DESDE ALLA

images-238

DESDE ALLA

İsminin Türkçedeki karşılığı olan “uzaktan” kelimesiyle doğrudan bir ilişkisi var filmin ana karakterlerinden biri olan ve sokaklardan topladığı genç erkekleri para karşılığında eve getiren elli yaşlarındaki Armando’nun. Uzaktan izleyerek, dokunmadan ve dokunulmadan cinsel tatmin sağlayabiliyor bu sayede. Hayata bakışı, insan ilişkilerindeki mesafesi, suskunluğu, genç erkeklere yaklaşımı, yaptığı iş, oturduğu ev ve içerisindeki objeler, kendi ailesini kurmamış yalnız yaşayan bir adam için gereksiz nostaljik ve yer yer itici görünen bir sürü çerçeve içerisindeki irili ufaklı yine bir sürü aile fotoğrafı, dekorasyon ve giyim tercihlerinde kullandığı renkler bir bütün olarak çok da sevimli olmayan bir yaşam şekli seriyorlar gözlerimizin önüne. Film bir başka kıtadan sesleniyor İspanyolca olarak: Venezuela’dan, Hugo Chavez’in sosyalist ideallerle yeşerttiği, öte yandan şiddet oranında liderliği dünyanın başka şehirlerine kaptırmayan Caracas’tan. Kent dahilinde nüfus iki milyon civarında iken, çevresindeki varoşlarla toplam rakam beş milyonu buluyor, hal böyle olunca da aradaki gelir dağılımı adaletsizliğini göstermekte maharetli ellerde tıpkı Desde Alla’da olduğu gibi uçurumları bir yemek sofrasında, ucuza çıkarılmış bir düğün töreninde seriyor gözler önüne teker teker. Yaşları, yetiştiriliş tarzları, aileleri ve sınıfları birbirinden çok çok farklı iki adam defalarca aynı sofrayı paylaşıyorlar. Giderek pervasız genç erkeğin baba ve sahip rolünü Armando’ya bırakıp teslim oluşuna tanık oluyoruz bu bir anlıkmış gibi gelen yemek sahnelerinde. Babasının ağzından çıkacak kelimelerin tek yasa olduğunu kabul eden beş yaşında bir çocuk oluyor bir anda. Sonra da onun sahibi, tanrısı kısacası her şeyi olduğunu ve onsuz nefes dahi alamayacağını bilmese de iliklerine kadar hisseden ve acaba şimdi ne diyecek diye ağzının içine bakmaktan başka da bir şey düşünemeyen, en nihayetinde sahibinin fırlattığı terlikleri koşarak geri getireceği komutu bekleyen bir ev köpeğine dönüşüyor çete lideri asi Elder yavaş yavaş.

Armando ve kızkardeşi zamanında öz babalarının cinsel tacizine uğramış iki kardeş. Kız kardeşi bir şekilde bu travmayı atlatmış görünüyor. Dışarıdan normal görünen bir hayatı var. Evlenebilmiş ve eşiyle beraber bekledikleri evlatlıkları gelmek üzere. “Bence bundan sonra her şeyi kendi haline bırakmak en normali” deyiveriyor kabullenmişlikle. Armando ise unuttun mu derken elindekileri kırıyor ben unutmadım dercesine. Babasını takip ettiği bir gün onun da normal denen sınırlar içerisindeki hayatını sürdürdüğüne şahit oluyor. Tekrar evlenmiş uzaktan anladığımız ve uyuyakalmış olan bir erkek çocuğunu kucaklamış evinin merdivenlerinden yukarıya çıkartıyor. Bir seferde aynı asansörü paylaşıyorlar hiç konuşmadan. Yıllar sonra gelen bu suskun karşılaşma bile altüst ediyor onu. Eve gelir gelmez kusuyor Armando. Kendisi yok edemediği için belki, Elder’ı yavaş yavaş ama hiç açık etmeden cinayeti işlemeye sürüklüyor. Ona babasının koordinatlarını veriyor. Ama bu kurnaz plana dair hiçbir söz çıkmıyor ağzından. Sadece çocuğun ona olan zaafını kullanıyor. Belki bir plan bile yok, öylesine gelişiveriyor her şey. Yahut bu sinsi burjuva ilk evine getirdiğinde ağzını burnunu dağıtan, paralarını çalan ve ona ibne diye hakaret eden ve kendisini dünyanın merkezi olarak gören on yedilik çocuğa dünyanın kaç bucak, ibnenin kim olduğunu göstermek maksadıyla hareket ediyor. Yönetmenin elinde sonu yürek burkacak kadar kötü biten bir hikaye, soğukkanlı ve hesaplı bir şekilde ilerlediğinden gerçekçi ve güç bir izlenceye dönüşüyor. Sizi cevapları çok başka yerlerde ararken bulacağınız binbir soruyla baş başa bırakıyor filmin senaristi ve yönetmeni. Hayat çok acımasız ve merhamet bu gezegende kolay bulunan bir şey değil bundan sonra diyor sanki. Bizler de iki erkekten kimin kadın, kimin erkek rolünü üstlendiğini, Armando’nun söylediği gibi kimin ibne olduğunu nihayet açık açık gördüğümüzde koltuklarımıza mıhlanmakla yetiniyoruz. Kabul etmeliyim ki bu sahneler izlenmesi öyle kolay anlar değiller ve bu noktaya gelene kadarki sürede genç oyuncu, bir delikanlının sınırları belli olmayan aşkın tutkuya dönüşmesinden rahatsız kendi kendine yaşadığı iç çatışmaları çok iyi yansıtıyor perdeye. Oyuncular rollerini eksiksiz yerine getirip, ben oyuncu olmak istiyorum, zaten yetenek var müthiş diyen akranlarına ve olmayanlarına oyunculuğun saçma sapan dizilerdeki yakın plan göz süzmelerden, kaçamak öpüşlerden ibaret olmadığını, bazı rolleri üstlenmenin özellikle ruhsal açıdan derinlerde bir yerde büyük yaralar açabileceğini hiç hesaba katmamış olduklarını düşündürtüyor. Ağır bir metne ve süslü diyaloglara sahip olmayan bir filmin iki cesur başrol oyuncusunu çok çok beğendiğimi buradan belirtmem gerekiyor. Bir oyuncunun kendisini ahlaki açıdan yargılayıp, bedenini ve ruhunu tüm çıplaklığıyla gözler önüne serebileceği roller de öyle kolay kolay yazılmıyor. İlk uzun metraj filmine imza atmış ve onunla da Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan almış yönetmen Lorenzo Vigas ve usta Guillermo Arriaga(neden usta? bakınız Amores Perros, bakınız 21 Gram, bakınız Babel, bakınız The Burning Plain, bakınız Three Burials)’nın varlığı özellikle son saniyelerdeki Almando’nun yaşarmış gözlerine odaklandığı ana dek merak unsurunu üst düzeyde tutabiliyor ve seyirciye cevaplanmamış soruların yanında koyu ve karanlık bir hiçlik duygusu bırakıyor geride. Bir kazananın olmadığı bir film ve son bu. Mutluluk, geriye dönüp baktığında öyle bir an ya da son, bir parça adalet duygusu filan barındırmıyor içerisinde. Şiddet var onun yerine, öfke var, kafası karışık genç bir nüfusun sokaklarda ucuz işler ve boş hayaller içinde tükenmesi var. Her coğrafyada karşımıza çıkan benzer bir ezilmişlik, yokluk, yoksunluk, zamanında ve halen daha çok ama pek çok defa sömürülmüş bir coğrafyada bizden çok uzakta ama bizi anlatıyor sanki. Her ülkede yoksulluğun dili aynıymış demek ki.

desde-alla

Filmin dönüm noktası Almando’nun bakıp beslediği Elder’ın tabiatından kaynaklı nankörlüğü ve açlığıyla evdeki gizli kasayı bulup onu soymaya çalışması ve nihayetinde Almando’ya yakalanması oluyor. Kendini yaralayan Almando, bu noktadan sonra erkin kimde olduğunu ve iki erkek arasındaki ilişkide rol dağılımının neye göre, kime göre yapıldığını anlatıyor nazikçe. Hiç kırbaç vurmadığı çocuğu kölesi yapıyor. Her ikisi de babadan yana sorunlu olan çocuklar bunlar. Almando’nun babası bir pedofilken, Elder’ınkiyse çocuğunu şiddetle büyüten ve şimdi de kendisi hapiste büyüyen bir baba. Ve onların çocukları olarak her ikisi de bilmeden babalarının benzer kaderlerini yaşıyorlar. Almando Elder’ın kanına giriyor ve tıpkı babasının ona yaptığı gibi kıstırılmış bir hayata, kuyruğundan yakalandığı bir kapana mahkum ediyor onu. Elder’sa belki de babasının yattığı hapishaneye girecek.

images-270.jpg

İki karakterin arasındaki sınıf farkını en güzel sokakların, duvarların, binaların diliyle anlatmış yönetmen. Almando’nun diş labaratuvarı ve evi yüksek katlı binaların olduğu nezih bir semtte yer alıyor. Elder, Almando’nun hayatına sesleniyor sanki durduğu kaldırımlardan. Chavez’in adını görüyoruz bir duvarda sprey boyayla yazılmış. Sosyalizm belki de sıska bir oğlanın bacaklarının arkasında saklı. Otobüs insanlarıysa kalabalık ve telaşlı. Düğüne ve rüküşan kıyafetine uygun kocaman küpeler takmış olan Elder’ın annesi bir başka dünya. Almando başından beri bu fakir hayata cebinden çıkartıp gösterdiği deste halindeki banknotlarla sahip oluyor. Çok kolay para harcıyor genç erkekler için. Elder’ın aşağı sınıftan olan çevresine gereksiz bir nezaketle yaklaşıyor emrinizdeyim derken. Akıllarına parayı sokuyor bir şekilde bu insanların ya da her şekilde alışverişin adil olduğunu ispatlamak gayesinde.

Erkek egemen toplumda dışlama kolaylıkla gerçekleşiveriyor. Aile evde bir ibne istemiyor. Bunu da avazı çıktığı kadar yüksek bir sesle belirtebiliyorlar. Arkadaşları da öyle eskisi gibi  yakınlarında görmek istemiyorlar onu. Ortada tam manasıyla bir ilişki yokken suçlu bulunan ve adı çıkan Elder, gidecek yeri kalmadığından mecburen Almando’nun yanına sığınıyor. Almando ise Elder’la işi bittiğinde onu hiç düşünmeden polise ihbar ediyor. Elder bir babayla yaşayıp, korunup kollanmaktan hoşlansada, bu farklı tabiatlı, münzevi hayat yaşamaya alışmış adam onu ters köşeye yatırıveriyor. Etrafını sarmış polislerden umutsuz bir kaçış oluyor Elder’ınki ben bir şey yapmadım derken.

DESDE-ALLA-by-Lorenzo-VIGAS_ampliacion

“Z” ÖLÜMSÜZ

images-315

“Z” ÖLÜMSÜZ

“Her zaman bir suçtan çıkar sağlayanlara bakmalı.”

“Gerçek kişilerle herhangi bir benzerlik kasıtlıdır.”  Filmin giriş cümlesi

“Rusya’da insanlar ev alamaz, grev yapamaz. Totaliter bir rejim ezer onu. Birey devletin malıdır.”  Rus göçmen Dumas

Siyasi filmleriyle bilinen yönetmen Costa Gavras’tan, En İyi Yabancı Dilde Film dahil iki Oscar almış, üzerinden 47 yıl geçmiş olmasına rağmen temposu, kurgusu, müziği, oyunculukları ve olayların aşinalığıyla hiç eskimemiş bir filmle yüzleşiyor insan iki saat boyunca. Yüzleşmeden kastım çarpıcı, yaşanmış ve kötülerin cezalandırılma mekanizmasının ne kadar zayıf kaldığına ve siyasi cinayetlerin altında yatan nedenlere, okumanın değersizleştirilmesinin her kıtada, her yüzyılda insanın yüzüne bir tokat gibi çarptığına şahitlik ediyor oluşumuzdan biraz da. Hala daha tam olarak nasıl gelişip, yeşerdiğini kavrayamadığımız bir darbe girişimini ülkecek üzerimizden atamamışken ve her yeni gün daha kötü günlerin habercisiyken, komşu topraklardan gelen yaklaşık elli yıllık hep aynı nakarat dedirten olaylar insanın kanını donduruyor izlerken. Filme ismini veren Z’nin hikayesiyle başlamak gerekiyor en kestirmeden. Filmin sonunda askeri rejim tarafından yasaklanan bir sürü şeyin ismi geçiyor teker teker. Uzun saç, mini etek, Rus usülü kadeh kaldırma, Sofokles, Euripides, Tolstoy, Aristoteles, Ionesco, Sartre, Pinter, grev, basın özgürlüğü, sosyoloji, Beckett, Dostoyevski, modern müzik, modern matematik, pop müzik… Ve tüm bunlara ek olarak eski Yunanca’da “Yaşıyor” anlamına gelen “Z” harfi de yasaklanıyor beraberinde. Ve bu temsili Z, filmde, Yves Montand’ın zarif bedeni ve düzgün fiziğinde hayat buluyor, savaş karşıtı politikacı, şampiyon atlet, jinekolog profesör doktor, “ölümsüz” Grigoris Lambrakis rolünde. Bazı aktörlere nasip olan roller unutulacak gibi değil gerçekten ve bu bir şans ya da ne derseniz deyin ama çok kısa olan rolüne rağmen Montand devleşiyor göründüğü her sahnede ve göz göre göre suikaste giden ve bir başarı hikayesi olabilecekken yok edilen bir hayatın çok güçlü bir temsilcisi olmayı başarıyor görüldüğü her sahnede. Üzerinden elli yıl geçmiş bir filmde oynamış olan aktörün, yarattığı aurasıyla ölümsüzlüğünü ilan etmiş olduğuna şahit oluyoruz böylelikle.

images-181

Z1AiR0jwiDIzGlFsIaM9sRv5FuqG3jf923WR6dCx5oYlC2rFW949DwpjHNKu2q959Fao7wzhhVmVuk5K9OJbX5diAf-jggoi1iZfag=w300-h200-nc

Teşbih sanatının doruklarında bir sahneyle açılıyor film. Tarım müsteşarı olan bir adam, çok madalyalı bir sürü adamın önünde küfle mücadelenin inceliklerinden bahsediyor. Çiftçileri küfe karşı uyarmak gerekir derken, lafı, asmaları mahveden bir hastalıktan insanları perişan eden diğer ideolojik hastalığa getirip, en nihayet sözü polis şefine veriyor. Film boyunca sık sık karşımıza çıkacak olan polis şefi, küfe benzeyen ideolojik hastalık için önleyici tedbirler gerektiğinden, insanları küfün ve bakterilerin neden olduğu mikroplardan kurtarmak için tedavi etmenin mecburiyetinden, okullarda tomurcuklanan çok genç yaştaki öğrencilerin tedavisinin en önemli zamanının askerlikte geçen zaman olduğundan, insanları Tanrı’dan ve saltanattan uzaklaştıran izm salgınıyla gayri zirai yöntemlerle mücadele etmek gerektiğinden bahsediyor. Aynı günün gecesinde şehirlerine gelecek olan ve düşman belledikleri doktora suikast girişiminde bulunmak için ipi çektiklerinin ispatı bir konuşma oluyor tüm bunlar. Çıbanın başını ezmek gerekiyor. O baş, vurulmak suretiyle eziliyor kısa bir süre içinde. Doktora bir suikast düzenleneceği hususundaki uyarılarıysa başsavcı kader ve kronik yalandır diye geçiştiriyor. Halbuki bildiri dağıtmakta olan gençliğe saldıran öfkeli adamlar topluluğu akşamına toplantı yapılacak yeri de basıyor. O kadar güdümlüler ve bilinmez bir intikam isteğiyle yanıyorlar ki, doktor diye senatör George Pirou’ya saldırıp öldüresiye dövüyorlar. Doktorsa konuşmasını bitirdikten sonra kuzu kuzu ama aynı zamanda büyük bir cesaretle yürüyor olası cellatlarının arasında, öfkeyi yara yara. Ölmeden önce hoparlörle dışarıya verilen sesinin neler söylediğini anlamak için bir kez olsun kulak kabartsalar, barış ve silahsızlanma yanlısı taraftarların üzerine, sırf inat olsun diye, yaşasın bomba diye saldırmayacaklar belki de. Kalabalık ve başıboş kalmış eğitimsiz bir grubun neler neler yapabileceğine tanık oluyor insan film boyunca. Fotoğrafçılara poz veriyorlar meydanlardaki. Böylelikle gazetelerin birinci sayfasına çıkacaklar hayatın görmezden geldiği adamlar. İsimlerinin bu şekilde ama bir şekilde gazetede yayınlanmasıyla kendilerini tanıyan insanlara hava atacaklar hem, hem de ölüm ilanlarının haricinde orada olmak onlar için son derece mühim. Yaptıkları eylemlerin olası sonuçlarını düşünmeden hareket eden, hayatlarında önemli işlere imza atamamış küçük kalmış adamlar güruhu tam da Doktor’un karşısındaki. Poliste onlardan yana hareket ediyor, aynı grup gençlere saldırırken durup bakmakla yetiniyorlar. En acısı da onu kurtarmak için gelen araç sahibi adamın da onlardan olduğu ve bilerek bir arabaya çarpıp, yanlış yollara girerek yolu uzatıp, yaralı vaziyetteki Doktor’u olabildiğince geç hastaneye götürmek olduğu anlaşılınca yüreği sızlıyor insanın. Her şey, her şey bir oyunmuş çok önceden tasarlanan ve kiralamak için bir salon bulamayan Doktor ve çevresindeki biçare adamları da bir bir bu oyunun kurbanı oluyorlar. Doktorun gelecek seçimlerde kazanacağı konuşuluyor çünkü. Dürüstlüğü ve yabancı sermaye karşıtlığıyla biliniyor çünkü. İlk saldırıdan sonra yaptığı konuşmasında fikirlerinin bu denli şiddete maruz kalmasının nedeninin diğer partilerin ve parti liderlerinin milliyetçi olmasından kaynaklandığını söylüyor. Yönetimler tarafından kullanıldıkları için onlara dokunulmuyor. Bir günah keçisi varsa, bu, arkasına üniversite öğrencilerini almış, özgürlüklerden yana olan Doktor ve partisi oluyor.

z2

Bir liderin en önemli özelliğinin ister barışçıl yöntemlerle, ister diğer türlü, savaşma isteğinin olmasıyla alakalı olduğunu görüyoruz. Doktor ilk yöntemi seçmiş bir imsan, bir vatandaş hayatı boyunca ve sırf bu yüzden öldürülüyor. İşlerine gelmeyen ve doğuştan gelen bir karizma ve güç gördükleri adamı yok ediyorlar ilk fırsatta, ondan daha güçlü ama daha korkak olanlar. Sonra da “kaza” diyorlar üzerine basa basa. Öldüğünü öğrenen gençler pankartlarla toplandığındaysa ülkemizdekine benzer bir manzarayla larşılaşıyoruz. Polis bir sel gibi yağıyor üzerlerine indikleri polis arabalarından ve ilk iş derdest edilen gençlerin saçlarını kesiyorlar uluorta.

Doktor’un eşi Helene rolünde Irene Papas çıkıyor karşımıza. Gazeteciler etrafını sarmış, bir sürü anlamsız sorular sorarken, o geçmişi düşünüyor ara ara ve birkaç güzel anın çağrışımlarını. Bir kadın ve bir eş olarak üzülüyor ardından kocası için, kendisi ve kızı için. Doktor, simgeleşmiş bir kahramana dönüşerek ölüyor ve öyle de algılanıyor bundan böyle halkın gözünde. Oysa ki bir kadının bütün umutları yıkılıyor beraberinde. Gizli birimler onun imajını yıkmak peşindeyken ve bunun için açık ararlarken, arkada kalan gözü yaşlı bir kadının çektiklerine şahit oluyoruz. Katilinin devlet olması geride kalan sevenleri ve hakkını arayan kişiler için çok başa çıkılabilecek bir şey olmasa gerek. Tam savcı her şeyi çözdü, suçlular cezalarını çekecekler, işte geç gelen adalet derken, gelen askeri darbeyle savcı işinden oluyor, tanıklar zaten bir bir sözde ecelleriyle ölüyorlar, memurlara idari cezalar veriliyor,solcular kazanacak derken ordu yönetime el koyuyor, senatör George Pirou bir polis aracında beyninde oluşan pıhtılaşmadan dolayı ölüyor. Bu davayla ilgisi olan iyiler ölürken, kötülere azın azı cezalar verilerek yırtmaları sağlanıyor. Olayları başından beri takip eden ve davaya ışık tutan genç gazeteci ise resmi belgeleri açıklamaktan ötürü en uzun cezayı alarak haksızlıklar kitabına giriyor üç yılla, katilleri en fazla dört yıl alırken.

l-z-61437c2f

 

 

 

WHAT HAPPENED, MISS SIMONE?

images-191

WHAT HAPPENED, MISS SIMONE?

Milyonların idolü, hatta sevenisin. Ama gerçekten ne oldu, Bayan Simone?” Maya Angelou

“Annemin yıllarla arası bozuk değil, yılların annemle arası bozuk.” Lisa Simone Kelly

Akademi Ödüllerine En İyi Belgesel dalında aday olmayı başarmış beş filmden biri olan ama ödülü Amy’ye kaptıran; beni izlerken ve izledikten sonra o da güzeldi, bu da güzel ama diye diye pek çok dünyevi düşüncelerle baş başa bırakan, yine de dokümanter olarak Amy’i daha başarılı bulduğumdan oturduğum yerde ancak çok geç kaldığımı düşünerek hayıflanmama sebep olan bir film var karşımda. Nasıl oldu da bu film ön plana çıkmamış, gerçekten anlayabilmiş değilim. Nina Simone’un hayatındaki kimi bilmediğim ayrıntılarını günyüzüne çıkardığı; bir kadının, siyah bir kadının, hem de ırkçılığın yoğun yaşandığı dönemlerde, Amerika’da, şarkıcı kimliğinin yanında, yaşanan olaylara duyarsız kalamayıp, sivri dilli demeçler verip öyle de şarkı sözlerine imza atması sonucu piyasa tarafından cezalandırılması, tüm kayıtlarının boykot edilerek, konserlerinin iptaline dek uzanan sivil haklar hareketine dahil olmuş bir müzisyenin hayatı var gözler önüne serilen aynı zamanda. Aretha Franklin, Gladys Knight gibi siyahi vokaller önemli televizyon programlarına çıkarken, tıpkı şu an benim yaptığım gibi içi sızlayarak izlemiş onları oturduğu yerden. Halbuki aynı zamanda çok başarılı bir piyanist kendisi Amerika’nın görmezden geldiği. Belgeselin daha ilk dakikalarında kendisiyle yapılan bir röportajda özgürlüğün kendisi için ne anlam ifade ettiğini soruyor muhabir. Özgürlük korkmamak demektir diyor, hayatının yarısını korkmadan geçirememiş Simone. Neden mi korkmuş bu kadın hayatı boyunca? Renginden ötürü ırkçı saldırılara maruz kalmaktan, nerden ve ne zaman geleceği belirsiz yağmur gibi yağan tokatlardan dolayısıyla kocasının uyguladığı şiddetten, bir gün gelip de şöhretini belki de sesini kaybetmekten, maddi çıkmazlardan, başarısızlıktan, delirmekten, yalnız ölmekten, hatalarından kısaca bir sürü şeyden. Ülkede şiddetin dozu her geçen gün artmış, ırkçı saldırılar rayından çıkmışken ve Martin Luther King önderliğinde hakları için birçok siyah yollara dökülmüşken hem de ölürken, o da meslektaşları gibi sessiz mi kalmalıydı sorusu geliyor akıllara. Yaşar Kemal Paris’te karşılaştığı ve neşesi ve mutsuz görünen Nazım Hikmet’e benzer bir soruyla gidiyor ve aldığı cevap insanı çok şaşırtmıyor aslında. “O şartlarda mecburdum.” diyor Nazım. Nina’nın da cevabı benzer oluyor. Bir şeyler var onu da mecbur kılan, bir şeyler var ona başka bir seçenek bırakmayan.

images-171

Kızı Lisa’nın nazarında annesinin en büyük handikapı yedi yirmi dört Nina Simone olmasıyken, sahnedeyken göz alıcı olan, sevilen ve aynı zamanda da devrimci olan Simone böylelikle kendisine bir gaye bulmuş oluyordu. Sesiyle, insanlara, kendi düşüncelerini dile getirebileceği bir yer. İnsan daha da ne ister? Halbuki gösteri bittiğinde, herkes evine gidiyordu. O ise yalnız başına kaldığında da, hiç bitmeyen mesaisinde şeytanlarıyla savaşıyordu öfke ve hiddetle. Kendisiyle barışık olamadığından, her şey hayatını karartıyordu sanki azar azar. Bu ise en çok hayatının konforuyken, canavarına dönüşen annesinin hayatına tanıklık etmek zorunda kalan kızını incitiyordu.

images-201

Gerçek adı Eunice Kathleen Waymon olan Simone ilk siyah klasik müzik piyanisti olmak için daha üç dört yaşlarındayken başlamıştı piyano çalmaya. Tryon, Kuzey Carolina’da bir papazın altıncı çocuğu olarak gelmişti dünyaya. Topluluk önüne çıkıp piyano çaldığı ilk yerde kilise oluyordu bu vesileyle. Çok disiplin gerektiren klasik müzik için fon sağlamaya çalışıyor ve bol bol resitaller veriyordu. Günde yedi sekiz saat pratik yapmak zorunda kalmaksa onun hem siyah hem de beyaz akranlarından izole bir çocukluk ve ergenlik geçirmesine neden oluyordu. Fonlar bittiğinde Philadelphia daki Curtis Müzik Okulu’na başvuruyor ve Bach ve Rahmaninov’u çalabiliyor olmasına rağmen siyahi olmasından ötürü geri çevrildiğini ancak altı ay sonra öğrenebiliyordu. Aynı müzik akademisi ölümünden sadece iki gün önce on dokuz yaşındayken reddettiği sanatçıya yetmiş yaşında onur ödülünü layık görüyordu. Çok acı gerçekten.

Ailesi de beraberinde Philadelphia’ya taşındığında, çalışmak zorunda olduğunu anlıyor Simone ve Atlantic City’de köhne bir barda gecesi doksan dolardan anlaşıyordu. Fakat daha ikinci gece patronu şarkı söylemezse eğer sahne alamayacağını belirtip onu zora sokarken, bilmeden bir şarkıcının doğuşuna vesile oluyordu. Ailesinden bu durumu saklamak isteyen Simone’sa, Nina Simone’a dönüşüyordu bir gecede. Nina küçücük demekken, Simone’un ilham kaynağı aktrist Simone Signoret oluyordu. Onun meslektaşları arasından sıyrılmasını sağlayan müziğe kattığı farklı yorumuydu. Nina müziği başkalaştırıyor, kendi deneyimine göre biçimini değiştiriyordu. Duygusal mesajını seyirciye aktarabiliyordu ve kabul etmek gerekirse bu doğuştan gelen bir yetenekti. Baritonun derinliğine sahip bir kadın sesi vardı onda. O derinlik ve belirsizlikse Nina’nın ruhundaki sezgilerini taşıyordu. Klasik müzikten aşina olunan teknik ve disiplinle müziğini besliyor, caz dünyasının kaygısız doğaçlamalarıyla füg ve kontrpuanı tanıştırıyordu.

İstediği şeyi elde etmekte ısrarcı kocasıyla tanışıyordu Nina aynı zamanlarda. Andy New York’ta çalışan bir ahlak polisi ve devriyeye çıktığında dediği bir hey’le insanları titreten bir adamken, Nina’yı kendisine aşık etmeyi  başarıyordu. O da bir süre sonra polisliği bırakıp, Nina’nın menajerliğini üstleniyor, evliliklerinin iyi ve ilk zamanlarında birlikte inşa edip, beraber büyüyorlardı. Andy vizyon sahibi, akıllı bir iş adamıydı ve yaptığı doğru hamlelerle karısının Carnegie Hall’de ilk siyahi kadın klasik müzik piyanisti olarak sahne almasını sağlayabilmişti. Bu sayede başarılı ve saygın bir döneme giren Nina için çöküşse bundan sonra başlıyordu yavaş yavaş. Zirveyi erken görmüştü ve üzerine ne koyacağı belirsizdi.Öfke patlamaları, sorgulamalar, eşyaları parçalamalar zaman içinde artmakla beraber, Andy’de ona şiddet uygulamaya başlamıştı kızlarının gözü önünde.

images-160

images-221

images-223

Yakın zamanda patlak veren ’63 Birmingham olayları onu geri dönülmez bir yola sokuyordu. Bir pazar günü ayin esnasında kilisede yaşanan ve dört küçük siyahi kızın ölümüyle sonuçlanan bombalama olayı sivil haklar hareketini harekete geçirdi. Simone’da bu yaşananlara karşı tepkisini, Mississippi Goddam adlı bestesini yaparak ortaya koydu. Sözleri vurucu, acımasız ve devrimsel nitelikler taşıyordu. Birikmiş öfkesini kusuyordu adeta bu şarkıyla. Her şey umutsuz ve bir hayatta kalma mücadelesiyken, dahil olmak dışında elimden bir şey gelmiyor diyordu kısaca verdiği röportajlarda. Çok önemli bir soru sormaktaydı bu devrimci kadın birçok meslektaşına emsal teşkil edebilecek olan; “Hem sanatçı olup hem de zamanı nasıl yansıtamazsın?” diyordu. Devrimden, mücadeleden yana tavrını koymuş oluyordu böylelikle. Kariyerini beslemezsen devam etmez demişti kocası bir tarihte ona. Nina’ysa soğukkanlılıkla ilerliyordu ve artık konserlerinde sadece bu tip bestelere yer veriyordu. Ateşle oynuyordu. İnsanların gözünü açmak istiyordu. Sivil haklar hareketine dahil olmakla birlikte, harekette entelektüel bir geçmişi yoktu. Onunki müzikal bir maziden ibaret olmakla beraber verdiği mesajlar itibariyle gerçek bir devrimci olduğunu ortaya koyuyordu sadece. Her şeyi açıkça uluorta söyleyiveriyor, devrimin bir nevi efendi azizi ilan edilmekle beraber kolaylıkla agresifleşedebiliyordu da. Toplumsal düzenden usandığını, Amerikan halkının kanserden başka bir şey olmadığını, kanserin tedavi edilmezden önce ortaya çıkarılması gerektiğini, kendi yolu olsaydı katil olacağını, silahlanıp güneye gideceğini, tüm Amerikan halkını uyaran bir tonda söylüyor ve nihayetinde tüm beyazları küçümsüyordu. Sistemle uzlaşamadığından da iş kapılarını teker teker kapatmış oluyordu. Kızı Lisa ise suçu kendi gibi davranmak olan annesinin cezalandırıldığını düşünüyordu. Elinde mikrofon dilediği gibi konuşan bu kadının her devrim sonrası yaşandığı ve söylendiği üzere devrimin ilk önce kendi evlatlarının başını yediği sözünü doğruluyordu adeta. Amerika yavaş yavaş ona dar gelmeye başlıyor ve her şeyden önce iş alamadığından parasız kalıyordu.

Sesi titreyerek ve gözyaşları içerisinde söylediği toplumsal meselelere duyarlı olmayan sanatçıların daha mutlu olduğu tespiti ise bir yere kadar doğru sadece. İnsan düşünen bir varlık ve kendini ilerletmeye, geliştirmeye meyilli ve bunun için önüne çıkan her fırsat bir lütuf aslında ve bu fırsatları değerlendirip değerlendirmemek de onun mizacına bağlı. Bir adım yol almadan yaşamak var durduğun yerde, her ne pahasına olursa olsun gökyüzüne uzanmak da. Psikolojik altyapısı ve erken gelen başarısıydı belki onu zamanla bipolar ve manik depresif yapan ama bunlar da şöhretin cilveleriydi ve herkes yaşadığı sürece bedel ödüyor bir şekilde. Bir dahi, bir devrimci, bir kuralsız ve gözalıcı bir kadın olarak Gladys Knight ya da Aretha Franklin olarak mutlu olamayacağının farkına varamamış sadece. İçerisinde trajik anlar barındırmayan hiçbir hayat belgesellere konu olmuyor ya da kolay kolay hatırlanmıyor. Mutlu olamadım derken kim mutlu olmuş ki şu dünyada demek geçiyor insanın içinden. En azından benim içimden. Bir Eunice Kathleen Waymon var kimselerin duyduğunda umursamayacağı. Birde Nina Simone var Sinnerman’ın, Wild is the Wind’in, I Put a Spell On You’nun, My Baby Just Cares For Me’nin derinlikli, özgün sesi. Kırık aksanıyla Ne me quitte pas’yı söyler kırık aksanıyla. Don’t Let Me Be Misunderstood tüm dünyaya mesajı olarak kalıyor hatıralarda, sanki kendi yazmışçasına. Aynı sözler en çok onun dudaklarından döküldüğünde anlam kazanıyorlar bir anda. Benim için en çok Wild is the Wind’dir Ninasimooon kendi özel sebeplerim işin, pardon, duygularımın içine girince.

“Evim yok
Ayakkabılarım yok
Param yok
Sınıfım yok
Eteklerim yok
Kazaklarım yok
Parfümüm yok
Sevgim yok
İnancım yok
Kültürüm yok
Annem yok
Babam yok
Abim yok
Çocuklarım yok
Halalarım yok
Amcalarım yok
Sevgim yok
Aklım yok
Ülkem yok
Eğitimim yok
Arkadaşlarım yok
Hiçbir şeyim yok
Şarabım yok
Param yok
İnancım yok
Tanrım yok
Sevgim yok

Peki neyim var?
Saçım var, kafam var
Beynim var, kulaklarım var
Gözlerim var, burnum var, ağzım var
Cinsiyetim var
Omuzlarım var, ellerim var
Parmaklarım var, bacaklarım var
Ayaklarım var, ayak parmaklarım var
Karaciğerim var
Kanım var
Hayatım var
Baş ağrım ve diş ağrım var
Ve kötü zamanlarım; tıpkı, senin gibi

Özgürlüğüm var…” Ain’t Got No, I Got Life

images-229

LOUDER THAN BOMBS / SESSİZ ÇIĞLIK

 

maxresdefault-1

LOUDER THAN BOMBS / SESSİZ ÇIĞLIK

“Bilgelik her yaşta vardır.”

“Yaşlandıkça vücudundan şüphe duyuyorsun.” Gene

“Buraya geldiğim için mutluyum. İyi geldi. Hala bir şeylere karşı tutku hissedebileceğimi hissettim.” Isabelle

Norveçli yönetmen Joachim Trier’nin Amerikalı oyuncular ve Isabelle Huppert’i de dahil ederek ilk defaya mahsus İngilizce olarak çektiği filminde, yönetmenin sinemasını takip eden izleyicileri için son derece tanıdık, varoluşçu temalar içeriyor bu iki saate yakın süren deneyim. Kendilerini sorgulayan karakterlerin, sıkıntılı geçiş dönemlerini anlatan yönetmen yakın plan yüz çekimlerinde kamerasını sabitliyor olası bir anlam arayışı içerisinde. Yüzler anlatıyor merakı, şaşkınlığı, keşfi, çaresizliği, duyarsızlığa bir tepkiyi ve hiçliği. Filmin ilk saniyelerinde yeni dünyaya gelen kızını kucağına almış genç bir babanın onunla gayri resmi yollardan tanışmasına şahit oluyoruz. Minicik ellerini tutuyor kızının. Isabelle açılmamış gözleriyle kendi dünyasında yaşarken, babasının onunla baş etme egzersizleri yapıyor oluşundan habersiz, bilincine henüz varamadığı zaman kavramından bağımsız içgüdüleriyle yaşıyor sadece. Hastane odasındaki genç eşinin alnına teşekkür amaçlı bir öpücük konduran Jonah, yiyecek almak üzere odadan çıkıyor ve bir süre dönmüyor. Filmin genel temaları ve yaşanacaklar üzerine ilk ipuçlarını da vermiş oluyor böylelikle filmin ilk sahneleri. Aile için bir araya gelmeyi, kendini kendi ailene ait hissetmenin bile çoğu zaman ne kadar güç olabileceğini, doğumu ve ölümü, soyutlanmayı ve kaçışı en nihayet de bırakışı anlatıyor film. Jonah iki sene önce bir trafik kazasında ölen dünyanın başarılı kadın fotoğrafçılarından biri olan Isabelle’in büyük oğlu. Ailenin yeni doğmuş ilk çocuklarına Isabelle adını koymaları buradan geliyor. Conrad yaşının avantajından, daha da bilmediğimiz bir sürü nedenden ötürü yas sürecini daha kolay atlatmışa benziyor. Evli ve çalışıyor. Bundan sonra da bir kız babası aynı zamanda. Babasıyla beraber yaşayan ama ölmüş annesi bir saniye bile gözünün önünden gitmeyen küçük kardeşi Conrad içinse aynı şeyleri söylemek mümkün değil yazık ki. Sancılı bir geçiş dönemi Conrad’ın baş etmeye çalıştığı. O bir ergen aynı zamanda. Silindir gibi ezip geçmiş onu bu beklenmeyen kayıp. Fiziksel olarak Jonah annesine benzese de, depresif halleri ve sanatçı kişiliğiyle Conrad tam manasıyla annesinin mirası. Kulaklıklarıyla duvarlar örüyor çevresiyle arasına. Tek başına yapılan şeylerle meşgul oluyor. Video oyunları oynuyor saatlerce. Başka bir dünyada ona dünyanın dertlerini unutturacak bir liman sanki bu sığındığı sanal alem. Babasıyla da iletişim kurmayı reddediyor. Kendini zar zor taşıyormuş gibi görünüyor dışarıdan. Kambur yürüyor ve insanların yanından ruh gibi geçiyor. İçine kapanık bir çocuk olan Conrad, annesini özleyen bir çocuk olarak yaşamayı seçiyor. Liseye gidiyor ama okulda da iletişim kopukluğu yaşıyor. Tek bir erkek arkadaşı, bir de hoşlandığı aynı sınıftan bir kız var. Abisi Jonah keşfediyor ilk önce ondaki yeteneği. Ne de olsa sanatçı bir ailenin çocukları ikisi de. Kendisi sosyoloji üzerine uzmanlaşırken, evin küçük çocuğunun içindeki yazma kabiliyeti ve paylaşamadığı acısından ötürü taşıdığı derin düşüncelerden ötürü özgürleşemediğini düşünse de koruma içgüdüsüyle kendini gizlemesi gerektiğini öğütlüyor küçük kardeşine. Annesinin sesiyle irkilerek uyandığı sabahlar oluyor Conrad’ın. Ve kimi zaman başını onun omzuna dayıyor. Ve yönetmen çocuğun anne özlemini ve yokluğundaki hiç gitmeyen varlığını ve dindiremediği özlemini çok güzel yansıtıyor beyazperdeye.

loudda
Conrad

 

images-271
Jonah

images-164

Filmde olaylar aile bireylerinin farklı bakış açılarından ele alınıyor. Burada da filmin başarılı ve eşine az rastlanır kurgusu devreye giriyor. Detaylara odaklanıyor yönetmen. Kamera Isabelle’i canlandıran Isabelle Huppert’in karakteristik yüzüne odaklanıyor uzun uzun. Yakın plan çekimlerdeki oyuncuların abartısız mimikleri çok şey anlatıyor bizlere. İç sesler konuşuyor kimi zaman. Bazen de bir kitaptan okunan bölümlerle, Conrad’ın iç sesi, düşünceleri karışıyor birbirine ve içiçe geçiyorlar zamandan bağımsız. Bu bile gözlerinin nemlenmesine neden olabiliyor Conrad’ın ve bizler onun gizlediği mütevazi gözyaşlarına şahit oluyoruz. Hoşlandığı kız sarhoş olup çişini yaparken, bir yol bulup ayakkabısının altından akan sıvıyla beraber Conrad da tutamadığı gözyaşlarını döküyor usulca. Ağladıkça açılıyor ve sıyrılıyor azar azar depresyonundan. Nedenini anlamadığım bir şekilde Donnie Darko’yu hatırlatıyor bana kimi halleri, biraz da Robert Redford imzalı Sıradan İnsanlar’ın aynı isimli karakteri Conrad’ı. Nam-ı diğer hip hop’çı Billy Elliot…

images-78

images-295

Film bir yandan da bir savaş fotoğrafçısının hayatının ne kadar çetin geçtiğini gösteriyor bize. Yaşarken “Yüksek Riskler Altında Çekilen Unutulmaz Fotoğraflar” ödülünü alıyor Isabelle. Vikipedice tasdiklenmiş bir başarı meslek hayatı. Öldüğünde elli yedi yaşında olduğunu öğreniyoruz ve de kocasına sadık kalmadığını. İşinin acımasızlığının ve onu ülkeden ülkeye sürükleyişinin yanısıra, geride bıraktığı  boşluğun çok da kolay bir şekilde doldurulduğunu fark ediyor ve bunda acımasız bir şeyler görüyor. İki farklı hayatı aynı bedende ve zihinle yaşıyor sanki. Döndüğünde evine alışamayan Isabelle, gittiğindeyse evini özlüyor. Gördüğü bir sürü acı ve ölümden sonra sabırsızlık içinde dönmek istediği yuvasına bir an önce kavuşabilmek için aktarmalı uçaklarla uçuyor günlerce. Havayollarını mesken tutuyor kimi zaman. Döndüğündeyse tek yapmak istediği uyumak olurken, uyandığında kaçırdığı bir zaman var geride kalan ve bu zaman zarfında olanlar onu daha çok yabancılaştırıyor evine ve ailesine. Aradan geçen bir ay bile olsa, bu kısacık zaman zarfında çok şeyi değişmiş buluyor. O ise hala daha kendini yolda hissetmektedir. Şimdi bulunduğu yerde bir yanlışlık vardır. Ailesi orada olmasını istemediğinden değil, ona ihtiyaç duymamalarındandır bu yanlışlık ve o da ölümü yolda kucaklar ve bunun bir tercih olduğunu öğreniriz. Isabelle bildiği ve tanıdık bir ölümü seçmiştir.

Isabelle intiharının sinyallerini kocasına veriyor aslında, anlattığı rüyadan sonraki konuşmasıyla. Bir şeyin onu yok edeceğini ve hayatının bir daha asla eskisi gibi olmayacağı hissinin açmazından kurtulamıyor bir türlü. Kocası da onun bir gün gideceği ve bir daha da dönmeyeceği korkusunu taşıyor. Burada Isabelle’in kurtulamadığı kendisi ve hiç geçmeyen melankolisi. Kocasıysa beraber bir geleceğin imkansızlığını hissediyor içten içe. Bu yüzden bir kaza değil Isabelle’in ölümü. Bir intihar. Tıpkı daha önce kocası direksiyon başında dalmışken ve karşıdan bir araç gelirken sesini çıkartmadan ne olacak şimdi der gibi öylece bakışıyla ilk provasını yaptığı gibi. Savaş bölgelerinde, zor şartlar altında ölümü kucaklarken bir yandan, ölümü fotoğraflıyor Isabelle ve onu içten içe yiyip bitiren şey bu aslında. Kendi kendine bunu soruyor benim işim nedir diye. İnsanlar küçük kaygılarının içinde boğulurken, başka yerlerdeki daha büyük ve önemli olayları belirtmesinin önemini sorguluyor hiç durmadan. Onları örnek olarak göstermek için kullanmanın risklerini tartıp biçiyor. Normal şartlar altında insanlar fotoğraflarının çekilmesini önemsemez ve umursamazken, uygarlık kurallarının geçerli olmadığı savaş zamanlarında, bu insanları örnek göstermek için kullanmanın riskini almış oluyor üzerine. Bir yandan işini taşımanın, öte yandan bir vicdan taşımanın ağır yükü var bu kadının omuzlarında.

images-300
Isabelle ve Gene

 

69792_1.12

Eski oyuncu, şimdiyse Conrad’ın gittiği okulda ders veren iyi aile babası Gene her daim anlayışlı bir eş ve düşünceli bir baba olmuş. Karısının uzun yokluklarında kurduğu düzende çocuklarına annelerinin yokluğunu aratmamak için gayret göstermiş hep. Çok zor bir kadınla bir çeyrek yılı geçirebilmiş, kendi kariyerinin asla karısınınki kadar önemsenmeyeceğini bilerek. Isabelle’in ölümünden iki sene sonra okuldan bir sınıf arkadaşıyla gizlice flörtleşerek çıkmaya başlarken, bu defa kendi kumaşından bir kadını seçişine tanık oluyoruz. Dik başlı olmayan, kabullenmiş bir kadın, meslektaşı ve bir kolej öğretmeni. Tıpkı kendisi gibi. Ve hayat normale döndüğünde Isabelle olmadan yollarına devam ediyor baba ve oğulları.

Duygusal anlamda tatminkar bir film Louder Than Bombs. Aile kavramını sorgularken bir yandan da ergenliğin yakın zamanda bir de travma atlatmış bir bireyi ne kadar zorlayabileceğini gösteriyor. Bu rolüyle Devin Druid’i  özellikle çok beğendiğimi belirtmek istiyorum. Her işini hiç üşenmeden takip edeceğim müstesna bir yönetmenle tanışmaktan ötürü de filmin benim için ayrı bir yeri olduğunu da söylemeden geçmeyeceğim. Gerçek duygular olmadan ve gerçekten duygu yoğunluğu yaşamadan bir filmi bu kadar içselleştirerek çekmenin mümkün olamayacağı ve bunun hassas bünyeli Kuzey’in solgun yüzlü çocuklarından birine mahsus bir özel durum olduğunu ve senaryosunun bana Norveçli yazar Karl Ove Knausgaard’ın Kavgam’ını hatırlatmasının da az buz şey olmadığını son kez eklemek istiyorum.

images-308
Gabriel Byrne, Devin Druid, Joachim Trier

images-202

ROOM / GİZLİ DÜNYA

images-105

ROOM / GİZLİ DÜNYA

“Kimse yalnızken güçlü değildir. Hepimiz birbirimizin güçlü olmasına yardım ederiz. Annenle sen birbirinize yardım ettiniz.”

“Bir zamanlar ben gelmeden önce bütün gün ağlayarak televizyon izlerdin. Ta ki zombi olana kadar. Ama sonra ben Tepe Pencere’den geçip Cennet’ten hızlıca Oda’ya geldim. Seni içeriden tekmeliyordum. Bumm bumm… Sonra gözlerim apaçık bir şekilde Halı’nın üzerine fırladım. Sen de kordonu kesip “Merhaba Jack” dedin.” Jack

Jack’in ağzından dinliyoruz annesi Joy’un çoğu ebeveynin çocuklarına anlattığı kuşun kanadında, leyleğin gagasında dünyaya getirilme hikayesinin bir başka versiyonunu. Bu hikaye aynı zamanda Jack’in annesi Joy’un kaçırıldıktan sonraki yaklaşık iki yıl boyunca neler yaşadığını da özetliyor ta ki Jack dünyaya gelesiye kadar. Film Jack’in beşinci doğum gününde başlıyor. Joy’un tam yedi yıldır bu odada kapalı tutulduğunu öğreniyoruz. Bir bebek dünyaya gelmiş bu odada, sonra da büyümüş tüm enerjisiyle. Eşyalarla merhabalaşarak başlıyor yeni güne Jack. Hiçbir şeyin farkında olmadığından hayatı bu oda kadar sanıyor. Tüm dünyayı bu oda biliyor. Diğer ihtimalleri bilmediğinden ve hiç görmediğinden çocuk aklıyla mutlulukla geçiriyor günlerini. Hayatı annesinden ibaret, bir de belli günlerde odaya gelen yaşlı ve korkutucu Nick’den. Annesinin tembihlediği gibi onun geleceği günlerde gardropta uyuyor Jack. Annesiyle aynı renk uzun saçları var. Samson gibi. Jack kestirmelere kıyamadığı kıymetli upuzun saçlarını en sonunda annesi için feda ediyor. Bir anne oğul hikayesi bu, bir çocuğun gözünden anne sevgisini ve tüm dünyayı keşfedişini; bir annenin de oğlu sayesinde hayata tutunmasının, tüm güçlüklere katlanmasının ve de evlat sevgisinin ne demek olduğunu görüyoruz. Filmin sonunda Joy oğluna “hayatımı kurtardın, yine!” derken, aslında beş yıl, dokuz ay, on gün boyunca her gün kurtarıyor oğlu onun hayatını. Kendini kesmiyor ya da bıçaklamıyorsa oğlu yüzünden. Çıldırmıyorsa yine oğlu sayesinde. Jack’in hastaneye gönderdiği saçlarla tutunuyor hayata tam bırakmışken. Annesi kendisini çok kolay ve tatlılıkla ifade edebilen Jack’e kitaplar okuyor, televizyon izliyorlar beraber. Dışsal faktörlerin sınırlılığından duygusal yoğunlukları çok fazla. Çocuğun hayatı annesi odaklı, annesininki de kendisi. Tepe Pencere’den yağan yağmuru, masmavi gökyüzünü izliyorlar beraber. Nadiren uçmuş ve kurumuş bir yaprak tanesi oluyor misafirleri. Joy sıkıntıdan patlayacak gibi olduğunda gökyüzüne bakıyor medet umarcasına. Sakinleşiyor. Göküzüne bakmak mutluluk verir derler. Bir parça mutluluk, bir parça gökyüzünden geliyor. Solgun yüzleriyle oturuyorlar kahvaltıya beraber. Güneş görmemiş, hava almayan, penceresiz bir odada günleri birbirine ekliyorlar hiç durmadan. Telaşsız bir dünyada birer kaplumbağa gibi yaşıyorlar. Ağır ağır.

images-210

 

room

images-126

Jack için, önce oda var içerisinde çamaşırlarını yıkayıp kuruttukları, duvarlarına Jack’in çizdiği resimleri astıkları, koyun koyuna uyuyup uyandıkları, aynı zamanda kakaları götüren bir de tuvaletlerinin olduğu. Bu basitlik içinde mutlu bir dünya kurmuş bir çocuk, Jack. Sonra uzay geliyor. Bütün gezegenler onun içerisinde. Sonra da cennet var onun da ötesinde. Televizyonda gördükleri annesinin ona öğrettiği kadarıyla gerçek ya da değil. Bitkiler gerçek ama ağaçlar değil. Örümcekler ve sivrisinekler de gerçek ama sincaplar ya da köpekler değil. Jack’in erişemeyeceği her şey gerçek değil. Jack bu yüzden arsız, umutsuz, huzursuz değil. Hiç gün yüzü bilmezsen gün yüzü görmeden de yaşanabileceğinin ispatı adeta. Aynı odada kurutulan çamaşırlar kuruyor bir köşede onlar uyurken geceden sabaha. Yaşamak buysa yaşıyorlar, nefes alıyorlar farkına varmadan. Nafile seslerini uzaylılara duyurmaya çalışıyorlar. Vargüçleriyle bağırıyor ana oğul havalandırmadan çığlık çığlığa. Kimse işitmiyor onları.

Ne zaman ki Yaşlı Nick elektriği ödemeyerek onları soğukla ve karanlıkla cezalandırıyor, Joy çok korktuğu adamın keyfiyetine göre oğluyla bir oda’da böyle devam edemeyeceğine karar veriyor. Yavaş yavaş Jack’e dış dünyayı anlatıyor. Yemeklerin oradan geldiğini, sihir diye bir şeyin olmadığını, her şeyin gerçek olduğunu, bir zamanlar onun da bir hayatı, bir evi, teraslarındaysa bir hamaklarının ve onu dünyaya getiren bir anne babasının olduğunu ve de adının Joy olduğunu anlatıyor. Kendini, masalını Jack’e defalarca okuduğu Alice’le karşılaştırarak içinde bulunduğu durumu izah etmeye çalışıyor. Bu hikayeyi beğenmeyip bağırıp çağıran Jack, yavaş yavaş kabullenip sorgulamaya başlıyor. Televizyondaki görüntülerin yassı ve renkli olmadığını öğreniyor. Tüm canlıların gerçek olduğunu ve bu oda’nın dışında da bir hayat olduğunu.

images-297

Filmin ilk bölümünde ana oğulun oda’daki yaşamlarına odaklanıyoruz, ikinci yarıdaysa özgür ama başka türlü bir tutsaklık içinde yeni yaşamlarına adapte olma çabalarını ve zorlu ve sancılı geçen süreci aktarıyor yönetmen. Joy bir umut, kendisini feda edip Jack’e özgürlük biletini sunuyor ilk bölümün sonunda ve çocuğun bu fırsatı değerlendirebilip hem kendisini hem de annesini kurtarmasıyla devam ediyor film. Eve Dönüş süreci de bir o kadar sancılı oluyor. Artık yeni bir hayat var önlerinde ve onunla ne yapacaklarını bilemiyorlar. Jack heyecandan, korkudan yorgun argın yatak’a gitmek istediğini söylüyor. Kastettiği kendi yatağı, bir başkasını hayal edemiyor çünkü. Bir hastanenin yüksek bir katından aşağıya baktığında ödü patlıyor. Otuz yedi saattir dünyadayım derken, Ay’ın yüzeyine ayak basmış yerçekimsiz bir ortamda ürkek adımlarla yürümeye çalışan bir astronotu çağrıştırıyor. Dünya sürekli bir şeylerin olduğu, hiç durmayan bir yer onun için. Hiç görmediği şeyler var etrafında. Krepler, merdivenler, kuşlar, pencereler, bulutlar, polisler, doktorlar. Hiç görmediğinden merdivenlerin basamaklarından inemiyor. Sıfırdan bir hayatı öğrenmeye çalışıyor. Kapılar ve daha fazla kapılar var ve içerisi ve dışarısı var. Hep bir şeyler oluyor. Kendi iki kişilik dünyalarından sonra gerçek dünya ona çılgınca bir yer gibi görünüyor. Hiç durmuyor çünkü. Yaşlı Nick’in binbir nazla aldığı oyuncak arabanın gerçeğine biniyor yeni dünyada. Oyuncağıyla oynarken zevkten deliye dönerken, şimdi gerçeğinin arka koltuğunda oturuyor sakin sakin. Bir sürü oyuncağa kavuşuyor, ama hiçbiriyle oynamak gelmiyor içinden. Joy’sa onun bir şeye bağlanmamış olmasından ötürü endişeli. Annesinin evinde, genç kızlığından kalma hiç bozulmamış odasında kalıyorlar beraber. Annesi olduğu gibi bırakmış her şeyi. Bir de yaşananlar sonucunda karı koca boşanmışlar. Kocası uzağa taşınmış, kadınsa çok daha anlayışlı bir adamla evlenmiş. Büyükbaba çocukla göz temasına girmez, ona her baktığında kızını kaçıran adamı görüp, çocuğun varlığına katlanamazken, Leo çocuğa hiç bozmadan, kırmadan yaklaşıyor. Onu sadece bir çocuk olarak görüyor ve benimsiyor. Aralarında kan bağı yok ve kan bağının hiçbir şey olmadığını anlıyor insan. Çocuk onu yetiştiren ebeveynlerinin insiyatifinde karakterinin iyi ve kötü taraflarını inşa ediyor. Beş yaşına kadar annesinin sonsuz sevgisi altında yaşayan bir çocuk, nasıl olur da bir manyağın saplantılı ruh halinden kötü bir karakter yaratabilir kendisine? Joy’un oğlu Jack o. Yaşlı ve hasta Nick’in değil.

 

images-237

images-139

Joy kendisinden sonra herkesin hayatına kaldığı yerden hiçbir şey olmamış gibi devam ettiğini gördüğünde hayal kırıklığına uğruyor. Lise takımındaki kız arkadaşlarının fotoğraflarının da olduğu eski albümlere bakıyorlar beraber. Jack onlara ne olduğunu sorduğunda hepsinin hayatlarına devam ettiğini söylüyor. Tüm bunların neden kendi başına geldiğini sorgulamaya başlıyor, bir günah keçisi arıyor ve annesi oluyor bu. Annesinin kendisinden sonraki hayatına adapte olmakta güçlük çekmediğini düşünüyor. Kendine ait bir hayat kurmak için ilk önce paraya gereksinim duyduğundan, bunun için bir televizyona röportaj veriyor. Sonuçsa tam bir felaket oluyor. Sunucu kadın ona yüzleşmesi zor sorular yöneltiyor. Jack’e babasından bahsedecek misin derken, Jack onun değil diyor Joy. Biyolojik olarak olsa da baba tanımını evladını seven bir adam olarak yapıyor. Onu anneliğiyle sınayan bir soru geliyor karşı taraftan. Adamdan, Jack’i uzağa götürmesini istedin mi hiç diye soruyor kadın, sırf çocuk özgür kalabilsin diye. Bunu bir annenin yapabileceği fedakarlığın son raddesi olarak tanımlıyor. İnsan soruyor kendi kendine, tek güneş ışığını nasıl kapatırsın ellerinle… Bu ikisinin de intiharı olurdu belki de. Adam çocuğu anneannesinin evine götürmeyecekti elbette. Kimin için en iyisinin ne olacağına kim karar verebilir ki bu evrende? Kapalı da olsa insan sevgisiyle, hepsinden önemlisi anne şefkatiyle yaşayan, sevilen bir çocuk olup, herşeye rağmen mutlu bir çocukluk geçiren Jack, babasının sapkınlıklarından ve kötücüllüğünden nasibini almışa benzemiyor hiç bu haliyle.

images-186

Joy’un yaşadıklarını sindiremeyip intihar girişiminde bulunmasından sonra yalnız kalan Jack, yavaş yavaş uyum sağlamaya başlıyor dünyayla. Arkadaş ediniyor, Leo’nun köpeğiyle bahçede oynuyor, komşularla selamlaşıyor, legolarla oynuyor ve zamanın önemini keşfediyor. Zaman onun için her tarafa yayılan yağ gibi, ince bir şey. Farklı yüz, büyüklük ve kokulardaki hep birlikte konuşan insanların telaşını buna bağlıyor. Kitabını okumamış olsam da senaryosuna dayanarak en çok Jack’in iç dünyasındaki sevecen bakış açısını, merakını, sis perdesini aralamak ya da sorunlara bir çıkar yol bulmaktaki içten gelen ustalığını sevdim. Annesi tedavisi bitip de eve döndüğünde anne oğul bahçede birbirlerine sımsıkı sarıldıkları anda dünyada sadece ikisinin olduğunu ve ikisinin de birbirleri için var olduğunu hissettim, bir çocuk için babanın çok da gerekli bir şey olmadığını anladım. Jack rolündeki Jacob Tremblay’nin yaşından büyük performansına bayıldım. Uzun saçların bu kadar yakıştığı bir çocuk daha görmedim. Filmin ve hem uyarlandığı kitabın hem de senaryo yazarı Emma Donaghue’nun feminist bakış açısını da ayrıca çok beğendim. Anneler günü yaklaşmaktayken bir parça iç karartıcı ve klostrofobik olmakla beraber, sorgulayıcı ve hem anne hem de evlat sevgisinin ne demek olduğunu kendi özel diliyle ve Jack’in nefesiyle peliküle aktaran Room’u annenizle izlemenizi tavsiye ederim.

images-91

SAUL’UN OĞLU / SAUL FiA

 

images-161

SAUL’UN OĞLU / SAUL FiA

İkiniz yüzünden öleceğiz.
Saul : (Biz) Zaten ölüyüz.

Yaşayanları bir ölü uğruna terk ettin.

Çok geç kaldığım bir film Saul’un Oğlu. Bu senenin en iyilerinden ve hepsinden öte bir ilk film, Laszlo Nemes’e ait. Belki de yüzlerce kez işlenmiş İkinci Dünya Savaşı merkezli, Nazi zulmünü ve toplama kamplarında yaşanan dehşet ve vahşeti tüm çıplaklığıyla, bu sefer de bir Macar yahudisinin çaresizliğinin yüzü ve omuzları üzerinden anlatıyor yönetmen. Tüm bu yaşananlar 1944 yılında Auschwitz, Birkenau’da geçiyor, Nazi Almanyası’nda kurulmuş olan en büyük toplama, zorunlu çalışma ve imha kampında. 7005 numaralı Saul Auslander, Naziler tarafından kötünün iyisi demeye bin şahit bir durum için seçilmiş bir Sonderkommando yani bir sır taşıyan. Sonderkommandoları diğer Yahudilerden ayırmak için ceketlerinin sırtına kırmızı boyayla birer çarpı işareti koyarak damgalamışlar, tıpkı zamanında evlerine yaptıkları gibi. Toplama kamplarındaki cesetleri toplayıp temizlik yapan bu mahkum işçiler, kampta kalan esirlerden ayrı yerlerde tutulup, güç gerektiren bir iş yaptıkları için bir kap da olsa yemekle besleniyor, birkaç ay sonra da öldürülüyorlar. Mevsimlik işçileri anımsatıyor bu halleri. Hayat sigortaları yok. Yaşamak için daha çok gayret etmek mecburiyetinde kalıp, bir sürü zulmün canlı şahidi olduktan sonra, aynı anda hem suça ortak olup hem de öldürülüyorlar neticesinde. Sessiz birer tanığa dönüştürülmek üzere kamplara getirilen Yahudileri soyup, gaz odalarına kapatıyorlar. Onlar içeride kan kusup bağırırken, üstlerini arıyorlar teker teker altın ve kıymetli eşyalar bulmak için. Sonra da izleri yok ediyorlar, kanları ovuyorlar yerlerdeki ellerinde tahta fırçalarla, çırılçıplak cesetleri taşıyorlar kollarından bacaklarından tutup sürüye sürüye o aynı fırınlara atıp yakmak için ve nihayet kalan külleri yani insanlardan geriye kalan külleri karıyorlar küreklerle, tüm delilleri yok etmek için. İsimsizler ordusu yatıyor boylu boyunca ve küle çamura dönüşüyorlar kısa sürede. İşte Saul’un hikayesi de burada başlıyor. Çevresinde yaşanan trajediden ayırıyor onu bu özel durum. Kendisinin olmayan bir oğlun cesedi için bir rabbi yani Musevi din adamı bulup, Kaddiş okumasını sağlamak ve onbinlercesi gibi yakılarak değil, gömülmesini sağlamak hayatının amacı oluyor. Olmayan sesler duyuyor, onu tanıyanlar senin oğlun yok ki diyorlar. Fıdıltılar bıtakmıyor peşini. Ayaktaki bir ölüye dönmüş Saul’un tutunduğu dal önce peşine düştüğü, sonra beraber koştuğu çuvala sarılı bu ceset oluyor. Sanki o dal koparsa orada o da onunla ölecek. Hem kendinin, hem başkalarının hayatını tehlikeye atmaktan çekinmiyor bu uğurda ve zaten yaşayan birer ölü olduklarını söylüyor. O kamplardan sağ kurtulmak mümkün olsa da, tüm bu yaşananların izleri silinmeyecek elbette.

images-139

Hareketli kamera bir sis perdesini aralıyor ve Saul’un yüzü netleşiyor ve bundan sonra arka planda ne yaşanırsa yaşansın hepsi flu kalıyor. Saul’da bu yaşananları flu görüyor çünkü. Sadece ona verilen görevi yerine getiriyor yoksa dayanamayacak ya da kendini öldürtecek belki de. Bir makineymişçesine hareket ediyor. Bakıyor ama görmüyor. Herşey, herkes bulanık etrafındaki. Ve yüz, aktör Geza Röhrig’in yüzü çok şey anlatıyor. Kimi ifadeleri insanın içine işliyor, anları unutulmaz kılıyor. Çaresizliği, aşağılanmayı, şefkati, umudu ve öfkeyi görebilmeniz mümkün bu yüzde.

images-244

Kanın, ırkın, tarihin, ataların yanıbaşında ölüyorlar ve sen onların ölüm çığlıklarını dinliyorsun kapının arkasından. Aralarından bir tanesi kurtuluyor ve bu bir oğul, senin olmayan ve asla sahip olamayacağın bir oğul bu. Alman doktor kalan cılız nefesini alıyor ciğerlerindeki ve uzaktan çaresizce izliyor Saul. Çaresizliğe bir ağıt bu film. Kelimelere değil, bir adamın hazin çırpınışına bel bağlıyor. Anlayışlı bir doktor buluyor, kendisi gibi tutsak olan. Ondan oğlanı açmamasını istiyor. Cesedin bütünlüğü bozulmasın, tek parça olarak toprağa karışsın istiyor. Sonundaysa nehrin akıntısına kaptırıyor omuzundaki cesedi. Bir türlü gömemiyor oğlunu. Ama o bir oğul buluyor kendine yine en sonunda. Biz görmesek de yüzünde bir gülümsemeyle öldüğünü hayal ediyor insan.

İnsanoğlunun temel güdülerinden biri olan aktarım yani gelecek neslini yaratma, senden bir şeyler bırakmak geride, bunu gerçekleştiremediğinden belki de bu umutsuz çırpınışı Saul’un. Öyle ya da böyle ölüp gideceğinin bilincinde ama ondan geriye bir şey kalsın istiyor belki de. Umut olmadan yaşanmıyor. Nasıl ki kaçıp bir kulübeye saklanan diğer Sonderkommandoların umudu Halk Ordusu üyelerini bulmak, bir başka sonderkommandonunkisiyse (bu kelime sonsuza dek uzayabilir gibi görünüyor) yaşananları fotoğraflamak ve  unutulmamasını sağlamak ya da bir diğerininkisi tüm bunları yazdığı kağıtları gömerek bir gün bulunup okunmasını sağlamaksa, Saul’unki de bir oğul, sadece bir oğul; ölü ya da diri…

images-212

Böyle bir hayat olabilir mi diye soruyor insan kendi kendine. Ama oluyor işte ve olmuş işte. İnsanlar çığrından çıkmış. İnsanlar aklını kaybetmişçesine hareket etmişler. Bir adamın aklına uyup neler yapmışlar böyle. Şafak sökene kadar gelen binlerce Yahudiyi nasıl öldüreceklerinin planını yapıyor SS’ler. Her bölüme iki adam, bir kadın, bir de çocuk koyacaklar, külleriyse her iki seferde bir, on iki dakika boyunca havalandırılacak. Fırınlar yetmez olduğundaysa çukurlara gönderiliyor gelenler. Parlak ışıklar altında yürüyor genci, yaşlısı, kadını, erkeği. Bebeklerin çığlıkları, insanların yakarış dolu dualarına karışıyor gece gece. Birer kurşunla gönderiliyorlar çukurun içine. Tanrı neredeydi o zaman diye sorarım şimdi size usulca…

images-78

Saul oğlunu bulmak için girdiği odada Nazi subayları tarafından yakalanıyor. Bereket öldürülmüyor. Sadece aşağılamakla yetiniyorlar bu seferlik. Onu sırtından bir atmışçasına dans edip sürüyen zalim SS, Schindler’in Listesi’ndeki acımasız Amon Goeth’u akla getiriyor. Karşısındaki bir insandan çok faydasız bir böcek sanki(ve siz değerli okuyucu, bu ve benzeri benzetmeleri bulabileceğiniz bir başka film yazısı olmayabilir).

Saul otopsi odasında ölü bedenler arasında oğlunu arıyor hiç durmadan. Arka plandaysa diğer sonderkommandolar hızla fırına veriyorlar ölüleri. Cehennem gibi bir yerde araftaymış gibi süzülüyor Saul.

Filmdeki tek rahatlama anıysa uzun ve uyanma ihtimalinin olmadığı, kabus gibi geçen günün akşamında kendilerine tahsis edilen yerde sonderkommandoların bir anlığına rahatlamış göründükleri anlardan ibaret. Fakat bu kadar itilip kakılmaktan mı bilinmez kendi aralarında birbirlerine davranışları da son derece kaba saba. Fırsat bulduğu anda yakasına yapışıyor biri diğerinin. Naziler fiziksel olarak güçlü adamları seçmişler bu iş için ve bu güçlü adamlar da gerektiğinde dişlerini birbirlerine göstermekten çekinmiyorlar daha uzun süre hayatta kalmak ve mümkünse ölmemek için.

Brody-Son-of-Saul-1200x630-1451505123

Sonuç olarak aralarında Grand Prix, Altın Küre ve Oscar’ın da bulunduğu kırk küsur ödül alan, çok önemli bir yönetmen olan Bela Tarr’ın da asistanlığını yapmış gelecek vaat eden bir yönetmenden insanı Her saniyesiyle geren ve ulusça şu geldiğimiz noktada gelecek için kara kara düşündürten bir film olmuş “Saul’un Oğlu”. Aldığı bütün ödüllerİ hak eden, değişik bir üslup denemesiyle kırılıp bükülmeden derdini anlatabilmiş seyircisine. Ve de kıssadan hisse, düşünmek gerek bu günleri, geleceğimizi ve bir ders çıkarmak gerek daha da geç olmadan, daha da yok olmadan kendi içimizde.

9-1200x797

 

THE DRESSMAKER

images-153

THE DRESSMAKER

“Önemli olan, insanlara saygınlıklarını iade etmek değil, gerçek anlamda saydam ve eksiksiz bir bellek oluşturabilmektir.” Jorge Semprun

Sanki Vahşi Batı’da hiçbir şekilde var olmasını istemeyeceğiniz türde bir kasabaya geri dönüş’ün hikayesini anlatıyor Avustralyalı yönetmen Jocelyn Moorhouse, Rosalie Ham’ın aynı adlı kitabından uyarladığı filminde. Western filmleri ve bilakis bestecisi David Hirschfelder’in akıllarda kalıcı müziğiyle, video klip estetiğini harmanlayan bir açılış sahnesiyle başlayan “The Dressmaker”, 1951 yılının Avustralya’sının Dungatar adlı kasabasına elinde Singer marka dikiş makinesiyle geri dönen içi intikam ve kendini aklama isteğiyle dolu bir kadının yaşadıklarını anlatıyor. “Geri döndüm, piç kuruları” diyen Myrtle ‘Tilly’ Dunnage, Kill Bill’deki Bride’ı anımsatsa da kılıçlarını kuşanmak yerine terziliğini konuşturuyor sadece. Amacı ise bundan yirmi beş yıl önce kendisiyle uğraşan sınıf arkadaşı belediye başkanının kötü kalpli oğlu Stewart Pettyman’i kasti olarak öldürmediğini kasaba halkına, annesine ve herkesten önce kendisine kanıtlamak. Acı olansa Tilly’nin bir süre sonra intikam almayı bir kenara bırakıp, kendini sevdirmek, saydırmak ve onaylanmak için bunu yaptığına şahit olmamız. Bir grup tuhaf ve manyak kasaba halkınınsa tüm bunlara değmiyor olması. Bana kalırsa böyle bir çabaya girişmenin kimse için değmeyecek olmasının yanı sıra, yine de bir zamanlar doğduğu, büyüdüğü ve Tilly olarak var olduğu topraklara, geride kasabanın tepesindeki evde kendini yalnızlık, pislik ve hiçlikle cezalandıran yarı aklını kaçırmış bir anne bırakmanın burukluğu da eklenince, üzerindeki laneti kaldırmak için dönüyor bir yerde. Futbol maçında sergilediği albenili kıyafetler sayesinde dikkatleri üzerine çekmeyi başarıyor. Tilly kumaşlarla harikalar yaratıyor. Kusurları yok ediyor, doğru renkleri buluyor, onları olmak istedikleri insanlara dönüştürüyor, olduklarındansa. Dior modaevinden çıkmış gibi görünen kasabanın kadınları, aynı kasabanın tozlu ve kurak sokaklarında ayaklarında topuklu pabuçlar kuğu gibi süzülüyorlar verev kesimlerde başarılı Tilly’nin diktiği rengarenk tuvaletler içerisinde.

images-71

images-200

images-128

Costuming-the-cast-of-The-Dressmaker

Tuhaf ve manyak kasaba halkı derken, filmin ilk on beş dakikasında hepsiyle tek tek müşerref oluyoruz ve birey olarak sergiledikleri tuhaflıklar dışında, bir aradayken tek yumruk olup bir çeşit cadı ilan ettikleri Tilly ve annesine karşı nasıl bu kadar acımasız olduklarını da görüyoruz. İşleri düştüğünde bireyden iyisi olmazken, negatif bir olay karşısında bir anda günah keçisi ilan ediyorlar kendince dışladıklarını. Riyakarlıklarını da her başları sıkıştığında sergiliyorlar. Çıkarları el verdiği sürece kara kuzuyu ak koyunlardan uzak tutma gayreti içerisine giriyorlar. Dışarıya kapalı, geri kalmış ve cahil toplumların tipik özelliklerini sergiliyorlar. Evlerinde televizyon izleme, kitap okuma alışkanlığı olmayan, olsa da gösterilmeyen küçük kasabanın halkı başlarını çevrelerinden kaldıramıyorlar. Cumartesi gecesi dansı için gittikleri salon belli, alışveriş ettikleri dükkan da. İç içe, dip dibe bir girdabın içinde yuvarlanıp dıruyorlar. Kasabanın delikanlıları bir araya gelip içiyorlar. Daha sonraysa cesaretlerini birbirlerine kanıtlamak için tuhaf şeyler yapıyorlar: Onlarca sıçanın arasında uzanmak gibi. Evlilikler, evlilik dışı ilişkiler hepsi bu az haneli kasabada gerçekleşiyor. Herkes herkesin ciğerini biliyor ve şehirlerde kaybolan ve şehirlerce yutulan milyonların yanında az nüfuslu bir kasabada insanlar birbirlerini yutuyor. Kasabanın en canayakın simasıysa vestitesi olan ve yıllar boyunca bunu gizlemiş olan Hugo Weaving’in canlandırdığı Çavuş Farrat karakteri. Tilly’nin kumaşlarının cazibesine kapılıyor, otrişler, tüyler, tüller, satenler içinde kaybediyor kendini. Filmin en tatlı sahnesinde yine o var. Tilly’e aşık Teddy’nin hazırlamış olduğu ayna ağacının karşısına geçiyor kırıtarak sarıldığı satenler içinde, fonda ise “Flower Duet” eşliğinde. Yaptığı yanlışlığın farkına varan ve bunu düzeltebilen tek karakter olan Farrat, hayatını kelimelerle anlatılamayacak derecede zenginleştiren Tilly’e teşekkür edip özgürleşiyor en sonunda.

images-111

images-207
Muhteşem Judy Davis

“Durup dururken birine seninle kaçıp gitmesini söyleyemezsin.”

“Benim güzel oğlum”

“Katmerlen dert, üzüntü, katmerlen!
Ateş yan! Kazan fıkırda!
Bataklık yılanının kaburga eti, kazanda kayna da piş…” Cadılar Korosu, Macbeth, William Shakespeare

Yerleşik toplumsal normlardan ve yaşam tarzından uzak yaşayan McSwiney ailesinin Aborjinleri anımsatan yaşantıları küçük oğullarının engelinden ve kasaba halkını sevmeyişlerinden kaynaklanıyor. Teddy, Tilly’e hep iyi niyetli vaatlerde bulunuyor. Buradan kaçalım, uzaklara gidelim, ben sana bakarım, ben seni korurum derken kastettiği en çok da sevmediği bu kasaba sakinleri ve bir umut taşıyor belediye başkanı da dahil olmak üzere hepsinden uzaklaşacağına, kurtulacağına dair. İyimser ve iyi bir çocuk Teddy. Tilly’nin az çatlak annesi ve kendi engelli kardeşini yanlarına alabileceğini düşünüyor. Onları normal görünen halktan daha çok önemseyip, daha çok seviyor çünkü. Tıpkı annesinin de o öldüğünde kasabadan kimsenin onun ölü bedenine dokunmasına izin vermediği gibi. Sadece Tilly’den onu yıkayıp, giydirmesine yardım etmesini istiyor. Teddy’nin Tilly’nin lanetli olmadığını kanıtlamak istercesine atladığı buğday sandığı yığın, süpürge darısı olduğundan sessizce ve gömülerek boğuluyor içinde. Aynı beden mosmor vaziyette önlerinde uzanıyor şimdi yıkanmak üzere. Annesinin güzel oğlu ölüyor gerçekten, çok acı. Hayatta çocuğunu kaybetmekten daha korkunç bir şey yok diyen Tilly’nin öngörüsü gerçekleşiyor sanki ve o bu halin canlı tanığı oluyor istemeden. Tıpkı Teddy’nin Billie Holliday’in sesindeki acıyı hissedişi gibi.

images-122

images-121

Tilly’nin annesi bir yandan kızının çektiği vicdan azabından ötürü üzülürken, bu kokuşmuş kasabanın ne olduğunu en iyi bilen kişi de yine kendisi aslında. Aşkının, tüm kasaba halkının nefretinden daha büyük olduğunu kanıtlamaya çalışırken ölen Teddy için, bunu kim kanıtlamaya çalışırsa çalışsın ölürdü zaten derken, çocuğun ölümünden tüm kasaba halkını sorumlu tutuyor. Bir kötülük var herkesi sarmış olan ve sırf bu yüzden kasabanın kendi haline bırakılması ya da kadere teslim edilmesi doğru görünmüyor. Lanet bu kahrolası kasabanın içinde, Tilly’de değil. Bir kurban gerekiyor bazen en masumundan ve fitili çekecek de bir başka masum. Tilly, Macbeth’teki cadılar’ın sözlerini tekrarlıyor kasabanın kadınlarının suratına. Annesini tek başına tepedeki evde ölüme terk eden, çocuk yaşta bir anneyi haksız yere kızından ayıran kadınlara olan öfkesini saçıyor bunu yaparken. Ve ateşe veriyor en sonunda bütün kasabayı. Ne var ne yoksa.

images-143

images-66

ANOMALiSA

images-73

 

ANOMALiSA

“Bir yerlerde herkese göre birinin olduğunu ve sevecek birilerinin olduğunu ve konuştuğunuz her insanın sevgiye ihtiyacı olduğunu hatırlayın.” Huzursuz Michael Stone

“İnsan olmanın anlamı nedir?” Huzursuz Michael Stone

“Acı çekmenin anlamı nedir?” Huzursuz Michael Stone Peki ya,

“Hayatta olmanın anlamı nedir?” Huzursuz Michael Stone

Ve tüm bu soruların üzerinden naif bir hikaye doksan dakikaya sığdırılarak anlatılabilinir mi? Hem de bu soruların somut ama kati olmayan cevaplarına yaşadığımız yeryüzü cehenneminde ulaşamayacağımızı bile bile. Hem de başrollerde stop motion tekniğiyle canlandırılmış kuklaları kullanarak. Hem de tüm karakterleri seslendirmek için sadece üç ses kullanarak: Michael Stone’u seslendiren David Thewlis, Lisa’yı seslendiren Jennifer Jason Leigh ve tüm diğer sesleri kadın erkek fark etmeksizin seslendiren Tom Noonan. Duke Johnson ve Charlie Kaufman tüm bunları yapmış ve de olmuş. Çok da özel bir film olmuş. İçerisinde çok derin anlamlar barındıran, soran sorgulayan, zamanın ötesinde ve yetişkinlere yönelik bir animasyon olmuş. Zamanın akışı içerisinde sorgulamayı bırakın anlama şansı bulamadığımız anlamsız gibi görünen anları Kafkaesk bir yaklaşımla aktarabilmiş ikili izleyiciye. Bunu da son derece sevecen bir tonda yapmışlar, sevecen kuklalar eşliğinde. Kuklalarını seven yaratıcıları olarak kalıyorlar hafızalarda sırf bu yüzden. Yetişkinlere yönelik bir animasyon olduğunun filmin başında belirtilmesinin nedeniyse birazcık küfür, birazcık argo, birazcık kukla çıplaklığı, bir de kuklalar arasında geçen bir baştan çıkarma ve sevişme sahnesi barındırmasından kaynaklanıyor olması. Benimse kulağımda hiç geçmeyen “Lakme” operasından “Flower Duet” var. Tıpkı Michael Stone’un çevresindeki sıradanlıktan ve anlamlandıramadığı durumlardan kaçmak için ipod’una sığınması ve sonra melodinin ıslık versiyonunu taksinin içinde çalması gibi. Bazen müzik her şeyin üstesinden gelebiliyor, ortak ve sevilen bir nokta olabiliyor ve bazen müzik teselli verebiliyor huzursuz ruhlara bu karmakarışık dünyada.

1401x788-Screen-Shot-2015-11-02-at-11.06.31-AM

images-204

720x405-079-ANOMALISA-011R

İngiliz asıllı Michael Stone bir konferans vermek üzere Melekler Şehri Los Angeles’dan Batı’nın kraliçesi olarak adlandırılan Cincinnati’ye giden uçak daha inmezken başlıyor etrafına çektiği insanlarla yaşadığı sınırlı, garip ama çoğunlukla gereksiz diyaloglara. Yan koltuğundaki yolcudan, taksi şoförüne, oteldeki resepsiyonistten komiye kadar herkes ayrı bir alem gündelik sıradanlıkları paylaştığı. İnsana her gün aynı metrekareyi paylaştığı yüzünü bir daha hatırlamayacağı insanlarla yaptığı diyalogların anlamsızlığını, sıradanlığını ve değersizliğini anlatmaya çalışıyor sanki. Kurgu bir isim olan Fregoli ismindeki otelin gerçek anlamıysa nörolojik bir rahatsızlık olarak tanımlanan Fregoli Sanrısı-bir diğer adıyla Binbir Surat Sendromu, yani kişinin kendisi dışında gördüğü herkesi birbirinin kopyası sanması durumu. Tıpkı zaman zaman ve gitgide artan dozlarda Michael’ın da herkesin aynı kişi olduğunu ve o aynı kişi tarafından rüyasında, telefonun ucunda taciz edildiğini ve tehdit altında olduğunu düşünmesi gibi. Michael’ın varoluş ve orta yaş krizine ek olarak beraber yaşamak zorunda olduğu bir de böyle bir rahatsızlığı var onu huzursuz edip kafasını karıştıran, hayatının sıkıcılaştığını düşünmesine sebep olan. Telefonun öbür ucundaki karısı Donna ve küçük oğlu Henry’nin sesleri bile aynı geliyor kulağına. Kendisinden sadece oyuncak isteyen oğluna ve eşine yabancılaşması bundan. Kafasının içinde duyduğu sesin peşine düşüyor otelde. O mükemmel sesin sahibiyse Akron’dan arkadaşıyla onun vereceği konferansı dinlemek üzere gelen Lisa oluyor. Lisa Orta Batının her yerine paketli pastane ürünleri gönderen bir firmanın müşteri hizmetlerinde çalışıyor. Yürüyüş yapmayı, bisiklet sürmeyi, kitap okumayı, sinemaya gitmeyi, scrabble ve Yahudi pokeri oynamayı ve mızıka çalmayı seviyor. Kendini kıyasıya eleştirebiliyor. Fiziksel olarak ortalamanın altında ve çoğu insanın ona bakmaktan hoşlanmadığını, Michael’ın kitabını, sözlük yardımıyla ancak, okuyabildiğini itiraf ediyor. Üniversiteye hiç gitmemiş. Hep çağrı merkezlerinde çalışmış. Çünkü mağaza ve restoranlar onu hiç işe almamışlar. Sekiz yıldır erkek arkadaşı yok. İlk erkek arkadaşıysa 60 yaşında, evli, kızı kendisinden büyük bir adammış. Lisa’nın peşinden koşmasının nedeni ondan “iyi” bir çocuğu olmasını istemesiymiş. Tüm bunlara rağmen Michael, güneşe doğru yürümek isteyen, tüm zamanlar ikisininmiş gibi varsayıp öyle hareket eden Lisa ya da Anomalisa ya da Japonca karşılığı olan Cennetin Tanrıçası’nda özel bir şeyler buluyor. Onu tüm diğer seslerden ve bedenlerden ayıran, kendine özel kılan bir şey oluyor bulduğu her neyse. Fakat biz ikimiz farklıyız derken bunu kastetse de, Lisa’nın da anısı yok oluyor bir süre sonra, Michael’ın hastalığı yüzünden. Filmin güzel yanı da bu oluyor. Fregoli’nin varlığından bihaberseniz eğer, varoluş krizinin ortasındaki mesleki anlamda başarılı olmuş, iyi paralar kazanmış, hayranlar edinmiş, bir ev, bir eş, bir oğul ve bir sürü arkadaş edinmiş ama yine de yalnız olduğunu düşünen bir adamın şaşkınlığı üzerinize siniyor. Maskelerin ki bu maskelere kendisininki de dahil, bir bir düştüğüne, başta belirttiğim Gregor Samsa misali bir çeşit dönüşüm geçirerek gitgide etrafındaki herkese yabancılaşmasından kendi hayatınıza pay çıkartıyorsunuz. En azından benim öyle oldu. Kafka’nınsa tüm yazılı metinlerde ne kadar önemli bir iz bıraktığını anlamış oldum. Bir adam bir bunalım bir bunalım çıkmakta direndiği Şato’sundan yazmış durmuş ve üzerinden geçen bir yüzyılda etkisini yitirmeden her metnin ve bilinçaltlarımızın bir köşesine sinmiş azıcık da olsa.

Anomalisa-poster

Uzmanlığıyla ilgili bir kitap yayınlamış, konferans vereceği salonu da doldurmayı başarmış Michael Stone konferans esnasında zihin bulanıklığı yaşıyor. Ağzından çıkanlar yani kalbinden geçenlerle, önündeki didaktik metin örtüşmüyor bir türlü. Silinen yüzler gibi, hazırladığı metindeki kelimeler de siliniveriyor bir anda. Kaybolmuş bir adam var şimdi izleyicinin karşısında. Issız bir adanın ta kendisi. Çırılçıplak. Sarf ettiği her cümle kendisine çıkan: “Her müşterinin bir birey olduğunu hatırlayın. Konuştuğunuz her kişi bir gün geçirmiştir. Bazı günler iyi geçmiştir. Bazı günler kötü. Konuştuğunuz her kişi bir çocukluk geçirmiştir. Hepsinin bir bedeni vardır. Her bedenin acıları vardır. İnsan olmanın anlamı nedir? Acı çekmenin anlamı nedir? Hayatta olmanın anlamı nedir? Bilemiyorum. Aşkımı kaybettim. O denize doğru sürüklenen bir gemi. Benimse konuşacak kimsem yok…” Sonra mı, ondan sonra bir gün bir yerde ölüm geliverir ve tüm bunlar biter. Sanki hiç var olmamışız gibi.

anomalisascreenshot-xlarge

Fregoli’yi, Kafka’yı bir tarafa koyduğumuzdaysa çok tatlı bir aşk hikayesi yaşanıyor gözümüzün önünde. Orta yaştaki bir adam, ortalama bir kıza tutuluyor. Michael tıpkı yıllar evvel Cincinatti’de terk ettiği kız arkadaşına yaptığı gibi Lisa’yı da terk ediyor sonunda belki ama, optimist Lisa Hasselman ona müteşekkir kalıyor aşkı hiç böyle hissetmemiştim derken. Güzel bir gece yanlarına kar kalıyor ikisinin de. Yüzünü güneşe doğru çevirerek dönüyor evine. Mutlu ve özgür. Ve kısa da sürse de aşk güzel bir şey. Yaşamak için bir neden olmamakla birlikte, yaşanılan sıradan bir hayatı çekilir kılıyor zaman zaman geriye bakıp düşündükçe.

“Gün ışırken eve gelirim
Annem der ki, hayatını ne zaman doğru düzgün yaşayacaksın?
Anne, biz talihlilerden değiliz
Kızlar eğlenmek isterler
Bazı erkekler güzel bir kızı alır ve onu dünyanın kalanından saklarlar.
Ben güneşe doğru yürüyenlerden olmak isterim.
Kızlar ise eğlenmek isterler…” Girls Wanna Have Fun, Cyndi Lauper

downloadfile-41

images-172

images-75

images-85

 

 

EL CLUB

images-309

EL CLUB

“Ve Tanrı ışığı iyi olarak gördü ve onu karanlıktan ayırdı.” Genesis 1:4

“Hayatın suç ortağın.”

“Dört peder dördü de birbirinden beter.” Sakin bir sahil kasabasındaki evde günlerini sükunetle, dualarla, İncil’de bahsi geçen tek köpek türü olan tazılarla ve onları dahil ettikleri yarışlardaki performanslarından kazandıkları bahis paralarıyla ne yapacaklarını konuşarak geçiren rahipler ve bir rahibe giriyor kadraja filmin ilk sahnelerinde. Buraya kadar her şey yolunda giderken, pek fazla olmaması sürpriz sayılmayacak izleyicisine çok ağır bir yumruk sallıyor Pablo Larrain okyanus ötesinden, hem de bu dört peder üzerinden. Yumruk sert bir şekilde konuyor yüzlere Şili üzerinden. Gülüşler yüzlerde donuyor. Çok zor bir deneyim bekliyor sizi, hazır olmanızın neyi değiştireceğini bilememekle birlikte ben yine de söylüyorum, varsa önleminiz alın diye. Yönetmen kelimelerin gücünü kullanmış en çok anlatımda ve başlarına sevimsiz sıfatlarını eklemiş hiç çekinmeden. Her şey tüm çıplaklığıyla karşınıza serilmiş vaziyette ve karanlıkta kaçacak yer bulamıyor insan kendine. Ve maalesef ki aynı karanlık film bittikten sonra da yakanızı bırakmıyor. Şilili yönetmen kafa tutuyor kiliseye ve kurulu sistemin bir parçası olmuş bireylerin, bir daha da kopması mümkün olmayacak aidiyetlerine. Kilise ve onun gücü bir kimlik kazandırıyor bu insanlara ve bastıramadıkları dürtüleri yüzünden kendilerinden güçsüzlerin canını yakıyorlar. Sürekli Tanrı’ya yakın durup, bu kadar günah işlemek arasında sıkışıp kalıyor insanlar ve bu yıllarca süren çaresizlikleri ve bastırılmışlıkları dillerine vuruyor eninde sonunda. Tahammülü zor, izlenmesi güç, üzerine söylenecek çok şey olan ya da hiçbir şey olmayan bir film “El Club”. Katolik kilisesindeki çocuk tacizlerini ortaya çıkarmak için çabalayan bir tutam gazetecinin yaşadıklarını anlatan Amerikan yapımı bir film olan ve benim de yazmış olduğum Spotlight, El Club’ün yanında masal gibi kalıyor. Bu kadar sert, bu kadar vurucu ve yalın değildi hiçbir zaman, iyi olmakla beraber. Bundaki temel nedense bu suçları işlemiş ve günümüze geldiğimizde tüm bu yapılanları göz ardı eden ve unutmak isteyen insanların hayatlarına objektif bir şekilde tanıklık ediyor olmamız.

images-182

Film boyunca karakterler özellikle ayarlanmış gibi ister iç çekimlerde olsun ister dış, seyircinin gözünü rahatsız eden ve kah pencereden süzülen, kah dışarıda parlayan güneş ışınlarını arkalarına alarak kadrajdaki yerlerini alıyorlar ve bu ışığın varlığı kutsaliyeti simgelemesi gerekirken, inanılmaz rahatsızlık veriyor ve bu kalıcı bir imgeye dönüşüyor zamanla. Işık vurdukça isli puslu bir hal alıyor mevcudiyetleri. Bir kirlenmişlik varmış gibi.

el-club-07
Rahip Matthias
images-191
Sandokan

Bir gün gelen bir siyah araba rahiplerin hayatını değiştiriyor. Yeni bir rahip aralarına katılmak üzere getiriliyor. Sakallı ve mesafeli rahibin günahım yok sözü henüz daha soğumadan Sandokan çıkageliyor bahçe kapılarına. Yeni gelen rahibin kendisine çocukken yaptığı tacizi tüm ayrıntılarıyla nameli nameli anlatıyor. Bir türlü de susturulmak bilmiyor. En nihayet içeriden getirdikleri silahı çocuğu susturmak ve tüm kasabanın bu skandalı öğrenmesini engellemek için rahibin önüne koyuyorlar. Rahip ne yaptığını bilmez bir halde sokağa fırlıyor çocuğa yönelttiği silahla. Sonra da bir anda kendini vuruyor başından. İlk önce ölmüş rahibin duasını ediyorlar başına geçip. Sonra da polise üzerinde anlaştıkları ortak bir yalan söylemeyi kararlaştırıyorlar. Rahibe Monica’da bir güzel süpürüyor bahçedeki kanları. Filmin bundan sonrasında kriz durumlarına yönelik tecrübesi olan, çok ülkede bulunmuş, psikoloji eğitimi almış manevi yönetici Rahip Garcia giriyor devreye. Silahın nereden çıktığına, olayların nasıl geliştiğine ve ne çeşit insanlarla bir arada bulunmakta olduğuna dair bir soruşturma başlatıyor kendince, hiçbir zaman polis kayıtlarına geçmeyecek olan. İlk önce Rahibe Monica’nın ağzını arıyor. Monica hayatından memnun görünüyor. Onun gözünde kırsal bir hayat yaşıyorlar ve burası bir çeşit dua ve kefaret merkezi. Garcia ise her şeyin farkında ve filmin konusu hakkında bir fikri olmayan izleyici buranın ne bir çeşit kaplıca ne de bir inziva yeri olmadığını, her bir rahibin kendince günahlar işleyip bu ve benzeri evlere  aforoz edilerek gönderildiğini öğreniyor. Günahkar rahipleri takip eden geçmişin mağdurları er geç evlerin varlığını keşfettiğinden, bu tip evlerin yavaş yavaş kapatıldığını öğreniyoruz. Sırada da şimdi içerisinde bulundukları ev var.

el-club-piffl-medien-filmbild-128~_v-img__16__9__l_-1dc0e8f74459dd04c91a0d45af4972b9069f1135
Rahip Garcia
images-211
Rahibe Monica

images-216

club1
Rahip Vidal
downloadfile-49
Peder Ramirez

Dört rahipten ilki ve en derin düşünebileni Padre Vidal. Rahip Garcia ile yüzleşmesi ve tüm sırlarını ortaya dökmesi çok zor olmuyor. Sır saklayamıyor. Sandokan ona günah çıkarmak istediğini söylediğinde de günahlarını dinleyemeyeceğini çünkü sır tutamadığını söylemişti. Eşcinselliğin onu insanlaştırdığını ve gay olmanın çok derin bir şey olduğunu söylüyor. Ama o da çocuklara tacizden ötürü aforoz edilmiş. Kendi gibi bekarlık yemini etmişlerin durumunu gayet güzel özetliyor: “Duadan çok müstehcen şeyler düşünürdüm. Sevmek yok, sevişmek yasak ve buna bedenin dayanamıyor. Çünkü kaderine terk edilmiş aldatıcı bir vücudumuz var.” Bir de yarıştırmak üzere evcilleştirdiği tazısına karşı beslediği derin sevgisi var onu ayakta tutan. Onda gördüğü bazı şeylerle köpeğin insancıllaştığını, kendininse onun sayesinde hayvancıllaştığını öğreniyoruz. Aralarında en aklı başında görünen rahip orduda otuz beş yıl hizmet vemiş zamanında. Önceden sadece suçlara tanıklık ederken, sonrasında bir parçası oluyor benzer suçların. Üçüncü rahip Ramirez aralarında en yaşlı olanı ve geçmişine dair pek bir bilgi yok. Altmışlı yıllarda gelmiş eve ve ilk geldiğinde çok zayıfmış. Arada dalıp gidiyor. Rahibe onun altını bezliyor. En korkuncuysa hayalle gerçeği karıştırdığı zamanlarda ağzından çıkanların hep müstehcen detaylar olması. Son rahipse alkolik. Evin lanet suç ve suçlularla dolu bir zindan olduğunu, Tanrı’nın bu adreste oturmadığını düşünüyor. Garcia ev halkından daha çok sebze, daha az tavuk tüketmelerini istiyor. Ve daha çok dua, daha az yürüyüş. Alkolü de yasaklıyor. Birbirlerine giriyorlar bu yüzden.

images-193

images-258

Sorunlar ve sorularla yüklü geçmişler taşıyan rahiplerin hayatından Sandokan’ın bunalımlı hayatına geçtiğimizde tüm ağzı bozukluğuna rağmen harcanmış bir çocukluktan ötesini gözünüz görmüyor. Sandokan pasif gay ve her ne kadar ben kadınlarla oluyorum dese de olamıyor. Çocukken her tür istismarı ve rezilliği yaşadığından, şimdi o diliyle zehirliyor önüne çıkan herkesi. Hayattan ve insanlardan intikam alma şekli bu oluyor. Aşkın doruğuna Rahip Mathias’la çıktığını sanıyor. Çok acınası. Rahip Garcia onu oluşturan rahibi ve onun yaptıklarını öğreniyor, şimdi de kendisine yapılanların aynısını başka çocuklara yapmak istediğini söylediğinde ise tehlikenin büyüklüğünü görebiliyor ve onu kurtarmaya karar veriyor. Acılardan arınmış yeni bir Sandokan yaratıp, onu kefaret olarak rahiplerin arasında bırakıyor. İlk başlarda adam yerine konmadığından, ileride onu soracak, umursayacak birileri olmayacağından dertli olan Sandokan, bu anlamda en sonunda muradına eriyor bir yerde. Başında çok istekli olmasalar da ona sonsuza kadar değer verip, evini açan insanlara kavuşuyor. Zamanında rahip Matthias için ayarlanmış tek kişilik odada kalmak ona nasip oluyor. Böylelikle ev kapatılmıyor. Rahibe Monica’nın en büyük korkusu olan sırlarının duyulup, evin kapatılması endişesinin üzeri örtülmüş oluyor. Çok küçük işlerde güvencesiz çalışırken, bir kurumun parçası oluyor sonunda Sandokan. Tüm rahipler ve rahibeler bunun cazibesine kapılıyorlar sanki en başında ve içine girdikten sonra işler çıkılmaz bir hal alıyor. Tüm bu gerçekleri göre göre iki bin yıllık kiliseye olan bağlılığından ve sevgisinden ötürü her şeyin üzerini örtüyor ve kapıda bekleyen siyah arabaya binip hepsini geride bırakıyor sonunda Rahip Garcia. Herkes için böyle bir çıkar yolu bulmuş oluyor. Kilise kendi gücünden bir sürü suç ortağı yaratıyor ve tek galip gene kilise oluyor. Ayakta kalıyor her şeye rağmen.

Geçmez bir iç sıkıntısı ve dünyanın nasıl bir yer olduğuna dair soru işaretleriyle geride bırakıyor Larrain izleyiciyi. Kendi sinemasını oluşturmuş çok genç bir yönetmenden, çok ağır bir film ve deneyim oldu benim için “El Club”. Berlinale’den ödüllü, dinin kurumsallaşmasının doğurduğu sonuçları, bekar kalma yemininin anlamsızlığını ve olasılıksızlığını anlatan, bir süre etkisinden kurtulamayacağınız çok özgün bir çalışma olmuş. Olasılıklar içindeki en doğru kararı verdiğini düşünüyor insan Garcia’nın. En doğru karar her neyse… Ben hala daha o doğru kararı arıyorum çünkü.

cdn-indiewire

downloadfile-45

THE BRAND NEW TESTAMENT

brandnewtestament

THE BRAND NEW TESTAMENT

“Hayatımızın geri kalanıyla ne yapacağız?”

“Hayat bir buz pisti gibi. Birçoğu düşer.”

“Babam Tanrı. Onun evinden kaçtım. Altı havari bulmalıyım. Sen birincisisin.” Ea

BAŞLANGIÇ :

Başlangıçta bunun başlangıç olduğunu bilemezsiniz. Bir şeyler oluyordur. Sonra birden bire yok olurlar. Sonra sormaya başlarız onlar nereye gittiler, biz nereden geldik, nereye gideceğiz diye. “Yepyeni Ahit” ise Tanrı nedir, nerededir, kalplerde midir, yükseklerde midir sorusundan çok çok uzak, Tanrı insan olsaydı varsayımıyla hareket eden ve Brüksel’de ağzına fermuar taktığı evhanımı eşi, asi küçük kızı ve ondan da asi oğul’undan geriye kalan biblosu ve Babil Kulesi’ni andıran kasalarla çevrelenmiş çalışma odasında, bilgisayarının başında kaderleri yazarkenki haliyle hayal edebilecek kadar esnekseniz eğer, bu filme bir göz atmakta fayda var. Ama yok benim tanrım insan olamaz, ağzında sigara önünde içki şişeleri, binbir eziyet yaşadığımız kaderlerimize binbir keder yükleyen ağzı bozuk, aksi, kaba saba bir adam olamaz diyorsanız da yol yakınken dönün derim bu sevdadan. İki saat boyunca yönetmenine ettiğinden, senaristine de yazmış olduğu şeytan ayetlerinden ötürü söylenip durmakla bir yere varılamayacağından her şeye anlam katmaya çalışan ve bu uğurda kendini yitiren insancık için(kendimi buldum diyen herkesin bulduğu her neyse, eskiden olduğundan başka bir şey oluyor çünkü) boşa zaman kaybı ve sinir harbi olacaktır. Gerçek kaderleri yazansa kısa tutmuş olabilir sirk hayatlarımızı. Hiç düşünmedik belki ama kurtarmaya çalıştığımız insanlar kurtarılmalı ya da tedavisi yapılmalı mıydı? Önceden ısırdığımız parçaların yerine, elimizde iğne iplik dikmeye çalışıyoruz açık yaraları kibar kibar. “Vicdan rahatlar mı hiç bu şekilde?” Sonunu göremediğin bir hayatın içinde, döngünün nerede son bulacağını bilmezken, düşüncesiz sirk hayvanlarından farkın ne? Bu bir film sadece. Hebdo’nun çizdikleri de karikatürdüler sadece. Aşırı sıcak kan, Radikal İslam ve hoşgörüsüzlük…Bom. Ba.

images-153

Çok büyüttüğümüz, bir sürü anlam katmaya çalıştığımız, varoluşumuzun nedenlerini düşünmekten kütüphaneler eskittiğimiz ya da yaktığımız şey bir hiç belki sadece. Dinlerse tek bir din aslında özünde, yoksa aynı şeyi söylemezlerdi kutsallık çizgisinde yüzyıllar geçmiş olsa da birbirlerinin üzerinden. Bir gün bir ceninsin yumuşacık duvarların içinde. Ne yerse seni koruyup gözeten, yiyorsun sen de sessizce. Gün gelip de çıkman gerektiğinde yani sesini duyurma günün geldiğinde uzatıyorsun başını dışarıya minik omuzlarının üzerinden. Sonra da başlıyorsun ümitsizce büyümeye; çocuk olayım, genç olayım, eş olayım, baba olayım ya da anne, işimi kurayım, emekli olayım, giderayak iyi de bir kul olayım diye. Sevileyim, seveyim, her işin üstesinden gelebileyim, bunu da bütün dünyaya gösterebileyim, iyi arkadaşlarım, süper akrabalarım, son model arabalarım, en güzel benim karım, en havalı en zengin benim kocam olsun, ailem ayakta dursun, çocuklarım hayırlı olsun, damatlarım adam olsun, gelinlerim edepsiz olsun(pardon klavyem sürçtü, erdemli diyecektim) diye. Tek yaptığın ışığa doğru ilerlemek. Ölmeye çalışıyorsun kibarca bir an evvel. Ama söyleyemiyorsun kimselere. Ölümse düşünürken kolay sadece. Ölürken çırpınıyor herkes gitmesem olurdu daha diye. Ama bir nedeni vardı tüm bunların, bütün bu yaşananların; yoksa ana rahmindeki cenine dilediği simayı veren, bütün sebepleri yaratmazdı. Bunlar benim naçizane düşüncelerimdir, zahmet edip de okumak gayreti içerisine girenler için. Şimdiyse gelelim bir başka bölüme ve elbette ki filmimize:

images-75

images-210

YARADILIŞ :

Ea, Tanrı’nın kızı olarak ağabeyinin firarından sonra annesi ve babasıyla aynı evde yaşıyor. Tanrı ona ve karısına çok fena davranıyor. Sindirilmiş annesi, insanların çok konuştuğu oğul İsa için masaya bir tabak koymaktan hiç vazgeçmiyor, bir gün döner diye. Dünyayı yaratmazdan önce can sıkıntısı yaşayan Tanrı ise, bu yüzden Brüksel’i yaratıyor. Sonra da hayvanları. Ama Tanrı’nın sıkıntısı dinmiyor. Yarattıklarıyla da işler yolunda gitmiyor ve ilk önce erkeği/Adem’i yaratıyor kendi suretinde. Sonra da Havva’yı gönderiyor peşinden. Nesiller, ırklar genişliyorlar dünya üzerinde. Ve yine canı sıkılan Baba “Savaşın” diyor Tanrı için, Allah için, Baal için. Acı ve ıstırap çektirdiği oyuncakları yapıyor onları. Yangın, yağmur, çokça sefalet ve azıcık mutluluk bahşediyor insanlara. Yeni yeni başağrısı yasalar yazıyor madde madde: “Diğer sıra her zaman daha hızlı ilerler” gibi. Ya da “Bela teker teker gelmez” gibi. “Eğer bir gün bir kadına aşık olursan muhtemelen hayatını onunla geçiremeyeceksin” Bir başkası ve en acıklısı içlerinde.

Üç odalı, tam donanımlı, mutfak ve çamaşırhaneli bir apartman dairesinde oturan Ea bir türlü babasının istediği gibi bir kız olamıyor. Çizilen tablodaki Tanrı bir parça gaddar ve güç hastası. Öyle ki bir gün geliyor ve kendi öz kızını kemerle dövmekten çekinmiyor. Canı yanan Ea ise acı içinde intikam almaya karar veriyor. Ve onun hayatını mahvetmek üzere çantasını hazırlayıp yola koyuluyor.

1218422_The Brand New Testament 1

downloadfile-34

GÖÇ :

Ea ilk önce odasındaki İsa heykeliyle konuşuyor ne yapacağına dair. Beraber annelerinin sevdiği beyzbol takımı oyuncu sayısına eşdeğer olan on iki havarinin on sekize tamamlanmasına karar veriyorlar. Altı havariyle yepyeni bir Ahit yazmasını tembihliyor ona İsa. Ea babasının bilgisayarına girerek tüm insanlara cep telefonları aracılığıyla kaç günlük ömürleri kaldığını mesaj olarak gönderiyor. Yaşam süresinin önceden bilinmesi imkansız diyen doktorlar bir yana, belirlenen gün ve saatlerde ölümler gerçekleşiyor bir bir. İnsanlarsa tek bir soruyla kalakalıyorlar ortada: “Hayatımızın geri kalanıyla ne yapacağız?”

Ea bir Ateist. Ölümden sonra bir şey olduğuna inanmıyor. Ona göre cennet burada. Adem hemen buraya gelmiş. Kardeşi İsa’da öyle. Süratle yeni dünyaya adapte olan Ea’ya yolculuğu esnasında kendisine yardımcı olması için bir yazıcı olan Victor eşlik ediyor. Bir evsiz. Ea ona ne zaman öleceğini sorduğunda, telefonu olmadığı için bilmediğini söylüyor. Yepyeni Ahit’i yazması için küçük notlar alıyor kendince. Öte yandan aynı anlarda Tanrı’nın tek korkusu yavaş yavaş gerçekleşiyor ve Ea tıpkı ağabeyi gibi havarilerini topluyor etrafında. Altı havariden ikisi kadın. Bir tanesi çocuk ve kalan üçüyse erkek.

images-120

The-Brand-New-Testament

images-202

 

İlk havari Aurelie tek kolunu metroda trene kaptırmış ve 600 gramlık silikon bir kolla yaşıyor o gün bugündür. Münzevi bir hayat yaşıyor ve bir sürü de hayranı var aynı apartmanı paylaştığı. Çoğu ona aşık. Ea ilk teklifi Aurelie’ye götürüyor. “Babam Tanrı, onun evinden kaçtım, altı havari bulmam lazım, sen birincisisin” diyor. Ea’ya göre herkesin bir kendi iç müziği var ve Aurelie’ninki sevgi dolu Handel oluyor. Ona senin için bir rüya yaratacağım derken “Lascia ch’io pianga” eşliğinde yıllar önce kopmuş olan eli masanın üzerinde müziğe uyumlu bale yapıyor, Aurelie gözyaşları içinde kalırken. İki el yıllar sonra birleşiyor o kısacık anda Ea sayesinde. Bu anlar filmin en güzel sahnesiydi benim için.

downloadfile-42

Kızının yaptıklarını televizyondan öğrenen baba soluğu dünyada alıyor. Sivri dili ve geçimsizliğiyle kök söktürüyor herkese. Rahibi çıldırtıyor. Herkesi çıldırtıyor. Doktoru dövüyor, sayısız kez dayak yiyor. Öz oğlunun kendini bir papağan gibi askılığa çiviletmekten başka bir şey yapmadığını söyleyiveriyor. Kendi koymuş olduğu yasalar başına dert açıyor. Her bir havari eklendikçe İsa’nın Son Akşam Yemeği tablosunda yeni yüzler belirmeye başlıyor. Ve evinde oturup, sakin sakin iş yapan anne en nihayet bilgisayarın başına geçiyor ve kendi dünyasını yaratıyor. Rengarenk çiçek desenleri yapıyor gökyüzüne. Yerçekimini kaldırıyor, küresel ısınmayı durduruyor. Tepegözler yaratıyor. Erkekler hamile kalıyor bundan sonra. Aurelie Francois’yı hamile bırakıyor. Ondan kıllı bacaklarını traş etmesini istiyor. Benim, şahsen sevdiğim ikinci sahneydi. Dünya, saf bir kadının elinde çok daha iyi bir yer haline geliyor. Baba’ya gelince Özbekistan’daki çamaşır makinesi üreten bir fabrikada evine dönmenin yollarını arıyor çaresizce. Yepyeni Ahit’se çoktan yazılmış bile. Yazarı Victor bir kitabevinde imza gününde.

szDKu13hIAGR6o45_3SaGO0gRqnVKwCyVycnOC6cUAFq4GzK-NvJCRvEv9lDeHMm9Z22kbApqx3f0Ofb0IRIb-Cg2BhDrk7Siqn-F-_OTXAw=w590-h249-nc

images-164

LeToutNouveauTestament

226788

images-207

Ben en çok filmin müzik seçimlerini beğendim. Klasik eserlerin ardından Charles Trenet’den ” La Mer”, Adamo’dan “Tombe la neige”i duymak insanın içini ferahlatıyor zaten genel çizgisi ferah ilerleyen filmde. Bol ödüllü Mr. Nobody’nin yazar ve yönetmenİ Jaco Van Dormael’den başka bir özgün ve enteresan film daha izlemiş oluyoruz yıllar sonra.

STEVE JOBS

the-new-trailer-for-steve-jobs-makes-it-clear-that-sorkin-is-going-to-show-us-the-man-like-never-before

STEVE JOBS

Ben dünyayı değiştireceğim.” Steve JOBS

“Bu gücü, bu eğlenceyi avucunuzun içinde hissettiğinizde bir daha asla geri dönmek istemeyeceksiniz.” Steve JOBS

“Seni seviyorum Steve. Çünkü insanların kazandığı paraları değil, yaptıkları işleri önemsiyorsun.” Joanna Hoffman

Orwell’ın distopik bir dünyayı anlattığı 1984’ten farklı bir 1984 yılında Steve Jobs, bilgisayar mühendisi Andy Hertzfeld ve Polonya asıllı Mac’in satış departmanının başı Joanna Hoffman ile kafa kafaya vermişler lansman öncesi ses demosundaki sorunu halletmeye çalışıyorlar; yaptıklarıysa satirik bir gevezelik. Jobs kendisine “Merhaba” dedirtmekte ısrarcı ve Andy’i hatayı düzeltmesi için-aksi takdirde lansman esnasında, tüm izleyicilerin önünde bir türlü çalışmayan ses demosunun tasarımcısı olarak ayağa kaldıracağıyla-tehdit ediyor.

images-176

Yıl 1998. On dört yıl geçmiş. Jobs bir sürü badireler atlattıktan sonra Apple’a geri dönüyor. Filmin son lansmanı gerçekleşmek üzere. Jobs’ın tabiriyle “şeytanın baş mühendisi Hertzfeld” kapısında. Jobs’ın kızı yüzünden karşılıklı atışıyorlar. Andy ona on dört yıl önceki tehditini hatırlatıyor. Jobs’sa merhaba dedirtip dedirtemediğini soruyor. Elbette ki dedirtmiş ve Jobs ona “Teşekküre gerek yok” diyor.

downloadfile-41

Karşınızda böyle bir adam varsa yapacak fazla bir şeyiniz olamaz. Ama o da yanılıyor ve yanıldığını on dört yıl sonra kavrayabiliyor, o da sağ kolu, iş eşi Joanna sayesinde. On dört yıl önce Time’ın kapağındaki heykel onu hiddetlendirse, röportaj ağlatsa bile, o sene yılın adamı ödüllerinde konuşmadığı halde kan kaybetmiyor. Gerçekliğin bozulma alanı dedikleri, gerçeğin çarpıtılması aslında tüm bu yaşananlar. Time ne yapacağını çok önceden biliyor zaten ve o heykelin, o başlığın altında yatan çok başka anlamlar var. Jobs bir şey kaybetmiyor kısaca. Gazeteciliğin ezik bir parçası dediği Time ve iş dünyası ve Amerika, dehasının, ileri görüşlülüğünün, yapabileceklerinin ve kazandıracaklarının farkında ve bu adam daha yolun başındayken yok olmasına izin vermiyorlar. Arkasında güçlü bir ailesi bile yokken, geleceği vaat edişi akıllara durgunluk verici. Bir ülkenin, bir milletin ya da tüm dünyanın kaderini değiştiren adamlar son derece basit ailelerden çıkıyorlar. Erken yaşta yaşanan travmalar ve cezalar, sonunda ödülleri oluyor. Jandali’nin oğlu Steve dünyayı değiştiriyor. Bir mucit değil, mühendis değil; çok büyük hayalleri var sadece ama aynı zamanda ve en önemlisi çok iyi bir pazarlama uzmanı ve en iyi pazarladığı şey de kendisi ve o isimden yarattığı markası. Büyük resimdeki adamın ta kendisi. Yoksa işletim sistemi olmayan Next’i piyasaya sürmek için reklam yapabilecek bir başka isim yoktur herhalde dünyada, bir şarlatan dışında. Bir araba var ama motoru yok. Kaporta sağlam ama motor diye ancak biraz olsun ilerleyebilmesi için içerisine yerleştirilen bir golf arabasının motoru var. Yani siyah küp görebileceğin en havalı siyah küp aslında ama, ama’sı var işte.

images-137

Jobs’ın kafası zehir gibi çalışıyor, oyunu sert oynuyor, hazırcevap, kibirli, küstah, kırıcı, aşağılayıcı, satirik(Yentl Joanna, toprakağası Chrisann, şeytanın baş mühendisi Hertzfeld sevimli benzetmelerinden sadece birkaçı), hırslı, alttan almayı bilmeyen ama yeri geldiğinde tavır koymasını bilen, her şeye ve herkese baş kaldıran, sonuna kadar fikren ve zihnen çarpışan ve genellikle kazanan, insanların kendisinden nefret etmesini umursamayan ama tıpkı Julius Caesar gibi etrafının düşmanlarla çevrili olduğunu düşünen ve al ya da alma haricinde asla üçüncü bir seçeneğin varlığını kabullenmeyen ama özünde ve neticeye neden olan başlangıcında duygusala bağlamanın iyi bir şey olduğunu düşündüğümden olsa gerek Steve bir evlatlık sadece. Üstelik de istenmeyen bir evlatlık. Avukat bir çiftin bir ay içerisinde kız isteriz biz diyerek fikrini değiştirerek ailesine geri iade ettiği siyah beyaz bir televizyon sanki. Biyolojik annesiyse fakir oldukları için varlıklı, iyi eğitimli ve Katolik bir aileye evlatlık vermek istiyor onu. Ama o da mümkün olmuyor. Hayatındaki yitik baba figürünü dolduran isimse zamanında önüne seçenek sunduğu ve, ya ömrünün sonuna kadar şekerli su satarsın ya da dünyayı değiştirirsin diyerek aklını çeldiği Pepsi’nin CEO’su varlıklı, iyi eğitimli ve Katolik John Sculley oluyor. Biyolojik babasının restoranına götürüyor onu. 1983 yılında o restoranda geleceği okuyor ona Steve, sağ elinin yerinde tüm insanlığın eli olacak derken. Hem de dünyadaki herkesin. Dehası şaşırtıyor insanı. Zeka seçilmişe verilse de, kullanabilmeyi başarmak ve onunla baş edebilmek mühim olan ve bunu başarıyor yani zekasını alt edebiliyor kendince. Sakin görüntüsü, dünyayı daha iyi bir yer olarak görebilme hayali olan müzisyenlerin sözlerini önemsemesi ve bir slogana dönüştürmesi, dolaylı da olsa İkinci Dünya Savaşı’nı asıl kazanan kişi olarak Alan Turing’i anmadan geçmemesi bir yana, içinde kopan fırtınalardan bir anafor dalga dalga yayılıyor her geçen gün. Zen budizmine inanan ve bu uğurda beraber yol aldıkları Kubun’un sözleri geliyor insanın aklına: “Hayatımızın önemi, mükemmel şeyler yaratmakta saklı değildir. Apple, IMAC bunlar seni tamamlayan şeyler olamaz. Apple kuduz köpeğin olmasın”.

images-235

images-86

Tanıtımlar esnasında değil de, hazırlık aşaması yani hemen öncesi sorunlu geçiyor Jobs açısından. Bizim göremediğimiz perde arkasındaki koşturmacanın matematiğinde gerginlik, telaş ve gerilim var. Jobs’ın sorunsuz ve kavgasız lansman öncesi yok hemen hemen. Yukarıdaki salonda kalabalık çığrından çıkmış, alkışlarla salon yıkılırken o artık özel olmaktan çıkmış hayatının insanlarıyla çatışıyor hiç durmadan. Ama profesyonellikle tüm bunları aşıyor, sinir içinde kalsa da işine konsantre olması uzun sürmüyor. “Tüm tanıtımlardan beş dakika önce herkes bara gidip içiyor ve bana gelip gerçekte ne düşündüğünü söylüyor” derken haklı olmakla birlikte insanları bu noktaya getiren de kendisi oluyor her zaman. Çevresindeki insanlar onun tek bir övgüsü için ölüp biterken, o görmeden geçiyor. Çalışanların kendisinden ödü kopuyor. Wozniak’ın tüm ısrarlarına rağmen Apple’a teşekkür etmeyi reddediyor, zamanında kızını da reddetmişti. Aynı anda hem iyi hem de yetenekli biri olabileceğini kabul edemediğinden kaynaklanıyor bütün bu gerilim. Jobs’ın doğasında hep bir şeylerin üstesinden gelmek var. İkinci lansman öncesi baba bildiği Scully’i alt ettikten sonra Joanna’nın yanına hiçbir şey olmamışçasına geliyor. Basamakları kullanmak yerine, trabzandan kayıyor pür neşe. Tap dansı yaparcasına takip ediyor Joanna’yı. Başarmaktan, üstesinden gelmekten, yenmekten ötürü dışına taşan bir enerji üzerindeki.

Steve-Jobs-Michael-Fassbender-Jeff-Daniels

images-298

Filmde Jobs’ın parayla olan tuhaf ilişkisine tanıklık ediyoruz. Apple’ın hisse değeri 441 milyon dolardan fazla iken, DNA testi sonucu öz kızı olduğu ispat edilen tek kızı ve annesine mahkemenin belirlemiş olduğu 385 dolardan fazlasını kavga dövüş veriyor ancak. Bu yıllar sonra da değişmiyor. Kızı Lisa büyüyüp de genç kız olduğunda onu üniversite harcını ödememekle tehdit ediyor. Andy ödüyor onun yerine, Hertzfeld olan. Ona da bozuluyor. Kararlarını geçersiz kıldığı, kızına terapiste gitmesini salık verdiği için ve daha da birçok şey için. Kendisi de zamanında istenmemiş olduğundan belki de, o da kızını ister, sever görünmek istemiyor. Beş yaşındaki çocuğun yüzüne Lucy ismini verdiği bilgisayarla adlarının aynı olmasının “tesadüf” olduğunu söylüyor. Andy’nin söylediği gibi-Hertzfeld olan, yedi başlı kobra simgeli Simbiyonez Özgürlük Ordusu’na katılıp Patty Hearst gibi banka soymadığına şükretmesi gerekirken, zıtlaşıp duruyor anne kızla. Öte yandan bir proje olan Lucy, Apple tarihinin başarısızlıklarından biri olup çıkıyor. Scı

images-80

images-66

Steve Jobs rolündeki sarışın aktör Michael Fassbender çok enteresan bir Jobs’la çıkıyor seyircinin karşısına. Fiziksel olarak bire bir benzerliğin üzerinde durmadığı belli. Zaten Suriye kökenleri olan birini oynamak için fazla Avrupalı kaçıyor, zaten böyle bir benzerliğe de gerek yok ve zaten Hunger / Açlık’tan beri takip ettiğim (çok) yakışıklı aktör ortaya yine harika bir iş çıkartmış. İkili diyaloglardaki güveni müthiş, üzerinden gelemeyeceği bir senaryo yok gibi. Uzun diyaloglarla bezeli senaryoyu ezberlemekte bulmuş çareyi. Kontrollü oyunculuğuyla Fassbender’i unutturuyor göz göre göre. Doğuştan yetenekli bir aktörün artık ödül alması gerekiyor. Yan rollere gelirsek hepsi de kendi çapında son derece başarılılar. Kate Winslet’in canlandırdığı Joanna Hoffman ile 1998 yılına dek tam on dokuz senedir beraber çalışıyorlar ve Jobs ona sonunda neden birlikte olmadıklarını sorduğunda çünkü aşık değildik diyor. Hayatını işinde yaşayan bir adam için bu olasılıklar dahilinde ve iş eşi rolündeki tamamlayıcı ve toparlayıcı Winslet ve diğer oyuncular Jobs’ın gölgesinde kendi üzerlerine düşen vazifeyi yerine getiriyorlar usul usul ve hepsi de başarılı. Öte yandan Shallow Grave ve Trainspotting’den beri yönetmen Danny Boyle’un en iyi işi bu, benim gözümde. Çok zor bir metnin, çok zorlu bir karakterin ve bütün her şeyin kontrolünü kaybedip elinden kaymasına izin vermeden onca karmaşanın içinde derli toplu bir şekilde beyazperdeye aktarılmasını sağlayabilmiş. Duygu sömürüsüne kaçmayan senaryosu Aaron Sorkin’in elinden çıkma ve filmin büyük başarısı da bunda gizli. Jobs, Sculley’e erkekler böyle yapar derken, filmin alttan alta erkeklerin ve onların şekillendirdiği iş dünyasının hallerini gösteriyor olması dikkat çekiyor. Yol gösteren, yol açan, sert oynayan çocuklar bunlar ve arkalarında iz bırakanlar bu tavrı koyabilenler oluyor. Tüm bu lanetliğin altında yatan neden bu. Neticesindeyse erkekleri anlatan ama sadece erkeklere hitap etmeyen bir film olmuş “Steve Jobs”. Klasik biyografilerden uzak, Jobs’ın mesleki anlamda en kritik dönemlerini, zorlu evlat serüvenini, çevresindekilere kök söktürüşünü tüm çıplaklığıyla gözler önüne seren, kimsenin hakkını yemeyen, benim biraz geç kaldığım çok çok başarılı bir film olmuş. Belki senenin en iyisi değil ama en iyilerinden. 

images-226

images-111

images-95

images-91

HUMAN

images-192

HUMAN / İNSAN 

“Hayat, çocukluğundan yaşlılığına taşıdığın bir mesajdır. Yolda bu mesajı kaybetmemeye çalış.”

“Bırakın da yaşayayım adamım. Sizden bir şey istemiyorum. Yiyecek bir şey istemiyorum. Sizden hiçbir şey istemiyorum. Yardıma ihtiyacım yok. Ama bırakın yaşayayım.”

“Bugünlerde olduğu gibi ölmezdik biz. Kavgamız öldürmedi. Bizi yok eden kalaşnikoflar. Önceden sadece hastalıktan ölürdük… Kavgamız yozlaşıyor.”

“Sahip olduğumuz tek bir hayatı bir başkası için feda ederken o doğruluk anını nasıl tanımlarız?”

“Kaybedecek bir şeyi olmayan insanlar daha az çekingen ve daha cesur olmalı. Değişimi kaybedecek bir şeyi olmayanlar başlatmalı.”

Benim için kabul edilemez olan azınlığın refahının çoğunluğun sefaletine bu derece bağlı olması. Bu kabul edilemez.”

“Ölmeden önce mutlu olursam, öldükten sonra da mutlu olurum.”

Belgeselcinin aklı ve zaferi karşısında doğru kelimeleri bulmakta güçlük çekiyorum. Filmin yönetmeni Yann Arthus-Bertrand sonrası için aşılması zor bir duvar çekmiş önüne. Başrollerdeyse dünyalı komşularımız var. Geride, insanın aklında komşusu aç yatarken yatağa tok giriyor olmanın hazımsızlığını bırakıyor ve daha bir sürü düşünceyle kalakalıyorsunuz. Bazen yoksulluğun ve yoksunluğun içinde yaşayan insanların kendilerini ve içinde bulundukları durumu tüm açıklığıyla ifade edişlerindeki gizli gurura ve çaresiz boş vermişliğe hayran oluyorsunuz. Hiçbirinin elinde yazılı bir metin yok. Sadece az bir kısmı eğitim alma şansına sahip olabilmiş. Kendileri söylemedikçe ya da belirtmedikçe ne titrlerini, ne uyruklarını öğrenebiliyoruz. Lisanları aşinalık yaratıyor sadece. Çoklukla birer isimsiz kahramana dönüşüyorlar. Kötü tecrübeleri, dünyanın sıkıntısı, tok komşular ve taşımakta oldukları ağır yükler onları birer filozofa çevirmiş, ağızlarından çıkan cümlelerin bilgece olmasına sebebiyet vermiş. Dünyanın hemen hemen her ülkesinden ve her milletinden bir yüze rastlamak mümkün filmde. Bertrand’ın ekibi binlerce kişiyle röportaj yapmış bu uğurda. Film üç yıllık bir çalışmanın eseri. İnsan olmanın ne menem bir şey olduğu sorusu filmin tamamını izledikten sonra şekilleniyor. Galiba bizler fazlaca büyütüyoruz meseleyi ve kişisele bağlıyoruz hemen kendi şahsi meselelerimizi. Bizler gibi etten kemikten olma bir sürü hayvan var ve hiçbiri mevzuyu bu kadar ciddiye alıyor görünmüyor. Tek yaptıkları yaşamak. İrade deniyor bizi bu dünyada yakana ve film boyunca muhakkak bir ortak nokta buluyoruz irade sahibi olan diğerleriyle. Evlat kaybı, eş kaybı, öksüzlük, senin olmayan ve senin başlatmadığın anlamsız bir savaşın içinde kaybolmak, demir parmaklıkların ardına mahkum olmak, paralize olmak, sakatlık, hastalık, yalnızlık korkusu, ölüm korkusu, eşcinsellik, mültecilik, depresyon, varoluş kaygısı, sevmediğin ama muhtaç olduğun bir işte zor şartlar altında çalışıyor olmak… Yalnız değiliz yedi milyar insanın içinde ve muhakkak dünyanın bir köşesinde bizimle aynı acıları, sıkıntıları, mutlulukları yaşayan ama farklı bir dilde konuşan insanlar var. Bir çıkış noktası arıyorlar ya da aradılar aradılar bulamayınca da vazgeçtiler. Şu bile yaşamak için bir neden çoğumuz için: “Seninle aynı dertten muzdarip insanların varlığı.”

human-film-bolivie-francesoir_field_image_diaporama

HUMAN-3-650x466-300x215

Bazısı doğal komik, kıkırdamaktan konuşamıyor. Kimisi dişleri dökmüş erkenden. Her yaştan, her tenden ve her telden, gay, lezbiyen, evli, bekar, büyükanne, büyükbaba, tutuklu ya da özgür, mülteci, sığınmacı, AIDS’li, kanser ya da tekerlekli iskemleye bağlı, daha çocuk ya da ihtiyar, siyah, beyaz, çekik, Ateist, Müslüman, Yahudi, Pagan, Amerikalı, Fransız, Afgan, Hintli, Lübnanlı, Sudanlı, Alyoşa’nın babası ya da artık hayatta olmayan Abir’in babası, fakir, çok fakir, çok çok fakir, zengin, belki biraz kaçık, bazısıysa filozof; ülkesinde kendisine hayat olmadığını düşünen Estima Joseph ya da hayatının on üç yılını mahkum olarak geçirmiş bir önceki dönem Uruguay devlet başkanı Jose Mujica, evinde sadece tek bir tavuğu kalmış, o da yumurtlar yumurtlamaz pazarda satıp tuz benzeri basit ihtiyaçlarını alacağını söyleyen, başka da bir hayvanı ve de hiçbir şeyi olmayan bir kadın, herkes tarafından küçümsenmekten dertli Bangladeşli bir konfeksiyon işçisi, kardeşlerini okutmak için hayat kadınlığı yapan genç bir kız ya da yirmi yedi yıl çalıştıktan sonra işini kaybedip annesinin yanına sığınan içi öfkeyle dolu bir Yunanlı, hiç kimse ya da hiçbir şey olamamaktan kısaca insanlık tarihinin bir parçası olamamak korkusu taşıyan bir genç, son olarak Mevlana misali her kim olursa olsun Namibya’daki evine çağıran yaşlı bir kabile üyesi ve daha yüzlercesi, açık yüreklilikle insan olmaya dair sorulan soruları yanıtlıyorlar, kendilerince.

images-163

images-152

1280x720-ZdN

images-263

images-147

Havadan yapılan çekimler, ilahi bakış açısı verirken iki farklı düşünce sarıyor insanı. Ya dünya çok büyük ve bizler çok küçüğüz ya da dünya çok küçük ve nüfusumuzla, dertlerimiz, ihtiraslarımız ve acılarımızla fazla geliyoruz dünyaya. Ne çöller, ne okyanuslar çok büyükler aslında. Hepsinin kapladığı alanın bir sonu var karşı kıyıda. Biri diğerine açılıyor, uç uca ekleniyorlar aynı kürenin içinde. Akrobatların el ele verip, birbirlerinin omuzlarında yükseldikleri sahnede, çevredekiler nefeslerini tutmuş bu zor sahnenin canlandırılmasını izlerken, onca tehlikenin içinde birkaç korkusuz zirveye çıkıyorlar el ele, omuz omuza. İnsanların birbirlerine değmeden tek başlarına yükselmelerinin mümkün olmadığını, zirveye çıkanların tek başına olmadıklarını görüyoruz. İnsanlar içlerinde korkunç bir güç barındırıyorlar ve bu enerjinin açığa çıktığı nadir anlardan birine şahitlik ediyoruz biz de. İstesek çok çok daha büyük işler yapabilir, istersek bir karıncayı bile incitmeden yaşayabiliriz. Tercih bizim ve hayatta hiçbir şey için geç değil.

98dd30de7f_Human_A003_C002_082910

images-208

Meslek olarak oyunculuk yapan aktörlerle karşılaştırdığımızda kendi hayatlarının rolünü oynayan, bunun için de ekstra hiçbir çaba göstermeyen doğal oyuncular, hikayeleri, hayat dersleri, korkuları ve açmazlarıyla karşımıza geliyorlar. Kimisi mimikleriyle rol çalıyor, kimisi hikayesiyle. Bazıları gerçekten unutulmaz. Mahkumiyetleri devam etmekte olan üç karakterden biri kadın, siyah ve müslüman. Kürtajın yasak olduğu bir İslam ülkesinde yaşıyor ve bedelini ödemekte halen daha yattığı hapishanede. Diğer iki hikayeden ilki filmin açılışında yer verilen ve berbat bir çocukluk geçirmiş olan bir siyah. Üvey babası, sevgisini, eline geçen her ne varsa onların yardımıyla oğlunu döverek gösterdiğinden, büyüdüğünde sevdiği herkesi inciten bir adama dönüşüyor o da. Sevgiyi öğrendiğinde ise hayatın acı tokadını yemiş oluyor. Agnes adında bir kadın ona sevgiyi öğretiyor affederek: Patricia ve Chris’in annesi ve büyükannesi. Yani öldürdüğü anne oğulun annesi ve büyükannesi. Üçüncü mahkumsa on beş yaşında müebbete mahkum olmuş bir başka siyah. Hayatta herkesin bir amacı vardır derken, kendi amacının ne olduğunu bilemiyor bile. Bildiği bir şey varsa hayatın böyle, cezaevinde ömür geçirerek bir anlam taşımadığı. “Burası kimseye uygun bir yer değil” diyor.

images-118

Yerli bir kadın çok basit bir şekilde nasıl mutlu olduğunu anlatıyor. Maddeleri arasında sağlam bir kariyer, bol maaşlı bir iş, bir iç mimarın elinden çıkma şık mobilyalarla döşenmiş bir ev yok. Mutluluğu bulduğu şeyleri yazacağım şimdi madde madde:

1-Yağmur yağması
2-Süt içmek
3-Sevdiği şeyleri yemek
4-Ona güzel şeyler söyleyen sevdiği erkekle beraber uyumak
5-Onu yağmur ve soğuktan koruyan güzel bir kulübe(bir parça hırsı olduğu hissedilen tek madde ama neticesinde barınma)
6-Başka yok. Sonra da gülüyor bembeyaz dişlerini sergileyerek. İşte mutlu insan örneği. Bana mutlu insandan zarar gelmeyeceğini hatırlattı bir anda.

maxresdefault

Savaş giriyor sonra araya. Savaşmış ya da savaşa tanıklık etmiş insanlarla röportajlar yapılıyor. Bir tanesi İsrailli olduğu için hava saldırısında, diğeriyse Filistinli olduğu için(kulağa mantıklı geliyor değil mi, o o olduğu, bu da bu olduğu için) ensesinden aldığı tek kurşunla vurulan çocukların İsrailli ve Filistinli babaları. İsrailli baba zamanı geldiğinde kendini feda edebilecek bir nesil yetiştirildiğinden ve iki toplum için de bunun geçerli olduğundan yakınıyor. Filistinli babaysa affetmiş. Ölen kızı Abir adına konuşuyor. Ne affetmenin ne de intikam almanın hakkı olmadığını düşünüyor kızı adına.

İnsanların kafalarını her daim meşgul etmiş olan ve teorikte yaşandığında pratikte yaşanandan çok daha az acı verici olan “aşk”tan ne anladıklarını soruyorlar. Bir kişi onu her gün almalısınız diyor. Kıkırdayan, siyah bir erkek sevişmeden aşkın başarısız olduğunu söylüyor. Aşkın sonunda seks gelir diyor. Aklı fikri onda galiba.

Anlatıcı erkeklerin hayatı çok daha girift. Beni en çok etkileyen iki hikayenin de kahramanı erkekti. Bir tanesi ellinci evlilik yıldönümünden önce karısı ağır bir hastalığa yakalanan ve iki yıl boyunca yataktan çıkamayan karısına kendi elleriyle, tam zamanlı hemşirelik hizmeti sunan kocaydı. Kimsenin yardımı olmadan yapmayı becerebildiği için de bunu yapmayı sevdiğini, karşılığında da karısının kendisini takdir ettiğini söyledi. Yürüyemeyen karısını arabaya taşıyan, olmadı oksijen tüpünü ve tekerlekli iskemlesini taşıyan, onu gezdiren, sonra da evlerine geri getiren, onu yıkayan, yatağına yatıran bir erkeğin “Aşk” tanımıydı bu. Bir diğer erkekse hep bir oğul sahibi olmak isteyen ve en nihayet erkek çocuğuna kavuşan ama o da engelli olan ve bu istisna durumu epey bir sorguladığı her halinden belli olan ve nihai olarak en güçlü aşk tanımını yapan insan olarak kaldı belleğimde. Dostoyevski’nin topraklarından ve O da bir Alyoşa babası olan Rus’un sözlerini unutmamalı.: “Aşk beraber yaşamak için kendinizi, eşinizi, tüm çocuklarınızı, aşağı da olsa tüm insanları sevmektir. Dünyayı sadece insan sevgisi kurtarabilir.” Bu sözden ötesi yok.

Çeşitli ülkelerden çıkarak Avrupa’ya mülteci olarak gelmiş yersiz yurtsuzlar filmin en mutsuzları. Kimse keyiften vatanını terk etmeyeceğine göre, herkes arkasında acı dolu hikayeler bırakarak gelmiş konmuş bulunuyor başka başka lisanların konuşulduğu ülkelere. Göç vakti gelmiş kuşlar değil hiçbirisi ve tepelerine bombalar yağarken ya da rejim tarafından rahat bırakılmazken terk etmek durumunda kalıyorlar ülkelerini. Fransa’da Calais Ormanları’nda barınmak zorunda kalan ailesini kaybetmiş bir Afgan mülteci, kendisini rahatsız eden ve ormanı terk etmesini isteyen polise “Nereye gideyim?” diyor. Dönecek bir ülkesi olmayan, toprakları katliam bölgesine dönmüş, otuz yedi farklı ülke tarafından defalarca kontrol edilmek ya da kurtarılmak için gelinen vatan, vatan olmaktan çoktan çıkmışken soruyor çaresizce “Benim ülkem neresi?” diye. Sonrasında beni çok üzen şu cümleleri sarf ediyor: “Bırakın da yaşayayım adamım. Sizden bir şey istemiyorum. Yiyecek bir şey istemiyorum. Sizden hiçbir şey istemiyorum. Yardıma ihtiyacım yok. Ama bırakın yaşayayım.” Çok acı. Dünyanın kahrını çekiyor bu insanlar. Hepimizin kahrını. Çok yazık. Çok çok acı. 110 kişinin arasında, mazotun içinde vücudun mahvola mahvola, saatlerce oturarak, hiç bilmediğin bir denizi aşıyorsun lastik botlarla. Gittiğin yerde ne olacağını ne yapacağını da bilmiyorsun üstelik.

images-247

Ve fakirlik. Çok çok fakirlik. İnsanın kanına giren, midesini ağrıtan, çöplük içinde yaşatan, gece gündüz farkını ortadan kaldıran ve devam eden bir durum hiç geçmeyen. Fakirliğin zekayla alakası olduğunu bile bile kendini ve aileni bu durumdan kurtaramamak. Yemek yiyememek, uyuyamamak, eşinin ve çocuklarının da seninle birlikte acı çektiğini bilmek. Ve bir insanın gururunu fakirlik kadar kıran bir şey olmadığını bilmek ama gene de değiştirememek. Belgeselin en renkli karakterinden hayatı ve insanları ciddiye almadan tüm boşvermişliğiyle yaşadığı sefaletin içinde, ağzında kalan son üç beş dişiyle sormak istediği sorusu: “Bu lanet olası yerde ne işim var benim?”e müteakiben “Neler olup bittiğini görmek için senin olduğun yerde neden ben olamıyorum? Bir dakikalığına değişelim mi? Sen ben ol, hadi! Ben de sen olayım. Ekvatorun orta çizgisinde buluşalım, golf oynarız.” diyordu.

-lF1YpaKlCuc6XKn2C3I9N3EOIuilSix09WYLA2FwLykplwykhe9eA4nyU46HsT4hdTTHojLPj-h1mUHkeMOFksZ6qbKn0y1hcC5IQ=w512-h288-nc

560488

downloadfile-39

images-243

downloadfile-46

Tek bir film izleme şansınız varsa bu filmi izleyin. On tane film izleme şansınız varsa ilk önce yine bu filmi izleyin. Düşünün düşünün… Ben hala ara ara bu belgeseli düşünüyorum. Afganlı mültecinin sözleri kulaklarımdan gitmiyor bir türlü: “Bırakın yaşayayım” diyordu ve tek talebi buydu hayattan, yetkililerden. “İnsan”, bu senenin en insani filmiydi. Bir süreliğine de öyle devam edeceğine inanıyorum.

SPOTLIGHT

images-219

SPOTLIGHT :

“Bir çocuğu yetiştirmek nasıl beceri istiyorsa, istismar etmek de öyle. ”  Mitchell Garabedian

“Bir an’a ihtiyacınız varsa, bunu kazandınız.”   Marty Baron

Gerçek olaylara dayandığından izlenmesi gereken(kurguysa önermiyor muyuz yani sorusunu da akıllara getirten ve bu ne biçim bir giriş cümlesidir dedirten) bir skandalın Boston Globe Spotlight ekibi tarafından bir parça rötarlı-yaklaşık dokuz yıl- gündeme getirilişini, bir elin parmağı kadarlık ekibin bir senelik sancılı çalışma sürecine paralel olarak anlatan, son derece cesur ama nihai sonucu değiştirmeyecek olan iki saati geçgin süresiyle seyircisine aktarıyor Spotlight. Cesur çünkü film boyunca ismine ve cismine şahit olduğumuz Kardinal Law yıllar yıllar boyunca örtbas ettiği tacizler ortaya çıktığında en nihayet 2002 yılında istifa ediyor ama seneler 2004’ü gösterdiğinde Katolik dünyasının en önemli kiliselerinden biri olan Roma Santa Maria Maggiore Kilisesine atanıyor, terfi edilircesine. Yani Katolik Kilisesi kızağa aldığı kardinaline sahip çıkıp, arkasını kollamaktan geri durmuyor. Yani kısacası Vatikan bildiğini okumuş oluyor ve sanki o bunu hep yapıyor. Yüzlerce yıldır varolan sistemi değiştirmek mümkün olmuyor. Zihniyeti değiştiremediğin takdirde de değişen bir şey olmuyor. Taciz ve tecavüze uğrayan kız ve erkek çocuklarına şimdiye kadar yaşatılan ve bundan sonra yaşatılacak olan ızdıraplar dinmiyor. Burada filmde de bahsi geçen bir şeyi unutmamak gerekiyor. Ebedi olarak kabul edilebilecek “inanç”la, bir adam tarafından yaratılan geçici bir kurumun karıştırılmaması gerekiyor. Aksi takdirde insanlar umutlarını yitiriyorlar.

downloadfile-23

images-198

Film 1976 yılının bir kış gecesinde Boston, Massachusetts(ne dilim ne kalemim dönmeyecek) 11. Polis Bölgesine çocuk istismarı şikayetiyle getirilen Peder Geoghan’ın avukatlarının ve bölge savcısının kapalı kapılar ardında yaptıkları anlaşma sonucu, zeytinyağından kıl çeker gibi kurtarılışıyla açılıyor. Gazeteler bu anlaşmadan haberdar olmuyorlar. Kaldı ki ortada yazılı bir anlaşma filan da yok ve hiçbir polis bir rahibi kelepçelemek istemiyor. Bu tarihten tam yirmi beş yıl sonra, henüz daha 9/11 yaşanmamışken Boston Globe’a çiçeği burnunda bir editör atanıyor merkez tarafından. Beyzbol sevmeyen, hiç evlenmemiş, az konuşan, tok sesli, işkolik, Marty Baron(Liev Schreiber). Üstelik de Yahudi. Gazetenin tirajını arttırmak hedefiyle getirildiği pozisyonda, reklamları baltaladığından okuyucuların internete yönelimini engelleyerek, daimi olarak gazeteye ihtiyaç duymalarını sağlayacak bir yol bulmak adına, Spotlight’ın ekip editörü Robby(Michael Keaton)’i Geoghan davasını araştırmak üzere oyuna dahil ediyor. Spotlight’a gelince, Boston Globe içerisinde gizli çalışan dört kişilik bir araştırma ekibinden oluşmakta. Araştırmacı gazetecilik yapıyorlar. Bu olayı çözdükleri takdirde onlar gibi yerel bir gazete için bu son derece önemli bir olay olacağından, yıllar önce görmezden gelinen davayı titizlikle araştırmaya koyuluyorlar. İlk iş kiliseyi dava ederek, dosyalardaki gizlilik mührünü kaldırmaktan geçiyor. Mike Rezendes(Pulitzer ödüllü aynı zamanda) rolündeki Mark Ruffalo, bu davaların takipçisi olmaktan ve dosyalar altında ezilmekten evlenmemeyi seçmiş Ermeni ve pervasız avukat Mitch Garabedian(Stanley Tucci)’nin kapısını çalıyor. Avukat en az Rezendes kadar çetin ceviz çıkıyor. Bu konunun gündeme getirilebilmesi için bir yabancıya ihtiyaç olduğunun bilincinde Rezendes. Yeni editör bir Yahudi ve kendisiyse bir Ortodoks Ermenisi-en azından pratikte. Ve pratik olarak çoğunluğun Katolik olduğu Boston’da, kiliseyi yargılayabilecek olanların sadece kendi gibileri olduğunun da bilincinde. Doğma büyüme Boston’luların, diğerlerini oraya ait değilmiş gibi hissettirmekteki gizli çabaları, onu yıldırmıyor. Çünkü onların kendilerinden daha iyi olmadığını biliyor. Ve bir avukattan öte bir insan için son derece zor olan bu davalarda istismar edilmiş bir sürü çocuğu ya da zamanında istismar edilmiş şimdiyse koca koca adamlar olmuş ama kurtulmuş ya da kurtarılmış şanslılardan çoğunun ya bağımlı, ya intihar eğilimli, ya da her ne kötü şey varsa ondan olmasını görüp dinlemekten gizli gizli kahroluyor. Zor mahallelerden çıkan, güç şartlardan gelen, utanç ve suçluluk içindeki çocuklar bunlar ve özellikle fakir bir mahallede imkansızlıklar içinde yetiştirilen yoksul bir çocuk için inanç çok önemli. Tanrı gibi gördükleri adama hayır diyemiyorlar, pratikte Tanrı’ya hayır denemeyeceğinden ötürü. Baba bildikleri adamlar tarafından tacize uğradıktan sonra ruhlarından da bir şey çalınmış oluyor ve hayat o çalıntı parçanın yerini doldurmakta yetersiz kalıyor.

downloadfile-30

Boston Attorney Mitchell Garabedian
Boston Attorney Mitchell Garabedian

Sadece Boston’daki istismarcı rahip sayısı ilk ulaşılan rakamlara göre on üç iken, olayı deştikçe bu rakamın doksanları bulduğu kanıtlanıyor. Onları bu konuda aydınlatan ve sadece sesiyle hayat veren yatılı bir psikoterapi merkezinde çalışmış rahip Richard Sipe rolünde/sesinde Richard Jenkins var. Kilisenin sayılarının birkaç çürük elmadan ibaret sanılmasını istediği istismarcı rahiplerin sayısının çok daha fazla olduğunu söylüyor. Sadece Boston’da yüzde altılık bir oran olan 1500 rahibin yüzde altısı rakamla aşağı yukarı doksan ediyor. Arka mahalledeki rahip bunlardan biri çıkabiliyor. Son derece tonton bir ihtiyar izlenimi uyandıran bir rahibin ne çok canlar yaktığını, halen de yakmaya devam ettiğini görüyoruz. Rahiplerin çoğu yetişkinlerle ilişkiye giriyor. Bu da bir tür gizlilik kültürü oluşturuyor ve pedofillere göz yumarak, onları koruyor. Kilise bu durumdan haberdar ve açılan davaları örtbas etmek için yapılan gizli anlaşmalarla pedofil rahiplerin kiliseye maliyeti bir milyon doları bulabiliyor. Tozlu raflardan çıkartılan arşivlerde, kiliseden uzaklaştırılan rahipler için hep bir bahane yaratılıyor. Tecavüz dışında her şey için bir bahaneleri var. En garip olanı ise kapısını çalıp konuşma şansı yakaladıkları artık iyice yaşlanmış bir pederin itirafı oluyor. Yaptığından çok da hoşlanmadığını söyleyen peder çocuklarla oynaştığını kabul ediyor. Kendisinin de bir zamanlar tecavüze uğradığını anlatıyor tatlı tatlı. Ne olmuş der gibi. Sistem böyle yürüyor ve aidiyet hissine yenik düşen bireyler gerçekten de bir çeşit sessizlik yemini edip, tüm yaşananları sineye çekiyorlar. Tacize uğrayan ve eşcinsel kimliğini saklamayan bir mağdur kilisenin hemen önündeki çocuk parkını gösteriyor. Haşmetli kilise tüm görkemiyle gökyüzünü örterken, kendisine yaşadıklarını başkalarına anlatıp anlatmadığı sorulduğunda, bunun anlamsızlığından dem vururcasına “Kime mesela, başka bir rahibe mi?” diyor. Filmin sonunda önemli istismar skandallarının açığa çıkarıldığı kiliselerin listesi yayınlanıyor. O kadar çok ki. Filipinler’den Şili’ye, Hindistan’dan Avusturya’ya dek uzanan bir liste bu. Baş etmekse pek mümkün görünmüyor. Çünkü eski istismarcılar gidiyor gitmesine de, yerlerinin doldurulması da çok güç olmasa gerek. Spotlight, gazete ilk baskıya girdikten sonra gelen telefonlardan başını alamaz hale geliyor. Nihai amaçlarına ulaşıyorlar ve o “an”ı yakalıyorlar. 2002 yılı boyunca gelen ihbarları da değerlendirerek skandallarla ilgili 600 hikaye yayınlıyorlar. Boston Psikoposluğundan 249 rahip ve kilise üyesi kamu önünde istismarla suçlanıyor. Bir parça nezaket isteyen Kardinal, bizzat yorum yapmaktan kaçınıyor. Filmin en önemli sahnelerinden birinde Kardinal’le bizzat görüşen Marty Baron her türden yardımı gazetenin bağımsızlığı ve iyi bir performans için reddederken, Kardinal’in nazik ve anlamlı bir armağanı olan Katolik Kilisesi İlmihali’ni okuyup okumadığını bilmesek de, Boston Globe’un yayınlarını Kardinal’in bizzat  okumak mecburiyetinde kaldığını tahmin ediyor ve nedensiz(!) bir sevinç duyuyoruz içten içe.

images-206

Filme oyunculuklar açısından bakıldığında Ermeni avukat rolünde Stanley Tucci, Yahudi ve soğukkanlı editör rolünde Liev Schreiber, Portekiz asıllı Doğu Boston’lu Spotlight ekibi üyesi Rezendes rolünde tatlı Mark Ruffalo akılda kalıcı performanslar sergilemekle birlikte, tam bir ekip işi olan film, bir one man show olmaktan fersah fersah uzak olduğundan herkes üzerine düşeni yapıp, filmin cesaretli konusuna hizmet ederek tamamlıyorlar misyonlarını ve Spotlight’ı “tamamlayanlar “olarak akıllarda kalıyorlar.

images-124

images-175

spotlight-movie-1

images-149

 

CAROL

image

CAROL

Sadece.
Sadece Carol.

“Hiç uyarmadan
kasırga nasıl sökerse
meşeleri kökünden
öyle sarsıyor yüreğimi aşk.” Sappho

“İşliyor içime acı
damla
damla” Sappho

“Yalınayak dolaşma
kıyıdaki çalılarda
o kadar nazlıysan.” Sappho

“Belki de unutursun sen
Ama bil ki
gelecek günlerde
birtakım insanlar
anacaklar bizi.” Sappho

Seyahat dönüşünde, bir pazar akşamı bir sürü telaşın içerisinde izlediğim Carol’ı anıyorum ben de ister istemez yazıma henüz daha başlamamışken. Filmin kimi özel anlarının büyüsü daha da bozulmadan yazmaya başlamam gerektiğini biliyorum aklımın parçalarını bıraktığım yollar, şehirler, insanlar zaten telaşlı olan aklımı daha da karıştırmaya devam etmezken. Aylar aylar önce Cannes’da prömiyeri yapılırken izlenebilen ve bence filmin en naif anlarından birinin dokunaklı da bir müzik eşliğinde geçen sahnesiyle dikkat çeken Carol’ı en nihayet size kendimce anlatmaya çalışacağım. Maharetli olmayan ellerde agresifleşebilecek film Todd Haynes’in nazik ellerine emanet edilince bir parça kederli bir melodrama dönüşüyor ister istemez. Tesadüf diye bir şey olmadığını hatırlatan film, öyle ya da böyle aşkın taraflarını bulacağını, her şeyinse olacağına varacağını, bu arada zamanın en iyi ilaç olduğunu, aşkın karşı tarafı mutlu etmek olduğunu, insan özgürlüğünün ve bireyin toplum içerisindeki yerini ve kişiliğini bulmasının aileden bile önemli olduğunu anlatıyor. İşte size benim iki heceli Ke-rıl’ım.

image

Film bir iç mekan filmi ve en unutulmaz anlar bu iç mekanlarda geçiyor. Melankolik bir hava ve romantik, sıcak renklerin hakimiyeti var filmin tamamında. İki kadın bir arabanın içinde mutlulukla ve neşe içerisinde giderken, hava da olsa ölümsüz olan kelimeler silinip yerini anın içtenliğine bırakmışken ya da Carol’ın sinmiş olduğu arka koltukta sevdiği kızın arkasından özlemle ve melankoliyle bakarkenki halleri geliyor ilk önce gözümün önüne. Çok az detayla ama güçlü imgelerle başarılı bir dönem tasviri yapan bir film olarak kalacak aklımda “Carol”. Todd Haynes’in Patricia Highsmith’in ilk basıldığında adını “Tuzun Bedeli” olarak koyduğu, zamanla hem kitaba hem de filme çok yakışan “Carol” adıyla yayınlanmaya başlanan, yazarının ilk romanlarından olan ve lezbiyen bir aşkın anlatıldığı romanın son derece başarılı bir uyarlaması olmuş film. 1950’lerin başlarında geçen hikayenin iki saat boyunca geçeceği ortamları, koşulları ve dolayısıyla atmosferini anlatmak için planlanmış giriş sahnesi, son derece içten ve o yüzden de çok başarılı olan Carter Burwell’ın müziğinin de etkisiyle iki saate yakın süresi boyunca neler vaat ettiğini sunuyor seyircisine ilk bakışta. Carol bir sürü vaatlerle geliyor ekrana, bundan emin olabilirsiniz.

image

image

İstasyona yaklaşıp en nihayet duran trenin sesiyle, çalışan kesim -çoğunluğu erkeklerden oluşan, şapkalı ve sıkıcı pardesülü adamlar solgun akşamın yaşandığı şehrin içine telaşlı adımlarla karışmaktayken, hapishane parmaklıklarını andıran demirlerden yükselen Carol’ın adını takiben silikleşmiş, sıradan ve gri insanların arasından süzülen bir adamı takip eder kamera ve onun rüzgarı bizi şık bir restorandaki aynı masayı paylaşan iki kadının gizemine ortak eder. Son derece şık ve zarif bu üç dakikalık plan sekansla filmin gerçek kahramanlarının dünyasının içindeyizdir artık. Her gün hiç önemsemeden üzerine basıp geçtiğimiz ızgaralar, demir parmaklıklara dönüşüp, aslında ezilen ve karakterini yitirip, kendi gizemini unutan mekanikleşmiş ve sıradanlaşmış orta sınıfın puslu dünyasına bir atıf olarak arz-ı endam ederler, tıpkı filmde hayat bulan ve özellikle de Therese Belivet’in hayatına giren tüm erkekler gibi. Hiçbirinin yeri doldurulamaz değildir, çok özel, çok belirgin ayırt edici özelliklere sahip de değildir bu erkekler. Bir tanesi NY Times’da yazarlık yapmaktadır sadece ama herkes New York’da yazardır ya da yazar adayıdır zaten. Therese bir barda iş sahibi dolayısıyla dert sahibi bir sürü adamla dertli dertli içer. Naif dış görünüşüne rağmen erkeklerle sohbet bağlamında son derece rahat görünmektedir. Carol’ın cephesinde de değişen bir şey yoktur. Kocası esip gürlerken bile çok fazla ciddiye almak gelmez insanın içinden. Erkeklerin aşkı olmadan bir hayat geçirebilecek bir sürü güçlü kadının varlığına şahit oluruz biz de film boyunca. Nitekim filmin sonunda Carol kocasıyla kızı için anlaşmaya çabalarken, etrafını sarmış sahtekar avukatlara rağmen, bir anda doğru ve dürüst bir şekilde genç kızla yaşadığı ilişkisini itiraf eder, pişman olmadığının üstüne basa basa. Ona dayatılan hayatı, ısrarcı kocasını ve sunduğu zenginliği elinin tersiyle iter nazikçe. İstediği gibi bir hayat yaşayamayacak bir ebeveynin mutsuzluklar içinde boğulurken kendi çocuğuna bir faydası olamayacağının idrakindedir çünkü.

image

image

Daha henüz tanışmazken ilk odaklandığımız Therese’in hayatı ve dünyası oluyor. Frankenberg mağazasının oyuncak bölümünde çalışan Therese ile kendi deyimiyle kağıt üzerinde ve pratikte evli, bir kız çocuğu sahibi, sarışın, yeşil gözlü, zarif parmaklarında ve yüzünün merkezi olan dudaklarında kırmızıdan vazgeçmeyen, şık kürkü ve topuklu ayakkabılarıyla kadınsı dış görünüşünden ödün vermeyen Carol’ın mağazadaki karşılaşmalarından Therese’in aklı karışıyor içinde bulunduğu bir sürü sıradanlığın içinde. Rüzgarına ve alımına kapıldığı kadının dışında kendi hayatına bakıyoruz genç kızın onunla birlikte. Kendisiyle aynı yerde çalışan ve ona aşık olduğunu, beraber yaşamak istediğini söyleyen bir erkek arkadaşı olsa da, Therese onunla beraber Avrupa seyahati yapmak fikrine hiç de sıcak bakmıyor. Onun planlarında bir erkek yok aslında ve ne karşı taraf ne de kendisi bunun tam manasıyla farkında ilk başlarda. Sevdiğinle alakalısındır her zaman, onun da dahil olduğu gelecek planları yaparsın, ailenle tanıştırmak istersin; ama bu bu ilişkide erkek arkadaşıyla ilgili olan Therese değil. Öğle yemeğinde ne ısmarlayacağını bile bilmeyen bir kız karşımızdaki. Yaşıtı olan erkekler onu anlayamıyorlar. Sadeliği ve tatlığı erkeklerin aklını başından alıyor sadece, onun ruhunun gizemini çözmekten çok çok uzaklar. Halbuki bebeklerle oynayan bir kız olmadığını, trenleri sevdiğini söylüyor ilk karşılaştıklarında Carol’a. Uzaydan düşmüş tuhaf bir kız Therese. Carol öyle adlandırıyor onu.

image

image

image

Todd Haynes’in filmlerindeki aşkın imkansızlığına sebebiyet veren farklılıklar ve karşıtlıklar bu filmde de mevcut. Sınıf farkı, yaş farkı-olgun kadına övgü, hemcinse duyulan aşk, evli bir kadınla yaşanan yasak aşk ve dolayısıyla işin içine giren toplumsal baskı. Bu ise bir süre sonra mümkün kılıyor her şeyi ve filmin odak noktasındaki iki kadının aşkının destekçisi haline geliyorsunuz. İmkansızın aşkı, aşkı somutlaştırıyor bir yerde. Yaşadıkları yere ve belli kalıplara sığamayan ikili birbirlerini tanımak ve keşfetmek için Batı’ya doğru yola çıkıyorlar. Therese sıkıcı işini, dairesini ve hali hazırdaki evlilik teklifini reddederek gidiyor Carol’ın peşinden. Carol’sa Noel arifesinde kızını beraberinde götüren kocasından ve bomboş evinden kaçıyor. İki kadın birbirlerine sığınıyorlar.

image

image

Filmin bir başka özelliği olan ve daha önce bahsini geçidirdiğim silik erkekler resmi geçidinde, Carol’ın kocası da dahil olmak üzere tüm erkeklerin görünmezlik maskesi takmışçasına rol yapmalarıydı. Hepsi o kadar silikler ki kimin kim olduğu anlaşılamıyor çoğu zaman. Bu açıdan cast’ın sonsuz başarısı da göze çarpıyor. Cate Blanchett’ın altından kalkamayacağı bir rol hiç olmayacakmış gibi geliyor insana. Rooney Mara ise masum ifadesine yakışan tatlılıkla götürüyor göründüğü her sahneyi. Carol’ın olağanüstülüğünün karşısında hiç ezilmeden idare ediyor ki söz konusu olan Cate Blanchett’sa eğer, bu hiç de kolay olmasa gerek. Filmin bir diğer güçlü karakterli kadınlarından birini canlandıran Abby rolünde Sarah Paulson da son derece başarılı bir kompozisyon çiziyor. Carol ve Abby biten ilişkilerinin ardından dost kalmayı başarabilmiş iki kadın ve hem birbirlerinin sırdaşı hem de dert ortağı olmayı başarabiliyorlar. Abby her fırsatta Carol’ın arkasını kolluyor ya da kocası Harge(o ne biçim isim öyle?)’ın karşısında durabiliyor erkek erkek. Bir araya geldiklerinde bahsettiği kızıla veya başka başka kadınlara rağmen bir tarafıyla hala Carol’a aşık ve Therese’e sert davranıyor istemeden. Bundan beş ya da altı yıl önce bozulan arabası yüzünden beraber aynı evde ve aynı yatakta geçirdikleri gecenin ardından işlerin değiştiğinden bahsediyor. “Hep değişir” diyor Abby. Kızlar kızlarla oynamayı severler. Söyleyecek fazla bir şey yok.

image

Carol’ı sıkıştıran tüm kötü düşünceler bir anda, bazen bir kelime(aile) ya da fotoğraf(kızına benzettiği ve hoşlandığı kızın aslında daha bir çocuk olduğu gerçeği) yüzünden aklına üşüşüyorlar. O anlarda Carol’ın ruh durumundaki değişiklikleri izliyoruz Blanchett’in yüzünde. Aynı yüz filmin final sahnesinde Therese’in akranlarının gittiği bir parti ve sonrası sarhoş olmuş ve kendinden geçmiş gençlerin ortasında konumlanamayacağını anladığında Carol’ı yemek yediği lokantada bulmasıyla vaatlerle dolu bir gülümsemeyle noktalanıyor. Carol’ın gözleri parlarken, bizler de eşcinsel aşkın mutlu bir sonla noktalandığı, sevenlerin bir sürü önyargıya rağmen ilişkilerinin arkasında durma cesaretini göstermiş olduğu nadir bir kitap uyarlaması olan lirik, cesur, özgün ve sıradışı bir filme şahit olmaktan dolayı mutluluk duyuyoruz oturduğumuz yerde. Bu kez ve bir kez de kuyruk köpeği sallıyor bir filmde. Her aşka bir fırsat verilmeli bu gezegende. Kişi kimi sevmişse odur en doğru, en güzel, en özel. Belki doğru olan onlar, yanlış olan sıradan yargıçlardır? Bu dünyada duygulara dair her şeyi ya da tek bir şeyi bilen biri varsa o da en sofudur herhalde. İnsan ruhu, kalbi, özü karışık bir meseledir ve de çözümsüzdür.

Çok sevdiğim bir yazar, Saint- Exupery’den bir alıntıyla bitirmek istiyorum yazımı: “Ağaç hiç de önce tohum, sonra filiz, sonra yaş gövde, sonra kuru odun değildir. Tanımak istiyorsan bölmemelisin. Sen de böylesin küçüğüm. Tanrı dünyaya getirir seni, sonra büyütür, sonra birbiri ardından isteklerle, üzüntülerle, sevinçlerle, acılarla, öfkelerle, bağışlamalarla doldurur, sonra da kendine döndürür seni. Ama sen ne bu okullu, ne bu koca, ne bu çocuk, ne de bu ihtiyarsın. Tamamlanansın sen. Kendini, iyiden iyiye zeytin ağacına bağlı, sallanan dal olarak görmesini bilirsen, kımıldayışlarında sonrasızlığı tadarsın. Ve çevrende her şey ölümsüzleşir…” Citadelle’den

image

 

 

SUFFRAGETTE

 

suffragette-01_612x380

SUFFRAGETTE:

“Kral hazretlerinin hükumetine rağmen buradayım… Dünyaya gözlerini açan her küçük kızın, ağabeyleriyle eşit şansa sahip olacağı zamanlar için savaşıyoruz. Kaderimizi belirlemek için biz kadınların sahip olduğu gücü asla hafife almayın. Yasaları çiğneyenler değil, yasaları yapanlar olmak istiyoruz… Kendi çapınızda hepiniz militan olun. Camları kırabilenler, kırsın. İleri gidip mülkiyetin kutsal putlarına saldırabilenler, saldırsın. Bu hükûmete meydan okumaktan başka seçeneğimiz kalmadı. Oy hakkını kazanmak için hapse girmemiz gerekiyorsa, bırakın kırılan, kadınların bedeni değil, hükûmetin camları olsun… Britanya’daki tüm kadınları asiliğe çağırıyorum. Köle olmaktansa, asi olmayı yeğlerim.”  Korkusuz Emmeline Pankhurst

Göçebe kadın ilerler. Özgürlükler ülkesini arar. “Oraya nasıl ulaşacağım?” diye sorar. Mantığı cevap verir: “Yalnızca ama yalnızca tek bir yol var. İşçilik sahilinden iner, acının sularından geçersin. Başka yolu yok.” Kadın geçmişte tutunduklarını bırakarak feryat eder: “Kimselerin ulaşamadığı bu uzak ülkeye ne diye varayım? Yalnızım, yapayalnızım.”  DREAMS, OLIVE SCHREINER

“Bu hayatı yaşamanın başka bir yolu olmalı.”  Maud Watts

“Her evdeyiz. İnsan ırkının yarısıyız. Hepimizi durduramazsınız.”  Maud Watts

Kimi film vardır, yönetmeninden ötürü merakla beklenir. Kimi film vardır, aktörlerinin rüzgarına kapılır potansiyel seyircisi. Bu biraz teenage işidir; hastalıklı, rahatsızlık verici bir şeyler vardır bu bekleyişte. Senenin iyilerinin nereden çıkacağı belli olmaz ama sizin de sabrınızın bir sınırı vardır. Sundance’ın bağımsızları bağımlılık yaratmaktan uzaktır. Avrupa filmleri arasında yeni bir şey yoktur. Gay çiftler, Naziler,  Uzayda koloni kuranlar, mültecilik, çaresizlik, işsizlik; milyon kere izlemişsinizdir, milyon kere de aynı temalar işlenmiştir. Çaresiz ama gururlu izleyiciyseniz, hayal kırıklığı kaçınılmaz olacaktır. Blockbuster’lara burun kıvırırsınız, dizilere sığınırsınız. Filmin aktörlerini nazlı Amerikan bayrağının altında gördüğünüz anda burnunuza milliyetçi kokular gelir, çünkü sanat bayraktan, topraktan, hükumetlerden bağımsız olması gereken bir şeydir. -Polonya asıllı bir yönetmen vardı gerçi Fransa bayrağının renklerinden seri halde film çeken, e ama o başkadır haliyle- Hollywood dediğin nedir ki? Alt tarafı endüstridir kimselerin bir parçası olmak istemediği, ben olsam ben de içerisinde Inarritu’nun film çektiği devasa bir endüstrinin parçası olmak istemem. Haksız mıyım, aptal mı? Sanırım aptal. Bu arada aç kaldınız. Mideniz değil, beyniniz aç, ruhunuz aç. Filmlerdeki ölümler çok kahramanca değil, dolayısıyla gözyaşlarınızı kendinize saklıyorsunuz ya da aşırı kahraman karakterler tuhaf kahramanlık destanları yaratarak kendi ölüm fermanlarını imzalıyorlar, gözyaşlarınız da buharlaşmaya fırsat bulamıyorlar haliyle. Arayışa devam benim akıllı izleyicim. Kusurları olan ama önemli bir çift sözü olan bir film arıyorsanız ve nereden geldiği önemli değil diyorsanız, şimdi Suffragette’in tam zamanı derim size sadece. İyiniyetli işlerin her zaman başarılı olduğuna inanmışımdır. Bu film de yola iyiniyetle çıkanların ortaya çıkardığı bir çalışma. Yönetmen koltuğunda Sarah Gavron, senarist olaraksa çok daha tanıdık bir isim var, birbirinden çok farklı işlere imzasını atmış ve benim de sıkı sıkı takip ettiğim ve ismini bildiğim nadir senaristlerden: “Abi Morgan”. Tatlı yüzlü Carey Mulligan, Helena Bonham Carter, Anne-Marie Duff, ilk kez müşerref olduğum David Lloyd George rolünde Adrian Schiller ve Meryl Streep benim için filmin öne çıkan isimleri oldular. Meryl Streep’in filmde çok kısa bir rolde göründüğü doğrudur. Ama yazımın girişinde kullandığım sözlerle, korkusuzca balkon konuşması yaparkenki gücü ve sadece iki cümle sarf ettiği Maud’un yeşermiş fikirlerini o kısacık anda güçlendiriveren de odur. Hangi devrim, hangi dava olursa olsun “Asla teslim olma! Asla mücadeleden vazgeçme!” bu sihirli iki cümle ne kadar sıkıntıda olursanız olun, sizi kurtaracaktır pes etmişken, ayağa kaldırıp yürütecektir takıldığınız taşların büyüklüğüne rağmen. Ve Meryl Streep’in gölgesi yeterdir. Tüm başrollerinden daha bir başkadır bu filmde benim gözümde. Çok beğendim kendisini “Korkusuz Emmeline Pankhurst” rolünde.

images-138

images-106

images-77

images-103

Gelelim filmimize. Kurgu ve gerçek karakterlerin bir arada olduğu bir film var karşımızda. Bir kurgu karakter olan Maud Watts rolünde, doğuştan gelen hitabet yeteneği tesadüf sonucu keşfedilen, çamaşırhanede çalışmış bir annenin gene çamaşırhane yazgılı kızı rolünde, evli, bir oğul ve bir pısırık koca sahibi Carey Mulligan var. 1921 Londra’sının Glass House Çamaşırhanesinde kendi gibi çamaşırhane yazgılı işçi sınıfından olma ve doğma kadınlar ve erkeklerle günlerini geçiriyor bıkkınlıkla. Ta ki bir gün etrafında onun gibi boyun eğmekten bıkmış ama ne yapacağını bilen kadınların varlığını keşfedene ve iş arkadaşı Violet Miller’ın yerine Lloyd George’un karşısında kadınların oy hakkını savunmak için ifade verene dek. Dört yaşında annesi ölen, babasını hiç bilmeyen, yedi yaşına kadar yarı zamanlı, on dört yaşına kadar tam zamanlı olarak aynı çamaşırhanede çalışmış, on yedisinde baş temizleyici, yirmisinde işçi başı olup şimdi yirmi dört yaşında olan Maud’un özgeçmişi Lloyd George’u da sarsıyor. Hayattan bıkkınlığını ve aynı bıkkınlık karşısındaki çaresizliğini, bu hayatı yaşamanın başka bir yolu olmalı diyerek ifade ediyor en yalın haliyle. Kadınlara kısa bir yaşam biçen çamaşırcılık ve bıraktığı arazlar kısaca ağrı, öksürük, çarpılan parmaklar, bacaklarda görülen irinli yaralar, yanıklar ve baş ağrıları ve tüm bunlara rağmen erkeklerin üçte biri fazla mesai yapmalarına rağmen haftalık on üç şilinlik kazançları, erkekler on dokuz şilin alıp, daha az yıpranırken bu kadınların kaderi olarak gösteriliyor. Maud’un kocası zamanında patronu tarafından cinsel tacize uğrayan karısını korumaktan acizken, karısının ön ayak olduğu şeylerden rahatsızlık duyarak, onu eve almamakla, tek adam olarak çocukları üzerinde karar verip sonra da kanunlar böyle diyerek adil olmayan yasalara sığınarak cezalandırıyor. Tek oğlunu evlatlık veriyor, daha iyi bakılır diye. Bir baba daha ne kadar aciz ve sersem olabilir ki bu dünyada? Helena Bonham Carter’ın canlandırdığı Edith Ellyn insan gelecek nesle önem vermelidir derken, bir küçük oğlu için bile savaşacak nefesi yok kocasının. Yalnızca karısını kolladığını sanan eş oy haklarını aldıklarında karısına ne yapacağını soruyor. Maud senin yaptığını yapacağım diyor. Yani kocasının yaptığı gibi bu sefer o  kocasının çalışarak kazandığı yevmiyesini alacak elinden. Sorumsuzca hareket edebilecek, kendi çocuğunun sorumluluğunu almaktan kaçabilecek pekala. Erkek ve tacizkar patronu gibi küçük yaştaki oğlanları taciz edebilecek kızıl bıyıkları olmasa da. Bol bol içebilecek ve evdeki çamaşırları kocasına yıkatabilecek bundan sonra. Bir koca nasıl korkmaz bu olasılıklardan.

images-157

images-89

images-82

images-136

images-158

images-178

Nüfusun yarısını teşkil eden kadınlara, nüfusunun hepsi erkeklerce temsil edilen parlamentodan yasayı değiştirmek suretiyle oy hakkı kullanımını zoraki kılacak olan izin çıkmıyor bir türlü. Neden olarak da kadınların sakin bir mizaca ve siyasal ilişkileri muhakeme edebilecek akli dengeye sahip olmadıkları gösteriliyor. Kadınlara oy kullanma hakkını vermek demek, sosyal yapıyı bozmak demek. Zaten onları layıkıyla temsil edebilen babaları, ağabeyleri ve kocaları var… Ve erkekler bilmişler karşı karşıya oldukları tehlikenin büyüklüğünü. Kadınlara oy hakkı verdikten sonra bunun dönüşünün olamayacağını. Kadınların daha çok isteyeceklerini, parlamento üyesi, bakan, hakim olmak isteyeceklerini bilip, onlardaki gücü görmüşler. Bu film o kadınların oy hakkı savunucusu Emmeline Pankhurst’in yanında yer almasının ve mücadeleye katılışlarının öyküsünü anlatıyor. Mücadeleden, devrimden geçmişteki yaşantılarına yabancılaşan kadınlar oy haklarını kelimelerle değil, eylemlerle kazanacaklarının farkına varıyorlar. Yıllarca görmezden gelinmenin, alay edilmenin ve delice yıpranışlarının acısını çıkartıyorlar. Kölelikten bıkmış, asi olmayı kabullenen cesur kadınlar teslim olmak yok diye haykırıyorlar. Fondaysa çamaşırlarla bezeli arka sokakları var Londra’nın. Tıpkı fakir İtalyan mahalleleri gibi. Ve İngiltere’nin ve tüm Avrupa’nın savaşla imtihanı var daha önlerinde. Yüksek yüksek iplere gerilmiş kasvetli ama günümüzle ve bizim ülkemizle karşılaştırıldığında hiç bozulmamış dokusu ve mimarisiyle doğal plato Londra sokakları. Aradan geçen bir yüzyıl tarihi dokuyu hiç bozmamış. İnsan ister istemez kıyaslamaya gidiyor, Ahh İstanbul…

images-115

Maud ve diğer kadınlar defalarca tutuklanıyorlar, hapse giriyorlar. Siyasi suçlular olarak açlık grevi yapıyorlar. Hükumet yetkilileri her ne kadar polisleri maşa gibi üstlerine coplatmak için sürse de, aslında ödleri patlıyor elleri kana bulanacak diye. Aralarından bir şehit çıkarmalarından, Pankhurst’ün de bunu aleyhlerine kullanıp daha beter isyan çıkartacağından eminler çünkü. Hayatı boyunca hapse girip çıkma rekoru kırıyor Pankhurst. Ödleri kopuyor küçücük bir kadından ve onun gücünden. Polis baskın düzenliyor konuşma yapacağı yerleri öğrenir öğrenmez. Diğer kadınlar yüzlerinde peçe, onun kılığına girip Pankhurst’ü koruyorlar. Bu yüzden hapishane yetkilileri, açlık grevi yapan mahkum süfrajetleri zoraki bir işkence gibi ağızlarından besliyorlar. Kral’ın da bulunacağı at yarışında bir eylem gerçekleştireceklerinden eminler ama mani olamıyorlar. Korktukları başlarına geliyor. Emily Wilding Davison kendisini Kral Beşinci George’un, izleyicilerin ve basın mensuplarının önünde hızla koşan atların önüne atıyor, ağır yaralanıyor, iki gün sonra da hayata gözlerini yumuyor. Çantasında bulunan dönüş bileti ve yakın zamanlarda gerçekleştireceği Fransa seyahati ölümünün bir intihar mı yoksa eylemlerine dikkat çekme çabasının beklenmeyen sonucu olarak mı gerçekleştiğini anlaşılmaz kılıyor. Ama tam 6000 kadın geliyor cenazesine. Tüm dünyada kadın hakları mücadelesine olan ilgi artıyor. Bu esnada da binden fazla Britanyalı kadın hapse giriyor. 1918 yılında otuz yaşın üzerindeki bazı kadınlara oy hakkı tanınıyor. 1925 yılında bir kadın çocukları üzerinde hak iddia edebiliyor sadece. Britanyalı kadınların oy hakkını kazanmaları ise araya giren Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ancak 1928 yılında gerçekleşiyor. Kadınlar yıllarca mücadele ediyorlar “Üzerinde Güneş Batmayan Ülkede”. Filmin sonunda, ülke ülke, kadınların seçme ve seçilme haklarının hangi yıllarda tanınmış olduğunu gösteriyor film. 1934 yılında Türkiye diyor. Biz bu hakkı hiç mücadele etmeden, hiç ölmeden almışız, bize verilmiş sadece. Atatürk bunu da düşünebilmiş, giderayak. Suudi Arabistan’sa hala versem mi vermesem mi diye bakarken en sonunda bu sene içerisinde kadınlara oy hakkı tanımıştır. Yazık. Çok yazık. Bu kadınlar bu kadar çekmişken, kendilerini feda etmişken.

images-197

article-2606928-1D29B51100000578-544_634x385

Ülke çapında kadınlara oy hakkı tanıyan ülkeler şunlardır:

1893: Yeni Zelanda
1902: Avustralya
1913: Norveç
1917: Rusya
1918: Avusturya
Almanya
Polonya
1920: ABD
1932: Brezilya
1934: Türkiye
1944: Fransa
1945: İtalya
1949: Çin
Hindistan
1953: Meksika
1971: İsviçre
1974: Ürdün
1976: Nijerya
2003: Katar
2015: Suudi Arabistan, nihayet, o da reformcu kralları sayesinde.

downloadfile-2

law-makers

images-87

images-167

images-114

images-94

 

IRRATIONAL MAN

 

images-142

IRRATIONAL MAN:

“İnsan doğasının başı, inkar edemeyeceği fakat aynı zamanda cevaplayamayacağı sorularla derttedir.” Kant demiş ki…

“Toplumu erkekler şekillendirir. Kadınlar sadece erkek ilişkilerinde olan varlıklar olarak görülür.” Simone de Beauvoir da demiş ki…

“Cehennem başkalarıdır. ”  Jean Paul Sartre

“Tüm iyi fikirler baskı altında gelir.” Abe Lucas

Uzun ve aralıksız süren meslek yaşamında nefes almadan film çeken bir yönetmen Woody Allen. Tam elli yıldır yazıyor ve yönetiyor. Vermiş olduğu bir röportajda bahsetmiş olduğu üzere sıkılıyormuş film çekmediğinde. Hayranları da benzer dıkıntıları(bir harfle havası değişen kelimelere örnek olsun istedim ve değiştirmiyorum bilerek) taşıyor olsalar gerek, kendisinden yeni bir film gelmezse diye. Azmi, istikrarı, meslek aşkı takdir edilmesi gereken yönetmen, seksen yaşını devirmiş durumda ve meslekleri ne olursa olsun akranları çekildikleri adalarda, büyük bahçeli villalarda emekliliğin tadını çıkartırken, kendisi sulanmayan beyniyle üretmeye devam ediyor bir auteur olarak. Filmografisinde izleyemediğim yahut kaçırdığım bir sürü filmi olmasına rağmen her bir filminden bir ya da birçok ders alabildiğim, insan doğasının karanlık tarafını zehirli bir dille üstelik hicivle seyircisine sunan, New York vazgeçilmezim dedikten sonra Avrupa’ya açılan ve orada da iyi işler çıkartan ve şehrin dokusunu, insanlarının özelliklerini layıkiyle yansıtan, oyuncuların birlikte çalışmak için can attığı, atmosfer yaratma ustası bir yönetmen. Erken dönem filmlerinde canlandırdığı nevrotik karakterleri bizzat kendisi oynardı ve inanıyorum ki kendi yazıp yönettiği filmlerin başrolüne kendisinden daha çok yakışan bir yönetmen daha gelmemiştir yeryüzüne. Ve kendi sinemasını, kendi dilini oluşturmuştur geçen zaman içinde. Biraz Bergman vardır içinde, son dönemlerinde ise bol bol Sartre, Kant…

images-146

images-155

Filme ismini veren irrasyonel kelimesinin sözlük anlamı mantıksız, saçma, akılsız ve oransız demek. Hayattan zevk alamaz hale gelmiş, kendisiyle çelişip duran, karısının da kendisinden umut kestiği için terk ettiği izledikçe anlaşılan, mutsuz, umutsuz, huzursuz, hevessiz, bezgin, iktidarsız felsefe hocası Abe Lucas rolünde tavşan dudağı, toparlak göbeği, vurgusuz konuşması ve elinden düşürmediği içki şişesiyle Joaquin Phoenix var. Düşünmekten konuşmayı unutmuş halleri ve yüksek popülaritesiyle Braylin ismindeki kurgu bir kolejdeki işi kabul etmesi okulun öğrencileri ve meslektaşları arasında yüksek bir merak yaratıyor. Beklenti büyük olunca gelmeden rüzgarı esiyor, yayınladığı kitapları okunuyor, hakkındaki söylentiler fısıldanıyor kampüs bahçesinde. Abe’i en çok merak edenlerden birisi olarak öğrencisi Jill rolündeki Emma Stone, erkek arkadaşının varlığına ve ailesinin uyarılarına rağmen yavaş yavaş tutuluyor sürekli fikir alışverişinde bulunduğu hocasına. Abe bu ilgiyi hak etmek için fazla gayret göstermiyor esasında. Ama yirmi yaşındaki bir kızın üzerinde tükenmişliği bile merhamet uyandırabiliyor. Tutulan ve aşık olduğunu itiraf eden ve karşı tarafın da böyle düşündüğünü zanneden Jill, Abe’in her defasında yalan söylediğini göremiyor. Ortadoğu’da bir ülkede kafası kesilen ya da havaya uçurulan, nihayetinde her defasında farklı bir hikayenin mağduru olarak ölen bir arkadaşı var sözde. Cinayeti işledikten sonra varsayımlar üzerine tatlı tatlı fikir yürütebiliyor mesela herkes içinde. Jill’se her şeye rağmen, kendisini öldürmeye çalışan adam hakkında kötü söz etmiyor. Film boyunca onunla olmadığı zamanlarda bile, çıldırmış gibi ondan bahsediyor etrafındaki herkese. Ona yakıştırdığı sıfatlar hep sönmeyen hayranlığının neticeleri. Onu akıllı, ilginç, büyüleyici aynı zamanda savunmasız fakat çekici, üzerine konuştukları konuları kullandığı kelimelerle dilediğince değiştirmeyi bilen biri olarak tanımlıyor. Hayatın hiç bitmeyen acısını görmekten bu hale gelebileceğini düşünebiliyor tüm iyi niyetiyle. Abe’inse ne iç ne de dış sesinde Jill yok. Düşüncelerinde tutarsız bir romantik olarak tanımlanan Abe işleyeceği cinayetinin kararını romantik nedenlerden ötürü alıyor sadece. Kadınlara karşıysa romantik bir bakış açısı hemen hemen hiç yok. Zihninin açılması, uğruna öldürdüğü zalim hakimin, sırt sırta otururken kulak misafiri olduğu hiç tanımadığı kadının çocuklarını babalarına verecek olmasını engelleyip, kendince adaleti sağlaması ve onu hiç bilmeyeceğini düşündüğü kadını kendince kurtarmasıyla berraklaşıyor. Öldürmek bir yaratıcılık eseri ve çok artistik bir şey yapıyor kafasındaki mükemmel cinayeti kurgularken bile. Hızlı ve acısız bir ölüm kurguluyor, siyanürse başrolde. Umut etmenin işe yaramadığı dünyada dışarıdaki Bazı insanlardan biri olan Hakim Spangler’ın ölümü dünyayı daha iyi bir hale getirecek bundan sonra ona göre.

images-150

Rus edebiyatından ve Dostoyevski’den etkilendiğini sıklıkla dile getiren Abe, cinayetini işlemezden önce yazarın Suç ve Ceza’sından notlar alıyor. Besbelli  cinayet kısmından sonra vicdan kısmıyla ne yapacağının hesabını yapıyor ve vicdanını rahatlatmak için yöntemler geliştiriyor. Kendince cinayetini meşrulaştırıyor. Keçileri kaçırmış bile olsa bir felsefe hocası olarak tüm bunları düşünmüş olacağını en azından tahmin ediyoruz ama tekrar nefes almak ve kendine gelmek için bu cinayeti işleyeceğini kafasına koyuyor, kadının umutsuzca acı çekişine kulak misafiri olduktan sonra. Abe, Zabriskie Noktası’na geldiğinde Braylin’e geliyor. Varoluşçuların tamamen dibe vurmadan bir şey olmayacağını savunan fikirlerine paralel Abe dibe vurmuş bile çoktan ve bir çıkış yolu arıyor kendine. Evli ama aşk ve şehvet için her şeyi yapabilecek ve bu uğurda kampüste yatılmadık “insan” bırakmayan ve bundan uslu kocası da haberdar olan meslektaşı Rita’ya öğretmek konusunda hiç cesaretini yitirdin mi ve durup da ne yapıyorum ben dedin mi diye sorduğunda kendisi bu durumda aslında. Yani hiç durmadan sorgulama aşamasında, kendini, kariyerini, kısaca tüm hayatını. Rita hayatından memnun gözükse de, Abe beraber Avrupa’ya gidelim mi diye sorduğunda hiç düşünmeden kararını verip kocasına anlatıyor durumu. Herkes her şeyden sıkılıyor bir zaman geliyor da. Geride bırakmak istiyorsun bütün hayatını yeni bir başlangıç için. İlginç olansa, şu an biriyle tanışsam onu memnun etmekten uzak olurdum cümlesini sarf eden Abe’in bu özel ve nazik durumuna rağmen onun hayatının bir parçası olmak için can atan kadınların bundan vazgeçmeyip, kendisine kol kanat gererek, bilakis kendi kendilerine mutlu olmayı başarabilmeleri tek kişilik tutkuları dahilinde. İçerisinde kurşun olan tabancanın tetiğini art arda çekebilecek derecede kendine karşı duyarsız olan bir adam var ortada Rus ruleti oynayan ve bundan da öğrencilerine ders çıkartan, insanın hayatta yüzde elli şansı olmuyor kimi zaman, diyerek. Kendince kusursuz cinayetini işledikten sonra bile sevilebiliniyor. Bir kadını kandırdıktan sonra, bir diğerini öldürmeye teşebbüs edip de kazayla kendisi öldükten sonra da sevilebiliniyor. Kadınlar ona harcadıkları zamanlarının tekelini vermekten hoşnutlar ve pişman değiller kısaca.

images-69

images-110

images-133

Filmin yarısına geldiğimizde Abe kendi iç sesiyle öldürüldüğünü söylese de, filmin ilerleyen dakikalarında yönetmen bunu bir şekilde bize unutturmayı başarıyor. Bir insan hayatı aldım dedikten sonra, en derin duygularımın önü açıldı diyor. Umutsuz bir vaka oluşundan ötürüyse kimse onu eleştirmiyor. Uzaklardan bir izleyici olarak ben mesela. Yönetmenimiz bu yaşta eleştiriyi çekmek istemiyor anlaşılan. İzlemiş ve dolayısıyla hatırlamış ve bilmiş olduğum kadarıyla “Suçlar ve Kabahatler” ile “Maç Sayısı”ndan sonra suç ve cinayet temalarına bir kez daha dönüş yapan Allen, bu defa suçun insan bünyesinde bir anda serpiliveren doğasını entellektüel bir eğitimci yazarın bakış açısıyla aktarıyor ve kendi haricinde gelişen olaylar zincirinin kurtarıcı halkası olmak adına müdahalede bulunup kendini kurtarıyor aslında. Ne aşk, ne sevgi, ne ilgi, ne kariyer böyle bir adamın hayata tutunmasını sağlayan. Hiç tanımadığı bir kadına yaptığı iyiliğin üzerine çıkamıyor hiçbiri. Kaderleri belirleyen yeryüzü tanrılığına soyunmak, içinde sönmüş kalmış coşkuyu ve yaşam enerjisini geri getiriyor. Eskiden her tür yürüyüşe katılmış, insanlığı kurtarmak adına dünyanın uzak ucuna gitmiş, menenjitlilerle bile vakit geçirmiş Abe, bu sefer dünyayı kurtarmak için çok farklı bir şey görmek istiyor. Fakat karşı karşıya olduğu şey çok başka oluyor ve bir cinayet diğerini tetikliyor.

images-97

images-117

images-102

Film henüz başlamazken ve daha jenerik akarken arka planda camları kapalı bir yolda giden arabanın içinde gidiyormuşuz hissi veren dışarıdan gelen boğuk sesleri algılıyoruz. Sonra da bir alkışla başlayan ve filmin ritmiyle çok uyumlu müzik giriyor, bu arada Abe arabanın içinde iç sesiyle hiç durmadan konuşup duruyor. Film biter bitmez de aynı alkışla başlayan müzik giriyor ve jenerik akıyor. Yönetmen tüm ekibini alkışlıyor sanki  nazikçe, başta kendisi olmak üzere. Ve bu da Oscar ödül törenlerine ve hatta hiçbir ödül törenine gitmeyen Allen’ın kendini ve ekibini ödüllendirmesi olarak algılanabilir bir yerde.

Allen’ın en iyilerinden olmasa da, içerisinde barındırdığı kavramları düşündürtmeyi başarabilen, Kant’ın, Kierkegaard’ın, Sartre’ın, Beauvoir’ın, Dostoyevski’nin adını anmadan geçmeyen, Parker Posey dahil iyi oyunculuklarla bezeli bir film izlemiş oldum ben kendi adıma. Hiç pişman değilim bu anlamda. Abe filmin başında kendi kendine soruyordu burada neyden bahsediyoruz diye. Cevapları da kendisi veriyordu kısaca; ahlak, seçimler, hayatın rastgeleliği, estetik ve cinayet diye. Olası bir örnek olarak verebileceğim hiç tanımadığı bir çocuğa donör olsun diye bir insanın hayatına son veren bir kişiyle, Abe’in işlediği cinayetteki niyet iyi de olsalar, sonuçta cinayet adı üzerinde ve masum bir insanın tutuklanması ve hüküm giymesine de neden olabilir pekala durduk yere. Bir tanışıklığı ve çok da kabul gören geçerli bir nedeni olmadan adam öldüren bir adamın savunması çok ilginç olabilirdi eğer Abe ölmeseydi son saniyede. Hem de 17 numara sayesinde. Önemsiz görünen şeylerin yaşadıkça gördüğümüz üzere, o kadar da önemsiz olmadıklarını gördük neticede. Anların, şeylerin azizliği ve önemi üzerine bir sürü şey söyleyen bir film geldi ve de geçti sinemalardan bu son seferde usta yönetmen tarafından kaleme alınıp çekilen. Huzursuz bir yönetmenden insanı sakin sakin huzursuz eden bir film arıyorsanız, tavsiye olunur şiddetle. Sakin sakin yazdım ben de, yönetmenin tavrı ve tarzı çerçevesinde.

images-98

images-108

images-65

THE HATEFUL EIGHT

 

downloadfile-14

THE HATEFUL EIGHT:

“His, adaletin özüdür. Çünkü hissiz yerine getirilen adaletin daima adalet olmama tehlikesi vardır.”

“Zenciler korktuğunda, beyazlar güvende oluyor.”

“Aşka bak. Yere uzanıp birlikte kardan melekler mi yapmak istiyorsunuz?”

“Bunca zaman eyerdeki bir göt değildim sadece.”==>söz konusu olan bir Tarantino filmi ve replikler aşağı yukarı böyle ama son derece manidarlar da…

“The Hateful Eight” Quentin Tarantino’nun sekizinci filmi. Zaten jenerik akarken belirtilmekte Tarantino’dan sekizinci film diye. Demek ki bir filmden öte bir bilmem kim filmi izleyeceğiz ve bu bilmem kim de Tarantino olunca yaklaşık üç saatlik süresiyle acaba neler anlatmış gene Tarantino diye merak etmeden, merak edince de bakmadan, açınca da izleyip bitirmeden edemiyor insan. Bir bakmanın bedeli de hayattan eksilen iki saat kırk beş dakika. Türleri karıştırmayı seven ve kendine has bir üslubu olan yönetmenimizin yolundan gidelim ve karşılıklı sorular ve geveze cevaplar eşliğinde değerlendirelim bu uzuun filmi Ennio Morricone’nin dönüşü eşliğinde.

downloadfile-13

images-52

Filmi henüz izlememiş potansiyel seyirci sorar : Nasıldı? diye.

Filmi izlemiş ve eleştirisini yazmaya niyetlenmiş aynı zamanda müteahhit ve site yöneticisinden cevaplar : Filmi henüz izlememiş seyirci, peşinen belirteyim istedim ki, ben, filmi izlemiş seyirci için yazıyorum. Çünkü spoiler veriyorum durmadan ve bu hususta parmaklarıma mani olamıyorum. İstiyorum ki filmi izlemiş ama bir başkası ne düşünmüş, ne hissetmiş acaba içerikli bir yazı okumak isteyenler okusunlar beni. O yüzden sen şimdi burada nasıldı diye sorduğunda ben konusunu yazamayacağım sana. Filmin künyesini de koymayacağım yukarıya bir yere. IMDB’yi göstereceğim sana adres olarak. Nasıldı demiştin. Cevap veriyorum: Uzundu. Gevezeydi. Argoydu. Küfür çoktu. Sürekli patlayan silahlar, oluk gibi akan kanlar, kesilen, uçurulan uzuvlar, bir de bof’layan kafalar vardı ve filmin sonunda filme girip çıkan kim var kim yoksa ateşli silahlarla öldürüldü. Daha tuvalete gittiğini göremeden hakkın rahmetine kavuştular tek tek. İnsanlar sustu, silahlar konuştu. Bazen tek tabanca yetmedi, iki silahla birden işe giriştiler. Bir sahnede Samuel L. Jackson adamı vurup öldürdükten sonra, tatmin olmamış olsa gerek ki çifter tabancasından kurşunlar sıktı kafasına kafasına Bob’un ve o kafa bof’layarak karpuz gibi patladı bir anda. Çok çekirdekli, kütür kütür bir karpuz hayal et. İşte öyle. 1800’lerin Wyoming’inin karlarla kaplı dağlarının ve yollarının ortasında altı(rakamla 6) atın çektiği bir posta arabası ve içindeki yolcuların öngörülemez bağlarıydı anlatılan. Sonrasında ise sıkışıp kaldıkları bir kulübenin içinde Agatha Christie romanlarındaki gibi bir soruşturmaya ve vahşi batı usülü bir hesaplaşmaya dönüştü yaşananlar.

FHİPS : İyiymiş. Eğlenceli miydi bari?

Meriç : Ya aslında tam iki defa kahkaha attım. İlkinde Kurt Russell, posta arabasının sürücüsünü silahları kuyuya atsın diye dışarıya yolluyor ve dışarıda berbat bir tipi var. Adam döndüğünde yarı donmuş vaziyette “bir daha asla ama asla beni dışarıya yollama” diye hınçla bağırıyor ona. Sonra da duvardaki boydan boya asılı kıllı bir postu üzerine geçirip şöminenin önüne geçip, titreyerek yere uzanıyor. Diğerleri şaşkınlıkla iyi olup olmadığını soruyorlar bir anne şefkatiyle. “Yahni var, yer misin?” diyorlar. Bu sıcak teklifle içi ısınan adam istekle “Biraz ısınayım önce, yerim sonra.” diyor.

FHİPS : Bitti mi? Komik mi bu şimdi? Ben gülemedim.

Meriç : Durum komedisiydi anlattığım. Espri olmadığından gülemezsin tabii. Sen sordun eğlenceli mi diye, ben de hatırladığım kadarıyla beni güldüren sahneyi sana aktardım. Gelelim ikincisine. Bu da esprisiz ama. İçine zehir atılmış kahveşerini içenler masaya, yere kan kusuyorlar. Kurt Russell, Jennifer Jason Leigh’nin suratına kusuyor. Daha önce de burnunu kırmıştı ve ön dişlerini kırmıştı ve arabadan beraber uçmuşlardı(bak bu sahne de komikti, yeri gelmişken), yahniyi suratına boşaltmıştı, bir de erkek kardeşinin patlayan kafasından dağılan parçalar suratına bulaşmıştı. Yahniyi şapkasıyla silse de diğer ifrazatlar yüzüne yapıştı kaldı ve filmdeki rolünü berbat bir kabusa dönüşerek bitirdi Leigh. Dişsiz ağzı ve kanlı suratıyla çırpına çırpına can verdi. Onu izleyen iki adam da karşısında zevkle oturup ölümünü izlediler, güzel dans etti derken havada çırpınmasını kastediyorlardı.

FHİPS : Iyyy iğrençsin.

Meriç : Ben ne iğrenç olacağım, sen git Tarantino’ya sor amacın neydi diye.

FHİPS : Olmaz ama hazır sen varsın karşımda. Boşver Tarantino’yu. Yani ulaşma şansım olmadığından diyorum yanlış anlama. Neden bu kadar iğrenç bir şey çekmiş ki? Kan, kusmuk filan. Bir tek “şey” yok içinde. Neyse.

downloadfile-19

images-83

giphy

images-47

the-hateful-eight-filmszene

downloadfile-10

Meriç : Yukarıda anlattığım şiddetin bir başka türlüsü günlük hayatta var ki zaten. Yönetmen iğrençlikte tavan yapmış ve hepimizi son sahneye hazırlamış. Herkes birbirini iğrenç, tuhaf, haksız şekillerde öldürdükten sonra, geride sağ kalan nefret dolu sekiz’in ikisinden biri, testislerinden(kibarcası buydu yoksa diğer t’lisi kullanıldı film ve çeviri boyunca) vurulmuş Samuel L. Jackson ve sekiz’in ikisinden sağ kalan ikincisi bacağından vurulmuş Şerif kan kaybından ölmezden önce, bir keyif bir keyif Exorcism’deki içine şeytan kaçmış kıza dönüşmüş Leigh’i ipe çekmek suretiyle asarak öldürüyorlar. Saatler süren bunca manyaklıktan sonra Şerif, Lincoln’ün mektubunu istiyor Samuel L. Jackson’dan. Sonra da yüksek sesle okuyor, Lincoln’ün yazıp yazmadığı muallakta bırakılan ama bir dostuna yazsaydı da bu şekilde yazacağı muhtemel olan sevgi dolu saygın mektubunu;

“Sevgili Marquis,
Umarım bu mektup sağlıklı bir şekilde eline ulaşır. Ben iyiyim. Keşke gün içinde daha çok saat olsaydı. Yapacak çok iş var. Ama zaman çabuk geçiyor. Ama eminim ki senin gibi adamlar, bir fark yaratacaklar. Ordudaki başarın sadece sana değil, tüm ırkına itibar kazandırmıştır. Ne zaman senin haberini alsam, gururlanıyorum. Hala yapacak çok işimiz var ama el ele verirsek başaracağımızı biliyorum. Sadece şunu bilmeni isterim ki, aklımdasın ve umarım bir gün yollarımız kesişir. O zamana dek, senin dostun olarak kalacağım. Ole’ Mary Todd çağırıyor. Sanırım artık yatma vakti.
Saygılarımla
Abraham Lincoln”

FHİPS : Yazan Lincoln muymuş gerçekten?

Meriç : Sence? Bunların kurgu karakterler olduğu düşünüldüğünde?

FHİPS : Doğru ya. Anlıyorum yönetmen mesaj vermek istemiş.

Meriç : Sana bir şey söyleyeyim mi? Bundan sonra senin adın FHİOZSS olmalı.

FHİOZSS : O ne demek ki?

Meriç : Filmi henüz izlememiş orta zekaya sahip seyirci.

FHİOZSS : Zeka düzeyimi ölçecek bir aletin olmadığı gibi, bunu sen belirleyemezsin de.

Meriç : Belirleyen ben değilim zaten. Hükümetler ve onların karar mekanizmaları var. Kotalar koyup, eğitimi belli bir düşük seviyede tutmaya çalışıyorlar, aşanları da bilgileri ölçüsünde cezalandırıyorlar.

FHİOZSS : Biliyor musun şu an seni dinlemeyi bırakabilirim. Okuyucu da okumayı bırakabilir. Ama sırf meraktan soruyorum ve katlanacağım sana. Anlat bakalım “Bayan Çok Bilmiş”, Tarantino’nun benim anlayamadığım anlam yüklü mesajını.

BÇB : Mazoşistleri severim. Sahiplerine itibar ederler. Ama ben bağımsız çalışmayı severim ve kafama göre hareket etmeyi. Böyle olunca sevilmek zordur ama benim umurumda değil. Tarantino’nun da bunu önemsediğini sanmıyorum. Çünkü eziyet ediyor seyircisine. Ama vaat ettiği ödül muazzam. En sonunda Şerif duygu dolu mektubu okurken kamera yavaş yavaş ipte asılmış olan Leigh’in arkasından yukarıya doğru çıkıyor. Filmin başındaki uçsuz bucaksız beyazlığın içinde karşımıza çıkan çarmıha gerilmiş İsa’ya benziyor bu haliyle. Tüm insanlığın kefaretini ödedikten sonra, insanlık bu halde çünkü. Hala da öyle. Borçluyken alacaklı gibiyiz. Daha da beter. Nefretle doluyuz. Sevgiyi unuttuk. Kırıntılarını da saklıyoruz. Vermeyi bilmiyoruz. İğrençleşiyoruz gün geçtikçe. Erkekler zorba. Kadınlar da öyle. Zorla alıyoruz bizim olduğunu sandıklarımızı. Korkunç şeyler izliyoruz. Korkunç cinayetler işliyoruz. İşkence bizden soruluyor, hayvanlardan değil. Gözümüzü kan bürüyor. Sırlarımız var sakladığımız. Bazıları var, çok tehlikeli. Mahvediyoruz, paralıyoruz birbirimizi. Kapalı kapılar ardında kumrular gibi düşünüp, birbirimizin kuyusunu kazıyoruz. Birbirimizi zehirliyoruz. Bunun için harici bir madde bile kullanmıyoruz kimi zaman. Sözler yetiyor. İmalar. Kinayeler. Kendimizi satıyoruz. Bir fiyatımız var. Kendimize değer biçebiliyoruz. Sattığımız bedenimiz değil, düşüncelerimiz oluyor. Korkunç şeyler yapıyoruz kendimize, birbirimize, sevdiklerimize, hayvanlara, çocuklara. Dinler bizi iyileştirmiyor. Ne İsa’nın, ne Musa’nın faydası yok tüm bu yaşananlara. Onlar sessiz tanıklar. Değişen yüzyıllar sadece; coğrafyalarda değişen bir şey yok. Ya çok aptalız ya çok cahil ya da sonradan görme. En çok da şuursuz. Her nesil değerlerini daha çok kaybetmiş oluyor. Ve film sonunda şunu gösteriyor ki, insanoğlu artık düzelmesi mümkün olmayan yozlaşmış bir canlı türüdür ve doğrular yanlışların yanında harcanıp gitmekte bir pul gibi. Dünyayı değiştirmek heveslisi bir grup insan da tıpkı Lincoln gibi öldürülerek ayrılıyor aramızdan. Onların mirasçıları da bir halt edemiyor tıpkı filmdeki zenci binbaşı rolündeki Samuel L.Jackson gibi. Bir zenci olup Amerika ile karşı karşıya gelmek ne demektir bilemezsin derken ırkının maruz kaldığı şiddetten sonra, o da her şiddete maruz kalmış çocuk gibi bir yetişkin olduktan sonra aynısını uyguluyor karşı tarafa. O kadar hınçlı ki aslında. İnsanların kendi yollarını kendi kapattıkları çok doğru aslında. Kendini vurdurtuyor en sonunda. Meksikalıları sevmeyen, kadınları sevmeyen, tipini sevmediğini sevmeyen bir zenciye dönüşmüş, bayağı bayağı ırkçı ve rütbeli bir zenci olmuş hayatta.

downloadfile-12

FHİOZSS : Tüm bunları son dakikaya bırakmış yani yönetmen. Peki sen filmi sevdin mi?

Meriç : Söylediğim gibi, yönetmenin öyle bir kaygısı olmamış ki. Bu Tarantino’nun en telaşsız filmi. Belki en iyisi değil ama en yadırgatıcı olanı. Yapacağını yapmış, aklına eseni söyletmiş karakterlerine. İnsanlığın düştüğü ve öldüğü durumu gösterebilmek için yer yer goreye kaçan unsurlar kullanmış. Samuel L. Jackson’ın koltuğundan kaldırmak ve vurmak için bahane yarattığı bir babayı oğlunu kullanarak kışkırttığı sahne rezaletti mesela. O ölçüde de başarılı aslında. Çok hırlı hacivat olmasa da sürekli itilip kakılan çete üyesi, bir sürü adamın içindeki tek kadına yapılanlar, ondan önce Minnie’nin yerinde sırf ortam hazırlamak için boşu boşuna öldürülen masum insanların katli insanın insana biçtiği değeri anlatmak için kullanılan araçlardı sadece. Ben zor tahammül ettim bu kadar iğrençliğe. Kaç dakika kalmış diye baktığım her an kırk beş dakika kalmış diyordu sanki ve film sonsuz gibiydi bitmek bilmedi. Çünkü bu aralar hassas olabilirim ve şiddeti kaldıramayacak durumdayım ve bundan önce benim için çok önemli bir film izledim ve onun verdiği mesajlar, anlar hala belleğimde tazeyken, bitmeyen bir filmden kurtulmaktı tek derdim. Ama… Ama gel gör ki şimdi anlıyorum Tarantino amacına ulaşmış. Kendi silahlarını kullanmış. Ve o son dakikalar tüm filme değerdi. Ayrıca düşünüyorum da son zamanlarda izlemiş olduğum ve kahkaha attığım bir başka film yok. Tarantino beni güldürebilmiş yani. Hayattan, insanlardan bu kadar soğumuş, gülmek için yaratılmış ama onu unutmuşken hatırlattı bana.

FHİOZSS : Sevmek acı, gerçek acı
Benzer birbirine…

Meriç : Biliyor musun, senin adın gene FHİPS olsun.

FHİPS : Sağ ol. Lütfettin. Senin sorunun nedir biliyor musun? Sen, okuyucunla ne yapacağını bilemiyorsun. Onu belli bir kalıba sokmak istiyorsun. Senin gibi düşünmesini, seni anlamasını filan istiyorsun. Ama insanlar birbirini zor anlıyor, zor dinliyor. Çoğunlukla dinlemiyor bile. İnsanlar bakıyor ama görmüyor, görse bile hissetmiyor. Kaldı ki sen de çok kolay değilsin hani. Seni ekleyen kız kapalı diye onu takip etmiyorsun mesela. Ne olur yani onu takip etsen? İncilerin mi dökülür?

Meriç : İnci takmıyorum ben. Günlere de gitmiyorum. Ve evet takip etmiyorum çünkü ayrı dünyaların insanıyız, ayrıştırıldık ve birbirimizin zencisi olduk. Ben de bıraktım şirin gözükmeyi, ona buna yaranmayı. Hem hayatta, sanatta özgür düşünmezsen kendi kendine verirsin ödüllerini. Bunu yasaklayan zihniyete karşıyım ben. Bir Necip/b Mahfuz çıkaramıyoruz. Mısır kadar olamıyoruz. Sürekli İslami kurallara göre yaşanmaz. Hep adamların dediği yapılmaz. Allah istedi oldu yok. Allah çoktan pişman insana irade verdiği için. Tutunacağım bir kuru dal olsun, el yapımı örtü değil. Bilmediğim dallar dikenlidir, kanatırlar ellerimi. Ben razıyım derede boğulmaya. Varsın başkaları okyanusta yüzsün. Ben zenciyim bu dünyada.

FHİPS : Amma da tip çıktın haaa. Kızı takip edip etmemenle alakası ne tüm bu söylediklerinin? Seni solaryuma sokalım da gerçekçi olsun söylediklerin. Biraz da çok tutalım istersen. Necip/b Mahfuz çıkaramıyoruz ama bu ülkenin ihtiyacı bir Yanık Ömer’dir, kim bilir?Çünkü kör etmekle bırakmazdık. Genelde öldürerek sonlandırıyoruz hadiseleri. Bu topraklar böyledir cicim. Yaşar Kemal’ler de yetiştirmiştir.

Meriç : Şu soğuk havada dudaklardan dökülen bir soğuk espri olsun adın.

FHİPS : Şair günlerin mi geldi aklına? Hem bakıyorum da artık şiir de yazamaz oldun. Varsa yoksa onun bunun çektiği filmler, diziler. Çoğu Amerikan filmi bunların. Bizim sinemamız, dizilerimiz yok mu?

Meriç : Televizyonlarda korkunç şeyler yapıyorlar. Oyuncular ne yapsın? Orası ekmek kapısı, ondan saygım var ama bir gün baktım da… Zaten o oldu bir daha televizyon açamadım. O hale getirdiler sağ olsunlar.

FHİPS : Neydi ki o?

Meriç : Adını bilmiyorum. Ama dizi kırk metrekarelik bir gecekonduda geçiyor. Bir soba var köşede yanmayan. Döşekler çepeçevre. Diyeceksin ki böyle insanlar, böyle hayatlar yok mu, var. Var da bunlar çok korkunç şeyler konuşuyorlar. Tek istedikleri kendi fakir ve çaçaron kızlarını zengin villadaki uslu ve çaçaron olmayan kızla değiştirip hayatlarını maddi anlamda kurtarmak. Döşekten inip, berjerlere oturmak gayreti içindeler. Fakat haklarını yiyemem çünkü korkunç başarılı çirkefleşiyorlar. Kırsal kırsal konuşmalar filan. Ama gerisi tutsun diye tam bir kepazelikti. O oldu benim yerli dizi olayım. En kötüsüyle başlamışım demek ki. Şans işte.

FHİPS : Iyyy anladım o çok kötü gerçekten.

Meriç : Tarantino’dan geldiğimiz noktaya bak. Ben kendimi zenci ilan etmiştim en son.

FHİPS : Beyin fırtınası oldu ne güzel.

Meriç : Filmde de korkunç bir tipi vardı. Fırtınadan kapıları kapatamıyorlardı.

FHİPS : İzlemem lazım. İzledikten sonra gene konuşuruz hakkında uzun uzun.

Meriç : Sen izledikten sonra anlamı kalmayacak ki!

FHİPS : Bana büyüklük taslayamayacaksın yani. Pes. Seni okuyan sana ulaşamayacağından söz hakkı olmayacak nasılsa. Ama ben bir tehlikeyim senin için öyle mi?

Meriç : Dinlerken iyiydi ama bir merak bir merak.

FHİPS : Çekilmezsiniz.

Meriç : Biz kim?

FHİPS : Sen ve senin gibiler. Tüm o burnu büyükler. Gecekonduda yaşayanı küçümsersiniz, sonra bilir kişi oldum sanıp liderlik taslarsınız. Saf bencillik bu, Zenci bayan.

Meriç : Haklıymışsın. Tek bir konuda. Ben okuyucumla ne yapacağımı bilemiyorum gerçekten. Seninle de. Bütün insanlarla da. Nasıl geldik biz oralardan buralara bu konuşmada hala daha anlamış değilim.

FHİPS : Zevzek.

Meriç : Sensin.

FHİPS : Gerzeklik bende seni dinlediğimden.

Meriç : Sensin kaz kafalı.

FHİPS : Sefil yaratık. Allah yarattı demem gelme üstüme

Meriç : Bıçaklarım seni ruh hastası.

FHİPS : Hani bıçak? Vahşi Batı mı, Şırnak mı sandın burayı? Seni herkese anlatacağım, tüm dünyaya rezil edeceğim gör bak. Hepsine dicem okumasınlar seni.

Meriç : Hepsi kim? Dünya kim? Onlar kim? Kör olasıca. Olmayan hayaller gördüğün. Senin şapşal beğenine mı kaldım ben tek?  Git hadi git.

FHİPS : Görürsün sen. Mahvedicem, bir böcek gibi ezdireceğim seni.

Meriç : Kimsin sen?

FHİPS : Göreceksin. Bittin sen. Pis zenci.

Meriç : Geber.

FHİPS : Sen geber. Bu ne biçim film eleştirisi oldu lan böyle?

Meriç: Hani bir evlat öleceğine, dünya bölünseydi ikiye… Hani?

downloadfile-25

images-36

THE REVENANT

 

 

images-39

THE REVENANT:

“Nefes aldığın sürece savaş.”

“Rüzgar, güçlü kökleri olan bir ağacı yıkamaz.”

“Rüzgar çıkınca
Bir ağacın dallarının önünde durduğunda
Eğer dallarına bakarsan
Düşeceğine yemin edersin.
Ama gövdesine bakarsan dengesini görürsün.”

“Senin sesini duymaz onlar, sadece yüzünün rengini görürler.”

“Revenant”ın kelime anlamı geri dönen kimse veya şey, bir de hayalet demek. Türkiye gösterimindeki ismiyse “Diriliş”. Çok Tolstoyvari değil mi? Farkıysa Sibirya ya da Rusya’da değil de Amerika’nın soğuk kuzeyinin karlarla kaplı dağlarının eteklerinde geçiyor olması. Filmdeki geri dönen’i yani gerçek hayatta yaşamış olan Hugh Glass karakterini canlandıran aktör Leonardo DiCaprio. Geri dönen’in hiçbir zaman geri dönmesini istemeyen ve o da gerçek hayatta yaşamış olan John Fitzgerald’ı ise Tom Hardy oynuyor. Filmin uyarlandığı, geri dönen’i gittiği yere gönderip sonra da oralardan geri getirten ve gerçek olaylardan esinlenerek yazmış Michael Punke adında bir yazarı ve dolayısıyla uyarlanmış olduğu yaklaşık üç yüz sayfalık da bir kitabı var. Bu projeyi kabul eden bir de yönetmeni var ve kendisinin bundan önce çekmiş olduğu tüm filmleri ayrı ayrı çok beğenirim ve yaptığı her iş, üstlenmiş olduğu her proje hayal kırıklığından çok çok uzaktır. Bahsettiğim kişi Alejandro Gonzalez Inarritu. Ayrıca görüntü yönetmenliğinde çığrından çıkmış bir adam var: Emmanuel Lubezki. Birdman’den sonra tekrar bir araya gelen ikilinin neler yapmış olduğu ise en büyük merak konusuydu sevenleri için. Hareketli kamera, doğal ışık, az diyalog ve buna rağmen çok anlamlar yüklü görsellik, vahşi doğanın ortasında bir avuç insan, bizonlar, Glass’ın ayıyla mücadele ettiği merakla beklenen sahne ve az bilinen bir çağın bir döneminin değişmeyen coğrafyasında yaşayan lokal insanlarının hayatları sizlere vaat edilen, harcayacağınız iki buçuk saat karşılığında. Filmin başındaki sekiz dakikalık plan sekanssa olağanüstüydü. Hayran oldum. Bu filmdeki emeğe saygımdan ötürü daha önce yapmadığım bir şey yapacağım ve karakterler ve olaylar üzerinden gitmek yerine filmi, onu şekillendiren temalar üzerinden anlatmaya çalışacağım.

downloadfile-6

ERKEKLERİN DÜNYASI:

Erkeklerin ve erkek olma hallerinin işlendiği bir film The Revenant. Kitabın yazarı, yönetmeni, oyuncuları erkeklerden oluşuyor. Hiç beyaz kadın yok filmde. Kızılderili kadınlarınsa ne hislerine ne de seslerine yer veriliyor filmde ama bu beni bir kadın olarak hiç rahatsız etmiyor. Bu bir erkek filmi ve onlar için mi yapılmış diye soracak olursanız eğer cevabım asla olacaktır. Ucuz duygusallıklara yer vermeyen bir film var karşınızda saygı duyulması gereken. Filmin içine girdikten sonra çok hareketli bir durağanlık içinde ilerliyorsunuz beyazlığın içinde. 1823 yılında geçen hikayede yer alan adamların nasıl düşünüp, ne gibi tepkiler verdiklerini, nasıl hareket ettiklerini görüyoruz. Acaba o yüzyılda, o coğrafyada şartlar bu kadar çetinken hayatta kalmayı başarabilir miydim diye soruyor insan istemeden kendi kendine. Bireyin doğasında var olan gezgin ruh burada yeni bir hayat kurmak için ellerine geçecek para uğruna yollara düşmüş erkeklerin çaresizliğiyle çakışıyor. Bakılacak olursa uğruna çalıştıkları şirket için kaçakçılık ve hayvan katliamı yapıyorlar, hepsi kürk için, her şey para için. Yerlilerin arazilerini gasp ediyorlar. Onların hayvanlarını öldürüp, derilerini yüzüyorlar, kadınlarının ırzına geçiyorlar. Aralarında bir haydut gibi hareket edenler de var, vicdanlı olanlar da. Sağduyulu ya da fevri. Gözüpek ya da korkak. Doğal seleksiyonla birer birer eleniyorlar. Kalanlarsa gerçekten dişli olanlar. Fakat yazık ki bu adamların da enerjisi, yeteneği ve vakti harcanıyor boş yere. Şartlar onların güçlüymüş gibi görünen omuzlarını düşürüyor farklı farklı şekillerde. Medeniyet olsun olmasın bir şeyler insan ruhunu kemiriyor hiç durmadan ve çürütüyor bedenlerini azar azar.

images-35

AİLE:

Açılış sahnesinde bir arada uyuyor anne, baba ve oğul. Glass bir yerli kadınla evli ve oğlu da annesine çekmiş görünüyor. Huzur içinde uyuyorlar aynı postun üzerinde. Baba oğul sırt sırta vermişler. Hayatta sırtını dayayabileceğin kanından birinin olmasının verdiği huzur ve güven duygusuyla uyuyor küçük Hawk. Onları nelerin beklediğini bilmeden uykunun kollarına bırakmış kendisini. Tıpkı babası gibi. Bir baba nereden bilebilir oğlunun ondan önce bu hayattan göçüp gideceğini, gözlerinin önünde öldürüleceğini. Önce karısı, sonra da oğlu kayıp gidiyor gözlerinin önünde ve her ikisi de farklı beyaz adamların kurbanı oluyorlar. Glass, karısının katili teğmeni öldürdükten sonra oğlunu öldüren Fitzgerald’dan da intikamını almak gayesinde. Fakat hiçbir ölüm, gideni geri getirmiyor. Fitzgerald’ın dediği gibi değişen bir şey olmayacak hayatında çünkü hiçbir şey oğlunu geri getirmeyecek. Kendi ırkından bir adam onun olan, ona ait olan tek şeyi alıyor elinden. Affedilecek gibi değil. Bir aileden ona kalan son şey, bir oğul ve o yok bundan sonra. Glass avladığı bizon etini kendisiyle paylaşan Pawnee kızılderilisiyle seyahat ediyor bir süre. Onun da ailesi katledilmiş Sioux’lar tarafından. Kalbim kanıyor derken acı içinde olsa da, Fitzgerald gibi düşünmüyor. Kabullenmiş kaderini intikam Allah’ın ellerinde derken. Kendi içinde yaşıyor payına düşen kederi çaresizce.

downloadfile-7

Ailesinin peşinde olan Glass değil sadece. Pawnee’li bir kızılderili kabile reisi var. Derileri alıp Fransızlara satmak istemesinin altındaki neden Sioux’lar tarafından yağmalanan köyünden kaçırılan kızını bulmak için gerekli atları alabilmek ve bunun için değiş tokuş yapmak. Henüz Hawk yaşıyorken ilk baskın esnasında onca karmaşanın ortasında farklı yönlere giden babalardan biri oğlunun adını haykırırken, bir diğeri kızının adını sayıklıyor. Bu sevgiden öte bir şey. Senin olana sahip çıkıyor, koruyup kollama ihtiyacı duyuyorsun nefesin yettiğince ve onun için mücadele ediyorsun hayatta. Senin olan için. Senin bir parçan için.

downloadfile-9
İNTİKAM:

Filmin ana teması olan Glass’ın kendisini terk eden, oğlunu öldüren adamlardan intikam almak için tabir-i caizse yarı beline kadar gömüldüğü mezarından çıkıp yola koyulması bize bazı şeylerin geride bırakılamayacağını anlatıyor. Sürünerek çıktığı mezardan yine sürünerek gidiyor oğlunun cansız bedeninin yanına. Kamera o kadar yakın ki bu sahnede, Glass’ın ağzından çıkan buharla ekran buğulanıyor. Soğukta ağzından çıkan nefes süzülüyor gökyüzüne içindeki tüm kederi taşıyan.  Glass her ne pahasına olursa olsun intikam almak için hayatta kalıyor mahvolmuş bedeniyle. Bu güçlü bir itkiye dönüşüyor zamanla. Duvarlara kazıyor adını “Fitzgerald oğlumu öldürdü” diye. Uğruna yaşayacağı kimse kalmayan adam intikam uğruna yaşıyor bundan sonra. Yaraları kurtlansa, tek bacağında ve omurgasında kırıklar olsa, bir boz ayı tarafından ses telleri parçalanmış olsa, karın kışın ortasında buz gibi sulara girmek zorunda kalsa da, herkes potansiyel düşmanken ve hem yerli ırktan hem de kendi ırkından sakınması gerekirken, korkudan daha büyük bir duygunun tesiriyle yaşıyor. Başka türlü öldürülmüş, yaşayan bir ölüye dönüşmüş, zaten ölü bir adam ölmekten korkmuyor bundan sonra. İntikam almak için yola çıkan, korktuğunda ormanın içine giden insanların yaşadığı zamanlarda bunu gerçekleştiren Fitzgerald’dan daha güçlü çıkıyor hırpalanmış vücuduna rağmen. Kin ve nefret bir insana neler yaptırıyor görüyoruz. Hiç vazgeçmiyor onu bulana dek. Ormanın kalbine giriyor yaraları ve yorgun bedeniyle.

VAHŞİ DOĞA:

Doğanın vahşi bir tarafı yok aslında. Doğanın bir döngüsü var sadece. Bir zamanı var bu döngüye teslim olanların. Doğada zevk olsun diye birbirinin canını acıtmak, derisinden kürk yapmak olmadı hobi olarak ya da spor olsun diye hayvanın hayvanı öldürdüğü yok. Sadece acıkınca avını yakalayıp yiyen, duruma göre de çiftleşen hayvanlar var. İnsan denen hayvanın irade verilmişine gelirsek eğer, o işlerin vahşi tarafında yer almayı seviyor bir çok nedenden ötürü. Omuzları karlarla kaplı dağların bir vahşiliği yok mesela. Sen yol açmak ya da altın bulmak için ona çıkan yolları dinamitlemeseydin, omuzlarındaki karları silkeleyip çığ olup attırmayacaktı üzerine  üzerine. İnsanoğlu insanoğlu olarak kalıp, tanrıoğlu olduğunu unuttuğu sürece bir hırsız gibi çalıp duracaktır onun olmayan her ne varsa. Lakabı vahşi olan doğa ise tahammül etmeye çalışacaktır arada kızgınlığından gürlese de, insanların açgözlülüğüne, sefaletine; doğasından geldiğince.

Glass alacakaranlıkta karşılaşıyor ilk defa bizon sürüsüyle ve yarı şaşkınlık yarı hayranlıkla bakıyor onlara. İnsandan alacağı olmayan bir hayvan sürüsü onlar neticesinde.Benim için büyüleyici olduğundan bu kareyi hatırlatmak istedim sadece.

images-41

TANRI:

Farklı şekillerde çıkıyor karşımıza. Bir şekle bürünüp de geliyor defalarca, kendini hatırlatmak adına. Zorba adamların da belli bir tanrı kavramları var kendilerince. Fitzgerald bile bir yandan yüce tanrı’dan bahsederken, bir yandan da en nihayet kendi elleriyle öldürdüğü babasının tanrıyla karşılaşmasını anlatıyor. Hiçliğin ortasında bulmuş onu, söylediğine göre ve tanrı bir sincapmış anlattığına göre. Sadece bir kez çakışmış yolları. Dindar olmuş o günden sonra büyütüp, öldürüp, yiyen adam ve bir oğul bırakmış geriye miras olarak Fitzgerald diye.

Yaşamak için öldürmek zorunda olan adamlar bahsettiğim ve onlar da birçok nedenden ötürü zorbalar ve vahşileşiveriyorlar bir anda. İntikam Allah’ın ellerinde diyen kızılderilinin sözlerini duyuyor Fitzgerald’ı boğmak üzereyken Glass, ama bu sefer kalbiyle. Nehre bırakıyor Fitzgerald’ı. Karşıdan gelmekte olan Pawnee’ler, onun yerine işini bitiriyorlar Fitzgerald’ın. Tanrı’nın bazen iyileştirici olan elleri, şimdi Fitzgerald’ın canını alan ellere dönüşüyor. Peki bu zamana kadar neredeydi Tanrı sorusunun cevabı hususundaysa size net bir yanıt vermem mümkün değil ne yazık ki, çünkü tanrı’nın sırrı ölümde gizli, hayatın devamı olan bir gizem bu, kimsenin çözemeyip sadece üzerine lakırdı ettiği.

Hawk’ın öleceği varmış, Hawk’ın annesinin de; Powaqa’nın beyaz adam tarafından tecavüze uğrayacağı varmış ve zaten ailesini kaybetmiş olan kederli yerlinin yüksek bir ağaca asılarak öldürülmesi, üstüne üstlük ingilizce “Biz barbarız” yazılı levhanın da boynuna geçirilip öylece sallandırılacağı varmış. Tanrı’nın elleri kolları varmış, bir kalbi, adalet duygusu, sınırsız sevgisi, ölçülü merhameti varmış, ayrıca  bizim hiç göremediğimiz nedenleri, kızları ve oğulları ve bir dünyası varmış yuvarlayıp sunduğu. Ve eğer bir film tüm bunları size düşündürtüyorsa o filmin söyleyecek çok sözü varmış, buna inanın. Bana inanın.

ADALET:

Bir kadının söylemiş olduğu ve aklımdan hiç çıkmayan bir sözdü “yeryüzünün adaletini sağlamak insanoğluna kalmışsa vay o insanların haline” demişti bir keresinde. İşte tam da o anda işin içine vicdan’ın girmesi gerekiyor. Yoksa senin kapanmayan yaran oluyor ve kanıyor hiç durmadan. Elinle tutup bastırıyorum yaranın açık ucunu, daha fazla kan kaybetmemek için. Vücudun tuhaf tepkiler vermeye başlıyor bu sefer. Kramplar, uyuşmalar, görüşte bulanıklık, algılamada düşüş… Çetin bir savaş var şimdi içinde. Başındaki sersemlik yüzünden, çıkarların yüzünden ya da korkundan ötürü doğru kararı vermen giderek güçleşiyor. Acabalarınla oradasın. Peki amalarınla da. Zor zamanlarda adil olabilenler çok nadir bulunsa da yer yer yüce yaratan’ın da birkaç sihirli ve yerinde dokunuşlarıyla bir düzene giriyor nihayet hayatlar ve içine düştüğü kaostan sıyrılıyor insanoğlu bir noktadan sonra. İş ki o noktaya gelinebilsin. İş ki herkesin kendi kurtuluş günü çok geç olmadan gelip onu bulabilsin.

images-32

BİR SON:

Hiç ben okuyucumun kıymetli zamanını harcar mıyım kötü bir film için? Yapmadım. Hayır. Yapmam da. Doğru söylüyorum. Belki bir parça anlaşılmaz olabilirim ama tüm bunlar için de nedenlerim var. Çünkü hiçbir zaman kendimi izleyici yerine koymadım. Ben izlemeyi bilmiyorum çünkü, çok geç anladım. Ve nihayetinde izlemekten biraz daha farklı bir şey yapan bir insan olarak hayatta tutunacağımız insanlardan daha güçlü olanın anlar, anılar ve izler olduğunu, inançlı olmanın yaraları sarmayı kolaylaştırdığını ve kalan hayatına alıştırdığını, insanın dünyadaki çaresizliğinin göstergesi olan savunmasızlığını tek bir karede, sözcükleri kullanmadan anlatmayı başarabilen Inarritu için, dizlerinin üzerine çöken Glass’ın Tanrı’nın evinde oğluna sarıldığı an için, sadece bir kez sinemada izleyin bu filmi. Inarritu’nun sessiz şiirini izleyin. Bu sene izlediğim en anlamlı filmdi. Küçük şeylerle hayatı ve varoluşu sorgulatan adama saygı duyulur sadece. Her aktörün bir filmi başkadır, özeldir. Hugh Glass rolündeki DiCaprio’nun hayatının rolü de bu kanımca. Bir de çok inandırıcı bir kompozisyon çizen Tom Hardy vardı filmde, belirtmesem olmazdı seni yetenekli ve yakışıklı Bay Hardy.

images-38.jpg

images-28

images-29

SiCARiO

images-12

SiCARiO:

Meksika’da tetikçiler için kullanılan kelimenin kökeni MS 70 yılına, Kudüs’ün Roma İmparatorluğu tarafından işgal edilmesinden hemen önceki yıllara dayanıyor. Amacı Romalıları ve taraftarlarını Yahudiye bölgesinden uzaklaştırmak olan Yahudi politik örgütü Zealots’un radikal eylemleriyle ayrışan bir alt grubu olan Sicarii, ismini cübbelerinin altında gizledikleri sicae adlı hançerlerden almaktaydılar. İnsanların yoğun bir biçimde toplandığı alanlarda, hançerlerini çekerek Romalılara ve taraftarlarına saldırı gerçekleştirir ve görevlerini tamamladıktan sonra kalabalığın içine kaynaşıp uzaklaşarak kaçarlardı. Ortadoğu’daki haşhaşi ya da Japonya’daki ninja gruplardan yüzyıllarca önce ortaya çıkan, tarihteki en eski organize suikast örgütlerinden biriydi.

images-9

Film Sicario’ya gelirsek kaç tane silahlı çatışmaya girip kaç kişiyi öldürmüş olursa olsun FBI ajanı olan Kate’in özel görevle Meksika’ya gidip yaşadıklarından sonra ruhsal olarak çöküşüne tanık oluşumuzu anlatıyor. Kate umutsuzca neyin içine düştüğünü, neden burada bulunduğunu anlamaya çalışıyor. Kurtların arazisinde bir kurda dönüşemeden ayakta kalmaya çalışıyor. Bunu başaramadığında yani dürüst davrandığındaysa boğazına dayatılan bir silahla tüm yaşananların yasalara uygun olarak gerçekleştirildiğine dair bir kağıt imzalatılmak zorunda bırakılıyor kanunların olduğu bir küçük kasabaya gitmesi salık verilirken. Gözüpek, soğukkanlı bir FBI ajanı olarak tanıyoruz onu Phoenix, Arizona’daki baskın ve çatışma esnasında. Onlarca ceset bulmalarıysa tesadüf eseri gerçekleşiyor. Evin duvarlarının içine saklanmış, elleri bağlanmış, işkence görmüş, başlarına naylon geçirilmiş, en korkuncu da kimisi halen daha nefes alan ve orada öylece ölüme terk edilen onlarca insan var. Duvarları parçalayıp insanlara ulaştıklarında midelerini bulandırıp onları kusturan sadece ölüm kokusu değil. Bazı insanların insanlara çok korkunç sonlar, çok kötü ölümler hazırladığını görüyoruz. Bu ayaklı cenazelerin arasında kadınlar da var, onlar da paylarına düşeni almış gibi duruyor. Bu farklı türde bir katliam ve sessiz görgü tanıkları koridorun duvarları içerisine gömülü vaziyette tüm yaşananlara şahit birer mumya gibiler.

downloadfile-5

Kate aynı patlamada iki adamını kaybetmesine rağmen, Savunma Bakanlığı tarafından yeni bir görev ve El Paso vaadiyle önce Savunma Bakanlığı’na ait bir uçakla sonra da karayoluyla Juarez’e götürülüyor. Juarez, El Paso’nun tam karşısında ama sınırın Meksika tarafında yer alıyor. Uçsuz bucaksız sevimsiz topraklar seriliyor gözümüzün önüne sınırı geçip, Juarez’e varmazdan önce. Rengarenk gelişigüzel boyanmış gecekondu tipli iki katlı evler, sokakların sesi olan graffitilerle boyalı duvarlar ve futbol sevdalısı gençler var yollarda. Bir de baş(sız) aşağı gelecek şekilde köprüden aşağı sallandırılmış çırılçıplak soyulmuş uzuvları kesilmiş kadınlar ve adamlar var. Ya kafaları boyunlarından ayrılmış, ya da hem kolları hem de kafaları olmayan cesetler bunlar. Alejandro canavar’a hoşgeldiniz derken kastettiği şehrin kendisinde cisimlenmiş saf kötülük. Bir buçuk milyonluk nüfusuyla Meksika’nın Chihuahua eyaletinde yer alan Juarez, dünyanın en tehlikeli şehirlerinden biri olarak anılıyor. Uyuşturucu kartelleri arasında süren çatışmalarda binlerce insan hayatını kaybetmiş ve kaybetmekte halen daha.

Tüm bu kaosun içinde henüz daha kurallarını kimin koyduğunu bilmediği savaş oyunlarının içinde neden neden diye soran bir piyona dönüşüyor Kate. Gönüllü olmadan önce evli olup olmadığı ve çocuğu olup olmadığı soruluyor kendisine. Geride kalacak olan endişe dolu bir eş ve çocuklarını özleyen bir anne bu tip bir görev için düşünülen ajan için aranılan özellikler değil. Uyanık, tetikte ve farkında olmaları tüm ekipten istenilen özellikler. Bir sürü sert adamdan oluşan ekipteyse sadece Kate var kadın olarak. Arabada giderlerken 1900’lü yılların başında Başkan Taft’ın Başkan Diaz’ı ziyarete 4000 asker koruması eşliğinde geldiğini anlatıyorlar. Buna rağmen güvende hissedip hissetmediğiniyse onlar da bilmiyor. Aradan geçen bir yüzyıl var ve günümüz Juarez’inde değişen fazla bir şey yok gibi.

images-18

images-17

images-10

Kate yeni boşanmış ve yakın arkadaşı hukuk mezunu Reggie’nin de onunla birlikte operasyona gelmesini talep ediyor. Ortasına düştükleri savaş, bir adamın intikam hikayesinin bir parçası olmakla son buluyor nihayet. Karizmatik av köpeği, kederli avukat/savcı Alejandro rolündeki Benicio Del Torro karısının başını kesen, kızınıysa asitle yakan kartelin başındaki Fausto Alarcon’u iki oğlu ve karısıyla yemek yerken kıstırıyor lüks malikanesinin bahçesinde. Onu suçlayan Alejandro’ya kimden öğrendik sanıyorsun derken sistemin içindeki yerleşik rolüne ve tüm acımasızlığına rağmen onun da ders aldığı bir öğretmen olduğunu ve bunun da vatanının onun geldiği ve yetiştirildiği topraklar olduğunu ima ediyor. Alejandro gözünü kırpmadan öldürüyor aile bireylerini, kısa ve acısız bir şekilde. Her gün uğruna bir sürü insanın öldüğü adam önündeki tabağında bulunan yemeğiyle baş başa kalıyor. Yerinden kımıldayamadan, dirseklerini masadan çekmeye fırsat bulamadan kalakalıyor öylece. Tek tepkisi acıdan büyüyen gözleri. Oynadığı rol çığlık atmasına engel oluyor. Affedilmek için dizlerinin üstüne çökmek ve yalvarmak ona göre değil. Fakat bir sürü insanın ölümünden sorumlu bir adam için kolay bir son gibi görünüyor az sonra Alejandro’nun onu makineliyle taramak suretiyle öldürecek olması.

S_D045_11529.NEF

Filmdeki en önemli cümleyi sarf eden kişi rolünde Savunma Bakanlığı’ndan Matt Graver/Josh Brolin var. Ölümle burun buruna gelmekten, insanların kaderleriyle oynayıp, kederlenmelerini izlemekten her şeyi boş vermiş sanki. Kate bir sürü önemli adamın kendilerinden de önemli olan önemli bir yuvarlak masa etrafında toplandığı odada ayağında parmak arası terlikleriyle oturan Matt’e bakıyor ilk önce nasıl adamların karşısına çıkacağını anlamaya çalışarak. En nihayet neden burada olduğunu söyleyen kişi de Matt oluyor. Çünkü CIA ABD sınırları içinde evcilleştirilmiş bitişiğine operasyon düzenleyemiyor. Çünkü uyuşturucu trafiğini belli bir düzeyde kontrol altına almak şartıyla yönetme yetkisi bu bir avuç insana verilmiş ve nüfusun yüzde yirmisi uyuşturucu kullanıyorken, taleple başa çıkmaya çalışan ve arzı kontrol altına almaya çalışan bir mekanizma var cıvataları paslanmış. Kısacası kahramanlık taslayıp, sivrildiğin anda kendinin ve sevdiklerinin uzuvlarını kısmen, ruhunuysa işlere bulaşıp burnuna kadar boka batmak ne imiş gördükten sonra tamamen kaybedeceğin ve her zaman senden daha güçlü, daha zalim, kaybedecek bir şeyi olmayan insanların olduğu bir dünya burası. Kolaylıkla büyüyüp, kolaylıkla da küçüleceğin bir yerde inceden bir ipin üzerinde arkanı kollayarak karşıdan karşıya geçmeye çalışıyorsun ve bu bir süre sonra senin yaşam tarzın oluyor. Bir sürü sert adam ellerinde makineli tüfekler, üzerlerinde çelik yeleklerle rambo gibi ilerliyorlar gecenin karanlığında. Neden mi? Gürültü çıkarmak için.

images-14

images-25

images-11

Filmin yönetmeni Denis Villeneuve, Incendies’den beri her filmini bir şekilde izlemiş olduğumu, filmografisine baktığımda gördüğüm bir yönetmen. Bir şekilde seçtiği konular, filmlerin uyarlandığı kitaplar, oyunlar, seçilen mekanlar ve bu mekanların ve insanlarda susuzluk yaratan çöl kavramının cazibesine kapıldım belki bilmeden. Ortadoğu, Meksika, bilinmezlik ve kendi kafasının içindeki çölde kaybolanların hikayeleri vardı başrollerde. Karakterleri kaotik coğrafyalarda, başa çıkılması zor sorunların ortasına yerleştirdi Villeneuve.

Sistem ya da yetkili birimler aciz kaldığında kendi adaletini yaratmaya çalışıyor onun karakterleri. Kimse karanlığı görmeden aydınlığa çıkamıyor ve bir artı bir her zaman iki etmeyebiliyor ve bazen insan böyle benim gibi bir yönetmenin en çok hangi filmine saplanıp kaldığını hatırlayıveriyor yeri gelmişken ve geçmişi eşelerken. Ve Denis Villeneuve benim için Incendies demek olsa da gerek görüntü yönetmeni Roger Deakens’ın panaromik çekimlerle gözümüzün önüne serdiği atlas okyanusu gibi duran çöl ve o çölün ortasına legolardan yapılmışçasına yerleştirilmiş Juarez’in tekinsiz manzarası, gerekse Tanrısal bir bakış açısıyla bakmamızı sağlayan içinde yaşayan insanların birbirini kolaylıkla harcayıp katlettiği şehrin karakteri de unutulacak gibi değil.

Filme dahil bir de yan hikayecik var çok beğendiğim. Meksikalı bir polis ve onun ailesinin hikayesi anlatılıyor. Kaçakçılığa bulaşan ve Alejandro’nun sonunda öldürdüğü adam evli; hayatından bezgin bir eşe ve bir oğula sahip. Küçük oğluyla az diyaloglu ve hemen hemen tüm Meksika’nın ortak zevki olan futbol üzerinden ilerleyen bir ilişkileri var. Futbol yoksul ülke gençlerinin kurtarıcı umudu olarak çıkıyor burada da karşımıza. Baba ölüyor, başka babalar da ölüyor, kartelin başındaki adam ve başka adamlar da. Tek bir şeyin sesi kesilmiyor bir türlü. Çocukların futbol maçlarını bile bölen bir ses.  Makinelilerin susmak bilmeyen sesleri. Nazik Villeneuve insana çok da nazik davranmayan bir coğrafyadan çıkmış ya da o coğrafyaya bulaşmış insanların arasında kazananın bulunmadığını, kimsenin masum kalamayacağını söylüyor kibarca.

images-16

downloadfile-3

LISTEN TO ME MARLON – DİNLE BENİ MARLON

image

LISTEN TO ME MARLON / DİNLE BENİ MARLON:

“Sen anılarınsın.” Marlon Brando

“Çalıntı bir ülkede yaşıyoruz.” Marlon Brando

“New York’a geldiğimde çoraplarım ve aklım delikti.” Marlon Brando

“Herkes nefret edebilir, herkes sevebilir. Bu ikisinden birine kendimizi adasak katil ya da aziz olurduk.” Marlon Brando

“Nevrotik bireyin özgüveni ona hayranlık duyulmazsa ortadan kaybolur.”

Şimdiye dek hiçbiri kamuoyuna duyurulmamış yaklaşık üç yüz saat süren özel ses kayıtlarından derlenmiş bir biyografi “Dinle Beni Marlon”. Seyirciler olarak oturup güzel güzel izliyoruz Brando’nun sesinden Brando’nun hayat hikayesini. Kendisi bir gün tüm bu kasetlerin özenle dinlenip ayıklandıktan sonra hayatının anlatıldığı bir filmde kullanılacağını planlamış mıydı bilinmez. Öte yandan özel hayatını  saklamaya çalışıp, zamanla bir münzeviye dönüşmüş olsa bile ailevi sorunları ve trajedileri basının önüne çıkmasına engel olamamış ve yıllar içinde devleşen gövdesini beraberinde mahkeme salonlarına taşımak zorunda kalmıştır istemeyerek de olsa. Gözyaşları içerisinde oğlu için hakimden ve jüri üyelerinden çaresizce merhamet dilerkenki hali içler acısıdır. Film sıradan bir 911 aramasının, arayan kişinin Marlon Brando, maktulün, kızı Cheyenne’in erkek arkadaşı, zanlınınsa oğlu Christian Brando olmasıyla tüm dikkatlerin üzerlerine çekildiği, basını günlerce meşgul eden bir cinayet davasına dönüşme anlarıyla başlıyor. Peki işler nasıl olmuştu da bu noktaya gelmişti? Film bize neden göstermeden Brando’nun hayatından kesitler sunarken, cevaplar Brando’nun sesinden veriliyor tek tek. Bazen Shakespeare’den bir alıntı tercüman oluyor içinde bulunduğu açmazı tarif etmesine, bazen kendi anıları ve o anılardan çıkardığı çok özel, acı tatlı anları. Çocukluğu, ailesiyle olan ilişkisi, iş ve özel hayatına dair çok önemli ipuçları seriliyor önümüze tüm hakikatiyle, rehberimiz Brando’nun sesiyle.

image

Oyunculuğa yeni bir boyut kazandırmış bir ekolün simgesi olmuş, kadınların aklını başından alacak kadar yakışıklı, unutulmayacak işlere imza atmış, alıngan, asi, flörtöz, mimikleriyle insana absürtlük hissi verebilen ve bu özelliğini de annesinden aldığını söyleyen, sıradan olamayan, aklına estiği gibi hareket eden, milyon dolarlık antlaşmalar yapacak bir ismi yaşatabilen ama kalan hayatı boyunca ondan başarı ile alınan akıl sağlığını ve gerçeklik duygusunu korumakla güçlükle baş edebilen bir ikon. Ama kendi şöhretiyle baş edememiş bir ikon. Brando’nun o çok bilinen hayat hikayesinin bir de perde arkası var ve bunu kendisinden duymak filme tuhaf bir gerçeklik boyutu katıyor. Sanki o hiç ölmemiş gibi. Simülasyonunda yaşıyormuş gibi. Ya da sanki tüm bu yaşananlar Brando’nun değil de oynadığı bir karakterin gerçekliğiymiş gibi. Sorunlu, yalnız, anılarla dolu, kafası karışık ve kederli bir adam var geçen yıllarla beraber yalnızlaşan ve etrafında dostu kalmayan.

“Düşünce insanların ve kaderin gözünden
Aforozlular gibi, yapayalnız ağlarım;
İrkilir sağır gökler çığlıklarım yüzünden
Bahtıma lanet okur, yüreğimi dağlarım.” 29. Sone, William Shakespeare

New York’a geldiğimde aklım ve çoraplarım delikti derken hem meteliksiz olduğunu hem de ne yapacağını bilmediğini vurguluyor. Kazara oyuncu olmasaymış eğer ne olabileceği hakkında pek de bir fikri yok. Sorduklarında dolandırıcı olurdum herhalde diyor. İnsanın içinden, er ya da geç sen yine de oyuncu olurdun Marlon demek geçiyor. Zorlu bir çocukluğu atlatıp, kendisini New York sokaklarına attığında insanlara duyduğu merak su yüzüne çıkıyor. Sokaktaki insanı izleyip, kişilik tahmininde bulunurmuş kendi kendine. Bu o sıralar farkına varamasa da mesleğe adım atarken onu çok beslemiş olsa gerek. Kendi kaçmak istediği geçmişiyle barışması çok kolay olmamakla birlikte, hep bir şeyleri sakladığını düşündüğü insanların kendi haklarında bilmedikleri şeyleri tahmin etmek ilgisini çekermiş. Gözlem yeteneğinin sonsuz olduğunu çıkartıyor bundan insan ve mayası insan ve duygular olan mesleğinin malzemesini öyle ya da böyle sevdiğini hissettirtiyor içten içe. Aktörlüğe ara verdiğinde ise insan hakları için mücadele ediyor. Zenci hakları için Martin Luther King’in yanında yer alıyor, sonrasında ise Wisconsin’de silahlı Kızılderililerin yanında yer alıyor. Çalıntı bir ülkede yaşıyorsunuz derken, toprakları işgal edilen ve öldürülen Kızılderililer oluyor bahsettiği. Kızının ismi de oradan geliyor; “Cheyenne”. Film boyunca Brando’nun çok bilinmeyen taraflarına tanıklık ediyoruz. Vietnam’a tepkili. Amerikan halkına hitaben siz cahilsiniz, aptalsınız ve aydınlatılmanız gerek diyor. Oğullarını Vietnam’da kaybeden ailelerin ülkeleri için ölen çocuklarıyla gurur duyduklarını söylediklerinde, çocuklarını bir hiç uğruna öldürdüklerini ve dolayısıyla kurban ettiklerini söylemekten çekinmiyor. Hollywood starlık sisteminin yarattığı bir aktör bir süre sonra bir sistem muhalifine dönüşüyor. Sanatın ve sanatçının olmadığını, sadece paranın olduğunu dile getiriyor. Bizler birer işadamı, tüccarız diyor. Süreci anlamayı  öğrendikten sonra da Tahiti’ye yakın bir ada satın alıyor. Elbetteki para  karşılığında. Tahiti’de yani “sebepsizce seni öpenlerin adasında” geçirdiği zamanları ise hayatının en mutlu zamanları olarak nitelendiriyor.

image

 

image

image

Brando Hitler Almanyasından kaçan Yahudilerin takas okulu olan The New School’a giriyor. Ve meşhur Stella Adler’dan ders almaya başlıyor. En büyük şansı bu oluyor belki de mesleki anlamda. Bir profesyonelin tecrübeli kanatları altına giriyor. Adler hem bir profesyonel hem de bir ebeveyn gibi her düştüğünde topluyor onu. Ve Güney’den gelmiş, bir parça buruk aktör adayında gelecek görüyor aslında “Sende gördüğüm şeyi, dünya bir gün senden duyacak” derken. Brando, şöhret merdivenlerini bir bir tırmanmaya başlıyor aldığı önemli roller sayesinde. Sahnelerden, sinemaya geçiş yapıyor. Method oyunculuğunu üst üste gelen başarılı ve doğru projelerde bir bir sergileme fırsatı yakalıyor. İlk filmi “Men”de belden aşağısı felçli savaş gazisi Ken karakterini canlandırıyor. Bunun için bir rehabilitasyon merkezinde kalmaya başlıyor bir ay boyunca ve bu süre zarfında çevresindeki paralize olmuş insanları gözlemliyor. Bir engellinin elindeki tek şeyin zihni olduğunu keşfediyor. Annesi paralize olmuş bir insan olarak bu gözlemin çok doğru olduğunu söyleyebiliyorum sadece. Brando’nun bu filmdeki oyunculuğu ise eleştirmenlerce övülüyor. Daha sonra Actors Studio’nun kurucusu Elia Kazan’ın yönetmenliğinde “İhtiras Tramvayı”ndaki her tarafından adrenalin fışkıran ağzı bozuk, serseri Stanley Kowalski karakteriyle seyircisiyle bir sefer de beyazperdede buluşuyor. Viva Zapata, Julius Caesar, The Wild One ve ona bir oscar heykelciğini bahşeden yine bir Elia Kazan filmi “Rıhtımlar Üzerinde” geliyor. Bunlar kariyerinin en parlak döneminde cereyan ediyor ve fiziksel olarak zirvede. O ise aklına estiği gibi hareket eden bir asi. 60’lardan önce insanlar isyan isterken, doğru zamanda doğru ruh halinde isyan uğruna isyan ettiğini kabul ediyor. Adler ona en çaresiz ve kendisini yenik hissettiği anlarda korkma, kimsen o olmaya hakkın var derken Brando’nun tüm hayatı boyunca insanların onu görmek istediği değil, onun özünde olduğu adamı bulmak için çırpınışını izliyoruz. Arayışlarını ve doyumsuzluğunu sevgisiz kalışına bağlıyor. Pek çok insanın aksine kendisi deli gibi sevmekten korkuyor olabilir mi, bunu öğrenmek mümkün olmuyor.

“Sevilmediyseniz,
Sevgiyi tanımazsınız.
Nerede olduğunu bilemezsiniz.
Ne görüntüsünü ne de sesini
Onu bulmak için en olmadık yerlere bakarsınız.” Marlon Brando

image

image

image

image
Ona absürtlük duygusunu, doğa ve hayvan sevgisini verdiğini söylediği annesini anımsamayı seviyor Brando. Nefesindeki likör kokusuyla hatırlıyor onu. O tatlı nefesiyle. Halbuki annesi bir alkolik, bir ayyaş. Hayatta bir noktadan sonra kayboluyor ve gittiği yerde onu bulmak, çekip çıkarmak mümkün olmuyor. Brando sadece ara ara onu kodesten çıkarmaya gidiyor. Gücü buna yetiyor ancak. Kocası tarafından tartaklanan bir kadın annesi. Babası oğlunu da tokatlamayı ihmal etmiyor fırsat buldukça. Babası bir seyyar satıcı ve bar dövüşçüsü. Sert bir mizacı var, eve gelmediği zamanlarda fahişelerle takılıyor ve annesinin kaybolma nedenini anlamış oluyoruz böylelikle. Ünlü olduktan sonra babasıyla çıktıkları bir televizyon programında baba oğulun arasındaki iletişimsizlik gözler önüne seriliyor. Birbirlerine zor katlandıkları her hallerinden belli baba oğul program sonrası gülücüklerle dolu pozlar veriyorlar Brando’nun hayranlarına. Bir adamın varlığının başka bir adamın varlığını tehdit ettiğini görüyoruz. Ömrü boyunca babası gibi olmamaya, onun gibi davranmamaya çalışan Brando ise farkında olmadan ebeveynleri gibi davrandığını itiraf ediyor. Ve nihayet babası öldükten sonra ancak onu affedebiliyor. Ebeveynlerimizi suçlayarak değil onları affederek ancak günahkar olmaktan kurtulabiliriz. Brando’nun babası da bir günahkardı. Çünkü annesi onu terk ettiğinde sadece dört yaşındaydı. Brando’nun kızı Cheyenne’de başka nedenlerden ötürü babasını suçladı ta ki yirmi beş yaşındaki son intihar girişiminden mutlak bir sonuç alıncaya dek. Kimi sabahlar “Lanet olsun ne hayat bu!” diye uyandığını söylüyor kayıtlarda. Ve bu cümleyi kurmak için Marlon Brando olmamıza gerek yok. Hayatının bir döneminde gönül kuruluğundan muzdarip olmamış insan herhalde yoktur bu dünyada. Hepimiz bir gün kırılma noktasına gelmişizdir. Yok gelmediyseniz eğer merak etmeyin er geç o virajları almak zorunda kalacaksınız bir başınıza. Kaldı ki en zoru kalabalıklar içinde yalnız olmak ve nereye gidersen git beraberinde o derin, zaman zaman sızlayan kara safrayı taşımak. Acıyla baş etmeye çalışan Brando’nun tavsiyesiyse binlerce dolarını psikanalistlere akıttıktan sonra, herkesin kendi psikanalisti olması hususunda. Hiçbir şey yapamadılar ki diyor. En iyisi kendi kendinin analisti olmak diyor hayatı boyunca bol bol meditasyon yapmış aktör. Ve evet kimse kötü doğmuyor. Sadece.. Hayat işte..

“Yarın, yarından sonra ve bir yarın daha
Sürüp gidiyor günden güne küçük adımlarla;
Geçmiş günlerimiz ise nice sersemlere ışık tutmuş,
Ölüm yolunda toz toprak olmazdan önce.
Sön, cılız kandil, sön! Hayat dediğin nedir ki:
Yürüyen bir gölge, bir zavallı kukla bu sahnede:
Bir saat boy gösterip, boyun kırıp gidecek!
Bir daha da duyulmayacak artık sesi.
Bir aptalın anlattığı bir masal bu:
Kuru gürültüler, deli saçmalarıyla dolu.” Macbeth, William Shakespeare(Sabahattin Eyüboğlu çevirisi)

image

image

AMY

image

AMY:

“Sen esmeyi seviyorsun, ben esintiyi” Amy

“Kalbimin duracağı, öleceğim güne kadar seni seveceğim.” En favori Yahudi kızın, Amy

“Her zaman seni seveni incitirsin.” Amy

Kuzey Londralı, Yahudi bir ailenin kızı, Alex Winehouse’un kendinden küçük kız kardeşi, Janis ve Mitch’in ikinci çocukları, müziği gelecekteki bir kariyer seçeneği olarak görmemiş bir şarkıcı, besteci ve söz yazarı, aynı zamanda güçlü bir kontralto ve ne yazık ki erken gelen ölümüyle, aynı yaşta gizemli bir şekilde ölen 27’ler kulübü üyesi olmaya hak kazanmış meslektaşları gibi hep yirmi yedisinde kalacak bir müzisyen. Aileden gelen genetik yatkınlık onu müzik yapmaya itiyor. Anne tarafından müzisyen akrabaları olduğu gibi, çok sevdiği büyükannesi de bir şarkıcı. Caz sevgisi ve yaşıtlarına göre kaliteli müzik tutkusu onlardan miras. Bestelerindeki güçlü altyapı ve şarkılarının sözlerini kendi yazıyor oluşu, onu benzer pop ikonlarından ayıran özelliği. Aynı kategoride yarıştığı kendinden kıdemli isimlerin arasından her işini tek başına görerek sıyrılabilmiş genç yaşında. Kendi filminin hem yönetmeni, hem senaristi, hem de oyuncusu. Fark yaratabilmiş olmasının nedeni ise bu özgünlüğü ve sınırsızmış gibi duran kabiliyeti. Müzik için çok özel bir kumaşla yaratılmış ve dünyaya gönderilmiş sanki. Çook iyi, en iyilerden bir tanesi. Üzerine çıkabilmiş daha iyi, daha güçlü ve orjinal bir ses yok henüz.

image

Sivri dilli, hazırcevap, aklına eseni söyleyebilme cesaretine sahip, canı sıkıldığı zaman iğnelemekten çekinmeyen, pervasız/uçarı bir tarafı var. Kısaca “asi”. Aynı zamanda karşı taraf ilgisini çekmeyen ya da hoşuna gitmeyen şeylerden bahsediyorsa eğer, orada yokmuşçasına hareket edip, onu hiçe sayma özelliğine de sahip. Davet edildiği programlarda sunucuyu iğnelemekten çekinmiyor. Nereden geldiğini kendisinin de bilmediği, hesapsız bir özgüveni var. Kendine özgü saçları, üzeri dövmelerle kaplı gittikçe sıskalaşan kolları, makyajı, rengarenk kocaman küpeleri, çiçekli ve renkli desenlerle bezeli elbiseleri, ünlü modacıların kreasyonlarını etkileyebilme potansiyeline sahip stili, yarı gurur yarı utangaçlıkla sürüklediği nazik bedenini dik tutmakta zorlanıyormuşçasına parmaklarının ucunda taşıyan topuklu ayakkabıları ve uluorta dokunmaktan, öpüşmekten hiç çekinmediği ve uğruna besteler yaptığı hayatının aşkı ya da öyle sandığı Blake’i ve artık özeli kalmamış özel olmayan hayatıyla, dünyaya kafa tuttuğu sanılan ama aslında korku içinde bir kız karşımızdaki erken gelen şöhretin ağırlığını taşıyamamış olan. Ela renkli, iri ve güzel gözleriyle sanki bir başka bakıyor hayata. Kurnazlığı kaldırmayacak bir akla sahip olması çöküşünün en büyük nedeni. Hesap kitap yapmadan hisleriyle ortalıkta dolaşıp duruyor. Arada besteler yapıyor, kafasına üşüşen kelimelerin arasından seçtikleriyle şarkı sözleri yazıyor. Ve hep kendini yazıyor. Liriksel ve melodik kapasitesine bakınca, genç vücudunda çok yaşlı bir ruh taşımaktakta olduğunu düşündürtüyor. İç dünyasındaki çalkantıları, baş kaldırışlarını, incinmişliklerini kısaca kendi şahsi meselelerini içtenlikle sözlere dökebiliyor. Bir gün geliyor, Londra’nın banliyölerinden gelen samimi sözler yazan ve kendini yazan bir kız Grammy’leri kucaklayıveriyor. Hayat her zaman sürprizlerle dolu olmuştur sevgili okuyucu.. Ama hiçbir zaman adil olmamıştır. Çok fazla yetenek sanki nispet yaparcasına tek bir bedene sıkıştırılmıştır. Milyonda bir olan bir durumdur. Kendimle baş etmek için müzik yapıyorum diyen Amy’nin ne çektiğini düşünün bir de. Kimsenin hayatta neye dönüşeceğini bilemediğine bir örnektir Amy. Bilseydi eğer o şarkıları yazamayacaktı, bilseydi eğer kendini mahvetmeyecekti. Sıradan insanlar için hayatta hazır olduklarını düşündükleri şeyler çok büyük değil ve büyük şeyler yapacak olanlar da neler olacağından habersiz ve hazırlıksız yakalanıyorlar. Plan yapanlar kendilerini sevenler, sevilenler ve unutulmazlarsa unutulmadan sevilecek asiler.

image

Elinden tutmasını istediği adamların arasında ilk sırada babası var ve Amy hepsinin ellerine yapışmak istiyor sıkı sıkıya hiç bırakmamacasına. İlk darbe babasından geliyor. O daha on sekiz aylıkken bir başka kadınla ilişki yaşamaya başlıyor Mitch. Bir çocuk, sonrasında ise genç bir kız için çok önemli sayılabilecek zamanlarda baba ortalıkta yok. Çocuklar anneleriyle büyümeye çalışıyorlar. Amy zihnini topladığında, annesinin karşısında durması bir hayli güçleşiyor. Kadın Amy’e hayır diyebilecek kadar güçlü olmamış hiçbir zaman. Annesi hiç kimseye hayır diyemeyecekmiş gibi görünüyor zaten. O da kendi hayatıyla çok zor baş edebiliyordu belki de. Boşlukların acısını başka şeylerle doldurmaya çalışan Amy ise tombul kuşa dönüşüyor ergenlik çağında. İştahla yemek yediği anlar var kameraya çekilmiş olan. On dokuz yaşında depresana başlıyor. Geçmişinden miras bulimia nervozası ve madde bağımlılığı sayesinde anoreksik bir hal alıyor dış görünüşü. Ünlü olduktan sonra diksiyon derslerinde kalıcı değil, bu eleştirilse de Amy eğitim almak hususunda başarılı değil, disipline olamıyor. O yüzden konuşmalarının, coşkusunun, sınırsız sevgi arayışının ayarı yok. Okul hayatı da karışık. Çok sık okul değiştirmiş. Sırf bu yüzden belki de aklına eseni yapıyor, dilediği gibi hareket ediyor. Hareketleri frenlenemez. Başarının özgürlük demek olduğunu düşünebilen sayılı, şanslı ve yetenekli insanlardan. Disiplin altında kalmamışlığı onu uçuran. Tutunduğu erkekler bir parça daha aklı başında hareket edebilselerdi eğer-kızının hayat hikayesini kendi hayat hikayesine çeviren babası başta olmak üzere- şu an yaşıyor olabilirdi belki de.

image

Yönetmen Asif Kapadia’nın benim izlemiş olduğum ikinci belgesel filmi Amy. İlki 2010 yılı yapımı Senna’ydı. Senna ve Amy; ikisi de yaptıkları işlerde en iyiler hem yaşadıkları dönem içerisinde, hem de sonrasında birer efsane olarak hatırlanacak olan. Kapadia otobiyografik belgesellerde çok başarılı, iyi bir yönetmen. Malzemesinin üzerinde öznel olarak severek çalışıyor ve sonuna kadar arka çıkıyor ona. Taraf tutmak tarafsız olmaktan iyidir her zaman. O da öyle yapıyor. Winehouse’un magazinlere yansıyan alkolden düşmüş görüntülerini koymuyor filmine. “Sarhoş göt” diyenlerin görüntüleri var onun yerine. Sen de ahlaksızsın bu halinle “sarhoş olamayan göt”. Sarhoşken mutlu olamayan ruhun halinden ne anlarsın sen? Filmin açılışında kullanılan ilk videoda Amy henüz on dört yaşında ve o ve arkadaşları kamera karşısında türlü maskaralıklar yapıyorlar. İçlerinden bir tanesinin yaşgünü ve doğum günü şarkısını söylüyorlar ona hep bir ağızdan. Amy aniden yerinden kalkıp, aynanın karşısına geçip solo yapmaya başlıyor. Şarkıyı bitirdiğinde herkesin yüzünde bir şaşkınlık oluyor. Yaş günü sahibi için Marilyn’in Başkan’a söylediğinden daha unutulmaz bir an ve anı bu. Çünkü olağanüstü söylüyor ve kameralar kayıtta. O yaşta nasıl diye düşünmeden edemiyor insan. Trajik ölümünü bildiğimden olsa gerek, keşke diye diye izliyorum filmi. Amy’nin hayatı sonu hazin bir sürprizle biten bir kurgu harikası iki saat boyunca akmakta olan. Kendi içindeki gücün farkına varamadığından bir güç arayışı içerisinde. Her kesimden, her insana özgü olabilecek eğilimler ve arayışlar onu bitiriyor azar azar. Bazı şeyler çok erken geldiğinden şaşkın. Bu kadar asi bir kızın erkeklere aşırı düşkünlüğü, bu kadar tapması ve hayatının merkezi yapması, sonra da onların her yaptığını yapmak için paralanması çok dokunaklı. Blake kendini kestiğinde, o da kolunu doğruyor kırık cam parçasıyla. Garip bir itkinin esiri, hastalıklı bir tutkunun içinde kaybolmaya çalışıyormuş gibiler.

“Back to black”in ilk kaydını yaparkenki hali unutulacak gibi değil. Bir dönüm noktası o an Amy için, şarkıcıdan ikona dönüşmek üzere olduğu yolun kapısından girişinin ilk mahrem dakikalarına tanıklık ediyoruz sessizce, amatör kamera çekimi eşliğinde.

image

Bazı insanlar hayatlarında belli bir plan ve program dahilinde ilerlerler. Keskin virajlar yoktur onlar için. Bir bulut öbeği geçer başlarının üzerinden sabırsızca. Yağansa isteksizce çiseleyen gönülsüz yağmurlardır. Parlak bir gökyüzü sırf hayal değildir onlar için, gelmesi an meselesidir de aynı zamanda. Sonrası iyilik güzellik.. Bazılarıysa öngörülemez bir hayat yaşarlar. Virajları alamadıkları takdirde, aşağısı uçurumdur. Fırtına, tipi başlarının üzerinden hiç eksik olmaz. Gökyüzündeki bulutlar dağılmak bilmez ve cimri güneş yüzünü hiç göstermez. Sonrası karanlık, siyah.. Amy ikinci grubun üyesiydi hiç şüphesiz. Genelinde tüm hayatla, özelinde kendi hayatıyla nasıl başa çıkacağını, bir noktadan sonra neler olduğunu, onu nelerin beklediğini bilmeden girdiği ormanın ortasında, karanlığın yüreğinde..

Müzik için zamana ihtiyaç olduğunu söyleyen ve bu haliyle altmış beş yaşındaki bir caz şarkıcısı gibi düşünen, yazan ve söyleyen Amy, çok kısa zamanda söylenecekleri söylemiş ve hayatının özetini kendi yazdığı şarkı sözleriyle gerisinde bırakmış çoktan. Onların hepsi dinleyicilerine sonsuz birer armağan. Asıllarını yaşatan belgeseller de öyle.

Yavaşla, sen çok önemlisin. Hayat sana ne kadar uzun yaşayacağını öğretiyor.”  Tony Bennett

image

image

image

YOUTH – GENÇLİK

image

YOUTH/GENÇLİK:

“Monarşiyi çok hoş bulurum. Çünkü çok zayıf. Birini ortadan kaldırıyorsunuz ve aniden tüm dünya değişiveriyor. Evlilikte olduğu gibi.” Şövalyelik ünvanını reddeden Fred

“Gençken her şey çok yakın görünür. Bu gelecektir. Yaşlanınca her şey çok uzak görünür. Bu da geçmiştir.”  Mick

“Her zaman eve gidiyorum. Her zaman babamın evine gidiyorum.” Novalis

İncelikli ve nitelikli senaryosundan öte, sırtını kelimelerin gücüne dayamış, sinemanın büyüsünü kare kare içimize sindirmemize neden olacak, aynı zamanda sinema tarihinin unutulmaz sahnelerine ve karakterlerine selam gönderen anlardan oluşma mizansenler yaratan, fonda İsviçre Alpler’inin muhteşem manzarası olmakla birlikte ana tanrıça Everest’in ve K2’nin de adını anmadan geçmeyecek kadar nazik, oyunculara mimiklerini kullanma zenginliğini yaşatan genç sayılabilecek bir yönetmenden henüz kendisininkini görmediği yaşlılığa dair çok sıkı gözlemlere dayalı enfes bir güzelleme “Youth”. Karşınızda kelimelerin inci gibi sıralandığı bir roman var sanki öncüllerini yaşatan, bilakis tekrarlamaktan uzak. Referans olarak Novalis’in satırları akıyor gözünüzün önünde. Klasik müziğin eşsizliğine, sanatın ve cinselliğin özgürleştirici gücüne, monarşinin görünen elleriyle yaşattığı dayatma gücüne, özgürlüğün kokusuna, dostluğa, aşka, ölüme, yeni başlangıçlara ya da son bir gayrete, aile olmaya çalışmanın ve esasında evliliğin ne olduğuna ve ne şartlar altında sürdürülmeye çalışıldığına, prostata, çöküşlere, kibire, yanlış anlaşılmaya, manzaranın ve doğanın eşsizliğinden takılıp kaldığınız ve sanki akmadığını sandığınız hayatın ve doğanın insanoğluna bir parça acımasız gelse de kendi ritmi içinde nasıl da ahenkle ama ağır ağır aktığına şahit olduğunuz, güzel oyuncular ve iyi oyunculuklarla bezeli, artık kendi sinemasını oluşturmuş bir auteur yönetmenin kendi bildiğimi okurum ben deme lüksüyle hareket edebildiği, bir üst sınıf, üst akıl ve bilgelik işi film var karşınızda. Sevip sevmemeniz hayattaki tercihlerinize bağlı biraz da. “Youth” herkese hitap etmeyebilir bu açıdan.

image

images

image

Gençlik bir dönem hızlıca geçilen, yaşlılıksa bir başka dönem ağır aksak ilerleyen. Uzadığı takdirde hiç geçmeyen bir hastalık gibi. Yaşlanan kalp değil, o öyle ya da böyle durduğu yerde atmaya çalışıyor kendince. Yaşlanan zaman oluyor. Ve enerji olarak düşen ama tenin ateşine teslim olmaya içten içe rıza gösteren beden aynı kalple bir başka zamana güçlükle ayak uydurabiliyor bir yaştan sonra. Ama attığı sürece de istekleri hiç bitmiyor, iç geçiriyor, eski enerjisini bulabilmek çaresizliği içinde yanıp kavruluyor adeta. Enerjin tükendiğinde ve durup oturmak zorunda kaldığında ise başka hayatlara merak duymaya başlıyorsun çaresizlikten. Tıpkı üzerine bahis oynadıkları karı kocanın cinsel hayatı karşısında ağızları açık kalan Fred ve Mick gibi. Bir orman kaçamağında, hiç de dilsiz olmadığını keşfediyorlar yemek masasında konuşmayan çiftin. Söz manayı kirlettiğinden belki, belki de Haneke’nin söylemiş olduğu gibi yetişkinlerin dünyasında konuşmak bazen her şeyi mahvettiğinden, özellikle iki ayrı kutuptaki, farklı iki ruh taşıyan kadınla erkeğin sırrı tek adreste çözülüyor. Bize de gülümseyerek izlemek kalıyor. Bu sahne çok yaratıcıydı Sorrentino(kendi adıma konuşuyorum şu an). Ve Fred’le Mick’in arasındaki bahisler kapanıyor bir daha açılmamak üzere. Bizlerse kaç yaşına gelirsek gelelim insanın insandan öğreneceği çok şey olduğuna şahit oluyoruz bir kez daha.

image

Film, vaat ettiklerini sunmak için sabırsızlanıyormuşçasına görüntülerden önce müzikle başlıyor büyük bir kaygısızlıkla. Ve vaat ettiklerine son derece yakışan bir fon müziğiyle dönüyoruz kamera eşliğinde kadın vokalin etrafında. Pikapta dönüp duran bir Lp gibiyiz. Lp döndükçe aynı insanların dans ederek müziğe eşlik ettiklerini görüyoruz. Gerçek hayatta da nefes aldığı müddetçe kendi ekseni etrafında dönüp duruyor insan, hep aynı insanlarla. Yönetmense bir hayli iddialı ve iki saatlik baş döndürücü bir deneyim vaadiyle dikiliyor karşımıza. Baş aktör “müzik” ve bunu hissettiriyor fırsat buldukça. Kalanlarsa onun büyüklüğüne hizmet ediyorlar. Bunu iki başrol oyuncusunun önem sırasından anlıyoruz. Kompozitör olan ve filmin etrafında döndüğü Fred ve onun en yakın dostu olan kadın filmlerinin unutulmaz yönetmeni Mick var ikinci adam olarak kalabalık senaryo ordusuyla. Fred son on yılında yalnız olarak geldiği toplamda ise yirmi yıldır yaz aylarında tatilini geçirdiği İsviçre’deki aynı otelin bahçesinde bir masada, kraliçenin haziran ayında vermesini istediği konser teklifini reddetmekle meşgulken, aynı zamanda şövalyelik unvanını kabul ettirtmeye çalışan, dersine çalışmadan gelmiş bilgisiz Buckingham Sarayı etkinlik bürosu çalışanına ince ince dersini veriyor. Fred emekli olmuş olsa da mesleği onun hayatı ve biraz özlemden, biraz da kafasına göre hareket etme lüksü olduğundan inekler ve onların çanlarından çıkan ezgiyi yönetiyor büyük bir zevkle. Şeker kağıtlarından çıkan hışırtıların bile bir ritmi var onun elinde. Sadık dostu ve aşk konusunda her şeyi bilen Mick onu müzik konusunda hep motive ediyor. Yaptığı müziğin insanlar üzerindeki etkisinin oldukça farkında, yaptığın müzik insanlar üzerinde şaşkınlık duygusu yaratıyor derken. Heyecanlı, hayatı seven Mick’in yanında hayatı yeterince sevemeyen duyarsız Fred ve ikisinin dostluğu filmin en önemli teması aslında. Bir röportajında insanları ve kendini sevmediğini söyleyen Sorrentino’yu bu açıdan Fred karakterinde bulmak mümkün.

Kızı Lena’nın ağzından duyduğumuz eşcinsel deneyimlerini yazmış olduğu bir mektup sayesinde karısının da bu sırrını öğrendiğini duyuyoruz Fred’le birlilkte aynı zamanda. Fred’in Mick’e duyduğu sevgi ise arkadaşlık bazında sadece. Fred’in kızı, Mick’in oğluyla evli ve Mick’in oğlunun ihaneti kalan dostluklarına gölge düşürmüyor neyse ki ve erkeklerin dostluğu bir başka oluyor sanki. Dostlukta dostuna sadece güzel şeyleri anlatırsın diyor Mick. Öyle olmalı sanki, karşı taraf ağlama duvarı değil ki. İnsan dediğin taş değil ki.

image

image

image

Siyah kemik çerçeveli gözlükleriyle Fellini’nin alter egosu Marcello Mastroianni’yi andırıyor Michael Caine. Harvey Keitel’le beraber yakın plan çekimlerinde yaşlılara mahsus ve hem mahzun hem de biçare köpekler gibi ıslak ve düşmüş gözleriyle baktığında insanda merhamet duygusu uyandırıyor. Filmin geçtiği yer yaş ortalamasının çok yüksek olduğu İsviçre’deki spa konseptli bir otel olduğundan bornozlu bornozsuz yaşlı bedenler bir parça gençleşmek ve genç hissetmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Çamur ve kil maskeleri, buharlı havuzlar, özel masajlar, doktor kontrolleri, mis gibi dağ havası ve yalnız beyler için sevgisiz de olsa escort hizmetleri.. Ama bunların hiçbiri hayatının özetinden geriye ona kalan tek şey olan “duygulara” rağmen Mick’in sade intiharını önleyemiyor. Üstün bir gayret ve sade bir tonla hayata konan son noktaya şahit oluyoruz. Küt sesiyle betona çarpan insan bedeninin çıkardığı ses. Mick’ten gelen son ses. Seslere duyarlı maestro ise kadim dostunu  Kraliçe Elizabeth ve Prens Philip’in önünde seyircisini selamlamadan önce neşeyle gülerkenki  mutlu haliyle hatırlıyor gözleri dolu dolu. Kimler için müzik yaptığını sorgulatıyor bu an. Herkes, her şey gelip geçiyor ve bizler zamanında tutkuyla yaslandığımız ve zaman geçtikçe yaşatmak gayretine düştüğümüz hislerimizle kalıyoruz hayatta. Hisler olmazsa nasıl yaşanır bu dünyada hiçbir fikrim yok en az Mick kadar.

image

Her birinin varlığı filmin tamamına anlam katmış yan karakterlerden en enteresanı ise yusyuvarlak göbeği, sırtının tamamını kaplayan Karl Marx dövmesi ve beraberinde taşıdığı oksijen çantasıyla yaşamını sürdürmeye çalışan ve kendisi gibi eski bir futbol yıldızını canlandıran solak Maradona. Yeşil sahaların yıldız oyuncusu obezitesi ve nefes darlığıyla tenis sahasında gördüğü topu gözüne kestiriyor ve ilk fırsatta çıplak ayaklarıyla saydırmaya başlıyor. Meşin gibi olmuş ayaklarıyla topu havalara gönderiyor acımasızca, ayağı erişmediğindeyse göbeği oluyor seferber. Bir adamın daha tutkusuna şahit oluyoruz. Gençlik onun için de geçmiş ve o da, zaten gelmiş olan geleceğimi düşünüyorum derken tuhaf bir ironi var sözlerinde. Hayranları tel örgünün ardından imzasını isterken hüsrana uğramış, entellektüel ama kibirli ve sıkı gözlemci oyuncu Jimmy Tree rolündeki Paul Dano’nun gözü profesyonel olduğu çağlarından artık eser kalmamış yıldız futbolcunun bedenine ve bastonuna takılıyor. Kimsenin olduğu gibi kalmasını istemeyen yaşlılık sağanak gibi bastırıyor sanki haber vermeden. Ve kimsenin kafasında çöküşe ne zaman geçtiklerine dair tam bir tarih yok ve kimseler netleştiremiyor bu evreye nasıl gelindiğini ve dönüm noktasının tam olarak ne zaman olduğunu.

image

Daha acıklı olduğu varsayılan baba oğul hikayesi yerine sıkıntılı bir baba kız hikayesi var yavaş yavaş ilerlemekte olan. Kızı ve asistanı olan Lena babasını suçluyor ilgisizliği ve annesini ve kendisini müzikten sonra ikinci plana attığı için. Buzlar Lena’nın tekrar aşık olmasıyla eriyor. Öfkesini babasını suçlayarak dindirmeye çalışıyor ilk başlarda ve babasını yeterince hırpaladıktan sonra Tanrı Fred’e acıyor biraz da ve Lena fantastik bir karkater olan dağcı Luca’yla tanışıyor. Yerden ve aynı hizadan bakmaktan çıldırmış ve birçok güzelliği kaçırmakta olan insanoğluna yukarıdan bakınca her şeyin ne kadar güzel göründüğünü söyleyen bir adam Luca ve bu sahnedeki yan karakterlerden biri de çook yukarıdan, ulaşılmaz bir yerlerden geliyor ve yönetmenin işini kolaylaştırıyor kısmen. Lena’nın ilgi bulutları dağılıyor babasının üzerindeki. Luca’ya çeviriyor yüzünü. Fred’se yıllar sonra ve sadık dostu öldükten sonra en nihayet, karısı Melanie’yi Venedik’te kaldığı hastanede ziyarete gidiyor. Duygularını belli etmeyen, çevresine karşı ilgisiz adam kendisinden bihaber karısına çözülüyor sonunda:”Birbirimizi tek bir basit şarkı olarak düşündüğümüzü bilmeliler.” diyerek. Melanie Venedik manzarasına bakıyor yüzünde korkunç bir çığlık çıkmaya hazır ama bir nedenden ötürü yüzünde asılı kalmış gibi. Sanki korkunç bir şey görmüş ve o korkunç şey her neyse hiç gitmeyecek ve hayalete dönmüş bedenini sonsuza dek terk etmeyecekmiş gibi.

“Youth” koşarak geldiğimiz yaşlılığımıza ağıt bir nevi. Normal şartlarda kazasız belasız yaşadığımız takdirde ölmeden önce gelip içine gireceğimiz biraz eski püskü bir pansiyon gibi yaşlılık. Sadeliklerden hoşlandığımız çağımızda, dostlarımızın bizi ölerek terk edip, ilk gidenlerden değilsek ve son gidenlerden olacaksak eğer yalnız öleceğimizi bildiğimiz zamanlar artık fazla geldiğimiz dünya üzerinde. Rahatımız, konforumuz yerinde olsa da, düşüncelere ve onları büyütmemize bolca vakit bulacağımız beden yorgunu, biraz çocuklaştığımız ve hep mızmızlandığımız en çok da yalnız kalmaktan ve bir başına ölmekten gizli gizli ölmekten de çok korktuğumuz zamanlar. Film boyunca Sorrentino elinden geldiğince tezatlıklarla anlatmış yaşlılığı. Filmin ismiyle başlamış doğanın acımasız döngüsüne ve meseleyi en can alıcı noktasından yakalamış bence. Ben çok beğendim, iyi bir yönetmenin elinden çıkma hayata dair söyleyecek çok şeyi olan bu filmi. Tüylerinizi sakin sakin diken diken edecek finali çok hoş, çok zevkliydi. Umarım fırsat bulur da izlersiniz. Benden bu kadar, şimdilik.

image

image

TESTAMENT OF YOUTH/GENÇLİK AHTİ

TESTAMENT OF YOUTH / GENÇLİK AHTİ:

Acı, bilincin biricik nedenidir.” Dostoyevski     “İnsanlar iki kategoriye ayrılır. Bunu anlamış olanlar ve ötekiler.” Cioran

“Hatıra güneşi asla batmaz.”

image

İnsanlar, yaşamlarında karşılaşacakları önce kendilerini ve çevrelerini, akabinde ise ülkelerini ve aynı zaman diliminde olsun olmasın tüm dünyayı etkileyecek olan önemli dönüm noktalarını geride kalarak ifade edecek insanlara gereksinim duyarlar her zaman. Filmin ve uyarlandığı kitabın yazarı ve başkarakteri olan Vera Brittain’sa bizzat bu önemli dönüm noktasına anılarını bir araya getirerek kaleme almış olduğu otobiyografik romanıyla tanıklık ediyor ve gelecek nesillere aktarılmasını sağlıyor. Yaşanmış olanlarsa çok ama çok acı. Ufukta kısa süreceği öngörülen bir savaş var ve beraberinde getirdiği ölümler ve de kayıplar.. Gencecik bir kızın, hayatının baharında, onca acıya göğüs gerebilmek için saklanmak, kaçmak ya da uzaklaşmak yerine mücadele edişine şahit oluyoruz film boyunca. Bir insan acılarla büyüyüp olgunlaşmak durumunda/mecburiyetinde kalıyor. Bizi mutsuz ediyor Vera ve şahit oldukları. Öngörülen kısa süreli savaş yıllarca sürüyor ve bir girip hemen çıkacağı düşünülen oğullar, kardeşler ve evlatlar çamura saplanıyorlar. Evlerine ve sevdiklerine kavuşmaları ise kimi zaman gazetelerin sayfalar süren ölüm ilanlarındaki bir tek satırı kaplayan isimlerinin okunmasıyla gerçekleşiyor ancak.

image

image

Birinci Dünya Savaşı henüz çıkmamış ama savaş borularının sesi gitgide daha da yakınlardan gelmeye başlamışken, en büyük arzusu Oxford’da eğitim görmek Vera’nın. Fakat içten içe bunu istemeyen babası ve orta sınıf ahlak kurallarıyla çevrili annesinin baskılarıyla bir piyano alınıyor kendisine rızası alınmadan. Bu Oxford ‘da alacağı bir yıllık eğitim masrafına eşdeğer ve Vera şiddetle karşı çıkıyor babasına ve emrivaki piyanosuna. Başının dikine giden, hayalleri, umutları ve hayattan beklentileri olan bir genç ne yazık ki biricik kızları. Babasının kızı hakkındaki endişesi onun entellektüel bir kadına dönüşüp evlenemeyecek olması iken, genç kız asla babasının istediği gibi bir kız olmayacağını ve ne şimdi ne de sonra asla kimseyle evlenmeyeceğini haykırıyor. İlk temennisi tutsa da, ikincisinde işler düşündüğü gibi gitmiyor. Ve kader denen hem mazlum, bir o kadar da bilgenin öngörmesiyle hayatının ilk aşkı da o anda giriyor hayatına ve yaşamlarının ortasına. Erkek kardeşinin arkadaşı Roland Leighton. “Yaz” diyor ona. Vera’ya hayatı boyunca bunu söyleyen ilk insan oluyor. Kızın önünü kesmiyor ve Vera’nın belki de hayatının ilk öğretmeni oluyor sözleriyle üzerinde etki yaratan, o her ne kadar daha birbirlerini pek az tanırken ve bir parça da gençliğin verdiği küstahlıkla, bunun öğretmenden öğrencisine geçen masonik bir sır olduğunu düşündüğünü söylemiş olsa da. Ve film boyunca iki defa yazmasını istiyor ondan Roland. İkincisinde tren garındalar ve ayrılmak üzereler. Ondan kendisine mektup yazmasını istiyor cephedeyken. Sözün uçup, yazının kaldığına şahit oluyoruz bir kez daha. Ölmeden önce pek fazla yaşama hakk bulamamış tüm diğer gençler gibi Roland’da savaşta ölüp, ülkesinden uzakta Fransa’da bir mezara gömüldüğünde, ondan geriye gönderilen eşyalar arasında bir avuç buruşmuş ve mürekkebi solacak olan şiirleri kalıyor sonsuzluğa giden; denizaşırı, uzak ve unutulmuş bir yerden gönderilen menekşelerle birlikte(ben de ağladım bu sahnede).

image

image

Savaş beraberinde yeni koşullar yaratıyor ve vatanseverlik nidalarıyla gönüllü olarak cepheye yazılan bedenler birer hayalete dönüşüyorlar. Şehirde kalan bir sürü insan, çoğunluğu kadın, bir hayalet ordusuyla yaşamak durumunda kalıyor. Vera ise binbir zahmetle girdiği Oxford’daki eğitimini erteliyor, gönüllü hemşire olarak cephe gerisine gitmek üzere. Kimbilir belki de fırtınanın göbeğinde olmak, onun vereceği zararların neler olduğunu bizzat görmek, fırtınayla nasıl mücadele edileceği hususunda kendisine fikir verecek diye.

Filmin başından itibaren hiçbir kalıba sığmıyor genç kız ve her ortamda dışlanıyor. En nihayet aynı ortama kendini kabul ettirtip, uyum sağlamayı başardığındaysa bir başka yerde olması gerekiyor. Anne ve babasının gözünde biraz fazlaca asi tabiatlı, ne evlilik için uygun ne de kibarcık hanımlarla birlikte geçirilecek beş çayları için. Oxford’daki hocalarının nazarında uçarı ve sonradan görme, aynı zamanda göze çarpmaya da fazla hevesli. Kendisini kitaplara gömemeyecek kadar duyarlı olduğundan da, sevdikleri siperlerde vurulmadan hayatta kalmaya çalışırken, o ampute kollar ve bacaklarla haşır neşir olmak üzere gönüllü hemşire oluyor. Oxford’dan gelme nazik elli bir prenses olduğunu düşünen hemşireler tarafından en zor işlere koşuluyor. Ama direniyor her zaman olduğu gibi. Zamana, acımasızlara, savaşa, parçalanmış organlara, özleme, sevdiklerinin kaybına ve genel olarak kendi payına düşen hayatın tamamına.

image

image

“Güven” “Güvende”… Kendi kendine aynı kelimiyi tekrarlayıp duruyor Vera, Roland’ın mektubunu okuyup bitirdikten sonra. Güven. Güvende olmak. Ölmeyecek olmak. Savaşın, kötülüğün, düşmanın, bombaların, kurşunların ve kötü talihin uzaklardaki bir limana doğru yol aldığını hissettirtiyor insana. O kadar uzak ki, bir daha asla dönmeyecekmiş gibi. Ama kader verdiğini almaya kararlı ve düğün arifesi kötü haber geliyor cepheden. Roland ölüyor. Öldüğü yerde yani Fransa’da gömülüyor. Etrafındaki erkeklere göre daha çetin bir ceviz olan Vera, kalanlar için mücadele etmeye devam ettikçe, hepsi inatla birer birer ölüyorlar sanki. Zayıf tabiatlı fakat Vera’ya aşık Victor ölüyor önce. Daha sonra da küçük kardeşi “sevilen” Edward’ın bir kez hayatını kurtarıyor tesadüfen ama acı haberin gelmesi uzun sürmüyor evlerine. Camın ardından izliyor ulağın bisikletle gelişini. Sonra elinde poşet Edward’ı görüyor kapının önünde. Sonra babasının hıçkırıkları ulaşıyor ikinci kata.. Hayat Edward’a ikinci bir şans tanımıyor. Ve sevdiği insanla bu dünyanın dışında bir araya geleceği kesinleşiyor bir gün onun da. İtalya’ya gömülüyor yani savaştığı cephenin olduğu yerdeki mezarlığa. Savaş işte. Öldüğün yerde kalıyorsun. Toprak her yerde topraktır diye.

image

Bunca kaybın üzerine ateşkes ilan ediliyor. Bir gün. İnsanlar şapkalarını fırlatıyorlar havalara. Çığlıklarla kucaklıyorlar birbirlerini. Vera coşkun kalabalığın ortasında kalıveriyor tek başına. Sürükleniyor insan selinin arasında. Sığındığı kilisede kaybettikleri için mum yakan acılı insanların arasında buluyor kendisini. Ne ateşkes ne de barış gidenleri geri getirmeyecek bundan sonra. Kayıplarıyla beraber asla unutmayacağına söz verirken buluyor kendini bir zamanlar beraber neşe içinde girmiş oldukları nehire dalmışken. Gelebildiğin zamana kadar ben her hafta burada olacağım demişti bir defasında cephe hastanesinde çalışırken. Hissetmek buydu belki de gidenin aslında sessizce gelebileceğini de. Bu verilmiş en namuslu söz olmalıydı belki de bu dünyadan diğer bir dünyaya gönderilmiş olan, bir vaat niteliğinde. Aradaysa inceden bir tül sadece giden ve hep özlenecek olan sevdiklerimizle aramızdaki ve gökyüzünde, tam üzerimizde hiç batmayan hatıraların güneşi parlarken.

image

Geride kalıp sevdiklerini kaybedenler için, Almanlar, en büyük düşman daha. Vera ise hastane tecrübelerine dayanarak bunun böyle olmadığını söylüyor. Onların da birer insan olduklarını, bir kalpleri ve geride sevdikleri insanlar olduğunu, onları iyi ederken kardeşinin, nişanlısının yarasını iyi ettiğini düşündüğünü söylüyor insanların önünde konuşurken. Savaşın ve savaşmanın yanlış olduğunu söylüyor.Ve film haricinde bahsi geçtiği üzere Brittain kalan uzun sayılabilecek ömrü boyunca yazıyor, üretiyor, evleniyor, çocuk sahibi oluyor,savaş karşıtı söylemler ve feminizm üzerine çalışmalar yapıyor. Zamana direnmeye çalışıyor kendi tarzında, ta ki ölene dek. Aynı adlı kitabı 1933 yılında yayınlanıyor ve bir klasik olarak geçiyor literatüre. Filmde de yeri geldiğinde üzerinde durulmaya çalışılmış olan Brittain’ın feminist tavırları aslında kitapta sıkça bahsi geçen ve üzerinde durulan, kadının toplum içerisinde bağımsız bir kariyer edinebilme savaşının alabileceği iyi bir eğitimden geçiyor olmasına bağlanıyor. Kitabın başarısı ise göreceli olarak Birinci Dünya Savaşı sonrasında Büyük Britanyalı sivil halkın ve özellikle kadınlarının hayatlarının tasvirinin başarısına dayandırılıyor ülkesinde ve dünyada.

Film hakkında düşüncelerime gelecek olursak eğer, filmin başarısından öte Vera Brittain karakterinin önemini hatırlatması açısından paha biçilemez. Sadece mızmız bir aşk ve klasik bir savaş romanından uyarlanmış bir eser yok karşınızda. İzledikten sonra merakla araştıracağınız gerçek hayat hikayeleriyle karşılaşacaksınız ve fotoğraflar ve şiirler ve üzeri menekşelerle bezeli Plug Street Wood gelecek gözünüzün önüne. Kanımca doğa tasvirleri, oyunculuk yönetiminden çok daha başarılı. Ve yaşasaydı eğer Roland Leighton’ın; ne Brittain’ın ne de annesinin gölgesinde kalmadan yazdığı şiirleri okuyacağınızı düşüneceksiniz içiniz sızlayarak aynı doğaya kitlenerak. Kit Harrington var bu rolde. Her haliyle Richard Gere’in gençliğini anımsatıyor nedense.. Yılın en iyilerinden değil ama iyi bir film “Testament of Youth”. İzlenmeli, bir fırsat yaratmalı da.

“Plug Street Wood’dan menekşeler,
Tatlım seni denizaşırı bir yere gönderdim.
Mavi olmaları, kırmızı kanına bulandıkları halde mavi olmaları tuhaf.
Kafasının etrafında büyüdükleri halde mavi olmaları tuhaf.
Plug Street Wood’daki menekşelerin bana ifade ettiklerini düşünüyorum.
Hayat, umut, aşk ve sen.
Ezilmiş bedenin yattığı yerde büyürken onları görmedin.
Korkuyu günden saklamak en tatlısı, böylesi çok daha iyiydi.
Denizaşırı, uzak ve unutulmuş bir yerden sana menekşeler yolluyorum canım,
Anılarımdan yolladığım bu çiçekleri biliyorum ki anlayacaksın.”  R.A.L.

image

image

image

image

BEASTS OF NO NATION

BEASTS OF NO NATION:

“Yaşamdan tek umulacak şey, insanın biraz kendini öğrenmesi – o da geç gelir hep – ve sönmek bilmeyen bir yoğun pişmanlık. Ölümle dövüştüm ben. Düşünebileceğiniz en can sıkıcı karşılaşmadır bu. Elle tutulmaz bir pusun içinde yer alır, ayağının altında bir şey yoktur.” KARANLIĞIN YÜREĞİ/Joseph Conrad

“Mermi her şeyi yer bitirir. Yaprakları, ağaçları, toprağı, insanları. Her şeyi yer. İnsanın her yere kan akıtmasını sağlar.” Agu

“Ben sadece mutlu olmak istemiştim hayatta.” Agu

image

Uzodinma Iweala’nın aynı adlı romanından Cary Fukunaga’nın beyazperdeye uyarladığı filmin küçük Agu’su, Afrika’da, tampon bir bölgede, kendi halinde, onu seven ailesi ve çocukluğunu paylaştığı kardeşleriyle mutlu bir çocukluk geçirirken, önce ailesinin, sonra da kendi parçalanışının gerçekleşmesini izliyoruz iki saati geçgin bir süre boyunca. İyi bir ailenin, iyi bir çocuğuyum derken hem ailesine şükran duyduğunu, hem de hayata iyi bir insan olarak başladığının bilincinde olduğunu görüyoruz. Ama Tanrı bir nedenden ötürü onu dinlemez oluyor, en azından Agu öyle söylüyor. Ve o kadar korku ve üzüntü çekiyor ki, insan ister istemez hak veriyor ona ve içerliyor tüm bu sağırlık neden diye. Farklı bir coğrafyada doğmuş olsa, onu çok daha iyi bir gelecek bekliyor olacak şüphesiz. Ama işler her yerde aynı şekilde yürümüyor ve çocuklar da harcanabiliyor. Bu film umutları, masumiyetleri, gelecekleri, herşeyden önce çocuklukları ellerinden alınmış, eve geri dönüş yolunu bulamayacak çocuklara bir ağıt en acımasızından. Çok kolay saatler yok önünüzde; çünkü anlatılan her şey korkunç ve acımasız. Çok az mutlu an var gülümseyerek hatırlayacağınız. Film bittikten sonra da düşünceler bırakmıyor yakanızı. Düşündürten, kimi zaman üzen, sarsıcı bir film “Beasts of no Nation”.

Yazgının değiştiği anlar vardır insan hayatında. Agu’nunkisi annesinin ve kızkardeşinin yanında yaklaşan savaştan kaçmak için, arabada yer bulamadığında farklı bir yöne doğru ilerliyor. Geride kalıyor çocuk haliyle. Savaşın ortasında. Kendisinin olmayan bir savaşın ortakçısı olmak mecburiyetinde bırakılıyor. Köyünü yağmalanmaktan kurtarmaya çalışan ama savaşı ve savaşmayı bilmeyen babasının da dahil olduğu grubun arasında kalıyor. Annesi ve kızkardeşi bir bilinmeze doğru yol alıyorlar. Babası ve erkek kardeşi öldürülüyor hiç uğruna. Bir ormanın ortasında tek başına kalıyor, ta ki gerçek kötülük onu bulana dek. Bir çocuk, daha büyümeden çocuk asker olmak mecburiyetinde kalıyor. Bir çocuk, daha büyümeden bir adamın canını almak zorunda bırakılıyor. Okulları iç savaş yüzünden kapanmış olduğundan eli kalem tutması gereken yaşta, tüm bu yaşananlardan sonra, kalaşnikoflarla eğitim almaya başlıyor. Aşağılanıyor, küçük görülüyor, tacize uğruyor, ailesi için gözyaşı dökecek fırsat bile bulamıyor. Çok kötü kabusları var, tek arkadaşı “suskun” Strika ile yaşamaya çalışıyorlar ormanın ortasında aslında kendileri gibi bir sürü çaresiz çocuğun arasında, öyle annesiz babasız, öyle yetim… Kimsenin katil olmak için doğmadığını, bunun bir tercih meselesi olmadığını, yaşamak için öldürmek zorunda kalınabilineceğini, Tanrı’nın bile başa çıkamaz olduğu bize uzak coğrafyaların var olduğunu görüyoruz. Dünya o kadar kötü bir yer ki, bazen tamamiyle yok edip, baştan başlatmaktan başka çare olamayacağını düşünmeye başlıyor insan. Çocuklar ruhlarının son kırıntısına kadar kirletiliyorlar. Agu savaştan ölmeden kurtulamayacağını düşünür hale geliyor. Agu gibi tüm diğer çocuklar bir çıkış yolu arıyorlar aslında. Her an ölebileceklerinin de farkındalar. Çoğu kokain gibi uyuşturucu maddelere sığınıyor. Bilen bilmeyene öğretiyor korkunç hayatlarına katlanabilmenin geçici devasını. Tüm yaşananların bir hiç için olduğunu anladıklarında ise ölmekte oluyorlar çoktan ve geriye dönüş ne yazık ki yok. Güneşi yok etmek istiyor Agu. Her şey karanlığa gömülsün istiyor. Yaşanan korkunçlukların gözükmemesini diliyor. Üstündeki gökle yaşayamadığını söyleyen Rilke gibi Agu.

Bir çocuğun mezarı ne kadar yer kaplayabilir ki bu dünyada kurtlar ve solucanlar bedenini yemeye başlamadan? Küçük Strika’yı Afrika’ya özgü bir ağacın iki iri yaprağının arasına koyup kapatıyorlar, öldükten sonra. Tek kurşun bitiriyor işini. İki yaprak bir çocuk bedenini gizleyecek bir süreliğine. İki yapraktan bir mezar yapıyorlar arkadaşlarına hemencecik, onun minik bedeni için. Son bakışta dev bir istiridyeyi andırıyor içinde bir zaman önce kıymetli bir inci barındıran.

image

Agu ölmenin çekmekten daha kolay olduğunu bir şekilde biliyor çocuk aklıyla. Bir ev baskınında kullandığı uyuşturucular yüzünden önce annesi sandığı kadına arkadaşları tecavüz ederken, kadını bir anda vuruveriyor başından. Bof. Kadının çığlıkları kesiliyor bir anda. Sessizlik. Agu önce Tanrı’yla konuşuyor. “Görüyor musun yaptıklarımızı?” diyor. Bir cevap gelmiyor ve Tanrı’yı oynama sırasının kendisine geldiğini düşünerek, baskın yaptıkları evin penceresinden Afrika’nın değişmez manzarasına bakıyor kuşbakışı. Binaların arasına tıkılmış kalmış bir parça yeşillik ve kendisinden olmayan her bulduğu canlıyı öldürmek gayretindeki eli silahlı insanoğlu… Gerisinde ise ellerinde ateşli silahlar taşıyan küçük adamlar. Bu çocuklar bu silahları nereden buluyorlar sorusunun cevabı ise bir başka filmin konusu. Bir beyaz adam var bir elinde Kutsal Kitabı, evindeki karısının boynunda elmas ve pırlanta tarlası, yanında taşıdığı sandıklarda ise ateşli silahları. Güçlü olan mı yoksa haklı olan mı kazanacak sorusuna insanın içini ısıtacak bir yanıt bulmak bir hayli zor. Çünkü bir kazanan yok. Kaybedense insanlık. Dünya bir bütün olarak var aslında iki yarımküreden oluşan. Ve bir yerlerde bir yaprak kımıldıyorsa, rüzgarının gelmesi çok da uzun sürmüyor.

image

image

image

Filmin sürprizi ise ilk karelerde Agu ve arkadaşlarının 3D televizyon satmak üzere türlü şebeklikler yaparak, karşılığında yiyecek almayı başardıkları Birleşmiş Milletler askerinin, filmin sonunda Agu’nun tekrar karşısına çıkıyor olması. Agu onu hatırlıyor hemen. Aralarındaki mesafe kaybolan çocuk masumiyeti kadar. İnsanın aklına Bosna Hersek’te yaşanan katliamdan sonra ancak, olay yerine ulaşan Birleşmiş Milletler askerlerini getiriyor. Evet geliyorlar ama hep geç geliyorlar. Engel olunacak bir şey kalmamışken. Zaten karşı taraf kendisi geliyor tıpış tıpış teslim olmak için. Afet sonrası arama kurtarma ekibi gibi çalıştıklarını anımsatıyor bu da.

Birleşmiş Milletler Barış Elçileri vardır dünyada dönem dönem değişen, eskidikçe yerine yenisi gelen. Ne şahane ve uzun bir titrdir öyle. Çok yakışmaktadır genç hanımlara ve beylere. Dünyada engel olabilecekleri bir kötülük olmasa bile. Onların demesiyle barış da gelmediği sürece.

Commandant:Idris Elba tarafından canlandırılıyor. Her lider gibi hitabeti kuvvetli ve zaten kafası karışmış yetimleri kandırması çok güç olmuyor. Zaten hayatlarında bir baba figürü eksik olan erkek çocukların üzerinde birkaç kelimeyle sihirli bir etki yaratıyor. Sizler benim ailemsiniz, ben sizin babanızım dedikten sonra da, çocukları taciz etmeyi ihmal etmiyor. Küçük çocuklardan faydalanıyor. Her birinden bir katil yaratıyor. Karşılığında ise ödüllendiriyor. Yukarı kademenin gözünden düştüğü anda, kendi yerine gelecek olan I-C’yi yok ediyor derhal. Çünkü o birinci adam. Çaptan düşmeyi, ötelenmeyi hazmedemiyor. Bazıları yönetmek, bazıları takip etmek, bazıları da ölmek için doğar ve o, yönetenlerden; takip etmek ölmekle eşdeğer onun için. Nitekim kendi küçük ordusunu ormana ve dolayısıyla felakete sürüklerken bile bunu kendisi için yapıyor. Nerede olursa olsun ister ormanın derinliklerinde, ister bir kulübede son sözü söyleyen, yani efendi, yani çoban o olmalı, kim ne bedel ödeyecek olursa olsun, sürüsüne ne olursa olsun. İsterse telef olsun.

image

image

Filmin giriş, gelişme ve sonuç bölümlerine baktığımızda uzuun bir gövdeyle karşılaşıyoruz. Agu’nun tampon bölgedeki ailesiyle beraber mutlu geçirdiği zamanlar ve ailesinin dağılmasından sonra ormana kaçışına kadar geçen bölüm giriş bölümü. Zalim Commandant’a ve düzensiz ordusuna katılışı ise hikayenin gövde kısmını oluşturuyor. Rahat bir nefes almamızı sağlayan son bölüm ise Agu’nun yakalanışıyla geliyor. Ormandaki uzun kamp dönemi bitmiş artık. Birleşmiş Milletler tarafından kurtarılmışlar. Çarşaf geçirilmiş bir yatakta yatıyor Agu. İnsan gibi. Gömlek ya da beyaz tshirt giyiyor. Yaşadıklarını anlatması istendiğinde, bir zamanlar mutlu bir hayatı varken bir canavar ve bir iblise dönüştüğünü itiraf ediyor en nihayet. Bir zamanlar onu seven bir ailesi olduğunu söylüyor. Geleceğini düşündüğünü itiraf ettiği eğitimci kadını bir yandan küçümserken, azar azar çözülüyor. Çünkü savaşı gören o. Dolayısıyla çocuk olan karşısındaki bu kadın, kendisi değil. Geleceği düşünse bile, neler olacağı,  neler yapacağı ve nasıl yeni bir hayata dahil olacağı hakkında hiçbir fikri yok. Kameraya bakarak konuşuyor ve düşünüyor yaşadıklarından ötürü ağırlaşmış, en nihayet hayatının ve yaptıklarının hesabını kendi kendine verecek kadar zamanı olan bu küçük adam. Ve bir sürü çocuk kendilerini serin denize ve onun dalgalarının kollarına bırakıyorlar. Zıplayıp, oynuyorlar. Tıpkı çocuklar gibi. Hayat devam ediyor çünkü. Savaş geride kalıyor. Baş etmeleri gerekense kendileri bundan sonra. Uğruna savaşmaları gereken tek kendi hayatları var bundan sonra, devamlı bakmaktan ötürü en nihayet unutacakları umulan.

SELMA

SELMA:

“Hangi biriniz kaygılanmakla ömrünü bir anlık uzatabilir?” Matta 6:27

“Bir insanın uğruna öleceği bir şeyi yoksa, yaşamaya da hakkı yoktur.” Martin Luther King

“O sana benziyor. Başkalarının göremediğini gören bir çocuk o.” Anthony Doerr/Göremediğimiz Bütün Işıklar

image

Otuz dokuz yıllık yaşamını sığdırdığı kalbinin, öldüğünde son on üç yıllık yurttaşlık hakları eylemciliği sırasında yaşadığı yoğun stres yüzünden altmış yaşındaki bir adamın kalbi kadar yorgun ve yıpranmış olduğu söylenen, dört çocuk babası, 1964 yılının Nobel Barış Ödülü sahibi, sosyolog, din adamı, politik eylemci, yazar ve tüm bunların ötesinde çok çok iyi bir hatip ve hepsinden de önemlisi “Bir hayalim var” adlı ölümsüz cümlesini de içeren konuşmasını ilk defa iki yüz elli bin insanın önünde, Lincoln Memorial’ın basamaklarında yapmış ve en nihayetinde bu hayalini gerçekleştirebilmiş siyahi önder, “Martin Luther King”. Bir suikast sonucu bedeni bu dünyadan silinmiş olmakla birlikte, düşünceleriyle rengi ne olursa olsun ardından gelen her nesli ve birçok kesimi etkileyebilecek sözleriyle yaşıyor ve yaşatılıyor günümüzde de. Ölümünden beş yıl sonra eşi Coretta Scott King, The King Centre’ı kuruyor kocasının anısını yaşatmak, düşüncelerini ve ideallerini canlı tutabilmek adına. Daha bir sürü ayrıntı var kısacık bir hayata sığmış olan. Amerikalı kadın yönetmen Ava DuVernay’in elinden çıkmış çok da başarılı bir eser var 2014 yılı yapımı ve benim maalesef ki biraz geç olmakla beraber nihayet izleyebildiğim ve çok çok beğendiğim. Bir çok film var izlediğim ve bundan sonra izleyeceğim ömrüm ve şartlarım el verdiğince. Ama çok az filmde hissedebildiğim bir şey vardı Selma’da; o da kabaca sinemanın ölüyü diriltme gücü. Martin Luther King hiç ölmemiş ve öldürülmemiş gibi. Martin Luther King uzak bir coğrafyadan bu defa özel hayatı, kadim dostları, karısı, çocukları, hiç aklından çıkmayan ve hep sol yanında taşıdığı ölüm düşüncesi, acıları, sonsuz sıkıntıları, sigarası, yorgunluğu ve hapishane anları ile aklımıza siyah beyaz bir fotoğrafa sığmış nadide anlarından çok daha güçlü ve insani bir şekilde kazılıyor belleklerimize. Ama neticesinde bir insan öldüğünde bir insan ölmüş ölüyor. Tıpkı Malcolm X, James Reeb, Viola Liuzzo, Jimmie Lee Jackson ve hayatları ellerinden alınmış tüm diğer kurbanlar gibi.

image

image

Dönemin ve çook uzuun yılların FBI Başkanı J.Edgar Hoover tarafından politik ve ahlaki bir soysuz olarak tasvir ediliyor şiddete başvurmayan -nam-ı diğer “MLK”-, Amerikan başkanı Lyndon Johnsan’a. İleri görüşlü vaazleri, doğuştan liderlik vasıfları, kendine güveni, kürsüye hakimiyeti, bireyleri ve toplumları etkileyebilme gücü ve kıvrak zekasıyla ne çeşit bir tehlike olarak görülüyorsa artık olabilecek her yerde dinleniyor ve aile düzenini bozmak, karısını yıldırmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Ve tüm bunlar Amerikan devletinin bir kurumuna verilen yetkilerle gerçekleştiriliyor(her zamanki/çoğunlukla olduğu gibi). Başka ne gibi yetkilerle hareket ediyor federal Amerika’nın federal beyaz valileri ve şerifleri diye soracak olursak eğer, kamçılı Indiana Jones’larla silahsız halkı kırbaçlamak, gaz bombası atmak, öldüresiye dövmek gibi bir takım aklımızda kalan eylemleri geliyor hemen aklımıza. Zincir geçirilmiş coplarla(billy clubs) yapılan paylaşımlar da altmışların Amerikasında son derece çığır açıcı görünüyor. Ama her şey aile içinde kalıyor. Her ebeveyn kendine ait olduğunu düşünerek asilik eden üvey evlatlarını dövüyor, öldürüyor, yok ediyor. İşler, buradan bakınca da, okyanus ötesine geçsen de aynı şekilde yürüyor.

image

Sık sık ölümü düşünüyor MLK. Biliyor ve hissediyor bunu. Kendini umudun ve zaferin bir ışığı olarak görmenin kendisine yettiğini, gelecek güneşli günleri göremeyeceğini söylüyor. Filmle aynı adı taşıyan ve olayların büyük bir kısmının geçtiği ve tarihle kaderin kesiştiği Alabama’ya bağlı Selma şehri ise ölmek için iyi bir yer gibi görünüyor O’na ve dostlarına. Filmin en beğendiğim sahnesi ve repliği geçiyor iki adam arasında tutuklu oldukları koğuşun içinde. Bu sefer dinleme sırası Martin Luther’e geçiyor. Bense olduğu gibi aktarıyorum İncil’den yapılan bu alıntıyı. Din misyonunu gerçekleştirmiş oluyor bir kez daha. Tesellisi oluyor korku dolu ruhların.

:”Havadaki şu kuşlara bir bak. Ne ekiyorlar ne de biçiyorlar, ne de ahıra ürün depoluyorlar. Buna rağmen cennetteki baban karınlarını doyuruyor. Senin onlar kadar değerin yok mu? Sen kim oluyorsun da onun hayatını bir saat daha uzatmak için endişeleniyorsun?”

MLK:”Matta 6.27″

image

Kanlı Pazar’da Edmund Pettus Köprüsü’nde yaşananlar televizyonlarda naklen yayınlanıyor. İnsanlar naklen şiddeti izliyorlar ve direniş bütün Amerika’ya yayılıyor. Beyazlar da destek oluyor bu davaya karşılığını er ya da geç canlarıyla ödeseler de. Ve tüm bunlar ülkede o tarihlerde nüfusu yirmi milyonu bulan siyahların en insani haklarından biri olan oy verme haklarını kazanabilmeleri için gerçekleştiriliyor. Nesiller boyunca dövülmüş ve kırılmış insanlar yine dövülerek ve kırılarak ancak bir takım hakları elde edebiliyorlar. Ve Amerika, Nobel Barış Ödüllü vatandaşını onu öldürerek yok ediyor nihayetinde. Bu adam bir kez silah almıyor eline. Aynı adam olası ölümleri önlemek için yürüyüşten vazgeçiyor, herkesin ondan nefret etmesi pahasına. İnsan hayatını önemsiyor çünkü, herkes bir değer çünkü. Yumruk yediğinde karşılık vermiyor öteki yanağını uzatan İsa gibi. Ama illa ki ölüyor O da, tıpkı İsa gibi. İsa nasıl insanlık adına acı çekmişse, O da insanlık adına acı çekerek yeryüzündeki misyonunu tamamlıyor, hayatının anlamına duyduğu güveni yitirmeden.

image

En nihayet olduğumuz şeye bizleri hazırlayan bir geçmiş var arkamızda serili. Siyahlara oy hakkı için mücadele veren bu bir avuç insanın da kendilerine özgü hikayeleri var arkalarında bırakamadıkları. Bir adama inanıp, bir adama güvenip onun önderliğinde ilerliyorlar ölmek pahasına. Önlerinde uğruna ölünecek bir davaları, ellerinde oyunun kurallarını gösteren bir kılavuzdan başka bir şey olmayan İncilleri ve en çok da bu öğretilere sığınan sağduyulu önderleriyle, yobazlaşmadan, kan dökmeden, el ele, omuz omuza ilerliyorlar Beyaz Saray’a doğru. Başkan Johnson tarihi konuşmasında Siyahi ya da Güneyli sorunu yoktur, yalnızca Amerika sorunu vardır diyerek en azından dilinden çıkartıyor ayrımcılığı. Birçok ama birçok fırtınalar sonrasında güneşli gökyüzü gösteriyor yüzünü. Ve her ne olursa olsun toplumlar için kurtuluş bir yerden, bir adamın gırtlağından doğuyor. Yeter ki arkalarından gelen ve bu zor kazanılmış değerli mirası devralan nesiller basiretli, vicdanlı ve akılcı olabilsinler.

BİR HAYALİM VAR(I HAVE A DREAM) 1963:
“Bugün diyorum ki dostlarım, şu anın ve yarının getireceği güçlüklere ve engellemelere rağmen
hala bir hayalim var benim. Amerikan Rüyası içinde derinden yer edinmiş bir hayal.
Bir hayalim var: Gün gelecek bu ulus, ayağa kalkıp kendi inancını gerçek anlamıyla
yaşayacak; Şunu kendinden menkul bir gerçek kabul ederiz ki, bütün insanlar eşit
yaratılmıştır.
Bir hayalim var: Gün gelecek eski kölelerin evlatlarıyla eski köle sahiplerinin evlatları,
Georgia’nın kızıl tepelerinde kardeşlik sofrasına birlikte oturacaklar.
Bir hayalim var: Gün gelecek, adaletsizliğin ve eziyetin sıcağıyla bunalıp
çölleşmiş olan Missisippi Eyaleti bile, bir özgürlük ve adalet vahasına
dönüşecek.
Bir hayalim var: Gün gelecek dört küçük çocuğum, derilerinin rengine göre değil
karakterlerine göre değerlendirildikleri bir ülkede yaşayacaklar.
Bugün bir hayalim var!
Bir rüyam var: Gün gelecek ahlaksız ırkçılarıyla, “müdahale etme” ve “etkisiz hale getirme”
kelimelerini dilinden düşürmeyen valisiyle Alabama, işte tam orada Alabama’da, küçük siyah
oğlanlar ve kızlar; küçük beyaz oğlanlar ve beyaz kızlarla el ele tutuşma şansına sahip olacaklar.
Bugün bir hayalim var!
Bir hayalim var: Gün gelecek her vadi yüceltilecek, her tepe ve her dağ alçaltılacak, engebeli alanlar
engebesiz hale getirilecek ve eğri büğrü bölümler dümdüz olacak; Tanrı’nın zaferi ortaya çıkacak ve
bütün bedenler bunu birlikte izleyecekler.”  MARTIN LUTHER KING

Genel olarak film hakkındaki düşüncelerimse niceleyici bir sıfat ekleyerek ifade edeceğim şekilde çok beğendiğimdir. Zaten beğenmediğim hiçbir filmin eleştirmek için kritiğini yapmıyorum. Gerek görmüyorum. Her film bir umutla başlıyor, bir dolu emek harcanıyor. Sonuç kötü de olabilir. O benim meselem değil. Ama çok iyi filmler var ve bu da onlardan biriydi. Oyunculuklar ve canlandırdıkları karakterlerle olan benzerlikleri, tüm yan roller, senaryo, görüntü yönetimi, müziklerin hepsi ve şarkıların olaylarla örtüşen sözleri, film daha gösterime girmeden hazırlanmış ve Martin Luther’in sözleriyle ritm tutturmuş harikulade trailer’ıyla 2014’ün en başarılı filmlerinden, çok önemli biyografik bir eserdir.

image

image

New York Historical Society - Freedom Journey 1965: Photographs of the Selma to Montgomery March by Stephen Somerstein - January 16 ñ April 19, 2015 Coretta Scott King and husband civil rights leader Dr. Martin Luther King, Jr., on platform at end of 1965 Selma to Montgomery, Alabama Civil Rights March - March 25, 1965. (Photo by Stephen F. Somerstein)
New York Historical Society – Freedom Journey 1965: Photographs of the Selma to Montgomery March by Stephen Somerstein – January 16 ñ April 19, 2015
Coretta Scott King and husband civil rights leader Dr. Martin Luther King, Jr., on platform at end of 1965 Selma to Montgomery, Alabama Civil Rights March – March 25, 1965. (Photo by Stephen F. Somerstein)

PRENSES KAGUYA MASALI/ THE TALE OF THE PRINCESS KAGUYA

image

“Ay’dan gelen ay’a gider.”

“Dön dön durma dön
Dön haydi koca zaman
Dön de kalbim de dönsün yerine
Kuşlar, böcekler, hayvanlar
Otlar, ağaçlar, çiçekler
Nasıl hissedeceğimi öğretin bana
Çalınırsa kulağıma beni özlediğin
Dönerim hemen sana.”

Tam iki saat on yedi dakikalık bir film “Prenses Kaguya Masalı”. Çok uzatmış artık yönetmen dediğiniz anlar olabilir elbette ama tek bir şey düşünün diyebilirim sadece. Bu film yönetmenin yirmi beş uzun yıldan sonra ikinci çok ses getiren enn uzun metraj filmi olup, bu zaman zarfında kendisi başka işlerle uğraşmış olsa da; önünüzde her bir karesi özenle çalışılmış bir resim ve peyzaj harikası var. Her karesi özenli bu animasyonun yönetmenin özverili ve sanata adadığı kareleri yaratırkenki içtenliğine paralel olarak, içinize sindirerek seyrettiğiniz takdirde harcanan emek karşısında çaresiz kalacağınızı tahmin ediyorum. Müthiş bir sadelik içerisinde suluboya ile çalışılan karakterlerin arka fonunda gözalıcı bir doğa var. Hiç kış gelmeyen Japonya’ya yağmurlar yağıyor, sonra bahar geliyor tüm gözalıcılığıyla. Kiraz çiçekleri kaplıyor ortalığı. Melankolik havayı ister istemez değiştiriyor bu pastoral güzellik. Ve sadece görsellik değil, aynı zamanda duru bir içtenlik var konunun işlenişinde. Adı üzerinde bir masal uyarlaması Prenses Kaguya. Ormanın derinliklerinde bambu keserek geçimini sağlayan ihtiyar köylü daha film başlar başlamaz buluyor ışıklar içerisinde doğan küçük prensesi bir bambunun içinde üzerinde kimonosuyla. Avucunun içini zar zor kaplayan, gerinirken tatlı tatlı şişinen miniğin önce karşısında eğiliyor şaşkınlıkla ve saygıyla; sonra da kendisi gibi ihtiyar eşine götürüyor telaş içerisinde. Paylaşamıyorlar kendi aralarında bu tatlılığı. Bereket çok çabuk büyüyor Minik, öyle ki kadın eline alır almaz gürbüz bir bebeğe dönüşüveriyor, Minik Prenses. Ve ne kendileri ne de komşu evlerdeki çocuklar gözlerine inanmakta güçlük çekiyorlar her an büyüyen bebeğin gelişimini izlerken. Boy atıp, tombul toraman, koca kafalı bir velet oluyor, sevinç çığlıkları atan. İlk adımlarını atıyor, düşe kalka. Hiç çocuklu bu yaşlı çift torun bakacak yaşlarında kendilerine bir armağanmışçasına gönderilen ufaklığı tüm kalpleriyle benimseyip, seviyorlar. Mutlu bir çocukluk ve hissetmeden geçirdiği ergenliğiyle en nihayet neşeli bir genç kıza dönüşüyor Prenses. Ormanın içinde akranlarıyla ve tüm hayatı boyunca seveceği Ağabey Sutemaru’suyla neşe içinde yaşarken baba bildiği yaşlı ormancının onu, bir prenses olarak layık olduğu hayatı yaşatmak üzere ormanda bulduğu altınlarla şehirde yaptırttığı konakta, seçkin bir hayat yaşatma itkisiyle götürdükten sonraki hayatı ise ruhsal olarak bir çöküntü ve hayal kırıklığı yaşatıyor ona ve dolayısıyla çevresine. Genç kızlıktan, bir küçük kadınlığa geçiş süreci son derece sancılı oluyor. Kimonolar, ipek kumaşlar, özel dersler ve cımbızın acımasızlığıyla tanışıyor ve tüm bunlar onu, bir zamanlar ait olduğu doğa, gülüşler ve neşeden uzaklaştırıp, insanlardan uzak ve mesafeli bir hayatın kollarına atıyor. Her geçen gün daha az kahkaha atıyor prenses. En nihayet eski mutlu çocukluk günlerinin geçtiği ormana kaçtığındaysa, geçmişin aynı naiflikle onu beklemediğini görüyor, hiçbir şey eskisi gibi kalmıyor, zaman değil, insanlar ve insan manzaraları değişiyor. Başlarda ciddiye almayıp, şakaya vurarak kaçtığı her şeyin bundan sonraki hayatının bir parçası olduğunu anladığı an, makus talihini kabulleniyor çaresizce. Perdelerin arkasına saklanıyor güzelliğiyle ilgili rivayetler alıp yürüdükçe. Çok düşünüp, az konuşuyor, kahkahaları soluyor. Bir duvar örüyor kendisine, adına asalet denen. Talipleri oluyor bir sürü. Prenses imkansızı istiyor her birinden. Taliplerse akıl baştan gittiğinden imkansızı kovalıyor ya da çamura yatıyorlar hiç yüzünü göremedikleri prensesi elde etmek için. Her geçen gün daha az kahkaha atıyor prenses. Bir talibi onun yüzünden ölüyor. Mikado onu kaçırıp götürmek istediğinde ise Ay’dan onu alıp götürmeleri için yalvarıyor ve dileği kabul oluyor. Başka hiçbir filmde göremeyeceğiniz kadar şenlikli bir ölüm alayı geliyor Prenses’i götürmeye. Babasının onu göndermemek için hazır ettiği okçuların havaya yükselen okları birer çiçeğe dönüşüyor ve herkes derin bir uykuya dalıyor. Bir çeşit baygınlık geçiriyorlar. Anne babası gitmemesi için paralanıyor. Fakat gidişi önlemeleri mümkün olmuyor yani kaderin önüne geçemiyorlar bir yerde. Prensesse pelerini giydikten sonra geçmişini unutacağını bildiğinden son kez anne babasına koşuyor ve sarılıyor onlara. Bizi de yanında götür diyen anne babanın kızlarını bu dünyada mutlu edememekten ötürü oluşan pişmanlıkları su yüzüne çıkıyor. Prensesse kendisini bu noktaya getiren şeyin bilincine daha önceden varıyor. Hayatımın bu noktaya geleceğini tahmin etmemiştim derken  mutsuzluğunu ve mutsuzluğundan ötürü sefil ettiğim dediği hayatların sorumluluğunu taşıyor. Kaçıp sığınabileceği köyü, sadece hayallerinde canlı ve başka çıkış yolu bulamıyor kendisi için. Ölümü gelip onu alması için  çağıran Prenses’in bu çağrısını onun intiharı olarak da yorumlayabiliriz. Beklentileri gerçekleşmeyen, şehir hayatında mutluluğu bulamayan, başka da çıkar yol bulamayan Prenses, sahte olarak nitelendirdiği hayattan/hayatından kurtulmak istiyor bir an önce, elindekilerin kıymetini bilmeden. Fakat tüm hüznüne ve onca pisliğine rağmen bildiği bu dünya ona tatlı geliyor giderayak, tıpkı kıymetini ancak kaybettiğimizde anladıklarımız gibi. Ama daha önce randevulaştıklarından, vakti saati gelir gelmez apansız geliyor ekibiyle birlikte bulutların üzerinde düğün alayını çağrıştırır gibi ve unutturuyor her şeyi Prenses’e, beraberinde getirdiği pelerin sayesinde. Prenses susuyor, hafızası gidince. Ölüm de hiç konuşmamıştı geldiğinden beri. Elinin tek hareketiyle engelleri kaldırmakla meşguldü sadece. Aracılar kullanmıştı iletişim ve bir parça teselli için ve her hareketi katiyet içermekteydi.

Prenses son bir kez dünyaya bakıyor, Ay’a doğru ilerlerken yüzünden ne düşündüğü tam olarak belli olmadan. Belli belirsiz bir unutuşa dönüşüyor geçmişi. Hep yarım kalacak bir söz sanki hayat yaşarken; gereksiz uzunlukta ve sıkıcılıkta manalar yüklediğimiz ve hep çok şeyler bekleyip, farklı lisanlarda konuşup anlamakta güçlük çektiğimiz.

image

image

image

image

Kısaca hayatın anlamını ya da anlamsızlığını, mutluluk arayışını, sadakatin önemini, toz pembe hayallerin bir gün gelip sona erdiğini, vakitli-vakitsiz ölümü, son nefeste bile bilinmezliğin ürküntüsünden yaşama sarılmanın aczini, geride kalmanın nahoşluğunu, her şeyin değiştiğini, geliştiğini, hayatta mutlu olmanın ne demek olduğunu asla tam olarak bilemeyeceğimizi, sevdiklerimizin bizi bırakmak istemeyişini ve geride bizden “sadece” verebildiğimiz kadar sevgimizin kalacağını anlatan; hem gözlere, hem de doymak bilmez arayış içindeki dünyevi ruhlara hitap eden ve tüm bunları dünya saatlerine sığdırılmış hayatında, bilinci açık, zeki ama yine de her fani gibi cevapları kovalayan bir genç kızın sancılı büyüme ve olgunlaşma hikayesi çerçevesinde anlatan çok duygusal, çok naif, çok şey anlatan ve anlatırken anlattığı hiçbir şeyi birbirine karıştırmayan ve herşeyden önce hayat ve onun bir parçası olan ölüm üzerine birçok şey söyleyen bir büyük “Usta”dan olgunluk döneminde gelen umarım ki son olmayacak bir başyapıttır “Prenses Kaguya Masalı”. İzlediğim en özel final, en muhteşem soundtrack’a sahiptir. Ve maalesef Oscar’ların en anlamsız kaybedeni olmuştur kendisi. Bir bilgenin aklından, kaleminden, rafine ruhundan çıkmış olgunluk dönemi işidir. Seksen yaşına basmış bu çok özel insan, umarım filmografisine bu derece başarılı birkaç film daha sığdırabilir. Umarım Japonlar bir sürü güzel animasyonlar yaparlar ve bizler de izleriz. Kendi adıma bu senenin en iyilerinden. Belki de en iyisi.

“Kuşlar, böcekler, hayvanlar
Otlar, ağaçlar, çiçekler
Meyveni ver ve öl
Doğ, büyü, öl
Yine de rüzgar esecek, yağmur yağacak
Sudolabı dönecek
Hayatlar gelip geçecek.”

image
Hayao Miyazaki(sol başta), Isao Takahata (sağ başta).

ASABİYİM BEN/WILD TALES/RELATOS SALVAJES

image

Birbirinden bağımsız altı farklı hikayenin dolayısıyla bir tam filmin, sanki aynı hikayeyi devam ettiriyormuşçasına çekilip peliküle aktarıldığı bir toplam film “Vahşi Hikayeler”. Aynı zamanda Arjantin’in 2015 Oscar adayıydı. Yapımcı koltuğundaki isimse bir hayli tanıdık. Pedro Almodovar. Hiçbir oyuncu bir önceki ya da sonraki hikayede yer almıyor. Kimse bir diğerinin hayatından teğet geçmiyor. Herkes kendi bölüm yazgısını yaşıyor. Temalar bir olduğundan, konular ve konseptler çok farklı olsa da bütünlük hiç bozulmuyor. Karakterler sıkıştıkları ortamlardan haykırıyorlar. Bu bir düğün salonu olabileceği gibi, bazen bir arabanın içi, bir restoranın mutfağı yahut geniş bir malikane de olabiliyor. Farklı nedenler yüzünden, bazen dışsal figürler, bazen en yakın bildikleri tarafından, bazen de sistem tarafından aşırı derecede stres yüklenen insanların olaylar karşısında anlık ya da yıllar süren öfke dolu birikimlerinin nihai bir intikam planına dönüşmesi sayesinde; ama her bölümde izleyiciye hayatı boyunca muhakkak bir ya da daha çok kez karşılaştığı benzer sıkıntılı durumları çağrıştırıyor olduğundan bol bol empati kurma fırsatı tanıyarak anlatıyor derdini. Jenerikten önceki ilk hikayede uzun, ince bir adam yaşamı boyunca uyuz olduğu her kim varsa-buna anne babası da dahil- bir uçağın içinde topluyor, kendisi ise pilot kabinine geçerek incelikli planını uyguluyor son aşamada, hayatından mutsuz bir aşçı kadın fırsatını bulduğunda birikmiş öfkesini saçıyor ikinci bölümde, üçüncü hikaye kimin perspektifinden baktığınızla açıklanabilinir ve farklı yorumlara gebe “bence”, dördüncü hikayede bir mühendis önceden iş için patlattığı dinamitleri bu sefer bağımsız iradesiyle ama bağımlı olduğu ve hiç durmadan kendisine ceza kesen bir sistemi bireysel olarak yok etmek üzere patlatıyor uzaktan, beşinci hikayede empati kuracağınız kişi belli ve o, etrafı ahmaklarla ama en çok da bir avuç fırsatçıyla çepeçevre sarılmış bir baba, altıncı hikaye ise aşktan beslenen nefretin genç bir çiftin düğününde nasıl da su yüzüne çıktığına şahit olarak yazıyor bizi ve nefretten daha güçlü bir duygunun varlığı en nihayet filmin tamamını sonlandırıyor.

Yazar kişisi bu pek beğendiği, yer yer sempatik bile bulduğu ve ne zaman ki bir tarafa daha çok empati besler iken kendini bulsa bir diğer tarafı gücendireceği düşüncesiyle henüz çok az kısmını kullanmayı başarabildiği beyninin tüm loblarını, sinir ve sinir uçlarının yanında iş duygulara geldiğinde bağımsız hareket etmeyi seven ve öyle de hareket eden yani kısaca atmayı pek seven kızıl organını da katarak başlıyor bu altı farklı hikayeyi hiçbir bağımlı ya da bağımsız yazardan etkilenmeden yazmaya. Bu filmi neden sevdiği soruluyor kendisine. Neden mi(bu fiille başlayan cümlelerin çokluğunu düşünüp, bir ah çekiyor derinden). Çünkü kendisi de bunu tam olarak açıklayamıyor ama sanıyor ki bu kendine münhasır film kendi içinde de var olan ama hep bastırmaya çalıştığı ve toplum içerisinde sosyalleşme sürecinde açığa çıktığında pek de hoş karşılanmayacak duyguları da ayağa kaldırmış olabileceğinden belki de, hiçbir etki altında kalmaksızın yazmak istiyor kendince. Ve başlıyor altıdan geriye saymaya altı, beş, dört, üç, iki…

1.

“Ana babama en ufak bir saygı duymak zorunda değilim, onlar en ufak bir saygıyı hak etmiyorlar. Bana karşı iki suç işlediler, iki ağır suç, beni yaptılar ve bana baskı yaptılar, beni bana sormadan yaptılar ve beni yapıp dünyaya fırlattıktan sonra bana baskı yaptılar, beni yapma suçunu ve baskı altına alma suçunu işlediler. Ve beni ana babanın yapacağı en büyük dikkatsizlikle karanlık çocukluk deliğine ittiler.” ESKİ USTALAR/THOMAS BERNHARD

Hiç haz etmediğiniz insanların bir daha hiçbir şekilde karşınıza çıkmamaları adına yok olduklarını düşündüğünüzde, o aynı ama tatlı orgazmı kaç kere yaşamışsınızdır kim bilir! Yok ben öyle şeyler düşünmem, sevgi kazansın diyorsunuz öyle mi? O zaman hayatınızın bir sonraki sayfasına geçmemişsiniz henüz kanaatimce ya da öyle bir sayfası yok sizin hayatınızın. Ne mutlu size. Olsa bile ya umurunuzda değil, ya azıcık safsınız yahut erdiniz ya da ermek üzeresiniz, an meselesi(ah o gülme gelmese). Sistemle de pek bir barışıksınız hani, öyle mi? Aferin size. Size dokunan yılan da yok. Hiç olmadı da. Sınıfın parlak çocuğuydunuz. Siz yaşlarda ya da sizden yaşça büyük, fiziksel olarak güçlü hiçbir çocuğun alaylarına, tacizlerine maruz kalmadınız. Anne babanızla kusursuz bir iletişiminiz vardı ve bu kusursuzluk, öğretmenlerinizle olan ilişkilerinize de yansıdı. Harika. Gelişme çağınızda hiçbir fiziksel kompleksiniz yoktu, zaman geçti geliştiniz ve karşı cinsle de gelişmiş ilişkiler kurabildiniz kolaylıkla. Başarılarla dolu öğrenim hayatınızı daha da başarılı iş hayatınız takip etti, elinizi nereye atsanız övgüler sizinle beraber yürüdü. Hiç aldatılmadınız, hiç yenilmediniz, hiç düşmediniz, hiç hayal kırıklıklarınız olmadı, hiç.. hiç.. O zaman bu yazının devamını okumayın çünkü anlamayabilirsiniz, çünkü siz bay ya da bayan kusursuzsunuz. Nereden bileceksiniz intikamın soğuk yenen bir yemek olduğunu? Nereden bileceksiniz bir çıkış yolu bulamadığınızda bir uçak dolusu nefret ettiğiniz insanla, sizi bu dünyaya fırlatıp atan ana babanızın evinin bahçesine dalarak, kendiniz dahil herkesi yok etmenin dayanılmaz cazibesini! Son derece naif bir tarafı var bu fikrin ayrıca. Meselenin menşeine iniyorsunuz böylelikle. Bir parça Freudyen bir tavır var burada yani uçaktaki psikiyatrın dediği üzere kendini ve kendini meydana getiren birincil elemanları da ortadan kaldırarak seni oluşturan ve bugünlere getiren tüm kozmik çarpışmalar da bertaraf oluyor böyle yaptığınız takdirde(size kan kusturan her kim varsa bir uçakta toparlayıp, yere çakılın demiyorum ayrıca). Günümüz Türkiyesinde işlenen kadın cinayetlerine baktığımızda, bir sürü kıskanç adam kalitesiz kafalarınca işledikleri cinayetlerde son derece bencilce düşündüklerinden, nasıl olsa yatar çıkarım mantığıyla kendilerine dokunmuyorlar bile. Bu çok adice ve cinnetle alakası yok. Bu sadece bencillik, ucuzundan intikam hikayeleri bunlar kendi sefil hayatlarını ileriki mapus günlerinde anlattıkça renklendirecek olan.

image

2.

Yıllar yıllar sonra uğruna şehir değiştirdiğin, babanın ölümüne sebebiyet verip, cenazeden iki hafta sonra dul annene asılmış olan adam yağmurlu bir akşam vakti garsonluk yaptığın restorana geliyor. Beklediğin karşılaşma biraz ani olmadı mı? Tüm intikam planlarını gerçekleştirmek içinse can atan bir kadın var samimi mahalle havasıyla anımsadığı cezaevi günlüklerinden bir Lewis Carol kitabı çıkartabilecek olan. Senin yerine her şeyi o yapıyor, kasap gibi saplıyor elindeki kasap bıçağını adamın böbreklerine. İşler kimsenin istediği gibi gitmiyor sanırım yeryüzünde. Dünyanın en çılgın kadınıyla çalışıyor olabilirsin ve onun da son derece karanlık bir mazisi olabilir. Nereden bileceksin? Olsun ama; sen vicdan filan yaparken o çok daha hevesli intikamını üstlenmeye. Adamın oğlunun öleceği düşüncesi rahatsız etmiyor onu. Armut dibine düşecek diyor ve adamın tüm aile ağacını silmek kesin çözüm onun gözünde. Acımasız bir Freud var sanki bu tombul aşçı kadının beyninde soyağacından beslenen. Fare zehrinin son kullanım tarihiyle ilgili yaptığı esprisiyle kara mizahın zirvelerinde geziniyor iki gözlü gotik mutfakta. En ince sistem eleştirisi de bu bölümde, dördüncü bölümde olduğunu düşünenler olabileceğinin aksine. Dünyayı yönetenler piç kurusu derken, sessiz yığınlara da atıfta bulunmaktan çekinmiyor. Bir kötüyü ortadan kaldırmanın dünyayı güzelleştireceğini savunuyor. Bunu insanlık için bir şey yapmak olarak görüyor. Bir sürü soru bırakıyor bu bölüm kafalarda: Kötülerden ebeveyn olur mu, olsa da bu dünyadaki cezasını evlatları mı çeker? Bir adam ya da bir kadın yaptıkları kötülükler yüzünden mazur görülmeli midir sırf bu dünyaya bir çocuk getirdi diye? Politika denen şeyi temsil etmek, savunmak üzere geçmişi bir parça karanlık, toplum için değil kendi yüksek beklentisi için bu tip bir göreve talip olmuş, üst gelir grubuna dahil, kibirli ve alaycı bir adamın seçilebilme ihtimali ve adaylık cüreti dünyada da işlerin benzer şekilde yürüdüğünü mü göstermektedir acaba? Ve son olarak aşçı kadın aradığı huzuru, mutluluğu, güven ortamını ve konken partilerini bulabilecek midir acaba demir parmaklıkların gerisinde tekrar?

image

3.

Geldik en bomba bölüme. Bir aşk cinayeti olarak tahminde bulunuyor Şerif bölüm sonunda. Nefretten her zaman aşk doğmasa da, aşk süsüne bürünmüş özünde kin, nefret ve intikam hislerinin yol açtığı bir cinayet bu nedenle kayıtlara geçebiliyor enteresan bir şekilde. Nitekim cd’de çalan “Lady Lady Lady” şarkısı sayesinde arabanın içinde yaşanan can pazarı, tüm o itiş kakışlar sanki bir aşk dansını anımsatıyor. Benim bile küçük dilimi yutmama neden olabilecek bölüm bu işte. Bir adamın, hiç tanımadığı bir adama neler yapabileceğini görüyoruz. Ölene dek hırslarını alamıyorlar ve birbirlerinin kollarında ölüyorlar istemeyerek de olsa. İki taraf da ayrı ayrı kaşıyor ve kaşınıyor fütursuzca. Diğer bölümlerde kolaylıkla seçerken özdeşleştiğimiz tarafı, bu bölümde kim kimi kışkırtıyor önce, kim haklı, kim haksız muğlak bir yerde. Audi’li zengin burjuva(piç olarak tasvir edenler olabilir, şehirli züppe de, başlarda öyleydi evet) mi, kaba saba, ilkel ve köylü kamyonetli adam mı? Kişisel duygular işin içine girdiğinde ise bir adamın arabasının üzerine çıkıp sırasıyla büyük ve küçük abdestini kolaylıkla yapabilmesine pek akıl sır erdiremiyor insan. Kurşun ve ses geçirmez camları kıramayan adamın hırsından, sanki on gün durmuş durmuş da bir anda yapacağı gelmiş gibi içinde biriktirdiklerini verimli bir şekilde arabanın ön camına bırakıvermesini ve bir parça mahremiyet isteyen bu edimin aracısı uzuvlarını göstere göstere yapmasını akıl karı bulmak da mümkün gözükmüyor.

image

image

4.

Dinamitler döşediğiniz binaları bir çırpıda yıkabilecek bir mühendis ve istikrarlı bir çalışan iken devletin beslensinler diye göz yumduğu çekici firmalarında çalışan kraldan çok kralcı memurlar, bürokratik engeller ve haksızlıklarla baş edemeyip gözaltına alınıp serbest bırakılan, önce işinden sonra eşinden ve çocuğundan olup, bankamatikten özenle çektiği pezoları vergi ve masrafları için bu kurumlara yatırmaktan azar azar çıldırıp, mavi chevrolet’inin bagajına koyduğu dinamitleri insan hayatına zarar vermeden patlatan ve bu sefer bileğinin hakkıyla hapse düşen bir adamın hikayesi anlatılmakta. Sıkıcı bir hayatı olan, sıkıcı şeyler giyinen, sevimsiz de bir freebag takan adam kendi gibi mağdur olmuş halkın desteğini arkasına alıyor ve kahraman ilan ediliyor. Sosyal medyadaki lakabı ise “dinamit” oluyor. Destek mesajları alıyor salıverilmesi için. Çünkü kendi gibi bir sürü canı yanmış, mağdur insanın yapmak istediğini yapıyor nihayetinde.

image

5.

Oğlunuz sorumsuzca davrandı. Alkol akarak çıktığı bardan eve dönerken hamile bir kadını ezdi ve ölümüne sebebiyet verdi. Ölü sayısı bir değil, iki. Basın gözü yaşlı eşi buldu ve halk adalet istiyor, kameralarsa evinizin kapısında. Buna neden olansa iki gözü iki çeşme yeni yirmilerindeki tek evladınız. Hapse girdiği takdirde yaşayacakları gözünüzün önüne geliyor. Kendisi pekala da üstlenebilir bu suçu  ama on beş yıllık emektar bahçıvanına önereceği yüklü meblağ ile kestirme yoldan hem kendisinin, hem oğlunun, hem de ödeyeceği miktar itibariyle bahçıvanının hayatı kurtuluvereceğini düşünüyor tüm samimiyetiyle. Öte yandan fırsatçı bir avukat ve kurnaz bir savcı var onu soyup soğana çevirmek derdinde olan. Sadede gelirsek sonuç tam bir felaket oluyor. Öfkeli ve mağdur eşin çekiç darbelerinin suçlu ilan edilen bahçıvanın defalarca başına inmesiyle son buluyor bu bölüm. Bir ayıbı, bir başka ayıp örtmüyor. Sonuç üç ölü ya da iki ölü bir ağır yaralı kafaya alınan çekiç darbeleri sayesinde.

image

6.

Ve geldik en eğlenceli kısma. Coşkulu bir kalabalık -anneler, babalar, yakın arkadaşlar, tüm akrabalar- ondan da coşkun gelin ve damadımızı karşılıyor çok masraf yapıldığı belli olan bir otelin düğün salonunda. Müzik, mutluluk, dans, şampanya, az sonra kesilecek düğün pastası ve bu özel güne eşlik eden çok özel insanlar. İşler bir yerde bozuluyor, sonra ise bir başka yerde çığrından çıkıyor. İşler bozuluyor çünkü etine dolgun gelin kızımız insanlık için küçük ama kendi düğününü mahvetmek için büyük bir keşifte bulunuyor. Damat bey ilişkisi olduğu iş arkadaşını da düğüne çağırmış ve tüm masa bundan haberdar. Sonrasında bu peri kızının içinden bir yerlerden sürprizlerle ve ağzına kadar intikamla dolu bir cadı çıkıveriyor. Sayılı dakikalarda elinden geleni ardına koymuyor. Başlarda iyi ilişkiler içerisindeki aileler birbirine giriyor. Gelin kaynana saç saça baş başa giriyor. Saçlar başlar dağılıyor. Makyajlar akıyor. Davetliler ortada kurtaracak bir şey kalmadığını düşünüp, şaşkın şaşkın bakmakla yetiniyorlar bu çılgınlığa. Damat gelini aşçıyla yakalıyor. Damat kusuyor. Damat bebek gibi ağlıyor. Gelin çıldırmış gibi dans ediyor. Kaza oluyor. Doktor geliyor. İlkyardım yapılıyor yaralananlara. Ortalık savaş alanına dönüyor. Bunca felaket bir son bulsun, herkes kendi yoluna gitsin derken, gelin ve damat son bir çılgınlık yapıyorlar ve geceyi öyle noktalıyorlar. Konuklar salondan sessizce ayrılırken, gelin ve damat bir ömre sığmayacak kavgalarını birkaç saate sığdırmış olup, davetlilere yıllarca konuş konuş bitiremeyecekleri bir düğün armağan etmiş oluyorlar ve sorunlarını evlerine taşımadan uluorta çözmüş oluyorlar.

image

image

WILD/YABAN

image

“Lanet bir çölde yapayalnız yürümeye nasıl karar verdim acaba?” Cheryl Strayed

Film akarken yirminci dakikada iç ses olarak gelen sorusunun cevabına doğru başkarakterimiz Cheryl Strayed’in bazen ürkek, bazen öfkeli, kısmen kararsız ve şüpheci adımlarıyla ilerliyoruz beraber. Geçmişin ve geride bırakmak istediklerin sen istesen, paralansan da seni bırakmazlar ya bir türlü; bazen de tam tersi olur, o da şu ki; sen bırakmamakta direnir ve yalvarırsın yirmi yaş aklınla yukarıdaki Tanrı’ya sevdiğinin ömrü için. Tanrı ise bir parça gaddardır ve seni erken yaşta hayatta büyüyebilmen için en sevdiğini, gözdeni, hayatının anlamı ve aşkı olan kadını elinden alarak ödüllendirir ve bundan sonra yaşayacaklarına çanak tutmuş olur. Hayatta hep doğru kararlar vermen ve kurnaz olman gerektir. Hiç dağılmayacaksındır, hiç dağıtmayacaksındır. Ama sen hem dağılırsın, hem de dağıtırsın feci şekilde ve tüm bunlar seni insan yapar(benim gözümde). Darbe seni muhatap almayan ve dediğim dedik bir merciden geldiğinden hem hayatının anlamı toz olur bir anda kanser yüzünden, hem de sen kanıtlarını bir türlü çıplak gözle göremediğin bilinçsiz bir bilinçle kalıverirsin orta yerde. Tanrı senden hayat dolu anneni kırk beş yaşında omuriliğine koymuş olduğu hassas tümörü yayıp, yaygınlaştırarak elinden alıverir ve bu iş bu kadar kolaydır. Puf. Ölmeden retinasını ve belki de bütün organlarını bağışlamış hayat dolu, yaşamının anlamı olan kadın, bir beden olarak kalır hastane odasındaki yatağında. Puf ki ne puf. Acını bir türlü bastıramazsın. Annenin küllerini yiyerek, ondan bir parçayı hep içinde taşıyacağın umudunu taşırsın derinlerde bir yerde. Severek ayrılırsın kocandan yedi yıl sonra. Evlilikte sevmek başka şeydir, evlilik başka şeydir çünkü. Sen kedileri de seversin ama evlilik ve bir kedi sevmek çok farklı şeylerdir nihayetinde. Eroin kafası güzel ama geçicidir, değişik partnerlerle cinsel fantezilerini gerçekleştirir tatmin olmaya çalışırsın, böylelikle unuttuğunu sanırsın. Babasını sadece tahmin edebildiğin bir bebek filizlenmektedir karnında ve kürtaj olursun. Annenin yolundan gider, garsonluk yaparsın. Bu da seni tatmin etmez. Ama hayatındaki en doğru şeydir belki de kolaylıkla bırakabileceğin bir işe sahip olmak ve senin için biraz küçük bir iştir bu. Bin küsur kilometre yürümek için tıp kariyerini bırakamazdın belki de. Haydi bakalım yürümeye devam. İç sesin hiç bıkmadan ve hiç usanmadan konuşsun dursun seninle. Filmin en iyi şeyiydi tüm o iç seslerin. Bize içindeki Tanrı’yı gösterdin durdun ara ara. Neyse ki filmin sonunda huzur da geldi beraberinde. Tüm o yakınmaların, korkuların, çaresizliklerin, hep bir çıkış yolu araman, kendi kendine telkinlerin, kendi kendine yetmelerin bazen de yetememelerin, bir kadeh margarita özlemin, umutsuzluğa düştüğünde yürüyüşü bırakma olasılığına dair alıp vermelerin, temiz bir banyo, ılık bir duş, ihtiyacını dizlerini kırıp oturarak giderebileceğin bir tuvalet, yumuşak bir yatak, sıcak bir kap yemek gibi basit isteklerinin seni götürdüğü duraklarda hep beraberdik. Seni taciz etme olasılığına karşılık bir adamın evine gidip, tombul ama akıllı karısının yaptığı yemeği yedin büyük bir iştahla. Galiba işedin küvetlerine duş alırken ya da kanıyordun. Bize memelerini açtın banyo aynasının buğusunu sildikten sonra. Her yerin yara bere içindeydi. Defalarca aldatıldığını öğrendik evliliğinde. O kız sevgilin miydi anlamadık ama gerçek Cheryl Strayed’in  son derece cesur olduğunu görmüş ve anlamış olduk senaryosu Nick Hornby tarafından yazılıp, beyazperdeye uyarlanan otobiyografik özellikler taşıyan romanı gözönüne aldığımızda.  image

“Beni olduğum gibi kabul edebilir misin?” Joni Mitchell & Cheryl Strayed

En kolay şeydir önyargılarını bir kenara koymayı başarmış karşı taraf için. Ama ondan daha da zoru insanın kendini olduğu gibi kabul etmesidir ve bunun için de kendini sevmesi gerektir. Aksi takdirde bir bedene yapabileceklerinizi düşünün ve de bir ruhun çekebileceği azabı, huzursuzluğu, kırgınlığı, kırılganlığı, teselli arayışını, çaresizliğini, sessiz çığlığını, kendini doğru ifade edemeyişini.. Cheryl tüm bunları yürüyerek aşmaya çalıştı durdu. Annesinin ağzını burnunu dağıtan sarhoş babasını andı öfkeyle. Annesini alıp vermek istemeyen Tanrı’ya kızdı bir mucize yaratmadığı için. Yürüdükçe kafasının içi boşaldı sanki, küçük notlar bıraktı ardında. Tıpkı Gratel gibi. Kırıntıları oldu bu sözler serçeler misali insanların, ve yenilip yutuldular defalarca arkasından. Joni Mitchell’den bir söz, Emily Dickinson’dan, Flannery O’conner’dan birkaç satırdı bu kırıntılar. Geçmekte olduğunuz yollardan sizinkinin aynı olmasa da benzer bir güdüyle, benzer sıkıntılardan geçerek gelmiş insanların var olduğunu bilmenin teşvikiyle yol almanın insanı nasıl motive edeceğini tahmin edemezsiniz. Edersiniz belki de, kim bilir? Çünkü ben her birinizi tanımıyorum.

image

“Eğer ki benim için endişeleniyorsanız endişelenmeyin. İyi ve rahatlamış olacağım.” Emily Dickinson & Cheryl Strayed “Beklediğimiz şeye asla hazır değilizdir.” James Michener

Bir çok şeyi kendi başına yapmayı öğrendikçe kendine olan güvenini kazandı Cheryl. Yemeğini pişirmek için doğru malzemeyi alabilmiş olmak ve sayesinde gelen ilk sıcak lokmanın kıymeti, lanet bir kocaman kayayı cılız bacaklarıyla tek başına aşabilmenin getirdiği mutluluk, bulduğu pis bir kaynaktan damıtıp arındırarak ancak içebildiği suyun ilk yudumları ve kendi nahoş tecrübeme dayanarak söyleyeyim-ama iyi ki yaşamışım-çölün ortasında bir çadırın içinde yalnız başına kurt ulumalarını dinleyerek uyumak zorunda kalmak bir kadın onu da geçin bir adam için bile hiç öyle kolay bir şey değil. Ama hayatta bazı şeyleri sonuçları ne olacaksa olsun tek başına yaşamanız gerekir. Tek başınıza kilometreler almanız gerekir, hiç bilmediğiniz yerlere gecenin bir vakti ya da az uykuyla geçen bir gecenin sabahında ulaşmışsınızdır, huyunu suyunu hiç bilmediğiniz bir sürü adamın ortasında kalmışsınızdır, ne konuştuklarını bilmediğiniz, ne istediklerini anlamadığınız insanlardır bunlar. Herkes gülücükler saçar, sizse içinizde bir yerde, çok da derin olmayan bir yerde hüzünlü bir şeyler taşır durursunuz kendi kendinize. Bir kayıp yaşamışsınızdır. En sevdiğiniz, gözdeniz evden çıkıp gitmiş, bir daha da gelmemiştir geri. Yokluğuna alışırsınız ama asla unutmazsınız onu. Bir yerlerden eşyaları, her yerden fotoğrafları çıkar karşınıza. En mahrem anlarınıza tanık olduğu hissi yakanızı bırakmaz. Bir tilkide, yolunuza çıkıveren bir çocukta, bir şarkının bir sözünde, bir kitabın bir cümlesinde, ağaçların arasında, yağan yağmurun ve sonrasında beliriveren gökkuşağının altında, gökyüzünde, yeryüzünde, avuçlarınızın arasında, gülerken, ağlarken, komikken  hep ondan bir şeyler vardır tam olarak açıklayamadığınız ve bir şey onu hep size hatırlatır. Hayatta ezilir de ezilirsiniz. Sorunlar bitmez, sorunlar sorun olarak da kalmazlar. Başka bir şeye dönüşürler. Ters giden bir şeyler vardır. Tevekküle erinceye dek içinizdeki isyanı bastırmanız mümkün olmayacaktır. Namaz kılmayı hiç öğrenemeden belki de, dizlerinin üzerine çökmüş yakarmakta olan milyonlarca insan var şimdi, şu an bile. Hepimiz bir gün ve sonrasında defalarca çökeceğiz dizlerimizin üzerine. Bunu bize yaptırtacak olanın bir insan değil, Tanrı olması temennisiyle. İyilik kazansın yeryüzünde.

“Yeni bir çift pabuç alan normal ayakları olan bir çocuk bile dünyaya aşık olurdu.” Flannery O’Conner

image

WHIPLASH

image

ANDREW(MİLES TELLER):

Çal çal çal çal.. Hiç durmadan çal. Hiç bıkmadan, hiç usanmadan çal. Ellerin nasır tutuncaya kadar, parmak araların kanayıncaya kadar çal. Yaraların henüz kapanmadan ve sen acı içinde kalana dek çal. Kan ter içinde kala kala, flasterlerden taşan kan damlalarını baterinin üzerinde bıraka bıraka çal. Herkesin ortasında aşağılana aşağılana çal. Babasından azarı yedikten az sonra yanaklarından süzülen gözyaşlarını silmek zorunda kalan beş yaşında bir çocuk gibi görünsen de çal. Ölmeden kurtulduğun  trafik kazasından aldığın darbeye rağmen kan revan içinde oturduğun taburede alnından akan kanlara rağmen çal. Hep çal. Aklını kaybetme noktasına gelsen de, depresyona girsen de, seni seven tatlı kız arkadaşını, kendini ve tüm enerjini müziğe adamak uğruna terk etsen de çal, daha çok çal. En iyisi olmak için çal. Daha büyük bir sahnede, mesela Lincoln Center’da, daha çok alkışı almak için çal. Aradan sıyrılmak için, yırtmak için, babanın ve kendinin annen tarafından terk edilişinin acısını çıkarmak için, seni ve yaptığın şey her neyse senin için anlamını bilmeyen ve anlamak da istemeyen zevzek ağızlı akrabalarına ve belki de tüm dünyaya karşı kendini ispatlamak için, Tanrı’dan içindeki gizli öfkenin acısını çıkarmak için, O’nu kendinle ve başarınla cezalandırmak için çal. Umutsuz pasifist baban için çal. Hayatta yalnız kalışın için çal. Kabiliyetin yoksa bile sonunda bir rock grubunda çalmamak için çal. Bir de tüm sadistliklerine ve manyaklıklarına rağmen küfürlerine ve aşağılanmalarına katlandığın, gizliden acaba babam o olsaydı nasıl olurdu diye düşünmeden edemediğin ve bir türlü baş edemediğin, yok edemediğin ve asla kurtulamadığın adam için çal. Fletcher için çal!

image

Acı, öfke, hiddet, hırs içinde kal. Yalnızlıkla dol ağzına kadar. Ruhun paramparça olsun. Bir adam üzerinden geçsin zevkle, seni çiğneyerek. On dokuz yaşına özgü yapılacak bir sürü güzel şey varken ve dünya çayırlarda ve ormanlarda güzelken, kapandığın dört duvarın ortasında çalmaya devam et. Önüne hayat denen bir başka seçeneğin varlığını koyan babana rağmen çal. Bir hayalet gibi süzül kapılardan onca kalabalığın içinde. Öpüşen çiftlere bak gıptayla. Tek arkadaşın, kadim dostun baban olsun eski filmleri izlemek için beraber sinemaya gittiğin. Hayatındaki başarısızlıkların ve terk edilişinin acısını çıkarmak yerine giderek hırssızlaşan ve yaşamdan beklentilerini minimize eden babana olan gizli öfkeni, Fletcher’ı bilinçaltında idealize ederek ve gerçek hayattaki babanın o olmasını deli gibi isteyerek bul sonunda kendini. Olmak istediğin şey bu adamda var, babanda yok. Yaşlandığında dönüşmek istediğin bu adam, baban değil. Beraber sinemaya gitmek istediğin, patlamış mısırı bölüşmek istediğin, hayatına dahil olmak istediğin o, baban değil. Buzdolabının üstüne jelibon bırakan baban gitsin, o olmazsa hayatının anlamını yitirdiğin adam gelsin. Babanın kopuşu ayrılık, onun gidişi doldurulamaz, anlamlandırılamaz bir boşluk. Sonunda idealize edebileceğin sıkı bir adam var karşında az manyak da olsa ama sorun değil; sen de çok normal olmayabilirsin ve otoritesinin altında ezilirken bile onda ruhuna iyi gelen bir şey(ler) var itiraf edemediğin, kimselere söyleyemediğin. Hayatı hakkında ipucu yakalamaya çabala. Küçük bir kız çocuğunu tatlı talı severken gördüğünde kalbin yumuşasın hemen. Hazırsın zaten. Tek isteğin olur almak. Ondan. Bir kez bile olsa. Yine olmuyorsa davulları parçala küfürler ede ede. Hiç olmazsa sinirin çıkar. Kız arkadaşını da harcadın nasılsa bir hiç uğruna(pardon senin için anlamı çok büyüktü). Bir başınasın bu hayatta bundan sonra. Ah doğru ya, senin Fletcher’ın vardı, değil mi?

FLETCHER(J.K. SIMMONS):

image

Fletcher(j.k. simmons)=Hemşire Ratched(Louise Fletcher/Guguk Kuşu/güzel hemşire)+Peter(Armin Mueller-Stahl/Shine/cici baba).

Bu muhteşem karmanın üzerine özel hayatında minnoş olma ihtimali yüksek, resmi/tüzel/kurumsal kimliğini sergilerkense “aferin” sözcüğünü kendi gösterişli sözlüğünden çıkarmış, karşıt cinse ve eşcinsellere mal edilmiş, mecazi bir takım lakap, yakıştırma ve benzetmeleri uluorta ortalığa saçıveren bir adamla karşı karşıyayız film boyunca. Ama tam bir yetenek avcısı. Kokuyu alır almaz düşüyor avının peşine. Neler yapmıyor ki? Psikolojik savaşın ilk hamlesi avının açığını öğrenmek oluyor ve başlıyor nazik yerlerinden oklarını saplamaya. Andrew’un yazar olamamış lise öğretmeni babasıyla, onu ve babasını daha bebekken terk eden annesi en güzel malzemeyi veriyor Fletcher’a. Sonra da sırayla yalnızlığını, aşırı hırsının yansıması sevimsizliğini ve sevgisizliğini vuruyor yüzüne. Andrew ne zaman bir parça kendine güvenmeye başlasa derhal kursağında bırakmayı başarıyor. Bir parça övgüyü reva görmüyor ona. Kibirlenmesine, böbürlenmesine hiç izin vermiyor.  Başarısını gölgeliyor ağzına bir parmak bal çaldıktan sonra, onu sinir edecek rakipler çıkartıyor karşısına. Orkestrasındaki kimsenin koroda solo yapmasına izin vermiyor. Solist kendisi çünkü. Çömezlik çok zor olduğundan ve çömezken adı üzerinde çömez olunduğundan(parlak bir cümle sayılmaz ama idare ediverin artık), oltaya düşüveriyor o da ve kıskançlık içini kemirip duruyor. Kabiliyetinin varlığının sınırlarını netleştirmesine izin vermiyor bir türlü karşısındaki adam. Finish çizgisine her yaklaştığında çizgiyi daha uzak bir mesafeye taşıyor Fletcher. Böylelikle Andrew’un ilgisini, azmini her daim canlı tutabiliyor. Deveye diken misali(tamam devamını getirmiyorum ama Fletcher olsa getirirdi) Andrew’a da bir Fletcher gerekiyor ve ne yazık ki çocuğun içinde yanan hırsın ateşini körüklemeye babasının nefesi bile yetmiyor.

Geride bir leşi(biliyorum çok kaba ama cuk oturdu işte) bırakmış, sayısız beddua ve ah almış, ilaç sektörünü her daim canlı tutma potansiyeli yüksek, psikiyatristlerin onunla ve kısmen enkaza dönmüş öğrencileriyle bol bol mesai harcaması gereken, duygulardan duygulara hızla geçebilen, bir dakika önce ağlarken, bir dakika sonra öğrencilerine dünyayı dar eden, film boyunca çevresinde tek bir kadın göremediğimiz, yeteneksizleri ve kendine güveni olmayanları asla affetmeyen ve bu uğurda çok kolay adam harcayan bir de kişiye özel karakteri var Fletcher’ın(karakterdense ruh hali/halleri daha şık olurdu burada sanırım)

image

Andrew’un geçmişi, özel hayatı, ailesi hakkında ne kadar çok şey biliyorsak, Fletcher’ınki bir o kadar kapalı kutu. Evli ve çocuklu mu yoksa dul ve vakur mu, ara ara Mavisakal’ın cisimlenmiş hali mi yoksa aseksüel mi? Hayatının en özel insanını erken yaşta milyonda bir görülen bir hastalıktan mı kaybetti? Aslen çok kalabalık, şenlikli bir aileden mi geliyor? Babası bir gestapo filan mıydı yoksa aralarına erkek sineğin giremediği acımasız kadınlar ordusu tarafından mı yetiştirildi? Burjuva bir aileden mi geliyordu yoksa Arizona’daki çiftliğinde traktörünü süren kendi halinde bir çiftçi mıydı babası? Peki tüm bunları bilmek neyi değiştirecek? Hiç. Olan olmuş çünkü. Karakter kırkından sonra bir yere kımıldamıyor artık. Herkes korkunç pişmanlıklar içinde yatağında kıpırdayamaz ve Tanrı’dan kendisini affetmesi için beklerken pişmanlık kuyularında bir girdaba kapılmışçasına titreyerek ölmüyor. İnsanlar birbirlerine eziyet ede ede ölüp gidiyorlar sadece. Bkz: Orkestradaki işinden kovulduktan sonra da değişen bir şey olmuyor. Fletcher aynı Fletcher; akıllanmış, doğru yolu bulmuş derken bir bakıyoruz intikamın gizli kanatları çıkıveriyorlar aniden ve başlıyor o da onları çırpmaya Andrew’a doğru. Tüm bunlar olurken de oh olsun, gördün mü, al sana dercesine kafasını sallıyor. Bu haliyle beş yaşında bir çocuğa dönüşme sırası Fletcher’a geçmiş oluyor nihayet(en sevdiğim sahneydi).

Sonuç itibariyle azmin elinden Fletcher’ın bile kurtulamadığını, hırsın fazlasının insanın sağlığıyla oynadığını, Jo Jones olarak işe girişip, insan hayatlarını mahvederek bir Charlie Parker yaratmanın ne derece doğru olduğunun film esnasında ve sonrasında uzun uzun tartışıldığını, kapasitenin insandan insana değiştiğini, bebekken terk edilmenin ve bunun bilincinde olmanın hayata bir sıfır mağlup başlamak olarak görülmesinin yanlış olduğunu çünkü hırslanmanın da verdiği ivmeyle hayatta başarılı olma ihtimalini katbekat arttırdığını, duyulursa eğer; bunun evli ve çocuk yetiştirmek için paralanan mutlu/mutsuz çiftlerin kaçarak ya da boşanarak ayrılmaları için bir bahane olacağını; teknik olaraksa henüz otuz yaşından gün almamış bir taze yönetmenin kendi kısa filminden uyarlayarak hem yazıp hem yönettiği filmindeki özellikle oyuncu yönetimindeki başarısının nereden geldiğini asla anlayamadığım ve anlayamayacağımı, filme ayırdığım yüz dakikamın bir dakikasının bile havaya gitmediğini, hem nazik hem şahane kurgulu, deha pırıltıları taşıyan(umarım tek sefere mahsus değildir) yönetmenli, nefis oyunculuklu(zavallı Edward Norton, rakip o kadar büyük ki..) ve benim duygusal yaklaşımlarımı bir kenara koyarsak (Birdman, Wild, vs.), senenin hem sürpriz yumurtası ve hem de “bu senenin en iyi filmi” olabilir Whiplash. Bunca başarılı işlere dahil olmak dileğiyle. Andrew’un hırsı üzerimizde olsun. Bir de Fletcher olsun tepende. Sonuç:Biri garanti(erkek oyuncu) beş oscar(oskar-a’sının üzerinde inceltme işareti olmalıydı) adaylığı ve kazanılmış 60 ödül. Fena değil, hiç fena değil bir bağımsız yapım için.

image

BIRDMAN/ATMACA veya CEHALETİN BEKLENMEDİK FAZİLETİ

image

Klasik anlatıya alışkın ve düşkün ve sürprizlerden hiç mi hiç hoşlanmayan izleyici bünyelerini elinde kamera oyuncuların peşinde kah kuliste, kah temsilin provalarında kovalayan yönetmen nezdinde bir kameramanın bilinçli bir şekilde yarattığı dağınık ve başına buyruk çalışma, seyirciyi bir sürü geveze diyalogla ilk kırk dakika bir parça sarsıp zorlasa da, engebeleri aşıp, nihayet nispeten düzlüğe ulaşmanın ve mesafe katetmiş olmanın verdiği rahatlama ile “bundan sonrası tufan” mantığıyla sarıp sarmaladığında ancak film başladı hissini yaratmış oluyor. Noktayı koyduktan sonra zor bir filmin, zor ve bir parça düşük cümleli bir başlangıç cümlesiyle karşınıza çıkmasının verdiği gerilimle devam ediyoruz kalan yolumuza. En kolay gün dündü hesabı ise, bilinçli izleyicide kaybettiği daha doğrusu bir türlü dizginlerinden yakalayıp güvenle kavrayamadığı kontrolü bir parça eline alıp sakinleşmeye çalışma pratiği yaratırken, başrol oyuncusunun ve onun halet-i ruhiyesinin sirayet ettiği tüm ekip de bu kafa karışıklığından, geleceklerinin belirsizliğinden ve buram buram güvensizlik kokan kulisin havasından nasibini alıyor ve sağa sola koşuşturup duruyorlar deli tavuklar gibi. Siz de bu fırtınaya kapılıyor, peşlerinden sürükleniyorsunuz biçare. Hatta bazen kameranın bile kafası karışıyor ve ne yana gideceğini bilemeden zamanda dar bir koridora sıkışmış gibi bakakalıyor oyuncuların arkasından. Bazen birini bırakıyor, bir diğerinin peşinden koşuyor. Biraz şaşkın, bazen ürkek, sokaklardan kulis odasına sızıyor ve Keaton’ın elindeki bir gazete parçası oluyor ve başlıyor Edward Norton’ı pataklamaya. İncelikli senaryosundaki kara mizahın ve diyaloglardaki hicvin kısa süreli sağanaklar halinde attırmasının ardı arkası kesilmiyor. Görüntü yönetmeni Lubezki’nin durmak bilmez kamerasına alıştığınızda her şey yoluna giriyor zaten. Gravity’den daha iyi bir iş çıkarabilmiş mi diye sorduğunuzda ise, hayranlıkla ve şaşkınlıkla tereddütsüz bir evet dökülüyor dudaklarımdan. Daha da iyisi, çok daha yaratıcı bu seferki; atmosferimizdeki basınçla uyumlu, daha muzip, daha bir baştan çıkarıcı, davetkar, çılgın, kalabalık hissi veriyor bu yaşananların sessiz ama müdahil tanığı. Tüm olayların içinde ve bunu hissettirmekten sadistçe bir zevk alyor, tıpkı Keaton’ın dışındaki pardon içindeki Birdman gibi. Provoke ediyor, koşuyor, uçuyor, ayartıyor, bir an durup muzip bir selam çakıyor, arıyor araştırıyor, buluyor buluşturuyor ve en nihayet Emma Stone’un yüzündeki aydınlanma oluyor. image

Ben Birdman’i sevdim. Çünkü Keaton’ın bir parça saygınlık için dolayısıyla ismi ve kariyeri için kendini paralamasını izlemek, aktör eskisi olmanın üstelik Hollywood aksiyon filmlerinin başrolünde bir atmaca kostümünün içinde unutulup gitmesinin, ellili yaşlarına geldiğindeyse şişirmekten ya da gerdikmekten kendi deyimiyle hindiye dönmüş fiziğinin, çıkartırken sanki kafa derisini de beraber yüzüyormuş hissini veren tuhaf peruğunun, en sıkıntılı zamanlarında kendini rahatlatan iç sesinin varlığına şükran duymasının ve onunla teselli buluyor oluşunu ifade edişi anındaki çaresizliğini ve ne olursa olsun beyaz çamaşırıyla tabir-i caizse don paça oyuna dahil olabilmek için sokaklarda koşturuşunun ve tüm bunları yaparken adanmışlığın son çırpınışlarında bile kendini asla bırakmayışını, aslında sevmek ve sevildiğini hissetmek isterken, hayranlıkla sevgiyi karıştırdığını eski eşinin ağzından duyup, bu geç yaşında idrak edişini(o kafayla içselleştirebildi mi bu cümleyi, hiç bilmiyoruz), yirmi birinci yüzyılda bunun geçtiği yerin sosyal paylaşım sitelerindeki beğeni butonlarının çokluğuyla tarif edildiğinin anlamsızlığını kabul etmek istemeyen, aşağılanmaktan ve küçük düşmekten ölesiye korkarken, bilinçsizce manyakça işler yaparak ancak; en nihayet bu sisteme dahil oluşunu(youtube’a konan çamaşırlı videosu ve başarısız intihar girişiminden arta kalan bandajlı suratı gibi) ve popüler oluşunu, birkaç dış mekan ve hastane haricinde sanki kuliste doğup büyümüş olduğu hissine insanı hapsedişini sevdim. image

Ben Birdman’i bir kez daha sevdim. Çünkü dünyanın en tuhaf öpücüğünü ve sonrasındaki nasıl yani diyen Naomi Watts’ın çarpılmış dudaklarını, en acımasız baba-kız diyaloglarını, en cesur itirafları(Edward Norton’dan geldi çoğu; sahne dışında ereksiyon olamıyorum, senin yaşındaki gözlerle bakmak isterdim dünysya yani ben çok yaşlıyım, dövüldüm ama hak ettim gibi), en tuhaf erkek iç çamaşırlarını(sahneyle alakalı bir durum sanıyorum)) ve terliklerini, en acayip dövüş sahnesini, en manyak iç sesi(bir gaz bir gaz; içimdeki atmaca), herkesin hayalkırıklıkları içinde yaşadığını ve mutluluğun aptallara özgü bir şey olduğunu, hiç bir işin keyifli olmadığını, alkışların saniyeler sürdüğünü, en tuhaf intiharın başarısızlıkla sonuçlanabileceğini(adı üzerinde tuhaf işte), koca bir kuşun alafranga tuvalete oturup tuhaf tuhaf tuvaletini yapma ihtimalini gözümüzün önüne getirdiği için(sifon çeken siyah, büyük atmaca) sevdim. Ego sorunlarını aşamamış, hayatının sonbaharında diyelim(sarı güz desek elli yaşlarına gelenler için daha sevimli olur sanıyorum, yarı yaz yarı kış gibi), kariyer hedefi ve hırsıyla iyi niyetli bir şekilde tutulduğu bencillik nöbetinden, kendi ağzıyla itiraf ettiği üzere oynamakta olduğu oyunun tuhaf bir şekilde kendi ufak ve bozulmuş bir yorumuna dönüştüğünü söylerken sokaklarda oyunu yakalayayım diye yarı çıplak koşuşturup, deli deli tepeli seyirci salon girişinden içeri dalmasıyla ve onun için tehlike arz eden gülüşmelerin olduğu tarafa elinde silahı varmışçasına doğrultup tehdit etmesiyle beden yaşıyla ellisine sığdıramadığı beş yaşında ürkek bir ufaklık olduğunu anlıyoruz. Bir türlü kendini tiyatro eleştirmeni kadına beğendirtemiyor, bir türlü kendini aktörden saydırtamıyor ve bir türlü kaderinin bir cilvesi olarak her türden rezillik hep onu buluyor bu geç yaşında.image image

Son bir not olarak belirtmek geldi içimden; her aktörün, gündelik hayatta ise ünlü ünsüz her oyuncunun hayatında ışıl ışıl parlayacağı bir rol vardır. Bir aktör değilseniz bir eş olarak parlarsınız, iyi bir hatip olarak belki, iyi bir baba, harika bir atlet, o pek yüz bulamamış muhteşem şiirlerin sahibi şair, doğal bir afetten onlarca insan kurtaran ve sadece tesadüfen oradan geçerken bulunmuş olan bir zoraki kahraman… Ama muhakkak hayatınızda bir gün bir rolle parlarsınız. Toplu oyunculukların yanısıra, o lanetli Batman karakterinden sonra istediği başarıyı en nihayet Gotham’da değil, Inarritu’nun insani ellerine teslim ederek,  Broadway kulislerinde yakalayan Keaton’ın şansı ünlü ünsüz tüm aktörlere umut olsun(benim hayatımın aktörleri “ünsüz” olduğundan gücendirmek istemedim kendilerini). image

THE SELFISH GIANT/ BENCİL DEV:

b001-0093

Bu sene içerisinde, acaba 2014 yılının ocak ayını mı yoksa bir sene öncesine giderek o günden itibaren bugünü mü hesaba katmalıyım bilemiyorum, ama aynı ya da ayrı yerkürede ama aynı zaman diliminde, bugün, şu saate kadar izlediğim ve en çok beğendiğim film Clio Barnard’dan “The Selfish Giant”/ “Bencil Dev”. Filmi izlerken yönetmeninin erkek olduğu hissine kapıldım. O karedeki hareket doğru zamanda geldiğinde hayat kurtarabiliyor ve tüm filme yayılmış olan acımasızlık değil acımasız anlatım Haneke’den, Loach’a ya da Dardenne’lere ılık bir geçiş oluyor. Ve bahsettiğim o sahnedeki hareket en azından sizi hayata bağlayabiliyor kısa süreliğine de olsa.. Yaşanmıştır bir gün bir yerde.. Ve doğru insandan gelmiş olmalıdır, doğru zamanda, doğru yerde.

Konusuna gelince; sistemin bir türlü baş edemediği biri asi ve öfke kontrolü olmayan gözüpek kahramanıyla, diğeri  sistemin bir nefes aldırtacak kadar bırakıp sonra geri dönmesi taahhüdü ve vaadiyle öğrenimine ara verdirttiği iyi kalpli tombikten oluşan onlu yaşların başındaki iki çocuğun yaşlarına, kendilerine en az iki beden büyük gelen dış dünyaya, parasızlığa, acımasızlığa, kendilerinden daha güçlü adamların varlığına kısaca maruz kaldıkları tüm haksızlıklara sadece birbirlerine tutunarak direnmelerinin hikayesi. Doğanın kendi içinde bir kanunu var ve her zaman güçlü olan ayakta kalıyor, duygusal ya da ne anlamda olursa olsun zayıf olan bir ders verir gibi çekiliyor kareden, pardon hayattan. Ama insan ne kadar batarsa batsın, daha dibe batmaya muktedir ve tıpkı öfke kontrolü eksik hırçın ve minik kahramanımız Arbor gibi kişi, kendinden nefret ettiği için de nedamet getirebilir ve kendi başına kaldığında da içindeki nedamet büyür, büyür ve bir çığ olur. İngilizlerin çok sevdiği ve sık başvurduğu filistenliktense eser yok bu filmde. Kibir yoksunu bir İngiliz filmi izlemenin coşkusunu ve şaşkınlığını üzerimden atabilseydim daha entellektüel bir şeyler yazabilirdim sanıyorum. Ben de duygusal yazayım o zaman: Uzun zamandır bir sahnesiyle üzüntü şokuna girip, bir sahnesiyle de hıçkırarak ağlamama neden olan tek filmdi. İsmini Oscar Wilde’ın “Mutlu Prens” indeki bir masaldan alan filmin masalla olan benzerliği ise çocukların ne şimdiki zamanın fakir İngiliz mahallelerinde ne de Wilde’ın İngiltere’sinde kendilerine oynayacak bir bahçe bulamamaları, dolayısıyla zar zor çocukluklarını yaşayabilmeleri ve kurtarıcı Mesih’in sadece masallarda görünmesi. Arbor’ın Mesih’i ise Swifty’ye dönüşüyor ve her şeyini yitirenin her şeyi kazanabileceğine dair bir umut doğuyor insanın içinde. Her ne olursa olsun bir film umut vermeli dünyadaki tüm manyaklaşmış, sapkın ve açgözlü insanlara inat…

The Selfish Giant Clio Barnard

EZİYET ÜNİVERSİTESİ:

“Bizi dünyayı güzelleştirmek için yaratmıştın!” dedik
“Sizi daha da hoşnutsuz kılarım!” dedi
“Kimin ne olacağı aşikar” dedik
“Kimsenin sonunu bilemezsin” dedi
“İnsan arızalıdır” dedik
“Ikınmadan nereden bilirdin?” dedi
“Boştur bu geçen zaman” dedik
“Siz öyle sanın” dedi ve kinayeli bir tonda ve güçlü bir şekilde güldü.
İtiraf etmek gerekirse korktuk. Sanki gökgürültüsüydü. Ama altta kalamazdık ve sıkıştırdığımız kuyruklarımızı olabildiğince gizleyerek;
“Vermekte cimriydin” dedik
“İstemeyi bilmediniz ki!” dedi
“Sağımız solumuz karanlık” dedik
“Önünüze bakmadınız ki!” dedi
“Kendilik bilincimiz yeni oluştu” dedik
“Hayatta hiçbir şey için geç değil” dedi
“Bize karşı kinayecisin” dedik
“Sizse gereksiz sitemkar” dedi
“Tüm idareler yanlış” dedik
“Çobanı seçen sizdiniz” dedi
“Gelecek ürkütüyor bizi” dedik
“Gününüz ne güne duruyor” dedi
“Bölündük” dedik
“Tevazunuz nerede?” dedi
“Bizim elimizde değildi yaşananlar” dedik
Gene güldü.
“Biz ayrım yapmadık” dedik
Daha şiddetli güldü güldü güldü…
Sustuk
O da
Çok sürmedi bilmeye açtık
O ise sabırlı
Gene sorduk sorduk sorduk…
Her şeyi bildi
Zamanla gördük.
Ama biz de öldük. Her anlamda.
—-.—-

Şu an aynı müziği dinliyor olabiliriz mesela. -Dik mi demeliydim?

—-.—-

YERİ GELDİĞİNDE YAŞAMAK İÇİN YA DA HAYATINA DEVAM EDEBİLMEK İÇİN YOKTAN VAR ETTİĞİN YAHUT HAYATININ BİR PARÇASI OLAN VE HATTA SAPLANTIN OLAN TAM 66 KİŞİYE SORULDUĞUNDA ALINMIŞ 66 PARLAK NEDEN/CEVAP(UZMAN KİŞİNİN YORUMLARIYLA):

Soru:Yaşamak için neden/leriniz nelerdir?

1-Çocuğum
2-Gene çocuğum
3-Çocuklarım
4-Oğlum
5-Kızlarım
6-Mesleki başarım
7-İşim
8-Ailem
9-36 beden bikinime girmek, 38’de olur(ama 40 olmasın, nolur Tanrım!)
10- Üç gece, beş günlük(uygun fiyatlı tur programı bu nihayetinde ve muhtemelen ilk uykusuz gece sonrası gittiğiniz ülkeye, dönüş gününüzde ise topraklarınıza alışmakla geçirilecek şaşkın ve bilinciniz uykuyla uyanıklık arasında garip bir noktaya ulaşmışken “şimdi ülkenin en büyük ama pek büyük..” anonslarıyla uyandırıldığınızda aslında hiçbir yerin çok büyük olmadığını idrak etmenize müteakiben ben şimdi neden burada bunca yorgunluğu çekiyorum diye kendi kendinize sorduğunuz o anda az ya da çok bir başka ülke gördüm diye atacağınız cakaların tesellisiyle sıkı sıkıya tutunursunuz anınıza) gez götüm yolları konulu, televizyondaki gezgin programlarına özenip de çıktığım yurtdışı seyahatimde koca bulmak(en patetik olan buydu; evde kalmış kız kurusu logolu bu grubun yaş aralığı 30 ila 40 arasında değişmektedir, azaladabilir, çoğaladabilir, bazı yaşlar hep aynıdır değişmez kırksa kırktır on yıl boyunca. Halen daha umudunun olması ise takdire şayandır, bir umuttur yaşatmaktadır insanı..)
11-Daha çok para kazanmak, yeni bir ev için, olmadı arsa alır müteahhide veririz.
12-Doktor koca bulmak
13-Öğretmen bayanla evlenmek
14-Para
15-Money
16-Argent
17-Aşık olduğum kızla yarın öpüşmek, yarın ama; olmadı ondan sonraki yarın
18-Çok para kazanıp güzel kızlarla yatmak
19-Çok para kazanıp erkeklere muhtaç olmamak
20-Çok para kazanıp dünyadaki bütün kızlarla yatmak(bu gencin yatmaktan kastı tek uyumaktı sanıyoruz yahut hiç uyumamak, bizler de tam anlayamadık)
21-Para yapıp içinde bulunduğum sefaletten kurtulmak
22-Ciddi para yapıp ailemi ve kendimi içinde bulundukları müşkil durumdan kurtarmak
23-Para biriktirip bir an önce kendi uzmanlığım olan işimi kurmak ve ağız kokusu çekmemek(bunu söyleyen arkadaş dişçi idi!)
24-Baş aşçı olmak
25-Baş mühendis olmak
26-Başbakan olmak
27-Bir yerin başı olmak, artık nerenin olursa.
28-Şu akıl hastanesinden kurtulur kurtulmaz, cadaloz kayınvalidemle, geveze kayınbabamı ve hanımın tüm paragöz sülalesini jülyen jülyen doğramak ve etlerinden salam ve sosis yapmak.
29-Zengin koca bulup, balayına Maldivler’e gitmek
30-Zengin koca bulup, eski gecekonduma Mercedes’le gitmek
31-Hafta sonu gideceğim Deep Purple konseri
32-Rus aftosunun koynundan çıkmayan kocamı kara büyü ile eve döndürüp, evi üzerime geçirdikten sonra habersiz satışını yapıp tüpçü Murtaza ile sayfiyeye yerleşmek:Fadime
33-İş yerimdeki rakiplerime üstün gelmek için çevirdiğim tüm tezgahların, bugüne dek kurduğum tüm kumpasların su yüzüne çıkarılmadan müdürlüğümün gelmesi.
34-KPSS’yi kazanmak, memur olarak herhangi bir yere atanmak ama ne olursa olsun devlete kapağı atmak, devletin olmak, yeter ki devletin olayım demirbaşı bile olurum.
35-Hamile kalmak için sıfır sperm sayılı kocamla sayısız kereler başvurduğumuz embriyo transferi işlemlerinden sonra en nihayet rahme tutunan şimdilik fasulye büyüklüğündeki bebeğimle sorunsuz bir hamilelik geçirmek ve artık içime işlemiş olan kendimi üzerine tüm haşmetimle oturup, sıcak tutmak gayretiyle en çok da üşümesin diye çift sarılı bir yumurta olarak insanoğlunun kursağına gitmek üzere teflon tavada üzerine karabiber serpiştirilen bir kahvaltının parçası mı yoksa bir civciv olarak bana mı kalacağı endişesiyle yaşayan bir tavuk olarak hissetme duygumdan sonsuza dek kurtulmak.
36-Doğal yollardan hamile kalmak(bunu diyen yeni evli kadın, 35 numaradaki bayanın hiç sonu gelmeyen cümlesinin etkisiyle bir çırpıda söyleyiverdi. Yaşama nedeni miydi bilemiyoruz, kendini kötü hissetmiş olduğundan olsa gerek ya da bu uzuun cümlenin bir şeylerin öncülü olabileceği hissine kapıldığından kim bilir, bir yakarış hatta bir çığlıktı ağzından dökülenler).
37-Popçu olmak, topçu olmak, en sonunda da ismimi kullanıp çorbacı açmak.
38-Yeşil sahalardaki boşluğu doldurmak(geniş görüp bana da yer vardır diye ortama dalmak isteği hiç bitmeyebilir).
39-Emekli olup bağlan bahçeylen uğraşmak, köyüme geri dönmek
40-Çocuklarımın mürüvvetini görmek
41-Çocuklarımın mürüvvetimi görmesi
42-İkinci evliliğimi genç hanımla yapmak
43-Üçüncü evliliğimi genç hanımla yapmak
44-Gazetelerin birinci sayfasına manşet olmak(Oldu da pek iyi olmadı.)
45-Devreden sayısal 146. Hafta çekilişleri
46-Seri piyango biletlerim
47-Evi tuğladan yapıp, kızı Muğla’dan almak.
48-Arkamda saygın bir isim bırakmak
49-Arkamda saygın bir miras bırakmak
50-İçine tutku karışmış üniversite cinayetini araştırıp, üzerine roman yazmak(kız güzel miydi acaba?) ve acıların üzerinden bir başarı inşa etmek(şimdiden bravo bana, sefil ve az gelişmiş aklıma)
51-Genç Turkcellliler kampanyası devam ediyor ise, çocuğun telefonunu alıp hanımın sinema biletini bedavaya getirmek(en yaratıcı ve kısa vadeli yaşama nedeni buydu)
52-Kuğu Gölü gibi bir şey bestelemek(en çılgıncasıydı ama gözlerinden tuhaf pırıltılar geçiyordu besteci aday adayımızın, bir an korktuysak da biliriz ki müzisyenlerden kimseye zarar gelmez, Bertrand Cantat’sa istisnadır.)
52-Tibet’te Budist rahiplerle yanyana ibadet edip tesbih çekerken, neden kendi ülkemde aynı derinliğe inemediğimin cevabını bulmak. Muhtemelen Tibet’te de o derinliği bulamayacağım çünkü derin olan yerler değil, sığ olan benim kalbim(böyle bir durumda herkes okyanusun en derin yerine atlar bir daha da çıkmazdı, oysa ki..)
53-Tatlı tatlı anırmak(söyleyen beş yaşında bir çocuk idi).
54-Tüm dünyanın müslümanlaştırıldığını görmek(sakalları çorbanın içindeydi, Vahabiymiş)
55-Şehrime denizi getirmek(dört tarafı karayla çevrili bir ilin belediye başkanı idi, “ölmeden ama” dedi, gözleri doldu, cümlenin sonunu getiremedi, ağlamaya başladı:duygusal başkan)
56-Hacca gitmek
57-Umreye gitmek
58-Salondaki üçlüyle, iki berjerin yüzlerini kadifeyle kaplatmak
59-Bizim adama bulaşık makinesi aldırmak, bulaşıktan çıkmayan ön yüzeyi kıpkırmızı olmuş ellerimi pamuklarla sarıp sarmalamak, vazelinlerle ovmak
56-Bazen bağırışlarından cinnet getirecek hale geldiğim tüm çocuklarımı ve dışarıda top peşindeki tüm diğer çocukları bir gemiye atıp uzak diyarlara, ufukları açılması bahanesiyle gönderip, arkalarından su dökmeden uğurlamak, bazen böyle hislere kapılıyorum işte yerli yersiz.
57-Amcamın sapıkların şahı oğlundan hamile kaldıktan sonra annemin baskılarıyla ve babamın dayaklarıyla konu komşudan ve tüm sülaleden gizli doğurup cami avlusuna bıraktığım o günden tam on sekiz yıl sonra hala daha her gün tekrar, her gece hiç aralıksız rüyalarıma bulaşmasıyla hiç dinmeyen vicdan sesimi ne yastıkla, ne ellerimle, ne de ilaçlarla boğamadığımdan bedensel özürlü vicdanımsa bir başına camdan atlayamadığından bebeğimi bulmak, bebeğimi bulmak, bebeğimi bulmak. O şimdi on sekiz yaşında bir genç adam.
58-Düğünü ucuza getirmek, ev eşyalarını ikinci el bit pazarından almak
59-Anne tarafından gelecek olan mirasa konabileceğim günleri görmek; yaşamak, yaşamak, daha uzun(uzun dediysem ömür denen şeyi çan eğrisi gibi uzunlamasına düşündüğümden olsa gerek sanırım yoksa çok derdim geniş açıyı baz alarak) yaşamak.
60-Tüm Milliyetçi Kürtleri topraklarımızdan sürmek(çaprazlama ve misilleme)
61-Tüm Milliyetçi Türkleri topraklarımızdan sürmek(çaprazlama ve misilleme)
62-Tüm Milliyetçi Paganları topraklarımızdan sürmek(kalmışlarsa)
63-Kimseye muhtaç olmamak için diet yapmak, spor yapmak, sağlıklı olmak(en dokunaklı cevap idi, sanki sağlıklı sağlıklı bir araba çarpsın ya da biri bir kurşun sıksın, olmadı yanlış kabloyu keseyim de anında öleyim der gibiydi).
64-O çocuğun tek beni sevmesi
65-O çocuğun tek beni seçmesi
66-Acılara gark olup -ama hep ve mutlak ve hiç geçmeyen acıya- Rimbaud’dan iyi şiir, Tolstoy’dan iyi romanlar yazmak(Ve hep bir ölüyle bilek güreşine girerek zaten baştan yenilmek. Tımarhanedekinden daha büyük bir deli varsa o da buydu. Mezardakilerden ne istediğini kimseler bilemedi).

 

 

VIAGGIO IN ITALIA/ İTALYA’DA YOLCULUK

NAPOLİ:

Yolculuğu sen yaparsın, nereye olduğunu kader belirler.” Goethe

image

Roberto Rossellini’nin sekiz yıllık bir ilişkiyi tarafların gözünden, dilinden ve beklentilerinden hem içsel, hem dışsal bir yolculuk hikayesi olarak aktardığı “İtalya’da Yolculuk”un ilk sekansları gibi başlıyor benim Napoli’ye gidişim. Penceremden akan kilometreler, bulutlar, arabalar, manzaralar var. Tek fark benim bir köşesine büzüldüğüm otobüs koltuğum. Hususi arabanız ve toplu taşım araçlarıyla yaptığınız yolculukların farkı ilkinde kaptan ya da yakını sizken, ikincisinde  bazen hiç hoş olmayan teslimiyet duygunuzun peşinizi bırakmıyor olması ve bir yerleri hep sağdan sağdan ya da soldan soldan görüyor olmanız. Ölümün gözlerinin içine bakmak ön koltukta oturana mahsus ve siz kuzu kuzu taşınıyorsunuz bir yerlere adına kader dermişçesine. Şoförün sütüne, akşam çektiği uykunun kalitesine, hiç tanımadığınız bir kişinin keyfine ve bir yere kadar da görev bilincine kalmış olmanız da cabası. Neyse ki insan emeği ölçüsünde insan burada ve herkes bir değer. En  zoru da emekçi bulmak. Kömür madenlerine bunca kötü şartlar altında tıkacak adam bulamazsınız İtalya’da. Bunu en iyi toplanmamaktan dağ olmuş çöp yığınlarıyla karşılaştığınızda anlıyorsunuz. Devasa boyuttaki çöplerin kapakları kapanmıyor, üst geçitlere aylardır çöpçüler uğramamış sanki. Napoli’nin çöpleriyle başı dertte. Roma’nın da. Belki kalan İtalya’nın da.

image

Filmlerle gerçek hayatın farkı; iki saate yakın süredir aldığınız yolu filmde dakikalara sığdırıp içinde bir ya da daha çok hayatın özetinin geçiyor olmasında yatar. Ne çok şey yaşadı bu kahraman dediğimiz anda geçen bir ömürdür aslında. Kişinin hem geçmişine, hem geleceğine vakıf oluruz bir çırpıda. Bir sihir yoktur ortada; maharetli bir sihirbaz vardır sadece. Benim yolculuğumun sihirbazı da Rossellini, sanki eşlik ediyor  filminin kareleriyle bana Napoli’de. Ama benim filmim siyah beyaz değil ve senelerden de 1953 değil ve Allahtan kurtarmaya çalıştığım bir ilişkim yok. Yoksa bir sürü güzelliği göremezdim etrafımdaki. Filmdeki çiftimizden yapıcı taraf olan Catherine(Ingrid Bergman) ve çapkın eşi Alex(George Sanders) birbirleriyle başa çıkamayınca kendi başlarını kurtarmaya bakıyorlar. Kadın Napoli civarında gezilmedik müze ve ören yeri bırakmazken, Alex soluğu Capri adasında alıyor. Ve eline geçen her fırsatı değerlendirip, rastlaştığı tüm kadınlara kur yapıyor. “Eyes Wide Shut”taki Tom Cruise’u anımsatıyor bu halleri. Bir şekilde iki adamda eşlerinin güvenli güvensiz kollarına koşuyorlar türlü badirelerden sonra. Biri Noel arifesine denk gelirken, diğerinde yortu kurtarıyor çiftimizi. Bir ilişki çevredeki bir sürü insanla şekilleniyor bir yerde. Yine kalabalıkta kaybolmaktan ve kopmaktan kurtuluyorlar, yalnız kaldıklarında birbirlerinden kaçarken. Bir kez daha ama ne ilk ne de son kez evliliğin ne içerden ne dışardan çok kolay bir şey olmadığını düşündürtüyor insana. Çok zor bir hadise evlilik. Bazen kendine tahammül edemezken..

Filmin açılış sahnesinde akan asfalt görüntüsünün hemen akabinde karşı istikametten gelmekte olan tren farklı perspektiflerden hayata bakan sekiz yıllık evli çiftimizin seyahatleri boyunca yaşayacaklarının bir öngörüsü sadece. Colette’in “Duo”adlı kitabından yola çıkılmış, fakat tüm hakları satıldığından günü gününe senaryo yazmak zorunda kalmış Rossellini. Olaylı çekimler, beklenmedik gelişmeler, gerilimli bir set ve haksız eleştirilere maruz kalmış döneminin çok önünde giden bu modern film şaheseri.

Daha eleştirel bir bakış açısına sahip İngiliz çiftimizden adam, İtalyanları deli gibi araba kullanan, gürültücü ama aynı zamanda gürültü ve can sıkıntısını bu derece uyumlu bir şekilde görmediğini itiraf edecek kadar da dürüst bir şekilde tanımlıyor. Başbaşa kalmayı beceremeyen ve hayatları boyunca hiç birlikte ama yalnız seyahate çıkmamış olan çiftimiz kendilerini her fırsatta insanların arasına atıyorlar. Napoli’de bir başına çıktığı seyahatlerde Catherine’in önünü kesenler rahipler, rahibeler, cenaze, hamile ya da çocuklu kadınlar oluyor. Hepsini bir işaret olarak algılayan zamanında çocuk istememiş kadının düştüğü şaşkınlığı ya da yaşadığı ürperti, huzursuzluk ve korkuyu kelimelere sığdırmadan, görüntülerle ifade eden çok az film vardır kanımca. Akıllara ziyan, mature İtalyan rehberlerle müze ve ören yerlerini gezerken hissettiği korku kocasına ve ilişkisine duyduğu güvensizliğin yansımalarıdır. Olumsuz, güvensiz, perhizkar ve tekinsizdir yürüdüğü her noktada. Şu hiçbir zaman kimseciklerle paylaşılamayan yalnızlık hissinin de seyirciye en derinden aktarılabildiği nadir filmlerdendir ayrıca.

immagine_viaggio-in-italia_27218

“Dolce far niente!”

İtalyanların İtalyanları en kolay özetlediği tabir olsa gerek. Tembellik ne tatlı, tatil ne güzel diyebilirsiniz ama gezmek de maddi manevi her anlamda yorgunluk aslında. Sabahın köründe düştüğünüz yollarda oradan oraya savruluyorsunuz gün boyunca. Pompei ve Napoli aynı gün hiç kolay değil mesela. Ama özellikle Pompei için değer her şeye. İnsana edebi ve ebedi hayat duygusunu aşılıyor çünkü. Vezüv’den alev alev yağan cüruf ve lapillerin bir yorganmışçasına binlerce insanın üzerini örttüğü yollarda yürüyoruz yüzyıllar sonra, etrafımda dünyanın çeşitli ülkelerinden gelmiş bir sürü tanımadık yüzle beraber. En güzeli böylesi bir başına keşfetmek bir yeri. Zemini hissediyorum ayaklarımın altındaki. Yer benden sağlam hissine kapılıyorum. Garip, haliyle. Hayat bir garip, bazen. Tanrı bazen tutar, bazen yağdırırmış. Buraya da yağdırmış olduğu aşikar, zamanında.

Lupanare’sine yani genelevine giriyoruz. Duvarlarda menüler var. Bilgimiz görgümüz artıyor ister istemez(kimse istemez görünmüyor ve üçüncü dünya ülkesinde şekillenmiş olan kafamdaki sabit fikirse şu:adamlar bu konuda da bizden ileriymiş). Her yönden insan ruhunu şekillendiren bir gezi oldu bu kanımca. Yemyeşil ağaçlıklarla bezeli yollarında yürürken ciğerlerimiz oksijenle, menülerin çarpıcılığıyla zihinlerimizse yaratıcı imgelerle doldu. Yaradılışımızın mutlak gerçeği olan üreme içgüdüsü ve hazzın duvarlardaki tasvirlerine bakan insanlar sükunetlerini korudular. Öncesinde ve sonrasında hamamlarını, bahçelerini ve evlerini gezerken yüksek yüksek tonda çıkan sesler nedense yerini fısıltıya bırakır oldu ve tek rehber var harıl harıl anlatmakta taş duvarların tarihini. “Samimiyim ama bir de tarafsız olmayı başarabilsem.” diyen Goethe ise hep benimle.

IMG_2281

Napoli, Toledo caddesindeki Etnografya Müzesi’nde Pompei’den arta kalanlarla karşılaşacaksınız. Kimi cinsellik içeren(Secret Museum), kimi filmlere konu olmuş resimler ve heykeller burada sergileniyor. Kabil hisleri taşımakla beraber içinde bir Rumi yatan Caracalla’nın heykeli, yine Caracalla’nın Roma’daki hamamlarında bulunan Herkül Farnese, kölelerinin eti aracılığıyla balıkları besleyen hayvan dostu Tiberius, kundakçı Neron, hepsi buradalar. Roma dönemi eserlerinde karşımıza çıkan en belirgin özellikse tevazu içermeyen gösterişli işçilikler ve sergilenişlerindeki azamet. İçlerine sanki Tanrı parçacıkları serpilmiş her bir heykelin ve dönemin ruhunun yansıması olan devasa figürlerin size kendinizi küçük ve elinizden gelenin ne kadar az olduğunu hissettirtmesi boşuna değil. Sınırsız acı çekebilir, kahkalarınızın oktavına ayar veremeyebilir, korkunç üzüntülere gark olup, kederden içinizi çürütebilir, hayatı hem kendinize hem önünüze gelene kahredebilir olmadı zevk-ü sefa içinde hayatın tam da ne olduğunu idrak etmeye fırsat bulamadan ayrılabilirsiniz bu dünyadan. Hepsi bir yaşamda gizli kalacaktır. Sevdiklerinizden başka kimse sizi anmaz olacaktır ileride. Çok yazık olmayacak mıdır size? Çok yazık olmayacak mıdır bize? Her heykel, her büst, her resim, her portre bana bunu hatırlattı Napoli’de. Sibylla Mağarası ise bir başka sefere.

AMERICAN HUSTLE/DÜZENBAZ

AMERICAN HUSTLE/DÜZENBAZ

american-hustle-16-380x285-1[1]

İşin içindeki FBI’ın tıpkı ’70’lerin New Jersey’i gibi sadece fon olarak kullanıldığı; yırtmaya, fark yaratmaya çalışan insanların arasında nihayetinde hırslıların cezasını bulduğu, birbirlerinin hayatlarına en karmaşık zamanlarında girdiklerinden kirli işlere de bulaşmadan pekala mutlu olunabilineceğini ise giderayak anlatan iyi niyetli bir film “Düzenbaz”. Ortalama zekaya ve vasat maaşlara sahip FBI ajanlarının karşısında yazmaktan daha iyi şeyler yapabilecek kadar zeki oldukları söylenen düzenbazlar kah karşı karşıya geliyor, kah zorunlu olarak aynı tarafta yer alıyorlar.

Amerika’nın bir kez daha fırsatlar ülkesi olduğunun ve herkesin bir şey ve farklı bir şey olduğunun ve nereden gelmiş olurlarsa olsunlar eşit şartlarda hayata başlayabileceklerinin ve yine her kesimden, her meslekten insan için her yolun mübah olabileceğinin de bir yolunun olduğunun altı çizilirken bulaştıkları pislikten kurtulmak için çabalayan çiftimiz ilişkilerinde oluşan çatlaklara rağmen ayakta kalmayı başarıyorlar. Nasıl mı çünkü başroldeki ahbap yani Irving Rosenfeld(Christian Bale) bir taraftan bir tarafa taradığı acayip saçları, hımbıl bedeni, koca göbeği ve kalp pilleriyle ne yardan ne serden misali hayatındaki iki kadını da bırakamazken, daha ileri gidecek olursak karısının oğlunu, karısını, kazık atmak zorunda bırakıldığı ve bir dost olarak gördüğü mafya babasını da bırakamıyor. Öfkelerini üzerine kusan sevdiği herkesi sabırla dinliyor ve sakinleştiriyor. Bunun için üstün bir çaba sarf ediyor. Filmdeki herkes en az bir defa avazı çıktığı kadar bağırıp, kontrolünü kaybetse de, o durabiliyor. Karısı rolündeki alkol sorunu olan, dengesiz, gammazcı ve gittikçe çığrından çıkan karısı rolündeki Jennifer Lawrence’ı bile sabırla kontrol altına almaya çalışıyor ve başarıyor da. Dolayısıyla kadınların ondan vazgeçmesi de kolay olmuyor ve Lawrence’ın dediği gibi herkes değişikliği sevmeyebiliyor(birde ne derler eskiler ” sinek kadar kocam olsun ama başımda olsun”).

rs_560x415-131204134446-1024.american-hustle-bale-adams[1]

Arapça bilen İtalyan asıllı-malum süper güç olunca Amerika’da herkes bir yer asıllı ama Amerikan vatandaşı- mafya babası Robert De Niro bir görünüp bir kayboluyor ve bize aktörlerin sadece rolleri için zorunlu olarak yaşlandırıldıklarını gösteriyor ve Arapça şakıyor filmin geriliminin tavan yaptığı sahnelerinde etrafındaki herkesin ağzını bir karış açık bırakırken. Aynı anda Jefferson Airplane’in “White Rabbit”ini Lübnan asıllı 23 yaşındaki genç bir şarkıcı Mayssa Karaa seslendiriyor Arapça. Ve aynı dakikalarda iki kadından birisi terk ettiği halde, diğeri ise çok umursamamasına rağmen karşı karşıya geldiklerinde kıran kırana bir erkek kavgasına girebiliyorlar. Daha fazla başa çıkamayan taraf kazanan olmayacağını anlayıp, şanslarını bir öpücükle yarılıyor, sonra da teselliyi başka kollarda arıyor. Film boyunca birbirini çığrından çıkarmak için elinden geleni yapan, ağzına geleni söyleyen bir sürü karakterin arasında sabrıyla ve sağlıksız bedeniyle kalp hastası olmayı başararak vaziyeti idare eden Christian Bale ’70’ler modası kolormatikli ve tüm yüzü kaplayan devasa gözlüklerinden kurtulabildiğinde çok sevecen bakıyor son bir kez.

Sydney(Amy Adams) kaybeden olmaktan bıkıp, hayatını değiştirmek ve bir başkası olmak isteğiyle kalbini sırasıyla açtığı adamlar arasında karar veremez görünürken bile biliyor aslında; olduğu gibi görünen Irvin ona kendini iyi hissettiriyor ve İtalyanlar gibi görünmek adına saçlarını bigudileyen, hırsından telefonu parçlayan ve yaşlı ve sofra duasında kendi gönlüne göre olan yine Latin gelin adayının oğluyla evlenmesi için dua eden annesiyle yaşamak zorunda olan Richie(Bradley Cooper)’ye karşı tek hissettiği ise merhamet duygusu oluyor ve bu onları bir araya getiriyor esasen. Sevdiği adamın her şeyi olmak isteyip, “Her şeyim olana kadar hiçbir şeyimsin.” dedikten sonra, Richie’ye karşı duygularından tam emin olamadığından güven hissetmek isteğiyle sevişmek için doğru zamanın gelmesini bekliyor ve gelecek uzun sürüyor..

American-Hustle-Filmloverss-1[1]

Disco’daki dans sahnesinde dönem itibariyle de “Saturday Night Fever”daki John Travolta’yı anımsattığı söylenen Bradley Cooper daha çok “Tony Manero”daki Tony Manero/John Travolta hayranını anımsatıyor sanki.

http://m.youtube.com/watch?v=MZfJaKTWS5E 

Filmdeki herkes geldikleri noktada yaşadıklarını bir şekilde kavrayamaz ve geleceği göremezken, kaderci bir bakış açısıyla yaklaşıyor Pete ve “Olacak olan olur diyor”.

-Peki filmde bundan sonra ne oluyor?
-Olacak olan oluyor.

Kuru temizleyicilerin bir çeşit paravan olarak kullanılmasına sık sık rastlamışızdır gangster filmlerinde. Burada da Irving’in iki adet kuru temizleme dükkanı var ve enselendikten sonra pek de fazla dükkana uğrayamaz hale geliyor. Bir leit motif olarak dükkan ve içinde unutulan kıyafetler aynı zamanda ihtiva ettiği anlam filmin muhtelif yerlerinde karşımıza çıkıyor.

Son günlerdeki irili ufaklı her gün bir yenisi geldi gelecek şok dalgalardaki havada uçuşan rakamlara baktığımızda, filmdeki Karmayn(Carmine)’ın cezasını on sekiz aya düşürebilen iki milyon dolar çok önemsiz bir rakammış gibi geliyor kulağa. Amerika’daki yolsuzlukların miktarını sollayan rakamlara sahip olduğumuz için gurur duyuyoruz ister istemez. Koltuklarımız kabardı, müteşekkiriz bize yaşattıklarınız için.

Ayaklar baş olmuş, İstanbul talan edilmiş, ormanlar yok edilip kırk katlı gökdelenler dikilmişken ve bunları yapanlar cezasız kalırken, mülksüzlüğü ilke edinmiş, yüzsüz olmayı başaramayan bir adam Bodrum’da kendi nezdinde tüm insanlığı cezalandırırken, bizler bu ülkede yaşamaya devam ediyor olacağız. Yepyeni, daha dün ağaçların tepelerinde daldan dala atlayıp zıplamakta olan maymunları belirlemek için mart kedileri gibi kuyruk olacağız. Hiçbir şey değişmeyecek bu ülkede. Çivisi çıkmış çünkü.

American-hustle-2-300x260[1]

BENİM UTANGAÇ SAF YANIM

“İnsanın kendini teslim ettiği her acı sükunete dönüşür.” Marguerite Yourcenar

936full-the-remains-of-the-day-screenshot

Öyle mi acaba? Ve bir sızı olarak kalır da yaşar mı bizimle ilelebet, sanki hiç kapanmamış bir yara gibi? Kazuo Ishiguro’nun aynı adlı romanından beyazperdeye aktarılan “Remains of the Day/Günden Kalanlar” böyle bir yaranın bir geminin güvertesindeki camdan bakıyormuşçasına hatırlanmasıyla başlıyordu. Babadan oğula sanki nesilden nesile geçen bir genmişçesine aktarılan her şartta ve her ortamda titizlikle duygularını gizleme meziyeti, yıllar sonra geç kalınmış ve harcanmış hayatıyla baş başa kalmış bir adamın hem kendine hem kendisini seven kadına miras olarak bıraktığı pişmanlık ve hayal kırıklığına bırakıyordu yerini. Yavuz Turgul’un ’90 yılı yapımı “Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni”nde sert görünmeye çalışan Şener Şen kuytuda saklıyordu  Kerime Nadir romanlarını. Miss Kenton’da, Mr. Stevens Junior’ın benzer türde bir kitap okuduğunu gördüğünde sert çocuğun mizacındaki gizli romantiği keşfettiğini düşünmüştü. Anlamazlığa gelinen aşkının karşılık görmeyeceğini anlayan Miss Kenton’sa daha fazla acı çekmeye katlanamayacağını düşünerek soluğu, aşkını cüretkarca sunan bir adamın kollarında almıştı.

Kimse kimseye ait değil belki ve hiçbir şey sonsuz olmasa da kötü huylarını kendisine Tanrı edinmiş az kibirli ama çok gururlu adamın yaşlılığında da tek sahip olduğu el değiştiren aynı malikanenin, yeni ev sahibi oluyordu. Geleceğin geldiği gün bekleyecek bir şeyi olmadığını anlayan insanların, ne kadar yüce ve asil olurlarsa olsunlar yalnızlığın akamayan bir damla gözyaşında gizlendiğini göreceklerdi. Bekçiliğini yaptığımız odalardan sıyrılabildiğimizde akmakta olan hayatın ne kadarına dahil olabildiğimizi göreceğiz sonunda. Dahil olduğumuz kısmının ne kadarı içimize nüfuz etmiş, kanımıza girebilmiş? Kaç insan, dolayısıyla kaç hayat için “kanım” diyebilirsin, gerçekten kanın olanlar hariç? Belki damarlarında taşıdığın asil kanı nakletmenin zamanı gelmiş de geçiyordur bile. Benim için geç değil, hiç geç değil ve çok geç değil. Daha saf bir tarafım var. Gülme! Sen olsaydın gülerdin. Bense çok ciddiye alarak yazıyorum. Kendimi çok ciddiye alıyorum sanıyorum. Halbuki ben tüm bunları akşam çökünce yazıyorum, akşamlar insanların kendilerini çok ciddiye almamaları gereken zamanlar olmalı. Akşamları sabahlara bağlayan geceler zor. Uyur uyanık gördüğümüz rüyalar ve korkunç karabasanlar var saniyeler sürüp, aslında bütün korkularımızı ve acılarımızı aklımıza geldiğinde yüzümüze vuran. Her şey olana kadar. İş, olduğu kadar; aşk, benim olana kadar; sevgi, ulaşana kadar; huzur, bulana kadar; mutluluk, keşfedilene kadar; hayat, bitene kadar(tek çocuk/lar çıkana kadar değil). Ve ben artık hayata sahibim, o benim, bana ait, hayatım benim malım, bedellerini ödediğim; taksit taksit ve bekliyorum gayretle  benden alınacağı ve benim kaybedeceğim saatini. Ve halen daha saf bir yanım var, sadece gizlendiği yerden çıkmak istemiyor, biraz utangaç çünkü benim saf tarafım. Dışarısı soğuk ve üşütmek istemiyor.

Bense saf tarafıma inat, yorulana kadar karşı tarafı suçlayıp yorgun argın yatağa girmek istiyorum. Deliksiz altı saat uyku hayalim. Planlı imkansızlıklar dahilinde üstesinden gelemeyeceğim çok basit isteklerim var ve çocuksu bir saflıkla  istiyorum. Safça istiyorum. Ver bana benim olanı diyorum. Güzel düşler istiyorum senden diyorum. Az işiten kulakların ilettiğiyse, senin mi sandın benim olanları diyen belli belirsiz bir ses oluyor. Çok derinde o ses. Haliyle çok bozuluyorum ve kendimi avutuyorum belki duyulmasını istemiyordur diye. Çok öteledin beni diyorum. Beni görmen için daha ne yapmam gerek? Seni seviyorum diyemiyorum, çünkü istediğin sevgi değil. Sana aşık olmak için, ermiş olmam gerek. Ve biliyorum ben senin seçilmişin değilim. O zaman ben de ısrarcı bir umutla bundan sonrası için dileniyorum: “Bundan sonrası için bir şeyler ayarlayamaz mısın, lütfen?” diyorum. Seni sevmenin mahiyetini ve var ise eğer aşamalarını öğrenebilirim zamanla. Çok geç değil, hiç geç değil. Belki ererim, sen iste olsun, yaprakları kımıldat bu kez benim için ne olursun.

Teoride mantıklı, pratikte salaklaşabilen ben, en çok keskin virajları görmek istiyorum, vites küçültebilmek için. Bir kaplumbağa hızında gidiyorum, altımdakiyse bir ferrari değil, bence külüstür. Ferrari’sini satmış bir bilge de değilim, olmayan bir şey satılamıyor çünkü. Güvenli bir şekilde düşük viteste gidiyorum. Güvenlik, sıkıcılık diyordu Tim Parks, “Destiny/Kader”de, ama ben de sıkıcı bir insanım nihayetinde. Sıkıldıkça daha çok sıkılıyorum ve göğsüme bir pencere açıyorum kırmızı kalemle çizdiğim ve pof…kirli havam atmosfere dağılıyor. Kırmızı kırmızı.

—-.—-

Akşam akşam gözlerim elverdiğince “Kara Kitap’ın Sırları”nı okumaya çalışıyorum Nasıl yazdığını bazen kendisinin de anlamadığını söylemiş Pamuk, tuhaf, çok tuhaf. Herkes bir sürü şey yazıyor. Bir kitap yazmak değil mühim olan. Herkes kitap yazıyor kendince. İşçilik önemli ve Pamuk’un zanaati iyi, bir kez daha anlıyorum eve gelmeden tüm o karıştırdığım raflarda gördüğüm ingilizce/türkçe kitaplarına göz gezdirip birbiri ardınca sıralanmış ustalıklı cümlelerine baktığımda. Sanki cümleler bekliyorlarmış bir köşede de ortalığa çıkacaklarmış zamanı gelince. Ben en çok Bay Ka’nın gittiği baş harfi “k” ile başlayan şehirde, çevresi daha çok  “k” harfiyle başlayan isimleri olan insanlarca çevrilmiş, gökten “k” harfli şeylerin yağdığı ve nihayetinde ismini aldığı romanını sevmiştim. Okuyucusuyla arasına kibar bir mesafe koymasının ustalığını sevmiştim, İstanbul başrolde olmadığından iki kat daha çok sevmiştim. “Yeni hayat”ı da aynı nedenden ötürü sevmiştim. Bir otobüsten inip, bir otobüse binmiştim. Hiç bilmediğim şehirlere gitmiştim. “Being John Malkovich”de olduğu gibi kahramanın beyninin içine girmiş gibi hissetmiştim. “Yeni Hayat”ın ilk cümlesini ingilizceden okumaya başladığımda eksik bir his vardı sanki adını koyamadığım. Türkçesi beyinlere kazınıyor ve o kitabı okuduğumuz anda bizim de aynı hisleri yaşayacağımızı vaat ediyordu. Benimse okuduğum hiçbir kitap hayatımı değiştiremedi; bir anlam kattı sadece. Yani ben daha bulamadım o kitabı. Belki de değiştirdi de ben anlamadım. Öyle bile olmuş olsa, o bir kitap hangisi, henüz bilemiyorum. Bulurum diye ümit ediyorum. Bildiğim bir şey var ki, edebiyat hayat demek ve edebiyat hayat kurtaran bir şey. Bir yazar için hayatın orta yeri bir kitabın yazılmaya başlandığı, bir okur içinse o kitabın okunduğu yer demek. İnsan hayatındaki dönemeçleri ve virajları görebilse keşke. Ve senin beni gönderdiğin her yol çıkmaz bir sokağa çıkmasa, keşke.

“Benim Adım Kırmızı”yı ve “Kara Kitap”ı da beğenerek okumuştum. Sanki herkesin hayatında taktığı ve devamlı çevresinde dolaştığı bir harf var bir isim veya cümleden önce(aksi de olabilir elbet, harf sana kafayı takmış, seninle bozmuş olabilir mesela, takıntılı bir j harfi düşünün her işinize burnunu sokan ve tabiatından kaynaklı kısıtlı bir soyağacı olan) ve o harf hayatına yön veriyor bunun farkına varabilmiş insanların. K harfiyle başlayan kimi önemli Türkçe ve ecnebicesinden devşirme kelimeleri sıralıyorum size hiç sözlük açmadan: “kabiliyet, karanlık, kavrama, kelime, kınama, kırgınlık, kırılganlık, kırmızı, kıskançlık, kızgınlık, kinaye, kirlilik, korku, körebe, körlük, kurnazlık, kuytu, küskünlük, küstahlık..” Benimkiyse “m”; ama ismimin baş harfinden kaynaklı değil ve alın size m harfiyle başlayan birkaç önemli kelime: “mabet, makul, mana, mağdur, marifet, mavi, maya, mazlum, merhale, mesafe, metanet, meziyet, mızrak, moda, money(şakaydı ama gerekli bir şaka), mundar, mutluluk, mutsuzluk, mükemmel, müsrif, müzik..

—-.—-

Ve erken ölenler hep en kıymetliler. İzin ver kıymetlin olayım. Beni kirpiklerinle de olsa öldür, sakın cayma, o kirpikler kalktı mı bir kere inmeli yerine.

Hatırı sayılır bir iz bırakamazsan eğer seni sadece yakınların anacak ve onlar da gün gelip öldüğünde hepten unutulup, anılmaz olacaksın. Ölen fakat yok olmayan uzun ömürlü olan.  En kötüsü artık anılmamak, en fenası yalnızlık.

 BİR YERDE

“Gölgem değil, özlemim avutsun seni gittiğin yerlerde.”

image

Yerine ben mecnun oldum ve çöllerdeyim yine(bu işte bir terslik olmasın sakın!). Burası ne sıcak, ne soğuk.. en azından İstanbul’un soğuğu kadar işlemiyor insanın içine. Marakeş’ten sonra sevecek yerler biter sanmıştım halbuki ve yine tam da umudu kesmişken, bir coğrafya daha göz kırptı bana. Sanki sen gibi, seni anımsattı bir şey burada bana. Tam adını koyamıyorum ama çöl mimarisi ve hepsi benzer sonuçta, daha bilemiyorum, gidiyorum sadece. Hindistan’da olacağım çok yakında. Sonra belki Endonezya. “Gravity”de “Ganj Nehri’nde güneşi görmelisin, olağanüstü.” der yerçekimsiz ortamda bu dünyanın dışında bir adam bir kadına giderayak/ölürayak. Hayatının son zamanlarında hepimiz hayatla dalga geçmeyi bırakıp, alayı-kini-öfkeyi-bağımlılıklarımızı bir kenara atıp kendimiz olacağız ve biz bilmesek de Tanrı bunun için de son bir kez göz kırpmış olacak. Son sarf ettiğimiz cümleler(ne çok son diyorum bakar mısınız, korkum mu beni şüpheye düşürüyor yoksa şüphe mi beni kör kuyunun diplerine çekiyor?) bizi anlatacak, bir hayatın manifestosu olacak o cümleler. Son zamanlarda ne zaman önemli bir şey söylüyorum hissine kapılsam, ölmeme az kaldı diye düşünmeye başlıyorum. Bende “Ölüm bitti, o yok artık.” diyebilecek miyim acaba? Ölmek de bir iş değil mi nihayetinde? Hastalandığını öğreniyorsun ve başlıyorsun beklemeye, emekiliğine gün sayar gibi tekrar tekrar hesaplar yapmaya, birikitirdiğin insanlara, ötelediklerine, kıyıda köşede kalmış yenmemiş paralarına bakıyorsun, kefen paran-doktor paran-kalanlarda varsa çocuklarına, eşine, dostuna; sonra.. sonra her iş gibi bir gün senin nihai işinde son buluyor, kısaca işin bitiyor. Acısız olmasını diliyorsun, tatlı tatlı uykuda gelse keşke ya da ölüm bizi gündelik işlerimizde bulsa diyorsun. Bense cebime doldurduğum taşların ağırlığıyla bir nehirde boğulma cesaretini gösterebilecek kadar cesur değilim henüz, o yüzden  sürpriz bir sonum olacak şaşırtıcı derecede sıradan bir şekilde.

“Mehr Licht” mi”Mehr Nicht” mi diye uzun uzun kafa yormuş öfkeli dolayısıyla kırılgan Bernhard “Goethe Öleyazıyor”da(bunca yakışıklılıkla yazar olunmaz ki), Goethe gibi bir dehanın son zamanlarına denk gelen pespaye Krauter’in şansını anlatırken ironi dolu satırlarında. “Hayatımın İnsanı” dediği bir kadın vardı, o kadının yerinde olmak isteyen çok kadınlar tanıdım(bir tanesi için çok uzağa gitmeye gerek yok, tam karşınızda, platonik aşkın sonsuz gücüne -vuslata erilemediğinden sonsuz tabirini kullandım- inanmış bir insanın sevgiyi paylaştırmasının sevap olduğunu düşündürtmesidir referansım; tıpkı miras gibi, hak geçmesin kimseye, eşit dağıtmalı herkese, bazen bonkör bazen cimri bu hayatta insanoğlu ve böyle bir çeşidiz bizlerde işte).

Java’daki Nilüfer Çiçeği şeklindeki en büyük Budist tapınağı olan Borobudur’da ise tasavvufa da kaynaklık etmiş olan vazgeçiş, teslimiyet ve tevazu sözcükleri fısıldanır kulaklara. İnsan hırsların hatırlatılmadığı yerde mutlu oluyor ve bırakmak gerekiyor, istememek gerekiyor, isteyince, direnince ve diretince ve sonunda elde edince de mutlu olamıyor ki insan. Ama kalbimi bırakmam mümkün olmadığından, sen de geliyorsun benimle beraber tıpış tıpış, mecbursun buna. Yoksa sen bilirsin ve görürsün ıssızda kalmak neymiş? Ben kaldım, çok fena oluyor. Gene gel benimle, gücenme bana, kızarsın geçer unutursun biter.

“Yanmaktır, efendim, biricik çâresi aşkın;

Ağlatma da yak, hâl-i perişanıma bakma.”    Yaman Dede

Bir kitap okudum sıkışık zamanlarda kalakalmış insanlar üzerine. Bir adamın tecavüzünden kurtulabilmek için fahişe olduğunu söylemen gereken bir coğrafya bahsettiğim ve o coğrafyanın savaşmaktan sevişmeyi unutmuş adamları ve burkalarının arkasına gizlenip, çile çeken kadınları üzerine. Gizleri kalbine mühürlenmiş kadın, sadece bitkisel hayattayken, bir çeşit suni teneffüsle yaşatmaya çalıştığı adamının kulağına  fısıldayabiliyor sırlarını. Görülmeyen, isimsiz bir kadın o da diğerleri gibi, çünkü hiç sevilmemiş ve burkası onun kadifeden perdesi. Hiç sevilmemiş bir kadını sevebilmenin kutsaliyetini anlatmaya başlıyor aynı adlı filmi de ikinci yarıdan sonra. Mümkün müdür acaba? Benzer temalı bir Suudi Arabistan filmi var, tüm kalbimle oscar’ı almasını dilediğim ama aday bile olamayan. “Wadjda”. Simsiyah çarşaflara bürünmüş kadınlar ve çarşafa girmelerine az kalmış kadıncıklar var başrollerde. Kadın kadının kurdu oluyor erkek egemen dünyada bu kez. Namaz kılarken omuz omuza veriyorlar iyice, şeytan geçemesin diye; et ete değiyor ama. Hayatta Vecide’ler kazansa keşke. Ve Şili’den “Gloria”, Romanya’dan “Child’s Pose”da aday olamadılar. Çok yazık. Halbuki dans etmeyi  seven iki kadından Gloria güzel gülüyordu, Cornelia ise içli içli ağlıyordu ve erkekler kaçarken onlar duruyorlardı.  Erkekler Tanrı’nın kaçış halindeki suretleri olmasınlar sakın? Sakın ola büyük konuşma, olmaz olmaz deme bu hayatta; olur olur.. bir bakmışın kaçar vaziyetteki bir surete aşık olmuş bulunmuşsun, kim bilir? Hadi bakalım, ayıkla pirincin taşını. 

http://m.youtube.com/watch?v=3koigluYOH0

http://m.youtube.com/watch?v=Ax8lYeZIh44

http://m.youtube.com/watch?v=-KGu9OJxsxQ

—-.—-

Beni o kadar çok sev ki, kendimi bir şey sanayım.

Hayatı hazmedemediğin zamanlar vardır ve kaçacak yer arar durursun kendine; oraya mı gitsem, şurada mı olsam diye. Tesellisiz ağla derim ben böyle zamanlarda. Ama ağla. Rahatlarsın çünkü. Gözyaşı dökmek güzeldir, tuzlu tuzlu. Biriktirdiklerin de beraberinde çıkarlar fışkırarak. Sev gözyaşlarını her zaman, çünkü çok yaşananlar gizli o gözyaşlarında..

Radyoda bir şarkı var ve aklımı başımdan almaya yetti. “How long will I love you?/Seni daha ne kadar seveceğim?” diyor ve ben inan bilmiyorum, belki sonsuza kadar, belki sadece ölene kadar. Tek çiçekle bahar gelmiyor diyordu Tolstoy ve aralık bitmek üzere olsa da, daha çok var bahara. Avuntu olmadan yaşanmıyor, kışın sonu bahar hem de ilkbahar. Öleceğimi bilsem tek avuntum olacaktır mevsimleri hissedebileceğim bir yere gidiyor olma fikri. Ben orada da bekler dururum baharı ve yazı ve sonra her bahar aşık olurum. Bir ölünün sevebilmesi mümkündür çünkü ve ruhlar da hissederler mevsimleri. Güzel havalarda onlar da coşar. Buğulanmış bir cama isimlerini yazarlar. Tek nefeste hissedersin eğer o sana hissettirirse. Bir süre sonra camdaki isim akmaya başlar, buğular çözülür. Tesellisiz ağlayanların gözyaşlarıdır onlar. Ben de böyle yapmalıyım. Tesellisiz ağlamalıyım, içtenlikle, kimse veya hiçbir şey avutamamalı beni. O zaman gerekli bedelleri ödemiş, cezamı çekmiş olurum, kalbime gömülenler açığa çıkar. Artık daha çok sevmeye, daha çok vermeye gönüllü olurum. İşte o zaman ben olurum, işte o zaman insan olurum. İnsan olmak her ne demekse.. Merak edip bakıyor insan haliyle, işte size insanın sözlük anlamı: Memeliler (Mammalia) sınıfının,insangiller (Hominidae) familyasından, iki ayağı üzerinde duran ve yürüyen, kolları kısa, vücudunun birçok yerlerinde tüyler azalmış, çeneleri belirli, beyinleri çok gelişmiş, kafatası yuvarlak ve yüz açısı yüksek, konuşabilen tek yaratık. Ama sayın sözlük, itiraz ve itiraf ediyorum ve Tanrı şahidimdir ki; “İnsan susar.” diyorum. İnsan bir gün, an gelir susar ve sustuğu o an dinlemeyi öğrenir. İnsanlar sorar, eşeler dururlar sizi ve sizi siz yapanları ve siz susarsınız “tek”. O anlara ulaşabildiyseniz eğer; yani susmayı öğrendiyseniz artık hayat sizindir. Hayat heyecanın bittiğinde, hayatı öğrendin demektir sonunda. Varoluşumuzun içinde gizli gizli barınmakta olan ve bizim genel olarak kötüye kullandığımız ya da nasıl kullanmayı bilmediğimiz durumlarımızı -pembe panter kılıklı şeytan da buna dahil- kısa bölümlerle anlatmaya çalışan, geçişlerdeki kopukluğu önemsemeyen bir filmin(Post Tenebras Lux) rahatsız edici sahneleri üşüşüyor kafama. Asap bozucu sahnelerin, kışkırtıcı bir şekilde verilip akılda kalabilmesi yönetmenin başarısı ve her şey şaşırtıcı şekilde gerçekçiydi. Reygadas, Malick’in yolundan ilerliyor sanki. Agresifleşmeden ve sıradanlık içerisinde veriyor tüm sertliği ve telaşsızca oturduğumuz koltuklarımızdan yüksek tevazu içerisinde bu sakin hayvanın sınırlarını sorgulatıyor bize, yargılatmadan. Evrime karşı pasif bir direniş halinde gibi yönetmen. Bizi çok tanıdık yerden yakalıyor, filmin başındaki yer ve gök olaylarına çok başka anlamlar yükleyen o küçük kız çocuğuyuz biz. Etrafındaki köpekler de çok tanıdıklar, havlayıp koşturup duran ve insanlara bir türlü laf anlatamayan ve hep havaya doğru uluyan..

—-.—-

Seni seviyorum ve sen bunu hiç bilmeyeceksin. Ne acı. Ben şanslıyım, bakma. Seven benim. Önce kızsam da, sonradan kazanan benim. Sırt çevirip kaçansa sensin.

Saçak altı kurudur, misafirin yoludur, benim de gitmem gerek uzaklara, misafirim burada sonuçta. Bir kadın vardı ve bana “Musibete de şükret.”demişti. Öyle ya, şükür, buna da şükür. Senden gelen musibete de şükür.

Seni hep sevdim. Bana sevgi gerekti çünkü. Ve dönüp baktığımda etrafımdaki herkes sevgisizdi. Sakın beni unutma. Sarhoşken birbirine kabul ettirtilmeye çalışılan o saçma sapan sözler hep unutulur; ama hani dilinin buğusu kalır ve gerçek olur ya.. ahh işte onlar gerçekleşseydi.. Belki.. Hiç gerçekleşmemesini istediği şeyleri arayıp duran bir insanın son sözleri bunlar, gidemeden.

Şu kader meselesini çok büyütmemek gerekiyor, ben çok büyütmüşüm gereksizce. Halbuki yazdıklarını yaşıyorsun işte. Gözyaşlarının ve gülücüklerinin pırıltısından bahsetmelisin bana. Her ikisinde beynin hangi tarafı uyarılır söyle bana. Hangisi daha kuvvetli? Eğer aşk kuvvetli bir duyguysa, güldüren mi yoksa ağlatan mı daha güçlü düşün sadece, hayatımın kahramanı. Bense seni değil, seni sevmeyi sevdim. Sakın beni unutma.. Kim söylemişse, yalan söylemiş. Aşk tek kişilik, yoksa adı meşk olurdu ve ayakta yolcu kabul edilmiyor, sen arada kaynamayı sevsen de. Ve aynaya baktığında çekil aradan, çekil; çünkü bir gün gelecek karşıdan karşıya geçemez olacaksın trafikte. Bir trafik ki sorma, keşmekeş. İşte o zaman iste, yolların açılmasını dile, trafik akmasın, dursun de, gör bak çekilecekler aradan, bir kuş gibi geçeceksin karşıya, hatta süzüleceksin, yollar açılacak önünde ve kapılar, gerçekleşmesini istediğin tüm isteklerin senin kendi hırsların, komplekslerin; kurtul onlardan, boşalt semerindekileri, yeni doğmuş bir tayın kürdan gibi bacaklarıyla ilk defa doğrulmaya çalıştığı gibi tutun hayata, yıllarca yürüyememiş felçli bir kötürüm gibi, bitkisel hayattan yeni uyanmış, beynin yıllarca komut  verememekten yürümeyi unutmuş bacaklarına sahip olduğunu hayal et, ilk adım, ilk öpüş, ilk nefes sanki. Seni çok seviyorum, inan buna. Beni kerelerce oku satır aralarında. Yüz kere, bin kere, milyon kere. Her kelimemde sen gizlisin, sakın unutma.

—-.—-

Ülkem çalkalanıyor şimdilerde. Günlerin ve yılların birikmiş öfkesi vardı benim de bir zamanlar üzerimde. Çok öfkeliydim her şeye ve herkese. Oldu bitti ve ben rahatladım sanki, daha fazla öfke biriktirmemeyi öğrendim uzaklarda. Şimdi bakıyorum da, dövize çevirmediğimiz her kuruşun acısını çekeceğiz belki ama cezasız değil hiçbir şey ve cezaları olsun işgaliyetleri beyinlerimizdeki. Allah aratmasın sizi bize ve mahçup etmesin bizi dünya aleme.

“Bükmemekte mesele ne boynunu  ne fikrini ne vicdanını;

Kendi keyfin için diyar diyar gezinmek

İlahi güzelliklerine doğanın hayret ederek

Ve sanat ve ilham yaratıları karşısında

Titreyip coşmalı insanın sarsılan ruhu.

İşte mutluluk bunda! İşte hak bunda…”.    Puşkin.

 

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑