş parlamentoda yaptığı bir konuşmasında. Bir adamın gücüne bak hele. Adaletsizliğe, haksızlığa,kraldan çok kralcı personelin anlayışsızlığına, tıkanmış kalmış bürokratik engellerin ortasındaki vatandaşın derdine, bütün o yemek kuyruklarında çekilen cefaya tercüman olmuş ve yasayı değiştirebilmiş sanatının gücüyle.

HIDDEN FIGURES – GİZLİ SAYILAR

images-28

HIDDEN FIGURES – GİZLİ SAYILAR :

“Birimizin gelişmesi, hepimiz için gelişmedir.” Dorothy

“İnsan hakları her zaman insani değildir.” Levi Jackson

“Ne zaman öne geçmeye çalışsak, bitiş çizgisini öteliyorsunuz.” Mary Jackson

“İki kişinin yarıştığı bir yarışta nasıl ikinci olduk?” Al Harrington

Gerçek olayların, bir kısmı kurgu olan karakterlerin olay örgüsüne dahil edilmesiyle hareketlendiği(şimdi reklamlar: küçük bir detayla hareketlendirilen objeler, kostümler, mekanlar ve de sıradan hayatlar; doğrudur dünyanın hiçbir şey üzerine bir ton gevezelik edebilen ve bunu da niye yaptığını bilmeyen çok gereksiz sayfasına geldiniz tek tıkla, hemen çıkın o frekanstan yoksa beyin ölümü çok daha erken gerçekleşebilir umduğunuzdan, çözümse…ne çözümü…ne çözüm ne de sözüm…tıpkı doğumun(şaşkın) ve ölümün gibi(bitik ve yenik, yenilmeyen çıkmadı şimdiye kadar hiç)…), altmışlı yılların başında tam da Rusya ile Amerika arasındaki uzay yarışı tam gaz devam ederken, hem ırkçılık hem de önyargıyla baş etmeye çalışan NASA çalışanı üç siyahi kadın karakterin iş hayatında olduğu kadar özel hayatlarında verdikleri mücadeleyi de iki saat gibi kısa bir süreye sıkıştırmayı başarıp, ucunu kaçırmadan, hiç açık kapı bırakmadan ama düz bir anlatımla, bol bol da seyirciye oynayarak ve bunda bile başarılı olmayı başararak tatlı tatlı anlatabilmiş bir hikayeye sahip “Hidden Figures”. Filmin yönetmeni olan Theodore Melfi’yi tanımıyorum, o da muhtemelen beni tanımaz ama fotoğraflarına bakıldığında kendisinin ve filmde de rol verdiği-tersi ise aldığıdır kendi yöntemleriyle-eşinin de beyaz olduklarını görüyoruz. O da ilginç. Filmin başında çok beyaz olan Ruth karakterini canlandıran Kimberly Quinn, filmin ilerleyen dakikalarında Katherine karakterinin sıkışıklığından etkilenerek en çok, azar azar kararıyor oturduğu yerde; belirtmekte fayda var burada gereksiz bir başka bilgiyi de. Bazen muziplikten kendini alamazsın ya. Almaya çalışarak yazmaya çalışacağım bundan böyle. Yoksa ipin ucu kaçmak üzere.

images-31

666109-970x600-1

Dehası öğretmeni tarafından fark edilir edilmez altıncı sınıftan sekizinci sınıfa tam bursla geçirilen küçük, gözlüklü, siyah kız çocuğu büyüdüğünde, kendisi gibi çeşit çeşit zekalara sahip iki samimi arkadaşı ile birlikte siyahların çalıştığı departmanda, sadece siyahlara tanınan alanlarda -ilk başta ve en mühimi WC-çalışıyorlar deyim yerindeyse dirsek dirseğe, edepleriyle. Bağlı bulundukları kurum NASA, yıllardan da 1961. Onlar gibi siyah ve beyaz bir sürü “kadın” personel var uzay programında çalışan. Sovyetler Birliği’nin uzaya fırlattığı ve böylelikle aleni bir gözdağı vermesiyle başlayan ve Sputnik 1, Sputnik 2 şeklinde bir başına ya da öldükten sonra dönüşü zaten hesapta olmayan kaniş cinsi Laika/Layka isminde sonradan Moskova yakınlarında anıtı dikilen bir köpekle başlayan uzay yarışına, NASA, biz daha iyisini içine insan koyar, sonra da sağ salim geri getiririz iddiasıyla dahil olunca çalışanlar açısından zorlu bir süreç başlamış oluyor. Kevin Costner’ın başarıyla canlandırdığı kurgu bir karakter olan Al Harrington her başarısızlıkta çalışanlarını fazla mesai ya da maaş kesintisiyle korkutuyor. Siyahlarsa zaten daha çok çalışıyorlar, daha az maaşa mahkumlar, bir beyaz gördüklerinde ekstra saygılı olmak zorundalar, beyazların el sürmediği ayrı bir kahve makineleri, beyazların girmediği ayrı bir yemekhaneleri ve ortak işeyemedikleri bir de tuvaletleri var. Biz NASA’da aynı renk işeriz diyerek bu ayrımı balyozla kıran Al Harrington’dan sonra ancak gerçeği idrak ediyor çalışanlar. Beklentilerini düşük tutmak nedir’in cevabı, bu insanların yazgısı imiş o dönemlerde.

190117
Octavia Spencer, Dorothy Vaughan rolünde

Yardımcı kadın oyuncu dalında Oscar adaylığı getiren Dorothy Vaughan rolüyle Octavia Spencer, yaş olarak üçlünün en kıdemlisi. Müdürlük için ne kadar başvursa da, üstlerinden ret cevabı alıyor her defasında. İsyanı, on yıldır çalıştığı kurumda işe hiç geç kalmadan, hiç hasta olmadan, hiç şikayet etmeden, kendisine verilen her işi zamanında ve doğru yapıp müdür sorumluluğu alsa da, müdürlüğe terfi edemeyişinden ve düşük maaşa talim etmek zorunda kalmasından. İki erkek çocuğunu yükselen siyah karşıtı eylemlere karşı korumaya çabalarken, diğer yandan da onları bilinçlendirmeye ve haklarını nasıl savunacaklarını öğretmeye çalışıyor. Kütüphanelerde bile siyahlar ve beyazlar için ayrılmış yerler var tıpkı otobüslerde ve mahkemelerde olduğu gibi ve elbette ki hep arka sıralar, arka koltuklar ve kütüphanelerdeki sınırlı sayıdaki kitaplar. Sokaklarda eylemler artarken, alınan tedbirler ve şiddetin dozu da artıyor. Kennedy ve Martin Luther King var alanlarda, duvarlarda ve de zihinlerde.

372156

images-29
Janelle, Mary Jackson rolünde

Moonlight’la birlikte bu sene bir diğer performansıyla izleyici karşısına çıkan Janelle Monae, Mary Jackson rolüyle NASA’nın ve Amerika’nın ilk kadın hava mühendisi olmak için Virginia’da sadece beyazların eğitim aldığı bir okuldan ders alabilmek adına mahkemeye başvurmak zorunda kalıyor. Zira NASA, kadınları mühendislik programına almıyor ve Virginia Eyaleti’ndeki hiçbir siyahi kadın beyazların lisesinde okuma şansına erişememiş şimdiye dek. Kocası, bana ve herkese rağmen diyerek mücadelesinde karısını destekliyor, başlardaki kendi tutumunu eleştirerek. Üstelik o da biri kız, diğeri erkek iki çocuk büyütmeye çalışıyor.

images-33
Taraji P. Henson, Katherine rolünde

Katherine Coleman Goble Johnson, ilki kızlık, ikincisi ilk, üçüncüsü ise ikinci kocasına ait soyisimlerine sahip, tüm bunlar bir yana beyin tümöründen ölen eşinden sonra üç kız çocuğu ve annesiyle birlikte yaşayan, matematik dehası bir kadın. İkinci eşi Albay Johnson’la tanıştıklarında NASA’da çalışmakta ve kendi payına düşen eziyeti çekiyor o da her şekilde. Bir NASA pardon bir oda dolusu önyargılı beyaz adamla ve onlardan daha da erkek, beyaz ve pek de dost canlısı olmayan Rose’la çalışıyor ilk başta. Günde birkaç kez siyahların gidebildiği tuvalette ihtiyacını giderebilmek için, ince topuklu ayakkabıları ve daracık eteğiyle yarım millik mesafeyi koşarak katediyor her dafasında kan ter içinde. Beyazlar onun dokunduğu kahve makinesinden içmemek için şahsına özel ve nispeten küçük bir kahve makinesi koyuyorlar kendilerininkinin yanına. Bilgiler kendisinden saklanıyor, bir Rus ajanı olabileceği şüphesiyle sorguya çekiliyor ve hep aynı sağduyusuz, önyargılı bakışlar karşılıyor onu birazcık ön plana çıkmaya çalıştığında. Çünkü Katherine, değiştiremeyeceği siyah bir tene sahip ve de en önemlisi bir oda dolusu adamdan daha zeki.  Bir rakip olarak görülüyor her fırsatta. Dehası olmasa o odada bir dakika fazla kalması mümkün görünmüyor.

“Senin işin ne biliyor musun Paul? Bu dahiler arasındaki dahiyi bulmak. Hepimizi yukarı çıkarmak. Zirveye ya hep birlikte çıkarız ya da hiçbirimiz çıkamayız.” Al Harrington’dan cinsiyetçi ve ırkçı ama sonradan kahveci güzeli olan Paul Stafford’a cevap

images-37

images-24

Tüm bunlar yaşanırken hesap makineleri ve personel alımı yerine, IBM iş hayatında iyiden iyiye rol çalmaya başlıyor. Bu arada 1.57 cm. boy uzunluğuna sahip Rus kozmonot Yuri Gagarin 1961 yılında Vostok uzay arcıyla uzaya çıkarak, dünya yörüngesinde turunu tamamlıyor. Bundan tam 23 gün sonra da New Hampshire doğumlu deniz kuvvetleri mensubu Alan Shepard’da ikinci insan fakat ilk Amerikalı oluyor yıldızlara değen. Tarihler 20 Şubat 1962’yi gösterdiğinde de John Glenn en nihayet dünya yörüngesindeki ilk Amerikalı olarak uzay ve NASA tarihine geçiyor.

Sonuç olarak NASA’sı tasası derken Amerikan tarihine, Amerikan sivil havacılık tarihine ve Amerika’nın her türden insanlarının haklarının mücadelesinin tarihine hem de tarihler eşliğinde iyice hakim olmaktan mest olmam gerekirken, hüzünleniyorum sadece oturduğum yerde. Alem uzaya gitmiş fi tarihte, aradan geçmiş altmış yetmiş sene, biz daha Sabahattin Ali’nin hayatını bile filme çekememişken, Tübitak onaylı ”nolur bir salavat da sen çek” projesiyle yetinmek zorunda kalmaktan ne duymak ne hissetmek gerektiğini bilemiyor insan. Yüz, yüz elli yıl kadar geriye gittik son on, on beş yıl sayesinde. Sadece üç “Amerikalı” oldukları için, üç siyah kadının adının da tüm dünyada duyulmasını sağlayan Amerikan sinema endüstrisinin gücünün karşısında kendimi pire gibi hissediyorum bir kez daha sadece.

Filmin güçlü bir başka özelliğine gelince, seçilmiş bu üç kadının sonu zaferle biten bireysel mücadeleleri hep başrolde. Mary Jackson gitmeden önce çok iyi hazırlandığı mahkemede, yargıcı tatlı tatlı ikna ederek, akşam derslerine katılmaya hak kazandığında bahçede topuklarının üzerinde sevinçten ve gururdan zıp zıp zıplarken ve içi içine sığmazken aynı duygu size de geçiyor. Önyargılara teslim olmadan ve de pes etmeden ulaştılar hem kendileri hem de dünya için çok önemli hedeflerine. Geçen sene Oscarlar ne kadar da beyaz derken bu sene oyunculuk dallarında ve ana dallarda birçok adaylık alan filmlerdeki hikayelerde seslerini duyurup, ödüllere kavuşabildiler nihayet. Bu arada dünya ya da Amerika daha iyi, daha güzel bir yer olabildi mi? Herkes bildiğini okumakta nihayetinde. Trump, Pentagon’a elli dört milyar dolarlık savunma bütçesi artışı verdi bile. Öte yandan Ashgar Farhadi ikinci defa bir İranlı olarak kendi tercihi olup, gelmemeyi seçmiş olsa bile Oscar’ını aldı bir kez daha ”Satıcı” filmiyle. Şans, kader ya da adı her neyse doğru zarlar önemlidir her seferinde. Özellikle de ucunda adını tarihe yazdıracak önemli bir olay var ise.

Oyunculuklara gelince beyaz kısımlarda görülen rol çalmalar bir adım öne çıktı benim gözümde. Kevin Costner-bu adama altmışlı yıllar hep yaramıştır, bir de Kızılderili halkı-başta olmak üzere, Kirsten Dunst ve Jim Parsons var diğer yan rollerde.

downloadfile-2

 

POST MORTEM

images-41

POST MORTEM :

-Ayy
-Ne oldu anne?
-Ahh
-Ya ayy, ahh ne oldu anne ya? Elinde telefon dıt dıt ay ay vay vay!
-Sorma kızııım sorma. Cafer ölmüş bizim.
-Hangi Cafer bizim, bizim hiç Cafer’imiz olmadı ki!
-Babanın tarafından, babanın analığının kardeşinin torunu olur.
-Torunu mu, kaç yaşında ki?
-Büyük abinle yaşıt.
-Allah rahmet eylesin. Nesi varmış? Cenazeyi nereden kaldıracaklarını mı haber veriyorlar sana?
-Yook kızım, toprağa vermişler bile. Feys’den bakıyorum da, fotoğraflarını çekmiş koymuşlar hemen. Kefenli hali var burada, küçücük kalmış bak çocuuum, vah vah… Ne genç ne genç. Şurada tabuttan çıkartırken, Cavidan’ın kocası inmiş mezara. Yüzünü göremiyoruz Cafer’in. Şurada üzerine toprak atıyor erkekler, annesi de yeni çıkmıştı hastaneden. Bak ne kadar solgun kadıncağız. Rengi ruhsarı atmış hepten. Koluna girmişler garibin. Ana yüreği nasıl dayansın bu acıya? Yavruum size bir şey olsa ben yaşayamam bu dünyada. Gelirim arkanızdan hemen.
-Yaşarsın annem yaşarsın, cenazemizi fotoğraflar facebook’a atarsın. Bizim sana bu dünyada daha çok ihtiyacımız var bir sosyal medya direktörü olarak.
-Saçmalama şimdi.
-Ben mi saçmalıyorum, işi gücü bırakıp kefenli ölü fotoğrafları çekip oraya koyan mı saçmalıyor?
-Belki parayla tutmuşlardır!
-Hiç sanmıyorum. Birden çok gönüllü çıkmıştır merak etme. Kimin hesabı o?
-Cafer’in hesabı bu.
-Cafer senin arkadaş listende miydi?
-Öyle tabii. Akrabam o benim.
-Bundan böyle ölü bir arkadaşın var öyleyse. Sakın kapak fotoğrafı yapmasınlar son halini?
-Hangi halini?
-Kefenli halini. Arka fona da kara toprağı koydular mı gezdiği gördüğü yerler hakkında da bir fikir sahibi olur tüm sevenleri. Romantikler için parlak bir gökyüzü, kötümserler için fırtınaya yakalanmış bir kayık.
-Sana da bir şey söylemeye gelmiyor. Ne güzel işte gidemesek de oturduğumuz yerden üzüldük bak. Bir abdest alır ruhuna okurum şimdi ben çocuğumun. Öyle böyle diyorsun ama Cafer burada yaşayacak ilelebet. Unutturmayacağız bu genç insanımızı!
-Dur bakayım. Bravo valla. Like’ını da yapmışsın. Kırk iki like, üç üzgün surat. Seveni çok olsun.
-Dalga geçme.
-Geçmeyeyim diyorum ama görünce insan mani olamıyor kendine. Bu arada seni de tebrik etmek gerek. Benden daha faalsın sanal ortamlarda. Altı yüz arkadaşı ne ara yaptın sen? Normalde kimse için arkadaşım demeyen insan…
-Akrabalar var; babanın taraf, bizim sülale. Komşular var, bir de babanın soyismiyle aynı soyismi taşıyan bir adamcağız vardı.
-Eeee
-Meğer o, yurdumuzun dört bir yanından aynı soyisme sahip soydaşlarımızı eklermiş. O oldu işte. O eklendi, bu ekledi, yüzer yüzer gitti.
-Anne!
-Söyle kuzum.
-Tanımadığın adamları mı ekledin sen ülkenin dört bir yanından? Aynı soyismi taşıyor diye insan insana akraba olur mu? Screenshot yapıp fotoğraflarını sağa sola koysalar ne olacak?
-Aynı babanın huylar bu sendekiler. Pozitif düşünmemek, öküz altında buzağı aramak hep sizde. Ne ben de ne de bizim tarafta yok böyle acayip huylar. Hem aynı soyisminden zarar gelmez. Bak şunlara çoğu aile bunların.
-Huylarımı kendim tayin etmedim ki anne. Ama sendeki bu rahatlık, insanlara güven, kendine duyduğun özgüven hiç kimsede yok.
-Ben insan seviyorum. Ben de insanım, e öyleyse kendimi de seviyorum. Ne demiş Rumi? Ne olursan ol gel demiş. O da bir insansevermiş. En büyük Türk düşünürü.
-Mevlana Türk değilmiş ki.
-Ya neymiş?
-Afganistan doğumluymuş. Farsça yazmış. Demek ki Farsça düşünmüş.
-Olsun. O bizim Konyamızın… Hem de terazi burcuymuş bak.
-Sakın terazi burçlarını da sırf terazi burcu diye ekliyorum deme de.
-Aaaa yeter ama biraz ciddiye al bakim anneni. Her gün bir özlü söz de bile bugün itibariyle Mevlana’dan paylaşımda bulunulmuş. Bu bir işaret kesin. Bu işareti takip etmek gerekir. Şimdi ben de onun paylaşımının üzerine bir şey yazıp paylaşmalıyım derhal.
-Sözün üstüne söze ne gerek var? Neyse. Söylesene bu kalabalıkta zor olmuyor mu aradığını bulmak?
-Kimisi bir şey koymuyor zaten.
-Onlar röntgencidir.
-Mesleklerini sormadım. Hastanede çalışan var ama. Biz burada ev hanımları olarak whatsapp grubu yaptık. Oradan muhakkak like’larım geliyor. Üç beş derken, kırktan aşağısına düşmez annen, sen merak etme. Seni en iyi şekilde temsil ediyorum orada.
-İyiymiş.
-Bak bu kadın mesela, kadın kolları başkanı aynı zamanda. Ama işini evden yürütüyor. Eylem yapmaya, yürüyüşe çıktıklarında hemen fotoğ…
-Kadın kolları başkanlığının oturduğun yerden yürütüldüğü nerede görülmüş?
-Öyle dedi valla. Eylemden eyleme çıkıyor olamaz mı? Bayrakları kaptığı gibi meydanlara fırlıyordur belki!
-Önlenemez bir şekilde fırlıyordur belki de! Aaa anne bu sensin. Bu da evimiz. Saçlarını sarmışın akşamdan, kahve yapmışın yanında da lokum, dur bakayım ne yazmışın: “Buyurun kaveye!” Elli iki like. Bravo çok iyi düşünmüşsün. Şurada da karnıyarık yapmışın, bir iki üç, tam sekiz tane. Ne demişin “Bostan patlıcanı bunlar!” Altına da Hayriye Tizses demiş ki “Ellerine sağlık, afiyetler olsun arkadaşım!” O bile facebook yapmış, vay anasına! Yalnız sen tutmuşun, biri çekmiş fotoğrafını. Kim o babam mı yoksa? Bak bak kendi parmağını da çekmiş amatör fotoğrafçı.
-Yok. Baban çok karşı facebook’a ve tweet atmaya. Geçenlerde hötledi bana. Gizli profile aldım ben de. Ama gizli gizli paylaşım yapıyorum tabii. Sanal ortamlara takılmadığı için nereden bilecek ki zaten, kuşlar fısıldamazsa tabii. O fotoğrafı çeken de Asiye. O da çok faal.
-Takılmak, tweet atmak… filan… lügata da hakimsin bakıyorum. Gördüm. Saçları sarıp yine bizim evde selfie yapmışsınız. Yüz iki like. İki kişi olunca tabii, onunkiler, seninkiler derken… Burada da bizim arka sokaktaki Neriman Teyze’nin işlettiği kadınlar kahvesinde kahve içip fal kapatmışsınız hepiniz birden. Neyse halimiz demişsiniz. Yuuh yüz doksan like.
-On sekiz kişi gün yaptık. Olmaz mı? Az bile canım. Hesapladım adam başı yirmi etmiyor bile. İlk bir saat yaptın yaptın zaten. Sonrası tek tük gidiyor. Hemen yeni foto’lar, yeni gözde mekanlar çıkıyor, eskiyoruz kuzucum. Bir de kimisi ne yaparsa yapsın popüler olamıyor. Şu mesela. Kimsecikleri yok. Ne ailesi var, ne de arkasını kollayanı. Toplasan toplasan üç beş like.
-Pek havalı duruyor halbuki.
-Dış görünüş aldatıcı. Çevre onunla olmuyor.
-Benim yaptığım gibi yap, kim var kim yoksa ekle sen de deseydin ya.
-Gülmesene!
-Gülmeyeyim diyorum ama duyunca insan mani olamıyor kendisine.
-Geçen ne oldu bak, sana da göstereyim ne üzüldüm kıza. Rana, bizim üç kızla dul kalmıştı, ben ne yapacağım adam da gitti diye kederlenip dururdu. İçine ata ata lösemi olmaz mı? Bir seneyi bulmadan öldü gitti kadıncağız. Ertesi gün kızı paylaşmış beraber çektirdikleri bir fotoğraflarını. Ana kız sarmaşmışlar. Kızı ben de arkandan gelmek istiyorum anne demiş. Bak profil fotoğrafı yapmış yavrum. Hayriye’nin kızı da “biz de bir annenin kızıyız. Bizler de her an için annesiz kalabiliriz.” demiş. Teselli vermiş acılı kıza. Aferin bak Afet’e.

images-27
İşte tam o anda facebook çılgınlığına yakalanmış annesinin eylemleri karşısında şaşkına dönen kızcağızıyla- söyleyecek söz bulamadığından olsa gerek-aralarındaki sessizlik uzunca bir süre devam eder. İki çift meraklı göz kalp içine alınmış fotoğraf ve kırk sekiz like’dan gözlerini alamamaktadır. Süre daha da uzar uzar uzar… Derken;
-Annesi ölenin orada ne işi varmış?
-Ne bileyim anne. Millet delirmiş sanki. Mezara koyuyorlar, ağlaşıyorlar, taziyeleri kabul ediyorlar, kederlerini paylaşıyorlar, helvası, lokması, insan yedisini beklerdi eskiden bir köşede, ne tuhaf insanlar olduk biz böyle! Ölürsem kimse bilmesin Allah aşkına anne. Sanki en büyük Türk düşünürü öldü. Biz kimiz ki? Sıradan faninin kendini önemsetme çabası bunlar. Basit bir memurum alt tarafı Tapu Kadastro’da. Aldığım maaş belli, yaptığım iş belli. Beni beğenseler ne, beğenmeseler ne?
-Öyle ya. Dur bak kafam attı şimdi. Şu televizyonu açalım da kafamız dağılsın azıcık.
-Sen al kumandayı anne, ben bilmiyorum nerede ne var ne yok.
-Nasıl bilmezsin?
-Evde televizyonum yok. Unuttun mu?
-Adetlerin bana o kadar ters ki. Ne diyeyim ben şimdi sana? Benden nasıl çıktın bilmiyorum ki?
Beraber kanal kanal gezerler sükunet içinde. İlk adresleri haber kanallarıdır, sonra magazin programına bakarlar hipnotize olmuşçasına. Kızın tahammül gücü azalmıştır, bir anda patlar ekrana doğru.
-Hayatın gerçekleri, gerçek gündem, bu ülkenin gerçek koşulları bunlar değil ki anne. Deli saçmalarını izletiyorlar. Eskiden eğitmek maksatlı, düzgün konukların katıldığı programlar olurdu. Senin facebook’tan beter olmuş burası. Şu hale bak! Bu adamlar kim? Milletin hali dumanken, şu bahsettikleri mevzulara bak. Göçle gelenler geldikleri yerlere uyum sağlamak gayretindelermiş! Öte yandan göçtükleri yerlerin insanları memnunlar mıymış acep bu halden diye soruyor karşısındaki zat. Yeterince Suriyeli ağırlıyoruz, İstanbul’un hali duman zaten. Kim kimden memnun ki? Asker neden sınır ötesinde? İnsan davasından bıkar zamanla, gerilla savaşıyla hiçbir güç baş edemez diyorlar, şartlar bu insanları bıktırmıyor demek ki, bitmiyor işte on yıllar geçse de. Neden bu kadar kayıp var karşılıklı, neden hınçla büyüyor nesiller? Devlet politikaları yanlış. Kötü halklar diye bir şey yok, kötü politikacılar var. Bizi bizimle bıraksalar yaşamanın bir yolunu buluruz bir şekilde. Bizi bizle bırakmıyorlar ki. Ya gökten bombardıman, ya meclisten dayatma. Yukarı tükürsen… Ortada sıkıştık kaldık biz anne. Ezildikçe eziliyoruz, ezdikçe eziyorlar.
-Kızııım sakın bu fikirlerini ulu orta paylaşma kimselerle. Beni de panikletme. İyi kötü yaşatmaya çalıştığım bir parça huzuru bana bu çatının altında çok görme. Bak ben korkumdan hayır bile diyemiyorum sanal ortamda bile. Sandıkta hayır ama… Bıçak gibi kesildi siyasi paylaşımlar. Kimse devlet’in de’sini alamıyor ağzına. Eskiden çok büyük görünürdü gözüme devlet kelime olarak bile. Dövvlet derdi rahmetli Burhan Amcan. Allah rahmet eylesin. Gülüşürdük hep birlikte. Şimdi ödü patlıyor herkesin başıma bir iş gelecek diye. Biz kendi aramızda bile şifreli konuşuyoruz ne olur ne olmaz diye. Milletin tabiatı değişti. Gammazcılar var. Sakın konuşma sakın, işte güçte ortalık yerde olur olmadık kimselere.
-Bir anda patladım sadece. Yoksa bizim işyerinde de böyle. Kimsenin ağzını bıçak açmıyor ki konuşasın. Herkesin borcu var harcı var. Bunun hapsi var, mahkumiyeti var. Devleti karşına aldın mı yanarsın, sen yanmasan yakarlar. Ahh Sabahattin ahh…
-Çalışanlardan mı? Ne olmuş? Başını mı yediler çocuğun? Ahh… elleri kırılsın. Vicdansızlar!
Anne doğrulup oturduğu koltukta dizlerini döverken,
-Doğru ya… Vicdansızlar…
Der kızı da zor anlaşılır bir sesle. Gelelim bu anlatıyı anlatan kişinin ruh haline. En önemlisi de o olsa gerek ama o da ne? Bu anlatıyı anlatının ruhu kaçmış, çıkmış gitmiş uzunca bir seyahate, ruhsuz kalmış anlatıcı; o yüzden de gündemin sığlığına, sosyal medyanın geçiciliğine sığınmış çaresizlikle. “Sizlere ömür”demek geçiyorsa deyin şimdi yüzüne yüzüne, yoksa da cesaretiniz, daima susun işte hah şöyle. Ayıplayın durun ya da bu kişiyi durdun durdun da bu başlığın altına yaza yaza bunu mu yazdın diye. Hayat işte. İnsan beşer, kuldur şaşar işte. Çizimler filozof gibi bir karikatüriste ait, gibisi az da işte…

ÇİZER : PAWEL KUCZYNSKI

SATICI – FORUSHANDE

images-26

SATICI – FORUSHANDE :

“-Bir adam nasıl ineğe dönüşür?
-Yavaş yavaş.”

“Hayatın sadece ilk yüz yılı zordur.” Emad

“Küfür eden biri yozlaşmış demektir.” Babak

Kendisine ve mensubu olduğu ülkesine bir Oscar adaylığı, olası da bir Oscar ödülü daha kazandırma şansı yakalayan, son filminin sevincini yaşayamadan ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’ın da dahil olduğu yedi ülkeye vize kısıtlaması getirmesiyle, vetoya veto ile karşılık verme kararı alan, şahsına özel istisnai vizeyi Oscar törenlerine katılmayacağını açıklayarak reddeden ve yazılı bir basın açıklaması yaparak ABD’nin yeni yönetimini İran’ınkine benzeterek, okyanusun iki tarafındaki muhafazakarların dünyayı benzer şekilde algıladıklarını ve eylemlerini meşrulaştırmak için insanların içine korku saldıklarını ifade etmişti yönetmen Ashgar Farhadi. Neyse ki uzak ülke, diğer kıta; ve sınırı olan bir komşu değil İran, yoksa Meksika sınırına döşenen o anlamsız Çin Seddi’ne ne demeli! Onu da Meksikalı bir yönetmen protesto etsin, Trump’sa sosyal medya hesabından cevap versin, sonra o Sed Meksika Seddi’ne dönüşsün ve üzerine konuşulsun konuşulsun uzuun uzuun, sonra da her şey unutulsun… Zaman geçsin, insanlar yenilensin, yeni muhafazakarlar kalabalık kitlelere kalabalık aileleriyle seslensin.

downloadfile-1

Film bir tiyatro sahnesi içine açılıyor. Dekorlarda geziniyor kamera. Bir sonraki sahnede ise Rana ve Emad Etesami çifti yan taraftaki inşaatın binayı çökme noktasına getirmesiyle zar zor terk ediyorlar yuvalarını apartmanda yaşayan diğer sakinlerle beraber. Duvarlarda çatlaklar oluşuyor camlarla birlikte. Yan binanın zemininde buldozer bir köstebek gibi çalışırken, oturdukları bina da çatır çatır çatlıyor. Akşam suarelerde başrol oynayan çiftten Emad, gündüz erkek öğrencilerden oluşan bir okulda edebiyat dersleri veriyor. Arthur Miller’ın oyunu “Satıcının Ölümü”nü sahneye koyma aşamasında, bir yandan provalar devam ederken, öte yandan çiftin yeni bir mesken arayışı da devam ediyor. Aktör arkadaşlarından Babak onlara bir ev teklifiyle geliyor. Gidip bakıyorlar beraber. Burası bir arkadaşının oturduğu kiralık bir çatı katı ve bir odasında hala daha eşyaları var. Aynı eşyalardan bir kadın ve çocuğunun oturduğunu anlıyoruz. Aslında bir apartmanın en üstüne sonradan yapılmış, eğreti duran ekleme bir bülbül yuvası sanki. Çatıdaki gecekondu. Terastan izliyorlar manzarayı. Bir manzara yok aslında, sadece binalarla önü kapanmış dağlar var. Babak ve Emad betonarmeyi eleştiriyorlar. Yıkıp tekrar yapanların eserleri ise ortada. Zevksiz binalar, düzensiz moloz yığınları. Yine de imkanlar dahilinde ve de çaresizlikten en çok, eve taşınmayı kabul ediyorlar seve seve. Filmde kaderin dönüşüyle ve uğursuz döngüyle ilgili ilk sinyalleri Rana’nın evin banyosunun ışığını açmak istemesiyle, patlayan ampul veriyor. Banyoda yaşanacak olan dehşetin ilk sinyalleri oluyor adeta. Film esnasında çok çeşitli anlarda elektrikle ve şalterle sınav veriyor oyuncular. Şalterin bir vesileyle indirilmesi, yaşam enerjisinin körelmesi, ruhun dolmasını,  çürümeye başlamanın bir tasviri olarak çıkıyor karşımıza. Emad’sa saf saf seviniyor evi gördükten sonra, Tanrı bize merhamet ediyor derken.

images-22

Oyunun gidişatına paralel giden bir kurgusu var çiftin hayatının. Satıcı’nın ölümüyle beraber onların da içinde bir şeyler ölüyor en nihayet. Sansür kurulu altı değişiklikten üçünü onaylamış ve provalar esnasında duştan pardesüyle çıkıp giysilerim olmadan nasıl çıkabilirim diyen kadın oyuncu karşı tarafı kahkahalara boğuyor ister istemez. Taksi dolmuşun içinde ben şimdi başımızı sokacak uygun şartlardaki bir evi nasıl ve nereden bulacağım diye kara kara düşünen Emad’ı biraz bacağınızı toplayın, rahatsız oluyorum, ben ön koltuğa geçiyorum, durdurun arabayı, taciz var diyerek karşı tarafı taciz eden kadının savunmasını, aynı dolmuşta oturan öğrencisine karşı Emad yapıyor yine de, daha önce muhakkak başına gelmiş böyle bir olay olmuştur da ondan böyle davranmıştır diye. İran’da yaşamaya çalışan okumuş yazmış, aydın kesimin gündelik hayatına tanıklık ediyoruz bir yandan da. Çok zor yaşıyorlar aslında. Sansür, baskı, kapanmak, yozlaşma, düşüncelerini ifade edememek, kısıtlanan özgürlükler, güvensizlikten kaynaklı huzursuzluk, baskı ve şiddet.

images-23

Filmin ilk yarım saati bizi gerçekleşecek olan şiddet olayına hazırlıyor. Sonraki süreçte kendi paylarına düşen kederi yaşıyorlar kendi çaplarında. Olayla baş etmeye çalışıyorlar. Polise gitmek istemeyen taraf Rana oluyor. Karakola gidip başına gelenleri bir polis memuruna anlatmak istemiyor.  Emad’sa ne yapacağını bilemiyor. Aralarında git gide artan iletişim bozukluğu en çok adamı sersemletiyor. Günlük yaşantısında agresifleşiyor. Karısı geceleri onu yanında istemezken, gündüz olunca da işe gitmesin istiyor. Onu hiçbir şey yapmamakla suçluyor. Işıklar ve kapılar açıkken uyuyabiliyor ancak. Tek başına evde kalamıyor, saldırıya uğradığı banyoda yıkanamıyor. Ona saldıran adam hakkında belirsiz konuşuyor. Unutmak istiyor aslında yaşanan olayları. Kocası ne biliyorsa, ne kadar biliyorsa, bizler de o kadar biliyoruz. Arkadaşları banyoda kadının ayağının kaydığını sanıyor. Olaya dahil olmuş komşular tek bir sözleriyle adamı intikam almaya sevk ediyorlar. En çok da kadınlar yapıyor bunu. Kendilerinden önceki kadının fahişelik yaptığını komşulardan öğreniyorlar. Üstü örtülü bir linç kültürüdür gidiyor inceden. Fakat ortada zanlı yok, konuşmaktan kaçınan bir mağdur var sadece. Aktör arkadaşı Babak bu dedikoduların asılsız olduğunu söylüyor. Oyun esnasında kendini kaybedip eğer eline geçse karısını darp eden adama söyleyeceklerini söylüyor Babak’a izleyicilerin önünde. İyice kinlenen koca, bireysel intikam peşine düşüyor. Uslu ve geçimli adam intikam planı için ağır ağır hazırlanıyor. Kamyonetin sahibini öğreniyor bir öğrencisinin polis olan babası sayesinde. O fırıncıya gittiğinde önyargısı yüzünden bunu yapanın bir genç olacağını düşünüyor mutlaka. Finalde bunun aksini görmek şaşırtıyor Emad kadar bizi de. Bunu yapanın genç ve güçlü bir erkek olabileceğini düşünüyoruz. Sert bir adam bekliyoruz belki de. Halbuki yaşlı, evli, kalp hastası-hem de, kızını evlendirme arifesinde, karısıyla kardeş gibi olmuş, dışarıdan bakıldığında böyle bir kadınla para karşılığı seks yapmaya gitmesi imkansız gibi duran mazbut bir adam var Emad’ın karşısında ve o da ne yapacağını tam bilmiyor aslında. Adamı karanlık odaya tıkıyor ite kaka. Gidip o arada suaresinde rol alıyor. Satıcı’nın sahne üzerindeki ölümü gerçekleşiyor. Sonra da karısını getiriyor beraberinde intikamını onun gözleri önünde almak üzere. Ailesinin önünde rezil etmek en büyük gayesi. Adam yalvarıyor, af diliyor azledilmek için ve de karısının ve çocuklarının önünde küçük düşürülmemek için. Rana vazgeçiyor adamın çaresizliğini gördükçe. Rana gitsin diyor, Emad otursun istiyor. İntikam alıyorsun diyor kocasına. Kocasını tehdit ediyor adamın ailesine bir şey söylediği takdirde onu terk edeceğine dair. Emad yine de adama yapacağını yapıyor. İntikam almak kimseye mutluluk getirmiyor nihayetinde.

-Ben geldimmm…
-Sevinmem mi gerekiyordu?
-Ne güzel film hakkında konuşacağız işte.
-Sonu kavgayla bitiyor ama.
-Anlaşalım da etmeyelim kavga. Ben sorayım, sen cevapla. Sevdin mi filmi?
-İyiydi.
-O kadar mı?
-Çok daha iyi Farhadi filmleri izlemiştim.
-Yani beğenmedin mi?
-Tüm kalbimle Oscar almasını isterim. Zaten iki Altın Palmiye ödüllü. “Geceleri Sessizdir Tahran”ı okumuştum yakınlarda. Devrimden sonraki üç yıl boyunca kapalıymış üniversiteleri. Çoğu kaçmış ya da idam edilmiş kadrolarının. Bütün dini hareketlerin bir süreç meselesi olduğundan bahsediyordu ama din adamlarıyla halkı elinde tutan bir yönetimi yenilgiye uğratamazsın ki.
-Bu konuların filmle ne ilişkisi var yahu?
-Toplumsal yozlaşma, kadının film boyunca yaşadıklarını bir türlü dile getirememesi, yaşadıklarından utanç duyması, adamın da intikam ikisiyle yola çıkması… Tüm bunlara bir neden gerek. Al sana bir sürü neden.
-Çok katmanlı filmi bir soğan gibi soymak gerek diyorsun. Karakterler hakkındaki düşüncen nedir? Kocayı çok yargılamışlar kişiselliğe döktü, intikam almak peşine düştü diye.
-Merhameti yitirdi ama onun üzerinde hem toplumsal baskı vardı hem de karısının baskısı. Fiziksel şiddete uğramış, travma geçirmekte olan bir insanla yaşamak çok kolay değil. Bir dakika birbirlerine dokunduklarını görmedik. Kadın adamı yanına yaklaştırmadı.
-Adam haklı yani.
-Adam mı haklı? Ben öyle bir şey dedim mi şimdi adam haklı diye?
-Onun tarafından konuşuyorsun ama…
-Kimin?
-Adamın.
-Adamı böyle bir son yazmaya iten ortamdan bahsetmek onu haklı bulmam demek değil ki. Gene başladın.
-Neye?
-Lafı kıçından anlamaya.
-Küfür yozlaşmaydı hani?
-Ben küfür etmedim. Kıç demek kalça demek.
-Bu küfür değil diyerek öne sürdüğün ilk kelime küfürdür.
-Sabır ver. Emad gibi etme beni.
-Duymadım.
-Duyma zaten sen.
-Filmin en hoşuna giden tarafı neydi?
-Farsça.
-!
-Azizem, Ranacan, saket…
-Komşu ülkeler, komşu diller. Peki Oscar alır mı sence bir kez daha?
-Alsa da konuşma yapamayacak. Ama alsa keşke. İran sineması Ranacandır. Ne baskılarla çekiliyor o filmler. Sansüre takılmak için kendi lisanlarını oluşturmuş bir avuç adamı desteklemek gerek dünyanın neresinde olursa olsun.
-Çok duygusal konuştun be.
-Kıç.
-Aaa… Yoz.
-Kavgaya girişmeden bir kez de bwn bir soru yönelteyim; Asghar Farhadi mi Asgar Ferhadi mi doğrusu?
-Zor bir soru ama Bir Ayrılığın yönetmeni en doğrusu.

9076c7fa956a03b043eb3df1716d632c

LA FILLE INCONNUE – MEÇHUL KIZ

images-16

LA FILLE INCONNUE – MEÇHUL KIZ :

“Ölmüş olsaydı sürekli aklımızda olmazdı.” Jenny Davin

“Kapıyı açsaydım, şu an yaşıyor olacaktı.” Jenny Davin

“Sığınmak için kapıyı çaldığında açmadım, bir sorumlu varsa o da benim.” Jenny

Bu sene izlediğim filmler arasında yönetmenliğini Mungiu’nun yaptığı Mezuniyet’inden sonra başrol oyuncusunun bir doktoru ve ekseninde gelişen olayları anlattığı ikinci önemli filmin yönetmeni Belçikalı Dardenne Kardeşler’in, 2016 Cannes Film Festivali’nden elleri boş, ortalama eleştiriler yüzündense belki kalpleri bir parça kırık ayrılmalarıyla sonuçlanan Meçhul Kız’ını en nihayet izleyebildim ve de şaşıra şaşıra “çok” beğendim. Ya bende bir tuhaflık var ama bu tuhaflığım her neyse onunla barışığım ve de ona alışığım, yahut zevklerim şahsıma münhasır diyerek kendime çok fazla yüklenmeden hayatıma ve yoluma devam etmeye karar veriyor, bir beyaz sayfa açıyorum önümde ve başlıyorum film için birkaç satır karalamaya(mütevazı bir film için mütevazı kelimelerdi özel olarak seçtiklerim). Sıradan hayatlara yükledikleri anlamlar, evrensel kaygılar ve hümanist yaklaşımlarıyla filmlerini eşsiz kılan Kardeşler’in yine benzer temalar içeren filmiyse, çok genç yaşta mesleğini olanca özverisiyle gerçekleştiren Jenny’nin, uğrunda yok saydığı özel hayatını göremeyen izleyiciler olarak, iş yerinde uyuyup uyanan ve hasta bakan genç kadının, mesleki disiplinini sadece bir anlığına göz ardı etmesiyle, bir saniyelik bir olay ve üzerine verilmiş kararın bir hayatı ve o hayata bağlı diğer hayatları, dolaylı yollarla da kendi hayatını, bir karar aşamasında olduğu konumunu, olaylara bakış açısını nasıl değiştirdiğine tanık ediyor izleyicisini(zor bir paragrafın daha sonunu görme mutluluğuna erişmiş olup bundan böyle kolaya kaçmak istiyorum).

images-19

Jenny, Belçika’nın Liege şehri yakınlarındaki Seraing bölgesinde, özel bir klinikten aldığı teklif öncesinde stajyeri Julien’le rutin hasta muayeneleri yapıyor. Bir önceki doktordan devraldığı hastaların profilleri aşağı yukarı belli. Ortalama gelir düzeyine sahipler, pek çoğu da göçmen. Olaylar zinciri sara nöbeti geçiren küçük İlyas’la beraber değişmeye başlıyor. Julien dona kalıyor çocuk yerde nöbet geçirirken. Bunun üzerine Jenny tarafından azarlanıyor bir güzel. Yalnız kaldıklarında ise ona iyi bir doktor duygularını kontrol edebilmeli, düzgün tanı koyabilmeli diyor. Eğer hastanın çektiği acıdan etkilenirse koyduğu tanı da yanlış olacak çünkü. Peki Jenny tüm bunları başarabiliyor mu? Kısmen. Kısmenden kalan kısımdaysa o da bir insan neticesinde ve duygularına yenik düştüğü anlar oluyor elbet ve bu özel anları izliyoruz bundan sonra. Jenny muayenehaneyi kapatalı bir saat olduğundan, Julien’in sadece bir kez çalınan kapıyı açmasını engelliyor. Sonra da bu hareketinin altında yatanın genç asistanına üstünlük taslamak olduğunu itiraf ediyor kendi ağzıyla. Julien muayenehaneyi terk ettikten sonra, Jenny, işe başlayacağı Kennedy Kliniği’ndeki iş akadaşlarının kutlamasına katılıyor. Ondan övgüyle bahsediliyor burada. Asistanlığını yaptığı profesörü otuz yıldır sahip olduğum en iyi asistanımdı derken, ondaki azmi, özveriyi, insan sevgisini, disiplini ve adanmışlığı görmüş olsa gerek.

Nehir kenarındaki bir inşaatta cesedi bulunan kızla, Bryan ve ailesiyle müşerref olmamız aynı zamanlarda gerçekleşiyor. Akşam saat sekiz’i beş geçe çaresizlik ve korku içinde kapılarını çalan Afrikalı kız’ın güvenlik kamerasına yansıyan görüntüsü Jenny’i darmadağın ediyor. Hem muayenehaneyi hem de hasta ziyaretlerini aksatmadan yürütse bile, kız’ı bir saniye olsun aklından çıkartamıyor. Bir dedektif gibi ama onlarınkinden daha büyük bir gayret ve cesaretle bir yandan kız’ın kimliğini öğrenmek, diğer yandan faillerini bulmak için insanların üzerine gidiyor her bulduğu fırsatta. Telefonundaki görüntüsünü bir bilen çıkar diye gösteriyor her önüne gelene. Hani davasından ne olursa olsun dönmeyen insanlar vardır ya, işte Jenny onlardan. Öte yandan sen git onca insan kurtar ama senden hayatına mal olacak bir küçük yardımı isteyen kız’a farkında olmadan sırtını dön… Malzemesi insan olan bir mesleği icra eden, toplum sağlığı için çalışan genç kadın, onun kapısına yardım için gelmiş ve gerekli yardımı göremeyince öldürülen kız’ın değerini  kendi varlığından üstün tutuyor. Bir hayaletin peşine düşüyor Jenny. Film esnasında bir tanesi başka nedenden ötürü, dördü ise meçhul kız’la ilgili olmak üzere toplamda beş kez darp ediliyor Jenny. Kadın olduğu için fiziksel olarak kolay korkutulacağı düşünüldüğünden, insanların işlerine burnunu sokup sağda solda kız’ı araştırmasından ve hiç vaz geçmemesinden  ötürü yaşıyor bütün bunları. Ama her defasında derin bir nefes alıp kendini toparlıyor ve işlerini aksatmadan yoluna devam ediyor.

images-14.jpg

Kız’ın üzerinden ne bir kimlik ne de bir telefon çıkıyor. Eski bir kaban ve pembe bir etekten ibaret olan kız’ın otopsi sonuçlarına göre kafası yarılmadan önce iki bilekte birden oluşan hemorajik eziklerden, boğuşmuş olduğu anlaşılıyor. Jenny’nin sanki kendi sebep olmuş gibi, suçluluk duygusu da iki katına çıkıyor böylelikle. Kennedy Kliniği’nde çalışmaktan vaz geçiyor. Doktor Habran’ın muayenehanesini devralmaya karar veriyor. Hastalarına bir bebeğe bakar gibi bakıyor. Bir yandan da kız’ın mezarının yapımının ücretini üstleniyor. Yakınında bir ağaç olan mezar yeri seçiyor ona. Bu arada Belçika’daki mezarlık ücretleri hakkında fikir sahibi oluyoruz bizler de. Her on’ar yıla göre fiyatlandırılan mezarlıklarda ilk on yıl 420 euro’dan kiralanıyor. Yatacağın yerin bile bir bedeli var. Nefes almanın, artık nefes alamamanın, her şeyin.

Jenny’nin tüm gayreti Meçhul Kız’ın ismini öğrenmek ve onun huzura kavuşmasını sağlamak, dolayısıyla da kendisi huzura kavuşacak. Olaylar netlik kazandığında, daha önce bir defa karşı karşıya geldiği, ancak sonradan kim olduğunu öğrendiği meçhul kız’ın ablası olan Afrikalı kadın bir gün ansızın iş yerine teşekkür etmek için geliyor. Ağlaya ağlaya hem çalıştığı internet kafeye gelip kardeşinin fotoğrafını gösterdiği için hem de bir nevi günah çıkartıyor kardeşini sevgilisinden kıskandığını, kız ortadan kaybolduğunda rahatladığını itiraf ederken. Daha on sekiz yaşına basmamış meçhul kız’ın adını öğreniyor en nihayet Jenny: ” Felicie Koumba”. Rosetta’daki geç kadın karnında taşıdığını varsaydığı çocuğuna tutunarak hayatta kalıyordu. Burada ise filmin son sahnesinde Jenny izin istiyor Felicie’nin ablasına sarılmak için. İnsan insana tutunarak, dayanarak, dayanışmayla ayakta kalıyor, yaşama tutunuyor işte böyle. Tek bir an teselli veriyor insana, tüm hayatın vicdan azabıyla dolu olsa da. Dardenne Kardeşler’den son dakikada vicdan muhasebesi yaptıran, insana rağmen insanı sevdirten, bence çok iyi bir film daha “La Fille Inconnue”. İzlemekten sakınmamanız dileğiyle.

2016-05-18_11h17_06

KRISHA

images-20

KRISHA :

“Senin de daha önce ön cama çarpmış yaralı bir kuş olduğunu biliyorum. Ama arabalar hızlandıkça, kuşların kanatları da zayıflıyor.” Doyle

“Bende bir sorun var. İçmenin ötesinde. Daha ötesinde. Aptalım.” Krisha

“Beni sadece kardeşin olduğum için mi seviyorsun? Krisha

Film Krisha’nın depresif yüzüyle başladığı gibi de bitiyor. Seksen bir dakikalık ekonomik süresiyle hiç sıkmadan hem de, filme ismini veren Krisha’nın derdini anlatıyor bize seksen sekiz doğumlu yönetmen Trey Edward Shults. Kendisinin aynı zamanda rol de aldığı filmdeki oyuncuların çoğu akrabaları ve arkadaşlarından oluşmuş. Bu da filmin maliyetini epey düşürmüş olsa gerek. Öte yandan annesini oynayan Krisha Fairchild aslında altmış beş yaşındaki öz teyzesi imiş. Annesi ise onu büyüten teyzesi rolünde. Tüm amatör oyunculuklar son derece makul performanslar sergiliyorlar. Filmin ortalarında Şükran Yemeği’ne gelen büyükanne de Trey’in gerçek hayattaki büyükannesi imiş. Trey, Terrence Mallick’in üç filminde kamera arkasında görev almış. Birden çok kısa filmi ve en nihayet aynı adlı kısa filminden uyarlamış olduğu Krisha’sı var bol ödüllü. Bu sene içersinde vizyona girmesi beklenen başrolünde Joel Edgerton’ın oynadığı, zaten hepi topu altı kişiden oluşan minnacık kadrosuyla korku, gizem türündeki filmi “It comes at night”ı merakla bekliyorum doğrusu, türün meraklısı olmasam da.

Sinir sistemini bozan bir açılış ve fon müziğiyle başlayan film, sanki bir zamanlar bir arabaymış ama oyuncak arabaymış izlenimi veren küçük kamyonetini park eden ve telaşlı olduğu arabanın kapısına sıkışmış siyah etek ucundan anlaşılan altmış yaşlarında, beyaz saçlı, kilolu, uslu da bir köpek sahibi Krisha’nın valizini çekiştire çekiştire aradığı dokuz köpekli adresi bulmak için verdiği mücadeleyi takip eden kamerayla sürüyor. En nihayet doğru adresi bulduğunda ter içinde sarılmak zorunda kalıyor aile bireylerine. Uzun zamandır görüşmedikleri aradan geçen zaman zarfında, çocukların genç, bir zamanlar genç olanlarınsa evlenip çoluk çocuk sahibi olmalarından anlaşılıyor. Hep beraber yiyecekleri Şükran Günü Yemeği için kızkardeşinin evinde toplanmışlar. Özellikle ebeveynler kendi çaplarında sıkıntılılar ama Krisha hepsinden daha sıkıntılı ve onu özyıkımına götüren taşlar teker teker döşeniyor inceden. Krisha bir bağımlı. Anahtarını kolye olarak boynunda muhafaza ettiği içinde çok çeşitli ilaçların olduğu bir kutusu var. Pandora’nın Kutusu açılmaya görsün, yok yok içersinde. İlerleyen dakikalarda bir şişe şarabı açmak için ne yollara başvurduğunu görünce, ikinci bağımlılığın da adı konmuş oluyor. Olaylar ve o olayları tetikleyen insanlar üzerine gelmeye başladıkça ve bu gelişlerin dozu da arttıkça zıvanadan çıkması da çok zamanını almıyor. Bu süreçte Şükran Günü hindisini pişirmeyi üstleniyor. Fakat hindi çok kişilik, dolayısıyla da çok ağır olduğundan tek başına kaldırması mümkün olmuyor. Önce tüyleri yolunmuş hayvanın içini boşaltıyor bir güzel. Alex iğrenerek bakıyor hayvanın içersinden çıkanlara. Ciğerleri, kursağı, yuttukları… Sonra da karıştırdığı bir sürü malzemeyi tıkıyor hayvanın boşalan içine. Bu beyhude uğraşı izliyoruz bizler de, Alex gibi, oturduğumuz yerde. Evin içiyse tam bir curcuna. Gençler ve yüksek enerjileri gürültü olarak dönüyor. Tavana top atıyorlar, hiç yoktan güreşiyorlar. Köpekler dokuz tane ve evin hem içinin, hem dışının tozunu attırıyorlar. Bir küçük bebek var, biri geveze öteki endişeli iki de enişte, ortancaları olduğu üç kızkardeş ve nihayet bir de tekerlekli iskemlede bir nine. Durum böyle böyle.

images-15

İzleyiciye Krisha’nın neden ve ne kadar süreyle ortadan yok olduğuna dair sağlam bir bilgi verilmiyor. Aile bireyleri de çoğu şeyden habersiz görünüyor. Mesela Krisha’nın her açtığında bir merhem sürerek kapattığı kesik işaret parmağının neden kesik olduğu bilinmiyor, kimse de neden diye sormuyor. Oldukça uslu bir köpeği var ve ona da ilaç mı veriyor, hayvan neden öyle onu da öğrenemiyoruz ama bir kez onu adam yerine koyup bağırıp boğazını sıktığında, hayvanın da hafif kaçık sahibinden ürktüğü için bu halde olduğunu söyleyebiliriz. Bir bebeği uyutur gibi üzerini örtüyor hayvanın. Köpekse uzaklara dalıp gidiyor yattığı yerden. Çok acayip çok. Trisha’nın oğlu Trey’i kızkardeşine bırakıp ne zaman gittiği de bilinmiyor, tam olarak neden terk ettiği de. Eniştesi neredeydin, neler yaptın bunca zaman diye sorduğunda da, maneviyatımı güçlendirmeye, iyi insan olmaya, içimdeki huzurlu insanı bulmaya gitmiştim filan diyor. Adam da haklı olarak onun altmış yaşında olduğunu hatırlatıyor. Yirmi yaşında, sırt çantalı, kendini bulmak için Avrupa’ya giden, Alpler’i dolaşan bir üniversite öğrencisinin ruh hali bunlar diyor. Fakat gene de Krisha’nın ağzından nereye gittiğini, hatta gidip gitmediğini bile öğrenemiyoruz. Belki de durdu ve bekledi. Haşere suratlı pis çöp torbaları dediği dokuz köpeğe, Krisha’nın kızkardeşine, çocuklara ve daha da bir sürü şeye katlanan eniştesi, onun kalp kırıp, terk edip gittiğini, sonra da insanların hayatına kaldığı yerden girmeye çalıştığını söylüyor. Bu arada da hindi fırında pişmekle meşgul kendi kendine. Tıpkı Krisha’nın gittikçe ısınan beyni gibi. Tüm bu olayların üzerine tuz biber eken ve artık tahammül gücü iyice tükenen kadının tekerlekli iskemledeki kırış buruş annesi eve getirildiğinde, ortanca kızının yüzüne onun doğduğu yerden ve yaşadığı şeyler yüzünden utanç duyan bir kadın olduğunu söylediğinde, Krisha’nın ne kadar da kaybolmuş olduğunu ve kendini küçük gördüğünü anlıyoruz. Ailesi de ona sempati beslemiyor, öyle görünüyorlar sadece. İlk sırada oğlu var, onu hala daha affetmemiş olan. Annesinin telefonlarına bakmamış,  dönmemiş de.

Filmin final bölümü yaklaşık yarım saat sürüyor ve bu süre zarfında Krisha, Nina Simone’un “Just in Time”ının eşliğinde önce ufaktan sonra bir anda deliriyor. Binbir zahmet doldurduğu hindiyle beraber zemini öptüğü ve buna sebep olan boş şarap şişesinin kanıt olarak aile büyüklerine sunulmasıyla aradaki açık, uçuruma dönüşüyor ve hem doktor hem de karate bilen diğer eniştesinin enerjisinden yüksek bir enerjiyle oğlunun ve tüm aile bireylerinin önünde, kızkardeşiyle saç saça baş başa girip, masadaki tabağı bardağı fırlatıp attıktan sonra güçlükle zaptediliyor. Kırmızıları giyen Krisha öfkeli bir boğaya dönüşüyor sonunda.

Krisha-ne çok dedin be Krisha Krisha-, öfke sorunu olan, içince abartan, abarttıkça coşan, coştukça da çığrından çıkan, uyumsuzluktan kaynaklı hallerini sergiledikçe, ondan uzaklaşmak yerine ailedeki hepsi birbirinden gıcık huylara sahip olsalar da bunu baskılayan hepsi sosyal bir varlık olan akrabalarına deli oluyorsunuz içten içe. Huzursuz ruhlu bir kadın o ve ne yaparsa yapsın değişmeyecek çünkü tabiatı böyle. Bir defasında kızkardeşine ben iyiydim, aile arasına girince böyle oldum deyince, onu bozan birincil nedenin ne olduğu anlaşılıyor böylelikle. Haydi bakalım konuşa konuşa ilerleyelim bundan böyle:

-Filmi beğendin mi?
-Evet, çünkü özgündü. Evet, çünkü bir ilk film için çok başarılıydı, Whiplash gibi bir kısa film uyarlamasıydı ve Cannes’da Altın Kamera için yarışma hakkını kazanmıştı. Evet, çünkü parlak kamera hareketleri vardı. Eve…(sözümü kesti, kesin ne söyleyeceğimi unutturacak ve bu konuşma çok başka yerlere gidecek. Salak.)
-Parlaktan kastın?
-Işıltılı ve parlak saçlar.
-Anlamadım!
-Anlama zaten.
-Sordum kabahat.
-Sormasan da kabahat.
-Ne yapayım peki?
-Sözümü kesme.
-Tamam. Devam et!
-Emir verme bana. Nereden devam edeceğimi de unuttum zaten.
-Parlak diyordun.
-Evet. Krisha’nın mutfakta deli tavuklar gibi döndüğü sahne mesela, biz de onunla döndük durduk. Bizim de kafamız karıştı, sabrımız taştı, fırında pişmekte olan içi tıka basa dolu hindiyle eşzamanlı olarak öfkemiz kabardı. Hindi çıtır çıtır, Krisha kıtır kıtır…
-Aileye neden gıcık oldun sen şimdi?
-Şundan ötürü: Trey hadi haklı diyelim, çocuk meçhul bir süre boyunca terk edildi. Diyelim enişte de haklıydı sözlerinde. Bir anne aydınlanma yolculuğuna altmış yaşında mı çıkarmış, ya da elii. Ya da her neyse… Tamam bu sorumluluklardan kaçmak demek ama ya yapamıyorsan, ya çok mutsuzsan… İş gibi düşün kısaca, ya sana hiç uygun olmayan bir işte ömrünü tüketiyorsan ve bu seni korkunç derecede kapana kıstırılmış ve kötü hissettiriyorsa? Bir fırsatın varken kaçıp kurtulmaz mısın bu halden?
-Çocuğunu bırakarak mı? Üstelik hala bağımlı ve o parmak neydi öyle? Çok içtiği bir gün kendini mi kesti ki?
-Bravo doğrusu, tebrik ederim seni. Çok harika senaryo yazıyorsun kafadan. Bunları ben bile düşünemezdim.
-Aklımı severim.
-Enişte de böyleydi. Onun da kendinde sevdiği pek çok özellik vardı. Krisha’yı küçük görmek ve yargılamak bunlar arasındaydı.
-…

images-11
Soldaki öz annem, sağdaki öz Krisha teyzem, ortadaki gözlüklü de ben Trey Edward Shults

JACKIE

 

images-7

JACKIE :

“Geleneksel olmak için zaman gerekir.” Jackie

“Hayattan geriye güçlü kalan tek şey gelenektir.” Jackie

“İnsanların geçmişe ihtiyacı vardır. Geçmiş onlara güç verir.” Bill Walton

“Acımızı ellerinde oyuncak etmek istiyorlar.” Jackie

“Onunla yürümeliyiz, bu son şansımız.” Jackie

“Bazen tek başına ıssız bir yere gider ve şeytanın kendisini cezbetmesine müsaade ederdi. Ama hep bize döndü, sevgili ailesine; ve ben sigara içmem.” Jackie

“İnsanlar peri masallarına inanmak isterler. Ben bir sayfada yazılan kelimelerin onu yanımda durmuş o adamdan dahi daha gerçekçi yapacağına inanıyorum.” Jackie

Ortalama puanı ve kimi eleştirmenlerin ve izleyicinin vasat olarak değerlendirdiği filmin yorumlarını bir kenara bırakarak izlediğimde, beni hayli şaşırtan ve de çok beğendiğim bir yapım oldu “Jackie”. Bunun birçok nedeni olabilir; mesela filmi vasat bulanları ben vasat buluyor olabilirim-bu durumda onlar da beni filmi çok beğendiğim için vasat bulabilir, her şey mümkün olabilir- ya da herkes az beğendi, ben neden az beğeneyim, ben daha çok beğenip bir orjinallik yapayım içgüdüsüyle yaklaşmış olabilirim, olabilirim de olabilirim ama kesinlikle net değilim. Pablo Larrain’e olan sempatim de ağır basmış olabilir ama o da mümkün değil. Bir film iyi mi kötü mü diye yönetmeninin kim olduğundan bağımsız olarak değerlendirilmelidir-netliğim bilgiçliğimden geliyor olamaz mı, olabilir, her şey mümkün olabilir; söz konusu duygularsa eğer reaksiyonlar elbette ki kişiden kişiye değişebilir-. Biyografi düşkünlüğüm var mıdır? Özellikle değil ama arka planda tarihin bilmediğiniz ya da unuttuğunuz bir kesitinden ufak çapta da olsa bilgi sahibi olabilirsiniz sayelerinde ve bu da merak duygunuzu körükleyebilir ve sizi araştırmaya itebilir çünkü anlatılanlar kurgu değildir. Peki biyografik olmayan bir filmin dönemin ruhunu anlatan arka planı yok mudur? Vardır elbet ama birebir yansıtmayadabilir, ödevi de değildir. Ödev diye film mi çekilirmiş? Ne için, kim için film çekilir sorusunun cevabını vermem yakışık alabilir, almayadabilir. Biz en iyisi eleştirmenleri ikiye bölen filmimize dönelim yoksa tuhaf düşüncelerle dolu kafamla kafanızı daha beter karıştırabilirim. İyisi mi işte size “Jackie”:

images-5

Her şey bitmişken başlıyor film. Kırk altı yaşındaki JFK hiç afsız başına ve boynuna isabet eden kurşunlarla beyninin bir kısmı parçalanmak suretiyle olay yerinde anında ölmüş ve cenazesi Arlington Ulusal Mezarlığı’na büyük bir seremoniyle gömülmüş bile. Aradan çok uzun zaman geçmeden Billy Crudup’un eşsiz mimiklerle hayat verdiği bir gazetecinin röportaj yapmak üzere Jacqueline Kennedy’nin kapısını çalmasıyla Massachusetts, Hyannis Limanı’ndaki Kennedy’lere ait sayfiye evine misafir oluyoruz beraberinde. Daha kapıyı açar açmaz içine sindiremediklerini sıralıyor teker teker yaslı dul. Konuşmalarının çerçevesi çizilmiş oluyor böylelikle; yani JFK’in nasıl anılmasını istediği üzerine şekillenecek olan konuşmaları. Kocasının, yaptıklarının ve anılarının unutulmaması en büyük gayesi. Zamanında CBS kanalı için Beyaz Saray’a tur düzenlemiş ve bunun bir amacı olduğu düşünülmüş hep. Nesnelerin ve eşyaların insanlardan daha uzun ömürlü olduğunu ve bu şeylerin tarih, kimlik ve güzellik gibi önemli düşünceleri temsil ettiğini düşünen Jackie, bunu televizyonlarının karşısındaki milyonlarca Amerikalı izleyici için yapmış olduğunu söylüyor. İnsanların pek bilmediği huyundan bahsediyor. Kitap okumak ve okudukça da artan merakı. Bir şeyin yazılı olmasının onu gerçek yapıp yapmadığı tartışma konusuyken, televizyon sayesinde artık insanların her şeyi kendi gözleriyle ve tüm çıplaklığıyla gördüğünden bahsediyor. Tarih yazmak, yapmak kadar mühimken; yazan, yapana sadık kalmazsa eğer, değişmeyen hakikatin insanlığı şaşırtacak bir mahiyet kazanması içten bile değil diyen Atatürk’ün sözlerini çağrıştırıyor. Gözlerimizle gördüklerimiz ve ileriki nesillere miras kalan görsellik unutulmaması bir yana, anın değişmezliğini koruyor nesilden nesile aktarılan bir mirasmışçasına. Filmin bir kısmında Natalie Portman’ın canlandırdığı Jackie bize sarayı gezdiriyor uzun uzun. Yayını orijinal haliyle izleyip, Jackie ile Portman’ı karşılaştırdığınızda Portman’ın mimiklerde ve konuşmalarında ne kadar başarılı olduğunu ve üzerinde uzunca bir süre çalışmış olduğunu anlıyorsunuz. Bu kez yapımcı koltuğuna oturan Darren Aronofsky, Portman’ı gene Oscar’a taşır mı bilemeyiz ama kendisi bu filmde Black Swan’dekinden daha da başarılı. Natalie Portman yok, Jackie var sadece.

natalie-portman21

Jackie, Saray’ın gördüğü üçüncü en genç eş olarak suikast esnasındaki şaşkınlığı geçtikten sonra cenazenin nasıl olması gerektiğine dair güvenlik nedeniyle sık sık fikir değiştirmek zorunda kalmış olsa da, son derece mantıklı kararlar verip, aynı zamanda metanetini korumayı başarabilmiş. Kimine göre bir gösteriye dönüşen cenaze alayı ile birlikte hemen yanıbaşında da çok sevdiği Bobby ile beraber sekiz blok yürümüşler sükunet ve siyahlar içinde. Çocukları ise zırhlı arabanın içinden eşlik etmiş onlara. Yıllar yıllar önce, Oliver Stone’un çekmiş olduğu JFK’de ayrıntılarıyla anlatılan suikast, tetiği çektiren el ve derin devlet mevzuları üzerinden olaylar işlenmişti. Bu kez bir başka yönetmen farklı bir bakış açısıyla, kederli eşinin gözünden anlatıyor yaşananları. Kendisinin neler çektiğini görüyoruz. Hareketli kamera bir an olsun peşini bırakmıyor. Geriye kalan iki babasız çocuğun varlığını göstermek suretiyle empati kurmamızı, dolayısıyla işin bir de bu boyutunu görmemizi sağlıyor. Biliyoruz ki bu tip suikastlerde tetiği çeken el de kolaylıkla yok edilir tıpkı masum olduğunu haykırsa da, suikastten iki gün sonra kendisi de bir süre sonra yargılanma aşamasında kanserden ölecek olan bir başka mahkum tarafından öldürülecek olan Lee Harvey Oswald gibi. Bu ve benzeri durumları Sabahattin Ali’den, Uğur Mumcu’ya ve de günümüze dek pek çok defalar görmekte olduğumuz ülkemizde pek de yadırgamaz olduğumuz ve artık yazık ki normal karşıladığımız bir olgu haline gelmiş suikastlerde ölen ölüyor da, bir de geriye kalanlar  ve her şekilde mağdur olanlar var. Bilinçli ailelerin çocukları ve vakur kalmayı başarabilen eşler seviyeli bir öfke içinde yaşamaya çalışıyorlar, en azından ben öyle olduklarını tahmin ediyorum. Yoksa insan nasıl dayanır haksızlığın böylesine? Jackie’de aynı soruyu sorup duruyor kendi kendine ve nihayet bir rahiple paylaşıyor içinden yükselip gelen öfkeyi. Gazeteci, Jackie’ye Kennedy’lerin bir parçası olmak nasıl bir duygu diye sorduğunda, JFK’in durumunu özetliyor kısaca: abisini savaşta kaybeden Kennedy, onun gibi savaşa katılıp bir kahraman olarak dönmüş olsa da, insanlar önyargılar içinde onun refah ve ayrıcalıklarla dolu bir dünyaya doğmuş bir erkek çocuğu olduğunu görmüşler sadece. Kendi düşünceleri uğruna her şeyi feda etmiş adamın düşüncesi ise milletine hizmet etmekmiş. Suikastten beş yıl sonra sivil haklar mücadelesi veren avukat ve senato üyesi, aynı zamanda başkan adayı iken sürdürdüğü kampanyalar esnasında Robert “Bobby” Kennedy de(RFK olarak bilinir) benzer bir suikaste kurban gidince doğruluk ve dürüstlüğün aile bireylerinin şiarı olduğunu ve her birine ayrı ayrı çok yazık olduğunu düşünmeden edemiyor insan. İşte Kennedy olmak böyle bir şey. Bir çeşit uğursuzluk var üzerlerinde nesilden nesile geçen.

images-8
Filmde Kennedy’lerin iki yıl, on ay ve iki gün süren başkanlığı döneminde sanatla ve sanatçılarla olan bağları ve görkemli partiler söz konusu olduğunda, bir sosyete kızı olarak görülen Jackie’nin aynı zamanda entelektüel altyapısı ve mükemmelliyetçiliği de ortaya çıkıyor. Filmde belirtilmese de Jackie, George Washington Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Fransız dilinde okumuş ve medya tecrübesi var. El yazısını beğenmediği gazetecinin aldığı notları teker teker okuyor, beğenmediği yerlerin üzerini çiziyor. Zevk sahibi ve koleksiyoner aynı zamanda. Eskinin değerini bildiğinden bir zamanlar eşiyle beraber açık arttırmayla satın aldığı Lincoln’e ve eşine ait olan özel parçaları yatak odalarında kullanıyorlar. Yine yatak odalarındaki Lincoln ve eşine ait resimlerle bir yandan onlara duydukları hayranlığı dile getirirlerken, diğer yandan da benzer bir kader döngüsünde birleşiyorlar bir zaman sonra. Lincoln’ün dulu olarak adlandırdığı Mary Todd Lincoln’ün kocasını kaybettikten sonra parasız pulsuz kaldığını, sırf başlarının üzerinde bir çatı kalsın diye teker teker eşyalarını satmak zorunda kaldığını hatırlıyor kalabalığın ortasında. Aynı anda Kennedy ailesi kadınları cenazenin aile arsasına gömülmesi için baskı yapmakla meşguller başında. Halbuki son sözü söyleyecek tek kişi var, o da Jackie. Onun da Kennedy’nin duluna dönüşmesi beklenirken, hiç öyle olmuyor. Kendine özgü tarzı, herkesin sözünü dinleyip dinleyip en sonunda kendi kararını verişi, saçıyla, kıyafetleriyle bir moda ikonuna dönüşümünü dolayısıyla birinin dulu değil de “Jackie” oluşuna tanıklık ediyoruz ve tüm bunları çok çaba sarf etmeden yapıyor, zaten kendi de ne yaptığını bilmiyor o anlarda ve her şey öngörülemez bir planın parçasıymışçasına kendiliğinden oluveriyor. Çocuklarının okul masrafını çıkarmak, kendine yeni bir hayat kurmak için hesap yapmak zorunda hissediyor kendini bundan böyle. Travması bir yana bir de bunları düşünmek zorunda kalıyor. Yeni başkan, eski başkan yardımcısı Lyndon Johnson ve eşi daha uçakta başkanlık yemini edip birbirlerini kutlarlarken bir köşede duruyor çaresiz çaresiz tıpkı bakıldığı evden atılan yavru bir kedi gibi. Az evvel kucağında ölen kocasının simsiyah tabutunun başında şaşkın şaşkın oturuyor. Ona üzerini değiştirmesini söylediklerinde şiddetle reddediyor. Herkes görsün istiyor ne çektiğini. Odasında yalnız kaldığı ana dek kocasının kanı üzerinde başında, ipek çoraplarında, pembe takımında onunla beraber yaşıyor. Banyoya girip içlerinde kocasının kanı ve deri parçalarının olduğu tırnaklarını törpülüyor çılgınca. Ağlaya ağlaya çıkartıyor kanlar içindeki ipek çoraplarını. Duşa girdiğinde başından akan kanlar sırtına iniyor. Onlar kocasının kanları. Natalie Portman’ın ayna karşısında gözleri ağlamaktan kanlanmış, yüzündeki kanları silmeye çalıştığı ve bağıra bağıra ağladığı yakın plan sahnede özellikle, kadının neler çektiğini, ne kadar çaresiz kaldığını anlıyoruz. Bu senenin en iyi, en özel, en akıllarda kalıcı sahnelerine imza atmış bir yandan başarılı oyuncu. İnsanın içi parçalanıyor izledikçe. Hepimizin bir şok anında sevdiğini kaybettiğinde ya da kaybetmek üzereyken hıçkıra hıçkıra ağladığı bir an vardır muhakkak-yok demek, duygular alındığında öyle olur bazen ya da insanlığını kaybettiğinde-. Gerçekten mi yok?

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

İşin bir diğer acıklı olan yanı ise ne kocasının ne de kendisinin tüm bunların kendi başlarına geleceğini hiç düşünmemiş olmaları. En azından bu şekilde. Her şey iyi gidiyormuş onlara göre. Böyle bir zamanda ona teselli veren tek isim kayınbiraderi Bobby oluyor ve yemin töreninin Teksas’ta olmasını istediği için hedef gösterilmekten ötürü dertli o da kendince. Jackie, Bobby, ortalarındaki tabutta da JFK, cenaze aracının içinde giderlerken Jackie’nin şoföre yönelttiği soruyla bizler de Lincoln ve JFK haricinde iki Amerikan başkanının daha öldürülmek suretiyle yok edildikleri gerçeğini öğreniyoruz. James Garfield ve William McKinley, her ikisi de suikaste kurban giden iki başkanın isimleri belki kendi ülke vatandaşları tarafından biliniyor olsa da, adını yeni gelen nesillere taşıyacak olan rüzgar kapılarını çalmamış anlaşılan. Her zaman sevgiyle ve hep iyi düşüncelerle hatırlanacak olan Lincoln ve JFK var sadece. Ben size bunlar iyi, diğerleri kötü demiyorum, sadece ananları pek yok diyorum ya da hatırlayanları.

images-13

Bobby’nin tavsiyesi üzerine bir limuzinin içinde başlayan bilge rahiple konuşmalarında, Tanrı’nın zalim olduğundan yakınan Jackie’yi uyarmak zorunda hissediyor yaşlı adam, yoksa kederli başını Tanrı’yla daha çok belaya sokacağına dair. Bizlerse görüyoruz ki, dinler, mezhepler, yüzyıllar, ülkeler, kıtalar ve insanlar değişse de bazı şeylerin asla değişmiyor, değişmeyecek de. Avutan taraf itaatkar olmaya ikna ediyor karşı tarafı, aksi halde ters giden şeylerin daha da ters gideceğine bağlıyor durumu daha da güçleştirmemek için. Peki Tanrı neydi? Tanrı sevgiydi. Tanrı neredeydi? Tanrı her yerdeydi ve sonsuz bilgeliğiyle herkese bir görev vermişti, çekebilecekleri kadar acı ve sonunun ne zaman, ne şekilde geleceği bilinmeyen bir vade. Jackie ise küskün ve öfkeli ona karşı. Tanrı madem her yerdeydi, o zaman Jack’i öldüren merminin de içindeydi ve günlerini gizlenmekle geçiriyordu, ortaya çıkmak yerine. Aynı Tanrı, onun iki küçük çocuğunu, daha da bir sürü küçük çocuğu babalarından mahrum etmekteydi. Daha da ötesi içi boş vaatlerle dolu cennetinin başında beklemekteydi. İnancının yanında hayatını da sorgulayan Jackie, teki ana rahminde, diğeri doğumundan otuz dokuz saat sonra ölen iki çocuğunun kaybını sorguluyor önce. Sıradan hayatlar yaşayan ve öyle de adamlarla evlilik yapan kadınlara gıpta ettiğini, kendininse gözü açık uyuduğunu söylüyor. Saf saf itiraf ediyor en nihayet, cenaze merasimiyle ilgili tüm ihtişamın kocasını onurlandırmaktan çok, kendini avutmak ve meşgul etmek için kendi tasarısı olduğunu, bir sahnede belirttiği gibi bu durumun iş edindiği bir planlama olduğunu ve de her gün her sabah uyandığında ölmek istediğini. Son olaraksa birlikte yaşlanmayı ve çocuklarının büyüdüğünü beraber görmelerini istemenin çok fazla şey olduğunu yeni yeni anladığını. Şimdiye kadar görev almış Abd başkanları arasında Roma Katolik Kilisesi’ne mensup yegane başkanın JFK ve dolayısıyla ailesi olduğu bilgisini de burada belirtmek gerekiyor sanırım. Konuşmalarında sıklıkla Roma ve Yunan tarihinden örnekler veren ve genel olarak tarih okumayı seven JFK, tıpkı Kral Arthur ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri gibi dünyayı kurtarmak için idealleri olan ve bunun için mücadele veren, yeri başka başka şekillerde doldurulacak olsa bile bir başka Camelot’un olmayacağını söyleyen Jackie ve beraber yapacakları tüm işlerin yarım kaldığını söyleyen Bobby rolündeki Peter Sarsgaard’ın çaresizliği çıkmıyor akıllardan.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Filmi giriş, gelişme, sonuç diye ayırmak bir yana, çok akılcı bir tercihle kesitlerle anlatımın yeğlenmiş olduğu görülüyor. Başlarda birbirinden bağımsız görünen bu sahnelerin son derece mantıklı bir kurguyla ilerlediğini görüyoruz. Gazeteciyle Jackie’nin evin çeşitli bölümlerinde geçen diyalogları, Jackie’nin ilk defa sarayın kapılarını açıp televizyoncular vasıtasıyla uzuun uzuun bu masa, bu sandalye bu da peçete som altından işleme diye anlattığı, kısaca halka burası sizin de eviniz dercesine gösterdiği sahneler, suikast sonrasında uçakta, Beyaz Saray’da yaşananlar ve cenaze korteji yürüyüşü, Jackie’nin bir başına kaldığında veya Bobby’le bir araya geldiklerinde birbirlerini mutsuz eden itirafları, öfke patlamaları, Jackie’nin rahiple konuşup içini döktüğü, nasihat aldığı ve bu vesileyle aralara serpiştirilen beş çok önemli sahne, suikastin apaçık işlendiği sahne ve Jackie’nin en mutlu günlerimizdi dediği saray günlerinden geriye kalan “küçücük, parlak bir an” olarak bir partideki yanak yanağa dansları. Tüm bu parçalı anlatımsa kurgusal anlamda filmi değerli, olayları ise daha anlamlı kılmış ve güç vermiş. Başına oturup izlemeden önce çok nazlanıp, tıpkı benim gibi bir parça burun büyüklüğü ile yaklaşacağınız, bu sene Larrain’den Neruda varken Jackie de kimmiş, biri şair diğeri JFK’in dulu diyeceğiniz ama sonra sonra fikrinizi değiştirecek çok önemli anlar yakalayacağınız, yakalayamazsanız da eğer bu satırlara kadar okuyup yazık oldu yüz dakikama, lanet olsun sana deyip, şahsıma ve yakınlarıma ettiğiniz küfürleri kabul etmekten başka çarem olmayacaktır şu aşamada, canınız sağ olsun. Daha da ne denir ki?

-Jacqueline Kennedy Onassis’i nasıl bilirdiniz?
-Tayyörlerinin içinde zarif ve narin bir hostesi andırırdı.
-Önceliğim fiziksel özellikleri değildi.
-JFK’den sonra gidip Yunan armatör Onassis’le evlenmesini içime sindirememiştim.
-Annem gibi konuştun. Önceliğim medeni hali de değildi bu arada.
-Bak annen de sindirememiş
-Annem seksen yaşında.
-Allah daha çok versin.
-Konumuza dönebilsek.
-Kişiliği hakkında bir fikrim yoktu ki. JFK’in karısı, iki çocuk annesi, bir de Marilyn kısmı var tabii. Kaldı ki filmde bahsettiği şeytanlardan biri de o olsa gerek.
-Bilmiyorum film Jackie’yi anlatıyor, Monroe’yu değil.
-Ağzımdan duymak istediğin şey Jackie’yi sevip sevmediğimse eğer, sevdiğimdir. Çok da üzüldüm yaşadıklarına. İki çocuğu yaşamamış. Yaşayanlarsa yetim olarak büyüyecekler. Film süresince ne zaman ki şoku bir parça atlatıyor, ben ne olacağım demeye başladığını görüyoruz. Bir günde eski ve dul bir başkan eşine dönüşüvermek kolay değil ki. Kaldı ki kocan bir suikast sonucu mutlak ölüm için özellikle baş ve boyun bölgesi hedef alınmak suretiyle öldürülüyor, otopsi yapılıyor, olay herkesin gözü önünde cereyan ediyor ve sen bir arabanın içinde, kucağında kafası dağılmış kocanla en yakın hastaneye götürülüyorsun. Kafasından koparak üzerine düşen parçanın rengini hatırlıyorsun. Bir gece yatıp, bir sabah uyanamamak yok bu anlattıklarımda. Kısa bir zamanda tüm hayatın alt üst oluyor. Hiç tanımadığın adamlar eşyalarını toplamaya koyuluyorlar evin dediğin ama aslında sana ait olmayan bir yerden. Ne gideceğin yer belli, ne de geleceğin. Bir kocan vardı, artık yok. Sıradan bir adam olmaması da cabası. Başkanla evlenme derken haklıymışsın Jackie. Bir de can havliyle arabanın arkasından gitmeye çalıştığın anlar var, kocanın kafası ikinci gelen kurşunla dağılmışken. Koruma bir kartal gibi aracın arkasına tutunarak, ivedilikle hastaneye gitmeleri emrini veriyor şoföre. Sağduyusuyla senin arabadan çıkıp nereye gittiğini bilmeden sağda solda çığlık çığlığa koşturmanı engelliyor.
-Ne iş yaptığın önemli değil, o işi iyi yapıp, en iyi olman mühim lafına geliyoruz bir kez daha. Koruma mantıklı bir kararla bir arada kalmalarını sağlayıp toparlayabilmiş hepsini, biri ölü, biri yaralı, biri de firardayken.
-Aynen öyle. Bir de bazı kadınlar bir erkekle tamamlanmış hissederler kendilerini. Jackie’nin her defasında şeytana uyup uyup dönen kocasını affettiği anlaşılıyor ama yalnız bir hayat düşünemiyor. Etrafındaki insanlara bana ne olacak, çok korkuyorum derken, ona çok genç olduğunu ve önünde uzun bir yaşam olduğunu söylüyorlar, John Hurt’ün canlandırdığı bilge rahip ve Greta Gerwig’in canlandırdığı Kennedy’lerin özel sekreteri Nancy Tuckerman da dahil olmak üzere.
-Greta Gerwig bana Gülse Birsel’i çağrıştırır nedense.
-Olabilir. Çağrışımlar için neden bulmak zorunda değiliz.
-Değiliz, değil mi?

 

PATERSON

images-2

PATERSON :

“Ben şiirle nefes alırım.”

“Emily Dickinson seven bir otobüs şoförü.”

“Bazen boş bir sayfa daha fazla olasılık sağlar.”

“Aşk yoksa, her şeyin sebebi ne olabilir?”

“Only Lovers Left Alive”dan üç yıl sonra çıkagelen ama iyi ki de gelen Jim Jarmusch’un son filmi “Paterson”, gücünü sadeliğinden ve şiirden alıyor. Film süresince fiili olarak ve farkında olmayarak bir kez kahramanlık yapacak olan Adam Driver’ın canlandırdığı otobüs şoförü Paterson, aynı zamanda New Jersey eyaletinin nüfus bakımından üçüncü büyük kenti ve ABD Türkleri’nin en yoğun olarak yaşadıkları yer. Vikipedi’ye göre de Eskişehir’le kardeş şehir olmuşlar bir tarihte. Bu hoş anekdotun ardından ve de arayı daha da fazla lüzumsuz bilgiyle doldurmadan tekrar filmimize dönüyorum. Jarmusch, sadece kendisinin okuduğu şiirler yazan karakterine çok büyük anlamlar yüklemekten kaçınıyor iç dünyasına dahil olduğumuz şiirlerini satırlara döktüğü zamanlar dışında. Çünkü Paterson son derece basit ve sıradan bir yaşam sürdürüyor. Laura isminde bir karısı ve kendisini rakip olarak gören Marvin adında İngiliz buldoğu bir köpekleri var. Cannes Film Festivali’nden Palm Dog alarak dönen Marvin’in oyunculuğu ise kelimenin tam anlamıyla efsane. Filmin ilk saniyelerinde, Laura, ikizleri olduklarını gördüğü rüyasını anlattığında, Paterson’ın tepkisi bundan böyle iki değil, dört kişi oluruz iken, aslında Palm Dog Marvin’in bir köpekten öte başlı başına evin üçüncü kişisi gibi hareket ettiğini dikkate almıyor. Halbuki evde gizli bir rakibi var oyunculuk açısından Oscar’lık bir performans sergileyen. İntikamcı Marvin, Laura’nın gülü iken, dikenlerini de Paterson’a batırıyor önce gizliden, sonra da alenen. Sırf gıcıklık olsun diye her gün Paterson’ın eve girmeden önce kontrol ettiği posta kutusunu eğiyor. Sonra da bir zevk bir zevk pencereden ne tepki verdiğini izliyor. Paterson akşamları onu hava almaya çıkardığında inatla kendi yolunu çiziyor. Sahibi barın içinde bir bira içerken, park yerine bırakılmış araba gibi bekliyor dışarda. Evin reisi gibi kurulduğu tekli koltuk yatağı, tahtı, her şeyi. Kendisinin Laura ve Paterson’ın köpeği olması olayın bir boyutu iken, olayın diğer boyutu ise onun da insanı olarak Laura ve Paterson olması.

Paterson ismindeki filmde
William Carlos Williams’ın beş ciltlik şiir kitabıyla aynı ismi taşıyan
Paterson ismindeki karakter
Her sabah 23 numaralı Paterson otobüsüyle yolcu taşıyor.
Şiirler yazıyor yola koyulmadan önce ve de her boş vaktinde
Bir kutu Ohio Bue Tip marka kibrit oluyor ilham kaynağı ya da dördüncü boyut olan zaman
Günler birbirinin aynı ilerlerken
Güneş her sabah doğduğu gibi
Her akşam batıyor da
Ama hep yeni bir gün geliyor
Kimselere hissettirmeden.

paterson-tt-width-750-height-630-fill-0-crop-1-bgcolor-000000

Bir pazartesiden sonraki ilk pazartesiye dek kahramanımızın sabah uyandıktan sonraki rutinine şahit oluyoruz hafta içi ve hafta sonu olmak üzere. Laura’ya sarılmış vaziyette uyanıyor yatakta. Altı’yı biraz ya da birazdan fazla geçmiş oluyor saati gözünü ilk açtığında. Sessiz bir alarm var sanki onu uyandıran. Güçlükle ayrılıyor sıcak yatağından ve Laura’sından. Mısır gevreğini yiyor kahvaltı olarak. Erken kalkmışsa eğer Marvin eşlik ediyor ona yemek masasında. Her sabah aynı yollardan yürüyerek varıyor işyerine. Hintli Donny istasyon müdürü. Çıkıyor musun derken çıkma saatinin geldiğini belirtiyor kibarca. Bazen, fırsatları varsa tabii, birbirlerine nasıl olduklarını soruyorlar. Paterson için her şey aynı olduğundan verecek cevap bulamıyor. Donny ise ayaklı dert fabrikası sanki. Bazı sabahlar bir çırpıda dökülüyor dertleri ağzından madem sordun diyerek -kısaca sen kaşındın diyor- bazense boş veriyor çünkü bu dertleri bitmeden yeni dert dalgaları yapışıyor üzerine ve nedense hep onu buluyor. Misal; böbreğim yorulmuş, arabamı tamire götürmem gerek, eşim Florida’ya gitmek istiyor ama kirayı ödeyemiyorum, Hindistan’dan amcam aradı, yeğenimin nikahı için para istedi, sırtımda garip bir şey çıktı… Bu dertlere ek olarak birkaç gün sonra gelen yenileri ise şunlara benzer oluyorlar kısaca; kayınvalidem bize taşınıyor, kedimiz diyabet olmuş ama ilaçlar çok pahalı, kızım keman dersleri almaya başladı ve sesi kafayı yedirtiyor(gıy gıy gııyyy bir evin içinde). Karşı tarafı sabır ve sükunetle dinleyen Paterson, aracıyla düşüyor yollara. Her gün birbirinden farklı yolcu profillerinin konuşmalarına kulak kabartıyor. Her yaştan, her ırktan ve nesilden yüzlerce insan inip biniyor her gün otobüsüne. O ise henüz dünyanın bilmesine hazır olmadığı şiirlerini çoğaltmak için uğraşıyor her boş vaktinde. Bu beyhude uğraş Marvin’in dikkatinden kaçmıyor olsa gerek ki, Paterson’ın en çok değer verdiği, biricik ve kopyasız defterini lime lime ediyor o evde yokken. Sonra da sessizce insanlarının tepkisini izliyor kapının ardından, kabahatini gayet iyi bildiği halde.

Paterson iş çıkışında, günün kendine ayırdığı saatlerini, bir bira keyfi yapmak için gittiği, sahibinin müşterinin ısrarına rağmen televizyon almayı reddettiği aynı barda, kişilerden çok kimi siyah beyaz fotoğraflar ve kesilerek çerçevelenmiş gazete kesitleriyle ilgilenerek geçiriyor. Yüzeysel sayılabilecek birkaç çift söz, geç gelen birkaç küçük itiraf ve samimi görünmeye çalışılan birkaç an dışında yaşananlar burayla sınırlı ve dışarı taşmadığı gibi taşınmıyorlar da. Aynı zamanda filmi kaleme alan yönetmen, şairlere, yazarlara, Iggy Pop’a çok çeşitli göndermelerde bulunuyor film boyunca. İtalyan yazar ve şair Francesco Petrarca’nın uzun yıllar boyunca sevdiği ve şiirlerinin esin kaynağı olan kadının adının da Laura olması bir tesadüf değil. Uluslararası pek çok yapımda rol almış olan Gülşifte Ferahani canlandırıyor Laura’yı. Evde oturmaktan sıkıldığı her halinden belli genç kadın her akşam yorgun argın işten dönen kocasının karşısına parlak bir fikir ve gün boyu parlattığı ve akşama doğru artık iyice göz kamaştıran yaratıcı bir zihinle çıkmayı başarıyor. En büyük hayali kendi kapkek işini kurmakken, Patsy Cline gibi bir country şarkıcısı ve bir star da olmak istiyor aynı zamanda. Baştan aşağı siyah beyaz giyinerek kendi tarzını yaratmayı planlıyor. İnternetten siparişini verdiği gitarı geldikten sonra, onu da siyah beyaza boyuyor, her şeyi boyadığı gibi. Tüm kapkeklerini kakaolu, üzerlerini de beyaz kremalı yaptığı gibi. Perdelerini zımbalıyor, duş perdelerini dahi boyuyor  ya da geometrik desenler çiziyor üzerlerine halka halka. Tabii ki siyah beyaz. Hep yeni bir şeyler icat ediyor. Cheddar peyniri ve brüksel lahanalı turtasının tadına bakan Marvin’den sonra Paterson’ın da kendine gelmesi bir hayli uzun sürüyor. Bu enteresan çifti birleştiren şeyse evde buldukları huzur. İkisi de evcimen ve sakin; üstelik evde beraber vakit geçirmeyi seviyorlar. Bir de çiftin hiç esamesi okunmayan aileleri var. Sanki bu dünyada yalnız kendileri ve birbirleri için varmışçasına hareket ediyorlar – bir de Marvin’leri var tabii. Paterson tasmaya benzettiği cep telefonlarını taşımaya yeltenmezken, Laura tam bir teknoloji tutkunu. Laptop, ipad dahil her şeyi var ve her tür bilgiye internetten kolaylıkla erişiyor. Birbirlerinin tüm tuhaflıklarını kendi tuhaflıklarıyla sarıp sarmalayan alternatifsiz bir ikili olarak uyuyup uyanıyorlar her sabah.

-Filmi beğendin mi?
-Evet.
-Çok mu?
-Eh. Biraz çok.
-Yani?
-Üst üste pek çok iyi film izleyince biraz sönük kalmış olabilir aralarında. Çok daha iyi Jarmusch filmleri izlemişliğim de var öte yandan.
-Hani sade ve şiirsel diyordun ilk başlarda?
-Sade evet. Ama şiirsel demedim, gücünü şiirden alıyor dedim. İkisi çok farklı şeyler.
-Anlamak istemiyorum desem?
-Sana deli misin nesin derdim. Demek anlayabilecek durumdasın ama anlamamayı bir tercih olarak görüyorsun.
-Aynen canım.
-Canım?
-He canım.
-Bak şimdi sana ne soracağım: ” Bir balık olmayı mı tercih ederdin?”
-Anlayamadım.
-Tahmin etmiştim. Bir tercih olamayacağını da bilmiştim.

LOVING

tdkdgkc_6rr-iv9symb91fvept4_dc7ea50tydp8gnu3zbyqi4v_k42svw63xxilrcmjaqskzlu-6j5fbmncrz8tylijcg8w470-h313-nc

LOVING :

“Bu Tanrı’nın koyduğu kanun. Serçe için serçe, bülbül için bülbül yarattı. Bir sebepten ötürü farklılar.” Şerif Brooks

“Seni koruyabilirim.” Richard Perry Loving

“Biz kimseye zarar vermedik.” Richard Perry Loving

Sade bir açılışla yola koyulan ve başladığı gibi de sakin sakin ilerleyen, gücünü hikayesinden, gücünü bir adamın bir kadına duyduğu sevgiden alan “Loving”, bir yandan da sıradan hayatlar yaşayan bir çiftin Amerikan tarihine, dolayısıyla insanlık tarihine nasıl yön verdiğine tanıklık etmemizi sağlıyor. Erkek severse dağları deler demekten kendini alamayan ama hep kendi kendine kendini alamayan, tahripkar zihinlerde kapanması zor yaralar açmaya müsait olan film siyahi bir kadının beyaz bir erkeğe çekinik bir sesle hamile olduğunu söyledikten sonra, karşı tarafın tepkisini beklediği saniyelerle başlıyor. Bundan önce ne yaşanmışsa yaşanmış, biz sonrasına bakıyoruz. Erkeğin olumlu tepkisiyle beraber evlilik yoluna giren çift, Washington’a giderek nikahlarını kıydırabiliyorlar ancak. Çünkü Virginia’da ırklararası evlilik yasal değil ve böyle bir beraberlikten doğan çocuklar “piç” sayılıyorlar. Bu küçük ayrıntıyı çok sonradan öğrenen çiftimizse evlilikleri süresince dura kalka ama kısa aralıklarla üç piç yapmaya devam ederler miydi bu mevzuyu bilselerdi, tartışmaya açık olsa da, Richard, Washington’dan beraberlerinde getirdikleri ve çok güvendiği evlilik sözleşmesini -evlilik bir sözleşme ve öte yandan Virginia eyaletinin kabul etseydi eğer bu sözleşmeden sonra yaptıkları şeylere piç değil ürün adını vermek uygun düşecekti- yatak odalarının duvarına asıyor ilk iş olarak. Çiçeği burnunda çift, kendi evleri olana dek Mildred’ın ailesinin yanında kalırlarken, nikahtan beş hafta sonra, bir günün çok erken saatlerinde, şerif ve yardımcıları onları yatak odasından polis nezarethanesine taşıyorlar hem de çok büyük bir istek ve coşkuyla. Yan yana koğuşlarda geçirdikleri gecenin ardından, Richard salıveriliyor. Mildred’sa pazartesiye kadar nezarethanede tutuluyor. Şerif’in ırkçı söylemlerini dinleyen Richard sabaha kadar kamyonetin içinde karısını bekliyor bütün bir hafta sonu boyunca. Bir erkek için çok ağır şeyler bunlar. Karısının yanında küçük düşürülüyor. Kanuna ve onu temsilen karşısında duran kanun adamlarına karşı çaresiz bırakılıyor, karısını nezarethaneden çıkartmaya, kanunun karşısında durmaya ise gücü yetmiyor. Şerif ona yüksek perdeden, ders verir nitelikte bir nutuk atıyor. Mildred’ın karışık olup ne olduğunu bilmek istemeyen kanından dem vuruyor üstü kapalı; biraz kızılderili, biraz yerli, biraz zenci… Mildred’ın “ne olduğunu bilmek istemeyen kanı” depedüz onu ilgilendiriyormuş en çok, görmüş oluyoruz böylelikle. Ayrıca bu işin peşini bırakmayacağının sinyallerini de veriyor Şerif. Tekrar tutuklamakla tehdit ediyor onu ve karısını.

images-19

İyi bir avukatla, mevzuya sempati beslemeyen bir hakimin karşısına çıkıp suçluluk savunması yapıyorlar ki bir yıl hapis cezasına çarptırılmasınlar. Karşılığındaysa yirmi beş yıl boyunca beraber Virginia’da yaşayamamakla cezalandırılıyorlar. Bir çeşit zorunlu göç yaşamak ve çekmek zorunda bırakıldıkları ve kanunlar vatandaştan intikam alıyormuşçasına hareket ediyor. Tüm geçmişlerini, ailelerini geride bırakan çiftten Mildred on sekiz, Richard’sa yirmi dört yaşında henüz. Daha önce hiç görmediği ve özlemini çektiği şehir hayatının hiç de beklediği gibi olmadığını gören Mildred’ın gözüyle bakıyoruz yaşayacakları yere. Çöpleri karıştıran köpekler, balkonlardan sokaklara taşarak bira içip gevezelik eden siyahlar, belirgin bir düşkünlük hali, mahalledeki yegane yeşillik olaraksa bir ağacın dibinde biten kurumaya yüz tutmuş otlar… Richard inşaatlarda çalışarak nafakalarını çıkartsa da, özellikle Mildred hiç mutlu görünmüyor ve onu mutsuz gören Richard da mutsuz oluyor. Televizyonda bilmem hangi açıyla ay’a, uzaya füze gönderişini müjdeleyen ülkenin hallerinden, televizyon karşısına geçmiş ırklararası evlilik yaptığı için doğdukları topraklarına dönemeyen bir çift. İroni ancak böyle güzel ifade edilebilir kelimelere dökmeden. Doğum yaklaştıkça huzursuzluğu artan Mildred, Richard’ın ebe olan annesinin doğumunu yaptırtacağını düşündüğünü söylediğinde dayanamayıp evlerine gidiyorlar ve doğum ertesinde olanlar oluyor, gene yakalanıyorlar, gene hakim karşısına çıkartılıyorlar ve aynı iyi avukat son bir kereye mahsus olmak üzere kurtarıyor onları. Artık önlerinde yılları var toprak hasreti çekecekleri. Yaklaşık on yıla yakın bir zaman zarfında çiftin, üç çocukları oluyor toplamda ve hala aynı mahallede yaşıyorlar. Martin Luther King’in tarihi “I have a dream” konuşmasını yapmak üzere Lincoln Anıtı etrafında toplanan yüzbinlerin yürüyüşü ilham veriyor ve filmin ikinci yarısında Mildred’ın Bob Kennedy’e yazdığı mektubun değerlendirilmesi sayesinde onlar da kendi hayallerinin peşine düşüyorlar. Yüksek mahkeme tarafından itirazları kabul edilen çiftin davasına bakan ve hem genç hem de tecrübesiz olan iki avukat işin nereye varabileceğini çok iyi biliyorlar; zira bu davanın büyüklüğü Birleşik Devletler Anayasası’nı değiştirebilecek güce sahip olmasında yatıyor ve yüksek mahkeme her yıl, her dört yüz davadan birini önemseyip görüşüyor ancak. Bu dava içerik ve önem açısından tarihi bir olay haline geliyor. Öte yandan canlarına tak eden ve tekrar Virginia’ya dönen çift kuytu bir yerde hala daha yakalanıp hapse atılma korkusu içinde yaşıyorlar. Eller ay’a giderken…

Filmi anlat anlat bitmedi diyenleriniz varsa eğer zaten tanıdık ve çok bilinen bir hikaye olmasının ve daha önce konuyla ilgili bir de dökümanter filmin yapılmış olmasının etkisi de olabilir üzerimde. En azından ben böyle tuhaf bir his içerisindeyim ve filmi neredeyse saniye saniye anlatmaktan “çok” zor tutuyorum kendimi. İsterseniz bir de Time ‘dan gelen fotoğrafçı Grey Villet’in Loving çiftinin ve çocuklarının çok özel anılarını fotoğraflarıyla ölümsüzleştirdiği anların nasıl doğduğundan bahsedeyim. İster misiniz? Hayır, bahsetmeyeyim. Bence oturup ’78 doğumlu, altı filmlik enteresan bir filmografiye sahip, aynı zamanda Loving’in senaryo yazarı olan yönetmen Jeff Nichols imzalı filmi izleyin. Oyunculuklardan Mildred’ı canlandıran Ruth Negga’nın ismi filmin kazandığı tek adaylıkla Oscar’larda temsil hakkını kazanmış olsa da, Exodus’da Ramses’i canlandıran Avustralya doğumlu oyuncu Joel Edgerton’ı da şahsen ben çok beğendim. Köylülüğünü ve çaresizliğini asaletle taşıyan, sakin mizaçlı, az konuşan, kameralar karşısında hiç konuşmayan, içine kapanık, bir kadını çok seven ve sevmekten de hiç vazgeçmeyen, beyaz olmakla beraber siyahların arasında huzuru bulan ve onlarla kaynaşan, sevdiğini sahiplenen ve avukat Cohen yüksek mahkemeye çıkmayı reddeden Richard’a senin adına orada ne söyleyeyim dediğinde “hakime karımı sevdiğimi söyle” diyen Richard Perry Loving rolünde sapsarı saçları ve yumuk gözleriyle ve tüm dünyaya karşı durmaktan yorgun düşmüş olsa da, seni koruyabilirim derkenki haliyle bir adamın kendi iç dünyasında çektiği sıkıntıları ve hissettirmemeye çalıştığı yetersizliklerini olanca naifliğiyle aktarmayı başarıyor izleyiciye. Sevgi nedir, sevmek nedir, seven insan nasıl olur sorularının bütün cevapları Richard karakterinde cevap buluyor sanki. Ona söz verdiği evi kendi elleriyle yaptıktan sonra, içerisinde çok da uzun süre oturamadan, sarhoş bir sürücünün çarpması sonucu çok genç yaşta hayata veda ediyor. Mildred ömrünün sonuna kadar bu evde, bir daha evlenmeden oturuyor. Ölmesine yakın bir tarihte -2008- verdiği bir röportajda onu özlediğinden ve kendisini hep koruduğundan bahsediyor. En önemlisi ise Loving v. Virginia adı verilen karar anayasaya aykırı bulunarak evlilikte ırk yasağını kaldırtmış olup, evliliğin doğuştan gelen temel bir hak olduğunu kabul etmiştir. Bizler de endüstrileşmiş bir sektör vasıtasıyla bizim olmayan bir tarih hakkında fikir sahibi olmuşuzdur. Kendi ülkemizde sanata verdiğimiz önem sayesinde kendi tarihimizi tanıtmamız ve hatırlamamız ve dünyaya izletmemizse olanaksızdır şu koşullar altında.

the-loving

lying-on-couch

images-10

ruth-negga-loving-photocall-at-cannes-film-festival-5-16-2016-4

SILENCE : SESSİZLİK

images-6

SILENCE : SESSİZLİK

“Dağlar ve nehirler yerinden oynatılabilir ama insanın doğası değiştirilemez.” Bir Japon atasözü

“Zayıf bir adamın fiyatı ne kadar ki, özellikle böyle bir dünyada?” Kichijiro

“Bataklıkta hiçbir şey büyümez. Japonya büyük bir ülke. Bana değil, Japonya bataklığına mağlup olacaksınız.” Ioume

“Bizim kendi dinimiz var peder. Bunu farketmemiş olmanız çok yazık. Budha’mızın sadece bir insan ve bir kul olduğunu mu düşünüyorsunuz?” Çevirmen

“Senin Tanrı’ya seslenmen gibi, onlar da yardım için sana sesleniyorlar. Sessizsin ama böyle olması gerekmiyor.” Ferreira

Film başladığı gibi bitiyor. Sessizliğin ardından ve içinden doğarak yükselen cırcır böceklerinin sesleri, kuş cıvıltıları, akmakta olan nehrin şırıltısıyla. Doğanın içinde ve içinden doğarak gelen hikaye, yine ona dönüşle son buluyor. Bunun, yetmiş dört yaşındaki yönetmen Martin Scorsese’nin olgunluk eseri olarak hafızalarda kalacak filmi olduğuysa hem senaryosuyla hem de her karesiyle kendini belli ediyor. Tecrübenin yabana atılamayacağını görmüş oluyoruz uzuun uzuun; çünkü filmin süresi tam 161 dakika ve bu süre bir film için bir hayli uzun. Ama açık bir zihinle izlendiği takdirde, kişiye çok şeyler katabilecek, çok çeşitli okumalara gebe, bataklıkta açan çiçeklerin bir bir solduğu uzak bir coğrafyadan ve kayıp bir yüzyıldan seslenen, ehil ellerin hikmetli ellerinden çıkma, tarihi olmakla birlikte aynı zamanda senenin en taze filmlerinden biri var karşımızda. Kitabıyla aynı adlı filmin uyarlandığı romanın yazarı olan Shusaku Endo’nun en çok bilinen ve ses getiren, Tanizaki ödüllü romanı imiş Sessizlik, bu vesileyle tanışıyoruz kendisiyle ve eserleriyle. Güzel Türkçemize çevrilmiş bir romanı ise şimdilik yok -derken bir arkadaşımın “var” sözü üzerine kıvırıyorum bir güzel. Sessizlik güzel Türkçemize çevrilmiş bile ben uyurken-. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan “Üçüncü Jenerasyon” akımı üyelerinden biri olan Endo, on bir yaşında iken annesinin tesiriyle Roma Katolik Kilisesi tarafından vaftiz edilmiş. Bir yandan romancılık kariyerini sürdürürken, diğer yandan tebürküloz dahil türlü hastalıklarla mücadele eden yazarın eserlerinde görülen tek tema Hıristiyanlık inancı olunca, Japon Katolik yazar olarak anılmaya başlanmış. Eserleri Graham Greene ile karşılaştırılan Endo’dan, Greene, yaşayan en iyi yazarlardan biri olarak bahsetmiş zamanında. 1994 Nobel edebiyat ödülünü Kenzaburo Oe’ye kaptıran yazar 1966 yılında hayata gözlerini yummuş yazık ki. Scorsese’nin yayın haklarını satın aldığı romanın büyütülüp hayata geçirilmesi ise yirmi altı yıllık bir süreci kapsıyor ve çekimlerin tamamı Tayvan’da gerçekleştirilmiş. Sektörün en iyi görüntü yönetmenlerinden ve başarılı filmografisiyle tanınan Mexico City doğumlu Rodrigo Prieto harika bir iş çıkarmış öte yandan. Filmin tek Oscar adaylığı bu daldaki adaylığıyla gelmiş, bu da senenin haksızlığı olmuş kanımca.

images-3

images-2
Rahip Garupe ve Rahip Rodrigues

Film; sessizliğin doğanın seslerine, karanlığınsa sislerin ardından görünen kesilmiş başların biblo gibi durduğu bir dağ manzarasına dönüştüğü sahneyle açılıyor. Liam Neeson’ın canlandırdığı Rahip Ferreira 17. yy Japonya’sından sesleniyor yazmış olduğu mektubu aracılığıyla. Ülkede Hıristiyanların barınabilecekleri yerin azlığından şikayet ediyor. Bir zamanlar aydın bir ülke olan Japonya’nın, şimdiki kadar karanlık olabileceğini hiç tahmin etmediğinden yakınıyor ilerleyen satırlarda. Nagasaki hükumeti tarafından yakalanan dört keşiş Tanrı’yı terk edip, müjdelerinden vazgeçsinler diye akıl almaz işkencelere maruz bırakılıyorlar çermiklerde. Dante’nin Cehennem bölümünden bir sahne sanki canlandırılan. Asılmış vaziyetteki keşişlerin yüzlerine ve vücutlarına delikli kutulardan akıtılan kaynar sular hem işkencenin süresini uzatıyor hem de sıçrayan her bir su damlası yanan kömür gibi kızartıp yakıyor bedenlerini. İşte böyle bir ortamdan çıkıp gelen bir mektubun başka başka ellerde dönüp dolaştıktan sonra Portekiz’e ulaşmasının ardından Peder Valignano’ya karşı üstat bildikleri Ferreira’yı savunan genç rahipler, Rodrigues ve Garupe Japonya’ya gidip dininden döndüğü söylenen ve Tanrı’nın varlığını toplum içinde inkar edip inancından vazgeçtiği söylenen, Japonya’da bir Japon olarak yaşamını sürdüren Ferreira’yı bulup aklamak üzere tekneyle Japonya’ya gitmek üzere yola çıkıyorlar. Bu iki kişilik ordunun amacıysa rahibin üzerindeki laneti kaldırmak ve ruhunu kurtarmak. Beraberinde götürdükleri bir bavulları dahi yok. İdealist ruhlar, kalpleri ve niyetleriyle çıkıyorlar yola.

kichijiro
Kichijiro
pdc_silence7
Inoue

Engizisyon başkanı Inoue kadar ilginç bir karakter olan Kichijiro rahiplerin ilk tanıştıkları Japon olması açısından çok büyük öneme sahip ve bu rolde Japon aktör Yosuke Kubozuka, zapzayıf bedenini taşıyan çıtırık bacaklarıyla iki ayağının üzerinde durmaya çalışan yeni doğmuş bir tayı anımsatıyor, yelesi yerinde kuzguni saçları var. Leş gibi kokan, uyuz gibi kaşınan, az bir kumaş parçasının örttüğü bedeninde kemikleri sayılan, sadakatsiz, prensipsiz, gurur ve etikten habersiz, dengesiz, inkardan beslenen, evine dönmek istemeyen, zaten bir evi ve ailesi de kalmamış, “Hıristiyanlar ölüyor ben Hıristiyan değilim” diye işin içinden çıksa da, defalarca dininden dönüp defalarca günah çıkartan, yoklukta rahiplerin hayatlarını havale ettikleri ama hayatına girdi mi çıkmak bilmeyen, biraz yılışık, hayatta hep itilip kakılmış ama acı çekmekten ve ölmekten de çok korkan ve bu korkusundan dinine en kolay yoldan ihanet ederek kurtulan, enteresan bir kompozisyon çiziyor göründüğü her karede. Coğrafyaya yakıştıklarından mıdır nedir, yardımcı rollerdeki bütün Japon oyuncular harikalar yaratıyorlar. Kichijiro karakteri bu film için neyse ve ne kadar önemlise, yönetmenin New York Çeteleri’ndeki Daniel Day Lewis’in canlandırdığı Kasap Bill de o benim gözümde. -Efsaneler ölmez, şekil değiştirirler.- Bir filmin olmazsa olmazlarıdırlar.

Kichijiro tarafından ihanete uğrayacaklarını bildikleri halde çıktıkları yolda onları ilk karşılayıp kucaklayan, ruhlarını besledikleri için akşam yemeklerini onlara veren saf köy halkı oluyor. Saklanarak yaşayan bir halk var karşılarında. İnançlarını, sevgilerini bir yük yapmış taşıyorlar sırtlarında. Yüzlerinde ise bir maske. Andrew Garfield’ın canlandırdığı Rodrigues onların neden bu kadar çok acı çekmek zorunda kaldığını soruyor kendi kendine. Öte yandan gündüz kulübelerinde karanlıkta saklanarak yaşayan rahipler, geceleri yeraltında yaptıkları ayinlerde sessizce ve Latince dualar etmekten, köy halkının ruhlarının açıklarını paylaşmaktan, Hıristiyanlığın getirdiği sevgi ve haysiyeti kazandıklarını görmekten büyük bir haz duyuyorlar. Rodrigues bu yaşadıklarının hayatını anlamlı kıldığını düşünüyor. İlk defa hayvanlar gibi değil de, Tanrı’nın kulu gibi davranılan halka, bu zamana dek çekmiş oldukları acıların hiçlikle değil, kurtuluş ile sonlanacağı sözü verilmil olsa da, filmin ilerleyen dakikalarında bu vaadin gerçekleşmediğini görüyoruz. Bu dünyada mükafatlandırılabilineceğini düşünen ve hep fakir kalmış, ezilmiş köylü için umudun pırıltıları, akabinde yaşanan şiddet dolu dakikalarla siliniveriyor bir anda. Çünkü Hıristiyanlığın yasadışı kabul edildiği bu topraklarda er ya da geç deşifre oluyorlar. Yakalanan ve işkenceye maruz kalan köylüleri gözyaşları içinde uzaktan izleyen rahip için sorgulama aşaması başlıyor yavaş yavaş. Tanrı insanları test etmek için imtihan ederken, imtihanın neden bu kadar zor olduğunu, neden kendi kalbine baktığında onlara verdiği cevapların bu kadar zayıf göründüğünü soruyor. Kichijiro testi geçip işkence çekmeden ölmekten kurtulurken, diğer üç adam dalgalar ve tuzla imtihan oluyorlar. Tüm bu yaşananları uzaktan izleyen köylüler Tanrı’nın sessizliğine benzer bir sessizlik içinde ama saygıyla izliyorlar olan biteni. Rahip Rodrigues’se bunca acıya katlanan bu insanlara Tanrı’nın sessizliğini nasıl açıklayabileceğini düşünüyor keder içinde. Rahip Garupe ise bu insanların kendileri yüzünden ölümünü izlerken, kendi kaçışlarını içine sindiremiyor bir türlü.

downloadfile

images-5

downloadfile-1

Filmin ikinci yarısından itibaren Kichijiro tarafından İsa’nın onu otuz gümüş karşılığında Yahudilere satan havarisi Yahuda’nınkine benzer bir ihanetle Rodrigues’i Nagasaki yönetimine ispiyonluyor. Rodrigues’in kendi imtihanını ve akibetini izliyoruz bundan böyle. Hapsedildiği tahta bir kafesten Japon Hıristiyanlara yapılan işkenceyi dinlemek zorunda bırakılıyor. Bundan önce ara ara gördüğümüz engizisyoncu Inoue önemli bir yer teşkil etmeye başlıyor ve bu yaşananları Japonlar açısından değerlendirmemizi sağlıyor. Dört güzel karısı olan bir adamın hikayesini anlatıyor Inoue. Hepsi birbirini kıskanınca huzuru kaçan adam, dördünü de uzaklaştırıyor kendinden ve kaçırdığı huzuru tekrar yakalıyor. Bu hikayeyi Japonya’ya uyarladığında, dört güzel kadın olarak İspanya, Hollanda, Portekiz ve İngiltere’nin üstün gelmek adına sarayı yıktıklarını söylüyor. Bu yüzden Hıristiyanlığı kabul etmememiz gerekiyor diyor. Bundan sonra filmin en can alıcı ve akılcı diyaloglarına şahit oluyoruz Inoue ve Rodrigues arasında geçen. Neticedeyse dinlerini bir lanet değil, tehlike olarak gördüğünü itiraf ediyor. Bu noktadan bakıldığında iki tarafın da kendince haklı olduğunu görüyoruz. Misyonerler fersah fersah uzaktaki ülkelerinden geldikleri Japonya’da kaleyi içerden, iyilikle fethetmeye çalışırlarken, Japonlar hiç büyüklük taslamadan, özlerini bozup huzurlarını kaçıracak olan dinden öte onun temsilcilerine şüpheyle bakıp, kendi içlerinden Hıristiyanlığı seçen halkı asimile etmek için en ağır ve en yaratıcı işkence metotlarını kullanıyorlar. Sağ kalan misyonerleri de Japonlaştırıyorlar ellerinden geldiğince. Mezara giresiye kadar peşlerini bırakmıyorlar. Ondan sonrasını tek bilense Allah. Her zamanki gibi bu uğurda en çok acı çekenler zaten doğuştan fakir olan halk oluyor. Ölmek daha iyi, cennet buradan çok daha iyi, kimse aç ya da hasta değil orada, vergi ve ağır işler de yok diyen esir bir Japon Hıristiyan kızın sözlerine hak vermemek elde değil, yaşadıkları sefalete tanık oldukça. Öte yandan tüm gerçekliğiyle dönem ve bölge insanlarının ortak yazgısını sinemaya uyarlamayı başarmış, çok başarılı atmosfer, karakter ve kompozisyonlar yaratmalar ustası Scorsese imzalı senenin en iyi filmlerinden biri çıkıp gelmiş bulunuyor karşımıza. Bize düşense izlemekti hiç yorulmadan. Kadim uygarlıkların ve dinlerin gizli kalmış aşamalarını çok bilemesek de, değiştirilemez insan doğası üzerine çok şey söyleyen bir film var karşınızda, inancınızdan öte size sizi sorgulatacak olan.

downloadfile

images-7

 

MANCHESTER BY THE SEA

images-1

MANCHESTER BY THE SEA :

“Baba biz yanıyor muyuz?”

“Ben yedek plandım.” Lee

İzlenecek iyi film yok, dizi izlerim daha iyi dediğim günler, mazide kaldılar nihayet. Oscar yarışında adı birden çok dalda defalarca geçen filmler bir bir vizyona girdikçe ya da malum ortamlara düştükçe çıtanın ne kadar yüksek olduğunu görmüş olmaktan büyük mutluluk duydum bir seyirci olarak. Neden mi? Çünkü iyi film izlemiş oluyorum bahaneyle. Çünkü bir film benim kriterlerime göre vasat ya da vasatın altındaysa eğer, bunu anlar anlamaz izlemeyi bırakıyorum ve adını bile anmıyorum. Değersizliğe övgü düzecek halim yok. Kriterlerime gelince tek bir kriterim var; o da filmin “iyi” olması. Görüyorsunuz karşınızda sadece iyi film izlemek isteyen biri var. Kriteri çok yok, bir’az var. Sizden bilimkurgu sipariş etmiyor kişi, suç filmi olsun diye de diretmiyor. Büyük bütçeli, şu bu oyunculu, o bu konulu gibi dayatmaları da yok. Sadece iyi olsun istiyor ve bence çok şey istemiyor. Ve de konzervatif olmamak zorunda, çünkü sanatta tutuculuk yoksunluk krizi çeken bir maymuna çeviriyor eseri. Gidip en yakın hayvanat bahçesindeki maymunları izleseniz daha iyi, hiç olmazsa onlar olduğu gibi. Manchester by the Sea ise bu kriterlere bir hayli uyuyor ve hayatınızdan çalmış olduğu iki saat on yedi dakikanın hakkını verdiği gibi, sizi hayvanat bahçesine gitmekten alıkoyuyor tüm asaleti ve gösterişsizliğiyle-hayvanat bahçesine gitmeyin demiyorum ayrıca, ona da gidin bu filmi de izleyin, sözlerimi ciddiye alıyorsanız eğer. Bu kişisel bir blog neticede, istediğimi yazma özgürlüğüm var. Şimdilik. Ben de dilimden geleni yazacağım dilediğimce. Sonrası… Sonrası Allah kerim-. Gösterişsiz demişim az önce bir cümle içinde, evet öyle, çünkü suistimallere fazlasıyla açık olabilecek bir konu ve buna bağlı olarak overrated/Meryı Streep/çok abartılmış-müracaat Trump-oyunculuklar da tercih edilebilirdi-seyirciye vaat ettiği bol gözyaşı ise cabası. Oysa ki alabildiğine serinkanlı performanslar var önümüzde ve de düz bir hikaye. Biz olsak filmi biter dizisi başlar misali, bin bölüm bin sene haftada iki saatten oynatır izleyiciyi de bir güzel çileden çıkartırdık elimizde bunca malzeme, dilediğimiz her şekilde. Sonra da adına kader der geçerdik yaşananların. Film boyuncaysa kader olgusu, mukadderat denilen büyük kuvvetin istekleri pek fazla anılmıyor. Mahzun, durgun ve yorgun bir adam var sadece. İçiyor, susuyor ve düşünüyor.

images-5

Altın Küreler’de Meryl Streep’in yapmış olduğu bol dokundurmalı konuşmadan anlaşılacağı üzere, bir zamanlar Beyaz Saray’la çizgileri aynı olan ve ısmarlama filmlere ödüller dağıtan Akademi’nin bu sene özellikle insaflı davranacağını umuyor ve on dört adaylığı bulunan La La Land’in yanısıra Moonligt başta olmak üzere birbirinden önemli filmlere hak ettiği değeri teslim edeceğini tahmin ediyorum oturduğum yerden. Ve bileğinin hakkıyla almış olduğu altı Oscar adaylığıyla Manchester by the Sea’nin de öyle kolay kolay es geçilemeyeceğini anlamış bulunuyorum. Voltran’dansa senenin Kutsal Üçlüsü belirlenmiş oluyor böylelikle. Senaryosu ve karakterleriyle ön plana çıkan, ekseninde çok büyük bir trajedinin yaşandığı dram ağırlıklı filmin kimi anlarında, önüne geçemeyeceğiniz bir gülümseme yerleşecektir yüzünüze. Hayatın doğal akışındaki küçük detaylar gülümsetiyor tam da bu anlarda insanı. Bir trajedi, bir kayıp, yok olmaya yüz tutmuş bir ailenin son ve en genç bireyinin ortada kalmasının akabinde ne yapacağı sorunsalı ve cenaze merasimi planlanırken yaşananlar yer yer mizahi bir dille bazen beden diliyle bazen de sözlerle aktarılıyor izleyiciye. Aksi takdirde yaşananların ağırlığına katlanamaz ve trajik olaydan sonra Lee’nin tepkisine benzer bir tepki verme hissiyle duramazdık durduğumuz yerde.

downloadfile

Filmin ilk sahnesinde balıkçı teknesiyle açılmışlarken, Lee, henüz daha küçük bir çocuk olan Patrick’e soruyor “eğer bir adaya yanında sadece bir kişiyi götürme hakkın olsa ve onun en iyisi olduğunu bilsen, hayatta kalmayı bilen ve dünyayı daha iyi bir yer yapacak olan ve aynı zamanda seni de mutlu edecek biri olarak beni mi yoksa babanı mı seçerdin?” diye. Patrick seçme şansı varken ve babası halen hayattayken elbette babasını seçiyor. Ne Patrick ne Lee ne de abisi bilmiyorlar ki, bir gün gelecek ve Patrick için tek alternatif Lee kalacak geriye, hem de tüm isteksizliğiyle… Günümüze döndüğümüzde ise Lee’nin balıkçılıktan çok farklı bir iş yaptığına şahit oluyoruz. Dört apartmanın birden kapıcılığını yapıyor. Daire sakinlerinin ipe sapa gelmez dertlerini dinliyor, onlara dert anlatıyor, yol gösteriyor, aynı zamanda binaların elektrik ve tesisat işlerine koşuyor, çöplerini döküyor, kapının önündeki birikmiş karları kürüyor. Tuvaleti tıkananlar, ona aşık olanlar, sıkıntıdan çıldırmış ev kadınları musallat oluyorlar ara ara. O ise aldığı bahşişe, yaptığı işe bakıyor. Yakışıklı ve genç bir adam aslında ve sadece tamirat için gittiği dairelerde değil, gitmiş olduğu bir barda bile onunla konuşmak isteyen bir kız çıkabiliyor hemen yanında. Lee ise önündeki biraya bakıyor ve karşısındaki beyaz yakalılara düşmanlık beslemekle fazlasıyla meşgul olduğundan, yanındaki kızdansa az sonra çıkaracağı kavgaya, dağıtacağı suratlara odaklı en fazla. İşvereni onun güvenilir olması ve iyi iş yapmasının yanısıra kaba saba olduğunu, dost canlısı olmadığını söylüyor yüzüne. Günaydın bile demeyen Lee, bir bodrum katında tek odalı bir evde tek başına yaşıyor. Bir gün çalan telefonuyla, bir buçuk saat uzaklıktaki Manchester’a gitmek üzere yola çıkıyor. Hastaneden aranıyor Lee ve uzun zamandır kalp hastası olan abisi son anlarını yaşamakta. Trafik sıkıştığından, onun son anlarına yetişemiyor. Morgda vedalaştıktan sonra, okulun hokey takımında oynayan Patrick’in yanına gidiyor haberi vermek için. Amca yeğen bir başlarına kalıyorlar. Lee bir yandan cenaze ayarlamalarını yaparken, diğer yandan motoru bozuk tekneyle ne yapacağını düşünüyor kara kara. Patrick’in vasisi olarak atanıyor. Üstelik oldukça hevessiz ve bir şekilde ve her şekilde sorumluluktan kaçtığını görüyoruz. Film boyunca Patrick’e bir yuva bulmak peşinde çabalayıp duruyor Lee. Kanından ona kalan tek kişi ve biricik abisinin de tek mirası. Çocuksa onunla beraber gitmek istemiyor çünkü burada bir düzeni var. Okulu, arkadaşları, birbirinden habersiz iki kız arkadaşı, babasından yadigar motoru bozuk teknesi, oynadığı iki spor takımı ve gitaristi olduğu da amatör bir müzik grubu var. Kapıcılıkla geçimini sağlayan amcası için vazgeçilmez bir şey olmadığını düşünüyor Quincy’de bulunmanın. Oysa ki Manchester’daki fısıltıların içinde çok önemli bir yeri var Lee’nin. Ona iş verilmemesinin, efsane kabul edilmesinin de bir nedeni var.

images-6

Lee ile ilk tanıştığımız andan itibaren insanlara yadırgatıcı gelen tepkileri oluyor. Küfür edebiliyor en olmadık yerde, içince olay çıkarıp yumruk sallıyor, kafa atıyor, sanki olay çıkarmak için içiyor, dayak yiyinceyse sakinleşiyor. Acısı ona hayatın gerçeklerini unutturuyor bir süreliğine; aynı zamanda nereye giderse gitsin taşımak zorunda olduğu geçmişini de. İçine kapanık, canı istemediği takdirde canının istemediğine tek kelime etmiyor, kimseye nezaket gereği jest yapmıyor, ondan hoşlandığını bildiği halde daire sahibi kadının verdiği bahşişi hiç önemsemeden alıyor. İstemediği bir şey, beğenmediği birisi ya da onaylamadığı bir olay olduğunda hemen o kişinin yüzüne söyleyiveriyor. Çok kolay hayır diyebiliyor insanlara. İnsan sosyal bir varlık ve Lee kendini insanların ne düşündüğünden bu kadar soyutlamış yaşarken, yaşadıklarından geriye kalan yaşayan bir “ölü” adam olduğu düşüncesi yerleşiyor zihinlerde.

kinopoisk.ru

Flashback’lerin Lee’nin anıları vasıtasıyla kullanımı ise hem senaryonun hem de rejinin başarısı. İlk başlarda yadırgatıcı ve bir parça anlaşılmaz görünse de, filme anlam katan en önemli unsur oluyor zamanla. Kyle Chandler’ın canlandırdığı abiyle morg haricinde tanışmamız mümkün olamayacak çünkü başka türlü, çocuklarla da, Lee’nin babasıyla da. Sanki yaşıyorlarmış hissi uyandırıyorlar izlerken. Filmi özel kılan bir başka unsursa, Lee’nin travmasının nedenini seyirciye açan sahnenin sona saklanmayışı. Bu durum filmin ikinci yarısını sıkıcı kılmıyor elbette ve bütünlüğünü de bozmuyor. Filmi yarıladığımızda neler olduğunu öğreniyoruz ve bakış açımız değişiyor ister istemez. Lee’nin açısındansa değişen bir şey yok. O her zamanki solgun, renksiz ve gülmeyen yüzüyle dolaşıyor, hep düşünceli, hep mutsuz, zor taşıyor sanki nazik gövdesini. Eski eşi Randi’nin tekrar hamile kaldığını öğrendiğinde, dinlemeye tahammül edemiyor daha fazla, hemen bir bahane bulup telefonu kapatıyor yüzüne. Randi ise olaydan sonra ağzına geleni söylemiş olsa da, günah çıkartıyor Lee’nin karşısında ve seni seviyorum diyor. Ortak bir geçmişleri var ve filmin en acıtan tarafı da bu oluyor; sevgileri bitmeden, onu tüketemeden ayrılmış olduklarını anlıyoruz. Ama böyle bir olaydan sonra geri dönüş mümkün görünmüyor, özellikle de Lee açısından. Film boyunca büyük bir başarıyla verilen ve benim de takipten yorulduğum bir başka unsur da, Patrick’le ne yapacağına dair sil baştan yazdığı senaryolar. Önce beraberinde götürmeye karar veriyor. sonra orada kalmaya. İş bulamayınca tekrar gitmeye karar veriyor ve en nihayet on sekiz yaşına kadar vasisi olabilsinler diye evlatlık veriyor aile dostları olan ve düzenli bir hayat yaşayan Charles ve eşine. Lee nihai kararını verdiğinde ise bir oh çekiyoruz, omuzlarındaki yük kalkınca, hafifliyoruz bizde ister istemez. Ben o adam değilim derken aslında hiçbir zaman sorumluluk almaya meyilli olmadığını en az onun kadar bilsek bile olan olmuş bir kere. Mümkün olsa o anları değiştirebilmek için neler yapardı kim bilir ama sil deyince silmek olmuyor, kovmakla da kötü hatıralar gitmiyor. Herkes kendi filminde başrol oynuyor bir şekilde.

Kenneth Lonergan benim ilk kez müşerref olduğum bir yönetmen ve bu size şunu düşündürtecektir eminim: ”Nasıl bilmez?” cevap veriyorum: ”Bilmem bilmem.” Apartmanımdaki tüm komşuları da tanımıyorum. Gene cevap veriyorum, bu defasında sormanıza fırsat vermeden:”Tanımam tanımam.” Önemli olan bundan sonra bilecek olmam filmin yönetmeni ve ayrıca oyun yazarı ve senarist olan Lonergan’ı. Bir aktörün başına gelebilecek en iyi rollerden biri olarak gördüğüm Lee Chandler rolündeki Casey Affleck içinse Oscar kaçınılmaz olabilir, en yakın takipçisi ise Ryan Gosling. Affleck dışındaki tüm oyunculuklar da yerli yerinde. Ufak tefek sürprizler ki bunların başında çok Hıristiyan rolünde bir görünüp bir kaybolan Matthew Broderick sürpriz oldu gerçekten de. Söylenenlere bakılırsa proje aşamasında yönetmen koltuğuna oturmayı düşünmüş olan Matt Damon’ın ismine yapımcılardan biri olarak rastlıyoruz ve bir şekilde Affleck kardeşlerle yaptıkları işler yarıyor hepsine. Öyle ya da böyle iyi ki ”Manchester by the Sea” tam da bu kadroyla ortaya çıkmış diyor, yazımı bitiriyorum ben de.

images-3

MOONLIGHT

hqdefault
little,Chiron,Black

MOONLIGHT :

“Bir noktada kim olduğuna kendin karar vermek zorundasın. Bu kararı senin için kimsenin vermesine izin veremezsin.” Juan

“Çocukken senin gibiydim.Bir keresinde yaşlı bir kadının yanından koşarak geçiyordum. Kadın aniden yoluma çıktı. Beni durdurdu. Dedi ki, etrafta koşarsan, düşersin. Düşersen de her yerin mavi mor olur. Sen mavi misin? Ben sana böyle diyeceğim. Mavi.” Juan

“Ne olduğunu tek sen bilebilirsin.” Teresa

Çook iyi bir film Moonlight. Bu cümlenin üzerine kurduğum her cümlenin, yaptığım her yorumun bundan böyle evrende bir fazlalık olacağını bile bile yazıyorum bu satırları. Senenin en derin, en hüzünlü, yorucu ve melankolik hikayesi ile karşı karşıya olduğumuzu düşündürtüyor bu muazzam hikaye. Israrla ve de üzerine basa basa hikaye dememin sebebi de senaryonun orjinalinin 1980 doğumlu yazarı Tarell Alvin McCraney’nin otobiyografik özellikler taşıyan bir hikayesinden uyarlanmış olmasından kaynaklı. Film bu vesileyle olsa gerek oldukça idareli, ölçülü ve akılcı bir şekilde planlanmış. Bir romanın bölümlerini okuyoruz sanki izlerken. Aynı karakterin üç farklı evresinden hiçbirine daha büyük ayrıcalık, daha fazla alan tanınmamış. Hiçbirisi ne oyunculuk ne de önem açısından bir sıralamaya tabi tutulacak gibi değil. Her karakter kendi derin hüznünü yaşamış ve yaşatmakta bir yandan da. Çocukluk, ilk gençlik ve yetişkinlik dönemlerini kapsayan bu üç farklı evre arasındaki geçişlerse hiç hissettirmeden ve yadırgatmadan aktarılıyor izleyiciye. Bu ve daha da bir sürü dokunaklı anlarıyla Moonlight silindir gibi ezip geçiyor insanı. İyi ki izlemişim dediklerimden. Bana çok şey katanlardan. Anlam ifade edenlerden.

mahershala-ali-hd-image-still-moonlight
Juan
images-4
Black

Uyuşturucu satıcısı Juan’la açılıyor film. Ağzından mıknatısla laf alabildiği küçük, siyah çocuğu evine getiriyor. Çocuksa onu kovalayan çocukların şiddetinden zar zor kaçarak sığındığı metruk bir eve hapsediyor kendini. Çocuklar ellerine geçeni yıkık dökük evin camlarına fırlatırlarken, o ise sinmiş olduğu köşesinde kurtarılmayı ummazken, kapıyı kırarak içeri giren Juan’ı o andan itibaren hayatının merkezi ve kurtarıcısı olarak görüyor. Çünkü babasız, çünkü çaresiz, onun farklılığını bilen akranları ya da daha büyük çocuklarca her fırsatta eziliyor. Yürüyüşü, giyinişi, hal ve hareketleri onu ele veriyor ne yaparsa yapsın. Çünkü biliyorlar ki o farklı. Kendisiyse bunun farkında değil. Zaten evde ara ara yoksunluk krizleri geçiren bağımlı bir annesi var ve böyle anlarda öz oğlunu paramparça ettiğini düşünmeden, ağzına geleni söyleyebiliyor. Eve geldiğinde yabancı ve sevimsiz adamlarca karşılanıyor. Kimi zamansa kafası bir dünya annesi onu pervasızca evden kovalıyor, annesi erkekleri rahat rahat eve alabilsin diye. Bunu da uyuşturucu parası için yapıyor. Çocuk bir gün eve geliyor ki, televizyon gitmiş. Ocakta kaynattığı koca kova kaynar suyu küvete dökmek için taşırken o kadar küçük görünüyor ki insana. Bir başına yıkanıyor küvetin içinde beyaz köpüklerin içinde. Televizyonda gittiğinden tek bir ses yok evde. Etrafında onunla konuşan bir büyük yok, yol gösteren de; hal böyle olunca Juan gökten inmiş bir melek, bir baba figürü oluyor çocuğun gözünde ve hayatı boyunca yakalayabildiği nadide fırsatlardan birine dönüşüveriyor karşılaştıkları ilk andan itibaren. Konuşmayı sevmeyen çocuk, can kulağıyla dinliyor onu. Zamanı geldiğinde ne olacağına ışık tutan onun sözleri oluyor ve kendi seçimlerini yaşıyor bir yerde ilerde. Babasını bilmediğinden, babası yerine koyduğu Juan’a dönüşüyor hayatta. Gel zamaan git zamaan…

moonlight-mahershala-ali-barry-jenkins-awards-season-gotham-news-jpg-644x761_q100

Küçüklüğünden itibaren farklı bir çocuk Chiron(Şaron okuyunuz). Konuşmayı değil, dans etmeyi ve yemek yemeyi seviyor. Oğlanlarla oynasa da, bir süre sonra sıkılıyor yanlarında durmaktan, anlamsız şeyler peşinde gün boyu koşuşturup durmaktan. Kimseye üstünlük taslamıyor, kaba kuvvete başvurmuyor, sürüye katılmıyor, hal böyle olunca da günah keçisine dönüşüyor. Aynı mahallenin çocukları olan itici veletler de onunla beraber büyüyorlar bir yandan. Tek ve en yakın arkadaşı olan ve ona Black lakabını takan Kevin’la olan yakınlığı, çok farklı boyutlara taşınıyor zamanla. Chiron’un hayatından önemli kesitlerin aktarıldığı her dönemde bir şekilde var oluyor Kevin uzak ya da yakın. Tıpkı ihtiyacı varken onu sevmesini bilemeyen, en sonunda da her şeyi mahvettiğini kabul eden annesi gibi. Chiron iyi ve yufka yürekli bir çocuktan, öyle de bir adama dönüştüğünden annesini affedebiliyor ama film boyunca en çok sorguladığım şeylerden biri oluyor benim de, herkesin anne olup olamayacağı, dolayısıyla biyolojik olarak ebeveyn olmanın kimi zaman bir anlam ifade etmeyişi. Kan bağı sorunları çözmüyor burada olduğu gibi, daha büyük sorunlar yumağını getiriyor beraberinde kimi zaman, sadece daha kolay affediyorsun kendi kanından olanı ve tek tesellin oluyor bu. Henüz küçüklüğünde daha annemden nefret ediyorum derken, bu hali değiştirmek mümkün olmadığından günlerini kendilerini adamdan sayan zorba piçlerin tacizlerine karşı çaresizce durmaya çalışarak geçiriyor. Kendini savunmasını bilmiyor ve bu ona hiç öğretilmemiş. Zaten tabiatından kaynaklı bunun aksine izin vermemiş özel durumu da var. Filmde üç kişinin ona dokunmasına izin veriyor sadece. Biri ona yüzmeyi öğrettiği esnada Juan, diğer ikisi de annesi ve Kevin. Chiron gay olmasına rağmen Kevin’dan sonra ve başka hiçbir erkeğin kendisine dokunmasına müsaade etmemiş. O da hiçbir erkeğe dokunmamış. Juan’dan dinleyip özümsedikleri doğrultusunda yolunu çizmiş ve savunma mekanizmaları geliştirmiş kendine. Üçüncü bölümde karşılaştığımız Black’e dönüşmüş küçük Chiron’a, en az Kevin kadar şaşırıyoruz biz de. Okulda yumuşak lakabı takılan çocuktan, dişleri altın kaplama, kaslı dövmeli bir vücuda sahip sert bir adam çıkmış ortaya. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarındaki tacizden ne kadar bunaldıysa, onu sürekli taciz eden oğlanın sırtında kırdığı sandalye bir milat teşkil ediyor onun için. Polisler onu kelepçelemiş götürürlerken, bindirildiği arka koltuk camından son bir kez bakıyor Kevin’a sırrımızı saklayacağım dercesine. Miami sayfası böylelikle kapanıyor ve Atlanta’da sıfırdan başlıyor her şeye. Bunca yıl boyunca Kevin’ın neler yaşadığını da öğreniyoruz kendi ağzından. İşler onun için de pek iyi gitmemiş. Bir kez evlenmiş, bir çocuğu olmuş. Normal görünmeye-her ne demekse, normal olmaya çalışmış elinden geldiğince. Hiçbir zaman, hiçbir işe yaramadım diyor kendi ağzıyla. Yapmak istediklerini yapamamış, hiç kendi olamamış. On sekiz aylık şartlı tahliyesi, çocuğu ve işi ona hayatından geriye kalanlar. Aşçılıktan kazandığı çok az parayla geçinmeye çalışıyor. Hayatta bir kazananın olmadığını görüyoruz-siz, ben öyle değilim, neler neler yaptım, ne marifetlerim var diyenlere de aldanmayın fazla, şu tek giriş çıkışlı dünyada. Siz bence ben diyene dönüp de bakmayın bir kez olsun daha-. Okul hayatı boyunca ve nihayet bir yetişkin olduğunda rol yaparak kendini akran baskısından kurtarmış Kevin da mutlu olamamış. Bir gün restoranına gelen bir adamın müzik kutusundan istediği şarkı ona Chiron’u anımsatınca, telefonunu istemiş Teresa’dan. Şimdiyse karşı karşıya gelmiş otururlarken, sanki daha önce provasını yaptığı şarkı oluyor onların sesi. John Berger “Hoşbeş” adlı deneme kitabının bir bölümünde “Zenginler şarkıları dinler; yoksullar şarkılara tutunur ve sahiplenir. Hayat zehir ve baldan ibarettir. Anlaşılmaz hayatlarımızın şarkısını söyler bize.” diyen Cesaria Evora’ya kulak vermişti. Geçmiş tecrübeleri anlatan, söylendiğinde şimdiyi dolduran, bir taraftan da gelecekteki bir dinleyen kulağa ulaşmayı umut eden, hep ileriye uzanan, illa ki yolculuklara dair olan ve genel olarak akıbetleri, geri dönüşleri, karşılamaları ve vedaları anlatan şarkının kaderini yaşıyor Chiron ve Kevin, birkaç dakikalığına da olsa.

wxrjosjox9uymm7oaoj4x6klluzqapluxcnwe5h4b9ms0v3rg9yt7iojxyohbcjbhdmdrgxgyisgfql4fmjpkbicmv6ynncjnk6ljakze7grw480-h240-nc

2017-01-23-18-28-46-1716650500

Kendisine yumuşak denen, bağımlı ve öfke kontrolü olmayan bir annenin elinde ne yapacağını bilemeden yaşamaktan ötürü içe kapanıp sessizleşen, cinsel kimlik sorunları arasında sıkışmış kalmış, kendince bir çıkış yolu arayan ve hayatında tanıyıp bildiği tek baba figürünün de uyuşturucu satışından geçimini sağladığını öğrenen, insanların acımasızlığına isyan ederek en nihayet bir gün kendi verdiği kararla kendisi olmaktan vazgeçen, bu yüzden de ipekten kozasını ören Chiron’un tesellisiz geçmiş hüzünlü hayatının tanıkları olarak ayrılıyoruz sinema salonlarından. Bu senenin en sarsıcı filmiydi ben’im açımdan-ben de ben dedim sonunda, iyisi mi siz de bakmayın bir kez olsun bana-. Harika bir afişe, içli bir soundtrack çalışmasına(Little’s Theme ve The Middle of the World başta olmak üzere), Nicholas Britell gibi başarılı bir kompozitöre, neyi ne kadar anlatması gerektiğini çok iyi bilen bir yönetmene, sağlam bir hikayeye sırtını yaslamış, geleceği parlak oyunculardan oluşan da bir kadroya sahip filmden aklımda kalan Caetano Veloso’dan Cucurrucucu Paloma eşliğinde siyah çocuk bedenlerin deniz kenarında ve parlak ayışığının altında coşkuyla kıyıya vuran dalgalar arasında varoldukları sahne başta olmak üzere, ilk önce dalgaların ortasında Juan’ın emin kollarında yüzmeyi öğrenen küçüğün hemen akabinde tek başına kulaç atarak suyun yüzeyinde kalma gayreti ve paralel gidecek olan hayatı ve son sahnedeki bakışı ben’im için unutulmazdı. O kadar ki, illa ki izleyin ve izletin. Chiron’un sınıftaki sandalyesini bir hışımla içeri girdikten sonra, kendisini hayatı boyunca taciz eden ve bu sadislikten zevk alan zibidinin sırtında parçaladığı sahnenin akabinde sessizce yere yığıldığında içinizin yağları erimez ise ve oh olsun demezseniz eğer ben de Meriç değilim. Senenin muazzamı, kıymetlisi ve en özelidir: Barry Jenkins’ın Moonlight’ı.

“Bazen o kadar çok ağlıyorum ki suya dönüşecekmişim gibi hissediyorum.”
i.little
ii.Chiron(Şaron)
iii.Black

moonlight
Trump’ın Oscar’lardaki olası favori filminin toplu halde kadrosu

LA LA LAND

images-2

LA LA LAND :

“Bu hikaye hayal kuran aptallara gelsin
  Her ne kadar çılgın görünseler de
  Bu hikaye kırılan kalplere gelsin
  Bu hikaye çıkardığımız karışıklığa gelsin.”

Ünlü müzikal tiyatro yönetmeni Bob Fosse, Moulin Rouge’u izleyebilseydi eğer, nihayet iyi bir müzikal izledim, artık huzur içinde ölebilirim diyecekti. Ama öldüğünde yıl 1987 idi. Moulin Rouge ise 2001’de çekildi. Aradan geçen yıllar içinde Chicago, Mamma Mia, Les Miserables dışında çok tatminkar işler çıkmadı bu dalda, benim açımdan, belleğimde kalan. Ta ki gencecik bir yönetmen La La Land diyene kadar. Bob Fosse, Azrail’i bir kerecik olsun daha oyalayıp, 2016’yı da görebilseydi eğer, bu son olmak suretiyle huzur içinde başını önce yastığa, sonra da musalla taşına koymak için yeterli nedene sahip olabilirdi-musalla dedim bir kere dönmeyi de düşünmüyorum. Damien Chazelle, Whiplash’ın üzerinden çok da zaman geçmemişken çok zor bir işin altından kalkabilmiş eline yüzüne bulaştırmadan. Deha böyle bir şey anlaşılan, ikide iki başarı hem de bu genç yaşta… Komedi müzikal dalında Altın Küreler’de aldığı en iyi film ödülünün yanında, yedi ödülle ayrılmış kendisi ve ekibi aynı geceden. Öte yandan Oscar yarışında “muazzam” Moonlight ve henüz izleyemediğim Manchester by the Sea olacaktır tahminim en yakın takipçileri ama iyi müzikal de öyle kolay kolay çıkmıyor ki. Dolayısıyla şaşayı seven Akademi açısından bakacak olursak, en iyi film dalında Oscar alacağına kesin gözüyle bakıyorum kendisine, şimdiden-haydi durma şaşırt beni Moonlight!- Moulin Rouge’dan sonra izlediğim en iyi müzikal La La Land. Üstelik bir yeniden yapım değil ve son derece özgün. Türü sevmeyenlerin bile karşı çıkamayacağı bir film var karşımızda. Can sıkmamak çok mu mühim diyenleriniz çıkacaktır aranızda ya da şöyle toplumsal gerçekçi bir müzikal olsun diyenleriniz. Demiyor musunuz? Yerim sizi. Müzikal bir süre sonra bayabilir, bayarsa iç geçirtir, iç geçiren kişi of’lar. Kimse of’layan bir izleyici görmek istemez sinema salonunda, özellikle de çok milyon dolarlık yatırım yapmış büyük büyük yapımcılar. Chazelle tüm bunlara geçit vermeyerek, dehasını çıkarmış ortaya. Ekip bir yere kadar. Yönetmen iyi olmazsa, ekip ne yapsın, şapkadan tavşan mı çıkarsın ara ara? Ciddi bir eleştiri okuyacağını sanarak bu şimdi ne yazmış diyen okuyucuya sözüm şudur benim de: “LALA” LAND, işte bu kadar. Hayal kuran bir aptal, kalbi kırık bir çılgın var karşınızda karışıklık çıkarma meraklısı olan. Ne sanmıştınız ki?

The Revenant’da yönetmen Inarritu’nun uzuun plan sekans sahnesini hatırladıysanız ve üzerine daha da iyisi gelmedi diyorsanız eğer, La La Land başlar başlamaz köprünün üzerinde yaşanan cümbüşlüsünün izahı yok gerçekten. Görüntü yönetmeni İsveç doğumlu Linus Sandgreen’e dikkat! Emmanuel Lubezki kadar başarılı bir iş çıkarmış 72 doğumlu yetenek. Köprünün üzerinde, trafikte, arabalarının içinde sıkışmış kalmış insanların geçmişte kalmış birkaç güzel anını düşünerek hayıflanmasına, hayallerine, hayal kırıklıklarına, yeni güne dair umutlarına ve salıverseler eğer içlerinde koşuşturup duran coşkun atların neler yapabileceğine tanıklık ediyoruz kısacık zaman zarfında. Konuşmaları bölen iphone melodileri, günümüz filmlerine yapılan atıflar ve geçmişle günümüz arasındaki tezatlıklar da olmasa, kendini kaptırmış izleyiciyi kolaylıkla müzikallerin parlak dönemlerinde geçtiğine inandırabilir kendini La La Land. Bu senenin en nostaljik filmidir kendisi. Kış mevsiminde başlayıp, beş yıl sonra yine bir kış mevsiminde biten, Casablanca başta olmak üzere bir çok filme göndermeler yapan, yıllar sonra karşılaştıklarında bir gülücüğü birbirinden esirgemeyen, severek ayrılanların anlatıldığı bir film olmuş aynı zamanda. Bir sürü acımasızlık, kötülük ve felaketler silsilesi dört bir yandan üzerimize yağarken, romantizmden nasibini almayı unutmuş bünyelere tatlı bir şurup gibi gelecektir La La Land ve evet hiçbir filmin adını bunca sıklıkla tekrarlamamıştım. “La La Land” “La La Land” “Lala Land”

rs-la-la-land-3d3a431a-8329-4539-b953-51e2d61a396c

Sebastian rolündeki Ryan Gosling caz müziğine tutkun bir piyanisti canlandırıyor. Değerinden az ve ufak işlere gidiyor para kazanmak uğruna. Restoranlarda yemek müziği çalıyor çatal bıçak sesleri arasında. Aynı zamanda müzmin, çekingen ve yalnız bir bekar ve tutkusu yüzünden kadınları ikinci plana itmiş; ta ki oyuncu olmak için eleme eleme dolaşan, Warner Stüdyoları’nın içindeki kahve dükkanında çalışan, Hollywood partilerinde ona asılan ya da bilgiçlik taslayan erkeklerden yaka silkmiş Mia’yla karşılaşana dek. İkisi de duyarlı kişiliklere sahipler, Sebastian’sa biraz daha fazla duyarlı. Mia oyuncu olmak için gelmiş Los Angeles’a, O.C. ve Tehlikeli Düşünceler’in elemelerine katılmak için burada ve geride yarım bıraktığı hukuk fakültesi var. Pişmanlığını dile getirse de, oyuncu olabilmek için tırmalıyor bir yandan da deyim yerindeyse. Greg, ona bu ve benzer konularda defalarca yol gösteriyor daha sağduyulu olduğundan. Kendi yazmış olduğu oyunda oynamasına vesile oluyor, “yaz” diyor ona ve Mia ondan ve oyunculuk hayalinden tam vazgeçtiğinde devam etmesini sağlıyor peşinden giderek. Son bir kez elemelere katılmasını sağlıyor. Ve ona caz müziğini sevdiriyor, ilk tanıştıklarında Mia nefret ediyorum dese de. Cazın tarihini, içeriğini, nereden geldiğini anlatıyor. New Orleans’da ucuz bir otelde, beş farklı dil konuşan ama birbirleriyle konuşamayan insanların sırf iletişime geçebilmek için keşfettikleri bir yöntem olarak doğmuş bir tarihte. Sebastian dünyanın bu ölmeye yüz tutmuş müziğini sahipleniyor tutkuyla. Ben varken, buna müsaade etmem diyor. Kendi kulübünü kurarak ne isterse çalması en büyük arzusu genç adamın. Fakat hayat laftan anlamıyor ve bu mutlu beraberliğin çatırdamasına neden olacak ve melodrama yol açacak olaylar silsilesinin tohumları hızla ekiliyor, kader ağlarını örüyor. Sebastian şöhreti yakalıyor ve dolayısıyla parayı da. Kayıt yapmak için müzisyeni olduğu caz hariç her şey çalan grupla diyar diyar geziyor deyim yerindeyse. Mia ise tek başına oyun yazıyor; sergileyebilmek için de bir tiyatro salonu kiralıyor. Bir avuç izleyiciye-ki onlar da arkadaşı-karşı oynuyor ilk gece ve bir fiyasko olarak görüyor sahne performansını. Kaç yaşında olursa olsun, dışarıdan gelen ve kendini kabul ettirmeye çalışan bireyin bir yerde tutunabilmesinin, ismini duyurabilmesinin ne kadar güç olduğunu görüyoruz Mia’nın çırpınışlarını izlerken. Sırf bu yüzden içerliyor Sebastian’a. O çabalayıp dururken, Sebastian’ın ayağına geliyor çoğu şey. Son gittiği seçmelerde filmin başında Sebastian’a anlattığı oyuncu olma hevesinin ilham kaynağı olarak gösterdiği halasının hüzünlü hikayesini anlatıyor: “Biraz delilik bir anahtar gibidir, Bize görmek için yeni renkler verir.” Sanat çok akıllı işi değil diyor Mia alınan riskler de göz önüne alındığında ve haklı da.

images-3

Ryan Gosling’in seslendirdiği “City of Stars”, film bittiğinde de dolanacaktır dilinize, tıpkı benimkine dolandığı gibi. La La Land’de ayrıca bizim onu ilk gördüğümüzdeki keşiş hayatına devam eder buluyoruz Sebastian’ı yıllar sonra. Hep hüzünlü, yalnız ve caza tutkusunu kaybetmemiş olarak. Altın Küre ödül töreninde Cecil B. DeMille ödülünü almak üzere sahneye çıkan Meryl Streep’in dediği gibi tüm Kanadalılar kadar kibar olan aktör gösterişten uzak ama içten bir oyunculuk sergiliyor. İçe kapanık bir karakteri süssüz püssüz oynuyor. Emma Stone’a gelince o da hiç tecrübesi olmamasına rağmen seslendirdiği şarkıların hiçbirinin altında ezilmiyor ve duygularını vücut dilini kullanmasına gerek kalmadan, sadece gözleriyle ifade edebiliyor. Yemek masasında Sebastian’la atıştıktan sonraki hayal kırıklığını daha iyi ifade edebilecek bir yol olabileceğini düşünemiyor insan. Ryan Gosling’in performansının, Emma Stone’unkinin yanında ezildiğini düşünenler içinse Hollywood manzarası arkalarında Fred Astaire-Ginger Rogers’a bir saygı duruşu niteliğideki danslarını izlerken birbirlerini ne kadar iyi tamamladıklarını görmek yetiyor. Filmin sonunda Mia’dan Mia Dolan doğarken, Sebastian, Sebastian olarak kalıyor. Bir filmi unutulmaz kılan sahnelerle yaşar filmler ve La La Land’de bunlardan pek çoğu varolmasına rağmen tek kalemde açıklamak gerekirse tamamiyle eksiksiz ve kusursuz bir müzikal olması en büyük artısı. Hayatınızdan çalacak bundan iyi, bundan keyifli bir iki saatiniz daha olmayacaktır inanın. Muhakkak izlenmeli, özellikle de buruk veda sahnesi ve olasılıklar üzerinden dönen dünyanın bir başka seferde nasıl bir hal alabileceğini göstermesi açısından çok çok önemli.

“Louis Armstrong sadece ona verilen parçaları çalabilirdi ama o tarihe geçti.” Sebastian

la_la_land_ryan_gosling

FENCES – ÇİTLER

images-7

FENCES – ÇİTLER :

“Bazı insanlar insanları uzak tutmak için çit inşa ederler. Diğerleriyse insanları içerde tutmak için.” Bono

“Sen hala bir hiç’i kovalıyorsun. Hayat sana bir şey sunmaz. Sen kendin kazanırsın.” Troy Maxson

“En az ihtiyacı olan hep daha şanslı oluyor.” Rose Maxson

”Bir tohum ektim, izledim ve dua ettim. Çiçeklensin diye bekledim. On sekiz yıl sonra anladım ki toprak kayalık ve kıraç. O tohum hiç çiçek açmayacak.” Rose Maxson

Fences, aynı zamanda Oscar’lı oyuncu Denzel Washington’ın yönetmenliğini yapmış olduğu üçüncü uzun metraj çalışması. Filmin uyarlanmış olduğu Tony ödüllü oyunun senaryo yazarı Tony Kushner’ın adı sadece yürütücü(tamam tamam idari) yapımcı olarak geçmekle beraber, biraz da 2005 yılında aramızdan ayrılmış olan siyahi yazar “August Wilson”ı onurlandırmak adına bu şekilde düşünülmüş anlaşılan. Pittsburgh doğumlu yazar ise daha önce yine beyazperdeye uyarlanmış olan “Piyano Dersleri”nden sonra “Çitler” ile de drama dalında iki defa Pulitzer ödülüne layık görülmüş; başka başka oyunlarıyla kazanmış olduğu daha da birçok ödülün yanında. Ölümü “Siyahi Amerika’nın Tiyatrosunun Şairi 60 yaşında öldü” başlığı altında duyurulmuş yazılı basında. Hayat hikayesine vakıf olduğunuzda oyunlarındaki paralellikler çıkıveriyor karşınıza. Alman asıllı, beyaz, fırıncı, çok içen, sinirli mizaca sahip bir baba ve Afro-Amerikalı bir annenin altı çocuğundan biri olarak gelmiş dünyaya. Irkçı yaklaşımlar yüzünden yarım bıraktığı eğitimini kendi başına kütüphanelerde geçirdiği saatlerle doldurmuş kolaylıkla. Yirmi yaşında şair olmaya karar vererek “Black Power” hareketinden esinlenip 1968 yılında bir grup şair arkadaşıyla birlikte bir tiyatro atölyesi ve sanat galerisi kurmuşlar. Hiç tecrübesi olmamasına rağmen hem reji yapmış hem de aktör olarak rol almış. Wilson 1999 yılında verdiği bir röportajda en çok etkisi altında kaldığı 4B’den bahsediyor. İlki ve en önemlisi olan Blues, Jose Luis Borges, oyun yazarı Amiri Baraka ve dördüncü olarak ressam Romare Bearden. İki B daha ekliyor bu harikulade dörtlüye; her ikisi de Afro-Amerikalı olan yazarlar Ed Bullins ve James Baldwin. Hollywood 1990 yılında Fences’ı filme çekmek istediğinde, yazar, siyahi yönetmen konusunda diretiyor ve proje ancak 26 yıl sonra tıpkı istediği gibi siyahi bir yönetmenin elinde hayata geçiriliyor. Üstelik Broadway’de sergilenen oyunun tüm kadrosu olduğu gibi yer alıyor filmde.  Ve biliyorum ki filmin yönetmenindense, yazarı Wilson’la neden bu kadar uğraştığımı düşünmektesiniz ama neticesinde bu bir oyun uyarlaması ve filmi izlerken, film yönetmenindir ilkesinden uzaklaşıyor insan oyuncuların her zerresiyle oynadığı sahneleri izledikçe. En iyi yardımcı kadın oyuncu dalında almış olduğu Altın Küre ve olası Oscar’ını sonuna kadar hak ediyor Viola Davis. Yüz olarak binlercesini bulabileceğiniz bir rolde, akıl almaz bir performansla çıkıyor izleyicinin karşısına. Bu senenin Isabelle Huppert’le birlikte farklı çizgilerde, eline su dökülemez performanslarını sergilemiş oluyorlar benim gözümde. Gene yönetmeni es geçtiğimi düşünebilirsiniz ama Paul Verhoeven ve Denzel Washington olmasaydı da ne “Elle” ne de “Fences” olacaktı ve ikisi de birbirinden farklı kulvarlarda, apayrı dertleri olan ama çok güçlü filmler olarak kaldılar akıllarda.

downloadfile-1

Bir çöp kamyonunun arkasında bir yandan işlerini yaparken, gevezelik etmekten vazgeçemeyen iki adamdan daha geveze ve daha siyah görüneni çöp arabasının şoförlüğüne terfi olmak peşinde anlatıyor da anlatıyor filmin başladığı ilk anlardan itibaren. Hep beyazların şoför, kendilerininse çöp toplayıcısı olmasından yakınıyor. Beyazların araba sürme yeteneklerinin daha üstün olmadığını söylüyor. Olayların geçtiği yer ve zaman Ellilerin Kuzey Amerika’sında açık açık belirtilmese de Pittsburgh’daki bir evin çitleele çevrili arka bahçesi çoğunlukla. Troy Maxson rolündeki Denzel Washington ellilerinde, on bir kardeşli bir aileden gelen, okuma yazması olmayan, anlamadığı her şeye şeytan diyen, cebindeki son kuruşa, terinin son damlasına kadar ailesi için çalışan, sorumluluk sahibi, hayat dolu, zaman zaman direncini kıran yukarıdakiyle restleşip duran, deyim yerindeyse hodri meydan diyen, elinden geldiğince çapkın, gelmezse de çevresindeki tüm kadınlara karşı ilgili olmakla yetinmesini bilen, çilekeş karısının üzerine Floridalı bir gülü koklamaya başlamasının üzerinden uzunca bir süre geçmiş, şişeden cin içmeyi seven, arka bahçede gevezelik etmeyi seven, bir zamanlar Zenci liginde beyzbol oynamış, uzunca bir süre de hırsızlık suçu işlerken kazara adam öldürmekten girdiği hapishanede devam etmiş olduğu kariyeri dönemin ırksal engellerinden ötürü yüksek lige geçip iyi para yapmasını engellenmiş bir adam rolüyle çıkıyor karşımıza. İsyankar ruhlu Troy’un on sekiz yıllık karısı Rose, iki oğlu, Japonlarla savaşırken aldığı yara sonucunda kafasının bir miktarına yerleştirilmiş metal tabakayla yaşayan savaş gazisi kardeşi Gabe ve tek dostu, kendisi gibi çöpçü arkadaşı Bono’nun yıllara yayılı ilişkilerini izliyoruz film boyunca. Oturdukları evi devletin Gabe’e vermiş olduğu 3000 dolar sayesinde alabilmişler zamanında. Büyük oğlu Lyons babasız bir çocukluk geçirmiş, grubuyla beraber bir barda müzik yapıyor ama babasından on dolar borç isteyişinden anlaşıldığı üzere meteliğe kurşun atıyor, üstelik evli, sabah yataktan kalkma ve dünyanın bir parçası olma nedeni olan müzik dışında başka bir iş yapmaya da niyeti yok. Babası onu çöpçü olarak işe aldırabileceğini söylediğinde kimsenin ayak işini yapmak istemediğini söylüyor. Küçük oğlu Cory ise ergenlik çağında ve kendisiyle zıtlaşan babasıyla miktarınca zıtlaşıp duruyor hemen hemen her konuda. Oğlan beyzbol oynamak istiyor. Babası ise bütün kapıları kapatıyor ona. İstiyor ki oğlu kendi parasını kazansın. Meslek sahibi olsun. Kendisi gibi çöpçü olmasın. Ona kendi hayatından hiçbir şey dilemiyor. Beyazların onun önünü kapatacağını düşünüyor. Kısacası oğlu babası gibi olmak istedikçe, babası kendi gibi olmasın diye paralanıyor-bu ne yaman çelişki ve bu uğurda onu karşısına almayı göze alıyor hiç sakınmadan. Hep bahsettiği babasına dönüşüyor zamanla Troy. Bu cahil ve kaba saba adamın filmin sonunda ancak anlıyoruz oğluna yaptığı büyük iyiliğin boyutunu. Belki hayallerini gerçekleştiremiyor genç oğlan ama dönemin koşullarında bir hayalin kaçta kaçının gerçek olabileceğini bilmeden o hayalin peşinde koşturmanın gereksizliği karşısında bir meslek sahibi olmuş olarak çıkıyor karşımıza Cory. Babasından ve duyduğu sevgisizlikten ötürü orduya yazılmaya karar veriyor bir anda. Babası bilerek ya da değil bir asker olarak yetiştirmiş onu içten içe. ”Yemek var mı, var. Başının üzerinde bir çatı var mı, var. Sırtında giysi var mı, var.” Yıllar sonra baba evine döndüğünde abisinin hayatının daha kötüye gitmiş olduğunu ve üç yıl hapis yattığını öğreniyoruz. Devletin içinde kalıp erken emekli olmasını öğütlüyor ona abisi, burada bir şey yok derken. Hala çalıyor ve hala sabahları yataktan kalkmak için tek ”bir” nedeni var. Orada kalsa nasıl bir hayatı olacağını bilemediğimizden babasının ona büyük iyilik ettiğini görüyoruz. JFK ve Martin Luther King resimlerini görüyor Cory evin duvarlarında. İnsanın içi sızlar ya bazen, konu itibariyle insanın içini sızlatan çok anlar saklıyor içinde “Fences”. Biraz geveze başlayıp, öyle devam etse de izlemezseniz çok şeyler kaçıracağınız bir baba oğul, karı koca ilişkileri ekseninde yaşamın kendisi anlatılıyor tüm çıplaklığı ve acımasızlığıyla. Max’in dediği gibi hayatı olduğu gibi kabul etmek gerekiyor belki de aynı acımasızlığıyla. İnsanları oldukları gibi kabul eden bir başka isimse Max’in bu hayattaki tek dostu olan Bono. Hapishanede başlayan arkadaşlıkları biri ötekini ölmek suretiyle geride bırakana dek devam edecek türden. Bono onunla tanıştığı ilk andan itibaren, bu adamın yanında kalayım, beni bir yerlere götürür demiş kendince. Çok şey öğrenmiş Max’i izlerken. Hayata karşı durup direnmek, iyiyi kötüden ayırdetmek, aynı hataları yapmamak gibi. İyi bir baba olarak bir şeyleri düzeltme şansı hiç olmamış Bono’nun, on altı yıllık evliliğinden hiç çocuğu olmayınca. Bu yüzden de daha neşeli, daha kalabalık olan Max’lerin evinde uzun saatler geçiriyor gevezelikle her bulduğu fırsatta. Arkadaşının bir başka kadınla olan ilişkisini öğrendiğinde, Rose kırılmasın, yuvaları dağılmasın diye uyarıyor hemen arkadaşını. Max şoförlüğe terfi ettiğinde de, aralarına mesafe giriyor iki arkadaşın. Ama yine de birbirlerinden havadis alabilmişler eşleri sayesinde. İkisi de yalnızlık çekmiş bu dönemde. Ama en çok Max yalnız kalmış şoför koltuğunda, çöp kamyonunun arkasında beraber geçirdiği günler göz önüne alındığında.

maxresdefault

downloadfile

On sekiz yıllık evlilikleri boyunca kocasına sadık kalmış Rose Lee. O yüzden onun ihanetini duyar duymaz dizlerinin bağı çözülüyor. Halbuki asıl yıkımı kocası altı aylık zaman zarfında eve gelmediğinde yaşıyor. Yaşamının merkezine oturttuğu kocasının yokluğuna dayanmak çok daha zor onun için. Her şeyi sineye çekiyor vefakar ve cefakar bir eş olarak. İhaneti ilk duyduğundaki siteminin zerresi kalmıyor yıllar sonra. Kendi tercihlerini yaşadığını biliyor çünkü artık. Kendini biliyor bundan böyle artık. Çevresindeki herkes gibi iyi anıyor o da eşini. Evini hem heybetiyle, hem neşesiyle dolduran, daha ilk gördüğünde çocuk sahibi olabilirim dediği, ona tek isteği olan içinde şarkılar söyleyebileceği bir ev veren Max’in hayatını her şeyiyle sahiplenen Rose Lee yaşamın ona sunduğu seçeneği kendi iradesiyle kabul etmiş. İsteklerini, hayallerini, ihtiyaçlarını bir kenara atıp Max’in içine gömmüş. Max kadar boğulmamış hiçbir zaman. O sorumluluklarından bıkmış, kendisiyle ilgili bir başka seçenek sunan bir kadının kollarında teselli ararken, izleyiciler olarak sizler Rose gibi bir kadına bunlar yapılır mıydı diye homurdanırken, üzerindeki bütün sorumluluklardan ve baskıdan uzaklaşarak farklı bir adam olabilmeyi, çatıyı nasıl tamir edeceğini, faturaları nasıl ödeyeceğini düşünmekten kurtulmak için çırpınan bir adam duruyor orada, bir evin arka bahçesinde, tam da tıpkı bir hapishanenin çevresini sarıyormuşçasına dış dünyayla aralarına yüksek bir duvar ören çitlerin önünde.

25fences-history1-articlelarge
August Wilson

downloadfile-2

BACALAUREAT – MEZUNİYET

downloadfile

BACALAUREAT – MEZUNİYET :

“Bazen önemli olan tek şey sonuçtur.” Eliza’nın babası Romeo

“Bazen hayatta geçerli olan tek şey sonuçtur.” Eliza’nın babası Romeo

“Hayattaki bazı büyük adımlar küçük detaylarda gizlidir ve bazı fırsatlar kaçırılmayacak kadar büyük olur.” Eliza’nın babası Romeo

“Seni dürüst biri olarak yetiştirdik ama dünya böyle bir yer işte ve bazı durumlarda onların silahlarıyla savaşmamız gerekiyor.” Eliza’nın babası Romeo

“Bir trafik kazası olmuş. Dört ölü varmış. Biliyorum, çünkü kardeşim cenaze levazımatçısı ve bilgi için ambülans şoförlerine para veriyor. Çok fazla rekabet var efendim.” Emniyet Ressamı

Cristian Mungiu’nun benim izlemiş olduğum üçüncü uzun metraj filmi “Mezuniyet”, “4 ay, 3 hafta, 2 gün” ve “Tepelerin Ardında”dasından sonra gelen. Yine bir yönetmen olan George Miller başkanlığındaki 2016 Cannes Film Festivali Jürisi en iyi yönetmen ödülünü layık görmüş kendisine bu defasında. Üstelik bu kıymetli ödül öyle kıymetli bir ödülmüş ki Olivier Assayas ile aralarında kardeş payı yapmayı uygun görmüş ne yardan ne de serden geçmeyi sevmeyen kıymetli Cannes Jüri Üyeleri. Romen sinemasının en özgün adamlarından Mungiu ise sıradan hayatlar yaşayan mütevazi karakterlerinin omuzlarına kaldırabilecekleri miktarda sıkıntılı durumlar yükledikten sonra sistem eleştirisi yapmaya devam ediyor yine tüm ağırlığıyla ve evet ağırlık çünkü eğer sinemada dolayısıyla filmlerinizde bir ağırlık yoksa eğer bu tip ödüller öyle kolay gelmiyorlar önünüze. Hala Türkiye sineması yok maalesef ama Nuri Bilge Ceylan sineması var adından söz ettiren. Yılmaz Güney yaşıyor hala tüm başkaldırısı ve öfkesiyle. Öte yandan bir Romanya Sineması var ve Mungiu sineması da var buna ek olarak. Siz sormadan cevap veriyorum bu sefer de; çünkü ” HOŞGÖRÜ”. Var. Hissedilir şekilde hem de. Neden Türkiye ile Romanya’yı karşılaştırdığıma gelirsek eğer, Avrupa Birliği içerisinde nüfusunun büyük çoğunluğunu Ortodoks Hıristiyanların oluşturduğu en dindar ülkesiyle iyi anlamda sayılmayacak ne kadar çok benzerlik olduğunu özellikle yönetmenin bu son filmini izledikten sonra görüyoruz ama her ne olursa olsun bu kadar sert ve derinden ve de aleni sistem eleştirisi yapan, hele ki aldığı ödüllerle dünyada ses getiren bir yönetmeni havvaalanına adımını attığı andan itibaren vatan haini diye linç etmeden yaşatmazlardı Türkiye’de. Silivri’de bir başka çözüm olabilirdi bu tip sanatçı kavramını yalnızlaştırmak, ıssızlaştırmak, eğer çıkabilirse de şaşkınlaştırmak için. Günler, aylar, yıllar boyunca tıkıldığı dört duvar arasından çıktığında nasıl görünebilir ki insan? “ŞAŞKIN”. Girdiğinde nasılsa, öyle yani.

35e703ed-b67d-4446-84be-9e29585f5ad8

Film Romanya’nın Cluj şehrinde geçiyor. Yönetmen filmin ilk saniyelerinde bizi olayların büyük kısmının geçeceği semtin yüksek apartmanlarla çevrili bir mahalle manzarasının önüne götürüyor. Bir taraftan kimin kazdığı belli olmayan bir çukurun içinden bir görünüp bir kaybolan kürek tutan elin fırlatıp attığı toza toprağa bakıyoruz uzunca bir süre boyunca. Çok çeşitli okumalara açık bu sahnenin ardından Romeo isimli doktorumuz, onun kütüphanede çalışan mutsuz ve depresif eşi ve biricik kızlarının hayatına dahil oluyoruz bir anda, tıpkı evlerinin camını kırıp içeri giriveren taş gibi. Bu ve benzeri bir sürü aksilik peşlerini bırakmıyor ailenin film boyunca. Yolda giderken bir köpeğe çarpıyor ya da köpek onun arabasına çarpıyor, arabasının sileceklerini bükülmüş buluyor, bir kez daha ama bu sefer arabasının camı taşlanıyor ve bir sürü aksiliğe yol açan olay gerçekleşiyor; kızları Eliza okulunun hemen yanındaki inşaatta tecavüze uğramaktan son anda kurtuluyor. Romeo bu talihsiz olayı sevgilisi Sandra’nın evindeyken öğreniyor. Kızlarının sıkıntısında kenetleniyor aile. Sağ bileği incinen Eliza’nın kolunu alçıya alıyorlar. Eylül’de Londra’da iki farklı yerden Psikoloji bursu kazanarak üniversiteye başlayacak olan kızlarının final sınavları iyi geçmek zorunda. İşte asıl hikaye bundan sonra başlıyor: Bir babanın kızı için ve onun geleceği için paralanmasına şahit oluyoruz film boyunca. Saygın bir doktor kimliği olan, yaptığı ameliyatlardan bıçak parası almayan, hayatı boyunca ödün vermemiş adam kızı için umarsızca, bulduğu her dalı çekiştirmeye başlıyor. Haliyle de başına karlar yağıyor. İsmi akıllarda kalmasa da çok tanıdık bir yüzle karşılaşıyoruz filmde. “4 ay, 3 hafta, 2 gün”deki kızların yaşamına bir kabus gibi çöken doktor bu sefer de dul ve bir kız babası yardımsever ve misketle öfke kontrolü sağlamaya çalışan polis şefi rolüyle çıkıyor karşımıza. Emniyetteki ressamın vaftiz babası olan eski gümrük başkanı, şimdiki belediye başkan yardımcısını devreye sokmak hususunda aracı oluyor Romeo’ya kızının sınavı için. Yukarıdan, nüfuzlu bir tanıdık-çok tanıdık geldi değil mi, derdine deva olacak kızının meselesi hususunda. Karşılığında ise karaciğer nakli bekleyen siroz hastası başkanı ulusal nakil bekleme listesinde üste çıkarmak için Bükreş’te Sağlık Bakanlığı’nda çalışan bir yetkiliyi arayacak. Polis şefi arkadaşı sayesinde belediye başkan yardımcısına, belediye başkan yardımcısının vasıtasıyla da sınav komisyon başkanına ulaşıyor Romeo. Prensipte zamanında kendisi ve karısı için aklına gelse bile asla taviz vermeyeceği ne varsa yapıyor teker teker kızı için. Annesi ise tüm bunların adil olmadığını, daha hayatının başında olan kızlarının omuzlarına çok ağır bir yük yüklediklerini düşünüyor. Baba ise tüm bu yozlaşmayı, çürümeyi ve kendi harcanmışlıklarını görmekten bıkıp usanmış, kararını vermiş artık. Kendi deneyip de başaramadıklarını, Eliza yapacak. Hiç de kayıp sayılmayacak kızının kurtulması ve iyi bir hayata sahip olabilmesi yaşam amacı oluyor. Bunun için de onlardan daha medeni olduklarını düşündüğü İngiltere ve dolayısıyla İngiliz halkının kızı için tek kurtuluş yolu olduğunu düşünüyor ve kızının vermesi gereken kararları kendi kendine veriyor önden önden. Bu arada kendisi çok etik mi davranıyor? Hayır. Evli olduğu halde bir sevgilisi var. Karısı zaten biliyor ama kızı sonradan öğreniyor. Yaşadığı yerdeki hiçbir şeyi değiştiremeyip, kızını uzaklaştırmaya çalışıyor. Kızı için prensip edindiği mesleki ahlakını hiçe sayıveriyor ve kırmızı çizgiyi hiç düşünmeden geçiyor. Sabit fikirli. Hiç hırçınlaşmıyor, hiç sinirlenmiyor. Düşünüyor ve hep yüksek sesle ifade ediyor tüm bu düşüncelerini. Örneğin kızının burada hayatını idame ettiremeyeceği düşüncesi yerleşmiş aklına. Onun burada kalması çok büyük bir hata ve eğer bu hatayı işlerse bunca yıl boş yere uğraşmış olacaklar karı koca ve evlilikleri boyunca birbirlerinden uzaklaştıkça ellerinde kalan tek ortak amaçlarının üzerinde bir çeşit adanmışlıkla çalışmış durmuşlar ki buradan o anlaşılıyor. Öyle ki sevgilisinin oğlunu benimsemiyor hiç, önemsemiyor da. Varı yoğu kızı. Sürekli patlayan camlarının sorumlusu bulunamasa da, küçük oğlanın taşlama merakı ve öne sürdüğü neden başlı başına yeterli sebep teşkil ediyor aslında. Onun dışında yumuşak bir baba, kızının üzerine titriyor. Sigara içmesine müsaade ediyor, motosiklet kullanmasına da. Bekaretini kaybettiğini bir doktor arkadaşından öğrendiğinde, karısına, Eliza söz konusu olduğunda sır saklamamakta anlaşmış olduklarını hatırlatıyor. Romeo bir saplantısını gerçekleştirmekte sakin bir tonda ama var gücüyle çabaladıkça, etrafındaki kadınlar daha mantıklı düşünür hale geliyorlar. Karısı daha aklı başında konuşuyor, kızı kendisi için ne iyi ne kötü kendisi ne istiyor diye düşünmeye başlıyor. Büyükanne de dahil olmak üzere gitmenin gerçek bir kurtuluş olup olmadığını düşünmeye başlıyor insanlar.
images-6

Filmin tirajikomik sahnesinin kahramanı, hakkında usulsüz işler yapmak ve görevi kötüye kullanmaktan yakalanma kararı çıkartılmış, şu an hastanede yatmakta olan belediye başkan yardımcısını sorguya çekmekle görevlendirilmiş iki cumhuriyet savcısından az konuşanın günümüzün modası olan her lafa bir aforizmayla cevap verme hastalığı gibi kah İncil’den kah atasözlerinden yaptığı alıntılarla olay üzerinde soruşturmanın dışında her şeyle meşgul bir havada. Aklına eseni söyleyiveriyor. Soruşturmadan çok, şu anla ilgili sanki, kavanozların içinde ne var, Romalılar ne demiş, İncil’de böyle demiş gibi. Mungiu’nun Vlad Ivanov’dan sonra fetiş oyuncusuna dönüşebilir Yılmaz Özdil’e bir hayli benzettiğim Lucian Ifrim. O kadar müsait ki!

“4 ay, 3 hafta, 2 gün”le bir tabibi eleştirdiği için Romanya Tabibler Odası’nın, “Tepelerin Ardında”da çağın gerisinde hatta hangi çağın neresinde olduğu anlaşılamayan Ortodoks Kilisesi’ni eleştirdiği için Romanya Ortodoks Camiasının, son filmiyle de rüşvet, iltimas ve yolsuzlukla işlerini görmeyi öğrenmiş, ilkesizleştirilmiş birçok meslek grubu insanını içine alan genel bir sistem eleştirisi yaptığı için de Romanya’daki birçok meslek grubunun ve onların destekçisi hem kindar hem dindar vatandaşların ülke marşı eşliğinde “sistematik” bir şekilde uyguladığı toplu lince maruz kalmadan, vatandaşlıktan çıkartılmadan, yargılanmadan, hapse atılmadan, başvurduğu ülkelerden kapı vizesi beklentisine düşmeden yaşamını sürdüren Cristian Mingui’nin uzaklardan destekçisi ve takipçisi olarak diyorum ki sadece gel ve bu filmleri burada yap ki gerçek yiğitliğini burada test edelim. Söz veriyoruz her tür linç girişimini önleyeceğiz ama sen de yeni gelen yılı barda pavyonda kutlama, yanlış yerlerde bir boş anında Istavroz filan çıkarmaya da kalkma, bir de Romen başına geceleri yokuş yollara çıkma.

Bu filmden sonra hoşgörülü insanlar ülkesi Romanya ile ilgili bilmek istediğiniz her ne varsa faydalı bilgiler barındıran bir linç çok pardon link var aşağıda.

http://romenhavasi.com/

A MAN CALLED OVE – OVE ADINDA BİR ADAM

thumbnail_24780

A MAN CALLED OVE :

“Bizim zamanımız daha iyiydi. İnsanlar ilkeleri için mücadele ederdi.” Ove

“Bazı insanlar kaderin kendi aptallığımızın sonucu olduğunu söyler. Ben de benim kaderimi değiştirenin komşularımın aptallığı olduğunu söyleyebilirim.” Ove

“Beni iyi dinle. İki tane çocuğun var. Yakında üçüncüyü çıkaracaksın. Buraya İran’dan gelmişsin, savaştan ya da ne halttan kaçtıysan. Yeni bir dil öğrenmişsin, eğitim almışsın ve geçinebiliyorsun. İşe yaramazın tekiyle evlisin. Lanet arabayı da öğrenebilirsin. Beyin ameliyatı değil ya.”

2015 yılı İsveç yapımı, Fredrick Backman’ın aynı adlı kitabından uyarlama, olası Oscar adayı, aynı zamanda önümüzdeki günlerde dağıtılacak olan Altın Küre’lerde yabancı dilde çekilmiş beş yabancı aday filmin arasında kendine has tarzıyla öne çıkabileceğinden, fakat olası adaylıkların tümünü izleme şansını elde edemediğimden aday olma ihtimali üzerine yorum yapamayacağım, ama tıpkı filmin süresi gibi uzun uzun ve sindire sindire anlatacağım; bir çok sebepten ötürü de çok beğendiğim bir film oldu “Ove Adında Bir Adam”ın filmi. Elli dokuz yaşında, beyaz yakalılara gıcık, kocaman gövdesinin içine hem mecazi hem de gerçek anlamda her geçen gün büyümekte olan bir kalp sığdırmış, çocuksuz dul, hem huysuz, hem asabi, gergin bir yay gibi hareket eden, bir başına yaşayan, detaycı ve kuralcı, markette kuyruk sırasını önemseyen ve yüksek oktav sesiyle her yanlışlığa itiraz eden, elinde kuponu, bir buket çiçeği elli krondan değil, kuponda belirtilen fiyat üzerinden yani otuz beş krondan almak için söylenen ama kasiyer oralı olmayınca, yetkili de bulamayınca en nihayet iki demeti yetmiş krondan almanın daha hesaplı olduğu fikrinden yola çıkarak eşi Sonja’nın mezarı başına bırakan Ove’nin, karısının mezarıyla konuşmasında ona iki bukete alışma sakın, her zaman olmaz deyişine tanıklık ediyoruz filmin ilk saniyelerinde daha. Dakikalar geçtikçe de Ove’nin gündelik hayatının detayları dökülüyor birer birer. Oturduğu siteyi titizlikle denetliyor her sabah, bir bekçi gibi. Asayişi sağlıyor, jandarma gibi. Siteye giren arabaların önünde trafik polisi gibi duruyor, dimdik. Giren geri geri çıkmak mecburiyetinde kalıyor. Park yerine yanlış ya da eğri park edenleri hiç affetmiyor. Geri dönüşüm kutularından içinde yalnızca camların olanını açıp, bir kavanozun kapağını metal kutusuna atıyor işe yaramaz diye. Yolda bulduğu fırlatılıp atılmış izmaritin boyutundan yabancıların kime geldiğinin izini sürüyor, burnu iyi koku alan bir av köpeği gibi. Yürüyüşe çıkan köpekli kadını tehdit ediyor her fırsatta. Bir Chihuahua olan köpeği gözleri olan bir çift kışlık siyah bota benzetiyor. Püsküllüyü paspas yapmakla, püsküllüyü deri yapmakla, son olarak da çitlerine işerse eğer elektrik vermekle tehdit ediyor.

images-4

Diplomalı bir mühendis olan Ove tam kırk üç yıldır babasının çalıştığı iş yerinde çalışmış bugüne kadar. Ne zaman ki işvereni olan yeni nesil iki zibidi kendisini çağırıp, resmi eğitim kursu adı altında her yere yayılan dijital teknoloji yüzünden, onu emekli etmek isteyip de söyleyemediklerinde, Ove ben kendim giderim diyor en kestirme yoldan. Emeklilik hediyesi olarak kendisine sunulan ve al da mezarını kaz derin derin bundan böyle dedirten siyah ve çelikten kazmayı ise kabul etmiyor. Karısı ölen, işi biten, evinde yalnız olan Ove türlü çeşitli yollarla intiharı deniyor sırayla. Kendini asmak, egzoz gazına bulanarak boğulmak ve en nihayet tüfekle kendini çenesinden vurmak suretiyle başvurduğu çareler yetersiz kalıyor ve ölüm meleği henüz ayaklarına dolanmamış olan adam “diğerleri” tarafından engelleniyor her defasında. Bir adamın kendini öldürmesinin öyle kolay olmayışına tanıklık ediyoruz, o bunu çok istese de. Kah konsantresini bozuyor komşuları dışarıdan gürültüleriyle, kah aldığı ip çürük çıkıyor, hiç olmadı kapısını çalıyorlar kendi dertlerine çare olsun diye. İnsan insanı kurtarıyor işte bazen böyle, kimi zaman öldürse de. Zehirlesek ve zehirlensek de karşılıklı, panzehir oluyoruz işte bazen böyle. Hayat işte.

images-5

Filmde, Ove’nin sonradan sonradan kabullendiği İran asıllı Parvaneh, iki kızı, karnındaki bir üçüncüsü ve şapşal kocasıyla giriyor hayatına. Yeni taşındıkları karşı evden bir sürü eksikleri için gelip gidip kapısını çalmak mecburiyetinde kalıyorlar sık sık, çoluk çocuk. Birinin daima ve yakınlarında bir evde olması fikri güven veriyor onlara. Kızlar yavaş yavaş fethediyorlar Ove’yi dede dede diye. Parvaneh ise dostluk anlamında karısının boşluğunu dolduruyor. Yaşama nedeni oluyorlar birbirleri için. Ove karısından kalma kıyafetlerin kokusunu içine çekerek yaşıyor yoksa yalnız kaldığında. Hala daha. Evin her köşesinde onun izi var. Ondan sonra doğru düzgün yemek yapmadığı anlaşılıyor bomboş buzdolabından. O yüzden Parvaneh’in safranlı pilavlarını yiyor afiyetle. Gülümsemesini, pozitif enerisini, iyi niyetini de kabul ediyor memnuniyetle. Ove’yi seven bir kadın bulunuyor her zaman.

Hayatı boyunca edindiği tek arkadaşı olan Rune ise şimdi tekerlekli iskemlede ve felçli olduğundan konuşamıyor. Karısı kaloriferini tamir etmesini istediğinde, çare olarak çift battaniye fikrini öne sürüyor Ove. Rune’nin tombik oğlu, Parvaneh’e babasıyla aralarındaki küslüğün nedenini anlatıyor kısaca: Bir zamanlar Ove yönetim kurulu başkanı iken, herkes Rune’ye oy verince alınıyor Ove, fakat aralarındaki gerginliğin asıl sebebi seçtikleri araba markalarından ve modellerini yarıştırmalarından çıkıyor. Ove milli arabaları olan Saab’ın iflah olmaz bir tutkunu ve bu tutkusu babasından kaynaklı. Rune ise Volvo’cu. Habire modellerini ve renklerini değiştirerek arabalarını yarıştırıyorlar gençliklerinde. Ne zaman ki Rune bir BMW ile çıkıyor karşısına, Ove umudu kesiyor ondan. İhanete uğramış hissediyor bir bakıma. Dayanamayan Rune ise “Bir insan hayatı boyunca Volvo sürebilir mi?” diyor ona. Evet sürebilir diyorum ben de cevap olarak. Ove gibi bir adam sürebilir ama herkes süremeyebilir mesela. Sıkılabilir insan milli arabadan, bıkabilir o insan milli damattan, milli içkiden, milli servetten, milli olan ne varsa her şeyden.

Gençler onun garip bir adam olduğunu düşünüyor ve çekinerek yaklaşıyorlar. Aynı zamanda Sonja’nın bir öğrencisi olan postacı çocuğun arkadaşı Mirsad’ın gözündeki sürmeyi görünce ibne misin sen diyor lafı hiç dolandırmadan. Evet diyor Mirsad tüm cesaretiyle. Çocuğun alınabileceğini düşünen Parvanez’in telaşı boşa çıkıyor. Yıllar sürse aşamayacakları mesafeyi aşmış oluyor bir anda bu vesileyle. Cinsel kimliğini saklayan ve evinde bile sorun yaşayan çocuk, başı ilk sıkıştığında Ove’nin kapısını çalıyor. Bir süre onun evinde kalıyor. Mutfağında yemek pişiriyor Sonja’dan sonra ilk defa. Başta garipsediği bu durumu kabulleniyor Ove bir süre sonra. İnsan insana alışıyor her şekilde. Bizde olsa ibne der döverler bir bahaneyle. Orası İsveç, burası Türkiye. Medeniyet dediğin böyle bir şey herhalde. Homofobiden uzak durmak gerek her şekilde kimin çocuğu ne olur bilinemez ki ileride. Kınadıkların ya bir gün seni bulursa oturduğun yerde? Nasıl bakarsın sonra muhafazakâr çevrenin yüzüne?

Ove’nin nasıl bu kadar rijit, neden bu kadar sinirli olduğunun ipuçları geliyor yavaş yavaş geçmişe döndükçe. Annesini kaybetmiş çocukken. Babası hüznünü göstermeyi sevmeyen bir adammış. Ove de öyle. Zaten babası nasılsa, Ove de öyle. Çocukluğunda babası bir kez ona sarıldığında, Ove yatana kadar sarılıyor babasına bırakmamacasına. Hayatındaki tek dostu olmuş babası. Onun zevkleri kendi zevkleri olmuş, onun çalıştığı yerde sürdürmüş iş hayatını kaldığı yerden. Ev ve araba hobisi, Saab tutkusu da babasından. El becerisi, ev becerisi de öyle. Alışkanlıklarından bu yüzden vazgeçemiyor belki de. Bir şekilde babasının kaderini ve kederini paylaşmış hayatı boyunca. Hep dürüst bir hayat yaşadığından, haksızlığa tahammül edemeyişi. Sesini ilk yükselten, mağdura ilk koşan o oluyor insanlığın bitti dendiği yerde. Rune’nin yaşadıklarının bir başka türlüsünü yaşayan ve ondan çok daha uzun bir süre boyunca tekerlekli iskemleye bağımlı olan Sonja’nın yaşadıklarının kendi hatası olduğunu düşünmüş. Ömrünün son günlerini, kanserle beraber savaşarak geçirmişler. Sonja doğuştan gelen iyimser mizacı ve okuma aşkıyla tutunabilmiş hayata. Ya ölürüz ya yaşarız diyor ona bir gün aniden ve onlar yaşamayı seçiyorlar beraber. Ove ise bir dönem karanlıklara gömülmüş. Herkesi yok etmek isteğiyle yanıp tutuşmuş; otobüs şirketini, şoförü, üzüm bağlarını ve tur firmasının da dahil olduğu kalabalık bir listesi varmış. Bu uğurda mektuplar yazmış durmuş hem İspanyol hem İsveç hükümetine ama kimseler umursamamış onu bir kez olsun bile. Yatağından tekerlekli sandalyesine geçişi tek başına yapamayan engelli bir annenin kızı olarak bu ülkede yaşanabilecek bütün engelleri bizzat yaşamış olmakla beraber, tek bildiğim bir şey bilmediğimdir ve bildiğim tek şey de hepimizin ”potansiyel engelli” olma ihtimali bu kadar yüksek olan bir ülkede kelle koltukta yaşamaya çalıştığımızdır.

images-2

Tekrar Sonja’ya dönecek olursak eğer en nihayet mezun olduğunda başvurduğu işlerden hep olumsuz yanıtlar almış durmuş o dönem zarfında. Çünkü okulların giriş çıkışları o dönemlerde engellilere göre değilmiş. Rune yaşadığı acısını ilk defasında içinden gelen manevi bir güce dönüştürüp, sırf karısı tekerlekli iskemlesiyle rahatça yemek yapabilsin diye mutfak dolaplarını boyuna göre ayarlamıştı-Ikea’nın İsveç’ten çıkıp markalaşmasının altında bu doğuştan yatkınlık olabilir, olmayadabilir-. İkinci büyük güç ise bir gün karanlıkta, bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun altında Sonja için bir rampa yapmak için gelmiş. Böylelikle ancak, Sonja işe başlayabilmiş aynı okuldaki görevine gelecek günlerde. Bir kez kaybettiği ve bir daha da hiç sahip olamayacağı çocuk için hep iyi şeylerin mücadelesini vermiş Sonja. Dünya her zaman kötüye dönmez, bazen ve bir gün gelir, iyilik de kazanır elbet.

 

NOCTURNAL ANIMALS

 

images-2

NOCTURNAL ANIMALS :

“Birini seversen, bir yolunu bulursun. Öylece fırlatıp atmazsın. Dikkatli olman gerekir. Bir daha yaşayamayabilirsin bunu.” Edward

Yazar, edebiyat eleştirmeni ve Cincinnati Üniversitesi’nde edebiyat profesörü, üç çocuk babası Austin Wright’ın Tony ve Susan adlı romanından, Tom Ford’un uyarladığı ve yönetmenlik kariyerinin ikinci basamağı olan filmi Gece Hayvanları’nı izleyebildim sonunda ülkenin bunca sıkıntısının ortasında ve bunca ölüm kül olmuş yağarken üstümüze başımıza; kendimi verebilip de izleyebildim ve de yazmaktayım sonunda. Yoksa çok anlamsız her şey. Biliyorum ama çaresiz kalıyorum bu coğrafyada. Gelelim romanımıza; filmin başarısının ardından yirmi üç sene sonra bu defa yeni ismi ve yeni kapağıyla basılmış olan. Sinemanın büyüsü ve yeni isminin gücü Tony ve Susan’ı ardında bırakmış adeta. 1961 doğumlu, halihazırda başarılı bir moda kariyeri olup, ikinci yönetmenlik deneyiminin de altından başarıyla kalkan Tom Ford için acaba yirmilerinde başladığı kariyeri sinema olsaydı bir dahi mi sayılırdı, yoksa olgunluktan ve hatırı sayılır bir çevre oluşturmasından ve sahip olduğu bir sürü imkandan kaynaklanan bir başarı mı bu acaba karşı karşıya olduğumuz diye düşünmeden edemezken, bu hali, yönetmeni yirmili yaşlarına döndüremeyeceğimizden hiçbir zaman öğrenemeyecek olsak da, senaryolarını bizzat uyarlamış olduğu romanlardan ve peliküle aktarıldığında kazandığı anlam derinliği ve görsel zenginliğine baktığımızda olgun dönem işlerin hayatın demini almış bir adamın elinde taçlandığını görüyoruz açık ara. Bu açıdan sevdim en çok Gece Hayvanları’nı. Tom Ford ben bu yaşta böyle iş yaparım, aşağı düşmez çıtam diyor adeta. Sanki aynı zamanda çok iyi bir seyirci var kamera arkasında, Tom Ford’u yönetmen koltuğuna oturtan. Bir demecinde bir adamın bir kadını anlayabilmesi için bir kez s.k.lmesi gerek diyebilecek kadar cüretkar yönetmenin-siz siz olun herkesin her sözünü ciddiye alıp da bir kereden bir şey olmaz deyip atlamayın hemen, biz kadınlar her zaman anlaşılmak istemeyebiliriz ve biraz gizem fena olmayabilir ve de o Teksas’lı Tom sonuçta-nezaketinin ardından çıkıveren egosu iyi filme susamış aç izleyici için bir vaha oluyor adeta. Filmine ve hikayesine sahip çıkan ve tek bir saniyesini boşa geçirmeyen, etkili bir sinema dili yakalamış bir yönetmen var karşımızda. Boşver parfümü, elbiseyi… Film yap Tom, film diyorum kimi sahneler kafamın içini istila edip durdukça. Sözlerin bittiği yerde kompozitör Abel Korzeniowski alıyor batonunu eline ve bir ruh veriyor yer aldığı her sahneye.

screen-shot-2016-09-15-at-9-49-57-am

Fena halde zengin, fena halde burjuva bir kadın Susan(Amy Adams). Şık bir sanat galerisi işletiyor. Çalışanları, kızıl saçları, kızarmış gözleri ve insomniası var. Hayalleri ve gerçekler arasında yüksek ökçeli ayakkabılarıyla ayakta kalmaya çalışıyor. Yaşamın günlük, basit detaylarındaki beceriksizliği çekinik tavırlarının ve güvensizliğinin bir simgesi adeta. Sanatçı değil, sanat simsarı. Her zaman mükemmel görünmeye çalışıyor ama öyle hissetmiyor. İmkanları ve hayatı göz önüne alındığında, mutsuz olma hakkı yok. Kendini hafife alıyor hiç durmadan. Televizyonun kumandasını çalıştıramıyor, kendisine gönderilmiş dosyanın kağıdını açmayı beceremiyor. Filmin ilk dakikalarında daha, ihtişamlı malikanesinin kapısı ardından kapanırken, dış dünyaya mesafeli, sofistike bir hayat yaşayan kadının seçilmiş esaretine tanık oluyoruz. Çok az insanın bildiği, tam on dokuz yıl evvel yaşamış olduğu kısa süren evliliğinin baş aktörü aynı zamanlarda giriyor hayatına. Hem de bahar ayında yayınlayacağı ve kendisine adamış olduğu romanıyla. Beni kalpten istediğim ilhamdan mahrum bıraktın derken, Edward’ın(Jake Gyllenhaal), Susan’dan alacağı olduğunu düşündürtüyor hemen. Bu on dokuz yıl boyunca görüşmediklerini öğreniyoruz Susan’ın ağzından. Çok değil, birkaç yıl önce aramış Susan, Edward’ı. İngilizce öğretmenliği yapıyormuş  Teksas’ta ve telefonlarına çıkmamış. Tüm bunları şimdiki yakışıklı, zengin ve başarılı kocasına anlatıyor usul usul. Kocasıysa oralı değil, çünkü hem karısını hem de sevgilisini idare etmekle meşgul. Susan’la beraber aldatıldığını öğrenişine tanık oluyoruz. Bir kız çocukları var kendi hayatını yaşayan. Kocasıyla da farklı istekleri, beklentileri var. Tüm bu sanat umurumda değil diyor Susan. Çünkü üretmiyor, satıyor sadece. Yapabilecekleri de bununla sınırlı bundan böyle. Gençlikteki enejisi, işlere hemen girişivermekteki azmi yok şimdi. Çünkü o zaman yaptıkları bir anlam ifade ediyordu. Şimdiyse öyle olmadığını anlıyor. Susan tam bir orta yaş krizinde ve tam da bu krizin ortasında eline ulaşıyor Edward’ın romanı. Paralel bir hikayeye açılıyor film bu vesileyle. Susan romanı okudukça, bizler de Tony’ye dönüşen Edward ve Laura’ya dönüşen Susan ve kızları India’nın hikayesinde kayboluyoruz. Telefonların çekmediği Teksas’ın karanlık yollarında arabalarında ilerlerken üç sapığın tacizine maruz kalıyorlar. Arabalarını yoldan çıkartıyor bu üç serseri ve karanlık dakikalar başlıyor bundan sonra. Yönetmen itici karakterlerle, son derece sinir bozucu olmayı başarıyor filmde de önemli bir yer tutan yol hikayesiyle. Anne kıza göz koyan üçlü, Tony’i ekarte edip iki kadını zorla arabaya bindirip uzaklaşıyorlar. Bu esnada da bir adamın yarı ümitsiz, korkuyla çıkan cılız sesine tanıklık ediyoruz. Üçe karşı bir adam nihayetinde ve hayatı boyunca ne silah kullanmış ne de yumruk yumruğa dövüşmeyi bilmediği her halinden belli Tony’nin. Çaresiz bir adam var şimdi zorbalığın karşısında, ıssız bir gecede, tek başına. Ahmet Ümit’in Beyoğlu Rapsodisi’ndeki benzer bir olayı getiriyor akıllara. Karı koca ve bir kadın arkadaşları trekking’e gittikleri gruptan ayrılıyorlar ve benzer zorbaların zorbalıklarına maruz kalıyorlardı. Korkusundan diz çöküp yalvaran kocanın yanında karısı ve ve diğer kadın ellerine geçenlerle tecavüzü engellemeye çalışıyorlar, bereket onlar daha şanslı çıkıyor da yardımına arkadaşları yetişiyordu. Sonrasındaysa evlilikleri kocanın erkek gibi davranamamasından-her ne demekse- ve karı kocanın yaşananları aşamamalarından sessiz sedasız bitiyordu. Filmin/romanın içindeki romandaysa Tony karısının ve kızının ölüsünü buluyor ancak Şerif’in yardımıyla. Her ikisi de tecavüze uğramış. Karısı, kafatası beyzbol sopasıyla ezilmiş vaziyette, kızıysa boğularak öldürülmüş. Bir anlamda Tony, Susan’ı ve onun eğer yaşatsaydı kendisinden olacak kızını simgesel olarak öldürüyor kitapta. Bundan sonraysa intikam soğuk yenen bir yemek misali bir küçük yemle sunuluyor Susan’ın önüne Edward tarafından.

images-4

images-3

Susan bir yandan romanı tedirginlikle okurken, diğer yandan gençliklerini anımsıyor. New York’da bir tesadüf eseri yolda karşılaşıp yemeğe çıkıyorlar beraber bundan yıllar yıllar evvel. Susan Yale mezunu ve sanat tarihi dersi alıyor Columbia Üniversitesi’nde. Edward’da Columbia Üniversitesi’nin bursu için burada bulunuyor. Teksas’ta beraber okurlarken Edward’ın büyük bir yazar olacağını düşündüğünü itiraf ediyor Susan. İkisi de birbirinin ilk aşkı aslında ve Edward’ı düşünceli ve nazik buluyor her haliyle. Yetiştiği ortamdan ve ailesinden yana yakınıyor ona. Dindar, tutucu, cinsiyetçi, ırkçı, Cumhuriyetçi, materyalist, narsist ve benzeri sıfatlarla tanımlıyor onları. En çok annesinden şikayetçi Susan. Edward’a göreyse her ikisinin de gözlerinde aynı hüzün var. Asla onun gibi olmak istemiyorum dese de yıllar sonra dönüştüğü şey annesi oluyor genç kadının. Annesinin, o gün, yemek masasında söylediği her söz tek tek gerçekleşiyor bir kehanetmişçesine: “Hepimiz eninde sonunda annelerimize dönüşürüz”. Annesi de kızının geleceğini söylüyor ona. Bu bir çeşit inatlaşma aslında. Yemek masasında kozlarını paylaşıyorlar Susan’ın evlilik planlarından bahsetmesi üzerine. Kendi ailesinden intikam alıyor bu vesileyle. Ailesinde olmayan her şey Edward’da var çünkü-kırılganlık, yetenek, sanatçı ruh, romantizm, idealistlik- ve Edward’da olmayan her şey de ailesinde var buna karşılık-para, arzu ve hırs. Susan onu kendisinden güçlü ve iradeli buluyor. Yazar olabileceğine dair inancı var; kendiniyse sanatçı olmak için fazla sabit buluyor. Annesi ki bu kısacık rolüyle Laura Linney harikalar yaratıyor kabarık saçları ve sakin sakin ama büyük kararlılıkla çizdiği acımasız gelecek tablosuyla. Edward’ın Susan’a istediği hayatı yaşatamayacağından oldukça emin. Biliyor ki üst gelir grubuna ait bir yaşantıya sahip ailenin imkanlarıyla, Edward’ın sunduğu hayat arasında uçurumlar kadar fark var ve birkaç yıl sonra şimdi adını anmak istemediği tüm bu burjuva şeyler kızı için çok önemli olacak. Üstelik artık Edward’la evli olduğu için de, babası onlara destek olmayacak. Onun hakkında sevdiği tüm şeyler nefret ettiği şeylere dönüşürken, Edward’ı kırarak sonlandıracak ilişkisini. Öyle de oluyor nitekim. Büyükler bilir lafı, annesinin söyledikleri bir bir gerçekleştiğinde çınlıyor kulaklarımızda. Susan Edward’ın kalbini paramparça ettiği gibi, üzerine basıp geçip gidiyor ve hayatına kaldığı yerden devam ediyor yakışıklı Hutton’la. Edward’sa öğretmenlikle geçinip, yeterli seviyeye ulaştıktan sonra ancak yıllar önce yazmaya başladığı ve o zamanki haliyle Susan’ın hiç beğenmediği romanını en sert şekilde tamamlıyor nihayet. Bir eserin yaratım aşamasına tanıklık ediyoruz bu arada. Terk edilmenin, zayıf bulunmanın acısını çıkartıyor Edward. Susan’ın hayatı hiç istemediği bir şeye dönüşürken, Edward her anlamda zafer kazanıyor. Gerçek sanatçı olan o, yaratıcı olan o çünkü. Olgunluk döneminde en iyi eserini veriyor sonunda, basamakları tırmanacak bundan böyle ve hayattan beklentisi daha pek çok. Susan’sa en tepede ve bakmakla yetiniyor sadece. Kimse kendinden başka şeylerde daha iyi yazamaz dedikten yıllar sonra, bir sürü acıyla hayatta pişmişken, eserinin esin kaynağı bir sürü düş kırıklığından beslenerek başarılı bir roman ortaya çıkartıyor nihayet. Ve evet kimse kendinden başka şeylerde daha iyi yazamaz ve görünmez dili vardır kelimelerin… bir kitabın, bir şiirin hemen hemen her satırına nüfuz etmiş olan.

Filmin bir sahnesinde, yağmurlu bir günde cama çarpan ve ölen serçeden sonra canlanan anılarında müstakbel kocası Hutton ile Edward’dan olma bebeğine kürtaj yaptırıp döndükten sonraki pişman Susan’a geçişin melankolisi hakim tondur film boyunca. Yağmurun altında ıslanmış bir başka serçe vardı arabanın önünde ve Edward hiç olmadığı kadar perişan görünüyordu bu haliyle. Onun ölümü ve yeniden doğuşu bu anlara tekabül ediyordu belki de. Romandaysa tecavüzcülerden teker teker intikam aldıktan sonra en nihayet içindeki yaralı Edward’ı öldürüyordu Susan’ın gözleri önünde. Öldürdüğü serçesinden pişmanlık duyan Susan’sa, hayatı boyunca bunun vicdan azabıyla yaşayacağını düşünüyordu. Katolik bir ailenin kızı ve kürtaj olması yasakken, kocasından gizli giriştiği bu olay yüzünden acı çekmiş durmuştu belki de gizliden. Filmin sonunda, boş bir masada tek başına içkisini yudumlarken, yıllar yıllar önce seninle mutsuzum dedikten hemen sonra panikleyerek bırakıp kaçtığı Edward’a yaptıklarının cezasını çekiyordu şimdi içten içe.

Susan: “Neden yazmak için bu kadar acelecisin?”
Edward: “Bizi hayatta tutsun diye. Eninde sonunda öleceğimiz için bir şeyler biriktiriyorum. Yazarsam eğer, sonsuza dek süreriz.”

a7al8hs5lx5td4fvth5jojqr_iidfefjtvkfzcgdk5zqrgaqz5kcc6pih0sfrq5tdow1uifer4roar7lnf7jynpclid7njqw597-h246-nc

DIVINES

divines_1_copy-jpg-h_2016

DIVINES :

“Ben hep aynı şeyi görürüm rüyamda. Düştüğümü görürüm. Uyanmak için her şeyi yaparım ama beceremem. Düşmeye devam ederim. Düştükçe de içim yanar ve sonunda da ne acıtır ne de korkutur. Sırf bitsin diye yere yapışayım isterim ama hiç bitmez.” Dounia/Dunya

Divines, Houda Benyamina’nın, birden çok kısa ve bir tanecik orta metraj filminin ardından çekmiş olduğu, iki saate yakın süresi olan şimdilik ilk ve tek uzun metraj filmi. Cannes Film Festivali’nde ve de katılmış olduğu birçok festivalde ödüller almakla beraber, bundan böyle gözünü yeni yıl ertesinde dağıtılacak olan Golden Globes’a kırpıyor yarıştığı ülke Fransa adına-ve evet bir sanat eseri ortaya çıkartırsın sonra da yarışma yarışma gezersin yarıştığın ülke adına. Paris’in arka sokaklarında geçen ve yer yer melodrama kucak açan ögeler barındıran filmde Dunya’yı- canlandıran Oulaya Amamra oyunculuktan öte bir adanmışlıkla canlandırıyor karakterini. En dolaysız yoldan tarif etmek gerekirse bir erkek Fatma’yı oynuyor. Yasalar karşısında sanki o yıksın diye konmuşçasına olanca pervasızlığıyla ayak diretiyor, baş kaldırıyor, yakıyor, yıkıyor, taşlıyor. Bir yandan on altı yaşın pervasızlığıyla hareket ederken, öte yandan liderlik ruhu, meydan okuması içten gelen özelliği. Nelere yol açabileceğinden habersiz, düşünmeden, kural tanımaz bir şekilde hareket ediyor. Başına buyruk tavırları oluyor her defasında karşısındakini dize getiren ve hayran bırakan. Onunsa tek bir amacı var; yırtmak, kurtulmak, daha iyi bir hayata kavuşmak. Kısaca “money money money”. Sonra da annesini çekip çıkarmak istiyor yaşadıkları mezbeleden. O kadar fakirler ki, süpermarketten çaldıkları şık ambalajlı kozmetik ürünlerle, evin içi tam bir tezat oluşturuyor. Hiç kapanmayan yatakların üzerinde oturuyorlar. Geceleri mahallenin ortasında büyükçe bir ateş yakılıyor. Ghetto’da hayat, akşam olunca ateşin başında oturup sakin sakin tellendiren Kızılderililerin hayatıyla benzeşiyor bu anlamda. Fakat girip yıkanabilecekleri bir nehir olmadığından, en temel ihtiyaçlarından biri olan banyo yapmak bile bir işkenceye dönüşebiliyor. Yıkanmaları için suyu hazırlamaya giden Dunya’nın mücadelesi musluktan fışkıran suyla sırılsıklam olmasıyla son buluyor.

divines-2-1downloadfile-1

Öte yandan herkes ona piç ya da piç kurusu demiş hayatı boyunca, çünkü ortada bir baba yok. Bu baba bilinmediğinden olsa gerek, kimse adını anmıyor. Dahası annesi hafifmeşrep bir kadın. Birlikte olduğu erkeklere karşı hemen hemen hiç seçici davranmıyor ve bu benim aynı zamanda bir anneyi korumakla yükümlü olmaktan ötürü hissettiğim vicdan azabının kibarcık bir ifadesi olmakla kalıyor sadece. Yoksa onu tanıyan herkes ona orospu diyor. Böyle bir annenin kızı olarak yaşamaya çalışıyor Dunya. Güzelliğini saklıyor. Okumakla, resepsiyonist olmakla bir yere varamayacağını düşünüyor. Bir çıkar yol arıyor kendine. Bu yüzden uyuşturucu satıcılığına başlıyor. Torbacı olup çıkıyor. Kafası çalışıyor, cesareti ondan önce gidiyor ama şansı her zaman yaver gitmiyor. Çok dayaklar yiyor, finalde dizlerinin üzerine çöküyor umutsuzca, gökyüzüne çeviriyor başını, dolunay var isli puslu, af diliyor gökyüzünden, nedamet getirse de nafile. Böyle bir son olmak zorunda mıydı dediklerini duyar gibiyim filmi izlemiş olanlarınızın bir kısmından. Çünkü ben de düşündüm kendi kendime, neden selamete çıkamadı bunlar diye. Reva mıydı bunca eziyet bu genç bedenlere diye. Fakirler neden hep fakir kalıyorlar diye soruyordu Rebecca. Zenginler her şeyi aldıklarından değil, fakirler asla cesaret edemediğinden bu böyleydi ona göre. Gözlerini kapatıp, hayal etmeliydin para sana gelsin diye. Para bir enerjiydi, bir akıştı sadece. Önce sen parayı bulmalıyım demeliydin kendi kendine. Ama işte parayı da bulsan, işler karışabiliyordu bir noktadan sonra. Her şeyin kontrolümüz altında olduğunu sanıyoruz ya. Öyle değil işte. Bir küçücük sapma, işte böyle her şeyi ve herkesi dönülemez bir noktaya getirebiliyor bir anda.

Bu kadar ağır bir cezayı hak etmiyordu hiçbiri diyorsunuz, değil mi? Ama etkileyici bir son olarak da hatırlamadan edemeyeceksiniz uzunca bir süre boyunca. İbretlik bir hikaye yok karşımızda. Didaktik de değil. Dunya ve eylemlerinin didaktik bir tarafı yok. Şöyle yapma bak sonun Dunya gibi olur, diyebildiniz mi? Hiç sanmıyorum. Siz olsanız pısar otururdunuz, öyle mi? Önünüze gelen yemek neyse onu yerdiniz, öyle mi? Erken ölmeden yaşamak temennisiyle günleri sayardınız, öyle mi? Sizi tek tek tanımıyorum, o yüzden de bilmiyorum. Tek bildiğim boyundan büyük işlere kalkışmış, sözünü esirgemeyen, cesur bir kızın varlığı. İçinde yaşadıkları sefaletten bir çıkış yolu arıyor sadece. Ama hep sapa yollara giriyor, trafiğin akışına ters istikamette, serseri bir kurşun gibi gidiyor. Bazen rüzgar kesiyor hızını, bazen insanlar. Paris sokaklarının ara ara neden kızıştığını görmemize vesile oluyor tüm bu yaşananlar. Devletin bir kurumu olduğu için ve daha önce de bu mahallede hem de Dünya’nın püskürtmesine maruz kaldıkları için öfkeli kalabalığın şerrinden korkan itfaiye, polis gelmeden yangına müdahale etmeyi reddediyor. Polis geldiğinde ise çok geç kalıyor. Homurtular yükseliyor Romanların yaşadığı, tetanoz kapılası A3 kampının gençleri arasından ve sonuç bir sokak çatışmasına dönüşüyor. Taşlara, sopalara karşılık, polis önlemini alıyor hemen. Bariyerlerini kuruyor hemen iki taraf da. Dolaysız yollardan sebebiyet verdikleri bir ölümün bileti kolluk kuvvetlerine kesiliyor. İşte böyle başlar çatışmalar. Bir kıvılcım yangına dönüşür ve otorite ve onu temsilen her şey hedef haline geliverir. Fransa’nın öfkeli çocuklarının mahallelerinde hayat öyle kolay olmadığı gibi, bir sokak arkası, belki 200 metre sonrası Eyfel’ken ve anlı şanlı bulvarlardaki şık kafeler nazlı nazlı müşterilerini beklerken, sefalet, kavga hiç düzelmeyen kötü bir yazgı gibi sürer gider bu mahallelerde. Bir kayıp tetikler gençlerin öfkesini. Zaten kaybedeceği pek bir şeyleri de yoktur çoğunun. Ama öfkeleri büyüktür, yaşadıkları sefaletin bitmeyişinden, olası vasat geleceklerinden. Dunya ise kabullenemediği kaybının çaresizliğiyle çatışmanın ortasında kala kalır öylece gözyaşlarını akıta akıta.

Film Fatiha suresinin bir caminin içinde nameli nameli okunduğu sahneyle açılıyor. Dunya’nın umrunda değil ibadet, dua, din. Hem çok korkuyor gökyüzünün hakiminden hem de bildiğini okumaya devam ediyor. Kilisenin içinde uyuşturucu takası yaparken af diliyor Tanrı’dan. Filmin yirminci dakikasına kadar Dunya’nın nasıl bir hayatı olduğuna tanıklık ediyoruz, çevresindekilerle ilişkisini ve karakterini öğreniyoruz. Bu dakikalardan sonra ise bundan sonra yaşayacakları var genç kızın. Hayatının kadim dostuysa dışarıdan saf görünen, içinde Dunya hayranlığı besleyen, siyah, iri ve tombik Maimouna. Marketten çaldıklarını satıyorlar beraber okulun önünde. Birbirlerini yüreklendiriyorlar her düştüklerinde. Okulda gerçekleştirdikleri sınava hazırlık çalışmasında, Dunya bir anda çıldırıyor. Öğretmene ağzına geleni söylüyor. Toplumun uşağı olmamıza yardım ediyorsun diyor, kadın ben sizin para kazanmanıza yardımcı oluyorum dediğinde. Kadını o kadar aşağılıyor ki. O oluyor ve okul hayatını bitiriyor kendi sivri diliyle. Maaşın 1500 avro(bizdeki asgari ücret aşağı yukarı), bunun 800’ü kiraya gidiyor, 300’ü carefour pahalı olduğundan gidilen ucuza gıda maddesi temin ettiğin bir başka mağazalar zincirine(bizdeki şarküterisiz Bim, A101), 100 elektrik ve su, 20 internet, tatilse herşey dahil Türkiye(hem de avronun bu kadar kıymetli olduğu bir başka yer bulamazsın dünyanın bir başka yerinde, itibarsızlık böyle bir şey galiba anlıyoruz biz de. Tatile Türkiye’ye gideceğim, ıyy ucuz ve hd. Şimdiyse o da yok bombaların ve Ortadoğu’nun şerefine). Öğretmenin hayatını özetliyor bu vesileyle. Beğenmiyor onu, tipini, üstünü başını. Onunsa büyük hayalleri ve o büyük hayalin gerçekleşmesi için beklediği bir büyük fırsat var kendi kendine yaratmaya çalıştığı.

images-3

Caminin hem imamı hem de müezzini; bu yuvarlak dünyada tek bir düz çizgi Dunya’nın tek çekindiği insan yani Maimouna’nun babası oluyor her zaman. Hiç tanımadığı babası yerine koyuyor onu belli ki. Kimsenin ne söylediğini umursamayan kızın, bu adamın onu tek söz söylemeden yargılayan bakışları karşısında yanakları kızarıyor hemen mahcubiyetten. Tek onun karşısında deviriyor başını, kapatıyor çenesini. En büyük zararı da ona veriyor en sonunda, istemeden de olsa. Başlarda adam ona cennet annelerin ayakları altında, annene iyi bak dediğinde bir davayı sahiplenir gibi sahipleniyor annesini kurtarma meselesini. Kimsenin kimseyi kurtaramayacağını dünya üzerinde düz bir çizgi olduğumuz gerçeğini idrak edene dek kavrayamıyor yazık ki. Ve de amma da zor şeymiş bir çocuğun annesine annelik etmesi!

Kardeş gibi oldukları Maimouna ile beraber Phuket’e gitmek en büyük hayalleri. Masmavi gökyüzü, turkuaz rengi deniz, pırıl pırıl bir güneş ve altlarında çiçek gibi hayali bir Ferrari’yle çok sert alıyorlar virajları! Ayaklarının altındaysa fren, nadiren kullanma gereği duydukları. Hayranlarına gülücükler atıyorlar; Colgate gülüşü, çikolata şirinliği. Beraber kazanıp beraber harcıyorlar gelen parayı. Annesi bu para nerden dediğinde camide zekat verdiklerini söylüyorlar. Biraz paranın sefasını sürüyorlar aptalca harcayarak. Annesine Cartier parfüm alıyor. Yaşadıkları yerse aynı getto hala. Annesi soruyor şaşkınlıkla zekatla Cartier mi alınırmış diye.

Üzerine tükürerek tanıştığı dansçı bir çocuktan hoşlanıyor Dunya. Düşmek üzereyken elini uzatıp güven veriyor ona. Kısa sürecek aşkları karşılıklı olsa da duygusal anlamda çok şey katıyor ona bu yakınlaşmalar ve izlerken kayda aldığı dansı. Huzursuz ruhunun sakin kalabildiği nadir anlar bunlar. Ama melodram ağlarını örüyor ve istasyonda bırakmak zorunda kalıyor hoşlandığı çocuğu. Kırmızı Başlıklı Kız masalının sonu bir hayli acıklı bitiyor bu sefer, yazık ki. Suç ve Ceza’da Raskolnikov’un kızkardeşi olan Dunya’yı çağrıştıran isim benzerliğinin yanında, vicdan, pişmanlık, suç ve ceza gibi benzer temaları çağrıştırması açısından bir referans oluşturuyor ama orada bile bir çıkış yolu buluyordu baş karakter Raskolnikov; kaldı ki söz konusu kitabın yazarı umutsuzlukların dahi efendisi Dostoyevski’ydi.

Sadede gelecek olursak, başarılı müzik seçimleri, toplu halde oyunculuklar, bir ilk film olmasına rağmen gözüm kapalı bir kadın yönetmen filmi olduğunu tüm duyarlılığıyla yansıttığı sahnelerden ötürü unutulmazlar arasına gireceğini düşündüğüm, fedakarlık, dostluk, ilk aşk, büyümek ve kısaca hayat hakkında çok şeyler söyleyen bana çokça “La Haine”i hatırlatan vurucu finaliyle bu senenin benim için favorilerindendir, belirtmesem olmazdı.

divines-2

ARADA

images

ARADA :

Bir yol geçiyor,
Sen ve ben
Arasındayız
“Tam ortada”
Bir kaldırım
Sen üzerindesin
Ben karşısında
Mesafeleri aşanlar
Başkaları
Biz yayan kalmışız
“Arada”

Arabalar geçiyor
Arada
Aramızdan
Sesin asfalta
Tenin gölgene karışıyor
Yetişmem lazım
Yakalayamıyorum
Arada kalıyorum
Bakıyorum
Arkama
Sen ordasın
Kadim uygarlıkların dokunuşu
Sirayet etmiş duruşuna
Küçücük kalıyorum
Heybetinden
Tam karşında

-“Gel” diyorum
Kırmıyorsun beni
Beraber yürümek gerek
Tek başına ne zor ilerlemek
Önümüze adamlar çıkıyor
Sonra kadınlar
Tanıdık tanımadık yüzler
Bizse yolumuzda yürüyoruz devamlı,
İçli içli
Birleştik ya nihayet
Susuyoruz mecburen
Adımların sıklaştıkça
Mesafeler açıldıkça
Geriden izliyorum seni ve
Gölgeni
Bir nokta olduğum yer
Haritada kapladığım bu kadarlık yer

Ne çok aptal adam çevremde
Her yanımı sardılar bile
Sen görmüyorsun hiçbirini
Açtıkları yollardan yürüyorum
Mecbur kalıyorum bu zilliyete
Anlatsam inanmazsın
Susuyorum ben de
Bana inan
Aptallıkları dağ, dağ kadar
Tepe, tepe kadar
Kifayetsiz adamlar
Dön de bir bak etrafına
Gören gözlerle
Kimse tam değil
Var bir hoşluk herkeste

Bu yazdıklarımı ecnebi dillere çevirseler
Anlarlar mı ne çektiğimizi sence?
İnsan hiç mi sormaz kendi kendine
Acep bu ülke bu noktaya nasıl geldi diye

Yoruldum
Üşenmeden gel
Bir palto at üzerime
Üşüyorum hızlı hızlı gel
İçimi ısıt sadece
Biraz fazla hürriyet
Benim tek aşkım
Çimenlerin üzerindeki ağırlığım
Bastır tüm kuvvetinle
Yeşilin ağırlığını hissedeyim sayende
Ezdiklerimin izi kalsın
Üzerimde
Kış gelsin
Kış geldi bile
Soğusun sokaklar
Bak titriyorum olduğum yerde
Bir deli bana seni anlatsın
Öfke içinde
Çok başka şekillerde
Umrumda değil
Yaşamak için bir neden lazım
Benimki sen ol
Bu sefer de
Tüm mahcubiyetinle

ÇİZER : PAWEL KUCZYNSKI

MARKOPAŞA YAZILARI VE ÖTEKİLER : Aradan geçen 70 yıla rağmen değişen bir şey olmaması kader olmamalı(bu cümleyi bir solukta okumalı sonra da aynı nefesi içine hapsetmeli nasılsa boğuluyoruz hep beraber)

images

Genç Arkadaş :

“Yurdunu, milletini dünyada her şeyin üstünde tut. Bütün varlığını, bu topraklar üstünde yaşayan insanların yüzünü güldürmek yolunda harca.

Birbirini boğazlamadan yaşamak isteyen bütün insanlara dostluk göster; kendi menfaatleri için dünyayı kana bulamak isteyenlere inanma. Bunları insanlığın, yurdunun ve milletinin düşmanı say.

Yurduna açık veya gizli yollardan girmek ve yerleşmek isteyen yabancılara yüz verme. Seni sömürmek ve köle etmek isteyen düşmanlara karşı kafanla, gerekirse kanınla mücadele et.

Bu millete dayanmadıkları için, herhalde yabancı bir devlete dayanmak lazım olduğuna seni inandırmak isteyenlerin sözlerine kanma.

Müdafaa edilecek fikirleri olmadığı için her türlü fikre düşmanlık edenleri ve etraflarına sadece kabiliyetsiz, cahil sürüler toplamak isteyenleri arana sokma.

Seni maceralara sürüklemek isteyen gafillere yüz verme. Bu milletin bin bir yarasına merhem olmayı bir yana bırakıp dipsiz maceralar peşinde, yabancı ülkeler zapt etmek hulyalarıyla halkı kırdırmak, bu arada külah kapmak isteyen vicdansızların parlak sözlerine kulak asma. Çünkü sen, büyüklük delisi zevzeklerin, Hitler kahküllü kaçıkların oyuncağı olamayacak ağırbaşlısın.

Ve hele her şeyin başında, seni aldatarak alçakça işlere oyuncak etmek isteyen düşmanınla, sana hakikati söyleyen dostunu birbirinden ayırmasını bil! Bunu senin zekandan ve namusundan bekleriz.”

Merhumpaşa, 26 Mayıs 1947

Fikir ve Küfür :

“Bir yıldan beri bu gazetede türlü fikirler ortaya attık. Bu fikirler yüzünden türlü hücumlara uğradık. Biz isterdik ki, bize hücum edenler, karşımıza, yani halkın önüne yine birtakım fikirlerle çıksınlar. Ne gezer! Onlar sadece sövmüşler. Gaziantep’ten İstanbul’a, İzmir’den Samsun’a ve Çarşamba’ya kadar, yurdun dört bucağında çıkan bir sürü gazete ve dergide, aleyhimizde üç yüzden fazla yazı çıkmış. Hepsini gözden geçirdik. Bir tekinde olsun, bir tek fikrimiz, bir tek satı ımız ele alınıp, çürütülmemiş. Sadece küfür edilmiş.

Biz demişiz ki: Bu memleketin istiklali her şeyden üstündür. Milletin oluk gibi kan akıtarak kazandığı bu istiklali, siyasi oyunlara alet edip, elden kaçırmayalım. Sömürücü devletlerin elinde oyuncak olmayalım!..

Cevap vermişler: Hain, satılmış, bolşevik ajanı!..

Biz demişiz ki: Yabancı sermayeye imtiyazlar vermeyelim, memleketin mali ve askeri işlerine yabancılar burunlarını sokmasınlar. Hem soyuluruz, hem de bir dünya patırtısı çıkarsa, arada biz eziliriz.

Cevap vermişler: Demokrasi düşmanı, Moskova ağzı konuşan kızıl!..

Biz demişiz ki: Halkın selametini temin ile vazifelendirilmiş olanların siyaset oyunlarına katılmaya, halka zulmetmeye, onu dövmeye ve halkın sırtına binmeye, onu tabutluklara kapatmaya hakları yoktur. Bunun önüne geçilsin.

Cevap vermişler: Bozguncu, devlet düşmanı, anarşist.

Biz demişiz ki: Yıllardan beri arkası gelmeyen dalavereler, arsa oyunları, memleket dışına para kaçırma rezaletleri, esrarı çözülmeyen cinayetler, millet malı soygunculukları alıp yürümüştür. Öte yanda, millet kara sabanın arkasında donsuz didiniyor. Bu gidişatın sonu hayra çıkmaz.

Cevap vermişler: Fesat, yalancı, komünist!..

Biz bir fikir ortaya atmışız onlar bize cevap yerine, küfür savurmuşlar…

Bu türlü bir mücadelenin zevkli olmadığı meydanda… Lakin, yüreğimizi ferahlatan cihet şu ki, halk, o iyiyi kötüden, doğruyu eğriden ayırmakta hiç şaşmayan varlık, hep bizim tarafımızı tutuyor.

Var olsun…”

Merhumpaşa, 1 Kasım 1947

Lanet Olsun :

Kendi menfaatlerini milletlerin menfaatinden üstün tutanlara, kendi hak edilmemiş ekmeklerini yiyebilmekte devam etmek için milletlerini kölelik zincirleri, cehalet karanlığı, korku uyuşukluğu içinde bırakmaya çabalayanlara lanet olsun…

Hiçbir fikre inanmadıkları için fikirlere, insanı insan eden duygulara yabancı oldukları için insanlık sevgisine, herhangi bir şeyi bilip öğrenemeyecek kadar beyinsiz ve tembel oldukları için bilgiye ve kitaba düşman olanlara lanet olsun…

Halkın arasına girecek, onunla sarmaş dolaş olacak suratları olmadığı için halkı hor görenler, her zaman ve her yerde kendilerinden daha isabetli davranacak ehliyette olan halk kitlelerini ahmak bir koyun sürüsü, yahut düşüncesiz bir yığın sayanlara, halkın dostluğuna da, düşmanlığına da kulak asmayacak kadar gaflete düşenlere lanet olsun…

İnsanların toplu halde yaşayabilmeleri için ilk şart olan hak ve adalet kaidelerini bile kendi iğrenç arzularına alet edere, aralarında yaşadıkları insan cemiyetini korkunç bir düzensizliğe sürüklemeye çalışanlara lanet olsun…

Üzerinde yaşadıkları toprakları, boş lakırdı ve gösterişten ileri geçmeyen akılsız, bilgisiz tedbirler ve tedbirsizliklerle günden güne bakımsız, verimsiz, perişan bir toprak yığını haline getirenlere, o toprağın üstünde yaşayanları, oralarda eskiden insan gibi yaşamış olan milletin hatırası için yüz karası olacak kadar düşük seviyelere indirenlere lanet olsun…

Kendilerini sattıkları devletin sözde dostluğunu kendi milletine mazur gösterebilmek için yurtlarına güçlü ve korkunç düşmanlar icat edenlere lanet olsun…

Markopaşa, 10 Mart 1947

THE YOUNG POPE

judelawyoungpope_15062016

THE YOUNG POPE :

“Dünya dönmeyi durdurdu. Dünya dönmeyi durdurdu. Günlerdir, çok uzun zamandır görmediğimiz bir şey olmakta. Haberler, sosyal medya ve gazete manşetleri artık kötüye değil, iyiye odaklanıyor. Savaşa ve teröre değil, sevgiye odaklanıyor. Ve hepsi Papa 13. Pius’nun yürekleri parçalayan aşk mektupları sayesinde oldu. Dünya dönmeyi durdurdu. Dünya dönmeyi durdurdu. Aşktan bahsetmek için.”

Son zamanlarda iyice tekinsiz bir hal alan ülkenin şaşkın ve ürkek vatandaşları olarak temennimiz olan şeylerden bahsediyor bu satırlarda. Yoksa yaşayamayacağız, çünkü yaşatmayacaklar bu gidişle, bu topraklarda. Bizim için çook uzaklarda kalmış ve hiçbir zaman tam manasıyla ortamı oluşmamış barıştan, huzurdan, sevgiden, aşktan bahsediyor aynı satırlarda. İlginizi çeker miydi bilemem, artık kanıksadığımız bombalanma ve ölüm haberlerinden sonra. Belki de hafife alırdık biz neler neler gördük çünki(çünki çünkü ses uyumu böyle arzu etti, ü değil i dedi), biz neler neler yaşadık ki… Ortadoğu bataklığına sürüklenmiş, için dışın intikam peşinde koşan adamlarca çevrilmişken, yarınından endişeli, bir yandan yaşam kavgasına devam ederken, bomba yüklü araçlarla kendini patlatan insanların mevcudiyeti karşısında vicdanlı, yerinde kararlar verebilme ustası, herkesi teker teker kucaklamasını bilen bir lider arayışına girmiş ve yolumuzu hepten kaybetmişken denize kıyısı olmayan, dünyanın en ufak yüzölçümüne sahip bir şehir devleti olan Vatikan’a ruhani lider olarak seçilmiş ilk Amerikalı papa olma özelliği taşıyan Papa 13. Pius’nun cesareti, aklı, yalınlığı, dürüstlüğü, vakarı karşısında bir umut doğuyor insanın içine. Bu ülke bir defa çok çok iyi bir lider görmüştü yıllar yıllar evvel. Allah acır da bir tane daha gönderir diye bekliyoruz bakalım sindiğimiz köşelerde. İşimiz Allah’a kalmış yani üç tarafı denizlerle çevrili ülkede… Vah bizim halimize… Bize kendi çıkarlarını hiçe sayıp, sadece başkalarının çıkarları için çalışan iyi bir insan gerek şu evrede. Varsın Tanrı’ya inanmasın. Varsın o da bu dinin ateisti olsun. Varsın sorgulasın hiç durmadan. Tanrı’ya inanan başka hiçbir şeye inanmıyor çünki. İzin verelim ona ister bir kadına ya da bir erkeğe aşık olsun, aynı anda Tanrı’ya aşkla bağlanmış olsun ama yeter ki yolunda iyi niyet olsun.

the-young-pope-2-e1479061589213

Son zamanlarda hayranlıkla takip ettiğim, hem izlenesi hem okunası, belki de yaşayan en duyarlı auteur yönetmen olan Paolo Sorrentino’nun yaratıcısı olduğu ideal din adamı, aynı zamanda ideal bir politikacı ve ruhani lider kompozisyonuyla Jude Law hayatının rolüyle çıkıyor karşımıza. İdeal diyorsam kusursuz demiyorum, kaldı ki yönetmenin de bir kahraman yaratmak telaşı yok. O tip kahramanlar savaş filmlerinde çıkarlar karşımıza, bizim Lenny’miz yani Lenny Belardo’muz yani genç papamızsa kendi içinde bocalayan, Tanrı’nın varlığını sorgulayan, ateist ama aynı zamanda azizlik belirtileri gösteren, marjinal bir kilise yaratma hevesi taşıyan, doğruluğu ve dürüstlüğü günlük hayatında çevresindeki insanlarla iletişiminde sorunlar yaratan, değişik bir mizaca sahip, gösterişsiz bir kızın sevgisini kazanarak bir kez aşkı tatmış, yetim büyümek zorunda bırakılmış, çocukken büyüdüğünde ne olmak istediğini sorduklarında çocuk olmak istediğini söyleyen, fazla yemek yemeyen, sabah kahvaltısında sadece vişneli diyet kola içen, baca gibi tüttüren, esprili ama aklına estiği gibi konuşup kafasına göre hareket ettiğinden sevilmesi zor, kendinden emin, sürprizlerle dolu, kırk yedi yaşında, asi, devrimci, heteroseksüel sarışın bir çocuk. İsyan halindeki ruhu rüyalarında bile rahat bırakmıyor onu. Yağmurun altında halka seslenecekken, yağmur diniyor ve güneşe çeviriyor bulutlar yüzünü. Şemsiyeler kapanıyor, soluklar kesiliyor ve papa halka sesleniyor balkondan. Unutulanları sayıyor önce. Dünyayı sevgileri ve iyilikleriyle değiştirecek olan kadınlar ve çocuklar var ilk sırada. Tanrı’yla uyumlu olmak için yaşamla uyumlu olmalıyız dedikten sonra da başlıyor şoke eden unutulanlar listesini sıralamaya: Mastürbasyon yapmayı, doğum kontrol hapı kullanmayı, kürtaj olmayı, eşcinsel evlilikleri kutsamayı, rahiplerin birbirini sevmesini ve kendi aralarında evlenmelerine izin vermeyi, yaşamaktan nefret ediyorsak intihar etmeyi, üreme amacı dışında suçluluk duymadan cinsel ilişkiye girmeyi, adına özgürlük denen ve bu sayede bizi mutluluğa götüren tek yolu unuttuk derken uyanıyor bir anda. Papalığı boyunca da tıpkı bu rüyasındaki gibi hareket ediyor ve konuşuyor hemen hemen on bölüm boyunca.

Dizinin ilk bölümünde papanın çıplak poposunu görüyoruz giyinirken. Alışılageldik papa kompozisyonundan uzak, Grönland başbakanının şaşkınlıkla karışık söylemeden edemediği kadar yakışıklı, kendi tabiriyle İsa’dan bile yakışıklı, Tanrı var mı yok mu diye sormaktan dilinde tüy biten, düşünmekten kendini yiyen hazretlerinin dizinin ilk bölümünün ilk dakikalarında daha, seçilmişliğini anlatmak üzere ceninlerin üzerinden emekleyerek ilerleyen çırılçıplak bebeğin, en nihayet Papa 13. Pius olarak Vatikan şehrinde yer alan meydandaki Aziz Petrus Bazilikasına doğru ilerleyişini izliyoruz dünyanın dört bir yanındaki bir milyar insanın kısaca dünya nüfusunun beşte birinin temsilcisi, bütün Katolik Kilisesi’nin babası ve annesi olmak üzere. Binler, milyonlar, milyarlar arasından bir seçilmiş olarak çıkıyor en yüksek kademelerden birine. Şans mı tesadüf mü, kader mi doğru tercihler ve doğru bileşenler mi bu seçilmişliğin nedeni diye soruyor insan kendi kendine. Üstelik bu son derece aykırı hazretlerinin seçimi de şaibeli iken. Şaibe dediğim bizim ülkemizde yer etmiş torpilden, kayırmadan farksız bir şey söylemek istediğim. Adaylar arasında kendisi hakkında en az şey bilinen o ve her nasılsa çok daha güçlü rakipleri arasından “o” tercih ediliyor. Fikirleri, yönelimleri bilinmiyor Vatikan Senatosu tarafından. Bu haliyle nasıl papa olduğu, nasıl seçildiğini bilen bir Allah’ın kulu yok kendisinden başka. Halbuki Lenny en dolaysız yolla bağlıyor işini, yani üzerindeki tek üst merci olan Tanrı’yla. Son derece dürüst bir şekilde, vaatlerle dolu gidiyor ona. Diğerleri değil, sadece ben sizin için yararlıyım diyor. Ve bir çok defa şahit olacağımız gibi çok güçlü bir şekilde dua ediyor ve tanıdıklarını sandıkları ama hiç tanımadıkları birini papa yapıveriyor oyuna gelen şaşkın kardinaller. İster mucize, ister duaların kabulü diyelim, bir şekilde bir dua yerine ulaşmış oluyor, bu vesileyle. Ne Spencer ne de Dussolier, “o” papa oluyor neticede. Hem akıl hocası hem de ona hayatı ve ilahiyatı öğreten Kardinal Spencer en çok içerliyor bu duruma. Bileklerini kesmek üzereyken rahibeler engel oluyorlar son dakikada. Papa olmakla kaderini mahvettiğini söylüyor kızgınlıkla. Lenny’nin istifa etmesi için baskı yapıyor ve affetmiyor onu uzunca bir süre ve akıl hocası olmayı reddediyor. Kendi kararlarını kendi vermek zorunda kalan Lenny de kendisini bir rock yıldızı gibi ulaşılamaz kılmaya karar veriyor. Sadece kiliseyi önemsiyor. Kendini gizliyor. Tek röportaj vereceği merci olarak Tanrı’yı gösteriyor. Fotoğraf çektirmiyor. Fakat öte yandan nasıl sevileceğini bilmiyor. Kimsenin kendisini sevmediğini düşünüp, herkesten gelebilecek her türlü kötülüğe karşı hazırlıklı olmak konusunda üstün bir çaba sarf ediyor. En nihayet ölüm döşeğindeki Spencer ona “Kendini menteşe sanıyorsun ama sen bir kapısın” diyor. Çocuk papa bir adama dönüşüyor nihayet.

downloadfile-7
Rahibe Mary

images-37

images-39

Bir çelişkiden ibaret olduğunu düşünüyor Lenny. Tıpkı Tanrı gibi. Bir’in içinde üç, üç’ün içinde bir. Ya da Meryem gibi; hem bakire hem anne. İnsan gibi; hem iyi hem de kötü. Dostça ilişkilere mesafeyle bakıyor çevresindeki ve otoriter bir şekilde uyarıyor ona hizmet edenleri. Ona göre dostane ilişkiler tehlikeli olmakla beraber, sonu her zaman kötü biter, çünkü kendilerini belirsizliklere, yanlış anlaşılmalara ve çatışmalara iter. Resmi ilişkilerse sonsuza kadar devam ederler, çünkü yanlış anlaşılma riski yoktur, kuralları taşlara oyulmuştur ve resmi ilişkilerin olduğu yerde hiyerarşi vardır ve hiyerarşinin olduğu yerde de dünya düzeni hüküm sürer. İlelebet. Rahibe Mary’i yani yedi yaşında yetimhaneye terk edildiği günden beri ona bakıp onu büyüten, tüm üzüntülerine şahit olan, kendisi gibi iyi bir Hıristiyan yapan kadını özel asistanı yapıyor Kardinal Voiello’nun tüm karşı çıkışlarına rağmen. Bu küçük boylu, başlarda papayı yadırgayıp açığını arayan adam papayı önemsemeye başlıyor tanımaya başladıktan sonra. Vatikan’da varolan lobicilik, iç gerginlikler, skandallar, intikamlar ve tehditlerin küçük çaplı bir versiyonu yaşanıyor öncesinde taraflar arasında ve birbirlerinin açıklarını ortaya çıkarmak için uğraşıyorlar. Voiello papayı, Mary Voiello’yu takip ediyor. Mary yapmış olduğu küçük bir araştırma sonucunda Voiello’nun vaham, kurtuluşum dediği, onu hiç eleştirmeyen zihinsel engelli Girolamo’yu keşfediyor evindeki. Lenny’se en güvendiği kardinallerinden biri olan Gutierrez’e döküyor içini ve onu parkinsonlu başpiskopos Kurtwell davasını takip etmek üzere Vatikan’ın kenar mahallesi olarak anılan Roma’ya gönderiyor. Alkol bağımlılığı olan, küçük yaşlarda cinsel tacize uğramış eşcinsel eğilimleri olan Gutierrez istemeyerek kabul ettiği görevi binbir sıkıntıyla tamamladığında nihayet dönüyor hiçbir zaman gerçekte yaşamamış kayıp ruhlarla dolu Vatikan’ına ve sığınıyor tekrar onun yüksek duvarlarla çevrili güvenli kollarına. Kafesteki bir kanarya o ve aşina olduğu tek kafes de Vatikan. Hayatın kısalığı karşısında sonsuzluğu ve Tanrı’yı seçenlerden ne ilki ne de sonuncusu. Lenny eşcinsellerin rahip olmaması gerektiğini, eşcinsellerle pedofillerin aynı olduğunu söylediğinde, Gutierrez bunun kabul edilemez bir genelleme olduğunu, pedofilide sadece şiddetin, eşcinsellikteyse tek aşkın var olduğunu söylüyor ve kendisini kişisel asistanı yapmak isteyen Papa’ya eşcinsel olduğunu itiraf edebiliyor son bölümde.

Tv: Il papa invisibile di Sorrentino, santo o demone?

oulonydd12ii-oolsf94qtn9s7upf4esxhaghbdq-7vuuqbqcbuoaukqprak1ottcptgfszv1qw515-h286-nc

rv5qu6fehjr-wry09qzvijnjbbkkb2vcbejceg9h6cg_umchjne8wd0lw4auudagrgllopcggr0agvykmh7wlux3gguhaix0w443-h332-nc

Bünyesindeki rahip nüfusunun üçte ikisi eşcinsel olan toplulukta rahipleri eğiten cemaatin başında dahi bir eşcinsel var ve Lenny eşcinsellerin kiliseye alınmasına karşı çıkıyor. Küçük devletin meşhur günahkarları papa bizi cezalandırır korkusuyla kadınlarla yaşadıkları maceraları anlatıyorlar abartarak günah çıkarma seansları esnasında(bu bize de tanıdık geliyor olsa gerek 15 temmuz münasebetiyle, hani herkes kendini aklamaya çalıştıydı ben değilim diye, profillerde Türk bayrağı, statülerde birlik beraberlik mesajı ama boşverin bütün bunları Aman Tanrım-Holly Father-biz ne biçim bir sene geçirdik böyle). On üçüncü yüzyıldan beri süre gelen bekarlık yemininin temelinde bir rahibin büyümemesinin nedeni olarak asla baba olmaması, her zaman Tanrı’nın oğlu olarak kalması ve asla onun yerini almaması gerektiği gerçeği yatıyor. Hal böyle olunca da nüfusunun neden üçte ikisinin gay olduğu anlaşılıyor.

02gvtgsdk-wwgstoxsncx5-dkc3efloxngncajicxbgd0ajcu43ygypvwtp4rsnkawkawafyxmtwsky8a-ljjms0tl4fadwysacuugw512-h288-nc

Sistine Chapel sahneleri için bir benzeri hazırlanmış ya da yönetmen normal şartlarda fotoğraf çekmenin dahi yasak olduğu yerde çekim yapmak için izin almış bir şekilde. Geniş odaya taht üzerinde getirilen papanın ve üzerindeki kostümün, başındaki tacın ihtişamından gözlerini alamıyor insan. Bu ve daha pek çok sahne var insanın aklını alan, diziyi unutulmaz kılan. Papa’nın İtalyan Başbakanını bir hayli terlettiği ikili görüşme, Lenny’nin sesinden dinlediğimiz ve hiç gönderilmemiş mektubunda yer alan aşkı kaybetmenin mi yoksa bulmanın mı daha güzel olduğunu sorduğu satırlarında yetimliğinden kaynaklanan münasebetsizliğini ve saflığını açıklarkenki melankolisi, çıplak Willendorf Venüs’ünden gözlerini alamayan sıkıcı Moskova Başpapazı, ”I’m sexy and I know it” eşliğinde ruhani bir ortamda yaratılan video klip estetiği, yine onca ruhaniliğin ortasında yan tarafında plastik bardaklarla öylece duran su sebilinin bir karaktermişçesine ulu orta duruşu, Spencer’la Sistine Chapel’de kadın cinselliği ve Lenny’nin kürtaj konusundaki katılığının tek seçenek olduğunu ayetlerle açıklamasına karşılık, Spencer’ın merhametli olmanın esas olduğunu savunması, Afrika seyahatlerinde ruhun çürümüşlüğüne işaret olarak Rahibe Antonia’nın halka yaşattığı zulümden muzdarip halkın papanın yardımıyla ondan kurtulmaları, on dört yaşında ölen Azize Juana’nın ibretlik hikayesini halkın önüne çıktığı son sahnede anlatırken,  Lenny’nin dizlerinin üzerine çökerek tüm benliğiyle Tanrı’ya yakarışlarının hemen akabinde gerçekleşen mucizeler ve bunların arasında en çok kısır Esther ve kısır kocası için çocuk istediği sahnede “You must you must” derken Lenny’nin kendinden geçerek yüzünün kıpkırmızı olduğu anlar, aşırı obezitesi olan yatağa bağımlı Rose’un odasının duvarı yıkıldıktan sonra vinç yardımıyla apartmanının yüksek bir katından çıkarılmaya çalışıldığı ve sonra geri sokulduğu sahne ve daha pek çoğu… Özellikle de sekiz, dokuz ve onuncu bölümlerdeki her biri birbirinden bağımsız işlenen konular ve akılcı ve akıcı diyaloglar hayatınıza o kadar çok şey katıyor ki… Onuncu bölümde Gutierrez Lenny’e “Doğru motivasyonlar dünyayı değiştirebilir” derken tecrübeyle sabitlenmiş öngörünün ülkemiz için de gerçekleşmesini diliyorum içten içe. Bazen gökyüzü açıktır ve dualar kabul olur, doğru bir adamın duası kim bilir belki bize de barış ve huzur getirir. Yeter ki o doğru duayı, doğru bir adam ya da kadın, doğru bir anda etsin. Kötülerin hesabı her zaman tutmaz, dünya hesap kitapla da dönmez. Rahibe Antonia, Prens Abadi gibilerin de devri gün gelir sona erer. Yıkılmayacak bir duvar yok bu dünyada. Öncelikle her şeyden çok inanmak gerek buna.

”Ülkenizde yerde yatan cesetleri gördüm, açlığı, kanı, susuzluğu ve sefaleti. Tüm bunlar savaşın ve şiddetin getirileri on iki yıldır topraklarınızı pençesi altına almış olan. Bunun kabahatlilerinin isimlerini söylemeyeceğim. Çok fazla suçlu var. Hepimiz suçluyuz. Savaştan ve ölümden hepimiz suçluyuz. Aynı şekilde barıştan da suçlu olabiliriz. Bunu sizden dizlerimin üzerine çökerek istiyorum. Eğer barış için suçlu olursanız uğrunuza ölmeye hazırım. Dünyanın dört bir yanından bana yazan çocuklara hep derim ki sevdiğiniz şeyleri düşünün. O Tanrı’dır. Çocuklar her türden şeyleri severler ama hiçbiri bana savaşı sevdiğini yazmadı. Şimdi yanınızda oturanlara bakın. Gözlerine neşeyle bakın. ve Aziz Peter’ın söylediklerini hatırlayın. Eğer Tanrı’yı görmek istiyorsanız, görmek için vesileleriniz vardır. Tanrı aşktır. Öte yandan ben barış olana dek size Tanrı’dan bahsetmeyeceğim. Bana barışı verin, ben de size Tanrı’yı vereyim. Barışın ne kadar muhteşem bir şey olduğunu bilmiyorsunuz. Barışın ne kadar kaygı verici olduğunu da bilmiyorsunuz. Ama ben biliyorum. Çünkü barışı bir kez görmüştüm. Sekiz yaşında, Kolorado’da bir bankta.” Papa 13. Pius

images-27

images-41
Paolo Sorrentino

THIS IS US

161011_3114309_next_on_this_is_us___a_hot_summer_day_at_the

THIS IS US :

“Bir gerçeğe göre; Vikipedi’de bir kadın ya da erkeğin 18 milyon kişi ile aynı anda doğduğu yazıyor. Tabii doğum günlerinin aynı olması aralarında bir bağ olduğunu kanıtlamıyor. Ama eğer varsa, Vikipedi henüz bizi keşfetmemiş demektir.”

… diyerek başlıyor Amerika’da ilk on bölümü yayınlanmış ve gördüğü yoğun ilgi üzerine yeni bölümleri 10 Ocak 2017’den itibaren kaldığı yerden devam etmek üzere izleyicisiyle buluşacak olan NBC’nin yeni harikasının. Dizinin yaratıcısı Dan Fogelman’la beraber on kişilik bir yazar ekibi çalışmış kağıt üzerinde ve hem senaryosu, hem karakterleri, hem de geçmiş zamanın ruhunu yakalamaktaki ve karakterleriyle ekran karşısındaki izleyiciye yansıtabilmekteki başarısı, doğru müzik seçimleri ve yerinde flashbackleriyle birleştiğinde herkesi ayrı ayrı kendi nostaljisiyle baş başa bırakıyor izledikçe. Bir yandan dizinin içerisindesiniz, diğer yandan her bölümün sonunda hayatınızı ve içerisindeyken dönüştüğünüz şeyi sorgularken buluyorsunuz. Ebeveyn olmanın güçlükleri, kendi kişisel sorunlarınla boğuşurken her şeyle beraber kendini bir kenara bırakıp çocuklarına adanmaktaki cüretkar fedakarlıklar, onları memnun ve mutlu etmeye çalışmak, sadece onlar için varmışçasına kendi iyilikleri  için bazı gerçekleri örtbas etmek ve bu kararı tek başına almak zorunda kalmak, çocuklarının attığı her adımı vicdan meselesine dönüştürmek, dışarıdan gelebilecek bir sürü kötülüğe karşı her birine ayrı ayrı kol kanat germek, evlatlık çocuğunla öz evlatların arasındaki dengeyi sağlamak için tabir-i caizse yırtınmak, öte yandan evlat olmak, kardeş olmak, karı koca olmak, bir yandan içindeki obezitenle savaşırken dışarıdan devasa bedenine şaşkınlıkla ve küçümseyerek bakan bir sürü gözü yokmuş varsaymak ve onaylanmak ama ne olursa olsun ister aile fertlerin, isterse senden büyükler, iş arkadaşların veya patronların tarafından onaylanmak, kabul görmek. Bu ve bizi biz yapan dolayısıyla da insan yapan kendi varoluşsal kaygılarımızı, hayatın döngüsünü, kan bağının bazen her şey bazense hiçbir şey demek olduğunu, beklentisiz sevmeyi, kaderi, kederi, yası, rekabeti, yaşlanmayı, ölümü beklemenin nasıl bir şey olduğunu, hayatın kıymetli anlarını , çabuk geçen zamanı ve düş kırıklıklarını sürprizlerle dolu kıymetli anlar barındıran, tesadüflerin tesadüf olmadıklarını, gizliden mesaj kaygılı ama yine de olabildiğince insancıl bir şekilde anlatan bir dizi var önümüzde süresi iyi ayarlanmış, başarılı da bir casting çalışması olan. Kendi adıma en çok Jack ve William’ı sevdim ve de Kevin’ı, özellikle de hiç tanımadığı insanların yas evindeyken ve William’la baş başa kaldıklarında kendini ifade edemeyişindeki şaşkınlığıyla tam da bilge baykuş ve sersem labrador karşı karşıya geldiklerinde. Mandy Moore’sa nihayet potansiyelini kullanabileceği üç çocuk annesi, dirençli ve özverili anne Rebecca karakteriyle çıktı karşımıza. Üstelik hem sesini hem de oyunculuğunu aynı anda sergileyebileceği bir rolle. Herkesin parlayacağı bir rol muhakkak çıkacaktır karşısına bir gün bir şekilde.

oyhwoxefwbwm5ejhdzq0xqlz3v6cvpozf5jipzz8rss39jgoe9g87vuqwergog35vgsh73al1dbpkh1bopxjw512-h288-nc

160915_3100176_series_premiere_anvver_1

This Is Us - Season Pilot

“Bebeğim bir gün sana dünyanın en iyi çamaşır makinesini alacağım” derken, Jack, dünyanın en büyük vaadini tüm samimiyetiyle Rebecca’ya sunuyor. Çok büyük bir şey değil alt tarafı dikdörtgen bir vaat sadece.

Karnı burnundaki karısına kur yaparken görüyoruz Jack’i ilk sahnelerde. Üçüz bebek bekleyen Rebecca’nın suyu geliyor bu esnada tam da kocasının doğum gününde. Yüksek riskli bir hamileliğe bağlı bir erken doğum olacağından karı koca doğum sancılarını paylaşıyorlar tek vücutmuşçasına endişe içinde. Kendi doktorlarının apandisti patladığından, tanımadıkları babacan bir doktor üstleniyor doğumu. İnsanın sorası geliyor, apar topar gelmiş olsalar da, hastaneye gelip onları avutup sakinleştirecek bir büyükleri yok mu diye. Geçen yıl eşi ölmüş, beş çocuk, on bir torun sahibi doktorun rolü burada anlaşılıyor ve bu şaşkın ve korkmuş çifti bir şekilde seviyor ve güven veriyor onlara. İlk bebek erkek oluyor, ikincisi kız. Üçüncüsüyse kordon bağı boynuna dolanmış minicik bir erkek, o da sizlere ömür. Aynı saatlerde siyah bir erkek bebek bırakılıyor itfaiyenin önüne endişeli bir yetişkinin gözleriyse uzaktan üzerinde.

“Hayatın sana sunduğu ekşi limonu alıp da nasıl lezzetli bir limona dönüştürdüğünü anlatırsın belki bir gün yaşlanmış bir adamken kendinden küçük bir gence, öğüt niyetine.” Doktor Katowsky

“Bazı insanlar en korkunç anın bebek sahibi olmak için hastaneye gelmek olduğunu sanıyor. En korkunç an hastaneden bebek”LER”le ayrılmaktır.” Doktor Katowsky

Günümüz Amerika’sında farklı sorunlarla baş etmeye çalışan üç farklı karakterin hikayelerine dahil oluyoruz aynı zamanda. İlki Kevin: “Man*ny” adında yüksek reytingli, orta karar bir stüdyo dizisinin başrolünde oynayan otuz altı yaşında, yakışıklı, sağlıklı, formda, bekar ve çocuksuz, çok konuşkan bir beyaz erkek. Onu küçümseyen yönetmeni ve kendisine hayran bir kitlesi var. Yaptığı iş ona küçük gelmeye başladığında tam da erken gelen bir orta yaş krizinin ortasında canlı yayında cinnet getirerek stüdyoyu birbirine katıp ortalığı dağıtmakta buluyor çareyi. Seyirciye bağırıyor bu dizinin bu kadar kötü olmasının nedeni sizlersiniz diye. Neden bu diziyi izlediklerini soruyor öfkeyle. Bu kadar az şey vermemizi kabul etmek sizin suçunuz diyor. Sonra da istifa ediyor. Kevin’ı bizim televizyonlarımızda yayınlanan bir acayip izdivaç programlarına davet etmek istiyorum o an. Bizim seyircimizin maruz kalmaktan zevk aldığı gariplikleri izlese dizisine dört elle sarılır-gerçi kendisi dizinin en düşük çeneli karakteri ve bu açıdan bakıldığında yarışmanın bilmiş jüri üyelerinden birine dönüşmesi de an meselesi.

downloadfile-1

downloadfile-2

downloadfile-3

Kate: Kevin’ın kendisinden iki dakika küçük ikiz kız kardeşi. Beyaz, aşırı obezitesi var ve bir sürü şişman insanın gittiği akşam toplantılarında tanıştığı, haliyle de obez olan Toby ile kendisinden kaynaklı inişli çıkışlı bir ilişki yaşamaya başlıyor. Dizinin sonunda itiraf ettiği üzere zanax kullanımını her zaman neşeli olamadığıyla ilişkilendiriyor. Depresif, sorunlu, sınırın diğer ucunda yaşayan, rüya hayatını yediğini itiraf etmekten çekinmeyen, değişmekten ve gerçekte nasıl bir insan olacağını görmekten korkan, bilinçaltında yağlarına zırhıymışçasına sarılmış, babasının küllerini evinde saklayan, ailesinin büyük bir parçası olan Super Bowl gecesinde Rebecca’nın sahne aldığı bir barın tuvaletinde ilk tohumlarının atılmış olmasından ötürü maçları çokça önemseyen, fakat annesinden geçmiş şarkı söyleme yetisini değerlendirememiş, bir süredir işsiz ve tıpkı ikizi gibi hayatta bocalayan bir karakter. Toby onu değerlendiriyor kendince. İlişkinin yapıcı tarafı o. Kate’se bir yandan kendi özyıkımına zemin hazırlarken, diğer yandan ilişkisini sabote ediyor. Bir gün Toby önüne kırmızı halı seriyor, altınaysa limuzin ve sesini değerlendirmek için ilk canlı performansını vermek üzere benim tahmin ettiğimin dışında çok başka bir yere götürüyor onu: ”Huzurevine”. İşi yüzüne gözüne bulaştırma ihtimaline karşılık onu ertesi sabah yaşananları hatırlaması mümkün olmayacak insanların önünde şarkı söyletmek dahiyane bir fikir olsa da, Cyndi Lauper’ın ”Time After Time”ını batırmadan söylüyor Kate. Bense bir sürü bilmiş jüri üyesi barındıran yarışmalardan birine çıkaracağını düşünecek kadar sığlaşıyorum(Ne sandınız beni, çok mu derin? Ben sığ sularda yüzdüm halbuki hep boğulmamak için. Bu huyumdan da hiç vazgeçmedim, daha büyük balıklarca ısırılmamak için. Çok boktan bir hayatım olduğu düşünülebilir şu aşamada ve haklı olabilirsiniz ama umurumda değil. Kiminki değil ki diyen seni ve çok güvenli sesini duydum, sen, arka sıradaki. Sıranı paylaştığın çocuk mutluymuş bak, öyle söylüyor. O zaman hala daha neden arka sıradasın diye sor bakalım zat-ı aliye).

60784238

650x366

Randall: Bu enteresan halkanın üçüncü ayağı. İtfaiye binasının önüne bırakıldıktan sonra getirildiği hastanede Rebecca ve Jack tarafından bunun kadersel bir işaret olduğu düşünülerek evlat edinilmiş. Beraberinde bırakılan bebeklik battaniyesini saklamış geçmişinden ona kalan tek hatıra olarak. Okulda öğretmenleri tarafından dehası anlaşıldığında, kardeşlerinden ayrı bir okula gönderilmiş. Her halükarda Pittsburgh’da beyazların mahallesinde, beyazların okuluna giden ve beyaz ailesiyle yaşayan bir siyah olarak, çok nadiren de olsa karşılaştığı her siyahın ardından defterine bir çentik atmış çocukluğu boyunca. Sınıf arkadaşları onunla Webster diye dalga geçtiklerinde, sonradan gelen ve sevgisi bölüşülen Kevin, kardeşinin yanında durmaktansa, kendisi gibi beyazlarla olmayı yeğlemiş ve aralarındaki gizli rekabet hayatları boyunca sürmüş. Kötü huyu iyi kalpli olmak olan Randall’sa tam otuz altı yıl sonra bulduğu entelektüel ve dördüncü evre mide kanserli babasını çabuk kaybetmemek için çabalamakta. Adını almış olduğu şair Dudley Randall’ın mesleğinden çok başka bir meslek seçmiş kendisine hayatta. Karısı dahil kimse onun ne iş yaptığını bilmiyor, sorunca da söyleyemiyorlar. Uzun vadeli hava modellerine dayalı olarak gelecekte teslim mal sözleşmesi ticareti yapıyor(insansız hava aracı üretiyor olmasın sakın!). Kızlarının gözünde sıkıcı bir iş yapıyor. Oysa bir şirket sahibi ve ailesine konforlu bir hayat sağlayabilmiş elinden geldiğince. Anlayışlı karısı ve iki çocuğuyla sade bir hayat ve gelecek planları yapıyor. On yıl sonraki hayali, çocuklar büyüyüp üniversiteye gittiğinde hayat kalitesi yüksek, güzel menülü restoranlara sahip Charleston’a taşınmak. Ama ilk önce kendi gayretleriyle bulup getirdiği babası, sonra da Kevin gelip yerleşiyor evine. Gelense sıcak aile ortamı ve kızların varlığıyla bir daha gitmez oluyor evine. Babası altı yaşındaki torunuyla aynı odada kalırken, kardeşi de çocukluğundan gelen alışkanlıkla bodrum katına taşınıyor. Herkes evde iyileştiğini, ortamın onlara iyi geldiğini söylüyor her fırsatta ve gitmemekte direniyorlar. Randall’ın hayatına dahil olan iki sanatçı sayesinde ortalığa saçılan müzikal fantezisi, içindeki sanatçıyı bulmak için tuhaf yollara başvurmasına neden oluyor.İşte bu üç ayrı çocuk aynı anne babanın yetiştirmesiyle hayatta bu üç yetişkine dönüşüyorlar. Kevin, Kate ve Randall’ın ayrı ayrı hikayelerine tanıklık ediyoruz. Tek rehberimiz flashbacklerle sunulan mazileri oluyor.

images-31

images-40

Gelelim aşıkların bile zor anlayacağı bir duruma: yani ikizlerin duygularına. Kate küçükken kolunu kırdığında, on altı kilometre öteden ağlayarak gelmiş Kevin. Apandisit ameliyatı geçirdiğinde de bir an olsun kardeşinin başından ayrılamıyor, ameliyathaneye kadar uğurluyor onu. Ameliyattan sağ salim çıkmasını bekliyor sıkıntıyla, mumlar yakıp, kendince dualar ederek. Otuz altı yaşına basmış hallerinde de değişen bir şey yok, Birbirlerinin desteği olmadan yollarına devam edemiyorlar kolay kolay ve başı sıkışan ilk önce diğerini arıyor ve öteki iki eli kanda olsa onun telefonunu açıyor. Aynı karından iki dakika arayla çıkan ikizlerin bağlılığı bütün hayatlarını etkiliyor ve hayır, genelleme yapmıyorum, gördüğümü söylüyorum. Oyunculuk kariyerine sahnelerde devam etme kararı alan Kevin’ın yabancısı olduğu bohem çevrelere girdikçe uğradığı dolaylı değişim ilk önce Kate’i ürkütüyor. O daha bunun için hazır değil çünkü ve Kevin’ın New York’a taşınma kararı karşısında bir anda elinin tersiyle itebiliyor erkek arkadaşını. Kardeşlerim ve onların desteği olmadan asla başaramam diyor sonrasında da açık açık.

Randall’ın zekası onu hayata kolay hazırlarken, Kate’in geleceğe dair hiçbir planı olmadığını görüyoruz çocukken. Annesinin böceği, babasının prensesi, XL yeleklere mahkum, havuzda giydiği bikinisiyle yağlarından sözde arkadaşlarını utandırıp ihtar aldığından yaşamı boyunca geri planda kalmaya çalışmış bir havası var. Lisede karşı takımın oyuncuları olan iki erkek kardeş beyzbol sahasında Peter Gabriel’in kızına yazmış olduğu söylenen ”Come Talk To Me”sinin yavaşlatılmış versiyonu eşliğinde öfkeyle birbirine girip yerlerde yuvarlanırken izliyor onları şaşkınlıkla saha kenarından. Eve dönerken arabada iki kardeşin arasında oturuyor tekrar kapışmasınlar diye. Hep iki arada bir derede Kate. Oyun arkadaşları kendilerini utandırdığını düşündükleri tombikle arkadaşlık etmek istemezken, aynı kilolar ileride kadın patronlar tarafından tercih edilmesine sebep oluyor. Yeme sorunu olan yani sorunlu, ağırlığı ölçüsünde uysal bir imaj çizen, arzu nesnesi olmaktan çok uzak bir kadını iç rahatlığıyla kabul edebiliyorlar içgüdüsel olarak. Bindiği uçakta iki kişilik bilet almak ve genişletici  kemer ikramını kullanmak zorunda kalan Kate pekala engelli sayılabilir öte yandan.

Dördüncü bölümde Kevin’ın neden oyunculuk kariyerini seçtiğini anlıyoruz. Kate’in kiloları ve Randall’a gösterilen fazladan ihtimam yüzünden zavallı Kevin neredeyse havuzda boğularak ölecekken bile kendi hayatını kendi kurtarmak zorunda kalıyor. Ailesinden göremediği ilgiyi başka bir sürü hayranından görebileceği bir meslek seçiyor kendisine. En azından bir yüzme havuzunda bari boğulmak üzereyken çırpınmalarını bir duyan çıksın diye. İki erkek kardeş arasındaki yarışsa hızından bir şey kaybetmemiş görünüyor günümüzde de. Randall’ın eşi onları Habil’le Kabil’e benzetiyor. Birlikte takılamıyorlar, bir odada yalnız kalamıyorlar. İkisi de karşı tarafı haksız, kendiniyse mağdur görüyor. Randall’a göre Kabil kendisi, kazanan kardeşse her zaman Kevin. 12 ve 36 numaranın karşılıklı savaşı, delikanlılıklarındaki beyzbol sahasında bitmemiş anlaşılan ki yıllar sonra kaldırımlara taşınıyor. Kevin onun, siyahi ve evlatlık olduğu için dışlanmış hissetmesin diye anneleri tarafından sürekli kayırıldığını düşünüyor ki haklı. Randall’sa onun kendisine köpek gibi davrandığını ama buna rağmen her defasında ilk adımı atıp, ondan bir parça alaka, biraz saygı yahut nezaket beklediğini ama sevgisini istediği tek kişi olan abisinin 36 yıl sonra ilk defa hem de herkesin önünde ondan “o benim kardeşim” diye bahsettiğini söylüyor nihayet. O da haklı. Bu ziyaret sayesinde Kevin’ın yıllarca bitmek bilmeyen ev sahibi rolünü, Randall üstlenmiş oluyor ve kozlarını paylaşmış oluyorlar bir sebepten.

images-33

“Senden daha büyük olduğumu biliyorum Kevin. Yetişkin olduğumu da. Ama bu ilk seferim. Sizden üç tane var ve çabalıyorum.” Jack

Randall çevresi kendi renginden farklı insanlarca çevrili çocukluğunda, bir rol model arayışına giriyor. Siyah komşularının tavsiyesiyle gittiği karate kursunda en nihayet beyaz fakat biyolojik olmayan babasına güven duymayı öğreniyor. Kurs hocası babasının sırtına uzanmasını istiyor Randall’dan. Bu esnada babasından şınav çekmesini istiyor ve ona sorular soruyor bir ömür oğlunu şimdiki gibi sırtında taşıyıp taşımayacağına, onu güçlü bir adam yapıp yapmayacağına, dünyada olup olabileceği en iyi adam olması için çabalamaya hazır olup olmadığına ve acıtsa bile ağır yüklerini kaldırıp kaldırmayacağına dair. Dizinin en önemli anlarından biri bu ve bocalayan ve rol model arayışı içindeki bir çocuğun babasına ve dolayısıyla kendine güven kazanmasına şahit oluyoruz. Her zaman biraz daha acıklı olan baba oğul hikayelerinin ağırlıklı olduğu bir dizi ”This is Us”. William’sa günümüzden yirmi küsur yıl önce, oğluyla kavuşacağı anın hayalini kurarken bir anda hevesi kursağında kalıyor. Oğluna yazmış olduğu şiirleri çekmecesinde, Rebecca’nın onunla görüşmesini sakıncalı bulduğunu belirttiği mektubunu gözyaşları içinde okuyor yatağında gözyaşları yanaklarından süzüle süzüle…

images-30

images-28

ch1elwqtiqgisrxllzzneg-n5s3vvynqul_ihx3daowyirenntaij8ejq1jz6_choe16_tply6ua14xnuvwp_uaciczikamvkqihju6_w512-h288-nc

”Senaryo elime ulaştığında ilk yaptığım bana hissettirdiklerini resmetmek oluyor. Son oyunum hayatla ilgili ve hayat renklerle doludur. Her birimiz gelir ve resme kendi rengimizi ekleriz. Her ne kadar çok büyük bir resim olmasa da bir şekilde sonsuza dek her yönde devam ettiğini anlamanız gerek. Ebediyet gibi. Bu o türden bir hayat. 100 yıl önce hiç tanımadığım adamın teki bu ülkeye elinde bir bavulla gelir. Onun bir oğlu olur. Oğlunun bir oğlu olur ve ben olurum. Bu yüzden başlarda resmi yaparken düşünüyordum ki, belki de burası o adamın resimdeki bölümüdür ve sonra burası da resmin bana düşen bir bölümüdür ve düşünmeye başladım ya hepimiz bu resimde bir yerlerdeysek veya biz daha doğmadan bu resmin içindeysek? Ya öldükten sonra da içindeysek? Ve durmadan eklediğimiz resimler birbirlerinin üzerine sürekli ekleniyorlarsa ta ki sonunda biz artık farklı renkler olmayana dek? Biz bir resim olana dek. Yani benim babam artık bizimle değil. O hayatta değil ama bizimle. O her gün benimle. Hepsi bir şeklide uyuyor. Hayatlarımızda sevdiğimiz insanlar bir şekilde ölecek. Gelecekte, belki yarın ya da yıllar sonra. Biri öldü diye sırf onları artık göremiyorsunuz ya da konuşamıyorsunuz diye bu hala onların resimde olmadıkları anlamına gelmez. Mesele budur belki de. Ölmek yok. Sen, ben ya da onlar yok. Sadece biz varız. Ve bu dağınık, çılgın, renkli, büyülü şey başlangıcı ya da sonu olmayan bir şey. Bence bu biziz.” Kevin

This Is Us - Season 1

 

A BIGGER SPLASH

images-13

A BIGGER SPLASH :

“Mutluyum Harry, buna katlanamaz mısın?” Marianne

“Adın yine başardı.” Harry

“Sana çok fazla taviz verdim. Biz arkadaştık. Kardeşten öte. Şimdi sen bana sadece katlanıyorsun. Bu ne kadar kırıcı biliyor musun? İstediğini düşün, yargıla beni ama bana katlanma.” Harry

”Hepimiz öyleyiz. Herkes ahlaksız. Asıl olay da bu zaten. Görüyoruz ama yine de birbirimizi sevmeye devam ediyoruz.” Harry

Yönetmen Luca Guadagnino’nun 2009 yılında vizyona giren “I Am Love”ından sonra çektiği bir sürü bir sürü kısa metraj ve iki de uzun uzun belgeselden sonra 2015 yılı yapımı, romantik manzaralı keyifli mekanlara(bir nefeste okuyacaktınız çift sıfatlı tamlamamı), kaliteli müziğe, şık bir gardroba(söz konusu Swinton’ın kostümlerini hazırlayan Dior), bir süre sonra gözünüzün alıştığı çırılçıplaklığa, bir havuza, bir hizmetçiye, Tilda Swinton’ın fısıltılarına, Ralph Fiennes’ın hayal kırıklığı yaratmayan cüretkarlığına sırtını dayayan, özenli, enteresan ama bir hayli uzun, bir yeniden uyarlama olan “A Bigger Splash” i izleyebildim sonunda. Hiçbir Ada’nın hayal kırıklığı yaratmayacağı iddiasının abartı olmadığını bildiğimden muhakkak ilginizi çekecek bir şeylerin var olacağını tahmin edebiliyorum izlemeyenleriniz için şimdiden. Kış kış, donan yerlerimizi ısıtacak yakıcı bir güneş bekliyor izleyenleri, bunalınca serinleyecekleri bir büyük havuz, Allah vergisi, bronzlaşmış güzel vücutlar, içki, uyuşturucu, rock’n’roll, tuzda balık, mülteci sorunu, dozunda bir gerilim ve hayran bir de komiser var filmin içersinde. A Bigger Splash tüm bunlar için bile izlemeye değer olsa da, film bir başyapıt olmadığı gibi, yönetmenin de bir başyapıt ortaya çıkarmak telaşında olmadığını anlıyorsunuz bir zaman sonra. Telaşsızlığı filmin süresinin tam tamına 125 dakika olmasından ve bu süre boyunca da oyunculara uzun uzun bakışma, izleyiciye flashbackler sunma, bir şarkılık performansı hiç kesmeden koyma, pehlivanlar gibi havuzda güreşerek boğulma gibi serbest zaman ayırmasından anlaşılıyor zaman uzadıkça. Oyuncuların çıplak olması ve havuz sahnelerinin bolluğundan ötürü kuruyamamalarından sorun çıkarmadıklarını düşünsek de sıcaktan bunalan set ekibinin yaydıkça yaydığını düşünmeye başlıyorsunuz fena halde. Böyle bir film için bu süre çok uzundu sadece. Tamam entrika, tamam gerilim, tamam müzik, mekan ama… Ama’sı var işte. Tebrik edilesiyse bu uzuun zamanın hiç sarkmadan uzamış olması sadece ve bu nedenle de sıkmıyor sizi, nankörlüğüyle bilinen zaman geçiyor her şekilde. Filmin orjinali olan 1969 yılı yapımı La Piscine’in de 120 dakikalık süresini ve ortalama puanını görünce bu sefer de ancak demek ki diyorum kendi kendime ve St-Tropez’de geçen Alain Delon ve Romy Schneider’lı filmden birkaç kare getirmeye çalışıyorum gözümün önüne. Havuzun çevresinde güneşlenen ikili ve de nedense hayal meyal yılanlar… Çok yakıştığından hayal ediyorum belki de.

Film Review A Bigger Splash

Bir rock star ve bir belgesel film yönetmeninden oluşan ve tavşanlar gibi sevişen çiftimizin mutluluğu ve çıplaklığı yaz tatili için geldikleri Sicilya ile Tunus arasındaki volkanik bir ada olan Pantelleria’da, kadının müzik yapımcısı eski erkek arkadaşının on yedi yıl sonra hayatına giren kızıyla beraber yapmış olduğu emrivaki ziyaretle bozuluyor. Çift kumsalda güneşlenirken aldıkları haberle, eşzamanlı olarak gölgesi üzerlerinden geçen uçağın inişi hoş bir detay oluşturuyor dört tarafı sularla çevrili, hepi topu Bozcaada’nın iki katı, Gökçeada’nın yarısı kadar kilometrekareye sahip mini mini Ada’da. Bu zamana kadar Marianne’in erkek arkadaşıyla tek kelime konuşmadığına şahit oluyoruz yadırgamadan. Ses tellerinden ameliyat olan Marianne’i canlandıran Tilda Swinton küçük çığlıkları, fısıltıları ve başarılı vücut diliyle harikalar yaratırken, yönetmenin ne yaparsan yap ama büyük oyna dediğini düşündüğüm Ralph Fiennes hiç durmadan ve hiç susmadan canlandırıyor Harry karakterini. Gizli bir rekabet damgasını vuruyor filme iki adamın arasında geçen, arzu nesnesiyse iddiasız görünen Marianne Lane iken. Harry her fırsatı değerlendiriyor amaca giden yolda. Geçmiş hukuklarını hatırlatıyor her fırsatta. Marianne’in annesi, stüdyoda geçirdikleri zamanlar ve sahne arkasında yaşananlar gibi. Beraber geçirdikleri onlarca yılın anılarını taşımış sanki bavulunda. Evin bahçesinde yolunu şaşırmış yılanlar da bu gittikçe dozu artarak büyüyen düşmanlığın bir metaforu olarak çıkıyorlar ev sahiplerinin karşısına. Öte yandan babasının ona küçük çakalım dediği kızı Penelope’i de hoşlanmaya başladığı Paul yüzünden kimi zaman su yüzüne çıkan gizli bir rekabete giriyor Marianne ile. Bazen üçgen, bazen dörtgen ama hep bir ikilem var bu karmaşık ilişkilerde ve doyumsuz insan ruhunun içinde. Bilinçli bir şekilde karşı tarafın canını yakmak için elinden geleni yapıyor istilacı ruhlar. Tekrar kazanmak istiyor Harry Marianne’ı. Ve Penelope Paul’ü fethetmek istiyor. Marianne ve Paul incinip duran müşkil durumdaki ev sahipleri olarak tahammül etmeye çalışıyorlar bu çılgın baba ile huyunu hiç bilmedikleri fakat anlamaya çalışmak durumunda kaldıkları kızına karşı. Bu ise karşı tarafı üste çıkartıyor her şekilde. Misafir misafiri istemez, ev sahibi hiçbirini istemez deyimi gerçekleşiyor bir sahnede gözlerimizin önünde. Harry’nin iki kadın misafiri taksiden indiğinde özellikle Marianne bu işten hiç hoşnut olmasa da, sen ne yaptın Harry sözleri havaya karışıyor ve misafir verandada alıyor soluğu. Bu durumda kaprissiz rock star’ımız ev sahibi olarak nezaketini sürdürmeye devam ediyor dirençle.

images-14

images-18

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Penelope’nin gelmeden önce babasının hakkında anlattıkları yanında, Ada’da bulduğu Marianne birbirinden oldukça farklılar. Onu bir rock star’a göre hayli domestik buluyor. Başarıları ve erkek arkadaşından hoşlanması, üstelik babasının da aynı kadın için rekabet etmesi içinde gizli bir hasedin büyümesine neden oluyor. Dört karakter arasında en mantıklı hareket eden ve konuşan Marianne oluyor. Kızın iğnelemeleri karşısında boğazından zor dökülen bir sesle seni üzecek bir şey mi yaptım diyor. Harry’yi kızına fazla sıkı fıkı davrandığı için uyarıyor. Harry hemen alınıp hiddetlense de, bunun kendileri ve ortak geçmişleriyle alakası olmadığını söylüyor Marianne. Öyle de. Sürekli taciz edilen, mağdur olan taraf Paul’le ikisi çünkü. Yaşananların etkisiyle Paul bir gece bıraktığı alkole sarılıyor ve olanlar oluyor. Birikmiş hıncını çıkarıyor Harry’den biraz fazla ileri giderek. İçkinin Paul’e yaramadığını, daha önce de bir çeşit intihar olan kazayı da alkollüyken yapmış olduğu geliyor akıllara. Yönetmen akıllara ziyan bir sahneye imza atıyor bu vesileyle. Sabah olunca Marianne’in Harry’i havuzda ölü bulduğu andaki tepkisi ve bu sahneyi canlandıran Tilda Swinton’ı ve Marianne’in boğazını ve dolayısıyla sessiz çığlıklarını izlemek, ayrıca filmin ilk yarısındaki Tilda’yı ve sessiz doruk anını görmek, bunlar çok az filmde karşılaşacağınız bir hayli özel oyunculuk anları olarak kalıyorlar aklımda. Swinton ve Fiennes bir taraftan döktürürken diğer oyuncuların başarılı performanslarını da göz ardı etmek mümkün değil. Özellikle Dakota Fanning orjinalinde Jane Birkin’in oynadığı Penolope rolünde sessiz ve derinden giden bir Lolita’yı canlandırırken, filme bir Fransız havası veren tek oyuncu oluyor.

Filmin sonunda mazlumlar bir noktadan sonra çıldırıp, zararlı misafirlerinden bilinçsizce intikam almış oluyorlar. Paul nihayet Harry’yi boğmak suretiyle öldürüyor. Suçunu Marianne’e itiraf ettiğindeyse, kadın ona kızamıyor. Çünkü biliyor ki tüm bunların yaşanmasında kendi payı da var ve Harry hiç olmadı çenesiyle insanı çileden çıkartabiliyor, her ne kadar eğlenceli olsa da. Ortak mazileri yüzünden erkek arkadaşının gözü önünde ona taviz veriyor defalarca uysallıkla. Tam da işler rayına oturacakken yani Harry ve Penelope ertesi gün evi terk edecekken, hayatlarını terörize eden insanlardan çok başka bir vesileyle kurtuluyorlar yazık ki. Sorgulama esnasında Penelope’nin İtalyanca bildiği ortaya çıkıyor. Dışarıdan bakıldığında babası ölmüş bir kız olarak hiç de üzgün durmuyor. Babasının öldüğüne üzülüp üzülmediğini soruyor Marianne ona acınası bir halde. Ve de onlara yirmi iki dediği halde on yedi yaşında olduğunu da öğreniyoruz. Marianne havaalanında bundan önce ona birbirleriyle iletişim kurmak için çırpınan insanların zor zaman geçirişlerini izlemeyi sevdiğini, onları düşman olarak algılayışına bir anlam veremediğini söylüyor. Uçak kalkmak üzereyken, Penelope’nin tüm pervasızlığıyla verdiği küstah cevap karşısında kendisini tutamayarak attığı tokatla sakinleşiyor nihayet. Harry’e söylediği ayrılık cümlesini kızı kendisine karşı kullanıyor hiç yokken.Babasının ona karşı kızını doldurduğunu anlıyoruz böylelikle, yalnız ikisinin bildiği anlarını paylaşmış ve bu da kızın içinde hınç yaratmış. Sinirleri bozulan kızın kalbiyse bu vesileyle yumuşuyor ve uçakta zırıl zırıl ağlamaya başlıyor. Gidenlerin ardından baş başa kalan çiftse rahat bir nefes alıyorlar nihayet. Tıpkı eski, huzurlu günlerinde olduğu gibi.

Film boyunca bahsi geçen mülteci sorunu ise bir anlamda Paul’ün kurtuluş bileti oluyor. Karşıdan botlarla kaçıp gelen Afrikalı mültecilere atıyor Marianne suçu ve bir kez daha adı kazanıyor, mülteciler her şekilde kaybetmeye ve kaybolmaya devam ederlerken. Kendisinin ünlü bir rock star olduğunu bilen müfettiş fazladan hürmet gösteriyor ona ve pahalı çantasına(Dior’dur o da). Mültecilerse haberlerdeki yedi ölüden biri ya da Ada’nın ıssız bir köşesinde Penelope ve Paul’ün karşısına aniden çıkıveren ve korku unsuru olarak var olan insancıklar olarak kalıyorlar belleklerde. Çok duygusal bahsediyor onlardan haberleri sunan spiker. Anavatanlarında mutsuz, savaşın korkularıyla işaretlenmiş, daha iyi bir gelecek için anavatanlarını terk etmek zorunda bırakılanlar diye. Bu yakaya geldiklerinde ise bir cinayetin olası şüphelisi olabiliyor her biri ayrı ayrı hiç bilmeden.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

HAYVAN

cttypf-rfdknshpbyfu4sgdeotagv3cgtfeqxcw-mwbckg-oz0lqxjhrfrctphgeclmppkvjbtqydgoes8uf2-1mkrnzntgqcbke6umfdwzybtew383-h384-nc

HAYVAN

İçine insan kaçmış senin
Sevgili bekçi köpeği
Boynuna tasma takmışlar senin
Susmayınca bir şaplak, olmadı bir tekme
Hem de gündüz gözüyle, ortalık yerde
Çareyi arsızlıkta bulmuşsun sen de
Yaşlılıktan az gören gözlerin,
İçinde biriktirdiğin kalp kadar olmuş öfkenle
Bekler durursun kulübende
Yemeğim dediğin bir kuru kemik,
Biraz da çorba
Sevgi dediğin bir el,
Üşenmeyip başını okşar öylesine aklına geldiğinde
Silkinirsin o elin sana her değişinde
İnsanlık üzerine bulaşmasın diye

Fırsatını bulduğun anda
Bir açık kapı bulursun mutlaka
Kaç durma uzaklara
Sakın korkma aç kalırım diye
Sokaklar senin, dağlar senin
Ulaşabilirsen doğduğun köyüne
On yılın özgürlüğünü harca bir gecede
Gözlerin bayram etsin yüzünü gökyüzüne her çevirişinde
Alacaklısın rüzgardan, serin akan sulardan, bulutların gözyaşından,
Sana nefes üfleyen hayvanların tanrısından

Ulu bakalım başını gökyüzüne kaldırmış kurtlar gibi
Şakı bakalım geveze kuşlar gibi önüne gelen herkese
Hırlamakla geçmişti ömrün el kapılarının önünde
Şimdi dans et dilediğince
Özgür bacaklarının görkemiyle
Altındaki çimenleri eze eze.
Rüzgarın keyifli ıslıkları
Ağaç dallarından kurduğu orkestrayla eşlik etsin sana bundan böyle.

Saklandığı yerden çıkıyor içindeki korkmuş hayvan bu vesileyle
Bırak ısırsın, bırak yırtsın koparsın
Eti etle doldursun, canı canla yıkasın
Son bir gayret ispatlasın kendini kendisine

Son bir kez sevsin, biraz olsun sevilsin
Eğecekse başını sevdiğinin önünde eğsin
Aynı sulardan içip, aynı nehirde yıkansınlar
Sonbaharı geçirip, kış karına bulansınlar
On yılın esaretini bırakalım da özgür ölerek kutsasınlar.

ÇİZER : PAWEL KUCZYNSKI

MEMORIES OF MURDER

 

images-5

MEMORIES OF MURDER 

Dedektif: “Tecavüz vakalarında olay mahallinde geriye kalan birkaç kıl olur her zaman. Demek istiyorum ki suçlunun aşağıda oralarda hiç kılı yok. Köse. Tamamen kılsız biri.” 

Şef: “Hiç kılı olmadığı için mi arkada kıl bırakmıyor yani?”  

On üç yıllık bir gecikmeyle, kuzey güney fark etmez Kore olsun, Çin olsun, Japon olsun diyen bir arkadaşımın uzak uzak Doğu’lardan gelen tavsiyesi üzerine, önce şaşkınlıkla sonra kabullenmişlikle, en nihayet beğeniyle ama bitkin bir ruh haliyle izleyip bitirdiğim ve sizlerle paylaşayım, aksi takdirde ne kaybederim “ki” diyerek başlıyorum güzel Türkçemize “Cinayet Günlüğü” olarak çevrilmiş filmimize. Yönetmen Joon-ho Bong’un izlediğim bu ilk filmi için ne çok seksenlerden kalmış derken ve bir yandan demode mekanlarda, uçan tekme meraklısı Bruce Lee taklitçisi, çoğu sevimsiz ve zevksiz karakterlerine sövmeme neden olurken, kendi bilinçsizliğimin cezasını çektiğimi idrak ediyorum usul usul oturduğum yerden. Zira askeri diktatörlük döneminde geçen film gerçek bir hikayeye dayanmakta olup, Güney Kore’nin Gyeong-gi eyaletinin kırsalında 1986’dan 1991’e dek işlenen on cinayetin ekseninde geçiyor. Bu geç gelen ama iyi ki de geç gelen bilgi sayesinde filme bir başka gözle bakmaya başlıyorum ve geriye kalan dakikalar kıymetleniyor gözümde. Kırsala rengini veren sarı buğdaylar bir tablo gibi en mühim ve en özel arka planı oluşturuyorlar göründükleri her karede. Filmin başında cesedi bulan küçük bir erkek çocuğu olurken, yıllar yıllar sonra cinayet mahalline dönen katiller gibi gelmiş olan polisimizin başına bu kez de küçük bir kız çocuğu dikiliyor ve ona bir süre önce katilin burada bulunduğunu müjdeliyor tatlı tatlı. Kurgu karakterlerle aktarılan bu gerçek olayda da katil gizemini korumakla birlikte filmin katili bulmaya odaklı bir film olmadığı anlaşılıyor belli bir süre geçtiğinde. Karakter odaklı ve hem dönemin hem de insanlarının ruh halini yansıtıyor yönetmen bu vesileyle. Yerel polislerin bel altı(birleşik yazmamı ister miydiniz acaba belin alttan kesilmeden ayrılamayacağı düşünülürse?) esprileri, o esprilerdeki özne kadın olduğunda sığlık denizinde nasıl kolaylıkla boğulmayı becerebildikleri, üniversite öğrencilerinin oryantasyona gittiklerinde hiç tanık olmadıkları olası yaşanmışlıklarla ilgili fantezileri ve bunların dile dökülmesi, bir sapığın dokuz dilim şeftaliyi genç bir kızın genital bölgesine tıkıştırmasından daha vahim geliyor sonra sonra.

images-2

images-4

Gelelim filmdeki ilk iki cesedin bulunması esnasında olay yerinde yaşanan kara komediye ve özellikle de daha önce bu tip bir vakayla hiç karşılaşmamış, hatta hatta ülke tarihinde işlenmiş olan bu ilk seri cinayetlerin ihalesinin bu şaşkın polislerin mesaisine denk gelmesiyle bir kat daha talihsiz bir yol alan soruşturmanın seyrine. Olay yeri tam bir facia. Cinayet bölgesinin etrafı iplerle çevrilmediğinden halk delilleri yok edebilmek adına var gücüyle çaba sarf ediyor sanki. Çocuklar birbirini kovalıyor, yaşlı yaşlı kadınlar gruplar halinde kikirdeşiyorlar. Panayır yerine dönen bölgede en nihayet dedektifin bulduğu tek ayak izinin de üzerinden bir traktör geçiyor hunharca. Adli tıp bir türlü olay yerine ulaşamıyor, ulaştığındaysa çok geç oluyor. Onlar da kaya düşe varıyorlar olay yerine. Herkes öyle şaşkın ki… Dedektifler ona durun buna etmeyin diye bağırmaktan helak oluyorlar. Bir başka garip sahne de özürlü genci olay yeri tatbikatına götürme esnasında yaşanıyor. Sözde suçluyu yakaladıklarının ispatı olarak şefleriyle beraber gazetecilere sol elleri yumruk olmuş havada, otuz iki dişleri dışarda poz veriyorlar büyük bir gururla. Dereyi görmeden paçayı sıvayan ekip, olay yerine vardığında işler iyice çığrından çıkıyor. Özürlü gencin babası oğlum masum diye feryat ediyor. Özürlü genç kontrol edilemiyor. Cinayet canlandırması yapılırken utanç pazarına dönüşüyor ortalık ve gazetelere manşet oluyorlar “topluca”. Basına sansür yokmuş demek geliyor insanın içinden ve sonuç olarak bir şef gidiyor, bir başka şef geliyor ekibin başına.

images

images-10

Olayı çözmekle görevlendirilen iki yerel dedektiften tombik olan, insanların ona sende şaman gözü var demesiyle içgüdüsel olarak katili göreceğine inanır hale gelmiş bile. Zanlı fotoğraflarına uzun uzun bakarak nihai sonuca ulaşacağına inanıyor. Güya. Gözleriyle insanları okuyabiliyor. Güya. Kız arkadaşı ne söylüyorsa yapıyor. Hanımköylü laf aramızda ve de batıl bir çaresiz.Dedikoduların izinde insan avına çıktığı gibi, çaresizlikten şaman kadının dediklerini yapıyor hiç nazlanmadan. Öte yandan biriminin ve kendisinin ellerindeki tek ekipman silahları, en büyük zaafları uçan tekmeleri, ellerine düşen zavallı zanlıları konuşturabilmek için tek yaptıkları dayak, ipe asıp ters sallandırmak, küçük düşürmek ve ağzını burnunu kırmak suretiyle de ifadelerini almak oluyor. Karakolda yaşananlardan halk haberdar. Hal böyle olunca da cinayetler tüm acımasızlığıyla yürüyor kaldığı yerden. İkinci bölge dedektifiyse yüzleri çizilmesin diye sağ ayakkabısının üzerine geçirdiği kumaş galoşla tepiyor önüne geleni. Tetanos iğnesi olmadığından kesilecek olan ayağının, galoşlu olana tekabül etmesi kaderin bir cilvesi sanki. Bir yandan da senaryonun tabii. Bir süre sonra olaya dahil olan üçüncü dedektifimizse başkent Seul’den geliyor gönüllü olarak. Dört yıllık akademi mezunu, erdemli, vakur ve bilinçli. Ön plana çıkmaktansa, olayı çözmeye odaklı, gerekmedikçe ve sataşma olmadıkça şiddet meraklısı hiç değil. İlk değişim geçiren o oluyor tüm bunlara rağmen. Olaylar dallanıp budaklandıkça, katil bulunamadıkça ve katilin maktüller üzerinde uyguladığı şiddetin dozu artıp kendisi tüm bunlara tanık oldukça, bir yara bandı fitili ateşliyor en nihayet ve kendine hakim olamayıp, yöntemini değiştiriyor, zanlının boğazına yapışıyor öfkesi burnundan akarken. Amerika’dan gelen DNA sonuçları aksini söylese de, katilin o olduğuna inandığı adamı vurmaya niyetleniyor, ağzını burnunu dağıtıyor. Hiç tasvip etmediği meslektaşlarına dönüşüyor. Masum katline karşılık çığrından çıkıyor. Bu davaya bulaşmış herkes ya bir şekilde karakter değiştiriyor ya sakat kalıyor ya ölüyor ya da tombik dedektifimiz gibi meslek değiştiriyor ve polisliği bırakıp meyve suyu sıkma makinesi satmaya başlıyor.

images-8

Filmin bir başka enteresan yanı savunma tatbikatlarının gölgesinde, tüm evler ve binalar için karartma uygulanırken ve çoluk çocuk sığınaklara doğru koşsunlar diye megafonlardan ama sanki gökten iniyormuş gibi bir ses tarafından tembihlenirken, katilin yağmurlu günlerde hiç umurunda değilmiş gibi işlediği cinayetlere devam ediyor olabilmesi. Katil kusursuzken, standart prosedürler işlerine yaramıyor. Yine yağmurlu bir günde, olası katil aynı radyo istasyonundan “Hüzünlü Mektup” parçasını istediğinde biliyorlar ki avcı yola çıktı bile. Şef acil durum ilanı veriyor hemen ve merkezden iki garnizon eleman istiyor istihbarat aldık diyerek. Fakat müsait adam bulamıyor çünkü tüm ekipler Suwon’daki gösteriyi bastırmaya gitmişler çoktan. Ve evet standart prosedürü beklemekle katil yakalanmıyor. Olanlar oluyor. Bir bacak, birkaç hayatın hunharca yok edilmesi, bir istifa ve daha bir sürü trajediye sebep oluyor. Bürokrasi ve baskıcı rejimin, başta mizahi bir dille anlatılan işkence sahnelerinden sonra Kore halkının üzerindeki endişeli ve hiç geçmeyen bir büyük kara bulut gibi kalmış olduğunu idrak ediyoruz bir zaman sonra. Yönetmen bu döneme dikkat çekmek istemiş sanki; şiddete, zulme, baskıya, yozlaşmaya, geri kalmışlığa. Filmden geriye biri galoşlu, biri NICE marka ayakkabılar kalıyor hafızalarda. Bir de ızgarada pişen etler var midelerce sahiplenilmeyi bekleyen. Bunca aptallığı izlemek zorunda mıyım ben şimdi kendi ülkemde dik alası yaşanmış ve yaşanıyorken diyerek başladığım filme, izleyiciye reva görülen bunca aptallığın bir sebebi varmış diyerek ve oturduğum yere mıhlanarak izlemiş olduğumu söylemeden geçmek ayıp olur diyorum sadece. Geç olan ve dolayısıyla geç gelen kıymetlidir derler. Benim kıymetlilerimden olacaktır”Cinayet Günlüğü”, uzak uzak Doğu’lardan gelen.

Dedektif :  “Gözlerime bak. 
                      Bilemiyorum. 
                      Sen de bizim gibi bir insan değil misin?”

images-6

memoriesofmurder8

 

HELL OR HIGH WATER 

hell-or-high-water

HELL OR HIGH WATER :

“Zekanla yeneceğin biri olmadan nasıl hayatta kalırsın?” Alberto

“Yangının beni küle çevirip acizliğimden çıkarmasına izin verebilirsiniz. Yirmi birinci yüzyıldayız. Bense bir sürüyle bir yangını dereye kovalıyorum. Bir de çocuklarımın neden bir bok yapmadıklarını merak ediyorum.” At üzerinde umutsuz ama bilinçli bir Kovboy; Taylor Sheridan

“Başkasını bana inandırmam gerek.” Cilveli Jenny Ann

“Oğullarının hayatında kara bir leke olmak istemiyorsan, aslanlar gibi olmalısın.”  Tanner

“Futbolu Aztekler mi keşfetti? Kurukafa filan tekmeliyorlardır.”  Marcus

“Ne olursa olsun”, “iki eli kanda”, “bütün zorluklara rağmen” gibi anlamları var filme ismini veren deyimin güzel türkçemizdeki karşılığında ve her ne olursa olsun, iki eliniz kanda olursa da olsun, son zamanların en akılcı ve akıcı diyaloglara sahip David Mackenzie filmine en azından başlayın, çünkü gerisi gelecektir; siz farkına varamadansa sona erecektir bir nefeste. Nick Cave ve Warren Ellis ortak çalışması olan başarılı film müzikleri Teksas’tan başlayıp Oklahoma’ya doğru annelerinden kalan çiftliğin üzerindeki haczi kaldırmak için banka soymak üzere yollara düşen iki beyaz kardeşin hazin macerasında kuvvetli bir fon oluşturuyor. Filmin başındaki iki dakikalık plan sekans boyunca duyulan müziğin hüznü, genel olarak filme hakim olan umutsuz atmosferi ve gidişatı da yansıtıyor. Aynı dakikalarda karşımıza çıkan duvar yazısı bu umutsuzluğun sessiz sesi oluyor sanki. “Irak’ta üç tura rağmen bizim gibiler için kurtuluş yok” diyor o ses, o duvar yazısında. Film boyunca kapitalizme, üzerine basa basa ırk ayrımcılığına ağır göndermeler var. Amerikan Anadolusunda sert adamların ayakta kalma savaşını izliyoruz bankaların ve silahların gölgesinde.

images-1

hell-or-high-water-film-clip-blaze-of-glory-15749-large

Köken olarak olmasa da misal vermek gerektiğinde istedikleri yeri yağmalayan Komançi kardeşlere benzetilen Howard kardeşlerden büyüğü olan abi Tanner, otuz dokuz yaşında ve bekar. Hayatının son on yılını babalarını kazara vurmak suçundan hapishanede geçirmiş. Babasına karşı koydukça maruz kaldığı dayağın sertleştiğinden bihaber, ailenin problemli, serseri ruhlu, gözü kara ve yer yer acımasız karakterine dönüşmüş zamanla. Böbürlenmekten,  büyüklenmekten ve yer yer ona kendini iyi hissettirdiğinden adam öldürmekten zevk alıyor. Bu rolüyle Ben Foster’sa harikalar yaratıyor. Annelerinin hastalığında kendisi hapisteyken, diğer kardeş bakımını üstlenmiş yaşlı ve hasta kadının. Tanner her zamanki gibi dışarıdaki içerideyken, Trevor evlerini, çiftliklerini, annelerinin başını beklemiş. Evlenmiş, barklanmış, iki çocuk, bir de mutsuz ettiği bir eş sahibi olmuş. Önceden sabıka kaydı olmamasına rağmen, beraber soygun yapma fikri daha uysal mizaçlı bu kardeşten çıkıyor. Ama beyin eyleme geçmek hususunda o kadar cesur hareket edemeyeceğini bildiğinden tetikçi olarak abisi olmadan bu işi pratikte halledemeyeceğini de biliyor. Tüm hayatı boyunca salgın bir hastalık gibi tanıdığı herkese bulaşarak ilerleyen, jenerasyondan jenerasyona geçen, hem kendisinin hem ailesinin hem de ailesinin ailesinin çektiği fakirliğin bir son bulması için, iki oğlunun bundan muzdarip olmaması için girişiyor tüm bunlara ve; kederli, düşünceli, kararlı aile babası rolünde Chris Pine’da rolü el verdiği ölçüde çok iyi bir oyunculuk veriyor. Vücut dilini ve mimiklerini çok doğru kullanıyor. İki kardeş beraber ve ayrı ayrı boy gösterdikleri her sahnede göz dolduruyorlar.

images

downloadfile-1

images-4

images-5

Sabah sabah birimlerine ulaşan iki soygun haberiyle olay yerine gelen iki korucudan Marcus Hamilton(sanırsın Romalı kumandan) rolünde Jeff Bridges emekiliği için gün sayarken ortağı Katolik Kızılderili Alberto Parker(o da Pi’nin Hayatı’ndaki Bengal kaplanı sanki) ile karşılıklı atışarak, kimi zaman birbirlerinin damarına basarak, en çok da uğradıkları kasabalardaki halkın garipliklerine katlanmaya çalışarak  çözmeye çalışıyorlar soygunların üzerindeki sis perdesini. Yüzlük banknotları almayan soyguncularınsa, gerekli miktara ulaşana dek yeni soygunlar gerçekleştireceğini tahmin ediyorlar. Çok garip kasabalardan geçiyoruz bu sürek avı dahilinde. Miskin sokaklara evsahipliği yapıyor bu kasabalar. Yaşadıkları yerden hiç ayrılmamış olduğu izlenimi yaratıyor içindekilerle. Köhneleşmiş dükkanlarda yıllarca aynı işi yapıp bunca zaman zarfında bedenleri yaşlansa da, aynı zemine yaslanmaktan sabit fikirli kimselere dönüşmüş aynı insanlar. T-Bone adındaki restoranda kırk dört yıl boyunca garsonluk yapmaktan bıkmış ve yaşından beklenmeyecek kadar şirret, nine olmuş garson “Ne istemiyorsunuz?” derken alternatifsizliği sunuyor merkezinde kendisinin olduğu. Hem T-Bone isimli restoranda T-Bone biftek yenir. Yanında da en fazla haşlanmış patates servis edilir. Ama kesinlikle bir alabalık değil. O sipariş bir kez verilmiştir, yıllardan da 1887’dir. Bir daha da aksi gerçekleşmemiştir. Yani, kısaca, yemekte ya mısır ya da yeşil bezelye istemezsiniz. Dolayısıyla da böyle bir kadının çalıştığı bu yer tarihi boyunca kimse tarafından soyulamayacaktır. Aksiyse sabır ve cesaret istemektedir. Alberto’nun dediği gibi çıngıraklı yılan gibi bir garsonu bünyesinde barındıran, kasabanın muhtemelen tek restoranını da gördükten sonra burada insanların yaşamak istemeyeceğini düşünseniz de, 150 bin yıl boyunca mağarada yaşayan insanlar da insandı ve onlar o mağaralarda biz artık çok sıkıldık, usandık bu lanet mağara hayatından demeden yaşadı. Bu topraklar uzun zaman önce Alberto’nun Atalarınındı. Bir gün beyaz adam geldi, soylarını kurutana dek onları öldürdü ve onları kendilerinden biri yaptı. Bunu yapansa bir ordu değildi, karşılarındaki bankaydı diyor Alberto. Diğer yandan kardeşler soygunu gerçekleştirirken yaşlı, beyaz bir adam onlara bunun delilik olduğunu, Meksikalı bile olmadıklarını söylüyor hayretle. Beyaz adam beyaz adamdan çalıyor bu kez de. Olamaz mı yani?

images-6

downloadfile-2

hell-or-high-water-still

v1

Çekirge iki kez sıçrıyor yazık ki. Üçüncü soygun esnasında iki kişi vuruluyor. Trevor’sa yaralanıyor. Silahlanmış kasaba halkı tarafından kovalanıyorlar. Oysa ki karşılarında Lord of the Plains/ Plains’in Lord’u var. Yani Tanner. Tabancasını bırakıp makineliyi alıyor eline ve başlıyor taramaya. Tek başına ilerliyor arabaların ve insanların üzerine doğru. Kimse ona karşı koyamıyor. Ters esen rüzgara karşı dönüyor yüzünü. Onlara karşı tek de olsa, püskürtmeyi başarıyor hepsini. Tıpkı çaldıkları paraları aklamak için gittikleri kumarhanede rulet masasının başına geçtiğinde güneş gözlüğü takmış bir Kızılderiliye durduk yere çatıp, karşısına dikildiği gibi. Aynı kararlılıkla duruyor fiziksel olarak kendisinden güçlü görünen adamın karşısında, korkusuzca. Meydan okuyor hayata. Uzun zamandır sinemalarda karşılaştığım en başarılı anti kahramanlardan biri Tanner. Kardeşi Trevor’ınsa kahramanı. Sonunu bile bile bu işe giriştiği anlaşılıyor. Kardeşi “bir” işten şimdiye kadar paçayı sıyıranı görmedim dediğinde, Trevor o zaman neden bunu yapmayı kabul ettin diye soruyor. “Çünkü sen istedin kardeşim” diyor Tanner. Ölerek, kendini feda ederek, tüm dünyayı karşısına almayı göze alarak ama geride kendisine inanmış tek insan olan kardeşini bırakarak yok oluyor genç adam. Tek adamın kurtarıcısı, ilahı oluyor. Sadece bir kişinin her şeyini borçlu olduğu adam olarak ölüyor. Öldüğünde ayaklarının altında dolaşan bir yılan var. Çocuklarımız için yaptığımız şeyler diyordu Marcus filmin sonunda… Ailemiz için yaptığımız şeyler, kardeşlerimiz, annemiz babamız için yaptığımız şeyler… Aile bütünlüğünü korumak için yaptıklarımız… Çok şey üzerine çok şey anlatan ama amacından şaşmamayı başarabilen filmin en büyük başarısı tüm bu akılcı diyalogları, doğru ana ve yan karakterler üzerinden dillendirmeyi başarabilen aynı zamanda aktör olan ve Sicario’nun da senaristi Taylor Sheridan’sa at üzerinde, yangından sürüsünü kaçırmak için uğraşan, tek başına bırakılmış kovboy rolünde boy gösteriyor tek seferlik. Ana karakterlerin dışında film boyunca bir görünüp bir kaybolan ve bu esnada vurucu cümlelerin efendileri olan oyuncular da harikalar yaratıyorlar rol aldıkları kısacık anlar boyunca.

-Komançi misin? Plains’in Lordu?
-Artık hiçim… Komançi ne demek bilir misin? Sonsuza dek düşman demek.
-Kimle düşman?
-Herkesle.
-Bu beni ne yapar biliyor musun?
-Düşman.
-Hayır. Komançi yapar.

Texas Red Carpet Screening Of

chris-pine-ben-foster-gil-birmingham-and-jeff-bridges-attend-a-of-picture-id588332546                       ”Harika Dörtlü”

 

 

SPARROWS / SERÇELER

images-1

SPARROWS / SERÇELER :

“İşe ilk girdiğinde çocuktun, şimdi para kazandın, adam oldun.”

“Onun maço safsatalarını göz önüne alma. Onun kusuru da bu.” Büyükanne

2015 yılı yapımı, İzlanda adına yarışması için seçilen, bence bu senenin en iyilerinden ve sadeliğiyle dikkat çeken ama bir adaylığı da hak eden, Oscar aday adayı bir film var karşımızda; ismiyse “Serçeler”. Üstelik bunca kalitesiz film piyasada cirit atarken, tam zamanında çıkıveriyor karşımıza. Ciddi anlamda bir etkileyicisizlik var sinemalarda(o ne demekse!). Film boyunca karşımıza çıkan tek hayvan fok, haşerat olarak da böcek takımından eklembacaklılardan olduğu bilimsel olarak tanımlanmış kara sinekler iken, filme ismini veren serçeleri ne havada ne de karada görmek mümkün cismen; ve işitmek mümkün cik’len. Fakat filmin başında kendi gibi bebek yüzlü, masum sesli erkek kilise korosunda kilisenin dik çatısı altında bembeyazlığın ortasında seslendirdiği ilahiden sonra hayatındaki değişimler başlayan on altı yaşındaki Ari’nin, yeni hayatına uyum sorunu ve yabancısı olduğu bu yeni hayattaki insanlar karşısındaki masumiyeti, kırılganlığı ve duyarlılığı bir metafor oluşturuyor filme ismini veren serçelerle. O ve kız arkadaşı Lara o kadar masum ve o kadar kirlenmemişler ki… Filmin son dakikalarında yaşananlardan sonra onların, yaşadıkları yerin kanatsız melekleri olduğunu düşünmeye başlıyorsunuz ister istemez. Lara yaşananlardan, kendi başına gelenlerden bihaber olsa da, Ari gördüklerinin dehşetinden sus pus oluyor ve anlaşamasalar da eve gelir gelmez babasının güvenli güvensiz kollarının altına giriyor tıpkı kendi türünün kanatları altına giren kuşlar, masum serçeler misali.

downloadfile-1

Filmin hemen başındaki koro sahnesi sayesinde, Ari’nin kendini ait hissettiği, ortak paylaşımda bulunduğu akranlarınca çevrili olduğunu görüyoruz. Annesinin kararıyla İzlanda’nın başkenti Reykjavik’ten, ülkenin kuzeybatında yer alan yarımada Westfjords’a gönderildiğindeyse bir nevi sudan çıkmış balığa dönüyor. Bir kez, şehir hayatından sonra dağlarla çevrili taşraya ve taşra insanlarına ve bu pastoral hayata uyum sağlaması gerekiyor. Babasıyla ilişkileri mesafeli. Onca zaman geçmiş aradan görüşmeyeli. Bir ufak sırt çantası ve bavuluyla tünüyor babaevine. Babası ise onu yaz tatilinde aylak aylak dolaşmasın diye kendi çalıştığı balık fabrikasında işe başlatıyor. Boş zamanlarındaysa arkadaş edinmesi çok kolay olmadığından, yalnızlık hissediyor ve böyle zamanlarda şimdi satışa çıkartılmış olan ve çocukluğunun geçtiği eski evlerine gidiyor ve odasındaki duvar kağıtlarının ve olası yatağının olduğu köşede uyumayı alışkanlık ediniyor. Yüzünü, başını örtüyor kollarıyla, bu haliyle anne karnına dönmeyi bekleyen, belki de hiç doğmamış olmayı ister bir hali var. Bir sığınak oluyor onun için bu boş ev. Çünkü orada bir geçmiş var tanığı ve tanıdık olduğu; anları, iyisiyle kötüsüyle de anıları… Aynı fabrikada çalışan tek bir erkek arkadaşı ve onun kız arkadaşıyla, zamanında beraber büyüdükleri ve ondan hoşlanan ve onu önemseyen Lara var hayatında arkadaş anlamında. Neyse ki ilerlemiş yaşına rağmen şefkatli, duyarlı ve anlayışlı bir babaanneye sahip. Ari sık sık ona sığınıyor. Annesiyse kocasıyla yani Ari’nin üvey babasıyla beraber çocuklara uygun olmadığını düşündüğü yerler olarak gördüğü Uganda ve Etiyopya’ya gittiği için bırakıyor onu geride. İçi rahat etsin diye de babaevine gönderiyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Babaannesi oğluna rağmen gelinini, enerjisini ve cesaretini takdir ediyor ve onu sahipleniyor yokken bile. Babasıysa içerek ve harcayarak elindeki her şeyi bankaya kaptırmış. Evleri ve teknesi elden çıkmış çoktan. Maço tavırlarından ve kötü alışkanlıklarından ötürü karısını evden kaçırdığı, oğlunu ise uzun yıllar boyunca arayıp sormadığı anlaşılıyor. Öte yandan hassas oğluyla nasıl başa çıkacağını o da bilemiyor. Benim onu anladığım kadar o beni anlamıyor derken, anlaşılamamaktan şikayetçi o da kendince. Oğlu uzun yıllar vejetaryen bir üvey baba ile yaşamış, kilise korosunda söylemiş. Naif bir tarafı var. Lara’nın erkek arkadaşına karşı yumruklarını konuşturmayı bilmiyor bu yüzden. Babasıyla ava çıkmak istiyor fakat tüfeği eline aldığında uzaktaki foka ateş edemiyor. Babası gözlerinin içine bak diyor. Duygusal bağ kurup kötülük beklemeyen foku öldürmek içinden gelmiyor Ari’nin. Baba oğul daima çatışıyorlar. Büyükannesine örgüde yardım etmesini komik ve kız işi bulan babasını, bir sürü adamın toplandığı ve içtikleri akşamların sabahlarında, masada şişelerin arasında kaybolmuş, sızmış halde buluyor oğlu da. Ari aylığından eve para bırakıyor bira parası olarak. Sancılı büyüme ve olgunlaşma sürecine tanık oluyoruz çocuğun. İlkel benliği ile hareket eden baba hayat bu işte derken oğluyla beraber soğuk havada soyunup içi sıcak suyla dolu bidonun içine atlayıveriyor. Karşılarında dağ, altlarında toprak, gökyüzü pırıl pırıl kimse yok etrafta onlardan başka. Hayat bu mu acaba diye soruyor insan izlerken bir anlığına da olsa.

images

sparrowsimagen2

Ari’ye en büyük darbelerden birini çok sevdiği babaannesi vuruyor ve tek yaptığı aniden ölmek oluyor. Hiç güçlük çıkarmadan, hiç eziyet etmeden terk ediyor onları. Sekiz numaralı evinin içinden ambulansla çıkartılıyor. Ana babadan sonra en büyük kurtarıcı olarak görülen tek akraba dayanağı da sonsuzluğa karışmış oluyor Ari’nin. İyice ıssızlaşıyor çocuk belli bir zaman zarfında. Yarası haline geliyor kaybı. Babaannesini gömdükleri mezarlık, dumanlı dağların eteklerinde yer alıyor. Dağlar bir çeşit duvar örüyor arasına geride bıraktığı yaşamıyla. Kendisini anlayacak, sığınacağı kimse kalmadığında ilk işi tırmanmak oluyor o dağa babaannesinden sonra. Bu dağ sırdaşı, dert ortağı, ağlama duvarı oluyor Ari’nin.

sparrows_runar-runarsson

 

downloadfile

Yönetmen Runar Runarsson ”tutunamamanın” filmini çekmiş ergenler üzerinden. Acı çekiyor Ari ve bu his kolaylıkla geçiyor izleyiciye. Darbeler üst üste geliyor. Şehir değiştirmek başlı başına bir travma iken, yaşadığı kayıp ve uyumsuzluk tuz biber ekiyor üzerine. O öfkelenip ebeveynlerine küfür ettiğinde, bağırıp çağırdığında aslında onunla beraber aynı şeyleri yapmak istiyorsunuz ve çocuğa hak veriyorsunuz her parçanızla. Afrika’yı aradığında, telefonun ucundaki ses onu saat farkı hususunda uyarıyor acımasızca. Annesi sonu belirsiz bir maceraya atılmak uğruna oğlunu geride bırakıyor, baba ezikliğinin acısını alkolden çıkartıyor, babaannesi ölüyor, kaba saba adamlar, ergen, hırçın ve yasal olarak tek kullanabilecekleri vasıtaları bisiklet olan çocuklarca sarılıyor etrafı. Sahip çıkılmak, korunup kollanmak istiyor Ari umutsuzca. İşler tam toparlanmış, Lara erkek arkadaşından ayrılmış ve Ari ile yakınlaşmışken final bir yumrukla beraber iniyor hiç beklemediğiniz anda, hiç beklemediğiniz yerden. Sizin de Ari gibi ağzınızı bıçak açmaz oluyor. Bundan sonrası geride kalmış soruların nihai cevabından ibaret ama ne bilmek, ne de düşünmek isteyecek haliniz kalmıyor gördüklerinizden ötürü ve o hisle veda ediyorsunuz İzlanda’nın uzak ucundaki taşrasına ve yaşananlara. Ergen kafalı erginleşememiş adamların adiliği çok koyuyor filmi izledikten sonra. Ketaminin etkisinden gözlerini açmakta zorlanan Ari gibi görmemiş olmayı yeğliyorsunuz. Keşke hiç uyanmasaydı diyorsunuz. Gözlerinizi sımsıkı yummak ve bir daha da açmamak, her şeyi unutmak istiyorsunuz. Gittikçe olgunlaşan şey hızlı bir şekilde çürüyor. Serçeler ve sırtlanlar var bu filmde. Birkaç serçenin yanında dürtüsel hareket eden ilkel benlikler izole hayatlarının içinde, uygarlıktan uzak, kaderlerine kederlenmeye gerek duymadan sadece içerek ve kadınlara sahip olarak isyan eden ilkel kabileler gibi yaşıyorlar. Büyümek konusunda zaten telaşsız hareket eden Ari’yse yaralı bir serçe gibi tutunuyor tek bildiği ağacın dallarına. Ve yönetmeni takip etmek gerekiyor bundan sonra yaptığı işlerde. Runar Runarsson’un dünyasına henüz ayak basmış oluyorum ”Serçeler” ile, İzlanda’nın olağanüstü kırsal manzarası eşliğinde. Umalım ki Kuzey’in soğuk çocuğundan yeni filmler gelsin, geçmiş filmografisi azımsanmayacak olsa bile.

0-yr4vbnwovayoqisujryt98_hiu2yb774vvvyaixamh1mfcpp56iuahcgpslu2h1a0ihayeswkmrwrfsrp0odqv2xxylstutafebxooxaw430-h342-nc

BATI KARADENİZ, İKİNCİ BÖLÜM : SAFRANBOLU

20161103_143937

BATI KARADENİZ, İKİNCİ BÖLÜM : SAFRANBOLU

“Nasip varsa kaşıkla gelir.” Hüseyin Özdemir

AMASRA’DAN ÇIKTIM YOLA :

Hava tek kelimeyle özetlemek gerekirse gene “harika” Amasra’da. Ama nasipte yola çıkmak varsa bu güzel havalar bile tutamıyor insanı. Amasra’ya tam olarak hakkını veremediğim duygusuna kapılıyorum giderken ama çok az bir vaktim var ve gelmişken Safranbolu’ya da geçmem gerekiyor. Bunca yaklaşmışken vazgeçmek olmaz. Daha fotoğraflarına bakarken beni heyecanlandıran, ta 1976 yılında “Kentsel Sit” olarak koruma altına alınan, 1994 yılında ise UNESCO tarafından istisnai ve evrensel kültürel varlıkları bakımından Dünya Miras Listesine alınan ilçeyi görmezsem olmaz, gitmezsem uykularım kaçacak(hem dünyada hem kendi ülkemde göremediğim ülkeler yüzünden huzursuzlandığım saatlerim var benim ve nedense bu saatler uykumun en tatlı olduğu anlar olduğundan beni tatlı tatlı dürterek uyandırıp sonra da başımın etini yiyorlar; bu da bir çeşit hastalık yani kısaca). Bu yüzden sabah hazır olur olmaz, Amasra’ya getirildiğimde bırakıldığım minik garaja geliyorum merkezdeki. Çinli bir kız var biraz şaşkın ve gergin. Sırt çantasını ve valizini benim bavulumla beraber minibüsün bagajına koyuyor şoför. O İstanbul’a gitmek için, bense Safranbolu için Bartın’ı zaruri durak yapmak zorundayız. Şoför gülümseyerek bakıyor ikimize birden. Ama darbe fena etkiledi işlerimizi diyor. Yazın hep yatmışlar. Normaldir diyorum, devlet memurları da taş binaları, şehirleri, ülkeyi beklediler sıcaklarda çıldırarak. Eğer bir aklıevvel daha çıkar da bir darbe daha yapmaya kalkışırsa eğer, kendisinden ulusça ricamız olsun lütfen sıcak havaları beklemesin. Hem kendilerine, hem bize iki katı işkence etmiş oluyorlar böylelikle. Bu yaz, bu sıcakta darbe mi olurmuş lafını o kadar çok duydum ki… Birçok terör olayından sonra yaşanan OHAL ve hiç geçmeyen huzursuzluk bizi ummadığımız anda karşımıza çıkan Çinli bir kız karşısında tuhaf hareketler yapmaya itebiliyor işte böyle. Bir başına ülkesinden çıkmış da karşı komşuya misafirliğe gelir gibi keşfe çıkmış gezgin ruhlu bu çıtı pıtı şeyi elimizde olsa-ülkenin, erkeklerimizin ve genel zihniyetin bilincinde olduğumuzdan-sağsalim evine ulaşabilsin diye kargoya verip yollayacağız Şangay’a. Fetvalarla yaşayan ve yaşatılan bir halk olma yolunda emin adımlarla ilerlerken ve boyumuzu aşan pislik varken şu Çinli kız öyle saf görünüyor ki gözümüze.

20161103_111121

20161103_124138

Bartın geçen yazımda da bahsettiğim gibi ahşap evleriyle ünlü. Birçok var ama yolda bir telaş giderken fırsat bulup fotoğraflarını çekemiyorum yazık ki. Onun yerine yanımda oturan Kıranköylü Fatma Saraç ile sohbet ediyorum. Yaşını göstermiyor. Kapalı. Sakin mizaçlı, insanlarla konuşurken heyecanlanabiliyor. Güney Afrika’ya kadar gitmiş eşiyle. Bartınlı, varlıklı ve toptancı bir eşi var ama kendisi de görmemiş değil. Bir yemek yarışmasına katılmış eşinin memleketi adına ve Safranbolu’yu yendiğinden çok içine sinmemiş anladığım kadarıyla. Yemeklerimiz güzeldi ama diyor. Ailesine gelince Safranbolu’ya bağlı Nebioğlu Köyü’nün muhtarının kızı imiş annesi. Tüm köy neredeyse onların ama maddesel anlamda çok bir değeri yok yol boyunca epey metrekareyi kaplayan köyünün. Babasının hikayesi ise bir parça daha acıklı. Annesi ölünce, babasının babası tekrar evlenmiş ve çok kardeşli bir ailede zamanın şartlarında çok sıkıntılar çekmişler, başlarında bir de analık. O da çocuk yaşta çalışmaya başlamış çaresizlikten. Çobanlık yapmış, köyün muhtarına yardım etmiş. Muhtar da onu çok sevmiş. İyi kalpli bulmuş. Kızına alıvermiş. Rahmetli babacığım diyor Kıranköylü Fatma. Babalı babasız ama özellikle babasız çocuklara çok koyar o laf: “rahmetli babacığım”. O ara tüm dolmuştaki yolcuların hepsinin kadın olduğunu idrak ediyorum. Arka çaprazımda oturan kadının torunu bile kız. Nihayet bir erkek bindiğinde ne gerek vardı şimdi kız kıza gidiyorduk diyor Kıranköylü. Amazonların ortasında tek tüfek kalmış biçare adam aramızda kaynıyor. İnesiye kadar sesini duymuyoruz. Ama kızlar konuşmayı seviyorlar. Sayelerinde meşhur Bartın simidinden yiyorum. Pekmezi bol, İstanbul’un simitlerine benziyor. Sevdin mi bizim buraları diyor. Bana muhakkak gezmem gereken yerleri anlatıyorlar. Oraya da, şuraya da git diyorlar. Bir günüm var ve akşama dönmem ama muhakkak dönmem gerek. Bakalım Safranbolu bana neler vaat ediyor. Yaşayıp göreceğim. Size de anlatırım bir ara.

20161103_174720-2

SAFRANBOLU :

İlçenin merkezindeki garaja bırakılıyorum. Küçük valizimi ne yapacağımı bilemediğimden önce Allah’a, sonra garaja emanet ediyor ve içimden çalınırsa çalınsın diyerek eski Safranbolu’ya doğru yola çıkıyorum. “Müze Kent” olarak anılıyor Safranbolu. Bense ilk önce bir kafile Çinli turistle beraber Yağmur duası ve Hıdırellez kutlamalarının yapıldığı Hıdırlık Tepesi’ne çıkıyorum. Lise mezuniyet fotoğraflarını çektiren gençlerle kaynaşıveriyor hemen aynı Çinli kafile. Hep beraber kepli kepsiz selfieler yapıyorlar. Mutlu mesut kaynaşan halkların coşkusunu uzaktan izlemekle yetiniyor ve fotoğraf çekmek üzere ara sokaklara giriyorum. Gördüğüm en sinematografik yerlerden biri seriliyor önüme. Başka türlü tanımlamam mümkün değil. Evleriyle, insanlarıyla, çarşısı, esnafı, han ve hamamlarıyla insanı çağ atlatacak kadar uzaklara götürüyor. Zaman durmuş burada ama insana ve doğaya saygı anlamında.

20161103_162039

Lokum almam, ama muhakkak lokum almam gerektiği tembihlenmişti minibüste yaptığım mesaim süresince. Bir parça da safran. Unutmadan bir dükkana giriyorum ve başlıyorum lokumlarını tatmaya. İncirli, kahveli, kaymaklı derken bakıyorum da hepsi güzelmiş. Tazecikler. Dükkanı verseler yiyeceğim. Bavuluma yapmış olduğum muameleyi bu sefer aldıklarıma da yapıyorum ve paketlerimi dükkanda bırakarak gezime kaldığım yerden devam ediyorum. 62 odalı Cinci Hanı ve Hamamının hikayesini yine bir esnaftan dinliyorum. Bildiğin üfürükçüymüş kendileri ama çok bilinen iki miras bırakmayı da başarabilmiş günümüze kadar gelen ve doğduğu topraklara, hemşehrilerine armağan. Kimseyi doğru eğri diye yargılamamak gerekiyor, kimin ne miras bıraktığını ise tarihle beraber mirasçıları değerlendirebiliyor ancak. Kimse bu yakışıklı mıydı demiyor, neler yapmış diyor. Karabaşzade Hüseyin Efendi nam-ı diğer Cinci Hoca’nın neye benzediğine dair temsili tek bir resim kalmamış geriye. Bense Cinci Hanının içerisindeyim şu an.

20161103_130352

20161103_130500

Kaymakamlar Gezi Evi bir sonraki durağım oluyor. 19. yy. başlarında yapıldığı sanılan geleneksel Türk Evi eski gelenekleri yaşatmak ve tanıtmak amacıyla ziyaretçilerini bekliyor sabahtan akşama kadar. Kızının kına gecesi yapılırken annenin hüzünlü bir şekilde camdan dışarıya ama çook uzaklara dalışının canlandırılması pek bir dokunaklıydı doğrusu. Hazır müzelere başlamışken Safranbolu’nun görülmezse olmazı Kent Tarihi Müzesi’nin yolunu tutuyorum. Burası Eski Hükümet Konağı imiş, bir zamanlar. 1976 yılında çıkan yangından yıllar sonra başlayan restorasyon çalışmalarının ardından 2007 yılından itibaren Kent Tarihi Müzesi olarak ziyaretçilere açılmış. İki katlı taş binanın üst katındaki fotoğraflar hiç bilmediğimiz Safranbolu eşrafının ve ailelerinin yaşantılarından kesitler sunuyor. Yerdeki okları takip ederek binanın dışından zemin kata indiğinizdeyse bölüm bölüm kimisi unutulmaya yüz tutmuş mesleklerin canlandırılışlarına tanık oluyorsunuz. Eczanesinden semercisine, demircisinden yemenicisine, kalaycısından şekercisine Esnaf ve Sanatkarlar Çarşısı canlandırılmış. Nostaljik, çok hoş şeyler var doğrusu müzede. Üstelik  aynı biletle müzenin arka bahçesindeki saat kulesini de gezme imkanınız olabiliyor eğer dizlerinizde 42 basamaklık dik merdivenleri inip çıkabilecek yeterli randımanı bulabiliyorsanız şayet. Ama değer. Şunun için değer: Safranbolu’nun yerlilerinden aynı zamanda yarım asırdan uzun bir süredir de çarşıda esnaflık yapan İsmail Ulukaya’nın rehberliğinde bu işin gönül işi olduğunu kendi ağzından duyacağınız için değer. Sıcak soğuk demeden ilerleyen yaşına rağmen günde defalarca kuleye inip çıkışının altında yatan nedenleri kulaklarınızla duyacağınız için değer. 42 adımın ucunda yaşayan ve yaşatan bir tarihle canlı canlı karşı karşıya olacağınız için değer. Turizmden beslenen Safranbolu için gönüllüsü olmaya soyunmuş, zamanında kendi olduğu gibi yerine çırağını hazırlamış bir mürşide soracağınız bir parça akılcı sorulara misliyle karşılık alacağınız için de gani gani değer. Kırk iki adımın her bir adımına değer. Kırk iki adımlık tırmanıştan sonra kırk iki adım da inişi var bunun.

20161103_155252
İsmail Ulukaya

 

5-11-2016-1
İsmail Ulukaya

 

Yaşar Kemal’in bir kitabını çağrıştıran İzzet Mehmet Paşa Camisinin altında bulunan Demirciler Çarşısındaki demircileri, bakır ve kalay ustalarının dükkanlarını geziyorum. Burası aynı zamanda yaşayan tek lonca çarşısı imiş. “UNESCO Çilingiri Hüseyin Özdemir” yazıyor bir dükkanın önünde. İçeri giriyorum merakla. İki sosyoloji öğrencisi var içeride. Mesleğini severek yaptığını söyleyen Hüseyin Özdemir’le yapılan çekimlerin ardından kendisine armağan edilmiş ve çerçeveletilmiş fotoğrafları asılı dükkanının duvarlarında. İşinin başında, gururla gülümsüyor aynı fotoğraflarda. Dergileri gösteriyor bana mesleğini anlatması için kendisine sayfaların ayrıldığı. Ustasıyla aynı sokakta dükkan açmışlar. Kendisiyse iki öğretmen çocuk yetiştirmiş. Mesleği babadan oğula dolayısıyla yeni nesillere aktarılamayacak yazık ki. Makine işi kilitler restore edilmiş evlerde kabul edilmiyormuş. Orjinal olması gerekiyormuş kilidin. UNESCO’nun kendisine düzenli olarak maaş verip vermediğini merak ediyorum. Yok diyor. Hem o zaman tembel olurum diyor. İş miktarınca kazanıyorum diyor ve bize ufak bir şov yapmadan önce de çay ikram ediyor semaverinde yaptığı. Çok tatlı geliyor çay. Nasip varsa kaşıkla gelir diyor. Kendisiyse ocağın başına geçiyor ve mesleğini icra ediyor. Alevlerle oynuyor adeta. Bense ocak yandı, alevler yükseldi, demir tavında dövülürmüş diye diye ağzım açık izliyorum demirin şekil almasını. Kıvılcımlar sıçrıyor, dağılıyor havada. Yılanların dansını izliyorum bir anlığına da olsa.

20161103_140135
UNESCO Çilingiri Hüseyin Özdemir

 

20161103_135532
UNESCO Çilingiri Hüseyin Özdemir

 

Genel olarak Demirciler Çarşısı’nın önemini kavrıyorum. Buranın eşi benzeri yok. Burada icra edilen mesleklerin de öyle. Zanaatkarlar dayanıyorlar zamanın acımasızlığına. Sokaklarındaysa yapmacıksız asılmış bayraklarla şenlenmiş Safranbolu evleri. İnsanlarından, esnafından en ufak bir kötülük görmenizin mümkün olmayacağını düşündürtüyor buralar insana. Safranbolu’nun uslu halkı eğitime de çok önem veriyor çünkü. Aldığım cevaplar bir süre sonra beni şaşırtmaz oluyor. Çünkü kime sorduysam çocukları devlet kademelerinde önemli yerlere gelmiş çocukları yetiştiren insanlar çıktılar. Bu insanlar ilkokul mezunuyken ve türlü imkansızlıklar yüzünden okuyamamışken, yeni neslin okumasına özellikle önem vermişler. Safranbolulu olmak güzelmiş diyorum kendi kendime. Karadeniz’in incisinin sokaklarını sonbaharın döktüğü yaprakların verdiği hüzünle arşınlıyorum. Burada şiirler, buraya şiirler yazılır, bir romanın başkarakteri olur Safranbolu, bir filminse gözalıcı fonu. İnşallah tekrar gelip görme imkanım olur ve o takdirde zamansızlıktan gidemediğim merkeze 11 km. mesafedeki Yörük Köyü’nü ziyaret edebilirim. Karlar kaplamışken buralara tekrar geleceğim. Daha alacaklısıyım ben Safranbolu’nun. Onun bana borcu olmasa da.

20161103_132259-1

5-1-11-2016-1

20161103_132527

20161103_164325

Akşam çökmüş, insanlar aş telaşındayken semt garajına atıyorum kendimi. Elimdeyse Safranbolu’dan almış olduğum lokumlar ve ıvır zıvırlarla dolu poşetler var. Garaja girmeden heyecan kaplıyor içimi. Acaba bavulum içeride midir diyorum. Saatler oldu. Ben bıraktım gittim. Alan almıştır diyorum ya da bombalı bavul diye patlatmışlardır muhakkak diyorum. Ama görüyorum ki uslu uslu durmuş yerinde bana bakıyor sevgiyle, ona geri geldim mi diye. Geldim gülüm, geldim. Özlettim kendimi biliyorum ama sana sürprizlerim var çarşıdan aldığım. Az sonra onlarla boşluklarını dolduracağım, hiç merak etme. Görevlinin yanına gidiyorum bilet almak için. Burada hiç Suriyeli yok galiba, bak bavulum bıraktığım yerde kalmış diyorum. Buraya hiç gelmediler diyor. Sonra kendimden utanıyorum. Suriyeliler hepten hırsız mı sanki? Ya da bu dünyada kaç Suriyeli hırsız tanıdım ki ben?

BATI KARADENİZ, BİRİNCİ BÖLÜM : AMASRA

20161102_172424

BATI KARADENİZ BİRİNCİ BÖLÜM : AMASRA

“Deniz medeniyettir.” Alexander Dubcek

İLK MOLA: ANKARA

Nevşehir’den Ankara’ya, oradan da kuzeye doğru yol alacağım. Bunlarsa benim sözde planlarım. Dı. Gerçeklerse Elmadağ’daki berbat tipi ve otobüsteki yolculara muavinin yaptığı emniyet kemeri uyarısının ardından görüş mesafesinin giderek düşmesi. Kasım, aralık ve ocak aylarında mevsim normallerinin üzerinde seyredeceği söylenen hava durumu, bir gün, bir akşam üzeri belki bir anlık kızgınlıkla yerini kara bırakıveriyor ve şansım beni Nevşehir ve Ankara arasını beş buçuk saatte aştıktan sonra, zorunlu Ankara molasına sevk ediyor. Maltepe’de oturuyor Hale. Karayolunda daha fazla telef olmamak için metroya biniyorum. Yüksek yüksek binaların giriş katlarının camekanlarını süsleyen ellerinde sazlarla stüdyoda çekilmiş yağız Anadolu delikanlılarının saza ve söze davet içeren, aynı zamanda buram buram testesteron kokan fotoğrafları süslüyor mekanları. Ciğerci, kebapçı derken bir pastaneye oturup başlıyorum arkadaşımı beklemeye. Bir el var sanki tam arkamdan dürtükleyip duran. Sesler önce fısıldaşmalar şeklinde geliyor kulağıma. Sonradan netlik kazanıyor aynı şehrin sesi. Tüm bu fısıltılar dörtnala geldikleri noktalardan sonra, merkezde toplanarak onun sesine dönüşüyorlar bir anda. Bu o: Ankara. Tüm haşmetiyle de şimdi, şu an tam karşımda.

20160822_111549

20160821_213548

-Nörüyon Ankara?
-Nörim!
-Sen nörirsen güzel örirsin.
-Yani?
-Adın çıkmış marşlarda “Ankara Ankara güzel Ankara” diye.
-O eskidenmiş. Canım. Garımda 109 can, Merasim Sokak’ta 29 can, canım Güvenpark’ım da da 8 can verdim ben. 15 Temmuz’da da semalarımı şenlendiren jetler vardı. Hayalet kent olmadıysam, bil ki başkent olduğumdandır. Beş milyon küsur can’ın ne kadarı bırakıp gidebilecek işi aşı? Barınmaya devam ediyorlar çaresiz. Bense bir baba gibi taşıyorum onları.
-Belediye napıyor belediye? Çalışıyor mu Melih başkan?
-Benim oy verme yetkim yok. Canım. Partiler ve zihniyetler üstüyüm ben. Kimsenin tapulu malı da değilim üstelik. Yerim çoktu verdim, insanlar başlarını soksunlar istedim. Bozkırın ortasında komşularım olan illerle geçinip gidiyordum yoksa. Sonradan karaborsaya düştüm, değer bilmez, sahiplenmek nedir bilen insanlarca zaptedildim istemeden. İnsanoğlu çiğ süt emmiş, hayallerinden büyük hırsları var. Canıma okudular kıymetim anlaşılınca. Mustafa Kemal iyiydi hoştu, çok gururlandırmıştı beni zamanında ama şimdi düşünüyorum da keşke başkent olarak beni seçmeseydi. Ne bileyim bir Çankırı ya da Kırıkkale başkent olabilirdi pekala. Kıskançlığım yoktur benim. Keşke onlardan biri olaydı da ben de sakin başımla kalabilseydim. Çok başımı ağrıtıyor trafik, siyaset, terörün her türlüsü… En sevdiğim yerlerim mezarlıklarım. Valla. Huzur buluyorum onlarda. Sessiz sessiz yatıyorlar. Ne kavga var ne dövüş. Ne sitem var ne riya. Tek beslendikleri şey sükunet. Keşke daha çok olsa onlardan.
-Tövbe de! Tüefsin yahu. Dilinin buğusuna kapılırsın bak sonra.
-Kopsun dilim. Kessinler dilimi. Yazarlar beni en kötü ihtimalle. Evet ama öyle. Bıktım ben insanların hiddetinden, şiddetinden tepemde. Çok şiddetli migren ağrılarım tutuyor bazen.
-Hadi canım sende. Ankara’nın migreni mi olurmuş.
-Neden olmasın? Canım. Kanser bile olabilirim. Ben bu ülkenin başkentiyim. Tüm sıkıntılar bana, tüm şikayetler bana. Gel bir günlüğüne benim yerime geç ve gör bakalım çektiklerimi. Arazi mafyası bende, Anadolu kültürünün bir parçası pavyonlar bende. Sabaha kadar başım şişiyor sayelerinde. Tüm Çiçekdağ Ankara’ya indi sanki, sazı eline alan herkes Neşet. Usta tektir malum. Ama anlatmak ne mümkün! Ciğerlerim olan son ağaçlarım da kesiliyor hunharca. Bir sürü gökdelen, bir sürü AVM. Eskiden ne güzeldi Kızılay. Şinasim vardı, Akün’de film izlemek bir ayrıcalıktı. Siz hiç başka yerde duydunuz mu ırmaktan adını alan bir sinema? Kızılırmak ya. Güzeldim ben. Hem de çok güzel. Bir zamanlar. Dost’tan içeriye giren yoldaşlarım, güzel sinemalarım vardı benim.
-Nostaljik gördüm seni.
-Melankolik diyelim. Havadandır. Canım. Kasım’da aşk başkadır.
-Geçer.
-Ne geçmesi. Irzıma geçilmişken benim, ne geçmesi. Batsın bunların politikası. Rantı. Küçük hesapları. Boylarından büyük kazançları. Kirletildim artık dönüşüm yok benim. Ahh migrenim. Off başım başım. Beynimde tümör varsa yandım demektir. Türk hekimlerine emanet etsinler beni. Ölürsem eğer sakın Ankara Belediyesi çelenk göndermesin. Yol yapmaya devam etsinler ve de gökdelen. Bir bildikleri o zaten. Off off. Kur’an bir gece okunur, kırk gece değil. Neşet’in türkülerini çalsınlar arkamdan. Yeter bana.
-…

20161102_161418

ERTESİ SABAH : AMASRA

Çekmiş olduğum fotoğrafları ayıklamayı bırakmayı başarabilirsem, bitkiörtüsel değişime şahit olabileceğim ama mani olamıyorum kendime. Ankara’dan coşku içinde ayrıldığım geliyor bir yandan aklıma, kurtuldum kurtuluyorum senden sevimsiz şey diye diye. Bir akşam ve bir gece yetiyor başkentte. Benim için böyle. Hep böyleydi. Bundan sonra da böyle. Ankara’dan Amasra’ya gitmek üzere yola çıkan Özemniyet firmasına ait on otobüsü içerisindeki yolcu sayısı dört saatin sonunda altı’ya düşüyor ve bu altı kişinin altıncı kişisi bendenizim. Önü dörtleyenler kadınlar korosu. Özgürlüklerini ilan etmiş sokaklara fırlamışlar sanki. Kadınların coşkulu hakimiyetinden korkan şoför ve muavinden gayrı tek erkek yolcu olan önümdeki koltuğu işgal eden adamsa pencere kenarına tünemiş de adeta ha uçtum ha kaçtım misali tekinsiz vaziyette manzarayı izlemeye sığınmış sanki sessizce.

Ankara’ya göçmek üzere konmuş göçmen kuşunu oynamama sebebiyet veren dondurucu hava yerini ılıman bir iklime bırakıyor Amasra’ya iner inmez. Şehrin içerisindeki garaja bırakılıyorum. Şirin, küçük bir kıyı kasabası görünümünde burası. Bavulunu çeke çeke git dilediğin yere, git gidebildiğin kadar. Sükunet hakim sokaklarına. Memurlar işyerlerinde, esnaf dükkanlarında. Ortalık süt liman. Taşkınlık yapsan tımarhaneye kapatılırsın. Halk sorun çıkaran biriyle karşılaşmayalı uzun zaman olmuş gibi. En işlek sokaklarında dolaşıyorum, bitiyorum iyi anlamda bu huzurlu ortama. Yaz bitmiş, herkes evlerine çekilmiş sanki. Bir günüm var. Dolayısıyla sınırlı sayıda saat var taraflarınca kovalandığım. Bu ise beni kabına sığmaz yapıyor. İçim içime sığmaz oluyor.
Adını, Kraliçe Amastris’den almış Amasra. Şehrin ilk sahibiyse Amazonlarmış. Sene 1460’ı gösterdiğindeyse Fatih Sultan Mehmet tarafından “savaşsız” fethedilerek Osmanlı İmparatorluğu’na dahil edilmiş. Arada geçen uzuun zaman zarfındaysa Fenikeliler, İonyalı’lar, Karyalılar, Akalar, Persler, Pontuslular, Romalılar ve Bizanslılar yurt edinmişler bu toprakları. Toprak dediğim 7 tepe, bir yarım ada, iki ada ve iki körfez imiş. Rivayete göreyse fetih öncesi şehre tepeden bakan Fatih, hayranlığını şöyle dile getirmiş: “Lala Lala acep Çeşm-i Cihan bu m’ola?”
Ülkemizde turizmin başladığı yer olarak bilinen Amasra bu mevsimdeki sakinliğinin aksine yaz aylarında iğne atsan yere düşmeyecek kadar kalabalık bir sayfiyeye dönüşüyormuş. Altyapı yetmiyor diyorlar. Evler pansiyonlara dönüştürülmüş çoktan. Oturanların üçte biri yerli halkmış, kalanlarsa Karabük ve Kastamonuluymuş. Birkaç filmin başrolünde oynamış Amasra. Sayılı miktarda da dizinin. Almanlar bir film ya da dizi çekmişler burada. Nereden mi biliyorum? Çek Tatarı Alexander Dubcek’le sohbet etme imkanım oluyor çünkü. Lakabı Dubcek, kendi ismiyse İsmet. Karadeniz’in hiç bozulmamış Bodrum’u olarak adlandırdığı Amasra’sında balıkçılıkla geçiniyor. Ben gittiğimde ağları tamir ediyordu. Sahne alma tecrübesi oynadığı dizilerden geliyor. Kameraya bakmaması gerektiğini oradan biliyor. Bilgeliği denizden ona miras. Buralarda kaçık havası deriz biz ona diyor. Yaz fırtınaları olurmuş. Böyle göründüğüne bakmamak gerek yani. Ne de olsa Karadeniz. Sonrası süt liman. Amerikan filmleri düğmeye hikaye yazarken, asıl hikaye buralarda, bu insanlarda. Yurtdışı macerasından bahsediyor ki onunki tam macera. Sahil güvenlik tarafından balıkçı tekneleri alıkonuyor ve Romanya Sulina’da ifade vermek zorunda kalıyorlar. Serbest bırakılıp ülkelerine dönesiye kadar da şehrin, ülkenin tadını çıkartıyorlar. Tekne ne oldu diyorum, limanda yatıyormuş daha, Sulina’da. Denizciliğin cilveleri diyoruz. Birkaç fotoğrafını çektikten sonra kendisini ağlarıyla ve düşünceleriyle baş başa bırakıyorum. İmkansız bir puzzle’ı çözmeye benziyor yaptığı iş.

20161102_152318

20161102_152313

Amasra Müzesi’nin bilinmeyen bir süreye kadar, bilinemez de bir süre boyunca kapalı olduğunu öğreniyorum çalışanlarından. Herkes hiç durmadan bilmiyoruz bilmiyoruz diyor. Neyi bilmedikleriniyse kimse bilmiyor. Kendileri de neyi bilmediklerini bilmiyor. Bir sürü bilinmezliğin ortasında bırakılmış bir avuç memuru Kültür Bakanlığı’na havale etmekten başka çare bulamıyorum bir an. Gözlerim nemlenerek ayrılıyorum aralarından. Tarihi eserlerin, heykellerin ortasında kalmış umutsuzlukla bakıyorlar arkamdan(hissediyorum yani). Kurtarın bizi diyorlar(iç ses iç sesi duyarmış). Temizlik işçileri bahçeleri süpürüyor kederli ve yalnız. Müze bir süredir misafirsiz kalmış.
Balıkçılar dönüyorlar. Martılar adres sormaksızın takip ediyorlar onları çığlık çığlığa. Gökyüzünde bağırmak varmış özgürce. Kanat çırpmak ve de. Kuşlar kadar olamıyorum. Ne çaresizliktir insan olmak, karaya tutunmak zorunda olmak. İnsanlarla uğraşmak.
Balıkçılar üzerlerinde su geçirmez kıyafetler ayaklarında çizmelerle sağ salim ikinci yurtlarına dönmüş olmanın verdiği mutluluğun yanı sıra, benim tarafımdan fotoğraflarının çekildiğini fark ettikleri andan itibaren mahçuplaşıyorlar. Üç kişiler ana güvertede ve uzaktan birinin diğerine şöyle dediğini duyuyorum: “Çekiyor, ne yapacağız?” Diğerinin elindeyse hortum bana bakıyor önce, sonra da üstünü başını yıkıyor hortumla çekingen tavırlarla. Arkamdan bir ses şampuan da ister misin deyince, iyice şaşkına dönüyorlar. Bir güncük tuzlu suyla kalacak üstleri başları. Benim yüzünden. Balıkçısı, balıksızı, esnafı o kadar kendi hallerindeler ki fotoğraflarının çekilmesi onları hayrete düşürüyor. Halat atılıyor, az sonra benden kurtulacakları için rahat bir nefes alıyorlar. Bundan sonra sabun şampuanla nerede yıkanırlar bilemem. Ama beni de çok eğlendiriyorlar doğrusu bu yorgun yüzlü balıkçılar.

20161102_153520

20161102_153726

Buradan Bartınlı köylü kadınların bahçelerinde yetiştirdikleri sebze ve meyveleri sattıkları pazara geliyorum. Pazarın adı olan Galla “karılar” kelimesinden geliyormuş. Tam 200 yıllık bir gelenekle karşı karşıyayım. Salı ve cuma günleri kurulan pazarın evsahipleriyse “karılar”. Manda sütünden yapılan manda yoğurdu, keçi peyniri, dağ çileği ve kuruttukları otlar revaçta. Buraya bir kez daha gelirsem pazarın kurulduğu günlere denk getirmeye çalışacağım diyerek ayrılıyorum. Arka sokaklara saptıkça kediler ve köpekler oluyor yoldaşlarım. Her zamanki gibi bir tanesine daha çok kaynıyor kanım. Bakışlarıyla konuşuyor benimle. Köpekler insanlar gibi kin beslemezlermiş sokağa atılsalar da, terk edilseler de. Endişe eder, sık sık kaygılanırlarmış sahipleri için iyi midir acaba şimdi diye. Bu bir bilim adamının çalışmasıymış. Kaynak belirtemiyorum yazık ki. Ama aşağıdaki anlamlı bakışları görünce hak vermek geliyor içimden. Ahh bir konuşabilseler ya da bizler bir havlayabilsek…

20161102_163240

20161102_174516
Ahşap Bartın evleri Amasra’da da var. Ara sokaklar türlü zenginliklere gebe. Hiç ummadığınız anda bir sürü eski püskülüğün ortasında bir zerafetle karşılanıyorsunuz. Yoğurt kabının içinde bitiveren bir çiçek umut veriyor beklemediğiniz bir anda. Ya da eskiliğinden kadife kumaşı yırtılmış Nuh Nebi’den kalma bir sandalye alıp götürüyor sizi kendi çok uzak olmayan tarihinizdeki bir anınıza. Niketas’ın “Dünyanın Gözü”, Diyojen’in “Bir Denge”, Plinius’un ” Zarif ve Güzel” yakıştırmalarına katılmamak elde değil. Amasra zerafetler şehriymiş, gelerek ancak ve nihayet görmüş olduğum. Ama iyi ki de gelmişim. Karadeniz’in saklı cennetini ıskalayacakmışım bilmeyerek. Suçum kabahatimden büyük olacakmış kendi kişisel tarihimde.

20161102_161859-220161102_161842-1

20161102_150435
Çekiciler Çarşısı

Çekiciler Çarşısı’nı geziyorum boydan boya. Çin işgali yaşansa da ağaç oymacılığı sanatı hala taze. Tarihi Kemere Köprüsü ve 250 yıllık “ağlayan ağaç”ı görmek üzere düşüyorum yollara…yollara… Ardıç ağacıymış. Senenin üç ayı boyunca ağlarmış. Kasımda ağlamazmış mesela. Manzarayı izlemek için oturuyorum gölgesindeki kafeteryada. Tavşan Adası manzaram tam karşımda. Kafeteryanın işletmecisi söylediğinde ise ancak anakaraya bir köprüyle bağlı olduğumuzu idrak edebiliyorum. Boztepe’de bulunmaktayım şu an. Yukarıda bir adet deniz feneri ve turistler için olmazsa olmaz bir patikadan tırmanarak çok daha nefes kesici bir  Amasra manzarasıyla karşı karşıya kalıyorsunuz. Ama ağaç ağlamıyor. Ya da mevsimsiz gelmişim ben buralara. Bunu da en çok bomboş balıkçılarından, telaşlı adımlarla sokakları arşınlayan yerlisinin akşam çöktükçe adımlarını daha da hızlandırışlarından anlıyorum. Kimsecikler karanlık çökünce sokaklarda olmak istemiyor. Herkes sıcak evinde, huzurlu huzursuz kollarda olmak istiyor. Gündüz konuştuğum balıkçı İsmet’i görüyorum. O beni görmüyor. Ellerinde poşetler evinin yolunu tutmuş o da. Başsız kalmış yavru kediyi oynamaktan sıkılıyorum. Bir market buluyorum ve soruyorum: “Malt var mı?”

 

20161102_165420
Ağlayan Ardıç Ağacı, Boztepe

Güzel ve güneşli havalarda geldiğimdeyse yapacaklarımı sıralıyorum kendi kendime:

 

1-Küre Dağları’nı keşfedeceğim
2-Güzelcehisar Lav Sütunlarını göreceğim
3-Ulukaya Şelalesinde mola vereceğim
4-Kuşkaya Yol Anıtı’nı fotoğraflayacağım
5-Bartın Irmağı’nda tekne turu yapacağım.

En çok Kuşkaya Yol Anıtı’nı göremediğime hayıflanıyorum. Umarım bir dahaki sefere.

THE FALL, ÜÇÜNCÜ VE SON SEZON

Episode 4

THE FALL, ÜÇÜNCÜ ve SON SEZON :

“İki kişi olan bir adam varmış
Bahçesi fidelerle doluymuş
Bu fideler büyümüş
Bahçe karlarla kaplanmış
Karlar erimeye başlamış
Güvertesiz gemi gibiymiş
Gemi yelken açtığında
Kuyruksuz kuş gibiymiş
Kuş uçmaya başladığında
Gökyüzündeki kartal gibiymiş
Gökyüzü gürlemeye başladığında
Kapımdaki aslan gibiymiş
Kapım kırılmaya başladığında
Sırtımdaki sopa gibiymiş
Sırtım akıllanmaya başladığında
Kalbimdeki hançer gibiymiş
Ve kalbim kanamaya başladığında
Bu ölüm, ölüm ve ölüm gibiymiş.” Paul Spector/Peter Baldwin

“Hepimizin kafasında o sesler var. Hayal kırıklığı olduğumuzu söyleyen ve de işe yaramaz. Yeterince iyi olmadığımızı, çok uzun sürdüğünü ve çok zor olduğunu da. Bu zor zamanlarda zorlu hayallere ihtiyaç duymalıyız. Ama gerçek hayallere, yalanlara değil.” Stella Gibson

“Öfke başımıza iyi şeyler gelebileceği hissini yok ediyor.” Stella Gibson

“Doğmadan önce var olmadığım gibi, öldükten sonra da var olmayacağım.” Peter Baldwin/Paul Spector

Temposu düşmek nedir bilmeyen ilk iki sezonun ardından, üstüne üstlük ağır yaralı bir Paul Spector’la bundan sonrası nasıl olacak diye ümitsizlikle başladığımız dizinin üçüncü sezonunda usul usul ilerleyen ağır dramatik yapsını hiç bozmayan çok başka bir “The Fall” çıkıyor karşımıza. Çok daha derin, çok daha sezgisel. Bu gidişatın başarılı mimarıysa hiç kuşkusuz akılcı diyaloglarla süslediği altı bölümü de çok dokunaklı bir şekilde bağlayabilmiş olan dizinin aynı zamanda yapımcılarından olan yazarı Allan Cubitt. Özellikle psikolojik çözümlemelerde son derece başarılı ve bu sayede akılcı diyaloglar seriyor izleyicisinin önüne. Bu ise kimi zaman durgunlaşan ama yine de akan fakat bir parça sabır ve gayret isteyen, nihayetindeyse doygunluk hissiyle ekran karşısında kalakalmamıza sebebiyet veren buruk anlar olarak takılıp kalıyorlar zihinlerimizde. Kendi adıma söylemem gerekirse, üç sezonun içinde en başarılı bulduğum ve en çok beğendiğim, üzerine çok çok düşünülüp ondan da çok şey yazılacak karakter açılımları ve olaylar barındıran, sürpriz olmadığı aşikar olsa da finaline ermeden bu aşikarlıkla yüzleşme imkanı tanımayan ve sırf bu yüzden yaşanılan iki şiddet sahnesiyle de sizi olduğunuz yere mıhlayan, aynı şiddetin sessiz ve apansız gelmesiyleyse tıpkı Stella, Tom ve diğerleri gibi elinizi kolunuzu bağlayan çok ağır bir final var karşımızda, benden söylemesi.

images-4

Rüyalar ve anlamlandırılmaları var bu sezon boyunca karşımıza çıkan; günlükler, eski defterler, çocukluk travmaları, sırlar ve acıtan gerçekler… Paul’ün kimliği başsavcının onayıyla polis tarafından basına ve dolayısıyla halka ifşa ettirildiğinde geride kalanlar olarak olaylardan bihaber aile bireylerinin yaşadığı dram da önemli bir yer tutuyor. Yeni karakterler giriyor diziye, eskilerse kök salıyorlar iyice. En başarılı yeni kompozisyonlardan biri acil servis doktoru O’Donnell olarak izlediğimiz Richard Coyle’un canlandırdığı evli ve evde kendisini bekleyen beş çocuk sahibi, Shakespeareyen bir edayla sedye sedye ağır hastalar acil birimini doldurmuşken “Ben Çar’ım, tüm sorular bana, tüm sıkıntılar bana, tüm üzüntüler bana” dedikten sonra görev dağılımını çömezler arasında çarca yapan Belfast General Hospital’in kıdemli doktorlarından kendisi anlaşıldığı kadarıyla. Dizinin ilk bölümü, bir yandan sinirleri hasar görmüş olma ihtimali yüksek Tom Anderson’ın kol travmasıyla, bir yandan uzun günler ve geceleri bir bagajda koluna acısından tırnağıyla seni seviyorum yazan ve ölmeye yüz tutmuş Rose Stagg’ın karbondioksitle dolup taşmış ciğerleri ve hipotermi geçiren bünyesiyle ve nihayet iki defa karnı yarılmak suretiyle dalağı alınarak hayata döndürülen ve bu esnada böbrekleri, karaciğeri masanın üzerine çıkartılan Paul’ün ameliyatlarıyla geçiyor. Elbetteki bir Grey’s Anatomy değil izlediğimiz ve acildeki ilk müdahalenin ardından Paul odadan çıkarıldıktan sonra geriye kalanlar üzerinde dolaşıyor kamera. Çoraplar, ayakkabılar, kanlı bezler ve kesilerek üzerinden çıkartılmış kanlı kıyafetleri saçılmış yerlere. Tarafları muğlak bir savaş alanından kalanların nefes almaktan korkan sessiz duvarlarca hazmedilmeye çalışılmasını izler gibiyiz. Duvarların dili olmasa da, kamera söylüyor her şeyi birkaç sessiz dakika içerisinde.

images-1

images-2

images-3

downloadfile-1

11962082-high-1

Kadim karakterlerden Stella her zamanki Stella. Kendine güveni, ortama hakim tavırları, sesini duyurmak için iyice düşürdüğü tonu, seksüel cazibesi ve her ne olursa olsun vazgeçemediği stilettolarıyla tıkır tıkır yürüyor, merdivenleri iniyor çıkıyor rahatlıkla. Yakın planlardaki mimikleri son derece kontrollü olmakla beraber bir o kadar da baştan çıkartıcı ve seni anlıyorum bakışlarının altında aslında seni biliyorum diyor sanki karşısındakine. Erkek egemen iş hayatında ayakta kalmak için aldığı tavırlarla, onu Stella yani insan yapan içsel güdüleyiciler çakışmıyor. Bir oda dolusu adama meydan okuyor rahatlıkla hem de stilettolarıyla. Otoriteye karşı duruşu değişmiyor bu sezon da. Edepsizleşmeden yapıyor bunu ve de sesinin tonunu yükseltmeden. Bir oda dolusu adamı ikna edemiyor belki ama nihayetinde onun sözüne gelmeleri de çok zamanlarını almıyor bu bir grup nobran adamın. Evliliğini, çok sevdiği eşini ve işini, bir de doğmamış çocuğunu kaybeden bir kadının nasıl hisler taşıdığını tahmin etmiyor ya da etmek istemiyor aynı adamlar. Ailesini düşünerek Paul’ün basına deşifre edilmesine ayak diretiyor Stella, zarifçe. Çünkü olacakları tahmin edebiliyor. Kadınların kızınca ya kendilerine ya da kendilerine ait olanlara yani çocuklarına zarar verebileceğinin bilincinde ve meslektaşı Jim yaşananlardan sonra da suçu üzerine almıyor. Tıpkı Paul gibi o da bir çocuk. Bir çocuk saklı kalmış içinde bir yerlerde ve yer yer açığa çıkıyor tam da tüm kirlenmişliğiyle sıkışmış olduğu köşesinde. Büyüme zamanı gelmiş de geçmekte olan, yaptıklarının sorumluluğunu almaktan aciz adamlarla işler çok kolay yürümüyor. Rose Stagg’ın kocasının saçmasapan düşüncelerini yola getirmeye çalışıyor Stella. Karısının kuzu kuzu onunla gittiğini düşünüyor, hiç yardım çağırmadığını, hiç mücadele etmediğini. Kafasındaysa öteki adamın ona dokunmuş olma ihtimalinin korkunçluğu var. Kadınlar ve erkekler arasındaki temel farkı anlatıyor ona Stella böyle bir durumda nasıl tepki verdiklerine dair. Erkeklerin her zaman savaş ya da kaç mantığıyla yaşadığını, halbuki böyle bir durumda verilen en yaygın tepkinin korkudan donup kalmak olduğunu söylüyor. Bunu bir yandan da içgüdüsel olarak ailesini, eşini korumak için yaptığını söylüyor. Yaralanma olayında ihmal olup olmadığına dair soruşturma geçiriyor Stella. Her ne yaptıysa bunu Rose’u kurtarmak için yaptığını söylüyor. Güçlü bir amaç duygusu olduğundan engellere aldırış etmiyor ve yoluna devam ediyor. Ama o da kolay sıyrılamıyor yaşananların şiddetinden. Sığındığı bir günlüğü var. Gecenin bir vakti uyanıp düşüncelerini yazmak için kendini eğittiği. Çünkü uyuyan beynin, uyanık beyinden daha sağlam bağlantılar kurduğunu düşünüyor. Bu anlamda en manidar rüyayı gören Paul oluyor. Kendisini yüksek bir binadan bir kuş misali bırakışını rüyasında görüşünün üzerinden çok fazla zaman geçmeden kendini öldürüyor bir başka ve en bildiği yöntemle. Kendi çıkışını böyle buluyor. Stella ise babasını görüyor rüyasında, onu tatlılıkla uyandıran ve daha on dört yaşındayken hastalıktan kaybettiği babasını. Paul’e karşı tutkulu Katie ile görüşmeye gittiğinde ergenlikte kaybettikleri babalarının acısında buluşuyorlar. Katie hırsını, öfkesini kendisinden çıkartıyor kollarını görünür şekilde lime lime doğramakla. Stella’ysa kendine özel o yüzden kimsenin göremeyeceği yerlerini kesmiş zamanında, bacaklarının üst kısmı ve ayak tabanları gibi. Bunu Katie’ye itiraf ediyor. Onun yas döneminde bir dayanak ihtiyacından ötürü konacak bir dal ararken Paul’ü bulduğunu ve takıntı haline getirdiğini, fakat Paul’ün umrunda olmadığını, ne kızın varlığından, ne de ona duyduğu aşktan haberinin olmadığını söylüyor. Olsa da yapabileceği bir şey yok zaten. Paul vuruldu, ölümden döndü, şimdi de cezadan kurtulabilmek için kıvırmak peşinde. Bu yüzden Katie’ye hayatını boş yere heba ettiğini anlatmaya çalışıyor. Zor zamanlarda zorlu hayallere ihtiyaç duymalıyız derken, kısaca kendin için savaş diyor ona Stella.

11962350-high-1

images

Gelelim bir başka kadim başkarakter Belfast Saldırganı, Nietzsche takıntılı, sağlak, üstün zekalı, narsist ve sadist, seks yaparak dünyada Tanrı olabileceğine inanan ve kısa adımlarla yürümeyi tercih eden kadınları seven Peter Baldwin ya da Paul Spector’a. Bebek yüzüyle merhamet uyandırıp, hastanede gönülleri fethederken, bir yandan da kendini aklamak adına geçmişe dönük amneziye sığınıyor. Yirmi altı yaşında olduğunu söylüyor ki bu aradaki altı yılı çıkartıp attığını gösteriyor. Bu hesapla ikinci çocuğunun doğumundan ve de varlığından habersiz, twitter’ı ise hiç duymamış. Rolünü profesyonelliğinden gelen bilgisiyle hiç açık vermeden oynuyor. Annesi kendini asarak öldürmüş genç yaşta. Bu yüzden kendine de benzer bir son biçiyor. Biyolojik babasını bilmiyor. Baba dediği adam da bir süre sonra annesini terk edince, annesi depresyona girip intihar ediyor. Sekiz yaşında koruyucu aileye veriliyor. Bir süre sonra da Gortnacull’a gönderiliyor. Burada yaşadıklarının korkunçluğunun boyutunu öğreniyoruz nihayet. Devletin hukuki uzman doktor olarak tayin ettiği August Larson onun tedavi edilebileğini söylüyor ama iyileşmesi hususunda o da kararsız ve bu ikisi çok farklı şeyler onun gözünde. Ama yetimhanede yaşadığı trajediden sonra dikkat çekmek ve imzasını atmak peşinde bir şekilde. Bunu gerçekleştirirken de kendi öfkesinde ve şiddetinde boğuluyor. Kişilik bölünmesi var ve iyi ve kötü Paul’den bahsediyor. Bazen geri çekilip kendine baktığında bedenine yabancılaşıyor ve sık sık soruyor aynadaki yansımasına bu ben miyim diye. İzleyen taraf, bir de eylemi gerçekleştiren taraf var. İçindeki iyi Paul ve kötü Paul bitmez bir savaş halindeler. Sadistliğinin dışında kadın iç çamaşırına fetiş, röngencilik, transvestite, nekrofili, pigmalionizm ilgi alanları. Onu ölürken izleyebilsinler diye azar azar boğduğu kurbanlarına suni teneffüs yapıyor ellerinin arasında bir parça daha yaşasınlar diye. Yatırıldığı klinikteki August Larson(bu rolde orijinal Henning Mankell uyarlamasında Wallander rolünü üstlenen Krister Henriksson var) çocukların tacize uğradıklarında korku ve anksiyete yaşadıklarını, sonra da bu duyguları bastırabilmek için sadistik hareketlerde bulunduğunu, kendisine yapılan bunca korkutucu şeyleri başkalarına yaparak ancak bu korkudan kurtulabildiklerini anlatıyor Stella’ya. Psikodinamik açıdan bakıldığında en şiddetli eylemleri gerçekleştiren insanlar hayatlarında bunu bir şekilde anlamlandırıyorlar. Paul’se tek başına baş etmeye çalıştığı çocukluk kurbanlığından ve aile içi yanlış ilişkilerden kolay kolay kurtulamayıp, tıpkı bir bağımlı gibi kötüden daha kötüye gidiyor çaresizce. Gerçekliğini kaybetmiş zamanla. Kalbindeki o büyük karanlık boşluğu beslemiş durmuş. Hıncını alamadığından olsa gerek başka bedenlerden çıkartmış acısını. Tüm bunlara rağmen öldüğünü duyup alelacele olay yerine gelen Stella bunun gerçek olup olmadığını görmek istediğinden ve onunla son kez yüzleşmek istediğinden belki cesedinin başına geldiğinde yine de gözleri doluyor. Yediği yumrukları, aldığı darbeleri çoktan unutmuş bile. Affediyor onu. Karşısındaki aynı zamanda bir “kurban” çünkü. Bu yüzden de sevinemiyor Paul’ün ölümüne.

Yazımın en başında da belirttiğim gibi benim için psikolojik yanı en güçlü, karşılıklı diyalogları çok başarılı ve bunun senaryoya yansıtılış biçimi açısından en özel ve mühim sezonu oldu bu dizinin, özellikle de beşinci ve altıncı bölümleri. İyi oyunculuklarla bezeli, çok düşünceli karakterleriyle gerçek ”kurban”ın aslında kim olduğunu sorgulayan ve sorgulatan, kötülüğün insan ruhunda nasıl kök salıp dallanıp budaklandığına dair sürpriz ama olması gerektiği gibi nihayetlenen finaliyle şu sıralar izlediğim en iyi işlerden biri olmuştur. Umalım ki BBC’nin başarılı prodüksiyonlarından biri olarak hatırlansın ileriki zamanlarda da.

Episode 4

11962272-high-1

ELLE – O

images-1

ELLE – O :

“Hep dünyanın günahsız bir versiyonunu istiyorsun.” Irene Leblanc

Kariyerine Leiden Üniversitesi’nin matematik ve fizik bölümlerini bitirdikten sonra Hollanda Kraliyet Deniz Kuvvetleri’nde çektiği dokümanter filmlerle başlayan yönetmen Paul Verhoeven, Hollanda’dan Amerika’ya transfer oluşunun ardından, yoluna gişe rekorları kıran Total Recall ve Robocop gibi bilimkurgu filmleri ve zamanında olay olmuş ve sansüre takılmış Temel İçgüdü ve ardından gelen Showgirls ile devam etmiş ve o günden bugüne çektiği bir parça sönük ve ses getirememiş filmlerin ardından nihayet başarılı bir kitap uyarlaması olan Elle’le çıkmış bulunmaktadır karşımıza. Cannes’da prömiyeri yapılan film bir hayli ses getirmekle beraber, kendi adıma yönetmenin filmografisinden ayrıksı bulduğum düzeyli erotizmiyle ve başkarakter Michele Leblanc rolündeki Isabelle Huppert’in daimi cazibesiyle sarıp sarmalıyor izleyiciyi. Filmin uyarlandığı “Oh” romanının yazarı Philippe Dijan’ın sinemaya uyarlanmış bir diğer kitabı var çok daha tanıdık olan: “Betty Blue”. Sonuç olarak cesur bir yazarın kitabından, cüretkar bir yönetmenin çekmiş olduğu, sonucu ve gidişatı tatminkar bir film var iki saati aşkın süresine aldırmadan izleyebileceğiniz.

Michele filmin hemen başında yaşanan olayı unutmak ister gibi görünse de, yönetmen unutturmama gayretine düşüyor olanları ve filmin başında yaşanan tecavüzün Michele’in aklınca kurgulanan çeşitli tekerrürleriyle aniden karşımıza çıkması da filme gerilim dolu bir hava veriyor. Film bu açıdan dozunda şiddet barındırıyor fiilin bulaşmış olduğu her sahnesiyle. Tecavüzün dozu olur muymuş diye soranlara cevabı ben vermiyorum şu aşamada. Ve olmaz, olamaz elbette. Bütün cevaplarsa “Elle”de:

verhoeven

Jenerik biter bitmez başlayan tecavüz sahnesiyle açılıyor film. Isabelle Huppert kar maskeli tecavüzcünün altında çırpınırken yüzüne aldığı darbeden sersemlemiş bir şekilde sonrasında tam da anımsayamadığı ve arkadaşlarına galiba uğramış olabilirim diye anlattığı tecavüzün hemen akabinde sakin sakin kalkıyor yerdeki kırık cam parçalarının ortasında sanki bir düşten uyanır gibi. Önce kırık parçaları süpürüp çöpe atıyor, sonra da küvete uzanıyor tepkisiz. Acıkınca da hiçbir şey olmamış gibi suşhi siparişi veriyor. Oğlu geldiğinde de önemsiz bir olay yaşamışçasına geçiyor yemek masasının başına ve başlıyorlar afiyetle yemeklerini yemeye. Ne bir gözyaşı döküyor ne de yaşadıklarını yansıtıyor oğluna. Sıradan bir günün akşamında başka başka şeylerden konuşup, olayı hiç yaşanmamış varsayıyor. Biz de ona katılıyoruz ve yaşayanın önemsemediği bu olaydan bize ne der gibi sanki fazla hayalcilik olacak dercesine daha mühim gerçeklere dönüyoruz Michele’le beraber. Oğlunun hamile olan sevgilisiyle beraber yaşayacakları evin üç aylık depozitosunu vermek konusunda yardım isteyen oğlu ve istekleri ve dolayısıyla cebinden çıkacak para çok daha mühim onun için. Dolayısıyla bizim için de. Akabinde de işi. Bilgisayar oyunları üreten bir şirketi ve çalışanları var hepsi erkeklerden oluşan. Ortağı ise kadim arkadaşı “Anna” aynı zamanda. Hayatında olan ve sevdiği yegane kadın o ama yine de Michele’e güven olmaz tabii. Kadınlarla arasının hoş olmadığını görüyoruz zamanla. Gelin adayını fazla çılgın buluyor ve her fırsatta sevmediğini dile getiriyor kolaylıkla. Annesiyle bile geçinemiyor, ölürken ya da inme inmiş yerde boylu boyunca uzanmışken bile şaşkınlıkla soruyor hiç durmadan gerçek mi gerçekten mi diye.

images-4

images-3

images-2

Michele’in kendi evinde uğradığı saldırıdan sonra aldığı yegane önlem kilitleri değiştirmek oluyor. Yastığının üzerinde çekiçle uyuyor. Bir de göz yaşartıcı sprey alıyor. Dışarıdan bakıldığında o kadar tepkisiz ki. Yemek yediği restoranda hiç tanımadığı öfkeli bir kadın üzerine yemek tepsisini boşaltıveriyor. Hem sen hem de baban pisliksiniz diyor ona. Zamanında yaşadığı aile trajedisinin gündeme gelmesinin ilk sinyalleri oluyor bunlar. Bir yandan da uğradığı tacizler gitgide artıyor. Eyleme dönüşmemiş bile olsa tedirginliği biraz artınca bile polise asla gitmeyeceğini, onların, kurduğu düzene ve işine zarar vereceğini düşünüyor. Michele’in hayatına dahil oluyoruz artık iyice bu noktadan sonra. Kim var kim yok bir bir dökülüyorlar. Yüzü botoxtan şişmiş, genç jigolosuyla evlilik planları yapan bir kadın olan annesinin evine gidiyor. O da umursamaz görünüyor ama başka türlü. Hapishanedeki babasını ziyaret etmesi gerektiğini söylüyor ona almadığın riskler pişman eder derken, Michele’se şiddetle reddederken. Nantes’de otuz dokuz yıl önce yaşanan vahşet tekrar gündeme geliyor, çünkü ’76 yılından itibaren hapishanede bulunan babası şartlı tahliye için başvuruda bulunmuş yakın zamanlarda. Baba George Leblanc dindar, Katolik, iyi baba ve iyi bir koca iken bir anda canavara dönüşüyor ve eline geçirdiği ateşli ve ateşsiz silahlarla yirmi yedi kişiyi katlediyor. Buna ek olarak altı köpek ve iki de kedi var. Annesi hemşireyken ve işteyken oluyor bütün bunlar. Sonra da bir şey olmamış gibi eve geliyor babası ve olaylardan habersiz ders çalışmakta olan Michele’le birlikte her şeyi ateşe atıyor. Kıyafetlerini yakarken polis geliyor ve o olaydan akıllarda kalan on yaşındaki Michele’in bir gazetecinin çekmiş olduğu yarı çıplak, küllerle kaplı vücuduyla kameraya bakışı oluyor. Kül kız(ash girl) kalıyor adı. Tüm bunları yaşamış bir de üstelik damgalanmış bir kadın olarak elli yaşına merdiven dayamışken insanların yüzüne her şeyi tüm çıplaklığıyla söyleyebilme cesareti bundan geliyor. Hoşgörüsü, cinselliği sadece ihtiyaç olarak görüşü de bundan. Kaybettiklerinin yanında sadece ihtiyaçları için yaşıyor sanki. Tek yakın kadın arkadaşının sevgilisiyle beraber oluyor ve yüzüne itiraf ediyor kadının, yalan söylemektense böylesi daha iyi diyerek. Onu da denk geldiği için tercih ettiğini söylüyor sadece. Arkadaşının incinmesi aklının ucundan geçmiyor ve bu bir ihtiyaç onun gözünde ve kabul ediyor zaten beterin beteriyim ben diyerek. Hiç inkar etmiyor ki, hiç yalan da söylemiyor. En nihayet yaptığı hapishane ziyaretinde, müdüre, beni ziyan etti, tüm hayatım onun izinden kaçarak geçti dedikten sonra babasının kendini çarşafla asarak intihar ettiğini öğreniyor. Kızıyla yüzleşmek istemediğinden geleceğini öğrendiğinde yapıyor bunu. O da tabutun içinde boylu boyunca yatmakta olan babasına son sözünü söylüyor. Buraya gelerek seni öldürdüm diyor. Böylelikle vedalaşmış oluyor. Dönüş yolunda geçirdiği trafik kazasında yardım etmesi için sırasıyla oğlu ve eski kocası/sevgilisinden sonra telefonu açmayınca tecavüzcüsü olduğunu öğrendiği komşusu oluyor ilk aradığı. Bundan böyle gönüllü kurban rolünü oynuyor. Aralarında sessiz bir anlaşma yapmış gibiler. Michele hep ışık oluyor ve bir pervane misali bu ışığın büyüsüne kapılmış erkekleri parmağında oynatıyor. Eski kocası bunların başında. Bir türlü yazdığı oyunları yapımcıya kabul ettirtemiyor. Yazmış olduğu bir ya da birkaç roman ve karşılığında fazla para kazanamadığı üniversitede verdiği dersler var ve her daim güçlü kadınları buluyor. Jeanette Winterson’ın Vişne’nin Cinsiyeti’ndeki bir sav geliyor aklıma. “Erkekler hep yumuşak kadın ararlar, ama başlarında güçlü bir kadın bulunmadıkça hayatları perişan olur” diyordu. Öyle ya da böyle adam güçlü karakterli değil ve kelimenin bir anlamıyla ve de bir sıfatla tanımlanacaksa eğer kaybedenlerden. Michele ona “zavallı Richard” diyor. Hal böyle olunca Michele onun hayatından ve sevgililerinden sorumlu hissediyor kendini. Ama kıskançlık ve paylaşmamak konusunda da maharetli. Noel yemeğinde Richard’ın sevgilisine küçük bir oyun oynuyor. Bundan da zevk alıyor. Canı ne isterse, ne zaman isterse dilediği gibi davranıyor ve başında da belirttiğim gibi altmış üç yaşındaki Isabelle Huppert bu rolüyle de döktürüyor her zaman yaptığı gibi. Yapmacık hareketlerden uzak, karakterine uygun tepkiler ve koşullara göre değişen mimikleriyle rolden başka bir şey sanki yaptığı. İnsanda hayranlık uyandırıyor. Frances McDormand’la beraber çağdaşları arasında seçilmişler ve benim en sevdiğim aktristlerden biridir kendisi. Frances McDormand mimikleri kaybolmasın diye botox yaptırmayı reddederken, Huppert büründüğü roller için fiziksel olarak değişmek gibi bir gayrete düşmeden yapıyor bunu. Bir önceki filmindeki aynı renk ve aynı boyda saçlarla, aynı boy ve aynı kiloyla yine yeni yeniden bir başka karakter yaratabiliyor ve bu hiç de önemsenmiyor. Çünkü rol onun minnacık bedeninde ve çilli yanaklarında yaşıyor ister Michelle olsun, ister Isabelle ya da Erika. Film onsuz olmazmış dedirtiyor insana. Tepkisiz olmanın, tepkisiz kalmanın durağanlığını ve sıkıcılığını kameraya yansıtmadan oynuyor. Susmaktansa aklına geleni söylemenin sığlığına kaçmayan bir karakteri hayata geçiriyor. İçindekileri onu hiç tanımayan ve önemsemeyen bir hemşireye anlatıyor bir anda. Ördekler misali çocukların emzirilerek damgalandığı söylüyor ona. Bu arada hastanede yaşananlarsa tam bir komedi. Oğlunun sancısı tutan kız arkadaşı doğuma giriyor ve kucağına getirilip bırakılan bebek en az iki ton koyu. Michele ters ters bakarken, oğlu hiçbir şey olmamış gibi davranıyor. Üstelik en yakın arkadaşları, hastane odasında bekleyen genç de siyah ama kimse gıkını çıkartamıyor anın garipliğinden. Filmin sonunda bu tuhaf kabullenişin oğlunun hiç olmazsa iyi baba olmak adına  kendini  ispat etmek için çırpınışından kaynaklı olduğunu anlıyoruz. Mutlu musun diyor ona Michele. Hayatında olmaya devam eden adamlar için fazla güçlü, hayatlarından çıktığı takdirdeyse, onları sudan çıkmış balığa çeviren kadının yörüngesinde olmak ya da olmamak arasında bir tercih yapmanın esareti içinde bırakıyor insanı.

Neticesindeyse kah Hitchcock filmlerini anımsatan gerilimli atmosferi ve başarılı müzikleri, kah Huppert’in olduğu tüm sahneleriyle akıllarda kalmayı başaran ve onsuz bir sahne barındırmayan, toplum tarafından haksız yere damgalanmış bir çocuğun, zamanla hayatta neye dönüşeceğini göstermesi açısındansa kayda değer bir önem arz eden, şiddet içeren bir başlangıç yapıp mezarlıkların arasında kıkırdaşarak ilerleyen iki kadının görüntüsüyle kapanan, Hollanda asıllı yönetmenden tamamı Fransız oyuncularla Fransızca çekilmiş, senenin en önemli Avrupa dokunuşlarından. Huppert hayranlarınaysa iki kere tavsiye ederim. Bendense şimdilik bu kadar. Kasım’a kadar.

images-5

images

THE NIGHT OF : GECESİ

thenightof9

THE NIGHT OF : GECESİ

“Yardıma ihtiyacı olana var gücünle koşmalısın.” Hz. Muhammed

“Hayatta kalman müttefiklerine bağlıdır.” Freddy

“Kanıtlar, itiraflardan üstündür.” Box

2014 yılının 24 ekim “gecesi” esnasında ve sonrasında yaşananlar anlatılıyor HBO’nun sekiz bölümlük iddialı mini dizisi “Gecesi”nde. Uzun süredir bekleyen ve beklenen yapım James Gandolfini’nin ölümüyle onun yerini alan John Turturro ve başarılı oyuncu kadrosuyla, sade ama etkileyici jeneriği ve hepsinden öte güçlü senaryosu ve özgün karakterleriyle çıkıyor karşımıza. Dizinin orjinali 2009’dan itibaren iki sezon boyunca İngiliz televizyonlarında gösterilmiş olan Criminal Justice iken bu özgünlük nasıl oluyormuş diye, ben sandığınız ekranlara soracakken tam da, diziyi izlerken ve izleyip bitirdikten sonra taşlar bir bir yerlerine oturduğunda Rikers Hapishanesi gözünüzün önünde sizi kocaman açmış ağzıyla yutmaya hazır bekliyorsa eğer ve bindiğiniz metroda ya da herhangi bir toplu taşıma aracında John Stone rolündeki Turturro’nun streç filmli ya da filmsiz, her acı acı kaşındığında elinde Çin çubuklarıyla yaz kış giymek zorunda kaldığı açık ayakkabılarının içindeki kıpkırmızı olmuş koca ayaklarını fütursuzca hatır hutur kaşıması eğer geliyorsa gözünüzün önüne ve aklınızın bir yerinde kalmış bu anlar sizi gülümsetiyorsa eğer belki en çok ne söylemek istediğimi o zaman anlayacaksınız bensizce. Uyarlamanın uyarlaması var uyarlanamaması var beyler bayanlar ve karşınızda olmuş bir uyarlama var diyelim o zaman kısaca.

images-6

Olaylar New York’ta Jackson Heights, Queens’de yaşanıyor. Babaları üç ortak dönüşümlü olarak çalıştırdıkları takside şoförlük yapan, anneleriyse rengarenk Hint işi kumaşların satıldığı bir dükkanda satış elemanı olarak çalışan ve iki erkek çocuk büyütmeye çalışan, aslen Pakistanlı bir ailenin büyük oğulları Naz(ir)’ın babasının taksisini o uyurken gizlice alıp, yolda arabasına binen yeni tanıştığı kızla alkol ve türlü çeşitte uyuşturucu aldıktan sonra kendine gelip de uyandığında aynı kızın kanlar içindeki delik deşik olmuş cesediyle karşılaşmasını, tesadüfen yakalanıp bir başka suçtan tutuklanarak getirildiği polis karakolunda üzerinde kızın kanı ve olası cinayet silahıyla yakalanıp içeri alınması ve akabinde de yargılanma sürecinin nasıl işlediği anlatılıyor sekiz bölüm boyunca.

images-13

Her insan iki bendir sözünü(böyle bir söz olmayabilir yahut ben uydurmuş da olabilirim bilemiyorum) doğrularcasına saf saf yakalanan, hal ve tavırlarından görgü tanığı olduğu sanılan, bambi bakışlı Naz’in içinde ama derinlerde bir yerlerde sakladığı sert çocuk sonrasında hapishane koşulları sayesinde(arkanı kolla, özellikle arkanı kolla, ama muhakkak arkanı kolla, kendini kolla, vücut bütünlüğünü sağla), öncesindeyse 11 Eylül saldırılarından sonra oluşan milliyetçi nefret duygularının yöneltildiği bir müslüman olması yüzünden hiç beklenmedik anlarda açığa çıkıyor. Süreç boyunca sürekli savunma halinde olmanın, diken üstünde oturmanın verdiği gerilimle derisi zırha dönüşüyor Naz’in. Simsiyah saçlarını kazıyıp, dövmeler yaptırıyor vücudunun çeşitli yerlerine. Yakılmadan, kesilmeden, tecavüze uğramadan, birilerinin elinde oyuncak olmadan ayakta kalmaya çalışıyor. Amerika’da yaşayan, burada doğmuş, burada büyümüş, köklerinin olduğu Pencap’ı bir kez olsun görmemiş Naz’a sorgu esnasında nereli olduğu sorulduğunda can havliyle Amerikan vatandaşıyım diyor. Teoride öyle olsa da pratikte hala bir Arap ya da Porto Rikolu, siyahların gözünde bile. Arap deyince şarküteride çalışan tipler geliyor hemen gözlerinin önüne. Sistemin çarklarında hep ucuz işlerde kendilerine yer bulabilen siyahlarsa birikmiş öfkeleri ve bir sürü yoksulluk ve yoksunluktan belki de ama siyah ve eğitimli bir devlet başkanına rağmen en çok suç işleyenler oluyorlar buradan bakıldığında bile. Hapishanede bir elin parmakları kadar beyaz adam var. Hapishanenin efendisi ve Queens’in kralı olan mahkum Freddy de siyah. Gardiyanlar ve NYPD’deki polislerin de çoğu siyah. Kökleri Kongo değil de şimdiki Benin Cumhuriyeti olan Dahomey Krallığına dayanan Freddy bir defasında gardiyanı kastederek onlar ve biz aynı mahallenin çocuklarıyız diyor. Kendisi de eğitimli ve hem okumaya hem de okumuşa saygısı var. Naz’ı nispeten konforlu odasına çağırdığında ona beynim için ilaçsın diyor. Hayatta kalması için Jack London’ın “Call of the Wild”ını okumasını öneriyor. “Savaş Sanatı” ve “Geceyarısının Diğer Yüzü” içeride en çok okunan popüler kitaplar. Ama bu dizinin prensi olan kitap Jack London ve “Vahşetin Çağrısı” oluyor.

Dizide üzerinde durulan bir başka konu da 11 Eylül’ün Amerika’da yaşayan müslümanların hayatına olan negatif etkileri. Bu olayda bile ırkçılık hiç nefes almadan Pakistanlıları hedef alıyor hemen. Bizlerse bir başka kıtadan olayları izlemekle yetinmişiz zamanında, içinde olmadığımızdan yaşanan baskıyı anlayamamışız. Müslümanofobi yayılmış zaten kaynakları kıt olan ülkeye. Gitsinler diye çomak sokmuş durmuş hayatlarına. Direnen direnmiş müslüman mahallelerinde korku içinde. Naz’ın ailesine baktığımızda da anne ve babası son derece uslu ve uysal görünüyorlar. Sorun istemiyorlar çünkü. Sadece yaşamanın derdindeler. Çocukları ve kendileri kazasız belasız eve gelebilsinler yeter. Oğullarının cinayet şüphesiyle yargılandığını öğrendikleri anda çaresizce dışarı fırlayan babanın ayakları çıplak. Kaldı ki taksisinin de yerinde yeller esiyor. İlk şoku atlatıp karakola vardıklarında yanlış karakola geldiklerini öğreniyorlar. Hayatlarında ilk kez önce karakol sonra hapishane şartlarını görüyorlar. Yasal haklarından bihaberler. Avukatlar onlara geliyor. Muhtemelen tanıdıkları ağır cezaya bakan bir avukat yok. Muhtemelen tanıdıkları hiç avukat yok. Ürkek, sinmiş, pısmış bir vaziyette bir köşede bekliyorlar. Amerika’da yaşayabilmek için çok zayıf görünüyorlar bu halleriyle. Onların bu sinmişliği belki de Naz’ı ara ara çığrından çıkarıyor. Ne korkuyorsunuz dediği anlarda belki şiddet eğilimi gösteriyor, intikam alıyor tüm aile fertleri adına. Ama tüm bunlara rağmen karşısındaki Box gibi tatlı tatlı dediğini yaptıran kurnaz bir kurt olunca da izin veriyor ona. Avukat tutabileceği çok geç geliyor aklına. Zaten avukat gelip buluyor onu. Suça bulaşmışların yanında o kadar saf ki aslında. Onun bu masumiyetinden etkileniyor herkes. Bir türlü arkasındaki tabloya uymuyor. Savcılık onun temiz imajını yıkmaya çalışıyor ilk önce. Astım hastası iyi çocuk, aldığı işletme eğitimi, iyi ve temiz kalabilmiş bir aileye sahip olması, okul masraflarını karşılayabilmek için yarı zamanlı çalışması gibi kalemleri sarsmak için çabalarken bir yandan, bir yandan da kendilerini ve yaptıklarının adil olup olmadığını ölçüp biçiyorlar başta Box(Bill Camp) ve Helen Weiss(Jeannie Berlin). Bu iki isim aynı zamanda sessiz sessiz diziyi yüklenen ağır toplar ve çok iyi oyunculuklar veriyorlar. Savcılık adına iddianame hazırlayan Weiss özellikle mahkeme sahnelerinde; bir rahip gibi demir parmaklıkların diğer ucundan Naz’ın itirafını sabırla bekleyen ve bunun için çocuğu ikna etmek adına düşük perdeden, naif bir sesle konuşan Box ve genel olarak göründüğü her sahnede Box çok iyiler. Davalara bakmaktan hepsi bir alem yargıçlar da ufak ufak dalgalarını geçerek sıkıntılı mesai saatlerini geçiriyorlar. Bu halleri insanlardan sıkılmış bir üst merciyi anımsatıyor. O da bizimle dalgasını geçiyor uzaktan uzaktan.

the-night-of-john-stone-khans

images-3

tumblr_inline_oaqk0uloip1tdxcm2_540

Televizyon ve belki de sinema tarihine geçebilecek en sevimli, bir hayli çapkın, bir o kadar da yalnız ve çaresiz avukat rolünü oynamak kısmet olmuş John Turturro’ya. Upuzun boyu, omzunda taşıdığı içi evrak ve ıvır zıvır dolu postacı çantası, yine her bir cebi olmadık şeylerle dolu pardösüsü, sarsak yürüyüşü ve Çin çubuklarıyla kaşıdığı açık ayakkabılarının içindeki egzamadan yara bere içinde kalmış yanık ayaklarıyla barışık yaşamaya çalışıyor tek başına. Doktor doktor geziyor, her tür tedaviyi deniyor. Bay Yee’nin ona sağladığı ve ne yazık ki kısa sürecek olan makosen ayakkabı giyme lüksünü tümü egzamalılardan oluşan yara bere içindeki kalmış adamların önünde grup terapisinde sergiliyor binbir havayla. Bacak bacak üstüne atmış, üzerinde kısa pantolonu, çoraplarını dizine kadar çekmiş ayakkabılarını gösterirken, ağzının suyu akarak bakan adamlara adresini veriyor hemen Çin mahallesindeki Bay Yee’nin. Kendisinin genel normlar dahilinde pek başarılı bir avukat olduğu söylenemez. Büyük bir hukuk firması, çalıştırdığı onlarca avukatı yok. Çok büyük davalara da bakmıyor. O davalar ona kalmıyor zaten. Amerika’da her şeyde olduğu gibi hukuk sistemindeki avukatlar arasında da bir endüstrileşme ve marka olma hali varken, toplum dışına kolaylıkla itilebilecek John’un hiç şansı yok. Pek para da kazanamıyor bu yüzden. Metroya reklam vererek müşteri yakalamaya çalışıyor. Müvekkilleri fahişeler, erkek fahişeler, hırsızlar, uyuşturucu bağımlıları, yani kısaca adi suçlular oluyor hep. Naz’in davasını alabildiğini görünce şaşıran hakim doğru zaman, doğru yer mi yoksa tanıdık mı diye soruyor. Bizler biliyoruz ki elbette doğru zaman ve doğru yer John için.

images-8

images-9

images-10

feet_ep6-640x356

Dizinin sonlarına yaklaştıkça Naz içerde evrilirken, yirmi üç yaşında, hayatının baharında bir gencin ki suçu kanıtlanana kadar masum olan aynı gencin savaşını yapmaktan sırasıyla avukatlığını yapan hem Chandra hem de John süreç boyunca yıpranıyorlar. Chandra müvekkiliyle yaşaması yasak olan yakınlık kaydedilince davadan alınıyor, kendine aşırı güveni yüzünden yaptığı yanlış hamleler ve John’un tüm karşı koymalarına rağmen Naz’ı tanık kürsüsüne çıkartmaktaki ısrarı Weiss’ın çocuğu darmadağın etmesiyle sonuçlanıyor. Hayati hatalar yapıyor üstüste. Dizinin belki de en dramatik anlarından birini yaşıyor. Evinde savunmasını hazırlarken sipariş için aradığı yemek şirketinden gelen ve yemekleri getiren kişinin taksilerini kaybeden Naz’in babası olduğunu gördüğü andaki şaşkınlığını atar atmaz cüzdanına ücretini ödemek için koşuyor. Fakat yemek poşetlerinin senden para alamam dercesine kapının önüne bırakıldığını görüyor. Bu ve benzeri davayla alakalı yaşanan olaylar ve sanığın yakınlarının yaşadıkları neticede insan olan avukatları çok çeşitli duygularla kaşı karşıya bırakıyor. Kaç yaşında olursa olsunlar daha önce hiç tatmadıkları yoğun ve içten duyguları tattıkça, tecrübeyle olgunlaşıyorlar. Maktülün kedisiyle John’un arasında yaşananlar buna en basit örnek teşkil ediyor. Kediye acıyıp onu eve alıyor, alerjisi olduğundan bir odaya tıkıyor, maskeyle ya da eldivenle yaklaşıyor ona, hayvan sıkılıp ilk fırsatta odadan firar edince de, John onu küçücük bir kafesin içinde diğer kedi ve köpeklerin  sabah akşam miyav, hav bağır çağır yaşadıkları merkeze bırakıyor. Sonrasındaysa vicdan yapıp geri alıyor ve bunu defalarca yapıyor, bir türlü kediyle ne yapacağını bilemiyor. Bıraksa kedi sakin sakin yaşayacak. Kim mi kazanıyor sonunda? Elbette ki ”kedi”.

Dizinin bir sürü yan temasının yanında en sonunda John’a nasip olan kapanış konuşmasında ana fikre dönüyoruz nihayet. Her gün bir sürü suçlu profiliyle karşılaşan John bunların arasında masumiyetiyle dikkat çeken Naz’dan etkilenerek davayı alışını anlatıyor jüriye, üstelik her yeri tekrar yara bere içinde ve astım krizinin ertesinde. Bir çocuğu Rikers Cezaevi gibi azılı mahkumların olduğu bir çeşit cehenneme atıp, biz senin suçlu mu suçsuz mu olduğunu tartışırken, o cehennemin ortasında hayatta kal dediklerini, polisin aynı gece başka hiçbir şüpheliyi sorgulamadığını, aslında davayla uzaktan yakından ilgili kimseyi sorgulamadığını söylüyor. Box bile suçlamalardan sonra bir anlık hırsıyla cinayetten şüpheli dedikten sonra yavaş yavaş olayı deştikçe başka şüphelilerin varlığını keşfediyor. Naz’ın olayıysa yanlış zamanda yanlış yerde olması oluyor belki de. Ve jüri sisteminde suçu kanıtlanana kadar her bireyin masum olduğu ilkesinin aslında yoruma bağlı olduğunu ve bu on iki insanın hislerinde saklı olduğunu söylüyor. Bir başkasının ya da başkalarının kararı olduğumuz gerçeği yüzümüze çarpıyor böylelikle ve “bu” hayatımızın hemen hemen her aşamasında böyle. Yaradılışımızdan itibaren bu döngüden kurtulmamızsa mümkün görünmüyor yazık ki.

“Herkesin ayağında bir pranga var. Siktir et. Hayatını yaşa.” John Stone

 

images

19-night-of-w529-h352

CAPTAIN FANTASTIC – KAPTAN FANTASTİK

 

images

CAPTAIN FANTASTIC – KAPTAN FANTASTİK

“Eğer hiç umut olmadığını farz edersen, hiç umut olamayacağını garantilemiş olursun. Eğer özgürlük için bir içgüdün olduğunu farz edersen, bir şeyleri değiştirme şansın olur, daha sonra da dünyayı iyi hale getirmek için katkıda bulunma olasılığın olur.” Noam Chomsky

“Bir kadınla sevişirken kibar ol ve onu dinle. 
 Onu sevmesen bile, ona karşı saygılı ve kıymet bilir ol. 
 Her zaman doğruyu söyle. 
 Her zaman anayolu kullan. 
 Her gününü son gününmüş gibi yaşa. 
 Tadını çıkar. 
 Maceracı ol, cesur ol, fakat tadını çıkar. 
Sakın ölme.” Kaptan Fantastik’in Namibya’ya gitmeden önce oğluna verdiği altın öğütler

“Uydurulmuş en tehlikeli peri masallarıdır dinler. Kör bir sadakate neden olmayı tasarlamışlardır, cahillerin ve masumların kalplerine korku salarlar.” Leslie’nin yaşarken tüm semavi dinler hakkındaki düşünceleri

Filme ismini veren Kaptan Fantastik kimdir sorusunun cevabıyla yazıma giriş yapmakla, en azından filmi izlememiş olup da ihtimali üzerinden bile hareket etmekte kararsız, kala kala bunun için arafta kalmış, izlemek için bir tık ya da bir başka filme girmek için önünde tek bir adım kalmış şaşkın izleyici için karanlıkta bir ışık misali ilk kibriti çakıyorum ve Viggo Mortensen’in bir ruh, bir de beden verdiği filmin olmazsa olmazı Ben karakteriyle çıkıyorum yola. Ben altı adet irili ufaklı, kızlı erkekli evlat sahibi bir baba ve de yıllarca uzatmış olduğu belli uzunlukta sakalları var. Son dönemlerde, filmlerde da sıkça işlenen doğaya dönüş hikayesini hayata geçirebilmiş bir adam karşımızdaki. Bir cumhuriyet kurmuşlar karısıyla beraber ormanın içinde. Birer filozof gibi eğittikleri çocuklarına uydurma isimler vermişler, dünyada eşsiz olsunlar diye. Okula göndermeyip, eğitimleriyle de bizzat ilgilenmişler. Bambaşja bir dünya kurmuşlar yepyeni bir düzen içinde, sıfırdan, içerisinde sadece kendilerinin olduğu.

Filmin başında bir geyiği izliyoruz avcısının gözünden. Ormanın içinde pervasızca geziniyor. Tek silahı olan bıçağıyla saldırıyor genç adam uysal geyiğin üzerine doğru ve boğazını kesiveriyor tek hamlede. Bu sahnenin ardından kendi gibi yüzü gözü karalara bulanmış irili ufaklı kardeşleri ve de en nihayet Ben çıkıyor saklandığı yerden ve bir nevi kutsuyor oğlunu. İnsiye olan oğlunun içindeki çocuğun öldüğünü, artık bir adam olduğunu müjdeliyor kardeşlerinin önünde. Genç adam dumanı üzerindeki geyik ciğerini içi bulanmadan ısıra ısıra yiyerek paylaşıyor bastırmaya çalıştığı coşku ve gururu eşliğinde. Mürşidine kendini ispatlamış bir mürit gibi görünüyor bu haliyle. Masallara layık bir başlangıç oluyor bu sahne film için. Ellerinden ve ayaklarından bağladıkları geyiği beraberlerinde eve getirdikten sonra, görev dağılımına göre ya da sırasına, iki kız kardeş hayvanın derisini yüzerken özenle, içlerinden bir tanesi taşları birbirine sürterek ateş yakıyor dışarıda. Nasıl bir hayatları olduğunu gözler önüne seriyor yönetmen bu esnada. Dikiş makinesinin varlığı, elektronik aletlerin yokluğu ve kitaplar göze çarpıyor ilk etapta. Sebzelerini kendileri yetiştiriyorlar, et ihtiyaçlarını avcılıkla kendileri sağlıyorlar. Komün hayatı içinde bir tek tuvaletin varlığıyla karşılaştırmıyor bizi yönetmen ya da o konulara girmiyor. Akşam tıpkı eski insanlar gibi-eski tamam ama ne kadar eski diye sorarlar adama sonra-, yıldızların altında, ateşin başında toplanarak yemeklerini pişirip yiyorlar, okuma saatleri düzenliyorlar. Işık ihtiyaçlarını da böylelikle gideriyorlar. Babaları aynı zamanda öğretmenleri oluyor. Middlemarch(henüz ve hala daha Türkçe’ye çevrilmemiş bir George Elliot eseri), Karamazov Kardeşler(neyse ki iyi kötü bir çok çevirisi mevcut) ve Tüfek, Mikrop ve Çelik(belgeseli var hiç olmazsa) okudukları kitaplar arasında. Aynı ateşin başında toplanmış doğaçlama müzik aletlerini çalıp, söylüyorlar bir yandan. Dans ediyorlar öte yandan tıpkı şamanlar gibi.

images-2

İnsiye olan Bo(devan) zamanında başvurmuş olduğu önemli üniversitelerin hepsinden olumlu cevaplar alıyor kabul edildiğine dair, fakat bunu babasıyla paylaşamıyor bir türlü. Bir süre sonra da özledik ama çok özledik dedikleri ve yokluğunda anmadan geçemedikleri hastanede olduğunu bildikleri annelerinin, bileklerini kesmek suretiyle hem hiç geçmeyen depresyonundan ve dolayısıyla hayatından kurtulduğunu öğrendikten sonra gözyaşlarına boğuluyorlar. Kayınbabasıyla arasının nahoş olduğunu anlamakta güçlük çekmeyeceğimiz bir telefon görüşmesinin ardından Ben ve kalabalık ailesinin kaderini değiştirecek olaylar zinciri başlıyor. Cenaze töreni düzenleneceğinden ve gömüleceğinden bahsediyor ona telefonun ucundaki ses. Oysa ki Leslie gömülmek değil yakılmak istiyor, üç semavi din gibi uydurulduğunu düşünmediği Budizme inanıyor, hem de küllerinin halka açık, nüfusu fazla olan bir yerin tuvaletine dökülüp, üzerine sifon çekilmesi son vasiyeti. Bunun üzerine Ben, aile fertlerini içinde kütüphane barındıran otobüse koyduğu gibi yola koyuluyor. Leslie’ nin vasiyetini yerine getirmek oluyor bundan böyle tek gayeleri çoluk çocuk.

downloadfile

Dışarıdaki hayatla yüz yüze gelen aile bireylerinin yaşadıkları filmin hem yönetmeni hem de senaristi olan ve aynı zamanda oyunculuk kariyerine sahip Matt Ross’un tercihiyle son derece yumuşak geçişlerle aktarılıyor izleyiciye. Yönetmen koltuğunda Wes Anderson olsa ne olurdu diye düşündürtüyor insana ister istemez. Captain America’ysa bu haliyle Little Miss Sunshine’a yakın duruyor. Bir parça da Hair’e. Tercih diyor saygı duyuyoruz ama genel olarak komedi yönü ağır basan bir kalabalık aile komedisi(sinemada böyle bir tür var mı “kalabalık aile komedisi diye” yoksa da “var”sayıyoruz bundan böyle) önümüzdeki iki saatimizi işgal eden. Halbuki Noam Chomsky, Nabokov, semavi dinlere taş(lar), faşizmin bir çocuk tarafından tanımı, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi gibi önemli adamlar ve bir o kadar önemli konular var her fırsatta dile getirilen.

images-3

Leslie’nin varlıklı ve nüfuzlu bir aileden geldiğini öğreniyoruz cenaze merasimi aşamasında. Çalışmadıkları halde ihtiyacımız kadar harcadığımızdan yetiyor diyen Ben inandırıcılığını yitiriyor sanki. Gerçek dünyaya açılmalarından itibaren Ben kendi yarattığı dünyayla çatışıyor hiç durmadan. Bo(devan) bir kitaptan çıkmadığı takdirde hiçbir şey bilmediğini keşfediyor. Adidas ve Nike’ın ne olduğundan habersiz çocuklara hiç yalan söylememek için her şeyi söyleyen Ben, otoriteye karşı sıkıştığı zamanlarda yuvarlak cevaplar verebiliyor. Gerçek dünyaya en hazırlıksız olan kendisi belki de. Çocuklarının üzerinde güce sahip, disiplin kurabilmiş bir babayken, çırılçıplak kalıyor bir anda. Önce otoritesini sonra da çocuklarını kaybeden Ben ilk iş sakallarını kesiyor yeni bir başlangıç için. Ormanın derinliklerinde insiye olacakları günü bekleyen çocuklar için de, babaları için de çok farklı duyguları kısa sürede tatma imkanı buldukları bir yol ve kilometrelerle birlikte akan bir dönüşüm hikayesi mevcut. Film nispeten sert ve hızlı bir giriş yaptığı Sineklerin Tanrısı’nı anımsatan ilk dakikalardan sonra, bir başka hayatın olasılığını gösteriyor onlara ister istemez ve neticede ne yardan ne serden misali hem okullu olan gençlerimiz bir yandan da organik yumurtalarını topluyorlar gdo’suz tavuklarının altından aldıkları. Hem baba, hem çocukları, hem yakınları, hem de izleyici rahat bir nefes alıyor ve hep beraber “Sweet Child O’Mine”ı söylüyoruz oturduğumuz yerden “Nereye gidiyoruz?” diye defalarca haykırarak.

Kalabalık kadrosu, başarılı ve çoğu pek sevimli çocuk kompozisyonları, bir garip Pol Pot sevgisi, Mortensen’ın otobüsün kapısında bu dünyanın bir hayvanı olarak çırılçıplak vücudunu paylaşmaktan çekinmediği cüretkar sahnesi(Viggo bu hususta paylaşımcı olduğunu filmografisiyle ispat etmiştir)  ve vazgeçemediği kırmızı damatlığı, son olarak otobüste geçen baba kız arasındaki Lolita çözümlemesiyle aklımda yer etmiştir en fazla.

images-1

 

 

İKİ GÖZÜM İKİ KULAĞIM

20160918_131829

İKİ GÖZÜM İKİ KULAĞIM

Akşamlarına sonbahar gelmiş bu son akşamların
Bu sene kış erken gelmiş
Bu sene hüzün erken çökmüş
Topraktan fışkırmış, lodoslarla taşınmış
Hırçınlaşmış tabiatı
Gel de anlatayım tüm bu yaşananları,
Ah benim iki gözüm iki kulağım.

Akşamlarına yıllar çökmüş bu son akşamların
Havalar birden kararmış
Dertler birden çoğalmış
Kara haber tez ulaşınca
Ölmek nedir bilmez bedenler toprağa erken yaslanmış
Gelme sakın, anlatmayayım olanları,
Ah benim iki gözüm iki kulağım.

Akşamlarına iki dünya birden çökmüş aynı akşamların
İki gözüm bir dünyaya açılırken
İki kulağım diğer dünyaya tutkuyla bağlanmış
İçimi kemiren huzursuzluğumdan kanserim çoğalmış
Şimdiyse aç kalmış gözlerim, işsiz kalmış kulaklarım
Yüzümü yurt sanıp nazlı nazlı
Akşamsefaları misali akşamdan akşama yeni güne uyanmış.

Kaldırımlarına akşamlar zor çöker olmuş bu akşamların
Eğri durdun kabahat, yan bastın kabahat olmuş
Nem ki şehir olmuş
Nem ki senin olmuş
Perilere yurt olmuş
Hüzünlü akşamların evsahibi olmuş
Peki ama ne yapacaksın bensiz yeri yurdu
Ah benim iki gözüm iki kulağım.

GARİP : NEŞET ERTAŞ BELGESELİ

 

downloadfile-1

GARİP : NEŞET ERTAŞ BELGESELİ

-“Baba, neden sen kendin beste yapmıyorsun, türkü üretmiyorsun?” Oğul Ertaş

-“Oğlum, ozanlar birbirinin devamıdır. Eğer benim demek istediğimi benden evvel gidip gelen bir ozanımız yazmış gitmiş ise bana o bir miras bırakmıştır. Saygıyla anarak onun sözlerini havalandırırım.” Baba Ertaş

Abdalların sonuncusu, Anadolu halk müziğinin efsanesi, saz ustası, halk ozanı ve hem türkücü, hem besteci, hem de söz yazarı, Yaşar Kemal’in ona yakıştırdığı lakapla Bozkırın Tezenesi, Kırşehrin Çiçekdağlısı Neşet Ertaş’ın yıllar yıllar sonra kah hemşehrileriyle memleketinde kah Harbiye Açık Hava Tiyatrosunda farklı kesimlerden gelmiş ama illa Usta diyerek gelmiş sevenleriyle buluşana dek yaşadığı kendi küskün sürgününü, öncesinde de abdallık geleneğinin içine doğmuş olması sebebiyle Anadolu kültürünün bir parçası olan ve gayretlerle yaşatılmaya çalışılan abdallık geleneğinin baba oğul Ertaşların ekseninde anlatıldığı Neşet Ertaş kitabının yazarı Bayram Bilge Tokel’in danışmanlığında, Can Dündar imzasıyla anlatılan bir Abdal hikayesi aynı zamanda Neşet Ertaş’ın hayat hikayesi. 2005 yılı yapımı belgesel Ertaş’ın seslendirdiği, sözleri Karacaoğlan tarafından yazılan “Bir Ayrılık, Bir Yoksulluk, Bir Ölüm” adlı şiirden alıntılanarak üç bölüm halinde tasarlanan bir hayatın giriş, gelişme ve sonuç bölümleriyle gözler önüne serilişine tanıklık etmemize vesile olması açısından da çok önemli:Doğum, yaşam ve ölüm.

Abdal sözlükte, Türk tasavvufunun daha radikal formlarında karşılaşılan en üst mânevî mertebenin bir adı olarak tabir edilmektedir. Sünni İslam dışında kalan birçok Türkmen dinsel topluluğunda rastlanmakta, Derviş veya Baba da denmekteydi kendilerine. Bir abdal Allahtan başka dünyadaki her şeyden vazgeçmiş kişi olup, toplumsal bir şahsiyet olarak zayıf, ezilmiş ve baskı altında olanlara yardım elini uzatan, ve toplum içinde ahlaksızlıklara karşı mücadele veren bir otoritedir. Daha ziyade göçebe Türkmenler arasında yaygın olan abdallar Selçuklu veya Osmanlı yerleşik devlet otoritesi karşısında çevre halkının hoşnutsuzluklarını dile getirmişler ve çeşitli isyan hareketlerinin başlatıcısı olmuşlardır. Türkiye’de en çok İç Anadolu bölgesinde Kırşehir, Keskin, Bala yörelerinde hayatlarını müziğe adamış şekilde yaşamaktadırlar. Kırşehirli abdalların misyonu farklıdır. Kırşehir’in oyun havaları meşhurdur. Neşet Ertaş’ı “Toplumun örnek alınmaya lâyık en gözde kişisi” olarak kabul ederler” Geçim kaynakları kendilerine özgü enstürmanları çalıp, söyleyip para kazanmaktır. Müziğe yetenekleriyle ünlüdürler. Müzik kulakları çok gelişmiştir. Nota ise bilmezler. Bu kısacık fakat önemli Vikipedik bilgiden sonra biz gelelim belgeselimize: Bir rivayete göre dört bin çadırını develere yüklemiş Türkmen aşireti uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra Horasan’dan Anadolu’ya göçer. Yoksuldurlar, yoksul urba giyer, yaman bozlak söylerler. Tüm fukaralıklarını, horlanmalarını, acılarını buluruz sazlarından çıkan ritimlerde, en çoksa sözlerinde. Geçim davası(derdi de yakışırdı bak) ağır basan doğuştan müziğe yetenekli ve müzikten başka iş bilmeyen abdallar düğünlerde ve eğlence yerlerinde sahne almaya başlarlar. Böylelikle geçim derdi sosyal süreçte yeni bir misyon edinmelerine yol açmış olur. En iyi ve tek bildikleri şeyi yaparlar ellerinde saz, dillerinde yanık türkülerle.

smbxxnr-dlw5gwn_kzq98hmjnmx6oieapxmg6dyqafkbongtuiwfawa75ioghwvbmbt5ek0bckltc0tde0kje3ngw512-h288-nc
Muharrem Ertaş

images-1

Daha Cumhuriyet kurulmamış, henüz takvimler 1913 yılını gösterirken, Ankara Vilayeti’ne bağlı Kırşehir’in Çiçekdağı ilçesinin Yağmurlubüyükoba köyünde Deveci tarikatının bir üyesi olarak açar dünyaya gözlerini baba Muharrem Ertaş. Tıpkı ileride onun da oğlu Neşet’e ustalık edeceği gibi o da Yusuf ustasının izinde nimet peşinde sürüklenir durur ordan oraya. Muharrem Ertaş’ın sesi Japonya’da incelemeye alındığında hatasız bir ses olduğu ve böyle bir sesin dünyada olmadığı çıkar ortaya. Kendisiyse kah dinsel motiflerle bezeli türkülerle çığrınır “Aydost” diyerek, kah “Kalktı göç eyledi avşar elleri”ni söyler Dadaloğlu’ndan: “Ferman padişahın da dağlar bizimdir” diyerek. Oğul Ertaş babasının yerleşip evlendiği Kırtıllar köyünde açar gözlerini dünyaya. 1938 yılı Muharrem Ertaş için şanssız bir yıldır bir taraftan çünkü sesini İstanbul’a ve tüm Türkiye’ye duyurmak üzere plak yapmak için gittiği İstanbul’dan, Atatürk’ün ölümüyle beraber ağıtlarla ve hayallerini gerçekleştiremeden döner geri memleketine. Fakat aynı yıl bu hayalleri yıllar sonra gerçekleştirecek olan oğlu Neşet doğar. Babasının göremediklerini Neşet görecek, sayısız plak yapacak, köyünün dışındaki kitlelere seslenebilecektir. Fakat bir yanda yoksulluk vardır şimdi ve gelecek belirsizdir henüz. Öksüzlüğüyle büyümeye çalışırken bir yandan, ustasının yanında pişer olmuştur küçük Neşet. Beş altı yaşlarında babasıyla gittiği düğünlerde önce zil ve sonradan kaşık tutmayı öğrenir. Köçeklik eder, türkü söyler, saz ve keman çalmaya başlar azar azar, nota bilmeden türlü çaresizlikler içinde. Babasıyla karşılıklı atışmaya başlarlar sonra sonra. O da bir gariptir, çalıp söylemekten gayrı iş bilmez tüm Abdallar gibi. Babası ona garip dedikten sonra yazdığı sözlerde hep bu garip mahlasını kullanır. Gel zaman git zaman ilk gençliğinde bir kıza aşık olur Neşet. Fakat ailesi göçebeye kız vermeyiz diyerek ondan yerleşik düzene geçmesini ister. Genç Neşet’in içine yara olur bu. Kızın gönlüne bırakırsan ya davulcuya ya zurnacıya varır sözüyle acı bir şekilde tanışmıştır. Kırşehir’de çekememezlikler de yaşayınca, bağrına taş basarak bir umut düşer yollara. O da bir gurbet kuşudur gayrı. Elinde saz, cebinde ise iki buçuk lirası vardır. İlk durağı Garipler diyarının merkezi İstanbul olur. Burada alıp başımı gittim tabirini hayata geçiren sırf kendisi değildir. Onun gibi yüzlerce, binlercesi vardır bir şans arayan Plakçılar Çarşısında, gazinolarda. İstanbul Anadolu’yu çeker kendisine bir mıknatısmışçasına. Göçmenler, ekmek ve tutunmanın peşinde bir kuş misali konacak bir dal peşinde savrulur dururlar. Gurbette bir buçuk iki yıl boyunca yalnız yalnız dolaşır durur genç Neşet. Zeki Müren söyledikçe o ağlar durur. Tarih Ellilerin sonudur. Dayanamayıp Kırşehir’e döndüğünde iki plağı vardır bundan böyle cebinde beraberinde getirebildiği İstanbul ellerinden. Babasının yapamadığını yapmış, plak doldurabilmiştir. Sonrasında bir fırsat yakalar ve Ankara Radyoevi günleri başlar. Yurttan Sesler’de çalar. Köy geleneğini kentin ritmiyle tutturur. Geceleri de Rüzgarlı Sokak ‘taki Ahu Pavyon’da sahne alır. Altındağ Sazevinde çalarkense onunla tanışır. Yani en içli türkülerinin baş kahramanı olacak Leylasıyla. O da kendisi gibi türküler söyler, sahne alır müzikhollerde. Baba Ertaş ise şiddetle karşı çıkar bu evliliğe. Ama tüm bu itirazlar boşa çıkar ve evlenirler. On yıllık evlilikten miras üç çocuk gelir dünyaya. Bir de unutulmaz besteler kalır yıkılan evliliğinin ardından. En verimli, en yaratıcı ve belki de en yaralı ve pişman dönemlerinin eserleridir bu besteler. “Kendim ettim kendim buldum”, “Hata benim günah benim suç benim”, “Evvelim sen oldun ahirim sensin” ve Leyla’nın bizzat adının geçtiği “Yazımı kışa çevirdin” bu döneminin eserleridir. Bana kalırsa iyi ki evlenmiş, iyi ki ayrılmış, iyi ki benim enn(daha çok n ister bu en arkasında) sevdiğim türkülerinden birini yazıp söyletmiştir bu süreç Usta’ya. “Aslı bozuk deme” demiştir bir atışmalarında Leyla’yı kasteden babasına.

ertas-neset-babasiyla-raki-iciyor-kalan-muzik-koll

s-c6a77ad610f2e080de48b3a8cd5cb927e4427a1e

Zamanında dinlerken ağladığı Zeki Müren’i ağlatma sırası Ertaş’tadır bu sefer. Bir gece çalıştığı yerde karşılıklı içtikten sonra Zahidem’i söyler Müren, iyice coşmuş ve kendinden geçmişken. Devamını Ertaş okur Zahidem’in. Her yiğidin ayrı bir Zahidem deyişi olduğuna tanıklık ederiz bizler de, tıpkı Zeki Müren gibi. Biri billur sesiyle her notanın, her sözcüğün hakkını vererek söylerken, diğeri kendince okur yanık ve içten, bir teselli arar gibi sığındığı notalardan. Zeki Müren tabiri caizse başını taşlara vurur onu dinlerken(gerçekten de vurur, Allahtan tahta kapıdır kafasını vurduğu). Aynı türküyü birbirinden çok ayrı ve önemli yorumculardan dinlemek haz verir biz izleyiciye(ben sadece izleyiciyim ve severek izlerim her güzel şeyi oturduğum yerde).

Altmışlarda fırtına gibi esen Ertaş için çöküş ve küskünlük ve dolayısıyla bir başka gurbet ve sürgün dönemi ise bundan sonra başlar. Bir gece çalıştığı pavyonda saz çalarken felç geçirir ve sağ eline inme iner. Takvimler seksenli yılları göstermektedir. Derman bulamadığı gibi sağda solda birikmişi olmadığından çaldığı kapılardan rencide olarak geri dönmeye başlar, düşenin dostu olmayacaktır. Bunun üzerine abisinin çağrısıyla Almanya’ya gider. İçkiyi bırakır. Bir Sanat Okulunda saz dersleri vermeye başlar. Pasaportuna saz öğretmeni yazılır. Kendisine bir orkestra kurup, düğünlerde sahne almaya başlar. Çocuklarının nafakasını çıkartır bu vesileyle. Kendi okuyamamıştır, onlar okusundur. O bir yandan gurbette sıla özlemi çekerken, babasının hastalık haberiyle sarsılır ve ölümünün ardından iyice içine kapanır. Birkaç cümleyle olabilecek en içten şekilde anlatır Ertaş gerçek bir sanatçının yıllarını verdiği  sanat hakkındaki düşüncelerini bezginlikle: “Gönlüm sanattan geçmişti. Biz çilelerini çekmiştik. Mutluluğunu göremedik. Doyurdu bizi, yordu bizi.” Bu aynı zamanda mücadelelerle geçen bir hayatın da özeti olur gerçek bir sanatçının kendi ağzından dökülen.

images

Neşet Ertaş kitabının yazarı Bayram Bilge Tokel’in kendisini girdiği inzivadan çıkarması çok kolay olmaz. Zaten öksüzdür Ertaş, bir de atasız kalınca iyice küskünleşir dünyaya. Kendini unutturmak gayretine düşmüş gibidir. Tek gayesi unutulmak gibi hareket eder bundan sonra. Tüm röportaj tekliflerini reddeder. O inzivadayken, besteleri dilden dile dolaşır. Kendine hayrı dokunmasa bile onun mirasından çok ekmek yerler şarkıcılar, türkücüler. Dinlemekte olduğu ve bir zamanlar bir parçası olduğu TRT’nin yayınlarından birinde kendi isminin önündeki ”rahmetli” sıfatını duyunca ancak dönme kararı verir. Bir zamanlar babasının varı yoğu eşeğinin terkisine atlayıp nimet peşinde sürüklendiği zamanların altından çok sular akmıştır, Usta bundan böyle küskünlüğünü bir kenara bırakmış, artık umudunu kesmiş olduğu her şey ona altın tepsilerde sunulmaya başlamıştır. Özünü kaybetmemiş, gerçeğiyle barışık Ertaş’a devlet sanatçısı ünvanı verilmişse de o ben halkın sanatçısıyım diyerek bu ünvanı reddetmiştir nezaketle. Neslinin ve abdallığın son temsilcisi bu nadide ve Allah vergisi yeteneğiyle bu toprağın sesi olmayı başarmış  güzel insan gönüllerde taht kurmuştur insanların nezdinde.

Ziyarette bulunduğu babasının mezar taşına şunlar yazılmıştır:

“İşte geldim, işte gittim.
Güz çiçeği gibi bittim.
Yalan dünyada ne iş tuttum.
Ömrüceğim geçti, gitti.”    Hepimiz birer güz çiçeğiyiz Muharrem Usta. Kelebeğin ömrünü istesen de uzatamıyorsun. Razı oluyorsun zoraki ya da gönülden; ya da bir kelebek gibi hiç bilmeden uçup göçmeli insan bir yaprak gibi kuruyabileceğini bir an olsun düşünmeden.

images-2

Tarih 30 temmuz 2000, yer Harbiye Açık Hava Tiyatrosudur. Kadınlı erkekli her kesimden ve her nesilden kalabalık izleyici topluluğu deyim yerindeyse bunca yıllık yokluğunun hesabını sorarlar ona tek bir ağızdan “Neredesin Sen?” diye diye. Türkiye’de vermiş olduğu son konserin üzerinden otuz yıl geçmiştir Ertaş’ın. Coşku müthiştir, gelen seyircinin çeşitliliği de. Onun türkülerini bilen, seven, dinleyen her kesimden severi Açık Hava’yı doldurmuştur. Saygısızlık olmasın diye ceketini çıkarmak için izin isteyen Usta hiç kaybetmediği iyiniyeti ve alçakgönüllülüğüyle der ki:

“Ne çalsak ne söylesek
Hepsini sizin için söylerik
Son nefesime kadar sizlerlen beraberim
Ayaklarınızın turabıyım
Gönüllerinizin hızmatcısıyım
Dertlerinizin ortakçısıyım”

Ölümünün ardından Anadolu geleneklerine göre bir yıl bekletildikten sonra yapılan mezartaşında şunlar yazılıdır Ertaş’ın:

“Sakın ola ha İnsanoğlu,
İncitme canı incitme.
Her can bir kalp
Hakka bağlı, incitme canı incitme.
Sevgi,Saygı, Hoşgörü.” “Garip” Neşet Ertaş

Bu ise bana bir mutasavvıfın sözlerini anımsatıverdi, paylaşmadan olmaz:

“Taş yeşermez geçmiş olsa da nevbahar
Toprak ol da bak nasıl güller açar
Taş gibi idin çok gönül kırdın yeter
Toprak ol üstünde hoş güller biter.” “Rumi”

 

 

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑