BİRİ YAZAR, BİRİ ÇİZER VOL – 8:

TRUE DETECTIVE

TRUE DETECTIVE

 image

Birinci sezonunun ilk bölümü iki adamın karanlıkta omuz omuza usulca uzaklaştıkları bir yangın yerinde başlarken, dizinin sekizinci ve son bölümü her yıldıza bir hikayenin yakıştırılabileceği karanlık bir akşamın ortasında aydınlık bir yakın gelecek beklentisi içindeki iki dedektifimizin yarı komik yarı hüzünlü diyaloglarıyla son bulur Lafayette General Hospital’in önünde. Marty Hart(Woody Harrelson) zamanında geleceği görmüş olacak ki-bunda kadınlarla yaşadığı sayısız kaçamağın da etkisi olsa gerek-çimlerinden, karısından dolayısıyla da evinden uzak durmasını istediği meslektaşını evinden uzak tutmuş olmakla birlikte karısından uzak tutamamış olmasının öfkesini geçen onca yılda gördüğü bir sürü manyaklıktan belki, belki solgun geçmişin hatırından, belki de olaylara daha soğukkanlı bir bakış açısıyla bakabilme kabiliyetine sahip erkek durgunluğunun ve bir yere kadar başarısız sayılabilecek istikrarsız özel hayatının etkisiyle, daha da bir sürü duygusal sebepten dolayı yok sayıp korkusuzca ortak davalarının üzerine gidebilmiştir elinden geldiğince. Evlat acısı ya da ona benzer travmatik trajediler(tdk beni sever) atlatmış her adamın Rust Cohle(hızlı okuyunca raskolnikov) gibi bir guruya, insafsız bir yaşam, evren ve insan sorgulayıcısına ya da sağlam bir ruh okuyucusuna dönüşme imkanının ancak yüksek IQ’ya sahip bir adamın beyin kapasitesiyle gerçekleşebileceğini ise çözmüş bulunuruz ilerleyen bölümlerde. Marty ilk başlarda Rust’la ne yapacağını, nasıl baş edeceğini bilememekle beraber, tabiatından kaynaklı alık ve kafası karışmış halleriyle ara ara ondan akıl almayı da ihmal etmez. Başlarda çok da içinin almadığı mesai arkadaşıyla sezonun son bölümünde omuz omuza hastaneden sözüm ona kaçtıkları sahnede sırf bu yüzden enfestir. Marty yaşadığı şiddetten sonra ailesinin yanında duygusal bir patlama yaşayıp zırıl zırıl ağlarken, Rust’ın gözyaşları dostunun yanında akar yaşadığı ölüm deneyimini anlatırken. Zamanında zorunluluktan mesai harcadığı arkadaşıyla yılların, olayların ve yumrukların eskitemediği bir bağ oluştuğunu görürüz. Matthew McConaughey tarafından canlandırılan Rust mesafeli tavırları, dinlere ve insanlara yönelik pesimist fikirleri, avurtları çökük hiç gülmeyen yüzü ve plastik makyajıyla hiç açık vermeden canlandırdığı özünde iyi bir adam hallerini kapattığı sandıktan hiç çıkarmadan ve hiç deşifre etmeden oynar. Bizse hayata anlam katmanın ve bu dünyayı değiştirmenin olanaksızlığından dem vurduğu dialoglarıyla ve sevimli olmaya çalışmadan yaşadığı hayatından ve fikirlerinden ödün vermemesiyle yavaş yavaş alışırız ona ve evrenine. Aslında çok şey yapmak için çırpınan bir adam vardır kendi içinde hiç belli etmese de dünyayı güzelleştirmek için değil güzelliği kurtarmak için çırpınan; bir de her şeyi kabullenmiş ve rasyonalize etmiş bir adam vardır dışardan. Ve fakat bizler bu anti kahraman dedektifi çok ama çok severiz Gülbeşeker misali(Kamuran’sa Woody).

image

image

Sert ve küfürbaz adamların, uyuşturucu satıcılığı yapan Neonazi’leri çağrıştıran motorsiklet çetelerinin ve zenci mahallelerine sağanak misali baskınların yapıldığı, kuytu, kırsal köşelerinde nüfuzlu ve pedofil adamların çocuk kurban etmek suretiyle düzenledikleri manyakça ritüellerin nüfuzlu başka adamlar tarafından örtbas edildiği, ensest ilişkilerden doğup ailesinde gördüklerini başkalarının çocuklarına uygulamaktan çekinmeyen insanların yaşadığı merkez Houston’a komşu günümüz Louisiana’sında yaşanan olaylar nihayetlendiğinde dedektiflerden bir tanesi hastane yatağında yatmakta olan Marty’ye olanların ayrıntılarını ve perde arkasını anlatmak için niyetlenirken, zavallı Marty uğruna olası komiserliğini heba ettiği bir olay olan gittikleri bir olay yerinde keş bir adamın kurusun diye mikrodalga fırına koyup patlattığı bebeğin görüntüsünü gözünün önüne getirmiş midir bilinmez ama duymak istemiyorum diyerek yılgınlığını dile getirir yattığı yerden. Zamanında Rust istifasının nedenini sorduğunda bir daha böyle bir şeye bakmak istememesini sebep olarak göstermiştir. Şimdi ise gördüklerinden sonra duymak da istemiyordur. Üçüncü sayfa haberlerini okuyup eşe dosta ballandıra ballandıra anlatmaktan ve olayın içi yüzünü deşmekten büyük bir zevk alan meraklı üçüncü şahıslar bu tip olaylarla her gün burun buruna gelse aynı şekilde ne duymak ne de görmek isterler bizce.

image

image

image

Rust Cohle’un ancak birkaç bölüm devam eden ama  Hannibal’in zarafet, nezaket ve gurmelik gibi kimi şık özelliklerinin ardına gizlediği yamyamlık ve psikopatlık gibi nahoş birtakım özel durumlar barındırdığının deşifre edilme isteği ve şüphesi True Detective’deki ilk iki bölümden sonra sis perdesi aralanıp da karakterler oturup yer ettikten sonra gereksiz başvurulmuş bir entrika olarak ara ara sokuşturuluyor sanki(eleştirecek bir şey bulamamamın sıkıntısıyla çaresizce sığındığım çook gereksiz bir paragraf oldu bu kanımca) ve Marty’nin sadakatsizliğiyle sınadığı zamanla ex eşe dönüşen Maggie’nin mutfak ve yatak odasına bağlı gergin hallerini üzerinden atıp da nasıl ve ne ara bir doktora dönüştüğünün ise esamesi okunmuyor.(gözyaşartan doğru eleştiri).

image
Güney’in dövmeli sert çocukları, bol içki ve uyuşturucunun etkisindeki dumanlı kafalar, sigara(Marty’nin aramıza hoşgeldin Rust hediyesi bile bir paket Camel), fahişeler, banliyölerdeki sürek avları, katiller, sorgu odaları, mahzenlerde saklı cesetler ve dünyanın her yerindeki birbirine benzer varoşlarda geçen acımasız hayatlar Güney aksanıyla konuşan insanların dillerini kibarlaştırmıyor elbet. Uyuşturucu baskınındaki Afro-Amerikalı tabiatından kaynaklı  olsa gerek kafasına bir silah dayanmışken bile solgun gtl beyaz adam diye küfürler savurmaktan alamıyor kendini. Sıkı çocukların aşk meşk durumlarına gelince durumları yıılar geçtikçe içler acısı bir hal alıyor. Marty karısına etmiş olduğu bağlılık yeminini kısa aralıklarla cinsel partnerleriyle bozuyor ve böylelikle çözüm sürecini baltalamış oluyor ve en nihayet binmiş olduğu dalı kesiyor. İçler acısı bir halde iki kadına aynı anda aşık olmanın imkanı olup olmadığını bile Rust’a soruyor. Rasyonalist Rust’tan olumlu bir yanıt elbette ki gelmiyor. Bu öyle büyük aşkların yaşandığı bir dizi değil zaten ama sevişme sahnelerindeki mizansen ciddi anlamda başarılı bir şekilde seyirciye aktarılabilinmiş(ben beğendim). Demiştik ya sıkı çocuklar bunlar. Dizinin son bölümünde yer alan “Yellow King(lavabo pompası maskeli)” ile meçhul  akrabalık bağları taşıyan kadının sevişmeleri ise çirkinler de sevişirden çok, çöp evde, bir sürü pisliğin ve karmaşanın içinde, şaşkın da bir köpek eşliğinde tuhafların da sevişip fantezi kurabileceği ihtimalini gözler önüne seriyor. Bahsi geçen fantezi bile enseste dayalı olduğundan bu insanların tüm bu yaşananları normal saydıklarını görüyoruz. Çocuk kaçırmak normal, kaçırdığın çocuğa bir süre işkence edip mahzende bir süre beklettikten sonra biz seyirciler hayatlarımızı dünyada çok fazla acı var diyerek intihar etmeden geçirebilelim diye ayrıntılarını göremediğimiz feci bir şekilde çocuk katletmek ve kurban etmek normal, adam öldürmek, çocuk öldürmek, köpeğin, adamın beynini patlatmak normal,  tüm bunları yaparken Nietzsche’ci aforizmalarla durumu rasyonalize etmek normal, aile içi ensest ilişkiler hep normal; bunlara bakıp bakıp davaları çözmeye çalışan dedektiflerse dizinin ilk bölümünde haç altında uyuyup uyanan İsa misali çarmıha gerilmek istediğini belirten Rust gibi son bölümde hastanede kendine geldiğinde bu sefer Yeniden Doğan İsa gibi elinde televizyon kumandası, mor bir göz ve yorgun bir bedenle beyazlar içinde doğrulmuş, acıyla yoğrulmuş yarı şaşkın ama en çok ben bundan sonra ne yapacağım hayatta der gibi bakarken bir parça hüzünleniyoruz sadece bu dünyaya neden çocuk getirdik biz diye(üremezsen acı çekmezsin).

image

DAHA DA BEKLEYEMEM SENİ

DAHA DA BEKLEYEMEM SENİ:

image

Sıkıl
Yorul
Tüken
Ancak orada bulursun beni
Durağın değildim ki ben senin
Kayıp ruhlar alemindeki.

Bir nehir, bir vahaydım belki
Vücudundaki suları gözyaşı olarak döktüğün.
İyi ya da kötü adam yoktu
İyi kral vardı ve sen kötü kraldın kanımdaki
Dünyanın tüm günahlarını almayı kabullendiği.

Batının bilgisi
Doğunun ilgisiydi belki aradığım
Ya da Batı’nın bilgisi
Ama Doğu’daki derinlikti
Tek aradığım

Derinlikler çok uzaktaki
Sığlıklarsa pek yakınımdaki
İnsan insanın terzisiymiş
Kanındaki.

…yalnız san’a…

ÇİZER:MATAZİZMA

NE ANLARIM BEN?

 

image

NE ANLARIM BEN?

Uzun uzun hakkını vererek tesellisiz acı çekmediysem
Ne anlarım ben kederle yoğrulmaktan?
Azar azar evrene kendimi aklamayı bırakmaktan vazgeçmediysem
Ne anlarım ben mutluluktan?
Seni unutmak için inanılmaz bir çaba içine giriyor ama bir türlü başaramıyorsam
Ne anlarım ben yaşamaktan?
Elimden geldiği kadar “seni” sevmenin ölçüsünü(bu kısım bir solukta okunmalıydı) fazla kaçırmıyorsam
Ne anlarım ben sık sık greve giden aşktan?
Ne yaparsam yapayım ama er ya da geç hayatımın merdivenlerinin en üst basamağındaki güzel manzaralı adı “yalnızlık” olan kral’a çıkacağını bilmiyorsam adımlarımın
Ne anlarım ben insan doğasından, maneviyattan?
Arkamda, bir Akdeniz Limanı’ndan mendil sallayan iyi insanlar bırakmadıysam
Ne anlarım ben gurbetten, ayrılıktan?
Tüm kibrimle, ellerimi kavuşturmuş, zalimce davranıyorsam önüme gelene
Ne anlarım ben bağışlanmaktan?
Her haykırışıma yanıt vermediğini düşündüğüm Tanrı’ya binbir sitemle sessiz haykırışlarımı gönderirken, insanlar sırf yaşasın diye yazgılarının alınlara düştüğünü bir kez bile düşünmezken ve belli zamanlarda karşılaştığım her insanın geçmişten bir şeyler çağrıştırdığını bile bile umursamazken
Ne anlarım ben derin düşünmenin yollarından, sırlarından?
Gereksiz uzunluktaki hayatımda, bunca hatamla beni sen yaratmışsan
Ne anlarım ben ölümle öç almaktan?
Ve ne anlar bunca insan ölümün derin anlamı olan mukadderattan?
Hiç mi anladığım bir şey yok diye soracak olursanız eğer
Kalbim hep soldan atmaya devam edecekse
Bunun bir nedeni olmalı diye avutmuş olmam gerek kendimi bunca zaman.
Yoksa ne anladım ben yaşamaktan yaşamaktan yaşamaktan?

PATMOS

P.Ö.(PATMOS’tan ÖNCE):

image

Hızlı feribotla geçmeye çalışıyoruz karşı yakaya. Yolda tam dört defa stop ediyoruz. Motorların çekiş gücü yetersiz imiş; bunun üzerine denizin üzerinde bir süre beklemeye koyuluyoruz bakalım ne olacak der gibisinden. Bir şekil kaptan sarsıyor, ayıltıyor, hale yola sokuyor minik gemisini ve yokuş çıkmakta zorlanan ve azar azar kızıp, bol bol homurdanan beygir gücü düşük, Rus iklimine yatkın Şirince’ye çıkarken bin dereden su getiren bir Lada gibi, yükü ağır bir arabaymışçasına molalarda kendine geldikten sonra ha gayret yola koyuluyoruz bir daha, bir daha. Köpük köpük oluyor pencereler dalgalardan, dışarıyı görmek ne mümkün! Yanımdaki adam hep konuşuyor, hiç susmuyor. Onun yanındaki adam ise daima susuyor. İyi bir ikili olmuşlar sanki. Aynı iki adamdan daima konuşan sıkıntılı da. Perdeleri çekiyor, nerede olduğuna bakıyor. Kah telefonda kah ayakta, hanımlarsa arkada; bir içeride bir dışarıda, terasla evin içi arasında mekik dokuyormuşçasına da rahat, yerinden her kalkışında bermudasını düzeltiyor ve balkondan edindiği mahalle dedikodularını aktarırcasına anlatıyor denizin ortasında görmüş olduğu tüm adaları, tekneleri, olayları, denizciliğe dair tüm bilgileri öğreniyorum kendisinden bir anda ama ne ben Moby Dick’i yazacak olan Melville’im, ne de Kaptan Ahab olabilirim. Derken bir Ahab geliyor işte. İsmi Şafak, Arnavut Şafak. İri gövdesini sığdırdığı bir tabureye geçip bu iki adamı karşısına alıp başlıyor anlatmaya Adaları Modaları… Şimdi herkes susuyor, tek Şafak konuşuyor, Arnavut Şafak. Adalardan hepsi birer şehirmişçesine bahsediyor. O şehir şöyle, bu şehir böyle diyor. Anlatıyor da anlatıyor. Mayorka’da bir gecede 1350 euro yemiş, diskoda barda, o zamanlar kuyumcu dükkanı varmış. Herkese kızıyor ve yüksek sesle cüretkarca söyleyebiliyor bunu. Yanımdaki iki adam, ikisi de susmuş, meraklı gözlerle anlamaya çalışıyor gibiler ne ile karşı karşıya olduklarının. Ama uslu uslu da dinliyorlar Şafak’ı.

Nihayet Leros’tayız. Fırlayarak çıkıyorum içeriden ama gene de vize kuyruğunda ortalardayım. Mussolini’nin evinin olduğu ada burası. İtalya’ya gelmişim gibi hissediyorum. Limandan çıkar çıkmaz Patmos biletimi alıyorum. Dodekanese’lerle gideceğim ve bir saatten az vaktim olduğunu öğreniyorum. Aynı feribottan indiğim çiftten kadın nefis bir Yunanca ile konuşuyor görevliyle. Ne yapabiliriz diye bakıyoruz birbirimize. Onlar kalacaklarını söylüyorlar bu adada en az bir gece, bense Patmos için sabırsızlanıyorum durduğum yerde. Oradan ayrılır ayrılmaz karşıda durmakta olan hani şu hep ağır ağır giden, üst katında yer tutmak gayretindeki beyaz tenli İngiliz turistlerin saatlerce süren seyahat sonucu kıpkırmızı bir burun ve pespembe bir tenle karaya ayak basabildikleri iki katlı tekneye gözüm takılıyor. Onlar iki buçukta kalkacaklarmış ve evet, Patmos’a. Pişman oluyorum bileti aldığıma. Gerisin geri gişeye gelip bilet iadesi yapıyor, ikide geri gelmenin planlarını yapıyorum tilki tilki. Limandan ayrılır ayrılmaz bilet ve tur satan bir çeşit turizm enformasyon bürosu buluyorum. İçeri girdiğimde çat pat ingilizcesiyle görevli Yunanlıyla konuşan bir adam buluyorum ve ne cümlelerinin sonu geliyor ne de sitemlerinin. Yüzünü bana döndüğünde bir çift çakır gözle göz göze geliyorum ve arkasını dönerken bile hiç susmayan çenesiyle. Oturmaya giderken de konuşuyor. Bense gitmek istediğim yerlerden ve az vaktimden şikayetçi olduğumdan ve anlamsız sitemlerimi en iyi aynı dili konuştuğum biriyle paylaşacağımı hissederek dönüyorum çakıra. Ona Mussolini’nin evini görmek istediğimden bahsediyorum. Adanın öte tarafında olduğunu ve hiç gerek olmadığını, taksi parama yazık olduğunu söylüyor. Agios Isidoros şapelini soruyorum, şapel, mapel, manastır aynı şey, zaten oranın da bir özelliği yok diyor. Sonra da ekliyor Türkler buraya hiç gelmesin, ben bıktım onlardan, kaçıyorum durmadan diyor. Adamın tipliği bana da sirayet ediyor. Adam gidip görmek istediğim her yeri baltalamış oluyor. Hevesimi kaçırıyor, adadan soğuyorum ve beni kaçırmayı başarmış oluyor. Soluğu bilet alıp, sonra iade edip verdiğim görevlinin minik kulübesinin önünde alıyorum. Beni vurmayacaksınız ya diyorum ve tekrar bilet kestiriyorum. Sinir geldi bu adadan, sinir geldi Art Nouveau’dan. Feribottaki yol arkadaşlarım Kos’a bilet alırken, suskun olanın eşi sitem ediyor bu sefer, İstanbul’dan uçakla daha ucuz olurdu bunca yol parası verip duruyoruz diyor. Hak veriyorum ama bizim paramız yenik euro karşısında ve her şeyi üç katıyla çarpıyorsun ister istemez çok tutuyor yekun. Suskun adam, çok konuşana para vermeye çalışıyor, diğeri sen zenginsin biliyoruz, sonra verirsin diyor, çok enteresan bir espri anlayışı var bu kimsenin ve acaba bu da bana sirayet eder mi diye düşünmeye başlıyorum. Önceden ayarladıkları taksilerine binip, gene önceden ayarlanmış otellerine gitmek üzere yola koyuluyorlar. Bir kadın yaklaşıyor yanıma, İngilizce sormak istediklerini benim aracılığımla iletiyoruz karşı tarafa. Buradan Patmos’a geçmek istediğini söylüyor, bugün dönecekmiş tekrar. Bugün pazartesi ve tatil günleri diyorum. Kalmanız gerek diyorum. Bir saatliğine onca yol çekilmez diyorum. Leros’u gezmeye karar veriyor. Bir günlüğüne Rodos’a gidiyor insanlar. Saatlerce yol gidip, geldikten sonra ise geri dönüyorlar. Bir gece bir yerde kalmdadan hiçbir şey anlamıyorsun halbuki. Hayalet gibi gezip dönüyorsun oraya buraya atlayarak, bir sürü güzellikleri de atlayarak. Bense geciken Dodekenese’e ait katamaranımı beklemeye koyuluyorum diğer yolcularla birlikte limanda. Beklerken de güvenliğin çokluğu çekiyor dikkatimi. Sanki 70’lerden bir Costa Gavras filmindeymişimcesine…20140915_120710

Leros bir hayalkırıklığı gibi geliyor ve her ne kadar şehir pardon ada kaybı pardon zaman kaybı yaşamış olduğuma dair kendime kızsam da zira Kos üzerinden de gidebilirdim Patmos’a, güverteye çıktığımda her şey, hepsi siliniyor bir anda. Güvertenin ön tarafındayım. Ve arkası dönük bir adam var rüzgara karşı dimdik duran. Sımsıkı tutunmuş demirlere. Rüzgar gömleğinin yakasını uçuruyor. Rüzgar gömleğini havalandırıyor. Rüzgar deli gibi esiyor. En çok kulaklarından çarpıyor insanı. Kimisi kulaklarını tıkayarak durabiliyor. Ama o rüzgara karşı “I’m the king of the world!” der gibi(Umarım batarsak da yüzeyde kalan tek kişilik yerini bana verir ve Titanic’in müziği ağlamsak şarkı ile sulara gömülmeyiz!) kımıldamadan duruyor. Yolculardan bazıları yere oturmuş, kimisi kitap okuyor, kimisi hiç konuşmadan kendisiyle, dünyayla hesaplaşıyor. Ben de bu kategoriye dahil oluyorum hemencecik. Yorulanlar ayrılıyorlar aramızdan. Lipsi ilk durak, ilk liman. Şirin görünüyor uzaktan. Telaşlı kalabalığı aldıktan sonra yola koyuluyoruz tekrar. Tekerlekli bavullar, sırt çantaları, omuz çantaları, ayaklı ayaksız dünyalar taşınıyor bir yerden diğerine. Ne çok kirli çamaşırlar saklı kim bilir içlerinde?

20140915_131029

P.(PATMOS):

20140916_084426

20140915_120717

20140916_112412

Nihayet. Nihayet en çok görmek istediğim adadayım. Nihayet Patmos’tayım. Thomas’ın aile işletmesi Rodon Otel’in çatı katında, hiç fırsat bulup oturamayacağım çift cephe manzaralı odasının balkonundan bakıyorum şehre pardon adaya. Tanıdıkça daha çok seveceğim hissi doğuyor içime. Burası Skala merkez, Chora(Kora) ise tepede. Thomas’ın motorunun arkasına binip, bir Fiat Panda kiralıyoruz beraber acenteden. Otel merkezden iki sokak geride ve sayılı adımlarla deniz kenarında buluveriyorum kendimi. Her şey yakın, hayat kolay burada. Limandan in, oteline gir, arabanı olmadı motorunu kirala, denize git, yemeğini ye, kahveni iç, alışverişini yap, huzurla daya ayaklarını trabzanlara, şükret sonra da burada olduğuna. Şükür şükür şükür… Verdiklerine, yaşattıklarına şükür. Minnet minnet minnet… Gözümü açtığım her yeni gün için, mutlu birkaç an için, burada olduğum için. Çarşaf gibi deniz, parlayan güneş için, etrafımda düzgün insanlar olduğu için. Daha da mutluluk nedir ki?

20140915_143644

image

20140916_112859

20140915_213212

20140915_123527

20140915_144730

Denize girmek için bulduğum iki koyun ikisi de birbirinden bakir. Bir tanesinde tek bir kişi var sadece denize giren. Bense acıktığımdan yakınında restoran olanı seçiyorum, yani nispeten kalabalık olanını. Hesabı ödüyorum ve tüm eşyamı arabada bırakıyorum. Üzerimde incecik bir peştemal, ve elimde arabanın anahtarı var. Ouzo etkisini gösteriyor, uzanıyorum mütebessim. Tek sırıtan benim. Yanımdaki yalnız Fransız kadına soruyorum etrafta duş olup olmadığını, ana aksanının gülünçleştirdiği bir İngilizce ile yanıtlıyor sorumu. Yok. Denize giriyorum ve çıkıyorum. Bir erkek sesi gene çat pat İngilizcesiyle iyi yüzücüsünüz diyor. Nereli olduğunu soruyorum. Alman ve Hannover tarafından imiş. Beni soruyor. Türkiye cevabım onu o kadar şaşırtıyor ki bu sefer dehşetle havlunuz yok diyor. Yok. Ne yapabilirim? Arabaya ıslak ıslak oturuşuma bakıyor yüzündeki aynı dehşetle. Gözlerindeki bana dair soru işaretleri birer şimşek gibi çakıyor art arda. Onu benimle ilgili kaygılarıyla başbaşa bırakıp yola koyuluyorum.

Duş alıp sokağa çıkmamla beraber havayı kararmış buluyorum. Ahtapot sevdası burada da bitecek gibi değil. Deniz ürünlerini tüketmek insanların aklını kurcalayan bir mevzu burada da. Avrupa’daki restoranların mutfaklarından yayılan domuz etinin kendine has kokusu sokak aralarında sıcaktan bunalan mutfak personelinin havalandırmak için kapılarını açtığında burnunuza çarpmıyor çoğu zaman. Herkes balık tüketiyor buralarda çünkü.

—-.—-

20140916_091828

image

Sekizde açılacak manastır için heyecandan altıda uyanıp, kahvaltı bulamayacağım ihtimaline karşılık saat yediye yirmi kalaya kadar gözlerimi dinlendirip, işlerimi ağırdan alıp, balkonumun manzarasından birkaç dakika manzarayı seyre koyulduktan sonra ancak düşüyorum yola sabırsız içinde. Kutsal Kıyamet Manastırı ilk durağım oluyor. Giriş ücretini veriyor ve aşağıya iniyorum merdivenlerden. İçeride ayin var ve sabahın erken saatlerinde duyduğum rahibin sesi bana uzun zamandır kendi kendime sorduğum sorunun cevabını veriyor. Kutsal olan insan sesi, büyü gibi, enstrümansız, yalın, hiç anlamadığın dilde, hiç anlamadığın sözler ve belki çok şeyler söylüyorlar. İçli ve düzgün bir insan sesi ve onu duyduğun anlar kutsal sadece.

image

Son basamağa indiğimde rahibi görüyorum cübbesi üzerinde, arkası dönük; uzun boylu ve azametli. Kıyafet zorunluluğunu anımsıyorum. Üzerimde askılı blüz, altımda dizlerimin az üzerinde kloş bir etek, ayaklarımda parmak arası terliklerim ve kırmızı ojelerim var. Beni böyle görmesin istiyorum. Arkasını hiç dönmesin istiyorum. Uzun rahibe etekleri var üç adım ötemde. Hamle yapıp yapmamak arasında gidip geliyorum. Ya eteğe uzanacağım yahut beni görmesini engellemek üzere duvarın ardına gizleneceğim. Yanlış hamleyi yapıyorum bile. Artık çok geç. Elimde etek başımdan mı geçireyim, altımdan mı giyeyim diye çekiştirip dururken rahip dönüyor tüm görkemiyle. Göz göze geliyoruz. Beni baştan aşağı süzüyor ve tüm ciddiyetiyle lastik kısmından çekiştirdiğim eteğe bakıyor ve arkasını dönüyor tekrar. Etek çok uzun ve göğsümün üzerine kadar çekiyorum. İçeri giriyorum. Bir kişi var. O da yaşlı bir kadın. Alelade kesilmiş, ojesiz tırnakları var. Yarım kollu bir elbise giymiş, arada burnunu çekiyor ama hep yere bakıyor düşünceli düşünceli. Onun yanına oturuyorum, çantamı dışarıda bırakarak. Çanları çalan zangoç, ilahiyi okuyan bir adam daha var içeride ve akustik olağanüstü. Sesler duvarlara çarpıyor ve aksediyor, papaz ve adam düet yaparcasına okuyorlar ilahileri. Dinliyorum, dinliyorum. Bir mum yakıyorum. Geri oturuyorum. Rahibin ciddiyeti beni vuruyor. Hiç göz temasımız olmuyor. İçeri gidiyor, oradayken ezberden okuyor, dönüyor dolaşıyor upuzun haçlarla süslenmiş esvabı, uzun sakalları bana Tolstoy’u çağrıştırıyor. Küçük gözleri var ve ara ara sağ eliyle sağ gözünü ovuşturuyor. Ağır ağır hareket ediyor. Kendi hayat telaşımı ve oraya buraya koşturup duruşumu düşünüyorum. Oysa ki burada zaman durmuş gibi.

İnsanlar ayin dinlemeye yeni yeni geliyorlar, tur otobüsleri ve insan kalabalığı başlamış demek ki gün henüz daha yeni başlamış. Bense Aziz Yuhanna Manastırı’na doğru yola koyuluyorum. Hazine yani müze kısmı henüz açılmamış ve burada da kıyafet zorunluluğu var. Şallardan birini etek yapıyorum kendime, kollarınız diyor bir görevli. Bir diğer şalı da kollarıma doluyor, Meksikalılar’a benziyorum bu halimle. Müzede fotoğraf çekmek yasak. Çıkışta genç rahip adaylarına “Kali mera!” deyip geçiyorum önlerinden. Hevesle cevap veriyorlar bana. Şallardan kurtulup yola çıkıyorum. Arabaya biniyorum son kez muhteşem manzaraya bakarak. Elli metre ileride az evvel bana selam vermiş olan rahip adaylarından birini alıyorum arabaya. Skala’ya götürebileceğimi söylüyorum kendisini. Bir de buraya  çocuk sahibi olmayı dileyen kadınların gelip, dua ettiğinden ve dileklerinin gerçekleştiğinden bahsediyorum. Nerede olduğunu soruyorum. Ayin için geldiğim yerde olduğunu söylüyor. Tekrar mağaraya gidiyoruz. Dünkü peştemalimle omuzlarımı örtüyorum. Eteği belime geçiriyorum bu sefer kapıda. Sabah ayinini dinlediğim rahiple göz göze geliyorum. Gene mi sen derken bile ihtiyatlı ve sert. Bir kabuğu var ve beni meraklandırıyor bu vakur tavırları. Gülsün istiyorum. Sussun gene ama bir ancık gülsün. Ben tebessüme de razıyım. Genç Rahip adayı beni anlatıyor baş rahibe. Müslüman diyor, Türkiye’den gelmiş(sanki bu kısmın üzerinde durmasaydı iyi olurdu) diyor ve çocuğu olmuyormuş buraya onun için gelmiş diyor(bu kanıya nereden kapıldı anlamıyorum, ben sadece bunun gerçek olup olmadığını sormuştum kendisine) ve ben bir anda ayin bitiminde haç farizelerini yerine getirmiş olmanın huzuru yüzlerini kaplamış nur yüzlü Hıristiyanların önünde buluveriyorum kendimi. Tanrım bir baba aday adayım bile yok. Tanrım ben çocuğum olmasını istediğimden bile emin değilim, zaten bu dünyaya çocuk getirmek istediğimden de hiç emin olmamıştım, hareketli bir şeyle ne yapar, nasıl başa çıkabilirim hiç bilmiyorum. Bir fren sistemleri bile yok basınca duran. Neden buradayım onu bile bilmiyorum ama başrahip beni yanına çağırdığında kendimden geçercesine yanına gidiyorum zaten başka çarem de yok ve kırk devletten, kırk milletten, kırk türlü insanın önünde şaşkın şaşkın rahibin karşısına geçip kendimi teslim ediyorum. Benim iyi niyetli rahip adayım ise topluluğa dönüp, İngilizce olarak ne kadar çok çocuk sahibi olmak istediğimi filan söylüyor. Rahip beni kutsuyor. Bir tülbent geçiriyor başıma, duasını okuyor, kafamın içinde atlar koşturuyorlar dörtnala dizginleyemediğim, ne yapacağımı bilemiyorum. Sonra eşiği öpmemi söylüyor, dizlerimin üzerine çöküyorum ve öpüyorum. Sonra dua etmem gerektiğini söylüyorlar. Besmele mi çeksem, şu durumda uygun olur mu acaba diye düşünüyorum. İyice sersemlemiş şekilde ayağa kalktıktan sonra rahip camekanın arkasındaki ikonayı öpmemi söylüyor. Can havliyle onu da öpüyorum. Ama fazla sert yapıştırıyorum dudaklarımı, camı kıracağım nerdeyse. O anda hep ciddi olan rahibi gülümsetmeyi başarıyorum. Bana gülüyor. Hiç bilmiyor ki ne istediğini hiç bilmeyen bir dünyalı burada dizlerinin üzerinde onu buraya savurtan hayata boyun eğmiş duruyor karşısında. Kendi payıma düşen ayin kısmı bitiyor. Arkamı dönüyorum ve ellerinde peçeteler gözyaşlarını silmeye çalışan ve beni izleyen kadınlarla göz göze geliyorum. Hepsi bana içten dileklerini sunuyorlar. Tanrım hepsi benim bu emeğimin karşılıksız kalmamasını istiyor ve yüreklerinden yakarıyorlar Tanrı’ya bir çocuğum olsun diye. İbretle izlenmişim bana saatler gibi gelen dakikalar boyunca. Teşekkür edip, gün ışığına kavuşuyoruz nihayet. Genç  rahip adayı bana böyle bir ritüel olduğundan habersiz olduğunu, ilk defa böyle bir şeyle karşılaştığını söylüyor ve o da bana denk gelmiş. Bakar mısınız? Zangoçla karşılaşıyoruz, sohbet ediyorlar ayaküstü. Herkes bana bir değişik bakıyor sanki. Hediyelik eşyalar satılan yerden bir bilezik hediye ediyor bana rahip adayı. Elbette ki çocuğum olması için. Görevlilere de soruyor. Onlar da en uygun hediyeyi buluyorlar benim için. Elbette ki çocuğum olması için. Cüzdanımda taşımam gerektiğini söylüyorlar. O zaman çocuğum olabilecekmiş. İyi ama…

20140918_220907

Arabaya bindiğimizde iyice sersemlemiş olduğumdan tuhaf sorular sormaya başlıyorum:
-“Son derece uzun ve irisiniz. Güçlü görünüyorsunuz. Buradaki tüm rahipler öyle. Seçilmiş gibisiniz.”
-“Evet. Sizin din adamlarınız farklı mı?”
-“Bizde imam olmak için gerekli fiziksel şartlar yok(Dışımdan). Hiç yakışıklı ve karizmatik imam görmedim hayatımda ama düzgün din adamları tanıdım okuyan, düşünen, aklı başında, sofulukla yobazlığın ayrımında olan ve Kur’an’ı kalpten sevdirebilecek kadar donanımlı olan(İçimden).
-“Rahipler içki içebilir mi?”
-“Evet bir kadeh, yemekle beraber ama her gün değil ve sarhoş olmayacak miktarlarda.”
-“Hiç Türkiye’de bulundunuz mu?”
-“Evet, Kuşadası, İzmir, Antalya, Ayvalık ve İstanbul.”
-“Hiç Kur’an’ı okudunuz mu?”
-“Sekiz defa. Meryem Ana’nın annesi bizde Anna, Kur’an’da ise Ümran olarak geçer. İçeride o kısmı okundu İncil’in.”
-“Sizler evlenebiliyor muydunuz?”
Bu son soru asla sorulmadı. Asla. Aklımı, yarım kaçırmış olabilirim az evvel yaşadıklarımdan ötürü; ama az bir kısmı benimle birlikte ve Patmos’a gelip hiç hesapta yokken çocuk sahibi olmak için çektiklerim ortadayken ve hiç tanımadığım insanlar bütün bu yaşadıklarıma tanık olmuşken ve ben figüran olarak çıktığım sahnede bir başına ve bir şey bilmeden ve bir şeyden anlamadan komutlarla rolümü oynarken ve seyircilerim tarafından kalpten ve ilahi bir coşkuyla içten içe alkışlanırken ve bunca gerçekçiyken, her şey bunca gerçekken, birde evlilik konusunu açsam yanlış anlaşılabilirim gibi geldi bir an.

image

Kendime gelmek için denize giriyorum aynı sahilde başka başka insanlarla. Su pırıl pırıl önümde. İki kez giriyor, çıkışta aynı peştamalime sarınmadan önce üzerine uzanıveriyorum birkaç dakikalığına bir ağacın altına ve işte o ağacın altı size:

20140916_111735

Bir an aklımdan genç rahip adayı geçiyor Skala’ya geldiğimde. Düşündüğüm anda ellerinde torbalarla geçiyor önümden. Öne doğru kaykıla kaykıla yürüyor bir başına. Ben ara sokakta olduğumdan beni görmüyor. Söylemiş olduğu gibi manastır alışverişini yapmış, merkeze geçiyor. Bu dünyadayken asla çözemediğim gizemleri var hayatın. Bu anda onlardan biriydi. Geldi ve geçti.

Otel ücretini ödüyorum, pasaportumu alıyorum, arabayı teslim edip, limana bırakılıyorum ve nihayet meydandaki Plaza Cafe’ye geçip oturuyorum. Elinde siparişleri kime getirdiğini hiç bilmeyen aklı karışmış bir garson var burada. İhtiyar delikanlı turlayıp duruyor masaları ve siparişler kimindi acaba diye sorup duruyor her masada nazikçe. Bir genç var onu takip eden. Böyle bir siparişin hiç verilmemiş olması şüphesi var sanki gözlerde.

Limana yaklaşan ve Leros’tan gelmekte olan gemiden inenler arasında bir geçe geçirip dönmek isteyen çifti görüyorum. Seslenmek istiyorum ama isimlerini bilmiyorum. Onlar da öylece geçiyorlar önümden. Hiç konuşmamamız gerekmiş belki de.

P.S.(PATMOS’tan SONRA):

image

Dönüşte ise üç liman var uğradığımız Kos’a gelirken: Lipsi, Leros ve Kalimnos. İki buçuk saatlik yolculuk esnasında gene güverteye çıkıyorum. Limanlara geri geri yanaştığımızdan arka tarafa geçip inen binen yolculara bakıp, rüzgara karşı ön tarafa geçiyorum. Tek ayağı sarılı bir adam gelip oturuyor yere. Sırt çantasını sırtına dayanak yapıyor önce. Satın almış olduğu sandviçi yere koyuyor. O kadar pasaklı ki. Bereket naylon poşetin içinde olduğunu görüyorum, seviniyorum. Naylon poşeti dişleriyle açınca tekrar başa dönüyorum. Perişan ama mutlu görünüyor. Mutlu mesut yiyor sandviçini. Arada yere koyuyor, arada ısırıyor. Titiz insanın dayanacağı şeyler değil yaptıkları. Ne yaparsın? Hayat onun hayatı. Sandviç onun sandviçi.

20140916_145706

Kos’ta iner inmez ferribot saatini öğrenip, karnımı doyurmak için her zaman gittiğim restorana gidiyorum. Kalamari ve bir bira söylüyorum. Dükkanın sahibi gelip benimle sohbete başlıyor. Bana tek bir adamın ki o da İtalyan’mış yaşadığı adadan bahsediyor. Bir de karısı varmış. Sonra da on sekiz kişilik diğer adadan. Pserimos’muş bu ada ve kışınmış bu rakam. Bir okul varmış adada, tek bir de öğrencisi. Kalanların kimler olduğunu düşünmeye başlıyorum; bir öğretmen(her sınıfa hitap etmesi gerek ya da her şeyi bilmesi), bir rahip elbette aynı zamanda zangoç olsa, doktor belki ve bir eczane(eczacı bu insanlara ilaç diye ne satar ne kazanır, o ayrı konu), hastane yokmuş zaten. Bir kişi ölse kalan on yedi kişi o kişiyi gömse; cenazeyi yıkasa, kefene koysa, mezarını kazsa, haçını dikse, üzülse arkasından, ağlasa, bir yudum şarap içse, şerefine kadeh kaldırsa, böyle böyle ömrü tüketse bir adada…

20140915_141142

Adalar malum Osmanlı’nın ve İtalyanlar’ın boyunduruğunda ayakta kalma savaşı vermişler. Osmanlı gitti din kardeşi geldi derken, farklı farklı zulümler görmüşler. Kos’taki Türk mahallesinin varlığından bahsediyoruz.  Bir sürü Türk var burada yaşayan, belki biraz da ondan elini atsan Türk etrafta. Tanıdığını, eşini dostunu görmeye gelen Türkler her yerde. Nüfus çok olduğundan da butik zihniyetinde değil buradaki dükkanlar Patmos’taki gibi. Leros ve Patmos’a Türk gitmiyor, alışverişin olmadığı yerde bizimkiler barınamıyor demişti bir kadın. Gerçekten de çeşit çeşit baharatların, hediyelik eşyaların satıldığı Kos’ta, Patmos’taki rafine tatları bulmak öyle kolay olmuyor. Patmos’taki Nektar’ın sahibi Irene ve yardımcısı Küba’lı dev gibi bir adamdan aldığım zeytinlerin tadını ise asla unutmam.

http://www.patmos-island.com/shopping/nektar/1#.VBnciWIaySN

Kalimnos’tan ve Saint Savvas’tan bahsediyorum restoran sahibine. Buralarda çok sevildiğinden bahsediyor, benim ondan bahsetmeme şaşırıyor sadece. Kos’a da geldiğini söylüyor yaşarken. Onu tanıyan insanların varlığından da bahsediyor. Sonra tüm din adamlarını sevmediğini söylüyor. Bense doktorunda iyisi var, kötüsü var diyorum. Aynı noktada birleşiyoruz. Nihayetinde Tek bir Tanrı var. Aynı Tanrı var. Ve hepimiz Aynı Tanrı’nın Çocuklarıyız. O yaka bu yaka diye değişmiyor işte.

Özet olarak dönüşte Dimitri Enişte’nin kestiği biletle ve onun tanıdığı ayrıcalıkla ancak vize kuyruğundan bir sürü insandan önce geçip zar zor yetişiyorum feribotuma. İyi ki var imiş. Ve ben de iyi ki Patmos’ta diretmişim, iyi ki gelmişim buralara. Daha bir sürü güzellik, binbir türlü insan, bir sürü derin düşünceyle ayrılıyorum adadan. Hiç unutmayacağım ve sanırım asla unutulamayacağım izler bıraktık karşılıklı olarak. Hala anne olmak istemiyorum ama herkes o kadar istedi ki benim adıma, benim için, sanıyorum kalırsam da çok sürpriz olmayacaktır. Şimdi şimdi yapma fırsatı buluyorum yaşadıklarımın muhasebesini. Ben çok seviyorum Yunan Adalarını ve dokunarak konuşan Yunan halkını, biraz(!) çapkın Rum erkeklerini, cin gibi kadınlarını, gevezeliklerini, sabah sabah hiç üşenmeden bir şapele, bir kiliseye gidip bir mum yakışlarını, kalpten dua edişlerini, ağız dolusu gülüşlerini, tarihin içtenliksiz gölgesine rağmen bütünleşmiş hikayelerimizi…

image

Sevgiler…

MİNİK EL

MİNİK EL:

Minik bir eldi, uzaklardan erişti
Yanlış bir çağda, yanlış insanların arasında filizlenmişti
Sen sessizliğe büründüğünde tomurcukları çiçeklenmişti
Sen gürlediğinde o içinden
Ama çook içinden bezmişti.
Ama daha da içeriden sanki biraz kinlenmişti.
“Unutsun beni” dedi
Ondan kuytu köşelere gizlendi.
Her adımını takip edip
İçli içli söylenmişti.
İçli içli dertlenmişti.
Kelimeler ağzından zor çıkar olduğundan
Çeşit çeşit renk vermişti
“Morumla beni, akımla beni çağır” demişti
Tıpkı bir leylak gibi.
Beni oku derken kafiye avcılığını bir kalemde silmişti.
Daha ne çok şeyi bir kalemde silmişti…
Tek kendini silememişti.
Onu da becerememişti.
Ama inan çook ama çook istemişti.
Ahh bir etseydi
Yani silebilseydi
Seni, kendini, herkesi
Yahut keşke seni sevdiğini belli etseydi
Yani seninle, senin kökünden beslendiğini haber etseydi
Sessiz sessiz gelmeseydi
Uslu uslu yer etmeseydi
Birdenbire gitmeseydi
Şimdi belki başka olurdu, değişirdi pek çok şey.
Zaman geçse bile üstünden
Fısıltılarla geçti fark ettirmeden.
Alt tarafı zamandı
Fısıltıları boşlukta anlamsızdı
Çok şey ummadan sanki hayat daha kolaydı
Hayat bir gamsızla belki daha kolaydı.
En güzeli gamsızın kendisi olmaktı.
Boşluktaki fısıltıların adı oldu gamsız.
Çok vardı ama hiç yoktu
Çok konuşurdu ama sonra yok olurdu
Sözcükleri tutturmak isterdin bir mandalla
Ama nafile…
Kuzeyden esen soğuk rüzgarla uçuşan Dolores’in çamaşırları gibi kuruyup giderlerdi bir başlarına ve dayanamaz olunca konuşurlardı ancak;  hırslı rüzgarla.
“Güneşten solsa rengimiz
Arkamızdan sıcaktan öldü dersiniz.
Soğuktan buz kessek
Uyandıranı da mı yoktu dersiniz.
Siz zaten tek söyler geçersiniz.”

Sen gamsız, az sitemkar, çokça riyakar
Boşa mı geçti bunca zaman?
Zahar Usta’yla Oblomov’un anlamsız atışmaları gibi
Boşa geçmiş mi zamanın, bir dinle
Dinle bakalım kelimeler uçuştuktan sonra havanın sesini
Üç beş kelime kaldı belki de geride
Üç beş ya da daha çok
Ne fark eder!
Onlar hayatına anlam katmak için yeter mi ki?
Onlar seni sen yapan birkaç ana dönüşür mü ki?
Bir gün, yıllar sonra, o ayırt edici birkaç “şey”
Sende beni çağrıştırır mı
Ki?

Unutsun
Dediler
Direndi
Tutundu
Hayata
Aklınca
Hayata
Akınca,
U-nut-tu.
“Az mı sevmiş?” dediler, büyükler.
“Hayır.” dedi Minik El.
“Zamanla büyüdü o minik el.” dedi Minik El.
“Geçmiş küçüldü, Minik büyüdü, yollar değişti, sevmenin rengi değişti, çeşitlendi.”
Biraz sabır, bol meşakkat istermiş sevginin elleri.
Zamanı yakalamak mutsuz ettiğinden
En mutlu anı yakalayıp sıkı sıkıya tutunmak gerekti hayata
Hayat sana çalım atsa da
Bu bir oyundu oynanan paslaşarak
Sen sağlam bir kaleciydin
Bense yarı gamlı bir hakem
Takip etmeyi bıraktım inceden.
Rakip yokmuş bak karşıda
Penaltılar hep gitti boşa.
Ömrü veren sen
Aşkı veren sen
Bir parça adaletsizlik olmuyor mu
Hepsini tek seferde, tek nefeste gizlemen?

ÜZÜLME/SÖYLE NASIL SEVDİN SEN ONLARI?

ÜZÜLME/SÖYLE NASIL SEVDİN SEN ONLARI?:

IMG_1690

Tüy gibi hafif hissedersin bazen
Bir kör gibi dipçiğini yerlere vura vura sürüdüğün bastonundur tek silahın ve rehberin
Uğultular yol açar önünde
Derin, engin okyanusun ortasındaymışçasına
Sihirdir sana yolunu açan sihirbaz değil
Nereden geldiği hiç belli değil.
Aynı kelimeyi üç defa fısıldarsın kendi duyacağın şekilde
Hayır, haykırırsın ama kimsenin duymayacağı şekilde
Asla
Duymamalıdır hiç kimse.
Ondan önce bilmemelidir kimse
Ne hissedip
Neden özlediğini.
Bir his midir yoksa biri midir özlediğin?
Hissetmek için önce
Derin düşünmek gerek
Ve özlemek için
Önce terk edilen olmak gerek
İyisi mi sen doğru kelimeyi ara önce
Doğru kelime
Doğru his
Doğru endişe
Adı endişe olsa bile

Küçük şeylerden büyük hikayeler çıkardın kendince
Ne çevren ne şartların el verdi sakin bir kalple yoluna devam etmene
Karşılaşma ihtimaliyle beraber gezdiğimiz yollarda yürüdüm sessizce
Daha dün senin mahallendeydim keyifsizce
Günün birinde dar bir patikada karşılaşma ihtimali vardı fikrimde
Ne şartları ne çevreyi önemseyecektim bu haliyle
En hüzünlü aşkın platonik aşk olduğunu keşfettim bir vesileyle
En hazin, unutulmaz ve şairane
Şair olunmaz, doğulurmuş bir kere
Senden öğrendim tek seferde.

“Üzülme
Üzülme
Üzülme”

Doğru kelime bu işte
Üzülme sakın
Üzülme olan biten hiçbir şeye.
Sen oldun bitti artık.
Üzülme ettiklerine.

Bir an seni getirdi aklıma
Sonra unutturdu bir anda
Üzülmüyorum artık
Bok gibi sevdim
Ne de olsa.
Gün geçirmek için birlikte gün geçirmek gerekmiş
Beni okuman gerekmiş, başka kimseyi değil.
Ve beni oku başka kimseyi değil
Kapatmış olduğumda gözkapaklarımı
Araladığımda dudaklarımı.
Burun deliklerimin çektiği havayı takip et
İyice bir düşün şimdi
Bir esrarı yoktu ki yerdeki izmaritlerin.
Ama söyle nihayet hissettiklerini
Bir bütün olarak mı yoksa teker teker mi sevdin sen onları?
Söyle nasıl sevdin sen onları?

HER ŞEY BİLDİĞİN GİBİ / YAPMAMAYI TERCİH EDERİM:

HER ŞEY BİLDİĞİN GİBİ:

Takvim yaprakları bir bir düşüyor
Günler bildiğin gibi
Saatler bir bir geçiyor
Anlar bildiğin gibi
Kelimeler ağzımdan süzülüyor
Dudaklarım söz vermiş gibi
Vücudum her geçen gün eriyor
Senin söylediğin gibi
Ben sadece yaşıyorum
Tek bildiğim şey buymuş gibi

En derinden
Derin düşüncenin sırrını ararken
Kendimi bulmuşum gibi

Her
Adımında arkandayım
Çok
Uzaklarda olsam da

… TERCİH EDERİM:

Dilediğim gibi yaşamayı
Boyunduruk altına girmemeyi
İstediğime sövmeyi/İstediğime gülmeyi
Tepkisizce yaşamayı/Gerekse bile konuşmamayı
Erken kalkmamayı
Serin serin oturmayı
İnsanlarla uğraşmamayı
Ne sevincimi, ne üzüntümü göstermemeyi
Hayatla bir başına çok zor mücadele ettiğimi belli etmemeyi
Yağcılık etmemeyi
Böbürlenmemeyi
Mış gibi yapmamayı
Minnet etmemeyi
Ama her mihnetin sırf senden geldiğini bilmenin rahatlığıyla tüm dünyaya çalım atmayı
Kolay kolay gücenmemeyi
Birdenbire küsmemeyi
İnsanlığım ve ideallerim arasına sıkıştığımda
Hep doğru kararlar verebilmeyi
Dünyadaki bir sürü haksızlığı görmezden gelmeyi
İnsanın özünde varolan vahşi tarafın bir kez ortaya döküldükten sonra
Onu bir zalime çevirdiğini bilip de görmemeyi
Ve aynı karanlık tarafın kendi içinde, derinin altında bir yerlerde saklı olduğunu hiç öğrenmek istememeyi
Ama her kavşağın, her çetin virajın muhakkak sana çıktığını bilmeyi
Ondan hoşlandığımı ama seni sevdiğimi belli etmemeyi
Mimiklerimi heyecansız zaptetmeyi
Eksikliklerimi daha da eksiltmemeyi
Yanlış tercihlerimle hayatımı bir çıkmaza sokanın kendim değil kaderimin olduğunu
Ve madem yazılmış  o halde varsaydığım alınyazımı kabullenip onu izlemeyi
Aksi takdirde süründüreceğine ikna olmayı
Kısaca kaderimi sevmeyi
Ve gerekirse eğer yaşamaktan vazgeçmeyi
Ama gene de giderken tek seni sevmeyi
Her zerremle tercih ederim
Gelmiş geçmiş insan cinsinin en yalnız, yaradılıştan ve talihsizlikten soluk bir umutsuzluğa eğilimli örneği Bartelby gibi

…olmayı  çok isterdim tüm kalbimle.

İyi bayramlar dilerim.
Şimdiden.
Erkenden.

SELİMİYE, MARMARİS – SÖYLE NELER YAPMIYORSUN?

SÖYLE NELER YAPMIYORSUN?:

20140627_110411

Bir gece öncesinden kendine vermiş olduğun bütün o sözleri, sabahına unutuyorsun.
Berbat besleniyorsun.
Çok fazla sigara içip, çok alkol alıyorsun.
Paranı çarçur ediyorsun.
Borçlarını ödemek yerine erteliyorsun, tıpkı hayatını bir bütün olarak ertelediğin gibi.
Kısaca hayatınla ne yapacağını hiç bilmiyorsun.
Doktorun vermiş olduğu hapları avucuna her koyuşunda değerli elmaslarını kendisi gibi değerli bir mücevher kutusundan çıkarıp gözleriyle okşayan sonradan görme zenginlere benziyorsun.
Ama hapı yutuyorsun.
Ama akşam ne yiyeceğini bilmiyorsun.
Buzdolabında ne var ne yok, onu bile bilmiyorsun.
Biraz fazla boşvermişlik olmuyor mu?
İncittiğin kız arkadaşının gönlünü almayı umursamıyorsun.
Biraz ayıp olmuyor mu?
Bir aile kurmak istediğine karar veriyor
Sonra…
Şerefli bir ölüm dileyip, bedenine değer vermiyorsun.
Bazı geceler hiç uyumuyorsun.
Bazı günler hep uyuyorsun.
Bazı günler ve geceler hiç evden çıkmıyorsun.
Saatlerce televizyona bakarak günleri ve geceleri tüketiyorsun.
Her defasında saat takmadan ya/ya da güneş gözlüğünü almadan dışarı çıkıyorsun. Bazen bunlara cep telefonunu da ekliyorsun.
Tüm randevularına geç kalıp, başının kelleşmeye başlamış yerleri kızarmış vaziyette eve dönmeyi başarıyorsun.
Bu halinle şapşal ama tatlı görünüyorsun.
Günlük fallarını okuyor ve tüm o zırvalıklara inanıyorsun.
Bir bebek gibi.
Tabiatının özünü burcunun özelliklerine bağlıyorsun.
Bir ahmak gibi.
Bazen oburca yemek yiyorsun, bazen tek lokma yemek istemiyorsun.
Tüm dünyaya karşı hiddetlendiğin anlar oluyor.
Özellikle kızdığın, itinayla seçtiğin ülke başkan ve başbakanlarına küfürler yağdırıyorsun, kendininki de bu listede.
Bazen herkes canını sıkmayı başarıyor, bazen dünyayı umursamaz oluyorsun.
Zenginleri çok snop ve kibirli, fakirleri gariban ve anlaşılamaz buluyor, orta sınıfı ahlak kumkuması ilan ediyorsun.
Kabul et bir sınıfa bile dahil değilsin şu aşamada.
Kabul et kafanda inşa ettiğin çok sağlam bir kast sistemi var.
Ve tüm bunları düşünmekten kendini alıkoyamıyorsun.
Sınıf atlamanın imkansızlığından bahsedip duruyorsun.
Bir sürü şeyin imkansızlığından bahsedip duruyorsun.
Önce Yahudilere kızıyor, sonra zamanında sana iyiliği dokunmuş Akşoti’yi düşünüp canlı cansız tüm Araplara kızmayı yeğliyorsun. Hep bir suçlu arıyorsun. Sonra vicdanın sızlıyor Edward Said’i düşünürken. Onun ve Daniel Barenboim’ın tüm çabalarının bir pul gibi harcandığı düşüncesi canını sıkıyor. Dünyanın anlamsızlığına karşı gıkın çıkmıyor.
Çünkü dünya anlamsız bir yer.
Uzun zamandır bu böyle.
Bilip de bilmezlikten geliyordun sadece.
Çünkü değiştiremeyeceğin bir sürü şey var.
Etrafındaki insandan çok yalakanın varlığından belli bu.
O konuda hiçbirine kızamıyorsun, nedense!
Biliyorsun ki herkes birine inanmak istiyor.
Tanrı her zaman avutmuyor.
Çok var ama çok yok.
Sırtını dayamak kuvvetlice etten kemikten bir insana
Duvara dayar gibi, istediğin buydu.
Onlarsa hep vardılar.
Arkasız yürünemeyeceğini dahi bilenler olarak, bırak koşmayı
Onaltıncı yüzyılda, onyedinci yüzyılda, onsekizinci, ondokuzuncu, yirminci ve son yüzyılda, Fransa’da, İtalya’da, Türkiye’de, her yerde.
Şiir sanatının efendisiz yaşayamayan saray şairleri gibi.
Malherbe’in kemikleri sızlamakta mıdır ki?
Bir şairin kalbi bir başkasının aşkı için de atardı belki, sevişen iki kişinin aracısı olunurdu belki.
Kim bilir?
Şimdiyse gerçek ustasını bulamamış çırakların dönüştüğü çaylaklar ordusu var karşında ve sen de onlara dahilsin.
Değiştirebilecek misin ya da yok edebilecek misin bunca pespayeliği, kendininkiler dahil?
Gık.
Söylediklerin arasında iyiye giden bir şey var.
Yapılan iyiliği unutmamışsın.
Akşoti’yi de.
Bu iyiye işaret.
Merhamet ve minnet duygularının karışması bile bir şeydir.
Kötüye giden bir sürü şeyin yanında ve tam karşısında tek bir şey varmış.
Ve sen varmışsın.
İyi ki varmışsın.

SELİMİYE:

image

Marmaris merkezden bir saat uzaklıktaki Selimiye Koyu ve Köyü artıları ve eksileriyle tam karşımda. Artı çünkü sakin ve huzur veriyor. Eksi çünkü sakin ve huzur verdikten kısa bir süre sonra aşırı sükunet ve fazla huzurdan “Huzursuzluğun Kitabı”nın dışarıda fırtınalar kopmamasından ötürü, insanın beynini kemiren saçma sapan düşüncelerin yansımasından meydana geldiğini düşündürtüyor ve benim üzerimde uzun bir pardösüm olmasa da gün geçtikçe dallanıp budaklanmış, salkım saçak olmuş huzursuzluklarım mevcut.

Burada insanlar fısıltıyla konuşuyorlar sanki. Çünkü hiç müzik sesi yok ve konuşmalar basık havanın da etkisiyle bir bulut gibi yağmadan bekliyorlar başımızın üzerinde. Bir yandan da o kadar iyi biliyorum ki başımın tam üzerindeki bulut benim atmosfere yaydığım basınçtan oluşup bekleşmekte ve mekanlar, insanlar çare değil benim ruh huzursuzluklarıma ve bıraksam sağanak halinde yağacak olan gözyaşlarıma.

İsviçre’den yatlarıyla gelmiş bir çiftle konuşuyorum. Motel ücretinden, odaların nasıl olduğuna kadar bilgilendiriyorum kibar çifti. Avrupa’nın kibar bir ülkesinin, kibar bir şehrinden gelen kibar tipli ve midye dolmasever(özür dilerim hangi kelime bitişik ya da ayrı bilemiyorum; acaba sever mi tamlayan olacaktı burada, bilen ya da bilgiç okuyucuya bırakıyorum son sözü) çiftiyle geçirdiğim sakin ve kibar diyalog üç ayrı çocuklu ve üç ayrı kocalarını evde ve işte bırakmış haftasonu kaçamağı yapan üç bayan tarafından bozuluyor. Kibar çiftimiz ve ben güneşlenmekte olduğumuz şezlonglardan bu bayanları dinliyoruz. Gelmeden hepsi de saçlarını boyatmış ve taratmışlar. Değişen saç renkleri iltifat konusu oluyor. Çocukları midye dolma ve sucuklu tost istiyor. Plajda harcanan Prada çanta iltifat konusu oluyor. Çocukları midye dolmalarının ve sucuklu tostlarının yanına kola ve ayran istiyor. İsviçre’den gelen çift ve ben kendimizi mekanın ilk sahipleri olarak hem ev sahibi hem yaşlanmış hissediyoruz. Bir tanesinin eşinin korkunç kıskanç olduğunu öğreniyoruz. Bizi çok ilgilendirmiyor kıskanç bir eş. Hele ki İsviçre’de uzun yıllar yaşamış çiftimizin batı medeniyeti ve kıskanç eş kavramlarını çok fazla bağdaştırıp, içselleştirdiğini düşünemiyorum. Neden tüm bunları dinlediğimize gelinceyse denizin bile ses çıkarmayıp, sessiz sessiz karaya dokundurmasından ve dolayısıyla bizim her sesi duymamızdan kaynaklı. Bir tanesi de ismini ısrarla belirtmekten kaçındığı bir hastalıktan muzdarip olduğundan beri gamsızlaştığından bahsediyor. Sonra da o hastalığı edinip evcilleştirdikten sonra(bu benim yorumum evcilleştirmek filan), hayata bakış açısının nasıl değiştiğinden bahsediyor. Çocuklar ara ara mızmızlanmaya, madde madde isteklerini belirtmeye geliyorlar. Kibar çift ayrılıyor aramızdan, benimse uykum geliyor. Yeter ne çok dinlemişim ben sizi.

20140627_110816

Sahilde yürüyüşe çıkıyorum. Önce koyun güneyine doğru yürüyorum. Aurora(restorandır kendisi, bir versiyonu için bkz.Endora)’nın önünden geçiyorum. Yatları ve yatseverleri seven bir restorandı kendisi ve bunu da hiç gocunmadan söylerdi. Derdi ki; “Varsa pulun, çoktur kulun”, dolayısıyla da sizde gocunacak hal bırakmazdı ve zaten en başından tavrını koyup, mesafesini koruduğundan baştan boş verip yolunuza giderdiniz aklın yolu henüz birken(baştan rencide olmanın verdiği hafiflik çok baştan çıkarıcı olabiliyor sonradan). Sardunya restoranının önüne geldiğimde ise nedense baş garson olarak tasavvur ettiğim garsonlardan bir tanesi tam ben önünden geçerken akşama tüm masalarımız doldu diyor. Sesinde gurur var azcık, azcık böbürlenme ve bir tutam da büyüklenme. Burayı da defterden siliyorum. İnsanları muhatap alıp konuşsam, değer mi söyle? Güney bir tuhaf, kuzeye geçmeye karar veriyorum. “Parageda” el değiştirmiş ve şirin önlükler takan Oylum yok artık. Akşam yemeğimi kaldığım pansiyonun önünde demirlemiş teknenin uç kısmında bana özel hazırlanan özel sofrada yiyorum. Rüzgarın insana kendini güzel hissettirdiği anlar vardır. Bu onlardan. Zamana dursun dediğim anlardan biri budur. Bir andı geçti çok şey hissettirterek.

20140626_205448

Öğleni buluyor Selimiye’den ayrılmam. Dolmuşa biniyorum. En arka sıraya ve cam kenarına oturuyorum. Bir yandan da şoföre tembihliyorum beni iki otobüsüne yetiştirmek için inmem gereken yeri söylemesi hususunda. Sonra da dahiyane bir iş yapıyorum. Kulaklıklarımı takıp, müzik dinlemeye koyuluyorum. Önümde genç bir çift, yanımda genç bir oğlan var. Manzara, müzik, rüzgar hafif. Marmaris’e yaklaştığımı hissettiğim anda bir havalarla kulaklıklarımı çıkartıp kavşağı geçip geçmediğimizi soruyorum. Şoför dahil bir tam dolmuş dolusu kafa bana dönüyor ve kırk kez sordum diyen şoför doğrulanıyor bir bir. Yanımdaki çocuk da teyit ediyor ve benim yerime iki otobüsünü durdurmak için sağı solu arıyor. Ben mi? Tek tek sorulan soruları cevaplıyorum. Bir kadın ben hep döndüm döndüm size baktım, çok rahat görünüyordunuz, siz olmadığınıza kanaat getirdim diyor. Herkes bir şey söylüyor. Ben mi? Ben kendimi dolmuştaki benden fersah fersah endişeli kaygı küplerine emanet edip bu sefer tek kulaktan müzik dinliyorum. Yanımdaki çocuk bilet numaramı soruyor. Ona bilet almadığımı söylüyorum. Almamış diyor şaşkın şaşkın telefonun diğer ucundaki tok sese. Herkese teşekkür konuşmamı yapıp son durak olan garajda iniyorum. Şoför beni bineceğim dolmuş otobüsün kapısına kadar bırakıyor. Sanki bu sefer başarılı olmamı ister gibi.

Sesimin en nazik ve umursamaz tonuyla sorduğum beni neden beklemediniz sorusuna on dakika oldu dayanamadık kalktık diye kahkahayla karşılık veriyor yeni şoförüm. Saatime bakıyorum ve tam sekiz dakika geriden geldiğini görüyorum. Bir sonraki otobüse biletimi alıyorum umarım kaçırmam diyerek. Ben sizi bulurum diyor şoför. Derhal kendime güvenim geliyor gittiği yerden. Bir sürü lokanta var garajda ve ben rastgele bir tanesine oturuyorum. Benim için canla başla sağa sola telefon açan çocuk da orada. Beraber oturuyoruz. İsmi Fatih ve Bozburun’da dalış eğitmenliği yapıyormuş. Şoför haklıydı diyor kırk kere seslenmişler. Bozburun’a dalışa gelmez misin diyor. Ona efsanevi ilk ve son dalış hikayemi anlatıyorum. Hayatımda bir defa hayır Kızıldeniz’de değil, Ege Denizinde denemiş olduğum dalışta bir anda nasıl paniğe kapılıp bana arkası dönük olan eğitmene paniğe kapıldığımı göstermek için sırtını yumruklamaya çalıştığımı ve fakat sonradan düşündüğümde figüratif bir takım dans hareketlerine benzeyen el kol hareketlerimle amacıma ulaşamayınca ağzındaki maskeyi kaşla göz arasında can havliyle kopartırcasına çıkarıp yukarı yukarı diye anlamsızca çırpınışımı anlattığımda yanlış ellere düştüğümü düşünmekle beraber hakkımda bir takım fikirlere sahip olmasına da yardımcı olmaya çalıştım ve başarılı da olduğumu düşünmekteyim, tıpkı panikten ağzındaki hortumu çektiğim eğitmen gibi. Vurgun yiyorduk az kalsın demişti. Çıktığımda sakinlemiştim. Aşağıda da bir şey görmedim. Görecek halim de yoktu zaten.

Sekiz dakika geriden gelmeyi tercih eden saatime bakıyorum ve konuşurken konuşurken vaktin geldiğini anlıyorum. Hesabı ödemek için masadan kalkarken bana ara ara ama dikkatli daikkatli bakan amcanın yanından geçiyorum. Kendi yaptığı boncuğu koluma dolayıveriyor nereli olduğumu sorarak. Fethiye diyorum. Buradaki, bizim Fethiye mi diyor. Başka Fethiye mi var diyorum ve dedikten sonra da tuhaf bir şüpheye düşüyorum bir başka Fethiye daha mı var diye. Bakışıyoruz. Karşılıklı bipolarlaştık bile. Ben tam Fethiyeli bile değilken neden az bir kısmımın ait olduğu yere memleketim dediğimi düşünmeye çalışıyorum bir parçam da Giritliyken ve ben ısrarla Girit’i hiç görmemişken. Yurt fikri abartılmış bir mefhum olabilir mi acaba? Bazen yersiz yurtsuz olmak daha iyi geliyor. Nerelisin? Gözlerimi kapatıyorum. Kendi etrafımda dönüyor duruyorum. Duvarda asılı olan dünya haritasında parmağımın uzandığı ilk kara parçası yerim olsun yurdum olsun diyorum. Okyanuslar çıkar bana hep. Ben dalmadığım sürece iki taraf için de sorun olacağını sanmıyorum. İyisi mi yarım pirinçlik aklımı başka şeylere kullanayım diyorum. Boncuğumla ayrılıyorum restorandan sonra da Marmaris’ten.

KALİMNOS

20140707_124209

Kali Mera:İyi günler

Kali Spera:İyi Akşamlar

Kali Nichta:İyi Geceler

Yammas:Selam

Parakalo:Lütfen

Efkarysto:Teşekkürler

Nai:Evet

Ohe:Hayır

Oraya:Harika

Kala:İyi

Poli kala:Çok iyi

Bravo:Bravo

Endaksi:Ok

Poso kani?:Ne kadar?

Yatee?:Neden?

Ti kanis?:Nasılsın?

Pou?:Nereye?

Voithia!:Yardım et!

Sagapo: Ti amo

Turkiya?:Karşı yakadan mı?

20140707_123959

20140707_105043

Adalar sayesinde birkaç kelime Yunanca öğrenmiş bulunmaktayım. En çok da Fedon sayesinde “sagapo”nun sırrını çözmüş mutlu azınlıktanım. Bir çeyrek Girit kanım sayesinde ise türlü çeşitli otun takipçisi ve zeytinyağlıların müdavimiyim. Sizlerle de kalan basit ve günlük konuşma dilinin nazik ve çok işe yarayan kelimelerini paylaşayım istedim. Bu kadarı bile yetiyor. Zaten ada halkları İngilizce olarak vaziyeti idare edebiliyor yedisinden yetmişine, zaten ondan da iyi Türkçe biliyorlar. Yukarıdaki birkaç kelime Yunanca ise benim yanıma kar kalıyor.

Arkamdan koşar adım gelmekte olan şeyin kendimin olduğunu görüp de uyandığım bir sabahın erken saatlerinde Kalimnos’a gitmek üzere yola çıkmak için daha iyi bir neden düşünemiyorum. Denizler, okyanuslar, karalar yetmedi çöller aşanların da bir sabah benzer bir rüya görmüş olabileceklerine dair çok derin hisler oluşuveriyor içimde bir anda. Sonraki bir anda ise hepsi geçiveriyor. Anlar anları tutmuyor. Ahh ne kadar yazık!

Otuz deniz mili yani yaklaşık elli ya da altmış kilometre hızla Ege’deki fırtınanın son gününde açıklardaki çok büyük sayılmayan ama gene de hızlı feribotun bir sağa bir sola kıvrılırken camlarına vurmakta olan ve bir parça da acımasız görünen dalgalarını aşa aşa varıyoruz Kalimnos’a. Bir sürü adacıktan geçiyoruz üzerlerinde yerleşim yeri olmayan. Açıklarda bir sürü yelkenli var. Bir parça daha uzakta ise yük gemileri. Hiçbir şey hissettirmiyor uzaktaki varlıkları içlerinde canlıların olması da.

Keçilerin pardon dağcıların rağbet ettiği bir ada Kalimnos. Feribottan iner inmez geçtiğiniz gümrükten indiğiniz anda merkez Pothia tarafından karşılanıyorsunuz. Dodekan(Dodekanisos) yani Yunan Oniki Adaları arasında yüzölçümüyle dördüncü sıradaki ada oldukça kurak ve dağlık. Ekim’in ortasında başlayacak olan dağcılık ve tırmanış festivalinin afişleri var. Şimdiyse imkansızmış gibi görünüyor güneş bu kadar yakarkan. Bizim taşralarımızda bile görmediğim kadar eski binalar devlet kurumu olarak hizmet veriyor. Fakat çalışanlarla turistleri ayırt etmek güç çünkü hepimiz bir giyiniyoruz. Parmak arası, şort ve askılı blüz. Turizm ve enformasyon bürosunu buluyorum aynı sıradaki ve içeriye giriyorum. Benden önce gelmiş olan farklı milletlerden insanlar enformasyon almak için bekleşiyorlar ve fakat tek bir enformasyon veren var ve çok hoş bir bey ve solak ve düzgün bir İngilizcesi ve kibar bir aksanı ve güzel bir yüzü ve hoş bir fiziği ve yüzüksüz bir sol eli var. Adını soruyorum. “Yiorgos” imiş. Yüzünü çevreleyen bir parça da sakalı var ve bir pazartesi sabahı için güleryüzlü olması da cabası. Her neyse Yiorgos(Yorgoş olarak telaffuz etmişti) beni yeterince bilgilendiriyor ve şehir turundan önce birkaç müze gezmek üzere sahillerinde yürümeye başlıyorum. Free shop fiyatına alkol ve tütün maddelerinin satıldığı bir sürü market var. Fiyatlar çok makul. Heryer ouzo, heryer Yeni Rakı. Bir sürü kafeterya yanyana dizilmiş, bir sürü kahve var yerli amcaların oturduğu. Bizdeki kahvelerden farkı onların da turist gibi oturup kağıt oynamadan kahve, çay ya da ouzo içip fazla sohbet etmeden geleni geçeni izliyor olmaları. Karşılıklı bakışmakla yetiniyoruz, o kadar. Balıkçılar var tezgahlarında balık çeşitleriyle; ahtapotun kilosu on euro. Alınmaktan çok poz poz fotoğraf karelerinde ölümsüzleşmekle meşguller. Yabancı turistlerin en sevdiği şey sergideki ölü ahtapot fotoğrafçılığı. Tezgahlardaki diğer balıklarsa alıcılarını bekliyor ve kursaklara karışıp balçıklaşmadan tek kare pozun içine bile giremiyorlar. Sıradan ve benzer yığınların içinde, kendi gibilerin içinde, kiloyla tartılıp nasıl yenilmek istedikleri bile sorulmadan kah kızgın tavada alt üst edilerek, kah buğulama olsun diye içine çevresine patates domates soğan yerleştirilerek, varlıklarına şükran bile duyulmadan gönderiliyorlar mideye.

Kalimnos Ev Müzesi, Dünya Deniz Müzesi ve Arkeoloji Müzeleri gezilecek yerler arasında. İlkinde geleneksel kıyafetler, ev araç ve gereçleri, eski zaman fotoğrafları ve genel olarak kadının evindeki ve sokaktaki yaşamına dair ne varsa sergilenen bir müze. Eskiden yüzük takmazlarmış evlendiklerinde. Bir kadının evli olduğu yemenisinden ayırt edilirmiş. Evli olanlar kartal motifli baş örtüsü kullanırmış. Peki ya evli ve fingirdekse. Düşüncelere dalıyorum:”Bu adada doğmuşum. Ailem buralı. Sünger avcısı bir kocam var erken yaşta evlendirildiğim. Hiç sevmiyorum onu. Sevmek nedir bilmiyorum ki. Kimse öğretmemiş. Ama fingirdekliği ve başörtüsü kurallarını çok iyi biliyorum. Başörtüm evlisin diyor, ruhum herkesle flört etmek, herkesle fingirdeşmek istiyor. Adaya dışarıdan gelen erkeklerden alamıyorum gözlerimi. Daha sadece onsekiz yaşındayım. Ama işte başörtüm şey. Ney ney?”

20140707_110848

20140707_110930

20140707_111545

20140707_110939Süngerler ve sünger avcılığı adanın halen daha en önemli geçim kaynağı. Hediyelik eşya olarak satılan sevimsiz magnetolar, ray ban taklidi gözlükler ve yöre desenli tuzluk biberlikler dışında götürülebilecek en makbul hediyeler belki de.

SAINT SAVVAS:

20140707_123520

Aziz bizde bilinen, Agios ise Yunanca bilinen adı. “Aziz Savas”:Kurtarıcı, iyileştirici, çileci, koruyucu aziz. Adanın en tepesinde mezarı. İster uygun fiyatlı motorsikletler(günlüğü on euro), ister marka marka değişen araçlarla(günlüğü 35 euro), hiç olmadı merkezden on euro’ya götürüldüğünüz şehir turu kapsamında gezilip görülecek ve buna değecek bir yerde yatıyor Saint Savvas. Ada ayaklar altında ve ben ne yazık ki canla başla mikrofondan konuşan tatlı Yunan kızını bile ne çirkin sesi var diye eleştiren orta sınıf olup bunu söylediğinde hiç hoşlanmayacak olan kendi bülbül sesli bir araba dolusu Türk ve Kürt vatandaşı ile beraberim. Benim de dahil olduğum ve eleştirmeyi en iyi, en çok bilen en yüce sınıf olan sınıfım para bulup, şöhret bile olsa değişmeyecek bu yadırgatıcı huyları ve kendi aralarında hep alkışlanmaktan doğruyla yanlışı bulmaktan çok uzak insanlar topluluğu olarak hep olumlanırlanıyorlar her zaman olduğu gibi. Hayata espri kattığını sanıp, otla bokla dalga geçer böyleleri. Ve cidden gerzekçe sorular sorar dururlar: “Ben geldiğimde rahibeler vardı, şimdi neden yoklar?” gibi. Hepimiz biliriz o andan sonra o beyin caka sattığı kızlarının yanında burada bizden önce bulunmuş olduğunu.

Zangocu olmadığından çalmayan çanları, Aziz’in yattığı ve ona bağlı mum dikilip adak adanan bir bölme, bir şapel ve küçük küçük evlerden ibaret burası. Bir çeşit manastır kompleksi. İçeri girerken sepetin içindeki etekleri giymek gerekiyor eğer kendi etek boyunuz kısa ise. Rehber kız Savvas’ın mucizesinden bahsediyor. İyileştirici gücünden ve camekanlı bölümün önünde şimdi dünya gözüyle yansıyan görüntüsünden. Evet yansıyor. Ben gördüm. Göz yanılsaması mı, bilemem. Ben birşey bilmiyorum zaten.

Saint Savvas’ın olduğu camekanla kaplı bölüme geliyorum kalabalığın içinden süzülerek. Yüzünü bir örtüyle kapatmışlar. Örtü artık yüzünün şeklini almış sanki. Bir anda otobüs dolusu çılgın kalabalık yok oluyor ve ben nereye gittiklerini anlamıyorum bile. Biz yalnızız. Hiç ses yok. Beynim boşalıyor sanki. Başkalarının benimle aynı hisleri paylaşmaları için ben olmaları gerek, şu an, şimdi. Benim gözlerimden bakmaları gerek ya da benim hislerimi sihirli bir şekilde anlatmam gerek. Çok zor. Ama kıyamet gününe kadar ruhlar dolaşıyor. Bir perde var aramızda, inceden bir tül. Tülün gerisindeki bir an benimleydi. Güçlü ruhların sahipleriyse yaşadıkları zaman diliminde seçilmiş nefs sahipleri.

Bir mum alıp yakıyorum diğer bir mumun aleviyle. Kumun üzeri apaydınlık oluyor. Biliyorum ne şekilde olursa olsun ben buraya tekrar geleceğim ve dileğimin gerçekleştiğini söyleyeceğim ve nefs sahibi olamayan ben dünyevi isteğimin gerçekleştiğini fısıldayacağım hiç utanmadan. Hiç utanmadan, hiç gücenmeden tekrarlayacağım ve bir mum daha yakacağım diğer gelişimde. O zaman çok çok uzaklardan gelmiş olacağım.

Bizimkiler üçer beşer yakıyorlar mumları ve gidiyorlar hiç para atmaya tenezzül etmeden. Halbuki bir euro beş mumunun namusunu kurtaracaktı.

20140707_122542

20140707_123356

20140707_122729

Deniz ve şehir manzaralı yatan bir başka erenlerden Yuşa Hazretlerinin türbesi vardır Anadolu Kavağında. İnsanı sersemletir kuşbakışı İstanbul manzarasıyla. Çöllerde geçen zorlu yıllar, açlık perhizleri, çilehanelerde yaşanan suskunluk yıllarından tek kelime etmeden sıyrılıp, aklına mukayyet olarak yaşamını devam ettirebilmek, insan sarrafına dönüşmeden insanları görebilme ve kabullenebilme yeteneği, adanmışlık, bunlar çok kolay şeyler değil. Bir kum parçası olmadan çok önce yaşadığın, seni oradan oraya sürükleyen ve hiç nefes aldırmayan rüzgarın önünde kah kum fırtınalarının içine dalarak, kah okyanuslar aşarak ulaştığın bir bilinmezde aslında olduğun ve dönüştüğün şeyden memnuniyetsiz olmak en büyük ceza, son büyük acı belki de. Kibir kibir kibir yok et kendini ki hiç böbürlenmeden seveyim kendimi. Peygamber sabrı değil sevgisi ver kalbime ki tahammül edebileyim bir sürü şeye. Sen dirlik ver artık yerinde olmayan kalbime.

Sıcaktan bunalanlar için Vilhadia’da mola verdik. Çok şirin halka açık plajları var. Şezlongsuz, konforsuz, kumun üzerine yayılı insanlar ecrimisil kaygısına düşmemiş işletme sahipleri ve uygun fiyatlı kafeleri ve bol tuzlu Yunan deniziyle hizmet veriyorlar müşterilerine. Masouri’den geçiyoruz. Burası merkezden daha güzel ve şirin. Denize girenleri almak üzere döneceğiz diyor rehber. Bir sürü pansiyon, otel, tatlı tatlı sohbet edebileceğin kafeleri var. Nihayet Telendos Adası’nı görüyoruz. Rivayetiyle meşhur genç kızı andırıyor diyorlar sanki varmışçasına gözleri, burnu ve ağzıyla. Myrties’ten beş dakika uzaklıktaki adaya motorlarla geçiliyor ve inan aklıma sen geliyorsun karşıya geçerken. Ama geçiş beş dakika ve sen saniyelerle oradasın. Sonra başka hayatlar, başka insanlar.

20140707_130447

Hiç daha küçük bir adada bulunmamıştım ve bir ucundan diğer ucuna kısa bir seyahat ada hayatı hakkında fikir sahibi olmanıza yetiyor. Kış geldiğinde üzerinde bir notla adanın kapandığını hayal ediyorum. Hayır, öyle olmuyormuş. Az kişiyle de olsa adanın adasında yaşam devam ediyormuş. Burada insanlar çok daha sakin ve huzurlu. Yığınlardan uzaklaştıkça insanlar huzur buluyor sanki.

Sayısız kilise ve manastıra ev sahipliği yapıyor ada ve bu haliyle Patmos’tan sonra Hıristiyanların ikinci Hac yeri olsa gerek Adalardaki, özellikle de Saint Savvas’ın varlığı bunu pekiştiriyor. Çan sesleri adanın merkezine iner inmez daha çok çalınır oluyor kulağımıza. “Dalgaları Aşmak”, dalgaları hissetmek… Kapkara güneş gözlüklerime rağmen yakıcı güneşe karşı siper ettiğim gözlerimle Pothia’dan yani zeminden yukarı doğru kaldırıyorum başımı. Saint Savvas kum gibi görünüyor.

20140707_155221

KOS, SİMİ, RODOS

PROLOG:

20140624_182236

Siz hiç Bodrum’dan başladığınız yolculuğunuzda Kos’tan geçip, Simi’ye vurulup, Rodos’ta bir sonraki rotayı düşünürken kendinizi Marmaris Selimiye’de buldunuz mu? Ben buldum. Ben karıştım. Hayat böyle bir şey sanki karışıp karışıp, karıştırıyorsunuz gittiğiniz yerdeki insanları da beraberinizde. Bu kadar.cık. Size söyleyeceğim süslü cümleleri bir sonraki süslü ve püslü kitabıma saklıyorum. Affola. Ama süslü fotoğraflarım var. Simi, kıymetlim. Selimiye, gözdem. Rodos’ta tarih vardı, Simi’de doğal romantizm, Kos’ta ise benzersiz bir rahatlık.

Kısacık bir anda tutulduğum bir adam vardı. Sanıyorum bensiz yaşlanıyor ve yaş alıyor. Aynı yere gideceğimize göre görüşmek üzere. Ama Simi’ye ben senden önce gitmiş olabilirim. Hep şaşırtanınım, ben. Hep tuhafınım, ben. Hem özleyen hem özletenin. Hem bekleyen hem bekletenin.

Keyifle yaz
Keyifli çal
Keyfince oyna hayatınla
Sonra acınla karıştır hepsini
Sonu iyi olur elbet.
Olmasa bile…
Kim kazanmış ki sonunda sen kaybedesin?

KOS:

20140624_111055

Dalgaları yara yara gidiyoruz Kos’a doğru. Hiç hesapsız ve plansız çıkılan seyahatlere özgü esriklikle umursamaz bakıyorum etrafıma. Bir sürü yerli ve yabancı turist, çoğunluğu günübirlikçi, adaya varır varmaz pasaport kontrolünden geçiyoruz uslu uslu hep beraber. Pasaport kontrolü sonrası adanın içine gelir gelmez ada nüfusuna kattığımız oranın büyüklüğünü anlıyorum. Yeşil pasaportlar gıcır gıcır parlıyor ve ada halkı biz Türkler’i pek seviyor. “Arkedaş, na-sil-sin?” deyip duran garsonların servisleri olağandışı ölçüde hızlı. Bir zamanlar Yunanistan’daki krize rağmen rehavet halinde olan Yunan halkı gitmiş, canla başla hizmet sektörüne hem emek hem her zevke göre şerbet veren Yorgo’lar gelmiş. Diğer adalarda ücretli olan şehir turu burada bedavave ben de en arkaya geçiyor ve geriden geriden adayı izliyorum oturduğum yerden. Her yaştan insanlar motorsikletlerle ulaşımlarını sağlıyorlar. Pek parizyen beyaz saçlı erkekler motorların üzerinde baloya gider gibiler. Kadınlarsa daha temkinliler. Birkaçını fotoğraflamaya çalışıyorum çekinerek. Beyaz saçlı beyler hemen gülümseyip poz veriyorlar. Bir gençse sol yanağını gösteriyor ve öyle poz veriyor. Hangi profilden iyi çıktığını bilen Yorgo beni sersemletiyor.

20140624_112630

Tıp biliminin babası Hipokrat’ın, öğrencilerine ders verdiği söylenen ağacın altında durup bekleşiyoruz. Sanki götürülmeyi bekliyoruz uzaklara. Ders vermek için ne kadar uygun bir yer olduğunu anlıyorum. Herkes oturup bakıp bekliyor.

Belediye Pazarına giriyorum. Burası da İtalyan kolonistlerce inşa edilmiş. Çeşit çeşit baharatçılar, manavlar, hediyelik eşyacılar var içerisinde. Bakmaktan insanın gözü doyuyor. Çıkışta ise sadece sağlı sollu iki kasası var sizi bekleyen. O da tuhaf bir şekilde yetiyor. Herkes seri bir şekilde ödeme yapıp ayrılıyor marketten.

20140624_134847

image

image

Çarşısının Bodrum çarşısından farkı yok. İki taraflı dükkanlar, kafeler, meydan, sıcak sohbetler… Ayaklarında şıpıdık terlik, g-stringlerinin üzerine çektikleri daracık şortlarla önümde yürüyen iki gay’e bir masadan laf atıyorlar. “They liked you.” diyorum. Bunun üzerine masadan dağılan dikkatleri bana yöneliyor. Yavaşlayıp beni aralarına alıyorlar. Beraber yürüyoruz çarşının bitimine kadar. Kahkahalar eşliğinde. Dialoglarımızsa hatırladığım kadarıyla şöyle idi:
-“Where are you from?”==>Neredensin?
-“Turkey.”
-“Turkia!”
-“Yes.”
-“Bakleva bizim.”==>Hiç çevirmedim.
-“Sizin.” ==>Hiç çevirmedim.
-“But raki is better than ouzo!”==>Ama raki ouzo’dan daha iyi.
-“No, ouzo is sweeter than raki, like you.”==>Hayır, ouzo rakıdan daha tatlı, tıpkı sizin gibi.
Bu cümlemden sonra bir sağ bir de sol yanağımdan öpücük kaptım, haberiniz olsun. Tatlİ dil yılanı deliğinden çıkartadabiliyormuş. Esnafı bizi izleyip eğlenirken buluyorum. Artık bana da laf atıyorlar. Dikkat çekmeyi başarıyorum istemeden de olsa.

20140624_115807

20140624_121647

Ada yönünü bilmediğim(hiç bilimsel değil) bir taraftan aldığı rüzgarlar sayesinde günlük yaşamı kolaylaştırıyor. Bu sayede serin serin gezebiliyorsunuz öğle sıcağında ve burası Bodrum’dan serin. İnsanları neşeli; sıcakkanlı Yunan halkı. Euro’dan yana şikayetlenen, porsiyonları büyük tutan, fırsatçılık nedir bilmeyen, tatlı gay’leri olan, ummadığım kadar çalışkan ve hareketli, Adalar’a gelmeyi manasız bulan beni bile hiç hayal kırıklığına uğratmayan, ha bir de çapkın çapkın beyleri olan son derece fingirdek karalarmış bu Adalar. Bir arkadaşım son Fransız Cumhurbaşkanına istinaden Fransız erkeklerini toptan fingirdek ilan etmişti ve dolayısıyla da tüm Fransa’yı. Benim favorimse Adalar. Üstelik tatlı çapkınlar.

Deniz Fenerine tırmanıyor çocuklar. Kedi gibiler. Uzaktan vahşi görünseler de çocuk işte hepsi nihayetinde. Bir tanesi üzerine birkaç beden büyük gelen mayosunu tuta tuta atlıyor aşağıya. Fotoğraflarını çekmek için bekliyorum bir köşede. Hemen farkına varıyorlar ve öpücük yolluyorlar atlarken. Bir tanesi ise bağırıyor: “Welcome to Greece!” “Hoş bulduk” diyorum ben de.

20140624_143725

SİMİ:

Akşam üzeri Simi’ye doğru yol alıyoruz. Canım güvertede olmak istemiyor. Yanıma oturan Yunanlı kadınla konuşmaya çalışıyoruz. Bana telefonunun ekranını gösteriyor. Turkcell yazıyormuş. Neden der gibi soruyor. Bir yudum İngilizce bilmediğinden anlaşamıyoruz. Ama Simi dediğimde beni anlıyor ve düzeltiyor hemen. “Siii-mi!” Böyle daha hoş geliyor kulağa sanki: “Siii-miii”. Ben de Kos’tan kendi operatörümle konuşmuştum telefonum yurtdışına açık dahi olsa. Her şey o kadar iç içe ki Adalar’da; milliyetin, dinin, yemeklerin, içkin, gsm operatörlerin, aptalca çılgın dolu geçmişin… Hiç yabancılık hissetmeden ülkem dışında bulunduğum tek kara parçalarıdır Adalar.

20140625_084136

image

20140625_083346

Güverteye çıkıyorum İngilizce anonsu duyunca. On beş dakika var diyor limana varmamıza. Sağ tarafımızda sadece bir kara parçası var ve onun da üzerinde yerleşim alanı yok. Karşıda da su hariç bir şey göremiyorum derken kaptan motoru durduruyor . Pa-pa-pa-pa sesler geliyor motordan. Azar azar sağa kıvrılıyoruz. Sanki bedenlerimiz de kaptanın manevrasıyla kıvrılıyorlar. Gövdemden bağımsız pek değerli başımı sağ tarafa doğru çevirdiğimde, ki aynı anda herkese de bakabildiğimi ve hemen hemen herkesin tepkisinin aynı olduğunu görüyorum, henüz daha uzakta olan Simi’yi görüyoruz. Çepeçevre dağlarla çevrili, şipşirin evlerle bezeli bir koy burası. Kimse memnuniyetsiz değil ve meraklı gözler azar azar yaklaşılan karaya doğru hiç tedirgin değil. Kucaklaşmamıza az kalmış eski bir tanıdığı görecekmişçesine bekliyoruz. Yüzüme bir tebessüm yayılıyor. Çok hoş bir yer burası. Gemiden ilk inen benim. Karşımda bir sürü karton tutan insan var. Ben nedenini bilmeden tek bir tanesine yöneliyorum. Bembeyaz saçlı ve dişleri yer yer dökülmüş Nikos’la limana sadece yedi dakika uzaklıktaki pansiyonlarına gitmek üzere yola çıkıyoruz. “Manos en meşhur tavernasıymış buranın.” diyorum. “Evet ama adamı kapitalist yapar böyle bir yer, çok pahalı, 60-70 euro bir kişi.” diyor. Sonra duruyor, vicdansızlık ettiğini düşünerek nazikçe ekliyor: “Balıkları çok tazedir Manos’un.” diyor.

20140625_074040

Yedi dakikalık yürüyüş mesafesinde ulaştığımız evde eşi Eva ile tanışıyorum. Beraber yaşlanmış bir çift onlar. Üst kattaki boş bir odayı bana veriyorlar. Oda dediğim dört kişinin rahatça kalacağı bir ev. Duvarlardaki fotoğraflara bakıyorum. Çok güzelmiş Eva, şimdi de hoş. Nermin Bezmen’e benziyor. Uzun, kumral saçları var. Asılı duran haçlar bizim nazar boncuklarımızı hatırlatıyor. Hiçbir dini figür beni rahatsız etmiyor. Hepsinin bir kutsaliyeti var. Çanlar çalıyor devamlı. Zangoçlar çalıyor. Bizde müezzinlerin işi daha zor. Uyur uyanık, gece gündüz, saniyesi saniyesine, makamlı nameli minbere çıkıp okumak öyle kolay değil. Çocukken kabus gördüğüm gecelerde ezan sesiyle uyanır kikirderdim yorganın altında gizli gizli. Müezzinin uykulu sesini duyunca onun daha zor durumda olduğunu düşünürdüm. Bazısının sesi çatlak çatlak çıkardı. Bana kendimi şanslı hissettirirdi. Küçük şeylerden büyük mutluluklar duyduğum zamanlardı o zamanlar. Sonradan geçti hepsi. Müezzinlerin ruh ve uyku durumuna göre çıkan sesler artık hiç beni etkilemez oldular. Duyuyor, dinliyor ama hiç hissetmiyorum.

Şehir turuna rastgeliyorum. Sanki beni bekliyor kalkmadan. Arka tarafta gün var sanki. Bir sürü kadın ve çocuk doluşmuşlar. Gürültü kıyamet. Bense şoför ve rehber arkasına oturuyorum yanımda nereli olduklarını bilmediğim bir çiftle. Ama arkası Türk grubu. Yunan müzikleri çalan şoför Zorba’daki Anthony Quinn’in yaşlanmış hali. Hayatından zevk alıyor besbelli. Rehber mikrofon kullanmaya fırsat bulamıyor çünkü arkamdaki grup çığlık çığlığa. Çocuklar olunca diyeceksiniz değil mi? Bense size “Hayır.” diyeceğim. En büyüğünden. Çünkü çocuklar uslu, çocuklar şaşkın. Kadınlar bağırıyorlar hiç durmadan. Siz hiç tehlikeyle burun buruna gelmemiş iki elin parmağı kadar kadının çığlık çığlığa bağırışlarına maruz kaldınız mı? Her şeye, herkese bağırıyorlar. Şoför gaza gelip bize iki tur attırıyor. Müziği sonuna kadar açıyor, o açtıkça kadınlar daha yüksek sesle bağırıyor. Nereye mi? Halka, kahvede oturan insanlara, Manos’a bile. Akşam sana geleceğiz diyorlar. Böylelikle benim de Manos’a gitmeme kararım netleşiyor. Her turda “En büyük kaptan bizim kaptan!” diye çığrınıyorlar. Çok büyük bir tekneleri var; ama o da ne? Uzaktan onlarınkinin üç katı bir başka tekne yanaşıyor yanlarına tüm azametiyle. Bizimkilerde ona bağırıyorlar kendi kaptanlarına teknelerini göstererek “Hayyyııırrrr, gelmesin, bizi gölgelemesinn.” Seslerindeki hayal kırıklığı ve üzüntü, evlat acısına eşdeğer sanki. Kendi aralarında konuşuyorlar. Bir tanesi yeni bir bluz almış. Öteki rahat duramadın diyor. Akşama yeni parçam kalmamıştı diyor. Karşı taraf buna verecek cevap için fırsat bulamıyor besbelli çünkü biz arkası dönük ön sıradakiler yerimizde deprem oluyormuşçasına titriyoruz. Zira sirtakiyi yöresel folklorik danslarıyla birleştirmiş oynamaya başlıyorlar. O andan sonra bana gülme geldi. Nedenini bilmeden hep güldüm. Yanımdaki çift o kadar sıkkın ve laubali buldular ki ortamı iner inmez kaçarak uzaklaştılar yanımızdan. Çocuklar oturdukları yerden annelerini izliyorlardı. Meydana yani getirildiğimiz yere bırakıldığımızda bağırarak indikleri karada omuz omuza verip halka oluşturup çılgınlar gibi bağırıp zıplamaya başladılar. Kafelerde oturan yerli halk, duyan esnaf, yoldan geçenler yarı şaşkın ama gülümseyerek bu tuhaf manzarayı izlediler. Ama siz asıl beni görmeliydiniz. Ben hayatımda böyle bir şey görmedim. İndiğimde sudan çıkmış balık gibiydim. Kendimi el çırparken ve gülerken buldum. Böyle bir şeye el çırptığıma şu an inanamasam da o an kendimi kaptırıp yaptım işte. Evlerinden çıkmış, çoluğu çocuğu kapmış bir sürü çılgın kadının delirmelerine el çırptım durdum. Ama halk son derece anlayışlı ve güleç olduğundan ya da belki de alışık olduklarından normal karşıladılar tüm bu yaşananları. Akşamsa nerede yemek yiyeceğimi düşünürken Manos’un önünden geçerken buluverdim kendimi. Aynı grup bu sefer kocalarıyla gelmişlerdi yemeğe ve diğer masalar uslu uslu yemek yerken gürültü patırtısı eksik olmayan tek masa onlarınkiydi gene. Karşı tarafa geçip oturdum gece boyu ve tüm ada halkı, esnaf, turistler, hepimiz Manos’tan gelen tabak çanak şıngırtılarını dinledik gece boyunca. Hepimiz ikna olmuş gibiydik kırılmamış tabak kalmadığına dair. Tarihteki önemli insanların çılgınca eğlendiklerini ve buna fırsat bulabildiklerini hiç sanmıyorum. Çok içerek çok coşmak, çok coşarak çok çok eğlendiğini sanmak, içecek kahve bulunmayan zamanlarda rakı sofralarından kalkmadıkları iddia edilen adamların üzerinden atıp tutulanlar gibi yalan ve komik, tıpkı söyleyenler gibi. Taarruz emirleri verilecek gecelerin sabahlarını seccade üzerinde gözyaşlarını bırakmadan, ona buna yaltaklanmadan, kendi kendinle mücadele ederek vermek öyle kolay değil. Yüzde doksan beşi maddi menfaatlerinin peşindeki günümüz politikacılarının ve onların yardakçılarıyla çevrili partilerin ve partililerin hepsi boş, hepsi yalan. Döndüğümde gene aynı saçmalıkların içinde boğulacağım ister istemez. Her keresteden mobilya olmuyor, bunu da kimse anlamıyor.

20140625_082727

Sabah kalkar kalmaz limana doğru yürüdüm. İnsanlar çoktan gelmişler ve geminin yanaşmasına on dakika kaldığını ve bir sonraki geminin akşam beşte kalktığını duyunca beynimden vurulmuşa dönüyorum. Bir taksi görüyorum ama sabah rehavetinden içi boş, şoförü yok, tüm camları da açık ve anahtarları üzerinde. Şaka gibi. Binip gelip, taksimetreyi ödemek geçiyor içimden. Çok çaresizim. Hiç araba geçmiyor. Gidiş yedi, dönüş yedi dakika, Nikos’un dediği gibi ve yetişmem mümkün görünmüyor. O panikle bir motorsikleti durduruyorum. Tombik bir Yunanlı’nın arkasına biniyorum. Yanağımı yaslıyorum etli sırtına. Tuhaf bir güven duyuyorum. Seni beklerim dönüş için diyor. Eşyalarımı alıp, ücreti ödeyip, pasaportuma kavuşmam sanırım iki dakikayı buluyor. Nikos & Eva’da yeni uyanmışlar. Sersem sepelek uğurluyorlar beni. Biniyorum tombiğin arkasına tekrar. “Büyük gemiyle gideceksin, şanslısın.” diyor. Limana giderken önünden geçtiğimiz tüm esnaf bize gülümsüyor. Burada da herkesin her şeyden haberi oluyor. Blue Star Ferries’in yolcu gemisi limana yaklaşırken Ada’nın papazıyla göz göze geliyorum. Az önce yaşadığım motor ve yetişme telaşımı uzaktan ve gülümseyerek izleyen siyahlar içindeki karaltının objesini kavrıyorum. Papaz herkesle konuşuyor. Şimdi bu kısacık zaman diliminde kendilerini izleme sırası bende. Uzun boylu, uzun boyunlu, vakur ve ılımlı. Baştan ayağa siyahlara bürünmüş olması onu farklı kılıyor. Sandaletleri ve içerisindeki çorapları dahi siyah. Saçlarını iki yandan toplayıp, arkasında birleştirerek örmüş. Onu izlediğimi çok iyi biliyor. Binene kadar gözlerimi ayıramıyorum. Hiç nedensiz. Yahut vardır bir nedeni. Neye, kime olduğu önemli değil, kendini bir şeye adamak çok kolay değil. Ve bu adamın üzerinde tevazu var. Çok kolay değil hayatta kendini adadığın şeyin senin için büyüklüğünden kibirsiz kalarak çıkman ve bu adam onu başarmış. Tatlı tatlı sohbet ediyor herkesle. Hiç böyle olmayı başaramadım. Benden rahibe de olmazmış. Gerçek tevazu sahibi birini bulmak gerek en iyisi; en güzel, en doğru sureti sevmek gerek. Ondan da sıkılınır mı acaba? Bana bakmayın benim sevgim, benim ilgim on beş dakika. Sonra sıradanlaşıveriyor dağ gibi, taş gibi, manzara oluyor karşımda.

20140624_174548

RODOS:

20140625_145715

Simi’den sonra o kadar büyük geliyor ki gözüme. Sanıyorum Maraş’tan İstanbul’a gelmiş gibi hissediyorum kendimi. Herhangi bir güzergaha yedi dakikada ulaşmanız mümkün gözükmüyor. Ada ikiye ayrılıyor Old City ve New City olarak yani Eski Şehir ve Yeni Şehir diye. Rodos’sa Onikiada’nın en büyüğü, Yunanistan’ınsa en büyük dördüncü adası. Keşfedilmeyi bekleyen bir sürü güzel köyü var ve merkezden yaklaşık bir buçukluk saatlik bir yolculuk sonrası haritadan baktığınızda denize doğru bir çıkıntı şeklinde uzanan güneydoğu bölgesindeki Lindos Köyü ise son derece otantik. İki kişinin zar zor yanyana yürüyebildiği daracık yollarından Lindos Akropolisi’ne meydanlardan kiraladığınız eşeklerle çıkmanız mümkün ve hayvanın tepesindeyken bir anda çizgi filmlerdeki gibi dört ayağının dört bir tarafa açılıp da sanki hem kendini hem sizi yere yapıştıracakmış gibi hissettiğiniz anda sakın korkmayın. Hayvanlar bir anda litrelerce çişlerini bırakıveriyorlar ve bu hem hayvana hem size tuhaf bir rahatlama veriyor. Elias Canetti’nin “Eşek ve Sopası” ise başka bir hikaye. Athena Tapınağı ise konumu itibariyle çok şeyler vaat ediyor. “Navaron’un Topları” adlı filmin bir kısmı hemen burada Lindos’ta ve Rodos Adası’nda çekilmiş.

20140625_190433

“The Palace of the Grand Master” yani “Üstadlar Sarayı”nı gezdikten sonra Rodos’a Rodos demez oluyorum. Burası Şövalyeler Adası ve ben zamanında parası neyse verelim alalım mantığıyla adayı ve beraberinde tapusunu alan Saint Jean Şövalyeleri Tarikatıyla beraber yüzyıl atlıyorum bir anda. Oda oda geziyorum sarayı. Sonra da sokaklarında turluyorum defalarca. Helenistik Dönem eserler barındıran ama şimdi Ortodoks olan ama 400 yıl Osmanlı’nın yönetiminde kalan, öncesinde ise katolik St. Jean Şövalyeleri tarafından yönetilen adada İsa gravürleri hariç dini bir motife rastlamak pek mümkün görünmüyor. O kadar çok karışıp, mübadeleye uğrayıp, onca bunca yönetilmişler ki kozmopolit bir ada haline gelmişler ve turizmin ve turistlerin beklentileri değişik bir ada ve esnaf türü yaratmış burada. Her şeyden ve herkesten biraz var burada. Ortaçağ Kalesi, Bizans kiliseleri, şövalye binaları, camiler, artık kullanılmayan Müslüman mezarlıkları, Yahudi Sinagogu ve meydanlar. Karmaşık tarihi dokusuyla hiç komplekssiz yaşayan, canlı ve kocaman bir ada burası. Old City’den New City’e geçtiğinizdeyse dönemin ruhuna ayak uydurmuş casinolar, denize nazır oteller, plajlar, türlü çeşitli mağazalar, butikler, sirtaki geceleri ve ouzo dolu geceleriyle önünüze seriliveriyor ve ne gece ne gündüz başınıza bir şey gelmeden rahatlıkla gezebileceğiniz yerler olarak belleğime kazınıyor Adalar en küçüğünden en büyüğüne.

20140625_152436

20140625_152559

20140625_160453

20140625_145630

20140625_150327

Merkezde Moschos Otel’de kalıyorum, hemen karşısında H&M var ve de daha da bir sürü mağaza ve nihayetinde her tarafa beş dakikalık yürüme mesafesi uzaklığındayım. Ev sahibemse beni sabahları “Günaydın” diyerek resepsiyonda karşılayan Trianda Harula oluyor. Bana odayı ve ayrıntıları ilkokul talebesiymişimcesine aktarıyor. Uslu uslu öğretmenimi dinliyorum ben de. Kalemle çizilmiş yay kaşları, özenle saat kaçta olursa olsun düzgün bir şekilde taranmış saçları, konuşurken büyük büyük açtığı bir ağzı var ve her kelimenin üzerine basıyor, her kelimenin hakkını veriyor. Günaydını bile benden daha düzgün telaffuz etmesi beni şaşırtmıyor. Kadın işini hakkını vererek, doğru düzgün yapıyor. Buna rağmen bana söylediği çoğu şeyi her sabah unutup yeni baştan başlıyorum hatırlamaya. O ise sabırla düzeltiyor beni her seferinde. Dedim ya ben onun uslu ama sözleri bir kulağından girip diğerinden çıkan öğrenciye dönüşmüşüm bile daha ilk günden. Bir Finli var ve asansörden şarkılarla iniyor. Resepsiyondaki tatlı bir kız “Love is in the Air”i söylüyor ona. Biz de eşlik ediyoruz. “Havada aşk kokusu var”ın menşesi bir türevi olmasın sakın?

image

THE SELFISH GIANT/ BENCİL DEV:

b001-0093

Bu sene içerisinde, acaba 2014 yılının ocak ayını mı yoksa bir sene öncesine giderek o günden itibaren bugünü mü hesaba katmalıyım bilemiyorum, ama aynı ya da ayrı yerkürede ama aynı zaman diliminde, bugün, şu saate kadar izlediğim ve en çok beğendiğim film Clio Barnard’dan “The Selfish Giant”/ “Bencil Dev”. Filmi izlerken yönetmeninin erkek olduğu hissine kapıldım. O karedeki hareket doğru zamanda geldiğinde hayat kurtarabiliyor ve tüm filme yayılmış olan acımasızlık değil acımasız anlatım Haneke’den, Loach’a ya da Dardenne’lere ılık bir geçiş oluyor. Ve bahsettiğim o sahnedeki hareket en azından sizi hayata bağlayabiliyor kısa süreliğine de olsa.. Yaşanmıştır bir gün bir yerde.. Ve doğru insandan gelmiş olmalıdır, doğru zamanda, doğru yerde.

Konusuna gelince; sistemin bir türlü baş edemediği biri asi ve öfke kontrolü olmayan gözüpek kahramanıyla, diğeri  sistemin bir nefes aldırtacak kadar bırakıp sonra geri dönmesi taahhüdü ve vaadiyle öğrenimine ara verdirttiği iyi kalpli tombikten oluşan onlu yaşların başındaki iki çocuğun yaşlarına, kendilerine en az iki beden büyük gelen dış dünyaya, parasızlığa, acımasızlığa, kendilerinden daha güçlü adamların varlığına kısaca maruz kaldıkları tüm haksızlıklara sadece birbirlerine tutunarak direnmelerinin hikayesi. Doğanın kendi içinde bir kanunu var ve her zaman güçlü olan ayakta kalıyor, duygusal ya da ne anlamda olursa olsun zayıf olan bir ders verir gibi çekiliyor kareden, pardon hayattan. Ama insan ne kadar batarsa batsın, daha dibe batmaya muktedir ve tıpkı öfke kontrolü eksik hırçın ve minik kahramanımız Arbor gibi kişi, kendinden nefret ettiği için de nedamet getirebilir ve kendi başına kaldığında da içindeki nedamet büyür, büyür ve bir çığ olur. İngilizlerin çok sevdiği ve sık başvurduğu filistenliktense eser yok bu filmde. Kibir yoksunu bir İngiliz filmi izlemenin coşkusunu ve şaşkınlığını üzerimden atabilseydim daha entellektüel bir şeyler yazabilirdim sanıyorum. Ben de duygusal yazayım o zaman: Uzun zamandır bir sahnesiyle üzüntü şokuna girip, bir sahnesiyle de hıçkırarak ağlamama neden olan tek filmdi. İsmini Oscar Wilde’ın “Mutlu Prens” indeki bir masaldan alan filmin masalla olan benzerliği ise çocukların ne şimdiki zamanın fakir İngiliz mahallelerinde ne de Wilde’ın İngiltere’sinde kendilerine oynayacak bir bahçe bulamamaları, dolayısıyla zar zor çocukluklarını yaşayabilmeleri ve kurtarıcı Mesih’in sadece masallarda görünmesi. Arbor’ın Mesih’i ise Swifty’ye dönüşüyor ve her şeyini yitirenin her şeyi kazanabileceğine dair bir umut doğuyor insanın içinde. Her ne olursa olsun bir film umut vermeli dünyadaki tüm manyaklaşmış, sapkın ve açgözlü insanlara inat…

The Selfish Giant Clio Barnard

EZİYET ÜNİVERSİTESİ:

“Bizi dünyayı güzelleştirmek için yaratmıştın!” dedik
“Sizi daha da hoşnutsuz kılarım!” dedi
“Kimin ne olacağı aşikar” dedik
“Kimsenin sonunu bilemezsin” dedi
“İnsan arızalıdır” dedik
“Ikınmadan nereden bilirdin?” dedi
“Boştur bu geçen zaman” dedik
“Siz öyle sanın” dedi ve kinayeli bir tonda ve güçlü bir şekilde güldü.
İtiraf etmek gerekirse korktuk. Sanki gökgürültüsüydü. Ama altta kalamazdık ve sıkıştırdığımız kuyruklarımızı olabildiğince gizleyerek;
“Vermekte cimriydin” dedik
“İstemeyi bilmediniz ki!” dedi
“Sağımız solumuz karanlık” dedik
“Önünüze bakmadınız ki!” dedi
“Kendilik bilincimiz yeni oluştu” dedik
“Hayatta hiçbir şey için geç değil” dedi
“Bize karşı kinayecisin” dedik
“Sizse gereksiz sitemkar” dedi
“Tüm idareler yanlış” dedik
“Çobanı seçen sizdiniz” dedi
“Gelecek ürkütüyor bizi” dedik
“Gününüz ne güne duruyor” dedi
“Bölündük” dedik
“Tevazunuz nerede?” dedi
“Bizim elimizde değildi yaşananlar” dedik
Gene güldü.
“Biz ayrım yapmadık” dedik
Daha şiddetli güldü güldü güldü…
Sustuk
O da
Çok sürmedi bilmeye açtık
O ise sabırlı
Gene sorduk sorduk sorduk…
Her şeyi bildi
Zamanla gördük.
Ama biz de öldük. Her anlamda.
—-.—-

Şu an aynı müziği dinliyor olabiliriz mesela. -Dik mi demeliydim?

—-.—-

YERİ GELDİĞİNDE YAŞAMAK İÇİN YA DA HAYATINA DEVAM EDEBİLMEK İÇİN YOKTAN VAR ETTİĞİN YAHUT HAYATININ BİR PARÇASI OLAN VE HATTA SAPLANTIN OLAN TAM 66 KİŞİYE SORULDUĞUNDA ALINMIŞ 66 PARLAK NEDEN/CEVAP(UZMAN KİŞİNİN YORUMLARIYLA):

Soru:Yaşamak için neden/leriniz nelerdir?

1-Çocuğum
2-Gene çocuğum
3-Çocuklarım
4-Oğlum
5-Kızlarım
6-Mesleki başarım
7-İşim
8-Ailem
9-36 beden bikinime girmek, 38’de olur(ama 40 olmasın, nolur Tanrım!)
10- Üç gece, beş günlük(uygun fiyatlı tur programı bu nihayetinde ve muhtemelen ilk uykusuz gece sonrası gittiğiniz ülkeye, dönüş gününüzde ise topraklarınıza alışmakla geçirilecek şaşkın ve bilinciniz uykuyla uyanıklık arasında garip bir noktaya ulaşmışken “şimdi ülkenin en büyük ama pek büyük..” anonslarıyla uyandırıldığınızda aslında hiçbir yerin çok büyük olmadığını idrak etmenize müteakiben ben şimdi neden burada bunca yorgunluğu çekiyorum diye kendi kendinize sorduğunuz o anda az ya da çok bir başka ülke gördüm diye atacağınız cakaların tesellisiyle sıkı sıkıya tutunursunuz anınıza) gez götüm yolları konulu, televizyondaki gezgin programlarına özenip de çıktığım yurtdışı seyahatimde koca bulmak(en patetik olan buydu; evde kalmış kız kurusu logolu bu grubun yaş aralığı 30 ila 40 arasında değişmektedir, azaladabilir, çoğaladabilir, bazı yaşlar hep aynıdır değişmez kırksa kırktır on yıl boyunca. Halen daha umudunun olması ise takdire şayandır, bir umuttur yaşatmaktadır insanı..)
11-Daha çok para kazanmak, yeni bir ev için, olmadı arsa alır müteahhide veririz.
12-Doktor koca bulmak
13-Öğretmen bayanla evlenmek
14-Para
15-Money
16-Argent
17-Aşık olduğum kızla yarın öpüşmek, yarın ama; olmadı ondan sonraki yarın
18-Çok para kazanıp güzel kızlarla yatmak
19-Çok para kazanıp erkeklere muhtaç olmamak
20-Çok para kazanıp dünyadaki bütün kızlarla yatmak(bu gencin yatmaktan kastı tek uyumaktı sanıyoruz yahut hiç uyumamak, bizler de tam anlayamadık)
21-Para yapıp içinde bulunduğum sefaletten kurtulmak
22-Ciddi para yapıp ailemi ve kendimi içinde bulundukları müşkil durumdan kurtarmak
23-Para biriktirip bir an önce kendi uzmanlığım olan işimi kurmak ve ağız kokusu çekmemek(bunu söyleyen arkadaş dişçi idi!)
24-Baş aşçı olmak
25-Baş mühendis olmak
26-Başbakan olmak
27-Bir yerin başı olmak, artık nerenin olursa.
28-Şu akıl hastanesinden kurtulur kurtulmaz, cadaloz kayınvalidemle, geveze kayınbabamı ve hanımın tüm paragöz sülalesini jülyen jülyen doğramak ve etlerinden salam ve sosis yapmak.
29-Zengin koca bulup, balayına Maldivler’e gitmek
30-Zengin koca bulup, eski gecekonduma Mercedes’le gitmek
31-Hafta sonu gideceğim Deep Purple konseri
32-Rus aftosunun koynundan çıkmayan kocamı kara büyü ile eve döndürüp, evi üzerime geçirdikten sonra habersiz satışını yapıp tüpçü Murtaza ile sayfiyeye yerleşmek:Fadime
33-İş yerimdeki rakiplerime üstün gelmek için çevirdiğim tüm tezgahların, bugüne dek kurduğum tüm kumpasların su yüzüne çıkarılmadan müdürlüğümün gelmesi.
34-KPSS’yi kazanmak, memur olarak herhangi bir yere atanmak ama ne olursa olsun devlete kapağı atmak, devletin olmak, yeter ki devletin olayım demirbaşı bile olurum.
35-Hamile kalmak için sıfır sperm sayılı kocamla sayısız kereler başvurduğumuz embriyo transferi işlemlerinden sonra en nihayet rahme tutunan şimdilik fasulye büyüklüğündeki bebeğimle sorunsuz bir hamilelik geçirmek ve artık içime işlemiş olan kendimi üzerine tüm haşmetimle oturup, sıcak tutmak gayretiyle en çok da üşümesin diye çift sarılı bir yumurta olarak insanoğlunun kursağına gitmek üzere teflon tavada üzerine karabiber serpiştirilen bir kahvaltının parçası mı yoksa bir civciv olarak bana mı kalacağı endişesiyle yaşayan bir tavuk olarak hissetme duygumdan sonsuza dek kurtulmak.
36-Doğal yollardan hamile kalmak(bunu diyen yeni evli kadın, 35 numaradaki bayanın hiç sonu gelmeyen cümlesinin etkisiyle bir çırpıda söyleyiverdi. Yaşama nedeni miydi bilemiyoruz, kendini kötü hissetmiş olduğundan olsa gerek ya da bu uzuun cümlenin bir şeylerin öncülü olabileceği hissine kapıldığından kim bilir, bir yakarış hatta bir çığlıktı ağzından dökülenler).
37-Popçu olmak, topçu olmak, en sonunda da ismimi kullanıp çorbacı açmak.
38-Yeşil sahalardaki boşluğu doldurmak(geniş görüp bana da yer vardır diye ortama dalmak isteği hiç bitmeyebilir).
39-Emekli olup bağlan bahçeylen uğraşmak, köyüme geri dönmek
40-Çocuklarımın mürüvvetini görmek
41-Çocuklarımın mürüvvetimi görmesi
42-İkinci evliliğimi genç hanımla yapmak
43-Üçüncü evliliğimi genç hanımla yapmak
44-Gazetelerin birinci sayfasına manşet olmak(Oldu da pek iyi olmadı.)
45-Devreden sayısal 146. Hafta çekilişleri
46-Seri piyango biletlerim
47-Evi tuğladan yapıp, kızı Muğla’dan almak.
48-Arkamda saygın bir isim bırakmak
49-Arkamda saygın bir miras bırakmak
50-İçine tutku karışmış üniversite cinayetini araştırıp, üzerine roman yazmak(kız güzel miydi acaba?) ve acıların üzerinden bir başarı inşa etmek(şimdiden bravo bana, sefil ve az gelişmiş aklıma)
51-Genç Turkcellliler kampanyası devam ediyor ise, çocuğun telefonunu alıp hanımın sinema biletini bedavaya getirmek(en yaratıcı ve kısa vadeli yaşama nedeni buydu)
52-Kuğu Gölü gibi bir şey bestelemek(en çılgıncasıydı ama gözlerinden tuhaf pırıltılar geçiyordu besteci aday adayımızın, bir an korktuysak da biliriz ki müzisyenlerden kimseye zarar gelmez, Bertrand Cantat’sa istisnadır.)
52-Tibet’te Budist rahiplerle yanyana ibadet edip tesbih çekerken, neden kendi ülkemde aynı derinliğe inemediğimin cevabını bulmak. Muhtemelen Tibet’te de o derinliği bulamayacağım çünkü derin olan yerler değil, sığ olan benim kalbim(böyle bir durumda herkes okyanusun en derin yerine atlar bir daha da çıkmazdı, oysa ki..)
53-Tatlı tatlı anırmak(söyleyen beş yaşında bir çocuk idi).
54-Tüm dünyanın müslümanlaştırıldığını görmek(sakalları çorbanın içindeydi, Vahabiymiş)
55-Şehrime denizi getirmek(dört tarafı karayla çevrili bir ilin belediye başkanı idi, “ölmeden ama” dedi, gözleri doldu, cümlenin sonunu getiremedi, ağlamaya başladı:duygusal başkan)
56-Hacca gitmek
57-Umreye gitmek
58-Salondaki üçlüyle, iki berjerin yüzlerini kadifeyle kaplatmak
59-Bizim adama bulaşık makinesi aldırmak, bulaşıktan çıkmayan ön yüzeyi kıpkırmızı olmuş ellerimi pamuklarla sarıp sarmalamak, vazelinlerle ovmak
56-Bazen bağırışlarından cinnet getirecek hale geldiğim tüm çocuklarımı ve dışarıda top peşindeki tüm diğer çocukları bir gemiye atıp uzak diyarlara, ufukları açılması bahanesiyle gönderip, arkalarından su dökmeden uğurlamak, bazen böyle hislere kapılıyorum işte yerli yersiz.
57-Amcamın sapıkların şahı oğlundan hamile kaldıktan sonra annemin baskılarıyla ve babamın dayaklarıyla konu komşudan ve tüm sülaleden gizli doğurup cami avlusuna bıraktığım o günden tam on sekiz yıl sonra hala daha her gün tekrar, her gece hiç aralıksız rüyalarıma bulaşmasıyla hiç dinmeyen vicdan sesimi ne yastıkla, ne ellerimle, ne de ilaçlarla boğamadığımdan bedensel özürlü vicdanımsa bir başına camdan atlayamadığından bebeğimi bulmak, bebeğimi bulmak, bebeğimi bulmak. O şimdi on sekiz yaşında bir genç adam.
58-Düğünü ucuza getirmek, ev eşyalarını ikinci el bit pazarından almak
59-Anne tarafından gelecek olan mirasa konabileceğim günleri görmek; yaşamak, yaşamak, daha uzun(uzun dediysem ömür denen şeyi çan eğrisi gibi uzunlamasına düşündüğümden olsa gerek sanırım yoksa çok derdim geniş açıyı baz alarak) yaşamak.
60-Tüm Milliyetçi Kürtleri topraklarımızdan sürmek(çaprazlama ve misilleme)
61-Tüm Milliyetçi Türkleri topraklarımızdan sürmek(çaprazlama ve misilleme)
62-Tüm Milliyetçi Paganları topraklarımızdan sürmek(kalmışlarsa)
63-Kimseye muhtaç olmamak için diet yapmak, spor yapmak, sağlıklı olmak(en dokunaklı cevap idi, sanki sağlıklı sağlıklı bir araba çarpsın ya da biri bir kurşun sıksın, olmadı yanlış kabloyu keseyim de anında öleyim der gibiydi).
64-O çocuğun tek beni sevmesi
65-O çocuğun tek beni seçmesi
66-Acılara gark olup -ama hep ve mutlak ve hiç geçmeyen acıya- Rimbaud’dan iyi şiir, Tolstoy’dan iyi romanlar yazmak(Ve hep bir ölüyle bilek güreşine girerek zaten baştan yenilmek. Tımarhanedekinden daha büyük bir deli varsa o da buydu. Mezardakilerden ne istediğini kimseler bilemedi).

 

 

ROMA

PROLOG: IMG_2547 Yalnız olarak çıktığınız yolculuklarda, kafanızın içinde bir yerde, çok da derin olmayan belki biraz sığ bir yerinde beraberinizde kimi götürürsünüz en çok? Geride bıraktığınız sorunlu aile bireylerini mi? İşyerinde üstesinden gelemediğiniz rakiplerinizi mi? Yoksa aynı binayı, aynı durağı kısa sürse bile bitmez gibi görünen dakikaları paylaştığınız, her günü aynı güne çevirip kepaze eden orta sınıf ahlaklı beyinlere sahip komşularınızı mı? Siz sanki onların içinden çıkmadınız mı? Eski eşiniz eskidir ama; sahildeki kumları kazırmış gibi elinde bir tırmık beyninizin içini eşeler durmaz mı hala? Kurtulmak mümkün müdür acaba? Kanımca başka bir tırmıklı gelene kadar mümkün görünmüyor. Hayat gökdelenin katları gibi. Yukarı doğru çıktıkça görüş açınız artmakla birlikte, her bir kat omuzlarınızda onlarca ton ağırlık taşıtıyor size. En tepede ise omuzlarınız düşüyor, kamburunuz çıkıyor. Zirvede yalnızsınız sonunda. Son bir kez bakıyorsunuz manzaraya yani geçmişe yani sizin olan geçmişe, tarihinize, her şeye. İnsanlar mı çok, binalar mı? Yemyeşil mi manzaranız, yoksa kapkaranlık mı? Yüzleri net mi insanların? Yüzler birbirine karışır derler. Demans belki bahane. Perdeler açılmaya başladı bile. Bundan sonrası serbest düşüş. Asansörsüz ve molasız. Katlarda durmak yok. Hızınız saatte çok kilometre. Gözünüzün önüne gelen her ne ise onun adı sizin pişmanlığınız. En sevdiğiniz insan bile sizin pişmanlığınız. Bir insan bunca sevilmemeliydi belki de. Etiniz yere değdiği anda bir başka hayat, bir başka dünya. Perdeler sonuna kadar açıldı artık. Ve siz ışığın içine düştünüz nihayet. Tüm acılara son. İnsanlarla didişmek bitti. Kendini kimseye beğendirmek zorunda değilsin. Eskiden bela olup yağarım dediklerine şimdi nur olur yağarım diyebilecek kıvamdasın ve inan böyle çook tatlısın. Lisan mühim değil. Hiçbir zaman değildi. Sen dert etmiştin. Ortak bir dil var artık. Işığın dili. Biraz ışık!(Goethe, yine mi sen?) Babil’i aşmak için buraya gelmek gerekmiş er ya da geç. Ama en güzeli nedir söyleyeyim: Ahh hayat ne boş, insanlar hep böyle idi ben dahil, şimdiyse çok pişmanım yaptığımdan dedikten en fazla beş gün, beş hafta, beş ay sonra aynı hatalara düşüp, insanları küçük görüp, gün içinde inanılmaz biçimde öfke nöbetlerine tutulduğun tüm o dakikalar, huysuzluktan adım adım kapris kraliçeliğine geçiş yaptığın bütün o anlar var ya, onlar burada yok. Burada vesvese yok. Unut vesveseyi. Pamuk tarlası ayağının altındaki. Duyduğun tek ses dünyadan gelen okyanusun serinletici sesi ve evet Ganj’da olağanüstü bir manzara var. Ateşe verilen tüm ölülere inat burada hayat var. Renkler Tanrı’nın işaretleri. Burada renkler olağanüstü. Mutlu musun şimdi? En tepeye çıktın. Tüm dünya önünde serili. İstediğine hükmün geçiyor. İstemediğin oyuncağın senin. Söyle mutlu musun şimdi? Mutluluk nedir ki? IMG_2706 Kalkış için aprona gelen Roma uçağı için anonsu duyar duymaz bizi uçağa götürecek servisin yaklaştığı kapıya geliyoruz. Bir telaş oluyor. Bir adam, beyaz saçlarını görüyorum, aradaki basamağı göremiyor ve düşüyor. Kafasını çarpmış. Ambülans ve sağlık ekibinin gelmesini bekliyoruz. Dakikalar sürüyor. Adam yerinden kalkamıyor. Biz gelen diğer servise biniyoruz. Adam kalıyor. Yanındaki karısı olmalı. Bu kötü şans demek. Tek düşen için değil. Geride kalanlar için de. Bugün ayın on üçü. On üç mayıs. Bir terslik var. Huysuzum ve huzursuzum. Yolculuk felaket geçiyor. Kalkış kötü, uçak keyifsiz, kısa süreli hava akımları var. İrtifa kaybederken bir anda kaybediyor. Sonra bir anda bulutları sağlıyor sanki. Kulaklarımsa basınçtan çılgına döndüler, hep şikayet halindeler. Karaya ayak basmayı en çok onlar ister gibiler. Vücudu bir bütün olarak düşünmek hata belki de. Her organ, her organın yaptığını yapmak istemiyor işte. Kulaklarım isyan ettiler işte. Keşke getirmeseydin bizi diyorlar. Nasıl bırakırdım ki sizi? Ben Van Gogh değilim ki. İniş daha da beter. Yolcular çılgınca alkışlıyor can tatlıymış dercesine. Kurtuluş alkışları bunlar. Genelde iyi inişler alkışlanır halbuki. Her neyse Fiumicino Havaalanı’nın bir özelliği yok. Sırt çantamı almış gönül rahatlığıyla giderken bir hanım o çanta eşimin diyor. Tanrım! Adamın sırt çantasını sırtlanmışım. Kocanın umurunda değil. Kadın fark ediyor. Ben aptal aptal çantaya bakıyorum. Kadın fark etmese dımdızlak ortada kalacağım otel odamda kocasının eşyalarıyla. Hadi adamı anladım, karısına güvenmiş ama ben de mi bir başkasına güvenmiş oluyorum bu durumda? Kendime hükmedemiyorum ve eşyalarıma, ya uşak kalacağım ya da bir serf tutmam gerek kendime(Goethe, lütfen git!). Hayatın insana kendini gerzek hissettirdiği anlardan biri yaşadığım. Geçer umarım. Geçsin bakalım. PİETA:

image

St. Peter Bazilikası’nın içinde ilk sağda ışıl ışıl, pırıl pırıl bekliyor sükunetle. 25 yaşındaki Michelangelo’nun dehasının bir eseri olarak Carrara’daki taş ocaklarından getirilen tek parça mermer bloktan yontularak yapılmış ve İsa insanüstü bir varlık olmaktan çok belirgin damarlarıyla, kanının bedende ne kadar az bir zaman önce aktığını vurgulamak amacıyla şiş şiş. Meryem’se iyice açılmış elleriyle kaderini kabul eder vaziyette. Teslimiyetin getirdiği bir kabulleniş bu sanki. Tam teslimiyet demişti kuzenim, bırakmak, her şeyi ve herkesi, açılan yollarda yürümek sadece… Çok acı çekmeden teslimiyetin gelmesi zor sanki ve belki de imkansız. Ama bir gün belki bir şey olur belki ve kolaydan olur her şey bir anda. Ben hiç birini göremiyorum. Ne yol var ne de patika. Ben galiba yolumu kaybettim. Kayboldum ormanın ortasında. Pieta bunları hissettirdi yığınların ortasında. Yığınlar çare değil acılara. “Bırak da ağlayayım zalim kaderim ve özgürlüğüm için iç çekeyim Hüzün kırsın zincirlerini ızdırabımın, merhamet aşkına/per pieta.”   St. PETER BAZİLİKASI: Saint Pietro bir diğer ismi. Vatikan dahilinde geniş bir alanı kaplıyor. Görkemli kubbesiyle karşınıza çıktığında ne hissedeceğinizi bilemiyorsunuz. Bir insana ne hissettirteceğini bilmeyen insanlar gibi. Konumu ve kapladığı alan itibariyle karşınıza her çıktığında tanışıklıktan hoşnut oluyorsunuz. Ama aynı zamanda o kadar mesafeli ki sizi yerinize mıhlatıyor. Gösterişi insanı korkutuyor. Üst katına yani kubbe kısmına çıkmaya fırsat bulamasak da saatler alıyor zemin katını gezmesi. İçeride ayin yapılıyor. Arkadaşım habire fotoğraf çekiyor. Herkes sürekli fotoğraf çekiyor, kameraya alıyor(benimkilerde olduğu gibi, bende hiç tanımadığım insanların karesinde yaşayacağım bundan sonra, aman ne hoş bir ölümsüz olma yolu!) Ama en güzeli Pieta. En güzeli benim Pieta’m, Michelangelo’nunki değil. İnsanın “Tanrım, şimdi kurtar!” diyesi geliyor baktıkça. ’72 yılında Laszlo Toth’un çekiçli saldırısına uğradıktan sonra kurşun geçirmez camlı bir bölümde sergileniyor ve bu eylem sonrası Macaristan vatandaşı Laszlo Toth herhangi bir adli ceza almamış, sadece akıl sağlığı durumuyla ilgili adli tıbba yollanmış ve akabinde akıl hastanesine “Deli mi acaba?” diye. Olası ihtimaller dahilinde. Saldırı esnasında “Ben küllerinden doğan İsa’yım.” ya da “Michelangelo”yum diyormuş. Sol kolu ve eli kırılmış saldırı esnasında heykelin, yüz kısmına aldığı darbeler sayısız ve burun kısmı zarar görmüş. Vatikan’ı sarsan olay sonrası tam on ay sürmüş restorasyon çalışmaları. Laszlo Toth nasıldır, nerededir bilemeyiz ama Meryem taptaze bir çiçek gibiydi son gördüğümde. IMG_1839 IMG_1936 IMG_1973 20140513_165250 20140513_165813 Üç yol, dört yol kısaca her yol bir meydana çıkıyor ve meydanların süsleri olarak Barok tarzda, mitolojik ögelerle süslenmiş çeşmelerden gözlerinizi alamıyorsunuz. “Fontana di Trevi”, bizde bilinen adıyla “Aşk Çeşmesi” insanın içini titretiyor. Neden mi? Herkes burada çünkü. Toprak rengi tenleriyle Roma’yı ve meydanlarını arşınlayan Bangladeşliler en çok burada, kah gül satarak, kah fotoğraf çekerek olmadı aynı model, aynı renk şallarını dön dolaş, bıktırta bıktırta satmak için burnunuza dayayarak kendi vatanları dışında varolabilmenin, ayakta durmanın gayreti içinde gün boyu arşınlıyorlar yollarda. Hırsızlıktan hiç korkmayın, adamlar ekmek parası peşinde ve sınırdışı edilmekten ölesiye korkuyorlar. Dünyanın neresine giderseniz gidin hiçbir yer vatan değil. Sizin değil. Kendinizi aidiyetsiz ve kıymetsiz hissediyorsunuz. Vatansızlık en kötüsü ve bu adamlar da günü kurtarıyorlar. Turistik amaçla gelen bizlerse bakıyoruz, sağa sola, ona buna. Çeşmeyi görenin yüzünde hep bir tebessüm; su sesi, insanların coşkusu, dünyanın türlü çeşitli ülkelerinden gelmiş bir sürü insan var; paylaşım çok az ama olsun, böylesi daha iyi, bir başınasın… Herkes aşk istiyor. Arkadaşım havuza kaç kez para attı ben sayamadım, herkes, hepimiz aşk; olmadı kırıntılarını istiyoruz, salt cinsellikten ibaret olmayan, evlilikle kurumsallaşmamış, insanı gamlı baykuşa çevirmeyen bir aşk ve seni senden daha çok sevecek bir adam için cebimizdeki tüm bozuklukları saçıyoruz çeşmeye. Daha çok sevmek mi isterdin, sevilmek mi söyle! Bence en güzeli sevmek, sevilmekten öte. Ben kendimce sevmeliyim önce. O sevmese de olur. O bilmese de olur. Gül Ulukan, Şenay Çınar, Hamdi Demir, Banuhan Güvenir, Hale Türkeş, Nurhayat Özdeniz paralarınız olmadı niyetleriniz aşk çeşmesinde yüzmekteler. Aranızda evli olanlar olabilir. Olsun. Çoğalan bir aşktan kimseye zarar geldiği görülmemiştir. Yeter ki olsun. Yeter ki olsun. Yeter ki olsun. IMG_2327 IMG_2584 IMG_2683 IMG_2617 IMG_2742 IMG_2304 20140513_192445 Piazza della Republica’da oturduğumuz meydan manzaralı kafeden ayrıldıktan sonra metroya doğru yürüdüğümüz bir akşam yüzlerinde simsiyah bereler, ellerinde çelikten bir kap sessiz sessiz dilenmekte olan dilenciler sokak lambalarının ışığında belli belirsiz çıkıyorlar karşımıza. Apartmanların basamaklarında usul usul oturuyorlar. Burada dilenmek gurur meselesi. Kimse kucağında çocuğu, acındırmıyor kendini. Tek kelime etmeden, Tanrının adını ağzına almadan, hiç duygu sömürüsü yapmadan dileniyorlar. Ankara’ya son gidişimde her yer dilenci kaynıyordu. Bahçelievler, Kızılay, Tunalı, Sıhhiye adım başı dilenci doluydu. Bir Mayıs’ta Cebeci’de eylemler bittikten sonra bir dilencinin hazırlanışını izledim gizlice. Sabah işe gittiğinizi hayal edin, masanızı düzeltip, bilgisayarınızı açıp ortamınızı hazırlamanız gerek değil mi? Sabit sokak dilencilerinin de böyle bir ön çalışmaları oluyor. Önce yere karton seriyor dilenci kadın. Sonra çocuğunu yanına yerleştirip, içi süt dolu biberonunu, para atılsın diye hazırladığı madeni kutusunu ayarlayıp, boğazını temizliyor bir güzel. Sonra yerinden kalkıp, önündeki fırına gidip parasız olarak aldığı ekmekten kopardığı bir parçayı çocuğun eline veriyor. Boğazını temizliyor gürültüyle tekrar tekrar, yüzünün mimikleri değişiyor sonra, kaşları düşüyor ve efsanevi repliğini mırıldanmaya başlıyor: “Allah ne muradını…” O da başkent, o da başkent, o da insan o da insan, o da dilenci o da… Öteki tasasız hallediyor işini, tek maskeyle iş bitti. Bizimkilere bir ön çalışma gerek. Bir çocuk, bir park, bir biberon gerek. Bir de içli bir ses. VATİKAN: Sabah namazını müteakip Vatikan’a gitmek üzere yola koyuluyoruz. Otobüsler parasız, sabahları ise kalabalık. Taksiler makul. Avrupa pahalı değil, bizim paramız değersiz. Bense hemen önümde oturan İtalyan’dan gözlerimi alamıyorum. O kadar tombik ki, tekli koltuktan sızmış bedeni, yayılmış çepeçevre. Öyle gamsız ki. İtalyanlar genel olarak gamsız. Kimse acelesi varmış gibi hareket etmiyor. Tek konuşurken aceleciler ve bu onlara belli bir efor harcatıyor. Turistler ve göçmenler olmasa ortada insan olmayacağı endişesini duyuyor insan ve tüm şehir turist istilasına uğramış, o müze senin bu kilise benim ellerinde türlü çeşit fotoğraf makineleri, navigasyon cihazları yahut ben gibi ilkel haritalarıyla dolaşan insan ordusu akın akın meydanlara yağıyor mancınıkla atılmışçasına ve tam olarak kimsenin nereden geldiğini, indiğini göremiyorsunuz. Anca geliyorlar dört bir koldan. Restoranlarda çalışanlar Tunuslu, Faslı, Cezayirli, Türk ya da Kürt, Arap ya da bir yerli. Zaten onlar olmasa hizmet sektörü içler acısı. Canla başla çalışan bir garson bulmak mümkün değil. Kahve hariç her şey geç geliyor. Gevşek gevşek, paralanmadan çalışıyorlar. Yirmi altı dolar gelen hesabı ödemek için elimi cüzdanıma atıp otuz dolar çıkardığımda garson İngilizce “Üzeri benim olsun.” diyor ve ekliyor “Prego!” Tombiğe dönersek tekrar, tabletten alamıyor gözlerini. İlk defa şişman bir İtalyan görüyorum. İncecik bacaklarının üzerinde gene nazik olan gövdelerini zahmetsizce taşıyan erkeklerine nazaran bu adam ondan dikkatimi çekiyor. Deniz anasına benziyor. Birden yol sorma gereği duyuyorum. “Gelmişsiniz, burada inmeniz gerek.”diyor. Sayesinde tombiğin, doğru yerde iniyoruz. IMG_2393   IMG_2398 Bir sürü turizm acentesi var Vatikan’ın karşısında ve elemanları yolunuzu kesip, Vatikan’a doğru kilometreleri bulan kuyruğa girmeden belli bir ücret karşılığında götürmek için teklifler sunuyorlar. Vaatleri binlerce kişinin önüne geçmemizi sağlamak ve sayelerinde saatler kazanıyoruz. Tüm gezi boyunca yalnızca bir kez Türklerle karşılaşıyoruz hepi topu. Rahip ve rahibelerse en çok St. Pierre Bazilikası’nı ziyaret ediyorlar, onların yolculuğu uhrevi olduğundan sanat kısmını turistlere bırakmışlar. Bence ikisi de olmalı. İslamiyetteki maneviyatın gücü, Kur’an’ın dili ve sadelikle, Batı’nın sanat ve kültüründen bir sentez oluşturmalı. İkisi de gerekli insan hayatında. Hem maneviyat, hem sanat. Biri içe yolculuk, öbürü dışa. Biri serzeniştir Tanrı’ya, öteki başkaldırıdır dünyaya. Nihayetinde ikisinde de boyun eğersin. İkisinin de karşısında saygıyla eğilirsin. Sanat yapmak için gücün ve güçlünün yani en çok kilisenin ve aristokratların desteğiyle beslenen insanların dönemlerinden, günümüze hep muhalif olarak aksi takdirde hiç hoş karşılanmayacağın bir döneme milyonlarca ışık yılı atlayarak geçmiş buluyorum kendimi. Artısı mı? Adamlar kendilerini adamışlar, çünkü buna fırsatları olmuş. Fakirin derdiyle uğraşmaktan deliye dönmektense, tavanlara astıkları iplerle Yaradılışı resmetmişler, Tanrı’yı yerde değil gökte aramışlar. Sırf bu yüzden günde milyonlarca insanın ziyaretçi akınına uğrayan Sistine Chapel’de insanlar boyunları tutulana kadar tavana baktılar. Uzağı iyi göremeyen gözlerinle ne gördünüz derseniz, çok değil, hiç değil, biraz gördüm. Ama hep yukarı baktım. Hep ileriye baktım. Vatikan’ı maddi anlamda sırtlayan şeyle aynı olsaydı, Efes’teki Meryem Ana’dan İzmir ya da Kültür Bakanlığı bir cumhuriyet kurardı. Bu kadar azla kalmazdı. IMG_2490 IMG_2445 Netice itibariyle devirler, dönemler, uluslar, akımlar, modalar geçiyor aradan. İnsanlar evrilmiyor artık. Bizler tür olarak evrimimizi tamamlamış bulunmaktayız. Biz olduk bitti. Bundan sonrası yeni bir başlangıç. Adem’in de bir sonu olmalı, tıpkı bir yaradılışının olduğu gibi. IMG_2720 IMG_2514     IMG_2516 image image image 20140514_132643 Ve neden Via Giulio, çünkü burası pek fazla turistik değil ve şehrin keşmekeşinde nadiren karşılaştığınız yerli halkı gördüğünüzde gerçek İtalya’ya geldiğinizi anlıyorsunuz ve sis perdesi aralanıyor ve rüyadan gerçekliğe geçiyorsunuz bir anda. Aynı zamanda Santa Caterina da Siena adında çok kimseler uğramadığından Tanrı’yla başbaşa kalmayı başarabileceğiniz bir  kilise de barındırıyor dahilinde. Neden Ponte Sisto, çünkü diğer köprülere nazaran ihtişamdan uzak ve gün batımında Tiber Nehri çok romantik görünüyor. Neden İtalyan erkekleri, çünkü maçolukları onları çok cazip kılabiliyor ve çoğu giyimlerinde, yaşamlarında tarz sahibi. Neden İtalya, çünkü çok tuhaf hislerle doluyorsunuz aynı anda romantizm, hüzün, acıma, korku, geçmiş, gelecek, çokluk, yokluk, hiçlik ve kaybolmuşluk. Sanki şehrin orta yerinde kaybolup gideceğim ve bir daha kimse beni bulamayacak gibi hissettim çoğu kez. Ve neden Roma, çünkü harikulade bir ışığı ve yemyeşil bir doğası var. —-.—- Uzaktan bir kastratonun sesini duyuyorum. Çok içli söylüyor, sanki bir derdi varmış gibi.

VIAGGIO IN ITALIA/ İTALYA’DA YOLCULUK

NAPOLİ:

Yolculuğu sen yaparsın, nereye olduğunu kader belirler.” Goethe

image

Roberto Rossellini’nin sekiz yıllık bir ilişkiyi tarafların gözünden, dilinden ve beklentilerinden hem içsel, hem dışsal bir yolculuk hikayesi olarak aktardığı “İtalya’da Yolculuk”un ilk sekansları gibi başlıyor benim Napoli’ye gidişim. Penceremden akan kilometreler, bulutlar, arabalar, manzaralar var. Tek fark benim bir köşesine büzüldüğüm otobüs koltuğum. Hususi arabanız ve toplu taşım araçlarıyla yaptığınız yolculukların farkı ilkinde kaptan ya da yakını sizken, ikincisinde  bazen hiç hoş olmayan teslimiyet duygunuzun peşinizi bırakmıyor olması ve bir yerleri hep sağdan sağdan ya da soldan soldan görüyor olmanız. Ölümün gözlerinin içine bakmak ön koltukta oturana mahsus ve siz kuzu kuzu taşınıyorsunuz bir yerlere adına kader dermişçesine. Şoförün sütüne, akşam çektiği uykunun kalitesine, hiç tanımadığınız bir kişinin keyfine ve bir yere kadar da görev bilincine kalmış olmanız da cabası. Neyse ki insan emeği ölçüsünde insan burada ve herkes bir değer. En  zoru da emekçi bulmak. Kömür madenlerine bunca kötü şartlar altında tıkacak adam bulamazsınız İtalya’da. Bunu en iyi toplanmamaktan dağ olmuş çöp yığınlarıyla karşılaştığınızda anlıyorsunuz. Devasa boyuttaki çöplerin kapakları kapanmıyor, üst geçitlere aylardır çöpçüler uğramamış sanki. Napoli’nin çöpleriyle başı dertte. Roma’nın da. Belki kalan İtalya’nın da.

image

Filmlerle gerçek hayatın farkı; iki saate yakın süredir aldığınız yolu filmde dakikalara sığdırıp içinde bir ya da daha çok hayatın özetinin geçiyor olmasında yatar. Ne çok şey yaşadı bu kahraman dediğimiz anda geçen bir ömürdür aslında. Kişinin hem geçmişine, hem geleceğine vakıf oluruz bir çırpıda. Bir sihir yoktur ortada; maharetli bir sihirbaz vardır sadece. Benim yolculuğumun sihirbazı da Rossellini, sanki eşlik ediyor  filminin kareleriyle bana Napoli’de. Ama benim filmim siyah beyaz değil ve senelerden de 1953 değil ve Allahtan kurtarmaya çalıştığım bir ilişkim yok. Yoksa bir sürü güzelliği göremezdim etrafımdaki. Filmdeki çiftimizden yapıcı taraf olan Catherine(Ingrid Bergman) ve çapkın eşi Alex(George Sanders) birbirleriyle başa çıkamayınca kendi başlarını kurtarmaya bakıyorlar. Kadın Napoli civarında gezilmedik müze ve ören yeri bırakmazken, Alex soluğu Capri adasında alıyor. Ve eline geçen her fırsatı değerlendirip, rastlaştığı tüm kadınlara kur yapıyor. “Eyes Wide Shut”taki Tom Cruise’u anımsatıyor bu halleri. Bir şekilde iki adamda eşlerinin güvenli güvensiz kollarına koşuyorlar türlü badirelerden sonra. Biri Noel arifesine denk gelirken, diğerinde yortu kurtarıyor çiftimizi. Bir ilişki çevredeki bir sürü insanla şekilleniyor bir yerde. Yine kalabalıkta kaybolmaktan ve kopmaktan kurtuluyorlar, yalnız kaldıklarında birbirlerinden kaçarken. Bir kez daha ama ne ilk ne de son kez evliliğin ne içerden ne dışardan çok kolay bir şey olmadığını düşündürtüyor insana. Çok zor bir hadise evlilik. Bazen kendine tahammül edemezken..

Filmin açılış sahnesinde akan asfalt görüntüsünün hemen akabinde karşı istikametten gelmekte olan tren farklı perspektiflerden hayata bakan sekiz yıllık evli çiftimizin seyahatleri boyunca yaşayacaklarının bir öngörüsü sadece. Colette’in “Duo”adlı kitabından yola çıkılmış, fakat tüm hakları satıldığından günü gününe senaryo yazmak zorunda kalmış Rossellini. Olaylı çekimler, beklenmedik gelişmeler, gerilimli bir set ve haksız eleştirilere maruz kalmış döneminin çok önünde giden bu modern film şaheseri.

Daha eleştirel bir bakış açısına sahip İngiliz çiftimizden adam, İtalyanları deli gibi araba kullanan, gürültücü ama aynı zamanda gürültü ve can sıkıntısını bu derece uyumlu bir şekilde görmediğini itiraf edecek kadar da dürüst bir şekilde tanımlıyor. Başbaşa kalmayı beceremeyen ve hayatları boyunca hiç birlikte ama yalnız seyahate çıkmamış olan çiftimiz kendilerini her fırsatta insanların arasına atıyorlar. Napoli’de bir başına çıktığı seyahatlerde Catherine’in önünü kesenler rahipler, rahibeler, cenaze, hamile ya da çocuklu kadınlar oluyor. Hepsini bir işaret olarak algılayan zamanında çocuk istememiş kadının düştüğü şaşkınlığı ya da yaşadığı ürperti, huzursuzluk ve korkuyu kelimelere sığdırmadan, görüntülerle ifade eden çok az film vardır kanımca. Akıllara ziyan, mature İtalyan rehberlerle müze ve ören yerlerini gezerken hissettiği korku kocasına ve ilişkisine duyduğu güvensizliğin yansımalarıdır. Olumsuz, güvensiz, perhizkar ve tekinsizdir yürüdüğü her noktada. Şu hiçbir zaman kimseciklerle paylaşılamayan yalnızlık hissinin de seyirciye en derinden aktarılabildiği nadir filmlerdendir ayrıca.

immagine_viaggio-in-italia_27218

“Dolce far niente!”

İtalyanların İtalyanları en kolay özetlediği tabir olsa gerek. Tembellik ne tatlı, tatil ne güzel diyebilirsiniz ama gezmek de maddi manevi her anlamda yorgunluk aslında. Sabahın köründe düştüğünüz yollarda oradan oraya savruluyorsunuz gün boyunca. Pompei ve Napoli aynı gün hiç kolay değil mesela. Ama özellikle Pompei için değer her şeye. İnsana edebi ve ebedi hayat duygusunu aşılıyor çünkü. Vezüv’den alev alev yağan cüruf ve lapillerin bir yorganmışçasına binlerce insanın üzerini örttüğü yollarda yürüyoruz yüzyıllar sonra, etrafımda dünyanın çeşitli ülkelerinden gelmiş bir sürü tanımadık yüzle beraber. En güzeli böylesi bir başına keşfetmek bir yeri. Zemini hissediyorum ayaklarımın altındaki. Yer benden sağlam hissine kapılıyorum. Garip, haliyle. Hayat bir garip, bazen. Tanrı bazen tutar, bazen yağdırırmış. Buraya da yağdırmış olduğu aşikar, zamanında.

Lupanare’sine yani genelevine giriyoruz. Duvarlarda menüler var. Bilgimiz görgümüz artıyor ister istemez(kimse istemez görünmüyor ve üçüncü dünya ülkesinde şekillenmiş olan kafamdaki sabit fikirse şu:adamlar bu konuda da bizden ileriymiş). Her yönden insan ruhunu şekillendiren bir gezi oldu bu kanımca. Yemyeşil ağaçlıklarla bezeli yollarında yürürken ciğerlerimiz oksijenle, menülerin çarpıcılığıyla zihinlerimizse yaratıcı imgelerle doldu. Yaradılışımızın mutlak gerçeği olan üreme içgüdüsü ve hazzın duvarlardaki tasvirlerine bakan insanlar sükunetlerini korudular. Öncesinde ve sonrasında hamamlarını, bahçelerini ve evlerini gezerken yüksek yüksek tonda çıkan sesler nedense yerini fısıltıya bırakır oldu ve tek rehber var harıl harıl anlatmakta taş duvarların tarihini. “Samimiyim ama bir de tarafsız olmayı başarabilsem.” diyen Goethe ise hep benimle.

IMG_2281

Napoli, Toledo caddesindeki Etnografya Müzesi’nde Pompei’den arta kalanlarla karşılaşacaksınız. Kimi cinsellik içeren(Secret Museum), kimi filmlere konu olmuş resimler ve heykeller burada sergileniyor. Kabil hisleri taşımakla beraber içinde bir Rumi yatan Caracalla’nın heykeli, yine Caracalla’nın Roma’daki hamamlarında bulunan Herkül Farnese, kölelerinin eti aracılığıyla balıkları besleyen hayvan dostu Tiberius, kundakçı Neron, hepsi buradalar. Roma dönemi eserlerinde karşımıza çıkan en belirgin özellikse tevazu içermeyen gösterişli işçilikler ve sergilenişlerindeki azamet. İçlerine sanki Tanrı parçacıkları serpilmiş her bir heykelin ve dönemin ruhunun yansıması olan devasa figürlerin size kendinizi küçük ve elinizden gelenin ne kadar az olduğunu hissettirtmesi boşuna değil. Sınırsız acı çekebilir, kahkalarınızın oktavına ayar veremeyebilir, korkunç üzüntülere gark olup, kederden içinizi çürütebilir, hayatı hem kendinize hem önünüze gelene kahredebilir olmadı zevk-ü sefa içinde hayatın tam da ne olduğunu idrak etmeye fırsat bulamadan ayrılabilirsiniz bu dünyadan. Hepsi bir yaşamda gizli kalacaktır. Sevdiklerinizden başka kimse sizi anmaz olacaktır ileride. Çok yazık olmayacak mıdır size? Çok yazık olmayacak mıdır bize? Her heykel, her büst, her resim, her portre bana bunu hatırlattı Napoli’de. Sibylla Mağarası ise bir başka sefere.

ROMA DEĞİL SOMA

image
PAWEL KUCZYNSKI

“Dünya küçük, hayat büyük.”

DÜŞ!:

Metrelerce düş
Kilometrelerce düş
Düşeceğin yeri görmeden düş
Yerin yedi kat altına in
Hıçkırarak yardım dile
Tanrı’ya sığın
Sevdiklerinin yüzü gözünün önünde
Düşmeye devam et
En çok sevdiğin,
Gözden
Onu bir kenara koy
Önce daha az sevdiklerinle vedalaş
Hiç tanımadığın yüzler gelsin gözünün önüne
Hepsi aynı yüzmüşçesine
Kurtulmayı, kurtarılmayı umut et
Dile, dilen, yalvar
Günahlar silinir o an
Un ufak ol acıdan ve korkudan
Neden mi sen?
Güldürme göktekini
Senin azabın kısa
Merhamet dileme
Onurun seninle.
Ya onlar?
Sığındığın yer
Senin doğduğun yer
Şimdi vedalaş,
Gözdenle.
Beraberce düşün artık.
Elele.
Serbestsiniz.
Sevgi kurtarır.
Son nefesini kolay vermen için
Sevmek gerek.
Birini ölesiye sevmek gerek.
Ancak öyle hallolur hayat.
Kapın çalıyor.
Sakın ses etme gelene.
Gene çalıyor.
Kimmiş sor.
Karşı taraf “Benim.” diyor.
Sakın açma.
Ama tekrar sor.
Tekrar.
Tekrar.
“Ben senim.” diyor.
Bekletmeden aç artık kapını.

Feridüddin-i Attar candır. Sıkıntıda bir ruha umut ve esin, nerede yanlış yaptım diyen bir başka ruha da sükut verir. “Herkeste olan dört şeyden dört şey daha meydana gelir: İnatçılıktan rüsvalık, öfkeden pişmanlık, kibirden düşmanlık, tembellikten düşkünlük.” Üçüncü dünya ülkesinde yönetemeyenlerce yönetilmeye çalışılıyoruz. Geldiğimiz noktada bir parça umut dileniyoruz. Tanrım bir parça daha nefes, birkaç saniye daha hayat ver derken, istediğimizi aldığımızdan habersiziz. Son saniyede bile olsa gelir O ve verir dileyene dilediğini. Hep gelmiştir zaten. Bizse ne kadar az istemişiz? Kimlerden neler istemişiz? Biz istemeyi bilmemişiz. Yılanlar dolaşır durur televizyon ekranlarında. Dilleri dışarıda. İnanmayın onlara. Paramız değersiz, sanatımız samimiyetsiz, başımızdaki belayı savmaktan acizken; müteahhite cami yaptırtan, terziye kefen diktiren adamlar hayat sigortamızı yapıyor. Hayatın kısa olduğunu hatırlatmak ister gibiler evvel erken. Biz de sizden öğrendik. Bu da bizim kaderimiz ve kederimiz. Çek çek bitiremedik. Tanrı bizi evrenin tımarhanesine atarken, bilmiş. O hep bilir zaten. Sorun Goethe’nin de bilmiş ve ermiş olması. Sorun onun bir parça ışık diye mırıldanırken, okuyucusunun hayatında bir ışık olması. Sorun eskiden insanlara neden dayanamadığını bilmeden ama gene dayanamadığında değil; sorun şimdi insanlara neden dayanamadığını bilerek dayanamamanda. Sorun sen sakin bir liman ararken içinde kopan fırtınaların neden koptuğunu bilmeyen gemilerle karşılaşmanda. Sorun yanlış kaptanlarda. Sorun sessiz tayfada. Sorun buzdağında değil. Sorun sende, bende, hepimizde.

KENDİNCE SEVDİ:

Her gün işe giderken en çok kullandığın yol bu.
Her sabah aynı kafede kendine gelirsin bir fincan kahveyle.
İpek çoraplı, ince topuklu ayakkabılar giymiş kadınlardan gözlerini alamazsın.
Bilirim.
Seni.
Roma’nın Arnavut kaldırımlı eşdeğer ruhlu yollarında, cilası pırıl pırıl makosen ayakkabılarınla yürürken, slim sigarandan içine çektiğin her nefeste, nefesindeyim.
İçini bilirim.
İyiden.
Ciğerlerinin en ince sırlarına vakıfım.
İncecik damarlarından sızarım.
Sense hayallerini savurtuyorsun ağzından çıkan dumanlarla, bir gören olması umuduyla.
Gören oldu belki.
Anlayan oldu mu peki?
Ben kadar!
Öğlene doğru işlerin yavaşlayıp, kendine zaman ayırabildiğinde akşam için planlarını anlat bana.
Dinlerim ben seni.
Hep dinlerdim seni.
Bilirsin.
Uzakta bile olsam.
Engel değildi aramızdaki ülkeler ve kıtalar.
Artık daha az arar oldun ve özler.
Hissetmiyorum sanma.
Ben senin her gününü, her anını bilirim.
Gömleğinin ilk düğmesini açmışsın
Kravatın rahat vermiyor
Aradığın rahatlama başka
Traş losyonunun kokusu en çok adem elmana sinmiş
İpince gözlük izin kalmış yazdan
Sonbaharda hep asabiyet üzerinde
Yarın seni yutacak gibi
Günler yamyam değil
Günler benzersizdir sadece.
Görev bilinciyle saatleri ezerler.
Bir sen kalırsın her doğan günde.
Bense öldüm.
Yıllar yıllar içinde.
Yaşlanmadan kıyılarda dolaştım kendimce.
Ve artık içindeyim nihayet.
Annenim ben senin
Çocuğumsun benim.
Hem kocamsın, hem sırdaşım.
Ahh bir içinden atabilsen beni.
Bense bir görmezden gelebilsem seni.
Bir hayat bu kadarlık sevmekle geçti bende.
Çok pişmanım keşke daha çok sevseymişim
Kendimce. Belki hayat daha güzel geçerdi öyle!

150 GRAM

image

150 GRAM:

Bir anda geldi. Yer ayaklarımın altından kayıyor sandım. Zor tutundum kapının kulpuna. Sakınarak oturmaya çalıştım yavaş yavaş. Cep telefonum yeleğimin cebindeydi. İlkin 112’yi aramak geçti içimden. Sonra vazgeçtim bir anda. 112 gelir elbet, onlar hep gelir zaten. Arayacağım bir numara değil, bir insan olmalı her şeyden önce. Şuurumu kaybetmeden önce, eder miyim ki? Hiç bilmiyorum. Burada böylece unutulur muyum ki? Kendi kanımda boğulup, etrafı bir kokudur sarınca konu komşu belediyeye mi haber verir acaba? Onu da bilmiyorum. Bugün günlerden pazartesi herkes işinde gücündedir bu saatte. Annemi arasam, telaşlanır şimdi. Babamsa malum. Mecburum, kızlardan birini arayacağım. Çalıyor telefonu. “Aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor.” diyor. Aman ne güzel. Diğer numarayı arıyorum çaldırmak için telefonumdaki. Sanki tutuklandım da yakınlarımı arama hakkımı kullanıyorum gözetleme memurunun denetiminde. Arkadaşımın adını hatırlayamıyorum panikten. A harfinden başlayıp, yavaş yavaş aşağıya iniyorum. Her isme acaba mı diye, şüpheyle bakıyorum. E’leri geçiyorum Fatoş iş, Füsun cep..Telefonum çalıyor. Az önce ulaşılamaz olan Tuğçe bu. “Gel beni kurtar.” diyorum. Az önceki soğukkanlılığım, yerini telefonun ucundaki tanıdık sesi duyar duymazki duygusallığa bırakıveriyor bir anda. Gözümden akan yaşlar, açık renk pantolonuma dökülüyorlar. Burnumu çeke çeke ağlıyorum. Bağırdığım için kelimeler birbirine karışıyor. Kız arkadaşım ne dediğimi anlamıyor. Şimdi o da panik halinde. “Geliyorum, ama neredesin?” diyor. “Evdeyim.” lafı bir çırpıda ve anlaşılır bir şekilde çıkıyor ağzımdan. Anahtarım onda, bana bir şey olursa diye verdiğim yedek anahtarlardan biri. Kapıyı kırmak zorunda kalmasınlar diye verdiğim yedek anahtarlardan biri. Başımın dönmesi geçti. Şu pantolonumu çıkartabilsem kendi başıma. Başarabilir miyim ki? Şu kanlı pantolonumdan kurtulabilir miyim ki? Tanrım sen yardım et. Banyoya ulaşabileyim. Tuvalete oturabileyim. Yok hayır, tuvalet olmaz. Asla. O zaman yatak odama geçebileyim. Temiz bir çamaşır ve pantolon yahut etek mi giysem? Gayret ediyorum ama baş dönmem geçmiyor. Korkuyorum. Tanrım onu alma. Daha çok erken. Ya da geç. Sekiz ayı bile dolmadı daha. Benim içimde, bir parçam o benim. Çift organlı oldum ondan sonra. İki kalbim, bir sürü ciğerim var benim. Kalbi atıyor. Bam bam bam. Hissediyorum her hücremle. Bam bam bam. Çok fazla kanamam var. Bir damla değil, Tanrım onu bana bağışla. Sakındım hep dilimden, dillerden, en sevdiklerimden bile. Şimdi alma onu benden. Halının üzeri kan oldu bak. Olsun sorun değil. Silecek halim yok ya. Yaşa yaşa, dayan dayan.. Çığlık atmak geliyor içimden. Bebeğime zarar verir diye susuyorum. Kapının kilidi dönüyor sanki. Geldi kurtarıcım. Arkadaşım. Kahretsin. O değil. Bu o değil. Hiç kimse değil. Hayalmiş duyduğum. Tanrım ne aptalım. Doktorumu arasam ya. Kendimi tokatlıyorum sıkıntımdan. Aptallığıma yanayım. Pantolonumu çıkardım bu arada. Çamaşırımı da. Zar zor iç çamaşırımı giyiyorum. Bir çanta hazırlayabilir miyim acaba kendime? Bir iki gecelik ve çamaşır, diş fırçası ve de. Ama, yo hayır. Gerek yok. Nasılsa bebeğime bir şey olmayacak. O yaşayacak. Tam dokuz ay on gün beraberiz. Hiçbir yere bırakmam onu. Çantanın canı cehenneme. Kendimi durgun akıl bilirdim. Amma da hızlı düşünebiliyormuşum isteyince. Neler neler dönüyor kafamda. Bir ara genç kızlığıma gidiyorum. Annem babam ne kadar da gençler. Kumda oynuyorum. Ama o ben olamam değil mi? Yani kumda oynadığım hallerim aklımda olamaz. Elimde kürek ve kova. Bilinçaltım giriyor devreye. Kahreden bilinçaltım. Susmayan bilinçaltım. Bir sürü adak adıyorum, bildiğim duaları okuyorum, yakarıyorum. İlk öptüğüm çocuk geliyor gözümün önüne. Sırası mıydı bunun diyorum. Hiç gitmiyor. Gittt.. Off, orada öylece bekliyor beni. Acaba onunla bebek mi hayal etmiştim. Ya da o mu? Hayır, sanmıyorum. Her öptüğümü… Bu düşüncelerin beni oyaladığını hissediyorum. Tüm öptüklerimi hayal etmeye başlıyorum. Uzun ve kısa öptüklerim. Listem bir hayli kabarık. Tanrım beni öpüştüğüm için cezalandırmışsın. Bunu nasıl yaparsın? Yani baş kaldırmak istemiyorum ama o başka bu başka. Hem ben hep erkekleri öptüm. Kahretsin. Bebeğimi alma. Lütfen. Lütfet. Ne istersen yaparım. Ne istersen olurum. En iyi, en sadık kulun, kölen olurum. Söz veriyorum.

Tuğçe’yi görüp de bunca sevineceğim aklıma gelmezdi. Ama sevindim işte. O ise paniğimden kestiremez durumda ona beslediğim hislerimin ne olduğunu. Bir bilse minnetten ve bir insana en müşkil zamanında yaslanmaktan ötürü oluşan güvenden ibaret olduğunu! Olmadı, başaramadım. Kendi başıma üstesinden gelirim sandım. Kelimenin tam anlamıyla çuvalladım. Şu hale bak, kızın gözleri faltaşı gibi açıldı kanlı pantolonumu görünce. Beni sakinleştirmeye çalışıyor ama bir yandan da ne yapacağını düşünmeye çalışıyor. Onun bu hali unutturuyor gene bana bebeğimi. Off hatırladım bak gene. Unutmuştum ne güzel. Bana bir etek getirmiş, giydirmeye çalışıyor. İyi de ben o eteği 36 bedenken giyerdim. Şu halimle bacaklarımdan çıkmıyor öteye. Ben ona yol gösteriyorum. Annemin “Ben geldiğimde giyerim.” diye bıraktığı eteği getiriyor. Normalde asla giyip de dışarı çıkmayacağım eski püskü eteği giyiyorum can havliyle. “Ambülans!” diyor, bana bakıyor. Soru cümlesine dönüştürdüğüm bu tek kelimeyi ben ona yöneltiyorum şimdi. “Ambülans?” Kim çağırdı ki? Ben çağırmadım. Ben doktorumu bile arayamadım. Hemen telefonuna sarılıyor. Yanlışlıkla 118’e basıyor. “Siktir!” diye bağırıyor telefonuna. Adresi aktarıyor benden duyduğu kadarıyla. Karşı taraf kendilerini aşağıda karşılayacak birisi olması gerektiğini söylüyor. Geleceğini söylüyor. “Beraber inelim.” diyorum. “Olmaz.”diyor kesin bir ses tonuyla. Bir şeyler arıyor, mırıltıyla çıkıyor ağzından kelimeler. “Anahtarlar.” diyor. “Bana akıl ver, eğer bir parça kaldıysa.”diyor. Bunu söylerken gözleri halının üzerindeki kan damlalarına takılıyor. Ben de bakıyorum ister istemez. “Bebeğimm. Ölmesin. Yardım et. Lütfen bir şey olmasın ona. Çok korkuyorum. Kendim için değil. Onun için.” Bunları içimden söylüyorum. Aynada gözlerimi görüyorum. Saydamlaşmış gözbebeklerim. Akındaki damarlar yerinden fırlayacak gibiler. Tüm acım, bütün kederim, hüznüm, korkum gözlerimde. Kalbim gözlerimde atıyor sanki. Kendimden korkuyorum o an. Hayvani bir duygu gelmiş çökmüş üzerime. Sanki bir el bebeğimi benden söküp almak istiyor ve ben vahşileşmişim. Korktuğum şeyin içimden çıkan hayvan olduğunu anlıyorum. Öyle vahşi ki. Ruhumu sarıyor pençeleri, tutuyor bebeğimi. Kolay pes etmeyecek. O an anlıyorum. Her ne pahasına olursa olsun bebeğim yaşayacak. Hem kadınım, hem erkeğim, hem anneyim, hem babayım, hem panterim, hem Tanrıyım bir anda. Bebeğimin Tanrısıyım o kısacık anda. Bunu bilsin istiyorum. Onu yaşatacağımı bilmeli. Bunu hissetsin istiyorum. Elim karnıma gidiyor. Orda, yaşıyor, nefes alıyor var gücüyle. Minik parmaklarını hissediyorum aksi taraftan. Güç alıyorum bundan. Tuğçe’ye dönüyorum, “Ben iyiyim. Vakit kaybetmeyelim. Gidelim bir an önce.” diyebiliyorum. Tuğçe’ye yaslanıp, duvardan destek alarak yürüyorum koridorda. Ne çanta, ne başka bir şey, anahtarı kaptığımız gibi, soluğu kapının önünde alıyoruz. Asansöre biniyoruz beraber. Başka zaman olsa benim için planlı ama meraklı kapıcımızın muzip bakışlarının odağı olan karnım, yerleri köpüklü sularla yıkamakta olan adamın gözünde merhamet uyandırıyor bir anda. Bıraksam paspas olacak ayağımızın altına. Pişmanlık okunuyor gözlerinde. Az evvel boşalttığı bir kova suyu düşünüyor kara kara. Dakikalar belki de saniyelerle kaybettin der gibi bakıyor. Kaybetmedim diyorum içimden. Kolumdan tutuyor. Bir önüme bakıyor, bir arkama. Ne tarafa düşecek olursam o yana kendini siper etmeyi planlıyor. Bacaklarımın arasından süzülen kanlara bakıyor. Bebeğim. Akma nolur. Kal benimle. Sen benim hayat arkadaşımsın. Geleceksin. Herkes gidecek. Biz kalacağız bu dünyada. Sadece ikimiz.

Siren sesini duyar duymaz, ben ismini bugüne kadar öğrenme gereği duymadığım kapıcımızın kollarına teslim edilirken, Tuğçe koşarak ambülansa doğru gidiyor. Önden gelen genç bir kadın var. Yerlerdeki suyu görüp, söyleniyor bir yandan da. Aynı zamanda korumalığımı üstlenen kapıcımız sus pus oluyor bir kez daha. Karnım ve ıslak ve kaygan zemin namusu oluyor. Aramızda yirmi yıl uğraşsak oluşturamayacağımız kadar sağlam bir bağ oluştu bir anda. İsmini mi versem acaba? Neler saçmalıyorum böyle? Oğlum olmayacak ki benim. Annesinin ismini mi koysam acaba?

-“Annenin adı neydi?” diyorum.

-“Anlamadım abla, benimle mi konuşuyorsun?”

-“Evet, annenin adı neydi?”

-“Döne.”

-“Başka?”

-“Anlamadım abla, bir anam oldu benim bildiğim kadarıyla, onun da adı Döne idi. Öyle derlerdi.”

-“Olmaz o isim. Başka böyle aileden değerli bir isme sahip, yani şey demek istiyorum, büyükanne gibi, sütanne gibi, ananen, babannen yok muydu senin?”

-“Ne bileyim abla, geçmiş gün. Anamın anasının adı Satılmış idi.”

Nabzımı ölçmeye çalışırlarken, sedyeye uzanmış durumdayım artık ve Tanrım; Satılmış, Döne’den beter. Hiç münasip isimli kadın akraban yok mu senin, çocuğuma verebileceğim?

-“Senin ismin neydi peki?”

-“Ömür.”

-“Oldu bu iş.”

-“Hangi iş abla?”

-“Anlaştık. Ömür. Satılmış kızı Dudu’dan olma Ömür.”

—-.—-

Sezaryenle alındı bebeğim. Şekerim fırlamış, kanamam durmamış. Acil ameliyat dediler. Miniğimse emin ellerde şimdi. Sağ salim gerçekleştirdi doğumu doktorum. Tam iki kilo iki yüz gram Ömür. Yani prematüre doğdu. Kucağıma alamadım uzunca bir süre. Kuvöze yatırdılar çırılçıplak. Hastanede kaldığım sürece gittim baktım camların arkasından camdan kafes içindeki solaryuma girmişçesine yatan fındık fareme. Nasıl da güneşleniyor minik farem. Gözleri kapalı daha hala. Kendini anne karnında zannediyormuş. Annem geldi, yanında da babam. Annem görünce ağladı, babamsa mesafeli davrandı. Gerekmedikçe konuşmadı. Babasızlığına, az gelişmişlik eklenen bebeğime, eğer yaşarsa ne çeşit bir dede olacağını düşünüyor gibi sanki. “Alemin spermini içine tıkıştırmaya Kıbrıs’a mı gidilirmiş?” demişti. Yalan söyledim sana baba. Kıbrıs bahaneydi. Kızımın babası belli. En azından ben biliyorum. O da bana yeter. Yapamazsak, Avrupa’ya gideriz. Orada yaşarız kızımla. Yaşadığım sürece vardır bir yolu. Nefesim onun olsun baba. Bir sıfırdan iyidir. Ben sıfırdım, şimdi bir oldum baba. Bir gün gelecek ve ben kimsenin çocuğu olmayacağım. O zaman bari ben bir çocuğun ailesi olayım.

—-.—-

Lohusalık kısmından bir şey anlamadım. Bir ay boyunca ev ve hastane arasında gittim geldim durdum. Gelenler beni evde bulamaz olmuşlar. Bebek iyi oluyordu eve geliyorduk, sonra kontrol ve tekrar hastane. Bebeğimi merak edenlere karşı kullandığım tabirse merhamet uyandırıyor. “Hafif.” Çarşıdan iki kilo erik alıp eve geldiğinizi düşünün kesekağıdının içinde. Annem korktu bir yerlerine bir şey yapmaktan. Babam kulağına ismini fısıldamak için kucağına almadan kaç defa besmele çekti, kim bilir? İsim babası, aynı zamanda adaşı, hanımını alıp geldi bir gün. Süklüm püklüm oturdular salonda. Ömür uyanınca yanlarına getirdim. “Hap kadarmış.” deyiverdi karısı. Ömür azarladı kadını ama sahi hap kadar kızım. Altıncı haftanın sonunda yeni doğmuş bir enik gibi gözlerini şöyle bir araladı. Ne mutlu oldum anlatamam. “Doktorum çocuğuna bizden iyi sen bakarsın, sana güveniyorum.” dedi. Annemin korku dolu bakışları altında banyoda küvette yıkadım onu. İyi geldi ılık su. Yağlıyorum tüm vücunu, büyütüyorum günbegün. Ben de onunla birlikte büyüyor, olgunlaşıyorum. Bunca sabır nerelerde saklanırmış bugüne kadar? Hiç meşakkat gelmiyor ona yaptıklarım. Sabır ve tahammülden başımı alamıyorum. Hiç ağlamıyor. Kucak kucak gezse, her kucakta sakin. Gülümsediğini de görmedim henüz. Uyum sağlamaya çalışıyor gibi yeni hayatına. Ama yakaladı ucundan.

Bu zaman zarfında tam 150 gram aldı kızım. Bir kalın kaşar peyniri  dilimi kadar etlendi. Hazırladığım zıbınlıkları giydiriyorum. İçlerinde kayboluyor. Burun delikleri o kadar küçük ki. Ve kulakları. Ne kaşı var, ne doğru düzgün kirpiği. Gözleri ela sanki.

—-.—-

Çok az görüştüğüm akrabalar ve annemin meraklı komşuları ellerinde maşallahları kırkı çoktan çıkan bebeğimi görmek gayretiyle bir cuma günü teşrif ettiler evime. Kafamda annemin saçma sapan lohusa fiyongu karşıladım hepsini. Tuğçe’de geldi işten erken çıkıp.

Meraklı bir teyze:”İsmini sen mi koydun tatlım?”

Ben:”Evet.”

Tuğçe:”Kapıcısının ismi.”

Bir başka meraklı teyze:”Aaaa! Kapıcı, kadın mı? Ne de güzel ismi varmış.”

Tuğçe:”Şükür o akılla Dudu ya da Döne ya da Satılmış bile koyabilirdi. Biz Ömür’e şükrettik.”

Ben:”Adamın büyük iyiliğini gördüm.”

Tuğçe:”Ben kötülüğe mi geldim? Rahmetli anneciğimin ismini koysan olmaz mıydı. Nurhayat’ın nesi eksik Ömür’den? Gittin uyuz adamın teki, gıcık oluyorum hallerine dediğin adamın adını verdin o akılla kıza. Beni çiğnedin geçtin. Rahmetli anneciğim. Ne severdi seni! Öyle değil mi Selma Teyze?”

Selma Teyze yani annem taraf olmak istemese de, hiç beklemediğim bir hamleyle Tuğçe’nin tarafını tutar.

Annem:”Bari anneannenin adını verseydin. Hükümet gibi kadındı. Lamia gibi saraydan gelme isim dururken, kapıcının adını verdin kızıma.”

Ben:”Ben doğurdum. O benim kızım. Hem amma da burjuva çıktınız. Anne bizim kökümüz saraydan değil ki. Hasbelkader koymuşlar Lamia diye ama halis muhlis köylüyüz biz esasen.”

Annem:”Olabilir. Lamia diye isim koyanın vardır elbet saraydan bir kökü.”

Ben: …

Teyzem(Annemin bir küçüğü): “Babası yok mu bunun?”

Ben:”Yok.”

Annem:”Sperm bankasından sperm aldırıp, içine tıkıştırmayı tercih etti. Bizim de sonradan haberimiz oldu.”

Teyzem:”Adam mı yoktu?”

Annem:”Benimki de böyle. Ne yaparsın? Kapıcının adını alır, tanımadığı adamın da şeyini.”

Ben:”Neyini alır mışım?”

Titremesine mani olamadığım bir tonla çıkıyor artık kelimeler ağzımdan.

Teyzem:”Ya sperm sahibi katil ise?”

Annem:”Sapık bile olur. Bir arkadaşıyla bari yapsaydı, yapmışken.”

Ben:”Anneee!”

Annem:”Ne annesi, yaparken anne diye sordun muydu hiç? Şimdi olduk annen. Kızdın mıydı annnen!”

Teyzem:”Bir sevdiğin vardı, olmadı olmadı, yaş geçmeden yapayım bari dedin tabii. Sen de haklısın kızım.”

Annem:”Ya gay’se?”

Ben:”Kimmm?”

Annem:”Yoksa sen mi?”

Tuğçe’ye bakar manidar. Tuğçe ise nefretle bana. Onun aklı hala isimdedir.

Ben:”Yeterrrrrrr.”

Ne mi yaptım? Bundan sonra ne mi oldu? Ömürlük dedikodu malzemesi toplamış olan onca kadının önünde annemi ve teyzemi evden kovalayıverdim. Yapma etme diyen şaşkın akrabalarım ve komşularda bir süre sonra panik halinde kalkıp gittiler. Tuğçe’de annemlerle gitti. Onların tarafını tuttu. İsim yüzünden. Bu esnada Ömür uyumaya devam etti. Sonra sonra ne mi oldu? Çok sürmedi, bir hafta sonra annemle, bir süre sonra da Tuğçe’yle barıştık. Tuğçe, Ömür’ü Nurhayat diye çağırmakta ısrar ediyor. Bazen “Hayat” diyor. Bastıra bastıra söylüyor isminin her hecesini, sırf beni gıcık etmek için. Babam nüfusuna aldı kızımı. Gerçek babası ise asla bilmeyecek Ömür’ün varlığını.

ÇİZER: PAWEL KUCZYNSKI

ANKARA MERKEZ, KORDON ENFES

image
PAWEL KUCZYNSKI

HARZEM:

Tatlı tatlı uyurken uyandırılmam kabahat. Güzel güzel rüyalar görürken uyanmakta direnmem üzerine dürtüle dürtüle sarsıntı oluyormuşçasına kartal pençelerini yakamda hissedip, iliştiğim pis kanepenin üzerinde yarı mahmur çoğunluk şaşkınlıktan öfkesiz oturur hale getirilmemse en büyük ayıp. Tüm bunlara gıkımı çıkarmadan boyun eğip, kuzu kuzu müdürümün peşi sıra verilen adrese gitmek üzere bindiğim aracımın sirenlerini açıp yola koyulmamsa tam dört dakika. Bravo bana. Evet yanlış anlamadınız. Tam dört dakika içerisinde Ankara’dan nakil için Numune’den alacağım hasta ve hasta yakınını, evine kavuşturmak üzere yola koyuldum bile. Neye seviniyorum söyleyeyim. İzmir’e gidecekmiş hastam. Kordon’dan geçeriz belki, yine. Bir kez daha hasta getirmiştim buraya. Ramazan’dı ve akşamdı. Gavur dedikleri kadar var demiştim içimden. Bir masa boş yoktu, herkes demleniyordu. Bir garip hissettim kendimi, sormayın. Sanki gurbet gibi, Yunan’a, Alamanya’ya geldim sanmıştım. Masalarda tek erkekler olsa iyi, kadınlarda içiyordu ya arkadaş, pes. Kadın kadına gelmişler, rakı sofrasına kuruluvermişler. Bir süs bir püs. Aklım çıktıydı valla. Bizim hanımı düşündüm de, namazında niyazında, çoluğun çocuğun peşinde. Gelse bir, bir görse şurayı şöyle başı seccadeden kalkmazdı, inanın öyle. Bizim oralarda otuzundan sonra içene pek iyi gözle bakmazlar. Maşallah burda bastonunu kapan da gelmiş, diplenip durur ya! İçeceksen ya pavyona gideceksin, ya gazinoya. İzmir’in maşallahı var; her yer pavyon, her yer gazino. Allah korkusunu geçtim, insan canına kıyar mı bile bile, pes. Atalarımız en güzelini demiş. Teneşir paklar böylesini. Teneşire sırtını vermeye gör gerçi, ondan öte ne avuntu ne teselli… İzmir’in, İzmir’linin gamı tasası bana düştü sanki. Benim işim var. Görevimi yapayım hayırlısıyla, bir çıkayım işin içinden alnımın akıyla, yetiştireyim hastamı sağ salim evine yuvasına, vız gelir ötesi bana. Vereceğin olsun bir bardak çay, ey Kordon bana. Şu sirenleri açayım da çekilsinler bir kenara.

BORA:

İlk geldiğimde ne heyecan vardı üzerimde anlatamam. Gıpta gıpta, ölcektim şoförlere. Nasıl olmasın ki? Ne Mercedes, ne BMW, ister olsun Ferrari; sireni açtığında önünde duracak bir babayiğit ara da, bul. Bir görseniz nasıl kaçıştıklarını, can havliyle yol açtıklarını! Düşünün bir, adam üçüncü şeritte basmış gidiyor. Yanında oturan kız arkadaşına cakasını atıyor. Müzik son ses, havalar bin beş yüz. Ama bir şeyi hesaba katmıyor bizimkisi. Bizi. Bir anda düşüveriyoruz önüne, pardon arkasına. Gazı körüklüyor bizim abi, ensesindeyiz bir anda. Sanki dönse baksa, bir nefes kadar yakınız o anda. Bir panik, bir telaş kaplıyor içini, dışını, her yerini. Yanındaki havalıyı, cıstak müziği gözü görmez oluyor. Kendine yer arıyor sanki yağmurda bir saçak altı ararcasına. Bir boş bulsa, derhal geçecek. İyisi mi gazı körüklüyor o da. E haliyle biz de. Onu asıl mahveden hiç bitmeyen siren sesleri oluyor. O kadar pişman ki şu an bulunduğu konumdan, bu sıkışmış halden ve hayatından, ensesinden soğuk terler başladı bile akmaya. Bitti mi aşna fişneniz? Kısa sürdü galiba, sayemizde? İşte ben bu hali çok seviyorum abi. Hah sonunda bir arabalık yer buldu kendine. O ikide, biz üçüncü şeritte. Manevi tatmin diyordu bir uzman. Her tür tatmin  tam gaz şu an. Sanki Ferrari benim, bense Ferrari. Öyle bir his ki, anlatamam.

Şansıma İzmir çıktı bu arada. Ne sevindim anlatamam. Kızıyla meşhur şehre gidiyoruz. Akşamına bi Kordon yaparız artık. Şehir dışına ilk verişleri değil. Daha önce Mardin yapmıştım, Lice’ye cenaze taşımışlığımız var, Çorum Çankırı desen kalbim sıkışır zaten. Ankara’da elini atsan Çorum, Çankırı, Yozgat ve Niğde’li. Bir numarası yok ki çevre illerin. Aynı kültür, benzer kızlar.

Mardin uzak olunca ev sahibi bir gece misafir etmişti bizi de. Sabahına çan sesleriyle uyanmıştık. Ohhh Almanya’ya, Yunanistan’a gelmiş gibi olmuştum. Değişikti herşey etrafımdaki ama o zamanki şoför abi bu durumdan hiç hoşnut olmamıştı. Hemen camiye koşmuştu. Lice’ye götürdüğümüz vardı bir de, cenazeydi ama taşıdığımız. PKK’lıymış sonradan öğrendiğimize göre. Aman Allah bir gittik ki duyan indi yola tek kat, sanki tek göz evlerinden. Bir ağıt bir cıngar. Salladılardı koca ambülansı. Sanmıştık yıkılıverecek. Korkuyla bakmıştık birbirimize. Salavat çekmişti abi korkudan. Bizi dağa kaldıracaklar sanmış sonradan dediğine göre. Bir bakmış bana sarı saç mavi göz, kendi de açıkça tenliydi; oradan hesaben hiç olmadı öldürür bunlar demiş kendi içinden. Sonradan öğrendim zılgıtmış çektikleri, böyle apaçiler gibi. Zılgıtı çekmek oradan geliyormuş. Biz de vahşi kovboylar olarak son bir kez atımıza atlamadan evvel, su içmek için bizi gönderdikleri çadıra girmiştik de, bizim abi gene zor kaçtıydı içeriden. Su bile içmemişti, zehirlemesinler diye. Her yer PKK bayrağı, asılıydı Abdullah Öcalan posterleri. Ben de tırstım da belli etmedim. Bir de çok susamıştım, gözüm görmedi ötesini. Çıktığımda ise hiç bizim oranın insanına benzetemediğim kadınların yüzlerine gözlerine bakmıştım uzun uzun. Acayip şekiller çizmişlerdi yüzlerine gözlerine. Askerlikte buralara düşmeyeyim de, gördük yeterince. Ama İzmir olur mesela. Ohh kızlarrr..

SEÇİL:

Kurtuluyorum nihayet başşehrinizden. Baş muhafız gibi oldu ama öyle. Bakın bakın dur, bir gördüğüm Anıtkabir her yerden. Onun dışında her yer aynı gibi geliyor. “Tarım ve Köyişleri Bakanlığı”, “Orman ve Madencilik Bakanlığı”, “Çevre ve Şehircilik Bakanlığı”, “Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu”. Her yer kurum, kuruluş, resmi bina, gökdelen. İsimlerse hep çifter çifter. Bu şehir tek olmayı kaldırmıyor pek. Hep bir çiftinin olması gerek. Başına bir er gerek, sonra da gökdelenlerin içindeki daireler gibi bir sürü çocuk gerek. Anadolu demek çocuk demek. Anadolu erkekliği çağrıştırıyor her daim. Kalabalık olmayı, sürü olmayı getiriyor beraberinde. Burası erkek egemen bir toplum, yaşamak zor kadın başına. Kışın karı bitmiyor, yazın denizsizlikten sevimsiz oluveriyor. Bense burada yönümü bulamaz oldum. Bir dolmuşa biniyorum, bir bakıyorum ki yanlış taraftan binmişim. Geçiyorum karşıya. Her yer aynı gibi geliyor. Fark yaratacak bir obje bulamıyorum. Alışmışız İzmir’de denize göre yön bulmaya. Denizi geçtim, bir su birikintisine razı oluyor insan ama tek gördüğüm yağmur yağdığında yerde oluşan birikintiler oluyor. Kırıntılara razı olurmuş bazen insan. Yağmuru da az buraların. Çiftçi dertli. Yağmur duasına çıkmışlar çoktan. Bahar  yağmurları gerek ürünlere. İzmir’de yağmur kıyametmiş, duyduğuma göre. Burada yağdı da nasıl yağdı bir sorun hele. Usturuplu yağdı. Hani derler ya donuna kadar ıslandı, burada mümkün değil onca ıslanmak. Bulutlar birikse de, bir ağırbaşlılık var yağdırırken üzerimize. Kızılay’ı da bir, Bakanlığı da. Tunalısı’da, Bahçeli’si de. Bir mangal kültürü var sormayın gitsin. Gölbaşı’na gidince insanın mangal ihraç edesi geliyor. Yelle yelle, pişir kömürde. İçki de yasak. Burada içmek yasak gibi bir şey zaten. Kızılay’da gördüklerimden sonra içmesinler zaten. Adamlar normal boylarda etek giymiş kızların bacaklarına öyle bir bakıp, öyle laflar atıyorlardı ki, o adamlar içmesinler zaten. Rezillik olurdu hepten. Altı üstü bacaktı işte. Adamlar nerelerden gelip, indilerse şehre, bir çift bacak uğruna girilmedik günah, edilmedik küfür bırakmadılardı. Bunları içkili düşünün bir de.

Ankara’da ya taksiye bindim, ya yürüdüm o sevimsiz günden sonra. Halk otobüsünde ön koltukta gidiyordum hiç unutmam. Meğer bindiğim otobüs Sincan tarafından geliyormuş. Yanımdaki adam her durakta dura dura akşamı ettiniz demişti şoförün yanındaki adama. Eli alçılı olan; esmer tenli, uzun boylu, korkutucu bir tarafı olan bir adam idi, bir anda hem de alçılı eliyle atarlanıvermişti de az evvel bağıran adamın sesi bir yerlerine kaçmıştı anında. Bense mum gibi iki adamın ortasında kalakalmıştım bir başıma. Eli alçılı olanın öfkesi tok bir sesle çıkıvermişti ortaya. Gregor Samsa olmamıza ramak kalmıştı iki yolcu olarak sindiğimiz köşelerde. Dedim ya hırt hırt burada erkekler. Çarpsa yapıştırıverecek gibiler. Allahtan bizim şoförle, yardımcısı iyi insanlar. İyi niyetliler. Elleri de çabuk. Tam beş saatte getirmiyor, uçuruyorlar adeta. Emniyet şeridinden, üçüncü şeride yüz seksen derecelik açıyla geçiyoruz her seferinde. Nihayet giriyoruz İzmir’e. Kordon’dan geçmek istiyor şoför. Aylardan mayıs, günlerden cuma. Saat akşamın yedisi. Zıplaya zıplaya geçiyoruz kayrak taşlarının üzerinden. Çocuk çimenlere yayılmış kah bira içen, kah sohbet eden gençlere bakıyor gıptayla ve engel olamıyor kendine. “Çimenleerrrrr!” diyor. Aralarında olmak için canını verecek çocuk, öyle böyle değil o çimenler. Üniversite okumak istediğini söylüyordu, İzmir’i yazmaya karar veriyor derhal. Biz şoförle konuşuyoruz.
-“Bu ikinci ayak basışım İzmir’e(sanki düşman işgalinden kurtarmaya gelmiş gibi konuşuyor), Ramazan’dı öteki geldiğimde. Kimsenin Ramazan mamazan dinlediği yoktu. Herkes oturmuş içiyordu. Burası hep böyle midir?”
-“Böyledir ya, kimse kimseye karışmaz. İster içersin, ister ister(burada doğru kelimeyi arar gibidir) işte içmezsin. Kimse kimseyi yargılamaz.”
-“Anladım.”
Aynı anda aynı görüntüye takılır ikisinin de gözleri. İkisi de çok kilolu ama mini kot etek giymiş ve kilodan bacakları ayrılmış kızın süt gibi bacaklarına bakarken bulurlar kendilerini. Adamın ağzı belli etmese de bir karış açıktır. Alay konusu edip, belki de yargılayacağı manzara ortam içinde kaynamıştır. Sadece bakar. Yorumsuz. Ben de. Yorumsuz.
-“Dışarıdan buraya gelen ne yapar buralarda?”
-“Kastettiğiniz gecekondularsa eğer İstanbul ve Ankara’dan farklı olarak buradaki gecekondular şehirle içiçe olduğundan ve insanlar kolaylıkla şehrin kalbine inebildiklerinden, bir süre sonra şehre, insanlarına uyum sağlar, değişir ve evrilirler. O çimenlerde de türlü çeşitli genç var. Örtülüsü, örtüsüzü, mini eteklisi, Kürdü, Lazı, Göçmeni; gidip bir sorsanız memleketlerini, farklı farklıdır. Ben de İzmir’li değilim. Kim İzmir’li gidip sorsanız, bulamazsınız. Eğer bir kirleten, dokusunu bozan biri varsa onlardan biri de benimdir. Ben de işgal ettim bu şehri, kirlettim çöpümle, işgaliyetim kapladığım kütlemden çok, varoluşumun sıkıntısının tezahürü olan saplantılı düşüncelerim kaynaklı oldu. Bir günah gibi, bir gölge gibi çöktüm üzerine. Dışın dışı var. Dışın dışı değildik ama dıştım işte neticesinde. Hep de öyle kaldım. Bana bulaşmayın, ne yaparsanız yapın diyen bir şehrin her gün ırzına geçenlerden biri de ben oldum.”
-“Estağfurullah.”
-“Ama öyle. Yirmi sene öncesini hatırlarım Kordon’un. Denize bir adım mesafeydi buralar. Şimdiyse kilometrelerce çimen. Hoş mu sizce? Nüfus artışıyla dokusunu bozduk buraların. İnemez olan iner olsun, kendine yer açsın diye denizleri doldurduk. Yaşlılık böyle bir şey işte. Geçmişi anar durursun her nefeste.”
Adam suçlanmıştır.
-“Biz Ankara’lıyız. Ankara, Çubuk. Kütük yani, Ankara, Çubuk.”
-“Nasıl bir şey oranın yerlisi olmak?”
-“İyi. Fena değil. Hiç düşünmemiştim ki ötesini. Siz nerelisiniz? Aslen?”
-“Fethiye’nin bir köyünden. Hangisi diye soracak olursanız, bilmiyorum bile. Ne garip değil mi? Bilmemek hiç geçmişi.”
-“Haritadan bulunur elbet,”
-“Bulunur ya, isterse yedi ceddini bulur insan. Yeter ki istesin.”

NURAN:

Bir ayak alçıda dönüyoruz bakalım gittiğimiz yerden. Güya eşi dostu görecektik. Güya gezecektik hesapta. Kısmetten ötesi yok derdi büyüklerimiz. Ne kadar haklıymışlar. Benimkisi de öyle oldu işte. Kıç üstü düşüverince yere, bir de bacağımı görünce ters dönmüş vaziyette, hapı yuttuğumu anladım o an, o yerde. Sanki bir başkasının bacağı idi yerdeki. İnsan yabancılar mı uzvunu? Benimki aynen öyle oldu. Tanıyamadım ayakkabı içindeki koca ayağı, siyah pantolon içindeki upuzun bacağı. Bir başkasının gibiydi. Sanki benim değildi. Sonradan sonradan baktıkça anladım ki, meğer benimmiş. Durup durur orada öylece. Biri alıp götürse beraberinde gıkımı çıkartamayacağım, o derece. Etraftan geldiler kaldırmaya ama nafile. Kalkıyorum ama durmam, hele ki basmam ne mümkün olduğum yerde. Kıyameti kopardım acıdan, esnaf çıktı meraktan Bahçeli’nin dükkanlarından. Bir akıl aradı da ambülansı, geldiler topladılar alelacele, soluğu aldım ben de Numune’de. Netice mi? Kalçama kadar alçı. İşte size netice. Kalkıp bir tuvalete gidemedim tek başıma. Verilmiş sadakam yokmuş anlayacağınız. Bu zaman zarfında yıkanamadan yattım hastane yatağında. Saçlarım yağmurda ıslanmış kedilerinkine döndü. Terden, pislikten, bakımsızlıktan, cefadan, korkudan, endişeden, çaresizlikten bir garip sokak kedisine dönüştüm bu kısa zaman diliminde. İnsan eti ağırmış. Doğruymuş. Hükümet gibi kadın derlerdi benim için. Gövdemin hakimiyetini kaybettim. Ne hükümet kaldı, ne de eski Nuran. Nuran’da, hükümette düştü bir anda, hem de Ankara’da. Rujsuz, pudrasız sokağa çıkmam vaki değilken, sanki bir gecede inivermiş buruşukluklarım ve bir anda ağarmış saçlarımla dört kişilik odada kalıverdim bir sürü kırığı çıkığı olan hasta kadınla. En kötü kokular ortopedi ve gastrolojide olurmuş. O da doğru çıktı. Yattıkça insan kurtlanır valla. Şu ayağım, bacağım bir toparlansın kurban kesip, dağıtacağım fakire fukaraya. Allah’ın adı düşmez oldu dudaklarımdan, dilimden. Aliterasyon yapar oldum sıkça, ne de olsa emekli Türk Dili ve Edebiyat Hocasıyım unutulmuş tarafından.

Off kaba etlerim. Takır tukur bir yerlerden geçiyoruz hiç bilmediğim. Dışarıyı görmek de mümkün olmadığından, nerede olduğumuzu sormalı çocuklara. Kordon’daymışız, doğru ya. Ben daha Uşak’a yeni girmişizdir derken, gelivermişiz Alsancak’a. İyi de ne işimiz var Kordon’da? Allah allah!

TRABZON

20140414_115544

Karadeniz’e yahut herhangi bir denize paralel, deniz manzaralı bir havaalanı barındıran Türkiye sınırları dahilindeki tek şehirde bulunmaktayım. Batum dönüşü şehre gelişim akşamı bulduğundan ılık bir banyo ve temiz çarşaflar dışında başka bir şey düşünemez haldeyim. Yarın sabah onda Sümela turuna katılacağım, ardından da minik şehir turu var. Sonrası dönüş yolu. Nereye, nasıl bir şehre geldiğimi anlamak için tur şirketinin olduğu yere kadar yürüyor ve bol bol ve bile bile insanlara yol soruyorum. Üst yoldan giderken aşağıdaki gecekonduların durumunu soruyorum. Onların yıkılmakta olduğunu, ev sahiplerine daire ya da para verildiğini, onların da bu durumdan hoşnut olduğunu, zaten böyle bir yerin yaşanamaz ve para etmez olduğunu söylüyorlar. Trabzon özellikle İstanbul’u çağrıştırıyor. O zaman anlıyorum ki, İstanbul’da en çok Karadenizliler iz bırakmış. Yüksek yüksek, sivri sivri binalar şehre hakim. Ünlü müteahhitler hep buradan çıkmış, İstanbul’a gitmişler. Dolayısıyla kusurlu ya da kusursuz İstanbul’a bir çehre kazandıranlar da hep buranın insanı olmuş. Tıpkı atalarının yaptığı Sümela gibi yüksek ve uzlaşması çok zor binalar hep onların eseri.

20140414_092328

Bu arada ilk defa çok uyuz bir yol arkadaşım oldu kısa süreli. Uzun süre kendini parçalarcasına kaşıdı durdu. Pire torbası taktım adını. Sokak simitçisi pire torbasını gördüğü anda kovalamak için ne hareketler yaptı anlatamam. Benim yol arkadaşım uyuz ve pireli olabilir ama, sen de çok komiktin be amca. Simide pire mi gelirmiş? Bakın benim Yol arkadaşıma. Korkulacak nesi varmış Allah aşkına?

image

Trabzon’da. Çarşının içinden kalkacak olan otobüsümüze biniyor ve yola koyuluyoruz. Yunan bir çift, iki Avrupalı çocuk, bir de Çinli ya da Japon dışında kalan yabancı turistler hep Arap. Arapların da biri Kuveytten, diğerleri hep Suudi asıllı. Hani meşhur fıkralar vardır, bir İngiliz, bir Fransız, bir Laz aynı uçağa binmiş diye başlayan; burada durumlar da aynen öyle. Araplar kimseyle konuşmuyor. Gerçi onlar kendi aralarında da konuşmuyorlar. Şoförümüz gençten bir çocuk ve konuşkan olmakla beraber bir gıdım yabancı dil bilmiyor. Yunan çiftten kız Türkçe biliyor. Diğerleri ne zaman geleceklerini, ne kadar vakitleri olduğunu kavrayana kadar akla karayı seçiyor. Yol boyunca Kuveyt asıllı olup, buraya gelmeden gayret edip İngilizce kursuna gitmiş Khaled’le konuşuyorum. “Kuveyt şimdi elli derecedir.” diyor. Yazın yetmişe kadar çıkıyormuş. “Arabalar çok büyük ve klimalı, aksi takdirde ulaşım durur, yaşam durur.” diye de ekliyor. Neredeyse tüm Türkiye’yi gezmiş. Ama ikinci defa geldiği hep kuzey bölgeleri olmuş, yani serin olanlar. Bu kadar gezebilmesinde bir kuveyt dinarının 7500 türk lirası olmasının da büyük payı olsa gerek.

image 20140414_114530 20140414_115111 20140414_120836 20140414_120347 20140414_120046

Sümela Manastırına tırmanışımız başlıyor. Nam-ı diğer “Panagia”. Giriş sekiz lira, tam. Bunu belirtme nedenimse yıllardır kapalı olan ve tadilatta olduğu söylenen bir bölüme çivi dahi çakılmıyor olması. Herkes birbirine diğer tarafı gösterip, neden diye soruyor. Türkiye’de böyledir diyorum, içimden. Bitmeyen restorasyon, kazı ve inşaat vaziyetleri vardır. Bu da bir yer hakkında tuhaf bir gizem yaratır. Giremedikçe görmek, göremedikçe merak eder durursun hadisenin tamamını. Her neyse insan hayranlık duymuyor değil; yüzlerce metre yukarıya nasıl çıkıp, nasıl inşaat için gerekli malzemeleri taşıdıklarını düşündükçe. Biz hakikaten cahiliye dönemine girmişiz. Bir şu bülbül yuvasına bakıyorum, bir de bir kat bir kat derken gitgide yükselen ve şehrin siluetini mahveden gecekondulara. Azimle çıkıyoruz merdivenlerden. En nihayet içerisindeyiz kilisenin. Freskler var ve görevli açıklamalar yapıyor. Bebek İsa, Havariler, Meryem Ana, Adem ile Havva’nın yasak elmayı yemeleri diye. Khaled derin derin nefes alıyor bir köşede ” Oksijın, oksijın.” diye. Aklım ortaokul yıllarındaki fen derslerine gidiyor sayesinde. Düşünüyorum daha önce Arap ülkelerinde bulundum ama hiç Araplarla gezdim mi diye. Hayır. Mola yerlerini çok seviyorlar. Sürekli ya yiyecekler, ya içecekler yahut atıştıracaklar. Tam keyif adamları yani. Sefa şeyleri bildiğin. Avrupalı turistler inişi yürüyerek yapmak istedilerse de, onlar oralı olmadı ve birbirleriyle hiç konuşmadılar. Tek gelen Çinli/Japon genç mola yerinde bir tabak sarma söyledi lahana ve yaprak karışık. Sonra da bir deney üzerinde çalışıyormuşçasına özenle yedi ekmek banarak. Bu tip turistik geziler bana Nuh’un gemisini çağrıştırır hep. Her çeşitten bir numune var. Tek eksik bir Amerikalıydı, başımızda. Sarp sınır kapısından, Hopa dönüşümüzde bir yandan yağmur yağarken ve bariyersiz uçurumun kenarından geçerken şoför ücreti toplama telaşından yolla çok da haşır neşir değildi. Sollama yaparken sonrasını görmüyorduk. Sadece gittik durduk. Sağ salim inmeyi başarabildik nihayetinde. Şimdiyse gene yüksek hızla gidiyoruz ve ani bir fren sesi ve Arapların tarafından Yükselen Salavatın hemen akabinde, Avrupa kısmından yükselen çığlık sesleri işin tuzu biberi oluyor. Yunan kız çığlık çığlığa bağırıyor. Benimse tek gördüğüm tüm yolu kaplayan ve geri geri çıkmakta olan tırla tokalaşmamıza kalan milimler. Facianın eşiğinden soğukkanlılıkla dönen tek kişi Çinli/Japon oluyor. Bir de pardon işareti yapan tır şoförü.

Karaya ayak basmış bulunmaktayız. Khaled şehir turuna katılmıyor. Yemeğe gitti. Ayrılırken gözünün önünden kuzu kapamalar geçer gibiydi. Bir yol arkadaşımdan daha oldum.  Suudi çiftler, bir nine torun, ben ve şoför varız sadece. İlk durağımız Ayasofya Camii oluyor. Bahçesine girdiğimizde iki yerli turistin, bir adamla beraber boyu elli santimi bulan yeşilliklerin üzerindeki kara kaplumbağasını sevdiklerini görüyorum. Ben de vuruyorum iki tak tak. Gülüşüyoruz. On beş dakikamız olduğundan pür telaş içeri giriyorum, caminin içine. Eski kiliseden bir şey kalmadığını görüyorum. Tavan basık ve avizeler sallanıyor. Dışarıda ayakkabılarımı giymeye çalışırken caminin hem imamı hem müezzini olan Hüseyin Bey geliyor. Boşuna ayakkabılarımı çıkardığımı, benim kavrayamadığım bir bölümden beni diğer turistlerle beraber geçirdiğinde anlıyorum. Beyaz bir branda var ve onun ötesinden dokunulmamış kilise kısmının fresklerini görebiliyorsunuz. Çok seri konuşuyor, çok bilgili ama her söylediğini yakalayamıyorum. Sanıyorum önemli kısımlarını kaçırıyorum. “Gel!”diyor. Gidiyorum peşinden kuzu kuzu. Caminin duvarlarındaki Cenevizliler döneminde kalma gemi ve kayık resimlerini gösteriyor. Çözülememiş yazılar varmış duvarlarda. Tapusunu gösteriyor bana caminin. Doğru ya her karış toprağın, her mülkün bir sahibi vardır ve buranın sahibi de T.C.

Hüseyin Bey’le Tanrı hakkında konuşuyoruz kısacık zaman diliminde. “Sevdiğinde, aşık olduğunda kalbini vermenin, açıp göstermenin imkanı var mı? Gözlerin yansıtır duyduğun aşkı, sevgiyi. Gözler yanıltmaz. Yalan konuşmaz onlar. İşte sana ispatı Tanrı’nın varlığının. Kalbin ve gözlerin.” derken sevecen bakıyor. Ben de artık delil aramaktan vazgeçtim. Dünya bir suç mahalli değil. Sürekli eşelemekren, nerededir, var mıdır, yok mudur diye sormaktan yoruldum. Ne Hacı Bektaş’taki Ünal Bey’e, ne Ayasofya Camii’ndeki Hüseyin Bey’e hiçbir şey sormadan, hep onlar gelip bana anlattılar. Hep onlar konuştular, ben dinledim. Aklı başında adam bulmak zor bu devirde. İki satır kelam edecek adam da. Ben Allah’ın şanslı kuluyum. Ben çağırmadım, fısıldadım sadece. Onlar sesimi duydular ve geldiler. Şükran.

20140414_151001 20140414_151752 20140414_151733 20140414_152407 20140414_152137

Defalarca sordum kendime. Her yola çıkışımda bir panik, bir sıkıntı olur içimde. Neden ben şimdi şuraya gidiyorum ya da neden geldim bu şehre, bu ülkeye diye. En sonunda kavrayabildim ancak nedenini. Buradayım çünkü burada olmam gerekiyormuş. Yiyecek ekmeğim, içecek suyum, beraber edecek bir çift sözüm varmış karşıma çıkan insanlarla. Hayatta sebepsiz hiçbir şey yok. Tesadüf diye de. Varım çünkü var olmam gerek. Her nefesimin ulaştığı bir yer var, ben bilmesem de. Atmosferde, belki de dünyanın uzak ucundan etkileyeceğim bir nefes var benim nefesime karışacak. Çok uzaklarda o nefes henüz. Daha var ona ulaşmama. Yapacaklarım bitmedi daha. Arayış olmadan yaratıcılık olmuyor. Tüm tehlikelerine rağmen geziyor olacağım. Bir gün ölürsem de tüm organlarım benden sonra doku ve organ bağış kartımın yönlendireceği yeni sahiplerine emanet. Bu şehir bana hangi duyguları mı çağrıştırdı? Ölümü, en çok. Her an gelebilirmiş gibi.

Atatürk’ün evine gidiyoruz ve tadilatta olduğunu görüyoruz. Şaşırmadım. Tüm Trabzon tadilattan geçiyor olabilir mi acaba? Çılgınlık olsa da bir şehri hepten yıkıp yapmak mümkün olabilir mi acaba? Müthiş bir sis var burada. Amanebar’ın “Diğerleri” filmini çağrıştırıyor sisli manzara. Hayalet bekler kıvama geliyoruz. Çıksa şaşırmayacağız. Bekliyorduk diyebilecek haldeyiz.

20140414_155423 20140414_155431 image

Son durağımız Boztepe ve kuşbakışı Trabzon manzarası oluyor. Aynı puslu manzara bizi karşılayan burada da. Arap turistler kaçıncı tostlarını, cipslerini yerken ben bayılacak haldeyim. Dialog kurup, erken gidelim demek için yanlarına yaklaşıyorum ürkerek. Konuşunca konuştular. Konya’da yüzüme bakmayan adam aklıma geldi. Eşleri kapalı olmasına rağmen yüzüme baktı erkekleri ve İngilizce anlaşabildik. Çok önemsiz gibi görünen ayrıntılar, çok değerlidir bazen ve size karşılıklı kendinizi iyi hissettirir. O hesap; moral bulduk, yorgunduk, erken ayrılabildik Boztepe’den.

20140414_182537

Çarşının ortasındaki Cemil Usta’da buluyorum kendimi. Kuymak söylüyorum. Trabzon ekmeği eşliğinde ve ayran ve salata, üzerine de finduklu baklava yedikten sonra bir daha acıkamaz oluyorum sabaha kadar. Saatse beş var yok ve az sonra otobüsüm kalkacak merkezden. Hava sisli ve uçaklar kalkmıyor, dolayısıyla ben de kalan tek bayan yanını alıyorum ve otobüste başka da yer yok. Hemen cam kenarına sızıyorum ben de. Ordu’ya kadar bu sızıntım devam ediyor. Bir anda gelmesin yol arkadaşım, otobüsü kaçırsın istiyorum. Ya ölmüşse diyorum. Nereden geliyor bu düşünceler onu da bilmiyorum. En nihayet otobüsü sağa çekiyor şoför ve yol arkadaşım biniyor otobüse başında bandanasıyla. “Ben kemoterapi hastasıyım.”diyor. Anlaşılmayacak gibi değil ve bana tüm hayat hikayesini anlattı yol boyunca. Çocuk yapmak için tüp bebek tedavisi olurken kanser olduğunu öğrenmiş. Ne ilginçtir ki yıllarca tedavi olurken doktor ona tek yumurtalığının olduğunu söylememiş ve anca aşılayıp paralarını almış durmuşlar. “Çok istedim, Tanrı beni cezalandırdı.”diyor kendi kendine. Kendini ne çok suçlamıştır kim bilir bu sözler kolayca dudaklarından döküldüğüne göre. Kaşlarını boyamış. “Kirpiklerim bile döküldü.” diyor. “Saçlar bir kadının en önemli yeri, senin saçların canımı yaktı.”diyor. Saçlarını sarı, tenini kumral hayal ediyorum bense. Değilmiş. “İlaçlar insanın rengini açıyor, ben esmerim. Simsiyahtı saçlarım, seninkiler gibi. Zaten kemoterapi salonunda herkes birbirine benziyor, ayırt etmek çok zor oluyor insanları uzun terapilerden sonra.” dedikten sonra fotoğraflarını gösteriyor telefonundaki. Simsiyah ve upuzun saçları varmış dökülmeden önce ve esmer tenli, zayıf ve hoş bir kadınmış. Saçlarının çıkmış olduğu fotoğrafları gösteriyor ama eskisi kadar hoş değiller, dalgalar gelmiş saçlarına. “Hiçbir şey eskisi gibi olmuyor, aynı şekli almıyor.” diyor. Morali bozuluyor eski hallerine baktıkça. Annesini, kardeşlerini, kocasını, yeğenlerini, arkadaşlarını, kimi bulduysa herkesin fotoğrafını gösteriyor. Hızlı hızlı yapıyor tüm bunları. Yaşam onu kovalıyor gibi. Molalarda beraber iniyoruz ve tuvalete gidiyoruz. Sabahı sabah ediyoruz en nihayet ve iniyoruz beraber. Elini sıkıyorum, bol şans diliyorum. Birbirimizin telefonlarını almıyoruz. Bir daha karşılaşmayacağımızı biliyor gibiyiz. Arkasından bakıyorum 74 doğumlu yol arkadaşımın. Daha çok genç. Fotoğraflardaki hali geliyor gözümün önüne. O hoş kadından geriye kalanlara bakıyorum. Bir başka ten, bir başka form şimdiki. Koşarak çıkıyor otogardan. Ben hala bakıyorum arkasından uzun uzun; over kanseri, bağırsak ve karaciğerine yayılmış yol arkadaşımın. O kadar hayat dolu ve belli etmese de yalvarıyor ki yaşamak için. Yaşat lütfen, ertelet hiç olmazsa.

BATUMİ

20140413_113020

20140413_122050

Pazar pazar sabah daha sekiz bile olmadan kendimi yani canımı en önce Hopa sokaklarına yani dışarıya sonra Batum dolmuşlarının kalktığı yere atıyorum. Biliyorum bugün pazar, biliyorum haftasonu ama hiç mi kadın olmaz ortalıkta benden başka? Doğuma giden, yürüyüşe çıkan, ekmek almaya koşan! Neyse ki kıt Türkçeleriyle konuşan Gürcü kadınlar biniyorlar ara ara. Müşteri almak için girdiğimiz yerlerdeki ilanlarda kiril yazısıyla karşılaşıyorum. Sanki burası Gürciye ve bu hesaba göre karşı taraf da Türkistan gibi bir yer olmalı. Yağmur atıştırırken vardığım sınırdan rahatlıkla geçiyorum öte yakaya. Koşa koşa yapıyoruz her şeyi ve bu benim Türk kara sınır kapısından ilk ve son geçişim olabilir. Değişik geliyor. Günübirlik ve üç günü geçmeyen seyahatlerde alkol ve tütün getirmek yasak diyor. Sürem kısıtlı olduğundan seve seve uyuyorum mecburi kurala. Free shop’da vakit geçirmek işime gelmiyor. Döviz bürolarından birine giriyorum. Lira veriyor, lari alıyorum. Kağıt paraları bir şeye benzemiyor ama madeni paraları pırıl pırıl. Paralarını alır almaz Batumi dolmuşlarına biniyorum. Halk İngilizce bilmiyor. Gürcüce, Lazca ve Türkçe çat pat anlaşmaya çalışıyorum. Tam tahmin ettiğim gibi Türkçe ilanlarda, gece kulübü, otel, disko ve restoranların ilanları çıkıyor karşıma. Hopa ve Sarp arasındaki mesafenin iki katını gidiyoruz. Ücretse sadece bir lari. Pırıl pırıl bir birliği bırakıyorum az ama yetecek kadar Türkçe bilen şoförün avucunun içine. Karadeniz’in hemen öte yakasındayım ve sanki kendi topraklarımdaymışçasına rahat ve güvende hissediyorum kendimi. Hatta daha bile rahatım. Bir sürü kadını yollarda görünce mutlu oluyorum. Nerede olursanız olun caddelerinde kadınların rahat rahat yürüdüğü her ülkede, her şehirde kendinizi iyi hissedersiniz. Nerede eril ve erkek egemen bir dünya varsa biz kadınlar ancak suni tenefüsle yaşatılmaya çalışan sebzelere dönüşürüz kendi içimizde. O yüzden sevdim ben bu şehri. Benzer coğrafyalarda aşağı yukarı 12 saat önce tek başına yürümeyi başaramazken ve yüzümde onlarca gözün varlığını hissederken, burada bir başıma dil bilmesem bile son derece rahatım. Aynı insanlar, benzer fiziksel yapılar, yakın lisanlar. Herkes karışmış, saf bir kötülüğe rastlamak ender görülen bir durum. Hiçbir Yahudi bir Müslümandan, bir Katolik Protestandan, bir Şii bir Sünniden daha kötü değil, daha iyi de değil. Yalan yanlış politikalar, lüzumsuz politikacılar ve açgözlü, zalim adamlar var aramızda ve dünyanın sonuna dek et tükettiğimiz sürece asla iflah olamayacağız. Gandhi vurulmasaydı, et yememezlikten ölmeyecekti ve gençliğindeki tecavüz suçunu itiraf eden Tolstoy vejetaryen olmayı seçtiyse bunu tüm hücreleriyle de benimsemişti nihayetinde. Ve Darwin, ve Da Vinci ve Einstein ve diğerleri.

20140413_105342

20140413_110059

Bugün pazar ve günün erken saatlerindeki kalabalığın nedenini anlıyorum. Karşımda Virgin Mary Kathedrali var. Ayine denk geliyorum. Nasıl kalabalık anlatamam. Bahçelerine giriyorum. Kadınlı erkekli bir sürü insan, bir o kadar da dilenci var. Sultanahmet’i çağrıştırıyor bu görüntü bana. Yaşlı yaşlı, dişleri dökük kadınlar küçük buketler halindeki otları satıyorlar. Kimisi de mum satıyor. Bir lari veriyorum ben de bir dilenciye. Adam çok mutlu oluyor ve benimle Türkçe konuşuyor ve ben dumur oluyorum. O kalabalıkta daracık kilise kapısından bir grup itişerek içeri girmeye çalışırken, diğer grup çıkma telaşı içerisine giriyor. Bu kalabalığa çantamla girdiğim için telaşlanıyorum önce. Ezileceğim neredeyse. Ama dediğim gibi hırsız yok, hepsi dilenci. Nihayet kiliseden içeri girdiğimde rahat bir nefes alıyorum. Özellikle kadınlar ellerinde İncil, dudakları kımıl kımıl mırıldanıyorlar. Her yer yakarış, her yer uğul uğul. Dualar çok az metre arayla başımızın üzerindeler ve şimdilik bir bulutun içinde birikiyorlar ve zamanı geldiğinde üzerimize yağacaklarmış gibi hissediyorum iyice dolduktan sonra. İsa’nın, anne kucağındaki bebek İsa’nın ve Bakire Meryem’in resimlerine öpücük konduruyor kadınlar defalarca. Parmak bir dudakta, bir resimde. Bir kadın dudaklarının ucuyla öpüyor resmi. Ölecek sevgisinden. Mumlar yakılıyor. Arada hastalar var. Yüzleri kireç gibi, saçları sıfır numara. Onlar da var güçleriyle dua ediyor. Bir köşeye sinip dinlemeye koyuluyorum. Yüksek tavanlı kilisede hangi duaların yerine ulaşıp, hangilerinin ulaşmayacağını düşünüyorum. Tanrı’nın en meşgul günlerinden biri olsa gerek. Tanrım sağlık ver, geçimim kadar para, çocuklarıma gelecek, kocama bir iş, beni affet, koru beni bizi, aşık olduğum adam beni sevsin, oğlumun başına bir şey gelmesin, kötü alışkanlığımdan kurtulayım, işim tutsun, huzur ver, mutluluk ver, Yüce Meryem, Baba- Oğul- Kutsal Ruh, kolla beni bizi ülkemi, ne olur unutma beni, göster mucizeni. Benim duyduklarım bunlardı. Dualar evrensel. Değişen bir şey yok. Camiler, mescitler kilise ve katedrallere dönüşmüş sadece.

Arka bahçesinde büyük bir ateş yakılmış ve az evvelki otları ateşe atıyor insanlar. Alevler yükseliyor, ateşin alanı genişliyor giderek. Kiliseden çıkanların peşine takılıyorum. Bir sonraki durağımız ayin oluyor. Yine aynı mahşeri kalabalık ve bu sefer girmemle çıkmam bir oluyor. Burası iki katlı bir bina ve ayini açık olan pencerelerden birinin önünden dinliyorum. En azından havadar.

20140413_110240

20140413_111141

Sokaklarında dolaşıyorum. Piazza Meydanı’nda soğuk olduğundan dışarıda oturmuyorum. Türk mahallelerine giriyorum. Tencere yemeği yapmakta olan bir sürü restoran var. Aynı sokak bizim ürünlerimizi satan marketlerle dolu. Haçapuri yiyebileceğim bir restoranı tarif ediyor bir Türk. Bir gram İngilizce bilmeyen bir hanım işletiyor burayı ve benim gibi ayinden çıkıp gelen bir sürü insan var. Peynirli ve yumurtalı haçapurimin yanında köpüren bir soda söylüyorum, üzümlü. Peyniri çok lezzetli ve hamuru tuzlu, doyurucu bir pide yediğim. Yaklaşık yedi lari ödüyor ve çıkıyorum.

20140413_114456

20140413_131210

Teleferiğe biniyorum. Üç lari. Beş adam var önümde sırada. Beni de onların arasına katıyor görevli. Kabin altı kişilik. Üç tanesi sarı Rus. Yol boyunca kikirdeştiler ve Rusça şarkılar söylediler ve yol boyu tamek marka kayısı suyu içtiler. Böyle ortamlarda ister istemez bir yakınlık doğuyor kişiler arasında. Konuşma gereği duyuyorsunuz. Yanımdaki iki adamdan birine Türk müsünüz deyiveriyorum sırf bu yüzden. Adam “Hayır.” diyor. Üç Rus indikten sonra adam karşıma geçip”Neden öyle sordunuz?” diyor. “Ben Türk’üm. Benzettim sizi de, siz nerelisiniz?” deyince, İngilizcesi daha iyi olan “Ermeniyiz biz.” diyor. Dönüş yolu boyunca Erivan’dan, İstanbul’dan, Tiflis’ten ve Bakü’den konuşuyoruz. Biraz da Ermeni mutfağından. Ben inerken üzülüyorlar ama yapacak bir şey yok, biraz daha sahillerinde gezmem gerek ve bol bol da fotoğraf çekmeliyim.

20140413_130330

Bildiğim kadarıyla tek cami olarak kalan Orta Camii’nden çıkarken yakalıyorum bizim gençleri. Etrafıma bakıyorum; 03, 08, 42… loto sandınız değil mi? Hayır, caminin önündeki sokaktaki araba plakalarından hatırladıklarım bunlar. Camiden çıkan gençlerin yüzünde bir maneviyat arayışı ve ürküntü hissediyorum. Haçlı seferleri arasında kalmış, vatanından uzağa düşmüş, Hıristiyanlaşma ve kılıçtan geçirilme korkusu içerisindeki müslüman gençlerin buldukları ilk ve tek camiye sığınışları ve yüzlerindeki ifadeleri de ayrı ayrı hiç unutmayacağım. Tahminim pazar ayinine denk geldi bu gençler ve kalabalıktan korkup, gavurlar basmış memleketi, neler oluyor vatan elden mi gidiyor diyerek soluğu burada aldılar. Nereden mi biliyorum? Yol tarifi yaparken sürekli meydandaki büyük kiliseyi referans vermelerinden. Geçmişler yani o taraftan bol miktarda. Bir daha da pazarları bu tarafa gelmez bunlar, haftanın diğer günleri dururken.

Elektronik malzemeler satan büyük bir mağazaya giriyorum. İnanılacak gibi değil ama silme Türk müşteri var. En ama en son çıkan Iphone’un fiyatı 1300 lira burada. Trabzon’dan buraya bunun için geldim diyen bir kafa yapısının orta yerine düşüyorum. Yeni bir düzenlemeyle eskisi gibi sadece nüfus cüzdanıyla elektronik alınamayacağını öğreniyorum, öğreniyoruz beraber. “Nasıl olur?” diyor bir tanesi. Yüzündeki ifade bir nevi acının saf hali. Yiğidim, Trabzon’dan boşuna gelmişsin bu taraflara diyesim geliyor. Enteresanı tüm satışta çalışan kızların Türkçe bilmesi. Bülbül olmuş hepsi bizimkilerin elinde. Nüfus cüzdanıyla, pasaportsuz giriş yapanların hayal kırıklığı ise anlatılmaz, yaşanır sadece.

Bir larilik dönüş yolculuğum başlıyor. Nispeten daha eski bir dolmuşun ön koltuğunda Gürcü bir çocukla konuşa konuşa gidiyoruz. İlk defa İngilizcesi iyi bir Gürcü’ye rast geliyorum. Erken inmesi hayal kırıklığı yaratıyor. Gürcüce şarkılar açıyor şoför bize. En kısa ve en keyifli yolculuklarımdan biridir. Üçümüz içinde ferah bir nefes olduk o kısacık anda. Bazen çok önemsiz görünen çok güzel anlar oluyor insan hayatında ve bitiveriyor erkenden. Burada yazmışsam önemsemiş olmalıyım o kısacık anı.

Tekrar döviz gişesindeyim ve larilerimi veriyor, liralarıma kavuşuyorum. Bir lariyi saklıyorum kumbarama atmak için. Dönüş daha kalabalık. Akın akın Türkiye’ye gelmekte olan Gürcüler var. Bu sınır kapımızda olaylar aşağı yukarı böyle gelişiyor. Kah seks turizmi, kah ucuz elektronik için Gürcistan’a geçen Türkler ve aylık geliri 120 Türk lirasına denk geldiğinden, yaşamak için, geçinmek için ikinci bir iş yapmak üzere Türkiye’ye gelen Gürcüler var. Hiç fabrika yok ve yağmur çamur çok olduğundan tarımdan da ekmek yiyemeyen halk çareyi Türkiye’deki ucuz işçilikte görmekte. En buhranlı anlarında sığınırsın Tanrı’ya. Bir buhran var Gürcistan’da ve insanlar burada da “Ya medet!” diyorlar. Zor gurbet ellerde çalışmak.

20140413_132814

20140413_122116

20140413_113008

20140413_113253

20140413_123014

20140413_122506

20140413_113643

20140413_105047

HOPA

HOPA’YA DOĞRU:

20140413_152541

Saat sabahın beşi ve ben lobideyim. Altı otobüsüne binmek üzere hazır ve nazır servisimin gelmesini bekliyorum. İçi buram buram tüp kokan bir taksi geliyor. Ama geliyor nihayetinde ve nazik bir esintiyle henüz ağarmakta olan yeni günü karşılıyoruz güleç şoförümle beraber. Amasya’nın minik otogarına geldiğimizde Gaziantep orijinli otobüsün on dakikalık ihtiyaç molasında olduğunu öğreniyorum. Köşede semaver çayı yapılan ufak bir kafeterya var. Erkek gibi bir kadın karşılıyor beni. Deyim yerindeyse yaka paça oturtuyor. Önce bana bağırıyor sanıyorum ama bakıyorum ki amacı bana yer göstermekmiş. Çay ve simit söylüyorum. Semaver çayı başka güzel olmakla beraber adının Zehra olduğunu öğrendiğim kadının hal ve hareketlerinden başımı aldığım anlarda ancak yudumlayabiliyorum çayımı. Çok geçmeden kocası geliyor. Onun da adı Halil imiş ve şoförlerle konuşmalarına tanık oluyorum. Mevzu çapkınlık. “Başımda bir bela var zaten, ikincisinden Allah korusun.” derken ki yaka silkişi hiç sitemkar değil. Karısının erkek fatmalığını kabullenmiş sanki çoktan. Kaldı ki, işlerin yükünün büyük kısmını omuzlarından almış olabileceğinden minnettar bile olabilir, hayatı boyunca hiç sözünü etmeyecek olsa bile.

İki saat sonra Samsun otogarındayız ve daha dün beni buradan alıp da, Amasya otobüsüne bindiren çocukla göz göze geliyoruz. Bana tip tip bakıyor, “Bu sefer nereye?” der gibi. Üzerinden 24 saat geçmemiş olmasına rağmen bana günler geçmiş gibi geliyor ve yol aldıkça günlerin önüne geçiyorsunuz bir anlamda. Yelkovanmışçasına ruhunuz, sabitleniyor bir saatte ve kolay kolay terk etmiyor yerini. Ayaklarınızsa birer akrep, duramıyor hiç yerinde. Hep akrep peşinde yelkovanın. Bir gölge gibi izliyor onu. Ötekiyse nazlı. Ağırdan alıyor zamanı. İyice özümsüyor her anı. Bir büyük zirveleri var tam uyumlu, iki defa ancak. Görmelisiniz muhteşemliği. Tıpkı akreple yelkovanın zirvesi gibi, sizin de hayatta iki zirveniz var. Biri doğum, biri ölüm sanki. Aradakiler bir geçişten ibaret.

Önce Ordu’dan geçiyoruz, sonra Giresun’dan. Sanki birer kardeş şehir bunlar. Sahilleri birbirine benziyor. Bu seferlik sadece geçiyorum içlerinden, camın arkasından bakarak. Giresun Adası’nı iç geçirerek ıskalıyorum. Nihayet Trabzon’a ulaşıyorum. Otobüs Rize’ye devam edecek. Trabzon otogarında iner inmez sıkıntılanıyorum. Korkutuyor beni burası. Moralim bozuluyor. Bıraksalar ağlayacağım. Bıraksalar ilk otobüsle Sinop’a geri döneceğim. Burada kalmak istemiyorum. Bir görevli yaklaşıyor yanıma. “Burası çok büyük, çok sevimsiz.” diyorum. “Biz buradan Batum’a kadar gidiyoruz.” diyor. Eşyamı veriyorum derhal. Nerede ineceğimi soruyorlar. Rize mi, Artvin mi, Batum mu diye. Yol boyunca düşünüp karar vereceğimi söylüyorum.

Sonra ne mi oldu? Her istasyonda bana soran gözlerle baktılar. Burası mı, şurası mı derken ben kendimi Artvin, Hopa’da buldum. Saat beşe geliyordu otobüsten indiğimde. İçimdeki sese bıraktım kendimi. Artvin’de buluverdim kendimi. Rize’de ise başbakanın her 100 metrede bir, kilometreler boyunca, bir beyaz bir mavi fon üzerinde koyu renk takım elbisesiyle arz-ı endam ettiği direklere asılı tam boyutlu posterleri tarafından karşılandım. Gezi Parkı yahut hiçbir eylemci geçmemiş gibi geldi buradan. Bense çaresiz yoluma devam ettim.

20140412_140807

HOPA:

Prenskale turizme ait mini otobüsten indiğimde saatlerce yol gitmenin sersemliği vardı üzerimde. Kararsızca indiğim ilçenin meydanında  ilk dikkatimi çeken ortalıkta hemcinslerimin çok az miktarda olmalarıydı. Ben galiba bir erkek şehrine, dolayısıyla ilçesine gelmiş bulunmaktayım. İç sokaklardan, lokantaların arasından geçiyorum. Dükkanların içlerinde de erkekler var dizi dizi. Bana bakıyorlar garipseyerek kah dükkanlarının içinden, kah kapılarının önlerine attıkları sandalyelerden. Yokuşun sonundaki öğretmenevine gidiyorum. Burada otelde kalamayacağım düşüncesi yerleşiyor beynime. Doğu gibi burası ama denizlisinden. Tekrar çarşıya iniyorum. İnsanları tanımam gerek. Bulduklarıma saçma sapan yol tarifleri yaptırıyorum, döviz bürolarının yerlerini soruyorum, olmadı migros soruyorum.”Ha buraya nercen celdun daa?” “Arcvinimiz guzel oluyor daa.” gibi efsanevi cümlelerini “da” takısıyla bitiren gökgözlü adamlarla konuşuyorum. Çok sevimli ve melodik geliyor konuşmaları, konuşma sürelerini ne kadar uzatırsam kardır diyorum, ne konuştukları mühim değil, zaten çoğunu da anlamıyorum ama işte hoşuma gidiyor daa. Bana karşı son derece sabırlı davranıyorlar. Bir tanesi nereden geldiğimi soruyor. Tepkisini ölçmek için “Fethiye.” diyorum. Yerini soruyor, tarif ediyorum. “Çok kilometre, ha burada ne işun var da, öğretmen miysun?” diye soruyor. Buralı değilsen, yalnız ve bekarsan, demek ki bir öğretmensun daa!

Gürcistan’la aramızdaki Sarp sınır kapısına çok yakınız ve az ileride de Hopa limanı var. Hiç görmediğim kadar çok tır ve kamyonla karşı karşıyayım. Denizaşırı ya da kara yolundan geçirilmiş son model arabalar taşıyor kimisi, kimisinin içinde ne var ne yok belli değil. Bense karşıya geçiyorum, sahil tarafına. Hala şehrin mekanizmasına alışmış değilim, lisanına alışsam da. İnsanlara karşı kendimi yalnız ve çaresiz hissettirtiyor tüm bunlar. Kaçkarlar’ın üzeri sislerle kaplı. Harika bir manzarası var. Lunapark var sahilde. Az ileride de, bir sürü kafeterya. Dışarıya masalar atmışlar. Hava güzel ve kadınlı erkekli gruplar var. Bol bol çay, kahve ve çekirdek tüketiliyor. Sahilde yürürken gençlerin olduğu bir gruba denk geliyorum. Kazım Koyuncu’nun sesi denizin sesine karşıyor. Koyuncu’nun memleketinde olduğumu hatırlıyorum nihayetinde ve gençler var hemen yanı başımda, bir anda hüzün dağılıyor ve sahile vuran dalgalara bakıyorum. Bunlar umut dalgaları ve umudun sesi. Hüznüm dağılıyor. Rengin kafeyi seçiyorum. Güneşi batırıyorum batırmasına ama esinti de yavaştan üşütmeye başlıyor. İlerideki bir masada oturan gençlerin arasına uzun ve kızıl sakallı orta yaşlı bir adam geliyor. Hesabı istediklerinde “Çayları açık yaz ama.”diyor. Gülüşüyorlar. Laz fıkraları vardır hani, hepsinin bir doğruluk payı olduğuna kanaat getiriyorum. Değişik bir felsefeleri ve farklı bir mizah anlayışları var. Ben sevdim. Hüzün ve memnuniyetsizliğim başka nedenlerden ötürü, siz bana aldırmayın sakın.

20140412_180828

image

Yöresel tatlar konusundaki talihsizliğim burada da devam etmekte ve maalesef balık memleketinde yiyecek balık bulamıyorum. Bir balık mevsiminde bile gelememişim. Yazık bana. Akşam da hamsi bitmiş olduğundan mezgit tava yapıyorlar. Sular maşrapalarda geliyor. Neden olduğunu anlamadığım bir garson bana öğretmenevine kadar eşlik edip, ertesi güne döner ısmarlamayı teklif edip, akşam akşam ortaya çıkan Gürcü kadınlara üşenmeyip tek tek selam verdikten sonra bana dönerek “Anladum ben sizu, siz bunlardan değulsunuz.”diyor. Bense yanıt verme gereği ve fırsatı bulamıyorum. Çünkü bir süre sonra Hopa’nın “sarhoş adamlar barlar sokağından” geçmekte olduğumu, günlerden cumartesi olduğunu; naralar atarak kapılardan fırlayan adamların önce bana sonra da bana refakat eden garsona bir göz attıktan sonra kendi yollarına devam edişlerinden ancak idrak edebiliyorum. İyi ki yalnız değilmişim dedim. Saat yedi civarıydı ve adamlar dut gibiydi. Sonra mı? Sabaha kadar nara atan, olmadı silah atan, küfürleşen, kavga eden, arabasının lastiklerini iyice ezip tuhaf sesler çıkarmaya çalışan adamların seslerini dinleyerek geçirdim hayatımın bir gecesini bir garip memlekette.

20140412_175325

20140412_175105

İklimin çılgına çevirdiği, çoğu inatçı ve hoyrat, uzlaşması  kolay olmayan, kadın ve silahsever erkekleriyle dolu bir yer burası ve etrafta konuşacak bir hemcinsimi bulamadığımdan kadınlarını tanıma fırsatı bulamadım bile. Sokaklarda en çok Gürcü kadınlar dolaşıyorlar rahat rahat.

Kaçkar’ların buğusuyla ayrılacağım buradan. Hislerim biraz karışık. Fırtınayı çağrıştırdı sanki burası bana.

AMASYA

“Haydi… Sen şimdi su olduğunu düşün ve kendini, su gibi hisset. Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi berrak, su gibi yararlı. Su gibi yaşam kaynağı ve su gibi bitmez tükenmez olduğunu anımsa… Su gibi, küçük bir bardağın içine sığdır ki kendini, insanların damarlarına girebilmeyi öğren, Yaşam ver, vazgeçilmez ol…”                                   Mevlana   20140411_145439 AMASYA’YA HAZIRLIK: Saat sabahın körü ve ben fena halde erkenciyim. Yedi otobüsüne binmeden önce biletimi almak üzere firmanın önüne geliyorum ve girmemle çıkmam bir oluyor. Neden mi? Dokuza kadar Samsun’a arabaları yok. Ama dün vardı. Sabahsa yok. Çaresiz söylene söylene Sinop Birlik’e giriyorum. Onların otobüslerinin kalkış saatinin yedi buçuk olduğunu öğreniyorum. Servis yarım saat önce ve daha dükkanlar açılmaz, insanlar yola çıkmazdan önce ben bir acentenin içinde emeklilik için gününün dolmasını bekleyen yaklaşık 25 yıllık otogar ve şimdi şehir içi acente sorumlusu Ahmet Bey’le konuşuyorum. Konumuz başka iller ve Sinop. “Sinop dışında İzmir’de yaşamak isterdim en çok.” diyor. Alsancak’ı çok beğenmiş ve Karşıyaka’yı. “Konak’da güzel.” diyor. Oradan Konya’ya geçiyor. Orada çok iyi ağırlandığından bahsediyor. “Turistlerin en çok tercih ettiği yerlerden biri Amasra’dır.” diyor. Yirmi beş yıllık tecrübe konuşuyor. İçime de kurt düşmüyor değil. Ben şimdi Amasya’ya gidiyorum ama Amasra daha güzel ve ilham verici olabilir mi acaba diye düşündürtüyor. Her neyse biz konumuza dönelim, “Ankara derli toplu ama deniz yok ki.” diyor. Epey bir şehrin üzerinden koşar adım geçiyoruz. Bizi durduran tek gözlü bir adam oluyor. Balıkçıymış. Neden bir gözünün olmadığını soruyorum. “Hiç sormadım bunca yıl tanırım.” diyor. Kısaca iyi niyetinden, yüzüne vururum endişesiyle hiç sormamış. Herhalde hiç merak etmemiş de. Böyle bir Ahmet Bey’le konuştuktan sonra düşüyorum yola. O an içime bir kurt daha düşüyor. Bundan sonra seçtiğim hiçbir güzergah ve o güzergahlardaki insanlar Sinop insanına benzemeyebilir ve bende hayal kırıklığı yaratabilir. Bindiğim otobüsün muavini buranın yerlisi. Samsun’dan Trabzon’a geçsem yolum kısalacak ama yumuşak bir geçiş istiyorum, henüz Trabzon için hazır değilim. Kendisine soruyorum bende, hangi ili seçsem diye. Yakınmış uzakmış yollara alışık olduğundan önemsemiyor bile. Amasya güzel diyor. Trabzon’lularla geçim zor diyor. Canım söz dinlemek istiyor. Samsun’da iner inmez soluğu gençten bir çocuğun yol göstermesiyle, Amasya’ya giden minik bir dolmuşta alıyorum. Unuttuğum bir güzergahtan bir kadın biniyor. Hizamdaki ikili koltukta oturuyor konuşmaya koyuluyor. Evlenmiş, ayrılmış, iki de çocuk yapmış. Şimdiki aklı olsaymış önceden boşanırmış sorumsuz kocasından. “Ne çekmişim, boşuna çekmişim.” diyor. “Memleket kadın cinayetleriyle nam salacak nerdeyse, senin koca nasıl kabul etti boşanmayı?” diyorum. On üç buçuk yaşındaymış evlendiğinde, koca da yakındır herhalde, adam da sıkılmış olacak ki olaysız boşanmışlar. Oğlu on yedi yaşında ve annesiyle kaldığından babası çekiniyormuş. Aileler evlendirmiş, çocuklar evlenmiş. Kızım on sekiz yaşında, konu komşunun evde kaldı senin kız demesine aldırmıyormuş. “Ben evlendim de ne oldu ki?” diyor. Ben hiç bilmiyorum. Yol boyunca karşılaştığım kadınların kocaya varma yaşı taş çatlasın on altıyken, ne diyebilirim ki? Nasıl geçindiğine gelince yevmiye usulü, günlük 28 liraya tarlada çalışıyormuş. “Ellerini uzat!” diyorum. Çekinerek uzatıyor. “Nasırın yok.” diyorum ama o ellerle ne tutsa kopartır gibi geliyor. Güçlü elleri, dolgun parmakları ve dayanıklı kolları var. Ekleştirdiği paralarla evini yapıyormuş tekrar. “Duvarlarını örmüyorsun ya.” diyorum. “Kendi evimi kendim yapıyorum ki.” diyor. Mat oluyorum. Çatısına başlayacakmış yakında. Yapar. Anadolu kadını böyledir hakikaten, yapar. Ben de ahmakça sorularım ve bir karış açık ağzımla bakar dururum böyle. AMASYA: Sinop’tan sonra havanın ısındığını minik dolmuşun içerisindeki çıkartılan ceketlerden, vedalaşılan yeleklerden fark ediyorum. Bunaltıcı bir hava var ve bir elin içerisindeki kıpkırmızı elma karşılıyor sizi şehre gelir gelmez. Kendi evini kendi yapan kadınla yollarımız burada ayrılıyor. Gökyüzü bir başka mavi, dağlarca çepeçevre sarılmış Şehzadeler Şehri’nin. Bulutlarsa birer fon sanki. Yeşilırmak usul usul akarken Yalıboyu Evleri “eliböğründe”lerle desteklenerek dışa taşırılmış vaziyette şehre bir yandan tarihi bir boyut katarken, diğer yandan estetik bir hava veriyor. Şehrin genel havasına bakıldığında ise ne tam bir Karadeniz kentindeyim, ne de tipik bir Anadolu şehri burası. Dağlar rüzgarı kesiyor ve gündüz yaprak kımıldamıyor. Akşam oldu muydu da bir esinti başlıyor ama üşütmüyor. Yazları çok sıcak olmadığı söylense de pek emin olamıyorum. Kaş’a benziyor sanki. Esintiyi engelleyen dağlar var ve Akdeniz’in yerini Yeşilırmak almış burada. Şehrin turistik ve yerlisinin serbest dolaşım alanları var ve köprüler dolayısıyla Yeşilırmak bu ayrımı belirginleştiriyor. Turistik otellerin olduğu aynı zamanda Kralkaya Mezarlarını’da barındıran tarafta yerli yabancı turistler ve tezgahlarda hediyelik eşya satan çoğu kadın olan satıcılar var ve sizi hiç telaşlandırmıyorlar. Ama köprünün öte tarafında tam bir Anadolu erkeği profili var ki, gençleri güruh diyebileceğim gruplar halinde geziyor ve sözlü sataşmalara eğilimleri var bariz bir şekilde. Müze, manzara umurlarında değil, tuhaf eğlence anlayışları ve yaşlarının verdiği umarsızlıkla her şeyi ve herkesi birer eğlence objesi olarak görebildikleri gibi saatler biraz geçse muhatap aldığınız gruplarla tatsız bir dialog içine girebileceğiniz duygusuna kapılıyorsunuz. 20140411_143056 İlk durağım “Kralkaya Mezarlıkları” oluyor. Dizlerinizi titretiyor tırmanış. Bir de inişi var daha güç olan. Zamanında hapishane ve cezalandırma merkezi olarak da kullanılmış ve güzergahımın güzide durakları oluyor türlü çeşitli hapishaneler. Bir de inişi var derken, başımın döndüğü bir anda kırmızı bir tişört giymiş bir beyden yardım istiyorum ingilizce. İkimizden başka da kimse yok etrafta. Can havliyle soruyorum panikten(beraberinde türkçe meali): -“Do you speak English?” => İngilizce bilir misin? -“Yes.” => Evet. -“Where are you from?” => Memleket? -“Thailand.” => Tayland. -“Is there a good view from there? Because I’m in a bad mood and I can’t get there anymore and also I can’t return back, I can’t move on, either. A bit vertigo came. This sometimes happens to me. Ahaha.” => S.O.S. -“Are you a local people?” => Buranın yerlisi misin? -“Yes but not from here, from İstanbul.” => Aslen İstanbul’luyum. -“O.k.” => Tamam. -“O.k.?” => Tamam? -“Fine, it is. Come and repeat after me. Very easy. Very easy.” => Ala. Yürü ve tekrarla, çok kolay çok kolay. -“Very easy, very easy, ya!”=> Gözün çıksın! Bir elini bile vermedi kırmızı tişörtlü bir hayli kırıtan arkadaş. Beni beklemedi bile. Ama sonra ben kendisini meydandaki yaşlı ve lokal amcaların oturduğu yerdeki sandalyelerden birinden kırıtarak kalkarken gördüm. Amasya’da monotonluktan sıkıl sıkıl oturan ahali için efsane bir sohbet konusu olmak çok daha cazip gelmiş olsa gerek kendisine. Hiç ingilizce bilmeyen adamlarla ne konuştu, ne anlattı onlara, nasıl anlaştılar bir bilinmez olarak kaldı benim için. Bana bir serçe parmağını bile çok görmüşken ve tacını almaya giden bir güzellik kraliçesi edasıyla yürürken.. SABUNCUOĞLU ŞEREFEDDİN TIP VE CERRAHİ MÜZESİ: 20140411_151516   20140411_151627 Bana indirimli bilet kesen Mehmet Bey’in rehberliğinde gezdiğim müze çok daha fazla anlam kazandı benim için. Bir sürü bilgi sahibi oldum sayesinde. Es geçebileceğim her bir ayrıntı, titizlikle ve sabırla aktarıldı. Hem babası hem de dedesi hekimbaşlık yapmış ünlü hekim, hiç evlenmemiş ve Amasya doğumlu. Buradaki bimarhanede çalışmış on dört yıl boyunca ve bu da benim gezdiğim üçüncü darüşşifa olmakta. İlki Kayseri Merkez’deki Gevher Nesibe Darüşşifa’sı, ikincisi Sivas Divriği’deki Divriği Darüşşifası’ydı. Tek farkla burada müzikle yapılan terapinin baş mimarları cansız mankenlerle konserdeymişçesine karşınızdalar ve Sabuncuoğlu’nun dişçilik, ortopedi, üroloji, kadın doğum gibi alanlarda kullandığı yaklaşık 228 farklı alet bölüm bölüm sergilenmekteler camekanların içerisinde panzehir ve narkozun mucidine ithafen, saygıyla. Sanıyorum en sevimsizi kadın doğum bölümündeki aletler idi. Kerpetenler vardı sanki. Bu dünyaya çocuk getirmeye karar verirsem biri beni vursun yahut başıma külünk insin. 20140411_151058 Amasya aynı zamanda bir müzeler şehri. Özel Şehzadeler Müzesi, Ferhat ile Şirin Aşıklar Müzesi, Maket Amasya Müzesi, içerisinde 14. yy’a ait İlhanlı dönemine ait erkek, kadın ve çocuklara ait mumyalar ve Hititlerden günümüze kalan tek tanrı heykeli olduğu için literatüre de girmiş olan “Hitit Fırtına Tanrısı: Teşup” heykelciğini de barındıran Amasya Müzesi var şehrin sınırları içerisinde. Ayrıca çıkartılan küp ve çömlek mezarların içine ruh deliklerinin açıldığı gözlemlenmiş. Bu da öldükten sonra yeniden dirilme inancı olduğunu göstermektedir. Bir zamanlar insan olan bu mumya ve kemikler de bedenin kifayetsizliğini hatırlatıyor insana.  Derisi sapır sapır dökülmüş mumyanın gözler önüne serilmiş kaburga kemikleri Afrika’ da aslan sürüsü tarafından yenmiş, çoktan öğütülmüş bizondan geriye kalanları anımsatsa da, tek gözüyle ben de insandım bir zamanlar der gibi bakıyor ve dudaklarında korkunç bir şeyler donmuş sanki zamanında.   20140411_160505   20140411_160013   Ferhat ile Şirin bu topraklarda yaşamış. Amasya Sultanı’nın kızkardeşiyle(zengin kız), nakkaş Ferhat(fakir ama gururlu genç) aşk için bahane aramaksızın aşka düşüvermişler bu topraklarda. Şirin’in ablası olan Mehmene Banu ise gizliden daha çok sevmiş Ferhat’ı ve kendine istemiş. Engeller koymuş Ferhat’ın aşkıyla Ferhat arasına. Ve bir külünk girivermiş Ferhat’la aşkı arasına ama aynı külünk küllerinden bir efsane doğurmuş yöre halkının dilinden günümüze dek ulaşan. Ama bu da bir efsane sonuçta ve her efsane gibi yoruma açık olup, menşeisine bakıldığında bir İran halk öyküsü olan Hüsrev-ü Şirin’den konusunu almış bir halk oyunudur esasında. Çeşitli yorumlarla günümüze kadar gelmiş, ülkeden ülkeye, yorumcudan yorumcuya farklılıklar göstermiş, Nazım Hikmet tarafından da bir tiyatro oyunu olarak uyarlanmış ve Devlet Tiyatrolarınca sahnelenmiştir defalarca. Size saymış olduğum müzelerden sadece Ferhat ile Şirin şehrin biraz dışında. Onun dışında tarihi ve turistik her yer yürüyüş mesafesinde. Şehrin içinde sorarak bulduğum tek müze ise Amasya Müzesi oldu. Onu da şu bizim Taylant’lıdan feyz alarak, birbirine tıpatıp benzeyen ucu tostoparlak, gerisi patates burunlu, kasketli, muhakkak bıyıklı, siyah ceket pantolon içine beyaz gömlek altına siyah makosen ayakkabı giymiş lokal insanlara sordum. Çok da canayakın buldum kendilerini. Taylant’lı işini bilirmiş, bir yeri oranın yerlisine sormak gerekmiş ama lokal olmayanına el vermemesi affedilir gibi değildi. Sanıyorum bana biraz koymuş. Nihayetinde Strabon’un memleketindeyim. Bir filozof, tarihçi ve coğrafyacı. Dünyanın en önemli bilim adamlarından ve en eski hekimlerinden Sabuncuoğlu bu topraklarda doğmuş, kendini yetiştirmiş. Osmanlı döneminde çok fazla önemsenmiş burası, yükseliş döneminde tahta geçmiş bütün padişahlar burada Sancakbeyliği(Valilik) yapmışlar. Gündüz bıraksa gece göz göz olmuş Kralkaya Mezarlarıyla geçmişe göz kırpıyor her daim.  Benimse şimdiye kadar gördüğüm en sinematografik şehir olmuştur Amasya. 20140411_145449 20140411_143254   20140411_141531   20140411_142257 20140411_142306

SİNOP

GİRİŞİ OLAN, ÇIKIŞI OLMAYAN ŞEHİR:

20140410_161545

İlkbaharı geç gelen, sonbaharının ise sakinlerince pek bir nazlı geldiği söylenen şehirdeyim. Kuzeyin en uzak ucu burası ve ben her zamanki gibi bir şehre daha mevsiminden önce geliyorum. Böylesi işime geliyor çünkü. Şehrin kıymetlisi oluyorum çünkü. Şehir bana kalıyor çünkü. Bende sakinlikte sakin sakin geziyorum. Yola çıkmadan babamın memleketi-dolayısıyla kendi memleketi de oluyor-diyen kişiye buradan sesleniyorum. Burası çok çok çok güzel bir memleket. Gördün mü bak, beni hiç şaşırtmadı bir Si’li şehri daha sevdim Sivas’tan sonra. İnsanları sakin, rahat ve huzurlu. Merkezine geldiğinizde benim gibi ilk yapacağınız Aşıklar Caddesi’nde kordon boyundaymışçasına bir aşağı bir yukarı yürümek ise insanların birbiriyle hiç durmadan selamlaştığını ve sağlıklı yaşam için ha gayret üstlerinde eşofman yürüyüş yaptıklarına şahit olacaksınız. Ve ertesi gün aynı yerde yürüdüğünüzde aynı simalarla karşılaşacaksınız. Hepsi emekli yürüyüşçüler sanmayın. Gençler de bir aşağı bir yukarı bu yolları katedip duruyorlar. Yüzünüz denize dönükken sol tarafa doğru yürüdüğünüzde meşhur Paşa Tabyaları var ve fakat zamansız gelmenin bir dezavantajı olarak daha kapalılar. Kafelerin ve balıkçı lokantalarının olduğu tarafa doğru yürümek en iyisi. Bir sürü keyifli mekan var ve ara sokaklarıyla bana Anadolu Kavağı’nı anımsatıyor. Midye tava, midye dolma, bol bol hamsi. Belki bir duble..

Bir de şehrin hemen göbeğindeki kalesi var ve manzaraya karşı bir de kafe barındırıyor bünyesinde. Her yer keyifli burada. Sorun yok, yaratan da yok. İlk gün arkadan babama benzettiğim bir adamla konuşurken bana burada gece on ikide bir başına sokağa çık, ne laf atan olur ne karışan demişti. Ege gibi bir yer burada her yer. Yalnız köyleri terk edilmiş. İnsanlar hamallıktan daha çok kazanıyor topraktansa demişti Yaşar Bey. Köylüsü göçmüş başka taraflara.

image

image

SİNOP CEZAEVİ:

İnsanın içine işleyen bir soğuğu var Sinop’un. Yanaklarım hep soğuk geziyorum. Ellerim ısınmıyor bir türlü. Üç tarafı Karadeniz’le çevrili Sinop Cezaevi’nde yatmış olanların soğukla imtihanlarını düşünüyorum. Denizden gelen esinti ve dev dalgaların ve yol açtığı rutubetin nazik bir bünyede hiç nazik olmayan izler bırakmış olabileceğini düşünüyorum Sinop Cezaevi’ne gelir gelmez. Kale duvarlarının içerisine gizlenmiş geniş bir alana yayılmış bir dönem Anadolu’nun Alkatraz’ı olarak anılan ve bünyesinde tarihi şahsiyetleri barındırmış yaklaşık 4000 yıl öncesinden bir yerdeyim ve sanki bir saray geziyormuşçasına üzerinde “Gezi Güzergahı” yazan okları takip ederek Zindan, Çocuk Islahevi ve kısım kısım cezaevinin açık olan her bölümünden bir bir geçiyorum. Yılmaz Güney’in “Duvar” filmi geliyor aklıma çocuk suçluların kaldığı bölümü gezerken. Bir ufak lavabo, bir adet heladan ibaret her bir bölümde yer alanlar. Hela ya.. İnsanın tuvalet diyesi gelmiyor minicik ayak yollarını görünce. Evliya Çelebi’nin burayı tasvir ederkenki abartılı üslubu ve Güney’in filmindeki çıkışsızlık ve onca sıkıntı ve acı bir yana, gözetleme kulesinin altındaki tomurcuklanmış ağaçlar bir yana savurtuyor insanı. Görüş günlerinde tel örgülerin ardından hap kadar bölümlerde sevdiğini, babasını, gardaşını görmeye gelen görüş günü insanları ne kadar canlıysa, mahkum olarak gözümün önünde kanlı katiller, azılı ve korkutucu suçlular yok. Burası solcuların kalesi olduğundan mıdır, Sabahattin Ali’nin nazik üslubundan ve kibar hatlarından mıdır nafile göremiyorum 40 beygir gücündeki, pala bıyıklı, dev gibi parmakları olan adamları. Nazik beyinlerden korkan hantal kafaları görebiliyorum ama. Alkatraz Kuşçusu, Kelebek, Babam İçin, Açlık, yığınla korsanlı film, Dumas’nın Monte Cristo Kontu ve toprak didikleyen karakteri yerini duvarlara sevgi sözcükleri yazan liseli aşıklara bırakmış çoktan. Hepsi bir şair olmuş, ellerinde sprey boya sevgi sözcükleri yazmışlar. Kimisi takdir edilecek kadar başarılı hatta. Samsun’dan bir grup talebe ve onları zaptetmeye çalışmaktan çılgına dönmüş, neredeyse heder olmuş hocalarının çilesine şahit oluyorum. İsa’nın Çilesi’nin kısa süreli olanından yaşadığı azap. Rehber de olabilirdi kendisi ama o kadar çılgınlığa soru sormaya korkuyorum. Liseliler mi ne yapıyordu? O yaşlarda ne yapılırsa onu. Pervasız pervasız dolaşıyorlardı gülüşerek, akıllarına estiği gibi.

image

20140410_102814

20140410_102730

image

image

image

image

image

image

image

image

image

Hiç nedensiz şarkılar dolanıyor bazen insanların diline, benimki de o hesap. “Ankara’nın taşına bak”ı söylüyorum. Neden hiç bilemiyorum. Hüzünlü bir marş gibi tekrar tekrar başa sarıyorum zihnimde, bir daha söylüyorum ama hep aynı nakaratını. Şimdiyse Sabahattin Ali’nin yatmış olduğu koğuşa doğru merdivenleri tırmanırken ağır ağır, Aldırma Gönül var dilimde. Nasıl aldırmasın bu gönül? Nasıl aldırmaz bir gönül? En güzel şiirini burada yazmış. Demek aldırmış o gönül. Gerçek acı olmadan, yaralayıcı tek bir satır bile çıkmıyormuş demek ki. Günümüzde suni sancı gibi suni acılarda var kısa süreli ve bireyi yaşadığı gerçekliğin sıkıntısından uzaklaştırabiliyor, yapay döllenme ya da yapmacıklık gibi, sıkılan birey hayatına anlam katabilmek için acı icat ediyor kendine, acıyı yaratıyor bir nevi, kendi acısının Tanrı’sı oluyor.

Bir bilinmezin içinde, olanca sıkışmışlığınla tek başına kalakalmış, hayatın sözde bir sürü güzelliğini kaçırırken belki çocuğunun büyümesini, belki yavuklunun elden gitmesini, daha da bir sürü bir sürü şeyi düşünüp ahlanırken, bir sitem gönderirken buluverirsin belki bir anda kendini, sana bunları reva gören yaratılandan ötürü yaradana. Görecek günler var daha derken henüz 25 yaşındadır Sabahattin Ali ve göreceği günler ve geceler toplam16 yılcıkla sınırlıdır. Bir şiirin her mısrasının çok önemli ve değerli olduğunu yerinde daha iyi anlıyor insan. En sevdiğim yazardır, şairdir, adamdır Sabahattin Ali. Devletin de en büyük çirkefi, ayıbıdır.

ALDIRMA GÖNÜL:

Başın öne eğilmesin
Aldırma gönül aldırma
Ağladığın duyulmasın
Aldırma gönül, aldırma

Dışarda deli dalgalar
Gelir duvarları yalar
Seni bu dertler oyalar
Aldırma gönül, aldırma

Görmesen bile denizi
Yukarıya çevir gözü
Deniz gibidir gökyüzü
Aldırma gönül, aldırma

Dertlerin kalkınca şaha
Bir sitem yolla Allah’a
Görecek günler var daha
Aldırma gönül, aldırma

Kurşun ata ata biter
Yollar gide gide biter
Ceza yata yata biter
Aldırma gönül, aldırma.                          SABAHATTİN ALİ

image

Tel örgülerin ardından dahi olsa denizi görme şansının olmadığı, volta atmaya çıktığında üç tarafın denizle çevrili dahi olsa yüksek duvarlarını aşabilip de görme şansı bulamayacağın bir yer burası. İnsan o zaman tıpkı Ali’nin söylediği gibi yapıyor. Yukarıya çeviriyor gözünü. Pırıl pırıl burada gökyüzü. Bir parça avuntuyla hayata tutunmanın hafifliği sarıyor tüm vücudu.

Suç işlemeye meyilli çocuklarını buraya özellikle Zindan bölümüne getirip, gösteren aileler oluyormuş. Bir zindan ki içeri giresiye hiçbir şey göremiyorsunuz. Bir zindan ki yılan gibi, kertenkele gibi yerde ve duvarda olmak üzere iki sevimsiz zincirden ibaret sunduğu. Ne bir pencere, ne bir delik. Çürümekten başka ne gelir insanın içinden? İnsanı çürütür ancak böyle bir yer.

Bir gün, bir hastane koridorunda yürürken ellerinden bağlı iki tarafı jandarmayla çevrili bir mahkum görmüştüm. Hastanelerin koridorlarındaki pencereler de yüksektedir tıpkı mapushaneler gibi ve uzun boylu adam koridorun ortasında bir yandan yürümeye çalışırken bir yandan parmak uçlarının üzerinde bir avuç gökyüzü görmek için çabalıyordu. Doktorlar hastalıkların gözden anlaşıldığını söylerler. Doktorlar her şeyi bilirler. Yalan. Duyguları bilmezler. Duygular kendilerini açık ediverirler gözlerden. Sıkıntın, üzüntün, gamın, kederin, sevincin, neşen çıkar çoğu kez gözlerinden fışkırarak. O adamın gözlerini bu yüzden hiç unutmam. Bunu anlattığım arkadaşım bana “Oh olsun, kim bilir kimlerin canını yakmıştır?” diye çıkışmıştı. Haklı kendince bunca tecavüzcü, katil varken ve biz kimin kim olduğunu bilmezken ama gene de insanın içi parçalanıyor, kim bilir belki de masumdur diye. Hepimiz içimizde potansiyel birer suçlu taşırken…

Özgürlük güzel şey.

—-.—-

Balatlar Kilisesi çalışmalar nedeniyle kapalı olduğundan etrafında şöyle bir dolaştıktan sonra Seyyid Bilal Türbesi’ne geçiyorum. Harika bir yokuşu var buranın ve hikayesine gelince Ömer Seyfettin’in “Başını Vermeyen Şehid”ini hatırlatıyor. Gelin arabalarını buradan geçirmek adetmiş yörede; geçimli olsunlar ve yuvalarında dirlik olsun diye. Buraya uğradıktan sonra sürdürdükleri 25 yıllık huzurlu evliliklerinin sebebini buradan geçmiş olmalarına bağlamış insanlarla tanıştım. Diyemedim ki, “Mirim, bana burada 50 tur attırsan ben yine bir huzursuzluk yaratırım, o senin kendi güzel meziyetin, sana iç huzurunu veren mütevekkil insan olmandan kaynaklı.”

GERZE:

Ya Ayancık, ya Gerze. Üzerine bahis oynamaya karar veriyorum. İmdadıma yerlisi yetişiyor. Gerze’ye git diyorlar. Söz dinliyorum. Şehir sizin, ben geçiyordum da uğradım. Ne derseniz o olur. Benim için en keyifli anlar bunlar. Dolmuştayım ve şehirle ilgili bir sürü ipe sapa gelmez şeyler soruyorum. Dediğim gibi halk sabırlı ve geçimli ama yinede içlerinden selamet duası ettiklerini düşünüyorum çünkü az sonra uyuya kalıyorum. Gerze’ye giderken yirmi dakikalık bir kaybım var ama ilk on dakika acısını çıkarmıştım. Yan koltuğumdaki kız ben de uyuyakaldım diyor. Çeçe sineklerince ısırılmış olma ihtimalini akla getiriyor şüpheli durum. Herkes dolmuştan indikten sonra şoför beni sahile götürüyor. Sahilde kafelerin olduğu yerde bırakılıyorum. Uzun bir sahili var, pırıl pırıl da denizi. İskele restorana geçiyorum. Hanımlar okey partisine dördüncü arıyorlar. Erkekler dışarıda çaylarını yudumluyorlar. Manzara güzel. Canım tatlı çekiyor. Şekerpareleri varmış mevlüdden kalan. Nasıl lezzetli anlatamam. Utanmasam bir daha isteyeceğim. Kahvemi içiyorum ve çayımı da. Aldığım enerjiyle bir şeyler yapma gücü buluyorum kendimde. Denize açılmak istiyorum diyorum. Kafede oturmakta olan Mehmet Bey’e yönlendiriyorlar beni. Beraber biniyoruz. Deniz durgun ve rengi yemyeşil. Mehmet Bey bana livarlı kayıklardan bahsediyor. İçerisinde ufak bir havuz barındıran tekneler bunlar. Balığa çıktığınızda yakaladıklarınızı deniz suyunda muhafaza edebiliyorsunuz böylelikle. Sistem suyu bir taraftan alıyor, bir taraftan boşaltıyormuş. Tekne sahibi olma fikri kafamda yer ediyor nihayet. Deniz insanı sakinleştiriyormuş. Dalıp dalıp gidiyor insan, nereye gittiğini bilmese de.

image

image

20140410_141117

Sonra ne mi oldu? Onca denize açıldık, o kadar mazot yakıldı, ben yedim içtim, benden para almadılar. Israr edince de gurur meselesi yaptılar. Dönüş yolunda ise yanıma oturan hanımın merakıyla sohbete başlıyoruz. Bana sırrını anlatıyor ama sonradan da ekliyor; öyle kimseyle paylaşabileceğim şeyler değil bunlar diye. “Nasıl anlattım bilmiyorum.” diyor. Bir daha rastlaşma ihtimalimizin olanaksızlığından sanıyorum. Yoksa eşe dosta bile açamıyorum diyor. İnsanlar yaralarıyla yaşıyorlar. Kimseden fayda yok. Hele ölenden hiç. Herkes kendi yerine gidiyor en nihayetinde ve sen hep kendi bireysel trajedinle günleri geçiriyorsun. Günler mi? Onlar geçerler bir şekilde. İnsanoğlu hayatı orada burada geçirip bitirmeye bakıyor. Hepimizin yaptığı bu aslında: “Ömür tüketmek.” Sevdiğimiz yerlerde, sevdiğimiz insanlarla tüketebilsek büyük bir kısmını…

Bende noktalar bırakan şehir. Belki bir gün rastlaşırız, kim bilir? Hamsilos Koyu, Ayancık ve İnceburun bir dahaki gelişime kalsın. Yolumu düşürmek için bir nedenim olsun.

Yazımın en başında yerlisi tarafından bana söylenmişti bu cümle. “Girişi olan, çıkışı olmayan şehir.” Gezi boyunca türlü çeşitli nedenler düşündüm durdum. Biraz cezaevine ithafen gibi geldi önce. Sonra da tayini çıkan memurlarının emekli olduktan sonra buraya  yerleşmelerinden çıkarımlarda bulundum. Evet, yapacak çok bir şey yok burada. Onlarca vitrini,  istihdam sağlanacak fabrikaları, sayısız katlı alışveriş merkezleri de yok. Ama yine de bir ayağım, dur bak gitme diyor ve ben zoraki düşüyorum yollara. En zor bıraktığım şehir oldun Sinop.

DÖRT DUVAR

image
ÇİZER: PAWEL KUCZYNSKI

NANA

“Alla alla..”

Kim olduğumu, nereden geldiğimi sormak aklınıza geldiğinde ancak yaşıyor olacağım aranızda. Adım Nana. Yaşım elli. İşsiz kocam, iki çocuğum ve bir torunumu Gürcistan’da bıraktım geldim, çalışmak için. Çocuklarım için sağım, onlar için varım burada. Benim olmayan topraklarda, vatanımdan uzakta, aç kalmamak için, yaşamak için kendimin olmayan bir ananın bakıcılığını yapıyorum. Onun sayıklamalarını dinliyorum tüm gün, yakarıyor tanrısına kurtarsın onu diye. Kolay mı sanıyorsun içi binbir sitemle dolu ahlarını sindirebilmek? Aynı şeylerle suçlanıp durmak? Elmalarını dilimliyorum incecik. Uzamış tırnaklarını kesiyorum. Kızları, oğulları geliyor ara ara artık bilinci iyice bulanmış kadının yanına vicdanlarını rahatlatmak için. Nasıl da gülüyor öz evlatlarını görünce. Ben de kendi çocuklarımı görsem böyle davranırdım herhalde. Büyükannelerinin elinde büyüdü çocuklarım, bir süre sonra onu anne bilir oldulardı da nasıl kıskanırdım anlatamam. Bense eve ekmek almak için para yollayan bir yabancıya dönüştüm yıllar içinde gizli gizli annesini çocuklarından kıskanan. Ne yapsaydım yani? Sovyetler dağıldığında biz başka türlü dağılmıştık bile çoktan. Fabrikalarını da beraberlerinde götürdü Ruslar ve bizlerin dumanı tüten ocaklarını da. Bir daha da yatırım yapmaz oldular. İşsizlik başladı. Fabrika olmayınca ne işi ne gücü? Marketler bile kapandı. Halbuki Putin Gürcü’dür. Annesi bizim orada yaşar. Babasıysa aslen Gürcü’ydü. Tıpkı Stalin gibi. İş başa düşmeye görsün insan ister istemez her işi yapabiliyor. Aslen tarih öğretmeniyim ben. Öyleydim yani ama otuz beşinden sonra iş yok ülkemde. Ancak küçük işler var, tıpkı parası gibi; onlar da temizlik işleri ve de paspas için verdikleri para da belli. İngilizce’de bilmiyor ben. Türkiye gene iyi. İlk başlarda kullanıldım daha doğrusu halen daha kullanıldığımı düşünüyorum. Bin liraya hastanede hastaya bak gel de gece gündüz. Şirket çok kazandı üzerimden, sigortamı da ödemediler. Ama sıkacağım dişimi. Uç sene sonra bana türk kimliği verecekler. O zaman bir nebze olsun rahatlarım diye umuyorum. Arkadaşlarım arasında hayat kadınlığı yapanlar var. Nana sevmez öyle şeyler. Nana’nın kıskanç bir kocası var ve onun yüzünden erkek hastaya bile bakamıyor ve Nana yalan söyleyemez asla kocasına. Aksi olsaydı hem daha çok para kazanırdım, hem de evimden daha az zaman uzakta olurdum. Sonra mı? Yaşardım gider, kabullenirdim biter. Şimdi geldiğim noktada bir adamın önünde diz çöküyor olmakla, bir adamın annesinin bekçisi olmak arasındayım. İlkinden vazgeçtim namusum kurtuldu-siz türkler nasıl diyor, böyle söylüyorlar– ikincisinden kurtulsam aç kalırız beraber. İş yok memleketimde. Gurcistan’da öğretmenlikten bağlanan aylık yüz yirmi lira. Kocam işsiz. Allah’tan Gurcistan ucuz. Herşey burayla yarı yarıya. Ama gene de yetmiyor. Burada yemek masrafım yok. Hepsi onlardan. Zaten Nana çok yemek sevmez. Sadece boş günlerimde o da haftanın bir günü, dışarı çıkıyorum. Bir saatlik bir market alışverişi yapıyorum en fazla. Bazen çocuklara bir şeyler bulurum diye çarşıda şöyle bir dolaşırdım. Şimdi çarşıda uzakta. Nana dolmuş parası vermek istemiyor, Nana para harcamak istemiyor. Her kuruş bana memleketimde gerekli. Samsun’da çalıştım iki yıl, dört yıl Ankara’da bir yaşlıya baktım. Öldü o da. Bir kez de İzmir’de bulundum. O ne güzel şehirdi öyle. Kış idi gittiğimde. Ilık geçen bahar havası vardı. Güzel memleketti. Benim olsun isterdim, burnumun direği sızlasın isterdim onun için. Memleketinden başka burnunun direğini sızlatan yer olmuyor çünkü. Yüce tanrım, ne karanlık, soğuk ve sevimsiz idi Ankara. Başkent diyorlardı orası için. Yüksek gökdelenler ve hep bakanlık binaları vardı. Moskova’da başkent ama böyle değil işte. Rengarenktir Moskova. Ne de olsa on yılımı geçirdiğim şehirdi. Şimdiyse burnumu pahalı diye dışarı çıkaramadığım bir başka su şehrinde, İstanbul’dayım. Ne sevdim diyelim, ne sevemedim burayı da. Üvey biraz sanki bana. Sanki sert bir tokat atmak istiyor da yapmıyor, tutuyor gibi. Ayağıma dolanma, benim binlerce dolananım var der gibi. Ama sağ olsun gene de. Hiç aç bırakmıyor, doyuruyor herkesi, tıpkı beni doyurduğu gibi. Burada maaşım da iyi. İki katı alıyorum. Geçenlerde bir arkadaşla bir kafede buluştuk konuşmak için. Çay söyledim, en ucuz şey diye. Bir çay yedi lira dediler. Ben onunla bir kilo çay alırdım. Kazıkçılar. Nana var anlamamak, neden böyle. İstanbul pahalı şehir anladık ama çay bu işte altı üstü yanında da iki küçük kurabiye eşliğinde.

Nana en çok uç buçuk aylık torunu Maria’yı özlüyor. İki kıza bir kız daha geldi. Küçük kız büyükten önce evlendi ve bir kız daha getirdi yaşantımıza. Yaşamaz dedilerdi önce sekiz aylık doğuverince. Ciğerlerinde gerekli havayı alacak yer yokmuş. Anne sütünü kabul etmemiş, mamayla beslemişler, oksijen vermişler benim minik tatlı torunumu yaşatmak için. Kızım ağlayarak aradığında ona, önce cinsiyetini sormuştum. Kız olunca sevindim. Kızlar daha dayanıklıdır. Öyle de oldu. Hayata tutunuverdi benim küçüğüm. Yakaladı bir ipin ucunu, asıldı da asıldı. Kaderi büyükannesine benzemesin. Dilini sonradan çat pat öğrendiği insanların alt bezleriyle uğraşmasın. Bir kız sordu burada bana, hayat nasıl geçiyor, sen seninkinden memnun musun diye. Eh işte dedim, günleri birbirine ekledim oldu bir yol bana, benim yolum da bu, ister yürür ister dururum ama önce koşarım, çocuklarımla ailemle geçireceğim günler için koşarım.

Alla alla.. Bu kadının derdi nedir böyle? Bak şimdi, herkese melek, tek benimle uğraşır durur. Doktorlara iyi konuşur. Oğullarına içi titriyor. Gene kalkmak bilmiyor saat öğlen oldu. Uyan ana sonra gece uyutmuyorsun beni. Gaddarlığın, zulmün hep bana. Seni ne kadar sevebilirim ki söyle bana, hem de bu kadar az maaşa? Kızının bana yaptığını hatırla bakalım. İlk iş gününde yemeğimi odama getirmişti. Beni sofrasına çağırmamıştı. Ben aşağılık bir hizmetçiydim gözlerinde. Nana çok sinirlendi o gün. Hayvan mıyım ben? Hemen aradı ben patron. Dedi ben bırakıyorum bu işi. O zaman aklı başına geldi hanımın, ama kalbimi kırdı bir kere. Nana bir daha asla sevmeyecek artık o kadını, asla. Bana verdiğiniz maaşla gece gündüz annenize bekçi yaptınız beni. Nana’nın pantolonu üzerinden düşüyor. Nana çok kilo verdi, çook. Hem en pis işlerinizi bize yaptırıyorsunuz, hem de düşük maaş veriyorsunuz. Nerde kaldı sizin insanlığınız?

ŞERMİN

“Allah benim yardımcımdır
O ne güzel arkadaş öyle..”

Son yıllarımı -ama kaç yıl olduğunu tam olarak hatırlayamadan-hastanelerde her seferinde gidip de bir daha gelmeyen şefkatsiz bakıcıların elinde geçirdim. Son düşüşüm hem beni hem belimi büktü. Mengene gibi bir korsem var, taş gibi de. İyicene de yatağa bağlandım. Her işim yatakta görülür oldu artık. Kaldım kulun eline. Kocamdan sonra tek arkadaşım oldu güzel allah bana. Türkçe, Arapça aklıma hangi dilde gelse, başlıyorum dualar okumaya. Ancak dayanıyorum mahkumiyetime. Çocuklar işte güçte. Herkesin evi var barkı var, okuttuğu çocuğu, gönlünü eylediği eşleri var. Kumburbuğdayı gibi kalakaldım sanki tarlanın orta yerinde. Hastanelerse oldu tarlalarım.

Maaşım bana yetiyor. Gerçi maaş cüzdanımı görmeyeli uzun yıllar oldu. Para saymayalı da. Bazen televizyondaki reklamlara takılıyor gözüm. Neler çıkmış, neler çıkmakta her geçen gün, bizim zamanımızda yoktu tüm bunlar. En sevdiğim Nana’yla beraber alışmış olduğum dondurma saatlerimiz. Günün benim için en güzel dakikaları onlar. Eskidenmiş dondurmayı yalayarak yemek. Şimdi bildiğin ısıra ısıra yedirtiyorlar adama.

Mmmm gene geldi dondurma saatimiz.

Size ne anlatacağım bakın. Ama aramızda kalması şartıyla. Olur mu? Bu yaptığım yaramazlığı pek az kişi bilsin istiyorum çünkü. Bir gece gene hastanedeyiz. Ben bu Nana’ya çok sinirlendim. Kötü davranıyor bana. İnsanlığın nerde senin, insan hiç anasına böyle kötü davranır mı dedim. Bir sinirlendim anlatamam. O sinirle aldım altımdaki bir avuç kakayı, sıvadım suratıma, saçlarıma, boynuma. Nana neden böyle yapıyorsun dedi. Koğuştaki kadınlar yapma diye bağrıştılar. Dinlemedim hiç birini, bilhassa da cevap vermedim. Bu bana daha büyük zevk verdi. Cezalandırdım onu. Temizlesin, işi o onun. Üç saat banyodan çıkamadık. Biz birbirimizin şanssızlığı olduk, hiç sevmedik birbirimizi en başından. Akılda sorun yok. Benim derdim kendimle, bir de Nana’yla. Şikayet edeceğim bu Nana’yı da herkese.

HIZIR

Angara’nın bağları da..”

Anam koymuş adımı. Eli becerikli olsun, Hızır gibi yetişsin herkesin imdadına diye. Anamın kendi gibi saf ve temiz yüreğinden gelen yakarışlar doğru zamanda yerine ulaştığından mıdır nedir, ben de adım gibi tıpkı Hızır Aleyhisselam gibi yetişir dururum çalıştığım hastanede insanlar müşkil durumlara düştüğünde. Vatandaşa hizmet gerek. “Hızır bir gel, Hızır yardım et, Hızır bir destekleyiver, hastayı filme götür, hastayı yataktan al, acile ağır geldi.” Ben görünürüm. Üniformamla, heybetimle, jöleli saçlarımla, her gün hiç üşenmeden cilaladığım simsiyah makosen ayakkabılarımla.. aksi mümkün değil zaten. İşi düşen herkese yardım etmişliğim vardır. Kadınlarrr, ah tabi ya, onlara özel muamelem vardır, her şekil. Tevekkeli değil pek erkek hasta da, erkek hasta yakını da sevmem. Şöyle kütür kütür olmalı hasta dediğin. Mevsiminde acur gibi. Hop demelisin, kaldırıp kucaklamalısın, sedyeden alıp yatağa atmalısın. Namım hastanede de almış yürümüş, benim haberim yok. Sıraya girermiş dul avratlar karizmamdan. Evdeki ayrı, dışarıdaki ayrı elbette. Anlayacağınız arı gibi çalışıyorum gece gündüz yüksünmeden. Çünkü işimi seviyorum, çünkü insan seviyorum. Ben bir de en çok kadın seviyorum.

Arkadaş ne iş yaparsan yap, nerede çalışırsan çalış, hastanedeki kadar renkli bir ortam arasan da bulamazsın. Bizim bacanak hava meydanlarında çalışıyor, o bizim ora da öyle dese de, biz burada hayat kurtarıyoruz. Pilot uçurur, tamam da, doktor daha forslu her zaman. Hem ben bedava uçsam ne, bedava ameliyat olmak isterim, tanıdık bildik hekimlere. Bizim bacanakla çekişmemiz bitmez öyle kolay kolay. Tek farkla: o karısını sever, ben tüm kadınları severim.

DURALİ

Korkma!”

Hastanenin çok çeşitli bölümlerinde çalıştım durdum. Son beş senedirse morgda görevliyim. Yanda da gasilhane var. Nedense hiç aklımda olmayan ölüm düşüncesi yavaş yavaş filizlenmeye başlayıverdi içimde. Sık sık düşünür oldum öte tarafı. Düşünmeyeceksin de ne yapacaksın? Ne zaman şu odaya girsem kalabalık bir sessizliğin içine düşüyorum. Her çekmeceyi çeksen baksan bir beden ve etrafımdaki her yer bedenini terk etmiş ruhlarla dolu gibi geliyor. Tepeden tepeden bana baktıklarını hayal ediyorum, yahut yanıbaşımdan. Çok nadir olarak da olsa soluklarını hisseder oluyorum bazen ensemde ve ürperiyorum. Korkudan başka bir şey bu hissettiğim. Yüzleşmekten ödüm patlıyor böyle bir gerçekle. O an ne kadar çok tanrım diyorum, anlatamam. Çünkü esaslıca biliyorum aslında korkulacak bir şey olmadığını, ama gel de aklı inandır. Eskiden ne çekmedik besmele, ne Fatiha bırakmazdım içeri giresiye. Bir kez abdestsiz çıktıydım da evden, hatırladığımda girmemle çıkmam bir olmuştu. Şeften izni kaptığım gibi kendimi atıvermiştim sokağa. Öyle böyle değildi sizin anlayacağınız ilk baştaki korkum. Zaten çok şikayetlenmiştim başında istemem burada, ben korkarım ölüden diye. Ama şefim senin adın Durali, dur de, geç hele ölümlerin önüne deyivermişti de ismimle teselli bulur olmuştum ama ne yazık hiçbir ölümün önüne geçemedim burada çalıştığım süre boyunca. Benden büyük Allah var a canlar. Şimdiyse yavaş yavaş alıştım varoluşlarının içindeki yokluğa. Onlarla konuşuyorum bile. Ne yapacaksın arkadaş, insan her şeye alışıyormuş. Ben neler gördüm burada. Anlatsam roman. Çeksem film. Yazsam şiir. Trafik kazasında başı kopan mı istersin, sabi sübyan çocuklar mı istersin, dilim dilim doğranan mı istersin, doğuda mayına basıp, paramparça olan mı? Liderler geldiler buraya insanları teselliye. Ne lideri? Atatürk’ten başka lider mi geldi bu memlekete? Hepsi lider müsvettesi. Yazık benim ülkeme.

İnsan, insan öldürmenin her çeşidine dayanıyor da, ölümün kendisine, tabiatına dayanamıyor. Hele küçük çocuğu ölenlerin kapının önündeki feryatları duyanların yüreğini dağlar. Allah dağlara taşlara vermiş evlat acısını da çekememişler, insanda karar kılmış o da. Bak hele, allahın gücüne gitmeye ama ne istedi bizden hala bilmem. Yok böyle bir şey. Yok böyle bir acı. Duyan bilen gören bir söyleye. Sanki o anaların babaların yüreklerini bir kartal çekip çıkartıyor yerinden. Hiç unutmam bir baba, on sekiz yaşında trafik kazasında ölen çocuğunun cesedini gördükten sonra sessizce çıkmıştı, aman ne iyi bir damla gözyaşı dökmediydi derken, bir anda koridordaki duvara başını vurmaya başladıydı da güm güm diye kafasını yarmıştı akrabaları ellerinden kollarından tutup da çekesiye. Bütün yüzü, gözü, gömleği, yerler kanlar içinde kalmıştı. Sanırsın ki tavuk boğazlamışlar. Dayanamıyorum diye bağırır dururdu gider iken. Hiç unutmam. Hiç gözümün önünden gitmez o hal. O adam, acısı, oğluna bakarkenki tepkisizliği ki fırtına öncesi sessizlikmiş onunkisi..

Beni soracak olursanız.. Beni pek soran olmaz ya, neyse. Burada başrollerde sessiz bir filmin kahramanları var. Ben figüranım çoğu kez. Yer dolduruyoruz. Demek ki bir boş yer varmış benim gibi silik bir adam için bile. Evliyim ben. Çocuk.. Yok çocuk. Olmadı. Sperm sayım düşükmüş, bir iki tedavi olduk hanımlan. Onda da olmadı, tutmadı. Zaten ağır gelir oldu bir odaya girip spermlerimi akıtmak bir kabın içerisine. Şimdi bakıyorum da iyi ki de olmamış. Var olanın yok olmasındansa, hiç olmaması daha iyiymiş. Senin olanı allah aldı, daha çok sevdi diye teselli olmaz. Ben avunmam bu kadar azıyla. Kim avunur böyle şeylerle. Ne edeceksin? Avuntu dünyası. Benim tesellim de bunca acı çeken aileler. Yoksa çok koyuyor çocuksuzluk ama ne edeceksin? Hayat işte. Tesellisiz yaşanmıyor ki. Bir ara bir buhran geçirmiştim. Okumaya başladım o dönem. Ne bulursam okuyordum. Rus edebiyatı favorimdi. Kipling okudum. Steinbeck okudum. Stendhal okudum. Çehov okudum. İyi geldi ruhuma. Yatıştım sanki. Erkek olmayan bizi anlayamaz. Biz farklı düşünürüz. Bizim hanım incik boncuk kurslarına dadandı. Alışveriştir onun tanrısı, illa ufak bir şey alacak kendine. O da onun tesellisi oldu. Ne edeceksin, çoluk yok çocuk yok. İki hizmetli maaşı, ev kendimizin, gecekonduya kat çıktık, kayınbaba sonradan müteahhite verdi, bir dairede hanımın üzerine oldu dört çocukta hak geçmesin diye. Kira parası da cepte. Daha ne? Şimdi tek sıkıntım aynı apartmanda bir sürü akraba dipdibe yaşıyor olmamız. Ben büyükleri olduğumdan saygıda kusur etmiyorlar ama bir çocuk da benim olsaydı, sev sev başkalarının çocuğunu ne kadar sevebilirsin ki?

BÜYÜK VE BEKLENEN ENGİZİTÖR

Sana sağlıklı bir aile verdim dağılmış ve fakir bir ülkenin topraklarında. Şimdilik. Hiç layığın olmayan bir işi yaptığını düşünüp duruyorsun. Hiç hak etmediğin muameleler, karşılaştığın. Sana layık görülenin acısını çıkartıyorsun bir başkasından. Ezildikçe eziyorsun. Kısasa kısas yapmasan sevilen kulumsun. Kalbinin içinde iyilik var. O iyiliği ben koymadım. Tabiatında var. Senin şanssızlığın insan emeğine değer vermeyen insanların arasına düşmüş olmak. Hepsi bu.

Ben aklını koyverdim, sense gerisini boş verdin. İçten içe fenalık ettiğini düşünür durursun. Aklına geldiği anlarda bunu hak etmek için ne yaptım ben geçmişte der durursun. Geçmiş geçmişte kaldı. Senin cezan seninle ne yapacağını bilemeyen ailene kesildi. O kadar şaşkınlar ki. O kadar çılgınca davranıyorlar ki. Seni hemen yanıma almamam sırf bu yüzden. Bu haddinden büyük ve erken bir iyilik olur herkes için. Dünyada kalacağın günler henüz bitmedi. Dur daha. Kal o durup durduğun yatakta. Ama bir daha o kadar yaramazlık yapma. Sürme elini kolunu çok fazla yüzüne gözüne. Bulaştırma pisliği ellerine. Bunu yapabilirsin. Yap. Adımı ağzından düşürmüyorsun. Benim nerede olduğumu da biliyorsun.  Sadece çok fazla neden arıyorsun. Hayata her zaman yaptığın gibi çok fazla anlam yüklüyorsun. Ben size çok basit bir hayat vermiştim halbuki sonsuz mutluluk için. Sizse zoru seçip, geldiğiniz noktada birer mutluluk avcısına dönüşüverdiniz. Kovalamakla yakalanamayacak hisleri yanlış yerlerde arayarak tükettiniz çoğunuz . Çok yazık.

Sana yüksek libido verdim ve karşı konulmaz erkeklik. Seni ormanın olmasa da bu küçük bahçenin hem bahçıvanı yaptım, hem aslanı. Sürmektesin bahçeni dilediğin gibi. İster maydonoz ek, ister limon ağacı. Tercih senin, bahçe senin, çiçekler senin. Dilediğin gibi sürmekte serbestsin. Hakkaniyetlisin. Şehvetin, yenik düştüğün. Olur. O kadar olur. Gönül kırmak nedir bilmediğinden, sen de benim sevilenimsin.

Sana rahatlık verdim bu dünyada. Bolca da teselli. Seni dünyada olabilecek en iyi dostların arasına koydum. Onlar senin sessiz dostların. Onlar senin hüznün, neşen, umudun, umutsuzluğun, her yaştan, her kesimden, her evden, her kültürden. Hepiniz bir yüzün suratlarısınız, hepiniz aynısınız aynada. Ruhun ruha fark atmaya hakkı yok. Korkun geçtiğinde ancak aradaki çizginin inceliği seni şaşırtmış olmalı. Onlar çelik birer kasada yatan başkalarının hüzün kaynağı olmaktan öte, onlar senin içindeler de artık. Hissetmeye başladın en nihayet yavaş yavaş ve korkulacak bir şey olmadığını gördün. Onlar benim gücüm. Onları hissediyor olman benim varlığımın ıspatı. Ne çok yakınım ben sana, bir anlasan. Ben yani başından beri sen dediğin ben, bir nefes kadar yakınım ben sana.

“Önce sana bir yara veririm, sonra ötekine bir yara veririm. Sonra günleri tersine çevirir dururum.” 

ANADOLU VOL 6: ESKİŞEHİR

ESKİŞEHİR:

image

Başarılı belediyecilik faaliyetleri sayesinde Anadolu’nun orta yerinde bir vaha Eskişehir. Şehrin modern yüzünün mimarı bir Avrupa şehri kurmuş Porsuk Çayı’na nazır. Mazisi Eti’lere dayandığından pir ya da mir lakabı gibi kimi açılan müzelerin başında Eti ibaresi var. Eti Arkeoloji Müzesi, Eti Sualtı Dünyası gibi ve özellikle bahar aylarında Venedik’i aratmayan zevkli gondol turlarıyla, Odunpazarı’yla, Mumya Müzesiyle, park ve bahçelerinde gizli hazineleriyle bir parça ferahlık veriyor insanın ruhuna. Bu şehir ülkedeki tüm olumsuzluklara rağmen insana kendini iyi hissettirtiyor. Anadolu Üniversitesi’nin kampüsü dışarıda olmasına rağmen öğrenciler şehirle içiçeler ve stüdyo tipi daireler kapış kapış gidiyor. Aynı zamanda Gezi Park’ındaki ortak buluşma yerleri olan Espark’ın önünde toplanma, eyleme hazırlık ve eylemin başlangıç noktası olma düsturu halen daha devam etmekte. Espark’sa gene şehirle içiçe bir alışveriş merkezi ve muadili bir sürü sevimsiz alışveriş merkezinin yanında tatlı tatlı yükseliyor kendisine yüklenen bir sürü anlamla, çevresini kuşatan onca insanla.

Üniversiteli çocuklarla konuşuyorum. Bana ulaşımla ilgili hiçbir sorun yaşamadıklarını söylüyorlar. Şehir derli toplu ve düz ayak. Rahatlıkla evlerinden çıkıp, alışverişlerini yapıyor, sonra da biraraya geliyorlarmış hiçbir toplu taşıma aracı kullanmaya gerek duymadan. Şehrin orta yerindeki tramvay sizi otogara kadar götürüyor. Hem vazgeçilemez bir Anadolu kültürü, hem modern bir zihniyet içiçe geçmiş, birbirine saygılı bir şekilde yaşıyorlar. İçtikten sonra evine bundan daha kolay ulaşabileceğin bir şehir daha yok. Aynı zamanda içtikten sonra sorunsuz bir şekilde bunca kolay evine ulaşabileceğin bir başka şehir daha da yok. Siz bakmayın eli sopalı bir gece vakti türeyen hırtlara. Onlarda da insan sevgisinden eser yok.

Gençlerle konuşulacak en yüce şey aşk ve ben de ne istediklerini, ne aradıklarını soruyorum. Başörtülü kızlarla konuşuyorum. Bize bizim gibisi gerek, biz yalnız Allah’a hesap veririz diyorlar. Tamam. Ailesi sosyal demokrat olanlar var, militan kürtlerle anlaşmakta güçlük çekiyoruz, saçımız ve bedenimiz bizimdir, onunla ne yapacağımız sadece bizi ilgilendirir erkeklere hesap vermek zorunda değiliz diyorlar. Tamam. Kürt kökenlilere soruyorum, bizim taraftan olsun, biz bizden başka kimseye hesap vermek zorunda değiliz diyorlar. Tamam. Herkes bir tarafta. Tamam. Yoktu böyle şeyler eskiden. Eskiden aşk vardı, milliyet-din-dil ayırt etmeksizin. Şimdi önce rencide olmak istememek var ve kimsenin karşıt görüşte fanatikliğe tahammülü yok. Ben sadece dinliyorum herkesi. Herkesin dokunulmazlıkları var kendince. Aşk ve aşık yok artık. Üç kesimden tam bir Avrupalı zihniyetiyle cevap vermiş oldular bilmeden. Kafaların, fikirlerin anlaşması mühim olan. İyi sohbet ettiğin, çok da fazla karşı tarafın etlisine sütlüsüne bulaşmadığın takdirde yürütülecek bir oluşumun olasılığı idi bahsettikleri. İçgüdüler anlık ve gençler en çok cinselliği içgüdüsel bir dürtüden ibaret sanıyorlar. Karşı konulmaz olan aşka giden yoldaki en önemli itki içgüdü aslında. İçgüdülerinle aşık olursun ve aşkı cinsellikle beslersin kimi zaman ve asla yadsıyamaz, hafife alamazsın. Bu çocuklar aşka giden içgüdülerini öldürmüşler çoktan.

20130603_203222

HORTU:

Şimdilik ya da en nihayet demeliyim, Eskişehir ilinin Sivrihisar ilçesine bağlı bir köy ya da belde olup geçen sene gittiğimde belediye statüsüne erişip kasaba olarak anılmaya başlamış olup(hikaye o kadar karışık ki, gitmeden belediye başkanı ya da köy muhtarı ya da konumu her ne ise yetkili kişiyi arayıp kafam iyice karıştıktan sonra gidip görmeden tam olarak anlayamayacağıma karar vermiştim), aslında Konya Ereğlisi’ne bağlı iken adı Sazlıköy ve Bağbaşı olarak da anılmış ama nihayet Nasreddin Hoca Köyü ya da Kasabası olarak kayıtlara geçirilmiş ama herkes tarafından Hortu olarak söylenen bir yerdi. En acayibi ise buraya en kolay Ankara’dan ulaşabilmeniz. Şaka gibi. Tıpkı Hoca’nın kendisi gibi. Nasreddin Hoca’nın doğduğu ve yaşadığı ve en nihayet öldüğü köy burası. Nüktedan kişilikli rahmetli dünyanın orta yeri burası derken, gelin ve de görün der gibi meydan okuma halindeymiş sanki dünyaya, tatlı tatlı. Ve torunları şaşırtıcı derecedeki benzerlikleriyle köyde/beldede yaşamaktalardı son bıraktığımda. Haziran ayında da doğumunu kutluyorlar Nasreddin Hoca’nın. Menüde etli bulgur pilavı var(önümüzdeki haziran menüsünü bilemem şimdiden). Köyün diğer köylerden bir farkı var mı diye soracak olursanız, pek yok. Yolları asfaltsız, her tür hayvan evlerin bahçesinde tozutuyor, bir kapı aralandığında horozlar ve tavuklar kah gıdaklayarak kah öterek, arada sanki kanatlanacakmış gibi havalanıp tekrar pençelerinin üzerine konup kanatlarındaki tüyleri saçarak koştururken ve kendilerini takip eden civciv ordusu ortalığı birbirine katarken evin miskin ve mecalsiz köpeği başını kaldırmak yerine sadece kuyruğunu sallayarak tepki verip, sürpriz bir baskınla ancak ısıttığı yerinden kalkabiliyor. Otlamaktan dönen ve çıtırık bacaklarıyla beni görünce şaşırıp kaçan danalar ancak, mahçup hayvanı yerinden kaldırabiliyor. Hayat herkesin karşısına mahçup olacağı birilerini çıkartıyor ve şaşırtıyor, bakar mısınız? Tavuk ve civcivler mi, onlar oralı bile olmadı. Tek yaptıkları kendi aralarında tepişmek idi, kimselere bulaşmadan.

image

image

SİVRİHİSAR:

Atatürk, Ankara dışındaki ilk Bakanlar Kurulu’nu burada, Zaimağa Konağı’nda toplamış. Türkiye’nin dört bir tarafından gelen temsilcilerin temsili fotoğrafları, oturma düzenleriyle beraber yemek masasının etrafında bir bardak suları eşliğinde sunulmakta. Bir sonraki durak olan Surp Yerortutyun Ermeni Kilisesi’ne gidiyoruz. Ben gittiğimde tadilattaydı. Hemen arkasındaki ilçenin ismini aldığı dağlardan gözlerini alamıyor insan. Dağlara sırtını dayamış bir kilise var önümde ve Türkiye’nin ikinci büyük Ermeni-Ortodoks Kilisesi olması itibariyle de son derece geniş ve ferah. Yakın zamana dek unutulmuş, biraz da boşverilmiş ve depo olarak kullanılmış. Merkezdeki Selçuklular’dan kalma Ulu Cami’de tadilatta idi aynı dönemde ve bahçesinde gömü bulunduğundan bahsetmişlerdi. Sebepsiz zenginleşmenin nedeni topraktan çıkan gömü olabiliyor bazen. Hani derler ya bir gömü buldu eşelerken eşelerken sonra da şehre gitti haber etmeden belli olmasın diye, Anadolu’da böyle bir yer işte, toprak bereketli eşeledikçe veriyor bir şeyler; ya buğday ya define. Umutsuz olmamak lazım benim kaderci ülkemin oturduğu yerden hayatın kendisine gelmesini bekleyen kadersiz insanları. Hep eşelemek lazım yerin altını, kazımak lazım tencerenin dibi gibi olmuş ziftini.

image

image

image

image

image

Sen buna aşk mı diyorsun?

Yanımda sevdiğim,
Var
Diyorsun.
Evet, diyorsun.
Hayır, bilmiyorsun.
Bunu aşk sanıyorsun!
Her şey çok doğru bir şekilde ilerliyor.
Sen buna mutluluk diyorsun.
Bunu mutluluktan sayıyorsun.
Boğuluyorsun
Yüzmeye çalıştığını farz ediyorsun.
Gülümsüyorsun
Gözyaşlarını içine akıtıyorsun.
Anlamıyorsun.
Hayatın anlamsızlığına kılıflar dikiyorsun.
Böyle daha kolay geçer sanıyorsun.
O yapmaz senin yaptığını.
O bilir ama bilmez.
Görür ama görmez.
Bir deli bilir ancak
Ve de görür.
Hayatına katmaya çalıştığın
Onca anlamın
Onca anlamsız olduğunu..

Günleri saatlere
Sonra gece ve gündüze böldün.
Haftayı haftasonlarından ayıklayıp
Ismarlama aşklarla vakit geçiren
Görücü usulüyle eş bulup
Mantıkla yatağa giren
Mutsuz mutsuz çevresine bakan
Tuhaf insanlarla çevrili
Bir tuhaf insanlar topluluğuna dahil oldun.
Bir filmde tüm boşluklarımı doldur diyordu
Boşlukları doldurmaya insan yetmez bazen.

Ruhumda uyandırdıklarını bir bilsen
Tatlı bir boyun eğiş
Başkaldırı
Çok hissetme
Yok hissetme
Çoklu organ yetmezliği
Yaşama azmi
Savaş
Barış
Endülüs
Barok
Siyah
Beyaz
Okyanus
Çöl
Tüm zıtlıkları aynı anda yaşatmasaydın
Uykuda olurdum ben zaten.
Erken gelen yaza çıkar mıyız, lbilemem.
Bahar geçer de..

A-"Çok yaşlısın."
Z-"Çok toysun."
A-"Çok yavaşsın."
Z-"Çok acelecisin."
A-"Çok hastasın."
Z-"Sen de."
A-"Kaf dağında gibisin."
Z-"Sense ilkel."
A-"Küçük görüyorsun."
Z-"Büyütüyorsun."
A-"Acınası hallerin var."
Z-"Dalga geçilesi hallerin.."
A-"Seni seviyorum."
Z-"Biliyordum."
A-"Ukalasın."
Z-"Kötü huylarımı kendine tanrı edinmişsin bakıyorum."
A-"Her şeyi bildiğini zannediyorsun!"
Z-"Bana hayran olma nedenindir."


Dünya kocaman ve sen küçücüksün. Bir dağın zirvesine çıkıp aklınca ona ulaşmaya çalışıyorsun. Çabaların bununla da sınırlı kalmıyor. Onun canına
okumak için var gücünle çalışıyor, doğayı katlediyor, kaçan insanlığını kovalama peşine dahi düşmeden yeni hedefler belirleyip yeni yerleri talan ediyorsun. Yakıyor, yıkıyorsun. Sonra da jet hızıyla en başa dönüyor ve bu sefer bir çöp yığınının üstüne çıkıp dünyaya bakıyorsun. Gene küçücüksün ve buna karşılık yapacak bir şey bulamıyorsun. Her şekilde seni aşıyor. O da senden beklemezdi. Siz bir karıncayla, bir fili andırıyorsunuz en çok. Küçük gördüğünü seni, itiraf ediyor en nihayet. Bu kadar hırsın nereden geldiğini anlamakta güçlük çekiyor. Kendi koynundan, kendi topraklarından çıkan yılan mıymışsın sen? Öyle diyor, senden korkusuna fısıldıyor. Daha çok saçmalama diye. Şimdilerde sorup duruyor kendisine ettiğin bunca eziyetin sebebini. Cevabın güldürüyor herkesi. Canın sıkıldığı için yapmışsın. Herkesin bildiği yalanlar vardır diyorsun. İnsan kendi seçme şansına sahip değilmiş kendi ailesini, kendi karakterini, kendi kaderini. Bize sordular. Biz seçtik evet. Kısmen. Çünkü bir kısmımız mazoşisttik ve acı istedik. Herkes rahatı sevmez. Dolayısıyla seçimlerini ona göre yapar. Öyle de oldu. Sen bir "Don Kişot" olmayı seçtin. Ama hırslaazmi karıştırdın. Kavramları karıştırdın ve o kafa karışıklığıyla senden böyle bir şey çıkıverdi. Şimdi geldiğin noktada artık sıkılmış bulunmaktasın. Sıkıldın bu dünyadan, sıkıldın hayatından, sıkıldın herkesten. Ondan dizlerinin üzerine çöktün. Ondan boyun eğdin. En üst noktaya çıkmış olsan da hep küçük kalıyorsun. Sen en çok bundan sıkıldın. Şimdi artık bir tanrı yaratmanın tam zamanı ya da kendi kendini tanrı ilan etmenin. Sanırım en doğrusu ilki. İkincisiyle güldürürsün çünkü elaleme kendini. Ruhunu dinlendirmek, küçük bir mola vermek için sana bir tanrı gerek. Seni yaratan değil, seni yaşatan bir tanrı gerek. Yaratanın takip etmeyi bıraktığı düşünülürse, sana elinden tutacak yeni bir tanrı gerek. Balkonundaki saksı çiçeğinde gizli olsun, damarlarındaki kanın olsun, en sevdiğin hissin içinde saklı olsun ve sen onunla konuş. Bir baba gibi, bazen bir arkadaş, yoldaş ya da abi gibi. Sana yol açmasın, yol göstersin tek. Bir kar tanesi gibi nazlı nazlı süzülürken bulutların parçaları, sen şimşekte gör mucizesini. İçten içten konuşsun seninle ve desin ki; sen başkasın. Bunu tek o fısıldasın kulağına yeter. Alelade bir insan değil, o söylesin. Yeter. Sen bir ona inandıN, bir ona güvendiN. Yeter. Sen kendi tanrını yarattın. Bu da sana yeter.

ENDİŞE

Endişelerimiz bizi kurtarır mı dersin?
Bir kadınla bir adamı
Bir oğulla bir babayı
Ustayla çırağı
Hem şairi hem ozanı
Bir ilişkiyi
Bir evliliği
Bir ülkeyi
Sırf endişe ederek
Başka bir şey yapmadan
Eli kolu bağlı
Olacak olan olur diyerek.
Zor sanki
Çırpınmadan
Denizin üzerinde durmak
Dalgalar çok yüksek

Küçükten başla bakalım.
Ufukta bir çizgiydi
Yaklaştıkça büyüdü
Balon oldu yükseldi
Tostoparlak bir şey sandın önce
Kah kızıla çaldı
Kah kaşa göze bulandı
Gülüyor sandın
Öfkesinden bir ince çizgi olmuş gözleri
Ürktün, itiraf et.
Toz gibi yuvarlanarak iniyor aşağıya doğru
Örümcek sanki
Yok değil maymun bu
Ağları ayaklarıymış.
Ve dört ayağının üstünde
İnsanmış en nihayet anladın
Hayalinde neler canlandırmıştın,
Ete kemiğe büründüğünde
Bir baktın da çok
Ama çok
Tan öte
Bir ademoğlu, düpedüz insanmış işte.

Cehennem başkalarıymış
Bizse cennete doğru çevirdik kulaçlarımızı.

Tarihimizde insanların toplu ya da bireysel bir takım rezaletlerinin bunca ortaya döküldüğü başka bir süreç yok hatıralarımızda kalan. Biz düşündük, bulamadık. İyi mi kötü mü, onu da bilemedik. Bir duyan bir bilen var ise haber versin. Dünyalı kardeşler bizde işler böyle böyle, durumlar çok karışık çok. Şaşkınlık ve salaklık, salak yerine konmuş olma ve mevcudiyetini siyasetin nabzına bağlamış bir güruh olarak bir enteresan coğrafyada varolma savaşı veriyoruz. Bayraklar elimizde sokaklara fırlıyoruz. O kadar şaşkınız ki bazen yolları şaşırıyoruz. Ne yaptığımızı çok bilmiyoruz. Şuurlu insanın ansiklopedik tanımına bakıyorum; bulunduğu zamanı, mekanı, hadiselerin zaman ve mekanla olan bağlantılarını bilir diyor. Biz sonradan haberdar oluyoruz. Demek ki, ya şuursuzduk ya da şuursuzlaştırıldık. Aydınlanmanın vakti saati yoktur diyoruz. Avunuyoruz. Uyuduk uyuduk, uyandık. Tam olsun diyor, bir de şuuraltının tanımına bakıyorum: İnsan ruhunun baskı altında kalmış istekleriyle bunlara bağlı fikirlerden meydana gelen ve şuura ulaşamayan kısmıdır diyor. Bir yerde cıvatalar gevşemiş, asfalyalar kopmuş. Narkoz, hipnoz gibi dışarıdan müdahalelerin faydasını görebilirmişiz bu süreci atlatmada.

Tahta sandıklar var, tabut gibi önümüzde duruyorlar. Ya gömeceğiz yahut hep beraber gömüleceğiz. Ama yaşamak istiyoruz. Bu bizim içgüdümüzde var. Kodlarımız yaşa diyor. Sefaletten burnunu çıkartamasan da yaşa. Bak domuzlar da yaşıyor. Timsahlar da çok hırlı değiller ama yaşıyorlar. En iyisi yüzmeyi öğrenmeli boğulmamak için. Nihayet simitler atıldı güverteden ve tutunuyoruz ister istemez. O uzaktaki çizgi bir gemi oldu şimdi, çekse kurtarsa hepimizi. Ya da en iyisi okyanusun ortasında bir başımıza kendimizi buluversek ya da ölsek çevremize daha çok zarar vermeden. Seksen milyon toplu halde intihar etse, ne olur hiç düşündünüz mü?

En güzeli sevdiğinle karşılıklı bir kadeh kırmızı şarap içmek
Bir parça kur hemen yanına.
Didişmeden ama.
Daha henüz erken
Birkaç saat var akşamın inmesine
Biraz sabır.
Dayan.
Bugün günlerden cumartesi.
Yarın tatil.

Bir kaset
Tek bir kaset daha çıkarsa
Seksenlerden kalma üzerindeki dantelli örtüsüyle sakladığın el radyonu çıkartıp
“Yorgun demokrat”ı dinlemeye koyulabilirsin.
Yahut kafana sikip(ayfon yaptı, ingilizce klavye işte, kahretsin, özür dilerim adına) gidebilirsin.
Bütün olanlar telefonunun ağzını bozdu, bak sen.
Hemen etkileniverdi yavrucak.
Eğleniyor musun bari ha?
Seviye genel olarak çok düşük bu memlekette, merak etme.
İnsanlar gülüp geçecektir.

Yaz akşamlarından kalma değil; gelme bu hava.
Tatlı tatlı çarpıyor yüzüne.
Kendini iyi hissettirtiyor.
Hayatındaki bir çok aptala
Teselli olsun bu hava.
Bahşedilmiş sanki sana.

Şura suresinde “Ayağına çivi bile batsa düşün bakalım.” der. Bense rahatsız ayakkabılardan muzdaribim ve ayaklarımı kontrol etmekte güçlük çekiyorum, çok asiler, sanki ne yapacaklarını bilmez gibiler. Dizginleyemiyorum vücuduma göre orantısız olan güçlerini. Birer deli fişekler. Tüm dünyaya meydan okuyorlar. En nihayet gördükleri ışığa doğru koşuyorlar kendilerini kaptırırcasına. Büyülenmiş gibiler. Sol sağ sol sağ sool saağ-kalp solda, onun da dengesi şaşıyor. Bu son olsa bari diyor onu seven organları. Onlar da yorgun. Nasıl başa çıkacaklarını bilemez haldeler. İtiraf ediyorlar günah çıkartırcasına, dizlerinin üzerine çökecekler nerdeyse-olsa- ya medet diyorlar. Beraber ateşe atılmak ve yanmak istemiyorlar. İçim parçalanıyor. Et tırnaktan ayrılsa? O da ne? Alev alıyor ayaklar. Sonra tüm vücudu sarıyor aynı alevler. Uzaktan izliyor tüm izleyiciler. Biliyorum sen de izleyiciler arasındasın. Bir adım öne çıkıyorsun. Alevler yüzünde dans ediyorlar. Ama güzel görünüyorsun. Sonunda sana da dokundu ucu. Bir ateşe bakıyorsun, sessiz sessiz yanıyor. Bir harici yanana bakıyorsun, çığlık çığlığa bağırıyor. Külleri yüzüne konuyor. Geride bıraktıkları bu kadar. Hiç bilmeden yaşamayacaksın artık mum gibi erimenin ne demek olduğunu. Ya da bir anda tutuşuvermenin nasıl bir şey olduğunu. Ucundan da olsa gördün çünkü. Sen gene güçlü görünmeye devam et ama, gözyaşlarını içine akıtarak.

Bir titrek ışığın peşinde fersah fersah yol almanın, kalbin ağzında ata ata koşmanın nasıl bir şey olduğunu hiç tatmayacaksın. Yazık olmayacak mı sana? Aptal hayatına!

Aşkı arayıp arayıp bulamayınca en nihayet erdiğini sanan tüm güzel insanlara.. O zaman meşgaleler değişiyor, daha bir rasyonellik kaplıyor bünyeyi haliyle. Olsun o da güzel. Kafi derecede erdiğini sanan varken, yenilerine gerek yok, her nesil kendi ermişlerini yaratıyor bir şekilde. Bu devrin ermişleri de bunlar, bu kadarlar.

ORMAN/KIRMIZI BAŞLIKLI KIZ

image
Çİer: PAWEL KUCZYNSKI

YERLİ:

“Ben bu ormanın yerlisiyim.” dedi ve ekledi: “Hem de çok uzun zamandan beri. Sanki defalarca dünyaya geldim bu ulu ağaçların altında. Kendime ateş yaktım parçalarından ama hep izin isteyerek, yağmurda siper ettim kendime üzerlerindeki yağmur damlalarını güneş açtığında kurutmaları şartıyla ve kavurucu sıcaklarda yapraklarından taç yaptım kendime feda edişlerinin rızasını alarak. Hep bir nedenden ötürü nazlı nazlı süzülen yaprakların döküldüğü mevsimde onu terk eden her bir yaprağı serin ve tatlı birer örtü oldular üzerime. Hışırtıları ninni oldu geldi kulağıma. Onlarla daldım rüyalara. Rüyalarımda da benimleydiler. Benzer yollarda yürüdüm üzerimde kardeşlerinin gölgesi varken. Ama hiç bilmediğim bir lisandı konuştukları. Altı üstü hışırdamaydı ama mutlak bir önemi vardı sözlerinin. Sonra sonra ben bu tatlı rüyaların müptelası oldum. Uyku saatlerini iple çeker oldum. Daha çok uyku, daha çok rüya demekti. Yavaş yavaş bir lisan daha öğrendim. Rüyamdaki ağaçların konuştuğu dilin adını koydum sonunda “mirabelle”. Mayhoş bir eriğin ağızda bıraktığı tattı sanki rüyamdaki ağaçların dili. Yüzüme yayılan tatminin ve ağzımın kıvrımlarını yukarı doğru çekilmesinin nedeniydiler aynı zamanda. Aman ne de tatlıydılar! Aman ne canlıydılar! kalbim dilimde atar oldu onlar sayesinde. Ayakta kalmak zorunda olduğum saatlerde yaşama nedenim oldular. Zemin kaygandı ve ayağımın altından kaymaktaydı ama olsun ben de var gücümle asıldım dallarına, sarıldım koskocaman gövdelerine. Onlar bana yoldaş oldular. Bir gün gelecek ve hayat aniden duracak. O zaman en sevdiğim ağaca sarılmış olayım bari, lütfen. Lütfet.”

ASLAN:

“Ben bu ormanın eskisiyim.” dedi ve ekledi: “Aslan dediğin hissettiği yaşta olmalı ve konumda. İçgüdülerimin koyduğu kanunlar çerçevesinde yaşamalı maiyetim. Ve ben dışında geriye kalanlar, kanımda buna dahil, asla bana yaşlı demeye cüret edemeyeceksiniz. Çünkü parçalayabilirim sizi. Ve siz de bunu çok iyi biliyorsunuz. Sinirlendiğimde öfkemin başınıza ne işler açabileceğini pek çok biliyorsunuz. Ve etlerinizi kemiklerinizden sıyırırken bir an olsun tereddüt etmeyeceğimi de biliyorsunuz. Bunu bilmeniz benim için pek iyi bir şey. Hala otoritemin altında ezildiğinizi bilmek beni daha da güçlü kılıyor. Bundan nasıl zevk alıyorum anlatamam. Gözlerimden çıkıyor çakmak çakmak gururumun yansımaları. Bu gözler yaşlı bakmıyorlar. Tecrübeyle bakıyorlar en çok. Ağzımı geniş geniş açıp esnerken tembelliğim dolaşıyormuş dillerde. Kuşlar söyledi. Yalancıdır o kuşlar. Başka çocuklar istiyorum ve bu uğurda siz dişilerin üzerinde haddinden fazla çalışmam gerekiyor. Ben de yoruluyorum haliyle. Arada isyan edip, sürüler halinde bana meydan okuduğunuzun haberleri geliyor, beni tekrar gafil avlamaya çalışacakmışsınız. Aman çok korktum. Geceleri uyuyamaz oldum. Gerçekten böyle mi düşünüyorsunuz? Eğer öyle olsa idi; yani bir damla korkum olsa idi çıkamazdım karşınıza. Oysa ki ben bütün görkemimle, tüm hırsım ve ihtirasımla çıkıyorum karşınıza her seferinde. Sizler de olmasanız kimse bana ne muhteşem bir şey olduğumu anımsatmayacak. Dişiler anlamadı beni düşmanlarım kadar. Günler aynı sıradanlıkta geçecek yoksa. Benim gençlik aşılarım gelin bakalım. Yoksa kendi pençelerimle size mi teslim edeceğim sandınız her şeyimi, bir kalemde silip atarım mı sanıyorsunuz tüm hayatımı, zevkle döllemem gereken sürüyle dişi varken. Bir sürü yavrum oldu, olmaya da devam edecekken. Daha çok çalışmam gerek. Öyle kolay değil ne haremimi, ne evimi barkımı kolay kolay teslim etmem, hepiniz birer sırtlana benziyorsunuz ama korkmuyorum sizden. Çıktım işte karşınıza. Savaş sizinle benim aramda. İster bire üç, ister bire on olun. Hiç mühim değil. Ben hepinize birden yeterim. Hep yettim, gene yeterim. Aman aman eğer ki yenilirsem, beni yok ederek çıkartın hayatınızdan ne olursunuz. Hayatıma sinsi nüfuz edişinizi ve gaddar tecavüzlerinizi izletmeyin bana. Hemen orada, aslan meydanında öldürün, paramparça edin isterseniz. Ama sağ bırakmayın sakın lütfen düşmanlarım. Lütfedin.”

HÜTHÜT:

“Ben bu ormanın ermişiyim.” dedi ve ekledi: “Aynı zamanda habercisi ve yol göstericisi de. Sıkıntıda olanların, yollarını kaybedenlerin, ailesini kaybedenlerin kalp sesiyim ben. Çığlıklarım yaptığınız yanlışları görmemden, fısıltılarım uçsuz bucaksız ormanda kulağınızda çınlıyorsa bir mana arayın mutlaka. İnanın bana ve inanın ama çünkü ben yalan söylemem hiçbir konuda. Haberlerinizi, açılan yollarınızı müjdelemek benim görevim. Gurur duydum bundan her defasında. Duydunuz değil mi? Duydun değil mi? Sen sen sen. İşte açılıyor senin kapın. Eşikten geçmek üzeresin. Senin zamanın geldi artık. Herkesin bir zamanı vardır, unutma. O zaman, bu zaman işte. Haydi ne duruyorsun, zıpla ve geç diğer tarafa. Ne güzellikler bekliyor seni bir bilsen. Sırrı söyleyemesem bile, bu böyle. Orada orada bak. Görsen de, göremesen de, nasılsa geçeceksin. Kaderin böyle. Var var o kader. Bir porsukken bir ceylan, bir kemirgensen bir tavuskuşu olman mümkün her zaman. Biraz cesaret, bol sabır, içindeki iyiyi çıkartacaktır. Zamanında akıtamadığın, içinde biriktirdiklerinden birer sabır taşı bıraktın arkanda. Bense izlerini takip ettim tabiatım gereği. Onlar senin olası tohumlarındı, birer taşa dönüşen. Sen sadece içine atmayı yeğledin, doğaya saçmaktansa. Daha da tutamayıp, iyice çürütünce saçtın ortalık yere. Ete kemiğe bürünmek yerine, zamanla çakıl taşlarının arasında kaynayıp gittiler, özelliksiz kaldılar onlarda. Bir bilen göz gerekti, onlara layık oldukları değeri teslim edecek. Bu seferlik ama bir seferlik söyledim ağustos böceklerine, birleştiler türkülerde. Hem çalıştılar, hem söylediler. Vazifeleri taşları üstüste koyup bir kaya yapmak idi. Ve oldular sonuçta. Senin sabır taşlarından bir kaya var şimdi. Üzeri dümdüz. Bazen insan türü gelir buralara. Kaba etlerini nereye koyacaklarını bilemeyen kaba saba, ilkel, ruha saygı nedir bilmeyen, kendini hisli zanneden, utanmasız ve fırsatçı  insan türü. Onlara yer oldu senin sabır taşın. Bir mola verir, sonra da sinsi planlarını gerçekleştirmek üzere kaybolurlar ormanda. Etlerimizi çiğ çiğ yemek varken, odun ateşinde yakarak yemek, nerede duyulmuş, nerede görülmüş? Doğanın umudu buradan kaynaklanıyor işte. Biz kendi aramızda düzenimizi tutturmuşuz size ne oluyor? Ben annemi babamı gömdüm, gagamla toprağı kazdıktan sonra. Yarı kurumuş bedenlerini yine gagamla iteleyiverdim usulca. Üzerlerini de yapraklarla örttüm. Topraktan geldik toprağa gideceğiz. Kanatlarımız, ayaklarımız bizim ödülümüzdü. Ya kuş olduk uçtuk, ya sınırsızca koştuk. Ama hep coşkuluyduk. Cezamızı bu dünyada kestiklerini sanıyorlar. Kendilerini en büyük sanıyorlar. Yanılıyorlar. En büyük yok. Sen varsın, ben varım, biz varız sadece.”

AVCI:

“Ben bu ormanın kalpsiziyim.” dedi ve ekledi: “Çünkü doğa benim kaşığım, bıçağım, aşım, ekmeğim, odunum, süs eşyam, yatağım, yorganım, çatım, duvarım. Duvarlarımı örmek için, bir lokma ekmek için yapmayacağım şey yok benim. Acımam bu uğurda hiçbir şeye. Doğadan gelen benimdir. Onun sayesinde kırmızı başlıklı kızı kaçırıp, evimin kadını yapabildim. Önce çok direndi, istemem dedi, evden beklerler dedi. Oralı olmak gelmedi içimden. Bir tuttum, daha da bırakmadım. Nehrin karşısındaki patikayı takip ettiğinizde, yolun sonundaki barakada yaşıyorum, yaşıyoruz. Yiyecekleri istifliyorum kilerde. Sayım yapıyorum kendimce. Azaldı mıydı düşüyorum yola. Giriyorum ormana. Geyik avlıyorum, sülün, tavşan, ne bulursam. Bir kez bir ayı vurmuştum. Aman ne tatlıydı yarabbim. Balla beslenenin eti hiç tatsız olur muymuş? Postunu şöminenin önüne serdiydim bir güzel. Kırmızı Başlıklıklıyı’da ilk yatırdığım yerdir o post, benim için anlamı büyük yani. Evde ona kırmızı başlıklı diye seslenmiyorum elbette. Zaten başlığından, pelerininden eser kalmadı üzerinde. Daha ilk günden parçalayıverdiydim hepsini. Çok direnmişti yavrucak, bana sen yaşlısın demişti. Gözümü oyacak sandım bir an. Sonradan geçti öfkesi. Alıştı belli ki bana. Şimdi geç geldim mi telaşlı buluyorum onu evde. Acaba diyorum, artık yeterince güvenini kazandıysam zincirlerini çözsem mi ki? Hayatımda üzerine en çok düşündüğüm konu avımı uzun süre muhafaza edebilmenin bir yolunu bulmak iken, neler neler düşünür oldu bu zalim yürek bir bilsen! Acaba diyorum zincire vurmadığım bir gün gitmek yerine saklansam mı bir köşede ne yapacak şimdi diye. Kaçar mı acaba? Kaçar mı ki? Bırakır gider mi beni? Ant olsun kendi ellerimle boğazlarım onu. Ama o zaman gene yalnız kalırım. Ben gene temkini elden bırakmayayım. Hiç çözmeyeyim zincirlerini. Benim tatlı kadınım. Bak neler avladım ikimiz için. Akşam şölen var, bekle beni.”

KIRMIZI BAŞLIKLI KIZ:

“Ben bu ormanın şanssızıyım.” dedi ve ekledi:
“Neneme gitmek için girmiştim ormana.
Kayboldum ormanın ortasında.
Uluma sesleri geliyordu uzaktan.
Çok korktum önce bir başıma olduğumdan.
Sonra neden korkuyorsun dedim kendi kendime.
Nenemin evi de ormandaydı ama onun etrafında başka evler vardı.
Karşıma ilk çıkan ev kurtarıcım oldu bir anda.
Başlamıştı da hava kararmaya.
Bacasında dumanı tütüyordu, mutfağından yemek kokuları geliyordu.
Çaldım kapısını çaresiz kalınca, açık olan kapıdan içeri doğru ilerledim usulca. Şöminenin önünde ellerimi ısıtırken, bir ses duydum geldiğim yönden.
Korkuyla döndüm arkamı, bir de baktım gözleri karaya kesmiş bir adam.
Daha ne olduğunu anlayamadan yatırdı beni postun üzerine.
Anneciğimin diktiklerini yırttı hunharca o kaba saba elleriyle.
Ne çırpındım ne bağırdım anlatamam.
Ben onun için mi düşmüştüm yollara, tuh yazık oldu umutlarıma, bir zalimin düştüm ocağına.
Ne çektiğimi bir ben bilirim o esnada.
Tarifsiz bir telaş vardı kalbimde.
Korkum telaşa bulandı, postun üzerindeki kıllara bulandı, kana bulandı, tere bulandı öylece.
Bir garip adamdır; o günden beri besledi beni elleriyle.
Önce tiksindim ellerinden, sonra hayatta kalma isteğim ağır bastı.
Tuhaf bir gülümseme kaplardı yüzünü yemeği hazır edip, yedirmek için yanıma geldiğinde.
Lütfederdi kendince.
Zincirlerimi çözmesini, bir gün bu kapandan kurtulacağım günü bekler dururum.
Ne yapacaksam, nereye gideceksem bu halde?
Yazık oldu gençliğime, güzelliğime.
Karnım şişmekte gün geçtikçe.
Öte yandan ya gelmezse, gelemezse diye aklım çıkar gün geçtikçe.
Kim duyar bu lanet ormanın ortasında sesimi, ayağımda zincirlerle?
Kim verir yemeğimi?
Hava kararmaya başladı bile.
Ne olur dön gel avcı.
Dön gel de besle beni.
Çok çabuk acıkır oldum istemsizce.
Ne olur avcı, dön gel kurtar beni.”

ANADOLU VOL 5:NEVŞEHİR-KIRŞEHİR

NEVŞEHİR:

“Hayat doğru ve yanlışların çatışmasından ibaret.” Alıntıdır

“İki kişi olarak çıktığın tüm seyahatlerde karşındakini dinlersin. Bir başına gittiklerinde ise kendini  ve çevreni ama en çok kendini.” Alıntı değildir

Kapadokya Bölgesi: Pers dilinde “Güzel Atlar Ülkesi(Diyarı) olarak Aksaray, Niğde, Nevşehir, Kayseri, Kırşehir illerinin kapladığı alanın birleşimi olarak tanımlanır. Dünyada başka bir örneği bulunmayan yeraltı şehirleri, mükemmel bir tekniğin ürünüdür. Havalandırma sistemleri, hava dolaşımı tünelleriyle, emniyet ve güvenlik sistemleriyle, giriş ve çıkışlarda ilginç teknikleriyle, zemindeki kuyularıyla ve çöp toplama mekanizmalarıyla bugün bile ziyaretçileri şaşırtmaktadır. Bölgede binden fazla kilise olduğu ifade edilmektedir. Unesco’nun Dünya Kültür Mirası listesinde yer almaktadır. Kapadokya Bölgesi’nde ayrıca Selçuklu ve Osmanlı mimarisinin seçkin örneklerine rastlanmaktadır. Ürgüp Şarap Evleri, Balon Gezileri, Safarileri, Çömlekçiliğiyle, Halı-Kilim Dokumacılığı, Oniks-Taş İşlemeciliğiyle ünlüdür.

Türlü çeşitli nedenlerden ötürü defalarca buraya geldim durdum. Uslu bir halkı var ve daha düne kadar işssizlik sorunları yok idi balon turizmi sayesinde bildiğim kadarıyla. Japon turistlere yapılan saldırı ve balon kazası tur iptallerine neden olsa da yavaş yavaş toparlayacaklarını düşünüyorlar. Nevşehir merkezdeki gençlere tecavüz olayının nasıl sonuçlandığını sorduğumda, cevap verirken çok hoşnut görünmüyorlar ve seslerini iyice kısarak ve çevrelerini kontrol ettikten sonra bana cevap veriyorlar ihtiyatla. Gerçek failin yakalandığını, yanlışlıkla yakalanan ilk failin serbest bırakıldığını söylüyorlar. Kendi memleketlileri olduğu için durumdan hiç mi hiç memnun değiller. Damgalanmak istemiyorlar. Onlar kısık sesle konuşurken, bende kısık sesle internette araştırma yapıyorum ve üzerinden epey zaman geçen olayın zihnimde canlandırdıklarını tazeliyorum. Birden gülmek geliyor içimden önümdeki yazıyı okuyunca. Diyor ki: yanlışlıkla yakalanan zanlı serbest bırakıldığında “koktum, bir an önce duş almak istiyorum”. Saf saf bunu söylemiş. Gazetecilere. Çok insani bir durum ve istek olmakla birlikte çektiği korku ve sıkıntıdan ayrıca da yaşadığı sorgulamadan hele ki hayatında ilk defa karşılaştığı düşünüldüğünde herhalde ne dediğini ne diyeceğini bilmez bir haldeydi ki gazetecilere ben koktum, yıkanmalıyım diyerek sanıyorum bedensel bir durumla beraber ruhsal bir arınmaya da ihtiyaç duyduğunun sinyallerini vermekteydi sanki bilir bilmez. Balon kazasında üç Brezilyalı ölmüş. Bundan önce yaşanmış bir balon kazasında ise çok ünlü bir İngiliz bilim adamı ölmüştü. Kazanın tanıklarından bir kişinin benim turist rehberime aktardıklarını aktarıyorum. Bay Beurle yeni kalça protezi ya da ona benzer bir ameliyat geçirmiş olup, olay esnasında koltuk değneği ya da baston kullanmaktaymış. Düşmeye başladıklarında kendisine dizlerinin üzerine çökmesini söylemişler, fakat kendini kollamayı başaramayan Bay Beurle’ün göğsüne baston ya da benzer preparatı girerek ölümüne sebebiyet vermiş. Burada önemli olanınsa Nasa çalışanı olduğundan olayda ihmalden çok komplo şüphesinin olabileceğinden derin soruşturma yapıldığının, yaralı bile olsa kalan turistlerin kurtulduğu, tek Nasa çalışanının ölmesinin ise akıllarda soru işareti bıraktığını söylemesiydi. Bay Beurle’ün facebook’undaki son mesajı ise şöyle imiş:”Kapadokya’nın süngertaşı topraklarında tur atıyorum”. Hayat ne tuhaf değil mi? Dünyanın uzak ucundan geldiğin bir memlekette bıçaklanarak öldürüldükten sonra bedenine bir parça saygı beklerken üstüne üstlük tecavüze uğruyorsun. Bir adamın ne bedenine, ne ruhuna saygısı olmayabiliyor. Bir kötüye iyi olmuyormuş demek ki. Allah hep iyilerle karşılaştırsın herkesi.

Her geldiğimde en çok karşılaştığım ve zaman geçirdiğim millet ya Koreli, ya Malezyalı yahut Çinliler oluyor. Çinlilerle Mo Yan hakkında konuşmaya çalışıyorum, bir tanesi ülkesinin çok büyük olduğunu bu yüzden pek fazla kendisini ve eserlerini bilmediğini söylüyor. Çinlilerin değişik yorumları vardır her zaman. Günlük tur satın aldığım bir gezide Malezyalı bir çift vardı, erkek olan aslen Çinli olduğunu ve küçükken babasının boyu uzun olsun diye fareyi pişirmeden ama sanırım ölüyken -yoksa içini kemirir durur- kuyruğundan tutarak yutmasını söylediğini, kendisinin de ilk ve son kez babasının ricasını yerine getirdiğini söylemişti. “Sonra” demişti ve eklemişti:”Sence işe yaramış mı?” Fotoğrafını ekleme nedenimdir. Siz bir bakın bakalım işe yaramış mı yaramamış mı? Yoksa fareyi çiğ çiğ yediğiyle mi kalmış, kuyruğunu hüpletmesi de cabası. Tanrım sen tüm Çinlilere bir parça damak tadı ver. Eşit olsun, yeter. Çok kalabalıklar çünkü. Ve hurafelerden uzak tut beyinlerini.

IMG_1087

IMG_1097

Göreme’de yabancı turist sayısı çok. Burası daha çok western filmlerindeki kasabaları anımsatıyor. Şirin cafeleri var ve kışın gittiyseniz eğer sıcak kırmızı şarapları içinizi ısıtabiliyor. Esnaf baskıcı değil. Zaten genel olarak Nevşehir insanında zalim ve baskıcı bir taraf yok. Uslu ve medeniler. Yolda bir kızla konuşuyorum. Ürgüp’te olduğumuzdan çevreden bir barı örnek veriyor. Kadınlar oralarını buralarını açıyor diyor. Nasıl yani diyorum. Abuk subuk hallere giriyorlar diyor. Garip garip giyiniyorlarmış. Ya erkekler ne yapıyorlar diyorum. Onlar sindikleri yerden çıkıyorlar, sanki hepsi birer ısrarcı Seymen Ağa oluyorlar diyor. Anladım diyorum. Zihnimde canlanıyor, gözünle görmediğine inanma derler ama.. Sahi öyle bir dizi vardı, maço erkeklerle bezeli bir diyarda geçer idi, tüm kadınlar ona hayran idi.. Asmalı bir şeydi adı, neydi neydi?

Balona binmek öyle kolay değil, Bir parça Nemrut macerasını anımsatıyor. Hava henüz aydınlanmadan yollara düşmeniz gerekiyor. Saatini kaçırırım diye uyandırma servisini ve resepsiyonu çılgına çevirip, sonunda sıfır uykuyla saati sabah etmiştim. Dört buçuk gibi uyanıp ya da hiç uyumadan sizi bekleyen servise binip, otelden otele sıcak balon meraklılarını toparlamak için uğradıktan sonra dünyanın dört bir yanından gelmiş insanlarıyla beraber henüz daha aydınlanmamış havada çay kahve ve aperatif ikramı eşliğinde bekleşip kendi balonunuza doğru seyir almaya başlıyorsunuz. Balonlar yan yatmış vaziyette sizi bekliyorlar. Her balonun bir ekibi var ve harıl harıl çalışıyorlar başında. Uzaktan başlıyoruz beklemeye, şişse ve kalksa diye. Alacakaranlık bitmek üzere hava aydınlanıyor biraz biraz ve balonlarımıza biniyoruz. Seksen günde devri alem yapacakmışız hissine kapılsak da kaptanımızın kadın olduğunu ve sabah sabah gergin olduğunu ve hiç durmadan konuştuğunu ve bir süre sonra hiç susmadığını anladığımızda bile serüvenin heyecanını duymaktayız. Son derece anaç ve ihtiyatlı pilotumuz. Her iki cümlesi bakın şu balon şunu yapıyor, o vadiye giriyor ama aslında çok tehlikeli, biz yapmamalıyız oluyor ve bizi hep aynı anaç dürtülerle koruyor. Sürekli oluşabilecek bir takım olumsuzluklar var ve biz tüm bunlar gerçekleşmesin diye sürüden ayrı önce can sonra canan kıvamında ilerliyoruz. Bana soru sorun diyor. Sabahın çok erken saatleri ve insanların zihni çalışmıyor ve benim bindiğim balonda çevreyi kısa boyundan ötürü görmek için zıp zıp zıplayan ve her seferinde dizlerime darbe, pantolonuma topuk izlerini bırakan çocuk bir yol arkadaşım var. Anne babası ise manzara fotoğraflarına birkaç yüz tanesini eklemekle meşguller. Kaptan pilotumuz ise inene kadar heyecanını yitiremeyecek gibi. İyidir derler meslek heyecanı için. “Bakın bakın şimdi bir şey vadisinin tam üzerindeyiz ama biz ne yapmıyoruz onlar kadar alçalmıyoruz. Çünkü tehlikeli. Bakın bakın bir başka balon ama ne yapmıyoruz, biz kendilerine o kadar yaklaşmıyoruz, çünkü balon birbirine değebilir, yırtılabilir, düşebiliriz, biz sadece uzaktan bakıyoruz.” En tuhafı neydi diyecek olursanız, bence, karşılaştığınız uzak balonlardaki insanlarla bakıştığınız o kısacık anlarda, farklı Nuh’un gemilerinde gibi hissetmeniz kendinizi. Sanki başka dilde konuşan bir balon ve onun mürettebatı var ve balonlar her yaklaştığında tüm itiş kakış ve konuşmalar kesiliyor ve herkes karşı balondaki insanları incelemeye koyuluyor. Uhrevi bir sessizlik ve her biri bir başka Nuh’un gemisinin mürettebat ve yolcuları gibi. Ben bu geminin zebrasıyım. İki rengim var. Avcılar beni kolay vurmasın istiyorum. Nasılsa vururlar ama zorlansınlar istiyorum.

IMG_0933

IMG_0983

IMG_0987IMG_0952

IMG_1079

IMG_0992

IMG_1011

IMG_1111

IMG_1103

İniyoruz ve sağ salim inmenin vermiş olduğu sevinç sanırım kutlanan patlatılan şampanyalar eşliğinde. Daha ağzıma bir lokma koyamamışken şampanyayı yudumlayacak halim yok. Uykumsa açılmış ve şimdi bir balona daha binebilirim keyfince ama çok geç.

İki gün boyunca harici olarak satın alabileceğiniz turlara eksizsiz katılırsanız eğer tüm doğal güzelliklerini yaşayabilirsiniz bu enteresan şehrin. Derinkuyu Yeraltı Şehri, Ihlara vadisi, Avanos, Çavuşin, Uçhisar, Hepsi güzel, hepsi görülmeye değer. Ben en çok Sekiz katlı Derinkuyu Yeraltı Şehri’ni beğendim.

KIRŞEHİR:

Nevşehir ve Kırşehir yıllar boyunca kız alır verir gibi birbirleriyle ilçe alışverişi yapıp durmuşlar. Bir bakmışsın bir ilçe bir yerinken, bir bakmışsın ötekinin oluvermiş. Kız tarafı oğlan tarafı derken de bu işten galip Nevşehir çıkmış. Avanos, Ürgüp, Gülşehir gibi Hacıbektaş da Kırşehir’in bir ilçesiyken Nevşehir’in oluvermişler. Kırşehir’e de kala kala Ahi Evran kalmış. Bu şehre geldiğinizde size Ahi Evran’la yol tarifi yapacak olurlarsa durun ve bir kez daha sorun. Çünkü burası alternatifin sıfır noktası. Çünkü burada her yer Ahi Evran. Ahi Evran sokağı, mahallesi, türbesi, camisi, kuyumcusu, bakkalı.. Kısaca her yol Ahi Evran’a çıkmakta ve dön dolaş bir şehirde gene vardığınız yer Ahi Evran olmakta. Onun dışında en turistik ilçelerini kaptırdığından olsa gerek zamanında gittiğinizde öğrencilerle bezeli, üniversitenin ekmeğini yiyen(Elbette ki Ahi Evran Üniversitesi olacaktı adı, ya ne? Burada ikinci bir şık yok isim hususunda), hakkaniyetli ve tavuksever ve kaşarlı tost satışında rekor kıran bir esnafı ve Neşet Ertaş’ı ve aslen Kırşehir’li olmasa da bir zamanlar topraklarında doğmuş, artık anılmaz olan Uğur Mumcu’su var.

HACIBEKTAŞ:

20140228_150431

20140228_150425

İlçeye isimini de veren Hacı Bektaş-ı Veli Horasan erenlerinden olup, Ahilik Teşkilatı ile Osmanlı’nın kuruluş devrinde Anadolu’da sosyal yapının gelişmesinde büyük katkılar sağlamış, Bektaşi tarikatının isim babası, aynı zamanda şair ve mutasavvıftır. Osmanlı Ordusunda yeniçeriler Bektaşîlik kurallarına göre yetiştirilirdi. Bu nedenle Yeniçerilere tarihte Hacı Bektâş-ı Velî çocukları da denirdi. Hacı Bektâş-ı Velî’nin sohbetlerini takip ederek onun tarikâtına bağlananlara ise “Bektaşî” adı verildi.

“Mü’miniz Kalû-Beli’den beri
Hakkın Birliğine eyledik ikrar
Bu yolda vermişiz seri
Nebimiz vardır Ahmed-i Muhtar
La Yezal mestaneleriz
Nur-ı ilahide pervaneleriz
Sayılmayız parmak ile tükenmeyiz kırmak ile
On iki imam Pir-i tarikat cümlesine dedik beli
Üçler, beşler, yediler
Nur-ı Nebi Kerem-i Ali, Pirimiz üstadımız Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli
Demine devranına Hü diyelim Hü”.  Bir yeniçeri duasıdır.

ataturk-un-yeniceri-kiyafetli-fotografi_194895[1]

Kısmi aralıklarla geldiğim ve her seferinde aradığım sükuneti ve kendimi bulduğum yerdeyim. Enteresan bulduğum bir şey var anlatmadan geçmem. Her gelişimde aynı sokaklarında yürüyor, aynı dükkanlarına giriyor, aynı yerlerinde bekliyor ve belki de aynı insanlarla konuşuyorum. Bilemiyorum. Bunlar parça parça yaşanan olaylar ve her ne hikmetse her girdiğim aynı yerde hep farklı insanlarla karşılaşıyorum, bazen de o insanlar aynı insanlar bile olsa ne ben onları ne onlar beni hiçbir şekilde hatırlamıyoruz. Kimseyle tanışıklık yaşama şansım olmadığından da özgür hissediyorum kendimi bir nevi. Ruhumun kayıp olduğunu düşündürtüyor burası bana. Sanki ben hiç olmamışım veya yokmuşum gibi tekrar tekrar doğarak geliyorum sanki ve her seferinde yeni insanlar ve yeni başlangıçlar seriliyor önüme. Tam dört defa geldim ve üstüste geldiğim günler oldu, türbenin içindeki insanlar bile değişikti, bir gördüğümü bir daha görmedim. İnsanlar beni, ben onları.. sanki kolaylıkla unutuvermişiz birbirimizi. Masal gibi. Hiç gerçekten yaşanmamış gibi. Yalanmış hepsi.

image

Has Hacıbektaşlılarla konuşuyorum. Yaşlı başlı, çoğu bıyıklı Anadolu erkeği hepsi. Bir sürü şikayetleri var. Yörelerininn hiç gelişememesinden şikayetçiler. Bozkırın ortasında biz unutulduk diyorlar. Sahi burası ilçeden çok beldeye benziyor. Hiç gelişmemiş, hiç yenilenmemiş. Devletin kendilerini hiç desteklemediğini, kendi yağlarında kavrulmak zorunda olduklarını anlatıyorlar. Belki böylesinin iyi olduğunu, bölgenin bakirliğini koruduğunu düşündürtmekle beraber, en önemlisi kimsenin önünde baş eğmemek olduğunu ama bir yandan da gençlerin burayı terk etmek istememekle, işsiz kalmak arasında bocaladıklarını belirtiyorlar. Bazı gençler şehir dışında kazandıkları bir takım sınavlarla kabul edildikleri işlere aileleri yüzünden gidemediklerini söylüyorlar. Burada kalmak ya da giderek gözü arkada kalmak arasında sıkışmış gençler. Konya’nın tam kalbinde tüm ihtişamıyla yatmakta olan Mevlana’nın tam tersi bozkırın orta yerinde usul usul korunan bir başka mutasavvıf var. Kendi bizzat kullandığı Kızılca Halveti/Çilehenesiyle, ruhun aydınlanmasının bir sembolü olarak kabul edilen Çerağ’ıyla, Mühr-ü Süleyman simgesiyle, Kırklar Meydanı ile Alevi/Bektaşiliğin tüm simgeleriyle sizleri beklemekte.

Ne arıyorum diyorum, neden gidiyorsun diyorsun, ne bekliyorsun bir ölüden diyorlar. “Hiç”. Ruhuma ferahlık, biraz. İçimde bir yerlerde var olan, derin düşüncenin kaynağına inmek belki, biraz. Belki ete kemiğe bürünüp yunus diye görünmendir tek isteğim. Az yol değil teptiğim her sefer. O kadar yoruluyorum ki ama o kadar iyi biliyorum ki artık yazını ayrı, kış ve baharını ayrı. Baharda bir başka olur buralar. Söz bir dahaki sefere beraber geliriz. Yunus ol görün sen bana, çıkarım ben seninle yola.

-“Ne ararsın?”
-“Kendimi.”
-“Bulabileceğine inanıyor musun?”
-“İnce bir çizgi var ve çok az kaldığını biliyorum. Aslında buldum.”
-“Neyi buldun?”
-“Hayatı.”
-“Aramakla bulunan bir şey miydi o?”
-“İnsanına göre değişir. Ama yol almak gerek ulaşmak için.”
-“Ne manada yol, kaç kilometre?”
-“Her anlamda. Yollar alacaksın, kapılardan geçeceksin, insanlara değeceksin, bazen teğet geçeceksin, bazen kalplerinin orta yerinde geçmeden duracaksın, hayvanlar seveceksin, her sevdiğini gömeceksin, geri topraktan doğması için onları toprağa vereceksin, birde bu yüzyılda organlarını bağışlayacaksın, birilerinin ışığı olacaksın, birilerininse atan yüreği.”
-“Sonra?”
-“İnsan olacaksın.”
-“Şimdi nesin peki?”
-“Hiç’im. Ben daha hiç doğmadım.”

ANADOLU VOL 4:SİVAS-ÜÇÜNCÜ VE SON BÖLÜM

MADIMAK:

”Bin cefalar etsen almam üstüme.. Kula gölge ise Allah’a ayan.. Bu şirin canıma nasıl kıymışlar.. Sensiz dünya malı neylerim dostum..”

20140304_092824

Bir saatlik yola koyulmazdan önce merkeze iniyorum eski Madımak Oteli’ni görmek için. İl Özel İdaresi’ne bağlı “Bilim ve Kültür Vakfı” ibaresi var kapısında. Sevimsiz bir bina olmuş. Önce içeri giriyorum. Ölenlerin pardon öldürülenlerin isimlerini yazdıkları anma bölümü oluşturulmuş, karşı tarafta çocuklara yönelik çalışmalar ve kütüphane var. Seçilmiş olarak gelen insanların içi insan dolu bir binayı kundaklamazdan önce “Allahuekber” nidalarıyla halkı kışkırtıp, galeyana getirmesinin püf noktalarını anlatan bir biyografi mesela(Hiç insan insanı yakar mı? Nerede görülmüş, duyulmuş şey?). Tarih tekerrürden ibaret olduğundan, günümüzde de benzer örneklerine rastlanmaktadır: evde güç bela tutulan yüzde elli gibi-yalnız yüzde elli sağduyulu davranıp evde durmayı başardı ama onların da yerini polisler aldı-. İçerideki memurun gözlerinde de benzer pırıltılar var bana karşı. Hanfendi diye seslenirken, çakmak çakmak olmuş gözlerinden hiç pozitif enerji alamıyorum. Ama olsun ben de onu sabırla sınıyorum. “Neden üst kat kapalı, neden gezdirmiyorsunuz, neden daha daha üst katlar açık değil, kolonlarda sorun varmış, yukarıda duman kokusu varmış hala, ölülerin üzerine inşa edilen sevimsiz il özel idare binasından ancak çıka çıka bir kat mı çıktı, neden ahşap yapmadınız, böylelikle kolay alev almaz mı?” gibi.  Adamı sinir etmeyi başarıp, dışarıdan fotoğraflarını çekmek için köşeye gidiyorum ama o da ne? Tam çaprazındaki lokantadan Kayseri mantıları yiye yiye semirmiş, yüze iki yüz tepsi çapındaki kalçalarıyla üzerime üzerime gelen bir kadın var. O bedene ve o kiloya göre inanılmaz derecede de çevik. Pardesüsü el verdiğince bacaklarını açıp bana doğru koşar adım geliyor. Böyle zamanlarda hiç beklenmeyen bir ataklık da benim üzerime gelir ve converse’lerime kuvvet aksi istikamet yürüyorum hızla. Bir süre daha beni takip ediyor. Gözdağı verdi aklınca zarif bedeniyle. Asla unutmayacağım bir hışımla dükkandan fırlayıp, kalçalarıyla rüzgarı eze eze bana doğru yürüyüşünü. Sivas merkeze dair böyle de bir anım vardır.

20140305_091227

ŞARKIŞLA:

20140305_133318

Divriği kadar uzak değil, Ulaş kadar da yakın değil. Bir saatlik bir yolu var. Çok değişik bir mozaiğe sahip. Aşık Veysel’in köyü, Sivrialan burada. Bugün iki alternatiften birini seçmeliydim. Ya Yıldızeli’ne gidip Banaz’a yani Pir Sultan Abdal’ın asıldığı köye geçecektim yahut Şarkışla’ya gelecektim. Kendimi burada buluverdim. İlçe şimdiye kadar gezmiş olduğum ilçeler arasında en büyük ve en gelişmiş olanı. Düz ayak her yer. Divriği’nin in çık bitmez yokuşları burada yok. Dükkanlar, mağazalar gırla. Şehre inmeden burada rahat rahat yaşayabilir, her ihtiyacınızı karşılayabilirsiniz.   İnsanların birbirlerinin hayatına girmeleri tesadüf değil. Tesadüf diye bir şey yok hayatta. Şarkışla’yı seçmemi sürekli telefonlaştığım ve burada bana her şekilde yol gösteren yol arkadaşlarımdan biri tavsiye etmişti. Kıza güvenmiş olmalıyım. Bundan sonra burada tesadüfen girdiğim bir kamu kuruluşunun içinde yaşayacaklarımı da ben tasarlamadım hiç bir şekilde.

Küresel ısınma ile ilgili bir programdı sanırım Sibirya’daki bir kadın sevinçle ısının eksi elliden eksi kırka yükseldiğini söylüyordu. Sivas’daki durumlarda pek farklı değil. Kışın ortasında bahar havasını yaşamaya devam ediyoruz. Zamanında sabah sabah sokak kapılarını açtıklarında karşılarına çıkan gece boyunca yağa yağa kapı boyunca oluşmuş kar yığınından kürekle kendilerine yol açan Sivas’lılar, komşularıyla dahi sosyal bağlarını yitirmekte dolayısıyla özellikle ellili ve altmışlı yıllarda insanlar münzevi bir hayat yaşamaktan toprağında etkisiyle birer şaire, ozana dönüşmüşlerdir. Tüm safiyetleriyle, dünya hakkındaki en önemli bilgiyi edinmede hiçbir telaş sergilemeden, kendi kendine soran, çıkışın kendi içlerinde bir yerlerde olduğunu pratikte kavrayan insanlar kendi iç dünyalarına kapanmaya başlamışlardır.  Bir nevi çilehane ortamı yaratan kara teslim ruhlarıyla, dünyanın en zor hallerinin içinden sessizce düşünerek ve en dolaysız yollardan geçmişler, en öz kelimeler kullanarak dörtlüklerle yalan dünyaya selam gönderip, İlahi Adalet’in tekerrürüne ve düzenin bozukluğuna gene sessiz bir isyankarlıkla kelimeleriyle karşı durup, alınyazılarına teslim olarak ama yaradana da göndermelerde bulunarak sonsuzluğun içinde varoluşlarının nedenine bir anlam katabilmişlerdir. O yüzden buranın her köyü size yeni ufuklar açmaya haizdir. İçinde yetiştikleri ortam, köylünün özellikle toprakla imtihanı ve bu sabır isteyen, iman gücü isteyen zorlu ve asi ve hava durumuna göre inatlaşan direnen, küsen, gücenen, boynunu büken, susuz kaldı mıydı dillenmediğinden ürün veremeden kuruyan dilsiz toprağın kendi iç sesini zamanla işitmeyi öğrenen köylüde baş gösteren filozof çağrışımlar size, şehir hayatı içerisinde hırslarına teslim olmuş insanlardan çok daha fazla hayata ve varoluşa dair bilgi verecektir. Bazısı çok içli konuşur, hiç onlara denk geldiniz mi bilmem ama ben onlardan Sivas’ta çok gördüm. Dünyanın düzenini içli içli anlatan bir adamın içtenliği ve sadeliği çok yaralayıcı olabiliyor.

ORTAKÖY:

Dört buçuk, beş gibi varlığınız yüzünden bir eve kendinizi misafir olarak ağırlattığınızı düşünün. İşi yüzsüzlüğe vuruyorum ben de. Habire bir eve sürpriz bir şekilde davet ediliyorum. Ne yapabilirim başka? Bu sefer yanımda bir adet çikolata var ama, yaş ortalaması bir hayli yüksek ve aile bireylerinin şekeri var ve evde hiç çocuk yok. Üstelik o çikolatayı da ben almamıştım. Bir yanlışa bir doğru gerekir bazen. Ben buradaki yanlışım ve de sürpriz yumurta. Kısmete hizmet gerekti ya, kadere de hizmet gerekmiş, çok geç anladım. Kaderin ayağına gitmek gerekmiş.

Hiçbir arabayla karşılaşmadan varıyoruz köye. Yol yaklaşık yirmi dakika sürüyor ve geçmekte olduğumuz dağların ve ovaların manzarası olağanüstü. Büyülenmiş gibi bakıyorum, içimden fotoğraf çekmek gelmiyor. Sadece gidiyorum. sadece götürülüyorum. Denize bakmak insanın yorgunluğunu alır derler. Tam tersi dağların uyuşturan bir tarafı var. Sessiz ama güçlüdür onlar. Sıradağlar birliğin adı, tek başına süzülenler ise ayrı bir güç, ve ihtişamın timsali. Sanki tüm dünyaya meydan okur gibiler bir başlarına. Bir meydan okuma var bu vakur hallerin ardında gizli olan. Tamam. Kabul. Ben de rotamı dağlardan yana çizerim bundan sonra. Siz olursunuz benim rehberim. Siz koyarsınız sınırları. Siz verirsiniz talimatları. Elim kulağımda bekliyorum gelecek olan fısıltılarınızı. Ona göre çizeceğim artık rotalarımı.(İç sesim Himalayalar dedi-rabbim Cleveland da demişti birilerine-biraz çok bilmiş değil mi benim iç sesim? Ona kalsam ara ara kendini peygamber ilan et filan da diyor, benim iç sesim az biraz kaçık olmasın sakın?)

Sivas’lı bir gelin vardı Fas’ta tanıştığım. Kız bisküvileri zorla yiyeyim diye ağzıma ağzıma uzatıyordu. Salaklaşıp ne verirse yemiştim yol boyunca. Burada da adetten sanırım, insanlar zorla yemek yedirmeye çalışıyorlar size. Bir sabah kendisine bir karı(zarar olmayan) olmayan poşet içindeki simidi “Al!” diye ağzıma doğru uzatan bir adama bakakalmıştım, nerelisin dediğimde Sivas’lıyım demişti. Yemeyeni dövüyor olabilirler korkusuyla tok bile olsam açı oynamayı ben burada öğrendim. Misafir olarak götürüldüğüm evde de iki erkek var, biz de iki hanımız. Hanımlardan biri seksen yaşlarında olunca, hizmet akdi gereği benim devreye girmem gerekirken hiç oralı olmuyorum. Bunlar iki erkek bir güzel sofrayı kurdukları gibi, masayı toplayıp, çay servisi de yapıyorlar. Bir tanesini kendi kendine konuşurken yakalıyorum: “Biz iş yapıyoruz!” diyor. Şaşkınlıkla. Adamlar böylesine alışık değil, kimse alışık değil, ben de kendime alışmakta kimi zaman güçlük çekiyorum ama Ankara’da da davet edildiğim her masada baş köşede oturup kalkmak bilmeden insanları lafa tutuyorum. Bir süre sonra masalar toplanıyor, çaylar-kahveler geliyor, ben bıraktıkları yerde kalıyorum, inanamıyorlar. Kötü niyetli değilim, bu konularda bezginim sadece. Bir de iki tabak taşıyınca iş bitmiyor ki. Bir dahaki sefere ufak tefek yardımlarda bulunuyor görünüp, vaziyeti idare etmeye çalışayım bari göz boyamak adına.

Şirin birer parkı olan köyler bunlar. ”Murat Gündüz 2 Temmuz Canlar Anıt Parkı”na adını veren Murat Gündüz  buralıymış ve o da yanarak  ve boğularak hayatını kaybetmiş. Amaç kin gütmek değil, unutmamakmış (unutmamak kelimesinin altında o kadar çok anlam gizli ki).

Arabasıyla meyve sebze satan satıcılar dolaşıyor etrafta. Hırsızlık diye bir şey yok. İnsanlar çok çetin geçen kışlarda evlerinin ikinci katından giriş yapıyorlarmış, kar kapılarını örttüğünden. Dolayısıyla hem üst kata, hem alt kata kuruluyor sobalar. Kömür sobasının verdiği ısı bir başka oluyor. Herkesin yüzü ala dönüyor. Evin odalarının kapılarını açtığınızda her yere eşit miktarda dağılıyor ısı ve yetiyor da. Buranın insanı konformist. Tipik bir köy evinde değilim. Bir soba, iki sedir, yer sofrası filan yok. Masada yedik yemeklerimizi, yerde oturmadık. Her yer halıyla kaplıydı ve en önemlisi temizdi.  Uzaktan gördüğüm ama hiç içine girmediğim mutfakta da her şey vardı. Buradan iki köy ötesi Aşık Veysel’in köyü imiş. Bu sefer uğrayamıyorum. Sivas öyle kolaylıkla gezip bitirebileceğiniz bir il değil. Her yerden bir cevher çıkıyor, insanlar başlı başına bir cevher. Altın madeni fakir için neyse, Sivas benim için o şu saatten sonra. “Kıymetlim”.

SEMAH:

Davete icabet etmek gerek. Ben de öyle yapıyorum. Evvel erken geliyorum Cemevi’ne. Bir hayli uzun sürüyor imiş. İki saat devam ediyor. Öncesinde baklava, meyve yahut yiyecek başka şeyler dağıtıyorlar. Çocuklar sevine sevine yiyorlar bir köşede. Başörtüm olmadığından bir tane takdim ediyorlar. Koca bir salonun ortasındayım. Hemen sol tarafa geçiyorum. Hemen bir görevli geliyor. “İlk defa mı?” diyor. “Evet.” diyorum. O zaman bayanlar diğer taraf diyor. Gelip gelip de adamların ortasına oturmam bana mahsus bir şey. Hemen karşı yakaya geçiyorum. Dualar türkçe, ibadet türkçe. Herkes konuştuğu ve anladığı ve kendine ders çıkarabildiği bir dilde kendini daha kolay teslim edebilir. Belki. Belki de değil. Belki hiç bilmediğin ve anlamadığın sözlerde teslim olursun, belki orada bulursun Tanrı’yı, Tanrı’nı! Belki. Kim bilir?

“Ali çoktur, şah-ı merdan bulunmaz.” Saz eşliğinde türküler söyleniyor. Aynı ortamda birbirine küs olan var mı diye soruluyor. Dargınların dargın dargın bulunmaması gerekiyormuş ve ihtiyar meclisi devreye giriyormuş bu noktada. dargın olan olmadığından konuşmalara geçiliyor. Yaklaşan Dünya Kadınlar Günü vesilesiyle ihtiyar meclisindeki mevzu da kadınlarımız oluyor. Kızların okutulmasının öneminden dem vuruluyor. Kadına şiddet gündeme getiriliyor. Sonra ilden ile ve hatta köyden köye farklılıklar gösteren tören başlıyor. Dönüyorlar dönüyorlar, teatral bir havada Kerbela’da yaşananlar aktarılıyor. Gençler yapıyor semah’ı. Tokat’ın bir köyünde yaşı büyükçe kadınlar dönüyordu. Neye göre seçildiğini sorduğumda, “Günahsızlar.” demişlerdi. “Peki ama nereden bilecekler, günahsız insan mı var?” diye sorduğumda da “Bilinir böyle şeyler köylerde, semah için meydana çıkacak olan kadının kendine güvenmesi gerekir, yani eline beline diline hakim olmuş olan o posta(bu kelimeyi kullanmıştı), tarikata girebilir.” demişti. Hiç unutmadım.

Defalarca oturuyoruz, kalkıyoruz, dualar ediliyor. Namazın uzun saatlere yayılmış hali gibi. Dizlerini kıramayan yaşlı, hasta ve kilolu teyzeler arkada oturuyorlar, bizim gibi bağdaş kurup yere oturma zorunluluğu da yok. Her gelen üç defa yere kapanıp, ellerini öpüyor. Allah için, Hz. Muhammed için, Hz. Ali için. Hz. Ali’nin resimdeki kadar yakışıklı bir Arap olup olmadığını soruyorum. “Evet”. diyorlar gururla. “Evet”. diyorum ben de.

20140306_203845

20140306_203809

Allahım, gönlümde olanı, hakkımda hayırlı eyle.. Hakkımda hayırlı olana da gönlümü razı eyle.”  Hz. Ali, İmam Ali

İstersin istersin olmaz, sonra hayırlısı olmuş belki de, iyi ki olmamış dersin, sonra bir durup düşünüp neden olmadıydı ki acaba dersin, dersin de dersin. Çevrenden ders çıkarmaya çalışırsın. Hele ki kendinden yaşça büyüklere sorduysan nedenini sana koro halinde söyleyiverirler: “Hayır’lısı ol’sun/ol’muş!” Tatmin olmadın değil mi? Haydi az biraz daha eşele güzide bahtını, diren ona, üzerine git, sağından geç, olmadı solundan, her şeyinle çık karşısına. Gene mi olmadı? Hım. O nokta kritiktir işte; ya isyan ederrsin ve talihine küsersin yahut kabullenir geçersin. İlki bir diklenme ve açıkça meydan okuma halidir. İkincisi ise teslimiyet. Ben artık yavaş yavaş ikincisinden tarafa geçiyorum. Ama azar azar uyumlayabiliyorum kendimi. Onunum yavaş yavaş, kabullendim azar azar, teslim oldum biraz biraz. Tek kalbinle olmaz. Tek organ yetmez teslimiyet için. Ruhunun bütün ağırlığıyla teslim ol bakalım. Nasıl da değişecek dünyan? Ne kadardı, 21 gram mı? Kilolarca ağırlığın ezilmekte tam da şu anda 21 gram’ın altında. Tam kurtuluş, tam teslimiyet ondan ayrıldıktan sonra.

Ben semah esnasında bunları düşündüm.

En çok zaman geçirdiğim şehir oldu Sivas ve yetmedi günler ve saatler. Tekrar geleceğim. Sivas bu durumdan hoşnut mu hiç bilemem. Bunu okuduktan sonra sıkıyönetim ilan ederler mi onu da bilemem. Bilmek de istemem.  Zaten şehre giriş çıkışlarda plakanız kaydediliyor. Bense hiç işgal yaşamamış bir şehri işgal ettim günlerce, sorguya çektim halkını, ne inançları kaldı didiklenmedik, ne ibadetleri. Sabırlıydı ve özgüvenli. Soğukkanlılığını hiç yitirmedi ben bahar havasında gelmiş olsam da. Hiçbir tarafa savurmadı beni ve ikiletmedi de sonu gelmez isteklerim karşısında beni. Ben isterim dedim, o verdi. Tevazu sahibi, misafirperver Sivas halkına teşekkür ederim. Bu sefer olmadı, Yıldızeli’ne gidemedim, Pir Sultan’ın köyü Banaz’a ve Aşık Veysel’in köyüne bir başka sefere.. Bak geleceğim diyorum gene ve çok ısrarcıyım bu konuda, bilmiş ol.

ANADOLU VOL 3: SİVAS-İKİNCİ BÖLÜM

ULAŞ:

Görmek istediğim çok ilçe ve fakat az günüm var. Bense Mihrali Bey Konağının olduğu Ulaş ilçesini şehirdeki ikinci günümün programına alıyorum. Divriği kadar uzak değil Ulaş. Yaklaşık yarım saatte merkezden ulaşılıyor. Tüm kamu kurum ve kuruluşlarını ziyaret ediyorum bu şirin, küçük ve az gelişmiş ilçenin. Burası Divriği kadar turistik değil, bense burada geçirdiğim kısa zaman zarfında ilçenin tek turisti bile olabilirim, hele ki bu kadar mevsimsiz gelmişken. Amacım Mihrali Bey hakkında bilgi ve belge toplamak. Ziyaret ettiğim devlet kurumlarından birinde uzun konçlu çoraplarını giymekte olan memuru gafil avlıyorum. Sanıyorum abdest alacaktı. O ise uyumakta olduğunu söylüyor. Yaşlı ve mahmur görünüyor gözüme. Yapmakta olduklarından hangisinin doğru olduğunu çıkartamıyorum ama kendisini feci halde telaşa düşürüyorum. Zira fazla zamanım yok ve kaynak gerek diye diretiyorum. Adamcağız olanca iyi niyetiyle beni arşive sokuyor ama sonuç nafile. Aklımdan çıkartamıyorum çorapları pardon telaşları.

ACIYURT KÖYÜ:

20140305_165936

Belediyeden almış olduğum kaynak kitapla biniyorum taksiye. Yaklaşık yirmi beş kilometrelik yol boyunca sağdan soldan konuşuyoruz şoför beyle. Önümüzdeki yaklaşmakta olan yerel seçimlerden, imkansızlıklardan, uygunsuz şartlardan, gelişmişlikten, gelişmemişlikten, ödeneksizlikten.. Çocukları şimdi küçük olmakla birlikte ileride ne yapacağını düşünüyor kara kara. İlçeden şehre geçmek öyle kolay değil diyor. Şoförümle ortak yanım ikimizin de pesimist olması. Aynı anda aynı şeyleri aynı olumsuz pencereden bakarak görüyoruz. Az sonra köye vardığımızda ise ikimizin birden yüzü düşüyor. Sabah yağan yağmur hiç asfalt yüzü görmemiş yolların canına okumuş. Altımızda serili çamurdan yün bir çarşaf var sanki ve şoför bana dışarı çıkmamamı salık veriyor. Zira ayağımdaki converse’lerle çamurun içinde yutulabilirim ve bu tek bir Allah’ın kulunu görmediğimiz köyde, kimse yardımıma gelemeyebilir. Amacımız muhtarın evini sormak ve nihayetinde bulmak. En nihayet bir kafanın kendisi kadar kısmının ancak görülebildiği bir pencereden sesimizi duyan hayırsever ve kulağı güçlü bir kadın muhtarın evini tarif ediyor. Ama muhtarın şehre gittiğini öğreniyoruz. Her şey o kadar dramatik ve bizler moralman o kadar çöküyoruz ki.. Evet aynı anda çöküyoruz. Şu andan itibaren ikimizin ortak tutkusu oldu Mihrali Bey Konağına ulaşmak. Saplantılı tutkuma ortak ediyorum kendisini de. O da kaptırıyor kendini, mutlaka birilerini bulmalıyız diyor. Bir nevi ülküdaşız artık. Hani ben neyse de, yol arkadaşımın bu uğurda bunca ihtirasının nereden geldiğini sonradan anlıyorum. O hiç gelmemiş buraya. Bilmediği için de suçluluk duygusuyla karışık bir merak içinde. O yol bilse götürecek ama nereden çıkılacağını bilmiyor ve telefonlar burada çekmiyor ve benim şarjım azalıyor. Bir anda köyün gençlerinden bir delikanlı çıkıyor karşımıza. Gene ne kadar seviniyoruz anlatamam. Delikanlı istemese de zorla ön koltuğa çağırıyoruz onu. Bizi bekçinin evine götürmek üzere biniyor çaresizce. Arkada oturan ben merak içinde soruyorum hayatından memnun olup olmadığını. Bana şaşırtıcı bir doğallıkla cevap veriyor: “Mutluymuş”. İki pesimist bu optimist cevap karşısında tatmin olmasak da, sesimizi çıkarmıyoruz. Yolda içinde iki erkek kafasının olduğu bir arabayla karşılaşınca; “Bu bekçi.” diyor oğlan. Kendilerini takip etmemiz gerektiğini, bu şekilde Mihrali Bey Konak’ına çıkabileceğimizi söylüyor ve koşa koşa ayrılıyor yanımızdan.

20140304_114102

20140304_121709

image

image

20140304_121331

Takip başlıyor. Gene baş konumuz iptidai şartlar. Ama benim aklımda başka bir şey daha var: “Hiçlik”. Bu duyguyu hissettiğim anlardan birindeyim bozkırın orta yerinde. Yollar bozuk ve virajlı, aşağısı ise uçurumdan ibaret. Ama manzara gene de nefes kesici ve karşınıza çıkan ne bir araç, ne bir insan, ne bir hayvan var. Bir başınayız burada. Şoförün sözleri ninni sanki, manzara ise avutucu. Kafamdaki her ne idiyseler tüm o kötü düşünceleri silmeye yetiyorlar. Ne idi onlar hatırlayamaz oldum. Sus geliyor insanın diline, bir ağırlık var omuzlarımda kendimi kabuğuma çekilmeye şartlandıran. Aynı anda yolların üzerindeki mıcırlar yüzünden kayıyor araba. Aşağısı yokluk, çünkü uçurum. Ölsek kötü olabilir ama tatlı tatlı ölebilirim çünkü hissizleştim. Hep gitmek gitmek istemiştim. Al sana tam gidiş diyorum içimden. Şoföre üzülüyorum, iki çocuğu vardı, hep benim yüzümden, al işte aniden o kötü düşünceler doluşuyor kafama. Şu ettiğime bak diyorum kendi kendime, tutturdum mızmız veletler gibi, bir atlının uğruna karda kışta düştüm yollara, bir de insanların hayatlarını tehlikeye atmış oldum bilir bilmez. Birden “İşte geldik!” diyor benim kadim yol arkadaşım. Görüyorum ben de. Bayram havası esiyor arabanın içinde. Biz böyleyiz işte. Bir anda en kötü düşüncelerden en mutlu anlara sarılıyoruz birbirimizden destek alarak. Bir saniye önce kurduğum mehkemem ve yargılama sürecim geçti bile. Artık onu da hatırlamıyorum. Hiçbir şey hatırlamıyorum. Arabadan inip bekçi Güven ve akrabasının ellerini sıkıyorum. Fotoğraflar çekip, sorular soruyorum onlara. Bozkırın orta yerinde sapsarı bir vahanın orta yerindeyim sanki. Tek ses kendi iç sesin olabilir burada kolaylıkla. Etrafta terkedilmiş binalar var. Burada ölenler burada gömülmüş. Güven onun üçüncü kuşak akrabası. Beraber mezarlığa doğru ilerliyoruz. Mihrali Bey Yemen’de savaşta öldüğünden, ilk eşi Bahar, ondan olma oğlu Rüştü Bey, ismi pek fazla bilinmeyen ikinci eşi, çocukların mezarları ve mezar olduğu anlaşılamayan mezarlar da var etraflarında. Hepi topu on beş-yirmi tane ha var ha yok mezar sayısı. Şoförümüz dua ediyor. Bense bakıyorum aval aval. Mezarlar önümde, birkaç iyi adam çevremde, ıssızlık her yerde..

image

image

image

Her tür ziyaretimiz bittiğinde Güven’in akrabasının evine yemeğe davet ediliyoruz. O kadar tuvaletim var ki ve çıktığımız yüksek rakımdaki esinti ve soğuktan ellerim o kadar uyuşmuş ki, minnettarlıkla kabul ediyorum bu alicenap daveti. Dikkatle yürüyorum çamura fazla gömülmeden. Ben daha ayakkabılarımı çıkaramadan iki tane sarı velet fırlıyorlar kapıdan. Ayakları çıplak, iki yaşlarındalar. Bizi görünce seviniyorlar ama gel gör ki yanımda ne çukulata var, ne şeker, ne de sakız. Şu an canım o kadar sıkkın ki anlatamam. Çocukları sevindiremiyorum. Başım eğik içeri salona geçiyoruz ısınmak için. Kapının hemen yanında bir nine var. Bana gülümsüyor. Bir takım sözler çıkıyor ağzından mırıltıyla. Dilsiz olduğunu söylüyorlar. Elini öpeyim diyorum, iki kolu birden kesilmiş kangrenden. Tanrım çok da sevimli oturduğu yerde ama ben kendisiyle ne yapacağımı bilemez haldeyim. Kaan ve Efe ile uzaktan kesişiyoruz. Bana cilveli gülücükler atıyorlar. Doktor yüzü görmeden doğup büyümüşler kendi çaplarında. Uslular da. Sadece eve gelen yabancılarla ne yapacaklarını bilemez bir hal onlarınkisi derken babalarının ağzından plazma televizyonlarının hikayesini dinliyorum. Bu ikincisiymiş, diğerini oyuncağı fırlatıp, kırmışlar. Yaramazlıklarının boyutu hakkında ufak çapta bir fikir sahibi olmama yetiyor anlatılanlar. İkisinin de ayakları çıplak. Yumuk, küçük ayakları var. Ama o ayakların çıplak olmasının da bir hikayesi var. Tuvaletten uzattıkları hortumla mutfağın halılarını ve kendi ayaklarını yıkamışlar. Anaları da çoraplarını çıkarmış. Zaten üzerine biz gitmişiz. Zaten kadıncağız mutfakta harıl harıl bize hazırlık yapmaya koyulmuş durumda. Suçluluk duygumu yanıma alarak mutfağa gidiyorum bir parça yardım için; ama bu sefer de tarihin tozlu yapraklarına gömdüğümü sandığım çişim ben onu unutsam da kendisini acı acı hatırlatıyor ve temiz tuvaletlerine giriyorum. Zaten çocuklar orayı da yıkamışlardır kanımca ve bu onlar hakkında ikinci defa fikir sahibi olmamı sağlıyor. Çıktığımda mıtfağın efendisinin seri hareketleriyle karşılaşıyorum, mavi gözleri var, akça pakça da. Bana kendimi Ege’de hissettiriyor. Seri manevralarının arasında kendime yapacak iş bulamıyorum. Zaten musluktan akmakta olan buz gibi su yeterince direncimi kırıyor, tekrar dilsiz ninemin yanına çöküyorum. Doksan yaşında imiş. Aynı esnada bir de dede giriyor içeri. Ev sahibinin babası. Öteki kızkardeşiymiş. Yemek yemeyeceğini söylüyor. Beni merak ediyor. Güven Mihrali’den bahsediyor, bense ufak ufak notlar alıyorum. Derken yer sofrası seriliyor, ev sahibim asırlık tepsisini getiriyor ortaya. Size yarım saatte hazırlanan menüyü yazayım kısaca: tereyağında kavurma, sucuklu yumurta, tepedeki erik ağaçlarındaki eriklerden yapılma reçel, kuru soğan, ev turşusu-ev peyniri-ev ekmeği ve tüm karışımın ayrı ayrı midemizden yumuşak yumuşak geçmesini sağlayacak sıcacık bir bardak çay. Gülhan yani evin hanımı sofraya hiç yanaşmıyor. Derdi gücü benim. Acaba sevecek miyim, acaba beğenecek miyim diye. Kocasına dönüyorum, hem beceriksiz hem çirkin bir hanım almışsın diyorum. Herkes gülüyor. İkizlerden biri tam gün sınırsızca yaptığı yaramazlıklar sonucunda sobanın başında uyukluyuveriyor. Adı Kaan ya da Efe olan ise masanın etrafında her bir turu döndükten sonra gelip de babasının arkasında mola verip, “Et, et!” diye haykırıyor. Babasının çatalından yediği bir parça eti çiğnerken de teşekkür için her defasında babasının sırtına bir tane indiriyor. İndirmek dediğim öyle pat pat değil. Güm diye geçiriyor güçlü kuvvetli adamın sırtına. Koca adamı sarsmayı başarıyor yani. Ninenin neler yiyebileceğini soruyorum, bana her şeyi yiyebildiğini çünkü dişleri olmasa da diş etleriyle en sert eti bile parçalayabildiğini söylüyorlar. Dirseklerinden kesilmiş kolları da çatal şeklinde olduğundan kolaylıkla kaseyi, kaşığı kavrayabiliyormuş. İçim rahatlarken, manzarayı gözümün önüne getirmeye çalışıyorum. Katır kutur, katır kutur. Aynı anda lavaş ekmeğinden bir parçayı kibarca koparıp, içine bir parça et koyuyorum, kalori hesabı yaptığımdan şekersiz içtiğim çaysa evin dedesini zıvanadan çıkartıyor. Gürlüyor solumdan “şaşırmış bu!” diye. Ona göre lavaşı ortadan hart diye ikiye bölüp, içine ne bulursam koymalı ve tıpkı oğlunun yaptığı gibi bir bardak çayın yarısınca şeker ekleyip bir güzel karıştırdıktan sonra hüp diye içmeliymişim. Korkudan yediğim ekmeğin gramajını arttırıyorum kendimce, turşuları da bir hamlede yutuyorum. Biraz tatmin oluyor. Ama bana o kadar şekerli bir çayı kimse içiremez. Çay çaylıktan çıkıyor. Sanki şekere katık oluyor.

image

Yavaş yavaş yola koyulmamız gerekiyor. İzin isteyerek şoförümüzle beraber yola çıkıyoruz. Gene beklediklerini söylüyorlar. Haberli gitseymişik Gülhan kimbilir daha neler yaparmış. Giderayak hiç madımak yiyip yemediğimi soruyorlar. Yok diyorum ben zaten gittiğim hiçbir yerde o yörenin özel bir şeyini yiyememeyi başararak ayrılırım. Gurme programları ve yazarları ayrı, benden gurme olmaz, ne yemek ne erkek zevkim iyidir.

Şoförümle baş başa kaldığımda ikimiz de tek bir şeyde hemfikiriz. Bu insanlar mutlu. Hele benden kat be kat daha mutlular. İptidai dediğimiz şartlar mutluluğa engel değil. Oturmayı bilmediğimden ayaklarım karıncalanmadan o sofradan ayrılamadıysam, bundan ötürü kimse kabahatli değil. Bez pabuçlarla karda kışta yollara düştüysem bundan kimse mesul değil. İnsanlar vaziyeti idare edebilecek pabuçlar giymişler ve çok yiyip, çok çalışıp, bol oksijen soluyup, zayıf kalarak mutlu mesut yaşıyorlar. Babalarının ise tek bir derdi vardı çocuklar büyüdüğünde ne olacak? Köyde nüfus yaşlı.  Varolan tek ilkokulda birleştirilmiş sınıfta eğitim veriliyormuş ve kışın yollar kapanıyormuş. Okuyacak evlat peşinde önce ilçe sonra şehre göçmüş dolu insan var. Bana kalırsa mı? Okuyacak olanı kimsenin durduramayacağını bilir herkes. Ama yatay bir geçiş olmalı bir parça mutluluk için. Yolları çamurlu bir köyden, çamursuz olan bir köye geçilmeli en fazla. Analar evde ekmeklerini odun ateşinde kendileri yapmalılar. Sırf bir gün ekmek almaya giden çocuğunun, 269 gün komada kaldıktan sonra on dört kiloya düşmüş cansız cesedini morgdan almak zorunda olmamak için. İnsanlar somut adalet görmek istiyorlar artık. Birileri ellerini kollarını sallayarak yüzsüzlük maskesi ardına saklanıp, bir özrü çok görmemeli bunca hırsızlık varken. Bunca yoksuNluk varken tevazu var, bunca hırsızlık varkense insafsızlık ve küstahlık. Şehirlerde vaziyet böyle böyle iken, köyde yaşamalı insan. Basit şeyler yemeli, basit şeylerle mutlu olmalı. Apansız karşısına çıkan bir misafir ve onun bitmez soruları karşısında sabırlı ve güleç kalmayı başarmalı. Ben Sivas’ın güzel ilçelerinden birinin kendimce en tatlı köyünde bulundum. Bir nesil burada yaşlandıktan sonra, yerine gelen yeni nesille birlikte yeni Efe’ler ve Kaan’lar doğmalı burada diye hayal ettim. Bana kalırsa bu insanlar burayı hiç bırakmamalı. İleride bir gün birisi bu mutluluğun kaynağı nedir ve orada ne var diye apansız kapılarını çalabilir. Belki o ben olabilirim tekrar. Bir gün gene aniden gelebilirim bu tatlı köye, tatlı insanlarını görmeye.

DEDİLER:

Dünyaya gözümü açtığım anda
Ağladım çırpındım “day day” dediler
Sütümü devirdim ertesi günde
Ne cici çocukmuş “ay ay” dediler

Kırmak dökmek bende ilk yaşın hazzı
Oyuncak tavşansa ben oldum tazı
Yapardım duvarı çizerek tazı
Her arzum önünde “hay hay” dediler

Üç yaşında çiçek çiçek kopardım
Kediye taş atar kuyruk yapardım
Dört yaşında daldan dala sapardım
“Ne güçlü çocukmuş vay vay” dediler

Altıda yedide hatta beşinde
Boruda derede herkes peşinde
Erik bahçesinde gizil işinde
Torbayı boşalttım “say say” dediler

On-on bir der iken camları kırdım
Kuşları sapanla yerlere serdim
Tarlalar çiğnedim gelincik derdim
Her bostan yer iken “hey hey” dediler

Alavere yirmi-otuz yaşımdı
Dalavere kırka geldim düşümdü
Para “açıl susam” diyen kuşumdu
İnsanlar peşimde “pay pay” dediler

Tarlalar kapattım imara soktum
Betondan evleri üstüste döktüm
Çürük yapı çökse ben orda yoktum
Yine de el üstü “bey bey” dediler

Denizler dibine fabrika kurdum
Siyah dumanlarla göğü doyurdum
Asitler ürettim toprak yoğurdum
“Holdingler kurasın” boy boy dediler

Hormonlu sebzeler katkılı etler
Demiyordu kimse “Nedir bu dertler”
Direnen cevizde kırılır sertler
Adaylar kapımda “oy oy” dediler

Altmış-yetmiş derken sekseni buldum
Eleği eledim duvara aldım
Oğlanı torunu işine saldım
Görenler gururla “soy soy” dediler.

Bir Ertuğrul Şakar Yaşnamesidir. Yrd. Doç. Dr. Doğan Kaya‘nın “Yaşnameler”inden alıntıdır. 

ANADOLU VOL 2: SİVAS-İLK BÖLÜM

20140305_092551 Sivas otogarından şehrin merkezine geliyorum. Yaklaşık on dakikalık bir yolculuktu akşamın karanlığında yapılan. Elimde çantam merkeze adımımı atar atmaz tek bir cümle dökülüyor ağzımdan. “Ben bu şehri sevdim.” Kafasında Madımak’taki katliamdan başka bir şey olmayan bir insan için biraz peşin hükümlü bir cümle olmakla beraber, gene de eğer bir şehri kör karanlıkta ve nedensiz bir şekilde de sevebilmişseniz, kanımca bunu gözardı etmemeniz gerekir. Ve böyle durumlarda genellikle aynı şehir size hep en güzel taraflarını gösterir misafirliğiniz boyunca. Bu ise benim Anadolu’ya ilk gelişim değil ve her şeye rağmen Anadolu toprağı, Anadolu insanı bir başkadır bilirim kimi “sırf” önyargılara rağmen. Nebilerin, velilerin, aşıkların bu topraklardan çıkmış olması ise bir tesadüften ibaret olmamalı. Bir sürü yol arkadaşım oldu Sivas’ı ve çevre ilçe ve köylerini gezerken. Türkiye’nin ikinci büyük yüzölçümüne sahip şehrini gezmek çok kolay olmadı haliyle; ama bozkırın ortasında birbirine kilometrelerce uzak her bir ilçesine giderken ya da köyüne ulaşmaya çalışırken çok bol vaktim oldu düşünecek. Hiç işgal yaşamamış bir şehri zihnimde defalarca kuşattım ister istemez. İnsanların kendilerini ait hissedebilecekleri yerlere ihtiyaçları var ve bazı yerler sizi tutarken sımsıkı tıpkı bir mengene gibi, bazısı duyarsız kalır size ve tüm değerlerinize. Burada öyle olmayacak biliyorum ve hissediyorum. İlk yol arkadaşım Tunceli, Pülümür’lüydü. Munzur Dağları muzır bir isim gibi gelmiştir hep kulağıma. Ama bu kız muzır değil. Geldiği coğrafyadan kaynaklı çok tok bir sesi ve katiyetle üzerine bastığı yüklemi emir/istek kipiyle biten cümleleri var. Ve yönlendirdiği doğru yerler var. Güzel bir genç kadın ve ben de taliplerinin çıkıp çıkmadığını soruyorum. Var diyor ama eğitimli değillermiş. Ön şartı sosyal demokrat olmasıymış. “Fikri neyse zikri oymuş”dan yola çıkarsak eğer, “ortak fikirlerin evliliğinin” ön şartı olduğunu çıkarıyorum. Rencide olmak istemiyor ve bunun farkında olması hoş bir şey. Hayata aynı pencereden bakmak gerekiyor, kaldı ki evlilik usanç verici bir şey iken, bir de fikir çatışmalarıyla baş etmek başlı başına güç bir hadiseymiş gibi geliyor. Yaşını hiç sormadığım ama erken yaşta hakikatleri kavramış ve dolayısıyla olgunlaşmış yol arkadaşımı bırakıp bu sefer bir üniversite öğrencisiyle yoluma devam ediyorum. Tatlı fırlama kendileri. Yirmili yaşların kendine özgü enerjisiyle dopdolu bir genç kız var yanımda ve onunla geçireceğim dakikalar daha da kısıtlı. Şu bir şeyler istediğin ama ne istediğini bilmediğin yaşlardan bahsediyorum. Sürekli güldüğün ama neye ve ne için güldüğünü bilmediğin yaşlar. Çok şey yapmak isteyip ama henüz erken olduğunu bilmediğin yaşlar. O yaşlara açarsın gözlerini ve sonra kapatırsın göz kapaklarını. Bir bakmışsın geçmiş tüm o kıymetli zamanlar, sen ise değerini içindeki iç sıkıntısı ve bir sürü beklenti yüzünden kavrayamamışsındır. Bana fısıldadığı ismi ikinci romanımın bir karakteridir. Çok özgündü ve aniden çıkıverdi ağzından. Bu kadar olmaz demeyin üçüncü yol arkadaşım Cumhuriyet Üniversitesi’nde Hoca. İzmir’de okumuş. Memleketine gelmiş. Onun da yaşını hiç sormadım ama en hüzünlü yol arkadaşımdı ve tevazu sahibi ve kontrollü olan. Seçilmiş cümlelerindeki yüklem, duygularının önünü kapatıyordu sanki. Halbuki şairane bir taraf sezmiştim onda tüm Sivaslılarda olduğu gibi. Beni en doğru pastaneye götürdü ve bıraktı. Sonra ben de hep o en doğru pastaneye gittim. “Hakan Pastanesi”nde harika pastalar yedim.

DİVRİĞİ:

20140303_114707

Sabah trenine binmek için evvel erken yola çıkıyorum. Amacım akşamında tam anlayamadığım ve sürekli olarak yol arkadaşlarımla kafam meşgul olduğundan gündüz gözüyle çevremi tanımak adına sallana sallana hızlı trene doğru yol almak. Anadolu kültürüne çok yabancı olmayan ben bir şeyin farkına varıyor ve ayılıveriyorum sabah sabah. Özellikle karşıdan karşıya geçmeniz gereken bir sürü yol var ise eğer, bunu bu şehirde asla sallana sallana yapamayacaksınız. İlk ders: Burası sakin bir Ege kasabası değil. İkinci ders: Son derece atak olmalısınız ve eğer bir trafik ışığı olmayan yerden karşı kıyıya geçme gayreti içerisinde iseniz eğer muhakkak trafiğin akmakta olduğu yöne dikkatli dikkatli ve bin kez daha dikkatli bakıp ve hatta gözünüzü ayırmadan ve mümkünse kafanız doksan derecelik bir açıyla o yöne kilitlenmiş bir halde koşar hatta uçar adım yürümelisiniz. Ders üç: Tüm bunları neden dedim diye sorar buldum sizleri, haklısınız meraka düşmekte, zira ben de nihayetinde beni gören arabaların ve şoför mahallindeki sahiplerinin neden beni gördükten sonra hızlanıp üzerime üzerime daha bir telaşla ve gazı körükleyerek ve coşarak geldiklerini idrak edebildim sonunda. Anadolu’da birleşik üçler olarak anılan ve önem sırasına göre dizilmiş olan “at-avrat-silah” üçlemesinden ilki olan at kısmı; göçebe hayattan yerleşik düzene geçmiş erkek denen olgunun önce üzerinde şimdilerde ise içerisinde şekil aldığı, daha da önemlisi güç aldığı bir gösteri aracına dönüşmüşken ve eskinin cirit şimdinin ralli şampiyonu beyler Orta Asya’dan Anadolu’ya getirmiş oldukları bu savaş oyununda Aheste yerine Rahvan, Dörtnal hatta Hücum Dörtnal tarzı bir sürüş sergilerken, pek yüz vermedikleri dizginin yerini fren alırken, mızrak ise bir gaz pedalına dönüşmüştür kanımca; dolayısıyla oyun esnasında isabet alıp ölen kişiye denen Şehit mertebesine son derece sıradan bir şekilde erişmek istemiyorsanız ve arkanızdan “Dimyat’a pirince giderken, evdeki bulgurdan oldu.” denmesini de eklemelerini istemiyorsanız eğer, tüm dikkatinizi trafiğe vermeniz gerekmektedir karşıdan karşıya geçerken. Ve ben de öyle yapıyorum, sağımı solumu yine kavrayamadan soluğu garda alıyorum. İki adet kompartımandan oluşan ve karayoluna nazaran daha hızlı olabileceğini tahmin ettiğimden dokuz dakika kala trene biniyorum. Gidiş dönüş biletlerinin üzerinde de yazdığı gibi tam iki saat yirmi yedi dakikada gidiyor ve dakikası dakikasına iki saat yirmibir dakikada da dönüyorum. Bazen aheste, bazen dörtnal ilerliyoruz. Dağları aşarak ve ezerek geçiyoruz. Tam kalbinden geçiyoruz bir coğrafyanın. Sakin akan dereler, türlü türlü sıradağlar var. Kilometrelerce gittikten sonra sürüsünü güden bir çoban görüyorum uzaklarda. Kimin daha çok yabancılık ve yalnızlık çektiğini düşünüyorum. Kendimi bir parçası olmadığım-ne doğma, ne büyüme, ne ana ne babadan-topraklara yakın hissediyorum. Hiç korkmuyorum insanlarından, karından, kışından, köylerinden, erkeklerinden. Bana güven veriyor her adımım. Hiçbir şehirde hissetmediğim farklı bir şey bu. Bir Antakya’da iyi hissetmiştim kendimi, şimdi de Sivas’ta. Orası çok sıcaktı, burası çok soğuk. Antakya’da çok terlememiştim, burada ise çiçekler tomurcuklanmış, hain bir kış yok insanın içine içine işleyen, olsa bile ben kabullendim şimdiden, geldiği gibi gider elbet, alt tarafı bir mevsimdir geçer elbet. Taksi dahil hiçbir vasıta bulup çıkamayacağınız yükseklere tırmanıyorsunuz Divriği’ye vardığınızda. Hiçbir ev, köy, cami, lokanta düz ayak değil burada. Çok acıktığımı anlayıp, bir bankaya giriyorum. Bana “Konak Lokantası”nı tarif ediyorlar. Sivas köftesi söylüyorum ayranla. Porsiyonlar fazla ve çeşitli, üstelik kasada ne kadar ucuz olduğunu görüyorum. Büyük şehirlerde her tür kazığı atmaya alışık bünyeler burada merhamete gelirler usulca kanımca. Vakit öğle arası olduğundan bir bir arabalar teşrif etmeye başlıyorlar. Önce jandarma geliyor, sonra memurlar. Kadınlı erkekli yerleşiyorlar masalara. Bense kapıya en yakın masayı seçiyorum. Tam ayranımı yudumlarken bir grup daha teşrif ediyor içeri. İlk giren mavi saçlı bir kız oluyor. Ardından gençten bir çocuk ve en nihayet orta yaş üstü mavi gözlü bir bey içeri giriyor. Birbirimize şaşkınlıkla bakıyoruz. Ortamın verdiği tuhaf ilkellik ve herkesin ahbaplığının yanında bizimkisi çok çok uzaktan gelme bir tanışıklık gibi oluyor. Halbuki daha önce hiç karşılaşmadık ve sadece içimizden soruyoruz sen kimdin acaba diye. 20140303_122807 20140303_123007 20140303_124134 20140303_123446 20140303_123233 20140303_123801 20140303_130655 20140303_131239

20140303_130045

Hesabı ödeyip, tekrar rampa yukarı tırmanmaya başlıyorum. Sonunda Unesco’nun koruma altına aldığı “Divriği Ulu Cami” ile karşı karşıyayım. Güvenlik elemanları var kapısında, içerisinde ise fotoğraf sergisi. Ne yazık ki mayıs-haziran ayına denk gelemeyişimden ötürü ikindi üzeri oluşan erkek silüetini kaçırıyorum. Akustik olağanüstü, mimarinin yanında. Aya Yorgi’yi çağrıştırıyor içerisi. Üst katlara her biri on-on beş santimi bulan basamaklarından inip çıkmaktan anam ağlıyor. Gençler daha temkinli. Önden gidene soruyorlar, değer mi diye. Kendilerini helak etmeden gerisin geri dönüyorlar. Bense Konaklar Sokağı’nı gezip, Apdullah Paşa Konağı’na doğru yol alıyorum. Alt kattaki kafeteryayı işleten hanımlardan konağın anahtarını alıp, başlıyorum gezmeye. Tavan işlemeleri çok güzel. Konağın muhteşem bir dağ manzarası var. Hanımlardan biriyle konuşuyorum, İstanbul’dan gelmişler. Burası memleketleri ama çocuklar istememişler önce. Dağın manzarası ürkütmüş onları. “Üzerimize üzerimize geliyor gibi.” demişler. Gerçekten de öyle, dağın bize bakan yüzeyi ha desen ayaklanacak, üzerimize yürüyecekmiş gibi geliyor. Ya dağ dile gelirse ve konuşursa? Ama umarım hiç konuşmaz. Umarım hep susar. Sanki bilerek susturulmuş gibi bakıyor bu dağlar insana. Gençlere gelince alışmışlardır sanırım. İnsan her şeye, herkese alışıyor çünkü. Bu Tanrının bize bahşettiği meziyetlerden olsa gerek. Zamanla unutmak ve zamanla kabullenmek. Tam teslimiyetse en sonunda geliyor. Yoksa bırak suskun dağları, bir sürü dangalağa dayanmak çok zor olurdu eminim.

ANADOLU VOL 1: KONYA

“Düşünce Karanlığına Işık Tutanlara Ne Mutlu.” Hacı Bektaş Veli

20140227_140217

İncinsen bile incitmemen gerektiğini
Tökezlesen de durmaman gerektiğini
Durulsan da coşkun görünmen gerektiğini
Çocuk kalbinle dünyayla baş edemez olduğunda görecek
Ve en nihayet sonu gelmez uykundan uyandırıldığında anlayacaksın.
Seni dürtenin bir his olduğunu
Hissin senin özünden geldiğini
Ve damarlarında dolaştığını bileceksin.
Bir sürü güzellik var ve hepsi sensin.
İnanılmazsın ve inanılmazız
Zamana sahip olabilirsek de
Ölümsüzüz.
Zamansız doğmamış olmak şartmış
Mutluluk için.
Ve bir parça da haysiyet.
Ama hangi çağda olursa olsun
Az bir vakit var
Ne yaparsan yap
Tekrar doğmak gerek
Toprağa karışmazdan önce
Çamura bulanmazdan önce
Tek bir toka dahi götüremeden
Çırılçıplak döneceğini hayal bile edemezken
Kanı toprağa akıtıp
Geri topraktan doğmak gerek
Huzursuz ruhlar bunların planlarını yaparlar
Ölüm bir an sanki
Yüz tane yılsa bir gün gibi
Geldi ve geçti.
Bir hayatı anlatmak için bazen tek bir cümle kafi:
“Hamdım piştim oldum”
Olmak zamanı, ölmek zamanıdır bazen.

O kadar yorgunken, onca saplantılı düşünce etkisiz kalıyor. Günler geçiyor, hisler törpüleniyor. Tek Anadolu var insanın gönül yorgunluğunu alan. Yaratılışımızın mutlak gerçeği bu topraklarda anlam kazanıyor. Düşüncelerin rengi sarı burada; buğday gibi, ayva gibi, kah güneş gibi, bazen safra gibi, tenin gibi, tenim gibi.

Tüm bunları yazan sen değilsin, bunalmış bilinçaltın. Bütün suçlu o. Sen parmaklarını kımıldatıyorsun tek ve ojeli parmaklarına bakıyorsun içli içli. Tek yaptığın bu son günlerde. İçleniyorsun herkese ve her şeye. Seçim yasakları başlayana dek sıkıyönetim ilan edilmesi isteğin bile fazla içli. Gürültü patırtının ortasında içlenilmiyor. İçlenmek için yer arıyordun kendine. Sonunda buluyorsun: beyninde sıkıyönetim ilan ederek. Yasaklar sabahlara dek sürecekmiş. Tuh! Tam da aşk hayatın umut vaat ederken.. Olacak iş mi şimdi bu?

KONYA:

Bir adamın adı, bir adamın gücü, bir adamın sözleri, aynı adamın aşkı ve o aşktan olma eseri tüm dünyayı buraya çekmeye yetiyor. Zamanlı zamansız, mevsimli mevsimsiz, soğuk ya da sıcak, yağmur çamur hiç fark etmiyor sanki dünyanın farklı yerlerinden gelmekte olan insanlarını buraya ziyaret amaçlı uğratmada. Kalabalık tur otobüslerinden inen ağırlıklı olarak Japon, Kanadalı, Amerikalı, Fransız turistler rehberlerinin önderliğinde avluda toplanıyorlar. Bense üçüncü ziyaretimde hala daha galoşlarımı ayaklarıma geçirememenin sıkıntısı içerisindeyim. Ben haklı mücadelemi verirken, aynı anda hiç hoş olmayan bir kareye girmek durumunda kalıyorum. Kocasına tam da kapının önünde “Nasıl çıktım?” diye daha adamcağız henüz deklanşöre basamadan soran kadınla beraber, arkam dönük popomla selam verirken buluveriyorum kendimi. Kadın karnını içine çekip, omuzlarını düzeltirken, ben de popoma çeki düzen veriyorum telaş içerisinde. İyi çıksın istiyorum haliyle, bir başkasının anından rol çalıyorum(Tanrım tepsi gibi çıkmasın lütfen, bilirsin hep basit isteklerim olmuştur ve sen onları bir bir gerçekleştirirken ben çok geç kavrayabildim yahut kördüm, en çok da nankör). Her neyse ziyaretçi kadın ve en çok popom tatmin olmuş durumda, ikisi de kendince barış işareti yapıp evrene gönderiyorlar ve ikisinin de artık birer facebook profil fotoğrafı var.(Sabır ver Tanrım, daha çok sabır-sabır-sabır, ancak katlanabiliyorum çoğu şeye, insanlığın durumlarına, tüm yapmacıklıklara, geçmiş hatalarıma ve Arşimet en başta sana..)

Her defasında ilk durağım Mevlana, ikincisi Şems-i Tebrizi olmuştu. Bu sefer rotam farklı ve ben önce İkincisini ziyaret ediyorum. Toz olmak isteyen bir adamın türbesi ancak bu kadar kıyıda köşede saklı kalmış olabilir. Malum kuyunun üzerine yapılmış türbe. Son ziyaretimde daha bir büyük göründü gözüme. Neden mi? Çünkü Mevlana’nın devasa boyutlardaki kabrini ilk gören gözlere tüm diğer mezarlar küçük görünüyor ister istemez. İhtişamı ister miydi evliyalar orası tartışılır. Ama esnafın Mevlana’dan çok ekmek yediği belli. Gün geçtikçe daha çok kapanan kadınlarıyla, kapandıkça gizemden çok usanç yaratan, çarşafının altında özgürlüğünü ilan etmeye ve yollarda sizi Kur’an kursu ya da cuma toplantılarına çağıran gencecik kızlarıyla gökten nur yağmasını beklerken, üzerinize yapışan dilenci çocuklarının tuhaf, hoyrat ve yetiştirilişlerinden kaynaklanan arsızlıklarına karşı ne yapacağınızı bilemiyorsunuz. Dilenmek gururu ayaklar altına almaktır evet ama buna çocukların alet edilmesi ve siyaset kalleşlikken, dinin siyasete bulaştırılması ve ölürken asla beraberinde götüremeyeceğin çaput parçalarını erkeklerin ve cemaatin önder kadınlarının, hemcinslerine başka bir seçenek sunmadan başlarından geçirmelerindeki fesadın kaynağı neredendir? Kur’an şart koşmaz, Kur’an yol açar, yol gösterir, Kur’an Sana gelen yolları örtülerle kapatmaz. İyi insan böyle olunmaz. Meram’daki lüks ve yüksek binalarına rağmen, şehrin kendisi ve ortalıkta gündüz gözüyle görünen insanları cahiliye dönemini yaşıyor gibiler. İyi ki Mevlana buraya konmuş, yoksa göçmen kuşlar tek kanat çırpışlarında bir başka şehirde bulurlarmış kendilerini.

Mevlevi Lokantası’nda karnımı doyuracağım. Eskişehir’de sadece haftanın bir günü pişirilen bamya çorbası burada her gün var ve leziz yapıyorlar. Tatlılarından hoşmerimi seçiyorum. Un helvası görünümünde geliyor. O da güzel. Üzerine de bal dökmüşler, daha tatlı olsun diye. Olsun gene güzel. Tam karşımdaki hacı amca benimle göz göze gelmenin günah olduğunu düşünüyor ve neredense biliyor. Asla benden yana bakmıyor. Lokantanın garsonu koca salonda bize eşlik eden. Ben de istemiyorum kendisine bakmayı ama o bakmadıkça sinir geliyor ve adamdan gözlerimi ayıramaz oluyorum. Her lokmamda başımı kaldırıp adama bakıyorum. Hiç tanımadığım bu adam bana kendimi değersiz hissettiriyor, karşısındayım ve bana hiç bakmıyor. Varken yokum. Hiçmişim gibi. Yokmuşum gibi. İnsan değilmişim gibi.

Şehrin içerisindeki mezarlığı ziyaret ediyorum. O kadar şehirle iç içe ki trafiğin, insanların gürültüsünden bir serçenin ötüşünü bile duymanız mümkün değil. Huzuru burada da bulamıyorum. Kapının önünde ve ilerisinde defalarca çocuklar yolumu kesiyorlar. Tuhaf hareketler yapıyorlar, günlerce susuz kalmışlar da ben de bir litrelik pet şişeymişimcesine saldırıyorlar üzerime doğru. Ver ver ver diye tepiniyor bir tanesi. Hiç bir çocuğa sinir olduğunuz oldu mu? Benim oldu. Konya’da oldu. Ona bunu yaptıranı bulursam, ellerimle boğacağım. Kur’an dilencilerle sınandığımızı, kalp kırmamamız gerektiğini söyler. Bense kendimi kaybedip, günaha bulaştım bile defalarca. Çantamı çalmalarından ürküyorum, bas bas bağırıyorum şehrin orta yerinde. Bu sefer çocuklar benden ürküyorlar sırasıyla. Tanrım bu şehir neden böyle? Burada insanlar neden böyle? Yerlisini bulmanın güç olduğundan bahsediyorlar ama yerli-yabancı meselesi değil buradaki mevzu. Mevzu neden bu insanların her şekilde bu kadar yozlaştığı! Neden neden neden? Her konuda çok aşırılar. Dilenirken ter ter tepiniyorlar, din konusunda baskıcılar, yemekleri aşırı yağlı ya da şekerli, günaha karışır mıyımın hesabını yapmaktan moral bozucu bir yaşam tarzı ve korkutucu bir dış görünüşe bürünmüşler, at izi it izine karışmış sanki, Kur’an içselleştirilmeden karaya boyanmış, birileri kadınların eteklerini ellerinden almış. Hormonların damarlarında attığı yaştaki çarşaflı kızlarla konuşuyorum. Fıkır fıkırlar. Yerlerinde sabit duramadan bana anlatıyorlar broşürdeki toplantının mahiyetini. Aynı yaşlarda olduğumu hayal ediyorum ve üzerimde fark yaratan, beni özel kılacak hiçbir güzelliği hiç kimsenin görme şansı yok. Bu korkunç bir şey. Hep kızlarla gezmek zorundayım. Muhtemelen hiç anatomi bilmeden de hiç tanımadığım bir adamın koynunda ömür çürütmeliyim. Kendimi feda etmeliyim. Ne için, kim için? Allah yolunda. Allah’ın bizden küçük düşürücü, istismar edici istekleri olduğunu sanmıyorum. Bu sadece birilerinin işine geliyor. Matem kıyafetlerine bürünmüş küçük kızlar, çok yazık oluyor gençliğinize, güzelliğinize, sizi siz yapan olağanüstü bileşimlerinize. Bunca şehir gezdim. En büyük düş kırıklığım sen oldun Konya. Ne yapmışlar sana böyle?

“Taş yeşermez geçmiş olsa da nevbahar,
Toprak ol da bak nasıl güller açar.
Taş gibi idin, çok gönül kırdın yeter,
Toprak ol, üstünde hoş güller biter.” Hz. Mevlana

Kırdığım kalplerden özür dilerim.

“Dışardan adam görünürler, içerden melun Şeytan!” Hz. Mevlana.

Bir sürü eşek var iken sağda solda ahkam kesen..

KISIK SESLE ZEVK VERİRLER

image

KİM.KİM?KİM!

Kimmiş o söyle bana?
Kimmiş o hain?
Kimmiş o kutsallık adını ağzına alan?
Kimmiş o durduk yerde günaha karışan?
Ve kimmiş ki o, hezeyandan heyecana koşan?
Bundan da büyük zevk alan?
Ardından çok kırık kalp bıraktığı söylendi.
Kırık kalplerin tek ağızda birleştiği ve
Ona karşı durduğu söylentisi bile geldi.
Yalan.
O kalpler çoktan süpürüldüler.
Arsızmış ama o çöpçüler.
Ve de ihtiyatlı.
Ve de tilki gibi kurnaz.
Cam kırıkları yerde inlerken
Üzerlerine basmamak için akla karayı seçtiler.
Ama gene de süpürdüler.
İlahi adalet yokmuş diyorlar.
Varsa bile cezalandırarak gelir ondan da hep gecikir diyorlar.
İlahi aşk var ama.
Ve aşk var.
Yoksa bir taraf acı çekmez hiç durmadan..
Beni sev.
Beni çok sev.
Benim yaptığım gibi yap.
Hiç durmadan sev, hiç aralıksız sev.
Hiç açık vermeden.
Hiç kimseye danışmadan.
Hiç kimseyi karıştırmadan.
Sona geldiğinde başa sararak yeniden sev beni.
Tekrar sev beni.
Beni hiç yüksünmeden ve hiç gücenmeden sev, tıpkı benim yaptığım gibi.
Ben de kendimi bir şey sanayım. Nedeni sen ol. Bir kalp, tek bir kalp kalsın geride paramparça olmayan. Ben birini paramparça ettim çünkü. Sonra bir başkası geldi ve elinde hiçbir şey olmadan tek yumruğuyla kalbimi kırdı, sonra herkes kabuğuna çekilip karşı taraftan haber gelmesini bekledi ve yakınlarının tesellisiyle avundu, Allah büyüktü ve o her şeyin üstündeydi ve kendisine çekilen telgrafın yerine ulaştığı varsayıldı. Ve bir ses dedi ki-ne uzaktı, ne yakın- bir: onun bunca meşguliyet arasında bir bir bizim çektiklerimizle uzun uzun ilgilendiğini sanmıyorum, iki: biz bize yeteriz acı vermek için, yukarıdan bir cezalandırıcıya gerek yok ve üç: yüzündeki hain gülümsemenin nedeni sana çektirenin şimdi aşk acısından dağıldığını duymuş olman sanırım ama asıl acınacak kim burada? Buruk bir gülüş eni sonu, o da aklında kaldığı kadarıyla. Elinde kalan tek bu. Hayat bir kabusmuşçasına üzerine çökerken ve sana yaşattığı tüm kırgınlıkları ister istemez unuttururken, halen daha karşı tarafla uğraşman kendi özyıkımın kaynaklı olmasın sakın? Hayır, bana kızma. Sakın. Kızıyorsun biliyorum. Evet kızıyorsun. İyi yapmıyorsun ama. Ben kötü yapmış olabilirim. Tamam oldu bir defa. Hataydı, geçti öylece. Böyle büyürüm belki ben de. Böyle yürürüm belki ben de. Sen olursun nedeni de. En çok beni sen seversin bilirim. Kafana göre hareket edince sevilmek zordur, bilirsin.

Evlenirsin. Kaynaşırsın. Tarafların yakınları da kaynaşır haliyle. Sonra.. Sonra işler bozulur. Anlaşamaz olursun, sonra anlaşılamaz, sonra konuşamaz. Sonraki boş ol kısmında taraflarını da beraberinde ayartıp götürmeye çalışırsın. Karşı tarafın da eli armut toplamıyor ya.. Zihinler hiç çalışmadığı kadar çalışır, derinlerden bir yerlerden nereden geldiği belli olmayan eşssiz fikirler filizlenir hemen. Misillemeler, karşılıklı kör dövüşleri, tilki kurnazlığında, bir fare titizliğinde(düşün bir farenin nazik ve titrek burnunu, aldın değil mi kokuyu, haydi kaç şimdi kapandan) organize edilen inci gibi planlar, kızılderililere nazire olsun diye gönderilen duman bulutlarındaki haberler, barışmama yeminleri, barışma ümitleri, tekrar bir araya gelindiği takdirde karşı tarafa çektirilecek kabir azabı kıvamındaki intikam ve işkence planları, korku dolu Bizans oyunları ve normal akılla akla hayale sığdıramayacağın zeka dolu entrikalar. Bir güçlü, bir de daha zayıf taraf var. Zayıf olan işini Allah’a bırakmış durumda. Öteki en az zararla kurtulmaya bakıyor. Mantıkla, maneviyat çarpışıyor. Ve zayıf olduğunu düşünen taraf sana yanlış taraftasın, dünyevi menfaatlerin karşı tarafta diyor. Haklı. Dünyanın düzeni böyle ama merhamet her şeyi siliyor. Kötünün kötülüğünü değil elbet, körün gözünü de açmıyor ama elin ayasında gücün var; haydi aç avucunu ateş gibi olması lazım, kaderinde çok değişemez artık; iyisi mi iyiyi seç sen de. Her şey geçiyor nasılsa..

Güzel rüyalarını hatırladığın anlarda
Doğru adamdan gelen sevecen bakışı hissettiğin anda
En büyük başarını henüz kimse bilmezken, tek kendinle paylaştığın anda
Telefonu açanın o olduğunu bildiğin birkaç saniye boyunca
Eli elindeyken ve dünya ne tarafa doğru atması gerektiğini bilmeyen kalbini henüz hiç tanımazken
İlk öpüşte
Uzakta olduğunu bildiğin sevgilinle düşüncede birleştiğini hissettiğin anda
Sessiz bir derinlikte
Onun nefesini sırtında hissettiğin ve tüylerinin ürperdiği anda
Onlar sana kısık sesle zevk verirler.
Sense melül mahsun düşünür durursun
Bunlar nereden geldiler diye..
Onlar hep oradaydılar
Sen bilir bilmezden önce

Hayat gereksiz uzun ve boş. Soluduğun hava boş, yürüdüğün yollar da, parklar, bahçeler, hayatını harcadığın bütün odalar boş. Dolayısıyla hayatı kısaltacak maddelere hep ihtiyaç duyulacaktır. Tekel bayileri hep var olacaktır, endişe etme sakın. Acılar ertelenir ama boşluklar bir türlü kapanmazlar en kısa zamanda. Randevulaştığımız yere gelmeyişini hala unutmadım, benden çaldığın kayıp dakikalarımı da. Tüm o kayıp dakikalar hayatımın özetidirler kısaca bir araya geldiklerinde; çünkü onlar benim asla olamadıklarımdılar, o adamın sevgilisi ve akabinde karısı ve çocuğunun annesi ve olası güzergahlarımın nedeni ve akşam yemeklerinin kusursuz aşçısı. İyi ki de gelmemişsin, esaretimin bedelini ödetmeye kalkışırdım sonra sana hayatın boyunca. Tamam evlenelim ama sonsuza kadar evli kalabilmeyi başarabileceğimi sanmıyorum. Ama sonsuza kadar çocuk kalabilirim. Senin çocuğun. Hiç doğmamış. Böylesi kolay çünkü. Sen demiştin; “kısmete hizmet gerek” diye. Ben maharet sahibi olamadım her şekilde.

İnancın boyutları değişti. Rüzgar nereye götürürse, inançlar o yöne kayıyor, moda gibi. Bir kesim var-ben dahil-hayata anlam katmak için her şeye bakıyoruz, her yerde arıyoruz; ama bulaşmama gayreti içerisindeyiz bir yandan da. Lekesiz çıkmak zor çünkü bu inanç mücadelesinden. Her hayat bir ders. Her adım son adım olabilir, o son nefes gibi. İnsanlar uzlaşılamaz olduğundan oluruna bırakmak lazım çoğu şeyi. Yılan çıktığı deliği bilir, su akar yolunu bulur. Herkes gün gelir kendi doğru yolunu bulur. Yoksa zor, çok; yüzde doksan küsuru müslüman olan ülkeye yeni baştan İslamiyeti öğretmek. Pirler vardı, eskidendi onlar; bir Mevlana, bir Hacı Bektaş-ı Veli daha yok, olamaz da. Dirisinden medet umacağına, ölüsü huzur verir bazen insana. Söyle çekilsinler aradan, havayı daha da bulutlandırmadan. Sen müdahale et, sen yağdır taşları, sen engelle kötüyü. Daha önce yapmıştın, gene yap, sen kurtar ki, sebeplenmesin kimse.

“Kılı kırk yardım,
Sandım ki bizim eşeği sağlam kazığa bağladım.
Uğraşlar fayda vermedi
Bizim eşek arkasına bakmadan kaçtı
Anırtıları komşu mahallelerden duyulmuş arsızın.
Söyle benim elime ne kaldı?
Bir küçük paslı çivi.
İpi de boynunda beraberinde götürmüş eşek sıpası
Hala bekler dururum bizim keçiyi
Pardon eşeği.”

 ÇİZER: MOHAMMED ALİ KHALAJİ

SENİN KENDİ KÜÇÜK PRATİĞİN

image

Her şeyi bırakıp gitmeyi düşündüğünde, kim olduğu önemli değil bir insan sadece, sana, “Senin varlığın yeter” dediğinde yaşamak mecburiyetinde hissedersin kendini. Tek bir söz, tek bir kişi seni yaşatabilir. Dibe vurduğunda çıkartabilir. Tek bir kişi. Gerisi hiç mühim değil.

Yaşlılığın özeti: “Alışverişten geldim, yemek yerim, saat sekizi bulur nasılsa. Sonra da televizyon.” Hani ne zaman bitecek bu koşturmaca diyen bir zümre var ya çoğu genç nesil; alın size kısmi dahi olsa rahata ermenin sonuçları. Genel bunu yapıyor. Akşam üzerlerini sabahlara bağlayan saatlerin hesabını yapıyor. Üzerine de apartman ve/veya site yöneticiliğini ekliyor.

Sen dünyaya hazırsın da, o sana hazır mı bakalım?
O bu zulme hazır mı bir sor bakalım!
Değilse eğer git o zaman kendi sıradanlığında boğul.
Ya da dünyayı durdur.
Ya da bir başkasının hikayesinde başrol kap.

Mutluluk bu mu?
Hangisi?
En çok?
Var mı?
Telef etti attı, aratmaktan.
Geldi de ben mi göremedim?
Burnumun ucundaydı ben mi kaçırdım?
Yahut semtleri mi karıştırdı kendileri?
Tehdit etmiştim
Bana gelmezsen
Benim olmazsan

Oralı bile olmadı
Beni de böylece bıraktı.

“Şerefle bitirilmesi gereken en ağır görev hayat.”–> Tocqueville
Katılmıyorum. İçine doğmuş olduğun yüzyıl, çevrendeki tüm o şapşallar, hayatın, koşullar, imkanlar, imkansızlıklar, zaafların, çıldırtan vasatlıklar, birkaç sığ adam..

Arada dudaklarını gönder öpmek için. Yeter sanki kalan zulüm için. Benden şair olurmuş..

Zamanında ihtiyaç duyduğun her şeyin, her insanın lüzumsuz olduğunu anladığında hayat kolaylaşıyor sanki. Gereksiz büyütmüşüm ben seni..

Ben bir sürü sevgi sözcüğü yazdım.
Neden hep art niyet aradınız?
Sıradanlığınızı aşamadığınızdan olmasın sakın?

Yaşarken mi mutlu olmak istersin diye bir teste tabi tutulduğumu hayal meyal hatırladım. Cevabımı geri almak istiyorum. İrademin dışında gelişti ve daha cenindim. Zaten ben çıkmak istemedim. Zaten ben, ben olmak istemedim. Hayat bu, geçer dediler. Her yerde var o çok bilmişlerden. Nasıl geçtiğini bir de bana sorun. Ben sadece kanmış bulundum. Ben sadece gelmiş bulundum, ben sadece geçmiş bulundum. Nihayetinde ben sadece sevmiş bulundum. Kabahatim yok tüm bu olanlardan. Benim kabahatlerim başka. Saysam, geceden sabaha yol olurlar, yıldızlara ise merdiven.

Nereye gidersen git, safiyetinle git, acınla git. Karşı taraf tüm kapıları açacaktır.

Tüm Arap ülkerine gidebilirim. Nedeni mi? Araplar yapmacıksız tatlı dilliler. Lüzumsuz ısrarları geçse..

Her adımında arkandayım. İyiden.

İç sesim var ya, hep söyledi bana. Hep ama. Dinledim mi peki kendilerini? Hayır, sağırdım çünkü. Sağırlık geçici mi peki. Hayat gibi. İç ses var mı? Duyana, dinleyene var, her zaman. Kaç yaşından beri? Ben kendimi bildim bileli, bir kaç senesi var yok yani. Şu an dünyanın en önemli işini yapan en önemli insanınının da iç sesiyle, dünya sesi arasında sıkıştığını düşünürüm ben ne yapsam acaba, diye. İşi yüzüne gözüne bulaştırmadıysa dinlemiştir kesin.

Anlamazsın değil, anlamazlar.

Ben daha dayanırım.
Sen düşün.

Affet. Affet. Affet. Tanrım tek sen affet, yeter.

İman ölçer icat olmuş, mertlik bozulmuş. Ben buldum, çıkardım, koydum, ölçtüm benimkini. İmanım şapşallık boyutunda çıktı, kavram kargaşası içerisinde boğulmuş, lanet bir tekdüzeliğe sıkışmış bulaşıcı bir hastalık kıvamında bir şey kadarmış, şey.. şey.. -Söylesene ney?

Geçecek.
Ne istediğini bildiğinde geçecek.
Ölme de.
Dayan da.

Sekssiz yaşarsın, seksi düşünmeden yaşayamayabilirsin kanımca; orada bir bocalama olacaktır haliyle.

Nedendir, bilinmez.
Bir anda birinin meselesi oluverirsiniz.
Sizinle yatar, sizinle kalkar.
Küçük şeylerinize takar.
Sizin küçük pratikleriniz
Onun ulaşılamazlarıdır.
Kesin aşıktır.
Kanımca belli etmemektedir.

Yasak aşk önce suçluluk duygusu sonra özgürlük verir. Boş verirsin herkesi. Özgürlük kısmı budur. Acımsı suçluluğa, başıboş ve hoyrat bir özgürlük katar. Ahlaksılar da ahlaklı geçinirken, varsın bundan yargılan.

“Hayat boş” diyen büyüklerime inat
Her zerremle acı çekiyorum.

Birini züppelikten sevmediğin oldu mu?
Benim oldu.

Hayatın sana gelen kısmının bir kıymeti yok. Sen onun ayağına gittiğin kadarıyla varsın.

Görev başındaki polislerin tekayyüt olmalarına en az yirmi yıl var. Eylemciler o kadar yaşar mı, bilemiyoruz. Bu ne şiddet, bu celal! Ta ki öldürene kadar.

Bir boşluk olur bazen. Bir anda geliveren bir his. Kendini hiç hissedersin. Hayattaki her şey sen dahil, tüm uğraşlar hepsi boş gelir. Bir sürü şey yapacaksındır ama o yapacakların da boştur sanki ve kanımca en kritik pozisyon budur hayattaki. Ya yaşarsın gider, ya bırakırsın durur. Sana kalmış. Sadece sana. Bir hastalık düşün kendine, ölümcül olanlardan. Hasta yakının değil ama; senmişsin, tamam mı? Dolayısıyla ölümcül olan bu hastalık da senin. Senin bir parçan. Artık yaşamana izin vermek istemiyor. Yayılmak istiyor iyice. Bir kaç organı daha ele geçirse, zafer onun. Öl istiyor, yok ol istiyor, organlarını karıncalar gibi yemek istiyor. Düşman çok büyük ve kendince o da görünmez içinde. Ne yapacaksın bakalım şimdi? Çok az kaldı senin olan sona. Mucize filan da olmayacak bu sefer, senin seferinde. Çok pişman olacaksın kaçırdıklarına. Gene de ıskaladıkların var, biliyorsun. Her şeyi yapamadın. Her şeyi alamadın, reddettin, belki mahvettin. Pişmanlıktan iki katı efor harcayarak yapıyorsun şimdi her şeyi ama çok yorucu. Artık eskisi gibi değilsin çünkü. Gözlerini kapatmak ve dinlenmek istiyorsun. Uyumak. Çokca. Deli gibi. Galiba hapı yuttun hem tıbbi hem mecazi hem sürreal anlamda. “Mafoldun!” Ölümün tek korkunç tarafı bu; sınırsız isteğin ama sınırlı vaktin var şimdi, gel de kızma şu feleğe. Bir düşün sensiz bir felek, feleksiz bir sen. İyi bir ikiliydiniz halbuki onunla. Bu yaşa kadar vaziyeti idare etmiştiniz. Arkandan ağlamasın sakın sana ettikleri için. Seninki oyuncuydu da biraz. Lüzumsuz tasa ve endişe işlerdi içine. Mani olurdu aşklarına, azıcık kıskanç mıydı ne? Paylaşamazdı seni, delinin zoruna bakar mısın! Buldum işte sonunda, senin felek biraz deliydi, ondan savurdu seni sağa sola, oraya buraya, rahat huzur vermedi ki hiç sana. Şimdiyse huzura beş kala, can atmaktasın onu bırakmamak için, o da seni. O senin kaderindi, sen de onun. Akılsızlık ettin, sanki. Can yoldaşı olurdunuz bari. O seni hala sever bilesin.

ÇİZER: PAWEL KUCZYNSKI

YEMEK ve İHTİYAÇ MOLASI

SEVDA:

Yorganın içinde büzüldüm ve çıkmak istemiyorum. Saat sabahın beşi. Of Allah’ım ne olurdu haftanın altı günü çalışmak zorunda olmasaydım. Vardiya usulüne alışmak yeterince güç zaten. Bir hafta gececiyim, bir hafta gündüz çalışıyorum ve hepsinde de tek yaptığım eve gelip uyumak oluyor sonra da gün ya da gece hangisi var ise önümde bitiveriyor çabucak. Sonra gene sabah ya da akşam oluyor ve ben gene işe gitmek zorunda kalıyorum. Yatağımın içi sıcacık ve beni bırakmak istemiyor. Offf, ben de onu. Anam kalkmış. İçerden tıkırtıları geliyor. Sobayı yakmış olsa bari. Yorganım da bir adam gibi sardıkça sarıyor, tüm bedenimi. Kalk giyin, tak takıştır, buz gibi de akar şimdi musluğun suyu. Pazartesi bugün. Pazar ve cuma yoğunluğu olmaz ama olsun gene de. Boğazım ağrıyor dün yediğim soğuk manda yoğurdu yüzünden. Anonslara başlamazdan önce, boğazımı ısıtacak bir şeyler gerek bana. Anam sobayı yaktıysa eğer, kesin çayı da demlenmeye koymuştur üzerine. Bir bardak sıcacık çay. Bunun için bile yatağımı bırakmak istemiyorum. Hiçbir şey için yatağımı bırakmak istemiyorum. Uyumak istiyorum ben. Tek. Git şimdi hep aynı şeyler. Mehdi’lerin otobüsler vızır vızır. Hiç sevmiyorum o yılan gözlü oğlanı. Anam sorup duruyor var mı sana göre oğlanlar diye ama ben ısrarla yok diyorum. He ana, göz koyan da yok. Aman olmasın da. Hepsi oynaşmak ister, ciddisine gelen yok ki. Kimi bedava çay peşinde, çoğu evli, kuma peşinde. Ben hangine varam ki ana? Yok işte. İki yakamız bir araya gelsin diye çalışıyorum orada da, yoksa bir dakika durmam çıkar giderim. Ben de istemez miyim başımda kocam olsun, sıcak yatağım, bir de yanan sobam olsun. Bütün gün milletin ağız kokusunu çekmekten, anons yapmaktan iyidir. Bıktım. Anonslarım güzel gerçi, bakışlardan hemen anlıyorum. Anlar anlamaz masalarından kalkıyorlar telaşla. Mikrofonu çok yaklaştırmadan, yalayıp yutmadan, söylüyorum, akıyor sözlerim. Bir ara tertibat bozulmuştu da ne zorluk çektiydik. Çığırtkanlar gibi bağırıyordum ortalıkta. Masa masa geziyordum şarkıcılar gibi. Şükür onlar geçti de.. -“Tamam ana, kalktım sabret hele.”

—-.—-

-“Ankara istikametinden gelmekte olan 06.T.1985 plakalı Isıntur yolcuları. Otobüsünüzün hareket saati gelmiştir. Araçlardaki yerlerinizi almanız rica olunur. İyi yolculuklar dileriz.”
-“Ankara istikametinden gelmekte olan 06.T.1985 plakalı Isıntur yolcuları. Otobüsünüzün hareket saati gelmiştir. Araçlardaki yerlerinizi almanız rica olunur. İyi yolculuklar dileriz.”
-“Lütfen dikkat bir adet çocuk künyesi bulunmuştur. Lütfen danışmaya başvurunuz!”
-“Lütfen dikkat Van Turizm yolcuları için yarım saatlik ihtiyaç ve yemek molası başlamıştır. İyi yolculuklar dileriz!”

Hah geldi işte gökgözlü. Neymiş öğrenelim bakalım derdi. Sırıta sırıta geliyor salak. Yok yemem. Sen de zıkkım ye. Anonsum, işim var herhalde. Hem senin gibi gönül eğlendirmiyoruz burada. Boş boş. Şu kıza bak hele, ne gıcık yarabbim. Bir afralar bir tafralar, sanırsın dünyanın merkezi onun durduğu yer. Yakışıklı oğlanı da takmış koluna. Süs püs. Ben daha aynaya bakamadım. Sabah geçti, öğlen oldu. Acı çaylardan midem kasıldı. Şans işte. Ben biliyorum zaten, şu kaderime bak sen. Burada biraz daha kalırsam ya kahrımdan öleceğim ya da geri geri gelen otobüsün altında kalıp ezileceğim. İnşallah o gelsin çarpsın da, ben atmak zorunda kalmayayım. Yoksa babacığıma da kavuşamam. Şimdi bu salakların hepsinin bir babası vardır kesin. Hepsinin. Yok ben biliyorum ben kesin burada, oturduğum sandalyede öleceğim, benim değişmez tüneğimde. Sıkıntıdan patlayarak. Şu kızın da eteği güzelmiş.

“Adaletin nedir ki dünya?”

ZErİN:

Tek “r” ile, nüfus kütüğümdeki şekliyle. Sarsak memur yüzünden hepsi. Sorma bir de tanıdığıydı babacığımın, “zerin” diye yazıvermiş. Herkes “zerrin” der, demesine de, pasaportta sorun, nüfusta sorun, seçimde sorun. Dangalağın teki yüzünden ismimden ben de şüpheye düştüm kaç kere. Nüfusta o kadar ne işim var diye soracak olursanız, evliliklerim ve dolayısıyla boşanmalarım memurlarla pek sık haşır neşir olmama sebebiyet vermiştir diyebilirim ancak. Hatta dördüncüyü nüfustan bulmuştum. Ne hoş tesadüf idi. Sonuç mu? Dört koca, sıfır çocuk. Sonuç mu? Gene dulum, gene dulum. İlkinde gençlikten, hormonlar filan tabi aman vermiyor insana, süpürgeyle derler ya, o hesap. Evdeki hesap çarşıya uymayıverince kaldım yayan. Ama rahmetli babam dediydi, bu sümüklüden sana koca olmaz dediydi ama gençlik işte. Gençtik gene, duramadım çok. Taktım ikinciyi koluma. Komşunun şeyiydi, komşu-mun, komşu-muzun, babamların komşusunun kocası. Koşa koşa girdiydim koynuna, öyle de çıktım. Yazık oldu iki çocuğuna. Benden sonra daha birleştiler mi bilmiyorum. Bilmek de istemedim zaten. Rahmetli babacığım apar topar taşınmasaydı mahalleden, gene gelirdi haberi de. Karısı kapıya mı gelmiş ne, yuvamı yıktı körolasıca filan deyince, babacığım çareyi kaçmakta bulmuş. Bu adam hiç sana yarar mı a kızım dedi ve dediği de çıktı zaten. Yine, yeniden. Üçüncüyü bir gece polis koynumdan aldı götürdü. Meğer kaçakçıymış. Babam hırsızdan koca mı olur dedi, haklıydı da. Hapisten çıkamadan ayrıldım ondan da, dördüncü şiddetli geçimsizlikten. Bende geçinecek hal bırakmadı ki, ilk üç. Ondan da boşandım. En iyi bildiğim şey oldu bu da sonuçta. Hayat pratiğimi kocalar ve evlilikler üzerinden yaptım hiç istemeden. Babam sonuncusunu göremedi. Ömrü vefa etmedi. Bir gece uykusunda tık diye gitmiş, hiç sebepsiz. Hala burnumun direği sızlar. Hala babam derim, onca erkek geçti. Ben tek babamı sevdim. Canım babacığım. Bir tek sendin bana iyi davranan.

—-.—-

Bu kaçıncı mola? At arabası mübarek! Belediye otobüsü gibi her yarım saatte bir mola. Söyledim de hıyara. Yok yaşlı çokmuş, yok tuvalet molasıymış. Tüm çişi gelenler bir arabaya toplanmış mübarek. Neyse neyse.. Bıktım, yoruldum ben artık elaleme dert anlatmaktan, bu son ama bir daha bu firmayla uzun yola çıkanın.. Bir ıhlamur söyleyeyim de sinirlerime iyi gelsin bari.

Ihlamurumu içtim, tuvalete gittim, otobüste otur, dinlencede otur, bastılar yemin ediyorum. Şu adamlara bak, şu tiplere, bunlardan da koca olacak güya. Kılıksızlar. Kafalarında takke, topuklarına basmaktan ayakkabılarının gerisinin derisi kıvrılmış. Hoş deriyseler tabi. Avrupa böyle mi ya? Adamlar heybetli, zevkli, çağdaş, modern. Denize bakmış gibi oluyorsun, adamların gözlerine baktığında. Pırıl pırıl, berrak bir su gibi. Şuna bak şuna. Bıyıklarından çorbanın yağı akıyor. Tuh pis. Bizden adam olmaz. Bizden bir şey olmaz. Anadolu hala aynı Anadolu. Kadınlar şalvar, adamlar yumurta topuk, kaytan bıyık. Sarkık memelerinize kaytan bıyıkları sürter sonra da bir türkü tutturursunuz, tombul tombul diye. Ne asap bozucu yer burası.

—-.—-

-“Anhara’ta gevjen zıfır de bin dokazyüzzeksenbes pilakalı Ikkswjsk yolcuları. Otobüsünüzün hareket saati geçjmiştir. Lütfen yerlerinize. İyij yolculuklar.
-“Anhara’ta gevjen zıfır de bin dokazyüzzeksenbes pilakalı Ikkswjsk yolcuları. Otobüsünüzün hareket saati geçjmiştir. Lütfen yerlerinize. İyij yolculuklar.”
-“Lütfjen tikat bir adet hocuk hunyesi bulunjmuştur. Lütfen tanışmente başvurunuz.”
-“Lütfjen tikat Zereflihochisar’dan gelmiş olan otobisümüz ijin yerim sattlik ihtiyaç ve melesi bajşmıştır. İyi yolculuk.”

Aa ne diyor bu ayol! Nereden geliyor bu ses, bu anons bize mi, nece konuştu bu şimdi? İçmiş mi ne? Turist var sandı herhal, rusça mı yaptı ki anonsu? Hah şu kadınlar bizim arabadan, onlar da şaşırdı vallahi. Kimse bir şey anlamadı ki, yarım saat oldu mu, unuttum ben de kaçta bindiydik, kaçta indiydik acaba otobüse? Gidip sorayım ama anlaşabilecek miyim acaba bu kızla, anonsu böyle ise, konuşması nasıl olur ki? Süsü püsü de tammış. Bak sennn.. Suratı bir küp boyaya düşmüş, saçlar da bülbül yuvası, süse püse ayırdığın vaktin bir parçasını anlaşılır bir Türkçe için harcasaydın ya, a şapşal kızım benim. “Kızım, ben senin yaptığın anonstan bir şey anlamadım. Mikrofonu ağzına sokmadan yap bir dahaki anonsu bari.” “Hiç söyleyen olmadı mı bunca buradasın sen, kimse bir şey anlamamıştır, çok otobüsler kaçıran çıkmıştır burada.” “Yok çıkmadı mı? Şansa bak sen. Ben aptal diyorum bu millete, hepsi benden akıllıymış, bak sen şu işe!”

“Hayatın sana gelen kısmının bir kıymeti yok. Sen onun ayağına gittiğin müddetçe varsın. Hazır bir şey yok bu dünyada. Dünyayı değiştirmek gerek, kendi hayatıma bir anlam katmam gerek. Bir an önce buradan uzaklaşmam gerek, şu otobüse binip gitmem gerek. Tüm iplerimden kurtuldum sonunda, dağılarak uzaklaşmam gerek.”

MEHDİ:

Hah orada durup durur bizimki. Bir havalar, bir afralar tafralar sorma gitsin. Sanırsın kraliçe bu tahtında kurulu, bizlerse gariban halk. Uykusunu alamamış belli, esneyip durur. Biraz kilo almış sanki. Etlenmiş beli bacağı sanki. Eteğini çekiştirir durur, sığışamaz olmuş belli. Belli belli. Beni gördüğü gibi çevirdi kafasını. Havalarını yerler senin kız. Biz buranın gediklisiyiz, sana ne oluyor daha dünkü çocuksun sen. İnat olsun gelecem yanına, inat olsun dikilicem tepene, inat olsun bakacağım gözlerinin içine dik dik. Hele önce bir lavaboya gideyim, saçımı başımı bir yoklayayım önce. Eşek sıpası, ne de güzel bakarsın, sabah sabah aklımı çaldın kız benim.

—-.—-

“Evet abi, motordan sesler geliyor, evet..” Mehdi, hem kendinin, hem diğer firmaların ekipleriyle beraber oturmuş yemek yemektedir. Manda yoğurdu var mı diye sorar garsona. Bugün yoktur. Gebelerin yiyemeyeceğini konuşup gülüşürler kendi aralarında. Mehdi’nin yoğurt alay konusu olur. Onunsa umurunda değildir dünya. Aklı fikri anonsların billur seslisindedir. Ne de güzel okumaktadır anonsları bal gibi, şeker gibi, nameli nameli sanki şiir okur gibi, yavrum benim. Gözü olanın gözü çıksın inşallah. Kimseye yar olma benden başka. Çayını da yudumlarmış. Bak bak. Buradan izlemesi en güzel. Tam böyle, buradan. Göz göze geleyim hele, Kıvanç bakışımı atacağım ama, hah yakaladım sanki. Tuh rezil oldum aynı anda çorbayı içeceğim diye, akıtıverdim üzerime. Gördü mü ki, yok görmemiş belli. Yoksa iğrenerek çevirirdi başını. Sevdan yaktı beni. Ne var sende bilmiyorum ama bana tüm dertlerimi unutturuyorsun. Bütün gün ağız kokusu çekilmez başka türlü. Günde on posta indir kaldır katlanır masayı açışıma, soğuk sıcak ne alırsınız sorusunu dilimde tüy bitesiye kadar tekrarlayışıma, uykudan gözlerim kapanırken şoförün dalmasını engellemek için ordan burdan çene çalışıma ve artık konu bulamazken en sonunda bizim köydeki ineklerle ilgili nenemin hikayelerine gelişime, türlü çeşitli şaklabanlıklarıma, adam yerine konmayışıma, şoför olamayışıma, ehliyet almaya para ekleştiremeyişime, tüm çektiklerime, babasızlığıma, iş olsun da diye amcamın beni bu işe sokuşuna, yıllarımın tüysüz bozkırlarda geçişine, geceleri uyduruk otel köşelerinde yorgunluktan sızışıma, çoğu defa ona bile fırsat bulamadan gerisin geri bitap dönüşlerime, bütün bunların üzerine de asgari ücret alışıma ve ev geçindirmek zorunda oluşuma tek ilaç olan senin o süt gibi bacaklarının hayali olmasa dayanamazdım, inan buna. “Hoop, oğlum gözlerin doldu lan, ne oldu? Anan mı hasta gene?” “Yok abi, esnedim anlamadan, uykusuzum çok, bizim ufak hastalandı gece gece, iki küçük olan, sabahlattı hepimizi.” “Geçmiş olsun!””Geçmiş olsun, senin de zor be Mehdi, neyse koyulur elbet sonunda yola hale. Üzme tatlı canını.”

” “Hayat boş!” diyen büyüklerime inat her zerremle acı çekiyorum be abi.”

—-.—-

Otobüsün kalkış vakti gelmiştir. Gelen geçer, konan göçer. Sarı oğlan gel gel yapmaktadır otobüsün arkasından. Yolcular çoktan yerleşmiş, sayım yapılmıştır. Otobüs tüm azametiyle park yerinden çıkarken, yerine başkaları gelmektedir yemek ve ihtiyaç molası için.

AŞK MI?

image
ÇİZER:PAWEL KUCZYNSKI

AŞK MI?

rığas ?nısım
anas muroyid
ines muroyives
uno liğed
İnes
neden ineb nusroyımalna
ineb esmik liğed, nes
ket nes
esyen
!rev şob

Bir şey anlamadan inatla satırları okudunuz. Anlamamanız çok normal çünkü tersinden düşünerek yazdım, aslında düşünmeden yazdım. Ben de çok bilinçli değildim yazarken. İlişkilerde de bir süre sonra aşk denen büyü ortadan kalktığında ve ilişki iyice yıpranmaya başladığında aynen böyle esrarengiz olmaya başlayıveriyor karşılıklı argümanlar. Hani tabiri caizse akım derken.. Yakınlarda bir şifre kırıcın da yoksa yandın ya da bakmakla yetinebilirsin tek. Biraz daha ileri gidildiğinde yani taraflar birbirlerinin hayatlarına müdahaleye başladığında eğer kendilerine çeki düzen vermez iseler vahim sonuçlar doğabilir(dakikasında bilmiş bir ilişki uzmanına dönüştüm, hani şu sizi ve önü arkası engebeli ilişkinizi kurtarmayı vaat edenlerde,-ilişki kurtarmak için bir başka insana para ödemek noktasına geldiyseniz zaten o ilişki bitmiştir ve bu konuda muvaffak olan bir çift tanımadım daha ama gideni çok duydum).

Her neyse adına aşk denen pratikte basit, teoride karmakarışık hissin tekrar tekrar girdabına girebilmek için gözlerini dört açıyorsun nihayetinde. Ama kırk duyun olsa, kırkı da açık olsa; bulamayabiliyorsun o hissi bir daha. Çünkü tekrar benzer derinliğe inmek çok zor ve hayat böyle daha kolay sanki. Bunu anladığın gün hatırla beni sadece. Tercihinle kabul ettiğin yenilgilerden, mağlup ayrılmazsın. İçinde birikmiş olan isi temizle önce. Sobanın içinden kürekle çıkardığın kurumları karların üzerine bıraktın. Nasıl rahatlık değil mi, sanki omuzlarından kalkan yük gibi; seni yatağa seren gribinin son öksürüğü ciğerlerini açıverdi. Merak etme verem değilsin. Kanın damarlarında akmaya devam edecek, ağzından gelmeyecek. Hem bak, daha rahat nefes alıyorsun artık. Daha normal algılıyorsun artık çevreni. Tek gerekense teselli. Onu da bulursun nasıl olsa.

—-.—-

Aşkı başka şehirlerde ararken kendi biricik aşkın olan şehir hangisi diye düşündün mü hiç? Kiminin aşkı doğduğu şehirdir. Kanına girmiştir evvel erken, ne yapsa söküp atamaz içinden ilk göz ağrısını. Nereye gitse o. Her şehir olabilir bu, farklı ehemmiyetlerde.. Kimisi yeni yetmeyken tutulduğu çocuğu unutmaz ya hani, şu kısa pantolonlu ya da şortlu olanı ama muhakkak bacakları çırpı olanı; bu şehir olsa olsa güzel bir sahili olan, balıkçı barınakları ve kıyı boyu restoranlarla bezeli bir siluete sahiptir ve akşamları içki kokar sokakları, balıkçılar ağ atar durmadan. Bazı şehirler kalpsizdir, döne döne delirtir adamı. Bazısında bir Bektaş yatıyordur bozkırın orta yerinde, gittiğinde huzur bulursun. Bazısı öfkelidir tüm dünyaya. Bazısı bir dağın ardında gizler sırlarını; eteklerinden toplarsın sana kalan aşk kırıntılarını. Bazısı naiftir ve sevecen, bazısı aksi ve kök söktürür sana. Zevk alıyorsan başka tabi. Gece gündüz dön dolaş dur sokaklarında naralar ata ata. Tutkun acın kaynaklıymış, anlamış oldun. Ne şehirler, ne ülkeler çare değilmiş buna. Sen sadece bağlanmak, sen sadece tutunmak istedin ona. Bittiğinde düşün bakalım uslu uslu mu yoksa usul usul mu gireceksin bunalıma?

Hep mi bir zalime, bir alçağa, olmadı hovardaya tutulur insanlar? Hep mi uygunsuz şehirlere bağlanır insanoğlu, ayak diretir onda? Sakın bahanen olmasın ona atfettiğin kötü huylar yahut kötü sıfatların çekiciliği hoşuna gitmiş olmasın? O şehre sordun mu hiç senin hakkında ne düşünür diye? Belki sen zalimce sevdin, sendin alçak ya da fingirdek olan? Yüzün kızardı. Fingirdemiş olmalısın. Kesin fingirdedin. Offf.. Bir şehri başka bir şehirle aldattın değil mi ve adını çıkardın giderken. Nasıl yaparsın böyle bir şey? Bak başkalarının aşkına! Orhan Pamuk’un İstanbul’u asla fingirdek değildi, sanki tevazu ardına gizlenmiş birazcık şirretlik vardı ama fingirdek asla; Balzac’ın değişmez oyuncağı Paris’in namussuz sokakları bile fingirdek değildi. Senden bir şehir bile olmazmış. Anla bunu. Yan şimdi emi! Bittiyse konumuza dönelim. Bitsin söv kendine, ister döv kendini. Bence kırbaçla. Ama sonra. Dakikalarımı harcatamam sana bunca. Çık kafamdan. Yoksa anlaşılamadan ölüp gideceğim. Balzac bu lafın kadınların olduğu kadar, yazarların da söylemi olduğunu söylemiştir. Haklı sanırım.

—-.—-

Artık unutulmaz aşk filmlerine rastlamak çok zor. Çıksa bile tek tük ve yeniden yapım çoğu. Geçmişten gelenlerle yetinmek zorundayız. Hani şu sevip kavuşamayanların hikayelerinin anlatıldığı melodramlar bahsettiğim.

“Tahir ile Zühre”, “Romeo ve Juliet”.. tüm bunlar benim hiç sevmediğim, iki taraf katili belleklerin ürünü olanlar. Shakespeare “Romeo ve Juliet”te kah zehir kah hançer yardımıyla iki seveni de katletmemeliydi; biri hayatta kalıp katıla katıla ağlamalıydı burnunu çeke çeke. Bunu da en iyi Adele yapabildi bir Kechiche filminde. Geride kalana(ölü ya da diri) hayat kahır olurken, biz de keder içinde kalmalıydık. “Brokeback”de Ennis Del Mar’ın Jack Twist’in ardından ağladığı gibi. Montague ve Capulet denen iki sülanenin(Romeo ve Juliet’teki kız ve erkek tarafı olurlar kendileri) gözyaşları kimin umurundaydı? Kime ne ki iki aptal sülaleden? Biz acının taraflarını sahipleniriz, taraftarlarını değil. Ve nihayetinde az ya da çok ama kuvvetle muhtemel çok, biz en çok en çok acı çekeni severiz. Mağrur belleklerimiz en çok onları hatırlarlar. En çok onlara saygı duyarlar. Merhamet önce kendi içinden doğar.

—-.—-

“Beni öldürsen
Gene seni severim”

“Uzaktan
Daha güzel
Seni sevmesi”

“Öldüğümde beni
Cam bir tabuta koyup
Asla gömmemeyi
Teklif etmiştin”

“İstediğini yapmakta serbestsin
Dilediğin gibi olsun bundan sonra her şey..”

“Ama lütfen, son bir kez nefesimi kontrol et sakın diri diri gömme beni, çok korkarım bilirsin.”

Kimsenin, böyle bir edimi gerçekleştirecek bir zalimin eline düşmemesi dileğiyle..

GAGAVUZYA:

image

Bir arkadaşımın ülke biterse eğer (aklıma getirmekten itinayla kaçındığım ama olası manzara post-apokaliptik filmlere ve kitaplara benziyor; son kaynakları yediğimizi hayal ediyorum  ya da son kertede birbirimizi; yahut kıçımıza bir tekme yedikten sonra sınırdışı edildiğimizi düşünüyorum; ama bu en yakın sınır mı olur yoksa son yemek gibi son bir şans tanınır mı gitmeden bilemiyorum); gidip yaşayabileceğimizi düşündüğü yer. Kendi kendine planlar yaptı sanırsam ya da çok fazla belgesel izledi ya da ülkesinden ve geleceğinden umutsuz çoğumuz gibi-çoğumuz kadar; ama bir yerden bu Gagavuzya hadisesini yakalamış aklı evvel arkadaşım. Hiç aklıma gelmez. Bravo valla. Ben egzotik Sahra, Sokotra Adası, çöl iklimi, matrak Araplar(evet aslında dünyanın en eğlenceli olabilecek ırkının üzerinde fi tarihinde başlamış olan kavim savaşları bir kabus gibi çökmemiş olsaydı ve kah etnisite kah geri kalmışlık bunca semerleri olmasaydı dünyanın en eğlenceli insanları olduklarına kesinlikle hemfikirim), teslimiyet, boşvermişlik, salt inanç ve az kuşku dolu ilkel bölgeler sayıklarken; biz Türkleri çok seviyorlarmış diye yaşamak için-ne olur ne olmaz diye-Gagavuzya’yı seçmek ve o doğrultuda planlar yapmak ve giderken beraberinde yaşamak için seçtiği insanlara da telkinlerde bulunmak Gagavuzya için. Gagavuzya ya!

image

Küreselleşme insanların kafasında çığırlar açabiliyor. Artık eskisi gibi değil her şey. Anadolu seyahatlerimde inip bindiğim arabalarda her on dakikada bir karşıma çıkan Yunus Emre buradan geçti yazılarını hatırlıyorum da, bizim motorlu araçlarla on dakikada teptiğimiz yolu at-eşek-merkep üstünde olmadı yayan olarak tepmenin güçlüğü asırlar sonra Emre’lerin ve benzerlerinin zahmetlerine bir övgü olarak hatırlanmayı hak ediyor.

Bir uçağa binip gitmekle başlayabilir bir gün her şey; yeter ki o cesareti kendinde bul, yeter ki iste, çok iste, olur.

Sevilmek ne olursa olsun daha çok sevilmek ve akabinde kabul görmek. Bunun için bir iç savaş çıktığında yahut sınır dışı edildiğinde seçtiğin ülkede sevilebilinir olma ihtimalini düşünmek. Dil, Tarih ve Coğrafya’nın önemi burada ortaya çıkıyor. İnsan önce doğduğu ülkenin, bölgenin coğrafi yapısıyla şekilleniyor ve hatta komşu coğrafyalarla ve ne kadar çok değişik coğrafyayı görür ve tanırsa o kadar çoğalıyor hayatta. Sonra diliyle karışıyor hayata. Dilin yok olduğunda aidiyetin bitmiş oluyor. Seni sen yapan şifrelerin bir kıymeti kalmıyor artık. Tarihse ne gidip görmek, ne de onunla konuşabilme şansı tanıyor sana. Sadece okudukların kadar var. Tarihçinin sütüne havalesin nihayetinde. Tarihçiler geçmişte yaşanılanlarla geleceğin inşasında bir köprü görevi görürler. Köprünün ayakları çok sağlam olmalı ve harcının içinde kendi de yoğrulmuş olmalı, bazen bir duvar olmalı o harca bulanmış.

”Kitaplarını okuduğum tarihçilerin bir fenomen olmuş olması gerekiyor onlarla ilk defa karşılaşıncaya dek.”  diyen insanlar tanıdım. Her nesil bir öncekini gözünde büyütür belki ama tarihçilerin tarih isminin eskiliğinden gelen bir kuyrukları var ve onlardan yaşlı yazmaları isteniyor ve yaşlı olmaları. İlber Ortaylı’nın gençliğini hayal bile edemiyorum. Hatta yaşlı bir bebek olarak doğduğunu hayal ediyorum. Daha da ileri gidecek olursam  Kanuni ve Fatih kavuk ve sakalla doğmuş olmalılar. Arkadaşlarımın ortak kanısıysa şu; aynı kodlar üzerinden yürümeliyiz başından diyorlar. Yani herkes kendi dilediği tarih yazılsın istiyor. Kamplaşmanın ve zıtlaşmanın tabiatından iyisi mi objektif olmak adına yabancı kaynaklı tarih kitapları okumalı insan eğer çok merakı varsa.

Tarih denen ürkütücü ve aslında bilinemez zamana saplanıp kaldığında ise, intiban güç olabiliyor şimdiki zamana ve hayat sürekli olarak o sever, bu sevmez, bunun ölçüsü bu, şunun ölçüsü şu kadar diye geçmiyor. Her baba farklı miktarlarda sever ama öz, ama üvey. Kimisinin verebileceği sevginin bir limiti vardır. Daha çok sevgiyi gösterecek kolları kısadır, aklı yavaştır, kavraması zayıftır ya da zalimdir hem tabiatından, hem iklimden kaynaklı. Sadece yaşamalı bir iklimde, bir mevsimde, bir coğrafyada. Ancak zamana sıkıştığında sonsuz olabilirsin. Irkların sonsuzluğu yok, sadece devamı var. Değişmezliğin olmayacağı gibi. Senin ortak ya da değil geçmişinden gelen öfke kaynaklı, o ölçüde, o kadar, ben de sevemiyorum seni diyebilir bir gün birisi. “Senin sevmediğin kadar, ben de sevmiyorum seni.” diyebilir sana. Ne diyeceksin o zaman? “Hadi vur beni. Yoksa ben mi seni..” mi? Tek şey düşünmeli insan birileri yazsın diye yazılır yazgılar ve sen değilsin aslında yazan, tek kabahatli bilinçaltın. O istedi sen yazdın, o istedi sen yaptın. Suçlu yok, suçlu aramamalı. Minik ellerdir hayatı en iyi kavrayan, umudun ne olduğunu bilmezden önce bir bebeğin sabırsız büyüme gücüyle dolu içgüdüsel yaşam enerjisiyle tutunmalı hayata. Yoksa hep aptallar mutlu, sakın tasalanma. Bir gün, bir gün ama gidilip görülmeli Gagavuzya.

Cuma akşamı, 2014 Kış Olimpiyatları açılış törenine denk geldim Soçi’deki. Bir sürü ülkenin geçmesini bekledim. Türkiye’ye sıra gelmesi için. Bir sürü mutlu zıpır bayrak sallıyordu. En coşkulu ekip Amerika’nındı. Bizse altı sporcuyla katılmışız sadece. Olsun. İnsan bayrağını görünce gururlanıyor. Kırmızı kırmızı. Gagavuzya filan işin şakası. Yaşarsın ve dönersin kendi memleketine eğer üzerinde yaşayacak topraklara sahipsen. Her şeyden vazgeçmiş, bir daha dönmem asla onca manyaklığın ortasına desen de dönersin gene tıpış tıpış. Yapma. Sevimsiz politikacılarına rağmen doğduğun topraklar bunlar, zaten politikacılar her yerde aynı. -Hep sevimsiz yahut yapmacık olmayı başarabilmişlerdir kendilerince-. Senin gerçeğin bu, bayrağını seversin, hep sevdin. O kadar değil. Bunun fena bir tarafı yok. Kim demiş?

Bu sene kimse bana oy attıramaz. Kimseye dalkavukluğa seçim sandığına gitmiyorum. Milletini düşünen yok. Hepsi suçlu. Otursunlar birbirlerinin kasetlerini dinlesinler, filmlerini izlesinler ve mevcut vaziyetlerini idare etsinler. Kurunun yanında yaş da yanar bazen. Zahmet edip, gidecek olsaydım BDP’ye verirdim, inadım inat kıçım iki kanat. Bir onlar var davalarına sadık olan çünkü.

YEMEK & KÜLTÜR:

Fırsat bulduğumda severek ve şaşırarak okuduğum tek dergim kendi kültür hayatımdaki: “YEMEK ve KÜLTÜR” Artık sizin de. Sürreal-benim için- yemek isimlerine(Hılındor, Kurutlu Kelem Çorbası, Mannama, Hasbeli Aş, bunlar son sayısından), tariflerine(çok pişirilebilinir tariflerdense, nasılsa yapamayacağımı bilmenin verdiği hazla sayfaları gönül rahatlığıyla karıştırmanın olağanüstü gücüyle nefs kontrolümü yapabilmenin kolaycılığını sağlaması açısından) ve malzemelerine(5 adet kurut, 2 kg. yerli kelem, 100 gr. gilgil unu, 1 adet Doğu Anadolu tandırı, 1 adet küp, aynı bölgede yumurtlamış 10 adet “serbest” gezen tavuk yumurtası ya da 500  gr. Bölgedeki köy değirmeninden buğday unu ya da 3 litre yeni doğum yapmış ineğin ilk sütü-ineğin yüzü gözünüzün önüne geldi değil mi, yoksa memeleri mi sütle dolmuş ve sağılmayı bekleyen?-Ben kendimi o köydeki evin bahçesinde, bir naylon taburenin tepesinde, ayağımda naylon terlikler, içinde yün patikler, başımda yemeni, kovayı ılık gelen sütle doldururken hayal edebiliyorum ve hoşuma gidiyor bu her şeyi telaş etmeden yapabilen hayvanın sakinliği ve bana açtığı serveti) ve her şeyden önce bu yöresel tatların hikayelerine; ayrıca beslenme ve kültürle alakalandırılan yemek yapmanın ve saklamanın  kültürel kodlarına ve bunların altında yatan alt metinleri hakkında bir fikir edinmemizi sağlayan(saklama kültürünün kökeninde yatan korku ve kıtlık olgularına, soyun devamlılığını, dolayısıyla süreklilik sağlama nedenlerini ve kadın ve mutfak arasındaki köklü ilişkinin saklama boyutunun kadının genetik kodlarında aranabileceğini de ekler yazarı) yazılarına, aynı anda bir çok kültürün etkileşimiyle sentezlenip ortaya çıkan harikulade mutfağımıza selam gönderisine, zevkli konularına ve her ay karşıma çıkan ve kimi zaman nostalji yaşatan ufuk açıcı yazarlarına(2001 tarihli hiç eskimeyecek bir Murathan Mungan yazısı barındırır “Buz ve Peçete” isminde “Soğuk Büfe” adlı kitabına dahil ettiği) ve yine son sayısında Mario Levi’nin hiç aklımdan çıkmayan bir cümlesine istinaden beraber yaşadığı gelinini mutfağa sokmayan babaannesinin güçlü nedenine; yani gizli iktidar savaşına.. “Yemek yapan kişinin elinde iktidar var aynı zamanda.” Mario Levi.

http://www.yemekvekultur.com/

—-.—-

Kim yaptı ilk tohumu?

diye sordu küçük ağaç.
Bana bir bakın,

Ufacık bir tohumdum
Saklıydım derinlerde

Öte bir dünyadaydım
Bilmezdi beni ne gündüz ne gece

Çiğ suyunu içtikçe içtim
İçten içe büyüdüm

Kök saldım
Filiz verdim

Güneşle oynadım
Rüzgarla dalgalandım

Yıkandım yağmurlarda
Kudret kazandım

Ama büyüdükçe gün be gün
Hep bilmek istedim

Tohumumu kim yaptı
ve içinden beni dışarı kim saldı?

Söyle bana küçük dostum
Kim yaptı ilk tohumu?

Küçük çocuk önce bir kahkaha
ardından bir cevap patlattı

Seni küçük budala!
Tanrı gelmez mi aklına?

Beni de o yaptı,
Seni de o yaptı.

Sabancı Üniversite’sinden Prof. Dr. Selim Çetin’in kaynağını tam olarak belirleyemediği ama tohumu anlatırken sıkça kullandığım dediği bir anonim şiir “Kim yaptı ilk tohumu?”. Ben “Yemek ve Kültür” dergisinden alıntıladım. Şu fasulye deneyim geldi aklıma sonu hüsranla biten, çürüttüğüm mahsül. Benden anne de olmazmış, bir fasulyeyi bile öldürmüştüm ben. Bundan sonra başkalarının mucizelerine tanık olabilirim ancak. Yıllar sonra belki yüzyıllar “Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan?” sorunsalına kendimce getirmiş olduğum cevabım; neyin nereden ve kimden çıktığının mühim olan kısmı hangisinin buna daha çok değeceğinde yatıyor sanki. Bazen o tavuktan çıkmaktansa, kabuğumda çürüseydim keşke; dememeli sadece.

—-.—-

“Çıplak fotolara bakmak gusulü götürür mü?” diye google’a yazıp karşısına ikinci sırada çıkan sayfamı gördüğünde uğradığı hayal kırıklığını başka sayfalarda telafi etmeye çalışan insana sesleniyorum. Burası diyanet değil maalesef. O fotoğraflar ne götürür ne getirir bilemem ama diyaneti böyle şeylerle meşgul etmemeli. Bana sorarsan bu tür sorunların altında yatan nedenlerin cevapları için Dr. Haydar Dümen’e bir göz atmanda fayda var derim. İnsanın ufku genişliyor, neşesi geliyor, moral buluyor. Karartma içini, bozma moralini. Hem teselli bile bulursun belki sayfasında. Yeterli ve kaliteli ses rengine sahip olmayan kuşlar, epik ve lirik bir anlatım, doz aşımına yol açmadan oluşturulması gereken fantezinin hesaplanmasında yardımcı olacak iksir kıvamında ölçüler, doğru ve yanlış kullanım üzerine prospektüs sayılabilecek ve literatüre geçecek açılımlar.. Bir gün çok mutsuzken kahkaha atmak istediğinizde açılmalı, okunmalı. Bir kahır bir kahır hayat geçmiyor. Güldürmek en zor zanaat ve Dr. Haydar Dümen bunu başarıyor kanımca.

TATSIZ

Beni çağırdığın hiçbir ismim
Hiçbir makalenin konusu
Hiçbir yemekteki hiçbir baharatım
Tatsızım
Beni oralarda arama.
Beni ismimle çağırma
Bulamazsın çünkü
Olası köpeklerinin isimlerini düşün
Çok istersen
Birinden biri olsun adım
Kabul
Sevdiğin şarabın rengi dilimin rengi olsun
Kanım
Unutmak için içiyorsun
Küskünlüğünü biriktirip
Sonradan çözülüyorsun
Beni üzme ne olur
Kederden ölünmeyeceğini söyledi doktor
İçime su serpilmedi
Tanrı sana seni vermiş
Yetinmeyi bil
Şehirler ülkeler çare değil yalnızlığına
Ne arıyorsun daha
Seni sevecek tanrılar mı?
Tanrılar seni aramazken
Vazgeç
Giderken kendine yakışan bir suç işle
Ve öyle git.
Kasım ayı ölüm ayıydı
Ben ölüyüm
Şimdiden üç aylık.

—-.—-

Ölmemesi gerekenler erken ölür hep. Uzun yaşayan politikacılar halktan çalıyorlar sanki. Onlar da veriyor. Halk onlar.

—-.—-

En kıymetli öpücüğünü kime saklarsın? ==> Saklayıp da vermeyeniniz kaldıysa.. Bunun için ya çok genç olmalısın, ya çok sevgisiz, ya çok umutsuz, ya çok pasif. Ya çok gereksiz bir anda ortaya çıkıverirse ve utandırırsa seni? O an yönlendirecek tüm hayatını sen farkında olmasan da. Tek bir öpücüğün peşinde ne hayatlar soluyor bir bilsen. Amma da kıymetliymiş enikonu bir öpücüktü hani?

—-.—-

İnancımı sorguluyorum. Kendisine gıyabında kastım var. Beni bazen ortalık yerde yapayalnız bırakıyor. Kafam meşgulken uğramıyor, neymiş efendim rahatsızlık vermek istemezmiş. Ne zaman belaya bulaşıyorum, hemen çağırıyorum gelmesi için. Milyarlar içinde beni buluyor. Bu büyük bir başarı ve takdir edilmeli. Ediyorum. Nankör değilim. Ama sonra gene çok işim oluyor ve ne zaman gene burnuma kadar batıyorum, panik halinde çağırıyorum tekrar ve bu tekrarlar ben ölene dek bu sıklıkta ve şaşkınlıkla sürecek sanıyorum. Bile isteye dünyaya getirdiğin tüm çocukların başına bela olmuş ve sen ara ara da olsa yoklamaktasın tek tek. Çok cesursun ve yenilmez ve iyisin. Ben olsam hepsine küsmüştüm tek tek, tövbe etmiştim dünyaya getirmeye, aynı hataları tekrar tekrar görmemek için. Bense ne çok adilim, ne çok sabırlı. Bırakıp gitmiştim hepsini bir başlarına bu dünyada. Gayp bundan iyi demiştim. Uzaylılar beni insanoğlundan daha iyi anladı demiştim. Çoktan ben herkesi terk etmiştim ve gitmiştim. Sen hala duransın. Bir yerlerde bekleyensin.

Sabrın, dilim olsun.
Kalbim, evin olsun.

—-.—-

Ahmak ıslatan türde bir yağmur çeşidinin altında bön bön sağıma soluma bakınmaktan saçak altı bulamamış kedilere döndüm. Silkinesim ve derime işlemiş tuzsuz yağmur suyunu atasım var ama çok fena yanlış anlaşılmaktan korkuyorum. İçgüdülerim arasında yer alması gereken “kendimi koruma içgüdüm” gerilerde yer alıyor sanıyorum. Benden kedi bile olmazmış.

—-.—-

Etrafımda çok fazla dangalak çift var. Hepsi değil ama; büyük bir kısmı(Alındıysan sen de onlardansın, en büyük düşmanın olarak görüyorsun şu andan itibaren beni, saçmalama düşmanınım ama en büyük biraz fazla olmadı mı?). Yaptıkları dangalakça hamleler, gelecek korkularının koroda ulumaya dönüşmüş halleri(gelecek kitaplarda yazılı, korkulacak olanlar da yazıldı), saçma sapan beklentileri(beklemek yaşlandırmaktan başka işe yaramıyor).. Ben hep sevip de kavuşamayanları sevdim. Onlarınki plansız gerçekleşiveriyor. Spontanenin büyüsü.

—-.—-

Beş dakikalık keyif keyiftir.
Valla.

—-.—-

“İçinde küçük bir tane olan büyük bir paket.” Kanaması olan karısını hastaneye getiren bir kocanın “Bir Bergman Filminde” ağzından çıkan bir cümleydi sadece. Çıkacak olanı tavşanla karıştırıyor gibiydi.

—-.—-

Züppelikle hiçbir iş yürümez; aristokrasiyle evet, bürokrasiyle kısmen.

—-.—-

Annemi anlayabildiğim yaştayım anne olmadan.

—-.—-

Bundan sonra hikayeler yazacağım. Başkalarının hikayelerini. Yaşanmış ya da yaşanmış olması muhtemel. Şimdilik benden bu kadar. Affola. Sıra başkalarında. Bu ülkenin dışında. Gelen geçer, konan göçermiş. Ne yaşamış olduğumu daha yeni yeni anlamış bulunmaktayım. Bir beden var ve onun içinde bir güç. Ruh, akıl, içgüdü, vs. Bunların hiçbirisi başka türlü açıklanamaz. Beden bir paspas ve bir güç var içinde; kendine has, sana özel, sana ait, sapmalarda hislerinin rol aldığı bir tılsım. Büyük engizisyoncu parmağını şıklatır şıklatmaz büyü bozuluveriyor ve ölüm kaşla göz arasında sanki. Bak aradaki mesafeye ne kadar kısa..

ÖNERİLEN HAYATLAR

image

ÖNERİLEN HAYATLAR:

Sunulan tüm hayatlar bu kapsam dahilinde. Televizyondaki saçmalıklar, apartmandaki komşular, zorunlu din dersleri, danışıklı evlilikler, olası çocuk sayıları olmazsa sperm sayıları, organları olmadı uzuvları olmadı öncesi ve sonrasıyla tam teslimiyete düştüğümüz doktorları, kendini tanrı sanan kanun koyucuları, tatil planlayıcıları, ezberbozanları, kendini kral sananları, garip patlamaları, anlaşılmaz söylemleri, olmazsa olmazları, tutunmak için bir sürü yalakalıkları..

—-.—-

Evrene kendimi aklamaktan vazgeçtim. Ben buyum. Bu kadarım. Kimse benden daha çok ya da az bu kadar değil. Bulduğuyla yetinmesi gerek. Ben ondan çıktım. Ben onunla evrildim. Karşılıklı sürpriziz. Manevralarımız belirsiz. Karşılıklı son sözü söylemek için çırpınıp, dikleneniz. İzlerinin peşindeyim, o ise bulmacaları sever. Yukarıdan aşağıya beş harfli…

—-.—-

Kuyruğunun yarısı yok bir kedi geçti önümden. Yavru bir kedi idi. Kimi zaman kuyruğu olmayan yetişkin kediler görüyorum. Hangi akılla kedilerin kuyruğunu kesersiniz? Bir kediye onca yaklaşmak için güvenini kazanmanız gerek çok. Muhteşem riyakar oyuncular sizi.

—-.—-

İnsanlar savaşır, sonra sayıları azalır, sonra hayıflanır, hırsla ürerler; sonra gene savaşır, azalır ve çoğalmak için hayıflanır ve tekrar ürerler. Delilik bu.

—-.—-

Dünyanın anlamı nerede biter?: Ölmeye yüz tuttuğun yerde; kendi yatağında ya da oturma odandaki televizyonun tam karşısındaki tekli koltukta, herhangi marka bir arabanın ön koltuğunda ya da arka, şehirlerarası bir otobüsün on üç numaralı koltuğunda, doğumda, acil serviste, savaşta, dağda, ovada, depremde, yolda yürürken, ülkenden çok çok uzakta, metroda, banyoda, lavaboda, sevimsiz bir otel odasında, denizde, havuzda, kırmızı ışıkta durmazken, yeşil ışıkta beklerken, elin sol göğsünün üzerindeyken, ayaklarınla toprağı hissederken, bir anesteziste kendini teslim etmişken, en sevdiğin yemeği yerken, bardak bardak yağmur suyu gibi şarapları içerken, soğukta tir tir titrerken, bir hapishane köşesinde kendine kendine neden diye defalarca sorup sonra da kaçırdığın gökyüzleri için ağlarken, tetiği çekerken ya da çekemezken, dövüşürken belki sevişirken, dünyanın en rezil insanıyla karşı karşıya gelmişken, savaşta-barışta-iyi bir günde-kötü bir günde-gündüz saat birde-gece saat üçte, türlü çeşitte insan senin hakkında bir sürü gereksiz yorum yaparken bir gün bir yerde. Her an ve hemen hemen her yerde bitebilecek bir şeyin anlamı için ağlamakta olan bir sürü aciz insan tanıyorum.

Kendini anlamaya başladığın anda başa dönüyorsun ve en iyi yapabildiğin şey hayıflanmak oluyor geçirmiş olduğun sarsakça zamanlar için. Ben koca kocaman bir sarsağım, böyle olmayı istemezdim ve herkes ya kibirden ya fakirlikten ölürken ben olanca sarsaklığımla sarsakça öleceğim. Şimdiki aklınla bunca kaybedilmiş ve harcanmış zamanı ne güzel kullanırdın; ama büyük şakacının istediği de bu sanki. Biraz eğlenmek istiyor ve aklını başına ondan geç veriyor. Sense sınırlı miktarda kullanabildiğin minik beyninle işi fazlaca ciddiye alıp, kendini fazlaca önemseyip, konunun üzerine fazlaca eğilip, fazlaca tanrıyı oynamaya kalkıyorsun. Böylelikle kendi şakanın içine etmiş oluyorsun. Sonrası şöyle oluyor kanımca: içine edilmiş milyarlarca şaka dünyanın içine ediyor. Buradan bakınca acıyı biz yaratmışız sanki.

Televizyonda bizi izleyin diye yalvaran bir sürü sunucu var. Şimdi izleyin, devamını izleyin, yarın izleyin ve ondan sonraki yarın; tüm yarınlarıma programının süresi boyunca ambargo koyuyorsun. Ortada da bir şey olsa.. Evanjelist yayın yapan kanallar gibi ekranlar. Bunun nesi kötü? Çok fazla propagandası yapıldığında Kur’an’dan başka kitap okumayan bir zümre oluşuyor da ondan. Çok fazla baskı insanı saplantılı yapabiliyor sanki. Ben iyi bir müslümanım diyen insana değil, ben iyi bir insanım diyen insana gerek var. Yoksa Kur’an en güzeli, her okumada yeni müjdelere gebe.

Bana tövbe edin diyen insanlar türemiş mahalle aralarında, kişiler mevzuya hakim değiller sanıyorum. O İslamiyette yok. Camiyle kiliseyi, imamla rahibi, günah çıkarmayla tövbeyi karıştırıyorsan; aklından zorun olması gerek ya da cin gibisindir, kim bilir?

—-.—-

Kendinden hoşnut olmama hissiyle yataktan kalkıyorsun ve küçük avuntuların olmasa akşama çıkamayacağını biliyorsun. Bu eşini aldatmanı mazur gösterir mi dersin? Ya da oburca yemek yemeni?

—-.—-

Parmak izlerimiz salyangozların kabuğu gibi.

—-.—-

Paul Auster’ın Türkiye’ye gelmeme nedeni benim bu ülkeyi terk etme nedenim. Aynı dertten muzdaribiz.

—-.—-

Bir arkadaşımla yaptığım bir saatlik telefon görüşmesinden zihnimde kalanlar kadarıyla aktaracaklarımı karşılıklı diyaloglar halinde yazıyorum. Arkadaşım erkek, beyaz, 38 yaşında, evli, barklı, çocuklu, çalışıyor, iyi okullarda okudu(ne oldu göreceli mi buldunuz?), sanatın bir dalına yeteneği var.
-“Yazdıklarını okuyorum ama sen olduğun ve seni tanıdığım için. Yoksa okumam. Çok fazla kendini anlatıyorsun. Aforizmalar kalıcı değil. Bertrand Russell severim, Nietzsche sevmem. Birden hepe çıkarıyorsun. Çok fazla genelleme yapıyorsun. Hala imla yanlışların var.”
Cevap veriyorum: “Çok incesin. Sağ ol okuduğun için. Ben henüz herkesin okuması için hazır olduğumu sanmıyorum. Sanıyorum bir süre İngiltere ya da Amerika’da yaşamam gerek. Birkaç yıldan da çok belki. Sürekli aynı ülkeyle konuşmaktan sıkıldım. Ne anlatayım peki? Herkes kendini anlatmış. İkisini de severim. Sokağa çıkıp yüz kişiye fikrini soramam ya. Ben de kendi fikirlerimi yazıyorum. Evet var. En fenası noktalamalar. Uzun bir cümle kurarken acı içinde kalıyorum.”
-“Semra Can var Penguen’de yazar ve çizer. Mesela ben bıktım onun kedilerinden.”
-“Ama onun hayatı o.”
-“Dostoyevski kendi hayatını mı yazmış?”
-“Evet. Ben Tolstoy’u daha çok severim.”
-“İşte ben de tam da onu demeye çalışıyordum. Tolstoy, Anna Karenina mıydı da bir kadının çektiklerini o kadar iyi anlatabildi? İşte sen de onun gibi yazmalısın.”
-“Tren raylarına atarak mı?”
-“Kendi hayatına ait olmayan, içinde senin olmadığın bir şeyi yazmalısın! Zweig gibi mesela. Satranç ya da Amok Koşucusu gibi bir şeyler yazmalısın.”
-“Tanrım, nasıl yazarım? Zweig değilim, Yahudi değilim, Gestapo yok tepemde, yıllar, coğrafyalar, tarihler, farklı türde acılar ve coşkular var aramızda. Anna Karenina’yı da öyle yazmazdım ve yazamazdım, herkesin Karenina’sı kendince.”
-“Dostoyevski gibi de olur.”
-“Mevsimleri bilmeden mi? Ruhla kafayı bozmuş o da. Ama netice itibariyle her kardeşte kendi evrelerini anlatmış, kendi ruhunda kopan fırtınalardı onlar. Karamazov’u altmışında yazıp, ölmüş zaten. Hem benim ruhum o kadar da fırtınalı olmayabilir. Nazik esen rüzgarları kim sevmez? Burası da Saint Petersburg değil. Kars’a mı gitsem acaba sürgün niyetine? Şu eksiler geçsin, düşünsem mi?(Sanıyorum paniğe kapılıyorum, Dostoyevski olmak için ne yapmam ger.. Neler saçmalıyorum?)”
-“Demek istediğim onlar nasıl yapmışlar, sen de yap. Erkek gibi düşünebil. Erkekler bunu yapabiliyor, sen de yap.”
-“Düşünmeye gayret ediyorum ama yapamayabilirim.”
-“Beauvoir gibi yaz.”
-“Tanrım. Yatakta çok ateşli bir öğrencisi vardı vazgeçemediği.”
-“Konuyu buraya getirme. Önemli olan yazması. Cinsellik ve cinsiyet önemli değil.”
-“Değil de o da nihayetinde kendi gözlemlediğini yazmış, takıntılarını yazmış. “İkinci Cins”de kadınların evrelerini, durumlarını anlatmamış mıydı, çok oldu okuyalı.”
-“Olsun onun gibi yazabilirsin. kadınlar burada tıkanıyor işte. Hepiniz aynısınız.”
-“Bunun nesi kötü? Türler birbirine benzerler. Tabiatımızdan hep.”
-“Asla bir Juliette Vernes çıkmayacak sizden. Frida Kahlo dışında akılda kalan bir kadın ressam yok. O da bakmış bakmış kendi resmini yapmış. Kendini ne çok beğenmiş.”
-“Ama o da kazadan sonra yatmış yatmış, aynadan kendine bakmış.”
-“Sonra kalkmış ama gene kendini resmetmiş. Hepsi aynı. İnsan doğaya bakmaz mı hiç? İki portakal, üç elma çiz daha iyi.”
-“Van Gogh’da kendini çizmiş ama(korkunç bir nesli ve nefsi müdafaa yapıyorum).”
-“İki kez. Sadece. Sonra ayçiçeklerini yapmış. Dışarıya bakmış. Siz hep aynada kendinize bakıyorsunuz. Kendinize aşıksınız. Ben ben ben diyorsunuz mütemadiyen. Ondan diyorum Tolstoy gibi yaz.”
-“Ben erkek karakterleri yazarken bile kendim gizliyim içlerinde. Ama tam manasıyla bir adam gibi, erkek gibi düşünüp, yazamayabilirim. Her karakter bende gizli. Empati kurabilirim ama mantığımız çok farkli. Ondan farklıyız.”
-“Böyle asla bir başyapıt çıkartamazsın.”
-“Başyapıt?!?”
-“Evet.”
-“Evet.”
-“Yapabilirsin. Yap.”
-“Ama ben biraz melankoliğim ve ruh halim bu, yakamı bırakmıyor. Normal zekaya sahibim. Hiçbir deha göremiyorum kendimde ve hatta sınırlı yeteneğim. Başyapıt çıkartabilir miyim bilemiyorum şu vaziyette. Bir kitap yazdım, basılması fikri bile ödümü patlatıyor. Kimse de bastırmıyor. Beni bekliyor bir köşede. Bazen geri çekiliyorum. Her yazı iki üç saat sürüyor. Kitap dört ayda bitti. Üzerinden bir sene geçti. Buradan da sıkıldım, yaz yaz nereye kadar? İnsanlar kafamın içindeki tüm manyaklıkları öğreniyor, şimdi şu an bile ve sonra da bizimkinde hiç yok böyle şeyler deyip kendilerini normal gösteriyorlar. İnsanlık adi, ben ne yapayım? Başyapıt ha, aklıma gelmezdi. Kendi yaptıkların arasında en iyisi, geçtim dünya çapında olmasını.”

İşte böyle benim iyi niyetli arkadaşımın beni iyi niyetle yönlendirmeye çalıştığı şu konuşma, maalesef ki ruhumda derin yaralar açmış durumda. Kafamda yeni yeni düşünceler filizlendi sınırsız baskı yapan. İç sesim der ki; “Rusya’ya git, Prag’da olur, olmadı Kars’a, sürgüne git, kara, buz gibi soğuğa git, mümkünse Sibirya’ya ya da Yakutistan’a git, Alaska’da olur, daha çok soğuk daha çok gizli acı sanki Afrika’ya inat, insanlarla sürtüş-tartış(sanıyorum en kolay yapabileceğim), acı çek, daha çok acı çek, en büyük acıyı çek, delir, ama geri gel gittiğin yerden, İsrail’e de gidebilirsin -hem iklim ılıman-, iki örgü yap yanlardan, belki zamanı geldiğinde seni de tutup götüren olur gökyüzüne doğru, çok derin aşklar yaşa yasak olsunlar hem çekmiş hem çektirmiş olursun böylelikle ve acın katmerlenir; ama nihayetinde tren raylarından uzak dur!” Tek bir telefonla şu geldiğim noktaya bakar mısınız? Umursamaz görünüyor insan ama herkesin ağzından çıkan her cümle beyninde yuva yapacak bir yer buluyor ve her yeni söz daha çok kuş sesi ve kuş türü demek oluyor. Çok kalabalık yaşıyorum. Tanrım kafamda kuşlar ordusu var sanki.  Bir kedi alsam, uzun seyahatlere dayanıklı bir kedi alsam ve kafamdaki kuşları bir bir avlasa, hayatımı kolaylaştırsa, kimse benim kedimin kuyruğunu koparamaz, istersem bir insana karşı çok barbar olabilirim, adiler bunu sokak kedilerine yaparlar hep, sahipsizlere.

—-.—-

ACI/WALLANDER

ACI KISMI:

image

Sen tren beklerken, ben raylarda uzanmış yatıyor olacağım.
Senin bensiz hatıraların olacak benden sonra; bensiz gezip bensiz güleceksin.
“Suç ve Ceza”nın ve’sinden önce unutulan bir şey var, daha mühim sanki: “acı”; sonrasında yerini “sızı”ya ve bir sonraki aşamada da “yara”ya bırakan. Tüm bunlar senin içinde aşama aşama gelişirken, “ceza” kısmı gerçekleşiveriyor kendiliğinden. “Ceza”nın da bir ön hazırlığı var sanki.
Sevgiler ve sevgililer bazen yanlış yerlerde gezmeyi tercih ederler.
Mani olamazsınız.
Oluşacak acıdan ötürü üstlenilmesi gereken sorumluluğu ve bırakacağı hasarı kabullenecek uygun birisi çıkabilir her an için.
Sabırlı olmak lazım.

Şiddetli hayal kırıklığına müteakiben, çok şiddetli delirme yaşamışsın.
Geçer.
Sen içindeki kötülüğü öldür önce.

Hepimiz dilimizin altında gizliyiz(Hz. Ali).
Ben de.
Dil yalancıdır.
Kalbin ne der bu işe?
Hadi bir sor bakalım..

—-.—-

Çevreme vermiş olduğum her türlü kayıtsızlıktan ötürü artık özür dileyebilirim, daha çok geç olmadan.

—-.—-

İnsan bazen oturduğu yerden diğer insanlara sinir olurken buluveriyor kendini. Soruyor sonra kendi kendine bu kadar sinir nerede birikmiş diye? Sonra alışverişe çıkıyorsun o sinirle ve bir bakmışsın aklından silinivermiş hepsi. Sinir, fani sanki. İyi beslenemezse ölecek gibi.

—-.—-

Koşturup duruyorum, kendi eksenimde.

—-.—-

Bindiğim taksinin şoförü halen okumaya devam ettiği bir kitap olan “Türkler Nasıl Müslümanlaştırıldı?”daki derin mevzular üzerinden yapmış olduğu daha da derin çıkarımları derin derin anlatıyor gelmiş olduğu yer kadarınca. Benim de daha daha, çok daha derinleşebilmem için radyonun sesini kısıp, belirli aralıklarla boğazını temizleyip sesinin tonunu bir düşürüyor bir yükseltiyor. Adını o an hatırlayamadığı kitabın yazarının yorumuna ek olarak kendi eklediği yorumla sayısını hatırlayamayacağı kadar Türkün, Araplar tarafından nasıl kılıçtan geçirildiğini ve zorla müslüman edilen Türklerin düşmüş olduğu müşkil durumları yaşarmışçasına bir bir anlatıyor sakin sakin. Bir garip şekilde cinai bölümlerde sesinin tonu düşüyor, fısıldar gibi konuşuyor(bana kendimi Türkleri pusuya düşüren Araplar gibi hissettirmeyi başarıyor; yemyeşil, yüksek ağaçların arkasında kapkara gözlerimle avımı bekliyorum sanki ve her ne hikmetse Anadolu’da gerçekleşmiş olması gereken hadisede ağaç nerde gezer diye sonradan düşünebiliyorum. Kılıç sanki Robin Hood’u çağrıştırmış ruhumda, Sherwood’a gitmiş aklım). Bipolarlaşıyoruz karşılıklı. Söylediklerine beni inandırmak istiyor. Öyle gözüküyorum. İnanıyorum sana. Aç kalbini bana sormadan. Seninim nasılsa. Trafikte, arabasında sıkıştım, nasıl onun olmam? Uysalca başımla onaylıyorum söylediklerini ve mümkün olduğunca suyuna gitmeye çalışıyorum. İstanbul trafiğinde çılgına dönmüş şoförleri idare etmek için gayrete düşmüş bir çok yolcu var. Varsa sendikal haklarımız için başvurmalıyız. Sonra mevzu kendisinin şimdiye rahmetli olmuş kayınbabasına geliyor. Mirasını bölüştürürken oğullarına(üç oğulmuş) miktarınca altın -tam miktarını da ben şu an hatırlayamıyorum, ama çok miktardı-, kızlarına bölüşmeleri içinse bir daire bırakıyor-beş kıza Ümraniye’de seksen metrekare daireydi-. Üstelik giderken-öte tarafa, İtalya’ya değil-damatlara mı çalıştım ben diyerek son noktayı koymuş ve bizim şoförde o beş damattan biri. Konuşmanın devamıysa şöyle gelişti aşağı yukarı:
-“Biliyorum siz bir bayansınız(neyse ki), ama çok özür dileyerek, kardeşimsin(nereden?) bak, bu p.z.v.n.(rahmetli) öbür tarafta cennete gider mi? Beş vakit namaz kılıyor, ben kılmam; oruç tutar, ben tutmam, hacca gitti, ben gitmedim; ne olacak şimdi?”
Beni bu konuda otorite olarak kabul edip, fikrimi sorması zerre kadar gururumu okşamadı. Dini meselelerde, yasalar ve yasak konularda da çok fikrim yoktur, hele ki bu dünyayı aşanlar hususunda. Ama öyle bir trafik var ki dışarıda, yağmur da cabası..
-“Beyefendi(p.z.v.n.”e rağmen seviyeyi düşürmüyorum kendimce) memleket neresiydi?”
-“Kütahya.”
-“Kayınbaba?”
-“O da.”
-“İç Ege?”
-“Evet.”
-“Hiç gitmedim. Güzel memleket midir?” (Konuyu dağıtmak istiyorum, hiç yakından tanıdığım bir Kütahyalı olmadı.)
-“Güzeldir. Ama bizim tarafın insanı bir hoştur. Cebinde taksi parası olmayan kızın gece gece yürüyerek eve gelmeye kalksa, pardon ama o.o.p.(alıştım amca sana) olmuş senin kız derler, oğlan gelse hovardalıktan geliyor olur. Kıza iki vereceksin, oğlana bir. ” (Susmayacak, asla). “Nereye gider ki acaba?”(O kadar takmış durumda ki, paralel ve meridyenine kadar koordinatlarını vermemi istiyor, çok gereksiz baskı oluştu üzerimde.)
-“Tek bu konu üzerinden fikir beyan edemeyiz, oraya mı gider buraya mı diye(Adam turistik geziye gitmedi ki, haritada yer seçeyim)”.
Altın hakkı uçan beş damattan birini, cevaplarım mutlu etmiyor. Kendi dünyasına dönüyor nihayet. Aradığı yolcu profiline uymuyorum. Benden duyduğu hoşnutsuzluğu, radyonun sesini açarak gösteriyor. Haber dinliyoruz bundan sonra. Döviz yükselmiş, altın çıkmış(haberler de hüsranını katlıyor sanki, acıma doğdu içimde). İç çekiyor.

Nihayet arabadan indiğimde hem yürüyorum hem düşünüyorum. Benim halkla yaptığım konuşmalarım hep ufuk açıcı oluyor ve sonrasında beni gülümsetebiliyor ama içeriklerini düşününce çok tuhaf, bazen de aslında hiç yapılmamışlar gibi geliyor. Sokağa çıktığımda, tanımadığım insanlarla yaptığım konuşmaların konu başlıkları şunlar oluyor: Dış güçler(kimseler artık; uzay sanki dış ya) ve onların memeleket pardon memleketimiz üzerindeki korkunç feci komplo teorileri ve bitmek bilmeden üzerimizde oynadıkları bunaltıcı oyunlar(saklambaç, körebe), garip aile meseleleri(şoförün soy ağacını kısa zamanda öğrenebilmem gibi), esnafla istemeden yaptığım ve sonu hep benim aleyhimde sonlanan tuhaf pazarlıklar, yanıma yaklaşan dilencilerin dilenmesinin altında yatan acı dolu hastane ve hastalık mevzuları(lösemi ve ilik kanseri oluyorlar hep, daha da yanıma bizim oğlan Aids kaptı, Numune’de rehin kaldı diyen çıkmadı) ve enn fenası tarafına göre muhalefeti ya da iktidarı yeren ve kınayan karşılıklı atışmalar. Buradan bakıldığında kendi küçük trajedileri dışında insanlar tek tek hasta değil, toplum toptan cozutmuş sanki ve ben de buna dahilim. Esnaflar kendi içlerinde bir tür, memurlar(küçüğünden büyüğüne) ayrı bir tür; hastane personeli çok çalışmaktan sosyopatlaşmış, kendine sanatçı diyen bir azınlık var çoğu Kaf Dağının arkasında yaşıyor gibi, fakirlerin dili farklı, polisler krimi dizilerine konu olacak kadar derin değil, vekiller boksör gibi, liderler güven vermiyor, politikacıların söylemlerinde fetvalar ve karalamalar var, gazeteciler taraflı(iyi niyetle ve karşılıklı müzakerenin öneminden dem vurulduktan sonra başlayan karşılıklı bağrışmaları sonlandırmamakta direnen bir sürü insanı idare edecem diye diktatörleşen bir sürü moderatör var gecenin ilerleyen saatlerinde Gestapo’ya dönüşen), hakimler saygınlığını yitirdi(Nisa Suresi, 135. Ayet, “Allah adına şahitlik yapınız” der ve ekler..), çok gereksiz ve sebepsiz zenginleşmiş adam var-zenginleşemeyen ve kıt kanaat geçinene de bunca parayı versen neler yapacağı tartışılır..-, çok bilen çok ukala, bilmeyen çok şaşkın, elinde her çeşit bayrak hakkını aramak için çıkanlar da da anormalleşebilme potansiyeli var, birileri hep az kazanıyor; onlar da ya küskün oluyor, ya daha hiddetli. Mezarlıklarda, hastanelerde sükunet yok-yeterli paran ve bilincin varsa ölüme ve hastana karşı daha dirençli oluyor, daha makul düşünebiliyorsun; yoksa da ne yapacağını bilemeyip, üstünü başını parçalıyorsun ve ter ter tepiniyorsun ki bu da nihai sonu değiştirmiyor.- Merhamet duyduklarım tepeme biner mi diye merhamet etmeksizin yaşayan çok insan var ve onlar da haklı. O yüzden herkes bir başına yırtmaya çalışıyor ve iş iyice çığrından çıkıyor. Toplu dualar yok artık, hep bireysel istekli ve içerikli yakarışlar var. Toplu cinnetin nedeni bu sanki. Gereksiz acılarla günler geçiyor. Yaşamak zevksizleşiyor. Böyle zamanlarda sinirini besliyorsun, beslendikçe serpilip gelişen sinirinle iç organlarını parçalayacak duruma geliyorsun. İsveç’te, Ystad’ta yaşıyor olsaydık ve tek sıkıntımız can sıkıntımız olsaydı.. Başa çıkılmaz değil. Balık tutar insan, denize açılır, sakin geçen televizyondaki tartışma programlarını izler, ABBA dinler, Bergman filmleri izler ve planlı programlı bir şekilde tasarlanıp gerçekleştirilmiş seri cinayetlerin altında yatan nedenleri öğrenmek için bol bol krimi diziler izler, Henning Mankell okurduk, sonra da medeni ve sıkılgan diğer sınır komşularımızı ziyaret ederdik. Alkolik olup, intihar etmezsek tabi. Bizde cinayetler plansız programsız hep, insanlar trafikten kurtulup intihar edecek fırsat bulamıyorlar, hep öleyim de kurtulayım ne bitmez çilem varmış diyen bünyelerin temennisi hayatın hay huyu içinde buhar olup uçuyor. Dilinin buğusu kalanları bilemeyiz.

http://www.youtube.com/watch?v=1HnOFwqpLRQ

WALLANDER:

Faceless-killers-Kenneth-Branagh-485x728[1]

BBC’nin Bafta ödülleriyle taçlandırılan, İsveç’li yazar Henning Mankell’in “Kurt Wallander” karakterinin takip ettiği vakaların ve sorunlu aile ilişkilerinin çevresinde gelişen olayları anlattığı dizi tekrar izlendiğinde bile aynı buruk tadı bırakabiliyor ağızlarda. Buruk çünkü ölümlerin yakasını bırakmadığı dedektif her seferinde aldığı darbelerle Hollywood filmlerindeki klişelerden çok uzak, soğuk ve melankolik kuzey ülkesinin kıyı kasabasında dikiş tutturamadığı özel hayatı, sorunlu aile ilişkileri ve alkol sorunuyla baş edemediğinde her şeyi ve herkesi arkasında bırakıp gidebiliyor. Bir sürü vaka çözmüş, sebep sonuç ilişkisini kurmaktaki becerisini davaların sonuca erdirilmesinde kullanabilen “şair dedektifimiz Wallander” için tüm ekip arkadaşları ve ailesi endişe duymaktan kendini alamıyorlar. En zor vakaları çözmeye çalışırken bir yandan da Alzheimer’lı babası için de koşturup duruyor.

Serinin ilk sezonundaki vakalar gençlik ve gençler üzerine kuruluyken, ikinci sezonda karşımıza çıkan vakalar ve Wallander’ın hayatında gelişen olaylar yaşlılık, demans ve ölüm temaları çerçevesinde şekilleniyor. Babası-insana bilgeliği, hazır cevaplılığı ve aklıyla Bergman’ı çağrıştırıyor- ona birlikte oturması için birini bulması gerektiğini söylüyor ölmeden önce. Cenazeden sonra babasının tuvallerinden birinin başına oturup, kendini saklarken Gertrude’la yaptığı konuşmada patetik bir şekilde gelecek planlarını anlatıyor ona. Sahilde bir ev, biraz arazi ve bir köpek. Gertrude türünü sorduğundaysa, babasının ölmeden önce ona verdiği öğüdü söylüyor, onunla yaşamaya katlanacak tek şeyin bir köpek olduğunu düşünüyor, bu yüzden bir köpek diyor. İş yerindeki arkadaşlarının taziyelerini samimiyetsizce kabul ediyor, babasının yaşlılığı kisvesinin altına sığınıp, önemsemez görünüyor; cenaze kıyafetlerini çıkarıp bir atlet ve külotla toplu giyinme salonunda ayağında çorapları ve dağılmış saçlarıyla öylece dururken, babasını yeni kaybetmiş sekiz yaşında, hayatının bundan sonrasıyla nasıl baş edeceğini bilemeyen bir oğlan çocuğu varmışçasına korunmasızca kala kalıyor geride.

http://www.youtube.com/watch?v=w098rz-rdiQ

Ystad,-Sweden-Downtown[1]

Bir Adım Geriden, Beşinci Kadın ve Sonbaharda Bir Olay sırasıyla üç sezonun en yaralayıcı bölümleri. Yine sırasıyla umutsuz aşk ve yalnızlık; baba oğul hikayelerinin acıklılığının ve bir hayat kurtarmaya çalışırken kurtarılmaya çalışılan hayatların birbirine karıştırıldığının; üçüncüsünde ise hayatta yaşadığımız onca şeye bir anlam katma çabamız aksi takdirde hayatın manasızlığı ve var ise eğer -ki umalım olsun- hayatımızın ancak bir döneminden sonra izleri takip ederek, içimizden gelen sesi dinlediğimizde o sesin bizi yanıltmayacağını idrak etmemizi anlatan bölümler bunlar. Birbirinden kilometrelerce uzak, iletişimsiz insanlar, hayata bakışlarındaki gerçekçiliğin kısmen de olsa inançlarını çok sonradan sorgulattığı, sokaklarında bir karnaval ya da panayır olmadıkça insanların gezmediği bu şehrin melankolik dedektifi elinden düşürmediği kırmızı şarap kadehleri, hiç değişmeyen telefon melodisi, koruyucu babalık iç güdüsüyle sanki Mankell’in annesi onları bıraktıktan sonra kendisine ve oğluna bakan babasını düşünerek yazdığı izlenimini uyandırıyor. Bir yazar karakterine bunca anlam ve bu kadar acı yüklüyorsa, onun ruhunu kurtarmaktaki çaba, hayatındaki kendi koruyucu figüre duyduğu minnetten olsa gerek. İnsanlar en çok en çok acı çekenleri ve bunu söyleyemeyenleri severler. Karakterinize yaşattığınız acı onun ruhunu kurtarır ve yüceltir. Bu sizi de kurtarır bir anlamda ve özgürleştirir en sonunda.

wallander the 5th woman

—-.—-

Lüzumsuzca çok anlam yüklüyoruz hayata ve hep arayış içindeyiz. Belki hiç gerek yok tüm bunlara. Satranç taşları hiç acı çekmezler. Kimse duymaz ikiz filin ardından bir diğerinin yasını. Kendi küçük hamleleri vardır ve iki taraf yoktur aslında. Sınırlar bellidir. Dimdik dururlar yerlerinden oynatılmazlarsa. Bir taraf kazanır sonunda, karşı taraf içinse mutlak mat/ölüm.

Ötenazi yasağı kaldırılmalı, insanlar gururlu ölmeli. Birkaç kanun koyucu gerizekalının elinde olmamalı her şey. Kimsenin duyguları önemsediği yok bu dünyada.

İNANÇ MESELESİ/REV

DOĞAL OLMAYAN ÖLÜM:

Seni bir şişe suda boğmak istedim
Sonra da şişenin kapağını kapamak
Hemen şimdi
Seni koltuk altımda boğmak istedim
Hiç vaktim yok bekleyemezdim
Bir sefer
Seni kendi ellerimle boğmak istedim
Seni artık sevmemek istedim
Seni artık yok saymak istedim
Öl istedim
Susuz kalarak
Kuru istedim
Diz kapaklarına şiddetle vurmak istedim
Diz çökmen için
Sordular bana, mutlu oldum mu diye
Hayır dedim
Hepsi benim eserim
Kendi gelmedi
Kendi çökmedi
Kendi ölmedi.
Belki de seni artık eskisinden de çok sevdiğimdendir
Teslim oldum
Kabullendim
Razıyım
Seni severim
Hep sevdim
Bilirsin
Benden çok yaşa
Benden uzun yaşa
Ben ne yapacağım
Hiç bilmiyorum.
Nefes alıyorum
Biraz
Yaşıyorum
Biraz
Günler geçiyor
Onlar hep geçer zaten
Gün işte
Genellikle kötü geçer.
Tanrım günleri döndür
Geceyi sabah
Okyanusu kara
Dağları ova
Kurtları kuzu
Kadını erkek
Efendiyi köle
Beni sen yap.
Bir ona inandım
Bir sana.
O bana inanır mı
Sen bana inanır mısın
Emin değilim.
Kimse bilmez.

—-.—-

Genel olarak yalnız olduğumu düşündüğüm dünyada/dünyamda bir iz arıyorum bana yol gösterecek. Bir kimse değil aradığım, bir şey ya da bir his. Güzel düşler bir yere kadar, asıl kabuslar yol gösteriyor bana. Sense kötüde saklanıyorsun sanki. Hatırlatmak için. Trajediler elbiselerin. Kısa mutluluklarımızda seni hissetmemiz mümkün değildi, sevinçle doluyduk çünkü. Biz seni acıyla tesadüf edince andık. Pardon tesadüf yoktu hayatta. En azından buradakinde. Hiç doğmamış olmayı dilemek için çok geç artık. Olduk biz. İznin olmadan ayrılırsak gazabından korkarız. Arada kalmak en zoru. İki tarafı idare etmek cambazların işi. Ama biz senden ve suretlerinden beslendik. Kötüm de sensin iyim de, acım da sensin tatlım da. Yönlendirmen için beklemekten yoruldum. Yörüngemde döndüm durdum. Güneş bozuldu bu işe. Ay da. Tüm gezegenlerle aram bozuk son günlerde. Tesellim tek sen kaldın, o da nafile..
—-.—-

Çok yaş aramızda. Kaç milyon ışık yılı. Nasıl ulaşırım ki ben sana? Farklı coğrafyalarda..

—-.—-

REV:

rev-large[1]

Künyesi:

Adı: Adam(Adem)

Soyadı: Smallbone(Küçükkemik)

Mesleği: Rahip

Yaratıcısı: Tanrı ve BBC ortak yapımı

Memleketi: İngiltere

İkameti: Doğu Londra

Medeni Hali: Evli ve köpekli

Aksesuarları: Rahip kıyafeti ve yakalık

Zaafları: İçki, sigara, olumsuz eleştiri(ilk ikisini baş etmek için kullanıyor, üçüncüsü hemen depresyona sokabiliyor)

Bir papaz düşünün; Tanrı’ya inanan ama onun kendisine inandığından emin olamayan. Bir papaz ve bir koca düşünün; geleneksel olmayan karısının türlü çeşitli fantezilerini dinleyip kendinde olmadığı için kendi kendine hayıflansa da gerçekleştirmek için çırpınan ve boş zamanında tüm bunların gerçek olması ve karısını mutlu edebilmesi için kilisede Tanrı’ya yakaran. Bir papaz ve bir erkek düşünün; her gün işyeri olan kiliseye girerken inşaat işçilerinin tacizlerini yutmak zorunda kalan. Bir papaz ve bir insan düşünün; Facebook ‘u olmayan ve dolayısıyla hiç arkadaşı olmadığını sanan ve tüm bunlar için hayıflanan ama sonunda zaten onların çok boş olduğunu anlayıp evrendeki tek dostuna sığınan. Bir papaz düşünün bir muhasebeci ya da işletmeci değil; finans sorunlarıyla uğraşmayıp, kendini  işine ve cemaatine adamak ve üstlerinden uyarı almamak için yakaran. Ve son bir kez bir papaz ve bir insan düşünün; internetteki bir vaazına düşük puan verildiği için depresyona girip kendine ters psikolojiyle yaklaşan ve tüm bunlar için hayatı kendine kahreden. Ama en nihayetinde ölmekte olan bir kadının yanında olması için polis eşliğinde hastanın yanına götürülen ve onun son saniyelerinde elini tutan, duasını eden ve onu  sakinleştirirken kendi yaralarını saran. Ölürken başınızı beklemekte olan çocuklarınız olmayabilir, bu herkes için geçerli değil zaten ve bazen çocukların varlığı da yetmeyebilir. İnsan olmak, yaşlı olmak, ölmek üzere olmak bunu gerektiriyor. Korkmayı. Bir insana teselli olabilmekse, bir hayatı yani kendi hayatınızı kurtarmak demek. Kurtardığınız hayat size karşı nankör olabilir, hiç olabilir, piç olabilir, köstek olabilir hiç mühim değil. Hiç denememiş olmaktan bin kez, milyon kez iyidir.

—-.—-

Bungee jumping yapacak gücü kendimde bulduğum yazdı.
-Amacım neydi? Ayaklarımdan bağlanıp, aşağı itildikten sonra çığlık çığlığa kan beynime sıçramışken dünyaya bir de buradan, böyle bakabilmek mi?
-Hayır.
-Yaptım deyip, herkese böbürlenmek mi?
-Hayır. Aklımdan çıkmıştı çoktan. Sonunda kendimi bunu gerçekleştirebilecek kadar güçlü hissedebildim sadece. O cesareti kendimde bulabildim sonunda. Kendinizi bir kuş gibi boşluğa bıraktığınızda kanatlarınızın olmadığını idrak edip de yukarı çıkamazken ve hep düşerken-o an/larda hep yukarı çıkmak istiyorsunuz engel olunamaz bir dürtüyle bağlı olduğunuz ipin sonuna geliyorsunuz ve o an bir şey, bir töz sanki- kesinlikle mideden gelen safra değil- boğazınıza geliyor dışarıya çıkmak için. Ölümden tek farkı bu bungee jumping’in; ölmüyorsun ve 21 gram seni terk etmiyor. Ölüm çok şiddetli geliyor bazen. Herkes uykusunda ölmüyor. O kadar kolay değil. Zor zor ölmek var. Çığlık çığlığa bağıranlar vardı atladıktan sonra. Deşarj olmak için yaptıklarından bu şekilde rahatlamışlar. Bana öyle söylediler. Benimse nefesim kesildi. Ağzımı açamadım. Geriye doğru onlar saydılar ve beni boşluğa bırakmak için ittiler. Kendi yapacak gücüm yoktu. Ben sadece kollarımı açtım, onlar kanatlarımmışçasına. Gözlerimi yumdum-ne gelecek bilemiyorsun çünkü ve sanırım kötü bir şey görmek istemedim-. Ölürsem elbet bir açan olacaktır diye düşünmüş olabilirim. Bir battaniye olmasını istedim beni saracak bir şey, güven verecek-örtecek herhangi bir şey. Üşüdüm. Sonsuz bir şeyler var belki ama bu dünyada sonsuzluk bana ait değil. Bir yalan bile olsa inanmak istedim bir an ve inanmaya başladım. “I need something to cover me.” “Beni örtecek bir şeye ihtiyacım var.” Bütün mesele bu. Bu kadar. Tanrı burada başlar. Hadiseyi büyütüp, kendine yontup, yozlaştırmadan inanmalı. Peygamberler bungee jumping yaparak girmediler tabi bu yola.-O bana mahsus bir şeydi-. Daha derin hissetmişlerdir ve hep dediğim gibi ben seçilmişlerden değilim, ben ermiş de değilim.

der-himmel-uber-berlin-original[1]

Gün boyunca sesim kısıktı ve az konuştum, pek çok az. Yükseklik korkum vardır, aklımın ucuna gelmedi kaç metrede asılı olduğum zaten fazla gözlerimi açamadım, dudaklarım ince birer çizgi gibiydi sıkmaktan. Bütün gün bembeyaz bir suratla gezdim. Bir daha dener miyim? Evet. Bir gün tekrar her şeyi boş verdiğimde gene yaparım, ne olursa olsun. Çünkü geri dönüyorsun hayata. Ama bu yaz yaptığım bir çok şeyi bir daha yapmam. Kimisi gereksizmiş, çok.

—-.—-

Rev, Birinci Sezon Bölüm Özetleri:

Birinci Bölüm: Adam Smallbone/Tom Hollander-soyadı ve fiziksel özellikleri bire bir örtüşmekte-Doğu Londra’nın St. Saviour Kilisesi’ne tayin olmuştur. Evlidir ve karısı bir papaz eşi olmak dışında avukattır ve bu sıradışı bir konumdur bir papaz eşi olarak; İngiltere’de bile. Kendisini papazla özdeşleştiren Colin’le ve yeni mesleki aynı zamanda zoraki sosyal çevresiyle tanışırız: sosyal statü kazanmak için kiliseye gelenler, bağımlılar ve kendisini bar çıkışından toplayacağının duyumunu alan Başdiyakoz gibi.. Adam, kilisesine çocuklarını İngiliz Kilisesi Okulu’na kayıt ettirmek için gelen ikiyüzlüleri ayırt etmek için yardımcısıyla çalışmalara başlar. İlk eleyecekleri geç vaftiz olanlardır. Yedi yaşındaki bir çocuğun geç vaftizini daha çok bir şeytan çıkartmaya benzetirler(geç sünnetin bir başka türlüsü sanki. Çocuklar bayılana ve acıdan çıldırana kadar ritüelleri yerine getirmek için çabalayan anne babalar dünyanın her yerinde varlar tüyler ürpertici bir şekilde). Adam, Colin’le oturduğu bankta İngiliz zoolog, bilim adamı, yazar ve Ateist Richard Dawkins’i ve “Tanrı Yanılgısı”nı eleştirir. Bir salyangozun kabuğundaki matematiksel olarak mükemmellik ve olmuş olmasının gerekliliği ya da gereksizliğidir Adam’ın bir yaratanın varlığını açıklarkenki referansı. Dawkins’i çok severim bu arada. Şöminenin başına oturmuş, elinde bilgisayarı nefret mesajlarını okumakta olduğu bir de videosu vardır. Eski ateist olarak hala ateist adamlardan hoşlanan bir tarafım var. Tanrı’ya muhalefet alelade bir insana baş kaldırandan daha çekici geliyor sanki. Ve biyografisinde ateist ve hümanist diyor. Sanki Tanrı’ya çok ama çok inananlar insanı es geçiyorlar çoğu zaman ve hani bizler  surettik..

http://www.youtube.com/watch?v=Oxm8PKhzNW0&app=desktop

İkinci Bölüm: Adam, Tanrı’ya yakarıyor kendisine yatakta biraz enerji vermesi ve kilisesi için finans bulması için. Ve ben de Adams’a katılıyorum ve soruyorum: Neden finans bizim için devamlı günlük bir sorun?  Eşzamanlı olarak yardım gökten değil bir başka popülist ama Protestan bir rahibin desteğiyle geliyor.
Baştan çıkarılmak isteyen karısının beklentilerini karşılamak Adam için çok daha güç: Asansörde seks, halka açık yerde seks, insanlar varken yaramazlaşma, striptizci veya fahişe gibi giyinme, ünlü biriyle beraber olma, yüzsüz iki adam, hükmedilmek, bağlanmak… Liste o kadar uzun ki Adam’ın dimağsı da almıyor kısa bir süreliğine. Bakar mısınız evdeki bir kadınla uğraşmak bir adam için tüm cemaatle uğraşmaktan daha zor olabiliyor zaman zaman. Adam’ın Colin’i fiziksel aşk yerine İlahi aşkla avutmaya çalıştığı diyalogsa şahane.

rev-2[1]

Üçüncü Bölüm: Müslüman çocuk grubuna kiliseyi açıyor Adam, kullanmaları için. Ve genel olarak Hıristiyanların Müslüman korkusunu dinliyoruz kendi ağızlarından. Aşırı tutucu ve peçeli insanlar olacaklarını düşünüp, çocuklarını ırkçı yetiştirip bomba yapmayı öğrettiklerini, Batı’yı nasıl yok edeceklerini anlattıklarına dair önyargıları; dinleriyle ne kadar rahat olduklarını görüp, İslam’ı günlük hayatlarıyla birleştirdiklerini idrak etmeleri ve kendi pazar günkü ayinleriyle kısıtlı kalan kendi cemaatleriyle karşılaştırıldıklarında yıkılıyor. Adam şunu unutuyor sadece. İslamiyet’teki teslimiyet ve itaat, Batı medeniyetlerinde kolaylıkla sindirilemez. Sormaya, sorgulamaya, araştırmaya dayalı temel eğitim kayıtsız şartsız boyun eğişi baştan reddeder. Ve zavallı Adam ilkokula her gittiğinde küçüklerin soruları karşısında müşkil duruma düşmekten kurtulamaz.

Dördüncü Bölüm: Reggae müziğine kaynaklık etmiş bir dinle tanışıyoruz: “Rastafaryanizm”. Colin’e göreyse, Hıristiyanlık gibi ve bolca kutsal dumandan tüttürüp kafa bulabiliyorsun. Sorunu yalnızlık olan adam Katolik Kilise’sinden keskin bir dönüş yaparak Rastafaryanizm’e geçiyor.
Adam’ın televizyondaki gay esprisi başına bir sürü iş açar ve televizyonda ve radyoda soğukkanlılıkla konuşmak hususunda çok haz etmediği bir arkadaşından nasihatler alır. Arkadaşınınsa tek yaptığı şudur: mikrofona bakmak ve onu dinleyen tüm insanları küçümsemek. Onların ne kadar aptal, cahil, eğitimsiz, görgüsüz, bilgisiz, mutsuz, UFAK, başarısız, ömürlerinde umutsuzca yol gösterecek birini aramakta olan ayak takımı sürüsü olduklarını hayal etmek, tıpkı seremoni yaparken ki gibi.. Bizde  da var bunlardan sanırım, ahkam kesen bir sürü kibirli, gıcık adam hemen hemen her konuda. Ben de şu an farklı bir şey yapmıyorum ve size ahkam kesiyorum Türkiye’de az izlenen bir dizi hakkında. Az izlendiğini bile bile ve milyon tane dizi varken..

Beşinci Bölüm: Herkesin bir gün bir şekilde bulaştığı sosyal medya çılgınlığı yüzünden kendini yalnız ve tecrit edilmiş hisseden Adam ilk bulduğu çıkışa atılıyor çaresizce. Bu derin düşünceleriyse, insanın en derin düşünebildiği yerde geliyor aklına. Etrafımızda çok insan var gibi gelir ve daha çok olsun isteriz hani. Çok insan, daha çok insan, yüzlerce-binlerce insan, seni sevdiklerini sandığın çok az gördüğün, belki de hiç görmediğin yüzler. Hey modern insan, bu yüzyılda öyle büyük sevgiler yok ve her insanın egoları var zamanla yoktan var ettiği ya da beraber doğduğu ve zamanla besleyip büyüttüğü. Nietzsche’nin”Will to Power”ı. Yani, kısaca ne iki ne üç ne yüz “cambazın” bir ipte oynamasının resmen değilse bile bireysel olarak mümkün olmadığı. Hayatının tanığı olmayan insanın senin dostun olamayacağı gerçeği öte yandan. Zayıfları sevmemiz ve seçmemizin nedeni. Onların zayıflığının seni tek kılacağı ve lider yapacağının gerçeği. Bilginle, zenginliğinle, yeteneğinle ya da  çalışkanlığınla bindiğin dalı kesmemeyi de başarabilirsen eğer doğal seleksiyon ve var ise eğer şansın da yardımıyla zirveye çıkarken üzerinden geçeceğin, topuk izlerini yüzlerinde bırakacağın insanlar bunlar. Buradan bakıldığında Naziler, Nietzsche’nin bu fikrini mükemmelen uygulamışlar. Ticarette bu kadar başarılı bir milletten ve yapabileceklerinden korkmuşlar. Kimse sebebli ya da sebepsiz zenginleşeni sevmez, kendinden başka. Ve insanların işine yaradığın sürece var olursun, bunu sonsuz kılmak için umutsuzca çabalarsın ama bir gün bir yerde pilin biter ve azar azar unutulursun. Hayat adil değil. Kimse için.

446_rev[1]

Altıncı Bölüm: Hıristiyan Din Adamları’nın internetteki sayfasında kendisi hakkında yapılan olumsuz bir eleştiriyi kafasına takan ve dijital dinin kurbanı olan Adam umutsuzca içiyor, dünyadaki tüm umutsuzlukları kafasına takıyor, daha daha çok umutsuzca içiyor, televizyon karşısında şahane saatler geçiriyor, hırsızlık yapıyor, yüksek miktarda ontolojik ümitsizlik deneyimliyor ve Tanrı’yı sorguluyor, kendini iyi hissetmek için aklına geleni söylüyor, okul müdürüne asılıyor ama kilisede düzenlenen “papazlar ve fahişeler” konulu kostümlü baloda harika dans ediyor. İngilizlerin mizah anlayışına hayran olmamak elde değil.

Rev size bunları düşündürtecektir eğer İslamcı bir fundamentalist değilseniz-hayır sizi aptal yerine koyup akıl vermiyorum, yol açıyorum ve ikisi arasında fark var-. Ve her zaman bir taraf vardır ve ne tarafta durduğunuz değil, ne kadar olduğunuz önemli sanki. Babil Kulesi’yle doğdu taraflar ve taraftarlar.

—-.—-

İngiliz oyuncular çok iyi aktörler ama her nedense Amerikalılar onlardan rol çalıyor her zaman.  Bakınız “12 Yıllık Esaret”te Paul Giamatti ve Benedict Cumberbatch’in köle pazarlığı yaptığı evin salonundaki sahneye. Giamatti İtalyan ve İngiliz kanı taşımakla birlikte Amerikan “Endüstrisi” için çalışmaktan ezip geçiyor içinden doğmuş olduğu sistemin verdiği özgüvenle. Amerika beşyüz yıl daha baş aktörler çıkaracak, daha büyük bir güç yok dünyada.

BAZAROV vs SHERLOCK

“Beni unutacaksınız. Bir ölü, yaşayan birine arkadaş olamaz.” Babalar ve Oğullar

150px-Otsy1880[1]

Pekala da olur. Bir roman okursunuz, bir film izlersiniz ve karakterlerin arasından birini kendinize usta, arkadaş, dost, aşık olarak seçersiniz.. Kanınıza girer, sizinle yaşamaya başlar. Süresi size kalmıştır bundan sonra, ilişkinizin derinliğine ve beyninizde harcadığınız mesaiye bağlı olarak.

Umberto Eco, “Genç Bir Romancının İtirafları”nda; “Sevdiğimiz birinin öldüğünü gördüğümü gündüz düşünden uyandığımızda hayal ettiğimiz şeyin yalan olduğunu anlarız, “sevdiğim kişi hayatta ve sağlıklı” savını doğru kabul ederiz. Tersine, hayali sanrı sona erdiğinde -yani Paul Valery’nin “rüzgar şiddetleniyor, yaşamaya çalışmalıyız” diye yazdığı gibi, kendimiz birer kurmaca karektermişiz gibi davranmaktan vazgeçtiğimizde- Anna Karenina’nın intihar ettiğini, Oedipus’un babasını öldürdüğünü, Sherlock Holmes’un Baker Sokağı’nda oturduğunu doğru kabul etmeyi sürdürürüz.” der ve devam eder: “Bunun çok tuhaf bir tavır olduğunu itiraf ediyorum, ama sık sık olur. Gözyaşlarımızı akıttıktan sonra Tolstoy’un kitabını kapatır, şimdiye döneriz. Ama Anna Karenina’nın intihar ettiğine inanır, Heathcliff’le evlendiğini söyleyen biri çıkarsa onun aklını kaçırmış olduğunu düşünürüz. Değişken varlıklar olan bu sadık hayat arkadaşlarımız asla değişmezler ve sonsuza kadar kendi eylemlerinin sahibi olarak kalırlar. Eylemleri değiştirilemez olduğundan, onların bazı niteliklere sahip olduklarının ve belli bir tarzda davrandıklarının doğru olduğunu her zaman ileri sürebiliriz. Clark Kent Süperman’dir ve sonsuza kadar da öyle kalacaktır.”

—-.—-

Bazarov’un içine doğmuş olduğu roman olan “Babalar ve Oğullar” 1859 yılında Turgenyev tarafından kaleme alınmaya başlanmış ve üç yıl sonra yani 1862 yılında piyasaya sürülmüştür. Nihilizm konusunun işlendiği ilk roman olma özelliği taşımaktadır; nihilist bir roman değildir, içerisinde nihilist bir karakter barındırır. 1840’ların iyi niyetli, beceriksiz ve zayıf insanlarıyla, devrimci yeni nihilist gençlik arasındaki ahlaki çatışmayı sergiler. Roman, zamanının çoğu yazarı gibi çok sarih yazılmış, hiçbir şey okurun sezgilerine bırakılmamıştır. Bir şeyi akla düşürdükten sonra, sıkıcı bir şekilde ne olduğunu açıklamaya girişir Turgenyev. 1859 yılının mayıs ayında, Arkadi ve arkadaşı Bazarov babasının ve amcasının olduğu çiftliğe gelirler. Baba Kirsanov, oğlu Arkadi yokken, Feniçka adında bir köylü kızıyla yaşamaya baş­lamıştır. Kardeşi Pavel Pavloviç, muhafazakâr bir kişi olduğundan ağa­beyinin alt sınıftan biriyle evlenmesine karşı çıkmıştır. Bu yüz­den Nikolai, Feniçka ile metres hayatı yaşamaktadır. Nikolai, çevresine göre daha serbest görüşlü, kuralları önemsemeyen biridir. Bu yüzden, tüm kölelerini azat etmiştir. Geleneklere bağlı Pavel’le, nihilist Bazarov arasında sert tartışmalar yaşanır. Arkadi ise dostunun yeni-bulunmuş bilgeliğine erişme gayretinde olup, tamamiyle onun etkisi altındadır. Pavel, Feniçka’yı yani Kirsanov’un metresini kameriyede Bazarov’la öpüşürken görünce düelloya davet eder. Nihilist Bazarov ise bir başkasına karşılıksız aşık olur; kendisine karşı aynı hisleri beslemeyen, zengin, duygusuz ama serbest fikirli Anna Sergeyevna Odintsova’ya. Anne babasının taşradaki evine sığınıp çalışmalar yaparken tifüse yakalanır ve ölür. Arkasından anne babası dışında ağlayanının olduğunu ne yazık ki göremeyiz, neticede herkes kendi hayatına devam etmektedir. Ve Bazarov’un Arkadi’den ayrılırkenki öngörüsü doğru çıkmış olur böylelikle: “Bütün bütün ayrılıyoruz, bunu sen de biliyorsun.”

Bazarov’un Künyesi:

40231069[1]

Adı: Yevgeniy Vasilyiç Bazarov

Memleketi: Rusya

Gerçek Babası: Ivan Sergeyeviç Turgenyev

Baba adı: Nikolay Petroviç Kirsanov (emekli askeri doktor)

Anne adı: Arina Vlasyevna (ev hanımı)

Kardeşleri: Tek çocuk

Mesleği: Nihilist(Arkadi’nin kendisini tanıştırırken ifade ettiği üzere) ve Tıp fakültesine girmek için çalışan fen bilimleri öğrencisi aynı zamanda.

Doğum yeri ve yılı: Yirmilerini geçmiş. Burcunu bilemiyoruz. Hiçbir şeye inanmazken, aşkın kör kuyularına düştüğü göz önüne alındığında değişken ve dengesiz ruh hali ve seksist bir bakış açısı varken bir anda aşk kelebeği kesilip, duygularını ayan beyan ortaya döküşünden balık burcu olabileceğini düşünmekteyiz. Öte yandan dengesiz ve kibirli bir terazi de olabilir. Evcimen bir yengeç de. Parası tatlı bir akrep de. Neden evcimen; çünkü evden en çok uzaklaşıp gerisin geri döndüğü mesafe veranda ve kameriye arası, neden parası tatlı; üste başa para vermediğinden ve kitap boyunca bir kuruş para harcamayıp, zengin dula abayı yakışından(Rus edebiyatı üzerine ciddi bir takım yorumlar beklerken, farz edin ki Kelebek’in astroloji sayfasını açtınız ve gelecek hakkında bilgi verdiklerini söyleyen astrologlara inat Einstein çıkıyor karşınıza ve “yıldızlara bakarken aslında geleceğe değil, geçmişe bakıyor olursun.” diyor ama sizler o astroloji palavralarını okumaya devam edeceksiniz gelecekte de ve geçmişinizi geleceğinizmiş gibi yutturacaklar size) ve neden kibirli; çünkü nihilist ya da neden nihilist; çünkü kibirli ve aşırı gururlu.

En belirgin aksesuarı: Mikroskop

En sevdiği hayvan: Kurbağalar

En sevdiği insan: Anna Sergeyevna Odintsova

Düşmanları: Barışana dek Pavel Petroviç ve bizatihi kendisi

En yakın arkadaşı: Kendisine büyük bir sevgi duyan ve ona gıpta eden ezik bir karakter olan Arkadi.

Adresi: Arkadaşının ailesinin çiftliği ve ailesinin evi.

Doğduğu Yer: Babaevi

Öldüğü Yer: Babaevi

Yasını tutmakta olanlar: Sadece anne ve babası. Kısa süreliğine de okuyucu.

Katili: Turgenyev’dir. Bazarov’u dünya aleme nihilist olarak tanıtmış, sonra da yazgının kör buyruğuyla öldürmüştür. Kitabın sonsözünde de yazgı her şeyi, herkesi, hatta kitaptan taştığı gibi bizi bile ele geçirir.

Somut Ölüm Nedeni: Yakalandığı tifüs sonucu azar azar ölmek.

İnancı: Nihilist(Hiçbir şeye, hiç kimseye inanmamak demek, ne kurtarıcı beklerler ne kurtarılmayı, hiçbir otorite önünde eğilmezler, hiçbir prensibe inanmazlar, doğudan gelen de batıdan yükselen de birdir; bir dönem Sartre’da da vardı bu haller, Castor bozdu onu da).

Tanınmış nihilistler: Mersault, Raskolnikov, Ivan Karamazov(nam-ı diğer havaleli), Zerdüşt, Lao Tzu, Sean Penn(Maddy’den sonra bir süre karavanda yaşamıştı saçı başı dağıtıp), yakın birkaç arkadaşım.

Unutulmaz Sözü: “Bol bol çocuk yap. Daha iyi bir çağda dünyaya geldikleri için hepsi akıllı olur, senin benim gibi değil.” ==>Arkadi’ye söylemiştir.

Sherlock’un Künyesi:

Sherlock-PA[1]

Adı: Sherlock Holmes

Memleketi: Birleşik Krallık

Doğum Yeri / Yılı: Londra / 06.01.1854 (keçi burcu)

Baba Adı: Sir Arthur Ignatius Conan Doyle (doktor)

Kardeşleri: Bir ağbisi var; Mycroft (Microsoft değil)

Mesleği: Özel Dedektif

En Belirgin Aksesuarları: Mikroskop, Pipo, Asa

Hobileri: Keman çalmak, morfin yapmak, acıklı acıklı Watson’a bakmak

En Sevdiği Hayvan: Baskerville’lerin köpeği

En Sevdiği İnsan: Dr. John Watson

En Büyük Aşkı: Dr. John Watson

En Yakın Dostu: Dr. John Watson

En çok hırpaladığı insan: Dr. John Watson

Düşmanları: Liste uzun. “I will burn you.”= “Seni yakacağım.” diyen James Moriarty ve Hannibal’in büyük ağbisi ve Lumosity’nin kurucusu Charles Magnussen en bilinenleri.

İkameti: 221B Baker Street/ Londra, second floor

İnancı: Ateist, Tümdengelimci

Bilinen Hastalıkları: Asperger

Kendinden sonra gelen kriminal vakalarda suç mahallerinde vesilesiyle en fazla tekrarlanan sözü: “Bir şeyi saklamanın en iyi yolu onu herkesin görebileceği bir yere koymaktır.” Benim şu an kendimi koyduğum yer gibi.

Gelelim Umberto Eco’nun yukarıdaki sözlerine istinaden benim hangi Sherlock’u düşünerek Bazarov karakteriyle bir çeşit kıyaslamaya gittiğime; kitaptaki Sherlock mu yoksa 21. yy Londra’sında, Afganistan Savaşı’ndan-savaş yanlış kelime, ortada bir savaş değil saldırı var çünkü-yeni dönmüş Dr. John Watson’la oluşturdukları izleyiciye inceden inceye ama çok şık bir üslupla hissettirtilmeye çalışılan üzeri örtük ama doktorun ısrarla reddettiği ve fakat  hiç rahatsızlık duymadan sürdürebildiği aynı evde kendisine aşık bir adamla yaşamanın cüretkarlığını bizlere parmak ısırtacak bir gıptayla seyretmemize vesile olan diziye mi? Elbette ki ikincisi. Peki bu ikincisi hangisi? Sherlock Holmes mu, yoksa Holmes’u oynayan Benedict Cumberbatch mı? İşte orada işler biraz karışıyor sanıyorum ben hem elbiseyi taşıyan askıyı, hem elbisenin kendisini beğeniyorum ve bu aklımı korumama yardım ediyor. Kısmen. Ama yine de ikinci sezonun finalinde binanın tepesinden kendisini kuğu ve kuş karışımı bir nezaketle boşluğa bırakan Holmes’un ardından yüksek sesle “Ölmesinnn!” diyebiliyorum herkes içinde. Kırk tane bahane buluyorlar bana”Sen sevmezsin gökgözlü.” ya da “Fasulye sırığı gibi bir şey, nesini beğenmişim?” gibi. Bense kendilerini bulursam neler yapabileceklerimi gözden geçiriyorum tilki tilki. Ol dese Dr. Watson bile olabilirim, sorun yok. Ben deli miyim? Tam değil, aksi takdirde kendimi Sherlock’un yerine koyardım. Ama ben bizzat kendisini istediğimden hobbit olmayı kabul edebiliyorum. Sherlock, Benedict, askı, her neyse.. Ağzına geleni kuldan esirgemeyen,  kadınlara has o tatlı bakışa sahip, duygusal zekası hayli düşük, ailesiyle sorunlu, sosyopat, aseksüel, tümdengelimci, septik, yarı çatlak, latent gay.. ama ama belki ben de bir Molly Hooper’ımdır ve sen de tam benim tipimsindir, Sherlock. Olmasını istediğim.. Nazik, kibar, öngörülemez, korumacı, şefkatli, maceracı ruhlu, yaratıcı, sevimli, atak, zeki, tatlı deli, güzel bakan, güzel görünen, sevimli, sınırsız..

Cumberbatch ne anlama gelmekte acaba? Benedict çok soylu bir isim sanki. Topuklu giymem gerekecek. Ses tonu şiir gibi. Londra çok yağmurlu. Merkezde oturacağız, metroya da yakınız. Kapının önünden taksi var. Aksanımı kuvvetlendirmem gerek. Vizemi uzatmalıyım. Melez çocuklar daha güzel oluyorlar.  Diet yapmam gerek. Sadece Sherlock, Sherlock’tur. Bu isimde tanıdığım başka bir İngiliz ve  Sherlock yok. Robert Downey’in de adı buydu sanki. “Benedict, Sherlock’sa, Robert’ da Sherlock’sa; o zaman Benedict Robert’dır ve  bu tümdengelimci nihai sonuca bakıldığında ben çok şanslı oluyorum. Çünkü iki Sherlock sahibiyim bundan sonra. Sherlock’un kendisini de hesaba katarsak, üç.(Tanrım mantık Tanrım mantık, indir-yağdır-gönder, beynimin içinde Sherlock’lar geziyor sanki).

A woman, the woman..

TV Sherlock 4

AMERICAN HUSTLE/DÜZENBAZ

AMERICAN HUSTLE/DÜZENBAZ

american-hustle-16-380x285-1[1]

İşin içindeki FBI’ın tıpkı ’70’lerin New Jersey’i gibi sadece fon olarak kullanıldığı; yırtmaya, fark yaratmaya çalışan insanların arasında nihayetinde hırslıların cezasını bulduğu, birbirlerinin hayatlarına en karmaşık zamanlarında girdiklerinden kirli işlere de bulaşmadan pekala mutlu olunabilineceğini ise giderayak anlatan iyi niyetli bir film “Düzenbaz”. Ortalama zekaya ve vasat maaşlara sahip FBI ajanlarının karşısında yazmaktan daha iyi şeyler yapabilecek kadar zeki oldukları söylenen düzenbazlar kah karşı karşıya geliyor, kah zorunlu olarak aynı tarafta yer alıyorlar.

Amerika’nın bir kez daha fırsatlar ülkesi olduğunun ve herkesin bir şey ve farklı bir şey olduğunun ve nereden gelmiş olurlarsa olsunlar eşit şartlarda hayata başlayabileceklerinin ve yine her kesimden, her meslekten insan için her yolun mübah olabileceğinin de bir yolunun olduğunun altı çizilirken bulaştıkları pislikten kurtulmak için çabalayan çiftimiz ilişkilerinde oluşan çatlaklara rağmen ayakta kalmayı başarıyorlar. Nasıl mı çünkü başroldeki ahbap yani Irving Rosenfeld(Christian Bale) bir taraftan bir tarafa taradığı acayip saçları, hımbıl bedeni, koca göbeği ve kalp pilleriyle ne yardan ne serden misali hayatındaki iki kadını da bırakamazken, daha ileri gidecek olursak karısının oğlunu, karısını, kazık atmak zorunda bırakıldığı ve bir dost olarak gördüğü mafya babasını da bırakamıyor. Öfkelerini üzerine kusan sevdiği herkesi sabırla dinliyor ve sakinleştiriyor. Bunun için üstün bir çaba sarf ediyor. Filmdeki herkes en az bir defa avazı çıktığı kadar bağırıp, kontrolünü kaybetse de, o durabiliyor. Karısı rolündeki alkol sorunu olan, dengesiz, gammazcı ve gittikçe çığrından çıkan karısı rolündeki Jennifer Lawrence’ı bile sabırla kontrol altına almaya çalışıyor ve başarıyor da. Dolayısıyla kadınların ondan vazgeçmesi de kolay olmuyor ve Lawrence’ın dediği gibi herkes değişikliği sevmeyebiliyor(birde ne derler eskiler ” sinek kadar kocam olsun ama başımda olsun”).

rs_560x415-131204134446-1024.american-hustle-bale-adams[1]

Arapça bilen İtalyan asıllı-malum süper güç olunca Amerika’da herkes bir yer asıllı ama Amerikan vatandaşı- mafya babası Robert De Niro bir görünüp bir kayboluyor ve bize aktörlerin sadece rolleri için zorunlu olarak yaşlandırıldıklarını gösteriyor ve Arapça şakıyor filmin geriliminin tavan yaptığı sahnelerinde etrafındaki herkesin ağzını bir karış açık bırakırken. Aynı anda Jefferson Airplane’in “White Rabbit”ini Lübnan asıllı 23 yaşındaki genç bir şarkıcı Mayssa Karaa seslendiriyor Arapça. Ve aynı dakikalarda iki kadından birisi terk ettiği halde, diğeri ise çok umursamamasına rağmen karşı karşıya geldiklerinde kıran kırana bir erkek kavgasına girebiliyorlar. Daha fazla başa çıkamayan taraf kazanan olmayacağını anlayıp, şanslarını bir öpücükle yarılıyor, sonra da teselliyi başka kollarda arıyor. Film boyunca birbirini çığrından çıkarmak için elinden geleni yapan, ağzına geleni söyleyen bir sürü karakterin arasında sabrıyla ve sağlıksız bedeniyle kalp hastası olmayı başararak vaziyeti idare eden Christian Bale ’70’ler modası kolormatikli ve tüm yüzü kaplayan devasa gözlüklerinden kurtulabildiğinde çok sevecen bakıyor son bir kez.

Sydney(Amy Adams) kaybeden olmaktan bıkıp, hayatını değiştirmek ve bir başkası olmak isteğiyle kalbini sırasıyla açtığı adamlar arasında karar veremez görünürken bile biliyor aslında; olduğu gibi görünen Irvin ona kendini iyi hissettiriyor ve İtalyanlar gibi görünmek adına saçlarını bigudileyen, hırsından telefonu parçlayan ve yaşlı ve sofra duasında kendi gönlüne göre olan yine Latin gelin adayının oğluyla evlenmesi için dua eden annesiyle yaşamak zorunda olan Richie(Bradley Cooper)’ye karşı tek hissettiği ise merhamet duygusu oluyor ve bu onları bir araya getiriyor esasen. Sevdiği adamın her şeyi olmak isteyip, “Her şeyim olana kadar hiçbir şeyimsin.” dedikten sonra, Richie’ye karşı duygularından tam emin olamadığından güven hissetmek isteğiyle sevişmek için doğru zamanın gelmesini bekliyor ve gelecek uzun sürüyor..

American-Hustle-Filmloverss-1[1]

Disco’daki dans sahnesinde dönem itibariyle de “Saturday Night Fever”daki John Travolta’yı anımsattığı söylenen Bradley Cooper daha çok “Tony Manero”daki Tony Manero/John Travolta hayranını anımsatıyor sanki.

http://m.youtube.com/watch?v=MZfJaKTWS5E 

Filmdeki herkes geldikleri noktada yaşadıklarını bir şekilde kavrayamaz ve geleceği göremezken, kaderci bir bakış açısıyla yaklaşıyor Pete ve “Olacak olan olur diyor”.

-Peki filmde bundan sonra ne oluyor?
-Olacak olan oluyor.

Kuru temizleyicilerin bir çeşit paravan olarak kullanılmasına sık sık rastlamışızdır gangster filmlerinde. Burada da Irving’in iki adet kuru temizleme dükkanı var ve enselendikten sonra pek de fazla dükkana uğrayamaz hale geliyor. Bir leit motif olarak dükkan ve içinde unutulan kıyafetler aynı zamanda ihtiva ettiği anlam filmin muhtelif yerlerinde karşımıza çıkıyor.

Son günlerdeki irili ufaklı her gün bir yenisi geldi gelecek şok dalgalardaki havada uçuşan rakamlara baktığımızda, filmdeki Karmayn(Carmine)’ın cezasını on sekiz aya düşürebilen iki milyon dolar çok önemsiz bir rakammış gibi geliyor kulağa. Amerika’daki yolsuzlukların miktarını sollayan rakamlara sahip olduğumuz için gurur duyuyoruz ister istemez. Koltuklarımız kabardı, müteşekkiriz bize yaşattıklarınız için.

Ayaklar baş olmuş, İstanbul talan edilmiş, ormanlar yok edilip kırk katlı gökdelenler dikilmişken ve bunları yapanlar cezasız kalırken, mülksüzlüğü ilke edinmiş, yüzsüz olmayı başaramayan bir adam Bodrum’da kendi nezdinde tüm insanlığı cezalandırırken, bizler bu ülkede yaşamaya devam ediyor olacağız. Yepyeni, daha dün ağaçların tepelerinde daldan dala atlayıp zıplamakta olan maymunları belirlemek için mart kedileri gibi kuyruk olacağız. Hiçbir şey değişmeyecek bu ülkede. Çivisi çıkmış çünkü.

American-hustle-2-300x260[1]

BİR NANKÖRÜN İTİRAFLARI(YAZAR ÖNSÖZÜNE İSTİNADEN TARİHİNDE İLK DEFA ÇEVİRMENİN NOTLARIYLA)

BİR NANKÖR’ÜN İTİRAFLARI:

ÖNSÖZ:

Okura sesleniş…

Hayatımın sonbaharına girmiş bulunuyorum ve Allah gecinden versin ama daha çok versin tüm bu yıllar zarfında hep kalıcı bir şeyler bırakmak için didindim durdum. Beni hatırlarken tüm trajedimi ve gerçeğimi anlatan cümlelerimle var olayım istedim belleklerinizde. Bugüne kadar hep çalıştım, çok çalıştım ve sanat uğruna memuriyetimi terk edip kendimi gece gündüz okuma işime verdim. Evet bu da bir iş idi ve benimdi. Birkaç edebiyat mecmuasında aynı anda takma ismimle çıkan eleştiri yazıları yazdım. Eleştirmenin kolaycılığına sığındım; sayfa sayfa yazdıklarımı ise sonradan bir bir yırtıp attım. Olası yaratılarımın su yüzüne çıktığında beğenilmeme korkusuna kapılıp takma isimlerin arkasında gizlendim, böyle böyle dönüştüğüm hayaletin kimliğine büründüm, yeni bir ben doğdu(m) benden. Geçmiş olduğum yollarda parlak ama kolay unutulan izler bıraktım bir salyangoz gibi. Kabuğuma bastığınızda paramparça olmamak için hep kaçtım sizlerden. Bir tek şeyden kaçamadım. Bir Boğaz delikanlısı olarak bırakamadım bu şehri(yazar İstanbul’u kastediyor), ayrılamadım ondan. Benim kadınım da oydu; şerefine kadeh kaldırdığım, güzelliğinden gözlerimi alamadığım. Nereye gitsem özlemle döndüm ona. Kendi küçük sürgünlerimde aklıma geliverirdi de buğulanırdı hemencecik gözlerim, boğazımda bir yumru, akıtırdım gözyaşlarımı içime. Hiçbir şehir onun kadar konuşmadı benimle, hiçbir şehir anlamadı beni onun kadar sessizce ve de kabul etmedi tüm günahlarımla. Bir şehrin sizi günahlarınızla sevmesi ne demektir bilir misiniz? Her yere gidin özgürsünüz kendi küçük evreninizde, ama her şehir kucaklamaz sizi ve basmaz bağrına. Benim barınağım İstanbul’du, hep de öyle kaldı.

Ne diyordum? İstanbul aşkım giriverdi aramıza. Artık hep beraberiz ama bilirim sever komplimanları, o yüzden anmadan geçmem, sevdiklerini anmalı insan her zaman.

Memuriyeti terk ettikten sonra atadan deden ne var ne yoksa bir bir elden çıkarmaya başladımdı. Hazıra dağ dayanmaz ama malum sanat aşkı kanımıza işlemiş bir kere.. Bu uğurda yuva da kuramadım. Diyeceksiniz ki az evvel, ne de güzel şeyler söylüyordun biricik aşkın için ve ne de kolay satıverdin hemencecik kendisini. Latife yapıyorum yahut arkasına saklanıyorum; ben kim yuva kurmak kim? Rahmetli anneciğim de pek çok isterdi mürüvvetimi görmeyi fakat olmadı işte. Ben en çok meyhaneleri severdim. Arkadaşlarla oturup konuşmasını, eskilerden yenilerden andıklarımız için kadeh kaldırmasını.. Çok fazla kadın arkadaşım olamadı maalesef, zaten ben kendim de bizzat istemedim, kadınlar zor, çok zordu benim için. Okumuşu dert sahibi ederdi, okumamışı gönül boşluğu yaratırdı. O yüzden ben hep erkek arkadaşlarımla haşır neşir oldum, bundan da çok büyük keyif aldım.

Gene konuyu dağıtmış bulundum ama insan bir yaştan sonra hep kendiyle kalıyor; geçmiş hesaplar, kapanmamış yaralar, acı tatlı bir sürü anılar bırakmıyor yakasını. Onlar seni bıraksa, sen onları bırakamıyorsun. Geçmişimizle varız ama ondan sorumlu değiliz. Anımızdan sorumluyuz sadece yani öyle olmamız gerekiyordu. Ne Adem ne de Havva ne geçmişi ne geleceği düşündüler. Yaratılmış olmalarının olağanüstülüğü yetti onlara. Ya da belki de yetmemiş olsa gerek ki yasak elmanın büyüsüne kapılıverdiler. Görüyorsunuz işte bizler ta en başından itibaren hatalı olmaya programlandırılmışız. Bir sürü güzel şey göreceğimiz gibi ödenmesi gereken bedeller vardı koşulsuz boyun eğeceğimiz. Benim günahkar karakterlerim gibi bir sürü insan geçti dünyadan, hepsi geçti, öldü, bitti. Ne kaldı geriye onlardan? Söylediğini kağıda geçirmediğin takdirde ağızdan ağıza dolanır adına anonim derler, aile büyükleri demişti derler, emin olamazlar. En nihayet bir toz misali yurt yurt, sokak sokak, ağız ağız dolaşmaktan çılgına dönen kelimeler isyan ederler, önce çekimleri değişir, sonra özneleri, en nihayet nesne kaybolur. İsyan halindeki bir cümlenin haykırışı hiçbir şeye benzemez, yürekleri dağlar. Ben çok gördüm öylesini ondan biliyorum. Siz siz olun hep not alın, ortaya çıkardığınız yaratılar kiminmiş bilinsin. Malum meczup çok çevremizde, sınırlı yetenek de.

Ben hep korkaklığımdan kaybettim. Bir düşünün Mann benden onüç yaş büyüktü sadece ama “Buddenbrook”ları yazdığında çocuk sayılırdı, üstelik daha ona gelmeden yayınlanmış bir sürü hikaye kitabı ve romanı vardı. Ha birde sonradan altı çocuğu ve de Nobel’i oldu. Alsın gözümüz yok ama bizim de artık bir kitabımız kalsın gelecek kuşaklara. Okusunlar doya doya. Bana kalsa ben Proust okumalarını tavsiye ederim beni okuyacaklarına ya… Beckett ve ben onun yolundan yürüdük “Kayıp Zamanın İzinde”. Proust benim büyüğümdü, Beckett benim küçüğümdür. O da sonunda Godot’yu buldu. O da sonunda Nobel’li oldu, gidip almaya tenezzül etmese de.

Kıymetli paralarınızı harcayıp, kıymetli zamanınızdan feragat ederek gitmiş bulunduğunuz kitapçıdan almış olduğunuz kitabımı umarım seversiniz. Beğeni genel geçer bir şey, önemli olan sevmeniz. Yoksa kemiklerim sızlayacaktır emin olun emeğinize hürmeten, kendi merhametimin ışığında, talihsiz ve tarifsiz korkaklığımın eşliğinde.. (Yazarın notlarından çıkardığım fakat anlam bütünlüğünü bozmamak adına vicdanen ve yeri gelmişken belirtmem gerekir ki, yazarımızın en büyük korkusu olan eleştiriye uğramak ve bununla başa çıkamamak korkusuyla ilgili siz sevgili okuyuculardan ufak bir ricası vardı. Yapıcı olarak tabir olunan eleştirinin bir alt dalına başvurmanız için haykırıyordu adeta; çünkü yazarımız bu yaşa kadar bir kitap çıkartamamasının nedeni olarak gösterdiği eleştiri korkusunu ne bertaraf edebilmiş, ne de onunla yüzleşebilmişti. Satır aralarına sinmiş evhamı örtbas etmekle çok uğraştım ve yazarın çektiği tüm o korkuyu ve acıyı özümseyip, mayası kederden oluşan bir hamur gibi ekmek olmak için yeni bir kimlik inşa ettim kendime bu kitapla birlikte, sanki yeni bir ben doğdu benden.)

İyi okumalar(benden de)…

DEVAMI GELECEKTİR ====>

BİR NANKÖRÜN İTİRAFLARI

MARITSA EVROS PROUDLY PRESENTS WORLD’S UNFORGOTTEN BooK “CONFESSIONS OF AN UNGRATEFUL CAT”: MARITSA EVROS UNUTULMUŞ KİTAP “BİR NANKÖR’ÜN İTİRAFLARI”NI GURURLA SUNAR:

Yayıncı yorumuyla Bir Yazar Özgeçmişi: 1888 Türkiye doğumlu yazarın kemiklerine ulaşılamamış ama rivayet olunduğuna göre vücudunun her bir uzvu farklı bir milliyetten olduğundan dönemin din adamlarını kontrpiyede bırakmış, sorun devlet büyüklerinin ve dönemin Bab-ı Ali’sinin hararetli tartışmalara gark olmasına, görevlendirilen hafiyelerin umutsuz çırpınışlarıyla yerini bir büyük gizeme bırakmasına sebebiyet vermiştir. Nasıl ve nerede gömüleceği bilinemediğinden ve de işin içinden çıkılamadığından, memleket meselesi haline gelen hadiseyi sonuçlandırıp, tartışmaların önünü almak için bir gece vakti uzun süredir bekletilmekte olduğu morgun çekmecesinden gizlice alınıp, yol boyunca dayanılmaz hale gelen kokuyu bastırabilmek üzere üzerine gül suları serpiştirilip, deodorantlar sıkılarak kayığa bindirilip, Boğaz’dan akıntının yönüne göre duasız ve helalliksiz soğuk sulara bırakılmıştır. Vicdan yapan görevlilerden birinin ölür ayak yaptığı itiraf sevenleri -var ise tabi-her gün bifiil üzerinden geçtikleri, her köşesinde poz poz fotoğraf çektikleri, içine balık oltalarını salladıkları mavi suları yüzünden iki yakası bir türlü bir araya gelmeyen şehrin birde bu garip sırrını duyuverince ne yapacaklarını bilememiş ve en iyisini yapmışlardır. Unutmuşlardır. Hayalindeki Goncourt, Pulitzer olmadı Nobel ödülünü alma hayali içerisindeki yazarımız bir başka dünyada belki dedikten sonra son sözünü fısıldamıştır en yakınındaki kulağa: “Harika bir kitap adı olurdu, bir başka düny…” Cümlesini tamamlayamayan yazarın ne dediği anlaşılmıştır sanıyoruz. Bir kitap için yazılmış en uzun ve en gereksiz önsözü burada kesmek zorundayız çünkü daha çevirmen önsözümüz var. Özel hayatına dair mühim bilgileri kitabın cümlelerinin içerisinde bulabilirsiniz. Yazar erkektir. Çapkın değildir, belki biraz, her erkek kadar. Kötü alışkanlığı ve çocuğu yoktur. Arabası ve evi de yoktur. Bankada parası da. Fırsat bulup yapamamıştır. Hiçbirini. Gıpta edip etmediğini bilemiyoruz. Bu konuları konuşmazdı hiç. Düz taban olduğuna dair şüphelerimiz aldığımız duyumlar neticesinde gün geçtikçe katlanmaktadır. Saplantılı kişiliktir.

—-.—-

Yayıncının notuyla Bir Çevirmen Özgeçmişi: 1905 bodrum katı doğumludur. Aslında hiç yabancı dil bilmemiştir. Öğrenecek fırsat da edinememiştir. O yıllar malum fırsatsızlıklar, şanssızlıklar ve düş kırıklıkları çağıdır. Sığındığı bir binanın bodrum katında ilk gençlik, yeni gençlik ve ileri gençlik yıllarının tamamını, orta çağlarınınsa bir kısmını askere yazılırım korkusuyla saklanarak geçirmiş; sirkeye batırılmış bir parça kuru ekmekle beslenmiş, farelerle arkadaşlık kurup, onların dilini çözmeye çalışmıştır. Dışarı çıktığında iki dünya savaşını birden atlatabilmiş olmanın sevinci fakat yaşamı ıskalamanın verdiği derin umutsuzlukla bir hayalet gibi dolaşmıştır uzun süre İstanbul sokaklarında. Gelelim hiç yabancı dil bilmeyen çevirmenimizin ne çevirdiğine: Kitabın uğursuzluğu dönemin Bab-ı Ali’sinde nam salmış, hiçbir çevirmen böyle bir kitaba bulaşmak istemediğinden az biraz mürekkep yalamış ve duvarların dilinden bile anladığını öne süren artık yaşlanmaya başlamış çevirmen adayımız biraz da kendini kanıtlamak endişesiyle hiç düşünmeden teklifi kabul etmiştir. Kitabın yazarı elbette tüm diğer yaratıcı yazarlar gibi türlü çeşitli endişeler, korkular ve gereksiz acılar çekerek yazdığı eserinin kağıda geçirilmesi esnasında bir takım bulanık sıvıların ve bulanık düşüncelerin esiri olup kargacık burgacık olur olmaz şeyler karaladığından-ama üstüne basa basa belirttiğimiz gibi korkunç acılar çekerek-kitabın dilini çözümlemek ve çözmek gayretindeki çevirmenimize empati kurmak, acı çekerek düşünmek, daha çok acı çekerek düşünmek, en büyük acıyı çektiğini düşünüp, buna da kendini inandırması sonucu bir şifre kırıcısı titizliğiyle çalıştığı feci acı dolu günlerin ve gecelerin sonrasında kitabı yazarından da büyük acılar içerisinde tamamlayabilmiştir nihayet. Yoruldun değil mi okur? Biz de cümlenin sonunu getiremeyiz sanmıştık. Cümle düşüklüğü olabilir ama tekrar aynı acıların üzerine gitmek istemiyoruz, anla bizi. Zira çevirmenimizin kitabın hemen akabindeki hastane-terapi-yetmedi gene hastane-biraz daha terapi günlerinde kendisine destek olmak durumunda kalmamız omuzlarımıza hiç hak etmediğimiz acıların inmesine sebebiyet vermiştir. Kimi çalışanlarımıza hakikaten inme inmiştir. Bu kitap acıların kitabıdır. Hepimiz o kadar gereksiz acılar çektik ve bunu birbirimize belli etmemeye çalıştık ki, nihai sonuca ulaşıp, kitabı elimize aldığımızda sevinemedik bile. Zaten kitabın okuyucu sayısı bir elin parmaklarını da geçmemiştir. Bu kadar acıya katlanıp, emeğinin karşılığını alamamanın verdiği sıkıntı ise gerilen sinirlerimizi daha da germiş, iş matbaayı feshe, yayınevini kapatmaya kadar varmıştır. Bu lanetli kitabı WordPress aracılığıyla okuyacak olan siz sevgili okurlar, yedi gün içinde çok derin bir acıya gark olacaksınız, bizden söylemesi, Tanrı yardımcınız olsun, her neredeyse..

Çevirmenimizin seve seve “zihinsel” katkıda bulunduğu kimi(daha çok var da..)eserler şunlardır:Fareler ve İnsanlar, Fareli Köyün Kavalcısı, Kayıp Zamanın İzinde, Acı Sorunu, Acı Günler, Acı Çikolata, Bir Delinin Hatıra Defteri, Deliliğe Övgü… Bir de “Ruhsal Menkıbeler” adlı bir kitabın varlığından bahsetmiş ama böyle bir kitap dünya literatürüne girmemiştir henüz.

Çevirmenimiz de bekardır ve hiç evlenmeye teşebbüs etmemiştir(soranlara da uğraşamayacağım, çok fazla acı var demiştir). Düz taban değildir, sadece bahtsızdır.  Saplantılı kişilik değildir. Hayvanseverdir. Ve de birer gün arayla ölmüşlerdir yazarımızla; yani çevirmenimiz yıl olarak daha az yaşamıştır ve fakat daha çok acı çekmiştir. Hepsi kitaptandır. Beni de kanser etmiştir Allahsız.

—-.—-

Yazarın kitabı adamış olduğu kesin ve net bir şekilde hiç kimse olmadığından bizler bu kitabı, kitabın lanetine uğramış tüm yayınevi personelimize adamak istedik, hak ettik. R.I.P.

—-.—-

Yayıncının Artık En Son Notu: Çok yakında okumaya başlayacağınız bu hayali metin sahnelerden oluşmakta olup, çevirmenimizin acısından kaynaklı yer yer anlaşılmaz olabileceği gibi kimin kaleminden çıktığı belirsiz dip notlarla ara ara iyice çığrından çıkacaktır da. Fakat metin olun. Buraya kadar merakla gelip okumuşsanız eğer, hiç aptal değilsiniz. Sadece çevirmenimiz bir zamanlar çok fazla fareyle haşır neşir olmaktan patilerinin olduğunu sandığı bir süreçten geçmişti ve malum lanet işte. Her şeyi bilebilmenin ve anlayabilmenin imkansızlığı sizlere rehber olsun. Tanrı yardımcınız olsun. Ateistlere de kapımız açık ve tüm Deistlere ve herkese, tek okuyun, ne olursanız olun gelin ve okuyun.

DEVAMI GELECEKTİR====>

BULUTLAR/DEPRESYON

image

BULUTLAR:

Bir dolup bir boşalıp, yerli yersiz başınıza yağdırdığım gözyaşlarım için ÖZÜR DİLERİM.
Asfaltınızı ıslatıp, üstünüzü kirletip, trafiğinizi birbirine kattığım için ÖZÜR DİLERİM.
Planlarınızı bozduğum, randevularınıza geciktirdiğim, çamaşırlarınızı ıslattığım için de ÖZÜR DİLERİM.
Bir özür de sizden beklerdim.
Dolan çukurlarda biriken gözyaşlarıma basıp, ıslanan çoraplarınıza hayıflanıp ettiğiniz kahırlar için ÖZÜR BEKLERDİM.
Hoşlandığınız kızın elini ilk tuttuğunuzdaki romantik ortam benim eserimdi.
Benim sesim eşliğinde içtiğiniz şarabın her damlasındaki keyif de benim eserimdi.
Yağmurdan sonraki toprağın ferahlatıcı kokusu da.
“Listen to the falling rain”in intro’sundaki ses de benimdi.
O şarkının ve ayıla bayıla dinlediğiniz nice şarkının ilham perisi de bendim.
Şiirler ve romantik mesajlar benim sayemde ortaya çıktılar.
Sayemde öpüştünüz, sayemde barıştınız.
Bir TEŞEKKÜR beklerdim.
Nafile.
Gök gürültümü homurtu bilip, yok saymanız affedilmezdi.
İnsan bi ÇOK YAŞA der geçerdi.
Çok ayıp ettiniz. Çook.

Doğaya teşekkürü unutmuş bir neslin çocuğunun silkinip kendine gelmesi ve sonrasında vicdanının sesini dinlediği bir boş anında yazdığı ama hayatın hay huyu içerisinde ışık ya da teknoloji hızıyla unuttuğu “Bir Nankörün İtirafları” adlı güzide fakat kıymeti bilinmemiş adı ise muhtemelen hiç duyulmamış bir yazarın eserinden alıntıdır. Ola ki ciddiye almaya kalkıştınız, almasanız daha iyi sanki. Okuyun gitsin. Taksirat olarak doğaya saçtığımız bizden sonra yüzlerce yıl yaşayacak olan nesillerin soluyacağı plastikler, “mafettiğimiz” ormanlar ve aldığımız ahlar var daha sırada çünkü. Hayata nereden bakıyorsan oradan gördüğün kadar var. Düz bir vadiden bakabileceğin gibi, yüksek bir dağın tepesinden yahut zirveden de bakabilirsin. Tepeden baktığında görüp göreceğin bir adamın keli olabileceği gibi, Aziz İstanbul da olabilir. Ama düzlükten baktığında pırıl pırıl bir gökyüzü göreceksin ve ihtiyacın olan sığınacağın bir saçak altı ya da bir ağacın serin gölgesi olacak.

—-.—-

20130815_123435

DEPRESYON:

Sağlık sitelerinden birinden yapmış olduğum alıntı itibariyle; duygusal, zihinsel, davranışsal ve bedensel bazı belirtilerle kendisini gösteren bir durumdur. En dikkat çekici belirtisi çökkün ruh hali ile ilgi ve zevk almada belirgin azalmadır. Depresyondaki kişi duygusal açıdan mutsuz, karamsar ve ümitsizdir. Eskiden en severek yaptığı işler bile artık zevk vermez olmuştur. Kişi kendini hüzünlü ve yalnız hisseder. Kendisine ve çevresine ilgisi azalır. Yoğun suçluluk duyguları olabilir. Herkese yük olduğunu düşünüp gereksiz yere sorumluluklarını yerine getirmediğini düşünür. Genellikle iç sıkıntısı, daralma, huzursuzluk ile birliktedir. Bazen kendisinin tüm duygularını yitirmiş gibi hissedebilir.

Kendi zihnimden yapmış olduğum alıntı itibariyle; ruhunu bedeninden fazla sevmiş insanların sonu intihara teşebbüse gidebilecek kadar kendilerini kırılgan hissettikleri bir dönemden geçiyor olmaları. Bu dönem kazasız belasız atlatılmışsa eğer muhtemelen anılarını yazmaya girişeceklerdir. Yer yer blog yazarları da çıkmaktadır aralarından.

Bir arkadaşımın bir filmden yapmış olduğu alıntı itibariyle; boşta gezegen pardon gezenlerin can sıkıntısının dışavurumu ve kesinlikle  en harikulade, en yaratıcı tanımı.

Hayatı boyunca mutsuzluklarla baş etmekte güçlük çeken bir insan olarak; hayatımıza sinsice girip çıkmak bilmeyen, doktorlarınsa gez-toz-alışveriş yap adını vermiş olduğu Mısır Piramidi şeklindeki üçgenin içindeki sınırlı metrekareler dahilinde ne yapmamız gerektiğine bakmak gerekiyor. Farzet ki Mısır’dasın, Kahire’de ve  Necib Mahfuz’un “Aşk Zamanı”ndan ilham aldığın medinalarında dolaşıyorsun ve çöllerini görmeden dönmek olmuyor. O zaman ya bu deveyi güdeceksin ya bu diyardan gideceksin. Mahfuz’un dediği gibi kedere boyun eğmeyeceksin, hayat her şeyin üstesinden gelir bir şekilde.  Önce insan, her şeyden önce insan ve o bir insanın mutluluğu önemli toplumdan, hayattan, iktidardan, hükümetten öte, önce insanı kurtarmalı, gerisi gelir zaten. İbadetten sorumlu iktidar doğum kontrolünü yaygınlaştırsın önce. Bu kadar insanı kurtaracak ne psikologları, ne de doktorları var ellerinde.

20130921_133411

—-.—-

Tanrı sana bir yara verir, sonra ötekine de bir yara verir. Sonra günleri tersine çevirir. Kimse yerinde kalmaz. Acılar yer değiştirir ve dünya döndükçe insan yol alır, isterse de döl alır.

—-.—-

Uçaktayım ve tirbülansa giriyoruz. Şöyle oluyormuş(bizimki şöyle gelişti) pencere tarafındaki ben, yanımdaki japon turist, onun yanındaki el bagajımı yerleştirmemde yardımcı nazik bey ve az evvel yapılan sıcak ikramları kabul etmiş aynı bedenlere ait üç el, ellerinde karton bardaklar raks etmekte olan kollarıyla sıcak sıvıları döküp hem kendilerini, hem komşularını yakmamak için insanüstü çaba sarf ettiler ve sonuç şöyle oldu: pencere kenarındaydım ve çayım sıcaktı ve bende ilk cızlamı çeken oldum yani yere boşaltıverdim, japon turist ortada turşu gibiydi ve raks etmekte benden maharetli çıktı ve çaresizce dayandı, sıramızın erkeğininse işkembesi sağlamdı ve boğaz kanallarında klima olduğunu hayal ederek bir dikişte tüm sıvıyı işkembesine gönderdi.

Tirbülanstan çıkabildik nihayet ve garip bir rahatlama ve konuşma isteğiyle Japon turist kızla garip bir sohbete girdik yani ben girdim. Herkesin kahrını çeken bir ulus var, tarih böyle, benimkiler hep Uzakdoğulu; camdan-yandan ipe sapa gelmez sorularımla yanıltıp-şaşırtmam kendime has taktiğimin bir parçası:
-“You know Tao?” Ben soruyorum.
-“Yes.”
-“I love Tao.” Bunu da ben dedim.
-“Yes.”
-“I love “Big in Japan.”” Bunu içimden dedim. Daha da ne diyeceğimi bilemiyorum. Bunları da neden dedim hiç bilmiyorum.

“Tao dediğiniz nerede bulunur?
Her yerde.
Daha belirgin bir örnek söyle.
Bu karınca’da.
Daha alt düzeyde bir örnek.
Şu ot’ta.
Daha alt düzeyde bir örnek.
Şu çanak’ta.
Daha alt düzeyde bir örnek.
Şu tezek’te.”

Bu nereden aklıma geldi şimdi, onu biliyorum ama. Doğan Kuban’ın “Lao Tzu Tao Yolu Öğretisi”nden. Yalnız şu tezek mevzusu, monoteist dinler için bir küfür gerçekten. Bu kitabın üzerine bir Japon rehber kızla yan yana düşmemin ve manidar sorularıma aldığım kesin ve net cevapların da bir nedeni var kesin. Tanrım az akıl ver ama lütfen daha çok mantık. Beni unutma lütfen. Her unutuşunda sorunlarım katlanmakta ve ben kartopu misali döne yuvarlana bir çığ gibi gelen sorunlarımla karşına(pardon  ben daha alt kadrodayım) çıkmaktayım. Her seferinde buna buna ek olarak bu bu ve şu da oldu diye geliyorum karşına. Acı bana, yaşlandım ben artık. O kadar utanıyorum ki.. ama büyüyünce sorunlar azalmıyormuş, bunu bana hiç kimse söylememişti.

—-.—

Bundan yıllar önce bir şubat ayında Los Angeles’dan İstanbul’a gelmek için uçağa binen kuzenim ve arkadaşlarının, New York semalarına geldiklerinde tam dört saat boyunca tirbülansa yakalanıp, çakan şimşekler altında bulutların arasında zorunlu iniş için çabalayan pilotun sütüne havale neler yaşadıklarını hatırladım. Herkes dua etmeye başlamış, sakin olanlar oturdukları yerden, panik ataklar yere çöküp, secde etmişler. Seccadesiz namaz kılmışlar can havliyle. Saatlerce herkes birbirini avutup, birbiriyle avunup, Tanrı’ya yakarmış. Rahmetli Üzeyir Garih ve tüm business class ekonomi bölümüne gelmişler. İnsan ölümle burun buruna gelmeden anlayamıyor. Hayat çok anlamsız. Öyle olmaz, böyle ölürsün ama neticede ölürsün işte. Ama öleceğini anladığın an ya da şüpheye düştüğün an hiç istemiyorsun galiba ölmeyi. Erteliyorsun ve varsa şansın pazarlık yapıyorsun hayatta ertelediğin bütün mutluluklar için.

Sonra ne olmuş? Kurtulmuşlar. Pilot bir daha böyle havalarda yola çıkmayın diye ayar çekmiş bizimkilere. Pilotun dört saat boyunca çektiği sıkıntı ve sorumluluğunu düşünüp, susmuş bizimkilerde. Üzeyir Garih herşeye rağman bir başka uçakla İstanbul’a dönmüş. Kalan yolcularda New-York’da zorunlu olarak bir gece misafir edilmişler. Hallerinden pişman olduklarını sanmıyorum. Kuzenim Los Angeles’dan sonra New-York Kars gibi demişti. O New-York’u oldum olası sevmedi hiç.

Uçağın düşeceğine iyice kanaat getirdikten çok kısa bir süre sonra tek bir telefon görüşmesi yapma şansım olduğu anda arayacağım ilk insanı(Adem değil, nasılsa vuslat yakın onlarla) düşündüm. Babam, kuzenim, erkek arkadaşım, en yakın kız arkadaşım ya da ailemden başkaları. Ben kız arkadaşımı arayacağım sanırım. Dalga geçtiğimi filan düşünüp, beni rahatlatacaktır(No more drama, zaten öleceğim). Birde içimden eğer hayattaki rakibimi geçemezsem uçak düşsün dediğimi hatırlıyorum. Neden ölümü kişisel bir rekabete bulaştırdığımı hiç bilmiyorum(Tanrı bizi yarattı ama takip etmeyi bıraktı; tek sorun bu, baş olacak gibi değiliz). Değer mi değmez mi, değer mi değmez mi? On saniye kadar düşündüm ve değmez tabi aptal. Hiçbir şey senin hayatından, senden ve sevdiklerinden daha önemli değil. Sakinlediğimizde içimde bir umut yeşeriveriyor. Yenebilirim. Yanmayacağım ve kömür olmuş cesedimi teşhis etmek için morga gelip ağlaşmayacak sevdiklerim. Ve beklediğim şey her ne ise çok yakında gelecek, çünkü hayatının üzerine risk alıp, bahis oynamalısın. Ölülere mahsus der Bukowski. Risk almamak, kaybetmemek ve aynı yere geri dönmemek. Demek yaşıyorum. Bir haftadır ölüydüm, son beş dakikadır da çok çok yaklaşmıştım ama şimdi geri döndüm. Çok merak ediyorum acaba dibin dibi var mı? Eğer öyleyse dipteydim ama yeterince değil. Çünkü yüzeye çıkmam güç olmadı. Hayatın engebelerine paralel gökyüzünde de hava akımları ve sebep olduğu dalgalanmalar var sadece. Ron Howard’ın son filmi “Rush”da bir dakika boyunca sekiz yüz derecelik ısıya maruz kalarak, ciğerleri yanan ve öleceği söylenen “Niki Lauda”nın daha tam iyileşemeden yaşamının anlamı olan ve pistlere dönüşünün müjdecisi kaskını başına geçirmeye çalıştığı sahnede insanın aklına şunu getiriyor: “Bildiğin deli, tanımadığın akıllıdan daha iyi.” Uyarlaması: “İçine doğmuş olduğun hayat, bilmediğin öte taraftan daha iyi.” Şimdilik.

Mozart ve Salieri’yi izler gibi izledik Niki Lauda ve  Hunt’ın rekabetini.

—-.—-

İlk seni aramayacağım seni daha az sevdiğim anlamına gelmemeli. Tanışıklık aşktan üstün. Her zaman değil, bazen.

BENİM UTANGAÇ SAF YANIM

“İnsanın kendini teslim ettiği her acı sükunete dönüşür.” Marguerite Yourcenar

936full-the-remains-of-the-day-screenshot

Öyle mi acaba? Ve bir sızı olarak kalır da yaşar mı bizimle ilelebet, sanki hiç kapanmamış bir yara gibi? Kazuo Ishiguro’nun aynı adlı romanından beyazperdeye aktarılan “Remains of the Day/Günden Kalanlar” böyle bir yaranın bir geminin güvertesindeki camdan bakıyormuşçasına hatırlanmasıyla başlıyordu. Babadan oğula sanki nesilden nesile geçen bir genmişçesine aktarılan her şartta ve her ortamda titizlikle duygularını gizleme meziyeti, yıllar sonra geç kalınmış ve harcanmış hayatıyla baş başa kalmış bir adamın hem kendine hem kendisini seven kadına miras olarak bıraktığı pişmanlık ve hayal kırıklığına bırakıyordu yerini. Yavuz Turgul’un ’90 yılı yapımı “Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni”nde sert görünmeye çalışan Şener Şen kuytuda saklıyordu  Kerime Nadir romanlarını. Miss Kenton’da, Mr. Stevens Junior’ın benzer türde bir kitap okuduğunu gördüğünde sert çocuğun mizacındaki gizli romantiği keşfettiğini düşünmüştü. Anlamazlığa gelinen aşkının karşılık görmeyeceğini anlayan Miss Kenton’sa daha fazla acı çekmeye katlanamayacağını düşünerek soluğu, aşkını cüretkarca sunan bir adamın kollarında almıştı.

Kimse kimseye ait değil belki ve hiçbir şey sonsuz olmasa da kötü huylarını kendisine Tanrı edinmiş az kibirli ama çok gururlu adamın yaşlılığında da tek sahip olduğu el değiştiren aynı malikanenin, yeni ev sahibi oluyordu. Geleceğin geldiği gün bekleyecek bir şeyi olmadığını anlayan insanların, ne kadar yüce ve asil olurlarsa olsunlar yalnızlığın akamayan bir damla gözyaşında gizlendiğini göreceklerdi. Bekçiliğini yaptığımız odalardan sıyrılabildiğimizde akmakta olan hayatın ne kadarına dahil olabildiğimizi göreceğiz sonunda. Dahil olduğumuz kısmının ne kadarı içimize nüfuz etmiş, kanımıza girebilmiş? Kaç insan, dolayısıyla kaç hayat için “kanım” diyebilirsin, gerçekten kanın olanlar hariç? Belki damarlarında taşıdığın asil kanı nakletmenin zamanı gelmiş de geçiyordur bile. Benim için geç değil, hiç geç değil ve çok geç değil. Daha saf bir tarafım var. Gülme! Sen olsaydın gülerdin. Bense çok ciddiye alarak yazıyorum. Kendimi çok ciddiye alıyorum sanıyorum. Halbuki ben tüm bunları akşam çökünce yazıyorum, akşamlar insanların kendilerini çok ciddiye almamaları gereken zamanlar olmalı. Akşamları sabahlara bağlayan geceler zor. Uyur uyanık gördüğümüz rüyalar ve korkunç karabasanlar var saniyeler sürüp, aslında bütün korkularımızı ve acılarımızı aklımıza geldiğinde yüzümüze vuran. Her şey olana kadar. İş, olduğu kadar; aşk, benim olana kadar; sevgi, ulaşana kadar; huzur, bulana kadar; mutluluk, keşfedilene kadar; hayat, bitene kadar(tek çocuk/lar çıkana kadar değil). Ve ben artık hayata sahibim, o benim, bana ait, hayatım benim malım, bedellerini ödediğim; taksit taksit ve bekliyorum gayretle  benden alınacağı ve benim kaybedeceğim saatini. Ve halen daha saf bir yanım var, sadece gizlendiği yerden çıkmak istemiyor, biraz utangaç çünkü benim saf tarafım. Dışarısı soğuk ve üşütmek istemiyor.

Bense saf tarafıma inat, yorulana kadar karşı tarafı suçlayıp yorgun argın yatağa girmek istiyorum. Deliksiz altı saat uyku hayalim. Planlı imkansızlıklar dahilinde üstesinden gelemeyeceğim çok basit isteklerim var ve çocuksu bir saflıkla  istiyorum. Safça istiyorum. Ver bana benim olanı diyorum. Güzel düşler istiyorum senden diyorum. Az işiten kulakların ilettiğiyse, senin mi sandın benim olanları diyen belli belirsiz bir ses oluyor. Çok derinde o ses. Haliyle çok bozuluyorum ve kendimi avutuyorum belki duyulmasını istemiyordur diye. Çok öteledin beni diyorum. Beni görmen için daha ne yapmam gerek? Seni seviyorum diyemiyorum, çünkü istediğin sevgi değil. Sana aşık olmak için, ermiş olmam gerek. Ve biliyorum ben senin seçilmişin değilim. O zaman ben de ısrarcı bir umutla bundan sonrası için dileniyorum: “Bundan sonrası için bir şeyler ayarlayamaz mısın, lütfen?” diyorum. Seni sevmenin mahiyetini ve var ise eğer aşamalarını öğrenebilirim zamanla. Çok geç değil, hiç geç değil. Belki ererim, sen iste olsun, yaprakları kımıldat bu kez benim için ne olursun.

Teoride mantıklı, pratikte salaklaşabilen ben, en çok keskin virajları görmek istiyorum, vites küçültebilmek için. Bir kaplumbağa hızında gidiyorum, altımdakiyse bir ferrari değil, bence külüstür. Ferrari’sini satmış bir bilge de değilim, olmayan bir şey satılamıyor çünkü. Güvenli bir şekilde düşük viteste gidiyorum. Güvenlik, sıkıcılık diyordu Tim Parks, “Destiny/Kader”de, ama ben de sıkıcı bir insanım nihayetinde. Sıkıldıkça daha çok sıkılıyorum ve göğsüme bir pencere açıyorum kırmızı kalemle çizdiğim ve pof…kirli havam atmosfere dağılıyor. Kırmızı kırmızı.

—-.—-

Akşam akşam gözlerim elverdiğince “Kara Kitap’ın Sırları”nı okumaya çalışıyorum Nasıl yazdığını bazen kendisinin de anlamadığını söylemiş Pamuk, tuhaf, çok tuhaf. Herkes bir sürü şey yazıyor. Bir kitap yazmak değil mühim olan. Herkes kitap yazıyor kendince. İşçilik önemli ve Pamuk’un zanaati iyi, bir kez daha anlıyorum eve gelmeden tüm o karıştırdığım raflarda gördüğüm ingilizce/türkçe kitaplarına göz gezdirip birbiri ardınca sıralanmış ustalıklı cümlelerine baktığımda. Sanki cümleler bekliyorlarmış bir köşede de ortalığa çıkacaklarmış zamanı gelince. Ben en çok Bay Ka’nın gittiği baş harfi “k” ile başlayan şehirde, çevresi daha çok  “k” harfiyle başlayan isimleri olan insanlarca çevrilmiş, gökten “k” harfli şeylerin yağdığı ve nihayetinde ismini aldığı romanını sevmiştim. Okuyucusuyla arasına kibar bir mesafe koymasının ustalığını sevmiştim, İstanbul başrolde olmadığından iki kat daha çok sevmiştim. “Yeni hayat”ı da aynı nedenden ötürü sevmiştim. Bir otobüsten inip, bir otobüse binmiştim. Hiç bilmediğim şehirlere gitmiştim. “Being John Malkovich”de olduğu gibi kahramanın beyninin içine girmiş gibi hissetmiştim. “Yeni Hayat”ın ilk cümlesini ingilizceden okumaya başladığımda eksik bir his vardı sanki adını koyamadığım. Türkçesi beyinlere kazınıyor ve o kitabı okuduğumuz anda bizim de aynı hisleri yaşayacağımızı vaat ediyordu. Benimse okuduğum hiçbir kitap hayatımı değiştiremedi; bir anlam kattı sadece. Yani ben daha bulamadım o kitabı. Belki de değiştirdi de ben anlamadım. Öyle bile olmuş olsa, o bir kitap hangisi, henüz bilemiyorum. Bulurum diye ümit ediyorum. Bildiğim bir şey var ki, edebiyat hayat demek ve edebiyat hayat kurtaran bir şey. Bir yazar için hayatın orta yeri bir kitabın yazılmaya başlandığı, bir okur içinse o kitabın okunduğu yer demek. İnsan hayatındaki dönemeçleri ve virajları görebilse keşke. Ve senin beni gönderdiğin her yol çıkmaz bir sokağa çıkmasa, keşke.

“Benim Adım Kırmızı”yı ve “Kara Kitap”ı da beğenerek okumuştum. Sanki herkesin hayatında taktığı ve devamlı çevresinde dolaştığı bir harf var bir isim veya cümleden önce(aksi de olabilir elbet, harf sana kafayı takmış, seninle bozmuş olabilir mesela, takıntılı bir j harfi düşünün her işinize burnunu sokan ve tabiatından kaynaklı kısıtlı bir soyağacı olan) ve o harf hayatına yön veriyor bunun farkına varabilmiş insanların. K harfiyle başlayan kimi önemli Türkçe ve ecnebicesinden devşirme kelimeleri sıralıyorum size hiç sözlük açmadan: “kabiliyet, karanlık, kavrama, kelime, kınama, kırgınlık, kırılganlık, kırmızı, kıskançlık, kızgınlık, kinaye, kirlilik, korku, körebe, körlük, kurnazlık, kuytu, küskünlük, küstahlık..” Benimkiyse “m”; ama ismimin baş harfinden kaynaklı değil ve alın size m harfiyle başlayan birkaç önemli kelime: “mabet, makul, mana, mağdur, marifet, mavi, maya, mazlum, merhale, mesafe, metanet, meziyet, mızrak, moda, money(şakaydı ama gerekli bir şaka), mundar, mutluluk, mutsuzluk, mükemmel, müsrif, müzik..

—-.—-

Ve erken ölenler hep en kıymetliler. İzin ver kıymetlin olayım. Beni kirpiklerinle de olsa öldür, sakın cayma, o kirpikler kalktı mı bir kere inmeli yerine.

Hatırı sayılır bir iz bırakamazsan eğer seni sadece yakınların anacak ve onlar da gün gelip öldüğünde hepten unutulup, anılmaz olacaksın. Ölen fakat yok olmayan uzun ömürlü olan.  En kötüsü artık anılmamak, en fenası yalnızlık.

 BİR YERDE

“Gölgem değil, özlemim avutsun seni gittiğin yerlerde.”

image

Yerine ben mecnun oldum ve çöllerdeyim yine(bu işte bir terslik olmasın sakın!). Burası ne sıcak, ne soğuk.. en azından İstanbul’un soğuğu kadar işlemiyor insanın içine. Marakeş’ten sonra sevecek yerler biter sanmıştım halbuki ve yine tam da umudu kesmişken, bir coğrafya daha göz kırptı bana. Sanki sen gibi, seni anımsattı bir şey burada bana. Tam adını koyamıyorum ama çöl mimarisi ve hepsi benzer sonuçta, daha bilemiyorum, gidiyorum sadece. Hindistan’da olacağım çok yakında. Sonra belki Endonezya. “Gravity”de “Ganj Nehri’nde güneşi görmelisin, olağanüstü.” der yerçekimsiz ortamda bu dünyanın dışında bir adam bir kadına giderayak/ölürayak. Hayatının son zamanlarında hepimiz hayatla dalga geçmeyi bırakıp, alayı-kini-öfkeyi-bağımlılıklarımızı bir kenara atıp kendimiz olacağız ve biz bilmesek de Tanrı bunun için de son bir kez göz kırpmış olacak. Son sarf ettiğimiz cümleler(ne çok son diyorum bakar mısınız, korkum mu beni şüpheye düşürüyor yoksa şüphe mi beni kör kuyunun diplerine çekiyor?) bizi anlatacak, bir hayatın manifestosu olacak o cümleler. Son zamanlarda ne zaman önemli bir şey söylüyorum hissine kapılsam, ölmeme az kaldı diye düşünmeye başlıyorum. Bende “Ölüm bitti, o yok artık.” diyebilecek miyim acaba? Ölmek de bir iş değil mi nihayetinde? Hastalandığını öğreniyorsun ve başlıyorsun beklemeye, emekiliğine gün sayar gibi tekrar tekrar hesaplar yapmaya, birikitirdiğin insanlara, ötelediklerine, kıyıda köşede kalmış yenmemiş paralarına bakıyorsun, kefen paran-doktor paran-kalanlarda varsa çocuklarına, eşine, dostuna; sonra.. sonra her iş gibi bir gün senin nihai işinde son buluyor, kısaca işin bitiyor. Acısız olmasını diliyorsun, tatlı tatlı uykuda gelse keşke ya da ölüm bizi gündelik işlerimizde bulsa diyorsun. Bense cebime doldurduğum taşların ağırlığıyla bir nehirde boğulma cesaretini gösterebilecek kadar cesur değilim henüz, o yüzden  sürpriz bir sonum olacak şaşırtıcı derecede sıradan bir şekilde.

“Mehr Licht” mi”Mehr Nicht” mi diye uzun uzun kafa yormuş öfkeli dolayısıyla kırılgan Bernhard “Goethe Öleyazıyor”da(bunca yakışıklılıkla yazar olunmaz ki), Goethe gibi bir dehanın son zamanlarına denk gelen pespaye Krauter’in şansını anlatırken ironi dolu satırlarında. “Hayatımın İnsanı” dediği bir kadın vardı, o kadının yerinde olmak isteyen çok kadınlar tanıdım(bir tanesi için çok uzağa gitmeye gerek yok, tam karşınızda, platonik aşkın sonsuz gücüne -vuslata erilemediğinden sonsuz tabirini kullandım- inanmış bir insanın sevgiyi paylaştırmasının sevap olduğunu düşündürtmesidir referansım; tıpkı miras gibi, hak geçmesin kimseye, eşit dağıtmalı herkese, bazen bonkör bazen cimri bu hayatta insanoğlu ve böyle bir çeşidiz bizlerde işte).

Java’daki Nilüfer Çiçeği şeklindeki en büyük Budist tapınağı olan Borobudur’da ise tasavvufa da kaynaklık etmiş olan vazgeçiş, teslimiyet ve tevazu sözcükleri fısıldanır kulaklara. İnsan hırsların hatırlatılmadığı yerde mutlu oluyor ve bırakmak gerekiyor, istememek gerekiyor, isteyince, direnince ve diretince ve sonunda elde edince de mutlu olamıyor ki insan. Ama kalbimi bırakmam mümkün olmadığından, sen de geliyorsun benimle beraber tıpış tıpış, mecbursun buna. Yoksa sen bilirsin ve görürsün ıssızda kalmak neymiş? Ben kaldım, çok fena oluyor. Gene gel benimle, gücenme bana, kızarsın geçer unutursun biter.

“Yanmaktır, efendim, biricik çâresi aşkın;

Ağlatma da yak, hâl-i perişanıma bakma.”    Yaman Dede

Bir kitap okudum sıkışık zamanlarda kalakalmış insanlar üzerine. Bir adamın tecavüzünden kurtulabilmek için fahişe olduğunu söylemen gereken bir coğrafya bahsettiğim ve o coğrafyanın savaşmaktan sevişmeyi unutmuş adamları ve burkalarının arkasına gizlenip, çile çeken kadınları üzerine. Gizleri kalbine mühürlenmiş kadın, sadece bitkisel hayattayken, bir çeşit suni teneffüsle yaşatmaya çalıştığı adamının kulağına  fısıldayabiliyor sırlarını. Görülmeyen, isimsiz bir kadın o da diğerleri gibi, çünkü hiç sevilmemiş ve burkası onun kadifeden perdesi. Hiç sevilmemiş bir kadını sevebilmenin kutsaliyetini anlatmaya başlıyor aynı adlı filmi de ikinci yarıdan sonra. Mümkün müdür acaba? Benzer temalı bir Suudi Arabistan filmi var, tüm kalbimle oscar’ı almasını dilediğim ama aday bile olamayan. “Wadjda”. Simsiyah çarşaflara bürünmüş kadınlar ve çarşafa girmelerine az kalmış kadıncıklar var başrollerde. Kadın kadının kurdu oluyor erkek egemen dünyada bu kez. Namaz kılarken omuz omuza veriyorlar iyice, şeytan geçemesin diye; et ete değiyor ama. Hayatta Vecide’ler kazansa keşke. Ve Şili’den “Gloria”, Romanya’dan “Child’s Pose”da aday olamadılar. Çok yazık. Halbuki dans etmeyi  seven iki kadından Gloria güzel gülüyordu, Cornelia ise içli içli ağlıyordu ve erkekler kaçarken onlar duruyorlardı.  Erkekler Tanrı’nın kaçış halindeki suretleri olmasınlar sakın? Sakın ola büyük konuşma, olmaz olmaz deme bu hayatta; olur olur.. bir bakmışın kaçar vaziyetteki bir surete aşık olmuş bulunmuşsun, kim bilir? Hadi bakalım, ayıkla pirincin taşını. 

http://m.youtube.com/watch?v=3koigluYOH0

http://m.youtube.com/watch?v=Ax8lYeZIh44

http://m.youtube.com/watch?v=-KGu9OJxsxQ

—-.—-

Beni o kadar çok sev ki, kendimi bir şey sanayım.

Hayatı hazmedemediğin zamanlar vardır ve kaçacak yer arar durursun kendine; oraya mı gitsem, şurada mı olsam diye. Tesellisiz ağla derim ben böyle zamanlarda. Ama ağla. Rahatlarsın çünkü. Gözyaşı dökmek güzeldir, tuzlu tuzlu. Biriktirdiklerin de beraberinde çıkarlar fışkırarak. Sev gözyaşlarını her zaman, çünkü çok yaşananlar gizli o gözyaşlarında..

Radyoda bir şarkı var ve aklımı başımdan almaya yetti. “How long will I love you?/Seni daha ne kadar seveceğim?” diyor ve ben inan bilmiyorum, belki sonsuza kadar, belki sadece ölene kadar. Tek çiçekle bahar gelmiyor diyordu Tolstoy ve aralık bitmek üzere olsa da, daha çok var bahara. Avuntu olmadan yaşanmıyor, kışın sonu bahar hem de ilkbahar. Öleceğimi bilsem tek avuntum olacaktır mevsimleri hissedebileceğim bir yere gidiyor olma fikri. Ben orada da bekler dururum baharı ve yazı ve sonra her bahar aşık olurum. Bir ölünün sevebilmesi mümkündür çünkü ve ruhlar da hissederler mevsimleri. Güzel havalarda onlar da coşar. Buğulanmış bir cama isimlerini yazarlar. Tek nefeste hissedersin eğer o sana hissettirirse. Bir süre sonra camdaki isim akmaya başlar, buğular çözülür. Tesellisiz ağlayanların gözyaşlarıdır onlar. Ben de böyle yapmalıyım. Tesellisiz ağlamalıyım, içtenlikle, kimse veya hiçbir şey avutamamalı beni. O zaman gerekli bedelleri ödemiş, cezamı çekmiş olurum, kalbime gömülenler açığa çıkar. Artık daha çok sevmeye, daha çok vermeye gönüllü olurum. İşte o zaman ben olurum, işte o zaman insan olurum. İnsan olmak her ne demekse.. Merak edip bakıyor insan haliyle, işte size insanın sözlük anlamı: Memeliler (Mammalia) sınıfının,insangiller (Hominidae) familyasından, iki ayağı üzerinde duran ve yürüyen, kolları kısa, vücudunun birçok yerlerinde tüyler azalmış, çeneleri belirli, beyinleri çok gelişmiş, kafatası yuvarlak ve yüz açısı yüksek, konuşabilen tek yaratık. Ama sayın sözlük, itiraz ve itiraf ediyorum ve Tanrı şahidimdir ki; “İnsan susar.” diyorum. İnsan bir gün, an gelir susar ve sustuğu o an dinlemeyi öğrenir. İnsanlar sorar, eşeler dururlar sizi ve sizi siz yapanları ve siz susarsınız “tek”. O anlara ulaşabildiyseniz eğer; yani susmayı öğrendiyseniz artık hayat sizindir. Hayat heyecanın bittiğinde, hayatı öğrendin demektir sonunda. Varoluşumuzun içinde gizli gizli barınmakta olan ve bizim genel olarak kötüye kullandığımız ya da nasıl kullanmayı bilmediğimiz durumlarımızı -pembe panter kılıklı şeytan da buna dahil- kısa bölümlerle anlatmaya çalışan, geçişlerdeki kopukluğu önemsemeyen bir filmin(Post Tenebras Lux) rahatsız edici sahneleri üşüşüyor kafama. Asap bozucu sahnelerin, kışkırtıcı bir şekilde verilip akılda kalabilmesi yönetmenin başarısı ve her şey şaşırtıcı şekilde gerçekçiydi. Reygadas, Malick’in yolundan ilerliyor sanki. Agresifleşmeden ve sıradanlık içerisinde veriyor tüm sertliği ve telaşsızca oturduğumuz koltuklarımızdan yüksek tevazu içerisinde bu sakin hayvanın sınırlarını sorgulatıyor bize, yargılatmadan. Evrime karşı pasif bir direniş halinde gibi yönetmen. Bizi çok tanıdık yerden yakalıyor, filmin başındaki yer ve gök olaylarına çok başka anlamlar yükleyen o küçük kız çocuğuyuz biz. Etrafındaki köpekler de çok tanıdıklar, havlayıp koşturup duran ve insanlara bir türlü laf anlatamayan ve hep havaya doğru uluyan..

—-.—-

Seni seviyorum ve sen bunu hiç bilmeyeceksin. Ne acı. Ben şanslıyım, bakma. Seven benim. Önce kızsam da, sonradan kazanan benim. Sırt çevirip kaçansa sensin.

Saçak altı kurudur, misafirin yoludur, benim de gitmem gerek uzaklara, misafirim burada sonuçta. Bir kadın vardı ve bana “Musibete de şükret.”demişti. Öyle ya, şükür, buna da şükür. Senden gelen musibete de şükür.

Seni hep sevdim. Bana sevgi gerekti çünkü. Ve dönüp baktığımda etrafımdaki herkes sevgisizdi. Sakın beni unutma. Sarhoşken birbirine kabul ettirtilmeye çalışılan o saçma sapan sözler hep unutulur; ama hani dilinin buğusu kalır ve gerçek olur ya.. ahh işte onlar gerçekleşseydi.. Belki.. Hiç gerçekleşmemesini istediği şeyleri arayıp duran bir insanın son sözleri bunlar, gidemeden.

Şu kader meselesini çok büyütmemek gerekiyor, ben çok büyütmüşüm gereksizce. Halbuki yazdıklarını yaşıyorsun işte. Gözyaşlarının ve gülücüklerinin pırıltısından bahsetmelisin bana. Her ikisinde beynin hangi tarafı uyarılır söyle bana. Hangisi daha kuvvetli? Eğer aşk kuvvetli bir duyguysa, güldüren mi yoksa ağlatan mı daha güçlü düşün sadece, hayatımın kahramanı. Bense seni değil, seni sevmeyi sevdim. Sakın beni unutma.. Kim söylemişse, yalan söylemiş. Aşk tek kişilik, yoksa adı meşk olurdu ve ayakta yolcu kabul edilmiyor, sen arada kaynamayı sevsen de. Ve aynaya baktığında çekil aradan, çekil; çünkü bir gün gelecek karşıdan karşıya geçemez olacaksın trafikte. Bir trafik ki sorma, keşmekeş. İşte o zaman iste, yolların açılmasını dile, trafik akmasın, dursun de, gör bak çekilecekler aradan, bir kuş gibi geçeceksin karşıya, hatta süzüleceksin, yollar açılacak önünde ve kapılar, gerçekleşmesini istediğin tüm isteklerin senin kendi hırsların, komplekslerin; kurtul onlardan, boşalt semerindekileri, yeni doğmuş bir tayın kürdan gibi bacaklarıyla ilk defa doğrulmaya çalıştığı gibi tutun hayata, yıllarca yürüyememiş felçli bir kötürüm gibi, bitkisel hayattan yeni uyanmış, beynin yıllarca komut  verememekten yürümeyi unutmuş bacaklarına sahip olduğunu hayal et, ilk adım, ilk öpüş, ilk nefes sanki. Seni çok seviyorum, inan buna. Beni kerelerce oku satır aralarında. Yüz kere, bin kere, milyon kere. Her kelimemde sen gizlisin, sakın unutma.

—-.—-

Ülkem çalkalanıyor şimdilerde. Günlerin ve yılların birikmiş öfkesi vardı benim de bir zamanlar üzerimde. Çok öfkeliydim her şeye ve herkese. Oldu bitti ve ben rahatladım sanki, daha fazla öfke biriktirmemeyi öğrendim uzaklarda. Şimdi bakıyorum da, dövize çevirmediğimiz her kuruşun acısını çekeceğiz belki ama cezasız değil hiçbir şey ve cezaları olsun işgaliyetleri beyinlerimizdeki. Allah aratmasın sizi bize ve mahçup etmesin bizi dünya aleme.

“Bükmemekte mesele ne boynunu  ne fikrini ne vicdanını;

Kendi keyfin için diyar diyar gezinmek

İlahi güzelliklerine doğanın hayret ederek

Ve sanat ve ilham yaratıları karşısında

Titreyip coşmalı insanın sarsılan ruhu.

İşte mutluluk bunda! İşte hak bunda…”.    Puşkin.

 

FAS’IN ARDINDAN

IŞIK DOĞUDAN YÜKSELİR/KENDİNİ BİLMEK/DOSTOYEVSKI

Şimdi, şu an daha kıymetli olurdu eğer anında okuyabilseydin yazdıklarımı; ama bir gün okuyacaksın biliyorum. O zaman satır aralarında çıkacağım karşına. Her yazan kendinden yazmış, her yazar kendini yazmış. Sende beni okuyorsun aslında. O ben değildim dediğimde bile sakın inanma bana. Çünkü ben buyum. Tam da okuduğunum. Beni böyle kabul et. Herkes öyle yaptı çünkü, ben kendime kabul ettiremesem de. Beni böyle sev, ben beni inkar etsem bile. Beni iyi an, hatırına geldiğimde. Ve beni şunlarla kabul et; günahlarımla. En sevdiğin olsun günahkarlar. Çünkü onlar bir doğrunun üzerinde duramazlar. Ve iyi kuluna Tanrı duyurmazmış, onlar sağırmışlar çünkü.

—-.—-

Tanrım sen lütfet bana ve sen mani ol şerre. Sensin adil olan. Sarıyer’de oturduğum kafeden yazıyorum kafamın içindeki türlü çeşitli düşünceleri. Tanrı’nın sıfatları dolaşıyor kafamda, ama ben en son Karamazov Kardeşler’i okumaktaydım ve sanmayın ki Dostoyevski farklı bir şey söylemiş kutsal kitaplardakinden farklı. Süslemiş sadece etkin ve yetkin bir kalemle Tanrı’nın sözlerini, Tanrı’nın bir kulu olarak. Yıllar önce “Konken Partisi” adında bir piyes izlemiştim. Rahmetli Şükran Güngör ve Müşfik Kenter’in sahnesiyle açılıyordu oyun. Allah korusun’u andıran bir cümle ile başlıyordu sözlerine ve sanıyorum Müşfik Kenter’in repliğiydi. Bunun üzerine Şükran Güngör “Eski ateist, inanç sahibi mi oldu?” deyince, karşı taraf “Serde yaşlılık var, bir ayağımız çukurda, insan korkuyor haliyle.” diyordu. Ben de yaşlandım. Galiba. Yahut bunca Allah’ın adını anıyorsam sonum yaklaşmış demektir. Bir seçenek daha var ama o bana kalsın lütfen. Belki içimden gelirse yazımın sonuna doğru çıtlatabilirim sizlere.

Varoluş, inanç, sevinç, hüzün, kayıp, gayb, ölüm, tabiatın düzeni, adalet, ibadet, iyi kalp, fitne, vicdan, sahiplenme, aile bağları, karı-koca, usta-çırak ilişkisi üzerine kalbini esneterek yazmış tüm düşüncelerini hayatının son yıllarında kaleme alıp tamamlayabildiği eserinde Dostoyevski.(“Bir adam için karısı ne demektir bilir misiniz?” diye sorar ve cevap vermez. Her evli erkeğin bu soruyu sorması gerekir hayatının bir döneminde ve içtenlikle cevap aramalıdır kendince ne demektir acaba diye, o zaman öfkeyle bile dolu olsa kabaran yürek, yumuşayıverir kendiliğinden ve bir kadın kırk küsur yerinden bıçaklanmaz şehrin orta yerinde ya da mahalle arasında ve başka kadınların kocaları böylesi bir sahne karşısında sessiz kalmazlar kanımca). Her satır içten, her satır evlat acısı çeken bir yazar peygamberin görkemli kalemiyle kutsanmış. Neden-sonuç ilişkisi üzerine ders verir nitelikte. İnsan kalbini açmazsa eğer art niyetli oluyor sanki yazdıklarında. Saklıyorsun kendini, ilişmesinler ve üstüne gelmesinler diye(haksız da sayılmazsın, kör korku bunun adı). İnsanlar korku uyandırabiliyor ve hiçbirimiz yaşarken neyle karşılaşacağımızı bilemiyoruz ve ürküyoruz bunca nüfustan, bilmemekten, çok bilinmekten, düşüncelerden, hayatı mahveden şeylerden. “Öteki Renkler”in başından alıntıdır: “Her renge boyan da renk verme.” Şeyh Galip’ten yaptığı alıntıyı destekler Orhan Pamuk  kendimi en çok açık ettiğim kitabım budur derken. Freud’un da araştırma konularından biriydi dehanın yazdıkları(deha dehayı..). Hastalığına da bağlıyordu kaleminin olağanüstülüğünü. Dostoyevski ise mütevaziydi yaratıları konusunda, hepimiz Gogol’ün “Palto”sundan düştük/çıktık derken. Herkes bir yerlerden düşüyor/çıkıyor işte ama seçilmiş olmak gerek bazı şeyler için, özellikle güçlü bir idrak yeteneği için. Kazablanka’daki otelde Samsun’lu bir adam vardı(bu yazdıklarımı asla okuyamayacak ve bilmemeye devam edecek ve Samsun sen beni gene sev, ama böyle bir olayınız varmış bilin istedim, kendileri geri dönecek evine elbet). Fırlamış gelmiş memleketinden. Atlamış uçağa, inmiş Kazablanka’da. Tur şirketlerinin üçkağıtçı olduğundan bahsediyordu. Kendisi kabaca bir hesap yaptığında hep beraber idrak etmiş olduk zararlı çıktığını. Yalnız gelmiş, hanımı istemiş ama onu getirmemiş. Hac’da tanıştığı birilerinin peşine takılıp gelmiş. Mardin’li bir teyze var yanımda. Onun yanında başlıyor atıp tutmaya. Bedava verseler gitmezmiş Güneydoğu’ya. “Deli miyim?” ben diyor, bizse kendi aramızda konuşuyoruz delilik ayrı bir şey, manyaklık ayrı bir şey diye ve bu deliliğin ötesinde bir şey sanıyoruz(Avrupa’nın vize uygulamasını sonuna kadar destekliyorum, zira vizesiz ülkelerde dolaşımda olan bir sürü yarı kaçık Türk var ve bu hem bizim ülkemiz hem de o ülke vatandaşları ve devleti için ciddi bir tehlike arz ediyor, Tanrım sen akıl fikir ver). Sen Mardin’e gitme, ama Afrika’ya gel daha az tehlikeli diye, her şeyi garipti. Bir çeşit depresyon geçiriyordu belki ve bizler anlayamadık ama dilinin cüretkarlığı inanılmazdı. Kürt kötü, Avrupalı hin, Arap paracı, Amerikalı en kötü filan derken maazallah konuşacak insan bırakmadı dünyada. Her milletin iyisi de var kötüsüde, sana iyi gelen bana fenalık etmiştir, senin sevdiğin beni sevmez, nereden bilir insan, yaşamadan bilinmez ki, bunca önyargıyla da yollara düşülmez ki. Bir genç kendisine acımış, zira damla Arapçası yok. Uçaktan almış bunu, kalmakta olduğu otele taşımış. Adam bu otelden de memnun değil. Yer değiştirmek istiyor. Çok üçkağıtçılarmış(tüm Kazablanka, hatta tüm dünya üçkağıtçı sanki, anlattıklarından çıkardıklarım bunlar). Lobide esir aldı hepimizi, oturduk dinledik adamı, anlattıkları pek mühim şeylermiş gibi, kısaca o kötü bu kötü dedi durdu, Riga dışında. Nam saldığından olsa gerek, tanıyan gençler bir musibet gelmeden akıllanmayacağını söyleselerde, Mardin’li teyzenin içinde merhamet duygusu olduğundan, Allah akıl fikir versin deyip durdu ardından(uçakta da yandaki üçlü koltuk boş kalsın diye dua etmişti aynı teyze ve tutmuştu, gitti orada uyudu; ilk karşılaştığımda pırpırpır dudakları oynuyordu, dua ediyormuş, sonradan alıştım, hep içmek istedim bir kadeh çok değil, hep dua etti masaya içki gelmesin diye, bir yudum içemedim; gel de duaların gücüne inanma, hepimiz ya çay ya kahve, ya portakal suyu içtik durduk, bir Kazablanka birası içmek istemiştim halbuki, içki lafı geçtiği anda duaya başlıyordu ve suya teslim oluyorduk. Hepimiz senelik perhizde gibiyiz ve şu Ramazan geçsin, bayram namazımızı kılalım, ilk iş likör içelim der gibiyiz, bebekler kadar temizim bebeğim, arındım). Aynı hanım 30 sene önce dul kalmış 3 çocukla. Şimdi 60 yaşında. Tek kocası olmuş, sonra çocukları. Ben duramazdım, bekleyemezdim, sizin yerinizde olsam bir daha evlenirdim dedim. Hiç sesini çıkarmadı, mahçup oldu sadece. Kendini dualara teslim etmiş, sakinleşmiş, öyle var olmuş, öyle dayanmış, kaçık adamın bile iyi hallerde eve dönmesi için dua edebildi. Dediğim gibi ben bekleyemeyebilirdim sanki yerinde olsaydım.. Otuz yıl çok uzun bir zaman aşksız ve yalnız.

Nihayet gitti adam, yeni oteline yerleşmek üzere(daha az üçkağıtçı olan). Gençse çilesini dile getiriyor o gider gitmez. Kahvaltıya yedi buçukta iner olmuş sırf adamın çenesinden kaçmak için. Her yere onunla gitmek istiyormuş, çocuksa ben çalışıyorum diyor. Bu arada amcanın gitmediği vizesiz ülke kalmamış. Favorileri ise Rusya ve Ukrayna(iç çekişinden belliydi). Nedense Riga’da kalmış kalbi(gel de kurtlanma ve Riga’lı Liza’yı anma)! Yoldayken bizim genci arıyor gene. Resepsiyondan pasaportunu istemişler, bizimkisi vermek istememiş ve oteli birbirine katmış(bar bar bağırıyormuş, Türkçe), şimdi otel arıyormuş tekrar. Kendisine söyleyeceğimiz sözler tükendi hepçek. Dönüş gününe kadar daha 4 gün vardı ve cezalı bilet alalım dön memleketine uyarılarına da kulak asmadı 150 dolar ödemek istemediğinden, halbuki daha masraflı olacak kalışı ama maceracı ya, bulur gene gariban bir Türk, ekşir başına, cebelleşir durur tüm dünyayla. Kazablanka’nın kendisinden çekeceği vardı kendisini son bıraktığımızda(geldiğin ülkenin kanunları hakkında bir fikrin olmadan, kafanda bir sürü manyaklıkla yollara düşmenin başına açabileceği olası felaketleri hiç hesaba katmadan ortalıkta serseri mayın gibi dolaşabilme cesaretine haiz insan modeli, şeriat kanunları geçerlidir belki, senin yasak ya da suç bilmediğin orada suç ihtiva eder, öyle değil mi yani? Ondan diyorum, Avrupa kendi iyiliği için vizeye devam etmeli, bizde bunlardan daha çok var çünkü, Avrupa Birliği’ne girebilseydik bizim için iyi olurdu kabul ediyorum, bir üst ligde oynamayı kim istemez ama Avrupa ne yapsın, Kazablanka bile başa çıkamazken..).

—-.—-

Parmaklarım tuşlarda gezinirken rengi iyiden iyiye solmuş sağ elimdeki kınama gidiyor gözüm ister istemez. Daha tam atamamışım kalbimden Fas’ı, elimdense kınayı ama solmaya başladı artık ve anılar da solacaklar bir gün eskimiş fotoğraflar gibi. Hatırladıkça gülümseyebiliyorum güzel anlara. Hani film şeridi gibi gözünün önünden geçer ya. Ara ara akıyor benim filmimde. Beşinci Muhammed Havaalanı’nda başlamış ve bitmiş bir kısa metraj. Bir yaşamdan çalınmış dört hırsız gün. Onca hayıflandığım ve küçük gördüğüm fakirlik, sefalet, ilkellik ufkumu açmış, ben farkına yeni yeni varıyorum. Derin düşünme şansım olmuş. Çünkü medeniyette düşünmeye fırsatınız olmuyor, yapılacak her şey yapılmış ve ayarlanmış oluyor sizin yerinize. Siz üzerine tecrübe denen taşları koyuyorsunuz sadece, duvarlar çoktan örülmüş bile. Herkes her şeyi sizin yerinize düşünmüş, icat etmiş, yazmış, çizmiş, resmetmiş. Tüm asil cümleler söylendi birilerince. En iyi yazarlar ürettiler ve öldüler çoktan. Aradığın hiçbir derin his medeniyetten çıkmayacak artık. Işık doğudan yükselecek, İsa doğudan doğacak tekrar, İslamiyet bu topraklara indi zamanında. Hayrında, şerrinde bir nedeni var dedik biz bu topraklarda. İtaat etmeyi, yenilgiyi, baş eğmeyi umutla kabullendik gelecekteki büyük zaferler için. Hayat bu, böyle bir şey, hayat bu kadar böyle coğrafyalarda. Ama kan damlam, sen beni gene de iyi an aklına düştüğüm zamanlarda.

—-.—-

Soğuk bir kış günü Sarıyer Merkez’de İskele Can restoran ve kafede(restaurant & cafe) oturuyorum. Dışarısı çok soğuk olduğundan çepeçevre naylonla kaplanmış ve havadan ısıtılmaya çalışılan bölümde, denize nazır en köşedeyim. Yüzüm Tarabya’ya dönük. Denize iki ya da üç kere bakabildim çünkü deniz benimle konuşmuyor. Önüme bir baba oğul oturdu ve kalktılar çayları bitince. Sonra orta yaşlı bir çift geldi, sonra iki hanım oturdu ön masada, sonra da ben kalktım zaten. Güler yüzlü bir kadın ve adam bana servis yaptılar. Her zamankinden söyledim, orta türk kahvesi. İki lokum getirdiler yanında, ikramdı, bir bardak da su. Soğuktu, suyu içemedim. Sonra bir kapuçino(capuccino) istedim. Kırmızı paltom var daha hala üzerimde. Otururken bile çıkartamadım. Başımdaysa kuzenimin beresi. Siyah rengi. Fena olmadı, yakıştı sanki. Ama bazen gözümün önüne düşüyor ve ben görmekte zorlanıyorum etrafımı. Tuvalete gidiyorum. Hesabı ödüyorum. Çıkıyorum. Ayaz var. Çarşıda biraz turlayıp, eve dönmem gerek. Bugün cuma, yarın cumartesi. Bugün yirmidokuzu, yarın otuzu. Sonra aralık var. Soğuk biraz kırılmış sanki dışarıda. Sabahkinden iyi gibi. Pek fenaydı dün. Aynı anda hem yağmur, hem ayaz. Ellerimi ovuşturuyorum. Üşümesinler diye. Eldivensizim. Onlar da konuşmuyor benimle. Refleks sadece. Yanaklarıma değdirince hissediyorum. Çok üşümüşler. İstanbul çok soğuk bu günlerde. Sakın gelme.

—-.—-

Söylemeyeceğim.
Sus-tum.
Merak et istedim, merak edin istedim.

MAJİK MAKALE: MOROccO

                                                                               FAS

                                                         “Kendini kaybet ki bulasın.”  

20131121_111918

Bir gün gelecek, hayatındaki sevdiklerini bir bir kaybedeceksin küçük. Önce annen ve baban. Sonra senden büyük kardeşlerin ya da küçük olanlar göçecekler. Belki onlarla ayrı şehirlere düşeceksin. Tesellin olacak nefes alıp verdiklerini bilmek. Ne kadar yalnız ve kötü hissetsen de ağzını açıp tek kelime etmeyeceksin. Eğer bir yuva kuramadıysan, gerçekten vermenin ne demek olduğunu çok sonra anlayacaksın. Bir çocuğun sevgisini hiç bilmeyeceksin. Hiç doğmamış çocuğun da senin sevgini hiç bilmeyecek. Kadehlerde aradığın boşlukları sabahları dolduramayacaksın. Gün gelecek boğarcasına seni bir kişinin en çok sevmesini isteyeceksin. O sana yeter gelecek. Bir kişinin nefesinde huzur ve güveni bulacaksın. En sevdiğin saatler bunlar olacak. Sonra o da gidecek gün gelecek ve kendini en güvende hissettiğin anının, en güvensiz anın olduğunu göreceksin. Sense koşarak Tanrı’ya sığınacaksın. Sonra daha çok zaman ayıracaksın ibadete. Sevgiyi yerde değil, gökte bulacaksın belki. Olsun o da güzel. Bırak senin de Tanrın olsun tek. Seni tek o sevsin yeter. Ya o da giderse, ya o da terk ederse ne yaparsın o zaman? Hiç kimsenin peşinde koşmadığın kadar onun peşinde koşmuş olduğunu göreceksin. Sen karanlıkların ortasında boğulmuşken, bir ışığın tam önünde olduğunu söyleyecekler. Kurtuluşun o ışıktayken sen göremeyeceksin. Belki tek sen hariç herkes görüyor olacak. Sen hala karanlıktasın ve kurtuluşun tam önünde. Neden ki bu panik? Hayat körlüğü bu. Boşversene hayat duruyor aslında, bir yere gittiği yok, sadece herkes bir şeyler yaptığını sanıyor. Bunun gayretiyle koşuşturuyorlar. Herkesin durduğu bir zaman, koştuğu bir zaman vardır halbuki. Sen daha hala o ışığı görmedin, değil mi? Ondan bu hırçınlığın. Ondan bu sitemin. Ayarsız gururun, dengesiz hallerin. Başını kendinden kaldırıp bakabildiğinde, çoğunluğun aynı durumda olduğunu göreceksin. Her yüz sana haykırıyor aslında. Çünkü hepsi aynı yüz. O yüzler yüzsüz aslında. Olağanüstüyse hiçbir şey yok hayatta. Sensin mucize bu hayatta. Bak bunca yıl sonra buldurttun bana kendini. Bense çoktan gömmüştüm seni. Sevdiklerimi almana kızmıştım. Belki kendime kızmıştım, adını anmamıştım. Ama sen beni gözden çıkarmamışsın. Adını anıyorum çünkü korkuyorum. Adını anıyorum çünkü beni örtecek, koruyup kollayacak bir şeye ihtiyacım var ve ben bir insanım sonuçta.

Hayat huzursuzluklarla geçiyor, hayat sevgiyi harcayarak geçiyor. Ama hayat geçiyor. Kendini kaybetmek için geldiğin Afrika’da ne bulacaksın bakalım? Sakın merhamet yorgunu yapmasın seni bu kızıl topraklar?

                                                       “Uzun zamandır aşığım sana”

Il y a longtemps que je t’aime(ilyalontomköjötem).. Seni o kadar çok sevdim ki.. Yakın tarihli bir filmin adını aldığı eski tarihli bir şarkının sözleri ve melodisiyle yollardayım. Sana o kadar çok kızgınım ki.. Ben yazsaydım böyle yazarmışım sanki ve araya da eklermişim. “Sana daha hala öyle kızgınım ki..”

“İngiliz Hasta”nın başı, çöle gölgesi düşen planörün “Szerelem” (macarca aşk demek ve Macarca, Yunanca’dan sonra kulağa en kibar gelen dil olsa gerek) adlı şarkı eşliğinde süzüldüğü sahneyle başlıyordu yanlış anımsamıyorsam. Gece kum fırtınaları, gündüz aşırı sıcağın yaşandığı Sahra Çölü’nü de içinde barındıran kızıl kumlu Fas’taysa yağmur yağdırmayı başarıyoruz, hem de sağnak. Senede yedi gün yağan yağmurun üç günü bizi takip ediyor. Tarımla geçinen, susuz kalmış Fas’lılar için olağanüstü sevindirici olan bu durum, benimki gibi kayıp ve huzursuz bir ruha sahip bünyeyi iyiden iyiye hüzünlendiriyor. Neşeli Afrika değil burası. Bir duygudan bir duyguya, bir halden ötekine sürükleniyorum. Tek bildiğim ne bildiğimi bilmediğim. Filmdeki Catherine’e gelirsek, hiç kızgın değildi bir adama, sitemsizdi ölmek üzere olduğu mağarada. Kont Laszlo Almassy ise daha o kadar özlemedim dedikten sonra ayrı kaldıkları saatler boyunca içini kemiren boşluk, yalnızlık ve kıskançlık duygularıyla baş edemeyip, öfkesini patlatıyordu yemek masasında içtiği içkilerden sonra tıpkı aşık bir kadının taşkınlığı gibi. Benim olanları istiyorum diyordu. Yasak aşk ortaya dökülüyordu. Ondaatje’nin romanından uyarlanan filmdeki kont rolündeki Fiennes geleceğin Bogart’ı olarak lanse edilmiş fakat bu uzun vadede aktörün karakter rollerine geçişiyle son bulmuştu. Bir adam var burada da Kont’a benzeyen. Ama kitaptakine.

MARAKEŞ: Sabah iniyoruz Kazablanka’ya. Saat 3:36’yı gösteriyor. Fas saatiyle. Bizim saatimizden iki saat gerideyiz. Air Arabia ile uçtuk yaklaşık beş saat boyunca. Sharm el Sheik ve Kazablanka yolcuları arasındaki fark gençlerin ve eğlenmek isteyenlerin daha çok ilk şıkkı tercih ediyor olması. Uçakta önden ikinci sırada oturdum. Kavga gürültü binen adamları ve kadınları inceledim rahat rahat. Fas’lı kadınların abartılı kıyafetleri ve makyajlarının yanında erkekleri neşeli, konuşkan ve dost canlısı. Hani göz teması kurmaya gör. Merak ediyorlar ama neyi merak ettiklerini tam olarak onlar da bilmiyor gibiler, dost edinmen an meselesi. Beş saati hiç uyumadan ve sürekli konuşarak geçiren insanlarla çepeçevre sarılıyım. Afrika’da var olma fikriyle hiç uykusuz duraksız, fazla sızlanmadan ilk inen oluyorum uçaktan sırt çantamla. Bagajım olmadığından kapının önüne çıkıyorum ve başlıyorum beklemeye. Dakikalar geçiyor ve çıkanlar gidiyor. Tek başıma bekliyorum. Bir adam yaklaşıyor yanıma ve Türkçe olarak yanlış kapıda beklediğimi söylüyor. Tanja’da yaşıyormuş. Bir yerin genel müdürüymüş. Yalnızlığım merhamet uyandırdığından, benim adıma bir sürü şey yapıp, bir sürü telefon açıyor ama misafirleri gelince vedalaşıp ayrılıyor yanımdan. Beklemeye koyuluyorum gene kırmızı paltomla. Elinde telefonuyla bir adam bana doğru yaklaşıyor, iki saniye bana bakıyor sorar gibi, sen o musun der gibi. Ve evet o benim ve daha kaç kişi olduğunu soruyorum benimle beraber. Dört kişi, artı benmişiz. Merhabalaşıp, biniyoruz minik dolmuşumuza. Herkes uyuyor içeride, çünkü Kazablanka-Marakeş arası çok kilometre ve herkes şoförün sütüne havale. Ama Hassan iyi kalpli ve dikkatli bir Berberi(nüfusun çoğunluğu ya Arap, ya Berberi). Otele varmadan kahvaltı ediyoruz. Her yer zeytin. Sıvı yağ kullanıyorlar. Otele varmadan bir sürü yer görüyoruz, çünkü girişler 2’de. Mezar taşı olmayan mezarlıklarını geziyoruz. İngiliz Hasta”nın sahnelerinin çekildiği saraydayız. Medina’sında yürüyoruz. Adım başı bir motorsiklet, bisiklet ya da el arabası terörü yaşıyoruz ama olsun sonradan da hatırlayacağım gördüğüm en gizemli medinanın burada olduğuna kanaat getiriyorum. Rengarenk yerel kıyafetleri içerisindeki adamlar, kadınlar, dilenciler, sokak satıcıları, sucular, baharatçılar, fırınlar, muz satıcıları, ekmekçiler.. Büyük balkonlu evlerden geçiyoruz Yahudi mahallelerindeki. Araplar dışa dönük yaşamadıklarından, küçük balkonlu, pasio tarzı  evlerde oturuyorlar. Bir daha yürüme şansı bulamadığım bu dar sokaklarda geçirdiğim saatlerde hissettiklerimi asla unutmam. Bazen sizi siz yapan ruhunuz sizden önde yürür, bir hayaleti takip eder bedeniniz. Tek burnunu alırsın yanına. Kokuları takip edersin körler gibi.-Tek gerçek kokundur ten kokunun ve tek gerçek kokularıdır onların, ten kokuları. Kulaklarını bedeninde bırakırsın işitmemek için. Gözlerini de bırakırsın. Üçüncü gözünle takip edersin geçtiğin yolları, dokunduğun insanları. Beden bir gölge gibi takip eder kaybetmek için kaybettiği ruhunu. Bir anlam katmak gerek bu bedene. Bir anlam katmak gerek tüm yaşanmışlıklara.

image

20131121_105105

20131121_101558

20131121_110847

20131121_115949

20131121_09380620131121_093927

Nihayet meydandayız. Burada bulunma nedenimdi bu meydan. Panayır gibi bir pazar yeri hayal edin. Etrafı kafelerle ve restoranlarla çevrili. Yılanla fotoğraf için kıran kırana pazarlıklar var. Bense dişlerin peşine düşüyorum. Dişlerin sahibi natürel dişçi çıkıyor. Fiyat soruyorum çünkü merak ediyorum. Adam söylemiyor. Sonra, sonra olan oluyor. Adam yerinden fırladığı gibi üzerime geliyor, “Ne kadar paran var, kaç para verirsin?” diyor İngilizce; belli ki ne verirsem bir çift diş alabileceğim alt ve üst damak olarak. Ama adamın aniden kalkışı o kadar ürkütücü ki, tüm grup korkuyla dağılıyor. Sonra benim gerçekten almak istediğimi düşündüklerini söylüyorlar. Oysa ki ben sadece merak etmiştim. Hermitage’da üzerimize yürüyen odaların bekçileri kadınlar mı yoksa bu az kaçık Araplar mı daha korkunç diye içimden geçiriyorum ister istemez. Orada kurallara çağrı vardı. Buradaysa sürekli paranızı isteyen adamlarla çevrilisiniz. Sizden talepleri hiç bitmiyor. Sürekli pazarlık yapmalısınız(Kapalıçarşı esnafını saygıyla anarım). Ortalık sirk gibi. En nihayet zorla elime kına yakıyorlar. O kadar çaresizim ki, elimi kaptırırken. Burada mücadelelerden yenik ayrılıyorsunuz hep. Önümde bir saat boyunca güneşe tutmak zorunda kaldığım pırıl pırıl bir elim var üzeri simlerle bezeli. Büyücüler var burada, sebzeciler, maymun ve yılan oynatıcılar ve kumarhaneye büyücüyle gidecek kadar aklı evvel insanlar(40 yıl düşünsem de asla aklıma getiremeyeceğim şeylerin ilk maddesi olmaya aday, Tanrım bana bir boş vaktinde bir parça cin fikir ver, ama öncelikle beni sev, çünkü ara ara küssem bile doğduğumdan beri tek sen dediğimsin, tek herşeyimi bilensin ve herkes mucize ararken ben hep seni arıyorum, burada olma nedenimsin, tek sen bana ders verensin).

20131121_150441

Bir duş alıp tek başına dolaşma isteği kabarıyor içimde. Alelacele yerleştiğim odamdan çıkıyorum. Kırmızı paltom üzerimde, adımlarımla yürüdüğüm yerleri titreterek çıkıyorum odamdan. Nereden geldiği belli olmayan bir özgüven ve coşkuyla ilerliyorum asansöre doğru. Rujumu da sürüyorum ki Fas halkına karşı mahcup olmayayım, keza onları da hayal kırıklığına uğratmayayım. Fatih Sultan Mehmet beni görse bu azim bende olsa, bırak İstanbul’u, dünya benim olurduyu dedirtecek kadar büyük bir fetih coşkusu bahsettiğim ve asla mübalağa etmiyorum. Tek ayrıntı var o anki hissiyatımdan aklımda kalan, bir başıma kalmak istediğimden resepsiyonda karşılaştığım insanlarla göz kontağımı kısaca kurup, dilimin ucuyla iyi akşamlar dedikten sonra, emin bir vaziyette otelden sola doğru dönüp kocaman adımlarla yürümeye başlamak. Saatler beşe geldiğinden kepenkleri kapatan esnafla karşılaşıyorum. Cehennem Meydanı’na gitmek istiyorum tekrar ve atılan bir iki öpücük beni hiç rahatsız etmiyor. O kadar Cehennem Meydanı ile doluyum ki, anlatamam. En nihayet en lüks sayılabilecek alışveriş mağazaları ve restoranlarının olduğu yere geliyorum ve az fransızcamla anlaşmaya çalışıyorum insanlarla. Genç yaşlı hepsi fransızca biliyor ama ingilizce bilen yok. Defalarca yanıma yaklaşıp, lonely lonely diyen genç beyleri bertaraf ediyorum. Tekrar yürüyüşe geçiyorum. Taarruza devam, fetih için herşey tamam. Birden karşıma nereden çıktığını anlamadığım bir kadın fransızca bir şeyler söyleyerek düşüveriyor sanki koca meydanda. Zayıf, kumral bir kadın bu. Elli yaşlarında gibi, kırışıklıklarından çıkartmaya çalışıyorum. Bana “Aide moi!” diyor. O panikle “Aime moi!” anlıyorum. Sonra “S’il vous plait!” diyor. Kadın bunu söylerken sevecen, yalvarıyor. Ürküyorum kadından. Ona da şimdi hatırlayamadığım bir şeyler geveleyip, kaçıyorum. Elli metre yürüdükten sonra ancak kadının bana ilan-ı aşk etmediğini, bana yardım et dediğini anlayabiliyorum. İçim parçalanıyor. Yalvarmıştı, çok çok garip bir yüzü vardı. Eğer sıyrılamazsanız, kolaylıkla yozlaşabileceğiniz yerler buralar. Beni aptala çevirdi bile.

Biraz daha yürüyorum ve trafik lambası olmayan caddelerdeki insan seline katılıp, karşıdan karşıya geçmeye çalışıyorum. Nispeten ıssız bir yola saptığımda on yaşlarında bir çocukla burun buruna geliyorum. Bana avucunu uzatıyor ve sonra açıyor. Haplar var elinde. Nasıl yutulacağını gösteriyor. Sanki prospektüs kendisi. Ondan da kaçıyorum. Kendimi gizlemek için kuytulardan yürüyorum(kırmızı palto giyip gizlenmek istemek). Bir adam gözlerini kaydırarak üzerime doğru yürüyor. Hemen ışığa çıkıyorum. Arkamdan yüksek sesle bağırıp çağırarak gelen bir grubun sesiyle irkiliyorum, bir daha karşıya geçiyorum. Karşı yaka beni kurtarsın diye medet umuyorum. Taksiler ürkütücü geliyor. Erkeklerse korkunç. Tekrar Fransız kadın geliyor aklıma. Ona çok korkmuştum demek istiyorum şimdi. Ne işimiz var burada ayrı ayrı bunca ilkelliğin içinde demek istiyorum.

Dönmeye karar veriyorum. Bir süre sonra saymaktan vazgeçiyorum tacizkar lafları ve atılan öpücükleri. Beyrut’ta karşılaştığımda güldüğüm öpücükler, burada çok sevimsizler. Şık bir restoranın önünden geçerken bu sefer gerçekten ürkütücü bir adam takılıyor peşime. Restoranın içine girip yardım istiyorum. Adamı işaret ediyorum, adam gitmiyor, polis çağırın diyorum, aptal aptal suratıma bakıyorlar. En nihayet adam gidiyor ve ben dışarı çıkıyorum. Ama bu sefer de aklım bulandığından iyice yolumu şaşırıyorum. Daha korkunç ve ölümcül bir hata yapıyorum. Otelimin adını unutuyorum. Zihnim sıfırlandı sanki. Belgelerim otelde ve isim zihnimden siliniyor. Halbuki çok kolaydı. Cep telefonuma indirdiğim belge aklıma geliyor bir anda yoksa elçiliğe gideceğim(Tanrı’ya blöf çekiyorum, umarım görmez). Etrafta hiç kadın yok, erkekler var. Uzaklaşmış olduğumu anlıyorum iyice otelden. Belgeyi buluyorum. Bir butikten rica ediyorum. Adam İtalyan çıkıyor(şansıma hep güvenmeye çalıştım ama hep yalnız bırakıldım). Tezgahtarın yardımıyla nihayet adresi buluyorum ve otelin lobisinde bir süre gergin vaziyette oturuyorum. Aynaya bakıyorum, bir havalarla sürdüğüm rujum çoktan uçmuş. Dokunsalar ağlayacağım aslında. Ama ağlamak için gözden yaş mı akmalı? Hem ağlamak için biraz sevgi görmek gerekmez mi?

Bir daha rehberimiz olmadan tuvalete gitmemek için and içiyorum(içimden). Ah aptal, ah koca kafalı, burası Afrika, unutma! Fransızca konuşuluyor diye kendini Concorde Meydanı’na mı geldin sandın?

                    “Her ülkenin o ülkeyi çağrıştıran bir şarkısı olmalı.”  

Ve işte seninki geliyor bana her dinlediğimde seni anımsatacak.. Stromae’den “Formidable”.. Bu Fas’ın ve daha çok Marakeş’in şarkısı olmalı.

http://m.youtube.com/watch?v=S_xH7noaqTA

Esaquira’e gitmek üzere yola çıkmış bulunuyoruz. Gidiş dönüş toplam 6 saat sürüyor. Burada ne yaparsan yap, 4 saat uyursun deniyor. Ben onu da uyuyamıyorum gece. Huzursuzluk. Sabaha doğru sızıyorum. Keçilerle bezeli ağaçlarda mola veriyoruz. O kadar garip ki herşey. Bir sürü keçi bir argan ağacının dalları üzerinde hiç kımıldamaksızın duruyorlar. Ayaklarından zamklı gibi hayvanlar. Uyuşmuş gibi bakıyorlar. Ağacın yapraklarını koparıp çiğnerken, uslu uslu size doğru bakıyorlar. O kadar garip ki. Yolun kenarı olmasına rağmen, fazla araç geçmediğinden yol da ıssız olduğundan, uhrevi bir sessizlik içerisinde öğle yemeklerini yiyiyorlar. Onlara da biz garip geliyoruz sanırım. Hayvanlar en doğal ihtiyaçlarını karşılarken aptal aptal bakıyoruz ve fotoğraflıyoruz bu ölümsüz anı( gene deli deli tepeli insan soyu geldi, bakıp bakıp gittiler demiyorlarsa.. çünkü ben keçi olsam derdim).

20131122_105349

Sırada kadınlar kooperatifi var. Saf hali bildiğin haşhaşla kahve arası bir şeymiş arganın, görmüş oluyoruz. Yerli kadınlar oturdukları yerde yapıyorlar. Balla karıştırıp ikram için koymuşlar ortaya. Her şey argan içeriyor burada. Yiyecekler, şampuanlar, kremler, ayak kremleri.. Referanssa Arap kadınlarının parlak cildi(doğal beslenmelerine ek olarak).

image

image

20131122_154341

En nihayet Essaquira’ya geliyoruz. Deniz çekilmiş bizim geldiğimiz saatte. Yerel bir rehberimiz var burada. Aziz. Bize yol gösteriyor, isteyene tuvalet buluyor, arzu edene cami. Konuşuyor ve konuştuğunu bir şekilde herkes anlıyor. Aziz vücut dilini çok iyi kullanıyor. “Kingdom of Heaven/Cennetin Krallığı”nın çekildiği yerlerdeyiz. İspanyol yapımı topatarlar var kalenin surlarını çevreleyen. Aşağıda ise kıyı şeridi uzanıyor. Bizse bir Medina daha görmek üzere aşağıya iniyoruz. Bir şehirden, ötekine geçişi belirliyor çeşmeler. Buradaki daha Avrupai. Turist sayısı artıyor. Alman ve Japon turist kafileleri ağırlıkta. Yunan ve İtalyanlar da var. Aziz ise her yerde. Restoranlar daha temiz. Yağlı ellerle tutulmaktan ötürü kayganlaşmamış tuzluklar ölçütümüz. Bir hamamın önünden geçiyoruz. Aklıma ” Kutsal Gece” ve hamamda geçenler geliyor. Gülümsüyorum ama kitaba. Burada da hamam bekçisi irice bir kadın var ve asla fotoğraf çekilmesini istemiyor, boyun eğiyoruz bizde. Kitaptaki Zehra’nın safça soruşunu duyar gibi oluyorum yollarda “Bu muydu aşk?” diyen ve Zehra benimle yürüyor bundan sonra ve boyun eğiyoruz beraber “Görünmez Efendinin Yasasına”. Çünkü biliyoruz ki yalnız ölmek ve kimse tarafından sevilmemek dayanılmaz bir acı. Tüm bu ilahi ve insani halleri bir kenara bırakıp soruyorum kendi kendime”Sonsuzluk nerede başlıyor?”diye.

20131122_154142

image

Dönüş yolunda tekrar keçileri görme hayalimiz var. O keçiler vahaymışlar. Fotoğrafları da olmasa hiç yokmuştular.

Üçüncü gün Rabat’ı görüp, Kazablanka’da konaklayacağız. Coğrafya dağınık olduğundan bir yerden bir yere gitmek çok kolay değil. Fes buradan 8 saat uzaklıkta. Babel filminin geçtiği Quarzazatine ve köyleri ise gidiş dönüş dörder saatten toplam 8 saat uzaklıkta. Filmden hatırladıklarımla yetiniyorum bende. Afganistan gibi dağlık bir bölge, bencil Amerikalı turistler, yumuk gözlü-çıplak ayaklı-nargileci(!) nene, Habil’le Kabil ve dünyanın en içten öpücüğü en sıkışık anda verilebilecek. Muhteşem iki=iyi yönetmen+iyi senarist.

Gitmeden “Yves Saint Laurent’in Bahçesi”ne gidiyoruz. “Majorelle”. Hiç görmediğim değişik kaktüsler, beyaz begonviller ve ağaçlarla bezeli Uzakdoğu’da bir cennet sanki. İçerisinde bir butik, resim sergisi ve kitapçısı var. Fas’a, Marakeş’e, modaya, sinemaya dair hiçbir yerde olmayan orjinal dillerinde de kitaplar.

Rabat şimdiki başkentleri. Ankara’ya geldim sanki. Uzaktan girilemez ve gezilemez saraylarını görüyoruz. Traşlı Benjamin’lerin arasından geçiyoruz saray yolu boyunca. Dilek havuzunun olduğu yere götürülüyoruz. Her yerde bir para atmasam olmaz. Onlarca leylek görüyoruz havada. Uçanı ayrı, kafasını yuvasının üzerinde 180 derece ters döndüreni ayrı ve tak-tak-tak-tak.. Hepsi birmişçesine tak-tak-tak-tak.. Bizi havada gördün, bu sene artık durmaz uçarsın der gibiler. Havalara giriyorum ama derhal ayaklarım yere bastırılıyor. Bu senenin bitmesine bir ay varmış. Olsun bende leyleklerin göç yolunu takip ederim yeni yılda. Öyle düşerim yollara.

20131123_144137

20131123_144955

20131123_151532

Şoförümüz kapıları açmaktan, bizeyse inip binmekten gına geliyor ama daha da geç olmadan Kazablanka’ya gitmek üzere yola çıkmalıyız. Karanlıkta varıyoruz şehre ve yağmur hiç dinmiyor. Kaldığımız vasat otelden çıkıp, yağmurun altında kedi gibi ıslanarak yürüyoruz. Rehberimiz yok, dolayısıyla bize çevreyi sevdirecek kimse de yok. Ama etraf başlı başına sevimsiz. Hiç kadın şoför yok. Yollarda hiç kadın da yok. Saat geç değil. Kafama dank ediyor. Nereye gidersem gideyim kadınlar benim medeniyet ve o şehirde yaşanabilirlik ölçütüm. Ne giymişler, etek boyları nasıl(milletvekilliğine adaylığımı koymalıyım, dönüşte), saçlarını özgürce savurabiliyorlar mı?

Sonuç olarak biz gene Mc Donald’s yiyoruz.

20131123_083741

20131123_085811

20131123_084141

20131123_084256

20131123_090624

20131123_084310

20131123_083323

İlk defa Kazablanka’da uyuyorum. Ama burger menü beni alabildiğine susatıyor. Saat üç buçuk ve daha sabaha çok var. Çaresiz paltomu geçiriyorum, çıplak ayaklarıma geçirdiğim parmak arası terliklerim, leopar pijamamla resepsiyona iniyorum. Uzun uğraşlar sonucu bir fanta alıyorum adamlardan. Dünyanın en şekerli fantası bu olmalı. Derken bir ölümcül hata daha yapıyorum. Oda numaramı unutuyorum. Kartın üzerindeki numaraya bakıyorum. Silinmiş olduğunu görüyorum. Imperial Otel’de üçüncü kattaydım. Şansımı deniyorum. Üçüncü kattaki köşe odaya gidiyorum. Kartı içeri sokuyorum. İçeriden homurtular geliyor. Terliklerimin içindeki tabanlarımı yağlıyorum. Bir alt kata iniyorum(yarattın, neden takip etmezsin ve nedir benden çektiğin?). Doğru adresteyim. Uyumaya çalışıyorum kendime kızmadığım anlarda.

20131124_121823

image

Gruptan bir hanım, oğluna sormuş camı açtığında ne gördüğüne dair. Dolapdere yanıtını aldığını söyledi. Biz galiba sanayi mahallesinde kaldık. Ama mutsuzluk geçici. Değil mi ama? Hep mutsuz yaşanır mı? Bir simit alırsın, bir piyango, umuttur bunlar yaşamak için. Bir lokma tazecik simit, yanında çay, cebinde ya çıkarsa diye aldığın piyangon. Küçük şeylerle de hayat güzel. Camiye namaz kılmak için girmiş yüzlerce insan var ve ben onlardan uzaklaşıp, Pasifik kıyılarını andıran dalgaların sahile vurduğu Atlas Okyanusu’na doğru yürüyorum rüzgarda saçlarım savrulurken. Bir dakika ya da kaç dakika sürmüş olursa olsun kendimi özgür hissediyorum ve bunlar normalde hiç kıymet vermediğim değerli anlar, biliyorum. Bir tel koparıyorum saçımdan, Atlas’a doğru parmağımın ucundaki saç telini bırakıyorum. Rüzgar alıp götürüyor. Belki bir daha hiç gelemem buralara. Bir tel saçım kalsın geriye. Benden bir şey kalsın geride. Nereye gidersem gideyim aynı şehirdeyim aslında. Biraz daha öfkeli olmalarının dışında ya da daha tuzlu veya buzlu ne farkları var okyanusların birbirinden? Ne değiştirebilir bir başka kara parçası? Nerede görülmüş şey, bir başka ülkeye, bir başka denize gittiğinde ceset gibi olan kalbinin dirileceği? Ama bazen olur. Cesetler de uyanır Cehennem Meydanı’nda hemde. Birisi gelir kapınıza vaatlerle. Ama bilirsiniz ki kötü bir fikirdir. Kapılar kapanır bir bir, her kapanan kapı vazgeçilendir ve Tanrı her tür kuvveti verendir. Ölçüsüzce sevenlerin başı hep beladadır. Kalpten sevmek yeter halbuki. Tek nefeste seversin, tek bakışla gizlersin. Bazen eteklerindeki tüm sevgini saça saça gezersin. Karşılıksız olsun, sen gene sev, hiç vazgeçme; sevgi hayat kurtarır çünkü. Ben yaptım oldu. Ben yaptım kurtuldum. Karşılıksız sevdim, kaçtım ve kasım’da Fas’a geldim. Bir açık kapı buldum ve atladım eşikten kendimce. Freddie Mercury’nin nispeten az bilinen ama çok sevilen bir şarkısını dinlemeliyim mümkün olan en kısa zamanda. “These are the days of our lives”. Çok içten söylerdi aşk şarkılarını. Hep severim, her zaman anarım. Sonuna gelinmiş bir hayatın manifestosudur.. “When I look and I find I still love you..” Kavuştuğumuzda bana tek bu şarkıyı söyle Freddie, şimdi biliyorum müziğin kimler için yapıldığını ve ölümsüzlüğün ne demek olduğunu. Tanrı’nın seçilmiş çocuğu olmanın kutsaliyeti var sesinin tınısında. Gökyüzü nikahı kıyarız belki ben gidince.

http://m.youtube.com/watch?v=QVtYIxYg1jg

Döndüğümde kuzenime okuttum yazımı. Okudu okudu ve bana söylediklerini size aktarıyorum: “İnsan tatile gider eğlenir, adamlardan kaçmışın, şaşırmışın kadından kaçmışın, b.klu yollarda yürümeye çalışmışın, yağmur çamurda Tarlabaşı’na çıkmışın, işin mi yok Avrupa dururken? On belki yirmi sene önceydi Avusturya’dan gelen arkadaş elektrikler kesilince sevinçten çığlık atmıştı, biz çamurlu yollara, düzensiz trafiğe küfrederken yüzünde tebessüm, keyfini çıkarmıştı paçasına bulaşan çamurun. Seninki o hesap olmuş, ben ilk uçakla evdeydim. Döndüğünde toprağını öptürtecek memlekette işin neydi?” Biliyorum ki benim bir sonraki gezim yine bir tarafın doğusu olacak. Uzak doğu, yakın doğu, orta doğu.. Seksenlerde ve öncesinde ülkemize gelen Avrupalı turistler ellerinde makina nerede bir sefalet görseler atlarlar ve fotoğraflarken, bizler ülkemiz yalan yanlış tanıtılıyor diye öfkeden deliye dönerdik fotoğraflar sağda solda karşımıza çıktıkça. Eurovision(örovizyon) tanıtım filmlerimiz bile olay olurdu. Fas’taysa bulduğum her tür ilkelliği fotoğraflamaya çalıştım. Fotoğraf çektirmekten hoşlanmayan halkı gizlice fotoğrafladım. Dilencilere birkaç kuruş para verip, ellerini uzatırkenki hallerini çektim adice. Şaşkınlıkları bana zevk verdi. Cellabeleri ve ağızlarını kapadıkları peçelerinden arta kalan uzuvlarını inceledim sonra uzun uzun fotoğraflardan; gözler, burun ve ellerdi haliyle bana kalanlar. Daha Tanja ve Fes’i göremedim. Paul Bowles, Jean Genet, William Burroughs Tanja’da yaşamış ve üretmişler. “Naked Lunch, Sheltering Sky” bu topraklardan esin. “Babel” filmindeki mutsuz ve bir trajedi atlatmaya çalışan bir başka evli çiftin esin kaynağı, kurtuluş bileti idi belki “Esirgeyen Gökyüzü/Çölde Çay”, bizde bile bir şarkının sözlerine konu olabilmişken. Birlikte ama yalnız..  Genet ve Beckett Tanja’da Meşhur Hafa Kahvesi’nde oturmuş yeşil nane çaylarını yudumluyorlardır. Bense Tanja’nın hayaletlerini göremeden ayrılıyorum bu topraklardan.

20131124_135648

                 

 

                                                                 BİRİNCİ BÖLÜM

                             “Bazı insanların kaderinde büyük şeyler yapmak vardır.”   FAUST

KADER:

Kırılganlıklar mevsimiydi. Kayıpların çok olduğu, hayal kırıklıklarının içe kapanmaları getirdiği, doğumdan çok ölümün kapılarda dolaştığı, düğünden çok düğümlerin peşi sıra geldiği, huzursuz ruh popülâsyonunun sakin ruhlara açık ara fark attığı, erkek çocuk beklerken kadın çocukların doğduğu, sokağa çıktığın anda ayazın yüzüne çarpıp tek yalamakla kalmayıp ısırdığı, sobaların tek göz odayı ısıtıp, diğer odaları rutubetiyle çürüttüğü kapkaranlık bir kış. Böylesi bir kış gününün akşamında bir taşra kentinin kenar mahallelerinden birinde başlayan doğum sancılarına, doktorsuzluk ve hiç bitmeyen parasızlık da eklenmiş ve altıncı çocuğunu doğurmakta olan genç kadın komşu kadınların elinde kan kaybından ölmüştür. Çektiği ızdıraplar dindiğinde ölümün hakkını verebilmiş kadının yüzüne huzurun serin dokunuşu temas etmiş, sevenlerine ileride hatırlayabilirlerse eğer ufak bir teselli kalmasına sebebiyet vermiştir. İşte bu altıncı çocuk kadının davasının hükmü, kâinat tarafından yazılmış olup, mahkûmiyetinin nedeni ölüme sebebiyet verme, cezası ise ömür boyu bu dünyada bu bedene ve bu isme sıkıştırılma cezasıyla kayıtlara geçirilmiştir.

Evren yazar evren bozar misali genç kadın bebekken bilmemiş, kendinden büyük kardeşlerinin elinde döne dolaşa çocukluğa erdiğinde ve çocuk felcinden bir bacağı topal kalıp da aksaya aksaya en büyük abisinin yanında okula götürüldüğünde idrak edebilmiştir ancak sebebiyet verdiği anasızlık ve güzide kaderi tarafından buna ek olarak topallıkla cezalandırılmanın ne demek olduğunu. Hoş ne geldiyse onun ve ailesinin başına yoksulluktan gelmiştir ama kader adı, evreni aklayan bir kelime olduğundan hoşa gitmekte, avutmaktadır herkesi. Kaderdendir doktora gidememek, kaderdendir aşı olamamak. Abi ve ablaları kâh evlenerek, kâh kaçıp giderek, kâh askere gidip gelemeyerek bir bir evi terk ettiklerinde çok defalar baş göz edilmeye çalışılan babası inatla direnerek kızının yazgısına ortak olurcasına bir daha evlenmez asla, ta ki ölene dek. Dışarıdan bakıldığında tuhaf bir ikili olmuşlardır. Kız akıllı çıkmış öğrenim hayatı boyunca tüm derslerinden geçmiş, kimselere sorun çıkarmadan sessiz sedasız mezun olmuştur liseden. Bu zaman zarfında babanın üzerine çökmüş korku ve kaygılar yerini kızını daha hala kendi elleriyle okula götürüp getiren, hayatını elinde kalan tek şey olan kızına adamış bir adamın umutlarına bırakmıştır. Sınıf arkadaşları ve mahalleden komşuları arkalarından konuşur olmuştur bu yaşta kız okula babayla mı gelirmiş diye. Ne bu böyle karıkoca gibi diyen bile çıkmıştır. Dış dünyayla bağlarını iyiden iyiye koparmış baba kıza cesaret edip bir şeyler çıtlatmaya yüz bulamadıklarından da mahalle aralarında ettikleri dedikodularla yetinmek zorunda kalıp, bir süre sonra da kendi dertlerine düşüp iyiden iyiye unutmuşlardır bu karmaşık ikiliyi. Bir gün babası öldüğünde ise kimselere haber vermeden acısını kalbine, babasını mezara, arayıp sormayan kardeşlerine inat birkaç parça eşyasını alarak çıktığı evini de dökmüş olduğu benzinle iyice ıslattıktan sonra, alevlere teslim ederek çıkıp gider tam 19 yaşında. Yanında götürdükleri ise babasından kalma bir miktar birikmiş para ve bir kaç parça da kıyafettir. Nüfus kâğıdını da atmak ister alevlerin arasına sanki hiç Kader olmamış gibi. Evini yakmıştır bir daha dönmemek için, eşyalarını yakmıştır ona geçmişini hatırlatmamaları için; eğer bir imkânı olsa kimliğini de değiştirip yeni bir kimlik ve yeni bir isimle, yeni bir hayata başlıyor olmayı tercih ederdi. Bu olasılık gelecekte olabileceğinden şimdilik gerçekleştirmeyi dilediği hayalleriyle düşer yollara bir başına Kader.

—-.—-

On dokuz yılın ardından genç kız hayatında ilk defa şehrini, semtini, evini barkını terk etmiş; ama aynı zamanda ilk defa şehirlerarası bir otobüse binmiş, tabi bunun için semt garajındaki görevli memurun cam kenarı mı, koridor mu olsun sorusuna ne diyeceğini bilemeden ama sonra pencere kenarı ona hep akmakta olan ama kendisinin bir türlü dahil olamadığı geçmişte kalan hayatını anımsattığından, koridor demiş, yol boyunca onunla beraber seyahat eden yolcular ve arada meşrubat ikramı için gezen muavini gözleriyle takip etmekten yolun ne kadar sürdüğünü anlayamamıştır bile. Babasının hiç konuşmadığı ama arada sırada haber aldığı ana bir baba ayrı bir erkek kardeşi vardır. Önce onu bulacaktır İstanbul’da. Eyüp’de oturmaktadır amcası. Adresini evi toparlarken bir zarfın üzerinde görmüştür. Adam hala orada oturmuyorsa da sora sora bulacaktır ama şansını deneyecektir her şeyden önce. Bu saatten sonra gidecek kimsesi yoktur. Kardeşleri bir daha ne onu, ne babalarını arayıp sormamıştır. Babası ise bu gidişlerin ruhunda açtığı yaraları kızına sezdirmemeye çalışmış, tek bir şikâyet etmemiştir sınırlı yaşamı boyunca. Zaten çok konuşmayı sevmeyen adam, geçmişin üzerine bir perde çeker, bir daha da perdeyi aralamaz. Küçük yer olduğundan, ana göçtü, kardeşler kaçtı, babanın da arkasında kalacak diye erken yaşta biraz da acıdıklarından olsa gerek Kader’e bir bir kısmetler çıkmaya başlamış; ancak babası yarı hiddet çoğu tiksinti dolu ama çok kesin bir dille reddetmiştir kızı kusurlu diye gelen kâh iki karılı kuma götürmeye meraklı yüzsüzleri kah yaşlı ve dul kalmış dedeleri. Anne tarafı ise köyden hiç çıkamamıştır ve kasabadan köye geçmeyi istemez Kader’de. Oradaki hayat daha çilelidir çünkü. Bir küçük bakkalları vardır, sonradan gelmiş bir de sağlık ocakları. Kış geldi mi kar kaplar yollarını, zaten yürümekte güçlük çektiğinden buzlar çözüldükten sonra kalan çamurla karışmış eriyik karlar daha da güçleştirir yaşamını. Bozuk yollarında kaç defa kaymış, düşme tehlikesi atlatmıştır. Her doğrulduğunda önce sağlam bacağını kontrol etmiştir. Bir can hakkını kendini bilmezden önce kaybettiğinden, kalan canına yani bacağına gözü gibi bakar olmuştur. Soba yakmak, odun kesmek, bir başına evin onca işiyle uğraşmak ve bunlarla ömrünün biteceği düşüncesi her aklına geldiğinde sırtı ürpermiştir Kader’in. Köyde gençte kalmamıştır artık. Kalanlarda Fatih gibidir. Fatih’se..

Köylü kaç dönüm toprakları varsa oradan ekip biçtikleriyle geçinmektedir. Onlara sorsan çok yoktur, ama hiç yoktan iyidir. Kendi aralarında yok olanın yok olur dediklerinden ama var demekten de göz olur kaş çıkar diye söylemeye çekindiklerinden biraz vardır ama kendilerine yetecek kadardır diye kestirip atarlar hep. Evin hatta sülalenin tek üniversite okumaya hevesli olan erkek çocuğu ise İstanbul’a okumaya gitmiş, İstanbul’da çalışmış ama tutunamadığından olsa gerek, altı ay gibi kısa bir sürede baba ocağına dönmüş, çiftçi olmaya okumuşum ben diye hayıflanarak ve büyükşehirde tutunamamanın verdiği kompleksle kös kös dönmüş, yaşamaktadır köyünde, evinde, ana babasıyla. Fatih koymuşlardır çocuğun adını ve Fatih, Boğaz’ın güzelliğinden bahsederken, bir anda çektiği sıkıntılardan, ulaşım araçlarına binebilmek için mesai saatlerinde aynı anda hücum eden binlerce insanın hoyratlığına dek uzanan hemen hemen aynı hikâyeleri anlatıp dururken söze girmeye çalışan çoğu ilkokul terk akrabalarını siz nereden bileceksiniz benim ne çektiğimi, cahilsiniz hepiniz diye azarlayıp durmaktadır her fırsatta. Koskoca adamlar ve kadınlar da hiç gitmeyip hiç görmediklerinden elleri böğürlerinde nefes almaya korkarak aynı hikâyeleri bıkıp usanmadan dinler görünmektedirler kah sobanın başında titreşerek, kah yaz geldiğinde bahçenin içindeki sedirlerin tepesinde sıcaktan mayışmış bir şekilde tüneyerek . Köy yerinde evlenebilmek için son derece geç sayılabilecek bir yaş olan yirmi dokuz yaşına gelmiş olan Fatih, kendini ne şehirli ne köylü saydığından köyün kızlarını beğenmeyip, şehirli kızlara da uzanamadığından gün boyu davar güdüp, tohum ekip, taşa toprağa küfrederek ailenin başına patlamıştır tabiri caizse. Okuttuklarına bin pişman olmuştur aile ama iş işten geçmiştir artık. “Hiç görmese iyi olacaktı emme..” diye devamını getiremedikleri cümleler kurarlar sürekli. Kader en çok Fatih’e benzemekten korkmuştur hayatta. Babasına göreyse sülalede bu tipten bir akıl hastalığı vardır karısının tarafında. Bu neslin delisi de Fatih’tir. Adına güvenip, İstanbul’u fethedicim diye gitmiş, tarih okumuş, bir rivayete göre hiç bitirememiş, hatta hiç okuyamamış, belki hiç kazanmamıştır bile ve bir aralar Bakırköy’e kapatılmış, yirmi bir günlük tedavisi bitip eve gönderilince, İstanbul’da her kaybolduğunda telefon kulübelerinden yaptığı aramalarla Fatih Camii’ne göre koordinat verdiğinden, zaten İstanbul’u pek de bilmeyen babasınca bulunması epey zaman almakta, gizli bir şifreymişçesine, sanki bir duyan bir dinleyen varmış gibi fısıltıyla konum bildirmelerinden kolay kolay ne dediği anlaşılamadığından başa çıkamayıp eve getirmişlerdir hava değişimi bahanesiyle çocuklarını. Sıkıldı mıydı, hele ki kafası attı mıydı köylü kurnazları, aşağılık kompleksliler diye bas bas bağırmaktadır önüne gelene. Köylü bildiğinden ses etmemektedir ama hastalığı ailesi tarafından gizlendiğinden okumanın pek faydalı bir şey olmadığı dersini çıkarmışlardır kendilerince. Şehre okumaya giden tuhaflaşıp gelir onların gözünde. Ankara yakındır onlara, büyük şehirse oda büyüktür. İstanbul’un keşmekeşinde kaybolacağına, toplaması daha kolay olacağından ailenin neden Ankara’ya yollanmadığını konuşurlar fısır fısır sokak aralarında, kahvehanelerde. Ama Fatih tutturmuştur bir kere İstanbul İstanbul diye. Kader bu köye ve benzer bir kaderin kucağına sığınmayı bu yüzden gururuna yediremez. Babası ise annesinden sonra gidip gelmez olmuştur karısının köyüne. Arada sırada aracıların ulaştırdığı selamlar ve havadisler hariç yavaştan bir Berlin Duvarı’nı örmüştür aralarına.

—-.—-

Kader’in Eyüp’e geldiğinde tam adresi bulmak için epey yürümesi gerekmiştir. Kaç para tutacağını bilemediğinden taksiye de binmez. En nihayet evin önüne geldiğinde iri yarı, beyaz atletinin ardından göbeği belirginleşmiş, yüzü falçata izli, dişleri yer yer kırık, kafası dumanlı adam açar kapıyı. Babasını görür gibi olur karşısında. Ne kadar benzemektedir ona. Babası daha ufak tefektir, bir de daha az saçı vardır. Kader anlık tereddüdünün ardından kendini tanıtarak içeri girer izin isteyerek. Adamın şaşkınlıktan dili tutulmuştur adeta. Nasıl buyur edeceğini bilemeyip, doğru kelimeleri arar iken genç kız içeri girmiştir bile. Salonun orta yerinde yanında yere bıraktığı bavulu, özensiz ve bakımsız hali ve iri kahverengi gözleriyle bakmaktadır amcasından yana. Adam üzerindeki az evvel balık kızartıp yağladığı beyaz fanilasının üzerine attığı düğmelerini iliklemediği kısa kollu gömleği ve efkârdan derin derin içine çektiği sigarasıyla döner odadan. Geniş omuzları, kaslı kolları vardır, bir bakıma yakışıklı ama hırpanidir. Kadınsızlık bu ailedeki adamların kaderlerinde vardır sanki. Bir şey vardır ona kanını kaynatan. Amcadır, babanın yarısı ne de olsa. Bir huyu daha vardır babasında da olan ve kendi huyunun da çektiği. Çok konuşmamak. Gerektiğinde susmak. ‘’Karşı taraf böylelikle ne senin hakkında ne düşündüğünü anlayabilir, ne de hislerini tahmin edebilir.’’ demişti babası bir keresinde ve eklemişti de; “Bir sırra dönersin insanların gözünde, merak ederler ama sormaya da cesaret edemezler.” tıpkı bu ailede yaşanan ve Kader’in de hiçbir zaman bilmediği o büyük sır gibi.

—-.—-

Amcası hiç konuşmadan gittiği mutfaktan, az evvel yağda kızartmış olduğu bir tabak balıkla döner. Salata ve ekmek getirir. Bir şişe de Tekirdağ rakısı vardır koltuk altına sıkıştırmış olduğu. Bir kadehi yarısına kadar doldurup, sek içmek üzereyken bir an kıza doğru bakar ve kadehini yerine koyar. İçeriden getirmiş olduğu bir diğer kadehi kendisininkine nazaran daha insaflıca doldurup, kızın önüne koyar. Şimdiye kadar hiç önüne içki bardağı konmamış olan genç kız elleriyle büyük bir iştahla yemekte olduğu balığını bitirir önce; sonra da temiz kalan parmaklarıyla kadehi tutar ve merak içinde bir yudum alır. Amcası ne tepki vereceğine bakar kızın. Yüzünden anlayamaz. Kız bir yudum daha alacakken, kendi kadehini tutup kızınkine dokundurur yavaştan. Kız bir yudum daha alır. Bir yudum daha, bir yudum daha derken, rakısı biter. Kadehi doldurur adam usulca ama temkinlidir nispeten. Tüm bu yaşananlardan gizli bir keyif almaktadır belli etmeden. İlk defa içen, 45 kiloluk bir kıza göre hayli dayanıklı çıkmıştır Kader. Amcası ise aralıksız içmektedir, litrelik rakının dibini bulduğunda ömrü hayatında ilk defa gördüğü yeğeninin karşısında bekârlığın da getirdiği alışkanlıkla masada sızar kalır. Genç kız amcasını bırakıp en az sahibi kadar bakımsız evin odalarını gezmeye başlar. Bir odada bir yatak, onun da üzerinde silme eşyalar ve kıyafetler vardır. Son kez amcasını kolaçan eder, adam horul horul uyumaktadır. Eşyaları yoklar, kutular vardır. Eline aldığı ilk kutunun içi boştur. İkincisininse içinde silah vardır. Dokunmadan önce elini dudaklarına götürür. Şaşkınlıkla bakar. Bir iki kutuyu daha yokladıktan sonra bir iki silah daha bulur. Zamanında babasının ağzından amcasıyla ilgili cımbızla çıkan birkaç kelime gelir aklına. Yaptığı iş tetikçilikmiş, birkaç kez başı belaya girmiş ama sonra toparlamış galiba. Yatmadan kurtulmuş. Eski polismiş. Televizyonda izlediği bir film gelir aklına. Hani şu kısa saçlı kızla, kolunda saksı taşıyan adamın oynadığı. Sonra amcasını düşünür ve tüm o kötü kalpli adamları. Gerçi amcasının masadaki horuldayan, yarı masum haline baktığında bir kahraman ya da soğukkanlı bir katil olmaktan bir hayli uzaktır ama tüm kahramanlar da birbirine benzemez ya. Filmlerde ya da kitaplarda son sözü hep kahramanlar söyler. Çocukluğunun kahramanlarını düşünür o da bir bir. Onun kahramanı bellidir. Bir gün Türkçe öğretmeninin derslerdeki başarısından ötürü eline tutuşturmuş olduğu kitaptaki Çingene çocuğu onun aklını başından almaya yetmiştir. Cathy ona ihanet etmiş, bir aptalla evlenmiştir. Heathcliff’se hayatının merkezi yapmış olduğu genç kadının varlığıyla yaşama gücü bulmuş, kendisinin asla yapamadığı bir şeyi yapabilmiştir hayat boyu. Öfkesini dışarı vurabilmiş ve intikam almak için geri dönmüştür getirildiği topraklara. Sonunda mutlu olmadığını kavrayamamış, zaten hiç mutluluk arayışı içinde olmamıştır ama yinede onda kendisini yüreklendiren, yaşama gücü veren bir şeyler vardır. Cathy öldükten sonra hayatta olmak cehennemde olmak gibidir, Heathcliff ruhunu kaybetmiştir Cathy’nin ölümüyle. Kader’inse hırsı gizlidir, anlaşılamaz, açığa vurulamaz. Aklına koyduğundan beridir de tek yaşama gücü vardır. Tutunabilmek. Bir hayat kurmak istemektedir kendine nerede olursa. Bir şehre, gelecekte bir insana, belki bir işe sarılmanın gerekliliğinin çok fazla bilincindedir erken yaştan itibaren, elinde avucunda olanların bir bir dağılıp, yok olduğunu gördükçe.

Dalmış olduğu hayal dünyasından, gerçek hayata döndüğünde elindekileri değerlendirmeye koyulur kendince. Yaşlı ve görünüşe bakılırsa içmeyi alışkanlık haline getirmiş amcası ve onun bir oda dolusu eşyası ve silahlarıyla, topal bacağı ve kimsesizliği ve kıt kanaat toparlayabildiği parasıyla geldiği ve gelmeden önce kırk kere kaybolduğu bu devasa şehrin bir semtindeki evinde ne yapacağını bilmez bir halde aklı yettiğince plan yapmaya koyulur. Önce kendine bir yatak ayarlayacak, sonra eşyalarının arasından diş fırçasını ve pijamalarını çıkartacak, sonra da amcasını yatırmaya çalışacaktır. Hiç vakit kaybetmeden iş yapmaya koyulur Kader.

—-.—-

Sabah olmuş, geçici bellek kaybının ardından uyandığı sandalye tepesinde akşam yaşananların dökümünü çıkarmaya çalışmaktadır Hakim. Filmin nerede koptuğunu hatırlayamaz, her zamanki gibi. Yalpalayarak ve öksürerek kalkar yerinden. Neden sonra bir kurt düşer içine. Acaba kız nerededir. Kendisi, kendine yer bulamazken, el kadar kız bu pis ve bakımsız bekâr evinde kendine hangi köşeyi bulup da uyumak yerine sinmiştir diye iyice meraklanır. Sonraki tereddüdü ise içerideki odada bulunan silahların varlığı olur. Kız onları görmüş müdür acaba? İhtimal içini ürpertir. Tamam meslektendir ama hap kadar kızın içi silah dolu odada uyumuş olma ihtimali bile rahatsızlık duymasına yetmiştir. Sonra bu dünyadaki tek amcasının hayatını kazanmak için şimdilerde ne iş yaptığını söylemiş midir acaba babası? Merak içinde girdiği odaların ilkinde kendisini bekleyen sürpriz kendi adına korkunçtur. Kız herhalde sabaha kadar çalışmış olsa gerektir. Oda pırıl pırıl parlamaktadır. Yatağın üzerindeki gömlekler, pantolonlar, temiz pis fırlatıp attığı her ne varsa kaldırılmış, odanın tozları alınmış, en önemlisi silahlar büyükten küçüğe kabında ya da açıkta sıralanmıştır. Ağzı şaşkınlıktan bir karış açık kalan adam öfkeyle odadan çıkar. Aynı şekilde toparlanmış diğer odadaki tekli somyada kıvrılmış uyumakta olan kızı şiddetle sarsarak kaldırır yerinden. Kız neye uğradığını şaşırmış halde sürüklene sürüklene çıkartılır odadan. Diğer odada daha üç beş saat evvel özenle tozlarını alıp boy sırasına göre dizdiği silahların tam karşısındadır şimdi. Bir başkası olsa korkar ya da korktuğunu belli eder ama kız sessizdir ve en önemlisi sakin. Adam hesap sormaktan öte gözdağı vermektedir kendince. Ama nafiledir. Adam bastırdıkça, kız kozasını örmektedir. Gözlerini silahların olduğu yerdeki görünmez bir noktaya diker transa girmiş gibi. Amcası bir sürü şey söylemekte, bas bas bağırmakta, o ise dahil olduğu bir başka evrende tüm bunlardan sıyrılmış, okyanusun orta yerinde etrafında çeşit çeşit yarı balık, yarı insan bir sürü deniz canlısı yüzerken ve ona hoş geldin dercesine göz kırparken, sakat olan ve hep çekiştire çekiştire bir çanta gibi taşıdığı bacağı yokmuşçasına tatlı tatlı yüzmektedir yüzünde tebessümle. Bir gün gazetenin birinde okumakta olduğu uzaylılarla ilgili yazının yanındaki şimdi adını hatırlayamadığı bir okyanusun kıyısındaki bungalovların dışında keyfe keder güneşlenmekte olan insanların görüntüsü gelir aklına. O zamanda ne hava, ne atmosfer, ne kıyı şeridi dikkatini çekmiş, sadece babasının en sevdiği ve bu yüzden hep dikkatle ütülediği mavi ketenden gömleğinin sırt kısmını andıran denizin derinliklerinde balık ve deniz türleri dışında bir hayatın var olup olmadığı fikrine takılıp kalmıştır. Ama şimdi o denizin kıyısından bile uzaktadır olduğu yer. O kıyıda huzur vardır. Dolayısıyla oradaki denizin altında yaşayan canlılarda sakin, huzurlu ve mutlu olsa gerektir. Bir hayat vardır okyanusların derinliklerinde balıklardan öte, bir lideri vardır denizin derinliklerinin de..

Amcası nihayet hem yorulmuş, hem sıkılmış ama susmuştur. Ne yapacağını, nasıl baş edeceğini bilemez gibidir. Açık açık dile getirir düşündüklerini çaresizce. Onunla ne yapacağını sorar, seninle başım dertte der gibidir. Ani bir refleksle genç kız silahları okşar. Bunu ona yaptıran şey her ne idiyse o bunun farkında değildir. Amcası garipseyerek bakar. Salona doğru geçerken, dönüp hadisene gibisinden kıza işaret eder, onu geride bu odada onca tehlikeli şeyin arasında bırakmak istememenin getirdiği  tedirginlikle karışık bir histir onunki. Gerisin geri döner bir anda ürkütücü düşüncelerin de etkisiyle, kız odadan çıkar çıkmaz kapıyı kilitler ve anahtarı cebine atar.

Tekrar masanın başındadırlar. Kıza oturmasını işaret eder. Kendisi de kafasını toparlamaya çalışıp ilk ve son kez Hakim usulü eşsiz cümlesini kurar:

-“Ne gördün, ne duydun! Orada değildin.”

Bu kadardır. Kız devamının gelmesini beklemez. Amcasının düz, basit ve pratik bir yolu ve olanlar için tek kelimeden oluşan; o da hepi topu bir yüklemden ibaret olan soru veya cevapları vardır. Tıpkı babası gibi. Anası ölmüştür; eceldendir. Kardeşleri bir bir hayatından çıkmış, bir daha arayıp sormaz olmuşlardır; gerektiğindendir ya da gerekmediğinden. Aynı anda dışarıda yağmur bastırmıştır. Herhalde onun da yağası gelmiştir diye düşünür. Böylesi kolaydır. Hem anı belki de tüm hayatı kurtarır. Başarabilirse aynısını tatbik edecektir bundan sonra. Gereksizse görmeyecek, gereksizse duymayacak, sade ve pratik düşünüp fazla kafa yormadan işin içinden sıyrılıverecektir. Acaba hayat böyle bir şey midir? Planlandığı gibi akan, düşündünğü gibi gerçekleşen. Dışarıda ise yağmur hala devam etmektedir. Tıpkı akan hayat gibi. Hayat akar. Kimine sel olur akar, kimini selle alır başka taraflara atar.

                                                                         

               TRAKYA

“Herkesin beni konuşmasına ciğerlerim el vermeyebilir.”

image

Ben giderken mevsimlerden yaz, aylardan ağustos. İstanbul’dan Edirne’ye giden otobüsün içerisinde, okumak istemeyen bluğ çağındaki oğluyla başı dertte bir kadının yakınmalarını dinlemekle o kadar meşguldüm ki, bir an başımı çevirdiğimde gördüğüm ayçiçekler aklımı başımdan almaya yetti. Ayçiçek tarlaları git git bitmedi kilometreler boyunca. Başları gökyüzüne dönük, binlerce.. Renkleri, suskunlukları, titreyişleri, zarif duruşları, bir ince sapla hayata tutunuşları umut verdi. Tekrar yan koltukta oturan kadına çevirdim başımı. Adımı öğrenince Trakyalı sandı beni. “Dayım koymuş” dedim. Meriç Sümen’i çok beğenirmiş. “Dayının adı neydi?” dedi. “Ayçiçek” dedim. Ben kaynağıma geldim.

Sonra bana ikinci kocasının fotoğrafını gösterdi. Çok güzel bir adam bulmuş(kendisi buldum dedi üzerine basa basa). Emlakçıda tanışmışlar. Aşık olup, evlenmişler. İkisininde ilk evliliklerinden tek çocukları var ve kadın itiraf ediyor. “Bu sefer çok başka sevdim, tutuldum.”diyor. “Ne güzel.” diyorum. İlk kocası da iyi insanmış ama bu başka deyişinden, gözlerinde adamı her anışındaki pırıltıdan belli oluyor aşkının korunmuşluğu. Mutluluğunu kıskandım bir an. Mutlu mu bilmesemde. Aşkını kıskandım diyelim, aşık olma şeklini. Ama bunu size söylediğimi unutun. Hiç kıskanmadım, hiç tanımadım belki ben onu. Hiç açmadı bana sırrını, bende ona benimkini. Sustuk biz. Yol boyunca hiç konuşmadık. Sizler öyle bilin.

image

Garajdayım ve yol arkadaşımla ve yolcularla kuru, sıcak, bunaltıcı bir iklimde servisin gelmesini bekliyoruz. Bir sürü şey daha anlatıyor bana aşık kadın; şehri, insanlarını, iklimini. Onu bırakıp gitmek gelmiyor içimden. Burada İstanbul gibi yapış yapış olmazsın diyor. Evet ama haşlanıyorum ben şu an. Hiç böyle bir hava beklemezken, birde bana buraların kışını anlatıyor. Evde kalorifer yoksa, sobalı bir evde, sobanın yanmadığı bir odasında uyuyup uyandığında ayakların buz kesermiş yün çorapların içinde. “Sivas gibi mi?” diyorum. “Hiç gitmedim.” diyor. Enteresan bir şekilde çizgilerle bölgelere ayrılmış ülkemin havaları da enteresan, soğuğun nereden çıkacağını kestiremiyor insan(Balkanlar ve Rusya bu konuda çok cüretkar olabiliyor bize karşı), bunca sıcağın akşam akşam nereden geldiğinin bilinemezliği gibi.

image

Selimiye Cami, Mimar Sinan’ın ustalık işi eseri. İkinci Selim’in talimatıyla yaptırılmış. Büyük bir avlusu var, aynı zamanda müezzinliğini yapan imamı içerideydi. Turistik olduğu için ziyaretçilere açık her zaman. Sinan, Koca Sinan işinde pek maharetliymiş. Nereye giderseniz gidin bir şekilde Selimiye’ye çıkıyorsunuz şehirde ve dört minaresiyle size daima yol gösteriyor. Bir caminin etrafında kurulmuş şehir izlenimi veriyor insana. Esnaf, turistler, sokaklar hep Selimiye’ye ayarlı. Beş veya on dakikalık mesafedeki karşılıklı müzelerinden birini seçiyorum. Arkeoloji Müzesi’ymiş. Çok fazla eser yok. Yalnız Atatürk’e ait Yunanca bir harita var. Görevliye soruyorum “Atatürk Yunanca’da biliyor muymuş?” diye. O da bilmiyor, “Hediye galiba” diyor. Çok padişahlar geçmiş buradan. Ama Edirne akla en çok Atatürk’ün pırıl pırıl gözlerini getiriyor benim aklıma(sevdiğim en ve tek mavi gözlere sahip insan). İçimdeki Atatürk sevgisini atmam mümkün değil, çok işlemiş. Devri geçmiş lider diyenlere inat, Nutuk’ta Ortadoğu’da yaşanacak kargaşadan bahsediyor 100 yıl sonraki. Nutuk hakkında ufak çapta bile olsa bilgiye sahip olmak gerekiyor Atatürkçü’yüm ben diyebilmek için.

—-.—-

Ertesi sabah bol bol cami, köprü, nehir, bağ, bahçe, mesire yeri olan şehirde yarım günlük tur atıp, ayrılıyorum sessizce. Saniyelik aralıklarla ezanlar okunmaya başlıyor şehrin dört bir yanındaki camilerden ve sayısız köprü geçmişim hissine kapılıyorum Karaağaç’a giderken. Meriç Nehri’nin karşısındaki belediyenin tesislerinde kahvaltı ediyorum. Garson masama gelip, yalnız mısınız dedikten sonraki beşinci dakikada arıların istilasına uğruyoruz tostum ve ben. Arıların da bir ruhu var mıdır acaba? İğneli, bal yapan, kanatlı kuşumsu böcekler. Ekmeğimi paylaştım ben onlarla, daha ne yapayım? Gene bir telefon trafiği yaşanıyor tam da Kırklareli’ne gitmek için yola çıkmışken. Ne işin var orada, Venedik’in suyu mu çıktı(bekar kız arkadaşım), Kırkpınar ne zamandı(gay arkadaşım), havalar nasıl, esinti var mı(babam).

image

Edirne’den Kırklareli’ne geçiyorum. Kadınlar gecenin bir vakti sokaklarda gezebilirlermiş bir başlarına. Trakya’nın medeniyetini seveyim. Güvende hissetmek güzel oluyor. Nispeten daha küçük bir çarşısı var Edirne’yle karşılaştırınca. Trakya’nın Paris’i de Edirne olsa gerek. Eski ama bana daha sevimli görünen çarşısında dolaşıyorum. Güzel, temiz esnaf lokantaları var. Kasaplar Sokağı’nda Kırklareli köftesi yiyorum. Bir dolmuşla Kavaklı’ya gidiyorum. Buranın da Belediye Başkanı kadın ama tek çivi çakılmıyor. Görünüşe bakılırsa ihtiyaç da yok. Sınırlı sayıdaki insana yönelik yaşamda fazla gürültü patırtı çıkarmadan çalışıyor anlaşılan belediye. İnler cinler top atıyor derler ya; ya gerçekten atıyor iseler.. Evlerin arasından tek başına geçiyorum. Sağıma soluma bakıyorum. Bir Allah’ın kulu yok. Zaman durmuş gibi, evlerden çıt çıkmıyor. Ortalıkta çocuk, genç, yetişkin kimse yok. Kahvelerde boş. Otobüs şoförü ve durakta bekleşen üç beş kişi var. Bana ne işin var ki buralarda der gibi bakıyorlar. . Bilmiyorlar ki benim bu soruyu kendime her gittiğim yerde binlerce defa sorduğumu. Ayşe diyorum, Ayşe Hanım’ın evini aradığımı söylüyorum. Verdiğim tarifle nihayet buluyorum evini. Zayıf bir kadın, koyu renk olan saçlarına beyazlar düşmüş. Gözlerinizi gözlerinden alamıyorsunuz. Kaşık kadar yüzünde gözlerini belirginleştiren yaygın, kalın ve kıvırcık kaşları var. “Ne işin var burada? Hem benim adım Yaşa, Ayşe değil.” diyor.” “Olsun babaannemin adı Ayşe, severim bu ismi diyorum”(sıcakta mantıksızlaştığımı kabul ediyorum, kadınla abuk sabuk konuşuyorum). Beni içeri alıyor genede. Yere oturuyor. Ara ara beni süzüyor, Sanki bir şeyler arıyor. Ağzını açıp tüm o tuhaf cümleleri, değişik vurgularla olanca çıplaklığıyla söylemese alelade bir kadın aslında. Hatip gibi konuşuyor, birde diktatörlüğü var, kuralları burada ben koyarım, benim dediğim olur der gibi. Ve o anlatırken ben ikincil duyuyorum sözlerini sanki, bir başkasına daha söylüyor ve bana aksediyor boş bir duvara vurup geri dönen kelimeleri efsunlu kadının. Evin içinde ikimiziz ama sanki çok kişiyiz. Aklım karışıyor, zihnim bulanıyor.”Ben fal için..” Bıçak gibi kesiyor sözümü. “Ben falcı değilim, şifacıyım.” “Otur!” diyor. Kusu kusu çöküyorum önüne. Ocağını yakmak için hamle yapıyor. Çakmak arıyor. “Birde dağınık olmasan, aklını toplayabilsen neler yapacaksın, değil mi?”(bir keresinde ceketimi büyük bir mağazanın giyim reyonunda, nüfus cüzdanı ve benzeri tüm kartlarımı en az iki defa, pasaportumu defalarca kaldığım otellerde, annemi ise arabada unutmuşluğum var) diyor. Fiziksel hastalıklarımı ve kaynağını gösteriyor. Tüm oklar beynime çıkıyor, fiziksel olarak turp gibiymişim. Kurşun döktürüyorum. Standart olarak o bunu yapıyor. Ekmek parçaları atıyor bir tasın içindeki suya. Bana yaşayacaklarımı söylüyor bir bir. “Burası kalabalık değil mi?” diyorum. “Yok benim oğlum öldü, gelinle torun da yok.” diyor. Kazada öldüğünden ve oğlunun tabutunun kapağını açıp, onu kucakladığı gibi masaya yatırışından bahsediyor. Çocuğum olup olmadığını soruyor. “Ne güzel işte derdin yok, bak ben benimkini gömdüm, derdi bitmiş mi oldu şimdi, en büyük yaramı gömdüm, gözümü gömdüm, oğul’umu gömdüm ben.” derken duvardaki fotoğrafına bakıyor oğlunun. Bir kaç kez daha yapıyor bunu farkında olmadan. Oğul duvarda fotoğrafının çekildiği yaşta. Oğul bizimle. Hemen yanımızda. Gömdüm diyor oğlumu. Ama Oğul burada. Gayba inanan ve gaybtan ürken bir insan olarak Tanrım kafalarımızı karıştırma, huzur ver ruhlarımıza, bizi dünyevi işlerle meşgul et sıkça ki uğraşamayalım öteki tarafla diye mırıldanıyorum. Yaşa seçilmiş, yoksa bilemezdi çok şeyi, mutlu mu, nasıl olsun, nasıl olabilir? Seçilmişe mutluluk yokken, sıradan insan ne yapsın? “Ruhların Evi” ve “Yüzüklerin Efendisi” geliyor aklıma. Son zamanlarda izlediğim “Hereafter”var konuyla ilgili, bir referans olarak geldi aklıma. Tüm o orklar, elfler, kıllı ayaklı, koca kulaklı hobbit’ler(bakar mısınız Tolkien’e sen git bilim adamı ol, sonra da köyünün üç harflilerini, dört harflilerini yedir yuttur okuyucularına. Acaba bir çeşit Gandalf’la karşı karşıya olabilir miyim bende şimdi, şu an?). Yok değil. Mihaly Hoppal’in “Avrasya’da Şamanlar” kitabındaki şifacılar gibi Yaşa Kadın. İşaretleri okuma yetisi bahşedilmiş ona ya da o bir şekilde öğrenmiş kapıları zorlayarak. Benim günlük hayatta üzerinde durmadığım bir sürü ayrıntıyı görüyor. Çünkü üçüncü gözü açık. Besmelesini çekiyor, Elhamdülillah müslümanım diyor. Sonradan hepimiz olduk tamam da, peki ya öncesi..

Netice itibariyle hepimiz biraz batılız, Freud bile(17 rakamının hayatındaki uğursuzluğuna inanırdı). Bizi, hepimizi ilgilendiren cinsel hayatımızla ilgili bir sürü fikri vardı ve o devirlerde henüz daha etkin bir doğum kontrolü olmadığından, karısından uzak durmaktaydı(diline vurmuş derler o hesap, dertliymiş adam, ne yapsın?). Ve Dostoyevski yıllar yıllar öncesinden bilmiş ve açıklayıvermişti gaybı: “Hayaletlerle, hortlaklar başka dünyaların parçalarıdır, başlangıcıdır. Sağlıklı bir adamın hortlakları görmesine sebep yoktur. Çünkü sağlıklı bir adam her şeyden çok yeryüzünün çocuğudur. Yaradılış kanunları gereğince, yalnız bir dünya yaşamı sürmek zorundadır. Ama sağlıklı bir adam biraz hastalanıverince, organizmadaki normal yeryüzü düzeni bozuluverir, hemen başka bir hal alır. Adamın hastalığı arttıkça öteki dünya ile olan ilişkisi artar. Böylece insan öldüğü zaman öteki dünyaya göçer. Bu öteki dünyaya inanmaktır.” ==> Suç ve Ceza

İğneada’ya giden bir dolmuştayım. Değişik kadınlar, anlattıkları tuhaf şeyler zaten karışmış aklımı iyice karıştırıyor. Biri geveze, öteki kekeme iki kadınla oturma ihtimalim vardı öncesinde. Gevezeyi kaldıramayabilirim. Öteki zaten uğurlamaya gelmiş. Şans eseri yanıma bir Kürt kadın oturuyor. Nasıl uslu anlatamam. Sormazsan sormuyor, konuşmazsan susuyor ve düşünüyor. Ne düşünüyorsun dediğimde bana çok sayıdaki(tam rakam aklımda değil ama çok işte, altı artı filandı) çocuklarından birinin hastalığını düşündüğünü söylüyor. İçten bir kadın. “İyi ki sen geldin yanıma.” diyorum. “Neden?” diyor, sonra benim cevabımı beklemeden “O çok konuşuyor, hep öyle o.” diyor, gülüşüyoruz. Nereden geldiğini anlamadığım yiyecekler ikram ediliyor bize, bana “Al al!” diyor, ben yanımdakileri tutuyorum, anlayacağınız yiye içe gidiyoruz. Önce Demirköy’den geçiyoruz. Uslu kadın burada iniyor. Kızı karşılıyor onu. Bir tek ev onlarınki bayırdaki. Ve civardaki. Nerelerden nerelere gelip, ne şartlarda nereye ev yaptıklarına bakıyorum. Aklım almıyor. Ama indiğinde kızını gördüğünde yüzüne yayılan tebessümü.. Unutmam. Anneliğin en özel tarafı, çok sevebiliyorsun çocuğunu, çok çok, anlatılmaz derecede çok. Canım kızım, canım oğlum diyorsun ona, göğsüne sıkı sıkı bastırır gibi. Öperim kızı öperim, öperim oğlu öperim…

Longoz ormanlarının arasından geçiyoruz, yeşeriyoruz gelirken. Istrancalar çıkıyor karşımıza. Başın öne eğilmesin “Kürk Mantolu Madonna”.

İğneada’yı bir Bodrum, bir Marmaris olarak hayal etmeyin. Ama fiyatlar uygun. Ondan olsa gerek tatilin de verdiği rehavet üzerine eklenince bir sürü insanın kendini yemeye içmeye verdiğini görüyorum. Çekirdekler çitleniyor, kafelerde çaylar, biralar gırla gidiyor. Akşamları canlı müzik oluyor, herkes plastik sandalyesinde önce şöyle bir kaykılıp, çok fazla nazlanmadan kendini dans pistinde oyun havaları eşliğinde göbek atarken buluyor. Yıllar olmuştu salonlarda yapılan düğünlere katılmayalı. Figürlerde bir ilerleme yok, aynı el kol hareketleri.

image

Öğle üzeri denize girmek üzere şemsiye, şezlong örtüsü, litrelik kola, ekmek araları ne varsa kapıp akın akın civar muhitlerden gelmiş neşeli ailelerin peşisıra sürükleniyorum bende maviye doğru. Kolay barınamayacağımı düşünerek hemen denize girip kaçmayı planlarken önümden geçmekte olan ambülansın acı siren sesiyle irkiliyorum. Ne olduğunu anlamıyorum. Toplanan kalabalık yavaş yavaş dağılırken, bugün tam 4 gencin boğulduğunu öğreniyorum. Ölmüşler. İnanamıyorum ama ne gelir ki elden?

Salına salına ilerliyorum dalgalı denize doğru. Nazlanıyor bedenim; ayaklarım, bacaklarım derken kalçama kadar batıyorum ve hop beklenen son: zarif bir şekilde dalıyorum suyun altına. Atıyorum kulaçları, dalıyorum çıkıyorum derken bir ses duyuyorum önce üzerime alınmadığım. Öfkeli ve çaresiz bir ses bu: “Geç sağa, topluluktan ayrılma, uğraşamam ben.” diyor. Bana. Cankurtaran. Yerinden fırlamış düşmanca bakıyor. Uğraşamamışın zaten sen, onlarda ölerek uğraşmışlar. Çocuk gibi azarlıyor beni. Az evvel yer açıp da yüzemediğim dubalarla çevrilmiş, güneşin altında kızışmış bedenlerin fin hamamına çevirdiği ıkış tıkış bölümde çimlenen yüzler suyun yüzeyinde kalma gayretine ek olarak beni izliyorlar. Buradaki ilk ve son deniz faciam da kapanmış oluyor böylelikle.

image

Denize, güneşe, ayara doymuş bedenim, fazla d vitamini depoladığından ertesi gün tekrar yola çıkıyorum. Garip bir güzergah çiziyorum kendime. Kırklareli’nden Tekirdağ’a geçiyorum. İyi ki gelmişim diyorum görür görmez. Trakya’nın asıl Paris’i burası galiba. Hem denizi de var. Tekirdağ köftecilerinin önünde orta üst kesimin aileleriyle beraber gelip yemek yedikleri bir sürü restoran var. Sahilde çay bahçeleri, ötesinde de keyifli balık restoranları. Şimdilik alkol satışları da var. Dayan Tekirdağ.. Adına kuvvet..