SEVGİLİ ŞEY (şiir kitabımdan sonra yayınlanacak olan romanımdaki bir hikayedir yalnızca)

image

SEVGİLİ ŞEY:

Bana dedi ki: “Ben bir şey’im ve bir şey olmaktan öteye geçemedim.”
Aynı şey kendi kendine dedi ki: “Korkarım ki eğer yok olmayı başaramazsam karşıma çıkan her şey’i özenle kırmaktan çekinmeyeceğim, kahretsin.”
Başka bir şey müdahale etti ve dedi ki: “Bu dünyadaki tek şey sen değilsin ve her önüne gelen şey’i incitemezsin.”
Daha az duyarlı bir şey dedi ki: “Benim olan şey’i incitme de yeter ki..”
Tüm şey’ler şey şeklinde bir masanın etrafında toplandılar ve sancılı geçen bir çözüm sürecinin ardından dediler ki nihai karara vardıktan sonra temsilci olarak seçtikleri bir şey’in temsili ağzından: “Bu şey, bu ayrıkotu şeklindeki şey, kendini bir şey sanmakta durup durduk yere, bir meşgale gerek ona ve çok çalışan akıl’ına; yoksa kurtulamayacağız ondan ve de elbette ki gereksiz çok çalışan akıl’ından.”
Sevgili şey’in akıl’ı dillendi ve dedi ki:”Sevgili şey uyurken yatağında merak etmesin, endişe duymasın tüm diğer şey’ler, ben bir meşgale buldum sevgili şey’e bundan sonra geçireceği uzun günler ve geceler süresince.”
Sessizlik çöktü ortama. Kabullenmekten ve çaresizlikten doğan sessizlik yerini beklentiye bıraktı. Akıl’sa verdiği sözü tutmak ve beklentileri boşa çıkarmamak için akşam çöküp gece olur olmaz planını uygulamaya koyuldu ve içinde bulunduğu uyuyan sevgili şey’in içinden sürpriz bir rüya aracılığıyla bir mesaj gönderdi ona ve en nihayet kendisi de istirahate çekildi kuytu köşesinde. Gece biti, sabah geldi. Gece koştu, sabah coştu. Sevgili şey uyandı ve yatağında doğruldu. Fısıldarcasına dedi ki: “Birinin olunabilinecek her şeyi olmak istiyorum bundan sonra.”

Şimdi ise akıl’ın sırasıydı ve o da üzerine düşeni yaptı hem beni hem de siz değerli okuyucuyu aydınlatmak için, ve bundan sonra olacaklara dair dedi ki: “Ahh şimdi geldi akıl’ıma bu cümleyi duyunca. Çok değerli bir şey vardı ve onun da akıl’ı böyle çook çalışırdı, hatta veda etmeden önce bir not bırakmıştı kendi çok değerlisine “Benim için olunabilinecek her şey oldun sen”.” diye ve korkusuzca bırakmıştı kendini Sussex’teki Ouse ırmağına. Ölenin arkasından konuşmak biraz ayıp olduğundan bizim buralarda, isim vermeyeceğiz öyle uluorta ama vazgeçmenin eteğine doldurduğu taşlardan daha ağır olduğunu hatırlatmak istedik son bir defa.

Akıl’ın fısıltıları durduktan sonra dünya nefesini tutmuşçasına akıl’a kilitlendi. Akıl durdu, dünya durdu o anda ve bir süre sonrasındaki bir an’a kadar devam etti bu uhrevi durgunluk. Nihayet akıl tekrar başa geldi ve dedi ki bir anda: “Bunda bir terslik var; benim içinden fışkırdığım sevgili şey, bir başka şey’in olunabilinecek her şeyi olmak istiyor(kafası karışan okuyucuyu aydınlatmak adına not düşüyoruz burada, şöyle ki sevgili şey’e bir takım şeyler dikte ettiren akıl’ı yani bendeniz ile her şeyi olmak istediği birinin akıl’ı arasında geçiyor esasen tüm bu yaşananlar yani size soyut gelen iki akıl burada taraf olacaktır sıkışmış oldukları bedenlerden gizli gizli haykıran. Eğer hala anlamadıysanız yok yapacak şey başka, diyorum size benimde çözemediğim dolu şey var hayatta, anlarmış gibi yapıp okumaksa en hayırlısı hakkınızda).

“Halbuki tam tersi olmalıydı, bu kötü fikir, bu çook kötü bir fikir… Aman Tanrım çok kötü bir fikir vermişim, artık değiştiremem, ne o ne ben… biz mahvolduk beraber. eğer planım başarısız olursa sahipsiz bir akıl olurum boşlukta evsiz barksız dolaşan, kovalanırım kendi yuvamdan, kimseler beni evlerine almaz bundan sonra sırf planımdaki bu açık yüzünden, yalnız bir akıldan daha korkunç ne olabilir bu dünyada? Sahi kim sokmuştu bu fikri benim akıl’ıma yani bana(akıl’ın öncelikle kendi özbenliği ve ne olduğuyla ilgili kendi şahsi çözümsüz sorunları yok muydu sizce de)?”

Evrenin işleriydi işte. Kimsecikler akıl sır erdiremediler olan bitene. Ama bir şekilde bu bulanık akıl’ın fikirlerinden haberdar oluvermişti bir çırpıda diğer şey’ler. Bir panik havası vardı haliyle ama onlar bile sonunda karar verdiler yaşamadan bilinemeyeceğini, ve beklemeye başladılar çekildikleri köşelerde sessizce.

Sevgili şey aynı gün kalktığı yataktan birinin olunabilinecek her şeyi olmak ümidiyle ve o birini bulmak üzere düştü yollara. Akıl ve irade müthiş bir savaş içerisine girdiler sevgili şey doğru birini bulduğunu söylediği anda. Akıl teslim olmuştu, irade ise her zamanki gibi direniyordu. Akıl’ın arkası kuvvetli idi, irade ise yapayalnız ama güçlü görünüyordu. Akıl hisleri maşa olarak kullanıyordu, irade hisleri yok sayıyordu. Evrende oluşabilecek son kozmik çarpışmadan önceki en soyut çarpışmaya hazırdı taraflar ve taraftarlar. Silah olarak ne yoktu ki ortalıkta? İçe atılan tazyiksiz gözyaşları mı istersiniz, bir çuval dolusu kırıcı kelimeler mi yoksa dirençli düşüncelerle örülü çelikten bir kas mı? Ve beklenen oldu mantık kaslarıyla örülü irade yenik çıktı bu savaştan. Akıl kazanmıştı. Ve sevgili şey olunabilinecek her şeyi olmak istediği bir başka şey’i taktı koluna ve içerisine şehvet’in dahil olduğu arzularla çevrili günler günleri kovaladı durdu bir süre. Ama şehvet korkak tabiatıyla bilinirdi ve sıkılgandı. Duyarlılığı ise kısa bir süre sonra tükenirdi. Benzer kısırdöngü tekrarlanmakta gecikmedi, pek çok geçmiş tezahürlerinde görüldüğü gibi. Bedenlerin birbirlerini ve çarşafları parçaladıkları anlar bir gün geldi kendiliğinden son buldu, çünkü şehvet arada kalmaktan ve dürtülerle oynamaktan sıkılmıştı, şiddetle başını dinlemek istiyordu. Bir gün geldi şehvet sessiz sedasız çıkıverdi aradan arkasında ne bir not ne de bir adres bırakarak. Şehvet önemli bir parçayı da beraberinde götürmüş, boşluğunu ise hissizlikle doldurmuştu.

Tüm bunları fırsat bilen irade bir kez daha çıktı sahneye. Kararlılığından bir şey kaybetmemişti. Akılla var gücüyle savaştı son kez. Kullanmaktan çekinmeyeceği tüm silahlarını kuşandı tek tek. Cesurdu ve atak. İçtendi ve duyarlı; ama son derece de hırslı. Savaşta taktiğin cesaretten daha mühim olduğunun önüne geçemedi tüm bu bilgelikler. Akıl gene kazandı. İrade kendini yüksekçe bir yerden atarak hayatına son verdi. Gazetelerde boy boy çıktı ilanları. Tüm ümidini yitirdiğinden bahsediyordu gazeteler. Ölümcül bir hastalığı olduğundan ve tüm mantığını sardığından, vesaire vesaire.. Duyguları boş verip mantık çerçevesinde üzüldü kalan şey’ler arkasından, yaşıyor olsaydı onun da benzer şekilde davranacağından hemfikir olarak. Akıl küçük çapta bir sansasyona yol açmış bu durumdan pek fazla hoşlanmasa da, akıl’ın yolu bir diyerek vicdan azabı duymadan, duymuş olsa da üzerinde fazla durmadan yolunda ilerlemeye devam etti tek başına.

Bir gün, bir an geldi ki kendini son derece yalnız hissetti akıl. İrade ölerek, şehvet sıkılarak gitmişti. Sevgili şey ona kalmıştı kalmasına ama başa dönmüşlerdi sanki ve şimdi akıl’ın bir türlü baş edemediği bir sorunu vardı ve korktuğu başına gelmişti en nihayet. Sevgili şey birinin olunabilinecek her şeyi olmaktan yorgun düşmüştü. Şehvet gidince isteği, irade solunca da kalan tüm isteği yok olmuştu. İnancı aramaya koyuldu hırsla akıl; ama artık çok geçti. Son dakika geçmiş milyonlarca dakikaya yetemezdi bundan sonra. Avuntu ve teselli de fayda etmedi. Sevgili şey akıl’a rağmen onu yok etmekten çekinmedi. Hiçbir şey’in aynı kalmadığını bile bile akıl var gücüyle direndi sevgili şey’e. Bir eve, bir yuvaya, onu sahiplenecek bir bedene muhtaç olduğunu hissediyordu. Terk edilmenin acıtacak olasılığını düşünerek elinden geleni yapacaktı. Sevgili şey’i oyalamaya çalıştı, önüne hoşlanabileceği şey’ler çıkmasını sağladı ve tüm bunlar için günün yirmi dört saati düşündü, çalıştı, çabaladı. Her sorusunu cevaplamaya çalıştı hiç yılmadan, hiç usanmadan. Sürekli meşguliyet sağlamaya çalıştı ona kendince. Yorgun bir akıl’la saçmalamamak elde olmadığından, o da bir sürü hata yaptı ve bir sürü hayal kırıklıkları yaşattı sevgili şey’e. Ve pes etti sevgili şey bir gün. Tatlı bir bahar havası vardı dışarda. Doğa canlanıyor, yaz geliyordu yavaş yavaş, canlılar üzerlerindeki ağır paltoyu bir silkinişte fırlatıp atmış gibiydiler. Sanki bir günde dönüşüm gerçekleşmişti. Günlerce beklenen gün herkes için apansız bir günde gelivermişti. Takvime baktı sevgili şey. Eline aldığı kalemle duvarda asılı olan yıllık takvimin üzerindeki yirmi sekiz mart’ı yuvarlak içine aldı. Sonra kaleminin ağzını kapamaya gerek duymadan masanın üzerine koyuverdi usulca. Dünyaya bir not bırakıp bırakmamak konusunda kararsızdı. İyice düşündükten sonra vazgeçti. Karalayacağı şeyler can sıkıcı olacaktı muhtemelen ve daha fazla can sıkıntısına ihtiyacı yoktu kalan dünyanın. Bir parça gizem herkese iyi gelebilirdi. Bir sürü mutsuzun kendileri gibi bir mutsuzun daha varlığını bilmeleri belli bir iç rahatlığı sağlayacak olsa da az sonra yaşayacaklarının örnek teşkil etmesini istemezdi asla. Mutluluk kadar mutsuzluk da çok güçlü bir duyguydu.

image

Kararlı adımlarla bahçeye çıktı; hiç caymadan, hiç tereddüt etmeden, seri adımlarla yürüdü nehre doğru. Suyun akım gücü kuvvetliydi. Derinleşene kadar ayağının altından azar azar kayan zemine basarak ilerledi nehrin ortasına doğru. Güneş gözlerini kamaştırıyor, sanki gülümsüyordu ona. Uzun zamandır ilk defa sırtında bir kambur gibi taşıdığı hüzün’den kurtuldu. Gülümsedi ve gülücükleri nasibini aldı gamzelerinden. Eteğinin ceplerinden çıkardığı ürkek ellerini hissetti. Kollarına komut veren bu minik halkanın ucundaki lider ellerdi sanki. Cesurca açtı kollarını iki yana doğru. Zeminin ayağının altından kaymasını bekler gibiydi. Yüzünü göğe çevirdi güneş’i görmek istercesine. Güneş onu gördü ve ezmektan vazgeçti. Sevgili şey güneş’in kendisine baktığını ve gülümsediğini hayal etti. Bir akıntı geldi ve dalgalar da beraberinde. Ayakları yerden kesildi. Kendini teslim etti sulara. Nasıl olsa yüzme bilmiyordu. Bilmediği bir şeyin içinde yok olmanın benliğine iyi geleceğini düşünmüştü hep. Yok olmadan bilmeyecekti yaşamanın kıymetini ve bunu öğrenmenin bir tek yolu vardı. Emin bir yerde olduğunu ve emin bir yere götürüleceğini hayal etti son bir kez. Böylesi daha kolay olabilirdi. Değişiklik iyidir diye düşündü. Bir an kendine acıdı. Sonra pişman oldu çünkü çok geçti ve bundan sonrası için hiç umut yoktu. Sular her yerine doluyor, mücadele ettikçe daha çok batıyordu derine. Ciğerleri patlayacak sandı. Ama patlamadı. Gözleri yuvalarından çıkacak sandı. Ama çıkmadı. Dakikalarca mücadele etti. Kaçırmış olduğu bir şey var mıydı diye düşündü ama teferruatlı düşünemedi. Fiziksel olarak çok fazla güç harcamaktaydı. Bir anda ölebilseydi bu kadar sıkıntılı geçmeyecekti bu son saniyeler. Huzuru bulmak için çıktığı yolculukta var gücüyle savaşıyordu. Ölmek bile kolay gelmemişti ona. Dalgalar ters çevirdi onu. Dalgalar.. Gömülmüş olduğu sulara akseden güneşi ve parlaklığını gördü son bir kez. Güzel günleri de olmuştu tam olarak hangi günler olduğunu şu an çıkaramasa da. Sonunda çırpınmaktan vazgeçti. Sakinleşti. Dalgalar onu taşıdılar.

Tüm bunlar yaşanırken akıl hep başındaydı ve mesafeli bir şekilde izliyordu olanları. Sanki ben biliyordum bunların olacağını der gibiydi. Aynı zamanda ciğer senin işte ne yapayım der gibiydi. Sevgili şey yok olduğunda o da beraberinde gidebilseydi keşke. Geride kalan o olacaktı, sevgili şey değil. Tıpkı şehvet ve iradenin kendilerince gitmesi gibi, sevgili şey’de gitmişti kendince bir daha dönmemek üzere. Akıl’ı başına geldiğince yaptığı tüm mücadeleleri düşündü. İrade’ye ettiklerini düşündü. Ne kadar boşmuş dedi kendi kendine ve ne yaparsa yapsın en sonunda sahipsiz kalacağı gerçeğini değiştiremedi tüm bunlar. Sevgili şey yoktu artık. O çok sevdiği ipeksi saçlarına baktı son bir kez. Islaktılar. Gözleri kapalıydı. Ağzıysa açık. Uzun boynu, incecik kolları ve ellerine baktı son bir kez. Her zaman aynı yerde inip kalkan göğsü hareketsizdi. Ayakkabıları ayağından çıkmıştı, ne çok çırpınmıştı kim bilir? Hüzünle baktı uzaklaşırken aksi istikamete doğru. Yolları ayrılmıştı sonsuza dek. İlk defa damla damla gözyaşları süzüldü akıl’dan. Ağlıyordu. Bundan sonra tek başınaydı dünyada. Şehvet’i bulabilirdi belki ama akıl ve şehvet çok iyi bir ikili olmamışlardı ki hiç bir zaman. Çaresiz yalnızlık’ın huzur veren bir şey olduğuyla teselli etti kendini. Kimsenin bedenine hapsolmak yoktu artık. Her şeyi düşünmek, bir bedeni çekip çevirmek zorunda da kalmayacaktı. Teselli etti kendini şanslı olduğu hususunda. Öyle miydi acaba?

ÇİZER: MOHSEN NAJAFİ

ÜÇ MEKTUP

image

ÜÇ MEKTUP:

BİRİNCİ MEKTUP:

Sevgili Zeynep,

Heyecanımı bağışla. Olası yanlışlarımı görmezden gel. Gelemediğindeyse ben geleyim gözünün önüne. Bir başka kıtadayım ben şimdi. Başka bir ülkenin topraklarında, anadilimden farklı bir dilde konuşan insanların arasında. İlk başlarda zordu zor olmasına ama alışırım demiştim zamanla. Alıştım da. Ama sonra bir anda bir şey oldu aylardan sonra. Çok kolay açıklayamayacağım bir şey. Kelimelere dökmemin tam manasıyla mümkün olmayacağı bir şey. Sanki bir damarım koptu ve başıboş kaldı kan damlalarım. Tutunmaya çalıştılar rast geldikleri organlarıma. Fakat zemin kaygandı ve organlarım çok meşguldüler bağlı bulundukları ve çepeçevre sarılmış oldukları gaddar komşu organlar, kaslar, lifler yüzünden.. Görmezden geldiler ayrıksı kan damlalarını ve… Özür dilerim. Başka türlü açıklamam olanaksız ama tıpkı bahsetmiş olduğum kopuk damarımdan akan bir kan damlası gibi hissettim, ona dönüşüverdim birdenbire. Bir darbe almasını bekler durumdaydım içinde bulunduğum bedenin. Ancak o şekilde, korkutucu ve sarsıcı bir tazyikle fışkıracaktım gerisin geriye, ya ağızdan, ya burundan. Anlamsız ama zoraki bir mahkumiyet, kapana kısılmışlıktı hissettiklerim. Günyüzü görmeye hasret, nereye gideceği meçhul ama nihayetinde özgürleşecek bir kan damlası olmak istedim. Bir an için. Seni sıkıyorum herhalde. Ama sıkılma ne olur. Yazsam yazsam kaç sayfa olur en fazla? Kıymetli zamanının ne kadarını çalabilirim bir mektup aracılığıyla?. Biraz sabret yeter, bir mektubun da sonu gelir ve biter. Mürekkep arsızı satırlar susar elbet.

Hayat insana unutturtuyor birçok şeyi ister istemez. Anlar içinde bulunduğun zaman içerisinde büyüyor gözünde, geçmeyecek sanıyorsun ama geçiyor bir şekilde. Hafızansa hiç tahmin edilmeyecek anları tutuyor belleğinde. Galiba bende böyle oluyor. Daha geçen gün aklıma geldin, bense tam alışveriş yapıyordum bir marketin içinde. Burada taneyle satıyorlar sebzeyi meyveyi, kiloyla değil. Her lokmanın kıymetini anlıyorsun. Rengarenk biberlere bakarken geliverdin birden aklıma. Zeytinyağlı, etli biber dolması kavgası yapmıştık hani seninle, sizin evde. Söyledim ya aklımda kalanlar hep ummadıklarım. Merak etme dolma tarifi vermeyeçeğim öyle uzun uzun. Ama seni bana getirenin ne olduğunu bilmeni istedim sadece. Sevgili Zeynep, benim tatlı hafiyem, hoşlandığım çocukla aramızı yapmak için arabuluculuk yapmıştın hani. Kapısında beklemiş durmuştun. Gidişini dönüşünü, bağını bahçesini, işini gücünü ezberlemiş, olası karşılaşma sahnelerini tasarlamıştın kendince. Güneş tam arkamdan vururken, ben, yokuşun başında, arkamda bir tatlı kızıllık, saçlarım alev alev, dudaklarımda annemden aşırdığım mürdüm rengi rujla çocuğun karşısına çıkıverip yakan ben olacaktım onu güneş olup da. Güya tutuşuverecekti bir anda benim ışınlarımla. Sonradan öğrenmiştin çocuğun zaten tutuşmuş olduğunu, bir de nişanlısı olduğunu. Nişanlısının adının da Zeynep olduğunu. Günlerce saklamıştın üzülmeyeyim diye. Kötülemiş durmuştun ayakları kokuyor diye. Nereden biliyorsun dediğimde, ben biliyorum demiştin içtenlikle. İnanmıştım ben de sana, nedenini bilmesem de. Sen demiştin ya, doğruydu. Soğuyuvermiştim oğlandan bir anda. Sahi oğlanın adı neydi, onu bile unutmuşum bak yıllar geçtikten sonra. Fuat mıydı yoksa?

Buzdolabında iki öğünlük zeytinyağlı biber dolmam daha var. İki kişilik yapmışım, kim yiyecekse benden başka? Bugün de onu yiyeceğim ama seni anarak ve gözlerim dolarak. Etli sevmediğini bildiğimden, senin usulünnce pişirdim, çiğden doldurdum içini. Bir gün gelir de yolun düşerse bu taraflara, pişiririm sana da. Washington’da, bir gökdelenin yirmi sekizinci katında, hap kadar mutfağımdan pişmeye yüz tutmuş, içleri doldurulmuş, baharatla tatlandırılmış dolmanın mis gibi kokusu yayılır ortalığa, oradan da tüm dünyaya.

Yalnızlık zormuş gurbet ellerde, tek başına, vatanımdan, bildiğim topraklardan uzakta. Kaderime karşı koymanın bir şeyleri değiştirmeyeceğini anladığım andan itibaren, kapıldım gidiyorum peşinden sürüklenircesine.

Şimdilik benden bu kadar. Sıkmayayım seni daha fazla sıkıntılarımla. İşte o zaman üzülürüm.

Amerika’dan kucak dolusu sevgiler sana.

Ömür.

—-.—-

İKİNCİ MEKTUP:

Canım kızım,

Bir başka zaman diliminden gönderiyorum bu satırları sana. Kalem tutan aklım, benliğim ve belleğim. Çok yıllar geçti aradan. Birbirimize uzak olsak da, izledim durdum seni, yarı açık kalmış bir kapının aralığından her sızışımda. Ders çalışıyor olurdun, başını okşardım usulca. Çok gelen giden olmazdı evimize. Tek çocuktun, yalnız çocuktun, eksik çocuktun kendi kabuğunda. Zor kaynaşırdın akranlarınla. Çocukluktan genç kızlığa bir tek arkadaşla geçtin hiç bıkmadan. Neydi adı? Zeynep miydi yoksa? Öyle kalmış aklımda. Sahi o kız neler yapar hayatta? Bitirim bir kızdı hatırladığım kadarıyla. Oğlanları pataklardı, üç oğlandan sonra tekne kazıntısı bu kısrak armağan oldu bana derdi anası, kız erkeklerin hepsine ayrı ayrı taş çıkartsa da. Utandırırdı kızı olur olmadık yere. Utanç yazgıyı değiştirdi mi diye sorardım kendi kendime hep. Cevabını alacağım günler de gelecektir elbet.

Ömrüm, omuzlarımda taşıdığım, yere göğe sığdıramadığım kızım, hayat beni mahçup etti soluğumu erken ve umulmadık bir anda kesti. Bir gün bizim dik yokuşun başında soluğum kesiliverdi aniden. Öldüm ben kızım. Ama asla kabullenmedim ölmeyi, öylece gitmeyi. Neden insan sevdiklerinden çekip alınır ki? Dalımdan kopartan eliyse hiç görmedim. Sorardım yoksa neden şimdi, neden böyle diye. Bir tek kızımın hepi topu on yedi yılına tanıklık edebildim sadece. Mahsun bıraktım da gittim seni iki katlı evin içinde. Sen ve annen. Çekişir dururdunuz ben varken. Bazen günlerce konuşmazdınız aynı evin içinde. Benim aracılığımla mesajlar gönderirdiniz birbirinize. “Yemek hazır, elini yüzünü yıkasın öyle otursun sofraya, deyiver Muhsin.” Gözün masada olurdu aynı esnada. “Ömür’lere gidiyorum, geç kalabilirim.” derdin sen de. “Oğlanlara dikkat, ayı gibi şeyler.” diye fısıldardın bana. Sonra da, kızımızın hazırlandığı odasının yarı aralık kapısına iç geçirerek bakardın. İlahi Hanım, bunu benim söylemem gerekirdi tıpkı benim yerime üstlendiğin pek çok şey gibi. Taş gibiydin ben varken, kayaya dönüştün ben yokken. Sevgini göstermeyi bilmezdin zaten. İsteseydin öğrenirdin elbet, üstesinden geldiğin “hayatlarımız” gibi. Küçücük bir çakıl taşıyken sevmiştim, binlercesi içinden seçmiştim seni. Sense benim sevecenliğimi severdin; duygularımı açıkyüreklilikle dile getirirdim, tıpkı her zaman kızıma böyle olması gerektiğini öğütlediğim gibi.

Seni yarı yolda bıraktığım için beni affet kızım. Hayatta her tökezleyişinde bana kızdığını biliyorum. Ama böyle olsun ben de istemedim. Bana benzeyen tarafın duygularınla hareket etmendi. Sen bunu suskunluğunla yaptın farkında olmayarak. Sessiz çığlıklarını bir ben duyardım. Ne zaman sevsen, ne zaman hoşlansan sessizleşirdin, coşacağın yerde. Aşıksan bilirdim, anlardım işte. Annenden çok hissederdim ben seni ve duygularını. Yaşgünlerinde aldığımız hediyeleri herkesin önünde açmayı reddederdin. Yeni bir giysi alındığında bekletirdin kapısı açık dolabında. Bir süre geçtikten sonra üzerinde görürdük nihayet. Önce içine sinerdi, sonra üzerine giyerdin. Sen böyleydin, hala da öylesin. Hiç değişmedin. Ketum, mesafeli, sevdi mi susan, hayranlıktan nefesi kesilen. Sakın ola bir gün aniden nefesin kesilmesin. Hayat almasın seni erkenden. Her şeye rağmen hayat, yaşamak güzel.

Baban.

—-.—-

ÜÇÜNCÜ MEKTUP:

Ömür Ömür Ömür,

Canım, can arkadaşım benim. Yıllar geçti aramızdan. Neler yaşadın kim bilir? Ben neler yaşadım? İnan hepsini burada anlatmam mümkün değil. Birazından bahsedebileceğim sadece. Seni şaşırtacağını biliyorum ama ben evlendim. Ben, hem de. Memur oldum, ben, bir de. Bir kız çocuğum oldu, benim, hayat işte. Yüksek topuklar ve dizimin biraz üzerinde eteklerle gidiyorum her gün işime. Tekne kazıntısı büyüdü ve küçük bir kadına dönüşüverdi zaman içinde. Tüm bunlar ben fakülteden mezun olur olmaz gerçekleşti. Okurken sevdim, mezun olunca işe girdim, tayinim çıktı Mersin’e. Gurbetten miydi bilmem, daha çok sevdim ben kocamı ondan uzak olduğum zamanlar içinde. Bulduk orta yolunu ve kıydık nikahı Başkentte. İşte benim hikayem kısaca böyle. Kocamı sevmekten vazgeçmedim, her ne kadar aşkımın ateşi küllense de. Ortak arkadaşlar edindik işyerlerimizden, Ömür’ün yani kızımın(al sana bir sürpriz daha) okuldan arkadaşlarının ebeveynlerinin arasından. Onlarla görüşüyor, yemeğe çıkıyor, çocukların yaşgünlerini kutluyor, sünnet düğünlerini yapıyor, haftasonları ya dışarıda yemeklere çıkıyor, yahut hanımlar ayrı, beyler ayrı toplantılar düzenliyoruz beraber. Evlendikten sonra çocuk odaklı yaşıyorsun malum, onların gönüllerini hoş tutuyoruz bizler de böylelikle.

Bu arada sen dünyanın uzak ucunda, bizlerse ülkenin tam ortasında bir rakip yarattık sana, kusurumuza bakma. Ben sana hayrandım Ömür. Belli etmezdim ama hep senin gibi olmak isterdim. Sen ağırdın, taş yerinde ağırdı. Olgundun yaşına göre, erkekler sana tapardı. Ama hep olmayacakların peşine düşerdin, gönül işte(Sahi nasıl Gönül Teyze, İstanbul’da mı hala? Ölmedi, değil mi?). Ben aklıma geleni söylerdim, son söyleneceği ilk söylerdim, berbat ederdim her şeyi böylelikle. Sense az konuşurdun, insanlar beklerdi ve dinlerdi seni acaba ağzından ne çıkacak diye. Duyarlıydın, incitmezdin kimseleri. Bir de beni düşün üç azman abiyle bir evin içinde. Babanın ani ölümünü bile vakur karşılamıştın, acını belli etmemiştin kimselere. Susmuştun uzunca bir süre. Yokuşun başında Muhsin Amca’yı öyle görüverince, ben kıyameti koparmıştım senin yerine. O gün içinde ve ertesi günlerde. Bana ne ağlıyorsun arkasından bu kadar, giden sanki senin baban mı diye çıkışmıştı annem. Babam da içerlemişti bu duruma. Ama ben Muhsin Amca’yı çok severdim. Her mahalleden öyle kolay kolay şair çıkmaz bilirsin. Çok duygusal adamdı. Ne çok severdi seni! Bırak seni, beni bile severdi. Çok şaşırırdım bu işe. Bir kıza benzemeyen kızı sevmek öyle kolay değilken ve abilerim bana olan o çok derin sevgilerini enseme attıkları sevgi şaplaklarıyla gösterirken, senin baban benim yanağımı okşardı, içtenlikle bakarak gülümserdi bana. Mahçup olmayı babandan öğrendim ben. Kızım sana benzesin istedim bu yüzden hep. Ondan da ismini verdim. Ömrünü Allah versin dedim, huyları benim güzel arkadaşıma çeksin istedim.

Hariciyeci olduğunu söylediler. Yakışır sana, zarif duruşuna. Yolun düşerse buralara, uğra muhakkak Ankara’ya. Kızımızın fotoğraflarını koyuyorum zarfın içine, bak bakalım sana benzetebilmiş miyim küçük adaşını? O daha on yaşında.

Bir başka Ömrün annesi.

ÇOK ÖNEMLİ BİR NOT: Yukarıdaki hiçbir mektup alıcısına ulaşmamıştır. Ömür, küçük Ömür’den hiç haberdar olamamıştır. Malum o zamanlar sosyal medya yoktu ve bu hikayenin geçtiği tarihlerde internet de yoktu. Bir babanın neler çektiğini ve apansız gidişinin üzüntüsünü kızı hiçbir zaman öğrenememiştir. Ruhani bir sosyal medya da yoktu çünkü. Babanın gitmiş olduğu yerde yaşadıkları ise bir muammadan ibarettir. Gerçekten de yarı aralık kapılardan sızabilmiş midir kızının hayatına, kim bilir? Kendisi ser vermiş, sır vermemiştir. Ama geride bir sürü şiir bırakmıştır nesileden nesile geçecek olan. Ömür, ölümün erken geldiği bir şairin kızıdır. Zeynep’se uzun yıllar boyunca Ankara’da yaşamıştır. Öldüğünde de Cebeci Asri Mezarlığına gömülmüştür. Kızı ise adaşı gibi hariciyeci olmuş ve uzun yıllar Avrupa’da yaşamıştır. Annesinin cenazesine gelmesi mümkün olmamıştır. Nereden mi biliyorum? Çünkü ben yazdım. Bu hikayenin kurgucusu yani küçük, yeryüzü Tanrısı olarak, bir parça kibrin insanoğluna yakıştığını varsayıyorum yazmakta olduğum yerde.

Sevgiler

Meriç.

BOZCAADA/TENEDOS

BOZCAADA/TENEDOS:

image
image
image

Bir varmış bir yokmuş, kedilerin sahiplendiği, martıların, kargaların ve baykuşların kuşbakışı sahiplendiği, yerlisinin sahiplendiği(bir yerin yerlisi kediler ve köpekler demişti bir büyüğüm), yersizinin bir gün gelip gördükten sonra durduk konduk aşık olduk biz bu adaya diyerek derin hislerle sahiplendiği, kimi zamansa nedensizce sahiplenilen, anakaradan kopuk olduğundan belki de hep sahiplenilmek istenen, çevresi mavi sularla çevrili bir adacık var imiş. Her adacık gibi bu adacığın da kaderinde yalnızlık var imiş. Kendisinden daha büyük olan kardeşi Gökçeada(İmroz)’dan uzağa düşürmüş onu bir takım oluşumlar, sular ve depremler.. Bir daha da yakınlaşamamışlar, araya girmiş mesafeler. Uzaktan bakışmış durmuşlar yıllar yıllar boyunca. Yalnızlıktan bunalan tüm diğer adalar gibi misafirler kabul etmeye başlamış o da yavaş yavaş canı iyice sıkılınca. Kış gelince hasret çekermiş misafirlerine, yaz geldi mi bıkarmış gürültülerinden, cilvelerinden, hüzünlerinden. Bir geçişmiş yaşadığı insanların tam da ilkbahardan yaza geçerken yaşadığı, bir tatlı güzelleme. Bir sabah erkenden gözyaşlarına boğuveren bu Ada’da, sesinizi bırakırmışsınız geride gözyaşlarınız kuruduktan sonra, eğer kader adımlarınızı mıknatısla çekmiş bulunmuşsa.

Yukarıdaki fotoğraflarda görülen iki bızdığın sonsuz enerjisinin tezahürüyle indim Ada’ya. Tozunu attırdılar geminin. Daha sonra defalarca gördüm ikisini Ada’da başka başka bızdıklarla bisiklete binerken, sağa sola çocuk enerjileri yettiğince koşturup dururken. Kızın ruhu sonsuzdu. Cesareti de. Hayat yanıltmazsa eğer kiminin geleceği okunur küçüklüğünden. Kız öyleydi, belliydi hallerinden. Bu satırları yazdığım restoranın adı ise Tenedos. Ada henüz boş. Bir kısım kalmasız gelmiş. Onlar binip gidecekler akşam olunca ve ada daha da sakin olacak akşama. Yoğunluk sezon açılır açılmaz başlayacak. Sonrası iyilik güzellik, kalabalık, bol da kazanç, umalım. Garsonlar şimdilik pineklemekle meşguller. Bu günlerini arayacaklar bir süre sonra. Tenedos hareketlenecek. Benim kalmakta olduğum adanın merkezindeki Delos Adası’ndan ismini alan otel de dolacak. Bozcaada daha çok şarapçıların, tatlı tatlı esen poyrazla içmek isteyenlerin durağı. Keyifli, nazik, huzurlu, cepte para bırakmayı sevmeyenlerin memleketi. Güzel ada, hoş ada. Ayak tırnaklarını denize sokmamaya özen gösterenlerin adası bu ada. Buzzz gibi suyuyla ağustosa göz kırpan, benim en güzelim eylüldür diyen, temmuzla flörtleşen ada. Güneş aynı, gökyüzü aynı, huzursa Bodrum, Kuşadası’ndan fazla. Atla bisikletine, git gidebildiğince. Yürü, uzan kumlara, denize bak, tüm sıkıntılarını at, atamazsan da bir parça çakırkeyif ol ki bir süreliğine bari unutabil her şeyi ve herkesi, o kadar kolaysa. Dünyaya dönene kadar yeni bir benliğin oluşsun içinde. Burası Bozcaada. Ca eki yüzünden midir bilinmez olasılıklar ihtiva eden, belirsizlikler adası bu Ada. Kaçakların, hor görülenlerin ya da görenlerin, çıkış arayanların, mehtap peşinde koşuşturanların, şarapçıların, biracıların, kayıp ruhların, kaybının peşinden yas tutmaktan yorulanların, hayat alışkanlıklarını kaybedenlerin, bohemlerin, sanatçıların, boboların, tüm yorgunların, benim, senin, hepimizin adası.

Bir perşembeyi belirsiz bir haftasonuna bağlayan bir günde geldim buraya. Sabahki feribotu kaçırarak geldim. Ya Gökçeada idi gideceğim ya da burasıydı geleceğim. Ama kaderimde var imiş ve ben da buraya geldim. Bu ilk gelişim değil. Son mudur, bilemem. Ama yiyecek ekmeğimiz, içecek suyumuz var imiş beraber. Ve ben geldim.

Hiç rezervasyonsuz, hiç beklentisiz, sadece kalmak için, tek başına, hiç düşünmeden ve hiç umursamadan, yer olsun da diyerek gelenler için Ada’nın ikiye bölünen coğrafyasında benim de kaldığım Türk tarafı bir şekilde ya daha sükseli yahut da bilinmez bir ayak alışkanlığı yüzünden daha çok cezbediyor insanı ilk görüşte. Deniz kenarındaki balıkçılar bunda etken sanırım. Binalar yokuş yukarı konumlandığından feribotla gelirken ya da uzaklaşırken rol çalıyor diğer taraftan. Rum tarafı ve üzerine kurulu eğlencesi ise daha çok akşam kurulan meyhane sofralarıyla şenleniyor. Akşam üzeri restoranların dışarıya atmış olduğu masalarının arasından geçerken kulağınıza çalınan envai türdeki müzikler sizi farklı yerlere götürüyor. Telaşsız, nispet yaparcasına tüm dünyaya, geçmişinize, geleceğinize inat, durmayın yürüyün bu yollarda elleriniz cebinizde. Izgara balık, anason, tütün ve parfüm kokularını çekin içinize. Oturmasanız da olur. Paranız cebinizde kalır bahaneyle. Göz çapkınlığı yakışır her birinize. Göz kirası alınmıyor ki dünyanın hiçbir yerinde.

BOZCAADA YEREL TARİH MÜZESİ:

image

image

image

image

Muhakkak gelin, muhakkak görün. Görmüş olduğum adalar ve ziyaretçisi olduğum müzeleri arasında müstesna bir yere sahip olarak hatırlayacağım kendilerini. Neden bu kadar önemsediğime gelince, şimdilik yakın tarihli müzenin arka fonunda yatan başarı hikayesi ilgimi çekti her şeyden önce. Hakan Gürüney Odtü Fizik mezunu ve adaya nadide bir deniz kabuğunu bulmak umuduyla gelip, tutulup kalıyor anladığım kadarıyla ve kök salıyor yavaş yavaş. Ama onun kökleri başka başka köklerden de besleniyor ve başlıyor toplamaya filizlerini. Ada hakkında ne bulursa topluyor, biriktiriyor, hiçbir ada ve geçmiş yaşantısı hakkında bunca bilgi sahibi olup, bu kadar beslenebileceğinizi sanmıyorum açıkçası. İşin arkasında bir kamu kuruluşunca görevlendirilmiş devlet memuru olmadığından ve kendisi birebir açıklama yapıp, odaları tek tek gezdirdiğinden hem kendinizi değerli hissediyorsunuz, hem de birinci ağızdan bilgi almış oluyorsunuz. Oda oda gezdiriyor sizi nezaketle yaz odası, kış köşesi diye. Girişteki ilk odada hem Ara Güler’in bağışlamış olduğu Bozcaada fotoğrafları, hem de Ada sakinlerinin sakinlemek üzere kayıklarla gelişlerini gösteren, Ada yaşantısından ve yıllarla birlikte değişen ellerde sahip olduğu yeni çehresinden ufak çapta bilgi sahibi oluyorsunuz. İki katlı müzenin giriş yani birinci katı, Rum halkının inançlarından, Ada’ya gelen ve bir zaman geçiren yabancı uyruklu askerlerin hüzünlü mektuplarına kadar geniş bir yelpaze sunuyor ziyaretçilerine. Zemin katı ise çok daha ilgi çekici. Kimi artık unutulmaya yüz tutmuş meslekler ve meslek erbaplarının özel hayatlarını sergiliyor fotoğraflar, onlardan günümüze kalan parçalar eşliğinde. Nazik, neşeli, rahat insanlardır Rumlar. Düğünleri de öyledir, yaşantıları da. Tek tük bile olsa, en kuytu da da dursalar, dokuyu korumak, geçmişi yaşatmak adına hep olmalılar bir tarafta. Bizans ve Mezopotamya, biz kalmışız ortasında. Kendimi hangisine yakın hissettiğime gelince, Egeli kanıma rağmen ruhen her ikisinden de beslendiğimi düşünmekteyim. Tekrar dönecek olursak Müzemize, Tipitip’i anımsamak ve gülümsemek, nostaljik sakızları, rengarenk çıkartmaları ve sizde çağrıştırdığı anıları hatırlamak için bile efendim muhakkak geliniz ve görünüz! İlk insandan günümüze kadar gelen, mesleklerin atası, kolay kolay açıklayamadığımız dürtülerimiz ve bizi esir alarak kimi zaman bir tutkuya dönüşen ve zamanla güçlenen alışkanlıklarımızın müsebbibi avcı ve toplayıcı kodlarımızın nasıl olup da kanımıza karışmak bir yana hiç hissettirmeden sızdığını, tüm bunların bir insanı hayatta nerelerden nerelere sürükleyebileceğini ve kısaca bir başarı hikayesine de tanıklık etmiş olacaksınız iki arada bir derede. Buna değer, bence.

image
Büyük şeyler devrinin başladığını öngören bir mektup

image

image

SAÇAKLI:

Bozcaada lokantalarını ve aşçılarını, patronlarını, hepsini, hepinizi protesto ediyorum. Neden mi? Yöresel pardon Adasal bir lezzet olan Isırgan Çullaması’nı yapmayı bıraktığınız için. Üzerine de “Çok kolay, bak biz sana tarifini verelim, sen git bir güzel evinde pişir” dediğiniz için. Beyler, lokanta lokanta gezdim durdum, aranızda tas kebabım var harika diyeniniz bile oldu. Beyler, ben bazı şeyleri evde yapıp yiyebilseydim zaten aranmazdım deli deli, değil mi? Neyse, alacağım olsun hepinizden.

Geldim perşembe, döneceğim pazartesiye. Bugün günlerden pazar, bugün günlerden babalar günü. Denk geldi öylesine. Benim babam İzmir’de olduğundan, başlıyorum tüm babaların babalar gününü kutlamaya. Beş çocuk babası Hüseyin, kız babası Erdoğan, kız babası Derya, oğul babası Kenan, kimden kaç çocuğu olduğunu tam anlayamadığım Salman ilk karşıma çıkanlar. Yazıklar olsun bana, sıfır çocuk annesi olarak. Başkalarının aksine iki önemli gün var hatırlanması gereken. Annem babam yaşadığı müddetçe kutlayacağım, sonra da ağlayarak hatırlayacağım iki önemli gün. Sonra mı? Hiç kimsenin çocuğu olamayacağını anladığın o gün çok koyacak bazı şeyler(bu sözünü hiç unutmadım Banuhan Güvenir).

Ada’da karşılaştığım babaların gönüllerini fethettikten sonra Güveç’te bana ikram edilen çayımı içiyorum. Saçaklı’nın yeri burası. Güveç’te zeytinyağlı ve et yemekleri yapıyorlar. İnsan her gün balık yiyemez değil mi? Ben mesela. Erdoğan Baba’da bunun bilincinde. Ne çektik biz diye başlıyor anlatmaya. Hep çalışmış, pek okuyamamış bir sürü kardeşin en büyüğü olarak. Biriktirdiği bir sürü hikayesi, her akşam onu bekleyen 400 miligramlık rakısı var, içmeden yatağa girmediği. Tıka basa yemiş olduğum kahvaltının üzerine bir tabak mantı geliyor ikram olarak. O kadar tokum ama yemezsem o kadar ayıp olacak ve o kadar lezzetli ki. Çaresizim, yiyorum. Lezzetli bir çaresizlik yaşadığım.

image

AYDO(AIDO) CAFE:

Facebook sayfasında “uğrak yeri” olarak tanımlanıyor. O kadar doğru ki. Ada’da karşınıza çıkmasını istediğiniz biri varsa buraya oturun ve başlayın beklemeye. Elbet geçecektir O kişi, hemen şimdi olmadı bir zaman sonra. Söyleyin çayınızı, arpanızı, ister tavla atın, ister iki lafın belini kırın. Geleni izleyin, geçene bakın, benim göremediğim ve yakın tarihte açılacak olan kitap standının ziyaretçilerine bakın. Burası Bozcaada’nın gündüz ve gece hayatının nabzını teferruatlı ama kimselere belli etmeden usul usul tutan, fanatik Aydoğanseverler’in(Aydoğan İnce) uğrak yeri olup, babamın ismini taşıdığından olsa gerek son derece mesafeli ve çekingen yaklaştığım bir yer olarak kalacaktır anılarımda. Üstelik bünyesinde ön bacağı habire kırılıp durduğundan sahibinin kucağında istirahat eden ve melemeye melemeye melemeyi unutan bir kuzu, her sabah vapura binip Geyikli’ye geçen ve havasını aldıktan sonra da dönen, yaşını başını almış ve artık insanlaşmış ve neredeyse Türkçe öğrenmiş hev derken mev diyen, kuzu dilini de çözen bir de köpek barındıran, sahibinin gelenlerden yiyip içtiklerinin ücretini tam olarak almış olsaydı eğer sahilden beş yüz metrekarelik dükkan alabileceği rivayet edilen bir enteresan oluşum olup, haykırıyoruz aklımıza geldikçe kendileri “Yaşa yaşa yaşa!” diye.

BİR GARİP MEHTAP TURU VE POLENTE DENİZ FENERİ:

Gelir gelmez bir panik, bir heyecan ön rezervasyonumu öğleyin yaptırdığım ve benim için ayrılmış olan yol manzaralı ön koltuğa geçiyorum minibüs durağından. Adam başı yirmi lira. Çift şoförle kendimi uzun yola çıkmış gibi hissediyorum. Önce şarap ve reçel tadımına götürülüyoruz. Sonra da o koy bu koy tepeden fotoğraf çekimi için uygun her yerde mola veriyoruz. Ayazma’dan içkiler alınıyor. Nihayet mekana geliyoruz. Bir sürü araba var. Herkes o kadar hazırlıklı ki. Sandalyeler açılıyor, şaraplar dolduruluyor, biralar höpürdetiliyor. Havada garip bir elektrik var. Sigortacı bir çift, bir anne oğul ve ben ortamdaki romantizmden zerre etkilenmiyoruz. Koşa koşa Polente’ye gitmeye karar veriyorum. Gidiyorum da. Fener’in çevresini özel mülke girdiğinden çitlerle çevirmişler. Uzakta metruk bir taş ev var ve rüzgarın coşturduğu yel değirmenlerinin uğultulu sesi kaplıyor kulaklarımı. Ne aşığım, ne Don Kişot, sadece telaşlıyım ya minibüsü kaçırırsam diye. Polente’ye bakıyorum uzaktan. Deniz fenerleri hep böyle yalnızdırlar. İzole, tek başlarına, bir yamacın başında, gemiler karaya vurmasın diye yanar söner dururlar. Zirvede yalnızsındır her zaman. Bu Polente’ye ikinci gelişim ama nereden bilirdim üçüncü bir kez daha geleceğimi önümüzdeki günler içerisinde?

image

Koşa koşa geliyorum. O kadar esiyor ki. Bir kilometre git, bir kilometre dön saçlarım karışmışlar birbirine. Anne oğuldan anne olan minibüsün kuytusuna sinmiş soğuktan, yaşlı kadın. Karı koca önce memleketi kurtarıyor güneş romantizm saçarken, sonra memleketin haline içlenip içlenip kahroluyorlar çiftler güneşin batışını öpüşüp koklaşarak kutsarken. Parfüm kokuları yerini alkolün keskin kokusuna bırakıyor dönüş yolunda. Hiç içmemiş sigortacı çift kontak açılmazken daha çok daha derin bir sohbetin içine giriyorlar. Adam başı yirmi lirayı kişi sayısıyla çarpıp, minibüsün gün boyu kaç kez sefere çıktığından hesapla her şeyi her şeyle çarpıp toplayarak, yüzde otuz gideri de çıkardıktan sonra, çıkan rakamı on iki aya bölüp kabaca bir nihai ama kendince net, adamların aylık kazancına ulaşıveriyor erkek olan. Minibüsten çıt çıkmıyor. Erkek “İyi para diyor.” Böyle kazançlı bir iş bulsa kendi işini süratle kapatacağından bahsediyor. Kadın “Sen de iyi kazanıyorsun bırak yahu başkasının kazancını.” diyor. Minibüsten gene çıt çıkmıyor. Romantizm devri kapanıyor bir anda. Getirisi yüksek addedilen bu işin kime ne kazandıracağı kimsenin umurunda değil. Tek ayıklar olarak ben ve anne oğul dinliyoruz aynı çifti pür dikkat. Romantizm karın doyurmuyor olabilir ama ayaklı bir hesap makinesiyle evli olmak çekilecek çile değil kanımca. Dönüş yolunda ise pozisyon değiştiren ikinci şoförümüz(çünkü ilki efkarlanıp, bira içti ve daha çok efkarlandı) oyun havalarını açıp “Haydi kızlar eller havaya!” diyerek el çırpıp direksiyona burarak tempo tutmaya başlıyor. Hesapçı kocasından bıkan mağdur eş “Kızların içi ölmüş!” diyor. Asıl içi ölen kendisi olduğundan çevreyle avunmak istiyor sanırım. Ben mi? Tuhaf bir asabiyet vardı üzerimde kelimelerle açıklayamayacağım. Buraya tek başıma gelseydim bu kadar acayipliklere tanık olamacağımın bilincinde dönüyorum otele.

20150611_194929

AN
BE
AN  CAFE:

Deniz kenarında L şeklinde bir oturma düzeni olan sağ taraftaki geniş koltuklara çekildiğinizde önünüzdeki balıkçıya gelenleri tatlı tatlı izleyebildiğiniz, bir süre sonra kendinizi sinema salonundaymışçasına aksiyona kaptırdığınız, garsonların gündüzden başlayarak interaktif olarak sayım sayıp, masa kontrolü yaptığı, akşamsa kim gelmiş, ne yemiş, ne kadar içmiş, hesap ne gelmiş, kim itiraz etmiş derken vaktin su gibi aktığı, en güzel Kale manzarasına sahip, havaların havasına göre size verilen şalların sayısı artan, esintisiyle serinleten, güzel şaraplarını içtiğim yer.

image

Bir gündüz vakti kuşların acı çığlıkları gelmişti kafenin yan tarafındaki kayalıklardan. Yavru bir kargayı kapıp götürmekteydi bir martı. Çaresizce bağıranlarsa diğer kargalardı. Sonsuzluğa kadar kovalayacaklardı imkanları olsaydı. Martıysa karşı kayalıklarda işini bitirdi yavruyla. Bir anlıkmış hayat. Bir varmışsın, bir yokmuşsun. Bir yavru karga olmuşsun, sonra birden bir martının hışmıyla boğulmuşsun. “Ah evlatçım vah evlatçım” dediler durdular sen ruhunu terk ederken güzel evlatçığım. Çok ağladılar arkandan. Ama şimdiye hayat unutturdu onlara da.

HÜSEYİN VE AYGÜL:

Yarım günümüzü birlikte geçirdik. İstanbul, Sultanbeyli’den gelmiş olan aynı oteli paylaştığımız çiftle. Aygül Kastamonu’lu, Hüseyin Adıyaman’lı, anne tarafı ise Siirt’li. Mütevazı ve muhafazakar bir çift. Erkek saatlerce dalıyor. Kadın bir kez dalmış ve bir sonraki dalış için istekli görünmüyor. Erkek yüzmek istiyor ve beraber yüzmek istiyor, kadın o konuda da o kadar istekli değil. Erkek tırmanmayı seviyor, kadın yükseklikten korkuyor. Aynı burcu, aynı evi, aynı hayatı ve beş çocuğu paylaşıyorlar. Ama aynı denizi paylaşamıyorlar bir türlü. Ama birbirlerine karşı sevgisiz de değiller. Bizse bir süreliğine aynı otomobili paylaşıyoruz. Deniz mi, ben mi? Yok ben serçe parmağımı bir soktum bir çıkardım haziran ayında buz kovası gibi olan denizin kıyısından. Hal böyle olunca gidilmedik koy, görülmedik deniz bırakmayan çiftle beraber dolaşmaktan ben bir parça ıstakoza döndüm. Ama hiç anlamadım.

Erkek her bulduğu yola girmek istiyor. Sanırım hiç bir arabanın girmeye cesaret edemediği yolları açıyoruz, altımızdaki buldozermişçesine. Ağaçların dalları açık pencerelerden içeriye giriyor, yollar daralıyor iyice. Ormanın tam göbeğinde buluyoruz kendimizi. Ağaçlar intihar etmişler, belki de ecelleri gelmiştir, kim bilir? Boylu boyunca yatıyorlar hiç istiflerini bozmadan. Kurumaya yüz tutmuşlar çoktan. Çook uzun zamandan beri ormanın ve onun çocuklarının insan türünden olma ilk ziyaretçileri bizlermişiz gibi geliyor.

image

image

Araba dört bir yandan çizilmiş asi ve meraklı dallar tarafından. Erkek pasta cila lazım dönünce diyor. Kadınsa canın sağ olsun diyor. Hiç ummadığın insanlarla, hiç umulmadık anlar yaşarsın. Çook başka hayatların içinde, çook farklı dertlerin içine gömülecek olmamıza rağmen geri döndüğümüzde, o ormanın içinde, kavuşan ağaçlardan gökyüzünü görmenin mümkün olmadığı kuytunun ortasında bu dünyada ismini koyamayacağımız bir an paylaşıyoruz.

Nihayet Polente’ye gelebiliyoruz. Birkaç gün önce yalnız ve telaşla yürüdüğüm yolu konuşarak bitiriyoruz. Çitlerin ardından selamlıyoruz gene ıssızlığı. Ada’nın en batı ucundaki denizlerin bekçisini selamlıyorum içimden. Senin benimle bir derdin var ama nedir bilmiyorum henüz. Öğreneceğim bir gün gelir elbet.

IMG_2424[1]

image

ÖNEMLİ BİR NOT:

Kimden ya da nereden edindiğimi bilmediğim bir kaynaktan aldığım haberin asılsız olduğu ortaya çıktı. Babalar günü önümüzdeki pazarmış. Herkesin babalar gününü kutlayıp, kendi aralarında da kutlamalarını sağladıktan sonra bu bilgiyi edinmem çok çok faydalı oldu sanırım. Sakın benim ipimle kuyuya inmeyin, emi? Sakın. Halen daha anlayamadığım, esrarını koruyan bir şey var. Daha doğrusu hatırlayamadığım. Ben nasıl bir sabaha uyandım da, o günün babalar günü olduğuna karar verdim, daha doğrusu ilan ettim ve herkesi de inandırdım? Babamı aradım, kutladım. İnandı. Ada’da önüme çıkan, önünde bebek arabası ittiren, çocuğum var diyen herkesin gözlerindeki buğunun sebebi oluverdim bir anda. Bir kişi yalnız tereddüte düştü. O bugün müydü diye. Sonra da sustu, olabilir diye. Diğerleri tokalaşıp öpüştüler sayemde. Bu sene çifte bayram olsun gariplere. Bu da benden size hediye. Otel sahibi televizyon vardı kafalar dinlensin dedim televizyonları çıkardım dedi. İnternet olsa da ada psikolojisinden sadece kendi işlerinize bakıyorsunuz, ötesi hiç yokmuş ve hiç de olmamış gibi geliyor. Biraz gayret etsem Cumhuriyet Bayramı’nın geldiğine dahi ikna edebilirdim sanırım herkesi. Burada hiç kimse ne tanıkların ne de kanıtların peşinde nasıl olsa.

Kaldığım süre boyunca bir düğüne katıldım, birkaç ölüme(ölenlerden biri yavru bir karga idi, katili ise sokaklarda pardon bir havalarda)rast geldim, bir mehtap turu, iki Polente, bir orman ziyareti yaptım. Pazar akşamı feribot kuyruğunda çıkan kavgaları sinema izler gibi izledim. Tüm koylarını gördüm. Harika bir müze gezdim. Otları bakımsızlıktan dizlere değen, kimlerin yaptırdığı sır olarak kalmış, en bakımsız kaleyi fethettim. Bir sürü insan tanıdım. Onlar da beni. Aynı zamanda bir aile işletmesi olan ferah bir otelde güzel kahvaltılar ettim, güzel şaraplar içtim, nüfusumu da Çanakkale’ye aldırmaya karar verdim. Çok ciddiyim. Fahri vatandaşlık filan nasıl oluyor, hepsini araştıracağım önümüzdeki günlerde.

image

image

image

image

image
Gündüz başka
20150613_213347
Gece başka

image

image

image

image

image

image

IMG_2435[1]

image
Siestama dokunma. Süpürgeyi yersin kafana.
image
Bu ada bizim!!!

ÇANAKKALE

ÇANAKKALE:

“Bastığın yerleri ‘toprak’ diyerek geçme, tanı!
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.”

20150610_110807

İyi ki gelmişim! İyi ki görmüşüm! İyi ki hatırlamışım! İyi ki aslında hiç unutmamışım! Şehitler hayatlarını bırakırlarken geride, ben toprağa birkaç damla gözyaşımı bırakmışım. O kadarla kalmışım. Onbinlerce ölü, isimsiz bir sürü mezar, ağaçları yerlerinden kımıldattıkça toprağın yüzeyine çıkan kemikler, Diyarbakır, Denizli, Edirne, Uşak, Kütahya, Manisa, Muş, Beyrut, Şam doğumlular, Ahmet oğlu Mehmet’ler, Ali oğlu Hasan’lar, siyah beyaz fotoğraflarda solan, kara toprakta yok olan, mermiyle, süngüyle biten hayatlar. Vatan için, bayrak için, toprak için, ölüm korkusu içerisinde bekleşilen siperlerde geçen, çok zor geçen saatler, dakikalar.. Süper kahramanların henüz sinema salonlarında cirit atmadığı dönemlerde, adlarını billboardlarda göremeyeceğiniz, genç kızların saplantılı hayranlıklarını kavramaktan çok çok uzakta bir dolu yiğit. Çocuk denecek yaşta olanlar var aralarında. 1921 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin mezun verememe nedeni, Sivas Lisesi, Vefa Lisesi, Çapa Erkek Öğretmen Okulu.. Kendi cenaze namazlarını kılan sonsuz sıkıntıda kalmış, paramparça olmuş, ezilmiş ruhlar. Onbeşliler.. Bir sürü endişe, bir sürü bilinmezlik içinde, yavuklusundan, baba ocağından uzağa düşmüş, geride kalmış bebesini Allah’a emanet etmiş, bir sürü sıkıntının ortasında kalakalmış hayatlar. İman gücüyle savaşmış çocuklar, feda edilmesi en zor, en tatlı şey olan canlarını bağışlamışlar. Dünyada sırrı çözülememiş bir zafer. Selvi ağaçlarının altına gömülmüş gençlikler. Şimdi mezarlarının üzerinde gelincikler biter. Ellerinin kınası kalmış gelinlerin hakkı var o mezarlarda. Kurban olunası hatırladıkça. Ben biraz geç kalmışım sizlere, hepinizden ayrı ayrı özür dilerim. İyi ki varmışsınız, iyi ki Mustafa Kemal varmış. O seçilmiş ve gönderilmiş. Dünya malının kıymetsiz olduğunu, varlığınsa hiçlik olduğunu hatırlatan mezarlar. Yolcu, burada durmak gerek. Durup da bir hatırlamak gerek altındaki binlerce kefensiz yatanı. Canlar. İpeklere sarılasılar. Şehit başkaymış. Ben burada anladım. Üzerlerimizdeki hakkınızı ödeyemeyiz. Elimden geldiğince tek tek mezarlarınıza dokundum, isimlerinizi olmadı memleketlerinizi okumaya çalıştım, soyadı kanunu henüz çıkmamış olduğundan baba adlarınızla beraber okudum sizi tek tek. Bu topraklarda doğmak varmış. Çanakkaleliler ayrıcalıklıdırlar. Onlar bunu bilir bilmezler. İçim sızlayarak gezdim. Bastığım topraklarda yatan, kefene sarılamamış şehitlerin varlığını hissederek gezdim. İyi ki gelmişim! İyi ki gelmişim! İyi ki gelmişim! Bir kabahatim olduysa özür dilerim. İnsan bazen kendini küçücük hissedermiş. Mümkünmüş.

image

image

image

GÜNÜMÜZ:

20150609_160459

20150609_153657

20150609_180427

20150610_095417

20150610_091934

20150609_181139

20150609_153754

20150609_181155

20150609_154118

image

Uzuunca bir yolculuğun ardından şehrin merkezine indiğimde gördüğüm, İzmir’in Kordonboyu’nu anımsatan, kafelerle süslenmiş, ara ara faytonlarla renklenen ama İzmir’dekinin aksine kilometrelerce doldurulup, denizden kopmamış uzun bir cadde çıktı önüme denize paralel. Sanki hiç olay olmuyormuş hissi uyandırdı bir anda şehir içimde. İnsanları tatlı ve rahat ama küçük şehir havası da sinmiş tüm dükkanlara. Franchise almak yerine özgün sayılabilecek, yaratıcı dükkanlar açılmış özgün isimleriyle birlikte. Aynalı Çarşı da bildiğin Kemeraltı, Kızlarağası. Minicik şortlarını çekmiş genç kızlar. Rahatsız eden bakışlar pek yok ama gene de güzele bakmanın sevap olduğunun bilincinde erkekler de yok değil. Yani bakıyorlar o erkekler. Havası güzel, esintisi güzel, denizi güzel, insanları güzel bir şehir burası. İster kolanı iç, ister nargileni çek, şiirler yaz oturduğun yerde, biranı höpürdet, şarabını yudumla akşam olunca ama en önemlisi öpülesi bir boyun bulursan eğer, sakın bırakma. Ne demiş şair? “Boynun diyorum, boynunu kimse benim kadar iyi değerlendiremez.” Mümkün olduğunca çabuk bir boyun bulup, nazikçe değerlendirmek gerek bu sokaklarda. Siz bilirsiniz gene de. Hayat sizin. Cemal Süreya’nın içinden öyle geçmiş ve onun içinden geçeni deniz kenarına yazmak da şair ruhlu bir arkadaşın aklına gelmiş. Hem ayaklarını uzatmış denize doğru, hem de mısralar yazmış ordan burdan kalemi el verdiğince. Ben gördüm seni. Evet şiir sokakta. Evet şair ruhlu bir genç bu sahilde, tam burada oturmuş ve hiç üşenmeden yazmış. Bir insanın kendisini dile getirmesinin en içten yollarından biri de bu belki de. Yazın yazın yazın, gün gelir kendi dizeleriniz dökülüverir hiç alıntısız, bir okuyan olur ve gülümser hayata. O gülücüğün müsebbibi ise siz oluversiniz bir anda. Hiç ummadığınız halde sevap işlemiş olursunuz. Bir insanın umudu olursunuz. Benim gülümsememin hayrı sana dokunsun arkadaş. Ben seni gördüm. Sevap yazıldıysa bir defa, silinmez asla.

image

20150609_190452

“Barış mümkün” yazılı vapurları var Çanakkale’nin. Evet Barış her zaman mümkün. Sen yeter ki sükunetini koruyabil. Önce kendinle barış, sonra savaşlar yaratmazsın zaten. Bense kendi içimde ne mümkün ne değil derken onu görüveriyorum uzaktan. Bir anda çıkıveriyor karşıma. Sahipli midir diye huzursuzlanıyorum önce. Bir de bakıyorum satılık diyor üzerinde. İsmi Şadi. Bu küçük tekneyi alıp bağlamak geçiyor içimden. Neden Şadi diyecek olursanız hiç bilemiyorum ben de neden Şadi, onca havalı yelkenlinin arasında. Kanım kaynadı diyelim Şadi’ye. Çok da şirin kerata. Bir parça küçük kalmış hayatta ama olsun benim olsun da. Ben onu büyütürüm yavaş yavaş, hele bir benim olsun da.

Bu Çanakkale Merkez’e ilk gelişimdi, Çanakkale ve çevresine ise sayısız gelişlerim olmuştur zamanında, tatil için, gezmek için, tozmak için, tozunu attırmak için, e bir parça da çapkınlık için. Her defasında bir sürü deniz manzarası biriktirerek dönmüşümdür geriye. Tarihiyle bu kadar üzüp, kendisiyle bu kadar avutan başka da şehir yoktur herhalde dünya üzerinde. Çanakkale geçilememiştir, doğrudur. Buna istinaden anlatılan ve günümüze kulaktan kulağa aktarılarak gelen bir sürü ruhani hikaye ise rehberleri kızdırıp, boş inanç ve hurafe olarak görüldüğünden ve hem Mustafa Kemal’e hem de şehitlerimize, gazilerimize haksızlık olacağı düşünüldüğünden, ayrıca yaşandıklarına dair somut kanıtları da olmadığından, işitildiğinde insanları kesin doğrudur gibi bir takım düşüncelere ittiği kadar tedirgin de etmektedir çoğu zaman. Anzaklar -ister halüsinasyon deyin, ister korkudan kaynaklı- genç Türk askerleriyle değil aynı zamanda yeşil cübbeli, sakallı, sarıklı, uzun gövdeli, pırnakıl mezarlardan çıkan dev gibi adamlarla mücadele etmek zorunda kaldıklarını söylemişlerdir. Ne diyelim bazen alemler birbirine karışır. Hele ki savaş anında, hücum esnasında kim bilir neler oldu daha bizim hiç bilmediğimiz Allah Allah sesleri arasında, asla da öğrenemeyeceğimiz. Mustafa Kemal’in deyişiyle “Biz bir dar-ülfünun(üniversite) gömdük Çanakkale’de.” Daha ne olsun? Ertesi sene yapılan yoklamalarda ardından “şehit” diye bağrılan Ali’ler, Ahmet’ler.. Şimdi onlar nereye gittiler? Hiç yaşanmamış gençlikleri, hiç yaşlanmamış bedenleri ve gerçekleşmemiş umutları yaşıyor mudur sonsuzlukta? Hiç mi alacakları yoktur hayattan?

GELİBOLU:

image

Şehrin merkezindeki bir sürü turizm acentesinden 60 Yeni Türk Lirasına mal olacak şekilde satın alınarak yola çıkılacak bir tam günlük programdır kendisi “Çanakkale Şehitlik Turu”. Sabah dokuz-dokuz buçuk çıkışlı olup, akşam altı-altı buçuğa kadar yorucu bir şekilde devam eden, silme yerli turistin olduğu ve her bir yerli turistin ülkenin dört bir yanından geldiği, bizim tur liderimizin elindeki baston şemsiyesiyle bizleri sağdan soldan toplamaya çalıştığı ve bunu yaparken de hep o aynı şemsiyeden yardım aldığı, elinde mikrofon yol boyunca savaş taktiklerini anlatıp durduğu, Kum Otel’in bahçesinde Pakistan’dan gelmiş ve kadınlara yemek yemeyi unutarak bakan adamlarla enteresan dakikalar geçirten, her kafadan bir sesin çıkmadığı, toplanma yerlerine tam saatinde gelinen, şehitlik turu olduğundan insanların ukalalıktan beslenmediği, benim birkaç soru sorduğum, rehberimizin de cevap verdiği, duygusal dakikaların yaşandığı, herkesin hüzünlendiği ama sayısız defalar otobüse in bin yapmaktan şaşkına döndüğümüz bir tur olmuştur. Yormuştur ama değmiştir. Bir başınıza gelseymişsiniz olur muymuş? Mümkünatı yok. Bir uçtan bir uca Gelibolu’yu gezebilmek kolay olmayacaktır rehbersiz ve bilgisiz.

Çanakkale limanından Geyikli’ye geçtikten sonra bizi karşılayan yokuş çekişlerinde bir parça sorunlu tur otobüsümüze doluşuyoruz. Ani bir manevrayla, çevreye arsız gözükmemeye çalışarak bir pencere kenarı kapıyorum. Rehberimiz derhal uyarıyor aynı koltuğa oturmamız hususunda. Herkes yerini öğreniyor ve hep aynı yere geçiyor. Diyorum ya hiç asi yok aramızda. Uslu uslu çobanımızı dinliyoruz. O ne derse onu yapıyor, in dedi mi iniyor, bin dedi mi koştura koştura biniyoruz ve siniyoruz köşelerimize. Karışık duygular ama seri hareketler içerisindeyiz. Akşama dek bu böyle sürüp gidiyor. Sabahın ilk saatlerinde ben bunca aynı insanla ne yapacağım, olmadı öğlene kaçarım derken akşama doğru bir hayli adapte olmuş vaziyette otobüsteki herkesi benimsiyorum. En yakın çevrem fotoğraf çekmeyi pek seven Adapazarlı bir aile. Gelin, damat, iki de kaynana. Dünürler hallerinden memnun yiye içe gidiyorlar yol boyunca. Erik filan uzatıyorlar bana da yer miyim diye. Sıkıntı yok anlayacağınız.

image

image

Öğlene dek Kuzey Cephesi Turu, öğleden sonra Güney Cephesi Turu olarak ikiye ayrılmış bir program var önümüzde. Şehitler Abidesi’ni öğleden sonra görebiliyoruz. 41.70 metre yüksekliğindeki anıt biraz da deprem tehlikesi yüzünden Atatürk’ün de boyunun eklenmesiyle bu yükseklikte inşa edilmiş, böyle uygun görülmüş. 1915 yılında I. Dünya Savaşı sırasında Çanakkale Savaşları’nda hayatını kaybeden 253.000 Türk askerinin anısına yaptırılmış. Şehitlerin bekçisi, vakur bir şekilde karşılıyor ziyaretçilerini. İnsanın tüylerini ürpertiyor duruşu. Hem görkemli, hem hüzünlü. Sütunların dili olsa da konuşsa eğer dinlemeye ömrünüzün yetmeyeceği yüzbinlerce hikaye sakladığını hissettirtiyor derinden. Çok üzülüyor insan, yıllar geçse de üstünden. Çanakkale beni o kadar üzdün o kadar üzdün ki, ama aynı zamanda o kadar da mağrursun ki, kızmak gelmiyor içimden. Hiç ama.

image

20150610_154816

image

GALİBA

image

GALİBA:

En çok ben ağlayacağım arkandan
Galiba.
Benim sıkılacağımdan çook daha erken
Hayat benden sıkılacak
Galiba.
Rüzgar saçlarımı avuçlayacak iki eliyle birden
Ben onu kötürüm sanıyorken
Tırnaklarım kök salacaklar bir ağacın eteklerine dönüşerek
Verdiğim meyveler toprak toprak kokacaklar
Ben daha çürümeye başlamazken
Değerliyken.
Galiba.

Ve
Her şey dönmeye devam edecek
Dünya kendi yörüngesinde dönecek
Ben ve sen kendi eksenlerimizde döneceğiz
Dalından kopmuş öksüz yaprak,
Katlanmak zorunda olduğu zalim rüzgar yüzünden dönüp duracak
Başlar, içilen şarapların etkisiyle
Ve
Her şey dönmek zorunda olduğundan dönecek
Galiba.

Ve
Ayılacağım ertesi gün
Sabah güneşi sinsice süzülerek girecek penceremden
Yanaklarıma rengini vermek için.
Birkaç saniye bilincim kapalı kalacak.
Düşüncelerim usulca toparlandığında ancak;
Bir zamanlar var olduğunu hatırlayacağım
Etten ve kemikten
Yanı başımda.
Ve
Gözyaşlarım ortaya dökülecekler saklandıkları köşelerden çıkarak.

En çok ben ağlayacağım arkandan bu dünyada
Galiba
En çok ben sevmiş olacağım seni
Galiba

HAZİRAN

image

HAZİRAN:

Yaz mevsiminin ilk çocuğu sensin Haziran
İnsaflıdır güneş sen geldiğinde yüzünü göstermekte
Çok sıkmazsın aşıkları
Bayıltmazsın çalışanları
Sen de seversin seni seven tüm günahsızları.

Denizle flört eder durursun
Yansımalarından unutulmaz manzaralar oluşturursun
Bir tablonun konusu olursun
Zamanla da aynı eserin sessiz ortağı olursun.

Adın çıkmıştır bir kez
Haziran’da ölmek zor diye
Öyledir evet pırıl pırıl bir günde göçüp gitmek
Terk etmek sevdiklerini
Veda edememek tek kelimeyle
Ani gelenle gitmek sessizce
Gözyaşlarını kurutmak yanaklarında
Kara toprağın ayrıksısı olmak bir anda.

Güzel çocuğum, güzel Haziran’ım benim
Sende filizlenen tohumlar Şubat’ta ve Mart’ta
Hayata gözlerini açarlar güzelce beslendikten sonra
Sonra da yaklaşmakta olan ilk baharı kucaklarlar paytak adımlarla.

Her geçen dakika ömründen ömür çalar
Günler uzun olsa da ne çıkar?
Bunun sonu Yokuş Yol’a kadar uzar.
Kapıdadır yeni ay, kapıdadır Temmuz kardeşin
O senin küçüğündür bilesin.
İçli içli kıskanırsın bilirim.
Yapma, hiç kızma, hiç içerleme
Senin yerin başkadır on iki ayın içerisinde
Yaz müjdeler ister, yeni yaz yeni aşklar diler
Ondandır kıymetin, müjdeci Haziran’ım benim.

Otuz’u gecesini bir’ine bağlayan saatte
Senden de sıcakkanlı küçük kardeşine devredersin vadeni
On bir küçük kardeşinin geçmesini bekler durursun köşende bundan böyle
Sahi senin köşen nerede?
Nerelere kaçar da saklanırsın günün gelesiye dek?
Kimler yaşatır seni gizli saklı bulunduğun yerlerde?

Evrenin kuralları, zamanın sınırları var
Senin sınırın da otuz gündür, ne yaparsın?
Kimi huysuz, kimi güneşe küskün kardeşlerinden
Kimi çok kısadır, kimi çook uzun
Hüzünlüdür son baharın ilk çocuğunun gelişi
Ama ne yapalım kaderde tüm bunları yaşamak da varmış insanoğlu için
İyisiyle kötüsüyle bu senede savdın sıranı
Bir sürü insan yığınlar halinde
Olmadı bireysel zaafları içerisinde
Saçmaladılar gene olur olmadık yere
Tam da senin kıymetli günlerin geldiğinde.
Bakma insanoğlu böyle
Saçmalar durur 365 gün, on iki ay içinde
Fırsat bulduğu her bir kuytu köşede.

Sen buzları eritebilirsin ancak
Kırılanları onarmak değildir işin.
Gülücüklerdir senin eserin;
Acı gözyaşları değil.
Düğünleredir armağanın;
Ölümlere, mezarlarlıklara değil.
Ve severler seni
Seninki doğal içgüdü
Sonradan olma artistlik değil.

NE YAPAYIM Kİ BEN SENDEN SONRA?

image

NE YAPAYIM Kİ BEN SENDEN SONRA?

Dönersin dönersin dönersin
Bir bakarsın durmuşsun
Önce nazlı nazlı
Sonra ise hem nazlı hem tatlı.

Gökyüzüne doğru ışıldamışsın
Haykırmışsın dal dal
Haykırmışsın dolu dolu
Kucaktan kucağa geçirmişler seni
Tıpkı yürüyemeyen bir bebek gibi.

Ilıksın ve itaatkarsın
Acizsin ve kırılgansın
Gem vuramadığın hislerin
Çıplak hayallerin
Görecek günlerimiz varmış beraber
Kara koyunun ak kuzusu seni.

Çok da geçmedi üzerinden
Gün dediğin ömür; çabucak geçer gider.
Mutlu günler elbet bir gün biter.
Kırk birinci günde
Her yerin ateşler içinde
Bir siyah arabaya koyup götürdüler seni
Bir toz bulutuna dönüşene dek el salladım arkandan var gücümle
Belki dönersin diye bekledim ama nafile.

Yaşayacak halim varmış
Çaresiz kaldım bir başıma
Bir mezarcıya parayı kaptırdım
Bir başkasına ise mezarını yaptırdım.
Sonra da her pazar ziyaretine gelir oldum.
Bir çift kelam edesin diye bekledim durdum.
Gittiğin yerden hoşnutsun galiba.
Oradakiler benden iyiler mi yoksa?

Bir kabahat mi işledim?
Olur olmaz laflar mı ettim?
Çok mu gücendirdim?
Utandırdım mı yoksa
Tam da herkesin ortasında?

Bir dolu saçmalığıma alet ettim seni
Şimdi geçti gitti tamam ama;
Ne yapayım ki ben senden sonra
Sessiz başımla?

ÇİZER:PAUL RUiZ

İNSAN NE KADAR SEVER?

image

İNSAN NE KADAR SEVER?:

Nefes aldığı müddetçe sever
Bazen anlık sever
Bazen mevsimlik
Bazen de ömürlük.

Aldığı her nefeste
Her yutkunuşunda
Dünyayı bir tarafa,
Sevgisini diğer tarafa koyduğunda ve
Bunu yapmaya mecbur olduğunda
Çünkü başka türlü yaşayamaz olduğunda
Kendi küçük dünyası kadar,
Mümkün dünyaların en iyisi kadar sever
Bazen dünyalardan da çok;
Sever.

İnsan çaresizce sever, umutsuzca ister
İnsan kanı kadar sever
Anasını, kocasını, çocuğunu sevdiği kadar sever
Evi kadar sever
Eti kadar sever
Sevgisi etinden et koparsa da;
Sever.

İnsan serçe parmağını sevdiği kadar sever
Diğer parmakları gücendirdiğini bile bile üstüne üstüne sever.
Hokka burnunu
Ketum dudaklarını
Öpülesi dilini sevdiği kadar sever
Tüm uzuvlarıyla sever
Ölçüsüzce de olsa;
Sever.

Saksıdaki menekşesi kadar sever
Oyuncak arabasını çook seven bir oğlan çocuğu gibi sever
İlk öpücüğünü kaptığı komşu kızının kiraz dudaklarını sevdiği kadar sever
Kahrından ölecek kadar sever.
Karaciğerinden de,
Ruh sağlığından da çok sever.

İnsan çapı kadar sever
Yaşı kadar,
İzni kadar,
Bazen kalbi
Bazen kapasitesi kadar;
Elinden geldiğince,
İnsanlığı kadar sever.
Herkes sevebildiği kadar sever.
Ama arsızca
Ama fütursuzca
Bazen ölesiye
Bazen bitesiye kadar;
Sever.

İnsan bu
Çook sever.

SÜRGÜN

image

SÜRGÜN:

Mümkün müdür sonsuza dek sevmek seni?
Mümkün müdür uzaktan sevmek böyle içten, böyle sessizce?
Kimselerin sevemeyeceği kadar sevmek seni,
Asla bir son olmadığını bilmek ve kabullenmek çaresizce.

Dünyanın tadı yok
Terziler maharetsiz çıktılar
Anlamak istemediler ruhunun içine düştüğü çetin mücadeleyi.
Bedeninse bir askıda; sana birkaç beden büyük gelen kumaşların tam ortasında.

Emanet ruhun kanatlarını takıp uçuverdi sonunda buradan çok uzaklara
Özgürlük sandığı ucu sana bağlı tutsak kalpli, şık görünen yeni hayatına
Dolandığı binbir çeşit kumaştan sıyrıldığında.
Ne kadar az giysi, o kadar çok mutluluk
Ne kadar çok çırpılan kanat, o kadar çok özgürlük
Ne kadar çok kalp çarpıntısı, o kadar çok sevgim
Ne çok çeşit renk, o kadar çokluk
Ne kadar uzak, o kadar kayboluş;
Mavinin ortasında,
Bulutlarla kolkola.

İnsan hiç mi merak etmez;
-Nesin sen?
-Neyim ben?
-Kimim ben?
-Kimiz biz?
-Neye dönüşüyoruz bir araya geldiğimizde?
-Kanatlarım bana kimden miras böyle?
-Neden kuluçka asalağı bir guguk kuşu gibi gözlüyorum başka yuvaları?
-Yalnızlıktan çok korkan arsız ruhum uykudayken nereye gider kendi kendine ya da ölüverince?
-Açlığımı neden bastıramıyorum bir lokma ekmekle?
-Sevgim neden pusulasız çıkmak istiyor yola?
-Evim neden bana bu kadar uzak, ben yaklaşmak için paralanıp dursam da?
-Ve senin için yaratılmış olduğumu bildiğim halde; neden sürgündeydim karşı karşıya olduğumuz anlarda bile?

Bildiğim bir şey bana yetiyor olduğum yerde
Boşuna sevmemişim ben seni durduk yere.
Bu an bile.

ÇİZER: PAUL RUiZ

KAÇARSIN

image

KAÇARSIN:

Kaçarsın,
Bir gün fazladan yaşamak için,
Bir araba dolusu daha laf işitmek için.
Kaçarsın,
Benzer günlere uyanmak için
Aynı yağmurun altında ıslanmak için.

Kaçabilirsen eğer,
Yere göğe hükmettiğini sanırsın
Küstahlık nehrine dalsan da arınamazsın.
Aşkından delirsen de kestirme yollar kapanır önünde
Kaçtığınla kalırsın nihayetinde, aşkından mum gibi erisen de.

Duydum ki kaçmışsın
Kırmışsın zincirlerini
Hükmetmişsin kalan evrimine
İntikam almışsın kendince seni sevenlerden
Onlar bunu öğrenemese de.
Ateşböceği mesafesindeki yıldızları tutup vermişsin ellerine
Bunlar benden sizlere birer hediye kendi ellerinizle tutmanız mümkün değil diye.
Yazık sana, kibrin hala devam etmekte.

Kaçaksın artık;
Sormuyorlar mı “Acaba böyle mutlu musun?” diye
Ne cevap veriyorsun çok merak ediyorum kendi kendime
İşlediğin suçların mahkumu olmaktan kaçtığını bilmez onlar.
Söz verdim, söylemedim kimselere.

Kaçak,
Arkanı kolla
Sevgini sakla
Aşkını bağla zincirlerle
Göstermesin yüzünü olur olmadık kimselere
Olur olmadık yerlerde.

Hala kaçıyormuşsun
Maharetli çıktın, belli etmedin kimselere.
Ne kadar ulaşılmazsan, o kadar yakınsın yüreğime.
Ne kadar derin, o kadar içten
Ne kadar senden, o kadar benim
Söz verdim, söylemedim kimselere.

ÇİZER:PEDRO RUiZ

KORUYAN

image

KORUYAN:

Çeker giderim bir gün gelir de buralardan
Ezerim dillerini sana gelen tüm iftiralar yalan.
Bir bakmışsın gözlerimi kapatmışım
Dünya olmuş ezeli bir rüya.
Yazık olmuş o çocuğa fotoğraflarda kalmış olan
Hani şu beklentilerine isteyip de kavuşamayacak olan
Sonra da altı yaş fotoğrafındaki gülüşün içine hapsolacak olan.

Koruyup gözeteceğine, esirgeyip çoğaltacağına yeminli,
Bir gökyüzü vardı çocuğun üzerinde masmavi, pırıl pırıl bir zamanlar.
Fısıldardı kulağına mucizelerini gerçekleştirmeden.
O tatlı çocuğa vaatleri olurdu gökyüzünün rüyalar dolusu,
Her sabah unutacağını bile bile.
Öksüzlüğünü unuttururdu hissettirmeden,
Yeni bir gün bağışlardı ona
Gülücükler kondururdu yanaklarına
İstediğinde gözyaşlarına boğabildiği gibi
Bir gün gelip solacağını bilemezdi ki çocuk.
Nereden bilebilirdi ki?
Enikonu bir çocuktu işte,
Bir zamanlar.

Hediyeleri kabul ederdi ona yükseklerden bahşedilen
Yağmur damlalarını emerdi susayınca, kauçuğun yapraklarından süzülen
Bilmeden içine çektiği koskocaman bir hayattı aslen.
Yıldızları sayardı; karanlık gökyüzünü örtüverince aniden
Bir merdiven bulabilseydi keşke milyon tane basamağı olan
Gidip dokunacaktı teker teker, uzaktan saymak pek zevksiz olduğundan.

Çocuk büyüdü sonra istemeden
Zevkler değişti, zaman geçti üzerinden
Masum kahkahalar yoktu artık içten gelen
Sevecen ama yorgun bakışların tutsağı olmuş gözleriydi kendi küçük dünyasına rehber.
Hayat yavaşlatmış onu da herkes gibi; lanet kurallar ve dikenler..

Bir akşam başını kaldırdı gökyüzüne doğru genç adam
Sövdü saydı kimsenin duymayacağından emin olduğunda.
Böyle olacağını bilemezdi önceden
Çok geçti önlem alabilmek için,
Yeniden sevebilmek
Ve özlem duyabilmek için.

Canı yanıyordu tökezlemekten, alıkonmaktan, sevgisizlikten.
Bir parça kayırsaydı ya onu seven gökyüzü, hani şimdi nerede?
Vaatlerle gelirdi eskiden
Şimdiyse şimşeklerini gönderiyordu aniden.
Uzayan boyu ve de yüzündeki çizgiler
İçindeki çocuğu hiç büyütmediler.
“Koru beni
Kurtar tüm acılarımdan
Sevgin yağsın üzerime
Yorgun bulutların gönülsüz gözyaşları yerine”

Dedi içinden ve en derininden.
Neden sürekli mutluluk yoktu?
Neden kimse O’na hesap soramıyordu?
Neden umutsuz bir cüzzamlıydı artık O’nun gözünde?
Neden aradığı cevaplar bu dünyada yoktu?

“Koruyan,
Beni esirge
Kanımdan ve etimden
Zulmümden ve art niyetimden
Yapabileceklerimden ve yapamadıklarımdan
Onlar, hepsi birer tehlike”.

MARTI VE AKLI

image

MARTI VE AKLI:

Benim yaşlarımdasın,
Sanırım.
Daha saçlarına aklar düşmemiş
Henüz eline büyük fırsatlar geçmemiş
Benzer zevklerle döşemişiz uzaklarda yaşlanmış zihinlerimizi
Bilmedikleri anormalliklerimizden zevk almışız
Küçük şeylerden uykusuz kalmış,
Ani gelenden çarpılmışız.
Sağanak olup kanımıza karışan şaraptan birbirimiz kadar zevk almışız
Perdeler çekilmiş aramıza görüş günümüze kadar
O gün geldiğinde
Bugün başladığında
İnsanın ve evrenin bilinemezliğinden
Günü eskitmeye çalışmışız bırakıldığımız yerde.
Hazır kuvvetler girmişler aramıza
Geniş balo salonlu bir gemi yapmışlar bizlere kendi elleriyle
Sabaha kadar dans etmekten kendimizi kaybedelim diye.
Gereksiz gördüğüm dünyaya gelişim
Değer kazandı senin sayende.
Gülücükler yağdırıyorum olur olmadık yere
Olur olmadık kimselere.
Döndükçe başım dönüyor
İnsanlar sırlarını gizliyor
Sen kendini çiğnetiyorsun
Yok oluyorsun bir saniyede.
Yer gök birbirine karışıyor
Biri gözyaşlarını akıtıyor
Diğeri ciğerlerindeki suyu boşaltıyor
Sıkışıp kalıyorum yerle gök arasında
İçine çekmek istiyor beni yeryüzü
Sağanaklarını ok gibi yağdırıyor gökyüzü
İkisi de canımı yakıyor
Savaşları kızışıyor iyiden iyiye
Kanımı akıtan gök kazanıyor
Etim kanıyor oklarının gömüldüğü yerlerde
Derin, kara safra çukurlarım açılıyor gömülmeden önce
Su bedeni çürütmezden önce
Çürüyorum kederimden ince ince
Karanlık çökmüş çoktan gözbebeklerime.
Son bir gayret mazeret oluyor idam mahkumunun son isteğine.
Hayat kazansın diyorum ben de
Bir şans gerek vakit henüz geç olmadan
Ve gençliğim sıkıştığı yıllar arasında solmadan.
Sabaha karşı beklemeye başlıyoruz saklı kanatlarımız çıksın diye.
Zaman beklemeye alıyor kendini özgürlük eteklerimize kenetlensin ve hiç gitmesin diye.
Özgürlüğü bile kendimiz için istiyoruz
Ne de olsa biçare insanız işte.
Oysa ki ben sadece dans etmek
Hiç tükenmeden dans etmek istemiştim
Ayaklarım iflas edinceye dek.

Bir martı geçiyor üzerimden
Geniş kanatlarında saklı sırrı
Kalbimdeki ağır yükü sahipleniyor
Çığlıkları beni hor gördüğünün işareti
İnsanoğlu böyle çaresiz işte
Gel ve gör ama çaban nafile evrenin bu en yanlış gezegeninde
Daha iyi geçirebilirdik ömrümüzü kederleri kovalamadan
Daha çok sevebilirdik birbirimizi kalplerimizi küstürmeden
Daha çok gülebilirdik beraber sevginin eşsizliğini görüp kamaşan gözlerimizden endişeye düşmezden önce.

Sevgili Martı şimdi tam karşımda
Gözlerini dikmiş konuşuyor benimle sessizce;
Çok fazla düşünce ihanet edermiş bir gün bedenime
Nasıl olsa benim de bir gün kanatlarım çıkacakmış aynen böyle.
“Özgür olmayı diliyorsun ama özgür bir canlı yok ki bu evrende
Kanatlar değil ki insana özgürlüğünü veren
Bak aklın yerinde, kurcalayıp kurcalayıp sonra da bıkıp bıraktığın yerde
Zamanında arkasında duramadıklarının peşinden gidiyorsun şimdi gizlice
Yapma bu çok gerzekçe.
Neden susturamıyorsun içindekini?
Neden huzur bulamıyorsun kendi içinde?
Neden barışı kendi içinde değil sokaklarda arıyorsun?
Neden herkesin her söylediğini önemsiyorsun?
Neden yanlış adamlara tutuluyorsun bile bile?
Neden hayaletler kovalıyorsun gerçekler yerine?
Neden bir martıdan medet umuyorsun, deli misin nesin söyle?”

ÇİZER:PAWEL KUCZYNSKi

YOKLUK

YOKLUK:

image

AYŞE DARISERPEN:

Çok tuhaf. Avucumun içi tatlı talı kaşınıyor. Hislerim beni yanıltmıyorsa ve kaşınan avuç içim sağ elimin avuç içindeki hayat çizgimle kötü kaderimin çizgisi olan kader çizgimin kesişip de hayatımın en berbat yıllarını geçirmeme neden olan yakın tarihime denk geliyorsa eğer kesin para gelecek demektir, kaçacağı yerde. Bu benim adam altılı oynamayı bırakacak demek de olabilir aynı zamanda. Horoz dövüşünden vazgeçebilirse de bu ayı borçsuz harçsız kapatabileceğiz demektir. Durun bir saniye elimi oynatamıyorum sanki. Serçe parmağımı bile. Bir ağırlık var üzerimde. Neredeyim ben? Bu kalabalık.. Kim bunlar? Tam da tepemdeler. Maskeler var yüzlerinde, kafalarında da bone, şu gözlüklüyü gözüm bir yerlerden ısırıyor sanki. Şimdi anlaşıldı. Sis perdesi aralandı. Perdenin ardındansa elleri neşterli doktorlar çıktı. Görebiliyorum bana yaptıklarınızı. Kesiliyorum. Boydan boya. Kesme dur yapma. Dur. Dur. Dur. Yapma. Yapma. Yapma. Elleriniz kırılsın. Tırnakların dökülsün. Bacaklarınız diz kapaklarınızın altından kopsun. Onca bedduam fayda etmedi. Eşek kafalı. Kess-meeee.. Kestin bile. Ne yapıyorsun? Yarıyor musun şimdi de? Açma açma açma. İçimi göstermeye hazır olduğumu sanmıyorum. Elli bir yaşındayım ben. Önünüzde çırılçıplak yattığım yetti, bir de iç organlarımı sergiliyorum şimdi. Burası plaj değil ki? Hamam da değil. Daha organlarıma ulaşamadınız demek. Optik! Sana sesleniyorum. Çek o pis lastik eldivenli ellerini içimden. Islık çalıyor bir de utanmadan. O ne öyle? Kaç metre? Ayyy onlar benim mi? Benim bağırsaklarım mı? Yediklerim onun içinde nasıl dolaşıyorlar öyle? Dön dolaş nasıl da buluyorlar zifiri karanlıkta yollarını? Masanın üzerinde metrelerce yılan misali kıvrışıyorlar yağlı yağlı, yağıl yığıl. Vışşşş. Köydeyken annem gizli bir hazine saklı senin içinde derdi, ufak idim o zamanlar. Hazinemi görmüş bulunuyorum gözlerimle. Daha çok vışşşşşşş. Nasıl da tutuyor içimden çıkardıklarını, nasıl içi alıyor, sanki bir bebek avuçlarının arasındaki. Ne yapacaksınız onları? Yıkıyor musunuz? Oto yıkamaya getirilmiş araba mıyım ben? Rot balans ayarım bozulunca kaputu açıp, motorumu tamir ediyorlar. Sonra da iç dış yıkama yapıyorlar. Nereden mi biliyorum benim adam ikinci -kendine göre- bence on ikinci el bir hurda araba aldı da gelene gidene anlatıp duruyor. Ne çok dinlediysem ve o da ne çok anlattıysa.. Aklım bir başka çalışır oldu ya da ben yatmaktan saçmalar oldum. Sürekli deli saçması şeyler geliyor aklıma, sanki çok başka bir yerdeyim ama neresi bilmek istemediğim.

Mevcut durumuma odaklanmam lazım. Bana baksana sen, sen sen, evet sen, onun çömezi. Onlar bir insanın bağırsağı, koyunun değil. Yoksa melerdim ama onu bile başaramıyorum şu an. Duymazsın tabii beni! Biraz pul biber ve kimyonla harmanlayıp şişe dizeceğin kokoreç değil o elindekiler. Ne yapıyorsun şimdi de karaciğerimi mi okşuyorsun? Sapık mısınız siz? İç organ okşayıcıları! Yapma gıdıklanıyorum. Karaciğerime dokundukça içim bir hoş oluyor. Acaba kocamın yıllarca arayıp arayıp da bir türlü bulamadığı hazzı çıkmamış bölgem bir doktorun nazik ellerince mi keşfedildi en sonunda? Tam da menapoza girmişken! Evet orası orası. Kocama benziyor mu acaba? Şu maskesi olmasa.. Ama parmakları ince, elleri kız eli gibi. Acaba işin sırrı ince parmaklarda mı ki? Bilsem kızken ellerine bakardım kısmetlerimin. Beni kapıcı karısı yapmak üzere İstanbul’a götürecek olan şimdiki kocamla, köyün imamı arasında kalmıştım bir keresinde. O zamanlar on altı yaşındaydım. Kocamdan iki yaş ufaktım. İmam benden yaşlıydı. Otuzdu yaşı. Konuşurken sesinde tuhaf iniş çıkışlar olurdu. Sanki namaza çağırır gibi, tuhaf bir tınısı vardı konuşmalarının. Sık sık geçmişte yaşamış ve de yaşlanmış din büyüklerimizin hayatlarından örnekler verirdi. Sanki herkese vaaz verirdi azar azar. Herkes saygıyla dinlerdi onu, hocam derlerdi. Ben ne diyeceğimi bilemediğimden, hiçbir şey demezdim. Bizim köydeki bir başka Ayşe demişti imamdan koca mı olur, ya gelir de kulağına ilahi okursa tam da o anda diye. Sonra da kıkırdamıştık beraber. O olmuştu, sağ olsun Ayşe, soğutuvermişti beni bir anda İmam Efendi’den. Kararımı verivermiştim oracıkta. Asla olmayacaktım İmam Efendi’nin karısı. Bana daha gerçek biri gerekti. Daha keskin mesleği olan biri. Kapıcı karısı olmak kulağa hoş gelmişti o an. Ben de kaçtım geldim onunla İstanbul’a. Sonradan öğrendimdi bizim Ayşe, nikahlı karısı oluvermişti İmam Efendi’nin, hem de iki ay içinde. Ayşe benden bir yaş ufaktı ama cin gibiydi, anlaşıldığı üzere. Bir o kadar da sinsi. Gözü varmış imamda ve mevkisinde meğerse. Bense hala resmi nikah kıydıramadım bizim eşeğe. Yaşım geldi elli bir’e. Hala temizliğe gidiyorum elalemin evine. Ciğerimin sol yaprağına bir daha dokunsan ya doktor, sanki gönül telime dokundun. Ohh. Hiç uyanmasam keşke bu rüyadan. Hayatımda ilk ve son kez belki de, birileri benim için bir şey yapıyor. İlgi gösteriyor, temizliyor içimi, şefkatini sunuyor parmak uçlarıyla da olsa. Ne güzelmiş yarabbim. Sevgisizlik ne fena şeymiş.

GÜVERCİN Ş.(ŞEFKAT) YUVAYAPAN:

Emlakçı isimlerine benzeyen ama romantizm sevdalısı aile fertlerimin gene romantik bir anlarında derin hislere gark olmuş vaziyette özene bezene isim düşünürlerken soyadımızla uyumlu isimler arasından seçerek koydukları çift ismimle yaşıyorum onca yalnızlık içinde. Üzerime teğellerle tutturulmuş ve hiç geçmeyecek olan isimlerimin anlamından yorgun ve bıkkın yaşıyorum kendi kendime. Hep bir kardeş istemiştim anne babamdan ama edebiyat hocası romantik babam ve ilkokul öğretmeni ondan da romantik annemin benim hayatta eşsiz olmam gerektiği fikrine kendilerini çokca kaptırmaları sonucunda kaldım  bir başıma. Anneciğim babacığım sizlere ömürler. Halalarım, ninelerim, dedelerim de sizlere ömürler. Tüm büyüklerim bir bir göçüp gittiler. Hiç sevmediğim kuzenleriminse hepsi ayrı bir yerdeler. Canları cehenneme. Benim hakkımda yazmaktan sadistçe bir zevk alan yazarın kalemi aracılığıyla göndermekteyim tüm sevgi mesajlarımı evrene böylelikle. Hiç yakışıyor mu böyle lakırdılar ağzına diyerek ayıplandığımı duyar gibiyim ama ben ismimin altında çok ezildim bir zamanlar. Sonra bir gün geldi onca ağırlığı taşıyamaz oldum ve atıverdim sırtımdaki tüm yükleri. Ohh pek rahatmış böyle. Kimseye yaranmakla uğraşmıyorum bahaneyle. Ağaçtan düşmüş, yemyeşil kabuğunun çatladığı yerden süt gibi parlayan ceviz içi gibiydim o andan itibaren. Yosun tutmuş kabuğumdan sıyrıldım anne babamın Nuh Nebi’den kalma skolastik düşüncelerinden kendimi kurtardıktan sonra. Kediyi sev-nankör olsa da-, köpeği sev-ağzı açık ayran budalası olsa da-, insan sev-hayvandan hallice olsa da-, çocuk sev-hepsi küçük birer canavar olsa da. Sevdim sevdim buraya kadarmış. Sevemez oldum bir noktadan sonra. Aksi gibi hiç sevip sevmediğimi de anımsamıyorum kendim dışında kalan yeryüzü canlılarını. Güvercinler yuva yaparmış, bense kendi yuvamı kurmaktan itinayla kaçındım. Şefkat mi? Bir kez ve son kez komşunun tüylü terrierini okşadığımda ayar niteliğinde bir ufak ısırık koparıvermişti bacağımdan. O acıyla attığım tekme sonucu hayvan bahçenin bir tarafına savrulmuş, dokuz canından biri gitti kaldı sekiz dediğim annesinin o bir köpeek, kedi değil diye üzerime saldırması sonucunda kendimi tetanoz aşısı vurulurken bulmuştum, neme lazım. Üzerine hayvanın mezarını benim her sabah göreceğim burnumun dibine yani bahçe bitişiğime anıt mezar olarak dikmesini ise hiç yakıştıramadım. Mezarının üzerine ne yazmış söyleyeyim size:

2007- ….
“Misi’m, yüreğim ilelebet seninle.
Kimse cezasız kalmaz bu evrende, kalpsizler bile.”
ANNEN

Sanki o doğurdu! Patavatsız. Çok seviyordu madem sahip olsaydı küçük tereyağının sivri dişli ağzına. Umurumdaydı sanki. Bir terrierin astral seyahatinden çok daha mühim şeyler var şu an önemsemem gereken. Emektarımı bekliyorum şimdi hastanede. Acil ameliyata aldılar. Temizliğe gelmişti. Camları silerken oldu olanlar. Beyaza kesti suratı. Gün geçtikçe sararıp soluyordu da kadın, evde sorunları var herhalde diyordum. Meğer koskocaman bir kütle taşırmış içinde kimselere belli etmeden. Filmde çıkıverdi hemen. Büyütmüş onu içinde garibim. Sağlık güvencesi de yok. Kocası olacak it bir resmi nikah bile kıymamış bu garibe. O oldu. Hastane hastane, semt semt dolandık İstanbul kazan biz kepçe. Sahipsiz buldular. Yanında nüfusu da yoktu da Allah’tan ben T.C. numarasını kaydetmiştim bir köşeye. Temkinli olmak böyle bir şey işte. Her şeyi saklarım ben bir köşede. Hiç atmam. Evime giren çıkamaz öyle kolay kolay. Ayşe evin içini ilk gördüğünde vııışşşş abla demişti. Bu ev ne böyle demişti. Bende üzerinden alacaksın, toza alerjim var benim demiştim. İlk gün can havliyle oraya buraya atlamış, helak etmişti kendini. Sonradan alıştı azar azar yapmaya başladı. Alıştı bana, eve. Bende ona. Yabancı birini istemem, senden başkası olmaz artık bu evde derken çıktı bu hastalık. Geldi kondu başımıza. Ne yapacaksın zalimdir kader. Benimle aynı yaştaymış Ayşe. Görsen solgun bir hayalete benzer bir bedenin üzerine konmuş başının ön yüzündeki derin çizgilerde saklı sanki gizli kalmış çilekeş hayatı. İnsanda şefkat uyandırıyor ondaki bu hal. Bende bile uyandırdığına göre, şu şefkat yoksunu kalbimde, derinlerde bir yerde.

image

VELİ BAH:

Allah beni kahretsin, emi? Polislik sınavlarını kaçırdığımdan, disiplinle aram olmadığı için de ne denizde, ne havada ne de karada asker olamayacağımı anladığım anda üniforma ve silah merakımdan da vazgeçemediğimden güvenlik elemanı olmak için başvurduğum kursu geçip özel bir güvenlik firması tarafından hastanenin, hem de acil servisine kabul edildiğim gün ne kadar da sevinmiştim halbuki. Boyum, posum, atış sınavından aldığım yüksek puanım ve hepsinden önemlisi güvenilir, efendi ve sakin tavırlarım sayesinde kabul edilmiştim işime. Ne sevinmişti ailem, akrabalarım ve arkadaşlarım. Ameliyat olsun, Allah vermeye acil bir durum olsun güvenip de sırtlarını dayayabilecekleri bir kapıydım onların gözünde. Bütün doktorlar ve hastanenin tüm imkanları benimdi bundan sonra. Veli tırnağım battı diyecekti baldız, Veli mikro cerrah getirtecekti. Veli saç diplerim kepek olmuş büsbütün diyecekti küçük teyzem, cildiyeci gelecekti hemen. Gelelim bizimkilerin makro hayal dünyasından, benim mikro gerçek dünyama. Kazın ayağı hiç de öyle olamadı maalesef. Evdeki hesap çarşıya uymadı. Ben artık o eski Veli değilim yazık ki. Çünkü şu son üç sene içerisinde köprünün altından çok sular aktı. Eskinin sakin, mülayim Velisi gitti, yerine sinirli, kavgacı, azarcı, bağırmadan konuşmayı başaramayan, gece nöbetlerinden uykusuz, her gün her gün Allah’ın cezası hasta yakınlarıyla karşılıklı küfürleşip bağrışmaktan yorgun ve bitik bir Veli Bah var artık. Posası çıkıyor bedenimin, onu götürüyorum eve. Gardiyanların işi zor derdim kendi kendime. Mahkumlar bunlardan iyiymiş. Gardiyan olsaymışım keşke. Zerre acımıyorum hiçbirine. Önce ağlaya zırlaya getirdikleri hasta yakınlarını kendi elleriyle teslim ederler. Sonra içeri gireceğiz diye kırk takla atarlar. Beklemekten manyağa dönerler akşamdan sabaha. Sabırsızlar araya aracı koymaya çalışırlar. Hamiline kart getiren var şuraya. Yok hangi milletvekilinin yakını, hangi doktorun bacanağıyım diye. En sevmediklerim de torpil dilencileri. İnadına almıyorum bende. Aşiretini toplayıp gelen mi istersin, tüm hısımlarıyla hastaneye akın eden mi? Yok canım, öyle değil işte. Kapının önündeki insan yığınının aldığı nefes, yoğun bakımdaki hastanın nefesine eklenmiyor Allah katında. Biriniz verir miydiniz hayatınızı, yatan yerine. O adam ya da kadın önce Allah’ıyla, sonra doktoruyla  karşı karşıya, ama kendi içinde yalnız işte. Gövde gösterisi yaptığınızla kaldınız sadece. Tribünlere oynayan karga sesli uvertürler gibisiniz gözümde. Kahrolun.

Daha nasıl anlatayım size çeşit çeşit hasta yakınlarının özelliklerini?  Yakınını kaybedince  vurmaya gelenler bile var. Gazetelerde yazan doktoru vurdu, acili bastı, kurşunu sıktı haberleri hep gerçek işte. Bir kez oldu. Anamı öldürdünüz deyip, çekmişti silahını. Bereket durdurabilmiş bizim nöbetçi arkadaşlar da.. Yoksa üçüncü sayfa haberiydiler ya da ana haber bültenlerini sunan süslü haspaların dillerinin ucundaki kelimelerin baş aktörü ve aktristiydiler. Güvenliği de, doktoru da tehlike altında burada. Askerliği güneydoğuda yapmıştım, sınırda. Yemin ederim bu daha beter, saymakta olduğum günler sınırsız çünkü önümde. İş bitmiyor ki sayılı günde yapmakla. Her sabah aynı şeyler başlıyor tekrar tekrar. Gündüz gündüz belinde silahla gelen var. İşin gücün nedir mafya bozuntusu? Hırlısı, hırsızı, iti, uğursuzu, delisi, dudusu, alkol banyolusu, akıl yoksunu hepsi burada benim başımda. Hem kapıcı, hem polis, hem psikiyatrist oldum burada. Şeytan diyor git otur bir alışveriş merkezinin güvenliğine, bak dur sonra o ne almış bu ne almış diye, bunca kahır çekeceğime. Bir arkadaş vardı sıtkı sıyrıldı burada, belalı yaptı kendine. Hiç sormayın. Bunun nöbetine denk gelmiş karısının ölümü. Adını öğrendi, evini belledi, karısını sıkıştırdı, ikizi vardı onların okul çıkışlarında nöbete durdu, günlerce geldi sinir etmek için kapının önünde bekledi, baktı baktı gitti. Kaçırmıştı aklını, takmıştı bizimkine. Sadece takıktı ama. Bakıyordu bakıyordu gidiyordu. Günlerce geldi. Günler ayları getirdi, bu gene geldi. Bir gün bizimkini bekledi bekledi, sandık ki bu gitmiş. Baktık ki tost almış yiye yiye geliyor. Bir gün de yine gitti sanmıştı arkadaş, bir binmiş otobüse, adam çaprazında bakıyor gene. O oldu zaten bıraktı bu işi. Çoluğum çocuğum var, ben manyak mıyım dedi giderken. Biz manyak mıyız peki, sorarım size. Bir zamanlar edineceğim diye öldüğüm silahtı, kelepçeydi, coptu gözüme gözükmez oldu çoktan. Nasıl bastım ben yaş tahtaya? Nasıl kandım ben çocukluğumun ihtiraslarına? Yazık değil mi bana? Tabancası batsın. Kullanmak nasip olmasın. Kolay değil. Hiç kolay değil vicdan azabıyla yaşamak; aksi de mümkün tabii, içim kurşunla dolu ölmek. Bana da takan çoktu bir zamanlar. Adımı öğrenir gelirlerdi kapıya tekrar tekrar. Çok acıktım canım patatesli börek çekti, seni mi yesem Veli Bah derlerdi. Gider evdekilere atarlanırdım bende. Soyadımızı değiştiremiyorsunuz, bari adımı Veli koymayaydınız diye. Beni patatesli börek olarak gören bir sürü manyakla uğraşıyorum birde. Önceleri nasıl gıcıklanırdım anlatamam. Sonra sonra bunlar koymaz oldu hayati gerçeklerin yanında. Dedemin adıymış, anlamı güzelmiş dedim geçtim. Benden bir Orhan Veli olamamış dedim içlendim. Patatesli börek yemiyorum ama asla. Evde de yaptırmıyorum. Kıymalı, peynirli evdeki menü. Patates kelimesi evde yasak. Kızartmasını yaptı mıydı anam getiriyor koyuyor masanın üzerine, sonra da yiyoruz beraber hiç ses etmeden.

Bugün gene bereketli bir gün. Bir sürü hasta var acillik. Bir kısmı servise çıkartıldı, bir kısmı ise ameliyata alındı bile. Akşam olsun hele yaralıdan, trafik kazasından geçilmez artık. 112 çalışsın dursun. Götür getir, götür getir. İndir kaldır, sok çıkar. Dur hele, bu bizim Ayşe Teyze. Memleketten, köyden. Sedyede ne işi var böyle. İçkicidir kocası, o mu zulmetti acaba? İyi kadındır ama.. Sedyesinin başında da acayip bir kadın var, bizim oralardan olamaz. Kokona desen değil, garip desen değil. Böyle upuzun, dağınık saçlı-saçları ta belinde ha-, vişne çürüğü ruj sürmüş, üstü başı da enteresan, böyle her yeri saçak saçak tül tüy bir şeyler var sanki üzerinde. Kuş gibi sanki; saçları, minicik ağzı, gaga gibi burnuyla kuşlara benziyor yahu. Ne işi var bizim Ayşe Teyzemizin böyle bir kadınla, gidip öğreneyim hemen. Ya da dur görmesinler beni, saklanayım köşeye de her insan bir dert bana zaten. Sorarlarsa bilmiyorum, görmedim derim. Bıkmışım gayri insan sesinden. Gitsem köyüme, gidişim olsa dönüşüm olmasa geri; yiyecek ekmeğim olduğu sürece. Yokluk çekmeyeceğimi bileyim, hiç çalışmam bile.

ÇİZER: PAWEL KUCZYNSKi

GÜLÜYORSUN YA

image

GÜLÜYORSUN YA:

Taş kalbim yumuşar bir anda
Beni çook uzaklara taşıyan kıskanç ayaklarım hafifler aynı anda
Sırf sen gülüyorsun ya.

Başın nasıl da güzel görünür uzaktan, yığınlar arasında
Çok önemli şeyler değil belki anlattıkların uluorta
Olsun ama; sırf sen gülüyorsun ya tüm fiyakanla.

En kolay atlatılacak sensin sanmıştım
Ben sadece sanmışım kendi küçük dünyamda
Şimdi sen yoksun ama; gözlerimi kapatır kapatmaz gülüşün tam karşımda.

Gözyaşlarına aldırma sakın tek başına kaldığında
Kalabalıklıklarına aldanma sakın boş bulunup da
Sen gençsin, çok gençsin nasıl olsa
Yenersin her şeyi tek başına kalsan da.

Beni sevdiğin her gün ben buradayım
Gidemedim ki başka kollara.
Boş vakitlerimin karabasanı melankolim gelince en çok
Geçmiş sarılır yakama aç kalmış kurtlar gibi bir anda.
Sonu gelmekte olan bir gecenin ortasında durursun en çok bir başına
Şaşkın sabahlara uyanırsın olanca huysuzluğunla
Gülüşlerin seni bulmasına az kaldığıyla avuturum kendimi
Saatler darda kalır, geçmezler ki hiç huzurla.

Kaçırılan fırsatlar mı, boşa geçen zaman mı hırpalar daha çok?
İnan bana bu kadar hata yapacağımı bilsem, sevemezdim bir daha
Yerini yadırgamış bir ortanca misali gölgelikler kovalardım kendi başıma
Susuz kaldığım kurak yaz akşamlarında.

İşte böyle
Çok şiirler yazdım uğruna
Böbürlenmen için dolu fırsat tanıdım yokluğumda.
Bundan sonra herkes,
Kendi yolunda.
Bakalım ben iflah olacak mıyım,
En kısa zamanda?

YAZAR’ının UZAK DİYARLARDAN, TROPİKAL İKLİMLERDEN GÜNCELLENMİŞ HALİYLE ELİMİZE ULAŞMIŞ OLAN NOTU SON SATIRDAKİ SORUYA İSTİNADEN: Sanmıyorum.

ÇİZER: STEFAN DESPODOV

UŞAK

image

UŞAK:

Kim kime ait olduğunu bilebilir mi en başından?
Kim kalır sana en sonunda bu dünyada?
Kim yağmuru hisseder iliklerine kadar?
Kim üşümeyesin diye bir parçasını saklar hiç geçmeyen kışın?
Kim en çok sevindirmişti seni yığınlar arasında?
Kim döner durur kendi etrafında?
Kim herkes için vardır bu dünyada?
Kim ödlek, kim kahraman olarak hatırlanacaktır eski fotoğraflar karıştırıldığında?
Kim erir hem hissettirmeden ve hiç söylemeden usulca?
Kim yanar alev alev inadından?
Kim sever seni olduğun gibi?
Kim harcar gözyaşlarını uğruna şiirler yazdığı?
Ve kimler anar durur aynı şiirleri bir tam yüzyıl sonra?

Ne çok şair tanımışsın benden sonra!
Ve ne çok sevmişsin başkalarını benden sonra!

Neden bilmediğin kaderlerdir en çok kovaladığın?
Neden bir an gelir de artık eskisinden az sevildiğini anlarsın?
Neden güneş yakar da yanaşmaz yamacına?
Neden bulutlar gözyaşlarını taşıyamazlar ve bırakırlar kaldırımlara?
Neden tatlı esen meltemler bu kadar uzak sana?
Neden karaya ulaşmak için en çok senin kulaç atman gerek?
Neden onca kulaca inat anakara senden hep çok uzakta?
Neden ümitsizsin şimdi?
Neden sevdin bu kadar?
Neden az sevildin hayatta?
Neden telafisi bir aşk değil gerçeklerin?
Neden telafisi yok yaşananların?

Hiç sormuyor olamazsın her gece her gece
Bana ne olacak bundan böyle diye?
Söyleyeyim sana
Üç beş kişi dışında
Hiç kimsenin umrunda değil maalesef sana olanlar ve olacaklar,
Ve tüm bu yaşananlar.

Her an aldatmasın öyle seni bu dünya.
O hınzır ki, muktedirdir her daim buna.

Ah yavrucak nasıl da kaldın bir başına sokak ortasında
Dik yokuşun başında
Aman ha..
Sakın ha..
Ses etme fazla.
Sevmezler seni sonra.

Tüm sorunlar çözülmüyor bir anda
Martılar, leylekler, kırlangıçlar kanatlarını çırpacaklar hiç durmadan
Dünyadaki izcilerin onlar olacaklar bundan sonra.
Kontrolsüz adımların,
Yakından göremediğin hayatların,
Yozlaşmış kaldırımların,
Tutarsız adamların
Yaşarken konumlanamayacağını anlayan kadınların,
Seni sıkan hatıraların,
Çaresizliğe düşmüş dostların,
Öteki dünyaların içinde sıkışmış şaşkın ruhların,
İçinde zincirini kırmış, gem vuramadığın öfkeli anların,
Tek tanığı yine onlar olacaklar bundan sonra.

Huysuz olan hayat
Huysuz olan başkaları
Çok oldu sen kendi huzursuzluğunu eteklerinden atalı
Labirentlerde kovalayıp duruyorsun sorumluluklarını
Saklanıyorlar senden köşe bucak
Korkma diyorsun hepsine birden
Ben sizin, hepinizin, aynı anda bir küçük uşağınızım
Nezaketten hayli uzak dünyalarınızın.

“BULUTLARIN ÜZERİNDE YOLCULUK”, CASPAR DAVİD FRIEDRICH

THE FALL

image

THE FALL:

“KAYBOLANIN ve KAYBIN BULUNMASI” fikri üzerinden yürüyen bir gerilim ve seri katil hikayesini anlatıyor “The Fall”-her ne kadar kaybın varlığı muğlak olsa da-dedektiflerin özel ve iş hayatlarındaki durum ve tutumları yan hikayecikler halinde gözler önüne serilirken, ilk dakikalarda daha seri katilimizin maskesinin ardına gizlediği yüzüne, akabinde de kimliğine, mesleğine ve aile hayatına tanıklık ediyoruz. Buradan hareketle katilin kimliği seyirci tarafından bilindiği için geleceğin büyük sürprizler vaat etmiyor olduğu düşünülse de gerilim her daim baki ve yakışıklı seri katilimizin hayatına dahil olmak bir parça rahatlık sağlasa da, şimdi acaba neden bu adam bir aile kurmuş kafasında bunca manyaklık taşırken diye düşünürken, kendi itirafını kendisi yapıyor ilerleyen bölümlerden birinde; gençken, bir gün gelip de bir yuva karacağını, aile babası olacağını hiç tahmin etmemiş o da, bizim gibi. Öte yandan kendi kendinize katil açısından bunun iyi bir karar olup olmadığını sorduğunuz anda çok şey bildiğinizi sandığınız katil hakkında aslında hiçbir şey bilmediğinizi anlıyorsunuz ve kurmuş bulunduğunuz empati sayesinde bir ürperme geçiyor içinizden. Evet bir manyak değilsiniz belki, belki bir karıncayı bile incitemediniz(galiba ayda yürüdünüz hep), ama gıpta ettiğiniz hayatlar, işi gücü sizden daha iyi hem ya da karşı cinsleriniz hep oldu, erkenden evlenip çoluk çocuğa karışıp bir sürü dert sahibi olmuşken ve omuzlarınızda tonlarca ağırlık taşırken, bekar ve genç ve güzel kadınlar iş çıkışı gittikleri barlarda özgürce flörtleşip, akabinde de çiftleştiler. Ama katilimiz tüm bunları çoktan aşmış durumda ve sizin kadar sığ düşünmüyor artık. O çok sevilen Nietzsche’ci(Niçeci) aforizmalarla sizin bir adım önünüzde. Benden sonra tufan demiyor, benimle başladı tufan diyor ve benimle de sona erecek diye düşünüyor içten içe. Kendine olan özgüveni, yavaş atan nabzı kısaca soğukkanlılığı, çok bilmiş halleri, amirlerinin karşısında onları sinir etmek için yansıtma yöntemiyle her söylediklerini tekrarlayışı, kısaca otoriteye karşı gelişi, mafyaesk adamları hiçe sayışı, tüm dünyaya, kiliseye, meleklere, İsa’ya, Musa’ya, Tanrı’ya meydan okuyuşuyla kendi varoluşunu sorgulamaktan ziyade kendi kaybolmuşluğunu onarıyor kendince. Otuz yaşına kadar hiç cinayet işlememiş olmasının tek sebebi ise çocukların çok küçük olması. Kötülüğe fırsat bulamıyor çocuklarının bebeklikleriyle ilgilenmekten. Yahudi olduğunu söylese de huzursuz bir Katolik olarak aile ve çocuklar onun için değerli. Bu tüm çocuklar için geçerli aslında ama tek bir şeyi unutuyor her zaman, işlediği tüm cinayet kurbanları da bir anne ve babanın çocuklarıydılar yaşarken. Öte yandan her cinayet onun için bir ilerleme, bir evre; son cinayet mahallinde çuvallamış olsa bile. Her çöküşün bir yükselişi olduğu gibi bundan da bir kazancı oluyor ve Stella’yla karşı karşıya gelmesini sağlayan sürece girmiş oluyoruz hep beraber. Bunun içinse sabır çekip, ikinci sezonun son bölümüne erişmeniz gerekiyor.

image

Asılma ve boğulma sonrası ölümlerde oluşabilecek dışkılama ve altına kaçırma onu rahatsız etmiyor. Kurbanlarını boğmaktan vazgeçmiyor bir türlü. Sonrasında ise soyup temizliyor, yıkıyor ve ambiyansı yaratıp, poz verdirtiyor yeni bir hayat vermiş olduğu eserine. Hepsi birer sanat eserine dönüşüyor onun kısmi nazik ellerinde. Aslında hepsi birer reprodüksiyon oluyor. Çok bildik mizansenlere yerleştiriyor onları. Bir yönetmen oluyor ve kendi pornografisini yaratıyor. Kurbanlarına tecavüz etmiyor ne yaşarken ne de ölüyken. İzlemek daha çok keyif veriyor. Öldürdüğü kadınlara tuhaf bir şefkatle yaklaşıyor. Bir eve gizlice girmenin verdiği heyecanın ardından yaşanan şiddet dolu dakikalarla geçen mücadele sonrası iki taraf birden sakinleşiyor en nihayet. Ölen öldüğünden, seri katilimiz başarısından sakinleşiyor. İsmi yok mudur cani, manyak, katil, seri katil ve en nihayet aile babası seri katil diye sınıflandırdığımız ailebabasıserikatilin diye soracak olursanız, vardır elbet bir ismi:

PAUL SPECTOR:

image

Mesleği üzüntü terapistliği. Bu sayede kadınların gönüllerini almasını biliyor. İstediğini tatlı tatlı tavlıyor aslında. Dilediğinde inanılmaz nazik olabiliyor. Empati kabiliyeti çok yüksek, her şeyden önce karşı tarafı dinlemesi gerektiğini biliyor. Cinayetleri işlemesinin baş sebebi de bunlar zaten. Karşı tarafın acısını hissedebiliyor ve hissetmiş olduğu bu acıdan zevk alıyor.

Annesinin intiharından sonra gittiği Katolik okullarında tacizci rahiplerden kaçınmak için yıkanmadan, pislik içinde yaşadığını itiraf ediyor Stella’ya. Sevgisiz ve istenmeyen olarak geçirdiği çocukluk yıllarının acısını çıkartıyor sonunda. Beyni bir başka çalışıyor. Algılayışı, duyuları daha farklı, daha üstün çalışıyor ya da o öyle olduğunu düşünüyor. Hep mi böyleydi, sonradan mı oldu; iki seçenek de ihtimaller dahilinde. Ama her ne olursa olsun, buna fiziksel olarak pek çekici olmayan doğum hemşiresi eşi ve ona tapan kızı da dahil, karşısına çıkan, hayatına dahil olan tüm kadınlar üzerinde inanılmaz bir cinsel cazibesi var. Onlara istediğini veriyor, eşine ve evine karşı hayatının rolünü oynuyor, mükemmel eş, harika bir baba oluyor tüm bu geçen yıllar boyunca. Eşinden şiddet gören bir kadını olumlu yönde teşvik ediyor, onun yeni bir başlangıç yapmasını sağlıyor, yeri geldiğinde kucaklıyor onu tüm şefkatiyle, saçlarını okşuyor. Bir motorsiklet kazasında başı kopmuş babasının ızdırabını taşıyan, otorite eksikliği çeken bir kızın her şeyi oluveriyor bir anda başlarda istekli görünmese de. Bir baba, bir sevgili, uğruna besteler yapılan, heyecan veren yoksa da yaratan bir cinsel cazibe odağına dönüşüveriyor on altı yaşında bir yeniyetmenin gözünde ve kalbinde. Biraz sonra kendisinden uzun uzun bahsedeceğim Stella bile onu korumaya çalışıyor, katil olduğunu bile bile. İki yaralı yerde uzanmış yatarken ve bir tanesi hem meslekdaşı hem de geçen geceyi beraber geçirdiği adamken, Stella’nın gözü Paul’den başkasını görmüyor. çünkü Paul kişiliğinin çürümüş tarafının yanında kimseyi sorgulamıyor, kimseyi yargılamıyor ve karşısındakinin aralık duran penceresinden bakıp tüm manzarayı görebiliyor. Paul sadece bakmıyor, Paul görüyor.

STELLA GIBSON:

image

Ahkam kesmeyi ve yargılamayı seven, bunu yaparken de bıyık altından gülen bir sürü karın ağrılı erkek hakimiyeti altındaki Belfast Emniyet Bürosu’na geçici görevle atanan; soğuk, donuk, az konuşan, yüzlerce birincilik sahibi, işteki vakalarına gündelik ilişkilerinden daha duygusal yaklaşan, bol bol gömlek değiştiren, korunmadan cinsel ilişkiye girmeyen, kendisiyle çalışan erkekleri yaydığı elektrikle her an baştan çıkartma potansiyeline sahipken, hayatı üzerinde tek söz hakkı vermeyen bir kadın Stella. Dizinin ilerleyen bölümlerinde ise iş arkadaşlarıyla geçirdiği mesai saatleri arttıkça yavaş yavaş çözülmeye başlıyor ve vakalara aynı tutarlılıkla ama daha duygusal yaklaşan bir hale bürünüyor. Ölümlerden daha çok etkileniyor, gelecek ve her gün gördüğü bunca vahşete rağmen sürdürmeye çalıştığı hayatının kalan kısmı ve ödün vermediği yalnızlığı bir çeşit hapishaneye dönüşüyor. Tüm bunlara rağmen kanının son damlasına kadar flörtleşiyor herkesle. Kendi dediği gibi akışına bırakıyoruz biz de Stella’yı.

Dizinin ilk sezonunun ilk bölümü Paul Spector ile değil, Stella’nın Belfast’a uçmadan önceki gece yaşadıklarıyla açılıyor. Küvetini ovuyor Stella elinde fırçasıyla. Üzerinde pijamaları var ve yüzündeki maskeyi temizliyor. Bir çalışma masası yerine yatağının üzerine yaymış olduğu evrakları var ve bilgisayarını açıyor. Erkeklere kök söktüren Stella bir başkası sanki. Yüksek ökçeli ayakkabılarını ve ipek gömleklerini; dolayısıyla maskesini giydikten sonra istediğine diş geçiriyor. En cüretkar teklifler ondan geliyor. Sorun ve bağlılık istemeyecek partnerler seçmeye çalışıyor kendisine içgüdülerine güvenerek. Ama her defasında yanlış ata oynuyor. O da Stella’nın talihsizliği bir şekilde. Dedektif Eastwood ve aptalların şahı Jim Burns ona ahlak dersi vermeye kalkıştığında yüksek ökçeli pabuçlarını bir kenara koyuyor ve kovboy çizmelerini giyiyor ve dayıyor burunlarına. Gerektiğinde s.km.k(Fuck) kelimesini gözlerinin içine baka baka söylüyor erkeklerin, üzerine basa basa. Bu onun meydan okuma tarzı. Gecelik ve genellikle kendinden yaşça küçük, sağlıklı erkeklerle yaşadığı ilişkilerin herkes tarafından bilinmesi onu rahatsız etmiyor. Seçilen değil seçen olduğunu, nesne değil özne olduğunu gösteriyor bunlar. Çalışma arkadaşları çok belli etmemeye çalışsalar da, ürküyorlar ondan ve hep koruduğu mesafesinden. Kimseye pabuç bırakmıyor; ne mafyaya, ne amirlerine, ne de sınırı kolaylıkla aşabileceğini tahmin ettiği hayatının cinsel içerikli bölümüne dahil ettiği diğer erkeklere. Öldürmüş olduğu tek erkek kurbanını hiç önemsemediğini söylüyor ona Paul. Paul haklı ve Stella onu umursamıyor bile. Rose hakkında bilgi almak ve yaşayıp yaşamadığını öğrenmek için Paul’den laf almaya çalışıyor kanının son damlasına kadar, itirafının yanında. Pasif ve alkolik kocasındansa bu davaya bulaşan genç kadını kurtarmak için çabalıyor hiç durmadan. Rose bir doktor ve aynı zamanda iki çocuk annesi. Hoş ve zarif. Nasıl olmuş da böyle pasif ve patetik durumda bir adamla evlendiğini anlamamız uzun sürmüyor. Üniversitede Peter ismini kullanan Paul’ün kendisini boğmaya çalışma girişiminden sonra, çok geçmeden sığınacağı bir liman olarak gördüğü şimdiki kocasına evet diyor.

Bir erkek için bir kadının ona yapabileceği en büyük kötülük ona gülmesi ve onunla alay etmesiyken, bir kadın en çok bir erkeğin kendisini öldürme ihtimalinden korkuyor. Kadınlar tırmalıyor, erkeklerse mahvediyor ve her ne olursa olsun ölümün karşısında her şey anlamsız kalıyor.

image

image

image

UZAK

image
UZAK:

Bilir misin neresidir uzak?
Yerkürede bir kara parçası mıdır uzak?
Türlü türlü gezegenler,
Başka başka alemler midir uzak?
En çok, en uzun süren yalnızlığın mıdır uzak?
Kıymetlin, gözdenin ellerinin arasından kaydığı,
Azgın akan trafiğin hiç durmadığı
Gökdelenlerin gökyüzünü kestiği
Kaybedenlerin soğuk kaldırımları yatak yaptığı
Tanıdık yüzlerin azar azar yok olduğu
Kalabalık bir kentin ürküten ilk gecesi midir uzak?

Son bir gayret göğüs kafesinde çırpınan bir kalp
Söyle nasıl olur da durur bir anda?
Her şeyi gören gözlerin, nasihat seven dillerin
Nasıl öylece soluverirler bir anda?
Gerçekleştiremediğin hayallerin, dünyayı güzelleştirecek düşüncelerin
Şimdi yatıyorlar seninle beraber boylu boyunca.
Ne anlamı var bundan sonra kazanılacak zaferlerin
Anlamsız artık her şey sen olmayınca.

Senden sonra nasıl olabileceğini gösterdin beklenmedik bir anda.
Nasıl bu kadar gaddar olabildin hayat, bir anda?
Kaybın doldurulması, acının yok olması imkansız tek bir parmak şıkırtısıyla.
Umutlar küllerden doğmuyor, sesinin tınısı kulağımdan hiç gitmiyor
Özlem denen uzak limanlardan el sallayan mesafeli yabancı
Benim lisanımdan hiç mi hiç anlamıyor.
Dünyanın ettikleri dünyada kalır diyenler beni avutamıyor.
Gerçek yazar, kaderler yazan bana doğrudan ilişmiyor.
Bir defaya mahsus kalbimi ferahlatmıyor.

Kulağımı kalbime dayıyorum ama sesini duyamıyorum
Gözlerimi kısıyorum ama bir adım sonrasını göremiyorum
Hayatın kendi dert biliyorum ama bir türlü boş veremiyorum.
Hiç geçmeyen can sıkıntımla günlük mesailerimi dolduruyorum
Sırf sen huzursuz olmayasın diye bir kez bile adını anamıyorum
Rüyalarımda belki rastlaşırız diye erkenden yatağa girmeden edemiyorum.

İnsan çaresiz
İnsan güvensiz
İnsan şaşkın
Öksüzlüğünden kederli..

Kendimden çok sevdiklerim
Yeni yetme hallerim
Yarattığım muzip evrenim
Küçük aşk nöbetlerim
Aptal aşık hallerim
Ağız dolusu gülüşlerim
En sevdiğim züppeliklerim
Çok oldu terk edip gittiler beni.
Uzağımla ikimiz yaşıyoruz çaresiz.

ÇİZER:PAWEL KUCZYNSKI

NEDEN?

image

NEDEN?:

Neden,
Bir neden arar durursun kendince?
Neden,
Medet umarsın herkesten?
Neden,
Sonsuz seçenekler karşısında tek yol seçimsizdir önünde?
Ve neden,
Gökteki bu kadar acımasızdır kendince?
Ve en son neden, neden ki,
Hakim tek göktedir
Yerlerse önünde biçare?

Neden,
Sever
Neden,
Üzer
Neden,
Acı çeker
Neden,
Terk edersin

Bir bilsen.

Bir bilsen
Keşke
Daha da durmazsın
Burada
Kendince.
Bir bilsen
Zehir
Sıvıdır sadece..
Katılaşsa,
Akamaz olunca
Sır gibi yayılınca
Ancak hissedersin,
Nedendir diye kendini yiyip bitirdiklerin
Aslında senin ikinci senindi
Üzerinde bir perde
Göremez onu hiç kimse.

Ben öldüm
Sonrası hikayem
Yazılacak belki,
Belki unutulacak
Dillerde, birkaç da aç ağzın anlamsız lakırdısının içinde.

Hatıralarda yaşamak,
Unutulmamak gerek,
Aynı kara parçasının üzerinde;
Söylemek gerek
Her sabah bir gün doğacak diye
Biz yaşasak da ölsek de.
Ne yapacaksın
Bu kader de böyle
Sen dövünsen de, istemesen de
Kurtaramaz hiçbir insan insanı
Kendi dizginleriyle.

Menfaat için serçe avlayanlar
Gümüş yarınlar için,
Altından gerdanlığı yok pahasına bozanlar
Değişmeyecek ki zamanlar
Tutulamayacak ki yarınlar.

Anadolu’da saklı tüm baharlar
Karın altında, buzun ortasında
Adam satmayan adamlar
Sırtını dayayabileceğin dost gibi adamlar
Türkülerin ilham aldığı
Kaya gibi yoldaşlar

Varır da yad ellere
Görürsen
Bir gün sen de
Tek neden
Sevgisizlik
Bir nesilden diğerine
Geçer durur
Kambur ekmekçesine
Kambur şehirlerde.

ÇİZER: PAWEL KUCZYNSKI

ARAF

image

ARAF

İSİMSİZ:

Neden buradayım? Nasıl geldim ben buraya? Nasıl düştüm ben buraya? Aklım karışık. Aklım benden ayrı olarak da çok karışık. Günlerdir buradayım. Öyle olduğunu düşünüyorum. Belki de birkaç gün olmuştur sadece. Ama tam olarak kaç gün olduğunu bilemiyorum. Bu yatakta. Bu odada. Bu hastanede. Peki ama kimim ben? Doktorlar, hemşireler sürekli tepemdeler. Göz bebeklerimi kontrol ediyorlar her gelişlerinde. Orada ne aradıklarını biliyorlar mı acaba? Gözlerim açık benim. Ama gözlerimle görmüyorum hiçbirini. Gören organlarım yer değiştirdiler. Bu tam olarak ne zaman başladı onu da bilmiyorum. Ben hiçbir şey bilmiyorum. Hiçbir şey de beni bilmiyor. Eskiden güzel sözler bilirdim. Güzel kadınlar tanımıştım. Güzel kadınlarla da sevişmiştim. Ama şimdi onlar da gittiler. Sanki hepsi aynı yüzmüş gibi geliyor. Tanrım hep aynı kadınla mı seviştim yoksa? Bu iyi bir şey mi onu da bilemiyorum. Neyin iyi, neyin fena olduğu bile belli değil şu an bulunduğum yerde. Hayır hayır bir hastanenin yoğun bakım servisinde yatıyor olabilirim ama ben artık çok başka yerlerdeyim. Biliyorum ama anlatamıyorum derdimi. Görüyorum. Onları. Bedenlerinden çıkışlarını. Şaşkınlık ve ışıkla dolular. Önce ışık geliyor, onun verdiği şaşkınlık yüzlerine yansıyor. Sonrası pof. Büyülü bir şey var bunda ifade edilmesi imkansız olan. Öyle pof dediğime bakmayın sakın. Normalde alaycı bir insan olduğumdandır belki de. Bir sürü trajik vaka var etrafımda; ama zaman geçiyor-ne kadar bilmiyorum-komikleşmeye başlıyorlar gözümde. Bir tanesi gitmeden bana bakmıştı sakince. Ürperdim önce. Sonra bir iki derken etrafımda artık onların olmayan bedenleriyle vedalaşmaya çalışan acemi ruhların şaşkın bakışlarına alıştım yavaş yavaş. Sıra bana da gelecek ve bende gideceğim beni çağıran ışığın kucağına. Bilmediğim şeyse buna hazır olup olmadığımı bilmediğim. Bu insanlarda pardon artık onlar yaşamıyorlar; dolayısıyla bu ruhlar da hazırlar mıydı acaba bu duruma, hiç sanmıyorum.

Nereye gideceğimi bilsem, bir dakika durmayacağım şurada. Kımıldamadan yatmanın azabını nasıl anlatabilirim size? Anlatsam, anlayamazsınız ki. Hayaller var gözümün önüne gelen ama çok belirsizler. Hayallerden bana kalan bir an var. Bir ışık bazen, bazen arkası dönük sarışın bir kadın ya da bir kız çocuğu saçları lüle lüle. Benim kızım mı bilemiyorum. O sarışın benim karım mıydı, onu da bilmiyorum. Tıpkı ışığın kaynağını bilmediğim gibi. Bilmiyorum lanet olsun. Kahretsin gene geliyor o doktor. Yirmisinde var yok. Damar arayacak kollarımda. Morfinmanlara döndüm sayesinde. Sesim çıkmıyor diye gelip gelip damarlarımı deşiyor. Eğer geri dönebilirsem, ilk işim bu damardeşen ve beni kadavra gibi kullanan doktoru bulup hesap sormak olacak. Peki ya dönemezsem? Ya burada kalacaksam hep? Kim karar veriyor benim hayatımın nasıl olacağına? Başıma neler geleceğine? Neden böyle bir ceza çekiyorum? Çok mu fena bir insandım yaşarken? Savaşlar mı başlattım? Bir katil miydim? Seri katil filan mıydım? Sabi sübyanların kanına mı girdim yoksa? O en fenası? İnşallah kabahatim bu değildir. Eğer öyleyse bu yatak da kurtaramaz beni. Bu yatak da aklayamaz beni. Ama peki ya değilse? Tüm bunları hak edecek bir şey yapmamışsam ne olacak peki? Nedensizse ya çektiklerim? Neden neden neden peki? Böyle mi sona erecek hayatım? Bir başına, adını bile bilmediğim bir hastanenin rastgele kondurulduğum, tesadüfi bir yatağında? Kimler gelip geçmedi ki odadan? Kadın, erkek, genç, yaşlı, güzel, buruşuk, ama hep uyuşuk.. Hiç konuşmadan birbirimizi anlıyoruz burada. Karşı yatağımdaki uyuşuk, kafayı tek bir şeye takmış mesela. Hep aynı şeyi söyleyip duruyor durmadan: “Ölüm hak, miras helal.” Ondalık kesirlerin yardımıyla mirasını katlara bölüyor, beş kat çıkmış olduğu apartman dairesi üzerinden. Parsel parsel onları bölüştürüyor. Arada ise “Bir yesin beş yesin, benim genç karım arkamdan benim bokumu yesin.” diyor çok afedersiniz. Hanıma gıcık galiba ya da genç hanımı ondan çok yaşayacak diye sinir olmakta ufak ufak.

O ışık.. Işık göründü gene. Tam karşımda. Gidiyor muyum acaba? En nihayet geçiyor muyum diğer tarafa? Al beni ışık, götür öte tarafa. Al haydi. Seninim. Kısmen. Hazırım. Sanırım. Oh yooo.. Aaaa.. Hazır olmayabilirim daha. Lütfen lütfen lütfet! Tanrım çok geç! Tanrım çok mu geç? Tanr.. Karşı komşuma gelmişşş, benim için değilmiş. Makineler ötmeye başladı bile. Çabuk ol komşum, az sonra başın çok kalabalık olacak. Az kaldın. Derhal vedalaş kendinle.

EDA, SEDA:

Her şey tam da düzelmiş derken bu haller geldi başıma, başımıza. Telefon geldiğinde işteydim. Ama kötü bir şeyler olacağını biliyordum bir şekilde. Hep öyledir zaten. Bir şekilde hissedersin. Kötü bir düş, bir anda gelen ve acı acı çalan bir telefon, küçük ama can sıkıcı işaretler, öncül bir sürü emare. Halbuki depresanlar, bol terapi, yoga, meditasyon, dualar derken toparlamıştım en nihayet kendimi ve hayatımı. En azından ben öyle düşünmekteyim. Toparlandığımı yani. Anlamsız bir evlilik ve bir sürü anlamsız ilişkiden sonra en nihayet hayatımın insanını buldum derken şu başıma gelen felakete bakın. Biricik babacığım bir anda fenalaşmış ve annem tarafından acile getirilmiş. Gelesiye kalbi durmuş iki defa. Şimdiyse solunum cihazına bağlı yatıyor bir odada. Gelelim bana. Siz hiç bir gün gelip de, babasız kalacağınızı düşünmüş müydünüz? Ben hiç düşünmemiştim. Hasta olan hep annemdi. Babamla ben, zaten hepi topu tek çocuktum, üzerine titrerdik annemin. Oysa ki kader ağlarını çok başka şekillerde örmüş de benim haberim yokmuş. Canım babacığım, o kadar meşgulmüşüm ki kendi aptal hayatımın trajik saydığım hadiseleriyle, hiç sormamışım sana bugüne kadar acaba sen nasılsın diye. Kahretsin beni. Sakın bu pişmanlıkla bırakma beni babam. Onca terapi, avuç avuç ilaç, hepsi boşa gidecek sonra. Sana bir şey olsa nasıl toparlarım bilmem. Bak gene ben dedim, kendimi düşündüm, sen orada ölürken. Yo yok.. O kadar kolay değil. O kelime bir sıfat ve o sıfat sana hiç mi hiç yakışmıyor inan. En sevdiğin şeyleri düşünüyorum. En sevdiğin film mesela, kitap, yemek, en sevdiğin saatler, en çok görmek istediğin ülke, en sevdiğin insan elbette ki annem ve benden sonra? Annemden başka bir kadını sevdin mi hiç? Gizli bir sevgilin var mıydı, bizim hiç bilmediğimiz? Sakladığın en büyük sırrın neydi? Bense kim bilir kaç defa hayal kırıklığına uğrattım seni? Kaç kez utandırdım, kararlarımla usandırdım? Affet beni.i

Geceyi beraber geçirmeye çalışıyoruz hastanede, Seda ile birlikte. Sağolsun arkadaşlar, akrabalar uğradılar tek tek ama kalmıyorlar. Herkesin işi var gücü var, evi var barkı var. Herkes kapısını kapatıyor akşam oldu muydu; kalıyorsun tek başına kendi sorunlarınla. Babamsa benim babam. Annem desen yaşlı ve hasta. Burada bir gece geçirse şu taş gibi sandalye tepelerinde, sabahına onu da yatırmak zorunda kalırız acil servise. On iki, bir, iki iyi de, üçten sonra vakit geçmez oldu iyice. Uyku gözlerden akıyor herkeste. Yatsan yatak yok. Dışarısı soğuk. İçerisi havasız. İnsanlar meraklı. Kardeşim sandılar Seda’yı. Benziyormuşuz. İsimlerimiz de benziyormuş. Biri Eda, biri Seda. Fiziksel bir benzerlik oluşmuş mudur aramızda bilemiyorum ama o benim sevgilim. Altı aydır çıkıyoruz. Terapide tanıştık. Randevu saatlerimiz hemen hemen aynıydı. Evlerimiz de yakınmış. O da evlenmiş, ayrılmış ve çocuksuz. Aynı zamanlarda benzer sıkıntılar yaşamışız. Birkaç kez bira içmeye gittik beraber, sonra yemek yedik, tiyatroya gittik. Hep konuştuk, sohbet ettik. Çok iyi anlaştığımızı gördük. Benim yakışıklı ama benim ruhumdan anlamayan kocamla konuşacak şey bulmakta güçlük çekerdik halbuki. Zaten konuşmaz olmuştuk gün geçtikçe. Evlenmeden önce de seksten başka şey düşünecek hal yoktu ikimizde de. Çok ateşliydik, çok. Ama aynı ateş çok yanmadı biz evlendikten sonra. Hemencecik sönüverdi aynı eve girince. Evlendik ve bir zaman sonra ben hep başka erkeklerle ilgilenmeye başladım. Evlenmeden önce böyle değildim. Tek aşkım kocamaydı. Ama evlendik ve ben başka erkeklerle olasılıkları düşünmeye başladım. Terapiye gitmeye de öyle başladım. Bir türlü sadakat gösteremiyordum. İstiyordum ama olmuyordu işte. Balayında başladı benim açlığım. Hep başka çiftlerdeydi gözüm. Onlar nasıldır acaba diye düşünmeden edemiyordum. Sonra her fırsatı değerlendirmeye başladım. İşyerinde, yolda, kız kıza gittiğimiz barlarda.. Kendimi frenlemeye çalıştım önce. Öpüşmekle kaldım. Sonra o da yetmez oldu. Önceleri korunuyordum, sonrasında sabırsızlıktan hastalık bulaştırdım hem kendime, hem de koca.. Durun bir saniye bu zaman zarfında kocam da eli boş durdu sanmayın. Belki de ondan bana geçti, kim bilir? Ama o temkinli ve daha korkaktır bana göre. Kendini ateşe atmaz kolay kolay. Tevekkeli değil temkinli bir şekilde eşyaları kaldırıp götürmüştü bir gün. Ya işte böyle. Şimdi kız arkadaşımla mutluyum, en azından huzurluyum. Başka kadınlar tehlike değil, çünkü aslında cinsel tercihimiz bu yönde değil. Erkeklerden yıldığımız için de gözümüz onları görmüyor. Şimdilik sorunsuzca kendi yağımızda kavruluyoruz. Annem ya da babam durumdan habersiz. Annem biliyordur belki de ama o da üç maymunu oynuyor kendince. Bir gün bana nasıl mutluysan öyle olsun demişti. İlişkimin işareti buydu. Ben böyle mutluyum. Tam da bir bebeğim olsun bana arkadaş olsun derken.. Bebek için de bir koca gerek. Bu ülkede babasız bir çocuk büyütmek kolay değil ki. Her neyse, bunları düşünmek için erken. Şimdilik babam iyi olsun yeter. İki defa içeri aldılar. Gözleri açıktı. Ama hiç tepki vermedi. Konuştum biraz, ağlamaktan fırsat buldukça. Elini sıktım. Kollarını okşadım. Yanaklarına dokundum. Oradaydı ama orada değildi de. Sanki arada bir yerdeydi. Ürperdim o ortamda, buz gibiydi içerisi, tıpkı babamın yanakları gibi. Üşütüp hasta olmasın da böyle yarı çıplak yattığı yerde.

image

BİHAR:

-“Ez baş im. Hinek westiyame. Tu çawa yi?”
-…
-“Eynı”
-…

Eynı, aynı. Değişen bir şey yok. Adamın durumu aynı. Günlerdir aynı. Yaşlı adamın hali nice olsun? Memleketten arayıp dururlar. Nasılım, nasıl? Çok konuşmayı sevmedim oldum olası. İyi diyorum. Daha iyi, daha iyi. Kötü desem celalleniyorlar önce, sonra kolay kolay kabulleniveriyorlar durumunu. Ertesi gün gene arıyorlar. Nasılım, nasıl? İyiyiz, iyi. O kadar iyiyiz ki, sefil de olsak yutuyorum çaresizce. Mardin, Kızıltepe’den göçüp geleli yıllar olmuştu bu yerlere. Ama şehir azar azar yutmuştu bizi, biz bilmesek de. Benim adam benden yaşlıydı zaten. Üçüncü karısı olarak almış getirmişti beni, gençliğime güvenmişti galiba şimdi düşünüyorum da. Sırf laf gelmesin, aman çocuğu olmuyormuş diyenlerden kaçmıştı sonunda. O benim ilkimdi, bense onun son durağıydım. Büyük şehirde unutturacaktı kendini aklınca. Bacılarımı, o zamanlar sağ idiler anamı babamı bıraktım da geldim bende, nedecektim ki başka? Dil öğrendim önce. Çarşı pazarda çok zorluk çektim başlarda. Parayı değiştiremezdim bir türlü. Derdimi anlatamazdım. Kimse tek kelime ne söylediğimi anlamazdı, ben de onları. Sonra sonra akrabalarımızı bulduk. Aynı tepeye konduk. Televizyonumuz oldu. Sonra da çamaşır makinem. Ben leğende daha temiz yıkıyordum. Şimdi bakıyorum da mor gibi mor gibi çıkıyor çamaşırlar hep. Bir de esem terliğim oldu. Bir rahat. Eskiyince yenisini al diyordum adama. Her renginden oldu şimdiye kadar. Bir numara da büyük aldırırdım ki ayağım rahat etsin iyice. Hastanede de bir rahatım ki kırmızı esem terliklerimle. Memleketten ilk gelişimi unutmam. Hem heyecanlıydım hem ürkek. Değişik bir yerde yaşayacaktım, özgür olacaktım, televizyonumuz olacaktı. Ama korkuyordum da çünkü yalnız olacaktım. Nasıl ayak uyduracaktım şehrin kadınlarına? Geldim bir gördüm ki, tam da bir yaz günü idi, giyinmişlerdi kısacık etekler ta tepelerinde. Arkalarından bak kalçalarının yanakları görünür. Hee ya. Bizim köyde olacak valla önce s.kerler sonra vururlar. Tam tersi de olmuştu ya bir kere. O kaçıkçaydı biraz. Cezasını bulduydu sonradan. Ben hiç şehirli kadınlar gibi giyinmedim. Hiç kendimi değiştirmedim. Canım istemedi. Canımın istemediği şeyi yapmam ben. Benim adam derdi hep inat senin göbek adın diye. Ere ere. Eynen öyle.

Buradan çıktığımda yani sabah olduğunda bir kocam olmayabilir başımda. Doktorlar sabaha çıkamaz dediler. Eğer ölürse bu evi benden alacaklarmış. Sözüm ona bir çocuk bile verememişim kocama. Yalan. Bende değil ki kabahat. Adam kısır. Adam dölleyemiyor. Ben ne yapayım? Kocam bunu bildiğinden bırakamadı beni. Ben onun son durağıydım. Ailesi de bilir de bilmezden gelir. Ne de olsa miras var. Tek göz odadan koskoca apartman çıktı kocam, ne zaman ki tapular çıktı, bir iki kiracılar derken rahata erdik demiştik ki bu hastalık geldi başımıza. Kimse hastayken kapımızı çalmadı. Şimdiyse paranın kokusunu aldılar ya akbaba gibi çökecekler üzerime. Ben bir başıma nasıl baş ederim tüm sülaleyle? Benim ailem, onun ailesi. Bizler amca çocuklarıyız. Benimkiler de nasiplenecek benim hakkımdan. Bense iyi kötü alıştım buradaki hayatıma zamanla. Televizyonum, çamaşır makinem, esem terliklerim var. Karışanım yok, çünkü başımda kocam var. Vardı yani. Hala var mı bilmesem de. Televizyondaki bir dizide kocanı seviyor musun diye sordu bir kadın diğerine. Evet dedi kadın ötekine ve gözleri parlıyordu bunu söylerken. Bende sordum nihayet kendi kendime hiç sevmiş miydim acaba kocamı diye. Başımda bir erkeğin olması iyiydi sadece ve ama,

Hayır. Ben kocamı sevmedim. Hiçbir zaman.

VUR-AL:

Hepinizin ismini tek tek polise verdim az evvel. Unuttuklarımı ise tedavim biter bitmez ekleyeceğim ifademe. Ben kim miyim; koskoca kırk bir daireli Begonvil apartmanının yöneticisiyim. Hala da öyleyim. Kimse bunu değiştiremeyecek. Acildeki tedavim tamamlanıp, eksik ifademi artıladıktan sonra da kaptan köşkü olarak adlandırdığım kapıcı dairesinin hemen bitişiğindeki yönetim odama geri döneceğim ve vazifemi var gücümle yerine getirmeye devam edeceğim. O aidatlarını ödemeyenlerin ihtarnamelerini çekeceğim önce. Sonra da apartmanın kapısına asacağım herkes görsün diye. Begonvil dairesi maliki, aidatını ödemeyenler listesi: bir numara Fazıl Göktepe, avukat, hem de. İki numara Muhlise Yaman, evhanımı, dul. Üç numara Hidayet İnanmış, serbest meslek. Dört numara Fahriye Eren, falcı ve büyücü, ayıp ayıp vergisiz kazanç, giren çıkan belli değil. On sekiz numara Celal Kocatürk, emekli jandarma paşası, dört numarada oturan Fahriye Eren’e fal için sayısız kereler girip çıktığını keşfettim, herkese de söyledim. Bu liste böyle uzar gider. Aidat öyle ihmale gelecek bir şey değildir neticesinde. Ama tüm cinsler de benim başımda. Neymiş, ısınamıyormuşuz. Neymiş, hiç yakmıyormuşuz. Şişe dibi gözlüklü ihtiyar doktor geldi, vıdı vıdı yapmaya. Sizi 23 Nisan’a götüreyim dedim elinizden tutup, çocuk bayramına, yok olmaz en makbulü ben sizi bir ruh doktoruna götüreyim dedi. Giderken sinir içindeydi. On altı numaradaki Muğla’lı geldi, bronşitim astıma çevirdi sayenizde, titremekten ölüyoruz dedi. Kan şurubu önerdim ben de. Bir günde kapılarının önünden geçiyordum, şöyle bir baktım içeriye; kapı açık, terlikler, ayakkabılar yığılmış yerde gayri intizami vaziyette. Oğlu vardı iki gözü iki çeşme dedemi kaybettik dedi. Amann dedim ben de üzüldüğün şeye bak, ölmüş kurtulmuş doksan yaşında, sahi var mıydı o kadar diye de sordum gönlünü almak için. Bana seni öldürürüm şuracıkta dedi tıslayarak. Hemen cinayet mahallini terk ettim. Neme lazım faili meçhule gitmek var işin ucunda.

İyilik olsun, alt kattakilerin manzarası kapanmasın diye gidip gelip bahçedeki gülleri, ağaçları buduyordum. Pazar pazar beni kovalayıverdiler sinirlerine dokunuyormuşum efendim. Gülleri budaya budaya kuşa benzetmişmişim, o elimdeki bahçe makasını elime aldığımda nazik olmayacağım dedi üçüncü kattaki Fehmi Yalabık. Abi derdim eskiden. Artık sadece Fehmi. Bir tanesi daha var, dur bak onun ismini vermeyi unuttum polise. Avukat bir arkadaşım vardı-o da bana küsmediyse-ona vereceğim davayı, sürüm sürüm süründüreceğim bunları. Her neyse çatıdayız ısınamıyoruz dedi. Ben de kendisine bilimsel bir platformda görüşelim, bilimsel termometreler var onu alın evinize takın, hem size hem bize kanıt olur dedim, seni Allah’a havale ediyorum kanıt olsun diye dedi çekti gitti. Kapısından kovaladı beni, seni evime almam zevzek konuşmalarını çekemem sonrasındaki dedi. Benim iktidarım döneminde bu kaçıncı kapıcı değişimiymiş? Beş. Adam gütmeyi bilmezler, gelir tepeme çökerler. Çalışmıyorlardı ben ne yapayım. Beni bilen bilir, ben sabah altıda uyanırım, giyerim şortlu eşofman takımımı, yaz kış dinlemem-yaz kış da beni dinlemez-fırlarım sokağa. Hemmen kazan dairesinde alırım soluğu. İş bölgesinde değil ise çalarım kapısını saat altıda kapıcının. Başlarlar vızıldanmaya. Hiç kolay ekmek var mı bu dünyada? Çimleri biçtiririm, apartmanı, merdivenleri, pencereleri ve sokaklarımızı yıkatırım. Çalışsınlar isterim canım. Şartlar ağırmış, her gidenin ağzında aynı lakırdı. Kapıcılık soft bir iş bilimsel konuşmak gerekirse.

Mis gibi kokuyor her sabah sokağımız benim sayemde. On üç numaradaki Hatice Teyze sabah sabah hastaneye giderken kaygan zeminde giderken düşmüş kalçasını kırmış bizim apartmanın önünde. Meğer başını da çarpmış, beyin kanamasından ölmüş akabinde, hastanenin yolunu bulayım derken. Sebebi benmişim. Yerler kurumadan daha yıkanıyormuş tekrar tekrar. Kanayan beynin de sorumlusu biz olduk yani. Herkesin sağlığı bizim üzerimize zimmetli sanki.  Toprağı bol olsun da Hatice Teyze’nin, cenazede beni görünce oğulları etmediklerini bırakmadılar. O ne terbiyesizlikti öyle. Tuh yazıklar olsun emeklerime. Kimselere yaranmak mümkün değil bu gezegende. Ama ne yaparlarsa yapsınlar beni koltuğumdan edemeyecekler. Görürler günlerini. Olgun ağacı yerinden kımıldatmayacaksın, tutmaz bir daha. Benim gibi Bir Vur- Al’da bir daha gelmez şu dünyaya. Ölmeye gelmedim ben bu lanet Acil Servis’e. Bir ayıya baktığında kaba sabalık ve saf bir çirkinlikten başka bir şey göremezsin ama neticesinde ayı güçlüdür, dayanır her tür zorluğa. Tıpkı benim gibi. Durmak yok yola devam. Sonuna kadar.

Sevgiler. Vur-Al.

ÇİZER: PAWEL KUCZYNSKI

SÖYLEMESEM OLMAZDI

image

SÖYLEMESEM OLMAZDI:

Mahkum bir masum serçe sandığım kalbimin kafesinde hesapsızca çırpındığını
Konuşkan dilimin seni her gördüğünde konuşmayı unuttuğunu
Sana çıkan dik yokuşu, sırf seni görme ihtimaliyle hafiften bir tüy gibi çıktığımı
Her sabah, aynı sabahmışçasına nedenli bir tebessümle güne başladığımı
Taşıyamadığım günahlarımın ağırlığından ne yapacağımı bilemez olduğumda beni avuttuğunu
Dünya çökerse çöksün, sen kal deyip elimden tutuşunu
Hayatın beni bir akbabanın kanatları gibi değil, bizatihi kendisi gibi sarıp sarmaladığını
Tutkumun yalnızlık korkumdan kaynaklı olduğunu ve,
Hem öksüz hem de yetim olduğum gerçeğini unutturduğunu
İçimden atamadığım masumla suçluyu, kurbanla celladı ayıkladığını
Acıyla yoğrulup, acısız insanlaşamayacağım gerçeğiyle beni avuturken
Hayatımı daha da acılaştırmamı önlediğini
Söylemesem olmazdı.

Söylemesem olmazdı
Aciz atan kalbimin ritminin senin varlığınla bir alakası olduğunu
Tutulan dilimin senden uzaklaşınca dudaklarımı yırtar olduğunu
Güneşle öteki gezegenleri yönetenin sevgi olduğunu söylemiş bir adamın* bu dünyadan geçmiş olduğunu
Arayışımın sebepsiz olduğunu
Ben olmazsam da bir gökyüzünün var olduğunu
Herkesin beklenmedik bir kışı olduğunu
Evimin burası olduğunu
Yaşlılığımın ödülünün bilgelik olduğunu
Dünyanın aldatıp, senin avuttuğunu
Yataktan kalkmak için tek neden olduğunu
Hiç üzerinde durmadığın bir anının, benim için hayat demek olduğunu
Sığlıkların ortasında derin bir nefes olduğunu
Başucu kitabımın her paragrafında en az bir kez karşımda durduğunu
Dağılmış kalbimin tamircisi olduğunu
Hayatın devam edip, sabırsız bir özen istediğini söyleyip durduğunu
Zaten tüm bunları benden önceki üstatların defalarca söylemiş olduğunu
Ve gün gelip de ihtiyardan bir külçe olduğumda,
Ben unutsam, dilimin adını asla unutmayacağını
Söylemesem olmazdı.

Bak söyledim işte.
Söyledim ve,
Kurtuldum.

  • : Dante

ÇİZER: MATAZiZMA

NEDEN SEVERLER?

image

NEDEN SEVERLER?

Neden önce severler?
Sonradan da üzerler?
Bir an vardırlar,
Sonra çekip giderler
Yokluklarıyla boğarak giderler
Kuş gibi uçarak giderler
Bir zeplinin içinde havalanarak giderler
Dalgaların masum kurbanı olup da giderler
Çölün gizemine karışarak giderler
Sınırsıza doğru sonsuza kavuşmak için giderler
Geride kalan kırgınlıkları süpüremeden giderler.
Ansızın giderler
Ama hep üzerek giderler.
Bilinmez ki ilk başta neden severler?
Sorsan
Onlar da bilmezler.

Gökkuşağının en sevilen rengine bürünürler
Denizin mavisine, kumun grisine karışıp köpürerek giderler
Keskin bir aklın detayında büyüyerek giderler
Kırık bir kalbe akan damarlardan suskunca akarak geçerler
Akla hıyanet eden düşkün bir bedende eriyip giderler
Kapılardan usulca geçerler
Masum bir kahkahanın ilk hecesine sinerek giderler
Esirgenmenin ne olduğunu bilir de bilmezden gelirler
Ama hep giderler
Hem de severler.
Hem severler, hem de giderler
Sorsan
Onlar da bilmezler.

Yağmurla dolu güçlü bulutların karnından dökülürler önce,
Küskünlükle.
Her mevsimde, her coğrafyaya saçılırlar kardeş rüzgarlarla
Hüzünle.
Renklerini, cinsiyetlerini keşfedip kabuklarından sıyrıldıktan sonra
Ancak;
Yaşamın ne olduğunu kavrarlar,
Utanç çiçekleri olacaktır yanaklarında açacak olan yegane bundan sonra.

Diz çökmeyi,
paylaşabilmeyi,
kutsalın eşsizliğini
öğrendikten sonra
günahın zevkini çıkarabilirler nihayet saklı kalmış, cennet arsızı dakikaların koynunda.

Bunlar yeter mi durmaya?
Bunlar yeter mi kalmalarına?
Yetmez elbet durmalarına ve de kalmalarına.
Seve seve giderler
Üze üze giderler
Yedi cihan birleşse
Yer yarılsa, gök söylense
İlle de giderler.
Sorsan
Onlar da bilmezler.

ÇİZER:TiVADAR CSONTVARY

BİR BİLSEN

image

BİR BİLSEN

İkincide unutursun.
Bir ifadenin sessiz anı olursun.
Kimin ne çektiğine anlam veremez olursun.
Şehir şehir, ülke ülke dolaşır durursun.
Ne o şehir, ne bir başka ülke yalnızlığını daha fazla taşıyamaz olunca,
Hayatın küstüğü azınlıktan olursun.
Bir kalbin atmaktan yorulduğu olursun.
Artık son noktayı koyar, yeni bir yolun yolcusu olursun.
Bitti artık.
Geçti artık.
Sev sev ne kadar sevebilirsin başka ülkeleri, türlü geceleri?
Düşün düşün, günler geceler kovalar durur seni.
Arkanda bir hayalet ordusu varmış gibi.

Eğmezsen başını
Karışmazsan toza tere
Silebilirsen gözyaşını
Kazandın demektir
Yaşam savaşını.

Tanınmaz olan gözler
Türlü hayaller
Antik şehirler
Okyanuslar en derin
Seni içlerine çekerler
Bir girdabın içine
Adına çaresizlik denen hayatın içine.

Hayatını harcadın, şimdiyse teselli tek ihtiyacın
Sen öldün ama bedenin biçare,
Doyumsuzluğun çöktü bile yeni bir bedenin üzerine.
Mirasın güçlüsü tükenmiyor, geçiyor nesilden nesile.

Bir bilsen neler çektiğimi
Nasıl yarıldığımı
Ne acılar çektiğimi
Uykusuz gecelerimi
Sessiz geçen tüm saatlerimi

Geçecek hepsi diye avundum durdum
Olmaz dediler, ben kendimce bir olur buldum
Küsmüş dediler, ben sadece üzüldüm durdum
Yabancı sofralardan kendime yatak yaptım, içine girdim uyudum.
Çeşit çeşit yemekler dururken, ben kırıntılara razı oldum
Bir tek tanıdık yüz aradım durdum
Ben galiba hep seni aradım durdum
Ya da dünyanın gelip beni bulmasını bekledim durdum.

ÇİZER: PAWEL KUCZYNSKI

HASTANE GÜNLÜKLERİ/HERKES KENDİ HİKAYESİNİ YAZAR

image
ÇİZER: MATAZİZMA

KEZBAN:

Kur’an’da geçiyor diye koymuş annem ismimi: “Kezban”. Annemin annesinin de adı imiş: “Kezban”. Herhalde onun annesi de aynı nedenden ötürü koymuştur aynı ismi: ” Kezban”. Ben de çok sonradan öğrendim adımın anlamını. Yalancı demekmiş. Ezbere Kur’an okuyan başta annem ve büyüklerimiz sayesinde kötü bir sıfatla başlamış oldum hayata. Benimse bildiğim birkaç dua var gerektiğinde okuduğum. Tam ve tüm anlamını bilmemekle beraber, her sabah çocuklarımı okula uğurladıktan sonra okuyorum muhakkak. Aklıma hangi dua gelirse, ezberimde ne varsa onu okuyorum çoğu kez. İki evlat sahibiyim, bir kız bir oğlan. Kızım iki yaş ufak oğlumdan. Masrafları bitmek bilmiyor haliyle ve pek de hayırlı sayılmayan babalarından gelen üç kuruşluk nafakayı saymazsak tüm yük benim omuzlarımda, tıpkı evliyken olduğu gibi. Allah’tan ev annemlerin de kiradan kurtarıyoruz. Annemlerin dediysem annem vefat edeli çok oldu. Babamınsa annemin üzerine yeni bir eş getirmesi çok olmadı. İki çocukla ortada kalıp babamın kapısına geldiğimde annemin gayretleriyle aldığımız ve kat karşılığı müteahhite verdiğimiz apartman dairesindeki kiracıyı çıkartıp benim, çocuklarımla evine yerleşeceğimizi duyduğunda ne ayak diremişti başlarda edepsiz kadın, asla unutmadım. Sadece sineye çektim. Kadınlar pek fenaymış bir kez daha anladım. Kızımı şimdiden yetiştiriyorum bu ve benzer konularda, hakkını arasın, uyanık olsun diye. Dünya böyle ya eziyorsun, ya eziliyorsun çünkü. İyisi mi ezen taraf olsun hayatta. Genç cicianneme dönecek olursak eğer, evi kaptırmamak için babacığımın koynuna girişlerini sıklaştırsa da para etmemişti Allah’tan. Her şey Allah’tan ama hala daha nefesi ensemdedir. Hala daha hesap sorar bana kaçırmaktan hayıflandığı kira parası için. Ama çocukların ikisi de ilkokula gidiyorlar. Masrafları bitmiyor, dedim ya. Okula para, üste, başa para, yok harçlıktı, yok ıvırdı zıvırdı derken gelen her kuruşumu akıtıyorum ister istemez. Kıpırdanacak yerim yok. Hal böyle olunca bir de kira verecek gücüm yok. Bir punduna getirip de iki daireyi de kendi üzerine yaptırırsa beni de ikinci gün kapının önüne koyar babam öldükten sonra. İşte o zaman benim için kıyamet kopar. Neyse neyse tüm bu olumsuzlukları düşünüp kendimi daha da mutsuz hissetmek istemiyorum. Dilerseniz ben size kendimden bahsedeyim biraz. Malumunuz hikayenin ilk kahramanı benim ve yazarının gözünde farklı bir yere sahip olduğumu düşünmekteyim. Efendim bahsettiğim üzere benim ismim Kezban. Boyum 1.75. Kilom 85. Eşimden ayrıldıktan sonra yükselen sinir katsayıma her geçen gün gram gram artan kilolarım da eşlik ettiler. Hastanede yemek servisinde görev alıyorum. Katlara günde üç öğün yemek dağıtıyorum. Arta kalanları da ya eve götürüyorum yahut da çocuklarım geldiğinde yediriyorum arkada, mutfakta. Ne işimden, ne de hayatımdan mutluyum. Günde posta posta koca yemek arabasını taşımaktan kim mutlu olur ki? İş bir de istekleri hiç bitmeyen hasta yakınlarına laf yetiştirmek olduğundan ne yazık ki zamanla şunu öğrendim: Burada çalışacaksan ya hep iyi olacaksın ya da kötü. Ben mi? Ben iyilikle bir şey olunamayacağını gördüm ne yazık ki. İyilikle annem yaşamadı, iyilikle kocam durmadı, iyilikle ben daha iyi bir iş bulamadım. Sırf bu yüzden ben de karanlık tarafı seçtim. Zamanla da seçmiş olduğum tarafın benim için en iyisi olduğunu kavrayıp benimsedim. Sizler bunca satırı okuyacağım diye hem gözünüzü, hem de beyninizi akıtadurun, ben daha az evvel haşlayıp haklayıverdim bir gariban hasta yakınını. Ekmek var mıymış? Yok dedim. Yoğurt var mıymış? Gene yok dedim. Yook. Hasta yakınlarına yoğurt yok. Hastalara sadece. Ekmeğim de sayılı. Niçin sinirleniyormuşum? Niçin sesimin tonu bunca yüksek çıkıyormuş? Çünkü öyle. Çünkü çünküsü yok. Girin içeriye diye bağırdım. Altı yataklı odada, gariban gariban kalan adamın eşi, bacısı ya da kızısın. Dolayısıyla sana bağırabilirim. Senin canına okuyabilirim. Seni ezebilir, suyunu çıkartabilirim. Bak bak bak. Bir de beni şikayet edecekmiş. Et dedim ben de. Git et ama şimdi gir içeriye diye de bağırdım üstüne üstlük. Sesim titremedi bile. Altı kişilik odanın dolu olan bütün hasta yataklarının içindeki hastalar ve onların bacıları, karıları dadahil kimse sesini çıkartamadı, kimse arka çıkmadı, çıt çıkarmamakla kaldılar sadece. Ezikler çünkü. Onca kalabalığın içinde, bir kafesi, aynı kodesi paylaşan mahkumlar onlar ve bunun da bilincindeler. Biliyorum şikayetleri bununla sınırlı kalacak. Burası devlet hastanesi. Kimse onların elleri kalem tutmamış satırlarından çıkacak şikayet mektubunu ciddiye almayacak çünkü. Kimse onların yetkili bir merciiyle konuşmasına imkan tanımayacak çünkü. Ben de bugün bunlara, yarın ötekilere istediğim gibi davranabileceğim. Eğer çok istiyorlarsa, gelirler ve bu arabayı benim yerime günde üç defa iteklerler. Ben de kendime severek yapabileceğim bir başka iş bulurum bahaneyle. Allah büyük. Belki tek istediğimdir bu. Burada, bu pis hastanenin koridorlarını arşınlamamaktır belki tek gayem ve buna sebep olabilecek birini arıyorumdur sadece, kim bilir? Fazla ekmek var mı? Yok. Limon var mı? Yok. Bal var mı? Yok. Yok. Yok. Rejim bir, 2424’e. Burası özel oda. Özel odalara dikkat. Onların eli kalem tutabilir. Ohh yemek almayacakmış özel oda.

Çocuklarıma kadınbudu kaldı yaşasın.

UFUK:

Bize personel diyorlar. Bizler hastane personeliyiz. Kadroluyuz. Ben on beş yıldır burada, aynı hastanedeyim. Bölüm bölüm gezdim durdum. Şimdi buradayım işte. En çok iş bizde. Ameliyatlı hastalar bitmek bilmiyor. Önceleri yadırgadıydım ama alıştım sonra günden güne. Bağırsağı kesilen, torba geçirilen, kisti olan, kanser olan, ülser olan, organ nakli olan bizde. Kadın erkek hepsi çırılçıplak yatıyorlar kendilerini bilmeden günlerce. Temizlikleri hep bizde. Çarşafları, alt bezleri, her tarafları enfeksiyon. Bulaşır diye çift eldiven takıyorum. Memleket mi? Aydın, Söke. Her neyse. Bizim de avantamız olmalı haliyle. Bakıyorum şöyle gözüme kestirdiklerim olduğunda giriyorum içeriye, söyleyiveriyorum, ufak tefek gönül alma hadisesi neticesinde. Erkekler günahını vermez de, yakını ağır olan kadınlara söyleyiveriyorum ufak ufak. Alıp getiresiye kadar da hatırlatıyorum kendilerine. Geçende hasta yakınının kızına söyledim hapishane modeli kum boncuklu tespih diye. Dörttür söylüyorum ama bana mısın demiyor. Pinti galiba. Bahşişi de pek yok. Kıymetli annesine kıymetli etleri yara olmasın diye günde yedi defa pozisyon verdirmek için gelirken iyi ama; kum boncuklu tespihimize gelince yok. Ne kadar tespih, o kadar muamele bundan sonra.

Söylemesi ayıp benim elimden her iş gelir. Herkes bir gün ocağıma düşer, kapıma gelir. Kapı deyince, geçenlerde bir gün tesisatına benim de yardım ettiğim bir villa vardı. Sahibi gecenin bir vakti çağırınca, baş ustasıyla atlayıp gidivermiştik gece yarısı. Gittik ki, adam nasıl köpürüyor. Hayırdır dedik akşam akşam, tesisat mı patladı, hayırdık dedik. Adam öfkeyle bizi aldı götürdü jakuzili banyosuna. Alafranga tuvaletin başına geçip taharet musluğunu gösterek niçin buraya yapıldığını, açınca her tarafa su sıçradığını öfkeyle anlattı bize. Tabii biz ustayla geldik göz göze. Gülmek istediysek de tuttuk kendimizi. Sonradan ben alışığım hastaneden laf anlatmaya, başladım bir güzel tuvaletin nasıl kullanılacağını anlatmaya. Af buyrun tuvalete tünüyormuş her seferinde dev gibi adam. Başladım güzel güzel anlatmaya, tasvirlerle. Dedim şimdi pantolonunu indireceksin ama ben kendiminkini indirmedim tabii. Dedim şimdi donunu da. Elbette onu da indirmedim. Şöylece oturup, böylece musluktan gelen suyu ayarlayacaksın. O telaşla musluğu açmış bulundum. Ne pantolon kaldı, ne bir şey. Ertesi gün arayıp özür dilemiş sağ olsun. Daha dün taşa silinirken çok geldi usta demiş. Allah’ın işi işte.

Tuvalete oturmayı bilmeyene lüks daire veriyorsun da, bize bir kum boncuklu tespihi çok görüyorsun!

NUR:

İsmim gibi nurlu olsam bunca yıl uğraşıp, en nihayet on beş yıl sonra onca enjeksiyondan sonra güç bela hamile kalmazdım. Gene ismim gibi nurlu olsam zaten zor ve geç gelen hamileliğimde en yoğun bölümde, en ağır hastalarla çalışmazdım. Hasta yakını geldi gece gece yemek yiyebildiniz mi diye? De ki oturabildim mi bir saniye? Önümde üzeri ilaç, şırınga, damar yolu açıcı, flasterlerle dolu olan tekerlekli arabamı itekleye itekleye bir ruh gibi koşuşturup duruyorum gece nöbetlerimde. Baştan ayağa bir tam koridor yok antibiyotiğini tak, yok damar yolu aç, ilaçlarını bırak, tansiyon, nabız, ateş var mı, yatak yarası nasıl derken oluyor sana sabah. Nedeni anlaşılamaz bir şekilde bazı geceler herkesin ameliyat olacağı tutuyor. Bir nöbetimden bir tabloyu aktarıyorum hiç değiştirmeden: Trafik kazasında tek bacağı kesilen aslen pskiyatri hastası, iki apandisit, bir bağırsak patlaması. Su borularına benzetiyorum patlayan bağırsakları. İçindekiler tazyikli geliyor ve bir bakmışsın eskimiş borular daha fazla dayanamıyorlar ve bom. Netice bom. Netice karın boşluğuna yayılan bom’lar ve kana karışan zehir. Ve bunların hepsi benim mesaime denk geldi. Haliyle yerimiz, yatağımız kalmamıştı. Bir hasta sedyede kaldı sabah olup da başka bir servise transfer edilene dek. Narkozdan ne yapacağını bilemediğinden öylece sabahladı koridorda. Yakınları da onunla. Sabaha doğru iyicene huzursuzlaşan akrabalar daha çok uykusuzluktan, yakınlarının başına gelen olayın dehşetinden, panikten, şaşkınlıktan iyicene manyaklaşıp olay çıkarmışlardı. Ben onlara da kızmadım. Kızamadım daha doğrusu. Gündüz neyse de, gece gece koridora gide gele tuhaflaştılar en nihayet. Gençten de bir çocuktu. Bağırsağının neden patladığı anlaşıldı sonra. Et yemiş. Kemikli. Kemiğiyle eti yutmuş anlaşılan kendini kaptırıp. Sonra da kemik bağırsağı delmiş. Sonra, bom. Televizyon izliyormuş bir yandan. Ne eti diye sordum kendimi tutamayıp. Tavuk etiymiş. Yaramamış. Ne yediği, ne izlediği.

Her neyse, şöyle rahat bir bölümde çalışsam olmaz mıydı bu süreçte? Göz mesela ya da psikiyatri. Yok psikiyatri olmaz. Ya da enfeksiyon. Yok yok enfeksiyon da olmaz. Şimdi değil. Çocuk da değil. Çocuk cerrahisinin büyük cerrahisinden farkı yok zaten. Bana en iyisi masa başı işi lazım. Mesleğimi seviyorum. Şikayetim yok. Sadece bu kadar zor olmamalı bazı şeyler. Meslek doğru, ortam ve şartlar yanlış. Bazen sağlık ocağı hemşiresi mi olsaydım diyorum kendi kendime. Doktorum olurdu, ev ziyaretlerine çıkardık beraber. Hastalar belli zaten. Bütün gün otur. Rahatsın. Nöbet derdin yok. Çılgın hasta yakını kalabalığından uzaksın. En fazla hastaların yoğun olduğu günlerde sorun çıkar. Onda da zaten hastalar sıra kavgasını kendi aralarında yaparlar sen girdin ben girdim diye. Sağlık ocağına en çok geveze yaşlılar gelir.

Olay fakiri Ol biraz da, fena mı işte?

YÜKSEL:

Aile geleneğimiz doktorluk. Babamdan bana, dedemden babama geçen. Dedemin babası da sağlıkçıymış. Nesillerdir babadan oğula geçen bir meslek bizimkisi, esnaflık gibi. Ben cerrahım. Babam da cerrahtı. Annemse hemşire. Şişli Etfal’de tanışıp evlenmişler. Ben doğmuşum. Annem ikinci çocukla uğraşamamış. Ben de evlendim. Eşim doktor. Biz de ikinci çocuğa fırsat bulamadık. Bundan sonra da zor. Evliliğimizin ilk yıllarında nöbetlerden birbirimizi görmezdik. Hastanede karşılaştıkça mutlu olurduk. O ise bazen önümden rüzgar gibi geçer, beni bile görmezdi. Koridorda yok olana kadar bakardım arkasından. Kokusunu dinlerdim uzaktan. Koku dinlenir miymiş dediğinizi duyar gibiyim. Evet, dinlenir. Güçlü parfümü havaya savrulurdu uçuşan saçlarıyla. Aynı esnada yanından geçmekte olanlar bu kokuyu içlerine çeker, kimi duyduklarını bilmedikleri bir hayranlık kaplardı yüzlerini. Birini duymak mühimdir. Aklı karışanlar olurdu karımın efsunlu kokusunu içlerine çekenlerden. Konuştuğu sözler dağılırdı, karışırdı karımın kokusuna. Hastanedeki o kadar kötü koku arasında ilkbahar dolardı içime. Yaşamak için bir nedendi karımın kokusu çook sonradan anladığım. Mutsuzsam, umutlanırdım bir anda. Gelecek vardı karımın kokusunda; umut vardı, güvenmek vardı, günleri devirmek, akşamı beklemek vardı. Değişen bir şey olmadı hayatımda, kariyerimde ilerliyorum sonsuz güvenle. Hala daha aynı baharın hatırına yaşıyorum aynı hastanede. Kesiyorum, dikiyorum. Hem cerrahım, hem terzi.

Ve de güzel kokan her şeyi seven bir kişi..

NEZAKET:

Nezaketen düşmüş olabilir miyim acaba yataklara? Kim bilir? Allah’ın dediği olur. Her yarış kazanılmaz demişti bir gün birisi. Benim cezam da bu dünyadaki. Finiş çizgisini uzaktan görüyorum ama herkes maraton koşarken, ben sedyeyle ulaşabiliyorum ancak. Malum o sedyeyi tutan eller sayesinde.. Giderayak hayatımın kışında bir ameliyat daha oldum. Ansızın geldi ve beni buldu. Çocuklar olmasaymış gidiyormuşum öteki tarafa. Keşke gitseymişim öteki tarafa. Varlığım işkence bana bakanlara. İşgal ediyorum yataklarını, tüm bunlar hep boşuna. Benden verim almak imkansız bundan sonra. Hep ileriye ama gerileyerek gitmek nedir bilir misiniz? Tıpkı çocukluğumdaki gibi bazı şeyler. Önümde binlerce basamağı olan bir dağ var sanki aşmam gereken ama gençlikteki enerjim yok. Korkuyla bakıyorum her bir basamağa. Biliyorum ki itelenerek ve bir parça da ötelenmeden çıkmam olanaksız yukarıya. Çıkmam neyi değiştirecek ki zaten şu saatten sonra? Çocuk olsaydım başka. Mutlu bir çocukmuşum memur bir babanın sırtlandığı hayatta. Gençliğim güzel geçti. Hem okudum, hem çalıştım. Bir abim ve ben yüksekokul okuyabildik. Abim doktor çıktı. Hastalığını erken teşhis edemediğinden, erken göçtü aramızdan. Terzi kendi söküğünü dikemezmiş. O hesap oldu onunkisi.

Zavallı anneciğim kayıplarından önce neşeliydi. Okuyamamıştı ama cin gibiydi. Kafası çok çalışırdı, aklı ererdi her şeye. Hiç aklımdan çıkartamıyorum annemin o son hallerini. Komaya girişini. Nefes alıp verişlerini dinlediğim geceleri. Bilinçli bir tercihti onunkisi çok geç anladığım. İki oğlunu birden arka arkaya kaybedince elini ayağını çekmişti azar azar haattan, hiç bize hissettirmeden. Üç gün yattı anneciğim. Sonrası kara toprak. Şimdi mezarı memleketimizde yani Ankara’da. Ben saftım çoğu konuda, annemden ve bir abim dışındaki kardeşlerimden çok okumuş olsam da. Ya kariyerli, ya paralı ya da itibarlı olsun ama bunlardan biri olsun ve bir kocan olsun demişti bir gün annem. Birinden biri olmayan koca, koca olmasın daha iyi de demişti. Rahmetli anneciğim daha da bir sürü şey söylemişti. Annemi en çok düşündüğüm yaşlarımdayım şimdi. Ben çocuklarıma hiç böyle akıllar vermedim. Verseydim de dinlemezlerdi zaten. Küçük havai, büyükse fazla ciddi. Ben kötü bir anlatıcıyım, onlarsa feci birer dinleyici. Ben ameliyata girerken bile beni hiç dinlemediler. Küçük hep ağladı. Küçük o kadar ağladı ki, büyüğün ne yaptığını çıkartamıyorum bile. Tamam, şimdi hatırladım. Sakın narkozun etkisiyle çocuklarım daha küçük deme dedi. Dedim ya, ciddi. Tabiatında var. Haklı da.

Ben şarkı söyleyerek uyandım, hey onbeşli onbeşli..

HANIMIM:

Adım değil “Hanımım”. Annem yerine koyarak baktığım teyzeye böyle hitap ediyorum çoğu kez. Biraz yaşlıyım ama olsun büyük kızı yerine koydum kendimi. İnsan hangi yaşta olursa olsun, kaç çocuğu olursa olsun, hep birilerinin çocuğu olmak istiyor. Annesiz babasız yaşamak öyle zor ki. Annem  öldüğünde on beşindeydim. Daha evlenmemiştim. Köyden hiç çıkmamıştım. Hayat güzeldi. Şartlar zordu ama her köyün şartları zordur. Annem karnım ağrıyor demişti bir gün. Sonra yatmıştı. Bir daha da kalkmamıştı. Allah öyle ölüm versin bana da. En büyük, en kıymetli duam bu dünyada. Kendim için istediğim tek şey bu, bu dünyada. Kimselere yük olmadan göçeyim istiyorum bir gün aniden. Anneme benzesin kaderim. Onun gibi yatayım bir gece, kalkmayıvereyim ertesi sabah. Geçende bacım gelmiş kızıma. Beni sormuş ne yapıyor demiş benim için. Vışşş demiş sonra da. Kendine başka meslek mi bulamadı demiş. Olsun ben seviyorum Hanımım’ı. Gerisi vız gelir. Yalnız bir şey var Hanımım’dan sonra dank etti kafama. Benim Hanımım’ın da karnı ağrımıştı biraz biraz. Aybaşı ağrısı gibi demişti. Sonra kusmuştu ertesi güne kadar. Zaten o olmuştu kendimizi hastanede bulmuştuk. Köylerde ölüverir insanlar bir anda, aynı annem gibi. Hastane yok, doktor yok. Acaba öylesi mi iyi, böylesi mi, ben daha bilemedim. Sorup duruyorum kendi kendime. Şimdi borular sokuyorlar insanların her bir deliğine, olmadı açıyorlar o delikleri. Hepsi bir parça gökyüzü için. Görecek güzel günleri olması için. Hani Hanımım tamam da, bir sürü sebze gibi insan var. Geçende sedyeyle bir adamcağızı götürüyorlardı filme. Her tarafı boru. Soluk alıp veriyor galiba, öyle ya filme gittiğine göre, ama adam gitmiş. Arafta bir yerlerde. Ama görsen akrabaları etrafında, yaşatacağız diye. Öldüysen öldün, bir defalığa mahsus hepsi. Ameliyat olup da hastaneye düştün mü bin kere ölüyorsun. Seni kurtarmak için bir sürü şey yapıyorlar. Şu odaya gelip de çıkıncaya kadar canın çıkıyor bu sefer. Yakınların bırakamıyor ki gidesin. Herkesin kapladığı bir alan var çünkü. Sevdiğini bırakmak çok zor çünkü. Onun yok olmasına, un ufak olmasına göz yumamıyorsun. Bunun için Allah bize kızgın. Biz onunla mücadele ediyoruz. O vadesi dolanı alıp götürmek istiyor, bizse yapışıyoruz gitmesin kalsın bizimle diye. Bu bencillik! Sedyedeki adamcağız gibi. Gittiği yerden ben iyiyim dokunmayın artık der gibi bakıyordu. Gözleri faltaşı gibi açıktı. Bakıp görüyor muydu yoksa tam tersi mi, bilmiyoruz ki. Ben kocamı bırakamamıştım. Teşhis konup da ölesiye kadar döktüğüm gözyaşından göl olurdu göl. Kadere bak, bu hastanede öldü o da. Ne dahiliyesi, ne göğsü kalmıştı gezmediğimiz. İki senede altı bilezik gitmişti. Sonuçta bilezikler de, koca da gitti; o erişti hakkın rahmetine. Helali hoş olsun da; bilezikler gidebilir de, kocam kalaydı ya geriye..

Benim Hanımım’dan umudum var. Şimdilik. Yaşayacak sanki. O benim yaşama nedenlerimden biri. O bunu bilmese de. Belki de biliyordur, kim bilir?

20130815_123435

DÜNYA ALDATIR

image

Değerim çok sonradan anlaşılacak olsa da
Avuçlarım hep göğüs hizamda açık olsa da
Her günkü manzaram aynı apartman boşluğu olsa da
Benzer fısıltılar kulaklarımı yakıyor olsa da
Hiç değişmeyen geçmişim, ev sahibim olsa da
Kiracısıyım dünyanın, yeni evime çıkıncaya kadar.

Neden senin kızınım diye sordum kendi kendime
Annem de sorarmış meğer rüyalarında neden diye.
Etiketler fakirleştiriyor ruhları çoğaltmak yerine
Herkes, hepimiz sırrını çözemediğimizden bir adım arkadan geliyoruz
Çaremiz yok şimdilik bu gidişe.

Tamamlanmış olduğunu düşünseydim keşke hayatımın
Bilseydim tüm planlarımın yok olmayacağını solan bedenimle birlikte
Arkandan gelirdim
İnan buna
Bekle beni
Daha işim var
Bu cehennemde.
Anlık yükselişime karşılık zalim çöküşümü kabullendim
Anlaşmam böyle benim de, gökyüzüyle.

Dışarıda deli üfürüyor sanırsın, öyle bir fırtına
Yağmura dönmesi an meselesi, sakın kuru gürültü sanma
Tek tek sayıyorum dökülen gözyaşlarımı senin için harcadığım
Bencillik böyle bir şey, daha sana nasıl anlatayım?

Hep merak ettiğim
Her şeyi boş verdiğim
Herkesten umut kestiğim
O zaman ne zaman gelir dediğim zaman
Geldi çattı işte.
Hep boşmuş planlarım
Ve de büyük umutlarım.
Ufalarak yürüdüğüm yollarda
Saklamak ve saklanmakmış insanı hasta eden
Çok geç anladım.

ÇİZER:PAWEL KUCZYNSKI

THE HONOURABLE WOMAN

image

“Birkaç kişi mutluluğu bulabilsin diye birçokları acı çeker” FERNANDO PESSOA

“Seni kısacık bir an için bıraktım; ancak büyük bir merhametle geri toplayacağım.” TORA

“Masumu da suçluyla birlikte ortadan mı kaldıracaksın?” diye sorar Avraam; TORA

Eğer size (Uhud savaşında) bir yara değmişse, (Bedir harbinde) o topluma da benzeri bir yara dokunmuştu. O günler ki, biz onları insanlar arasında döndürür dururuz… Allah zalimleri sevmez.” AL-İ İMRAN SURESİ

Tüm bu alıntıları yapman şart mıydı, diziyle bağlantısı nedir diye soracak olursanız sekiz bölümlük BBC Dizisini izlerken ve izledikten hemen sonra ve halen daha kafamın içinde kuşlar gibi sıkışmış kalmış kanatlarını deli deli sağa sola çırpmakta(yön belirtmek zorunda mıydım?) olan çok da derin olmayan düşüncelerime birer cevap olabileceklerini umduğum için, biraz da duruma uyum sağladığı için kullandığımı belirtmekte fayda görüyorum. Noktayı koyduktan sonra da bu zevksiz ve keyifsiz başlangıç cümleme, dolayısıyla içerisinde çılgın bir kuş beslediğim koca kafesime pardon kafama katlanma gücü gösterdiğiniz için siz sayıca az okuyucuma da oturduğum yerden, tembel bir teşekkür gönderiyorum. Ama Pessoa’nın sözüne ekleyeceğim birkaç cümlem de yok değil. Çünkü birkaç kişinin bile mutlu olduğuna inanmıyorum bu dünyada. Birkaç mutlu ve kısa an var sadece. Bazıları için onlar da yok. Varsa bile anlamadan geçmiş o kıymetli anlar. Bir çeşit bilinçsizliğin kurbanı olmuşlar. Çook yazık olmuş o anlara.

Kutsal kitaplardan yapmış olduğum alıntılara gelince, hiç gelmemeyi yeğliyor ve aynı coğrafyanın farklı dönemlerde gönderilmiş kitaplarının ve nebilerinin ve onların günümüz temsilcilerinin ve körü körüne inananlarının ama en çok da Yaradanın şimşeklerini üzerime üzerime çekmek istemediğimden yorum yapmama hakkımı kullanıyorum. Gene de “merhametle toplama” kısmındaki sıfatla ilgili endişe ve sıkıntılarım devam etmekte. Roman neyse de, yoktan var ediyorsun neticesinde, çekilmiş bir dizi için birkaç kelam etmek isterken şu meşhur anot ve katotları çekmeyeyim hassas bünyemin üzerine. Hala kendi kendine tüm bu gevezeliklerin nedeni nedir ve diziyle ne alakası vardır diye sormayan kaldıysa eğer; bir teşekkür daha gönderebilirim kendilerine, tam da buradan, dünyanın merkezi olan popomun konumlandığı yerden, sırf yazdıklarımı okuma sabrını gösteriyorlar diye.

image

İsrail-Filistin mücadelesinin gölgesinde kah Ortadoğu’da, kah güneş batmaz Birleşik Krallık’ta suikastler, elçilikler, ajanlar, korumalar arasında ömürleri geçen yetim kardeşlerin küçüklüklerinde tanık oldukları suikast sonrası, özellikle kızkardeş Nessa’nın iyiniyetli bir barış elçisine dönüşüp, hassas dengeler üzerine kurulu kanlı coğrafyada bir umut ışığı olabilecekleri doğrultusundaki naif isteğinin ne kadar boş olduğunu, sadece paranın her zaman yeterli olmayacağını, kendilerinin dışında gelişen olaylar karşısında bir süre sonra nasıl da kolaylıkla harcanabilecek piyonlara dönüştüklerini izliyoruz bölüm bölüm. İşin içine elçilikler, dolayısıyla hükümetler ve onların kimin kimden olduğu kolay kolay anlaşılamayan ajanları da giriyor. Kimlikleri deşifre olan ajanlar, süratle infaz ediliyorlar. İşin Ortadoğu ayağına gelindiğinde ise ne kazanan var, ne de kaybeden. Toprakları işgal edilen, kendi ülkesinde mülteci konumuna düşen ve halen daha olayların başlangıcıyla ilgili bir şaşkınlık yaşayan öfkeli Filistinliler her şeylerini kaybetmelerinin acısını yaşıyorlar. İsrail tarafıysa hep huzursuz ve diken üzerinde. Dikenli tellerle çevrili aynı toprakların benzer insanları ezeli birer rakipler ve fırsat buldukça etmediklerini bırakmıyorlar birbirlerine. Sular durulmuyor ve durulacak gibi de gözükmüyor. Mesele Ortadoğu olduğunda, düşmanların yaptıklarındır dendiğinden, bir birey olarak kimse yaşananlardan sorumlu tutulmuyor; ama toplumun bireyleri olarak ele alındığında herkes sorumlu yaşananlardan. Tüm yakın komşular da buna dahil.

Bunca dramın ve öfkenin karakterler bazında dışa vurumuna gelirsek, ne zaman ki bir taraf diğerine iyiniyetle yaklaşsa, sonuç kendisinin ya da sevdiğinin mahvına yol açıyor diyebiliriz. Bir parça merhamet unutulmayacak acılar şeklinde geri dönüyor bir bumerangmışçasına. Bir şeyler eşelenmeye görsün, bombalar patlıyor, insanlar kıyma makinesinden geçiriliyor. Olaylar günümüz ve sekiz yıl öncesine dayandırılarak anlatılıyor. Kimse kendi kaderini belirleyemiyor. Hep bir üst mercii var, ülke menfaatleri doğrultusunda nazik dokunuşlarını sunmaktan çekinmeyen. Bir sır var biri İsrailli, diğeri Filistinli iki kadın arasında yıllarca özenle saklanmış olan. Maggie Gyllenhaal’in kontrollü ve ipeksi sesinden dökülen kelimelerle başlayan her bir bölümle beraber, sona doğru ilerledikçe tek tek tüm düğümler çözülüyor. Kasim’in bir tecavüz çocuğu olduğunu öğreniyoruz. Doğum imkansızlıklarla ve acıyla başlıyor ama her doğum gibi de, mucizesiyle birlikte geliyor. Çünkü birbirine düşman iki ülkenin insanlarının kanlarını taşıyacak Kasim. Her ne olursa olsun bir çocuğun masumiyeti örtbas ediyor hepsini. Gerçek hayatta pek sık karşımıza çıkmayan bir durum olarak, dizinin son bölümünde, bir sürü diğer dizilerde ve filmlerde olduğu üzere kurbanlarıyla yani mağdurlarla hesaplaşıyor mağduriyet halini yaratanlar. Nedenleri, sonuçlarıyla bir çeşit vicdan muhasebesi yapıyor taraflar ve bir kez daha anlıyoruz ki bir kazanan yok, ne ilk ne de son kez. Defalarca vurulmuş olan Filistinli Atika yerde uzanmış son duasını etmek varken, az sonra öleceğini bile bile “Vatanımdan defol git!” diye haykırıyor var gücüyle. Dünyanın göçmen yaptığı Arap kadının son sözleri oluyor bunlar. Dizi boyunca iki kardeşin de zaafı oluyor Atika. Nessa Stein, ikinci tecavüzden sonra bile onun ismini veriyor şifre olarak, ilk aklına gelen o olduğundan. İlk akla gelen isim olmanın önemini anımsatıyor ve gülümsetiyor kısa süreliğine bu hal. Ephra ile birlikte olduktan sonra Ephra, “Şalom” derken; Atika, “Selam” diyor ve Babil Kulesi geliyor akıllara. Ama yaşananları asla unutturmuyor sevgi sözcükleri.

İlk bölümde son derece başarılı ve ulaşılamaz görünen, aynı zamanda milyon dolarlık yatırımlar yapan bağışçı kuruluşlarının sözcülüğünü yapan ve yüksek sosyeteden oluşan hayırsever ve zengin çevreye hitap eden ailenin hayatına baktığımızda gördüğümüz gıptayla karışık hayranlık yerini yavaş yavaş acıma hissine bırakıyor. Korumalarla çevrili hayatlarında; sütüne havale edildikleri adamlara ve kadınlara güvenmenin mümkün olmadığı, dost ve düşmanın belli olmadığı, zaten pek dostun da olmadığı yaşantılarında hep arka kapılardan açılıyorlar bir tutam özgürlüğe. Nessa’nın dizi boyunca sıkışmış olduğu ve içinde var gücüyle çırpındığı kapan, arabanın arka koltuğundaki hüzünlü bakışlarına yansıyor mütemadiyen. İlk tanıştıklarında Atika’nın kullandığı arabanın ön koltuğunda özgür ve mutlu görünüyor sadece. Hayat henüz tam manasıyla üzerinden geçmemiş olduğundan ve gençliğin coşkusundan olsa gerek. Sürüklenircesine taşınıyor bir yerlere. İplerin kendi elinde olduğunu düşündüğü her anda çok fena duvara tosluyor. Kendilerini mahvedebileceğini düşündüğü sırlarını açık etmeden yaşamaya çalışıyor Nessa ve bu sırrın yarattığı bağımlılıktan Atika’ya duyduğu zaaf daha da büyüyor gün geçtikçe. Tüm kriz anlarını onunla aşıyor. Kanını emanet ettiği kadın onu darağacına götürse gidecek hale geliyor. Çünkü yakın korumaları hemen kendilerini ifşa ediyorlar ya da yok edilmek suretiyle öldürülüyorlar. Tek dostu, yegane sırdaşı oluyor Atika. İslami mahkemenin karşısında Atika’nın da onunla beraber gelmesi için yalvarıyor kadıya. Herkesin bir foyası, sakladığı sırları ve kendisinden beklediği yüksek menfaatleri varken, onca keşmekeşin içinde Atika’yı masum buluyor bile denebilir. Tecavüzüne ve doğumuna tanıklık ettiğinden, belki de kaderlerini benzettiğinden(ikisi de hem öksüz, hem yetim), sonunda ihanetini öğrense de çok zor kopuyor ondan. İnsan sırdaşını ve en yakın dostunu mu yoksa kardeşini mi kaybedince daha çok üzülür sorusu geliyor akıllara. Abisinin kendisine olan düşkünlüğü, Atika’da yok. Polisse tam bir fiyasko ve biçare. MI6, sırasıyla Mossad, Kidon, Hamas, Hizbullah ve FKÖ’den şüpheleniyor. Kimi zaman kendilerinden bile şüphe ettiklerinden şüphe eden adamlar bazen çaresizce televizyonlardan öğreniyorlar yaşananları herkesle beraber. Kadın ajanlarsa erkek egemen böylesi bir dünyada var olmanın sancısını atlatmışlar çoktan, sistemin acımasız birer parçasına dönüşmüşler kısa zamanda. Kadınlar pek fena. Kalpleri katılaşmış, terfi için, güç için, iktidar için yapmadıklarını bırakmıyorlar. Ama onlar da çuvallayabiliyor ve hayatlarıyla ödüyorlar bedelini.

image

image

THE KNICK

“Vücuttaki kan pıhtılaşıyor, bazı organlar yirmi dört saat sonra çürümeye başlıyorlar ya; saçlar, tırnaklar ölümden sonra daha bir süre uzamaya devam ediyorlar. Kalp durunca duygular ve düşünceler de duruyor mu, yoksa kılcal damarlarda kalan kan sayesinde belli belirsiz bir hayat sürüp gidiyor mu?” KÖR BAYKUŞ/SADIK HİDAYET

“Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıktan yiyen, kemiren yaralar.” KÖR BAYKUŞ/SADIK HİDAYET

DOKTOR JOHN THACKERY:

image
Tanrı’nın bir rakibi var.

.. Ve bir hastane vardır 1900’lerin başında New York’da, şehrin merkezinde, The Knickerbocker adında. Ve bu hastanenin cerrahi bölümünün bir de ekip başı vardır; kokain bağımlısı, Nobel sevdalısı, siyah ırk sevmez, sarı ırk sever, yarı kaçık, yalnız yaşayan, bekar, beyaz, kuzguni siyah saçlarına tek beyaz tel düşmemiş, bıyıklı, beyaz ayakkabı giyen, bol bol karın deşen, ateist doktoru “Thackery”adında. Dönem itibariyle cerrahide branşlaşmamış doktorlar her tür ameliyata girerler. Bir gün beyin ameliyatı yaparlarken, bir başka gün bağırsakları masaya çıkartırlar ya da bir başka hastanın beyninde oluşan baloncuğu nazikçe almak üzere kafa derisini soymuşlardır bile. İzleyicilerin gözü önünde tuhaf şeyler gelir başlarına ameliyat esnasında. Hastanenin kısa devre yapan elektrik sistemi yüzünden ameliyat masasındaki baygın haldeki hastanın iç organları tutuşuverir, yangını söndürmek isteyen hemşire elektriğe kapılır ve ölür. Herkes bakakalır. Ameliyatlara eldivensiz giren doktorlar, dirseklerine kadar kana bulanırlar. Röntgen yeni icat edilmiştir, kokain benzeri uyuşturucu maddeler reçetesiz eczanelerde satılmaktadır. Karaborsaya düşmediği sürece uygun fiyatlara satıldığı tahmin edilmektedir. Doktorlar hem tebabet yaparlar, hem de zoraki mucittirler imkansızlıklardan ötürü. Salgın hastalık olarak tifo yaygındır. Antibiyotikler olmadığından septisemiden hastalar kaybedilmektedir.

Hem annenin hem de karnındaki bebeğin plasenta previa yüzünden ameliyat masasında kalması sonucu intihar eden Thackery’nin üstadı Doktor Christiansen’ın ölmeden önce titrek sesiyle yaptığı “hala yetersiziz” itirafı, atların çektiği ambulans arabaların, atlar çalındığında ise insan gücüyle çekilen aynı ambülans arabaların şehrin sokaklarındaki arz-ı endamı dönem ve imkansızlıkları hakkında yeterince ipucu vermektedir izleyiciye. Thackery ve Christiansen’ın arasındaki usta çırak ilişkisinde, ustadan gördüğünü yapan Thackery’nin kokain bağımlılığının özgüvenli kollarına kendini teslim edişinden hocasına duyduğu inancın boyutlarını görmüş oluruz. Sesinin tonunu yükseltmeden, saygı çerçevesinde konuştuğu tek kişidir üstadı. Çevresindekilerin bu hiç yorulmayan ve özgüveni tavan yapmış cerrahın başarı ve uzun çalışma saatlerine dayanma yetisinin nereden geldiğini anlamaları ise uzun bir zaman alır. Ne zaman ki Filipinler’de savaş çıkar, kokain taşıyan gemiler korsan saldırısına uğrar ve Amerika’ya gelemez, kokain de karaborsaya düşer; yoksunluk krizi çeken Thackery işi eczane soymaya kadar vardırır. 12 miligramlık doza çıkabilmiş bağımlı doktorumuza onuncu bölüm sonunda yatırıldığı hastanede krizleri tatlı tatlı atlatabilmesi için bir başka madde vermeye başlarlar. Bir bağımlılığı önlemek, yok etmek için, yüksek ihtimal bir başka bağımlılığa yol açacak maddeyi yani eroin’i devreye sokar doktorları. Bir bağımlılık bir başka bağımlılığa yol açacaktır gelecekte. İlk on bölümü Steven Soderbergh imzalı Knick, şimdiden ikinci sezon bölümleri için onay almış durumda ve uzun zamandır izlediğim en başarılı ve müstesna hastane dizilerinden biri, belki de en iyisi. Bunda aynı zamanda dönem dizisi oluşunun, Soderbergh imzasının, cesur ama gerçekçi ameliyat sahnelerinin ve ırkçılığa özünde insanın özündeki iyilik, kötülük ve hakkaniyet açısından bakışının da payı var kanımca.

DOKTOR ALGERNON EDWARDS:

image

Hastane sahibinin kızıyla ilerleyen bölümlerde gönül bağı kurup, üstüne üstlük hamile bırakan Paris’te aldığı tıp eğitiminden sonra, müştemilat olarak çalışan ailesinin yanına New York’a gelen siyahi Doktor Algernon, yer edinebilmek ve kendini kabul ettirtebilmek için insanüstü bir çaba sarf eder New York’daki hastane ve yüksek sosyete çevresinde. Fakat iş, sağlık sektöründen pay almaya ve çarkın bir dişlisi olmaya geldiğinde, hele de adam yerine konmaya geldiğinde, maalesef ki beyazların kabul edildiği hastanelere alınmayan ve bir anda hiç sebepsiz, toptan linç edilmek üzere hedef oluveren bir kitleye dönüşen zencilerin yirminci yüzyılın başlarındaki durumları da aktarılır aynı zamanda arka planda. Başarılı bir ameliyattan sonra paylaşılan şişedeki içkiye onun dudakları dahil edilmez. Gündüz baş etmeye çalıştığı önyargılar, hor görülme, çaresizlik gibi duygularla başa çıkabilmek için geceleri gittiği barlarda kavga çıkartıp, bir iyice pataklattırır kendini ki uzun ve yalnız gecelerinde, aklı, kendi özyıkımına tanıklık edemesin. Onun da dünyayla başa çıkma yöntemi budur kendince. Fiziksel acıyla, ruhunda açılan yaraları örtbas eder; yalnızlığını, kadınsızlığını, ırkçı bakışların odağı olan ten rengini unutur bir nebze kapaklandığı asfaltlarda.

HEMŞİRE LUCY ELKINS:

image image

İnsanın mazoşist tarafının saklandığı yerden elbet bir gün, bir anda çıkacağının örneklerinden biri Hemşire Lucy’nin bedeninde göz önüne seriliyor. Hayatının ayarını yediği Doktor Thackery’e aşık oluyor soğukkanlı, esrarengiz hemşire. Bir başka talibini görmezden geliyor ona duyduğu hayranlık sosuyla marine edilmiş aşkı yüzünden. Her şeyi göze alıyor onun için. İşin içine şehvet de giriyor haliyle. Ona duyduğu inanç yüzünden, mahvına neden olacağını bile bile kokain hırsızlığı yapıyor, uygunsuz ortamlara girip çıkıyor, uygunsuz şeyler yapıyor. Geleceğini riske atıyor ve tüm bunları yaparken de hiç gocunmuyor. Ara ara kokain kullanıyorlar beraber kendi isteğiyle, sevişmeden önce. Güçlü, başarılı, özgüveni yüksek bir adama duyulan aşkın sınırları giderek belirsizleşiyor ve çiftin konumları da yer değiştiriyor bir süre sonra. Koruyan, kollayan, esirgeyen anne konumuna terfi ediyor Hemşire Lucy, ateşli aşıktan. Herkeslerden saklayarak yaşadıkları aşk, gün yüzüne çıkıyor sonunda ister istemez. Hemşire tek sefer soğukkanlılığını kaybediyor, sanki çelik bir zırh var üzerinde, kurşun geçirmez de bir kalbi. Tatlılıkla seviyor Doktor’u. Lime lime olmuş damarlarından, delik deşik kollarından, olmadı ayak parmaklarının arasından, o da olmadı cinsel organındaki damardan kokaini enjekte etmek için çabalıyor. Duyduğu hayranlıktan, her dediğini yapıyor, her söylediğini doğru biliyor. Thackery’nin ekibindeki doktorlar kadar güveniyor ona. Her insanın yaşamı boyunca kendine yol açacak, yol gösterecek bir ışığa ihtiyaç duyduğunu anlıyoruz. İnansak da, inanmasak da Tanrı bizimle konuşmuyor, konuşsa da biz henüz anlayacak kapasitede olmadığımızdan, bize en yakın Tanrı figürünün peşine düşüyoruz. Herkesin arkasından gidecek birilerine ihtiyacı vardır yaşantısı boyunca, tam da kaybolmuşken, umutsuzluğa düşmüşken. Onun cisimlenmiş hali, etten kemikten hali, tüm ve gizli boşluklarımızı dolduracak hali, ruhumuzu kurtaracak, acımızı dindirecek hali üstleniyor bütün bu rolleri. Lucy’nin gözünde, Doktor Thackery’de cisimleniyor tüm bu özellikler.

HERMAN BARROW:

image

Bir hastane müdürü düşünün kadavra dilencisi olmuş, çareyi de parçaladığı domuzları yakma işlemini bitirdikten sonra, ölen kişilerin akrabalarına küllerini koyduğu porselen kabı beş dolardan satmakta bulmuş. Bir hastane müdürü düşünün hükümet gibi karısı var ve hükümet gibi giyinmek, yardım derneklerine destek olmak, zengin görüntüsünü devam ettirmek için, zengin kumaşlı esvaplar giyiniyor ehil terzilerin elinden çıkmış. Herman’sa hastanenin olan parayı çoğaltmak isterken borsada kaybedip, mafyaya borçlanıyor, borcu borçla kapatamayınca bir dişini canlı canlı kerpetenle çeken, kıymetli organını yumruklayan adamlardan yakayı sıyırmak için elinden geleni yapıyor. Teselliyi de bir fahişenin kollarında buluyor. Onu kurtarma vaatleri ise boşa çıkıyor. Adam kendini kurtaramıyor, bir başkasını kurtarmak şöyle dursun. Gittikçe de dibe vuruyor. Mafyayı, bir başka mafyaya kırdırtıp, kendine yeni sahipler buluyor, bir musibetin kucağından sıyrılıp, bir diğerinin ocağına düşüyor. İşi caddelerde çalışan hayat kadınlarını mafyaya taşıyan polisle işbirliğine kadar götürüyor. Ara ara pezevenkliğin kıyısında bile yüzüyor hastane müdürü olarak. Paçayı kurtarmak için yalan söylüyor. Derinlerde kalmış iyi tarafı bir fahişenin kollarında çıkıyor meydana bir parça; ama iş hayatında sinsi ve açık kovalıyor fırsat buldukça. Gene de her şeye rağmen yedinci bölümde hem hastanesini, hem de hastalarını müdafaa ediyor o da. Bir türlü ahlaklı ve prensip sahibi olmayı başaramaması ise kılıbıklığından kaynaklı zannımca. Ama bulaştığı işler açısından diziye renk katıyor ve olmazsa olmazlardan kesinlikle. Zincirleme bela hep onun peşinde çünkü.

DOKTOR EVERETT GALLINGER:

image

Bir adamın hayatının nasıl bir anda yok olduğuna tanık oluyoruz nezdinde. Ailesi parçalanıyor. Öz kızları kendi bulaştırdığı mikrop yüzünden menenjitten ölüyor. Hekim olarak hiçbir şey yapamıyor. Fotoğraf çektiriyorlar kucaklarındaki ölü bebekleriyle karı koca, kızlarını unutmamak için, ondan bir hatıra kalsın diye. Üzerine karısı ölümü kabullenemiyor ve travmatik bir yas dönemi geçiriyor. Evlatlık olarak aldıkları bir bebeğin de ölümüne sebebiyet veriyor ya da öldürüyor onu. Bunun üzerine akıl hastanesine kapatılıyor. Akıl hastalığının bir virüsten kaynaklandığını söyleyen eşini emanet ettiği hastane doktoru tüm dişlerini çekiyor genç ve güzel kadının. Bağırsaklarını da aynı virüs yüzünden alabileceklerini söylüyor. Tedavi yöntemleri o kadar acımasız ki, insanın kanını donduruyor ve beyinde biten bir hastalık, vücuttan organların çekip çıkarılmasıyla tedavi edilmeye çalışılınıyor.

İlahi ama gereksiz acımasızlıktaki yeryüzündeki adalet kısmı en çok Doktor Gallinger karakterinde yaşanıyor. Sağlıklı ve yakışıklı cerrah aralarındaki en ırkçı doktor aslında. Algernon’un ekibe dahil oluşunu, ondan akıl almayı, onun ekip başı olmasını içine sindiremiyor bir türlü. Evinde de benzer ırkçı konuşmalar geçiyor karı koca arasında. Kızına bulaştırdığı mikroba kendi sakarlığı, bir anlık dikkatsizliği ve fevri çıkışı sebep oluyor. Sonuçsa felaket oluyor. Kızını ve evlatlığını mezara gönderip, karısını akıl hastanesine kapattırmak zorunda kalıyor.

SISTER HARRIET & TOM CLEARY:

image

Evlere kürtaj servisi yapıyor Harriet gece çökünce, tebdil-i kıyafet içerisinde. Aynı zamanda rahibe; içkisi var, sigarası var, bir barda erkeklerle oturup viskileri yuvarlayabiliyor ve yeri geldiğinde karşı tarafa ders vermek için Tanrı’ya sığınmak ya da havale etmek gibi daha usulüne ve konumuna uygun yöntemler yerine lafı gediğine koymayı tercih ediyor. Hem amme hizmeti yapıyor, hem para kazanıyor, kazandırtıyor, hem de yardım kutusuna karşı cömert davranıyor. Bravo valla. Erkeksi bir tarafı olduğundan ve sert mizacından olsa gerek Harry diye çağrılıyor. Kadınlara karşı son derece duyarlı ve incitmemeye çalışarak işlemleri gerçekleştiriyor. Kürtajın yasal olmadığı dönemlerde kadınların kendi evlerinde içlerinde taşıdıkları bebeklerini bilinçsizce düşürmeye çalışırken akıl almaz yöntemler kullanıp, kanamadan istemeyerek kendilerini öldürmemelerini sağlıyor. Bir rahibeden çok bir ebe, bir hemşire o aslında. Öngörüsü yüksek. Hastanenin kapatılarak, şehir dışına taşınacağını önceden tahmin ediyor mesela. Yedinci bölümde elinde havaya kaldırdığı haç, linç edilmek istenen siyahların zarar görmemesini sağlıyor. Kızışmış, kindar halk, Tanrı’nın kızına bir şey yapamıyor(Dizinin en sevdiğim sahnesiydi ve en sevdiğim karakteri).

image

İri cüssesi, bozuk ağzı, vicdana geldiği bölümler de dikkate alındığında özünde sağlam miktarda para yapıp, şehirden kaçmak peşindeki bir karakter Tom Cleary. 911’in at arabalı hali. Sister Harriet’i iş üzerinde yakaladıktan sonra zoraki iş ortaklığını kabul ettirtiyor. Ama dediğim gibi o bile imana geliyor ve rahibeyle iyi bir ikili oluveriyorlar. Atları çalındığında vargücüyle/ipgücüyle çekiyor ambülansı bir beygir gibi. Yokluktan ve hiçlikten geliyor olduğundan hayat onu kolay şaşırtmıyor. Tam bir haya adamı, sokağın nabzını tutuyor, havayı kokluyor, küçük köstebekleri var, tez elden haber ulaştırıyorlar. Elinde cop, aynı zamanda hastanenin güvenliğinden de sorumlu.

image

On bölümlük bir sezonun özetini yapacak olursak, ekip başının baş üstadı kendini vurarak öldürmüştü daha ilk bölümde. Ondan boşalan koltuğu kendince doldurmaya çalışan Thackery ise kokainsizlikten girdiği nöbetlerden alnının akıyla çıkmayı başaramayıp kendini bağımlılık merkezinde buldu. Doktor Algernon Edwards rengi yüzünden baba olup, istediği kızı alamadı, kendini kullanılmış hissedip, hırsından daha büyük adamları kışkırtıp, daha büyük adamlara kendini dövdürttü. Cornelia sapık kayınbabaya rağmen oğluyla dünyaevine girdi. Everett baş asistan olayım derken ailesini kaybetti ve uzaklaştırma aldı. Lucy aşkının meyvesini yiyemeden, doktorun yoksunluk nöbetlerinde öfkesinden payını aldı. Kadınlar saksı ve süs bitkileri olarak görülmeye devam edildiler. Bir sürü kadın doğumda, kürtajda öldü, bir sürü insan da ameliyatta. Salgın hastalıklar vardı. Polis etik davranmadı. Rüşvet vardı. Mafya vardı. Zorbalık vardı. Ateşli silahlar icat olmuştu. Sokaklarda at arabaları vardı. Göçmenler virüs bulaştıran insanlar olarak görüldü. Berbat koşullarda, penceresiz evlerde yaşadılar. İnşaat mafyasının onlara layık gördüğü yaşam koşulları bunlardı çünkü. Küçük çocuklar okumadı, vardiyalı çalıştı. İş ve işçi güvenliği yoktu. Şehirde isyan başladığında erkekler acısını en önce hayat kadınlarından çıkardı. Zenciler hastaneye arka kapıdan girebildiler, onlar için değişen bir şey olmadı. Yoksullar çok yoksul, zenginler çok zengindi. Her şeye rağmen insanlar yedi, içti, sevişti, kimi öldü, kimi kurtuldu.

BEN KİM, EN ÇOK KİMLERİ SEVMİŞİM?

image

BEN KİM, EN ÇOK KİMLERİ SEVMİŞİM?

Ben en çok kendimi sevmişim
Bana ait ne varsa.
Ben en çok seni sevmişim
Sana ait benden ne kaldıysa.
Ben en çok oğlumu sevmişim
Ona ait benden ne geçtiyse.
Ben en çok senden sonrakini ve sonrakini de sevmiştim ve,
Öncekini, ondan öncekini de.
Onlara ait ne vardıysa anlatmıştım bir bir
Gücendirmek için seni,
Kızdırmak için sevilemeyenleri, tek nefeste unutabilenleri.
Sevmek için hep bir neden aramıştım
Bulamayınca da her birini bencillik havuzuma atmıştım
Ürkütmek için yalnız geçen geceleri, uykusuz saatleri.

Ben en çok başka denizleri, öteki suları sevmişim
Şifalı olup olmadıklarına bakmamışım.
En yalnız dağı, en sıradan günü, en karanlık geceyi, en sessiz fırtınayı sevmişim
Sıfatlarına aldırmamışım.
Gelincikleri, mimozaları, meyve veren tüm ağaçları sevmişim
Renklerine, mevsimlik giysilerine göre hayranlığımı köreltmemişim.
Yazı, kışı, ilk ve son baharı sevmişim
Beni hangisinin kendi gününde alıp götüreceğine aldırmamışım.

Ben en çok karda yalnız açan çiçeği,
Tutsak saksı bitkilerini,
Yıldızlarla çiçeklenmiş gökyüzünü,
Duygulandığında gözyaşlarına hakim olamayan bulutları,
Bahar gelince toprağa yorgan olan yemyeşil çimenleri,
Kendi içlerinde sessizlik yemini etmiş omuzları karlı, vakur sıradağları sevmişim.

Yanlış cepheli, güneş görmeyen umutsuz apartman dairelerini
Yorgun omuzların taşıdığı fakir kolları
Hayatın dile getirdiği yoksul çocukları,
Arayıp arayıp hiçbir şey bulamamış,
Umudu tükenmiş,
Bir kartpostalda gençliği solmuş,
Zamanla unutulmuş,
Hayattan kopmuş,
Günlerin zamanla kendilerinden kaçar olduğu
Çaresiz ve yaşlı adamları
Sevmişim.

Bir serçeyi ürkek tavırlarından
İsyanı içinde saklı merkebi çilekeşliğinden
Kelebekleri kısacık ömürlerine aldırmadıklarından
Yeleleri rüzgarla yarışan atları özgürlüklerini kıskandığımdan sevmişim.
Hepsinden bir parçayı, hepsi olduğu için hiç sebepsiz sevmişim.
Hiç bilmemişim
Hiç ayırt etmemişim
Öylesine sevmişim
İçtenlikle dilemişim.
Bende kalan parçalarından
Ruhumu kuşatan anılarından
Kalbimi yumuşatan ortak anlarımızdan
Kaybettiğim sonsuz benliğimi yeniden inşa etmişim.

“GİTSİN”

image
Adam and Eve(Adem ile Havva)

Bir zamanlar bir ülke varmış. O ülkeye bağlı bir vilayet, o vilayetten ve tüm dünyadan bağımsız da bir köy. Paralel ve meridyenleri bir kenara bırakır isek eğer, konum olarak zamanında çok çok eski medeniyetlerin yaşayıp, dövüşüp, yok olup, sonra küllerinden tekrar doğup; daha doğrusu geride kalan tek ve son bir Adem ile tek ve son bir Havva’nın aynı sönmüş külleri kendilerini bir parça ateşlendirmek suretiyle alevlendirerek, ortalığa küçük küçük kıvılcımlar saçmaları sonucunda, yeni bir neslin almış yürümüş olduğu bir köy doğmuş eski topraklar üzerinde yeşeren. Aynı esnalarda yani günler aylara, aylarsa yıllara bağlanmış giderken, zaman yaşamakta ama hiç yaşlanmamakta olduğu köşesinde bir başına akmış durmuş hiç ses etmeden. Kendi devinimi varmış insanlara hissettirmediği, kendi bilinci varmış insanların bir türlü çözemediği. Bağımsız ve bir parça da hasis zaman, zamanı hep kendi için biriktirmiş. Sebepsiz zenginleşmenin farkına varamayan insanoğlu da, doğmuş büyümüş ölmüş ve çürümüş her şekilde.

Zamanı kullanmayı bilmeyen ve öğrenmeyi de reddeden bu nesil ne dört mevsimden haberdar olabilmiş, ne günden, ne de geceden. Kendinden sonra gelen nesli de aynı bilinçsizlikle yetiştirmişler dilediklerince. Onun için doğar doğmaz parlayan bir büyük çember, gece olur olmaz da çıkıveren tek taraflı bir parantez, yani bir karanlık, bir de aydınlık var imiş. En korkuncu da asla yüzünü göremedikleri ama kuvvetli bir ışıkla gelenmiş. Gelmeden önce homurtularını yollarmış herkesi titretmek için. En nihayet intikamını havaya astığı nehri ters çevirerek alır ve gidermiş. Hiddetine göre oluşan hasarlar köylüyü yıldırsa da hayat kaldığı yerden devam eder, o zamanlar var olan dayanışma sayesinde herkes herkese yardım edermiş.

Evren yazar evren bozar mı bilinmez, kim yazar kim çizer o da bilinmez, bir hastalık gelmiş köyün üzerine. Hem de sınırlı sayıdaki gençlerinin bir çoğunun üzerine. Üzerine dediysem gökten ışıklarla saçılarak değil de, sudan, topraktan bir şekilde bulaşıvermiş ciltlerine. Sıtma nöbetleri geçirten bu hastalığa geçer diye isim koymayı reddetmişler önce. Köy halkı kırıldıkça ve ölümler bir bir arttıkça şifacı bir isim vermek gerek buna demiş nihayet. “Bir isim vermeli ki, tekrarlanır da çıkarsa ortaya bir daha ve belki de bizden uzakta, duyulmalı adı tüm insanlık tarihi boyunca. “Gitsin” olsun onun adı, kalmasın çok aramızda.”

Bu nazlı isim verme ritüeli maalesef ki hastalığı bertaraf edememiş acilinden. Gitsin’e gitsin dedikçe deriye nüfuz etmiş mikrop inatlaşıp yeni ve sıcak yuvasını hop diye terk etmek istemediğinden, kalmış öyle sinsice yayılarak gün geçtikçe. İhtiyar heyeti dedikleri köyün neredeyse tamamının oluşturduğu meclis, gün hesabı bilmediğinden, karanlık çöktükten sonra ancak telaş içerisinde toplanır olmuşlar sıklıkla. “Gitsin, git demekle gitmedi. Zaten az sayıdaki genç nüfusu da beraberinde götürdü giderken. Nereye götürdüğü de belli değil ya. Bir çare bulamazsak eğer köyümüz yok olup gidecek. Bize kaldı buralar, biz buruşuk derililere. Gençler hastalıktan kırılıyor tek tek. Bizler istesek de çocuk sahibi olamayacağımıza göre derhal harekete geçmeliyiz bu hastalıkla uğraşmak üzere.” Kalanlar hak verse de köyün en yaşlısının sözlerine, ellerinde derman, düşüncelerinde çare olmadığından çekildikleri köşelerinde kalıvermişler düşünceler içerisinde.

Gelelim gençlere. Gençler sınırlı sayıda ve fakat son derece kıymetli imişler köy genelinde. Kendilerinden çok şey bekleyen halkın umut kaynağı iki elli onar parmaklı iki insanın toplamı kadar olan sayıları ve Gitsin’in pençesine düşmüş kendileri gibi gergin derili yaşıtlarından kestikleri umutlarıyla bir başka yere gitmenin gerekliliği içlerini bir kurt gibi kemirmeye başlamış gün geçtikçe. Onlar da kendi meclislerini kurmuşlar bir gün gelmiş de. “Kardeş gibi büyüdük burada hep beraber ormanın içindeki köyümüzde. Hepimiz akrabayız kendi içimizde. Hiçbir sır, hiç gizem yok her biri aynı geçen karanlık ve aydınlığın içinde. Burada kalırsak eğer bizim de derimiz buruşuverecek aniden. İki büklüm olacak bedenimiz. Sesimiz kısılacak, yavaş hareket eder olacağız. Gözlerimiz görmeyecek, kulaklarımız ağır işitecek. Ben burada kalıp buruşmak, hiçbir yer göremeden ihtiyarlaşmak istemiyorum.” Grubun lideriydi bu sözleri bir çırpıda sarf eden. Atletik yapılı, uzun boylu, girdiği her yarışı kazanan, saçları uzadı mıydı tüm başını usturayla kazıtan, haşin bakışlı, ince dudaklıydı. Öfkesi bir anda gelir, geldi miydi gitmek bilmezdi. Bu hali korkuturdu bazen çevresini, çokça hayranlık uyandırsa da.

Gelelim aynı gün, aynı mecliste konuşan bir başka gencin düşüncelerine. O da ayağa kalktı ve konuşmaya başlayıverdi, az önce konuşan grup liderinin sözlerinin altında kalmamak için son derece gür bir sesle.” Gitmeli ama nereye? Gitsin dediler, öyle isim verdiler ama gidemedi kaldı durduğu yerde. Gitsek neresi var bundan öte, nehrin ötesini göremedik bir kez bile. Gidenler hep başka türlü gittiler sessizce. Ben öyle gitmek istemiyorum kokuşmuş bir beden, fersiz gözler ve fısıltısız dudaklar ile. Ama bilmek istiyorum nereye gidebiliriz en yakın neresi var ve bizi orada neler bekliyor? Ya başka yerler de hep ihtiyarlamışsa? Sahi ihtiyarlayan nedir ki? Bizlere mi mahsus ihtiyarlamak? Ağaçlar aynı ben bildim bileli. Yer gök aynı. Bulutlar, nehir hep aynı. Tek değişen biz miyiz? Bu ten nasıl olacak da ihtiyarlayacak? Bu köyün yaşlıları ben bildim bileli yaşlı. Biraz daha eğildiler o kadar, gün geçtikçe. Az yer, çok konuşur oldular sadece.”

Bir sessizlik oldu önce, sonra fısıltılar dönüştüler birer uğultu bulutuna. Isındıkça ısındı toplantı yerinin içi. Tenin rutubetinden oluşan bulutlarda biriken su damlaları tuzlu tuzlu çiselemeye başladılar gençlerin üzerine. “Yine oldu” dedi bir tanesi. “Çok fazla endişe dolu olduğumuzda birikip yağıyor üzerimize”. Saçları ıslandı gençlerin, yanaklarından aşağıya döküldü damlalar, omuzları, çıplak kolları ıslandı. Bulundukları yerde zemin topraktı. Toprağa ulaşabilen damlalar sayesinde bahar kokusu yayıldı her köşeye. Tazelik kokusu gençlerin zihnini açıverdi bir anda. Görevlerini tamamlayan bulutlar dağıldılar.

On dört hasta gençten dört tanesi sustular. Kalanlarsa susmak üzereydiler. Gıdaların paylaşımından sorumlu ihtiyarlar da suskundular. Ama onların suskunluğu çok başka türlü idi. Ölüm suskunluğundan başka bir şey. Bir tutam suçluluk duygusuyla marine edilmiş ceylan eti olarak sunulan ölü etleri suskunluk yemini sosuyla servis edilmekteydi evlere her hafta düzenli olarak. İhtiyarlardaysa ne çok iştah, ne de kesici diş kaldığından, dolayısıyla da dağıtılan etleri yiyemediklerinden, az pişen ölü etlerini yiyen gençlere bulaşıyordu hastalık. Dayanıklı olanlar hastalıktan kurtulsalar, en iyi ihtimal ishalle atlatsalar da, zayıf bünyeli, kimisi hamile olan kızlar fazla mücadele edemiyorlardı. İhtiyarlarsa zaten sınırlı sayıdaki gençlerin köyü terk etmesini önlemek amacıyla, az gören gözleriyle kendileri için son derece güç avlanma işine gitmeden, parçalara böldükleri ölü etlerinden kalan iç organları ve kafaları ormanın derinliklerinde gömerek haftalık et ihtiyaçlarını karşılamak üzere dönüyorlardı köylerine. Arada avlanmayı seven gençler kendilerine yetecek kadarını getiriyorlardı beraberlerinde. Gençler, ihtiyarların yaptıkların bihaber, ihtiyarlarsa ortak suçluluk duygusuyla hareket ediyorlardır kendi içlerinde.

image
Fat Mouse(Şişman Fare)

Tüm bu yaşananlardan habersiz, sağlıklı gençlerden bir kısmı kesin kararlarını verdiler bir gün gitmek üzere. Öncü grup önden gidecek, eğer düzgün bir yeni yaşam alanı bulabilirlerse geri dönüp haber vereceklerdi geride kalanlara. Amaçları hastalığın olmadığı, kaynakların çok, evlenemeyenler için de uygun eş adaylarının olduğu yeni yerler keşfetmek idi. Aralarından bir kısmı da gitmek istiyor ama sadece gitmek istiyorlardı. Bir amaçları yoktu. Herkes gitmek istediği için gitmek istiyorlardı ya da geride kalan olmak istemiyorlardı. Bu kararlarını bildirmek üzere karanlık çökünce toplanan mecliste, şifacının çevresinde toparlandılar sessizce. “Gitmek istiyoruz. Keşfetmek istiyoruz yeni yerler, yeni yüzler. Başka nehirler, daha ulu ağaçlar, çok çeşitli kuşlar keşfetmek istiyoruz gönlümüzce. Nehrin sona erdiğinde ne olduğunu, dağların arkasındaki gücü görmek istiyoruz kendi gözlerimizle. Sizin gibi olmadan, derimiz buruşmadan, avurtlarımız çökmeden, kadınları dölleyebilecekken, bu en korkusuz zamanlarımızda korkusuzca meydan okumak istiyoruz buradayken göremediğimiz her şeye. Susmak, kurumak, yok olmak istemiyoruz Gitsin’in eline düşmüş diğer gençler gibi.” dedi aynı lider genç.

İhtiyarların zaten buruşuk olan yüzleri bilgece olmaktan çok uzak bir ifadeyle daha da buruştu ister istemez. Birkaç tanesinin acıyla büzüldü dudakları. “Ama.. ama dışarısı, uzaklar çok uzak ve acımasız. Burada korunarak yaşıyorsunuz. Ne arıyorsunuz daha başka? Macera mı? Ormana gidiyorsunuz yeterince. Yetmiyor mu sizlere? Suyumuz, yemeğimiz var, giyeceklerimiz var yeterince. “Gitsin”se eğer bu korkunuzun, telaşınızın sebebi, o da elbet gider günü geldiğinde. Biraz zaman gerek, zamana zaman gerek. Acımasızlık denizinde boğulacaksınız oğullar, kızlar. Binlercesi, milyonlarcası gibi birer kum tanesine dönüşeceksiniz kumsala varamazsanız, denizin dibinde. Bizler şimdi ihtiyarladık, zamanında sizler gibiydik. Tarifsiz heyecanlarımız, coşkun akan yüreklerimiz vardı. Severdik, isterdik, alamazsak hiddet bürürdü gözlerimizi. Şimdiyse o coşku dolu günlerden kalan çok az his kaldı bize. Bir tanesi özlem, öteki de sevdiklerini kaybetme korkusu. Özlem duygumuz sayesinde her daim canlı kalıyor geçmişimiz, anılarımızla yaşıyoruz kendi başımıza kaldığımızda. Geçmiş dün gibi yastığa başımızı koyduğumuzda. Ama bir diğer his var ki o biraz korkuyla karışık. Onun adı kaybetme korkusu, sevdiklerini kaybetme korkusu. İhtiyar ihtiyarın dilinden anlar ama onu sevmez. Birbirine çok bakıp da benzeyen çiftler gibi, bizler de birbirimize bakmaktan benzedik birbirimize. Daha çok kırıştık, buruştuk, çizgilerimiz belirginleşti gün geçtikçe. Oysa ki gençlerimizde hayat var, umut var, gelecek var. Terk edip giderlerse eğer, kalacağız tek başımıza yaşlılığımızın ortasında. Kim bakar bize? Kuşların ferah cıvıltıları arasında ne güzel yaşayıp gidiyorduk kendi aramızda, ölüm bizi ayırana dek, güvenlik içinde. Tek düşman kendimizdik kendimize ya da birbirimize.” dedi Şifacı.

Bir kız söz aldı bu defa. Aralarında en az konuşmayı seven ve gerekmedikçe de konuşmayan, rengarenk bantlarla saçını at kuyruğu yapmayı seven, sevecen gülüşlü genç kızdı o. “Deniz, zaman ve ölüm ne demek?” diye sordu merakla az evvelki konuşmanın içindeki cümlelerde geçen. Bulutlanma sırası ihtiyarlardan tarafa geçti. Birkaç damla akmaya başlamıştı bile usul usul, kaygan zeminli, çıplak başlarından aşağıya doğru. Şifacı damlaları kovuşturduktan sonra, düşünceli bir şekilde söz aldı. “Deniz, nehirlerin sonunda boşaldığı büyük bir havuzdur. Suyu tuzludur. Sakindir tabiatı. Türlü türlü canlı yaşar derinliklerinde. Mavidir rengi, güneş ışınları üzerinde dans ettikçe. Kıyısına vurur dalgalar. Zaman için sonsuzluktur derler. Bazen bir insan ömrüyle açıklanır. Bazen yaptığın işin süresiyle. Bazen kendini mutlu hissettiğin kadar. Herkesin zaman kavramı kendine göredir. Kısadır ya da sonsuzdur. Ele avuca gelmez, asidir de. Bir parmak bal çalar, sonra da uçar gider, kanatsız ve gölgesizdir de. Ölümse insanoğlu için bu dünyadaki sonudur. Herkes doğar, büyür ve ölür. Ölüm sondur, bazen de başlangıç. Bazen taze ve tatlı, bazen de hiç tahmin edemeyeceğimiz kadar zor bir başlangıç.”

“Biz bunları görmek, hissetmek, yaşamak için gitmek istiyoruz. Gideceğiz de. Engelleyemezsiniz bizi bu sıkıcı köyde yaşamak üzere. Yarından tezi yok düşeceğiz yollara, yaşayacağız kaderimizi, göreceğiz günümüzü. Güvenlik ihtiyarlara göre.” Konuşan elbette ki aynı grup lideridir.

Bu arada endişe yüklü bulutlarda biriken yağmurlar bardaktan boşanırcasına yağmaya başlamıştır ihtiyarların üzerine üzerine. Toplantı odasında bir telaş, ender görülen bir panik vardır. Bulutları bıraksan olduğu gibi bırakacaklardır kendilerini. Toplantı odasında ufak çapta bir göl oluşmuştur. Dışarıdan, hasta gençlerin bakıldığı yerden bir çığlık sesi geldiğinde, gençler var güçleriyle, ihtiyarlar ayaklarındaki güç el verdikçe koşar adım ilerlerler kuzey yönünde. Şifacının tek oğlu, Gitsin’in ellerine teslim olmuş, son nefesini vermiştir yattığı yerde. Çığlıklar yükselir. Şifacının karısıdır acıyla bağıran. “Oğlumun etini de yedirecek misin onlara? Söyle!” İhtiyarlardan birkaçı kadını teskin etmeye, susturmaya çalışırlar ama nafile. Canı yanan kadın, kıpkırmızı olmuş suratıyla haykırmaktadır. “Oğlumu yakacağım kendi ellerimle hazırlayacağım ateşin içinde. Parçalanmasına izin vermeyeceğim sizin balta darbelerinizle.” Kızlar arasında akşam yedikleri etin tanıyıp bildikleri insanların eti olduğunu öğrenenler iki büklüm olmuş, içlerinde ne var ne yoksa kusarak çıkartanlar bile olmuştur. “Kendi çocuklarımızı yedik. Kendi arkadaşlarımızı, dostlarımızı, akrabalarımızı yedik ve yedirdik kalleşçe. Biz ne yaptık böyle?”

Yaşlı kadınsa sabaha kadar uyumamış, oğlunun başında nöbet tutmuştur. O da sabah olur olmaz ilk iş kendi elleriyle topladığı çalı çırpıyla büyük bir ateş yakmıştır. En güzel ve temiz kıyafetlerini giydirip, ağzını bağlamış olduğu oğlunu kendi elleriyle taşır kucağında. Yardım isteklerini kabul etmez çevresindekilerin. Görenler şaşkınlık ve üzüntüyle bakarlar yaşlı kadının haline. Bir damlacık boyu, zayıf kollarıyla taşımaktadır dünyadaki bir tek oğlunu sessizlik içinde. Ve öyle de atar ateşin içine. Yükselen alevlere, yanık et kokusu eşlik eder bir süre. Önce saçları ve üzerindeki kıyafetleri tutuşan oğlundan geriye kalan külleri soğuduktan sonra cam bir kavanoza koyar. Çok az bir kısmını da boynundaki kutu şeklindeki kolyenin içine koyup, sımsıkı kapatır. Tüm yaşananları izleyen gençler önceden hazırlamış oldukları eşyalarını topladıkları gibi hüzün içerisinde terk ederler köylerini. Konuşmaktansa unutmanın daha iyi olacağını düşünerek, hiç dile dökmedikleri sessizlik yeminini de taşımaktadırlar beraberlerinde istemeyerek.

NOT: Gitsin, ikinci romanımdaki hikayeye paralel olarak aktarılan masallardan bir tanesiydi. Belki romanda hiç kullanmam, belki yenisini ya da daha iyisini yazarım, kim bilir..

ÇİZER: PAWEL KUCZYNSKI

PRENSES KAGUYA MASALI/ THE TALE OF THE PRINCESS KAGUYA

image

“Ay’dan gelen ay’a gider.”

“Dön dön durma dön
Dön haydi koca zaman
Dön de kalbim de dönsün yerine
Kuşlar, böcekler, hayvanlar
Otlar, ağaçlar, çiçekler
Nasıl hissedeceğimi öğretin bana
Çalınırsa kulağıma beni özlediğin
Dönerim hemen sana.”

Tam iki saat on yedi dakikalık bir film “Prenses Kaguya Masalı”. Çok uzatmış artık yönetmen dediğiniz anlar olabilir elbette ama tek bir şey düşünün diyebilirim sadece. Bu film yönetmenin yirmi beş uzun yıldan sonra ikinci çok ses getiren enn uzun metraj filmi olup, bu zaman zarfında kendisi başka işlerle uğraşmış olsa da; önünüzde her bir karesi özenle çalışılmış bir resim ve peyzaj harikası var. Her karesi özenli bu animasyonun yönetmenin özverili ve sanata adadığı kareleri yaratırkenki içtenliğine paralel olarak, içinize sindirerek seyrettiğiniz takdirde harcanan emek karşısında çaresiz kalacağınızı tahmin ediyorum. Müthiş bir sadelik içerisinde suluboya ile çalışılan karakterlerin arka fonunda gözalıcı bir doğa var. Hiç kış gelmeyen Japonya’ya yağmurlar yağıyor, sonra bahar geliyor tüm gözalıcılığıyla. Kiraz çiçekleri kaplıyor ortalığı. Melankolik havayı ister istemez değiştiriyor bu pastoral güzellik. Ve sadece görsellik değil, aynı zamanda duru bir içtenlik var konunun işlenişinde. Adı üzerinde bir masal uyarlaması Prenses Kaguya. Ormanın derinliklerinde bambu keserek geçimini sağlayan ihtiyar köylü daha film başlar başlamaz buluyor ışıklar içerisinde doğan küçük prensesi bir bambunun içinde üzerinde kimonosuyla. Avucunun içini zar zor kaplayan, gerinirken tatlı tatlı şişinen miniğin önce karşısında eğiliyor şaşkınlıkla ve saygıyla; sonra da kendisi gibi ihtiyar eşine götürüyor telaş içerisinde. Paylaşamıyorlar kendi aralarında bu tatlılığı. Bereket çok çabuk büyüyor Minik, öyle ki kadın eline alır almaz gürbüz bir bebeğe dönüşüveriyor, Minik Prenses. Ve ne kendileri ne de komşu evlerdeki çocuklar gözlerine inanmakta güçlük çekiyorlar her an büyüyen bebeğin gelişimini izlerken. Boy atıp, tombul toraman, koca kafalı bir velet oluyor, sevinç çığlıkları atan. İlk adımlarını atıyor, düşe kalka. Hiç çocuklu bu yaşlı çift torun bakacak yaşlarında kendilerine bir armağanmışçasına gönderilen ufaklığı tüm kalpleriyle benimseyip, seviyorlar. Mutlu bir çocukluk ve hissetmeden geçirdiği ergenliğiyle en nihayet neşeli bir genç kıza dönüşüyor Prenses. Ormanın içinde akranlarıyla ve tüm hayatı boyunca seveceği Ağabey Sutemaru’suyla neşe içinde yaşarken baba bildiği yaşlı ormancının onu, bir prenses olarak layık olduğu hayatı yaşatmak üzere ormanda bulduğu altınlarla şehirde yaptırttığı konakta, seçkin bir hayat yaşatma itkisiyle götürdükten sonraki hayatı ise ruhsal olarak bir çöküntü ve hayal kırıklığı yaşatıyor ona ve dolayısıyla çevresine. Genç kızlıktan, bir küçük kadınlığa geçiş süreci son derece sancılı oluyor. Kimonolar, ipek kumaşlar, özel dersler ve cımbızın acımasızlığıyla tanışıyor ve tüm bunlar onu, bir zamanlar ait olduğu doğa, gülüşler ve neşeden uzaklaştırıp, insanlardan uzak ve mesafeli bir hayatın kollarına atıyor. Her geçen gün daha az kahkaha atıyor prenses. En nihayet eski mutlu çocukluk günlerinin geçtiği ormana kaçtığındaysa, geçmişin aynı naiflikle onu beklemediğini görüyor, hiçbir şey eskisi gibi kalmıyor, zaman değil, insanlar ve insan manzaraları değişiyor. Başlarda ciddiye almayıp, şakaya vurarak kaçtığı her şeyin bundan sonraki hayatının bir parçası olduğunu anladığı an, makus talihini kabulleniyor çaresizce. Perdelerin arkasına saklanıyor güzelliğiyle ilgili rivayetler alıp yürüdükçe. Çok düşünüp, az konuşuyor, kahkahaları soluyor. Bir duvar örüyor kendisine, adına asalet denen. Talipleri oluyor bir sürü. Prenses imkansızı istiyor her birinden. Taliplerse akıl baştan gittiğinden imkansızı kovalıyor ya da çamura yatıyorlar hiç yüzünü göremedikleri prensesi elde etmek için. Her geçen gün daha az kahkaha atıyor prenses. Bir talibi onun yüzünden ölüyor. Mikado onu kaçırıp götürmek istediğinde ise Ay’dan onu alıp götürmeleri için yalvarıyor ve dileği kabul oluyor. Başka hiçbir filmde göremeyeceğiniz kadar şenlikli bir ölüm alayı geliyor Prenses’i götürmeye. Babasının onu göndermemek için hazır ettiği okçuların havaya yükselen okları birer çiçeğe dönüşüyor ve herkes derin bir uykuya dalıyor. Bir çeşit baygınlık geçiriyorlar. Anne babası gitmemesi için paralanıyor. Fakat gidişi önlemeleri mümkün olmuyor yani kaderin önüne geçemiyorlar bir yerde. Prensesse pelerini giydikten sonra geçmişini unutacağını bildiğinden son kez anne babasına koşuyor ve sarılıyor onlara. Bizi de yanında götür diyen anne babanın kızlarını bu dünyada mutlu edememekten ötürü oluşan pişmanlıkları su yüzüne çıkıyor. Prensesse kendisini bu noktaya getiren şeyin bilincine daha önceden varıyor. Hayatımın bu noktaya geleceğini tahmin etmemiştim derken  mutsuzluğunu ve mutsuzluğundan ötürü sefil ettiğim dediği hayatların sorumluluğunu taşıyor. Kaçıp sığınabileceği köyü, sadece hayallerinde canlı ve başka çıkış yolu bulamıyor kendisi için. Ölümü gelip onu alması için  çağıran Prenses’in bu çağrısını onun intiharı olarak da yorumlayabiliriz. Beklentileri gerçekleşmeyen, şehir hayatında mutluluğu bulamayan, başka da çıkar yol bulamayan Prenses, sahte olarak nitelendirdiği hayattan/hayatından kurtulmak istiyor bir an önce, elindekilerin kıymetini bilmeden. Fakat tüm hüznüne ve onca pisliğine rağmen bildiği bu dünya ona tatlı geliyor giderayak, tıpkı kıymetini ancak kaybettiğimizde anladıklarımız gibi. Ama daha önce randevulaştıklarından, vakti saati gelir gelmez apansız geliyor ekibiyle birlikte bulutların üzerinde düğün alayını çağrıştırır gibi ve unutturuyor her şeyi Prenses’e, beraberinde getirdiği pelerin sayesinde. Prenses susuyor, hafızası gidince. Ölüm de hiç konuşmamıştı geldiğinden beri. Elinin tek hareketiyle engelleri kaldırmakla meşguldü sadece. Aracılar kullanmıştı iletişim ve bir parça teselli için ve her hareketi katiyet içermekteydi.

Prenses son bir kez dünyaya bakıyor, Ay’a doğru ilerlerken yüzünden ne düşündüğü tam olarak belli olmadan. Belli belirsiz bir unutuşa dönüşüyor geçmişi. Hep yarım kalacak bir söz sanki hayat yaşarken; gereksiz uzunlukta ve sıkıcılıkta manalar yüklediğimiz ve hep çok şeyler bekleyip, farklı lisanlarda konuşup anlamakta güçlük çektiğimiz.

image

image

image

image

Kısaca hayatın anlamını ya da anlamsızlığını, mutluluk arayışını, sadakatin önemini, toz pembe hayallerin bir gün gelip sona erdiğini, vakitli-vakitsiz ölümü, son nefeste bile bilinmezliğin ürküntüsünden yaşama sarılmanın aczini, geride kalmanın nahoşluğunu, her şeyin değiştiğini, geliştiğini, hayatta mutlu olmanın ne demek olduğunu asla tam olarak bilemeyeceğimizi, sevdiklerimizin bizi bırakmak istemeyişini ve geride bizden “sadece” verebildiğimiz kadar sevgimizin kalacağını anlatan; hem gözlere, hem de doymak bilmez arayış içindeki dünyevi ruhlara hitap eden ve tüm bunları dünya saatlerine sığdırılmış hayatında, bilinci açık, zeki ama yine de her fani gibi cevapları kovalayan bir genç kızın sancılı büyüme ve olgunlaşma hikayesi çerçevesinde anlatan çok duygusal, çok naif, çok şey anlatan ve anlatırken anlattığı hiçbir şeyi birbirine karıştırmayan ve herşeyden önce hayat ve onun bir parçası olan ölüm üzerine birçok şey söyleyen bir büyük “Usta”dan olgunluk döneminde gelen umarım ki son olmayacak bir başyapıttır “Prenses Kaguya Masalı”. İzlediğim en özel final, en muhteşem soundtrack’a sahiptir. Ve maalesef Oscar’ların en anlamsız kaybedeni olmuştur kendisi. Bir bilgenin aklından, kaleminden, rafine ruhundan çıkmış olgunluk dönemi işidir. Seksen yaşına basmış bu çok özel insan, umarım filmografisine bu derece başarılı birkaç film daha sığdırabilir. Umarım Japonlar bir sürü güzel animasyonlar yaparlar ve bizler de izleriz. Kendi adıma bu senenin en iyilerinden. Belki de en iyisi.

“Kuşlar, böcekler, hayvanlar
Otlar, ağaçlar, çiçekler
Meyveni ver ve öl
Doğ, büyü, öl
Yine de rüzgar esecek, yağmur yağacak
Sudolabı dönecek
Hayatlar gelip geçecek.”

image
Hayao Miyazaki(sol başta), Isao Takahata (sağ başta).

ASABİYİM BEN/WILD TALES/RELATOS SALVAJES

image

Birbirinden bağımsız altı farklı hikayenin dolayısıyla bir tam filmin, sanki aynı hikayeyi devam ettiriyormuşçasına çekilip peliküle aktarıldığı bir toplam film “Vahşi Hikayeler”. Aynı zamanda Arjantin’in 2015 Oscar adayıydı. Yapımcı koltuğundaki isimse bir hayli tanıdık. Pedro Almodovar. Hiçbir oyuncu bir önceki ya da sonraki hikayede yer almıyor. Kimse bir diğerinin hayatından teğet geçmiyor. Herkes kendi bölüm yazgısını yaşıyor. Temalar bir olduğundan, konular ve konseptler çok farklı olsa da bütünlük hiç bozulmuyor. Karakterler sıkıştıkları ortamlardan haykırıyorlar. Bu bir düğün salonu olabileceği gibi, bazen bir arabanın içi, bir restoranın mutfağı yahut geniş bir malikane de olabiliyor. Farklı nedenler yüzünden, bazen dışsal figürler, bazen en yakın bildikleri tarafından, bazen de sistem tarafından aşırı derecede stres yüklenen insanların olaylar karşısında anlık ya da yıllar süren öfke dolu birikimlerinin nihai bir intikam planına dönüşmesi sayesinde; ama her bölümde izleyiciye hayatı boyunca muhakkak bir ya da daha çok kez karşılaştığı benzer sıkıntılı durumları çağrıştırıyor olduğundan bol bol empati kurma fırsatı tanıyarak anlatıyor derdini. Jenerikten önceki ilk hikayede uzun, ince bir adam yaşamı boyunca uyuz olduğu her kim varsa-buna anne babası da dahil- bir uçağın içinde topluyor, kendisi ise pilot kabinine geçerek incelikli planını uyguluyor son aşamada, hayatından mutsuz bir aşçı kadın fırsatını bulduğunda birikmiş öfkesini saçıyor ikinci bölümde, üçüncü hikaye kimin perspektifinden baktığınızla açıklanabilinir ve farklı yorumlara gebe “bence”, dördüncü hikayede bir mühendis önceden iş için patlattığı dinamitleri bu sefer bağımsız iradesiyle ama bağımlı olduğu ve hiç durmadan kendisine ceza kesen bir sistemi bireysel olarak yok etmek üzere patlatıyor uzaktan, beşinci hikayede empati kuracağınız kişi belli ve o, etrafı ahmaklarla ama en çok da bir avuç fırsatçıyla çepeçevre sarılmış bir baba, altıncı hikaye ise aşktan beslenen nefretin genç bir çiftin düğününde nasıl da su yüzüne çıktığına şahit olarak yazıyor bizi ve nefretten daha güçlü bir duygunun varlığı en nihayet filmin tamamını sonlandırıyor.

Yazar kişisi bu pek beğendiği, yer yer sempatik bile bulduğu ve ne zaman ki bir tarafa daha çok empati besler iken kendini bulsa bir diğer tarafı gücendireceği düşüncesiyle henüz çok az kısmını kullanmayı başarabildiği beyninin tüm loblarını, sinir ve sinir uçlarının yanında iş duygulara geldiğinde bağımsız hareket etmeyi seven ve öyle de hareket eden yani kısaca atmayı pek seven kızıl organını da katarak başlıyor bu altı farklı hikayeyi hiçbir bağımlı ya da bağımsız yazardan etkilenmeden yazmaya. Bu filmi neden sevdiği soruluyor kendisine. Neden mi(bu fiille başlayan cümlelerin çokluğunu düşünüp, bir ah çekiyor derinden). Çünkü kendisi de bunu tam olarak açıklayamıyor ama sanıyor ki bu kendine münhasır film kendi içinde de var olan ama hep bastırmaya çalıştığı ve toplum içerisinde sosyalleşme sürecinde açığa çıktığında pek de hoş karşılanmayacak duyguları da ayağa kaldırmış olabileceğinden belki de, hiçbir etki altında kalmaksızın yazmak istiyor kendince. Ve başlıyor altıdan geriye saymaya altı, beş, dört, üç, iki…

1.

“Ana babama en ufak bir saygı duymak zorunda değilim, onlar en ufak bir saygıyı hak etmiyorlar. Bana karşı iki suç işlediler, iki ağır suç, beni yaptılar ve bana baskı yaptılar, beni bana sormadan yaptılar ve beni yapıp dünyaya fırlattıktan sonra bana baskı yaptılar, beni yapma suçunu ve baskı altına alma suçunu işlediler. Ve beni ana babanın yapacağı en büyük dikkatsizlikle karanlık çocukluk deliğine ittiler.” ESKİ USTALAR/THOMAS BERNHARD

Hiç haz etmediğiniz insanların bir daha hiçbir şekilde karşınıza çıkmamaları adına yok olduklarını düşündüğünüzde, o aynı ama tatlı orgazmı kaç kere yaşamışsınızdır kim bilir! Yok ben öyle şeyler düşünmem, sevgi kazansın diyorsunuz öyle mi? O zaman hayatınızın bir sonraki sayfasına geçmemişsiniz henüz kanaatimce ya da öyle bir sayfası yok sizin hayatınızın. Ne mutlu size. Olsa bile ya umurunuzda değil, ya azıcık safsınız yahut erdiniz ya da ermek üzeresiniz, an meselesi(ah o gülme gelmese). Sistemle de pek bir barışıksınız hani, öyle mi? Aferin size. Size dokunan yılan da yok. Hiç olmadı da. Sınıfın parlak çocuğuydunuz. Siz yaşlarda ya da sizden yaşça büyük, fiziksel olarak güçlü hiçbir çocuğun alaylarına, tacizlerine maruz kalmadınız. Anne babanızla kusursuz bir iletişiminiz vardı ve bu kusursuzluk, öğretmenlerinizle olan ilişkilerinize de yansıdı. Harika. Gelişme çağınızda hiçbir fiziksel kompleksiniz yoktu, zaman geçti geliştiniz ve karşı cinsle de gelişmiş ilişkiler kurabildiniz kolaylıkla. Başarılarla dolu öğrenim hayatınızı daha da başarılı iş hayatınız takip etti, elinizi nereye atsanız övgüler sizinle beraber yürüdü. Hiç aldatılmadınız, hiç yenilmediniz, hiç düşmediniz, hiç hayal kırıklıklarınız olmadı, hiç.. hiç.. O zaman bu yazının devamını okumayın çünkü anlamayabilirsiniz, çünkü siz bay ya da bayan kusursuzsunuz. Nereden bileceksiniz intikamın soğuk yenen bir yemek olduğunu? Nereden bileceksiniz bir çıkış yolu bulamadığınızda bir uçak dolusu nefret ettiğiniz insanla, sizi bu dünyaya fırlatıp atan ana babanızın evinin bahçesine dalarak, kendiniz dahil herkesi yok etmenin dayanılmaz cazibesini! Son derece naif bir tarafı var bu fikrin ayrıca. Meselenin menşeine iniyorsunuz böylelikle. Bir parça Freudyen bir tavır var burada yani uçaktaki psikiyatrın dediği üzere kendini ve kendini meydana getiren birincil elemanları da ortadan kaldırarak seni oluşturan ve bugünlere getiren tüm kozmik çarpışmalar da bertaraf oluyor böyle yaptığınız takdirde(size kan kusturan her kim varsa bir uçakta toparlayıp, yere çakılın demiyorum ayrıca). Günümüz Türkiyesinde işlenen kadın cinayetlerine baktığımızda, bir sürü kıskanç adam kalitesiz kafalarınca işledikleri cinayetlerde son derece bencilce düşündüklerinden, nasıl olsa yatar çıkarım mantığıyla kendilerine dokunmuyorlar bile. Bu çok adice ve cinnetle alakası yok. Bu sadece bencillik, ucuzundan intikam hikayeleri bunlar kendi sefil hayatlarını ileriki mapus günlerinde anlattıkça renklendirecek olan.

image

2.

Yıllar yıllar sonra uğruna şehir değiştirdiğin, babanın ölümüne sebebiyet verip, cenazeden iki hafta sonra dul annene asılmış olan adam yağmurlu bir akşam vakti garsonluk yaptığın restorana geliyor. Beklediğin karşılaşma biraz ani olmadı mı? Tüm intikam planlarını gerçekleştirmek içinse can atan bir kadın var samimi mahalle havasıyla anımsadığı cezaevi günlüklerinden bir Lewis Carol kitabı çıkartabilecek olan. Senin yerine her şeyi o yapıyor, kasap gibi saplıyor elindeki kasap bıçağını adamın böbreklerine. İşler kimsenin istediği gibi gitmiyor sanırım yeryüzünde. Dünyanın en çılgın kadınıyla çalışıyor olabilirsin ve onun da son derece karanlık bir mazisi olabilir. Nereden bileceksin? Olsun ama; sen vicdan filan yaparken o çok daha hevesli intikamını üstlenmeye. Adamın oğlunun öleceği düşüncesi rahatsız etmiyor onu. Armut dibine düşecek diyor ve adamın tüm aile ağacını silmek kesin çözüm onun gözünde. Acımasız bir Freud var sanki bu tombul aşçı kadının beyninde soyağacından beslenen. Fare zehrinin son kullanım tarihiyle ilgili yaptığı esprisiyle kara mizahın zirvelerinde geziniyor iki gözlü gotik mutfakta. En ince sistem eleştirisi de bu bölümde, dördüncü bölümde olduğunu düşünenler olabileceğinin aksine. Dünyayı yönetenler piç kurusu derken, sessiz yığınlara da atıfta bulunmaktan çekinmiyor. Bir kötüyü ortadan kaldırmanın dünyayı güzelleştireceğini savunuyor. Bunu insanlık için bir şey yapmak olarak görüyor. Bir sürü soru bırakıyor bu bölüm kafalarda: Kötülerden ebeveyn olur mu, olsa da bu dünyadaki cezasını evlatları mı çeker? Bir adam ya da bir kadın yaptıkları kötülükler yüzünden mazur görülmeli midir sırf bu dünyaya bir çocuk getirdi diye? Politika denen şeyi temsil etmek, savunmak üzere geçmişi bir parça karanlık, toplum için değil kendi yüksek beklentisi için bu tip bir göreve talip olmuş, üst gelir grubuna dahil, kibirli ve alaycı bir adamın seçilebilme ihtimali ve adaylık cüreti dünyada da işlerin benzer şekilde yürüdüğünü mü göstermektedir acaba? Ve son olarak aşçı kadın aradığı huzuru, mutluluğu, güven ortamını ve konken partilerini bulabilecek midir acaba demir parmaklıkların gerisinde tekrar?

image

3.

Geldik en bomba bölüme. Bir aşk cinayeti olarak tahminde bulunuyor Şerif bölüm sonunda. Nefretten her zaman aşk doğmasa da, aşk süsüne bürünmüş özünde kin, nefret ve intikam hislerinin yol açtığı bir cinayet bu nedenle kayıtlara geçebiliyor enteresan bir şekilde. Nitekim cd’de çalan “Lady Lady Lady” şarkısı sayesinde arabanın içinde yaşanan can pazarı, tüm o itiş kakışlar sanki bir aşk dansını anımsatıyor. Benim bile küçük dilimi yutmama neden olabilecek bölüm bu işte. Bir adamın, hiç tanımadığı bir adama neler yapabileceğini görüyoruz. Ölene dek hırslarını alamıyorlar ve birbirlerinin kollarında ölüyorlar istemeyerek de olsa. İki taraf da ayrı ayrı kaşıyor ve kaşınıyor fütursuzca. Diğer bölümlerde kolaylıkla seçerken özdeşleştiğimiz tarafı, bu bölümde kim kimi kışkırtıyor önce, kim haklı, kim haksız muğlak bir yerde. Audi’li zengin burjuva(piç olarak tasvir edenler olabilir, şehirli züppe de, başlarda öyleydi evet) mi, kaba saba, ilkel ve köylü kamyonetli adam mı? Kişisel duygular işin içine girdiğinde ise bir adamın arabasının üzerine çıkıp sırasıyla büyük ve küçük abdestini kolaylıkla yapabilmesine pek akıl sır erdiremiyor insan. Kurşun ve ses geçirmez camları kıramayan adamın hırsından, sanki on gün durmuş durmuş da bir anda yapacağı gelmiş gibi içinde biriktirdiklerini verimli bir şekilde arabanın ön camına bırakıvermesini ve bir parça mahremiyet isteyen bu edimin aracısı uzuvlarını göstere göstere yapmasını akıl karı bulmak da mümkün gözükmüyor.

image

image

4.

Dinamitler döşediğiniz binaları bir çırpıda yıkabilecek bir mühendis ve istikrarlı bir çalışan iken devletin beslensinler diye göz yumduğu çekici firmalarında çalışan kraldan çok kralcı memurlar, bürokratik engeller ve haksızlıklarla baş edemeyip gözaltına alınıp serbest bırakılan, önce işinden sonra eşinden ve çocuğundan olup, bankamatikten özenle çektiği pezoları vergi ve masrafları için bu kurumlara yatırmaktan azar azar çıldırıp, mavi chevrolet’inin bagajına koyduğu dinamitleri insan hayatına zarar vermeden patlatan ve bu sefer bileğinin hakkıyla hapse düşen bir adamın hikayesi anlatılmakta. Sıkıcı bir hayatı olan, sıkıcı şeyler giyinen, sevimsiz de bir freebag takan adam kendi gibi mağdur olmuş halkın desteğini arkasına alıyor ve kahraman ilan ediliyor. Sosyal medyadaki lakabı ise “dinamit” oluyor. Destek mesajları alıyor salıverilmesi için. Çünkü kendi gibi bir sürü canı yanmış, mağdur insanın yapmak istediğini yapıyor nihayetinde.

image

5.

Oğlunuz sorumsuzca davrandı. Alkol akarak çıktığı bardan eve dönerken hamile bir kadını ezdi ve ölümüne sebebiyet verdi. Ölü sayısı bir değil, iki. Basın gözü yaşlı eşi buldu ve halk adalet istiyor, kameralarsa evinizin kapısında. Buna neden olansa iki gözü iki çeşme yeni yirmilerindeki tek evladınız. Hapse girdiği takdirde yaşayacakları gözünüzün önüne geliyor. Kendisi pekala da üstlenebilir bu suçu  ama on beş yıllık emektar bahçıvanına önereceği yüklü meblağ ile kestirme yoldan hem kendisinin, hem oğlunun, hem de ödeyeceği miktar itibariyle bahçıvanının hayatı kurtuluvereceğini düşünüyor tüm samimiyetiyle. Öte yandan fırsatçı bir avukat ve kurnaz bir savcı var onu soyup soğana çevirmek derdinde olan. Sadede gelirsek sonuç tam bir felaket oluyor. Öfkeli ve mağdur eşin çekiç darbelerinin suçlu ilan edilen bahçıvanın defalarca başına inmesiyle son buluyor bu bölüm. Bir ayıbı, bir başka ayıp örtmüyor. Sonuç üç ölü ya da iki ölü bir ağır yaralı kafaya alınan çekiç darbeleri sayesinde.

image

6.

Ve geldik en eğlenceli kısma. Coşkulu bir kalabalık -anneler, babalar, yakın arkadaşlar, tüm akrabalar- ondan da coşkun gelin ve damadımızı karşılıyor çok masraf yapıldığı belli olan bir otelin düğün salonunda. Müzik, mutluluk, dans, şampanya, az sonra kesilecek düğün pastası ve bu özel güne eşlik eden çok özel insanlar. İşler bir yerde bozuluyor, sonra ise bir başka yerde çığrından çıkıyor. İşler bozuluyor çünkü etine dolgun gelin kızımız insanlık için küçük ama kendi düğününü mahvetmek için büyük bir keşifte bulunuyor. Damat bey ilişkisi olduğu iş arkadaşını da düğüne çağırmış ve tüm masa bundan haberdar. Sonrasında bu peri kızının içinden bir yerlerden sürprizlerle ve ağzına kadar intikamla dolu bir cadı çıkıveriyor. Sayılı dakikalarda elinden geleni ardına koymuyor. Başlarda iyi ilişkiler içerisindeki aileler birbirine giriyor. Gelin kaynana saç saça baş başa giriyor. Saçlar başlar dağılıyor. Makyajlar akıyor. Davetliler ortada kurtaracak bir şey kalmadığını düşünüp, şaşkın şaşkın bakmakla yetiniyorlar bu çılgınlığa. Damat gelini aşçıyla yakalıyor. Damat kusuyor. Damat bebek gibi ağlıyor. Gelin çıldırmış gibi dans ediyor. Kaza oluyor. Doktor geliyor. İlkyardım yapılıyor yaralananlara. Ortalık savaş alanına dönüyor. Bunca felaket bir son bulsun, herkes kendi yoluna gitsin derken, gelin ve damat son bir çılgınlık yapıyorlar ve geceyi öyle noktalıyorlar. Konuklar salondan sessizce ayrılırken, gelin ve damat bir ömre sığmayacak kavgalarını birkaç saate sığdırmış olup, davetlilere yıllarca konuş konuş bitiremeyecekleri bir düğün armağan etmiş oluyorlar ve sorunlarını evlerine taşımadan uluorta çözmüş oluyorlar.

image

image

TARSUS, ÜÇÜNCÜ VE SON BÖLÜM(DÜNYA KADINLAR GÜNÜMÜZ KUTLU OLSUN)

KİMMİŞ BU ARZU TEKELİ?:

20150302_144117

Özkısmet Sürücü Kursu’nda olduğunu öğrendiğim kadını görmeye gidiyorum. Arzu Tekeli. İsminin çağrışımları bir yana Emine Hoca’nın, kendisinin geleneksel bir kadın olduğuna dair betimlemeleri karşısında bocalıyorum düşündükçe yol boyunca. Ne ile karşılaşacağım konusunda ise daha bir meraklanıyorum. Tariflere göre sürücü kursunda aynı zamanda direksiyon dersi veren, eli ayağı her yere yetişen geleneksel kıyafetler içerisinde bir kadın bahsi geçen. Yüksekçe bir tahta oturmuş Hürrem beliriyor gözümün önünde. Hükümet gibi kadın dediklerinden. Tarif edilen bankanın hemen yanındaki ara sokaktan içeriye sapıyor ve bir sürü adamın oturduğu tabureleri geçip sürücü kursunun kapısından içeriye giriyorum. Büyükçe bir bahçe var karşımda, iki tarafı kah avlusundan girebileceğiniz, yahut merdivenlerle dershaneliklerine çıkacağınız bir üst katı olan binalarca çevrelenmiş olan. Kibar bir bey karşılıyor beni. Arzu Tekeli’yi soruyorum. Yemekte olduğunu söyleyip, oturduğu yeri gösteriyor. Birkaç adım sonrası karşılıklı oturmuş iki kadından arkası dönük olanın telefonla konuştuğunu, yüzü bana dönük olanınsa iştahla yemek yediğini görüyorum. Kimselere bir şey söylemeden yüzüm avluya dönük olsun diye iştahla yemek yiyen kadının yanına geçiyorum. Oranın çalışanı olan kadın hemen bir tabak ve kaşık koyuyor önüme. Kazan büyüklüğünde tencerelerin içlerine bakıyorum. Barbunya(dünkü menü hatırlarsanız, kaderimde hep barbunya var Tarsus’ta), pirinç pilavı ve nefis turşu. Pilav koyduruyorum bir parça. Benim gibi başkaları da geliyor sofraya. Hepsi erkek. Burası bir çeşit aşevi gibi işliyor. Acıkanlar ve bilenler soluğu sofrada alıyorlar. Gelen erkeklerden biri limon istiyor barbunyasına. Şöyle bir sıkacak herhalde derken ortasından ikiye ayrılmış limonun ikisini birden sıkmıyor, eziyor adete avucunun içinde sularını çıkarmak için. Limon suyuna barbunyasını kaşıklıyor sonra da. Ekşiye aşermek böyle bir şey olsa gerek. Karşımdaki kadın hala ateşli bir şekilde telefonda. Yanımdakiyse bir iştah bir iştah tabak tabak barbunya, pilav, turşu ne varsa götürüyor. En sonunda da önümdeki tazecik ekmekten bir lokmacık alıp tabağını mis gibi yapıyor. “Bir sürü hastalığım olsa da boğazımdan feragat etmem” diyor. Yanımda oturduğundan yan gözle bakabiliyorum ancak fiziki yapısına. Taş gibi, kaya gibi sağlam. Ne yese öğütecek cinsten. Yüzü gergin, gözleri çekik. Tek bir kırışıklığı yok. Siyah çarşafının altına gizli heybetli bir bedeni var. Bu arada en nihayet karşımdaki kadının uzun ve pek mühim telefon görüşmesi bitiyor. Bana bakıyor soran gözlerle. İlk önce yanımdaki hanımın torunu olduğunu düşünüyor. Beni size Emine Hoca gönderdi diyorum. Bir tabak kaptığı gibi içini barbunyayla dolduruyor(Tanrım ben barbunya sevmem ama yiyeceğim mecburen. Herkes getirip getirip önüme barbunya koyuyor). Yiyenler kalkıyor, yeni açlar geliyor. Bir şeyin farkına varıyorum, yanımdaki hanım oturan tüm adamlardan daha çok yedi ve hiçbir sıkıntı yok görünürde, kuş gibi kalkıyor masadan da. Gelen misafir sayısı arttıkça gölgelikte duran bir küçük masanın olduğu yan tarafa geçiyoruz. Avluya dolayısıyla giriş kapısına nazır bir masa bu ve herkesi görmek mümkün. Anında geliyor çaylarımız. Bir yandan lıkırdıyor, bir yandan laflıyoruz. Ve benim hayatıma bir daha görüp görmeyeceğimi bilemediğim iki unutulmaz kadın daha girmiş oluyor: Arzu Tekeli ve Fatma Kılıboz.

FATMA KILIBOZ:

Az önce bahsettiğim gergin yüzü, çekik gözleri ve sağlam yapısıyla ellilerinde olmadı altmışlarında gösteren kadının yetmiş beş yaşında olduğunu öğrenmiş bulunuyorum. Özbekmiş aslen. Çekik gözlerini, dolgun yanaklarını ve gergin yüzünü açıklamaya yetiyor bu ipucu. Hayat hikayesini ben sormadan anlatmaya başlıyor. “Bacılığız bir Arzu’yla” diyor. Hayat hikayesi bir Alman gazetesinde yayınlanmış. Yıllar yıllar evvel Tarsus’ta evlendiklerinde kocasıyla beraber eskiden şehirde kanalizasyon sistemi kurulmamışken foseptik kuyuları açarlarmış. Bir oda, bir mutfak evlerinde rahmetli kocası ailesini çok sevip ayrılamadığından odayı büyüklere verip, kendileri el ayak çekilince mutfakta yere serdikleri döşeklerde uyurlarmış, iki de çocukla beraber. Sonra duruyor ve gözyaşları bölüyor hararetli konuşmasını. Geçmişten günümüze geçiyor. Altı ay önce ölen kızını anıyor. Yazgı imiş ismi. Onun niyetine Umre’ye gidecekmiş. Daha önce defalarca gitmiş. Sonra da yaşayan ama o da bir parça hasta olan kızı Kader’den bahsediyor(Kader ismini çok önemserim). Kaç çocuğu olduğunu soruyorum. “Yedi” diyor. İkinci eşiyle evlendiğinde yani teyzesinin eşiyle, onun da üç çocuğu varmış, bir de ortak çocukları olmuş. “Evlenmek farz, boşanmak sünnettir. Bense Allah’a şükür kazandıklarımla kimselere muhtaç olmadan yedi çocuğuma birden arsa, arazi, bir sürü de ev bıraktım. Hali hazırda bağlı üç emekli maaşı bana yetiyor, daha da ne yapayım malı mülkü, üzerime çöp bırakmadım.” diyor. “Bunca malı mülkü bu işle mi yaptınız? Nasıl bunca varlığa sahip oldunuz?” diye soruyorum. Asıl hikaye bundan sonra başlıyor. Fatma Kılıboz oluyor aktarıyorum size yaşadıklarımı: “Kızım, o zamanlar Almanya işçi alıyordu. Beni de bir tanıdık yazdırıverdi. Ne olduysa önden benim isteğim kabul oldu. Baktım burada çocuklar sefil, onların geleceği için gideceğim dedim kendi kendime. Onları kurtaracağım dedim. Daha küçük olan memeden kesilmemişti. Giderken yol boyunca memem sızladı durdu. Bu ne demek bilir misin? Çocuğum orada ağlarmış, benimse ondan uzakta memem sızlarmış. Allahtan kayınbabam, kaynanam iyiler de gözüm açık gitmedim gurbet ellere. Bir hastanede iş buldum. Hastabakıcıydım. O zamanlar Berlin Duvarı, bir sürü siyasi olaylar filan, fıttıran bizim hastanede alıyor soluğu. Deliren delirene. Bir bereket bir bereket. Ben çok çalışkandım kızım. Doktor vardı beni çok tutuyordu. O ara memlekete döndüm, erime, çocuklarıma kavuştum, hasret giderdim, tam beraber döneceğiz ki eşim kalp krizinden ölüverdi. Tekrar Almanya’ya döndüm ama çalışmak istemiyorum. O kadar fenayım anlayacağın. O doktor hep beni kolladı, idare etti, Allah razı olsun ondan. Hemşire oldum sayesinde. Ama bende hep bir iç sıkıntısı, keder. Geçmek bilmiyor. Benden iyi maaşın var, bırakma, yazık olacak emeklerine dedi durdu bana doktor. Söz dinleyeceğim mi varmış, kaderim öyle mi yazılmış, Allah bilir. Ama ben kaldım kızım. Direndim, tutundum. Tutunmayacaksın da ne yapacaksın. Üç tane çocuk. O ara ben ölü yıkanan yere geçtim. Kusura bakma Almanca konuşmaktan yıllardır, dilim kolay dönmüyor. Nerede kalmıştık.. öyle işte ama ben ölü yıkamadım çok. Ben güçlü kuvvetliydim. O yüzden ölüleri kestim. Nasıl mı? Uzun çizmeler çekerdik dizlerimize kadar. Gene de içi kanla dolardı akşamına. Aletler vardı, alırdım elime uzuvları ayırırdım tek tek. Kol, bacak ne varsa. Bir süre sonra alıştım. Patlıcan keser gibi keserdim. Ne yaparsın? Ölüyü bütün halinde yakmazlardı. Koyarlardı uzuvları tek tek ayrı poşetlere, üzerine de künyesini yazarlardı, şunun kolu, bunun bacağı diye. Sonra da verirlerdi fırına, yakma işlemi için. Göreceksen görgü çok, çekeceksen çile çok kızım. Hayat işte.” Arzu Tekeli giriyor burada söze. “Bu kadarını ben bile bilmiyordum.” diye. Bense o acımasız soruyu soruyorum kendisine. “Çocuğunuz ölmüş. Büyük bir acı çekmişsiniz ama zamanında çok çalışmışsınız, iyi insan olmaya çalışmışsınız. Karşılığını alabildiniz mi sonunda?” diyorum. Önce hayır manasında başını bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde sallıyor ama sonra topluyor kendini sulanan gözlerine rağmen.”Allah’ın takdiri işte. İyilik yap, denize at!” diyor. Açtırmış oldukları ve isimlerini verdirdikleri kuyulardan bahsediyorlar sonra. Somali ya da Mekke tarafında kuyu açtırılıyormuş, ücret karşılığında hayrına. “Arzu ismi nereden geliyor?” diye soruyorum. “Anneannemin ismiydi” diyor. Dershanelerinde düşük gelir gruplu ailelerden gelen gençler için bir fırsat olsun diye fiyatı yarı yarıya düşürmüşler. Rakipleri haksız rekabet diyerek bir parça mırın kırın etmiş olsalar da(Dershaneler kimlerin biliyorsunuzdur!), sonunda uzlaşmışlar. Birden bir ses başlıyor Arapça dua okumaya. Şaşırıp Sela veriyorlar sanıyorum-zira aklımda kesilen uzuvlar kalmış- sofra duası ediyormuş gençten bir çocuk. Susup dinliyoruz. Sonra çevrede bir hareketlenmedir başlıyor. Herkes harıl harıl abdest alıyor. “Aferin aferin” diyor Fatma Kılıboz. Onu avukata yollarken, uzun uzun bakıyorum arkasından. Yıllarca ölülerin uzuvlarını kesmiş bir kadın az önce Tarsus’ta işlenen malum cinayeti anarken gözyaşlarına hakim olamıştı. “Minibüs iki saat kapının önünde bekledi, yardım eden oğlanın ailesi komşumuzdu. Kötü bir aile değillerdi. Nereden bilebilirdik? Gözümüzün önündeymiş vahşet.” diyor. Faillerin tanıdıkları birer birer terketmişler şehri. Bir numaralı failin karısı çocuğunu almış çekip gitmiş. Aile soyadını değiştirmiş. Tarsus’taki esnaf konu komşu o bizden değil diyerek faillerin kökenine dair başka başka şeyler söylüyorlar ama.. ama Fatma Kılıboz’un dediği üzere buranın çocuğuymuş kendisi. Geçmişi değiştirse kaçmak.. Uzakta olsa da tek gerçek şey geçmişimiz. Aklıma Gümüşler Kasabası’ndan Yunus Amca’nın sözü geliyor: “Asil azmaz, bal kokmaz, kokarsa yağ kokar, kökü ayrandır.” diye. İnsan ruhu çok karanlık olabiliyor bazen, kimseler bilemiyor kötülüğün nereden çıkacağını.

image

ARZU TEKELİ:

Araplar için tatlı dilli derler. Arzu Tekeli’de öyle. Hükümet gibi kadın beklentilerimi ise karşılamaktan biraz uzak. Zira gelmeden gözümde canlandırdığım, saltanatına kurulmuş, etine dolgun, selamları başının tek hareketiyle kabul eden suskun siluet, karşımdaki minyon kadına dönüşüverince bir parça şaşırtıyor beni. Arzu Tekeli elli üç yaşında, Mekke’den göçmüş ailesi. Bu arada son derece cabbar bir kadın. Çok hızlı hareket ediyor. Pır pır. Kanatları olsa uçacak. Hızlı hızlı yürüyor, öyle de konuşuyor ve kafasında düşüncesiz geçirdiği bir an yok gibi. Zihni sürekli meşgul. Bakışlarına, en kolaysa diline yansıyor düşündükleri. İşini anlatıyor, çocuklarını anıyor, cinayete hayıflanıyor, Tarsus’un geri kalmışlığına, bir üniversite olmayışına, Mersin’in gölgesinde kalışına, her şeye, herkese.. Düzeltilmesi gereken her şeyi düzeltiyor gündelik hayatında elinden geldiğince. Düzeltemediğini de söylüyor hiç çekinmeden. Aklı ticarete yatıyor. Bilmese de o da bir kelime avcısı. Sözcüklerden etkileniyor. Hayatı boyunca önemsediği kelimeler karşısındakinin ağzından çıktığından hemen kulak kesiliyor. Eğitim eğitim eğitim diyor. Kız çocukları özellikle okutulmalı diyor. Çocuklarını hep iyi okullarda okutmuş. Toplum tarafından kabul gören meslekleri var. Eşraftanmış ailesi. Ben yobazım, çocuklarım öyle değildir diyor. O kadar tanımıyorum ama kendine yobaz sanırım. Çoğu kadın laf gelmesin, söz gelmesin diye mahrum eder kendini çoğu şeyden. Korunma mekanizmaları geliştirir kendince. Bir de şu örtü meselesi var; örtünmek Arap kültüründe bir gelenek ve Türkiye’ye politik nedenlerle dayattırılmaması gerekiyor. Buradaki kadınların örtünmeleri beni rahatsız etmiyor. Bu yörelerin meselesi olmalı zaten, devlet erkanının değil. Kaldı ki bu kadınlar şatafattan uzak, sade kıyafetler içerisindeler. Başkasının ateşini üzerine salmayacaksın diyorlar. Kırkkaşık Bedesteni’nde erkek çalışanın olmaması bu yüzden önemli. Kadınlar kendi yağlarında kavruluyorlar. Dayanışma halindeler ve özgürler kendi metrekarelerinde. Erkeklerin de desturla girmeleri gereken yerler olmalı. Her yer erkek zaten böyle toplumlarda; sokaklar, çarşılar, şoförler, esnaf, milletvekilleri, onların aday adayları.. Kadınlara çalışacak ve rahat bir nefes alacak yer kalması mühim. Hiçbir tehdit unsuru olmayan yerlerde gezmek insana özgüven veriyor. Yoksa küçücük kalıyorsun olduğun yerde. Bir sürü adam sana kendini öyle hissettirtiyor çünkü bilerek ve isteyerek. Erkekler kadınları çok eziyor.

20150301_144522

Kadın direksiyon hocamla beraber yola çıkıyoruz. Tarsus’ta sınıf atlamış gibi hissediyorum kendimi. Trafikteki sayılı şoförlerden biri benim yanımda çünkü. Tarsus’un daracık ara sokaklarında çılgınca kullanıyor arabayı. Dediğim gibi dinamik ve seri bir kadın ve mıymıntı gibi araba kullanmasını beklemiyorum kendisinden. Beni bırakmıyor tek başıma. Ben götürürüm diyor. İyi ki de götürmüş yoksa uçağı kaçırırmışım yok Eshab-ı Kehf, yok Taşkuyu Mağarası derken.

20150302_152915
Taşkuyu Mağarası Girişi

Taşkuyu Mağarası Beyrut’taki benzeri Jeita Grotto kadar büyük olmasa da sarkıtlar ve dikitlerden oluşuyor olması ve Eshab-ı Kehf’in eteklerinde oluşundan ötürü önemli bir turizm merkezi olmaya aday. Bekletmemek adına bir koşu inip, bir koşu da çıkıyorum. Sonra mı? Sıkma yiyorum ilk defa, peynirli. Güzeldi evet, hamur olsun da çamurdan olsun, o hesap. Büyük hayalleri olan ve bu hayallerin bir kısmını gerçekleştirmiş aynı zamanda mahallenin muhtarı ve mağaranın çevresindeki tek işletmenin işletmecisi Yusuf Elgin’le çalışanları, sonradan aramıza katılan tarlada çalışmış gelmiş eşi Ayşe ile beraber oturuyoruz. Zeytinler ve zeytinyağları var kasalarda. Kilosunun fiyatını duyunca ağzım bir karış açık kalıyor. Altı liraymış. Biz şehrin kazığını yemekten ölürken ve zeytin ağaçları hiç acımadan kesilirken ve Komili bile bu sene zeytinleri Tunus’tan ithal etmişken.. Giderayak muhtarın akrabamız dediği bir amcayı da arka koltukta buluyoruz. Bizimle Tarsus’a gelecekmiş. Önce Eshab-ı Kehf’e gideceğiz diyoruz. Olsun, ben beklerim diyor. Caminin imamı Arzu Tekeli’nin de ricasıyla mağaranın Kur’an ayetleri doğrultusunda tarihini anlatıyor. Dinliyoruz küçük çapta bir kalabalık olarak. Sonra dışarıya çıkıyoruz. Sanıyorum benim yüzümden namazını kaçırıyor mihmandarım. Aynı anda ise bir başka şeyi unuttuğumuzu anlıyoruz. Arabanın arka koltuğundaki amca! Yaklaşık bir saattir buradayız ve bu zaman zarfında kendi imkanlarıyla üç kez Tarsus merkeze gidebilecek olan amcayı bıraktığımız yerde sakin vaziyette buluyoruz. Adana Osmaniyeli ve siyah şalvarı ilk defa bir erkekte sempatik buluyorum. Gözüm alışmış olabilir mi acaba? Amcanın iyi niyetinden de olabilir. “İyi ki gelmişim bak burada da namaz kılmak nasip oldu.” diyor. “Hayat nasıl geçiyor?” diye soruyorum. “İşte diyor. Yetmiş yaşındayım. Bağkur emeklisiyim. Kahvehanem vardı. Devrettim. Gittiğimde benden para almıyorlar. Şükür, namazımı kılıyorum. Bir şey beklemiyorum. İyiyim, sağlıklıyım.” İsmini sorduğum ama unuttuğum tek insanı önemsiyorum. Çok dürüst ve doğal bir şekilde insanların hayatının nasıl olması gerektiğini dürüstçe özetleyiverdiği için. Hayat kolay, basit, çok uğraşılmaması gereken bir şey olmalı. Hırslanmadan, kibirlenmeden, namazı niyazı kaçırmadan(tercih meselesi, inanç meselesi, isteyen kılar), sıkıntı çıkartıp, insanların sıkıntısı olmadan, kolay yaşayıp, kolay ölebilmeliyiz. Ağaçların altında, kuş seslerinin arasında, sessizliğin ortasında olması gereken bu galiba. Biraz basit yaşayıp, her şeyin öyle olmasını dilemek, öyle de ölmek bir gün aniden, sessizce.

TARSUS, İKİNCİ BÖLÜM

PROLOG:

image

İç sesimin en geveze olduğu yer oldu Tarsus. Hiç geçmeyen, zalim bir baş ağrısı gibi ısrarcı, küçük küçük havlamaktan hiç bıkmayan bir fino yavrusu gibi enerjik ve sabahın erken saatlerinden beri hiç aralıksız suçluyor beni çekip gidebilecekken, ve daha henüz vakit varken. Tuvaletine silmeden oturmanın mümkün olmadığı, sildikten sonra da kolonyalı mendilin yüzeyinde arta kalan kahverengi kir tutulumunun insanın zihnine kazındığını ve hiç nedensiz ara ara aklına geldiğini, duşakabinsiz ve elbette perdesiz duşluğunun gider kısmında ucu bucağı gözükmeyen sevimsiz bir kara delik olduğunu, lavabosunda dişlerimi fırçalarken en az sıçramayla, en atak hamlelerle bu işi başarabilme çabalarımı da göz önüne alarak, zayıf noktalarımdan nazik ama sivri iğnelerini sokup duruyor hiç durmadan. Bana neydi, kime neydi burada olmak! Kimin umurundaydı? Biz kimin umurundayız ki? Şu anda Lizbon’da olabilirdik mesela. Onu hiç ilgilendirmiyordu bitmiş tarih, şalvar giymiş bir sürü adam, meraklı bakışlar. Hem Roma da değilmiş burası günlerce gezip bitiremeyeceğim. Bir sanat tarihçi de değimişim üstelik. Taksisine tek başına binmekten ürktüğüm memlekette işim neydi bre salak(dedi. bana salak dedi, küstah Bobo. Ne sanmıştınız benim içimde konformist bir Bobo var, pratikte ortak hareket ediyor olabiliriz mecburen ama fikir çatışmamız ve birbirimize duyduğumuz kısmi nefretimiz bizi ayakta tutuyor). Çık yataktan diyor. Kahvaltıya inecekmişim. Dırdırından fırsat mı var? Mıhladı sanki beni buraya, bu yatağa, kafamda onlarca düşünce, midemde kıvrınıp duran bir engerekle. Akşam uçağımın kalkmasına varmış daha, pek zengin içerikli programımı uygulamaya başlamalıymışım bir an önce. Ona en azından çarşaflarım temizdi diyorum. Neyse ki diyor. Bir türlü memnun edemiyorum onu. Bu ne zevksiz kahvaltı böyle diye diye lokmaları burnumdan getiriyor. Yöresel mutfak arayıp bulacak kadar vaktim yok kendilerine. Yapacaklarmış işte diyorum, parkelerdeki oyuk ve deliklerde tamir edilecekmiş en kısa zamanda. Uzun zaman burada kalmak zorunda kalan öğretmenler bundan daha iyisini hak ediyorlar diyorum en nihayet dışımdan(bu da mı gelecekti başıma, kendi kendime konuşur oldum sonunda, kimseler duymasa bari). Beni toplum dışına itmeye çalışan, ara ara anarşistleşen bir iç ses bendeki şansıma. Git bak aşağı katta bir yerde bir mescit vardı, orada dua et, olumsuzlukları unut filan diyorum en nihayet, baş edemeyip. Sen gelmezsin ki diyor ve ekliyor: “Nasıl gideceğim sensiz, tek başıma? Sıkıştım kaldım burada? Kanat takıp uçmam mı gerek illa?”

MESCİT’teki ZÜLEYHA:

20150302_090525

Mescit’e beraber gidelim miymiş? Gitmiyorum işte. Ben Hz. Danyal’in türbesine gidiyorum dün karar verdiğim üzere. Başörtümü de kendimle beraber götürüyorum. Varır varmaz bir hırs bir hırs görevliyi yakalıyorum ve başlıyorum anlatmaya: “Dün ne yapacağımı bilmiyordum, bugün gene geldim”. “Bir şey yapmana gerek yok, namaz bilmene, dua bilmene de gerek yok. Sadece besmele çek. An O’nu.” diyor. Mescitte bir kişi var sadece. Hem ağlıyor, hem Kur’an okuyor. Arkalarında bir yere, duvar dibine geçiyorum. Mırıltıları içli içli. Ne dediğini anlamıyorum. Arapça okuyor, yakarıyor hiç durmadan. Burnunu çekiyor ara ara kimselere rahatsızlık vermeden. Bir şeyler istiyor. Sağlık belki, kendisi ya da sevdiği biri için. Başında bir bela var belki, defolsun istiyor ve var gücüyle yakarıyor; belki borcu var ödeyemiyor, çok sıkıştı ve daraldı, hayatta yalnız kaldı ya da kocası manyak çıktı. Hiç bilemiyorum. Belki biri, belki de hepsi içindir bu gözyaşları. İnsanların ne çektiklerini asla bilemezsiniz. Onun yerinde olmanız gerek. Herkes kendi ve sevdikleri için kıvranıyor. İnsanoğlu çok zavallı, içinde koskocaman bir güç taşısa bile. Taşıdığımız can’la baş edemiyoruz, hayatla nasıl baş edeceğiz ki? Hayat bizden büyük olmamalıydı. Nereden başladık yanlışı yapmaya?

Ayağa kalkıp dua kitaplarının ve seccadelerin bulunduğu girişteki rafa doğru gidiyor kız. Yerine dönmeden önce gelip elini uzatıyor. Sonra da kalbine götürüyor. Beklemediğim bir hamle. Şaşırıyorum. Yüzüne bakamıyorum. Kızın yüzü aklımda yok. Ben yüzlere çok bakarım halbuki. Nedense onunkini görmek istememişim. Yerine oturmadan daha beni de dualarına kat diyebiliyorum sadece. İsmimi soruyor:

-Meriç.
-Seninki?
-Züleyha.

Dün dakikalarca kitlendiğim camlı yoldan uçarak geçiyorum çıkışta. Anılmak isteyeni anmak gerekmiş şimdi anlıyorum. Kırkkaşık Bedesteni’ndeki Serpil’in dediği gibi inanç meselesi. Size kalmış.

ODTÜ MİMARLIK’tan AYŞE VE EMİNE:

image

Şelale’ye gidiyorum ve kendi kendime hiç şelale mi görmedin diyorum. Etrafında tesislerin, çay bahçelerinin olduğu bir yer burası. Suyun sesi yetiyor serinliği hissetmeniz için. Apansız karşıma çıkan vakitsiz bir vahaya gelmiş gibi hissediyorum kendimi. Henüz açık bir tesis yok. Dört genç çocuk var, ellerinde ise oltalar. Tatlı su balığı peşindeler sanırım ya da balıkçılıkları gelmiş. Birkaç fotoğraf çekip dönüş yolundaki güvenliğe doğru gidiyorum. Buranın ilerisinde ne olduğunu soruyorum. Bana bakıp Hayvanat Bahçesi diyor. Alınmıyorum. “Sıkıntı olur bu mevsimde, tek başınıza gitmeyin bence, zaten görecek bir şey yok.” diyor. Gidecek hal bırakmıyor bu son üç cümle. Olsun diyorum içimden, serinledim dönüyorum. Yola çıkmışken bana doğru gelmekte olan iki kadını tanıyorum hemen. Yan yana masalarda kaynar içtiğim üniversite hocaları bunlar. Beni kahve içmeye çağırıyorlar. Güveniğin önünden geçerken artık sıkıntı kalmadığını söylüyorum. Adam gülüyor. Mutlu azınlık kalabalığımla şimdi şimdi açılmaya başlamış kafeteryalardan birinde bir masaya geçiyoruz. Ayşe, Emine Hoca’nın asistanı. Bugün bir buçukta otobüsleri kalkıyormuş. Vakit sıkıntıları var. Osmanlı kahvesi söylüyoruz, tadı menengiçe benzeyen ama sütlü gibi duran fakat telvesi siyah çıkan. Ayşe makinesiyle gelmiş, gitmeden Tarihi Tarsus Evleri’ni fotoğraflamak istiyor. Gitmeden bir yerde oturmak isterlerse eğer Teras Cafe’den Gül’e uğrayın diyorum. Emine Hoca ise beni sürücü kursundan Arzu Tekeli’ye yolluyor, bir tanışmanı isterim diyor. O an anlıyorum hiçbirimiz bir diğeri için basit bir tesadüften ibaret değildik ve bu koca şehirde birbirimizi bulmadık öylesine. Herkes birini bir başka bildiğine yolladı. Hep aynı insanlarla döndük durduk bu yerde. Her neyse onun farklı bir kadın olduğunu söylüyor ısrarla. Bu cümle sihirli bir cümledir ey okuyucu, içerdiği sıfat dikkate alındığında tabii. Benim tek yaptığımsa işaretleri ve sıfatları takip etmek oluyor. Önüme çıkan her ekmek kırıntısını afiyetle indiriyorum mideme. Sırf bu yüzden gidip göreceğim bakalım kimmiş bu Arzu Tekeli.

Herkes misafir ama ben ağırlanıyorum. Masadan kalkıyoruz. Ayşe fotoğraflar çekiyor. Bense üç siyah/kara çarşaflı kadının olduğu masaya yöneliyorum. Termoslarını getirmişler, çay içiyorlar. Arapça konuşuyorlar aralarında kikirdeyerek. Ayrı bir masada oturan iki adam var. Bir de bunlara hiç benzemeyen sarı bir velet. İngilizce bilip bilmediğimi soruyor adamlar. Suriye’den gelmişler. Esat’tan kaçtık diyor, bombalıyordu bizi diyor. İçimden devletlerin huyudur diyorum kendi çocuklarını bombalamak. Hatasız merci olmuyor ve eğer mümkünse siz siz olun, sakın ölmeyin devlet zulmüyle. Aksi takdirde kaderden diyeceklerdir arkanızdan. Sakın onlara bu hakkı tanımayın. Bombayı gördünüz mü kaçın. Bize gelin.

20150302_105456

Adamlardan biri telaşla masasında bir şeyler arıyor ve yaka paça içerisinde hurmaların olduğu kutuyu uzatıyor aramış olduğu şeyi bulduğunu düşünerek. Uzanıp alıyorum bir tane. Arkadaşlarına da diyor. Onlar için de alıyorum. Üç hurmam var şimdi avucumda. İnsanlık gördüm. Çok ağır insanlık gördüm az önce. Gözlerim doluyor. Bereket gözlüklerim var. İran’dan gelmiş hurmalar. Hayat işte. Tarsus’ta, akan şelalenin karşısında ülkelerindeki bombalardan kaçmış gelmiş Suriyeliler’in İran hurmasını paylaşıyorum Ankara’dan gelmiş başka insanlarla. İnsanlar başlarına yağan bombalardan kaçıp sığındıkları bir ülkede ev sahibini ağırlamak durumunda kalıyorlar yüksünmeden. Geleceklerini bilmeden, bir hurma bir hurmadır demeden. Bin türlü bela gelse de başına insanın, bin türlü kötülük, kavga, hiddet, şiddet, bomba, kıyamet; gene de bir yerlerde iyi insanlarla karşılaşma ihtimali var. Dünya belki onların yüzü suyu hürmetine dönüyor, durdukça.

image
Karacaoğlan

 

image
Üçüncü dörtlük, ikinci satır çağlayanlara bakış açımı değiştirmiştir. Çağlar’dan çağlayanlara..

image

TARSUS, BİRİNCİ BÖLÜM

PROLOG:

image

Karlı Toroslar’ı aşarak varıyoruz Tarsus’a. Eteklerinde piknik yapıp, mangal yakan insanlar, kartopu oynayan çocuklar var. Dört mevsimi aynı anda yaşamanın ne demek olduğunu yarım saat sonra ulaştığım Tarsus’un yakıcı sıcağı farkettirtiyor aniden. Baskın bir ağırlık(inanın ne demek istediğimi ben bile bilmiyorum) ve rutubetli bir havayla karşılanıyorum. Anlaşılamaz bir otogar kenarından ilçenin merkezine doğru ilerlerken Arabistan’da olduğumu düşünmeye başlıyorum iyiden iyiye. Erkekler kolay yolu bulmuş, bir parça da geleneksellikten olsa gerek şalvarlarla geziyorlar. Tarsus bir ilçe olmakla beraber, isminden, zengin tarihi ve kültüründen ötürü bir şehri çağrıştırıyor ve ister istemez çok başka şeyler bekliyorsunuz bu uzaktan il havası veren ilçeden.

-Hayal kırıklığına uğradım mı peki?
-Çok.
-Neden?
-Çok anlam yüklemişim gelmeden. Zihniyet farklılığı sanırım burada etken.
-Bu ilk hayal kırıklığım mı?
-Hayır.
-İlki hangisiydi peki?
-Antakya.
-Peki sonra nasıl gelişti Antakya ile ilişkim, duygusal bir bağ kurabildim mi kendisiyle?
-Sonra sevdim ben Antakya’yı. Duygusal bağı taşla, toprakla değil, insanlarıyla kuruyorsun haliyle ve ben de önümde açılan kapılardan geçtim korkusuzca. Bazen bir kapı açılır ve o kapı başka kapılar açar ve cüretkardır bütün o kapılar. Benimki de öyle olmuştu. Ama bende cüretkardım. Neyse. Neyse.
-Sansür var.
-Biraz. Değil aslında. Uzun hikaye. Dileyen Antakya yazımı okuyabilir. Orada sansür yoktu, üşenmek de yoktu. Samimiyet vardı.
-Tarsus yazım da samimi olacak mı acaba?
-İçimden bir ses pardon iç sesim sendin, yani sen diyorsun ki; bu en iyi gezi ve anı yazılarımdan biri olabilir.
-Bu farkı yaratan ne ya da kimdi peki?
-Kadınlar. Beni hiç sıkmayan, hiç gücendirmeyen, tevazu sahibi, bir parça çılgın, bir elin parmakları kadar birbirlerinden hem farklı, hem aynı, kimi buralı, kimi sonradan göçüp yerleşmiş, kimi konmuş da birkaç gün sonra göçecek olan ya da göçmesi an meselesi olan farklı kültürlerden, farklı adetlerden gelmiş, çook ayrı işlerle ayakta kalmaya çalışan, bazen bir cümledeki bir söz olan, anne olan, eş olan, kardeş olan, bir babanın kızı olan, memur olan, tüccar olan, aslında kalabalıklar arasında bir sürü adamın arasında ve tam karşısında savunmasızlığını belli etmeden yaşayabilmek için geniş kalplerini ufaltmış, paylaşamadıkları yalnızlıkları eş kadınlar onlar. Kadından bir yer burası akşam altıdan sonra sokağa çıkmanın yine kadınlar için çok tekin olmadığı ve bu güvensizliği yaratanın erkekler olduğu. Kadından bir yer burası bir sürü hayal kırıklığı yaşasa da, olumsuzlukları olumluya çevirebilmek için var gücüyle çabalayan. Simsiyah bir leke bulaşmış olsa da ve o kara leke tüm geçmişini, tarihini unuttursa da bu yerin halkına ve tüm ülkeye, temizlemeye çalışan yine aynı kadınlar oluyor çalınan karayı. Erkeklerse şimdilik pıstıkları köşelerinde benzer suçluluk duyguları içinde; aynı zamanda bu ortamı yarattıkları için aynı suçluluk duygusunu taşımaktan acizler fena halde. Bir günah keçisi arıyordum belki de, onu da bulmuş oldum nihayetinde. Bir ayıbı bin ayıp parçaya böldüm, verdim kalplerinin derin bir yerinde sıkışmış kalmış, çırpındıkça boğuk sesler çıkartan vicdan isimli zemin kat komşularının ellerine. Bense sırt çantamı Tarsus Merkez’de bulunan Öğretmenevi’nde bıraktım ve başlıyorum keşfe.

image

KIRKKAŞIK BEDESTENİ’NDEN SERPİL:

Kırkkaşık Bedesteni’nden içeriye girdiğimde bir tuhaflık olduğunu hissediyor ama anlam veremiyorum. Bir sürü kadın var çalışan. Her dükkandan bir kadın çıkıyor. Erkeklerse sadece müşteri. Küçük masaların atılmış olduğu Tarsusi Serpil Cafe’ye oturuyorum. Camekanda asılı bahsi geçen karışımlar, iksirler hiç ilgimi çekmiyor. Bildiğimden şaşmayıp bir Türk kahvesi söylüyorum. Solumdaki masaya üç genç geliyor, bir tanesi kız. Sağ tarafıma ise iki hanım oturuyor. Sorup öğreniyorum. ODTÜ Mimarlık(Sağlam bölümdür). Herkes kaynar söylüyor. Derken bembeyaz teni, kızıl saçlarıyla Serpil geliyor. Ellili yaşların hükmünü süren, etine dolgun, korkunç enerjik(hayatımda görüp göreceğim en enerjik kadındı sanırım, bir kediden daha hızlı kedi kovalayan başka bir kadın tanımadım hayatımda), dilbaz, açıksözlü, fıkır fıkır, kendiyle, çevresiyle barışık, hiç çekinmeden hayatını önünüze seren, böylelikle de bambaşka bir şekilde kendi zırhını kuşanmış olan, çok farklı bir ruha sahip bir kadın karşımdaki. Hiç usanmadan, zevkle, sanki bir oyunun başrolündeymişçesine çarşının, Şahmeran’ın, Tarsus’un ve kendisinin hikayesini anlatıyor ve bizler de oturmuş ağzımız bir karış açık, kıkırdaşarak ama zevkle izliyoruz kendisini. Tüm masa etkileniyor görselliğinden. Memur bir ailenin çocuğu Serpil. Bankadan emekli olmuş. Evde oturmanın kendisine uygun olmadığını o ve çevresi kısa sürede anladığından olsa gerek çalışma hayatından hiç kopmamış. Eşi yaylada yaşıyormuş. Kendisi şehirde. Çocukları büyütmüşler ve aile bağlarını koparmadan, evlerini ayırarak yollarına devam etmişler. Eşinin maaş kartı kendisindeymiş ve ayda bir hem maaşını almak hem de alışverişini yapmak üzere gelirmiş şehre. Serpil’se senenin on gününü yaylada eşiyle geçirirmiş kalan zamanlarda çalıştığından. Baş etmesi zor bir kadın karşımdaki. Hele de bir erkek için yenilir yutulur lokma olmadığından anlayabiliyorum neden yaylada olduğunu beyefendinin. Onu Rumlara benzetiyorum. “Yok”diyor. “Ben Arabım”. Vitiligo hastasıymış ve bir yılan gibi deri değiştirmiş zamanla. Kızıl saçlı, akça pakça bir kadın var benim karşımda. Beyaz lekeler birleşerek daha geniş beyaz lekeler oluşturmuşlar dış yüzeyinde. Zamanla ama yavaş yavaş bütün vücudunu kaplamış, renk pigmentleri ölmüş, yeni bir tenle tekrar doğmuş sanki. Alacalıyken üzülmüştüm ama zamanla alıştım diyor. Bazı insanların hastalıkları da kendine özgüdür. Serpil’inki ona yeni bir ten bahşeden cinsten.

20150301_140300

“Kahveyi her yerde içerdiniz, bir kaynarımızı denememişsiniz.” deyince bir tane söyleme gereği duyuyorum. İlk intibam şu; insana vakit geçirten içecekler vardır. Kaynar onlardan işte. Aşurenin posasız halini kaynar kaynar kaynattıktan sonra dövülmüş ceviz ve tarçın koyup fincanlarda servis yapıyorlar. Cevizleri yemek bile insanın ağzını oyalıyor. Güzel tarafı çok şekerli olmaması ve insanın içine ferahlık veriyor olması. Kaynarı içince zihnim açılıyor, Serpil’se çarşının içindeki tüm dükkanların kadınlar tarafından işletildiğini, başkana çıkıp çarşıda hiç erkek istemediklerini, zaten 800 yıldır erkeklerin hükmünün sürdüğünü belirttiğinden bahsediyor. Vallahi bravo MHP’li başkana, hanım sözü dinlemiş, çok da iyi etmiş diye, her ne kadar çanın sesini teke indirip, meydandaki saati durdursa da. Saati neden durdurdu ki acaba saat iki yönünde? Hayattaki bir sürü bilinmezin yanında bu hiçbir şey sanırım.

Nüfusun çoğunluğunu Sünni Araplar oluşturuyor. Nusayriler, Kürtler ve Conalar’a da rastlamak mümkünmüş. Ermeni mahallesi ve üç katlı evleri çok olmuş boşalalı. Metruk ve sessizce bekliyorlar kaderlerini. Yatırım yapılmadığından vakur hallerinden ödün vermeden eskiyorlar durdukları yerde. Arap Rom Ortodoks Kilisesi’nde yani Saint Paulus Kilisesi’nde ise ayin yapılmasını sağlayacak bir nüfus yok. Ayin istiyorsanız önceden belirtmeniz gerekiyor. Rahibeler halkla diyalog kurmayı reddediyorlarmış. Papaz Mersin’den geliyormuş. Herkes kendi yağında kavruluyor anlaşıldığı üzere, benim anladığım üzere. Dayanamayan da çekmiş gitmiş uzaklara.

Türkiye’nin köklü bir kurumu olan ve değerli insanlar yetiştiren okullarından biri olan Tarsus Amerikan Koleji eski ve yeni binaları ve yatılı kısmıyla şehrin merkezinde arz-ı endam ediyor tüm ihtişamıyla. Eğitimcilerin çoğu Mersin’de yaşıyor, günübirlik gidip geliyorlarmış söylediklerine göre. Eski binası bir harika idi her ne kadar içine giremesem de.

image
Saint Paulus Kilisesi

20150301_135916

20150302_091737

20150301_135937

20150301_140103

20150301_135946
Saatler gece gündüz hep iki.

Akşama gitmek istediğimden bahsediyorum ve Tarsus’u hiç sevmediğimi söylüyorum. “Bir şans ver diyor” Serpil. “Bir gece kal” diyor. “Tek bir gece.” “Sabaha fikrin değişmiş uyanabilirsin yeni güne.” diyor. Bense resepsiyona emanet ettiğim kirli çamaşırlarla dolu çantamı düşünüyorum ve en yakın havaalanını. “Biliyor musun” diyor ve ekliyor; “Bazen siftah yapamadığımız günler olur, çalışanlarla bir koşu çıkar hemen yakındaki Danyal Peygamber’in türbesine gideriz, dua ederiz.” diyor. Duanın vakti saati yok, istemek önemli olan, döndüğümüzde bir bakarız ki müşteri gelmiş bizi bekliyor, bu inançtır.” diyor. Bense söylene söylene gittiğimi, içeriye kan ter içinde girdiğimi, başörtüm olmadığından kim bilir hangi pis kafalar takmıştır şimdi bu örtüleri deyip(aslında çoğu yerlisi olan halkın zaten başörtülerinin başlarında olduğunu düşünmeden ve burnuma gelen mis gibi deterjan kokusuna aldırış etmeden) bir hırsla, anlamlandıramadığım taş parçalarına neden camekandan bakıp, üzerinde yürümek zorunda olduğuma anlam veremediğim için homurdanıp, O burada uslu uslu yatarken neden en gaddar cinayetin onun topraklarında işlendiğini tüm öfkemle ama içimden Hz. Danyal’a sorduğumu söylemiyorum bile. Ama o an bir karar veriyorum. Gitmiyorum ben bu gece. Yarın kendi başörtümle gideceğim huzurlarına. Çünkü taşıdığım tüm negatif düşüncelerle dizlerim dakikalar boyunca kilitlendi camlı yolun üzerinde. Kendimi nasıl tırmanmış olduğumu kendimin de bilmediği Everest’ten aşağıya bakmakta güçlük çeker bir halde bulduğumda yarın bir şekilde buraya gelip, bunu aşmam gerektiğine karar veriyorum kendi kendime.

TERAS CAFE’DEN GÜL VE DURSUN:

Hava kararmak üzere olduğundan koşar adım çok da uzakta olmayan Tarihi Tarsus Evleri’nin bulunduğu sokağa doğru gidiyorum. Yaklaşık 150-200 yıllık bir tarihi var bu evlerin. Sahipleri alt katında oturuyor, üst katlarsa kafe ve restoran olarak hizmet veriyor. Çok acı ama namusunuzla bir kadeh bir şeyler içip kalkabileceğiniz tek yer burası sanırım. Ama sokağın başındaki şalvarlı adamların bakışı pek dostane görünmediğinden, oturmadan kaçmak planım. Eskişehir Odun Pazarı’na benzeyen ve fakat benzer zihniyetten çook uzak burası. Birkaç fotoğraf yanıma kar kalır ümidiyle sokaktan içeriye giriyorum. Beni çağıran hiçbir dükkan sahibine yüz vermiyorum. Tek bir işletmenin kapısındaki kadına menüdeki Toma’nın ne olduğunu soruyorum sadece. Açıklıyor ve yukarı çay içmek üzere buyur ediyor. Tamam diyorum. Planlarım arasında burada mola vermek yoktu ama çıkıyorum işte beraberinde kuzu kuzu tepeye. Teras katındaki Teras Cafe’nin çalışanı Gül. Bir oğlu İzmir’de psikoloji okuyormuş. Aslen Dersim’liymiş. Tunceli’nin Mazgirt ilçesi ve onun da bir köyünden. Sert bir mizacı var. Simsiyah saçları ve kavisli kaşları. Yuvarlak hatlardan çok uzak. Kemikli bir yüzü ve sağlam bir iskelet yapısı var. Erkeklerin ondan ürkebileceğini hissediyorum. Yoksa bunca adamın arasında, Tarsus’ta alkol satan bir yerde bir kadının çalışması öyle kolay değil. Eşi buradaki bir fabrikadan emekli olmuş ve çocukların okulları bitince memleketlerine hatta köylerine dönmeyi düşünüyorlarmış. Sıkılacağını düşünerek soruyorum ama ne sıkılacağım diyor. Memleketim güzel diyor. Burası zorunlu göçebelik onlar için. Kirada durmamak için altmış beş metrekarelik bir ev almışlar, giderken onu da satacaklarmış. Bir sürü sigara yakıyor. Beni de bir çay tatmin etmiyor. Bir bira söylüyorum. Yapmayacağım deyip de yapacağım başka da ne var hiç bilmiyorum. Zaten nasılsa gitmeyeceğim bir yere. Kaldım ben bu yerde.

20150301_164515

image

20150301_164421

20150301_164300

Bir teyze gelip oturuyor masamıza. Dursun Teyze mal sahibi, yetmiş yaşında. Bira şişesine bakıp, kafamın nasıl olduğunu çıkartmaya çalışıyor. Her mimiği kendini ele veriyor. Ufak tefek bir kadın. Bir oğlu varmış. Anne babasının da bir kızı olmuş. O da kendisi. Diğerleri öldüğünden dursun artık ölümler deyip Dursun koymuşlar adını. Genç yaşta kocası da ölmüş. Hayatında hep ölümlerle imtihan edilmiş ve kabuğu bir parça sert bu yüzden. Konuşmak yerine soru soran, anlatmak yerine dinleyen türden. Bir daha evlenmemesinin sebebi de bu belki. “Bir erin dibine oturmuşun görmüşün işte, ne gerek var ki ikincisine.” diyor. Sert giriyor virajlara ama esneklik payı da var. Hava karardıkça bir telaştır onu sarıyor, benim yerime. Gül’ün geceye doğru nasıl evine gittiğini soruyorum. Dursun Teyze giriyormuş koluna, bindiriyormuş minibüsüne. İkisini kolkola, karanlıkta yürürken hayal ediyorum. Gözümün önüne gelen bu iki kadının görüntüsü hoşuma gidiyor. Dursun Teyze üzerinde onu şirinleştiren şalvarı ve karşılarına çıkacak her türden tehlikeye karşı kolladığı manevi kızıyla yürüyor işte önümde. Hesabı ödüyorum ama benden çok zor alıyorlar parayı. Yemek hazırlıyormuş Gül, gitmeden sofraya oturtuyor zorla. Barbunya pilaki, kısır, kuru soğan var menüde. Barbunya pek sevmem, kuru soğan yemesem iyi olur. Nefis kısırdan yiyorum acılı acılı. Dilimse acıklı bir hal alıyor ister istemez. Dursun Teyze’nin kilosu altı liradan aldığı barbunyayı kendisi beğenmiyor. Hiçbir bakliyatın kilosunu bilmediğimden gülümsüyorum. “Tadı tuzu yok.” diyor. Sofrada karşımda oturmuş yemeklerini kaşıklarlarken izlediğim farklı kökenlerden gelme bu iki kadını anne kıza benzetiyorum. Ya zaman onları birbirine benzetmiş yahut benzer yapıda olduklarından burada beraber yaşayabiliyorlar. Bir şey onları bir araya getirmiş. Kim bilir? Bugün maç var ve gençten, iri kıyım, kaytan bıyıklı bir adam digiturk’ü soruyor ve bir bira söylüyor. İçime bir kurt düşüyor. Biliyorum ki bir şey olmayacak ama onları bu ve benzeri adamlarla burada bırakmaktan hiç hoşlanmıyorum. Bir şey olmayacak biliyorum. Kırkkaşık Bedesteni dışında ve Saint Paulus Kilisesi’ndeki güvenlik dışında kadınların çarşıda pek fazla iş bulamayacaklarını da anlamış bulunuyorum lakin.. Lakin işte. Buralar böyle.

Dışarısı mı nasıl saat daha yedi bile olmamışken? Zifiri karanlık sokaklar. Benim dışımda tek başına yürüyen dişilerse ya köpekler ya da kediler. Ailelerin sıkı tembihleri var sanki kızların yolda bir başlarına yürümemelerine dair. Buralar böyle, ne yaparsın?

20150302_112728

20150302_112836

20150301_115757

NİĞDE

20150228_131943

Kuzeye gidecektim ya da güneye, daha güneye, en güneye. Ama Niğde asla planlarım arasında yoktu. Suzan’la tanışana kadar tabii ki. Kocasının sergisi için bulundukları Nevşehir’den oğullarının bulunduğu Niğde’ye geçecek olmaları aklımı çeliverdi bir anda ve akşamdan yaptığım planı sabaha bozarken buluverdim kendimi ve sizinle geliyorum dedim onlara. Hepsinden önce hazırlanıp soluğu resepsiyonda aldım heyecan içerisinde. Plansız bir kentin belirsizliğiydi sanırım beni bunca heyecanlandıran. Bir süre sonra ise plansız programsız oturduğum arabanın arka koltuğunda dışarıyı izleyerek gitmeye başlamış buluyorum kendimi daha ne olduğunu anlayamadan.  Mutlu olduğumu hissettiğim anlar geliyor hep aklıma birkaç dakikalığına olsa da. Enteresan çiftimize cevap yetiştirirken bir yandan, kafama üşüşenleri bir ben biliyorum yazık ki o anda. Fransız aksanıyla sorular soruyor bana Suzan. Enteresan bir Türkçe dökülüyor dudaklarından. Mimikleri, giyim zevki, saçını tarayışı, seyahat çantaları, hayata bakışı, özgürleşme çabası(bu ülkede hiçbir kadın bana ben özgürüm demesin, kaldıramıyorum ve hiç inandırıcı değil), şaşırtıcı muhalifliği, kocasıyla tatlı atışmaları, hayat hikayesi, dürüstlüğü, açıklığı, geçmişi ve bugünüyle insana kendini kötü hissettirtmeyen, sınırlı sayıdaki kadınlardan bir tanesi sadece. Sürekli bana temkinli ol diyor. Kısa bir zaman dilimini kapsamış olsa da daha önce bir çiftle yolculuk ettiğimi hiç hatırlamıyorum. Öyleyse hiç etmemişim. Ama şikayetçi de değilim. Sırt çantamı arabalarında bırakıp, akşam üzeri buluşmak üzere ayrılıyoruz. Bense Gümüşler Manastırı’nın bulunduğu Gümüşler Kasabası’na gitmek üzere yola koyuluyorum. Bir sürü minibüs var etrafta ve ben benimkini iki dakikacık rötarla kaçırmış bulunuyorum. Önümde bir yirmi sekiz dakika var ve yolcuların oturmuş olduklarını görünce içeri giriyorum. Üç tane etine dolgun, uzun boylu teyze var ve selamlaşır selamlaşmaz üç kafanın üçü birden bana çevriliyor ve muhabbet başlıyor. Bir başıma manastıra gidiyor olmam tüylerini diken diken ediyor. Bana korku dolu, fantastik ve biraz da erotik hikayeler anlatıyorlar. Evet, erotik. Üç teyzeden bana yakın olan fısıltılarla anlatıyor gördüklerini. Sonra yelpaze genişliyor. Bir başka olaya geçiyor. İlkinde öpüşen çiftleri nasıl yakaladığını anlatıyor. Ovvv diyor, aşk yuvasına gelmiş bulunmuşum diyor. Hınzır hınzır da gülüyor. İkinci vukuattaysa bir okul gezisi esnasında bir genç kızımızın üzerine masumane bir şekilde “çökmüş” olan bir diğer genç oğlumuzun gerçekleştirdiği bir takım fiillerden bahsediyor manastırın içerisinde cereyan etmiş olan ama bir başka ağızdan duyulup dilden dile uçuşan. Vaktimiz bol olsa tüm köyün dedikodusunu alacağım ama zaman su gibi geçiyor bu gotik teyzelerle. Ayrılırken zamanın kötü olduğunu hatırlatıyorlar usul usul, benzer bir vukuatın başıma gelmesini önlemek adına kendime mukayyet olmam gerektiğini tembihliyorlar. Hadi ben olurum da diyorum içimden, amma da tatlı tatlı anlattınız onca ayıplanacak şeyi bir anda böyle demek geçiyor içimden.

Bana çok uzunmuş gibi gelen bir yolun sonunda tam da manastırın önünde bırakılıyoruz. Teyzelerin sözüne kalsam şöyle bir gezip, arkama bakmadan geri dönmem gerekecek, hem da asla karanlık zemin kata inmeden ve bir erkek görür görmez tabanları yağlamak üzere sağımı solumu kollayarak. Tanrım fuhuş yuvasına geldiğimi düşünmeye başladım azar azar. Sen aklıma mukayyet ol. Teyzelerin de dillerine.

Gelelim manastırın içine. Giriş sekiz ytl. Müze kartınız varsa sıfır ytl. Burası Kapadokya’ya bir giriş olabileceği gibi bir çıkış olarak da sunulabilinir pekala. Ahmet Özşahin önce kalabalığa anlatıyor tarihçesini, sonrasında ise benim bitmez tükenmez sorularımı yanıtlıyor. On iki yıl müzede görev aldıktan sonra şimdi burada imiş. Duvar resimlerinde üç farklı sanatçının imzası olduğunu söylüyor. Orta Çağ’dan kalma burası ve Kapadokya’daki benzerleri gibi kayaların içine oyularak yapılmış. Dünyada tek, gülümseyen ve üçboyutlu Meryem Ana freski bu duvarları şenlendiriyor. Resimlerle Hz. İsa’nın hayatı anlatılmış. Her yer mezar burada ve gözden uzak olmamalarının nedeni ise üzerlerinde yürüdükçe ruhlarının canlı kalacağına olan inanç ve bir ayrıntı da gözyaşlarının içerisinde saklandığı şişeler oluyor. “Gözyaşı şişeleri” insanda romantik çağrışımlar yapıyor ister istemez. Fakat benim en çok ilgimi çeken çilehane oluyor yine. Tüm dinlerde, dergahlarda, manastırlarda var bir çilehane. Süresi ise aynı, her dinde; kırk gün ve kırk gece.

20150228_141405
Gümüşler Kasabası

20150228_152145

20150228_151155

20150228_133452

20150228_133155

20150228_134912

Fotoğrafları çekmiş, dönüş yolculuğuna çıkmak için kapının önüne vardığımda kulağımda üç teyzenin haşin uyarıları benimle beraber gelsede, köşede oturan gençlere ileriden binip binemeyeceğimi soruyorum. Maksadım bir parça gezmek, biraz da insan tanımak ama her yero kadar boş ki.. Koskoca kasabada sadece manastırın karşısındaki bir kafeterya var oturmak için. O da bomboş olduğundan cazip gelmiyor insana. Kimse pas vermiyor kasabanın tek oturulacak yerine. Elli metre yürümeden bir başka bankın üzerine oturmuş dört erkek görüyorum. Teyzelere kalırsa koşarak kaçmam gerek ama ikisi dede kıvamında, bir tanesi genç ve bir diğeri turizm rehberi olduğunu konuştuktan sonra öğrendiğim bir başka beye birkaç soru sormak geliyor içimden. Sonra birkaç soru daha ve derken beni yanlarına oturtup başlıyorlar didişmeye. Evet didişiyorlar ama tatlı tatlı. Bir yandan çekirdek çitliyorlar, diğer yandan en doğru benim söylediklerim diye horozlanıyorlar birbirlerine. Normal hayatlarında nasıl olduklarını bilmediğimden, hepsini ayrı ayrı dinler buluyorum kendimi. Ne de olsa tek tavuğum aralarındaki. Karşıdaki bakkal dükkanının önünde bakkal ve bir başka adam şakalaşıyorlar kendi aralarında. Bakkala bağırıyor diğeri sen tüyünü vermezsin diye. Öteki gülüyor. Benim bank arkadaşlarım arasında ise bir erk kavgasıdır gidiyor halen daha. Nevşehir Niğde çekişmesi var birazcık. Yunus Amca her yeri gezmiş. İzmir’e gelmiş. Basmane eski Basmane değil diyor. Kahramanlar’da öyle. Neresi eskiden bıraktığımız gibi ki? Bana bir şey ısmarlama gereği duyuyorlar. Bakkala dört tane Niğde gazozu ısmarlıyorlar. Çilek aromalı Niğde gazozu içimi ferahlatıyor. Ataerkil Yunus Amca parası burada geçmez kimsenin ben dururken diyor. Yirmi lirasını uzatıyor cebinden çıkardığı. Bizim zamanımızda bir kız severdik, babam istemezse kavuşamazdık diyor. Töreler onun için önemli olduğundan üzerinde durmazdım diyor. Peki ya sevgi diyorum. Ne sevgisi diyor, babamın sözü kanundu diyor. Sevgi sözcüğünün tılsımlı bir etkisi vardır, diğerleri kulak kabartıyorlar hemen. Aralarında en genç olanı ve şehirde memuriyet yapanı aynı kelime sessizleştiriyor en çok. Yunus Amca’nın-Yunus Erkek- tabiatında varmış gibi görünen sertlik bir kabuktan ibaret ve aslında öyle davranmak gerektiği için öyle davranıyor. Yoksa kalbi yumuşacık, ufku yaşadığı yerle sınırlı. “Asil azmaz, bal kokmaz, kokarsa yağ kokar, kökü ayrandır.” diyor. Köy yerinde bir bankta benimle yan yana oturup sorularıma kendi üslubunda cevap veriyor. Sonra bir diğer amca çekirdekleri çitleyip çitleyip yerlere attığı için bir diğerine kızıp çekip gidiyor. Genç olan arabasına atlayıp gidiyor. Kalanlar ezan sesiyle beraber camiye koşturuyorlar. Bana da onlardan geriye bu fotoğraflar kalıyor.

20150228_150135
Yunus Erkek
20150228_151457
Abdurrahman Uğur
20150228_144130
Niğde Gazozu

20150228_145546

Manastır dönüşü bir yer sormak için başörtülü bir teyzeyi çeviriyorum yolundan. Bana yolu şöyle tarif ediyor kendi lisanıyla: ” Şinci, ha şurdan sağa döneceen mi güzel gözlüm, hah işte ordan da düz gitcen mi, orada karşında olacak kınalım, kuuzum inşallah güzel güzel gidersin, istediğin yere varırsın kolaycan, he mi gülüm?” Bunca temenni karşısında ülke değiştiriyor hissettim bir an. Korkunç bir özgüven geldi ayaklarıma, arkamda bu teyze ve yöresel şiveli iyi temennileri var çünkü. Ay’a bile gidebilirim bundan sonra ama benim aradığım basit bir esnaf lokantası o kadar. Her neyse yol boyunca güldüm durdum temenniler aklıma geldikçe.

Bana mutfağını açan lokantada çılgınca yemek yiyorum. Yemek seçmek için gerçek mutfak kısmına alıyorlar beni. Güvenleri tam, ortalık gıcır. Bense o kadar acıkmışım ki anlatamam. Sipariş verirken bile aklım yerinde değil. Uzak masadaki bir çift hırlaşarak yemek yiyorlar, bense döke saça yiyorum. Açlıkla terbiye zor. İkinci tabak salata mı, yerim onu da yerim, her şeyi yerim. Havada o kadar soğuk ki dışarıda. Ne sandınız burası Nevşehir’den kat be kat soğuk. Isırıyor insanı, çarpıyor bir anda. Kıpkırmızı oluyor yanaklarınız. Sert bir kara iklimi hakim burada her ne kadar bir alt komşuları Akdeniz iklimine sahip Adana ve Mersin olsa da.

Çarşıda bir küçük keşfe çıkıyorum. Aksi takdirde mide fesadı geçireceğim. Zemzemli Çorbacısının önünde duruyorum. Çürük diyor kapıda. Eskişehir’de haftanın belli günlerinde bulabileceğiniz bamya çorbası her daim var. Burası yeni açılmış ve sahibi başlıyor anlatmaya tüm çorbalarının tariflerini. Çürük çorbası yanak kısmından yapılıyormuş. Yurdumun insanı hayvanın hiçbir yerini israf etmemekte ısrarcı. Tatmam için önüme koydukları çorbadan iki kaşık zor alıyorum. Öldürseler yiyecek yerim yok, tek kaşık dahi. Ama tereyağlı, kıymalı, bol acılı, salçalı nefis bir çorbaydı içtiğim. Her ne kadar şu an ismini hatırlayamasam da. Benden gurme olmazmış, ne yazık.

20150228_173625

20150228_173619

20150228_163227

Çorbacıyı çorbacısında bırakıp çarşıdaki turuma dönüyorum. Bir sürü dükkan, mağaza var; yok yok ve hepsi pırıl pırıl, ışıl ışıllar. İnanasım gelmiyor. Yok yok. Dükkanlar kalabalık. Böyle bir şehir merkeziyle karşılaşacağımı hiç ummazdım doğrusu. Akşam arkadaşla konuşuyoruz. Niğde diyorum çok çok gelişmiş göründü gözüme diyorum. Zenginlik var, ticaret var, hayat var diyorum. Tek bir üniversite değiştiremez bir şehrin kaderini. Bir faktördür o kadar. Arkadaşım bizim patronda Niğde’li diyor. Arkadaşım Garanti Bankası’nda çalışıyor bu arada. Ah tamam diyorum. Her şehre bir Şahenk gerek sanırım. Başka türlü açıklamam imkansız elmasından ve sınırlı sayıda turist çeken Gümüşler Kasabası’ndan başka bir şeyi olmayan şehrin zenginliğini.

Geçti Bor’un pazarı, sür eşeği Niğde’ye sözünün gelmiş olduğu ilçesinin Niğde Merkez’den daha modern ve halkının daha aydın olduğunu söylüyor bir Aksaray’lı. Zaten Niğde’de Nevşehir’den daha az tutucu. Zamanı yakalama çabasında olan bir şehrin insanlarının çabası ortak ve “olabilecekleri” kadar modernleşme gayreti içerisindeler. Salkım Hanım’ın Taneleri’ndeki anasının gözü Durmuş karakteri ise ne yalan söyleyeyim buraya gelesiye bir referanstı. Durmuş’lar yok mudur bu şehirde peki? Elbette vardır, her şehrin sayısız Durmuş’ları vardır elbet.

Sabah olur olmaz Niğde Müzesi’nde alıyorum soluğu. Aksaray Ihlara Vadisi’nde bulunan sarı saçlı rahibe mumyası ve Çanlı Kilise’den çıkarılan dört adet bebek mumyası burada sergileniyor. Bunların dışında bol bol sikke, çanak çömlek ve süs eşyası var tek katlı müzenin kalan salonlarında. Aşağıdaki epigraf ise yine Niğde Müzesi’nde sergilenmekte olup aslı Karamanlıca yazılmış imiş. 1894 yılında meçhul bir şekilde -cinayet ya da kaza-ölen Maria Grigoriu’nun mezartaşının üzerinde on bir satır halinde Karamanlıca alfabesiyle yazılmış bir de içli bir kitabe bulunmaktadır.

image

20150301_092113

20150301_092129

Son durağımsa Kale Caddesi’ndeki Alaaddin Camii oluyor. Az ilerisinde pazar kurulmakta bir pazar sabahı. Sivas’taki Divriği Ulu Camii’siyle benzerliği ise bahar mevsiminde kapısına sabah saatlerinde akseden bir genç kız figürünün görünüyor olması güneş ışınlarının maharetli açıları sayesinde. Rivayete göre caminin taş ustasının aşkını duvara işlemesinin bir tezahürü fesli ve örgü saçlı genç kızın silüeti ve de tesadüfle açıklamak pek mümkün görünmüyor bunca mahareti.

image

image

image

image
Ah o ah’lar yok mu o ah’lar…

NEVŞEHİR VE HACIBEKTAŞ

20150227_110643

Bu şehre kaçıncı kez geldiğimi saymayı bırakmış olduğumdan sizlere net bir rakam vermem mümkün olmamakla birlikte ne zaman kafam atsa, başım sıkışsa ve bir şeylerin akmaz olduğunu görsem soluğu burada alıyor ve aynı soluğu bu şehre bırakıyorum gerisin geri. Nefesim nefeslere karışıyor, adımlarımız birbirine. Kah kuzeye açılıyorum, Hacıbektaş’a Gülşehir’den geçerek, kah merkezinde dolaşıyorum şaşkın şaşkın bir başına sendeleyerek. Kaçıncı sefer Göreme, Uçhisar.. Suskunluğun adı oluyor kışları buralar. Uçsuz bucaksız vadiye bakıyorum kuşbakışı. Yüzler görüyorum samimi ama dilleri suskun. Can sıkıntısı çöküyor insanların üzerine kışın, hele de geceleri.

20150227_105017

20150227_113031

20150227_112713

Nevşehir merkez, bildiğin bildiğim aynı merkez. Her geçen gün biraz daha tutucu ve sıkıcı. O kadar. Akşam oldu mu erkekler basıyor sanki caddeleri. Kadınlar kaçarcasına yeni sahiplerine bırakıyorlar aynı caddeleri, sokakları. Seçimler yaklaşmış olduğundan korkunç komik reklam kampanyalarının bir parçası olan afişler kaplamış duvarları, durakları. Soyadları güven vermekten fersah fersah uzakta, samimi görünmeye ve gösterilmeye çalışılan pozlar vermişler stüdyolarda. Olası Meclis-i Mebusan üyelerinin fotoğraflarına bakıyorum da, bir düşüncedir alıyor her seçimden önce olduğu gibi: Bu adayların benzeri adamlar sürüsü mü verecek benim ve geleceğimin ve bir ulusun kaderini belirleyecek olan kararları? Çok yazık olmayacak mı bize? Yazık değil mi her birimize? Yoksa mübah mı tüm bunlar hepimize? Gelmeden görmek mümkün değil o günleri. Geçmeden yollardan, almadan kilometreler ilerleyemiyor insan ileriye. Ama hani en iyi manzara geride bıraktığımızdı? Hani görecek güzel günler vardı? Taşlar devriliyor, kaleler yıkılıyor birer birer sadece. İyiler göçüyor. Değersizlik kaplıyor dört bir yanı. Yaşamak uzun ve yorucu. Bazıları içinse kısa ve yetersiz. Kuşku götürmeyecek kadar güzel anlar çok kısa. Ne yapmak gerek acaba ahh bundan sonra?

20150226_181647

20150226_182135

20150227_142443

20150227_144744

image

20150226_181111

image

Hacıbektaş dolmuşuna biniyorum. Yanımda oturan kadına yöresel bir lezzetle ilgili bir şey sormak geliyor içimden. Ama öncesinde “Buralı mısın?” diyorum. “Hayır, ben Hacıbektaşlıyım” diyor. Kendini Nevşehirliden saymıyor. Söylüyor da zaten. Bana beni sormuyor zaten. Sorsa bile keşif amaçlı geldim diyeceğim. Artık neyi keşfedeceksem bir mucit bile değilken. Gülşehir’den geçerken gördüğüm turist kafileleri beni güldürüyor. Bembeyaz saçları, kıpkırmızı yanaklarıyla salaş dükkanların birinden çıkıp, diğerine giriyorlar harala gürele, arkalarında kafile. Çıkan yerini yenisine bırakıyor. Fotoğraflama sırası onlarda. Zavallı üçüncü dünya ülkem, zavallı Gülşehir esnafı. Esnaf dükkanlarda oturmuş bekliyor kaderini kuzu kuzu, bir Alman gelse ve çekse beni diye. Bir gün ölüp gidiyorsun ama bir bakmışsın bir ay sonra ya da on yıl sonra Bild’in kapağındasın. National Geographie’nin ödüllü fotoğrafının baş aktörüsün en savunmasız anında. Kim bilir?

Kayıtlı on beş taksinin bulunduğu bir ilçe Hacıbektaş. Herkes akraba, komşu, tanıdık, hatırları ve gönülleri mühürlü birbirlerinde. Dolayısıyla bir aciliyet olduğunda hastane, ölüm, vs. gibi taksilere düşmüyor işleri. On dakikadan önce bir taksi gelmek bilmiyor çünkü hepsi ebedi bir siesta halinde, kışın bile. Dönüşte minibüs beklerken on beş taksileri olduğunu söylüyorum ilçelerinde. Gülüşüyorlar kendi aralarında çokmuş diye.

Taş taş üstüne konmayan, hiç değişmeyen; dolayısıyla da hiç bozulmayan bir ilçe Hacıbektaş. Ne olursan ol gel dememiş olduğundan belki de veli, tüm hoşgörüsü, kızları okutunuz fetvası(bu bile yeter tüyleri diken diken etmek için kaldı ki o dönemler için) ve tevazusuyla ancak belirli dönemlerde turist çekiyor burası. Önemli mi diyecek olursanız, benim için hava hoş olsa da, esnaf aynı şeyleri söylemiyor, ötelenmekten ve dışlanmaktan yorgun halk ta. İlk geldiğimde tek bir fabrikaları vardı açık olan. Halkı için istihdam kaynağıydı. Sonraki bir gelişimde ise kapanmıştı ve kaçmıştı sahibi. İşçilerse mağdur ve işsiz. Şimdiyse yine bir tane fabrikaları var açık olan o da tekstil üzerine. Geleceğinin ve dolayısıyla akibetlerinin ne olacağını bilemediklerinden şüpheli şüpheli konuşuyorlar. Tuhaf bir belirsizlik ve güvensizlikleri var her şeye karşı. Bu şaşkınlıkları hafızalarına sirayet ettiğinden her seferinde benimle konuşan aynı simalar kesinlikle beni hatırlamıyorlar bir sonraki seferde. Bende her sene farklı renklere boyattığım saçlarımla gelmiyorum ki buraya. Beraber oturup konuşup laflıyoruz, sırasıyla neredenim, kimlerdenim diye ve hep aynı şeyleri söylüyorum ama nafile çabam beni ertesi sene aynı cümleleri kurmaya itiyor burada ve unutuluyorum tekrar tekrar. Alıştım bu duruma ve özerkliğimi koruyorum balık hafızaları sayesinde aslında, iki gün üst üste gelsem de.

En aktif caddelerinde bir öğretmenevleri var. Kulak kabartıyorum gündem mevzularına. Hepsinin kendi hastalıklarının yanında bir de evde besledikleri bir hastaları var ve Kırşehir’deki hastanede hiçbir şey olmadığını söylüyorlar. Bakımı meşakkat isteyen  hastası olanlar ufukta görünen zorunlu göçleri ve büyükşehirdeki büyük odalı büyük hastanelerdeki çekecekleri çileleri ve horlanmayı tahmin ettiklerinden kara tasalara düşüyorlar. Dinleyen anlatana sabırlar dileyip duruyor habire. Sonra anlatma sırası dinlemiş olana geçiyor. Sabırlar dilemekte öteki tarafa. Nüfus yaşlanmış sanki ve yenilenmemiş hiç burada. Dolayısıyla ilerleyen yıllarla beraber konu hep sağlık ya da sızlık. Genç bir erkek öğretmenin sözü kesilmiş meslektaşıyla. Türkçeci mi diyor bir tanesi. Edebiyat diyor genç sözlü. İkisini aynı bilirdim ben. Ağzı kulaklarında olup, şikayet etmeyen tek o var halden ve halinden. Az sonra yukarıya çıkıp bir el okey çevirecekler. Burada hayat böyle geçiyor. Kendi içinde yavaş işleyen bir dinamiği var ve bu yavaşlık çarkın içindekileri rahatsız etmiyor. Memurlar huzuru bulmuş, gençlerin izdivacı şehre göre nispeten kolay. Herkes kim nereden, hangi köyden biliyor. El değiştiren paranın miktarı da, geldiği yerde, aşağı yukarı sınırları da belli. Turistten esnaf nasipleniyor. Öğrenci ve memurlardan da minibüsçüler ve kirada evi olan evsahipleri. Yanlışlıkla bir olay olsa halkın silkinip harekete geçmesi bir parça güç sanki. Olay istemiyorlar zaten. Çıt çıksın, karınca kımıldasın istemiyorlar. Herhengi bir aşırılık karşısında ne yapacakları belirsiz. Muhtemelen aynı havayı solumaktan kaçarak başlayacaklardır edimlerine. Hükümet adına çalışan gizli servis elemanlarının varolduğu korkusuyla temkinli hep konuşmaları. Trafik yok, araba az, fabrika tek, marketleri ve raflarında satılan ürünleri sınırlı, hayatı sınırlı, olanakları sınırlı, gelen turisti sınırlı, geliri dolayısıyla gideri sınırlı bir avuç insan Hacıbektaşlılar.

20150226_134342

Hiç susturamadığım değil, hiç susmayan iç sesime rağmen bir çilehanede, on bilemedin on beş metrekare bir odanın içinde kırk gün kırk gece kalmakla baş edip edemeyeceğimden emin olamadığımdan ürküyorum her seferinde bu fikirden. Gelmişken görmediğine yanmak var ya hani! Hiç denememiş olmaktansa, bir kez olsun denemek var sonuç hüsran olsa da. Dışarıda bir hayat akarken, bu kırk günün sonunda sevdiklerinin kaybı da var, sonunda aydınlanma da. Görüyorsunuz ikircikli ve geveze bir iç ses bendeki. Sus dedim susmadı. Öldürdüm bende bir gün onu kendimce. Bir baktım hortlayıvermiş bir gün aniden bir yerde kendiliğinden, çaresizce.

20150226_163800

20150226_142443

20150226_142452

20150226_155529
20150226_161337

20150226_160342

20150226_161735
Bir piknikten doğaya kalan bir tek 39 numara, sol teyze terliği
20150226_155444
Kurusa bile insanoğlunun ihtiraslarına direnen artık ne olduğu anlaşılamayan ağaç kökü(sanırım)

Park ve mesire yerinin olduğu yukarıdaki Çilehane’ye gidiyorum. Günün ilk, tek ve son bir liralık biletinin bana kesilmiş olduğunu öğreniyorum. Park ve devamındaki ormanlık alanda bir başmayım. Yerler çamurlu ve karlar tam anlamıyla erimediğinden yollar sıkıntılı. Daha fazla ilerlememek mantıksız geliyor. Ormana girmemeye karar veriyorum. O esnada orta yaşlarında bir kadının ormanlık taraftan bana doğru geldiğini görüyorum. Kayseri’den geldiğini söylüyor. Adağını kesip dağıtmış burada. Şimdi adını hatırlamadığım bir köyünden çıkmış gelmiş buralara. Bana geldiği yönü gösteriyor. Oraya gitsene diyor. Ne var ki diyorum bende. Bir sürü şey sayıyor. Yarım kulak dinliyorum. Dilek ağaçları, bel ağrısına iyi gelen kaya, vs. Kuzu kuzu sözünü dinlerken buluyorum kendimi ve on beş saniye önceki gitmeyeceğim fikrimi tepetaklak edip ormana doğru yürüyorum. Çamurlara bata çıka yürüyorum. Yüzlerce delik var yürüdüğüm yollarda. Sanki bir hayvan sürüsü istila etmiş toprağın yüzeyi. Delikler açmışlar yüzler, binlerce. Bir kemirgen kendine yol açmış, sonra bir daha bir daha.. Onu başkaları takip etmiş, sonra bir daha bir daha. Hallaç pamuğuna çevirmişler toprağı. Tedbiri elden bırakmamak için aşırı bir dikkat gösterdiğimden olsa gerek, yorulup duruyorum nihayet. Neden burada olduğumu soruyorum kendi kendime. Bozkıra doğru bakıyorum. Buradayım çünkü şu an burada olmak belki benim kaderim. Çünkü olmam gereken yer burası. Çünkü buradan başka olunacak daha iyi bir yer yok benim için. Çünkü manzara nefes kesici, bakir bir bozkır var önümde ve hiç korkmadan yürüyebiliyorum burada. Hiçbir tehdit unsuru yok. İnsan yok en başta çevremde. Sadece beraberimde taşıdıklarım var kalbimde. Gülümsüyorum. Gülümsemem mutluluk getiriyor. Kuşlar şakıyor sessizliği yırtarak. Sebepsiz mutluyum hayatımda ilk defa.

20150226_160941

Bir kavis çizip, büyük kayanın etrafından dolaşıyorum. Sebepsiz mutluluğun getirdiği rahatlıkla uçarak dönüyorum geri. Bana bu yola girmem gerektiğini söyleyen, Kayserinin adını hatırlayamadığım köyünden gelen kadını bir daha görmüyorum. Sebepsiz teşekkür etmekti niyetim ama neyse. Çıkışa geldiğimde bilet kesen görevliyle beraber yürüyoruz. O evine gidiyor. Beni garipsiyor önce bu mevsimde burada ne işim var diye. Taksinin gelip gelmeyeceğini soruyor. Yürümenin iyi geldiğini söylüyorum. Beraber yürüyoruz. Ayrılırken kırk kere bana yolu tarif ediyor. Bense hiç korkmuyorum ki. Topraktaki deliklerin sahiplerini soruyorum ona. “Fareler” diyor. Bu sene çok fare varmış. Yağış azmış ve yüzeye çıkmışlar. Geçen sene çok muydu ki saki? Hiç bilmiyorum, hiç anlamıyorum doğanın, toprağın dilinden. Sadece gözüme güzel görünüyor endamıyla, ağzıma tat oluyor, kursağıma lokma giriyor sayesinde. Tabiatın dilinden hiç anlamamışım yazık ki. Benden çiftçi olmamış iyi ki.

Bunca yıldır buraya gelişim bitsin artık diyorum. Zaten her sene aynı Hacıbektaş. Her sene bir dolu şikayet dinleyip ayrılıyorum buradan. İlk defa bu sene türbe ziyaretine para ödemiyorum çünkü kalkmış. Kışın Cumhurbaşkanı gelmiş ve ücretsiz giriş için talimat vermiş. Böylelikle üç beş kuruşluk gelirde(olsun olsun giriş üç bilemedin beş lira olsun) püf desin uçsun… Bir, tek ve son püf ise benden çıksın, tüm dünyaya savrulsun.

20150226_133827

20150226_143039

20150226_161529

WILD/YABAN

image

“Lanet bir çölde yapayalnız yürümeye nasıl karar verdim acaba?” Cheryl Strayed

Film akarken yirminci dakikada iç ses olarak gelen sorusunun cevabına doğru başkarakterimiz Cheryl Strayed’in bazen ürkek, bazen öfkeli, kısmen kararsız ve şüpheci adımlarıyla ilerliyoruz beraber. Geçmişin ve geride bırakmak istediklerin sen istesen, paralansan da seni bırakmazlar ya bir türlü; bazen de tam tersi olur, o da şu ki; sen bırakmamakta direnir ve yalvarırsın yirmi yaş aklınla yukarıdaki Tanrı’ya sevdiğinin ömrü için. Tanrı ise bir parça gaddardır ve seni erken yaşta hayatta büyüyebilmen için en sevdiğini, gözdeni, hayatının anlamı ve aşkı olan kadını elinden alarak ödüllendirir ve bundan sonra yaşayacaklarına çanak tutmuş olur. Hayatta hep doğru kararlar vermen ve kurnaz olman gerektir. Hiç dağılmayacaksındır, hiç dağıtmayacaksındır. Ama sen hem dağılırsın, hem de dağıtırsın feci şekilde ve tüm bunlar seni insan yapar(benim gözümde). Darbe seni muhatap almayan ve dediğim dedik bir merciden geldiğinden hem hayatının anlamı toz olur bir anda kanser yüzünden, hem de sen kanıtlarını bir türlü çıplak gözle göremediğin bilinçsiz bir bilinçle kalıverirsin orta yerde. Tanrı senden hayat dolu anneni kırk beş yaşında omuriliğine koymuş olduğu hassas tümörü yayıp, yaygınlaştırarak elinden alıverir ve bu iş bu kadar kolaydır. Puf. Ölmeden retinasını ve belki de bütün organlarını bağışlamış hayat dolu, yaşamının anlamı olan kadın, bir beden olarak kalır hastane odasındaki yatağında. Puf ki ne puf. Acını bir türlü bastıramazsın. Annenin küllerini yiyerek, ondan bir parçayı hep içinde taşıyacağın umudunu taşırsın derinlerde bir yerde. Severek ayrılırsın kocandan yedi yıl sonra. Evlilikte sevmek başka şeydir, evlilik başka şeydir çünkü. Sen kedileri de seversin ama evlilik ve bir kedi sevmek çok farklı şeylerdir nihayetinde. Eroin kafası güzel ama geçicidir, değişik partnerlerle cinsel fantezilerini gerçekleştirir tatmin olmaya çalışırsın, böylelikle unuttuğunu sanırsın. Babasını sadece tahmin edebildiğin bir bebek filizlenmektedir karnında ve kürtaj olursun. Annenin yolundan gider, garsonluk yaparsın. Bu da seni tatmin etmez. Ama hayatındaki en doğru şeydir belki de kolaylıkla bırakabileceğin bir işe sahip olmak ve senin için biraz küçük bir iştir bu. Bin küsur kilometre yürümek için tıp kariyerini bırakamazdın belki de. Haydi bakalım yürümeye devam. İç sesin hiç bıkmadan ve hiç usanmadan konuşsun dursun seninle. Filmin en iyi şeyiydi tüm o iç seslerin. Bize içindeki Tanrı’yı gösterdin durdun ara ara. Neyse ki filmin sonunda huzur da geldi beraberinde. Tüm o yakınmaların, korkuların, çaresizliklerin, hep bir çıkış yolu araman, kendi kendine telkinlerin, kendi kendine yetmelerin bazen de yetememelerin, bir kadeh margarita özlemin, umutsuzluğa düştüğünde yürüyüşü bırakma olasılığına dair alıp vermelerin, temiz bir banyo, ılık bir duş, ihtiyacını dizlerini kırıp oturarak giderebileceğin bir tuvalet, yumuşak bir yatak, sıcak bir kap yemek gibi basit isteklerinin seni götürdüğü duraklarda hep beraberdik. Seni taciz etme olasılığına karşılık bir adamın evine gidip, tombul ama akıllı karısının yaptığı yemeği yedin büyük bir iştahla. Galiba işedin küvetlerine duş alırken ya da kanıyordun. Bize memelerini açtın banyo aynasının buğusunu sildikten sonra. Her yerin yara bere içindeydi. Defalarca aldatıldığını öğrendik evliliğinde. O kız sevgilin miydi anlamadık ama gerçek Cheryl Strayed’in  son derece cesur olduğunu görmüş ve anlamış olduk senaryosu Nick Hornby tarafından yazılıp, beyazperdeye uyarlanan otobiyografik özellikler taşıyan romanı gözönüne aldığımızda.  image

“Beni olduğum gibi kabul edebilir misin?” Joni Mitchell & Cheryl Strayed

En kolay şeydir önyargılarını bir kenara koymayı başarmış karşı taraf için. Ama ondan daha da zoru insanın kendini olduğu gibi kabul etmesidir ve bunun için de kendini sevmesi gerektir. Aksi takdirde bir bedene yapabileceklerinizi düşünün ve de bir ruhun çekebileceği azabı, huzursuzluğu, kırgınlığı, kırılganlığı, teselli arayışını, çaresizliğini, sessiz çığlığını, kendini doğru ifade edemeyişini.. Cheryl tüm bunları yürüyerek aşmaya çalıştı durdu. Annesinin ağzını burnunu dağıtan sarhoş babasını andı öfkeyle. Annesini alıp vermek istemeyen Tanrı’ya kızdı bir mucize yaratmadığı için. Yürüdükçe kafasının içi boşaldı sanki, küçük notlar bıraktı ardında. Tıpkı Gratel gibi. Kırıntıları oldu bu sözler serçeler misali insanların, ve yenilip yutuldular defalarca arkasından. Joni Mitchell’den bir söz, Emily Dickinson’dan, Flannery O’conner’dan birkaç satırdı bu kırıntılar. Geçmekte olduğunuz yollardan sizinkinin aynı olmasa da benzer bir güdüyle, benzer sıkıntılardan geçerek gelmiş insanların var olduğunu bilmenin teşvikiyle yol almanın insanı nasıl motive edeceğini tahmin edemezsiniz. Edersiniz belki de, kim bilir? Çünkü ben her birinizi tanımıyorum.

image

“Eğer ki benim için endişeleniyorsanız endişelenmeyin. İyi ve rahatlamış olacağım.” Emily Dickinson & Cheryl Strayed “Beklediğimiz şeye asla hazır değilizdir.” James Michener

Bir çok şeyi kendi başına yapmayı öğrendikçe kendine olan güvenini kazandı Cheryl. Yemeğini pişirmek için doğru malzemeyi alabilmiş olmak ve sayesinde gelen ilk sıcak lokmanın kıymeti, lanet bir kocaman kayayı cılız bacaklarıyla tek başına aşabilmenin getirdiği mutluluk, bulduğu pis bir kaynaktan damıtıp arındırarak ancak içebildiği suyun ilk yudumları ve kendi nahoş tecrübeme dayanarak söyleyeyim-ama iyi ki yaşamışım-çölün ortasında bir çadırın içinde yalnız başına kurt ulumalarını dinleyerek uyumak zorunda kalmak bir kadın onu da geçin bir adam için bile hiç öyle kolay bir şey değil. Ama hayatta bazı şeyleri sonuçları ne olacaksa olsun tek başına yaşamanız gerekir. Tek başınıza kilometreler almanız gerekir, hiç bilmediğiniz yerlere gecenin bir vakti ya da az uykuyla geçen bir gecenin sabahında ulaşmışsınızdır, huyunu suyunu hiç bilmediğiniz bir sürü adamın ortasında kalmışsınızdır, ne konuştuklarını bilmediğiniz, ne istediklerini anlamadığınız insanlardır bunlar. Herkes gülücükler saçar, sizse içinizde bir yerde, çok da derin olmayan bir yerde hüzünlü bir şeyler taşır durursunuz kendi kendinize. Bir kayıp yaşamışsınızdır. En sevdiğiniz, gözdeniz evden çıkıp gitmiş, bir daha da gelmemiştir geri. Yokluğuna alışırsınız ama asla unutmazsınız onu. Bir yerlerden eşyaları, her yerden fotoğrafları çıkar karşınıza. En mahrem anlarınıza tanık olduğu hissi yakanızı bırakmaz. Bir tilkide, yolunuza çıkıveren bir çocukta, bir şarkının bir sözünde, bir kitabın bir cümlesinde, ağaçların arasında, yağan yağmurun ve sonrasında beliriveren gökkuşağının altında, gökyüzünde, yeryüzünde, avuçlarınızın arasında, gülerken, ağlarken, komikken  hep ondan bir şeyler vardır tam olarak açıklayamadığınız ve bir şey onu hep size hatırlatır. Hayatta ezilir de ezilirsiniz. Sorunlar bitmez, sorunlar sorun olarak da kalmazlar. Başka bir şeye dönüşürler. Ters giden bir şeyler vardır. Tevekküle erinceye dek içinizdeki isyanı bastırmanız mümkün olmayacaktır. Namaz kılmayı hiç öğrenemeden belki de, dizlerinin üzerine çökmüş yakarmakta olan milyonlarca insan var şimdi, şu an bile. Hepimiz bir gün ve sonrasında defalarca çökeceğiz dizlerimizin üzerine. Bunu bize yaptırtacak olanın bir insan değil, Tanrı olması temennisiyle. İyilik kazansın yeryüzünde.

“Yeni bir çift pabuç alan normal ayakları olan bir çocuk bile dünyaya aşık olurdu.” Flannery O’Conner

image

WHIPLASH

image

ANDREW(MİLES TELLER):

Çal çal çal çal.. Hiç durmadan çal. Hiç bıkmadan, hiç usanmadan çal. Ellerin nasır tutuncaya kadar, parmak araların kanayıncaya kadar çal. Yaraların henüz kapanmadan ve sen acı içinde kalana dek çal. Kan ter içinde kala kala, flasterlerden taşan kan damlalarını baterinin üzerinde bıraka bıraka çal. Herkesin ortasında aşağılana aşağılana çal. Babasından azarı yedikten az sonra yanaklarından süzülen gözyaşlarını silmek zorunda kalan beş yaşında bir çocuk gibi görünsen de çal. Ölmeden kurtulduğun  trafik kazasından aldığın darbeye rağmen kan revan içinde oturduğun taburede alnından akan kanlara rağmen çal. Hep çal. Aklını kaybetme noktasına gelsen de, depresyona girsen de, seni seven tatlı kız arkadaşını, kendini ve tüm enerjini müziğe adamak uğruna terk etsen de çal, daha çok çal. En iyisi olmak için çal. Daha büyük bir sahnede, mesela Lincoln Center’da, daha çok alkışı almak için çal. Aradan sıyrılmak için, yırtmak için, babanın ve kendinin annen tarafından terk edilişinin acısını çıkarmak için, seni ve yaptığın şey her neyse senin için anlamını bilmeyen ve anlamak da istemeyen zevzek ağızlı akrabalarına ve belki de tüm dünyaya karşı kendini ispatlamak için, Tanrı’dan içindeki gizli öfkenin acısını çıkarmak için, O’nu kendinle ve başarınla cezalandırmak için çal. Umutsuz pasifist baban için çal. Hayatta yalnız kalışın için çal. Kabiliyetin yoksa bile sonunda bir rock grubunda çalmamak için çal. Bir de tüm sadistliklerine ve manyaklıklarına rağmen küfürlerine ve aşağılanmalarına katlandığın, gizliden acaba babam o olsaydı nasıl olurdu diye düşünmeden edemediğin ve bir türlü baş edemediğin, yok edemediğin ve asla kurtulamadığın adam için çal. Fletcher için çal!

image

Acı, öfke, hiddet, hırs içinde kal. Yalnızlıkla dol ağzına kadar. Ruhun paramparça olsun. Bir adam üzerinden geçsin zevkle, seni çiğneyerek. On dokuz yaşına özgü yapılacak bir sürü güzel şey varken ve dünya çayırlarda ve ormanlarda güzelken, kapandığın dört duvarın ortasında çalmaya devam et. Önüne hayat denen bir başka seçeneğin varlığını koyan babana rağmen çal. Bir hayalet gibi süzül kapılardan onca kalabalığın içinde. Öpüşen çiftlere bak gıptayla. Tek arkadaşın, kadim dostun baban olsun eski filmleri izlemek için beraber sinemaya gittiğin. Hayatındaki başarısızlıkların ve terk edilişinin acısını çıkarmak yerine giderek hırssızlaşan ve yaşamdan beklentilerini minimize eden babana olan gizli öfkeni, Fletcher’ı bilinçaltında idealize ederek ve gerçek hayattaki babanın o olmasını deli gibi isteyerek bul sonunda kendini. Olmak istediğin şey bu adamda var, babanda yok. Yaşlandığında dönüşmek istediğin bu adam, baban değil. Beraber sinemaya gitmek istediğin, patlamış mısırı bölüşmek istediğin, hayatına dahil olmak istediğin o, baban değil. Buzdolabının üstüne jelibon bırakan baban gitsin, o olmazsa hayatının anlamını yitirdiğin adam gelsin. Babanın kopuşu ayrılık, onun gidişi doldurulamaz, anlamlandırılamaz bir boşluk. Sonunda idealize edebileceğin sıkı bir adam var karşında az manyak da olsa ama sorun değil; sen de çok normal olmayabilirsin ve otoritesinin altında ezilirken bile onda ruhuna iyi gelen bir şey(ler) var itiraf edemediğin, kimselere söyleyemediğin. Hayatı hakkında ipucu yakalamaya çabala. Küçük bir kız çocuğunu tatlı talı severken gördüğünde kalbin yumuşasın hemen. Hazırsın zaten. Tek isteğin olur almak. Ondan. Bir kez bile olsa. Yine olmuyorsa davulları parçala küfürler ede ede. Hiç olmazsa sinirin çıkar. Kız arkadaşını da harcadın nasılsa bir hiç uğruna(pardon senin için anlamı çok büyüktü). Bir başınasın bu hayatta bundan sonra. Ah doğru ya, senin Fletcher’ın vardı, değil mi?

FLETCHER(J.K. SIMMONS):

image

Fletcher(j.k. simmons)=Hemşire Ratched(Louise Fletcher/Guguk Kuşu/güzel hemşire)+Peter(Armin Mueller-Stahl/Shine/cici baba).

Bu muhteşem karmanın üzerine özel hayatında minnoş olma ihtimali yüksek, resmi/tüzel/kurumsal kimliğini sergilerkense “aferin” sözcüğünü kendi gösterişli sözlüğünden çıkarmış, karşıt cinse ve eşcinsellere mal edilmiş, mecazi bir takım lakap, yakıştırma ve benzetmeleri uluorta ortalığa saçıveren bir adamla karşı karşıyayız film boyunca. Ama tam bir yetenek avcısı. Kokuyu alır almaz düşüyor avının peşine. Neler yapmıyor ki? Psikolojik savaşın ilk hamlesi avının açığını öğrenmek oluyor ve başlıyor nazik yerlerinden oklarını saplamaya. Andrew’un yazar olamamış lise öğretmeni babasıyla, onu ve babasını daha bebekken terk eden annesi en güzel malzemeyi veriyor Fletcher’a. Sonra da sırayla yalnızlığını, aşırı hırsının yansıması sevimsizliğini ve sevgisizliğini vuruyor yüzüne. Andrew ne zaman bir parça kendine güvenmeye başlasa derhal kursağında bırakmayı başarıyor. Bir parça övgüyü reva görmüyor ona. Kibirlenmesine, böbürlenmesine hiç izin vermiyor.  Başarısını gölgeliyor ağzına bir parmak bal çaldıktan sonra, onu sinir edecek rakipler çıkartıyor karşısına. Orkestrasındaki kimsenin koroda solo yapmasına izin vermiyor. Solist kendisi çünkü. Çömezlik çok zor olduğundan ve çömezken adı üzerinde çömez olunduğundan(parlak bir cümle sayılmaz ama idare ediverin artık), oltaya düşüveriyor o da ve kıskançlık içini kemirip duruyor. Kabiliyetinin varlığının sınırlarını netleştirmesine izin vermiyor bir türlü karşısındaki adam. Finish çizgisine her yaklaştığında çizgiyi daha uzak bir mesafeye taşıyor Fletcher. Böylelikle Andrew’un ilgisini, azmini her daim canlı tutabiliyor. Deveye diken misali(tamam devamını getirmiyorum ama Fletcher olsa getirirdi) Andrew’a da bir Fletcher gerekiyor ve ne yazık ki çocuğun içinde yanan hırsın ateşini körüklemeye babasının nefesi bile yetmiyor.

Geride bir leşi(biliyorum çok kaba ama cuk oturdu işte) bırakmış, sayısız beddua ve ah almış, ilaç sektörünü her daim canlı tutma potansiyeli yüksek, psikiyatristlerin onunla ve kısmen enkaza dönmüş öğrencileriyle bol bol mesai harcaması gereken, duygulardan duygulara hızla geçebilen, bir dakika önce ağlarken, bir dakika sonra öğrencilerine dünyayı dar eden, film boyunca çevresinde tek bir kadın göremediğimiz, yeteneksizleri ve kendine güveni olmayanları asla affetmeyen ve bu uğurda çok kolay adam harcayan bir de kişiye özel karakteri var Fletcher’ın(karakterdense ruh hali/halleri daha şık olurdu burada sanırım)

image

Andrew’un geçmişi, özel hayatı, ailesi hakkında ne kadar çok şey biliyorsak, Fletcher’ınki bir o kadar kapalı kutu. Evli ve çocuklu mu yoksa dul ve vakur mu, ara ara Mavisakal’ın cisimlenmiş hali mi yoksa aseksüel mi? Hayatının en özel insanını erken yaşta milyonda bir görülen bir hastalıktan mı kaybetti? Aslen çok kalabalık, şenlikli bir aileden mi geliyor? Babası bir gestapo filan mıydı yoksa aralarına erkek sineğin giremediği acımasız kadınlar ordusu tarafından mı yetiştirildi? Burjuva bir aileden mi geliyordu yoksa Arizona’daki çiftliğinde traktörünü süren kendi halinde bir çiftçi mıydı babası? Peki tüm bunları bilmek neyi değiştirecek? Hiç. Olan olmuş çünkü. Karakter kırkından sonra bir yere kımıldamıyor artık. Herkes korkunç pişmanlıklar içinde yatağında kıpırdayamaz ve Tanrı’dan kendisini affetmesi için beklerken pişmanlık kuyularında bir girdaba kapılmışçasına titreyerek ölmüyor. İnsanlar birbirlerine eziyet ede ede ölüp gidiyorlar sadece. Bkz: Orkestradaki işinden kovulduktan sonra da değişen bir şey olmuyor. Fletcher aynı Fletcher; akıllanmış, doğru yolu bulmuş derken bir bakıyoruz intikamın gizli kanatları çıkıveriyorlar aniden ve başlıyor o da onları çırpmaya Andrew’a doğru. Tüm bunlar olurken de oh olsun, gördün mü, al sana dercesine kafasını sallıyor. Bu haliyle beş yaşında bir çocuğa dönüşme sırası Fletcher’a geçmiş oluyor nihayet(en sevdiğim sahneydi).

Sonuç itibariyle azmin elinden Fletcher’ın bile kurtulamadığını, hırsın fazlasının insanın sağlığıyla oynadığını, Jo Jones olarak işe girişip, insan hayatlarını mahvederek bir Charlie Parker yaratmanın ne derece doğru olduğunun film esnasında ve sonrasında uzun uzun tartışıldığını, kapasitenin insandan insana değiştiğini, bebekken terk edilmenin ve bunun bilincinde olmanın hayata bir sıfır mağlup başlamak olarak görülmesinin yanlış olduğunu çünkü hırslanmanın da verdiği ivmeyle hayatta başarılı olma ihtimalini katbekat arttırdığını, duyulursa eğer; bunun evli ve çocuk yetiştirmek için paralanan mutlu/mutsuz çiftlerin kaçarak ya da boşanarak ayrılmaları için bir bahane olacağını; teknik olaraksa henüz otuz yaşından gün almamış bir taze yönetmenin kendi kısa filminden uyarlayarak hem yazıp hem yönettiği filmindeki özellikle oyuncu yönetimindeki başarısının nereden geldiğini asla anlayamadığım ve anlayamayacağımı, filme ayırdığım yüz dakikamın bir dakikasının bile havaya gitmediğini, hem nazik hem şahane kurgulu, deha pırıltıları taşıyan(umarım tek sefere mahsus değildir) yönetmenli, nefis oyunculuklu(zavallı Edward Norton, rakip o kadar büyük ki..) ve benim duygusal yaklaşımlarımı bir kenara koyarsak (Birdman, Wild, vs.), senenin hem sürpriz yumurtası ve hem de “bu senenin en iyi filmi” olabilir Whiplash. Bunca başarılı işlere dahil olmak dileğiyle. Andrew’un hırsı üzerimizde olsun. Bir de Fletcher olsun tepende. Sonuç:Biri garanti(erkek oyuncu) beş oscar(oskar-a’sının üzerinde inceltme işareti olmalıydı) adaylığı ve kazanılmış 60 ödül. Fena değil, hiç fena değil bir bağımsız yapım için.

image

DÜŞEN TANRI

 “Mitler toplumsal rüyalardır; rüyalarsa özel mitlerdir.” Joseph Campbell

image

DÜŞEN TANRI:

Uzakları yakın ettim,
Senin için.
Başka bir kılığa büründüm de geldim,
Güzelliğini yakından görmek için.
Tanrılıktan vazgeçtim,
Tek bir an için.

Başıma gelen en güzel şeydin sen
Yaşamak için tek nedenim oluverdin sen
Gazabımı erteledim yarınlara
İçime çektim toprağın kokusunu
Tutundum sımsıkı bana ait olmayan güzelliklere
Sahip olmadan gitmem, bırakmam seni bu dünyada bunca güzellik üstündeyken.

Nedensiz değil gelişim dünyaya
Isıtabilmek için şu bembeyaz kanatlarım emrine amadedir bundan sonra.
Göründüğüm gibi olmasam da
Yürek ve aklın doğru miktarlarda ikamet ettiği bir beden var karşında.
Tüm dünyanı sarsacak arzularım; isteklerim dilimin ucunda.

Nedendir bunca zaman eziyetim dünyaya?
Tuhaftır öfkelerim ah bir insanoğlu anlasa
Başka gönüllerde arayıp durdular beni, yaşlılığın bilgeliği gelip çökene kadar
Bense tenin arzusundan bir kuğuya dönüştüm de geldim senin o tatlı, küçük dünyana.

Yaslasam kuğu başımı iki göğsünün arasına
Boynum kıvrılsa bir engerek gibi hemen oracıkta
Nazikçe sarsam seni kimselere belli etmeden
Sonrası ise sır, ikimize özel.

Ruhuna zeka karışmış bir kadından daha özel
Ne olabilir bu dünyada daha güzel?
Bir damlacık tohumdun bir faniye dönüşmeden evvel
İçine koydum saklı parçamı sen daha dünyaya gelmeden çok çok evvel.

Sonrasını görebiliyordum dünyaya düşmeden
Şimdiyse kendi arzularımla haşır neşirim,
Kuğu kanatlarım bana rehber.
Biçimimden vaz geçtim, elimde anın mutluluğu, dilimde teninin tadı
Öğrenilmiş çaresizlik oldu yaşadıklarım
Hatırladıkça hatırlattığım.

ÇİZER: MATAZiZMA

NOT:Yukarıdaki resmin ve satırların esin kaynağı olan Yunan Tanrısı, bir parça çapkınlığıyla nam salan, karısı Hera’yı ise yaptığı çapkınlıklarla çıldırtan Zeus’tur. Hera’ysa kocasına bir şey yapamamış yapamamış, inadından onun sevgililerini ayıya, ineğe çevirerek hırsını almaya çalışmıştır kendince(bkz. Kallisto, bkz. Io). Çizerinin resmetmiş olduğu çıplak kadın Sparta kralı Tyndareos’un güzel karısı Leda’dır. Leda bir gün ırmak kenarında çıplak çıplak uzanmışken, Zeus bir kartaldan kaçmak için yardım arayan kuğu kılığına girmiş; Leda ise bir kuğudur neticede, ne zarar gelir kendisinden diyerek O’nu kucağına almış, sevip okşamıştır. Çapkın Zeus’sa Leda’nın masum hisleriyle oynamış, oyuna getirip onunla birlikte olmuştur(Erkekler pek fenadır, mitolojik Tanrılar da bu kategoriye dahildir). Sonrası mı? Leda bir yumurta üzerine kuluçkaya yatan ilk insan olmuştur. Bu altın yumurtadan Troya’nın düşmesine sebebiyet veren güzeller güzeli Helen doğmuştur. Yahut Helen yeni topraklar fethetmek için “bir güzel bahane” olmuştur. O ise farklı şekillerde fanilerden intikamını almıştır. Faniler de ondan. Tarihe ilk pantolon giyen kadın olarak geçmiştir. Ayrıca kuğu deyip geçmemek gerekir. Erkek ve dişisi aynı görünümdedir. Zeus kendisine etkileyici “bir zarif beden” seçmiştir.

YUNANİSTAN – 2: ATiNA

“Nereyi gezsem Yunanistan yaralar beni,
dağ perdeleri, takımadalar, çıplak granitler…” Yorgo Seferis

“Mayıs ayında solan
Çiçeklere soruyorum
Yanıtlarından anlaşılan
Sevmiyorsun sen beni” Dionisios Solomos

image image

PROLOG:

“Yazmak Üzerine(On Writing)”de Hemingway; “Bence temelde iki kişi için yazarsın. Öncelikle tamamen mükemmelleştirmek amacıyla kendin için, ki durum bu değilse ne ala sonra da okuma yazma bilsin bilmesin, hayatta olsun olmasın sevdiğin kadın için.” Yazar, kitabında aynı zamanda “Düzyazı mimarlıktır, dekorasyon değil.” diye de buyurmuştur. Bana gelirsek eğer, ismim Ernest değil, erkek değilim, savaş muhabirliği yapmadım, denizle, savaşla, silahlarla çok fazla haşır neşir olmadım, denizi yüzmek, savaş’ı kınamak, silahları ise amatörce atışlarda bulunmak(şarjörü yerleştirmem bile hiç kolay olmamıştı) için kullandım. Üçünün de içindeki ne derinliğin, ne de sığlığın çok fazla bilincindeyim. Deniz sonsuz, savaş anlamsız, silahsa ağır metal. Bir parça süsünse kimselere zararı olmadığını düşünenlerdenim. Duvarlarda birkaç Leonardo hiç fena olmayabilirdi, mesela. Mona tek bana baksaydı ya da “Son Yemek” salon masasının hemen solunda olsaydı, mesela. Girişler ücrete tabi olurdu o zaman. Ne derler? Ticaret olsun da..

Ve bir şey var ki; kendileri hemcinsim olmayabilir, aynı yüzyılda, aynı coğrafyada, aynı şartlarda yaşamış  olmayabiliriz; hiç fark etmez. “Hayatta olsun ya da olmasın, aynı şehirde olun ya da olmayın, aynı lisanı konuşun ya da konuşmayın sevdiğin için yazarsın”.

Ben hep öyle yaptım.

ATİNA:

Kalambaka’dan sabah kalkan 05:45 otobüsüyle Trikala’ya geliyorum. Bir başka otobüsle saat yedi’de Atina’ya doğru yola çıkıyoruz. Sekiz’e kadar hava aydınlanmak bilmiyor. Yollar bomboş. Bir kazaya rastlıyoruz. Eski bir kamyonet yoldan çıkmış ve yan yatmış. Şoförü olan yaşlı ve derbeder görünümlü adam şaşkınlıkla polise derdini anlatıyor, bir yandan da zararının ne kadar olduğunu çıkarmaya çalışırcasına gözlerini olası ekmek kapısından alamıyor sanki. Olay yerinden geçerken tutuk davranan şoförümüzse, ilk ışıklardan sonra hızlanıyor tekrar. Hayat devam ediyor kaldığı yerden, bir an için durmuş olsa da.

Yaklaşık altı saat süren bir yolculuk esnasında yeşil alanlardan, boş tarlalardan ve geçtiğimiz bakımsız köylerden başka bir şey yok görünürde. Tek bir fabrika yok yol boyunca. Turizme bel bağlamış bir ülke Yunanistan. Hiç yatırım yapılmamış. Dolayısıyla gençler Avrupa’ya kaçmışlar çaresizlikten ve işsizlikten. Tanışmış olduğum tüm emekliler ya bir başka ülkeden emekli idi ve parasızlıktan şikayetçiydi yahut Yunanistan’dan emekliydi ve parasızlıktan şikayetçiydi. Bunu da açık yüreklilikle dile getirebildiler. Yerli halk ise sürekli fiyatlarla uğraşıyordu. Halbuki Atina Avrupa’nın en cazip fiyatlara sahip başkentlerinden biri. Karşılaştırıldığında otel fiyatları, restoran menüleri ve ulaşım son derece makul düzeydeki fiyatlarla sunuluyor. Fakat insanların alım gücü çok düşük. Ne yaparlarsa yapsınlar düşük maaşlarıyla çarşıyla baş edemiyorlar. Adalar’la karşılaştırınca refah seviyesinin çok düşük olduğunu görüyorsunuz. Çünkü ticaret yapmayan, dükkanı olmayan, turizme yönelik çalışmayan, kurum ve kuruluşlarda da çalışmıyorsa eğer, şehirde hemen hemen hiç şansı yok gibi. Tüm bu olumsuzluklara rağmen, ortalıkta pek fazla polis yok ve asayiş sorunları minimum seviyede. Monastiraki’den, Plaka’ya doğru bir parça yol kat ettiğinizde yani Atina’nın en işlek ve popüler caddelerinin sokaklarında(ara sokaklar, kuytu köşeler değil kastettiğim) evsizler kendi evlerini kurmuşlar bile ve fakat kimselere zararları da yok. Pastanelerden aldıkları kumanyalar, gündüz saatlerinde durumlarının vehametini çoktan kabullenmiş oldukları belli olan vakur edaları ve sessiz tutumlarıyla uzattıkları naylon bardaklarının içlerine bırakılan bozukluklarla yaşamaya çalışıyorlar. Hepsi birer Yunan tragedya karakterlerine benziyor. Ya da evsiz barksız sokaklarda yata kalka böyle bir dönüşüm geçirmişler. Akşam hava kararıp da gecenin çökmesine yakın saatler geldiğinde sokağın nispeten kuytu köşelerinde hazırladıkları yataklarının içine iki kişi yan yatacak şekilde ayaklarındaki ayakkabıları, gözlerindeki gözlükleri çıkarıp giriveriyorlar. Sanki bizler onların yatak odalarına girmiş gibi kendimizi mahçup hissediyoruz(ben şahsen). Bu adamlar belki iyi eğitimler aldılar ve evlerinin kredisini ödeyebildikleri bir de işleri vardı zamanında, kim bilir?

Matt Barrett’a sorduğumda lokasyon, uygun fiyatlar ve güvenilirlik açısından Otel Attalos’u önermişti diğer tüm oteller bir tarafa. Metroya, Merkez’e, çarşıya yürüme mesafesinde altıncı katında minicik bir barı olan ve bir o kadar da minik bir resepsiyona sahip, güleryüzlü personelin ve müzminleşmiş otel sakinlerinin varlığıyla lüksten uzak, temiz bir sunum vaat eden odalarıyla müşterilerine tatillerini zehir etmeden huzur içinde geçirebildikleri bir otel Attalos ve özellikle konumu için şiddetle tavsiye edilir. Dünyanın her yerinden çeşitli ülkelerin sakinlerini de tatlı bir mütevazilikle karşılamaktalar her daim. Kimler yok ki sakinler arasında? Rahipler, rahibeler, gay’ler, öğrenciler, Ruslar, diğer Avrupa Birliği vatandaşları, Amerikalılar, Japonlar, Koreliler, Ben, Ioannis(Yannis diye okunmakta olup kendisinden yazımın ileriki bölümlerinde bahsedeceğim uzun uzun), bekar kızlar, bekar beyler.. Hepimiz altıncı katındaki barında oturduk durduk akşamlar boyunca bir parça tanışıklığın hatrına.

http://www.greektravel.com

image image

image image

image image

image image

Aynı gün gittiğim pardon çıktığım Akropolis’in giriş ücreti 12 euro. Akropolis ve Likavitos Dağı(Mount Lycabettus) en iyi iki Atina manzarası sunan noktalar ve uzaktan uzağa birbirlerine göz kırpmayı ihmal etmiyorlar. Likavitos, Parthenon’a bakıyor. Akropolis’se bu hüzünlü dağdan aldığı kuvvetle bekliyor sanki tüm Atina’yı. Akropol’ün genelinde yapılmakta olan restorasyon ve kazı çalışmalarından nasibini alan fotoğraf karelerinin her birinden çıkmış olan vinç askılarına rağmen vakur görünmekteler. Tevellütleri eski ne de olsa.

Şehrin içinde oradan oraya koşturmaktan yorulduğum bir anda Plaka’da, mis gibi bir güneşin altında tatlı bir kafede oturuyorum biramı yudumlayarak. Aslında susuzluğumu gidermek için içtiğim bira ve açlığımı bastırmak için söylediğim salata garsonun “Enjoy your meal(yemeğinin tadını çıkar!) tavsiyesiyle bir anda önem kazanıyor. Bugün buraya kadarmış diyorum. İkinci Heineken’imi söylerken buluyorum kendimi. Hayat bir an güzel görünür gözünüze, alkollü ya da alkolsüz, yalnız ve kalabalıkların ortasında. Bu o anlardan biri hiç kuşkusuz.

image image

image image

image image

Roma’dakiler kadar güzel olmasa da Monastiraki’den aldığım dondurmayı otel yolum boyunca bitirmeye çabalıyorum. Hepi topu iki top bitmek bilmiyor. Dondurmamla olan sevgi dolu ilişkimin arasına giriyor Ionnis(Yannis). “Arkadaş, ben gavur diyor.” Eskiler çok kullanırdı bu kelimeyi. Ionnis buralı ama Belçika’dan emekli. Ve ’33 doğumlu. Çok çapkın. Babamdan yaşlısınız diyorum. Dilimi tutamıyorum. Kalbini kırmışım. Öyle söylüyor. Ama hemen de unutuyor. Otelde kalan herkesle ve bekar tüm kadınlarla arası çok çok iyi. Kim hangi memlekettense derhal o lisana geçiyor. Benim ve barmen kızın şaşkın bakışları altında beş dakikalığına bizi bırakıp derhal onların yanına gidip tatlı tatlı kur yapıyor. Geri döndüğünde ise benim kırılmış olabileceğimi düşünerek “Benim tipim aslında sensin” gibisinden bir şeyler söylüyor. Ionnis’in enerjisi bende olmadığından oturduğum yerden sakin sakin onun kovalamaya ve yakalamaya çalıştığı hayatının peşinden koşuşturmasını izliyorum. Nazik ve bonkör. “Keşke 20 yaş genç olsaydınız.” diyorum. Hoşuna gidiyor. Kekini yiyor ve Lipton çayını içiyor yanımda. Barın tek ilgi odağı o. Çılgınlar gibi anlatıyor. Anlattıklarını burada yazmam imkansız. Üç gezi, üç de anı yazısı çıkar anlattıklarından. Bekar olmama bir sürü anlam yüklüyor kendince. Midilli Adası’na gittim mi hiç, Ada’nın ismi nereden geliyor biliyor muyum acaba, erkek mi sevmiyorum acaba, gizli bir kocam, bir sürü çocuğum ya da gizli bir sürü kocam ve bir tane çocuğum mu var geride bıraktığım. Bir limanda bir elinde mendil kucağında bir çocukla gözleri yaşlı orta yaşlı ve kasketli bir adam hayal ediyorum ama kendi hayal gücüme bile inandırıcı gelmiyor. Herşeye rağmen Ionnis(Yannis) Türk olsaydı ve biz Türkiye’de olsaydık-Yahya olsaydı ismi mesela; kendisini ellerimle boğabilirdim. Türkiye’de bir hırtlık gelir ya, insanın üzerine hiç(!) sebepsiz, Ionnis’e dayanıyorum ben de bir şekilde. Bar taburesinin hafifliğinden midir yüksek tolerans gösteriyorum kendisine kanımın son damlasına kadar, hiç bilemiyorum.  “Yok değilim, koca yok, ne çocuğu, en çok Patmos’u sevdim, dini içerikli adalar tercihim” gibisinden cevaplar veriyorum(kendime de şaşmıyor değilim). Onun için esrarengiz bir şey oldum kaldım koskoca Atina’da. Ne yaparsın Arkadaş?

BİR SONRAKİ GÜN VE ESMEKTE OLAN TSiPRAS RÜZGARI:

Öncelikle tatlı esen bir rüzgar bu ve batı komşumuz tarafından hafif hafif bize de sirayet etmekte etkileri ister istemez. Az sonra madde madde sıralayacağım gezmiş ve hem hoş görmüş hem de hoş bulmuş olduğum ören yeri ve müze ziyaretlerimi şimdilik bir kenara bırakıp, şehir turunda hoş bir tesadüf olarak karşıma çıkan Tsipras’dan bahsedeceğim bir parça. Söyledikleri kadar varmış ve kendisi Atina’da son derece mütevazi bir bölgede yaşıyor. Hiçbir olağanüstü tarafı yok yaşadığı yerin. Apartmanının önünde bekleşen gazeteciler hareketlenip, koşarak kapısına yığılınca ancak anlayabiliyorum neler olduğunu. Sanıyorum Tsipras seçilmiş. Pırıl pırıl, aydınlık bir yüzü var. Ne kibir, ne politikacı sahtekarlığı, ne maske, ne rol; neyse o. Hala daha aklımda olansa temiz yüzü, aydınlık profili. Birkaç saniye boyunca ama net olarak görerek elde ettiğim izlenimlerdi bunlar. Obama, Erdoğan, Sarkozy hepsi seçilmiş ki en tepede bu adamlar dediğinizi duyar gibi olsam da, yanılmaktasınız bence çok fena. Tsipras’daki çok başka bir şeydi. Korunmuş bir seçilmişlik bahsettiğim ve varolan düzeni korumak ya da beter etmek yahut halkı heder etmek için değil de, halkının makus kaderini değiştirecek umudu taşıyan bir yüzü vardı sanki. Umarım yanılmam. Hiç böyle güzel bir adamı politikacı olarak hele de başbakan olarak hayal edemiyor insan.

Başbakanlık iyi bir kariyer olarak düşünülse de, öyle kolay değil. Former Prime Minister yani tekaüt olmuş emekli bir başbakan olarak başka bir iş bulmak hiç kolay olmayabilir mesela. Durduk yere karşıt görüşte bir sürü öfkeli kalabalığın tek muhatabı  haline gelebiliyorsun. Okyanus aşırı ya da değil havarilerini iyi seçmiş olmalısın. Ekonomi, içtihat, milisler, komşular hep senden sorulacak. Üstüne üstlük herkes çapkınken ve büyük kısmı fiilen bunu gerçekleştirirken çatır çatır, sen yapınca olay/kabahat(bkz. Clinton, bkz. Hollande, bkz. Beyonce) olacak.

image image

Gelelim halkın düşüncelerine. Koyu Ortodoks’lardan benim konuştuklarım, eşcinsel evliliklere olumlu bakmasından pek hoşlanmasa da, ekonomi konusunda çok umutlular kendisinden. Yunan gay’ler eşcinsel evliliğe karşı olmadığı için kendisini desteklemekle beraber, eşcinsel çiftlerin çocuk sahibi olması konusunda olumsuz-kararsız da diyebiliriz- düşündüğü için bir parça da kızgınlar ama ekonomi konusunda onlar da çok umutlular. İki radikal sayılabilecek uçtan örnek vermek istedim. Çünkü bundan sonra İncil’e el basarak yemin etmeyi reddeden ateist ve komünist ve evlenmeden bir birliktelik yaşadığı kadından( yüksek özgüven sahibi Peristas) iki çocuk sahibi olan kırk bir yaşındaki bir parça asi başbakan hususunda farklı kanılar var haliyle. Tsipras mümin ve orta yaş üzeri Ortodoks’ların pek tipi değil ama ekonomileri.. Derler ya ticaret olsun da.. Bir sürü borç yükü altında ezilen, kredi borçlarını ödeyemeyen, sanayisizlikten iş bulma imkanı da olmayan halk, gençleri için her şeye razı aslında. Ateist, komünist, yeter ki kurtarsın bizi diye bakıyorlar olaya. Önce mantık konuşuyor ister istemez Avrupa’da. Etnik sorunlarda da hassasiyet var. İskender’in şimdiki Makedonya sınırları içinde doğmuş olmasına rağmen Yunan asıllı olduğunu söylüyorlar. Eski hükümetin vetolarına rağmen en nihayet Avrupa Birliği üyesi olabilmiş Makedonya ise bayrağıyla, ismiyle hep sorun teşkil etmiş komşusu için. Gizli milliyetçilikleri bir anda ortalığa dökülebiliyor. Dindar kesimden bana “İsa’ya inanıyor, onu seviyor musun?” diye sorduklarında, “Evet” diye karşılık verdim. Sonra Tanrı’ya inanıp inanmadığımı da öğrendiler merakla(ona da evet dedim) Nihayet bütün hislerini dürüstlükle serdiler ortaya. Burada bir parça saflık vardı ve beni rahatsız etmedi tavırları. Allah var mı? Var. İsa var mı? Var. Tamam o zaman, seniniz. Ben Işid’den sonra Müslümanlık’tan(Kur’an’dan bahsetmiyorum) ve Müslüman’lardan soğumuşum zaten. Bizdeyse benzer tohumlar Madımak’la atılmıştı Sivas ellerinde çook önceden.

Merkel’in ikinci Thatcher olduğunu söylüyorlar. Onları tam bir Avrupalı olarak görmüyormuş, Asya’ya daha yakınmışlar. Yani bize. Bizse Ortadoğu’ya. Turizm için gerektiği kadarı haricinde İngilizce öğrenmeye karşılar. İngilizler’i kibirli, Amerika’yı uzak durulması gereken bir oluşum olarak betimliyorlar. Ama New York’la ilgili bir örnek verdiğimde gözlerinde gördüğüm ani pırıltıyla eş zamanlı olarak “Hiç gittin mi?” sorusu taçlandırıyor anımızı. Amerika’da insanların kanını tutuşturan bir şey var sanki. Herkes bir farklılık yaratmak peşinde ve Amerika’da bulunmuş olmak bile ayrıcalık gibi geliyor.

Yunanistan’ın on tane zengini olduğunu, tüm paranın onlarda olduğunu, bunun dışında kalan halkın aşağı yukarı aynı durumda olduğunu-yani parasız-söylüyor birisi. Aşağıdaki link ufak çapta bir fikir verecektir bu kimseler hakkında. Parasızlık ve alım güçlerinin düşük olduğunu dillendirmenin bir marifet yahut meziyet ya da ajitasyon amaçlı olarak kullanmadığını bildiğim Yunan halkını ve sade yaşantılarını birkaç orta üstü mağaza dışında bizim alışık olduğumuz türde on sekiz bin katlı alışveriş merkezine bir kez bile rastlamayışımdan anlıyorum. Çok lüks arabalar da yok. Bizdeki pırnakıl türemiş zenginler hiç yok. Türkiye’de çökmeden, batmadan vaziyeti idare ediyor yahut günü kurtarıyoruz. Borcu borçla, olmadı kredi kartlarıyla, faizleri şimdi şimdi düşen tüketici kredileriyle kapatmaya çalışıyoruz. Bizim durumumuz parlak mıdır? Tartışılır. Sarayın borcu, mebus zamları, eski dost düşman oldu dolar euro uçtu gibi bir takım ek masraflara her gün bir yenisi ekleniyor haliyle. Ama artık kimseler bilmez oldu bizi bu noktalara hangi hatalarımızın getirdiğini ve üzerine konuşmaz olduk dertlerimize yenilerini eklememek için.

http://www.businessinsider.com/the-wealthiest-greeks-2010-5?op=1

ATİNA’DA BİR GÜN DAHA:

Plaka, Gazi, Ernou ve Kolonaki caddelerini iyice içinize sindirmeden, her yolun ya Monastiraki ya da Syntagma Meydanı’na çıktığını idrak etmeden, Flea Market(bit pazarı)’inin içindeki sağlı sollu dükkanlarını, ilerisindeki ikinci el kitapçıları, Hindistan mutfağının da içinde bulunduğu dünya mutfaklarının olduğu restoranları bir kez olsun şenlendirmeden, Akropolis’i ve Müzesi’ni gezmeden, beyaz külotlu çorap ve uçları ponponlu ayakkabılarını giyip her saat başı nöbet değişimi yapan Efsun askerlerinin görev bilinciyle gerçekleştirdikleri ritüellerini görmeden, Zappeton’un içine göz atmadan ve gelmişken yakınındaki Milli Park’ında tertemiz havayı ciğerlerinize çekmeden, Parlamento binasının içindeki kütüphaneye(pasaport yeterli) -Pera’nınki gibi bir asansörü var- çıkmadan(akademik çalışma için yetersiz kaynakları var, çoğu da Yunanca), Yunanistan’ın ilk başkenti Nafplion/Mora’ya küçük bir seyahat organize etmeden, halkıyla, esnafıyla durum değerlendirmesi yapmadan ve konuştuğunuz her insanın ya Ada’lardan yahut İstanbul’dan nostaljik bir anısını dinlemeden dönmemenizi etmekteyim tavsiye, şiddetle.

20150129_174106

image

image

image
Ioannis(Yannis) balığını yemiş olarak geliyor bara ve çayını yudumluyor günlük kekiyle beraber. Vanilyalı iki dilim kek her gün bu saatlerde hiç aksatmadan tükettiği. Yarın gideceğimi söylüyorum. “Ne yapayım, yarın on kadınla gelirim buraya.” diyor gülerek. Beni özleyeceğini düşünüyorum çok fena. “Atina’daki tek dostumsun.” diyorum. Hoşuna gidiyor. Sağdan soldan konuşuyoruz birkaç saat. Sayısız defalar beni çileden çıkartıyor. Bense misilleme olarak sayısız defalar onun kalbini kırıyorum. Böylelikle ödeşiyoruz. Atina’daki tek dostumu özleyeceğim. Başımı çok şişiriyordu, susmak nedir bilmiyordu ama kendimi yanında hep güvende hissettim. Elimde değildi ve hisler insanın elinde olan şeyler değiller. Bir güç onları içinize koyuveriyor bir anda.

YUNANİSTAN – 1: METEORA

“Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın. Bu şehir arkandan gelecektir. Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın, aynı mahallede kocayacaksın; aynı evlerde kır düşecek saçlarına. Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.” KAVAFİS IMG_20150127_085151 PROLOG: Ve haklıymış da Kavafis. Bense kendi hayatıma ve kendi küçük seyahatime uyarlıyorum tüm bu sözleri. Tıpkı benim ister Adalar’ına, ister şehirlerine her gelişimde sanki kendi memleketimde, kendi insanlarımla birlikte oluyormuşumcasına ama katbekat özgür, rahat ve güvende hissetmem gibi. Sanki ben burada ara ara ama hep varmışım gibi. Sanki ben dönüp dolaşıp kendi memleketime gelmişim gibi. Sanki burada doğmuş, burada büyümüş, suyumu ekmeğimi hep bu insanlarla paylaşmışım gibi. Sanki ben hep aynı sokaklarda dolaşmışım gibi. Ortak dilin, ortak dinin bazen hiçbir şey olduğunu, kanın çekmesinin paha biçilmez olduğunu anlarsın ya.. Bırak onlar Tanrılara tapsınlar, sen güneşe inanırken. Bırak onlar çanları takip etsinler, sen umutsuzca bir yol ararken ve kaybolmuşken. Deniz, kendi dalgasından daha eski değil inan ve ümitsizliğe düştüğün bir an başlayın beraber sokaklarının taşlarını yıpratmaya el ele. Evsizlerinin uzattıkları minik kaplara bırakın beraberce cebinizdeki tüm bozukluklarınızı. Metrosunda akordeon çalan ufaklığın bahşiş kaplarını doldurun beraber. Tarihlerinden, tarihimizden, ortak geçmişimizden bahsedelim beraber. Bir parça kanlı olabilir ama olsun insanlık tarihi böyle bir şey nihayetinde. Sınırlar çizilir, isyanlar başlar, insanlar insanları kovalar, taşlar, öldürür, o “bir parça kanlar” dökülür ve yeniden yeni sınırlar çizilir ve yeni düşmanlıklar gelişir. Ve yeni kanlar.. Her karmaşadan sonra kendinden bir parçanı bırakırsın geride. Senden kalan parçandan yeni yeni insanlar doğar ve seni yaşatırlar bıraktığın yerde. Benim Yunanistan hakkında ve benim kendimle ilgili düşüncelerimdir bunlar nacizane. Ben geçmişten bir parçamı arayıp duruyorum sanki ve o parça ben ona her yaklaştığımda gizleniyor bir yerlere. Bu beyhude uğraş benim yaşama nedenim oluyor. Yaşama nedenimse kaderim. İnsanların kendilerini iyi ve güzel hissettikleri yerlerin değeri paha biçilmezdir ne de olsa. Bu şehir bana kendimi güzel hissettirdi geldiğim ilk andan, ayrıldığım son ana kadar. “Tatlı” çapkın erkeklerinin bakışlarının kısmen etkisi oldu elbette ama yağan yağmur, manastır manastır tırmanmaktan tutulan kaslarım, sabahın dört buçuklarında kalkışlarım, oturarak etmeyi başaramadığım kahvaltılarım, geçiştirdiğim öğünlerim, siesta vakti sanki dünyada bir ben varmışımcasına ortada kalışlarım ve şahsen hiç tanımadığım insanlar ve dilleriyle çevrilişim hiçbir zaman başaramadı keyfimi kaçırmayı. Ben gene keyifliydim her daim. Seviyorum Yunanlıları ve Yunanistan’ı Yunanistan yapan her şeyi. Seviyorum geçim kaynağı turizme bağlı ve insana insanca muamele eden tavırlarını, kibirsizliklerini, gevezeliklerini, tatlı öfkelerini, cilvelerini, gayretlerini, dillerini. Çook eskiden, hani şu tek televizyon tek kanal dönemlerinde, Eurovision(Örovizyon)’da çekişir dururduk karşılıklı. Kim kime bir puan verecek önce diye hin hin beklenirdi televizyonun karşısında. Hiç puan ya da en düşük puan geldi miydi komşudan, başlardı yaygara; şarkımızın güzel, bestecimizin başarılı, şarkıcımızın sesinin şahane olduğu ve eserini de aynı şahanelikle seslendirdiği ama politik nedenlerden ve birbirimizin geçmişini karartmış olmamızdan ötürü karşı tarafın hakkımız olan yüksek puanı vermediğine dair. Hiç bıkmadan, hiç usanmadan kalabalıklar bol keseden teselli sözcükleri sıralarlardı ardı ardına. Biz seksenlerde çocuktuk ve tesellilerle avunurduk. Ve her sene her sene bu değişmez komşumuzla yarışır dururduk bu dünyada iki ülke kalmışızcasına. Şimdiyse büyüdük ve kocaman olduğumuzu sandık. Halbuki hala daha teselli arayışı içinde seksenler kuşağı birer çocuğuz. Gittikçe büyüyen şehirler ve gökdelenler ve bir türlü içlerine sığmayan bireyler olabildik. Çook yazık oldu bize. Değersizleştirdik kendimizi hiç umulmadık şekilde(istisnaları boş ver). Neden böyle oldu diye, hiç sormaz mısın kendi kendine? METEORA: “Hac Yolu olarak Kutsal Manastırlar” “Tanrı’nın kendisini sevenler için hazırladıklarını hiçbir göz görmemiş, hiçbir kulak işitmemiş, hiçbir insan yüreği kavramamıştır.” (1 Cor 2:9) “İnsanoğlu avuntu ister, arar, bulur, bulamazsa da saçmalar.” (eski bir ateist’in ciddiye alınmaması gereken durum saptaması) IMG_20150127_091348 Hakkında yazılan yazılar, üzerine söylenen sözlerde geçen tüm ve bol sıfatların hepsini layıkıyla hak eden Mount Athos’dan sonra Yunanistan’daki en büyük manastır bölgesi burası. Tanrı’yla bütünleşmeyi hayatının amacı haline getirmiş olan ve İsa’yı kavrayabilmek isteyen insanlarca ziyaret ediliyor daha çok. İlk sofular ve keşişler serçeler gibi kendi yuvalarını inşa etmişler mağaraların ve çatlakların içine.Tanrı ile baş başa kalabilmek adına kendilerini hayattan ve insanlardan izole etmişler. Cennet ve cehennem arasında yapılan bir yolculuk Meteora’da bulunmak, hayatın çirkefliğinden fersah fersah uzak. Üstelik Mount Athos gibi kapılarını kadınlara kapatmış değil. Ne olursan ol gel diyen’in davetine ise gitmek gerekir. Manatırların içinde rahip ve rahibelerin kaldıkları odalar, kütüphane ya da okuma odaları, trapeza dedikleri kompleks içinde yer alan yemek salonları, çilehane/halvethaneler, tam on bir bin litre kapasiteli tahtadan yapılma şarap saklama ünitesinin olduğu bir kiler, sacristy dedikleri kiliseye ait değerli eşyaların muhafaza edildiği birimler var.

20150127_105349
Çilehane/Halvethane

Günümüzde altı manastır ziyaretçilere açık. Yaz ve kış olmak üzere iki farklı sezonda her bir manastırın açık ve kapalı olduğu günler farklı. 1-Grand Meteora(Transfiguration) 2-Varlaam 3-Roussanou 4-Saint Nicholas Anapausas(Agios Nikolaos Anapafsas) 5-Holy Trinity(Agios Triada) 6-Saint Stephen(Agios Stefanos) Atina’dan Kalambaka’ya gitmek için türlü yollar var ve tercih size kalmış. Tecrübelerime dayanarak konuşuyorum ki tren hiç iyi bir tercih değil. Dışarıyı izlemeniz buzlu camlardan mümkün olmuyor. Çok nazlı seyirdiğinden sabrınızı ölçüyor tatlı tatlı ve siz de bu tatlılığa çaresizlikten boyun eğiyorsunuz mecburen. Tren dahilinde su bile satılmıyor. Saatler sonra verilen ilk mola yeri komünist dönemden kalmış bir gar sanki ve unutulmuş da hatırlanmak istercesine ama gerekli özeni gösterecek mecali yokmuşçasına karşılıyor sizi. Çoğu öğrenci bir sürü yolcu sarma sigaralarını tüttürüyorlar telaşla. İngilizce bilmeden bana yardımcı olabiliyorlar. Vücut dili ve Akdeniz kanı bir örtü çekiyor Babil Kulesi’nin üzerine ve Kalambaka’dayım nihayet 350 km.’nin üzerine. Trikala’da iniyor çoğunluk. Nedeni ise buradaki eğitim fakültesinin varlığı. Öğrenciler ve kocaman valizleri terk ediyorlar treni. Hayata onların gözleriyle bakmak ne hoş olurdu. Gençlik hiç gelmeyecek geri. Hatalarının tatlılıkla kabul gördüğü başka bir zaman olmayacak, ne yazık ki. 20150127_110530 Yollar bomboş ve karanlık akşam saat sekiz buçuk itibariyle Kalambaka’da. Totti Boutique Rooms’un kapısından içeri girmemle beyaz saçlı bir kadın ve onun hiç şaşkınlık içermeyen ama soran gözlerle dolu bakışları beni karşılıyor. İzlediği dizisini bırakıp benimle meşgul olması için torununu çağırıyor. Üçüncü kuşakla karşı karşıyayım. Rezervasyonum yok(canım yaptırmak istemedi), bir başımayım(çapkınlık peşinde değilim, belki bir’az), üstelik soğuk ve yağmurlu bir pazartesi akşamı Meteora için buradayım(mevsimlerüstü hareket etmenin ve iklimleri alt etmek gibi sersemce bir yazgıya sahip olduğum kanaatine vardığım gün başladım kendi başımı yemeye). Sabah kalkar kalkmaz yirmi beş yıl Stuttgart, üç yıl Barcelona’da yaşamış aslen buralı şoförümle yola koyuluyoruz. Benim bilmediğim her dili konuşabiliyor. En çok da Almanlara benziyor. Göz gözü görmez bir sisi aralayarak çıkıyoruz yukarı doğru. Salı ve çarşamba günleri Great Meteoro” kapalı olduğundan ilk durağımız Roussanou oluyor. Burada rahibeler kalıyor ve benim en sevdiğim ve bir parça derinlik bulabildiğim tek manastır burası oluyor. Güneş görmemiş solgun teniyle bir rahibe geliyor yanıma. Güleç, konuşkan ve bilgi almak konusunda hevesli. Tatlı dilli üstelik. Tadilat olduğunu söylüyor ve biraz manastırların tarihinden bahsettikten sonra bana, beni soruyor. Yalnız gelmiş olmama inanamıyor. Ben yalnız bir başka ülkede değil, şehirde bile gezemem, bu beni korkutur diyor. Herkes bir cümleyle açık edebilir kendini ve benim milyon defa yaptığım gibi, o da yapıyor. Aidiyet hissedebilmek, yalnız kalmamak için insanların bir yerlere sığındığını hatırlatıyor. Bir sürü şeyler gelir insanların başına, sığınma ihtiyacıyla memur olursun, rahibe olursun, çevrende-arkanda birileri dursun istersin; yaşamak zor, insanlar acımasızdır, tek çare sığınmaktır Tanrı’ya, gruplara, binalara.  Bense baş etmekte zorlandığım üç gizli hissim yüzünden dolaştığımı söylüyorum. O ise merakla dinliyor beni. Ayrıca kendisini kendimden çok daha güçlü, azimli ve iradeli buluyorum. Ben yapamazdım. Taş gibi kayıtsız kalamayabilirdim erkeklere karşı. Fingirdeme/flörtleşme hissimi/isteğimi bastıramayabilirdim bir an(!) geldiğinde. Cinselliği her düşündüğümde tespih çekmeye de veremezdim kendimi. İstediğim şeyleri giyinememek, yüzememek, güneşin kemiklerimi hiç ısıtamayacak oluşu, bir erkeğin de keza, her neyse bu bir meslek ve rahibe olmazmış benden maalesef. İnternet kullanıyor musunuz diyorum ve sizin ilginizi çektiğini düşündüğüm bu son konuyu burada sonlandırıyorum. “Burası yüksek, uzak, ihtiyaçlar bitmiyor.” diyor rahibe. Dünyayı takip etmek için, sipariş verebilmek için, kötü sitelerden(!) uzak durarak internet kullanıyorlarmış. Kötü siteler yok, erkekler yok, sarhoş olmak için içmek yok, tüm hayvani dürtülerden uzak, sağlıklı bir şekilde(burada nasıl kanser olunabilinir ya da ne ile?)çok uzun yıllar boyunca bol oksijenli, hava kirliliği, trafik ve tüm o benzit mazot kokuları olmaksızın sakin bir kafa ve ortalama bir insanın sahip olacağından daha az yıpranmış organlarıyla yaşayıp gitmek ya da yaşayıp durmak. Yakın tarihte izlediğim bir film geliyor aklıma. Tacize uğradıktan sonra manastıra kapanıp, rahibe olan bir kızcağız vardı. Önemli, büyük, trajik nedenler arıyorum bende kendimce ama sormayı kendime yediremiyorum. Neyse odur nedeni. Neyse vardır bir nedeni. Burada ve tüm diğer manastırlarda zaman adeta durmuş gibi. Hava soğuk olmasının yanında, sisli ve puslu, turist az, çalışan personel de haliyle az ve onlarda bu uhrevi sessizlik içinde sıkıl sıkıl oturuyorlar. Bir çoğu Türk dizilerini hiç kaçırmadığını söylüyor. Ne hoş, değil mi? Kanuni izlemiş insanlarla çevriliyim. .IMG_20150127_090318 IMG_20150127_091740 IMG_20150127_092315 20150127_103208 IMG_20150127_091610 20150127_103933 Manastırlar arasında nispeten kolay ulaşabileceğiniz yegane manastır Saint Stephens. James Bond filmi “For Your Eyes Only”nin çekildiği Holy Triniti ise hem en güzel manzaraya sahip(bence), hem de 140 basamağı bir çırpıda tırmanışınızdan sonra her anlamda nefesinizi kesiyor. Her bir müzenin girişi ayrı ayrı üçer euro. Ve yarım günlük tur taksiyle 60 euro. Rehberlik hizmeti ise sizi getirip koyduğu en güzel manzaranın önünde fotoğrafınızı çekmek oluyor. Tam zamanında gelmişim diyorum kendi kendime. Ağrıyan dizler ve kondüsyonsuz bir vücutla buraya tırmanmak çok daha acılı olabilirdi diye düşünmeden edemiyorum. Çıkışı bitirip inişe geçenler, yolun başındakilere bol şans diliyorlar acı içinde. Benim gibi sorun etmiyorsanız yani domuz eti yiyebilirim mecburiyetten diyorsanız şanslısınız ama domuzun her yerinin etini yiyemiyorum diyorsanız da yine ben kadar şanssızsınız. Dana eti konusunda burada çok fazla şansınız yok. Ara sokaklardan birinde menüsünde sadece dana etinden yapılma bir çorba servis edilen bir ufak restorana giriyorum. Hayatımda içtiğim en leziz çorba. Şükür ya şükür. Syriza’nın başarısı lokantadaki amcaları hiç memnun etmişe benzemiyor. “Kom-mi-nist” derken imalılar. Gelenekselciler bir parça(mı?). Bir tanesi karşı dükkandaki oy vermiş ve kazanamamış partisinin kapısındeki afişe bakıyor hüzünle. Anadolu’nun ilçe ve köylerinde duvarlarında halen daha Menderes fotoğrafları asılı insanlarımızı anımsatıyor bu halleri. Bir yaştan sonra değişmek pek mümkün olmuyor. Siesta vakti geldi ve geçmek bilmiyor. Kalambaka’da gezilecek bir müze olup olmadığını sormak için önünden geçtiğim bir turizm acentesinin içinde O’nu görüyorum. Pimelopi Pemoglou. “Var” diyor ve ekliyor, mantar müzeleri varmış. Çok cazip gelmiyor haliyle. Arkeoloji müzeleri daha açılmamış. Sonra bir siesta vaktini bana ayırıyor. Ne konuştuğumuza ve ne’ce konuştuğumuza gelince, Türkçe konuştuk. Kibar kibar Yunan aksanıyla Türkçe konuşmasını dinlemek çok keyifliydi. Pimelopi Anadolu’dan göçmüş bir Rum ailesinden geliyor anladığım kadarıyla. Kendisi aynı zamanda sanat tarihi okumuş, Türkiye’de ve evinin olduğu Selanik’te de rehberlik yapmakta halen. Kocaoğlu Selanik’e geldiğinde onu çağırmışlar rehberlik için. Her söylediğimi anlıyor ve kafası çalışıyor. Kırk yıl hatırlı Türk kahvelerimizi içip fallarımızı kapattıktan sonra, aradaki onlarca yıllık mesafeyi bir çırpıda silmiş vaziyette buluyoruz kendimizi. Ve evet erkekler aptal. Çünkü Pimelopi bekar. Ve evet bundan sonrası özel olduğundan konuyu derhal Syriza ve Tsipras’a getiriyorum. O kadar umutlu ki ve tabii ki halkların kardeşliğinden bahsediyor. Benim Yunanistan için hissettiklerimin aynısını, O da İstanbul için hissediyormuş. Çok garip ama benim İstanbul için benzer hislerim hiç olmadı. İstanbul çok korkutucu ve amansız bir şehir. İnsanlar bir şekilde çok yozlaşmışlar ve saldırganca davranıyorlar. Satıcıları, esnafı, valeleri, komşulukları, yolda yürüyüşleri, araba kullanışlarıyla seni çileden çıkarabiliyorlar. Bir dakika önce dünyanın en mutlu insanıyken, otuz saniye içinde çileden çıkabiliyorsun. Toplamda bir ülkeye yetecek kadar saklı ve kayıtlı nüfusu var. Göstereceği güzel günlerini bile idareli kullanmak zorunda şehir, yoksa yetmeyebilir. Tahammülsüzlükten ve düzensizlikten ve tüm bu kaostan bunca kolay günaha girebileceğin başka bir yer  daha var mıdır, hiç bilmiyorum. Biz konuşurken, elinde poşetler uzuun bir adam giriyor içeri. Beni merak ediyor, sonra iltifatlar ediyor, sonra da gidiyor. İki saat geçmiş olduğunu görüyoruz hayretle. Kahvenin yanında getirmiş olduğu çikolatayı bu senin kısmetin diyerek bana veriyor. Alıyorum ve Pimelopi’nin yanından ayrılıyorum. Yola çıkmış yürürken bir ses bana doğru sesleniyor. Az evvelki uzun adam bu. Socrates. “Gel” diyor kahve içecekmişiz, beraber. O’na da evet diyorum. Tanrım bu dördüncü kahvem. Socrates’a söylüyorum. Socrates adı üzerinde benden akıllı. “Kalp krizi geçireceksin” diyor. “Şimdilik dayanıyorum” diyorum. Beni hemen karşıdaki kürkçü dükkanına davet ediyor. Yunanlılar esmer olmaz mı diyorum. “İskender sarışındı” diyor hemen ve ekliyor “Bizi siz karartmışsınız.” Adam haklı galiba. Ama benim kabahatim değil Socrates. Atalarımın kafası karışmış ve sizin de kafalarınızı karıştırmış haliyle. Hem olsun dünyanın en güzel erkekleri sizde. Çorbada tuzumuz olmuş, fena mı yahu? Ve evet Socrates, İskender’e benziyor. Socrates bana ucu ponponlu bir yaka ya da boyun da denebilinir, her neyse işte onun kürkünü hediye ediyor. Belirtmem gerektiğini düşünüyorum; Socrates bir parça çapkın, evlilikten de sıkılmış bir parça, iki çocuğu var, onlar da ticaretle uğraşıyorlar. Yunanistan’da aldığım ilk evlilik teklifi kendisinden geliyor. Şimdilik. Şimdi git, sonra gene gel buraya diyor. Çok zor Socrates. Sizin de kafanızda aynı soru işareti oluştu sanıyorum. Evlilikten sıkılan birinin üstelik halen daha evliyken evlilik teklifinde bulunması pek bir acayip değil mi? Socrates o kadar çılgın ki, her şeyi yapabilir. Ama her şeyi. Yunanlılar genelde bir parça çılgın sanki. Köpeğinin ve çocuklarının fotoğraflarını gösteriyor bana. Köpeği esmer. Ama oğlu sarışın ve o da İskender’e benziyor. “İskender, Hızır’a ne güzel bir söz söyledi: Dal tufanlar kopan hayat denizine, boğuş dalgalarla; Bu savaşı kıyıdan izlediğin yeter artık, Dövüşerek öl, eskisinden diri ol.” Muhammed İkbal IMG_20150127_085344 20150127_105713 IMG_20150127_091918

BIRDMAN/ATMACA veya CEHALETİN BEKLENMEDİK FAZİLETİ

image

Klasik anlatıya alışkın ve düşkün ve sürprizlerden hiç mi hiç hoşlanmayan izleyici bünyelerini elinde kamera oyuncuların peşinde kah kuliste, kah temsilin provalarında kovalayan yönetmen nezdinde bir kameramanın bilinçli bir şekilde yarattığı dağınık ve başına buyruk çalışma, seyirciyi bir sürü geveze diyalogla ilk kırk dakika bir parça sarsıp zorlasa da, engebeleri aşıp, nihayet nispeten düzlüğe ulaşmanın ve mesafe katetmiş olmanın verdiği rahatlama ile “bundan sonrası tufan” mantığıyla sarıp sarmaladığında ancak film başladı hissini yaratmış oluyor. Noktayı koyduktan sonra zor bir filmin, zor ve bir parça düşük cümleli bir başlangıç cümlesiyle karşınıza çıkmasının verdiği gerilimle devam ediyoruz kalan yolumuza. En kolay gün dündü hesabı ise, bilinçli izleyicide kaybettiği daha doğrusu bir türlü dizginlerinden yakalayıp güvenle kavrayamadığı kontrolü bir parça eline alıp sakinleşmeye çalışma pratiği yaratırken, başrol oyuncusunun ve onun halet-i ruhiyesinin sirayet ettiği tüm ekip de bu kafa karışıklığından, geleceklerinin belirsizliğinden ve buram buram güvensizlik kokan kulisin havasından nasibini alıyor ve sağa sola koşuşturup duruyorlar deli tavuklar gibi. Siz de bu fırtınaya kapılıyor, peşlerinden sürükleniyorsunuz biçare. Hatta bazen kameranın bile kafası karışıyor ve ne yana gideceğini bilemeden zamanda dar bir koridora sıkışmış gibi bakakalıyor oyuncuların arkasından. Bazen birini bırakıyor, bir diğerinin peşinden koşuyor. Biraz şaşkın, bazen ürkek, sokaklardan kulis odasına sızıyor ve Keaton’ın elindeki bir gazete parçası oluyor ve başlıyor Edward Norton’ı pataklamaya. İncelikli senaryosundaki kara mizahın ve diyaloglardaki hicvin kısa süreli sağanaklar halinde attırmasının ardı arkası kesilmiyor. Görüntü yönetmeni Lubezki’nin durmak bilmez kamerasına alıştığınızda her şey yoluna giriyor zaten. Gravity’den daha iyi bir iş çıkarabilmiş mi diye sorduğunuzda ise, hayranlıkla ve şaşkınlıkla tereddütsüz bir evet dökülüyor dudaklarımdan. Daha da iyisi, çok daha yaratıcı bu seferki; atmosferimizdeki basınçla uyumlu, daha muzip, daha bir baştan çıkarıcı, davetkar, çılgın, kalabalık hissi veriyor bu yaşananların sessiz ama müdahil tanığı. Tüm olayların içinde ve bunu hissettirmekten sadistçe bir zevk alyor, tıpkı Keaton’ın dışındaki pardon içindeki Birdman gibi. Provoke ediyor, koşuyor, uçuyor, ayartıyor, bir an durup muzip bir selam çakıyor, arıyor araştırıyor, buluyor buluşturuyor ve en nihayet Emma Stone’un yüzündeki aydınlanma oluyor. image

Ben Birdman’i sevdim. Çünkü Keaton’ın bir parça saygınlık için dolayısıyla ismi ve kariyeri için kendini paralamasını izlemek, aktör eskisi olmanın üstelik Hollywood aksiyon filmlerinin başrolünde bir atmaca kostümünün içinde unutulup gitmesinin, ellili yaşlarına geldiğindeyse şişirmekten ya da gerdikmekten kendi deyimiyle hindiye dönmüş fiziğinin, çıkartırken sanki kafa derisini de beraber yüzüyormuş hissini veren tuhaf peruğunun, en sıkıntılı zamanlarında kendini rahatlatan iç sesinin varlığına şükran duymasının ve onunla teselli buluyor oluşunu ifade edişi anındaki çaresizliğini ve ne olursa olsun beyaz çamaşırıyla tabir-i caizse don paça oyuna dahil olabilmek için sokaklarda koşturuşunun ve tüm bunları yaparken adanmışlığın son çırpınışlarında bile kendini asla bırakmayışını, aslında sevmek ve sevildiğini hissetmek isterken, hayranlıkla sevgiyi karıştırdığını eski eşinin ağzından duyup, bu geç yaşında idrak edişini(o kafayla içselleştirebildi mi bu cümleyi, hiç bilmiyoruz), yirmi birinci yüzyılda bunun geçtiği yerin sosyal paylaşım sitelerindeki beğeni butonlarının çokluğuyla tarif edildiğinin anlamsızlığını kabul etmek istemeyen, aşağılanmaktan ve küçük düşmekten ölesiye korkarken, bilinçsizce manyakça işler yaparak ancak; en nihayet bu sisteme dahil oluşunu(youtube’a konan çamaşırlı videosu ve başarısız intihar girişiminden arta kalan bandajlı suratı gibi) ve popüler oluşunu, birkaç dış mekan ve hastane haricinde sanki kuliste doğup büyümüş olduğu hissine insanı hapsedişini sevdim. image

Ben Birdman’i bir kez daha sevdim. Çünkü dünyanın en tuhaf öpücüğünü ve sonrasındaki nasıl yani diyen Naomi Watts’ın çarpılmış dudaklarını, en acımasız baba-kız diyaloglarını, en cesur itirafları(Edward Norton’dan geldi çoğu; sahne dışında ereksiyon olamıyorum, senin yaşındaki gözlerle bakmak isterdim dünysya yani ben çok yaşlıyım, dövüldüm ama hak ettim gibi), en tuhaf erkek iç çamaşırlarını(sahneyle alakalı bir durum sanıyorum)) ve terliklerini, en acayip dövüş sahnesini, en manyak iç sesi(bir gaz bir gaz; içimdeki atmaca), herkesin hayalkırıklıkları içinde yaşadığını ve mutluluğun aptallara özgü bir şey olduğunu, hiç bir işin keyifli olmadığını, alkışların saniyeler sürdüğünü, en tuhaf intiharın başarısızlıkla sonuçlanabileceğini(adı üzerinde tuhaf işte), koca bir kuşun alafranga tuvalete oturup tuhaf tuhaf tuvaletini yapma ihtimalini gözümüzün önüne getirdiği için(sifon çeken siyah, büyük atmaca) sevdim. Ego sorunlarını aşamamış, hayatının sonbaharında diyelim(sarı güz desek elli yaşlarına gelenler için daha sevimli olur sanıyorum, yarı yaz yarı kış gibi), kariyer hedefi ve hırsıyla iyi niyetli bir şekilde tutulduğu bencillik nöbetinden, kendi ağzıyla itiraf ettiği üzere oynamakta olduğu oyunun tuhaf bir şekilde kendi ufak ve bozulmuş bir yorumuna dönüştüğünü söylerken sokaklarda oyunu yakalayayım diye yarı çıplak koşuşturup, deli deli tepeli seyirci salon girişinden içeri dalmasıyla ve onun için tehlike arz eden gülüşmelerin olduğu tarafa elinde silahı varmışçasına doğrultup tehdit etmesiyle beden yaşıyla ellisine sığdıramadığı beş yaşında ürkek bir ufaklık olduğunu anlıyoruz. Bir türlü kendini tiyatro eleştirmeni kadına beğendirtemiyor, bir türlü kendini aktörden saydırtamıyor ve bir türlü kaderinin bir cilvesi olarak her türden rezillik hep onu buluyor bu geç yaşında.image image

Son bir not olarak belirtmek geldi içimden; her aktörün, gündelik hayatta ise ünlü ünsüz her oyuncunun hayatında ışıl ışıl parlayacağı bir rol vardır. Bir aktör değilseniz bir eş olarak parlarsınız, iyi bir hatip olarak belki, iyi bir baba, harika bir atlet, o pek yüz bulamamış muhteşem şiirlerin sahibi şair, doğal bir afetten onlarca insan kurtaran ve sadece tesadüfen oradan geçerken bulunmuş olan bir zoraki kahraman… Ama muhakkak hayatınızda bir gün bir rolle parlarsınız. Toplu oyunculukların yanısıra, o lanetli Batman karakterinden sonra istediği başarıyı en nihayet Gotham’da değil, Inarritu’nun insani ellerine teslim ederek,  Broadway kulislerinde yakalayan Keaton’ın şansı ünlü ünsüz tüm aktörlere umut olsun(benim hayatımın aktörleri “ünsüz” olduğundan gücendirmek istemedim kendilerini). image

THE AFFAIR/İLİŞKİ

“Aşk bir tercihtir. Birinin birini bir başkasına tercih etmesi ve onu herkesten üstün tutmasıdır.” Kreutzer Sonat-TOLSTOY

“Aşk belli bir şeyi istemek ve o şeye gereksinim duymaktır. Gereksinim kök olduğu için, gereksinim  duyulan şey de onun dalıdır.” FİHİ MA FİH-RUMi

“Şükür olsun sana her şeye gücü yeten Tanrı, evrenin hükümdarı, beni kadın yaratmadığın için sana şükürler olsun.” Yusuf;   
“Sana şükürler olsun yüce Rabbimiz, beni dilediğince yarattığın için.” Meryem   İsa’ya Göre İncil-SARAMAGO

image

Kayıtsız kalmanızın mümkün olamayacağı on bölümlük bir drama “The Affair”. Türkçe meali “İlişki”. Her bölümde polis karşısında aynı sorulara cevap veren  başroldeki iki ayrı karakterin perspektifinden aktarılıyor olaylar seyirciye. Bölümler bazen Noah ile, bazen Alison ile başlıyor.  Noah, erkek, beyaz, uzun boylu, esnek, 45 yaşında, evli ve dört çocuklu-tam bir damızlık-, eşinin ailesinden bağış adı altında gelen servet ve destekler olmasa bir parça fakir, devlet okulunda edebiyat öğretmeni ve hali hazırda yirmi kadar kişinin aldığı piyasadaki tek kitabının sahibi çiçeği burnunda -çevresindekilere karşı bir parça güven eksikliği yaşayan ve yaşatan- yazar,  yaşının cazibesi ve her sabah düzenli olarak gerçekleştirdiği yüzme ve koşu faaliyetleri sayesinde de koruduğu cazip fiziğiyle kadınları etkileyen, diğer kadın başkarakterle yolları kesişene dek orta yaş krizinden çocukların derdinden başını kaldırıp da nasiplenemeyecek kadar şaşkın. Alison‘sa; kadın, adama göre genç, beyaz, kızıl, çekici ve evet o da esnek, o da evli ve son iki seneden beri hiç çocuklu(iki sene önce tek evladı Gabriel’ın dört yaşında boğularak öldüğünü öğreniyoruz), güzel ama gergin, evli ama mutsuz ve huzursuz, eski hemşire, sonradan garson olarak çalıştığı lokantanın viskisever patronunun sözlü cinsel tacizlerine karşı göğsünü siper eden, en nihayet de kolaylıkla sindiren bünyesinden ve bunu da en güzel “ben zaten yavaş yavaş ölüyorum” diyerek dile getirdiğinden bir yetişkinin başına gelebilecek belki de en büyük travma olan evlat kaybını atlatamadığını anlıyoruz. Long Island’a bağlı kışın ıssızlaşan, yazın yazlıkçılarca işgal edilen şirin kasabada sıradanlıklar içinde boğularak bunu başarmaksa hiç de zor değil aslında. Alison tam bir taşra kızı, ve hippi annesinin bağımsız ruhu onunkinin yanından bile geçmemiş. Tıpkı annesinin dediği gibi güvenlik peşinde koşup durmuş hayatı boyunca ve bu onun ruhunu yitirmesine neden olmuş zaman geçtikçe. Aynı yüzler, aynı simalar, aynı evler, aynı sahil, aynı okyanus, aynı sokaklar ve aynı eş ve eşinin hiç durmadan annesinin evinde, yuvarlak yemek masasının etrafında(dikdötgen de olabilir) toplanan sülalesi ona kaybetmiş olduğu çocuğunu hatırlattıkça ruhunun hiç durmadan parçalanmasına mani olamamış. Alison, Long Island’ın, Montauk kasabasında yaşayan canlı bir cenazeden düzlüğe çıkarken hem onu, hem seyirciyi son derece zorlu bir süreç bekliyor ve Noah’nın mı yoksa Alison’ın hikayesi mi daha mühim diye sorduğunuzda dokuzuncu bölüme kadar sabır göstermenizi istemekten başka bir şey gelmiyor elden. Zira serinin en olağanüstü ve belki de gözyaşlarınızı tutamayacağınız kilit bölümü geliyor bir parça sabır ve gayretiniz sayesinde. Bir kadının ve bir annenin kendini doğrayışına tanıklık ediyorsunuz çünkü. Sonra da geniş yara bantlarıyla örtmeye çalışıyor kesiklerini(bundan kitap cümlesi olurdu sanki). image image Her iki karakter de kendi küçük rutinlerinden, hayat gailelerinden, kendilerine yüklenen bir sürü rolden bıkmış, usanmış ve daralmış bir anlarında rastlaşıyorlar. Üzerinden bir zaman geçtikten sonra eşzamanlı olarak bir polis soruşturması eşliğinde ve aynı komiserin karşısında her iki taraf kendi bakış açılarından anlatıyorlar geçmişi ve bir sürpriz olarak maktülün kimliği -siz o mu öldü, bu mu öldü acaba diye kendi kendinize sorup dururken- son bölümlere doğru deşifre ediliyor ancak. Bir kadın ve bir erkeğin beyninin ne kadar farklı çalışabileceğine ve her iki tarafın da olayları değişik şekillerde manipüle etmesine tanık oluyoruz her fırsatta.

image

Game of Thrones’da yer alan seks, şiddet ve bolca küfür içeren bölümlere alışmış bünyelere vız gelecek durumlar adı üzerinde bir ilişki anlatan bir dizinin ya da filmin adından da beslendiği eylemin en çok gerçekleştiği yer olan yataklar, yatak odaları gibi hiç değişmez mekanlar olarak olanca çıplaklığıyla(!) karşımıza çıkıyorlar haliyle ve bize de kanıksamak düşüyor daha da elden ne gelir ki, sizlere sorarım(cümlenin genel gidişatından şaşkın, sessiz ama sabırlı okuyucum, tam da şu an karşındayım bak). Her bölümde en az iki ya da çok sevişme sahnesi var. Karakterler mühim konuşmalarını hep bir yatağın etrafında, üzerine oturmuşken, yanına gelmişken yahut en bariz biçimde yatağın içinde yapıyorlar. Eşler eşlerle, eşler sevgililerle, kişiler acılarını unutmak için başka kişilerle her fırsatta bu mekanları şenlendiriyorlar. Kimi zaman da otel odaları, kumsal, bağ bahçe gibi çeşitli iç ve dış mekanlar da giriyorlar işin içine ister istemez. Bir ilişkinin, bir evliliğin gidişatını belirleyen lokomotiften bahsetmeden olamayacağından eylemler silsilesi hiç hız kaybetmeden bölümlerde yerlerini alıyor ve bu cesur eylemlerinden ötürü de takdiri hak ediyor oyuncular. Gelelim sütten çıkmış ak kaşık eşlere. Onlar hiç mi kabahatli değiller yahut misilleme konusunda neden bu kadar pasifler her anlamda? Noah’nın cingöz çıtır kızı(17 yaşında hamile kalarak, çok da cingöz olmadığını gösteriyor aslında), Alison’a kendi kocasının daha yakışıklı ve genç olduğunu söylerken bir parça haklı aslında. Kendi şaşkın ve kararsız babası ona hiç cazip gelmemiş olsa gerek; son bölümlerde ben aşık oldum, çok etkilendim, hayat çok kısa, yaş şimdi kırk beş sonra elli beş, libidom da yüksek, hanım var nasılsa çocukların etrafında, bana yazarlık kariyeri gerek diyerek bir Alison’a koşup bir evdeki hanımı yokladıkça kızcağıza hak veriyor insan ister istemez ve evet Joshua Jackson daha tatlı. Ama her iki eşin de gözü kendilerininkinden başkasını görmüyor ve onlara dönsünler diye bekliyorlar köşelerinde. Bunun en önemli sebebi de çiftler arasında cinsel uyuşmazlığın yaşınmıyor oluşu ve o ilahi tensel dokunuştan hiç kopmamışlar. Alison ve kocası bu hususta bir parça daha başarılı sanki ve Noah bile tanık olduğu manzara karşısında şaşkınlığa düşüp haklarını teslim ediyor daha ilk bölümden. Evli insanlar öyle sevişmezler diyor Alison’a açık açık. Bunu söylerken evin içindeki dört çocuğunu hesaba katmadığını düşünmekteyim şahsen. Alison’a kocasının beslediği tutkunun kaynağında erkeğin sevmesi yatıyor ve o da vargücüyle çocuklarının yok oluşundan oluşan boşlukları cinsellikle örtüyor. Neticesinde daha çok seven bekliyor, kuşlarsa uçuyorlar burada da uzaklara hep olduğu gibi(metafor yapma gayretim lirik bir şekilde hücum etmiştir umarım güzel beyinlerinize).

Taraflardan birinin mesleği yazarlık olunca kitapların da bahsi geçiyor sık sık. Noah, Alison’dan sürpriz bir cevap alıyor en sevdiği kitap konusunda. Anna Karenina’yı yakıştırıyor ona Noah saklı hüznünden ötürü.  Alison’ın cevabı ise her gün oğlunun mezarının başına gidip sayfalar okuduğu Peter Pan oluyor. Noah zincirlerini kırıp(her anlamda), sosyal hizmet cezasına çarptırıldığında bu sıkıcı ve geçmez saatleri  lehine çevirip yazmaya koyulurken, sıra arkadaşı olan Victor(hayatınızın belirli dönemlerinde karşınıza çıkan isimler birer tesadüften mi ibaretti acaba?) sırasıyla Yüzüklerin Efendisi serisini tamamlayıp, İncil’e geçiyor bu zaman zarfında. Ve nihayet kendi kitabını bitiren Noah’nın editörüyle görüşmeye gittiği zaman fersah fersah yol katetmiş olduğunu görüyoruz. Kendine güvenini kazanıyor, mesleki başarısı artıyor, artık yaranmak zorunda olduğu mükemmelliyetçi ve dominant bir karısı ve onun züppe, kibirli ve görgüsüz ailesi yok, zamanında korumaya çalıştığı herşeyi elinin tersiyle ittiği için kafası nispeten rahat, hala çok parası yok ama özgürlüğü var. Karısı kocasının güvenli ve kaslı kollarında yaşayıp giderken, ömürlerini beraber tamamlayamayacaklarını en nihayet anlıyor. Kendi evliliklerinde olmayan bir şey bulaşıyor kocasına çünkü adına tutku denen. Sosyal statüsü daha düşük ama zihnini yoran bir kadın Alison. Gitgelleri var(doğrusu gelgit olacaktı). Olgun değil ama içgüdüleriyle ayakta durması onu çekici kılıyor her daim ve her karşılaştıklarında Noah’nın aklını başından alabiliyor.

Bir de güzel müzikler var ara ara kulaklara çalınan. Fiona Apple imzası ise dizinin jeneriğinde akıyor. Ben en çok onu beğendim. Ve bir de rengi var bu dizinin. O da yeşil. Objeler, kıyafetler, aksesuarlar ya yeşil, yahut yeşille uyumlu. Bir parça yeşillenmek isteyen her bünyeye şiddetle tavsiye edilir.

image image image

SENİNLE MUTLU OLMA İHTİMALİMİZ

image

Hayat böyle aptalca mı bitecek?
Ağırbaşlılığım nereye gitti?
Önyargılarım ilk önce beni yargılarken
Tevazumsa hiç anlaşılamazken
Bir gün gelir de iyi ve güzel hatırlarsın diye
Yaptım ben tüm bunları
Ama yapmasaymışım
Keşke…

Sıradanlığı sevmem bilirsin
Bahşedilmiş maharetimden olsa gerek
Ölçüsüzce sevdim
Ve hep belasına sevdim
Hala daha derim ki; iyi ki öyle sevmişim.
Çook aşk var içimde
Biriktirdim durdum kendimce
Atamadım hiçbir yerlere
Kıyamadım sakladım hep içimde
Söyleyemiyorum da kimselere
Beni sevdiğin her gün ben buradayım
Gidemedim ki hiçbir yere
Ama dünya böyle
Herkes hep istemediği yerlerde.

Ürküttüğüm kurbağaya değmedi
Bunca kibri kendime reva gördüm neticesinde.
Ama yapmasaymışım keşke.
Dostlarım hayalkırıklıklarımı paylaştıklarımdı
Aşıklarım hiç ummadıklarımdı
Sevdiklerim aralarından ayıkladıklarımdı
Hayatımsa acayip bir yanılsamaydı
Benimki de böyle geçti
Üzülmüyorum artık hiçbir şeye.

Elimde tuta tuta iki anahtar tutuyorum şimdi de
Perişan bir şekilde
Biri yaz kapısına, diğeri kış kapısına açılıyormuş
Öğrendim bir zaman geçince
Ben yanlış kapıdan girmiş bulunmuşum
Yanlış kapıdan da çıkıp gideceğim bu gidişle
Olsun ama bastığım zemin benden sağlam
Sonu gelmez uykumdan uyandığım an anladım
İnandığım Tanrı’nın bana inanıp inanmadığını bilmesem de.
Bir marabut kuşu geldi kondu evimin bahçesine
Ölümden sonrası için kehanetlerim var dercesine
Kayıp ruhlar diyarı gözüküyormuş bana kıyamet meydanını geçince
Ha burada ha orada sahipsiz bir balon gibi savrulacağım öylesine yerden göğe
Bense içimdeki bütün hava boşalana
Tüm sularım gözyaşı olarak dökülene dek
Tenimin bütün renkleri solup
Saçlarım tel tel dökülene dek
Seninle mutlu olma ihtimalimizi düşüneceğim
Sonsuza dek.

ÇİZER: TANIMIYORUM

BENİM TEMBEL KALBİM

image

BENİM TEMBEL KALBİM

Söyler misin bana gözyaşlarımın neden tutulamadığını?
Bir kabahat mi işledim?
Yanlış yerlerde mi gezindim durdum?
Hiç ses etmedin
Hiç pas vermedin.
Sen, var ettiği gibi yok da edensin
Hep sen bilirsin.
Durma öyleyse yok et şimdi edebilirsen tüm kederimi.

Benim sorularım var
Seninse suskun cevapların
Demek ki sen kazanansın.

Benim safça niyetlerim var
Seninse sınırsız yetkin
Demek ki sen şanslısın.

Dizlerimin üzerindeyim
Kelimeler anlaşılmaz çıkıyorlar ağzımdan
Sanki benim değillermiş gibi
Benim olan ne var ki?

İnsan enflasyonu etrafımdaki
Fayda etmiyorlar yanımda olmadığın için
Sensiz anlamı yok hiçbir şeyin
Ne günlerin ne gecelerin.

İnsan ne için yaşar?
Onuru, gururu, ailesi için…
İnsan niçin yaşar?
Bize vadettiğin güzel günler için.
Benimse tembel bir kalbim var
Atmasını çok sonradan öğrendiği
Nerede durması, nerede koşması gerektiğini hiç bilmediği.

Üstün göstermeye çalıştıklarım yaralarımdı belki
İnsan hiç mi sevmez kendini?
Bir anda silerim herkesi
Bilirsin ilk hep ben terk ettim
Şehrimi, ülkemi, kendimi
Her şeyi…

ÇİZER:TIVADAR CSONTVARY

FARGO 2014

“Kaygısızlar felaketi küçümser,
Ayağı kayanı umursamaz.” Eyüp 12.5:Kutsal Kitap’tan

“Kalabalıktan çok korktuğum,
Boyların aşağılamasından yıldığım,
Susup dışarı çıkmadığım için
Suçumu bağrımda gizleyip
Adem gibi isyanımı örttümse”… Eyüp 31.33-34:Kutsal Kitap’tan

image

DİZİNİN BAŞKARAKTERLER ÜZERİNDEN YORUMLANMASI:

Lester Nygaard:

Dizinin ilk bölümlerinde korkak, pısırık, ezik, acınası ve şaşkın, ilerleyen bölümlerinde korkak, acınası ve şaşkın, sonlara doğru ise yine bir parça şaşkın ve korkak olmakla beraber işini bilen, nispeten soğukkanlı, karizmatik, karşı cinsin idolleştirdiği(karısından ayrılana değil, karısı ölene var varacaksan diyen çeşitli kategorilere ayrılmış ve kalem kalem kritize edilmiş Anadolu, aydın, kırsal, kentli, okumuş, az okumuş, off o da çok okumuş kadınlarımızın ortak feryadı, Amerika’nın Minnesota eyaletine kadar ulaşmış olsa gerek) bir karaktere dönüşür yavaş yavaş. Lester’in erkeklik gururu denen şeyi tekrar kazanmasına yönelik geçirdiği değişim ve örtbas edilen onca suç ve cinayet vahşi kapitalizmin modern dünya insanının beş duyusundan sızım sızım sızmasının mübah sayıldığı zamanlarda bile insanın içini huzursuz ediyor bir parça da olsa, değer miydi tüm bunlara diye. Değer miydi Lester? Ve ne yazık ki ince buzun kırılganlığından Lester cevap veremiyor bize. Herkesin kendi küçük cehennemini kolaylıkla yaratabildiği dünyamızda, Lester’da bir küçük kara delikte yutulup gidiyor nihayet. Kendi küçük kara deliğinde. Ama gitmeden tuhaf izler bırakıyor insanların yaşamları üzerinde. Hess’ten karısının yardımıyla, erkek kardeşinden kendi işlediği suçu üzerine atıp hapishanede çürümesine sebebiyet vererek, eşinden de kafasına vurduğu çekiç darbeleri sayesinde intikam alıyor, onca zaman içinde biriktirmiş olduğu öfkesini çıkartarak. Satış primleri düşük, başarısız bir eş  ve çalışandan, hayatının ikinci baharında kazandığı özgüven ve saklandığı yerden çıkan şeytani zekası sayesinde maşayı tutan ele dönüşüyor. Sorun şu ki önceki Lester mı, sonraki Lester mı daha iyi diye kendi kendinize sorduğunuzda, ikisinden de pek hoşnut olamıyorsunuz. Ne dönüşümü, ne baştaki pasif ve sürekli aşağılanan, hor görülen halleri içinize sinmiyor bir türlü. Erkek kardeşinin de dediği gibi Lester’ın doğasında bir terslik, bir gariplik var ve bunu sevmeniz mümkün olmuyor. Lester sevimsiz bir dönüşüm geçiriyor. Henüz karakteri oturmamış bir ergenden, bir mitomana dönüşüyor.

image

Lorne Malvo:

İsmine dizinin ilerleyen bölümlerinde vakıf olacağımız, sosyopat, psikopat, her renge bürünüp de rengini belli etmeyen, her mesleğin erbabı(papaz, dişçi, ortopedist, imaj maker, kiralık katil, keyfi katil), kutsal kitap üzerinden entrika çeviren, aklı bir başka çalışan, hikayeler anlatmayı seven, cennetten kovulmuş olduğunu kendi ağzıyla itiraf eden, insanların kaderlerine, hayatın hal ve gidişine, toplu ölümlere sebep olmayı tüm bunları yaparken de Tanrı’nın eli değil, kendi kitabına göre kaderlerle oynayıp Tanrı’nın kendisi olmayı seçecek kadar özgüveni yüksek bir karakter. Aslında tam bir zırdeli olmakla beraber, süreç boyunca öğrenme şansını yakalayamadığımız bir geçmişsizlikten ötürü içindeki kötülüğün esasını ve temellerinin nasıl ve ne şekilde atıldığını da asla bilemiyoruz ama sinsi tahminlerimiz de yok değil hani kendimize sakladığımız. “Hayatımız kızıl bir gelgittir.” derken duruşuyla asla dışına yansıtmadığı kendi içindeki ateşten, anlamlandırılamayan insan doğasının ve genel olarak tüm tabiatın dengesizliğinden bahsediyordur belki de. Romalıların kurtlardan geldiği efsanesini hatırlattığı bir anekdotta ise “Hayvanların dünyasında azizlere yer yoktur” derken dünyanın birkaç peygamber tarafından iyileştirilemeyeceğini işaret eder inceden Stavros’a. Stavros’sa Tanrı var mıydı yok muydu diye olan biteni sorgular dururken hayatının dizginlerini kaybeder yavaş yavaş ve kendi felaketini kendi hazırlar. Malvo için ağzından çıkan ilk kelime kanundur ve başkalarının fikirlerine değer vermez. Gevezeleri, yaşam dilencilerini sevmez. Tek bir kişiye iş teklifinde bulunur beraber çalışmaları içn, o da kiralık katil olarak tutulan ikiliden Molly’nin vurduğu sağırdır, yani Mr. Wrench. Molly, orjinal filmdeki Marge’ın az konuşan ve cinayet işlerken enselediği Peter Stormare’le yaptığı konuşmanın benzerini, hastane odasında Sağır’la yapar.  Billy Bob Thornton, Steve Buscemi’ye dönüşür bir nevi, partner arayışındaki. Herkesi, her şeyi birbirine kattıktan sonra uzaktan izlemekten tuhaf bir zevk alır gibidir. En büyük zaafı hor görülen insanların yeni bir başlangıç yapabilmelerini sağlamak için önlerindeki engelleri kaldırmaktır. Ezenlerle, ezilenleri yüzleştirir. Cinayet işlemeye giderken asla maske takmaz, korkusuzdur. Tek bir karakter hariç hepsiyle yüzyüze gelmişliği, konuşmuşluğu vardır. Molly hariç. Tipi fırtınası esnasında bir an bir düşmüşçesine karşı karşıya gelirler sadece. Molly bir şekilde Malvo’yla asla karşı karşıya getirilmez. Malvo’yu yakalamak da Molly’e kısmet olmaz.

image

Molly Solverson:

Meslek erbaplarına bakış açımı değiştiren baba kızdan, kız olanı Molly. Ve tabii polis. Kendi vermiş olduğu bir karar olmamasına rağmen vicdan azabının kaynağı olan mesai arkadaşının kendisinin yerine gittiği Lester’ın evinde vurulması ve geride hamile bir eş ve boyası tamamlanmamış bir bebek odası bırakması aklını kurcaladıkça onu hırslandırmakla beraber, dizinin ilk bölümünde gördüğümüz şaşkın ve mesai arkadaşının bilgi ve tecrübesine yaslanmış Molly’den(kaputu açmak aklına gelmiyor cinayet mahallindeki), yine öldürülen arkadaşının önsezileri doğrultusunda şefliğe doğru ilerleyen bir kadına geçiş yapıyor adım adım korkusuzca. Etrafını çevreleyen ve hep bir şeylerden kaçan ödlekler ordusu erkeklerden daha cesurca ve daha soğukkanlı davranabiliyor her zaman. Nitekim kendisini sislerin içinde yanlışlıkla ama salakça vuran müstakbel kocası polislikten postacılığa terfi ediyor. Lester’ı her daim sorguya çekmekten kaçınan şefi evinin önündeki karları küreyen insanların yokluğundan şikayetlenip istifa etmek istediğini söylüyor  ve Lester’ın hep bir şekilde yırtmasına sebebiyet veriyor, Molly sorguya çekmek için paralansa da. Lester’sa tüm fiziki yetersizliklerine, ilk merhum eşinin söylediği üzere içi boş bir tabancayla kendini vuran ilk kişi sen olursun benzetmesini haklı çıkarırcasına tek fiske yemeden her defasında kendini yaralamayı başarıyor. Hatta son sürek avında da kaderin bir cilvesi olarak kendi küçük kara deliğine saplanıyor, polis tarafından vurulmadan. Kısacası erkekler kaçıyor, yan çiziyor, korkuyor, yalan söylüyor, iş işten geçtikten sonra olaylara el koyup, her şeyi yüzlerine gözlerine bulaştırırken, göz göze bile gelemiyorlar karşı tarafla ama Molly hep duruyor.

image

Lou Solverson:

Dizinin en karizmatik erkeği Keith Carradine tarafından canlandırılıyor. Korumacı, aklı başında, dolayısıyla doğru kararlar verebilen, aksaklığı bir mesaisinden yadigar kalmış, aynı zamanda iyi şarap ve iyi adam olmanın benzer kriterlerine haiz bir baba karşımızdaki tek çocuğunu bir başına yetiştirmiş olan. Dizideki erkek karakterlerin arasından sıyrılıyor bu ayrıksı, uzun adam(bizde de var bir uzun, karışmasın lütfen). Billy Bob ineze görünümlü sevimsiz bir cani, Lester pısırık olabilecek kadar küçük ya da küçük olabilecek kadar pısırık, Molly’nin kocası baş edemeyeceğini düşündüğü her tehlike sinyalinin karşısında bir atom bombası varmış gibi titreyip, bir an önce bertaraf etmek için vurarak kurtuluyor korku nesnesinden, polisler ebleh ve durgun akıllı ve aslında sanki kasabanın kalan tüm erkekleri tuhaf bir çılgınlığa kapılmışçasına aptallar ve kar, tipi ve sonsuz beyazlık onların ruhlarını ve akıllarını da dondurmuş her anlamda. Birkaç cingöz dışında hiç açıkgöz yok. Şark kurnazları da yok. Zaten Minnesota Kanada sınırında olduğundan kuzeye kaçıyor, bu da bize her yerin kuzeyinin daha bir soğuk olduğunu gösteriyor. Satıcılar alabildiğine saftirik. Kimse taksiye binmiyor. Kimse büyük tipinin yaşandığı gün hariç dışarı çıkmamazlık etmiyor kar diz boyu oldu diye. Küçük sapmalar, büyük kışkırtmalar olmazsa insanlar kaderlerine razı geliyorlar. Büyük kötülükler hep dışarıdan geliyor. Karsa son bir iyilik yapıp hepsini örtüyor kuş tüyünden bir yorgan gibi.

image

Stavros Milos:

Dizinin en trajik hikayesinin baş aktörü kendisi. Adından da anlaşılacağı üzere bir Yunan Ortodoksu. Ve hikayesinin başlangıcı Yunanistan’dan göç ettikleri güne rastlıyor. Karısının sızlanmaları(tüm kadınlar değil, bazıları hep sızlanır, bende sızlanırım her fırsatta, fırsat buldukça), arka koltuktaki bebek arabasındaki küçük oğluyla cebindeki son beş dolarla almış olduğu benzin suyunu çekip, onları beyazın ortasında bıraktığında ve bir tır tüm çabalarına rağmen durmayıp onu yolun ortasına savurduğunda, çenesi kara bulanmış halde Tanrı’ya yalvarırken bir mucize gerçekleşiveriyor ve bir çanta dolusu dolar buluyor kimin olduğunu bilmediği ve Tanrı’yla olan anlaşması bu şekilde başlamış oluyor yıllar yıllar önce. Lester’ın ve boşamaya çalıştığı halen daha sızlanmayı seven karısının Türk hamamı açma hayalleri içindeki fitness hocasının şantajları ve oyunları sonunda kendini Kutsal Kitap’taki kehanetleri savmaya çalışır halde buluyor. Kutsal Kitap’a göre Firavun, İbrani halkını azat edip ülkeyi terk etmeye izin vermediği için Mısır’ın başına 10 felaket gelmişti. Bunlar: 1) Nil nehrinin kana dönüşmesi=Stavros’un kan banyosu; 2) Kurbağa istilası; 3) Sivrisinek istilası; 4) Atsineği istilası; 5) Hayvan ölümleri=Köpek King’in odunla katli; 6) Çıban belası; 7) Dolu belası; 8) Çekirge belası=Süpermarketteki çekirge istilası; 9) Karanlık Belası; 10) İlk doğan çocukların ölümü’dür.=Stavros’un önlemeyi başaramadığı ilk ve tek evladının kaybı. Zavallı Stavros!

image

Gus Grimly:

Şaşkın damat, önce polis sonra postacı, müstakbel karısını dalağından vurdu ama öldüremedi, Lorne Malvo’yu da defalarca vurmak kendisine kısmet oldu hortlayıp da kendisini vurmasın diye. Onun dışında iyi kızı kaptı, dalağını aldı ama spermlerini bıraktı, huzuru ve mutluluğu buldu, apartman dairesinden ev düzenine geçti. Kanımca hep artıya geçti durdu. Zaten kıza göz koymuştu. Arada safların da şanslarının yaver gittiğinin bir örneği oldu. On bölümün en etkileyici hikayesi ise Gus elinden kaçırdığı Malvo yüzünden beşinci bölümde çaresizlik içindeyken Yahudi komşusu tarafından anlatılan ve mezartaşının üzerine de “Her şeyini veren adam” diye yazılan dünyadaki acıyla baş edemeyip malını, mülkünü, tek böbreğini akabinde de tüm organlarını bağışlamak için bileklerini usturayla kesen adamın hikayesi olmuştur. Elbette aynı hikayeyi paylaştığı Molly’nin bulduğu çıkış yolu daha akılcı olmuştur.

image

Ve  dizi boyunca bir takım işaretler ya da evrenin nazik hatırlatmaları olarak adlandırabileceğimiz bir takım göndermeler bir sebepten karakterlerin karşısına çıkıyor ve onları bir başka kadere doğru sürüklüyor ister istemez. Kör karanlıkta ortaya çıkıveren bir geyik bir arabanın yoldan çıkmasına ve Lester’la, Lorne Malvo’nun yollarının kesişmesine neden olabildiği gibi(Gel de kadere inanma!), bir kurt hikayenin sonunda Malvo’nun evini deşifre edebiliyor. Tıpkı orjinal filminde olduğu gibi çok kuvvetli bir müzikle açılan açılış sahnesinden sonra, karların ortasında bagajdan don paça fırlayan bir muhasebeci, sıradan orta sınıf hayatlar ve rutine dair sıkıcı konuşmalar şahit olduğumuz. Sıradan insanların hayatları bir süre sonra çığrından çıkabiliyor. İlk bölümde Lester’a sigorta poliçesini hamile eşini ve cinsiyetini henüz bilmedikleri çocuklarını da kapsaması için getiren karı kocadan araba satıcısı olan yeni evli genç adam, son bölümde Lorne Malvo’nun kurbanı olmadan önce küçük bir kızım var diye yalvarıyor hayatını bahşetmesi için ve çocuğunun cinsiyetini öğrenmiş bulunuyoruz bizde giderayak. Kanserden, ülserden ölen insana rastlamak imkansız bu kasabada. Herkes kiralık katiller, pısırık olmaktan gözü dönmüş kocalar tarafından hakkın rahmetine kavuşturuluyor ve tirbuşonun büyüğü ve elektriklisi olarak tarif edilebilinecek bir makineyle açılan delikten buzlu sulara atılan insanlarsa arkalarında boş mezarlar bırakıyorlar. On bölümün en etkileyicisi ise altıncı bölüm oluyor. Stavros’un acı dolu hikayesi, Malvo’nun yem olarak kullandığı fitness hocası ve polisin Litany eşliğinde karşı karşıya gelmesi, evin ve biçare adamın taranması, biri sağır ve dilsiz, diğeri erken gelen ölümü tadan iki kiralık katilin Malvo’yu sıkıştırmaları ve tipi altında göz gözü görmeksizin yapılan çatışma hep bu seçilmiş bölüme denk getirilmiş sanki.

Netice itibariyle birçok filmin başarısının yanından bile geçemeyeceği ve aynı adlı orjinal filmin ardından neredeyse yirmi yıl sonra; fakat bu sefer yapımcı koltuğunda oturan Coen Kardeşler’in belki de öngörüsüyle risk alınarak ortaya çıkmış, yaslandığı Kutsal Kitap’tan alınan referanslarla Tanrı’yı, kaderi, peygamberleri, aklın sınırları özgür kaldığında elinde kullanma kılavuzu bulunmayan insanlarca ne çeşit sonuçlara ulaşılabilineceğini gösteren, erdemli olmayı, cesur olmayı anlatan ama ne şekilde olursa olsun hiç kimsenin kendi küçük hikayesinin sonunu bilmediği(en başta Malvo), her şeyin yerli yerine oturduğu, izlediğim en iyi senaryoya sahip bir dizi film olmuş FARGO. En iyi senaryo.

image

GRİ KANATLAR

 

image

GRİ KANATLAR:

Tüm kapılarımı kapattım.
Kanatlarımı açıyorum sonsuzluğa
Olmalıydı yakıtım bir’az
Ama neye yarar?
Benim ceplerimi dolduran rüzgar’ım var.
Ayaklarım zeminde
Kızışıyor ben bastırdıkça
Öfkeli artık toprak
Midem ısınıyor yavaş yavaş
Sağ tarafımda bir uyuşma
Her seferinde aynı his
Ve ben hep geri dönüyorum aynı yere
Çünkü evim burada, aynı yerde
İşler yolunda gitmemiş olabilir
Belki de kaderimde vardır doğduğum yere geri dönmek
Kim bilir?

İçimdeki yolcu karaya ve suya acil iniş anında yapılması gerekenleri okuyor sessiz sessiz
İçine düşen korku oluyor adım.
Basıncı düşürüyorum, yalpalıyor içimde
Önce tedbirliydi ve serinkanlı
Şimdiyse tehlikeyi hissediyor
Korku yüreğine salınıyor iyice.
Gözü acil çıkışında
Yalvarıyor yaşamak için
Mangalda kül bırakmazdı halbuki
Pazarlık ediyor hiç durmadan
Nihayet kalbi çıkıyor sıkışmış olduğu yerden.

Kalbin dili bu konuşan:
“Yalnız ölmek istemiyorum havada
Beş bin feet yukarıda.
Pazarlık seninle benim aramda
Koru beni, yanımda ol, çok pişmanım” diyor telaşla
Dudakları titriyor
Koltuğundan kıpırdayamıyor
Halbuki koskocaman bir taş gelip de çöküveren göğsüne
Bastırıyor iyice, kolay kolay nefes alamasın diye
Zamana karşı yarışıp ne var ne yoksa saçıyor bahaneyle ortalık yere
Kendine iç hesaplaşma adı veren bu ani gelen yürekli şövalye.

“Aylar, yıllar, mesafeler siliniyor bir anda
Geçmiş şimdi benimle burada.
Bakmayın siz durumum trajik olsa da
En sonunda bir anda yıkılacağım kimselerin ruhunun duymayacağı bir tenhada.
Çook kalpler kırdım, çook hatalar yaptım
Taksitlere böldürdüğümü sandığım cezalarım
Az sonra benden çıkacakmış şimdi anladım.
Ama ne pahasına olursa olsun yaşamak tatlı, hayat güzel
Daha yaşamdan alacaklarım var, o vermek istemese de.
Ben gene de yalvarıyorum dizlerimin üzerinde
Ne olur ne olmaz diye
Belki vazgeçer benden bir kerecik
Daha
Diye.”

“Gri kanatlarım sana hediye
Uçuracaklar seni dünya gözüyle görmenin mümkün olmadığı yerlere
Sen zaten çok bedeller ödedin farkında olmadığın halde
Canım sıkkın, boş vaktim çokken görmek istedim
Benimle ya da bensiz neler yapmaktasın diye.
Her adımını takip etmenin imkansızlığından kaynaklı hoşgör beni diye
Esneklik payı verdim ama yanlış anladın canın istediğince
Rüyalarına adı saklı masallar gizledim
Çevrendekilere ayrı ayrı isimler verdim
Geleceğini sana bugününmüş gibi bahşettim
Yerin altından olmadı gökyüzünden çeşit çeşit haberler gönderdim
Sense hep beni bende görmek istedin.
Bundan sonra ne olacak diye sızlanma öyle
Son bir şans daha benden sana gizlice
İsyan başlar eğer herkes öğrenirse
Mümkün olduğunca sakla sırrını, belli etme kimselere
Elçinin dediği gibi belki de
Tut tut tut
Bırakma sırrını ortalık yerde
At nihayetinde okyanusun en derinine.”

ONCA MUTSUZLUK VARKEN: sayfa 352-353 “Mektup” bölümünden

 

onizleme - meric aksu kapak 6

“Kader,

Neler hissettiğimi bir gün bilmeni istedim. Çok istiyorum sürekli uyumak, hep gitmek, ölmek. Bugüne kadar dayandıysam oğlum yüzündendi. Ama artık ona da acı veriyorum biliyorum. Canım ilgilenmek istemiyor. Canım yataktan çıkmak istemiyor. Ağlamasın istiyorum. Bazen o kadar ağlıyor ki, yastıkla kulaklarımı kapatıyorum. Sonra susuyor. Uyuduğunu umuyorum. Ya da öldüğünü. Yeter ki beni yataktan çıkarmasın istiyorum. Sütüm var ama ne zaman emzirmeye kalksam çıkmıyor. O da asıldıkça asılıyor. Göğüs uçlarım yara oldu. O kadar acıyorlar ki. Ve o sürekli ağlıyor. Nüfus kağıdını çıkaramadım daha. Sanırım çıkarmayacağım da. Bu kadar kısa sürede bir baba bulamadım.

Ben galiba öleceğim Kader. Yok olup gideceğim. Oğlum beni annesi bilmesin. Ona bir baba verme lüksüm bile olmamışken ve geceleri ölsün diye dua ederken.. Çok yorgunum artık dayanamıyorum. Yazarlar nasıl yazar demiştik hani? İnsan hissetmeden yazamıyormuş. Ben hissederek bir roman olmasa da bir mektup yazabiliyorum ancak giderayak.

Mektubumu ne zaman okuyorsan o zaman doğru zamandır. Ne öncesi, ne sonrası. Bizim öncemiz yoktu. Ama geçirdiğimiz aylarda sana yaslandığım ve kendimi iyi hissettiğim anlar vardı. Az kaldı sayende şair olmama. Bak gülümseyebildim en sonunda. Biraz param var ve Rahime’ye bıraktım hepsini. Kenan’ın bakımı için. Bilirsin eski Türk filmlerini severim. Oğlumu bulursan onun seni, senin onu sevmeni dilerim. Kendini suçlama. Olana üzülme derdik. Ben oldum. Bitti artık. Artık benim için üzülme. Kendini suçladığını biliyorum çünkü son zamanlarda benim de en çok yaptığım şey bu oldu. Yapma.

Ölmeden bilemezsin yaşamın kıymetini. Sevmeden bilemezsin kimsenin ne çektiğini. Hani böyle bitersin ya. Ben bittim. Bundan sonrası başka bir hayat. Başka bir insan. Duy ve sev. Dinle ve git. Nereye olursa. Çok şeyler gizli bu yaşananlarda. Kimsenin duymadığını duy, sevmediğini sev. Bırak kopsun. Bırak yok olsun. O senin değil. Kimsenin olmadığı gibi.

Sevgi hiç geçmez.

Gizem.”

ONCA MUTSUZLUK VARKEN: Sayfa254-256 /”Sitem” bölümünden, Emsal’in aklından:

onizleme - meric aksu kapak 6

Deli gibi içtim. Zaten canım sıkkındı. Babama, Uğur’a, anneme, kendime.. Gözümü açtığımda yerdeydim, otel odamdaki. Aradaki kopukluklar olmasa filmi birleştireceğim ama tam olarak hatırlayamıyorum. Kordon’da oturmuş içiyordum. Viski söyledim. Sonra açık bir bar buldum. Orada da içtim. Bir adam geldi karşıma. “Nen var?” dedi. “Kara safram var benim” dedim. “Çok içiyorsundur, ondandır,” dedi. Sonra “O nedir?” dedi. “Melankolim var benim,” dedim. Baktı ve anlamadı. Sonra ben gene içtim. Sonrası yok. Kopuk. Sadece bir an bir müzik sesi duydum. “Yapayalnız dolaşırken, unutmaya çalışırken, unutama beni” diyordu. Sonra aklıma geldin işte.. Aklımın yerinde olduğu zaman değil, aklımı ararken geliverdin öylece.. Senin de ben gibi için yansın Uğur. Bir şehrin kaçağı olmak neymiş gör. Ben herkesi ya kaybettim, ya terk ettim. Sevdiğim şeyleri kaybetmemden değil huysuzluğum. Beni seven şeyleri kaybettiğimden ağlıyorum. Küçükken annemin kardeş ısrarlarımı bastırsın diye aldığı küçük finomuz arabanın altında kalıp ezildiğinde de çok ağlamıştım. Beni seven minik köpeğim yoktu artık. İnsan en çok sevildiği zamanları unutmuyor ve içimizdeki küçük çocuk asla ölmüyor. Ebeveynleri onları dövse de, onlara sövse de gene bağır çağır onlara koşuyorlar, onların adını sayıklıyorlar. Saf sevgi böyle bir şey. Sevmek böyle bir şey. Sevilmeyi istemek böyle bir şey. Bir gün gelecek ve ben tekrar seveceğim. Sevilmeyi istemeyi bırakıp daha çok ben seveceğim. Ama bu sefer çok başka seveceğim. Çünkü sevmenin ne demek olduğunu daha yeni öğrendim. İşte o zaman yan sen. Gün gelir sen benim izlerimi takip edersin serçeler gibi. Fotoğrafım çıkar bir gün bir yerde aniden karşına uluorta, sen hiç beklemezken. Bir şey çağrıştırır beni sana, çarpılırsın bir anda. Adıma benzer bir ad, tenime benzer bir koku.. Bir gazete köşesindeki haber getirir beni aklına. Pişman ol o zaman e mi? Gölgem değil, özlemim avutsun seni gittiğin yerlerde. Aşkın ve tutkunun ne olduğunu anla o zaman. Beni anarken düşündüğün kelimeleri kimin için söyleyebildin bir daha? Hiç kimse. Çünkü onlar yoktular ve senin zihnin her nasılsa hep benimle dolu, tıpkı benimkinin olduğu gibi. Anladın mı şimdi benim ne çektiğimi? Nasıl bir çile olduğunu bunun? Çilehane böyle bir yer işte. Acını çekiyorsun sessizce, kendi kendine. Sükut ondan altın. Kelimeler ondan boğazında dizili. Kalbin ondan ağrıyor. Beynin ondan yorgun. Gözlerin ondan çakmak çakmak. Ondan hissizsin böyle ben hariç her şeye ve herkese. Zihnin tek seninle konuşuyor ve aklın yerinde. Aklını bir başka yerde bırakmanın imkanı yok bunca severken, bunca isterken. Akla hıyanet sana ihanet demek. Yapar mıyım öyle bir şey, hiç unutur muyum ben seni, siler miyim her şeyi? Ama sen kim olursa olsun herhangi birini koy yerime. Dayanmaya çalış ona. Konuşmalarına dayan, sevimsiz sevimliliğine katlan, vakit öldür onunla. Dünyanın zamanı var bak önünüzde. Geçmez olur durur o zaman, sen kendin olmaktan vazgeçip daha az sevmeyi kabullendiğinde. Önündeki küçük bir umut yerine seni azaltanı seçmek ne acı. Ben denedim ama beceremedim seni sevmemeyi ya da bir başkasını yerine koymayı. Bir köşede duruyordun her zaman. Evliliğimde, ilişkilerimde. Atamadım bir türlü seni içimden. Sessizlik o zaman kıymetli oldu ama sensizlik dünyayı çekilmez kıldı. Bunca çok sevmek nereden geliyor, bu kadar çok sevgi sözcüğü neredelerdi onca yıldır ve ben seni neden aklımdan çıkartamıyorum hala bilemiyorum ama biliyorum ki ben o yollardan çoktan geçtim. Sense kalbimin haritasını çıkarmaya çalışırken kafi gelecektir bir kadeh; orada dur ve bul beni ve ağla sonra arkamdan her yudumunda. Çığlığını bir ben duyayım, sen hayal edemesen de gözyaşların avucumdayken. Yan sen kavrulana kadar ve kimselere bahsedeme benden, bir kez bile anamaz ol adımı herkes içinde. Cezan olsun adım. Cezan olayım ben senin. Cezamız olsun evren denen bu mezarlık. Zamansız bedduaların, beklenmeyen ahların karşısında durayım çırılçıplak. Razıyım ben bunlara. Ölüm kaşla göz arasında. Bak aradaki mesafeye ne kadar kısa. Ya bana bir şey olsa? Ya ben ölüversem Uğur bir anda? Üzülmez misin o zaman? Çünkü bu dünyada bilmeden yaşayanlardan ve bilerek yaşamaktansa, düşünüp yazdıklarını yaşatanlar var. Sen ve ben hangisiyiz söyle bana? Ben kaderin önüne çıkmaya karar verdim sonunda. Savaş onunla benim aramda. Önsözü olmayan hayatımın sayfaları karşısında, onun kehanetleri var sadece. Sen neredesin, ne ile meşgulsün şu an bilsem! Yoksa kendi kaderinden de mi kaçıyorsun köşe bucak?

DÜNYA ÜZERİNDE SONSUZ BİR GAYRETLE YÜRÜYEN İSPANYOL’UN HİKAYESİ VE AKABE/ÜRDÜN:

image

MARCUS:

“Bir varmış bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde. Develer tellal iken, pireler berber iken çok ama çok canı sıkılan insanların yaşadığı diyarlar varmış. Onlar bilmese de bu insanların yaşadığı diyarlar değilmiş can sıkıntılarının nedeni, kendilerinin de bir isim koyamadığı kendilerinden ve kendiliklerinden, derinlerindeki bir yerden, huzursuz ve kopmuş bir parçalarından kaynaklı bir şeymiş can sıkıntılarının gerçek nedeni. Daha çok derinleşip, kendi içinde onca yolu almaya bir ömrün ve bir fani sabrının yetmeyeceğini düşünerek başka başka yollar denemeye karar vermişler farklı diyarlar mensubu bu bireyler kendi kendilerine. Bunlardan biri ve en hakikatlisi olan için bir isim bulmuşlar aciliyetle doktor tavsiyesiyle, iç sıkıntısı giderici hap niyetine, imkanlar doğrultusunda belli sıklıklarla yapılması için de otoritelerce. Bu haptan düzenli olarak kullananlara “seyyah”, fiilin kendisine de “seyahat” adını vermişler. Kısa sürede bağımlılık yaratan bu fiil uğruna yollara düşmüş insanlar, kilometreler akmış durmuş ayaklarının altında. Bir bilinmezin peşinde, yok olmak pahasına, çok olmak adına; yeni yerler, yeni diller ve dinlerin erbaplarını keşfetmek için en uç, en tehlikeli, en alçak adamların, en şanssız kumarbazların, en tehlikeli yobazların arasına girmişler korkusuzca. Az sonra anlatacaklarım benim hikayem değildir. İş benim hikayem olmaktan çıkmıştır çünkü. Bu hikaye Marcus’un hikayesidir. İspanya’nın kuzeyindeki evinden bundan beş buçuk yıl önce çıkmış, henüz daha dönememiş,elli beş ülke gezmiş, önündeki bir buçuk yıl boyunca da bu sayıyı yüz’e çıkarmak gayretindeki Marcus’tur gerçek kahramanınız bundan sonra. Ürdün benim için Marcus’tur. Marcus’sa yeryüzünde ya da gökyüzünde ya da ikisinin orta yerinde hiç var olmamış ufuk çizgisidir yaklaştıkça uzaklaşan ve ele avuca sığmayan.

Hayatı boyunca karşılaştığım ve maalesef çok az zaman geçirebildiğim ve bundan büyük pişmanlık duyup, bunu bir nevi kısmetsizlik addedip kendi kendimi yediğim ama aynı zamanda benim en büyük şanslarımdan biri olduğunu anın tazeliği geçip solduktan ve ben olayları kendi mantık süzgecimden geçirdikten sonra kavrayabiliyorum nihayet. Bizim kendisini bıraktığımız otobüs durağında Amman’a gitmekti amacı Marcus’un. Oradansa Güney’e inecekti yani Afrika’ya, sınırlı imkanları ama sınırsız aklı ve coşkusuyla. Çook eski zamanlara götürdü beni halleri çok sonra ilk karşılaştığımızda hissettiğim korkuyu üzerimden attıktan sonra. Eski zaman ermişleri için şimdi ermiş, evliya diyebiliyoruz. Oysa ki bu insanlarla aynı dönemlerde yaşıyor olsaydım, dönemlerinin çok çok üzerindeki akılları ve gayretleriyle tıpkı Marcus’a karşı ilk anda duyduğum korku ve garipseme dolu hislerin aynısını duyacaktım belki de, kim bilir? Herkes zamanında hiçbir şeydi belki de, kim bilir?

Bazen bir yere tek bir kişi için gelmiş ya da gönderilmiş olduğunuzu hissedersiniz. Bu kişi sizin sevgiliniz filan olmayacaktır. Zaten her biriniz bundan çok çok uzaksınızdır. Birinizin göreceği elli küsur ülke, ötekinin yazmakta olduğu bir roman vardır kafasında her sabah onunla beraber uyanıp, gün boyunca kurgulaya kurgulaya arayış içinde hayattan koptuğu. Ama keşke on beş dakikadan daha uzun bir süre geçirebilseydim Marcus’la. Bazen bir cümle belki de bir kelime kalır akıllarda, o bir cümle hayat kurtarır, sizi yaşama bağlar, boğulduğunuz sığlıklardan bir nefes gibi uzanır ve tutuverir sımsıkı bırakmamacasına. O cümlenin kimden geldiği ise sizin için çok mühimdir. O kişiyi asla unutmazsınız. Yan çadırımda mışıl mırıl yatmakta olan Marcus’u elinde balta, gecenin bir vakti üzerime saldırır mı acaba diye sabaha kadar uykusuz duraksız beklerken ve ondan ölesiye korkmuşken, sabahın ilk ışıklarıyla beraber yola düştükten ve on beş dakika boyunca nefes almadan konuşmasını dinlerken ve o tam arabadan inerken gel bizimle derken bulmama kadar geçen sürede çok çeşitli duyguları, mevsimsel geçişlermişçesine hissediyorum şimdi ince ince. Kış oldu yaz, sonra da sonbahar oldu o gidince. Arkasından bakıyorum uzun uzun. Elinde bastonu aksayarak geçiyor karşıdan karşıya. Gecenin karanlığında Kayzer Şoze aramızda diye düşündüğüm adama bakıyorum ve ayıplıyorum kendimi. Gittiği durakta oturmakta olan iki kız var ve Marcus konuşuyor kendiyle. Kızlarsa ağızları bir karış açık onu dinliyorlar, hayatta böyleleri de varmış dercesine. Ve evet Marcus Kevin Spacey’e benziyordu ve ne benim ne de sizlerin Marcus’la henüz işi bitmedi.

AQABE:

20141119_093729

Aqabe ve genel olarak Ürdün böyle sanıyorum; kadınlar için kolay yaşanacak bir yer değil. Erkekler sürekli yabancı kadın turistlere bakıyorlar sanki altmış yedi ekran televizyonmuşunuzcasına. Onların gözünde önemli bir drama değilsiniz. En fazla kafa yordurtmayan, gelgeç yarışma ya da eğlence programı konumundasınız. Sabit bir televizyonsanız eğer bu durum canınızı sıkabiliyor. Tüm taksiler, arabaların içerisindeki Araplar ıslıklar çalıyor, öpücük atıyor, olmadı gel gel yapıyorlar(Nereye gideceğimi bileyim, hemen geleyim!) Gündüz gündüz. Çok tuhaflar. Marketlerini geziyorsunuz seksenlerdeki taşra bakkallarını andırıyorlar. Bu insanlar kapitalizm kelimesinin anlamını bilmiyorlar. Kapitalizm de onları. Aradaki uçurumun kaynağı para değil. Bir uçurum varsa eğer kadınla erkek arasında var. Saçı açık olan kadınlar da var tek tük. Bunu bana neden tatil için burada olduğumu soruşlarından anlıyorum. Onlara çok yersiz geliyor ve evet haklılar çünkü çok paran olsa İstanbul’da yapabileceklerin sınırsızken, burada Wadi Rum ve Petra’dan başka görülebilecek bir şey maalesef ki pek yok. Bir de Kızıldeniz pırıl pırıl. Gezilebilinecek cazip bir yer şehirde yok. Bir kez daha görüyoruz ki günümüz taş taş üstüne koymadan geçmişin meyvelerinden besleniyor, vermeden almayı seviyor herkes bir kez daha. Bunu da kadınların içlerine hapsoldukları burkalardan anlıyorsunuz. Çok gereksiz bir erkek zulmü var sanki ve aslında hiç olmayadabilir. Çünkü Araplar neşeli ve güleç insanlar. Hemen her şeye gülüyorlar.

Yalnız din değil, tüm dünya, olanaklar ve olanaksızlıklar istismara açık insanlarca. Toplumun her alanında bunu kullanan erkeklerin kalın ve kaz kafaları baskın maalesef bu topraklarda da. Zihniyeti değiştiremezsen, neyi değiştirebilirsin ki? Eline bir sürü para sıkıştırdığın kadın göçebe çadırından çıkar ve bir apartman katına yerleşir. Değişen şey dizlerini bükmeden oturduğu bir alafranga tuvalet olur. Artık bez yıkamaz olur, elinin altında deste deste prima çocuk bezi olur. Soğanlarını geçirdiği bir rondosu, sadece çamaşırlarını asmak için kullandığı da bir leğeni olur. Gene bir adamın dört eşinden biri olur uslu uslu sırasını beklediği. Buna rağmen ne kadar doğru bilemiyorum ama Bedevi eşler iyi anlaşırlarmış kendi aralarında, koca kıskanırmış eşlerini her biri ayrı ayrı çadırda yuvasını kurmuş olan. Koca düzenli olarak ziyaret edermiş eşleri. Adil olmazsa vay haline. Sizce de adil değil mi? Eğer kadınlardan biri aldatırsa kocasını bir kurşunla bitermiş hayatı. Sizce de adil değil mi(Deal is deal)? Burası bir krallık ve evet; “King is a king and a queen is a queen.”

image

Bir kez daha ama son kez değil Atatürk’ü saygıyla anıyorum. Hem kurnaz hem kurmay bir adam(İlber Ortaylı’dan alıntıdır, Tüyap’ta enteresan enteresan konuştu gene), ben henüz hiç mücadelesini vermezken bahşetmiştir bana rüzgarda özgürce savurduğum saçlarımın paha biçilmez değerini. Maya’ları araştırmak için yollara düşen, Yemen’e giden, konu komşu ve kendi ülke coğrafyasına ve insanlarının mizacına hakim bir adam Avrupalılaşmaktan başka çare bulamamış meğer. Yapmış, yapabilmiş, belki de Nebatiler gibi yok olmaya yüz tutmuş bir İmparatorluktan bir Cumhuriyet kurabilmiş. Kadınlar için, çocuk kadınlar için, bilim için, insanlık için, ülkesi için ve evet en çok da kendisi için yapmış, yapabilmiş, başarmış. Tanrı’nın seçilmişleri vardır saklandırıldıkları yerlerde beklerler ve çıkıverirler yerin altından bir gecede. Yırtın, paralan, hiç sevme istersen, ölsün de, yok olsun de, haksız de, ondan hıncını alamayacaksındır ne yaparsan yap. Ne imparatorluklar kuruldu ve yıkıldı, Ürdün’ün görünüşte dünya güzeli bir kraliçesi var ama kadınlar eteklerine basa basa yürüyorlar, serinlemek için denizin içine ayaklarını uzatabiliyorlar sadece erkekler göbeklerini kaşırken. Ve dünyanın neresine gidersen git Cumhuriyet’ten daha iyi bir yönetim şekli yok. Din toplumsal bir araç olmalıydı barış için, yönetim şekli değil. Bizler birer Suudi’ye dönüştürülmeye çalışılıyoruz, bir Kuveyt’liye, bir Fas’lıya belki de. Tanrı’nın sözlerini içeren Kur’an bir yana, bizler -hepimiz- birer Arap değiliz neticesinde ve Araplaştırılmaya çalışılmamız çok manasız bence. Burada sorulması gereken soru şu kim daha mutlu ya da kim daha az yozlaşmış? Ben Cumhuriyet mutluluk getirir demedim ki. Belki de özdeğerlerini bizim kadar kaybeden bir başka millet daha yoktur yeryüzünde, kim bilir?

20141122_141102

Aqabe mi nasıl? Sokaklarında ilgisizce ve rahat rahat gezebileceğim bir şehir olamadı maalesef(bakkala biriyle gidilemeyebilir her zaman). Ama önümdeki halk plajından deniz kenarına indiğimde plaj esnafının tekne ya da kola tekliflerinden bir parça kurtulabilmek için ayaklarını denize uzatmış dört Ürdün’lü kadının yanına oturduğumda tüm ikramları kabul eden Marcus’u anarak sırasıyla Ürdün çekirdeği(ben o ismi taktım), yarım elma, bir ıspanaklı börek ve yarım , narımı yiyip aralarında tek İngilizce bilen kadının sorularını sabırla cevapladım ben de. Evet Turkiya, evet bekarım, evet isterim, evet yerim, vs. Yemeğini paylaşan bir millet bulmak zor artık bu dünyada.

Aqabe Gulf Otel’de kaldım, merkezde. Her yere beş dakikalık yürüyüş mesafesinde ulaşabiliyorsunuz ve booking.com’da bahsedildiğinin tersine oda temizliğinde hiçbir problem yok, personel güleryüzlü ve sıcak.(Noime, Noha, Hisham Al- Abdullah ve Bridgetravel’dan bir kız bir de oğul sahibi Abdurrahman Muhaisen). Noime Filipinlerli. Rovers Return’ün servis elemanları da. Noha ise evlenerek İzmir’e yerleşmiş kızkardeşini ziyaret etmek için hem İstanbul’a hem de İzmir’e gelmiş.Toplu taşımacılık nasıl diye sorduğumda bana burası İstanbul gibi her istediğin zaman, her istediğin yere otobüs bulabileceğin bir şehir değil demişti. Haklı çünkü sadece turist otobüsleri var görünürde ve itiraf etmeliyim ki sokaklarda gezen fazla insan yok. Fas’taki rehberin dediği gibi Araplar kendi içlerine dönük yaşıyorlar ve fazla gezmiyorlar. Gezenlerse genelikle erkek. Kaldığım otelin lobisinde otururken arka masama gelen kalabalık kadın topluluğuna sesleniyorum ve Filistin’den geldiklerini öğreniyorum. Onların arasında da Türkiye’ye gelmiş olanlar var. İngilizce bilen kızları bize tercümanlık yapıyor. Sürekli gülüyorlar. Kendi domuzluğuma bakıyorum ve bir de sürekli bombalar altında yaşamak zorunda kalan bu kadınların neşesine. Onlara baktıkça nedensiz bende gülüyorum. Karşılıklı gülüyoruz. Seviyorum Arap kadınlarını ve meraklı meraklı adımdan önce medeni halimi soruşlarını. “Evet bekarım, hayır çocuğum yok, evet hiç evlenmedim.” Bizim ülkemize de gel diyorlar. Kolay değil diyorum İsrail vizesi almak. Bir yer bir devletin tekelinde olmamalı ama gel de anlat bunu İsrail Konsolosluğuna. Filistinli kadınların arkasından otobüse binişlerini izliyorum. Bir kamyon dolusu alışveriş yapmışlar ve otobüsün bagajı bir anda battaniye, yatak örtüsü ve muhtelif kumaşlarla doluyor.

20141119_144323

20141122_153815

WADI MUSA VE PETRA:

“Ah şu Nebatiler, dünyayı kendilerine hayran edip sonra ise kendilerinden mahrum edip yok olup gittiler.”

20141121_114641

image

image

Bir olağanüstülük görmek isteyen herkesin ve hatta hiç beklentisiz bir sürü insanın aklını başından alabilecek bir güzellik ve ihtişamdı gördüğüm Wadi Musa’da yer alan Petra Antik Kenti. Ticaret yollarının birleşme noktası, Çin’den Roma’ya uzanan coğrafyanın orta yerinde bir durak, bir vaha belki de. Uzuun bir vadinin ortasına Rodin’in kumaşından bir sürü Nebati’nin nakşettiği Hazine karşınıza çıktığı anda ne hissedeceğinizi bilemez oluyorsunuz. Burası bir anıt mezar aslında. Fotoğraflarda gördüğünüzün aynısı ama yakından çok daha ulu. Ezici bir üstünlük karşı karşıya olduğunuz. Ne Efes, ne Keops, ne de Kolezyum. Siq’in içinde kıvrıla kıvrıla yol alırken bir anda karşınıza çıkan at arabaları mı sizi tarih öncesine götüren, bir kilometre boyunca aldığım uzun yol mu acaba beklentilerimi kışkırtan, adrenalinimi arttıran? Yoksa rengini aldığı gül kurusu topraklar mı? Söz konusu olan başka bir şey. Bir cevher karşınızdaki ve sırtını dağlara dayamış siz ona hayran hayran bakarken, o göz ucuyla bile dönüp bakmıyor ve tıpkı sırtını dayadığı kayalar gibi sessiz ve ulaşılamaz ama işçilik değil sizi tek kendisine hayran bıraktıran. Her şey doğru yerde birleşmiş. Saf bir zevk ve kabiliyet, doğru renk, doğru ışık, doğru coğrafya. Tanrı bana gülüyor olabilir mi acaba şu anda hep yaptığı gibi, ben neden neden diye paralanırken? O böyledir ve biz şikayet etmemeliyizdir asla çünkü biliriz ki isyan ettikçe işler iyice sarpa sarar ve onun ayaklarına giden yine biz oluruz defalarca, ama asla son kez değil.

image

En doğru mevsimlerden biri sonbahar Petra’yı gezmek için ama yine de sıcak. Vadide ilerlerken serin serin esmekle beraber, deve ya da eşek ya da sıpa ya da at ya da dört ayaklı fantastik ve otantik bir binek hayvanı tercih etmezseniz eğer diliniz dışarıda tırmanıyorsunuz bir sürü başka güzellikleri görebilmek için. Benim ikincil hayran kaldığım El-Deir’e çıkmak hiç kolay olmamakla beraber, eriştiğinizde iyi ki gelmişim diyorsunuz. Değiyor çünkü. Hazine’nin el işçiliği daha iyi olmakla beraber, benzer The Deir’de Nebatilerin en görkemli çalışmalarından biri. Sürekli başıma peydah olmuş üç küçük eşeğinden birine binmem için bana ısrarlarda bulunan Bedevi çocuktan çok şey öğrenmekle beraber gereksiz ısrarı bir süre sonra canıma tak ettiriyor ve istemiyorum diye kaçarken imdadıma İngiliz çocuklar yetişiyorlar. Aralarında en uzun ve itiraf etmeliyim ki en yakışıklı olan beni kurtarmaya çalışırken ayağı takılıyor ve o tökezlese de sayesinde kurtuluyorum yerli Indiana Jones’dan. Nereli olduğumu soruyor ve Turkey cevabımı asla Turkiya olarak değiştirmeden meraklı arkadaşlarına “Turks” diye iletiyor iyi günler diledikten sonra. Hem kahraman, hem yapışkan değil. Üç gündür karşılaştığım en iyi muamele ve bu beni gülümsetiyor. Mozaikleri ise Fransız bir grupla geziyorum. Kendimi kaybedip onların grubuna dahil olduğumu neden sonra anlıyorum. Silkinip kendime geldiğimde grubun en genç üyesi olduğumu görüyorum. Tanrım grubun en genç üyesi yapmışsın beni ve hepsi o kadar yaşlı ki!  Nazik Fransızlarla nazik nazik ama nefes nefese konuşuyoruz. Ne tarafa doğru gittiklerini soruyorum. Bedevi mağaralarına doğru gidiyorlarmış. Kan ter içinde fakat azimle dağlara doğru ilerleyişlerini izliyorum. Gözüme çok çılgın görünüyorlar. Bedevilerin bir çeşit bahtsızlığı olsa gerek en olmadık zamanlarda bile olsa sürpriz bir şekilde beyaz ırktan, evinde televizyon karşısında uyuklamaktan çook canı sıkılmış beyaz adamları ve onların beyaz kadınlarını ve tüm beyazlıklarını ağırlamak durumunda kalıyor olmak kah mağaralarında, kah çadırlarında. Hey beyaz adam oryantalist yaklaşımların, deve ve dilenci ve bedevi, palmiye ve çöl fotoğrafların boşlukları doldurabilecek mi acaba? Gir bak o Bedevi çadırlarına ve gör bakalım bu insanların senin gibi boşlukları doldurmak telaşları var mıymış üzerlerinde? Bilakis yok, aslında boş vakitleri çok ya da hiç var ama neticesinde doldurmak gayreti içerisinde değiller benzer boşlukları. Boşluğun bir kursu da yok. Şehirlerde boşluğu doldurmanın kursları açılıyor. Lisan kursu, yemek kursu, Kur’an kursu, yoga kursu, tuzluk ve biberlik boyama kursu, bebeğin yaşadığı yerden istemeden de olsa çıkarken evsahibinin doğru üflemesini sağlama kursu, dertsiz çocuğu dert sahibi yapma kursu gibi. Bedevilerinse, boşluk, kursaklarına yemek gitmediğinde oluşan bir açıklık sadece. Tek bir dili konuşuyor, benzer yemekleri pişiriyor, boya olarak gözlerine rastık çekiyor, vakti geldiğinde doğuruyor, çocukları kumun içinde büyütüyorlar. O yüzden hep gülüyor o kadınlar çadırlarına girdiğinizde. Bedevi viskilerini yani otlu ve şekerli çaylarını yudumlarkenki keyifleri sende yok. Hiçbir zaman da olmayabilir. Sevdiğim bir şeyi yerkenki mutluluğumda, hevesimde şükretmem gerektiğini anımsattılar bana bu insanlar.

20141121_114404

image

20141121_140223

20141121_122642

20141121_142459

Kah Petra kah Wadi Rum’u gezerken turistlere(tek ayırt edebildiğim Japonlar olmuştur), nereden geldiklerini sordum devamlı ve kendi çapında bir araştırma şirketi yahut pasaport ve gümrük bilgilerini arşivleyen bir devlet memuru bilinciyle kendi küçük analizini yapan bir ben çıktı benden. Bunu yapmaksa Petra’daki İngiliz çocuğun Turks cevabından sonra oluştu zihnimde. Lawrence of Arabia filmindeki Lawrencesever Osmanlı askeri geldi aklıma. Turks deyince kaç kişi Osmanlı’yı anımsıyor acaba diye düşündüm kendimce. Her neyse Lawrence’ın önemini kavramış oldum bahaneyle. Çünkü bir sürü İngiliz Lawrence vardı kah vadinin ortasında kah Petra’da. İyi eğitim almış, iyi beslenmiş çocuklardı hepsi de. Aynı çocuklar başka da gidilecek yer olmadığından Rovers Return’de biralarını yudumlayıp durdular boş vakitlerinde. Otelimin hemen karşısındaki bir ara sokaktaki kompleks içerisinde bir adet Irish Pub, bir adet Chinese Restaurant, bir adet Mc Donalds ve bir de Rovers Return var. Kırk kez sorduğum otel çalışanlarının da dediği üzere buradan başka gidilecek başka da bir yer yok görünürde. Ve Macarlar var bol miktarda. İngiliz Hasta’nın Macar Kontu Laszlo Almasy’nin bunda etkisi var mıydı bilinmez ama özellikle Wadi Rum’un muhteşemliğini fon olarak kullanan daha başarılı bir film daha görmedim hayatım boyunca, gerçek Almasy’nin hayatının kitaptaki ve filmdekiyle alakası olmamasına rağmen.

Petra mı nasıldı? Bir daha Ürdün’e gelebileceğimi sanmıyorum. Daha doğrusu gördüğüm bir yeri bir kez daha görme lüksüm olabileceğini düşünemiyorum, yeryüzünde daha da yığınla güzellik varken. Ama gördüğüm en muhteşem şeydi Petra ve Ürdün bunu hak etmeli elinden geldiğince(ben kendime bakayım değil mi, haklısın Ürdün, biz birbirimize benziyoruz ondan söylüyorum yani ben tüm bunları gelinime söylüyorum kızım anlasın diye, yoksa bin yıllık zeytin ağaçlarına ettiğimiz zulüm daha dillerde).

20141121_112016

20141121_112631

20141121_112916

WADİ RUM:

20141120_150718

Vaderom şeklindeki telaffuzu en doğru ve anlaşılır olanı. Bünyesinde bir adet piramit barındıran ılık ve pembe kumları ayaklarınızı ısıtan, Bedevi çadırlarıyla medeniyetin sıfırlandığı, gene de tilki tilki eğer bu coğrafyada doğmuş olsaydım tıpkı bu insanlar gibi bir hayatım olacaktı ama nasıl olacaktı ve işte böyle olacaktı diye düşündürten ve bu yüzden yedi kez kederlere düşüp, burnumu her kederden çıkartışımda medeniyet hiç fena değil aslında bunca yokluğun arasında diye düşünmeden edemeyen bir iç ses barındırıyorum kafamın içinde hiç durmadan. İnsanlar alışkın oldukları hayatları sürdürmek, koşullarına geri dönmek için çabalıyorlar nihayetinde. Bu sessizlik, gece çöken karanlık ve başımın üzerinde milyonlarca yıldız bir süre sonra herhangi bir sosyal siteye bulaşıp konum bildirsem mi acaba sorusuyla bile başbaşa bırakabilir sizi. Çünkü Bedeviler bunu yapıyorlar. Sosyal medyada bir hayli faaller ve evet çölün ortasında telefonlarımız ve internetimiz var ve hemen hemen her Bedevi’nin de bir facebook hesabı var.

Evet, çölün ortasındayım. Geldim. Üç buçuk atmış olabilirim ama yaptım işte duygusu var ya… Büyüklerim haklılar maalesef, insanoğlu her şeyi “kendi” için yapmakta önce, sonra “kendi” ailesi, “kendi” çevresi ve kendi için işte hepsini, her şeyi. Bu cümlelerin önceliği sizin için değiller yani aslında, önce bir “kendi” var her insanın içinde hiç susmayan, bas bas bağıran, geceleri yattığı uykulardan uyandıran ve beraber uyuduklarını da uyandıran.

image

20141120_155917

image

image

20141120_142336

Bizi götüren Bedevi bir hayli tombik ve çöle varmadan jeep safari yapmak üzere tekerleklerin havasını indiriyor ve langırdayarak(Tdk’nın teşekkürünü aldım bile langırdamakla) ilerliyoruz kumların ortasında. Tepesi dumanlı piramit çok büyüleyici duruyor, Mısır’dakinden bile güzel. Geriden bakıyor bize bir parça çekingen ve mahzun ve biricikliği onu asil kılan. Turistik bir Wadi Rum jeep safari’sinde görülebilinecek her yeri görüyoruz Lef sayesinde. Kendisi 107 kilo ve ben yorulduğumda kolumdan tutup her çekişinde sanki bir bebeğin orasını burasını çekiştiriyormuş gibi rahat görünüyor. Çok konuşmuyor bizimle gerekmedikçe. Önce düşünüyor, sorularımızın cevabını üç saniye sonra alabiliyoruz ancak. Lef poz verilecek yeri de biliyor. Bizi hiç zahmete sokmuyor kısaca, kendisi de extra efor harcamayı sevmediğinden.

Lef’in tuhaf bir huyu var ve bize burası gezilecek dedikten hemen sonra sırra kadem basıp belirlediği sürede geri dönüyor. Beni de bir meraktır alıyor. En nihayet takip etmeye karar veriyorum. İki erkek çocuğu, konserve kutularından yaptıkları arabalarını bağladıkları tellerle sürüyorlar kumun üzerinde. Babel’deki Kabil ve Habil geliyor aklıma. Onlar huzur ve barış içinde oynarlarken benim aklıma tüm bunlar geliyor(sus dedim susturamadım gene). Babel’de Kabil ne çok pişmanlık gözyaşı dökmüştü kardeşinin ardından. Neyse.

Keçilerin durduğu yerden çadırın içine süzülüyorum ve işte Lef. Bizden neden kaçtığını biliyorum en nihayet. Çöl viskisini yudumluyor bir keyif bir keyif. Tam karşısında ise baba bir anne üvey -dört hanımından birinin kızı- kız kardeşi henüz bir aylık bebeğini emzirmekle meşgul. Bana da çay koyuyorlar. Kızın 63 yaşındaki annesi geliyor. Sonra da emzirilen bebeğin kızlı erkekli bir sürü kız ve erkek kardeşleri geliyorlar çadırın içine. Anne gencecik, kızları ise şimdiden evlilik çağında. Uslu uslu çay içiyorum aralarında. Bedevi kadın beni evlendirmek istiyor, ülkeme uzak diyorum ve Lef tüm tercümelerimi eksiksiz yapıyor. Üstelik zevk alıyor. Evlilik hadisesine gösterilen yakın ilgi her yerde aynı. Herkes birilerini başgöz etmek istiyor feci şekilde. Büyükler için manevi rahatlama, gençler içinse üzerine bir süre, bir sürü kikirdenecek bir konu neticesinde.

20141120_165053

image

Tekrar geldiğimde onlarla kalayım istiyorlar. Bir sürü çadır var diyorlar. Yeterince kalabalıklar ama varlığımın onları sıkacağını sanmıyorum. Bana kolay alışmış görünüyorlar, burada kalırsam bunlar beni hemen evlendirir diye düşünüyorum ama kaçıncı eş olarak alınacağımı kestiremiyorum. Şehirde koca koca diye çırpınan bir sürü kadın tanıdım, Bedevi çadırlarında bu işler nispeten kolay oluyor; kızlar yanlış yerlerde yanlış şeyler aramış durmuşsunuz, kolay koca burada. Bedevi kadın fotoğraf çektirmekten keyif alır görünüyor ve her defasında ciddiyetle kameraya bakarak poz veriyor. Bana olan bakışları ise tanımaya yönelik. Ayrılırken yanlışlıkla çenesini öpüyorum, biraz da dudağını. Nasıl gülüyoruz karşılıklı.

Bedevi çadırında enteresan bir akşam yemeği yiyoruz. Bir koca servis tabağında pilav, parça parça tavuklar, yanında bir koca tabak büyük doğranmış domates-salatalık-biber, yanında bir koca tabak daha daha küçük doğranmış domates-salatalık-biber, onun da yanında bir koca tabak daha daha daha küçük doğranmış ama yoğurt gibi bir şeyle karıştırılmış domates-salatalık-biber ve en nihayet bir koca tabak daha içi sırf yoğurt ve nihayet ekmek, francalalı değil tabi odun ateşinde yapılmış olanından ve üzerine de Bedevi viskisi demlem demlem(Tdk yanıbaşımda, nefesini hissediyorum).

20141120_161309

TEKRAR MARCUS:

Çadıra ilk girdiğimde gördüğüm beyaz adamdı Marcus(Bedevileri Kızılderili saymış oluyorum ve bir nevi öyleler aslında). Yanına oturduğumda nereli olduğunu sormuştum. Kuzey tarafından demişti bana İspanya’nın. Sonra susadım demişti ve bizden istediği bir şişe suyu kana kana içmişti teşekkür ettikten hemen sonra. Sohbet onu sarmayınca yahut biz kendi derdimizden kendisine fazla ehemmiyet göstermediğimizden kendi köşesine çekilip kendi kendiyle konuşmaya başlamıştı. Sabaha kadar acaba bana bir şey yapar mı dediğim bu genç adamı sabah yanımda tırnaklarını yerken buluverince ancak, yan çadırda bir çocukla uyuduğumu anlayacaktım. Gözümde gözlükler, uykusuz ve keyifsizce başladığım sohbete bir süre sonra Marcus’u dinlemekten paralize olmuş bir vaziyette devam etmekteydim. Bana sağ bacağındaki bir kaza sonucu oluşmış yarasını gösterdi. Erken emekliliğinin nişanı olan yarasına baktık beraber uzun uzun. Manzara çok iç açıcı değildi, daha doğrusu Marcus küçük bir kaza değil, büyük ve şiddetli bir şeyler yaşamış zamanında.

Sonrasında yanımda Afganistan’a turist olarak girmiş ve gezebilmiş bir adamdan Afganistan’ı dinledim. Afganistan sınırındaki polisi bile dehşete düşürmüş onun bu çılgınlığı. Çok uzun zamandır bir turist görmeyen sınır polisi Marcus’u dakikalarca lafa tutmuş(Adamın da konuşası varmış. Sınır polisisin ve aylar boyunca tek bir turist geçmiyor yanından ve mesleğini icra edecek bir kişi çıkıyor ve o da Marcus!). Kaldığı bir otelin beş saat sonra bir patlamayla yok olduğunu anlattı telaşlı telaşlı. Afganistan’a varmadan traş olmayı bırakıp sakal bıraktığını söyledi. O halini gözümün önüne getirmeye çalıştıysam da başaramadım. Taliban’da onu görse durumu kavraması çok geç olmayacaktı eminim. Marcus Afganistan’da şehir şehir dolaşırken insanlar onu engellemeye daha doğrusu korumaya çalışmışlar. Taliban ülkenin genelinde karşınıza çıkacak kadar yoğun bir nüfusa sahip olmamakla beraber kendileriyle burun buruna gelmeniz an meselesi olduğundan ve tıpkı benim gibi Marcus’u herkes bir şekilde sevmiş ve sahiplenmiş olduğundan koruyup kollanmış çokça. Nihayetinde Kabil’den apar topar uçağa bindirildiğinde Afgan halkının arkasından derin bir oh çektiğini duyar gibi oluyorum. Gözümün önüne geliyor kolaylıkla Marcus’un içinde bulunduğu yolcu uçağı gökyüzünde hemen üstlerinde süzülürken, binbir dertlerinin arasında Marcus’a va sağlığına kadeh kaldırırcasına el sallayan Afgan halkı ve askerlerini. Irak ve Suriye’ye gitmek istese de annesine verdiği söz yüzünden gidememiş. Neyse ki(Irak ve Suriye halkının başları daha büyük  bir belanın içinde çünkü)

İran’lılar en misafirperver milletti diyor. Sürekli beslemişler Marcus’u gezsin diye. Hangi cami olduğunu anlayamadım ama on bin kişinin aynı anda namaz kıldığını izlediğinde tüylerinin nasıl diken diken olduğundan bahsetti. Hindistan’a da gitmiş. Hemen Varanasi’yi sordum gün batımı mı gün doğuşu mu daha güzel diye. Birinden birini görmüş olabileceğini hayal ettim nedense. Sanıyorum bizim butik turlar yüzünden. Oysa ki o tam gün kalmış Varanasi’de. Ganj’a parmağını soksan İstanbul’da hastalıktan ölürsün dedi. Canım Marcus’çum belki derdime deva olurdu Ganj. Tuhaf şeyler düşündürtüyor Hindistan diyor hemen akabinde. Bombay, Kalküta dahil yani kuzeyini güneyini tüm Hindistan’ı gezmiş. Hiçbir ülkede aynı şeyleri hissetmedim dedi. Sevmeye başladığını düşünüyorsun ama beş saat sonra öyle bir şey görüyor ya da yaşıyorsun ki sevemez oluyorsun diyor. Bu kadar yoğun ve karmaşık hisleri başka yerde duymadım diye de ekliyor. Kudüs’ü sordum nihayet. Jerusalem dedi. Şehrin yolları birbirine çıkar dedi. Çok güzel ve değişik bir şehir dedi. Bu arada Marcus’u devlet politikaları hiç bağlamıyor. Onun tek derdi başına bir bomba düşmeden gezebilmesi; önünde daha bir buçuk yılı var çünkü. Afrika sınavını sağ salim verebilirse eğer gerisi kolay olacaktır sanıyorum. Bu arada İstanbul’a gelmiş ve Galata ve Ayasofya taraflarında kalmış. İran’dan sonra ikinci misafirperver halk dedi. Onlar da çok beslemişler Marcus’u(Ben denk gelse eve alırdım, o derece).

Kapadokya’yı beğenmiş, Efes’e gitmiş. Daha da başka konuşamadık çünkü o indi. Israrla gel dedim bizimle, hedefinden şaşmadı. Bazen dedi bir durakta üç dört saat beklediğim oluyor, ne yapalım bu benim hayatım ve hayalimdi dedi. Bastonu ve çok büyük olmayan sırt çantasıyla uzaklaşmadan alelacele eline tutuşturduğum gofreti minnetle aldı. Bana hiçbir ikramı reddetmemem gerektiğini öğretti Marcus. Kısmetini tepmemeyi, bir lokma ekmeğin önemini. Marcus’un dünyadan yiyeceği kısmeti var. Çok fazla para harcamadan yoluna devam ediyor. Ağırlanıyor, kurtarılıyor, kolay kolay hastalanmıyor ki o zaten bacağıyla diyetini ödemiş çok önceden.

Bir sürü sofralara oturdum davetli davetsiz, yığınla insan tanıdım. Pek azını sevdim, pek azını önemsedim ama Marcus hayatın küçük armağanlarını-bu bir gofret olabilir yahut bir tabak pirinç-mütevazilikle kabul eden, iyi olmasını(başta Afgan halkı olmak üzere benimle hemfikirdir sanıyorum Marcus’u tanımış dünya milletleri) ve iyi kalmasını tüm kalbimle istediğim insanlardan olmuştur. Bazen başkalarının duası tutarmış, kendininkindense. Marcus hep iyi ol. Sen hep ol.

İsterim ve dilerim ki, bir buçuk sene sonra evine ve annene kavuşabil sağ salim. Ölmek bitmek değil ama bitmeden anlatması gereken yığınla hikayesi olan bir adamı dünyanın bilmesi gerek. Ona anılarını kitaplaştırması gerektiğini söylediğimde çok zor olabileceğini söyledi ama düşündü birkaç dakika. İnş’allah yazabilsin. İnş’allah dünya Marcus’u bilsin onun bu tip bir kaygısı olmasa da. İnş’allah İnş’allah İnş’allah.

image