NEVŞEHİR, BİRİNCİ BÖLÜM :

20160112_160906

NEVŞEHİR’e DOĞRU :

“Kişinin ne aradığını kendisinin de bilmediği durumlarda, arayış çok güç bir işe dönüşür.”   Kadınsız Erkekler, Haruki MURAKAMi

GİRİŞ :

Kim bilir rüzgar nereye götürür? Götürüyorsa eğer nazik esiyordur, çünkü sürüklediği de görülmüştür. Nereden alır, ne yöne çeker? Çünkü bazen o rüzgar sert eser. Bazen hiç esmez. Ağacın dallarına, dalların hışırtısına, uçuşan yapraklara, denizin yüzeyindeki dalgalara bakmazsan bilemezsin nefes alıp veren hırçın varlığını. Bazen yağmur getirir, bazen felaket. Ama görünmeyen elleri kağıt kalem tutar. Hafızası mükemmeldir. Karşına çıkacak kişileri  tek tek kendisi belirler hiç üşenmeden. Notlar alır, üzerine yağdırır. Dilsizdir, mesafelidir, kolaylıkla yön değiştirir. İtiraz hakkını kullanabileceğin bir yetkili merci bulamadığından, gelene razı olmak kimsesizliğindenmiş gibi seni yiyip bitirir. Bir parça muzip düşünmeye çalışırsın, çareler tükenince. Rüzgar, sana söylüyorum beni dinle. Tüm bu ayarlamalarının, karşılaştırmalarının son anda ya da çok kısa bir süre önce oluşturulduğunu düşündüğüm için, değiştirebilme payımın olduğunu ve bu hakkın bir şekilde benim içimde saklı olduğunu düşünmekteyim. Yani kısaca yaprak düşer ama nazlı nazlı düşer. İtiraz ede ede, tatlı tatlı, bir o yana bir bu yana sallanan ve içinde ağır bir beden taşıyan bir hamak gibi görünmeyen bir el tarafından ama çokça kendi gayretiyle sallana sallana düşer. İşte böyle kader bir anda önüne düşmez. İnsanlar da karşına öylesine çıkmaz. Bir nedeni vardır tüm bu kesişmelerin, bir matematiği, bir kimyası. Olasılıklar üzerinden giderken, çarpıtılmış kanıtların peşine düşer insanoğlu. Görmek mümkün müdür peki işaretleri? Değiştirmek mümkün müdür geleceği? Elbette. Rüzgar dilsiz olabilir ama sen kör değilsin ki. Yoksa öyle misin? Ahh yavrucuğum toymuşsun da. Biraz da şaşkın. Hayatın boyutunu yüz yaşına gelmiş ölmek bilmez kör ninenle karşılaştırmaktan olmuş sanki tüm bunlar. İlla uzamalı çektikçe, öyle mi? Günleri ve geceleri genişletmek gelmiyor mu hiç aklına? Dümdüz sona doğru ilerliyorsun. Kör değilsin ama körebeden de habersizsin. Ahh duydum seni. Çocukken oynardık dedin. Gene oyna. Ne kaybedersin? Yanılt seni oluşturanı. Yanılt tüm dünyayı. Ne kaybedeceksin ki? Sanki ne kazanmıştın ki? İtaatkardın. Bir kez asi ol. Razıydın. Bu kez dirençli ol. Asilik oyununa alışmak kolay olacak. Herkese, her şeye omuz silkmeyi dene bir de. Gökyüzüne bak da söyle bir kere de. Yüksek sesle. Seni yeneceğim de. Şimşekleri çek üzerine. Yağmurlar yağsın üzerine. Kör nineni düşün. O da yaşıyor işte. Zirveye tırman, durduğun kabahat. Everest’e tırman bundan sonra. Sonun belliydi madem, ne değişecek ki? Bir saniye zirveye çık, tüm ömrün yere çakılmakla geçsin. Boşver. Hayat bütün bunlara değer. O bir ana değer.

Yuvarlanarak düşüyorsun ve bana lanetler ediyorsun. Seni duyuyorum. Çok acı çekiyorsun. Ama et acısını unutur. Sen zirveyi düşün bir de her düşüşünde.

YOLDA GEÇEN BİR GÜN :

Ercan Havalimanı’nda tanıştığım aslen Adanalı Yıldız Hanım’ın anlattığı gotik hikayelerle bir saat rötar yapan uçağımızı bekliyoruz. Geçim derdi, çocukların derdi, beyinin keyfi, Kıbrıs’ın pahalılığı, kilosu altı buçuk liralık domatesi alıp da yemenin verdiği sıkıntı, düşük ücretler ve emekli maaşının kıtlığı. Çok çocuk ve çok hikaye, Adana ile Kıbrıs arasına sıkışmış hayatlar. Çareyi beraber tuvalete gitmekte buluyoruz uçağın rötarı uzayıp gittikçe. Ben valizimi geride bırakmak istemeyince burası Adana değil diyor. Sorumluluğu üzerine atıp, tıpış tıpış gidiyorum peşinden. Bir şey olmamış vaziyette buluyoruz eşyalarımızı döndüğümüzde. Kendini anlatmayı seviyor Yıldız Hanım; konuşkan çokça, tuhaf detaylarına takılıyor hayatın. Durmadan şükür diyor. Derdini dinleyen ben, şükrettiği gözlerini dikip görür müyüm acaba bir kere de diye merakla baktığıysa gökyüzü. Suretiz, elçisiyiz ama haksızlık oluyor gibi geliyor bir anlığına. Tüm çocuklarını, onların ne iş yapıp nerede yaşadıklarını ve oturdukları evlerin kime ait olduğunu öğrenmem on dakikamı almıyor. İki şişeden fazla içki getirilemeyeceğini tembihliyor bana sıkı sıkı. Adana işi sıkı tutuyor diyor. Gele gide ine bine işi öğrenmiş Yıldız Hanım.  Ama dediği de çıkıyor. Valizlerini bar tezgahı gibi şişe şişe içkilerle donatanlar gümrükte takılıyorlar. Geçemeyenlerin acı çığlıklarıysa hala kulağımda. Kolay değil, boşa gitti onca para.

Çok az fark ediyor hava durumu Adana’da, Kıbrıs’tan sonra. Ilık bir havada çekiştiriyorum valizimi. Adana’yı havalimanıyla ıskalıyorum her zaman olduğu gibi. Kalabalık, karışık, insanları çok çılgın. Yıldız Hanım valizlerimizi beklerken yan koltuğunda oturan adamın ter koktuğunu, erkeklerin de roll on kullanması gerektiğini söylüyor. Herkes her gün banyo etmeli diyor. İki adamın arasına sıkışıp kendini kasmaktan mahvolarak geldiğini anlatıyor. Haline bakıyorum. Hiç de öyle mahvolmuş görünmüyor. Bilakis o adamları mahvetmiştir. İstediğini söyleme cesareti taşıyanlardan çünkü. Natürel kadın, Yıldız Hanım. Sıkıştım kaldım ben burada diyebilmiştir. Kalan ve beraber geçirdiğimiz sınırlı dakikalar boyunca daha da bir sürü şey anlatıp durmuştu. Ama tek gözüm bir türlü çıkmayan valizimde olduğundan, ettiği bir çok lakırdı da havaya gitti. Bir nefes yanımda Yıldız Hanım. Hepsi buydu. Sizinle bu kadarmış Yıldız Hanım.

Nereye geldiğimi anlamaya çalışıyorum. Yürüyerek havalimanından çıkıyorum. Gökyüzü pırıl pırıl. İnsanlar hep esmer burada. Yıldız Hanım gibi. Uzun boylu, iri kemikli bir kadındı. Vücut ağırlığını ilk önce tabanlarının arkasına vererek yürüdüğünden tüm ağırlığını yasladığı haşmetli gövdesiydi onu korkutucu bir hale sokan da buydu. Gür ve yer yer beyazlaşmış siyah saçları ensesinden itibaren lüleleniyor, az bakımlı, hiç makyajlı, ama temiz görünüyordu.  Yalnızken erkeklerin bana doğru arsızca baktıklarını, o geldiğinde kaçamak bakışlar attıklarını hissetmiştim. İzbandut gibi duruyordu yanımda. Küçücük kalmıştım onun gövdesinin gölgesinde. Eğilerek bir şeyler söylüyordu daima. Ürkütücü tarafı aşırı korumacılığından da geliyordu. Beni sahipleniyordu, oturduğu mahallesini, Adanasını, sahip olduğunu sandığı, dahil olduğu her şeyi. Anlattığı hikayeler değil de kendisi daha gotikti. Eşine almış olduğu 70’lik rakıların fiyatını son bir kez de burada kontrol etmişti. Sonuç memnuniyet vericiydi.

Nihayet havalimanının dışındayım. Taksiler nerede olduğumu ve olduğum yeri tanımama fırsat vermiyorlar bir türlü. Bir akşam gene valizimi çekiştirerek yürümüştüm bu yollarda. Tarsus dönüşüydü. Biraz anımsar gibi oluyorum ama hepsi bu. Taksilerin içindeki adamlar yarı bellerine kadar dışarıda arabaların içinden o kadar çok bağırıyorlar ki aptallaşarak dolu bir taksiye biniyorum. Şoförün ağzında sınırlı sayıda dişi var ama konuşmaya da meyili var. Yanında oturan Antakyalı olduğunu söyleyen mimar çocuk benimle konuşmaya çalışıyor. Telefonumu istiyor. Şoför “Ooo bu ne hız” diyor. O trafikte dönüp bana “Verme sakın” diyor. Vermeyi düşünmüyorum zaten. Sonra da yanındaki çocuğa dönüp “Ooo sen de ne hızlı çıktın” diyor. İki kaçıkla şehirlerarası terminale gitmeye çalıştığımı idrak ediyorum o an. Antakyalı küçük garajda iniyor. Küçük bir para krizi yaşıyorlar aralarında. Şoförün tek mevzusu oluyorum yalnız kalınca. Bana dönüyor ve “Ooo nikah kıyacaktı neredeyse bu ne hız böyle Antakyalı’da, bunlar hep böyle midir” diye soruyor. “Siz siz olun vermeyin böylelerine telefonunuzu” diye de ekliyor. Vermeyecektim zaten. On dakikalık yolu üç dakikada alıyoruz beraber. Adana insanı hakkında bir parça fikir verebildim sanıyorum. Çılgın şehrin çılgın insanları. Ne olduğunu anlayamadan iniyorum arabadan. Yüzünde tebessüm “Kısmetlisiniz” diyor. Nereye çekersen çek. Ben sadece valizimi çekiştiriyorum. Ona da garajdakiler izin vermiyor. Ben daha bavulu göremeden bir grup insanın eline geçiyor valizim.

-Nereye?
-Nevşehir.
-Ne zaman?
-Derhal.
-Götürelim.

Pratik şehrin pratik insanları sayesinde iki açma alıp on dakika içerisinde otobüsteki tek kişilik koltuğuma kuruluyorum. Pozantı, Niğde, Nevşehir. Güzergah böyle. Bayan hostesimiz çabuk çabuk ikram ediyor, ondan da çabuk ikramları geri topluyor. İnesiye kadar tek bir çöp bırakmamak için kartal bakışlarıyla tarıyor her bir yolcu koltuğunun arkasına çöp sıkıştırılacak yerleri. Sıcak içecek isteyenlerden hoşlanmadığını anlıyorum. Kola, meşrubat ve su içenlere memnuniyetle bakarken, çay kahve içenlere gizleyemediği bir öfke duyuyor. Su istiyorum ben de sadece.

Öğlen kalkan üç otobüsünden indiğimde ve Nevşehir otogarına vardığımda hava kararmış oluyor çoktan. Bir günüm gelmekle geçiyor Kıbrıs’tan Nevşehir’e. Saat yedi buçuk ve ben ancak gelebiliyorum. Sabahın köründen beri geliyorum ve sıkılmış oluyorum karanlığın çöküşünden, hiçbir şey görememekten. İstediğim kadar bileyim, istersem onuncu kez geleyim, bir şehrin akşamına düştüm mü kendimi huzursuz hissediyorum istemeden.

Günün fotoğrafı olarak taksinin arka koltuğunda ne ara ve hangi şartlar altında çektiğimi hatırlayamadığım bu pozu buluyorum. Sanki bir başkası çekmiş bırakmış müthiş taksi maceramdan geriye bir anı olarak kalsın diye. Sabancı Merkez Camisi, Adana’dan bir küçük anı sadece.

20160112_141015
Sabancı Merkez Camii

SOL YANIMA

 

20160114_135028 (1)

SOL YANIMA

Hayyam’ı getirin bana
Bir şiir yazacaksam eğer
Burada,
Bir şişe şarap açın ona ve bana
Ama muhakkak getirin onu bana
Yanıbaşıma.

İçimde ne varsa tek ona dökeceğim
Ayıp olmasın kalanlara
Ruhumun sırlarını suskun, mahsun Hayyam’a anlatacağım
Gölgesi olsun yeter
Suskunmuş ne fark eder
Sessizliği olsun tek yoldaşım
Kalan zamanımda.

Pencereye tutulup süzülen titrek yağmur damlaları
Avutmak zorunda bundan sonra
Şeffaf ve unutkan gözyaşlarımı
Buhar olup uçtuğunda anlaşılacak
Büyük boşlukları
Tanrım insaf et
Boşa gitmemiş olsun her bir damlası.

Gözyaşlarım soğumadan
Sabrım daha taşmadan
Anılarımsa yok olmadan
Bir masal olsun anlatılsın
Hep dillerde dolaşsın.
Hayyam sade bir sihirbaz
Kelimeler ona yoldaş
Getirin o zaman o sihirbazı buraya
Bekletmeden daha fazla
Hemen şuraya
Sol yanıma.

Çiçekler toprağı yakından severler
Ondan hemen başlarını eğerler
Çimenler görev bilirler
Yorgun toprağı örterler
Bulutlar ve yıldızlar sınırdır gökyüzünde
Sevgiyi anlatırlar geceyle gündüze
Bir bildiği vardır dünyanın
Bir nedeni vardır yaşananların
Bunca yanlışlığın
Bunları anlatmam lazım
Çağırın çağırın çabuk Hayyam gelsin
Sol yanımı daha fazla üşütmesin.

Yeni bir nesil büyüyor şimdi eskittiğim yollarda
Adımları benimkinden telaşlı
Sızıları bilmeden büyüttükleri yaraları
Koşar adım eziyorlar asfaltı
Bir güne dört mevsim sığdırıyorlar hızlı hızlı
Gökkuşağıyla aynı renk tüm duyguları
Onlara onları anlatmam gerek
Aramıza bir elçi koymam gerek
Bunları Hayyam’a anlatmam gerek
Sol yanımla fısıldamam gerek.

Ocak 2016
Nevşehir, Uçhisar

 

EL CLUB

images-309

EL CLUB

“Ve Tanrı ışığı iyi olarak gördü ve onu karanlıktan ayırdı.” Genesis 1:4

“Hayatın suç ortağın.”

“Dört peder dördü de birbirinden beter.” Sakin bir sahil kasabasındaki evde günlerini sükunetle, dualarla, İncil’de bahsi geçen tek köpek türü olan tazılarla ve onları dahil ettikleri yarışlardaki performanslarından kazandıkları bahis paralarıyla ne yapacaklarını konuşarak geçiren rahipler ve bir rahibe giriyor kadraja filmin ilk sahnelerinde. Buraya kadar her şey yolunda giderken, pek fazla olmaması sürpriz sayılmayacak izleyicisine çok ağır bir yumruk sallıyor Pablo Larrain okyanus ötesinden, hem de bu dört peder üzerinden. Yumruk sert bir şekilde konuyor yüzlere Şili üzerinden. Gülüşler yüzlerde donuyor. Çok zor bir deneyim bekliyor sizi, hazır olmanızın neyi değiştireceğini bilememekle birlikte ben yine de söylüyorum, varsa önleminiz alın diye. Yönetmen kelimelerin gücünü kullanmış en çok anlatımda ve başlarına sevimsiz sıfatlarını eklemiş hiç çekinmeden. Her şey tüm çıplaklığıyla karşınıza serilmiş vaziyette ve karanlıkta kaçacak yer bulamıyor insan kendine. Ve maalesef ki aynı karanlık film bittikten sonra da yakanızı bırakmıyor. Şilili yönetmen kafa tutuyor kiliseye ve kurulu sistemin bir parçası olmuş bireylerin, bir daha da kopması mümkün olmayacak aidiyetlerine. Kilise ve onun gücü bir kimlik kazandırıyor bu insanlara ve bastıramadıkları dürtüleri yüzünden kendilerinden güçsüzlerin canını yakıyorlar. Sürekli Tanrı’ya yakın durup, bu kadar günah işlemek arasında sıkışıp kalıyor insanlar ve bu yıllarca süren çaresizlikleri ve bastırılmışlıkları dillerine vuruyor eninde sonunda. Tahammülü zor, izlenmesi güç, üzerine söylenecek çok şey olan ya da hiçbir şey olmayan bir film “El Club”. Katolik kilisesindeki çocuk tacizlerini ortaya çıkarmak için çabalayan bir tutam gazetecinin yaşadıklarını anlatan Amerikan yapımı bir film olan ve benim de yazmış olduğum Spotlight, El Club’ün yanında masal gibi kalıyor. Bu kadar sert, bu kadar vurucu ve yalın değildi hiçbir zaman, iyi olmakla beraber. Bundaki temel nedense bu suçları işlemiş ve günümüze geldiğimizde tüm bu yapılanları göz ardı eden ve unutmak isteyen insanların hayatlarına objektif bir şekilde tanıklık ediyor olmamız.

images-182

Film boyunca karakterler özellikle ayarlanmış gibi ister iç çekimlerde olsun ister dış, seyircinin gözünü rahatsız eden ve kah pencereden süzülen, kah dışarıda parlayan güneş ışınlarını arkalarına alarak kadrajdaki yerlerini alıyorlar ve bu ışığın varlığı kutsaliyeti simgelemesi gerekirken, inanılmaz rahatsızlık veriyor ve bu kalıcı bir imgeye dönüşüyor zamanla. Işık vurdukça isli puslu bir hal alıyor mevcudiyetleri. Bir kirlenmişlik varmış gibi.

el-club-07
Rahip Matthias
images-191
Sandokan

Bir gün gelen bir siyah araba rahiplerin hayatını değiştiriyor. Yeni bir rahip aralarına katılmak üzere getiriliyor. Sakallı ve mesafeli rahibin günahım yok sözü henüz daha soğumadan Sandokan çıkageliyor bahçe kapılarına. Yeni gelen rahibin kendisine çocukken yaptığı tacizi tüm ayrıntılarıyla nameli nameli anlatıyor. Bir türlü de susturulmak bilmiyor. En nihayet içeriden getirdikleri silahı çocuğu susturmak ve tüm kasabanın bu skandalı öğrenmesini engellemek için rahibin önüne koyuyorlar. Rahip ne yaptığını bilmez bir halde sokağa fırlıyor çocuğa yönelttiği silahla. Sonra da bir anda kendini vuruyor başından. İlk önce ölmüş rahibin duasını ediyorlar başına geçip. Sonra da polise üzerinde anlaştıkları ortak bir yalan söylemeyi kararlaştırıyorlar. Rahibe Monica’da bir güzel süpürüyor bahçedeki kanları. Filmin bundan sonrasında kriz durumlarına yönelik tecrübesi olan, çok ülkede bulunmuş, psikoloji eğitimi almış manevi yönetici Rahip Garcia giriyor devreye. Silahın nereden çıktığına, olayların nasıl geliştiğine ve ne çeşit insanlarla bir arada bulunmakta olduğuna dair bir soruşturma başlatıyor kendince, hiçbir zaman polis kayıtlarına geçmeyecek olan. İlk önce Rahibe Monica’nın ağzını arıyor. Monica hayatından memnun görünüyor. Onun gözünde kırsal bir hayat yaşıyorlar ve burası bir çeşit dua ve kefaret merkezi. Garcia ise her şeyin farkında ve filmin konusu hakkında bir fikri olmayan izleyici buranın ne bir çeşit kaplıca ne de bir inziva yeri olmadığını, her bir rahibin kendince günahlar işleyip bu ve benzeri evlere  aforoz edilerek gönderildiğini öğreniyor. Günahkar rahipleri takip eden geçmişin mağdurları er geç evlerin varlığını keşfettiğinden, bu tip evlerin yavaş yavaş kapatıldığını öğreniyoruz. Sırada da şimdi içerisinde bulundukları ev var.

el-club-piffl-medien-filmbild-128~_v-img__16__9__l_-1dc0e8f74459dd04c91a0d45af4972b9069f1135
Rahip Garcia
images-211
Rahibe Monica

images-216

club1
Rahip Vidal
downloadfile-49
Peder Ramirez

Dört rahipten ilki ve en derin düşünebileni Padre Vidal. Rahip Garcia ile yüzleşmesi ve tüm sırlarını ortaya dökmesi çok zor olmuyor. Sır saklayamıyor. Sandokan ona günah çıkarmak istediğini söylediğinde de günahlarını dinleyemeyeceğini çünkü sır tutamadığını söylemişti. Eşcinselliğin onu insanlaştırdığını ve gay olmanın çok derin bir şey olduğunu söylüyor. Ama o da çocuklara tacizden ötürü aforoz edilmiş. Kendi gibi bekarlık yemini etmişlerin durumunu gayet güzel özetliyor: “Duadan çok müstehcen şeyler düşünürdüm. Sevmek yok, sevişmek yasak ve buna bedenin dayanamıyor. Çünkü kaderine terk edilmiş aldatıcı bir vücudumuz var.” Bir de yarıştırmak üzere evcilleştirdiği tazısına karşı beslediği derin sevgisi var onu ayakta tutan. Onda gördüğü bazı şeylerle köpeğin insancıllaştığını, kendininse onun sayesinde hayvancıllaştığını öğreniyoruz. Aralarında en aklı başında görünen rahip orduda otuz beş yıl hizmet vemiş zamanında. Önceden sadece suçlara tanıklık ederken, sonrasında bir parçası oluyor benzer suçların. Üçüncü rahip Ramirez aralarında en yaşlı olanı ve geçmişine dair pek bir bilgi yok. Altmışlı yıllarda gelmiş eve ve ilk geldiğinde çok zayıfmış. Arada dalıp gidiyor. Rahibe onun altını bezliyor. En korkuncuysa hayalle gerçeği karıştırdığı zamanlarda ağzından çıkanların hep müstehcen detaylar olması. Son rahipse alkolik. Evin lanet suç ve suçlularla dolu bir zindan olduğunu, Tanrı’nın bu adreste oturmadığını düşünüyor. Garcia ev halkından daha çok sebze, daha az tavuk tüketmelerini istiyor. Ve daha çok dua, daha az yürüyüş. Alkolü de yasaklıyor. Birbirlerine giriyorlar bu yüzden.

images-193

images-258

Sorunlar ve sorularla yüklü geçmişler taşıyan rahiplerin hayatından Sandokan’ın bunalımlı hayatına geçtiğimizde tüm ağzı bozukluğuna rağmen harcanmış bir çocukluktan ötesini gözünüz görmüyor. Sandokan pasif gay ve her ne kadar ben kadınlarla oluyorum dese de olamıyor. Çocukken her tür istismarı ve rezilliği yaşadığından, şimdi o diliyle zehirliyor önüne çıkan herkesi. Hayattan ve insanlardan intikam alma şekli bu oluyor. Aşkın doruğuna Rahip Mathias’la çıktığını sanıyor. Çok acınası. Rahip Garcia onu oluşturan rahibi ve onun yaptıklarını öğreniyor, şimdi de kendisine yapılanların aynısını başka çocuklara yapmak istediğini söylediğinde ise tehlikenin büyüklüğünü görebiliyor ve onu kurtarmaya karar veriyor. Acılardan arınmış yeni bir Sandokan yaratıp, onu kefaret olarak rahiplerin arasında bırakıyor. İlk başlarda adam yerine konmadığından, ileride onu soracak, umursayacak birileri olmayacağından dertli olan Sandokan, bu anlamda en sonunda muradına eriyor bir yerde. Başında çok istekli olmasalar da ona sonsuza kadar değer verip, evini açan insanlara kavuşuyor. Zamanında rahip Matthias için ayarlanmış tek kişilik odada kalmak ona nasip oluyor. Böylelikle ev kapatılmıyor. Rahibe Monica’nın en büyük korkusu olan sırlarının duyulup, evin kapatılması endişesinin üzeri örtülmüş oluyor. Çok küçük işlerde güvencesiz çalışırken, bir kurumun parçası oluyor sonunda Sandokan. Tüm rahipler ve rahibeler bunun cazibesine kapılıyorlar sanki en başında ve içine girdikten sonra işler çıkılmaz bir hal alıyor. Tüm bu gerçekleri göre göre iki bin yıllık kiliseye olan bağlılığından ve sevgisinden ötürü her şeyin üzerini örtüyor ve kapıda bekleyen siyah arabaya binip hepsini geride bırakıyor sonunda Rahip Garcia. Herkes için böyle bir çıkar yolu bulmuş oluyor. Kilise kendi gücünden bir sürü suç ortağı yaratıyor ve tek galip gene kilise oluyor. Ayakta kalıyor her şeye rağmen.

Geçmez bir iç sıkıntısı ve dünyanın nasıl bir yer olduğuna dair soru işaretleriyle geride bırakıyor Larrain izleyiciyi. Kendi sinemasını oluşturmuş çok genç bir yönetmenden, çok ağır bir film ve deneyim oldu benim için “El Club”. Berlinale’den ödüllü, dinin kurumsallaşmasının doğurduğu sonuçları, bekar kalma yemininin anlamsızlığını ve olasılıksızlığını anlatan, bir süre etkisinden kurtulamayacağınız çok özgün bir çalışma olmuş. Olasılıklar içindeki en doğru kararı verdiğini düşünüyor insan Garcia’nın. En doğru karar her neyse… Ben hala daha o doğru kararı arıyorum çünkü.

cdn-indiewire

downloadfile-45

THE BRAND NEW TESTAMENT

brandnewtestament

THE BRAND NEW TESTAMENT

“Hayatımızın geri kalanıyla ne yapacağız?”

“Hayat bir buz pisti gibi. Birçoğu düşer.”

“Babam Tanrı. Onun evinden kaçtım. Altı havari bulmalıyım. Sen birincisisin.” Ea

BAŞLANGIÇ :

Başlangıçta bunun başlangıç olduğunu bilemezsiniz. Bir şeyler oluyordur. Sonra birden bire yok olurlar. Sonra sormaya başlarız onlar nereye gittiler, biz nereden geldik, nereye gideceğiz diye. “Yepyeni Ahit” ise Tanrı nedir, nerededir, kalplerde midir, yükseklerde midir sorusundan çok çok uzak, Tanrı insan olsaydı varsayımıyla hareket eden ve Brüksel’de ağzına fermuar taktığı evhanımı eşi, asi küçük kızı ve ondan da asi oğul’undan geriye kalan biblosu ve Babil Kulesi’ni andıran kasalarla çevrelenmiş çalışma odasında, bilgisayarının başında kaderleri yazarkenki haliyle hayal edebilecek kadar esnekseniz eğer, bu filme bir göz atmakta fayda var. Ama yok benim tanrım insan olamaz, ağzında sigara önünde içki şişeleri, binbir eziyet yaşadığımız kaderlerimize binbir keder yükleyen ağzı bozuk, aksi, kaba saba bir adam olamaz diyorsanız da yol yakınken dönün derim bu sevdadan. İki saat boyunca yönetmenine ettiğinden, senaristine de yazmış olduğu şeytan ayetlerinden ötürü söylenip durmakla bir yere varılamayacağından her şeye anlam katmaya çalışan ve bu uğurda kendini yitiren insancık için(kendimi buldum diyen herkesin bulduğu her neyse, eskiden olduğundan başka bir şey oluyor çünkü) boşa zaman kaybı ve sinir harbi olacaktır. Gerçek kaderleri yazansa kısa tutmuş olabilir sirk hayatlarımızı. Hiç düşünmedik belki ama kurtarmaya çalıştığımız insanlar kurtarılmalı ya da tedavisi yapılmalı mıydı? Önceden ısırdığımız parçaların yerine, elimizde iğne iplik dikmeye çalışıyoruz açık yaraları kibar kibar. “Vicdan rahatlar mı hiç bu şekilde?” Sonunu göremediğin bir hayatın içinde, döngünün nerede son bulacağını bilmezken, düşüncesiz sirk hayvanlarından farkın ne? Bu bir film sadece. Hebdo’nun çizdikleri de karikatürdüler sadece. Aşırı sıcak kan, Radikal İslam ve hoşgörüsüzlük…Bom. Ba.

images-153

Çok büyüttüğümüz, bir sürü anlam katmaya çalıştığımız, varoluşumuzun nedenlerini düşünmekten kütüphaneler eskittiğimiz ya da yaktığımız şey bir hiç belki sadece. Dinlerse tek bir din aslında özünde, yoksa aynı şeyi söylemezlerdi kutsallık çizgisinde yüzyıllar geçmiş olsa da birbirlerinin üzerinden. Bir gün bir ceninsin yumuşacık duvarların içinde. Ne yerse seni koruyup gözeten, yiyorsun sen de sessizce. Gün gelip de çıkman gerektiğinde yani sesini duyurma günün geldiğinde uzatıyorsun başını dışarıya minik omuzlarının üzerinden. Sonra da başlıyorsun ümitsizce büyümeye; çocuk olayım, genç olayım, eş olayım, baba olayım ya da anne, işimi kurayım, emekli olayım, giderayak iyi de bir kul olayım diye. Sevileyim, seveyim, her işin üstesinden gelebileyim, bunu da bütün dünyaya gösterebileyim, iyi arkadaşlarım, süper akrabalarım, son model arabalarım, en güzel benim karım, en havalı en zengin benim kocam olsun, ailem ayakta dursun, çocuklarım hayırlı olsun, damatlarım adam olsun, gelinlerim edepsiz olsun(pardon klavyem sürçtü, erdemli diyecektim) diye. Tek yaptığın ışığa doğru ilerlemek. Ölmeye çalışıyorsun kibarca bir an evvel. Ama söyleyemiyorsun kimselere. Ölümse düşünürken kolay sadece. Ölürken çırpınıyor herkes gitmesem olurdu daha diye. Ama bir nedeni vardı tüm bunların, bütün bu yaşananların; yoksa ana rahmindeki cenine dilediği simayı veren, bütün sebepleri yaratmazdı. Bunlar benim naçizane düşüncelerimdir, zahmet edip de okumak gayreti içerisine girenler için. Şimdiyse gelelim bir başka bölüme ve elbette ki filmimize:

images-75

images-210

YARADILIŞ :

Ea, Tanrı’nın kızı olarak ağabeyinin firarından sonra annesi ve babasıyla aynı evde yaşıyor. Tanrı ona ve karısına çok fena davranıyor. Sindirilmiş annesi, insanların çok konuştuğu oğul İsa için masaya bir tabak koymaktan hiç vazgeçmiyor, bir gün döner diye. Dünyayı yaratmazdan önce can sıkıntısı yaşayan Tanrı ise, bu yüzden Brüksel’i yaratıyor. Sonra da hayvanları. Ama Tanrı’nın sıkıntısı dinmiyor. Yarattıklarıyla da işler yolunda gitmiyor ve ilk önce erkeği/Adem’i yaratıyor kendi suretinde. Sonra da Havva’yı gönderiyor peşinden. Nesiller, ırklar genişliyorlar dünya üzerinde. Ve yine canı sıkılan Baba “Savaşın” diyor Tanrı için, Allah için, Baal için. Acı ve ıstırap çektirdiği oyuncakları yapıyor onları. Yangın, yağmur, çokça sefalet ve azıcık mutluluk bahşediyor insanlara. Yeni yeni başağrısı yasalar yazıyor madde madde: “Diğer sıra her zaman daha hızlı ilerler” gibi. Ya da “Bela teker teker gelmez” gibi. “Eğer bir gün bir kadına aşık olursan muhtemelen hayatını onunla geçiremeyeceksin” Bir başkası ve en acıklısı içlerinde.

Üç odalı, tam donanımlı, mutfak ve çamaşırhaneli bir apartman dairesinde oturan Ea bir türlü babasının istediği gibi bir kız olamıyor. Çizilen tablodaki Tanrı bir parça gaddar ve güç hastası. Öyle ki bir gün geliyor ve kendi öz kızını kemerle dövmekten çekinmiyor. Canı yanan Ea ise acı içinde intikam almaya karar veriyor. Ve onun hayatını mahvetmek üzere çantasını hazırlayıp yola koyuluyor.

1218422_The Brand New Testament 1

downloadfile-34

GÖÇ :

Ea ilk önce odasındaki İsa heykeliyle konuşuyor ne yapacağına dair. Beraber annelerinin sevdiği beyzbol takımı oyuncu sayısına eşdeğer olan on iki havarinin on sekize tamamlanmasına karar veriyorlar. Altı havariyle yepyeni bir Ahit yazmasını tembihliyor ona İsa. Ea babasının bilgisayarına girerek tüm insanlara cep telefonları aracılığıyla kaç günlük ömürleri kaldığını mesaj olarak gönderiyor. Yaşam süresinin önceden bilinmesi imkansız diyen doktorlar bir yana, belirlenen gün ve saatlerde ölümler gerçekleşiyor bir bir. İnsanlarsa tek bir soruyla kalakalıyorlar ortada: “Hayatımızın geri kalanıyla ne yapacağız?”

Ea bir Ateist. Ölümden sonra bir şey olduğuna inanmıyor. Ona göre cennet burada. Adem hemen buraya gelmiş. Kardeşi İsa’da öyle. Süratle yeni dünyaya adapte olan Ea’ya yolculuğu esnasında kendisine yardımcı olması için bir yazıcı olan Victor eşlik ediyor. Bir evsiz. Ea ona ne zaman öleceğini sorduğunda, telefonu olmadığı için bilmediğini söylüyor. Yepyeni Ahit’i yazması için küçük notlar alıyor kendince. Öte yandan aynı anlarda Tanrı’nın tek korkusu yavaş yavaş gerçekleşiyor ve Ea tıpkı ağabeyi gibi havarilerini topluyor etrafında. Altı havariden ikisi kadın. Bir tanesi çocuk ve kalan üçüyse erkek.

images-120

The-Brand-New-Testament

images-202

 

İlk havari Aurelie tek kolunu metroda trene kaptırmış ve 600 gramlık silikon bir kolla yaşıyor o gün bugündür. Münzevi bir hayat yaşıyor ve bir sürü de hayranı var aynı apartmanı paylaştığı. Çoğu ona aşık. Ea ilk teklifi Aurelie’ye götürüyor. “Babam Tanrı, onun evinden kaçtım, altı havari bulmam lazım, sen birincisisin” diyor. Ea’ya göre herkesin bir kendi iç müziği var ve Aurelie’ninki sevgi dolu Handel oluyor. Ona senin için bir rüya yaratacağım derken “Lascia ch’io pianga” eşliğinde yıllar önce kopmuş olan eli masanın üzerinde müziğe uyumlu bale yapıyor, Aurelie gözyaşları içinde kalırken. İki el yıllar sonra birleşiyor o kısacık anda Ea sayesinde. Bu anlar filmin en güzel sahnesiydi benim için.

downloadfile-42

Kızının yaptıklarını televizyondan öğrenen baba soluğu dünyada alıyor. Sivri dili ve geçimsizliğiyle kök söktürüyor herkese. Rahibi çıldırtıyor. Herkesi çıldırtıyor. Doktoru dövüyor, sayısız kez dayak yiyor. Öz oğlunun kendini bir papağan gibi askılığa çiviletmekten başka bir şey yapmadığını söyleyiveriyor. Kendi koymuş olduğu yasalar başına dert açıyor. Her bir havari eklendikçe İsa’nın Son Akşam Yemeği tablosunda yeni yüzler belirmeye başlıyor. Ve evinde oturup, sakin sakin iş yapan anne en nihayet bilgisayarın başına geçiyor ve kendi dünyasını yaratıyor. Rengarenk çiçek desenleri yapıyor gökyüzüne. Yerçekimini kaldırıyor, küresel ısınmayı durduruyor. Tepegözler yaratıyor. Erkekler hamile kalıyor bundan sonra. Aurelie Francois’yı hamile bırakıyor. Ondan kıllı bacaklarını traş etmesini istiyor. Benim, şahsen sevdiğim ikinci sahneydi. Dünya, saf bir kadının elinde çok daha iyi bir yer haline geliyor. Baba’ya gelince Özbekistan’daki çamaşır makinesi üreten bir fabrikada evine dönmenin yollarını arıyor çaresizce. Yepyeni Ahit’se çoktan yazılmış bile. Yazarı Victor bir kitabevinde imza gününde.

szDKu13hIAGR6o45_3SaGO0gRqnVKwCyVycnOC6cUAFq4GzK-NvJCRvEv9lDeHMm9Z22kbApqx3f0Ofb0IRIb-Cg2BhDrk7Siqn-F-_OTXAw=w590-h249-nc

images-164

LeToutNouveauTestament

226788

images-207

Ben en çok filmin müzik seçimlerini beğendim. Klasik eserlerin ardından Charles Trenet’den ” La Mer”, Adamo’dan “Tombe la neige”i duymak insanın içini ferahlatıyor zaten genel çizgisi ferah ilerleyen filmde. Bol ödüllü Mr. Nobody’nin yazar ve yönetmenİ Jaco Van Dormael’den başka bir özgün ve enteresan film daha izlemiş oluyoruz yıllar sonra.

STEVE JOBS

the-new-trailer-for-steve-jobs-makes-it-clear-that-sorkin-is-going-to-show-us-the-man-like-never-before

STEVE JOBS

Ben dünyayı değiştireceğim.” Steve JOBS

“Bu gücü, bu eğlenceyi avucunuzun içinde hissettiğinizde bir daha asla geri dönmek istemeyeceksiniz.” Steve JOBS

“Seni seviyorum Steve. Çünkü insanların kazandığı paraları değil, yaptıkları işleri önemsiyorsun.” Joanna Hoffman

Orwell’ın distopik bir dünyayı anlattığı 1984’ten farklı bir 1984 yılında Steve Jobs, bilgisayar mühendisi Andy Hertzfeld ve Polonya asıllı Mac’in satış departmanının başı Joanna Hoffman ile kafa kafaya vermişler lansman öncesi ses demosundaki sorunu halletmeye çalışıyorlar; yaptıklarıysa satirik bir gevezelik. Jobs kendisine “Merhaba” dedirtmekte ısrarcı ve Andy’i hatayı düzeltmesi için-aksi takdirde lansman esnasında, tüm izleyicilerin önünde bir türlü çalışmayan ses demosunun tasarımcısı olarak ayağa kaldıracağıyla-tehdit ediyor.

images-176

Yıl 1998. On dört yıl geçmiş. Jobs bir sürü badireler atlattıktan sonra Apple’a geri dönüyor. Filmin son lansmanı gerçekleşmek üzere. Jobs’ın tabiriyle “şeytanın baş mühendisi Hertzfeld” kapısında. Jobs’ın kızı yüzünden karşılıklı atışıyorlar. Andy ona on dört yıl önceki tehditini hatırlatıyor. Jobs’sa merhaba dedirtip dedirtemediğini soruyor. Elbette ki dedirtmiş ve Jobs ona “Teşekküre gerek yok” diyor.

downloadfile-41

Karşınızda böyle bir adam varsa yapacak fazla bir şeyiniz olamaz. Ama o da yanılıyor ve yanıldığını on dört yıl sonra kavrayabiliyor, o da sağ kolu, iş eşi Joanna sayesinde. On dört yıl önce Time’ın kapağındaki heykel onu hiddetlendirse, röportaj ağlatsa bile, o sene yılın adamı ödüllerinde konuşmadığı halde kan kaybetmiyor. Gerçekliğin bozulma alanı dedikleri, gerçeğin çarpıtılması aslında tüm bu yaşananlar. Time ne yapacağını çok önceden biliyor zaten ve o heykelin, o başlığın altında yatan çok başka anlamlar var. Jobs bir şey kaybetmiyor kısaca. Gazeteciliğin ezik bir parçası dediği Time ve iş dünyası ve Amerika, dehasının, ileri görüşlülüğünün, yapabileceklerinin ve kazandıracaklarının farkında ve bu adam daha yolun başındayken yok olmasına izin vermiyorlar. Arkasında güçlü bir ailesi bile yokken, geleceği vaat edişi akıllara durgunluk verici. Bir ülkenin, bir milletin ya da tüm dünyanın kaderini değiştiren adamlar son derece basit ailelerden çıkıyorlar. Erken yaşta yaşanan travmalar ve cezalar, sonunda ödülleri oluyor. Jandali’nin oğlu Steve dünyayı değiştiriyor. Bir mucit değil, mühendis değil; çok büyük hayalleri var sadece ama aynı zamanda ve en önemlisi çok iyi bir pazarlama uzmanı ve en iyi pazarladığı şey de kendisi ve o isimden yarattığı markası. Büyük resimdeki adamın ta kendisi. Yoksa işletim sistemi olmayan Next’i piyasaya sürmek için reklam yapabilecek bir başka isim yoktur herhalde dünyada, bir şarlatan dışında. Bir araba var ama motoru yok. Kaporta sağlam ama motor diye ancak biraz olsun ilerleyebilmesi için içerisine yerleştirilen bir golf arabasının motoru var. Yani siyah küp görebileceğin en havalı siyah küp aslında ama, ama’sı var işte.

images-137

Jobs’ın kafası zehir gibi çalışıyor, oyunu sert oynuyor, hazırcevap, kibirli, küstah, kırıcı, aşağılayıcı, satirik(Yentl Joanna, toprakağası Chrisann, şeytanın baş mühendisi Hertzfeld sevimli benzetmelerinden sadece birkaçı), hırslı, alttan almayı bilmeyen ama yeri geldiğinde tavır koymasını bilen, her şeye ve herkese baş kaldıran, sonuna kadar fikren ve zihnen çarpışan ve genellikle kazanan, insanların kendisinden nefret etmesini umursamayan ama tıpkı Julius Caesar gibi etrafının düşmanlarla çevrili olduğunu düşünen ve al ya da alma haricinde asla üçüncü bir seçeneğin varlığını kabullenmeyen ama özünde ve neticeye neden olan başlangıcında duygusala bağlamanın iyi bir şey olduğunu düşündüğümden olsa gerek Steve bir evlatlık sadece. Üstelik de istenmeyen bir evlatlık. Avukat bir çiftin bir ay içerisinde kız isteriz biz diyerek fikrini değiştirerek ailesine geri iade ettiği siyah beyaz bir televizyon sanki. Biyolojik annesiyse fakir oldukları için varlıklı, iyi eğitimli ve Katolik bir aileye evlatlık vermek istiyor onu. Ama o da mümkün olmuyor. Hayatındaki yitik baba figürünü dolduran isimse zamanında önüne seçenek sunduğu ve, ya ömrünün sonuna kadar şekerli su satarsın ya da dünyayı değiştirirsin diyerek aklını çeldiği Pepsi’nin CEO’su varlıklı, iyi eğitimli ve Katolik John Sculley oluyor. Biyolojik babasının restoranına götürüyor onu. 1983 yılında o restoranda geleceği okuyor ona Steve, sağ elinin yerinde tüm insanlığın eli olacak derken. Hem de dünyadaki herkesin. Dehası şaşırtıyor insanı. Zeka seçilmişe verilse de, kullanabilmeyi başarmak ve onunla baş edebilmek mühim olan ve bunu başarıyor yani zekasını alt edebiliyor kendince. Sakin görüntüsü, dünyayı daha iyi bir yer olarak görebilme hayali olan müzisyenlerin sözlerini önemsemesi ve bir slogana dönüştürmesi, dolaylı da olsa İkinci Dünya Savaşı’nı asıl kazanan kişi olarak Alan Turing’i anmadan geçmemesi bir yana, içinde kopan fırtınalardan bir anafor dalga dalga yayılıyor her geçen gün. Zen budizmine inanan ve bu uğurda beraber yol aldıkları Kubun’un sözleri geliyor insanın aklına: “Hayatımızın önemi, mükemmel şeyler yaratmakta saklı değildir. Apple, IMAC bunlar seni tamamlayan şeyler olamaz. Apple kuduz köpeğin olmasın”.

images-235

images-86

Tanıtımlar esnasında değil de, hazırlık aşaması yani hemen öncesi sorunlu geçiyor Jobs açısından. Bizim göremediğimiz perde arkasındaki koşturmacanın matematiğinde gerginlik, telaş ve gerilim var. Jobs’ın sorunsuz ve kavgasız lansman öncesi yok hemen hemen. Yukarıdaki salonda kalabalık çığrından çıkmış, alkışlarla salon yıkılırken o artık özel olmaktan çıkmış hayatının insanlarıyla çatışıyor hiç durmadan. Ama profesyonellikle tüm bunları aşıyor, sinir içinde kalsa da işine konsantre olması uzun sürmüyor. “Tüm tanıtımlardan beş dakika önce herkes bara gidip içiyor ve bana gelip gerçekte ne düşündüğünü söylüyor” derken haklı olmakla birlikte insanları bu noktaya getiren de kendisi oluyor her zaman. Çevresindeki insanlar onun tek bir övgüsü için ölüp biterken, o görmeden geçiyor. Çalışanların kendisinden ödü kopuyor. Wozniak’ın tüm ısrarlarına rağmen Apple’a teşekkür etmeyi reddediyor, zamanında kızını da reddetmişti. Aynı anda hem iyi hem de yetenekli biri olabileceğini kabul edemediğinden kaynaklanıyor bütün bu gerilim. Jobs’ın doğasında hep bir şeylerin üstesinden gelmek var. İkinci lansman öncesi baba bildiği Scully’i alt ettikten sonra Joanna’nın yanına hiçbir şey olmamışçasına geliyor. Basamakları kullanmak yerine, trabzandan kayıyor pür neşe. Tap dansı yaparcasına takip ediyor Joanna’yı. Başarmaktan, üstesinden gelmekten, yenmekten ötürü dışına taşan bir enerji üzerindeki.

Steve-Jobs-Michael-Fassbender-Jeff-Daniels

images-298

Filmde Jobs’ın parayla olan tuhaf ilişkisine tanıklık ediyoruz. Apple’ın hisse değeri 441 milyon dolardan fazla iken, DNA testi sonucu öz kızı olduğu ispat edilen tek kızı ve annesine mahkemenin belirlemiş olduğu 385 dolardan fazlasını kavga dövüş veriyor ancak. Bu yıllar sonra da değişmiyor. Kızı Lisa büyüyüp de genç kız olduğunda onu üniversite harcını ödememekle tehdit ediyor. Andy ödüyor onun yerine, Hertzfeld olan. Ona da bozuluyor. Kararlarını geçersiz kıldığı, kızına terapiste gitmesini salık verdiği için ve daha da birçok şey için. Kendisi de zamanında istenmemiş olduğundan belki de, o da kızını ister, sever görünmek istemiyor. Beş yaşındaki çocuğun yüzüne Lucy ismini verdiği bilgisayarla adlarının aynı olmasının “tesadüf” olduğunu söylüyor. Andy’nin söylediği gibi-Hertzfeld olan, yedi başlı kobra simgeli Simbiyonez Özgürlük Ordusu’na katılıp Patty Hearst gibi banka soymadığına şükretmesi gerekirken, zıtlaşıp duruyor anne kızla. Öte yandan bir proje olan Lucy, Apple tarihinin başarısızlıklarından biri olup çıkıyor. Scı

images-80

images-66

Steve Jobs rolündeki sarışın aktör Michael Fassbender çok enteresan bir Jobs’la çıkıyor seyircinin karşısına. Fiziksel olarak bire bir benzerliğin üzerinde durmadığı belli. Zaten Suriye kökenleri olan birini oynamak için fazla Avrupalı kaçıyor, zaten böyle bir benzerliğe de gerek yok ve zaten Hunger / Açlık’tan beri takip ettiğim (çok) yakışıklı aktör ortaya yine harika bir iş çıkartmış. İkili diyaloglardaki güveni müthiş, üzerinden gelemeyeceği bir senaryo yok gibi. Uzun diyaloglarla bezeli senaryoyu ezberlemekte bulmuş çareyi. Kontrollü oyunculuğuyla Fassbender’i unutturuyor göz göre göre. Doğuştan yetenekli bir aktörün artık ödül alması gerekiyor. Yan rollere gelirsek hepsi de kendi çapında son derece başarılılar. Kate Winslet’in canlandırdığı Joanna Hoffman ile 1998 yılına dek tam on dokuz senedir beraber çalışıyorlar ve Jobs ona sonunda neden birlikte olmadıklarını sorduğunda çünkü aşık değildik diyor. Hayatını işinde yaşayan bir adam için bu olasılıklar dahilinde ve iş eşi rolündeki tamamlayıcı ve toparlayıcı Winslet ve diğer oyuncular Jobs’ın gölgesinde kendi üzerlerine düşen vazifeyi yerine getiriyorlar usul usul ve hepsi de başarılı. Öte yandan Shallow Grave ve Trainspotting’den beri yönetmen Danny Boyle’un en iyi işi bu, benim gözümde. Çok zor bir metnin, çok zorlu bir karakterin ve bütün her şeyin kontrolünü kaybedip elinden kaymasına izin vermeden onca karmaşanın içinde derli toplu bir şekilde beyazperdeye aktarılmasını sağlayabilmiş. Duygu sömürüsüne kaçmayan senaryosu Aaron Sorkin’in elinden çıkma ve filmin büyük başarısı da bunda gizli. Jobs, Sculley’e erkekler böyle yapar derken, filmin alttan alta erkeklerin ve onların şekillendirdiği iş dünyasının hallerini gösteriyor olması dikkat çekiyor. Yol gösteren, yol açan, sert oynayan çocuklar bunlar ve arkalarında iz bırakanlar bu tavrı koyabilenler oluyor. Tüm bu lanetliğin altında yatan neden bu. Neticesindeyse erkekleri anlatan ama sadece erkeklere hitap etmeyen bir film olmuş “Steve Jobs”. Klasik biyografilerden uzak, Jobs’ın mesleki anlamda en kritik dönemlerini, zorlu evlat serüvenini, çevresindekilere kök söktürüşünü tüm çıplaklığıyla gözler önüne seren, kimsenin hakkını yemeyen, benim biraz geç kaldığım çok çok başarılı bir film olmuş. Belki senenin en iyisi değil ama en iyilerinden. 

images-226

images-111

images-95

images-91

TRANSPARENT, İKİNCİ SEZON

images-195

images-187

TRANSPARENT, İKİNCİ SEZON 

“Büyük işler asla insanın kendisine bağlı değildir. Doğum, ölüm ve aşk. Ve hangi çeşit bir aşkın bize sunulacağı da biz doğmadan önce tespit edilir.” Middlesex, Jeffrey EUGENIDES

“Platon ilk insanın hermafrodit olduğunu söylemiştir. İlk insanın yarısı kadın, yarısı erkekti. Sonra bu parçalar birbirinden ayrıldı. İşte o gümden beri herkes diğer yarısını arar.” Middlesex, Jeffrey EUGENIDES

“Cinsiyet biyolojik, cinsel kimlik kültüreldir.” Middlesex, Jeffrey EUGENIDES

“Seni kısacık bir an için bıraktım; ancak büyük bir merhametle geri toplayacağım.” Tora, TANRI

Transparent’ın ikinci sezonunda tren çoktan istasyona girmiş bulunmakta. Ama bu bir son değil, bir netice sadece ve daha da önünde sayısız istasyon var gibi görünüyor. Karakterlerin içlerine düştükleri kederin sona ermesi, suların durulmasıysa mümkün değil şimdilik. İlk sezonda sıkışmış oldukları kapandan kurtulmuş, hepsi ayrı ayrı özgürlüğünü ilan etmişti. Bu sezonsa seçimleri, dolayısıyla yeni hayatlarıyla karşımızdalar. Hem kendilerine hem de ailelerine ve çevrelerine kabul ettirmeye çalıştıkları cinsel kimlikleriyle yaşamasını öğrenmeye çalışıyorlar. Aile bireylerinin yarısından bir fazlası ölmüş de tekrar dirilmiş gibi bu halleriyle. Bu sezonu ilkine göre özel kılansa 1930’lardaki aile geçmişine yapılan dönüşler. Kalıtsal travmalar yaşayan karakterler farkında olmadan teğet geçiyorlar özdeşleştikleri karakterlerle. Alttan alta söyleyecek çok şeyi olan bir dizi ve öyle de bir sezon geçiyor ve inanın bana boşuna değil tek saniyesi. Bu kadar cesur bir dizi bizim televizyonlarımızda prime time’da gösterilebilir miydi? Asla. Çekilebilir ama gün yüzü göremezdi kanımca, hele de televizyonda.

downloadfile-53

images-217

Sezonun ilk bölümü düğüne gelmiş kız tarafının(aslında iki kız tarafı var ve biz aşina olduğumuz gelinlik giyen kız’ın tarafı oluyoruz ama neyse) ailesinin bir garip fotoğraf çekimiyle başlıyor. Düğünün hiç de umulduğu gibi gitmeyeceğinin bir işareti sanki tüm bu yaşananlar. Irkçı fotoğrafçının iyi pozlar verilsin diye tekrarlattığı hiçbir söz gülümsemeyle bitmiyor. Zaten düğünün sonu da gelin ve damat açısından iyi bitmiyor. Sarah ağlayarak tuvalete sığınıyor, erken verilmiş bir karar yüzünden gerçekleşen düğün sayesinde davetliler kurtlarını dökmüş oluyorlar bahaneyle. Hava Nagila eşliğinde ter ter tepinen misafirler gittiğinde, sessizlik dolduruyor aynı salonu.

4240

puCcZVfSCOWZGMwiMxgO-wRvX_ZEWUSktGdKW0Okt43pQHUMTc0fDnzKgeBndD02wYOPekVI3djMoOJpM9RdfOFQHenmqbgXPSDpV6Ny3XA=w350-h197-nc

screen_shot_20151214_at_4.22.12_pm.png.CROP.promo-xlarge2.22.12_pm

Josh’un yeni kız grubunun havuz başı partisinin yapılacağı günde Ali anne ve annesine iki lezbiyen olduklarını söylüyor. Maura bu işten hiç hoşlanmasa da pratikte ve görünüşte dönüştükleri şey bu. Ama Maura hormon tedavisine başlamayı düşünse de aslında kadınlarla birlikte olmaktan hoşlanan bir erkek ve işin bu yanı yani bir transeksüelden travestiye geçiş hakkında kafasında geçmez soru işaretleri var. Doktor tavsiyesi de bu doğrultuda geliyor: “Kendinize bir iyilik yapın ve vücudunuzu tanıyın”. Maura bu uğurda karısının yanından ayrılıp trans arkadaşlarıyla yaşamaya başlıyor ama orada da sorunlar bitmiyor. Bir huzurevinde yaşayan annesini ziyarete gidemiyor bir türlü bu son haliyle. Halbuki annesi Rosie’nin aile geçmişinde de benzer bir hikayesi var ve oğlunun bu durumunu kınayacak hali yok. ’30’larda Berlin’den göçmüş aslen Polonyalı bir çiftçi ailesinden olma Rosie, Amerika’daki babasının yanına gidebilmek için annesi ve kendisi adına para istemek üzere seksolog Dr. Magnus Hirschfeld’in Cinsel Araştırmalar Kuruluşuna gidiyor. Burada Gershon olarak doğan erkek kardeşi Gittel’i buluyor ve kendisinden gerekli para yardımını aldığı gibi o ve onun gibi insanlarla orada bulunmaktan da son derece memnun kalıyor. Eğlenen, dans eden, şarkılar söyleyen, aykırılıklarını kabullenip, bedenleriyle barışmaya çalışan insanlardan zarar gelmiyor. Mutlu insandan kimseye zarar gelmiyor. Rosie, annesi gibi önyargılı değil. Öte yandan tarihte gerçekten yaşanmış 6 Mayıs 1933 gecesi enstitüyü basan, kitapları yakan faşist Nazi zulmünün ötekine yaptığının canlı tanığı oluyor Rosie, kurgu da olsa. Doktor Hirschfeld’se sembolik olarak aynı gece oradaymış gibi gösteriliyor. Halbuki bu esnada Almanya’da bile olmayan doktor bir daha ülkesine dönemiyor bile. Rosie elden ele geçen ve son olarak torununun takmış olduğu ve zor şartlar altında üstelik tatlı Gittel’ini geride bırakarak Amerika’ya gelişlerinin anısı olan yüzüğü Ali’nin boynunda bir kolyenin ucuna takılı olarak gördüğünde hatırlıyor geçmişini. Ama gene de büründüğü sessizlikten çıkması mümkün olmuyor.

downloadfile-5
Dr. Magnus Hirschfeld

images-162

images-92

images-71

Ali hala aynı Ali. Tuhaf bir espri anlayışı ve upuzun koltukaltı kılları var. Kız arkadaşıyla bir ilişkiye başlıyor. Fakat sadık olamıyor. Hep muzip, meraklı ve gelişime açık. Üniversite hocası, aynı zamanda olgun şair Leslie Mackinaw’la görüşmesi kız arkadaşıyla ayrılmasına neden oluyor. Toplumsal cinsiyet çalışmaları üzerine üniversitede ders veren kadının öğrencisi oluyor, sevgilisi olmamak şartıyla. Maura ve Ali, en çok, Gittel ‘in ruhunu taşıyor ve onun izinden gidiyorlar bilinçsizce. Maura’nın vestitesinde, Ali’nin lezbiyenliğinde görünmeyen duvarların ardından izliyor onları. Nedenler, sonuçlar, geçmişte yaşanmış ve aile arasında dillendirilmemiş travmaların günümüze etkisi, aile mirasının sonraki nesillerde bilinçsizce duygusal boyuta taşınması Alman asıllı Doktor Bert Hellinger’in “Aile Dizimi” teorisini çağrıştırıyor. Kapanmamış yaraları, tamamlanamamış hayatları taşıyor sonraki nesiller. Görünmeyen ipler, duygusal izler bağlıyor nesilleri birbirine. Çektikçe götürüyoruz beraberimizde, biz bıraksak onlar bizi bırakmıyorlar, sırtımızdaki birer kamburcasına. Ne kadar uzaklaşmaya çalışsak, o kadar yanımızdalar aslında. Rosie çok bilmiş kocasından hamile kalıp doğum başladığında, kocası annesiyle bekleme salonunu paylaşırken doğacak kızının adını Fay koyacağını söylüyor. Kayınvalidesi kız olacağından nasıl bu kadar emin olduğunu sorduğundaysa, bir baba bunu bilir diyor bilgiçce. Rosie doğum masasındaki son yırtınışlarına müteakiben, bebeği dünyaya gönderdiğinde en nihayet, doktoru “Tebrikler! Bu bir erkek.” diyor coşkuyla. Gelense Mort oluyor, beklenen Fay iken.

images-143

images-161

images-237

images-209
Sia

Josh, haham olan Raquel’le sakin bir ilişki yaşamaya çabalarken, böyle bir ailede bunun mümkün olamayacağını çok geç anlıyor ne yazık ki. Hepsi bir olmuşçasına ama ayrı ayrı her şeylerini birbirine anlatmadan duramazken, üçüncü şahısların gıyaplarında da konuşmaya devam ediyorlar. Bu üçüncü şahıslarsa ailenin diğer fertleri oluyor her zaman. Kimsenin ağzında bakla ıslanmıyor. Josh mesleki bir başarıya imza atıp, tam da oğluna kavuşmuşken, Raquel ve ortak bebeklerinden oluyor, zamanında her ikisi için oğlunu evden göndermişken. Josh etrafındaki herkesi kaybediyor ama öte yandan onu büyük bir kederin içine düşürenin baba kaybı olduğunu söylüyor Haham Buzz. Josh onun kollarında ağlayarak teselli bulmaya çalışıyor bir parçacık. Günümüzden iki iyi akılda kalıcı sahnenin de kahramanı Josh oluyor. Öncelikle sinagogdaki sahne için, sonra da battaniyeye sarıp bir çocuk gibi omzuna alıp eve getirdiği ördeği küveti doldurup yüzsün diye içine koyduğu sahne için.

16transparent2-articleLarge

Susan ilk sezonda Tammy uğruna kocasını terk etmişti. İkinci sezonun ilk bölümündeyse Tammy’yi terk etti. Burada Tammy için daha acı olansa hiç kimse uğruna terk edilmesiydi. Ataerkilliği önemsiyor oluşundan lezbiyen olmadığı, Ali’ninse lezbiyen olduğu kanaatine varan Susan bir başına yaşamaya başladığı yeni ve boş dairesinde akşamlarını, ışığı kapatıp karşı apartmandaki komşularını izleyerek geçirmekten sıkılınca farklı farklı arayışlara girmeye başlıyor. Uyuşturucu, alkol derken Yom Kippur yani kefaret gününü hatırladığında, Laik Yahudiler için bile en kutsal sayılan günde kendisini Ali’nin verdiği aile yemeğinde buluyor. Simsiyah göz altlarıyla ortalıkta dolaşıp, depresyonunu aşmaya çalışıyor kendince. Mazoşist eğilimleri bu yüzden. Kendini dövdürtüp kredi kartından ödeme yapıyor.

images-302

Transparent-Season-2-Episode-9-23-080c

Pfefferman kardeşlerin Los Angeles’taki bir yazları daha kazasız belasız böyle geçti. Josh mutsuz oldu, Sarah mutsuz oldu, Ali ilk sezona göre daha mutlu olabildi, anneleri bir haham tavladı ve yalnızlıktan kurtuldu, babalarıysa anneleri oldu ve sezon finalinde parmaklarındaki eflatun ojeleriyle annesinin kaldığı merkezin yolunu tuttu. Yaşlı Rosie genç Rosie oldu ve Gittel’le güzel zaman geçirdiği pervasız ve uçarı gençlik günlerine döndü. Bu sezon özellikle otuzlu yıllar Berlin’ine yapılan geri dönüşler, Jeffrey Eugenides’in Middlesex’ini hatırlattı bana ve aile dizimi kavramına referans olabilecek karakterlerin kalıtsal travmalarını çok hoş geçişlerle anlatabilme başarısını gösterdi. Ali ormanın içinde iki renkli ve çıngıraklı pabuçlarıyla kayıp Maura’yı ararken, büyükanne Rosie otuzlu yıllardaki haliyle 6 mayıs 1933 gecesinin kör karanlığında tatlı Gitter’ini arıyordu. Kayıp ruhlar binlerce kitabın yakılması için hazırlanmış ateşin başında dehşet içerisinde anın travmasını yaşıyorlardı. Kendi adıma paralel hikayeyi ana hikayeden de çok beğendim. Bir de en çok Alice Boman’ın “Waiting” adlı parçasını sevdim. Gitter’in ruhunu en iyi şekilde temsil ettiği melankolik sahnelerin arka fonunu oluşturduğu için.

downloadfile-27

images-171

images-240

images-160

HUMAN

images-192

HUMAN / İNSAN 

“Hayat, çocukluğundan yaşlılığına taşıdığın bir mesajdır. Yolda bu mesajı kaybetmemeye çalış.”

“Bırakın da yaşayayım adamım. Sizden bir şey istemiyorum. Yiyecek bir şey istemiyorum. Sizden hiçbir şey istemiyorum. Yardıma ihtiyacım yok. Ama bırakın yaşayayım.”

“Bugünlerde olduğu gibi ölmezdik biz. Kavgamız öldürmedi. Bizi yok eden kalaşnikoflar. Önceden sadece hastalıktan ölürdük… Kavgamız yozlaşıyor.”

“Sahip olduğumuz tek bir hayatı bir başkası için feda ederken o doğruluk anını nasıl tanımlarız?”

“Kaybedecek bir şeyi olmayan insanlar daha az çekingen ve daha cesur olmalı. Değişimi kaybedecek bir şeyi olmayanlar başlatmalı.”

Benim için kabul edilemez olan azınlığın refahının çoğunluğun sefaletine bu derece bağlı olması. Bu kabul edilemez.”

“Ölmeden önce mutlu olursam, öldükten sonra da mutlu olurum.”

Belgeselcinin aklı ve zaferi karşısında doğru kelimeleri bulmakta güçlük çekiyorum. Filmin yönetmeni Yann Arthus-Bertrand sonrası için aşılması zor bir duvar çekmiş önüne. Başrollerdeyse dünyalı komşularımız var. Geride, insanın aklında komşusu aç yatarken yatağa tok giriyor olmanın hazımsızlığını bırakıyor ve daha bir sürü düşünceyle kalakalıyorsunuz. Bazen yoksulluğun ve yoksunluğun içinde yaşayan insanların kendilerini ve içinde bulundukları durumu tüm açıklığıyla ifade edişlerindeki gizli gurura ve çaresiz boş vermişliğe hayran oluyorsunuz. Hiçbirinin elinde yazılı bir metin yok. Sadece az bir kısmı eğitim alma şansına sahip olabilmiş. Kendileri söylemedikçe ya da belirtmedikçe ne titrlerini, ne uyruklarını öğrenebiliyoruz. Lisanları aşinalık yaratıyor sadece. Çoklukla birer isimsiz kahramana dönüşüyorlar. Kötü tecrübeleri, dünyanın sıkıntısı, tok komşular ve taşımakta oldukları ağır yükler onları birer filozofa çevirmiş, ağızlarından çıkan cümlelerin bilgece olmasına sebebiyet vermiş. Dünyanın hemen hemen her ülkesinden ve her milletinden bir yüze rastlamak mümkün filmde. Bertrand’ın ekibi binlerce kişiyle röportaj yapmış bu uğurda. Film üç yıllık bir çalışmanın eseri. İnsan olmanın ne menem bir şey olduğu sorusu filmin tamamını izledikten sonra şekilleniyor. Galiba bizler fazlaca büyütüyoruz meseleyi ve kişisele bağlıyoruz hemen kendi şahsi meselelerimizi. Bizler gibi etten kemikten olma bir sürü hayvan var ve hiçbiri mevzuyu bu kadar ciddiye alıyor görünmüyor. Tek yaptıkları yaşamak. İrade deniyor bizi bu dünyada yakana ve film boyunca muhakkak bir ortak nokta buluyoruz irade sahibi olan diğerleriyle. Evlat kaybı, eş kaybı, öksüzlük, senin olmayan ve senin başlatmadığın anlamsız bir savaşın içinde kaybolmak, demir parmaklıkların ardına mahkum olmak, paralize olmak, sakatlık, hastalık, yalnızlık korkusu, ölüm korkusu, eşcinsellik, mültecilik, depresyon, varoluş kaygısı, sevmediğin ama muhtaç olduğun bir işte zor şartlar altında çalışıyor olmak… Yalnız değiliz yedi milyar insanın içinde ve muhakkak dünyanın bir köşesinde bizimle aynı acıları, sıkıntıları, mutlulukları yaşayan ama farklı bir dilde konuşan insanlar var. Bir çıkış noktası arıyorlar ya da aradılar aradılar bulamayınca da vazgeçtiler. Şu bile yaşamak için bir neden çoğumuz için: “Seninle aynı dertten muzdarip insanların varlığı.”

human-film-bolivie-francesoir_field_image_diaporama

HUMAN-3-650x466-300x215

Bazısı doğal komik, kıkırdamaktan konuşamıyor. Kimisi dişleri dökmüş erkenden. Her yaştan, her tenden ve her telden, gay, lezbiyen, evli, bekar, büyükanne, büyükbaba, tutuklu ya da özgür, mülteci, sığınmacı, AIDS’li, kanser ya da tekerlekli iskemleye bağlı, daha çocuk ya da ihtiyar, siyah, beyaz, çekik, Ateist, Müslüman, Yahudi, Pagan, Amerikalı, Fransız, Afgan, Hintli, Lübnanlı, Sudanlı, Alyoşa’nın babası ya da artık hayatta olmayan Abir’in babası, fakir, çok fakir, çok çok fakir, zengin, belki biraz kaçık, bazısıysa filozof; ülkesinde kendisine hayat olmadığını düşünen Estima Joseph ya da hayatının on üç yılını mahkum olarak geçirmiş bir önceki dönem Uruguay devlet başkanı Jose Mujica, evinde sadece tek bir tavuğu kalmış, o da yumurtlar yumurtlamaz pazarda satıp tuz benzeri basit ihtiyaçlarını alacağını söyleyen, başka da bir hayvanı ve de hiçbir şeyi olmayan bir kadın, herkes tarafından küçümsenmekten dertli Bangladeşli bir konfeksiyon işçisi, kardeşlerini okutmak için hayat kadınlığı yapan genç bir kız ya da yirmi yedi yıl çalıştıktan sonra işini kaybedip annesinin yanına sığınan içi öfkeyle dolu bir Yunanlı, hiç kimse ya da hiçbir şey olamamaktan kısaca insanlık tarihinin bir parçası olamamak korkusu taşıyan bir genç, son olarak Mevlana misali her kim olursa olsun Namibya’daki evine çağıran yaşlı bir kabile üyesi ve daha yüzlercesi, açık yüreklilikle insan olmaya dair sorulan soruları yanıtlıyorlar, kendilerince.

images-163

images-152

1280x720-ZdN

images-263

images-147

Havadan yapılan çekimler, ilahi bakış açısı verirken iki farklı düşünce sarıyor insanı. Ya dünya çok büyük ve bizler çok küçüğüz ya da dünya çok küçük ve nüfusumuzla, dertlerimiz, ihtiraslarımız ve acılarımızla fazla geliyoruz dünyaya. Ne çöller, ne okyanuslar çok büyükler aslında. Hepsinin kapladığı alanın bir sonu var karşı kıyıda. Biri diğerine açılıyor, uç uca ekleniyorlar aynı kürenin içinde. Akrobatların el ele verip, birbirlerinin omuzlarında yükseldikleri sahnede, çevredekiler nefeslerini tutmuş bu zor sahnenin canlandırılmasını izlerken, onca tehlikenin içinde birkaç korkusuz zirveye çıkıyorlar el ele, omuz omuza. İnsanların birbirlerine değmeden tek başlarına yükselmelerinin mümkün olmadığını, zirveye çıkanların tek başına olmadıklarını görüyoruz. İnsanlar içlerinde korkunç bir güç barındırıyorlar ve bu enerjinin açığa çıktığı nadir anlardan birine şahitlik ediyoruz biz de. İstesek çok çok daha büyük işler yapabilir, istersek bir karıncayı bile incitmeden yaşayabiliriz. Tercih bizim ve hayatta hiçbir şey için geç değil.

98dd30de7f_Human_A003_C002_082910

images-208

Meslek olarak oyunculuk yapan aktörlerle karşılaştırdığımızda kendi hayatlarının rolünü oynayan, bunun için de ekstra hiçbir çaba göstermeyen doğal oyuncular, hikayeleri, hayat dersleri, korkuları ve açmazlarıyla karşımıza geliyorlar. Kimisi mimikleriyle rol çalıyor, kimisi hikayesiyle. Bazıları gerçekten unutulmaz. Mahkumiyetleri devam etmekte olan üç karakterden biri kadın, siyah ve müslüman. Kürtajın yasak olduğu bir İslam ülkesinde yaşıyor ve bedelini ödemekte halen daha yattığı hapishanede. Diğer iki hikayeden ilki filmin açılışında yer verilen ve berbat bir çocukluk geçirmiş olan bir siyah. Üvey babası, sevgisini, eline geçen her ne varsa onların yardımıyla oğlunu döverek gösterdiğinden, büyüdüğünde sevdiği herkesi inciten bir adama dönüşüyor o da. Sevgiyi öğrendiğinde ise hayatın acı tokadını yemiş oluyor. Agnes adında bir kadın ona sevgiyi öğretiyor affederek: Patricia ve Chris’in annesi ve büyükannesi. Yani öldürdüğü anne oğulun annesi ve büyükannesi. Üçüncü mahkumsa on beş yaşında müebbete mahkum olmuş bir başka siyah. Hayatta herkesin bir amacı vardır derken, kendi amacının ne olduğunu bilemiyor bile. Bildiği bir şey varsa hayatın böyle, cezaevinde ömür geçirerek bir anlam taşımadığı. “Burası kimseye uygun bir yer değil” diyor.

images-118

Yerli bir kadın çok basit bir şekilde nasıl mutlu olduğunu anlatıyor. Maddeleri arasında sağlam bir kariyer, bol maaşlı bir iş, bir iç mimarın elinden çıkma şık mobilyalarla döşenmiş bir ev yok. Mutluluğu bulduğu şeyleri yazacağım şimdi madde madde:

1-Yağmur yağması
2-Süt içmek
3-Sevdiği şeyleri yemek
4-Ona güzel şeyler söyleyen sevdiği erkekle beraber uyumak
5-Onu yağmur ve soğuktan koruyan güzel bir kulübe(bir parça hırsı olduğu hissedilen tek madde ama neticesinde barınma)
6-Başka yok. Sonra da gülüyor bembeyaz dişlerini sergileyerek. İşte mutlu insan örneği. Bana mutlu insandan zarar gelmeyeceğini hatırlattı bir anda.

maxresdefault

Savaş giriyor sonra araya. Savaşmış ya da savaşa tanıklık etmiş insanlarla röportajlar yapılıyor. Bir tanesi İsrailli olduğu için hava saldırısında, diğeriyse Filistinli olduğu için(kulağa mantıklı geliyor değil mi, o o olduğu, bu da bu olduğu için) ensesinden aldığı tek kurşunla vurulan çocukların İsrailli ve Filistinli babaları. İsrailli baba zamanı geldiğinde kendini feda edebilecek bir nesil yetiştirildiğinden ve iki toplum için de bunun geçerli olduğundan yakınıyor. Filistinli babaysa affetmiş. Ölen kızı Abir adına konuşuyor. Ne affetmenin ne de intikam almanın hakkı olmadığını düşünüyor kızı adına.

İnsanların kafalarını her daim meşgul etmiş olan ve teorikte yaşandığında pratikte yaşanandan çok daha az acı verici olan “aşk”tan ne anladıklarını soruyorlar. Bir kişi onu her gün almalısınız diyor. Kıkırdayan, siyah bir erkek sevişmeden aşkın başarısız olduğunu söylüyor. Aşkın sonunda seks gelir diyor. Aklı fikri onda galiba.

Anlatıcı erkeklerin hayatı çok daha girift. Beni en çok etkileyen iki hikayenin de kahramanı erkekti. Bir tanesi ellinci evlilik yıldönümünden önce karısı ağır bir hastalığa yakalanan ve iki yıl boyunca yataktan çıkamayan karısına kendi elleriyle, tam zamanlı hemşirelik hizmeti sunan kocaydı. Kimsenin yardımı olmadan yapmayı becerebildiği için de bunu yapmayı sevdiğini, karşılığında da karısının kendisini takdir ettiğini söyledi. Yürüyemeyen karısını arabaya taşıyan, olmadı oksijen tüpünü ve tekerlekli iskemlesini taşıyan, onu gezdiren, sonra da evlerine geri getiren, onu yıkayan, yatağına yatıran bir erkeğin “Aşk” tanımıydı bu. Bir diğer erkekse hep bir oğul sahibi olmak isteyen ve en nihayet erkek çocuğuna kavuşan ama o da engelli olan ve bu istisna durumu epey bir sorguladığı her halinden belli olan ve nihai olarak en güçlü aşk tanımını yapan insan olarak kaldı belleğimde. Dostoyevski’nin topraklarından ve O da bir Alyoşa babası olan Rus’un sözlerini unutmamalı.: “Aşk beraber yaşamak için kendinizi, eşinizi, tüm çocuklarınızı, aşağı da olsa tüm insanları sevmektir. Dünyayı sadece insan sevgisi kurtarabilir.” Bu sözden ötesi yok.

Çeşitli ülkelerden çıkarak Avrupa’ya mülteci olarak gelmiş yersiz yurtsuzlar filmin en mutsuzları. Kimse keyiften vatanını terk etmeyeceğine göre, herkes arkasında acı dolu hikayeler bırakarak gelmiş konmuş bulunuyor başka başka lisanların konuşulduğu ülkelere. Göç vakti gelmiş kuşlar değil hiçbirisi ve tepelerine bombalar yağarken ya da rejim tarafından rahat bırakılmazken terk etmek durumunda kalıyorlar ülkelerini. Fransa’da Calais Ormanları’nda barınmak zorunda kalan ailesini kaybetmiş bir Afgan mülteci, kendisini rahatsız eden ve ormanı terk etmesini isteyen polise “Nereye gideyim?” diyor. Dönecek bir ülkesi olmayan, toprakları katliam bölgesine dönmüş, otuz yedi farklı ülke tarafından defalarca kontrol edilmek ya da kurtarılmak için gelinen vatan, vatan olmaktan çoktan çıkmışken soruyor çaresizce “Benim ülkem neresi?” diye. Sonrasında beni çok üzen şu cümleleri sarf ediyor: “Bırakın da yaşayayım adamım. Sizden bir şey istemiyorum. Yiyecek bir şey istemiyorum. Sizden hiçbir şey istemiyorum. Yardıma ihtiyacım yok. Ama bırakın yaşayayım.” Çok acı. Dünyanın kahrını çekiyor bu insanlar. Hepimizin kahrını. Çok yazık. Çok çok acı. 110 kişinin arasında, mazotun içinde vücudun mahvola mahvola, saatlerce oturarak, hiç bilmediğin bir denizi aşıyorsun lastik botlarla. Gittiğin yerde ne olacağını ne yapacağını da bilmiyorsun üstelik.

images-247

Ve fakirlik. Çok çok fakirlik. İnsanın kanına giren, midesini ağrıtan, çöplük içinde yaşatan, gece gündüz farkını ortadan kaldıran ve devam eden bir durum hiç geçmeyen. Fakirliğin zekayla alakası olduğunu bile bile kendini ve aileni bu durumdan kurtaramamak. Yemek yiyememek, uyuyamamak, eşinin ve çocuklarının da seninle birlikte acı çektiğini bilmek. Ve bir insanın gururunu fakirlik kadar kıran bir şey olmadığını bilmek ama gene de değiştirememek. Belgeselin en renkli karakterinden hayatı ve insanları ciddiye almadan tüm boşvermişliğiyle yaşadığı sefaletin içinde, ağzında kalan son üç beş dişiyle sormak istediği sorusu: “Bu lanet olası yerde ne işim var benim?”e müteakiben “Neler olup bittiğini görmek için senin olduğun yerde neden ben olamıyorum? Bir dakikalığına değişelim mi? Sen ben ol, hadi! Ben de sen olayım. Ekvatorun orta çizgisinde buluşalım, golf oynarız.” diyordu.

-lF1YpaKlCuc6XKn2C3I9N3EOIuilSix09WYLA2FwLykplwykhe9eA4nyU46HsT4hdTTHojLPj-h1mUHkeMOFksZ6qbKn0y1hcC5IQ=w512-h288-nc

560488

downloadfile-39

images-243

downloadfile-46

Tek bir film izleme şansınız varsa bu filmi izleyin. On tane film izleme şansınız varsa ilk önce yine bu filmi izleyin. Düşünün düşünün… Ben hala ara ara bu belgeseli düşünüyorum. Afganlı mültecinin sözleri kulaklarımdan gitmiyor bir türlü: “Bırakın yaşayayım” diyordu ve tek talebi buydu hayattan, yetkililerden. “İnsan”, bu senenin en insani filmiydi. Bir süreliğine de öyle devam edeceğine inanıyorum.

SPOTLIGHT

images-219

SPOTLIGHT :

“Bir çocuğu yetiştirmek nasıl beceri istiyorsa, istismar etmek de öyle. ”  Mitchell Garabedian

“Bir an’a ihtiyacınız varsa, bunu kazandınız.”   Marty Baron

Gerçek olaylara dayandığından izlenmesi gereken(kurguysa önermiyor muyuz yani sorusunu da akıllara getirten ve bu ne biçim bir giriş cümlesidir dedirten) bir skandalın Boston Globe Spotlight ekibi tarafından bir parça rötarlı-yaklaşık dokuz yıl- gündeme getirilişini, bir elin parmağı kadarlık ekibin bir senelik sancılı çalışma sürecine paralel olarak anlatan, son derece cesur ama nihai sonucu değiştirmeyecek olan iki saati geçgin süresiyle seyircisine aktarıyor Spotlight. Cesur çünkü film boyunca ismine ve cismine şahit olduğumuz Kardinal Law yıllar yıllar boyunca örtbas ettiği tacizler ortaya çıktığında en nihayet 2002 yılında istifa ediyor ama seneler 2004’ü gösterdiğinde Katolik dünyasının en önemli kiliselerinden biri olan Roma Santa Maria Maggiore Kilisesine atanıyor, terfi edilircesine. Yani Katolik Kilisesi kızağa aldığı kardinaline sahip çıkıp, arkasını kollamaktan geri durmuyor. Yani kısacası Vatikan bildiğini okumuş oluyor ve sanki o bunu hep yapıyor. Yüzlerce yıldır varolan sistemi değiştirmek mümkün olmuyor. Zihniyeti değiştiremediğin takdirde de değişen bir şey olmuyor. Taciz ve tecavüze uğrayan kız ve erkek çocuklarına şimdiye kadar yaşatılan ve bundan sonra yaşatılacak olan ızdıraplar dinmiyor. Burada filmde de bahsi geçen bir şeyi unutmamak gerekiyor. Ebedi olarak kabul edilebilecek “inanç”la, bir adam tarafından yaratılan geçici bir kurumun karıştırılmaması gerekiyor. Aksi takdirde insanlar umutlarını yitiriyorlar.

downloadfile-23

images-198

Film 1976 yılının bir kış gecesinde Boston, Massachusetts(ne dilim ne kalemim dönmeyecek) 11. Polis Bölgesine çocuk istismarı şikayetiyle getirilen Peder Geoghan’ın avukatlarının ve bölge savcısının kapalı kapılar ardında yaptıkları anlaşma sonucu, zeytinyağından kıl çeker gibi kurtarılışıyla açılıyor. Gazeteler bu anlaşmadan haberdar olmuyorlar. Kaldı ki ortada yazılı bir anlaşma filan da yok ve hiçbir polis bir rahibi kelepçelemek istemiyor. Bu tarihten tam yirmi beş yıl sonra, henüz daha 9/11 yaşanmamışken Boston Globe’a çiçeği burnunda bir editör atanıyor merkez tarafından. Beyzbol sevmeyen, hiç evlenmemiş, az konuşan, tok sesli, işkolik, Marty Baron(Liev Schreiber). Üstelik de Yahudi. Gazetenin tirajını arttırmak hedefiyle getirildiği pozisyonda, reklamları baltaladığından okuyucuların internete yönelimini engelleyerek, daimi olarak gazeteye ihtiyaç duymalarını sağlayacak bir yol bulmak adına, Spotlight’ın ekip editörü Robby(Michael Keaton)’i Geoghan davasını araştırmak üzere oyuna dahil ediyor. Spotlight’a gelince, Boston Globe içerisinde gizli çalışan dört kişilik bir araştırma ekibinden oluşmakta. Araştırmacı gazetecilik yapıyorlar. Bu olayı çözdükleri takdirde onlar gibi yerel bir gazete için bu son derece önemli bir olay olacağından, yıllar önce görmezden gelinen davayı titizlikle araştırmaya koyuluyorlar. İlk iş kiliseyi dava ederek, dosyalardaki gizlilik mührünü kaldırmaktan geçiyor. Mike Rezendes(Pulitzer ödüllü aynı zamanda) rolündeki Mark Ruffalo, bu davaların takipçisi olmaktan ve dosyalar altında ezilmekten evlenmemeyi seçmiş Ermeni ve pervasız avukat Mitch Garabedian(Stanley Tucci)’nin kapısını çalıyor. Avukat en az Rezendes kadar çetin ceviz çıkıyor. Bu konunun gündeme getirilebilmesi için bir yabancıya ihtiyaç olduğunun bilincinde Rezendes. Yeni editör bir Yahudi ve kendisiyse bir Ortodoks Ermenisi-en azından pratikte. Ve pratik olarak çoğunluğun Katolik olduğu Boston’da, kiliseyi yargılayabilecek olanların sadece kendi gibileri olduğunun da bilincinde. Doğma büyüme Boston’luların, diğerlerini oraya ait değilmiş gibi hissettirmekteki gizli çabaları, onu yıldırmıyor. Çünkü onların kendilerinden daha iyi olmadığını biliyor. Ve bir avukattan öte bir insan için son derece zor olan bu davalarda istismar edilmiş bir sürü çocuğu ya da zamanında istismar edilmiş şimdiyse koca koca adamlar olmuş ama kurtulmuş ya da kurtarılmış şanslılardan çoğunun ya bağımlı, ya intihar eğilimli, ya da her ne kötü şey varsa ondan olmasını görüp dinlemekten gizli gizli kahroluyor. Zor mahallelerden çıkan, güç şartlardan gelen, utanç ve suçluluk içindeki çocuklar bunlar ve özellikle fakir bir mahallede imkansızlıklar içinde yetiştirilen yoksul bir çocuk için inanç çok önemli. Tanrı gibi gördükleri adama hayır diyemiyorlar, pratikte Tanrı’ya hayır denemeyeceğinden ötürü. Baba bildikleri adamlar tarafından tacize uğradıktan sonra ruhlarından da bir şey çalınmış oluyor ve hayat o çalıntı parçanın yerini doldurmakta yetersiz kalıyor.

downloadfile-30

Boston Attorney Mitchell Garabedian
Boston Attorney Mitchell Garabedian

Sadece Boston’daki istismarcı rahip sayısı ilk ulaşılan rakamlara göre on üç iken, olayı deştikçe bu rakamın doksanları bulduğu kanıtlanıyor. Onları bu konuda aydınlatan ve sadece sesiyle hayat veren yatılı bir psikoterapi merkezinde çalışmış rahip Richard Sipe rolünde/sesinde Richard Jenkins var. Kilisenin sayılarının birkaç çürük elmadan ibaret sanılmasını istediği istismarcı rahiplerin sayısının çok daha fazla olduğunu söylüyor. Sadece Boston’da yüzde altılık bir oran olan 1500 rahibin yüzde altısı rakamla aşağı yukarı doksan ediyor. Arka mahalledeki rahip bunlardan biri çıkabiliyor. Son derece tonton bir ihtiyar izlenimi uyandıran bir rahibin ne çok canlar yaktığını, halen de yakmaya devam ettiğini görüyoruz. Rahiplerin çoğu yetişkinlerle ilişkiye giriyor. Bu da bir tür gizlilik kültürü oluşturuyor ve pedofillere göz yumarak, onları koruyor. Kilise bu durumdan haberdar ve açılan davaları örtbas etmek için yapılan gizli anlaşmalarla pedofil rahiplerin kiliseye maliyeti bir milyon doları bulabiliyor. Tozlu raflardan çıkartılan arşivlerde, kiliseden uzaklaştırılan rahipler için hep bir bahane yaratılıyor. Tecavüz dışında her şey için bir bahaneleri var. En garip olanı ise kapısını çalıp konuşma şansı yakaladıkları artık iyice yaşlanmış bir pederin itirafı oluyor. Yaptığından çok da hoşlanmadığını söyleyen peder çocuklarla oynaştığını kabul ediyor. Kendisinin de bir zamanlar tecavüze uğradığını anlatıyor tatlı tatlı. Ne olmuş der gibi. Sistem böyle yürüyor ve aidiyet hissine yenik düşen bireyler gerçekten de bir çeşit sessizlik yemini edip, tüm yaşananları sineye çekiyorlar. Tacize uğrayan ve eşcinsel kimliğini saklamayan bir mağdur kilisenin hemen önündeki çocuk parkını gösteriyor. Haşmetli kilise tüm görkemiyle gökyüzünü örterken, kendisine yaşadıklarını başkalarına anlatıp anlatmadığı sorulduğunda, bunun anlamsızlığından dem vururcasına “Kime mesela, başka bir rahibe mi?” diyor. Filmin sonunda önemli istismar skandallarının açığa çıkarıldığı kiliselerin listesi yayınlanıyor. O kadar çok ki. Filipinler’den Şili’ye, Hindistan’dan Avusturya’ya dek uzanan bir liste bu. Baş etmekse pek mümkün görünmüyor. Çünkü eski istismarcılar gidiyor gitmesine de, yerlerinin doldurulması da çok güç olmasa gerek. Spotlight, gazete ilk baskıya girdikten sonra gelen telefonlardan başını alamaz hale geliyor. Nihai amaçlarına ulaşıyorlar ve o “an”ı yakalıyorlar. 2002 yılı boyunca gelen ihbarları da değerlendirerek skandallarla ilgili 600 hikaye yayınlıyorlar. Boston Psikoposluğundan 249 rahip ve kilise üyesi kamu önünde istismarla suçlanıyor. Bir parça nezaket isteyen Kardinal, bizzat yorum yapmaktan kaçınıyor. Filmin en önemli sahnelerinden birinde Kardinal’le bizzat görüşen Marty Baron her türden yardımı gazetenin bağımsızlığı ve iyi bir performans için reddederken, Kardinal’in nazik ve anlamlı bir armağanı olan Katolik Kilisesi İlmihali’ni okuyup okumadığını bilmesek de, Boston Globe’un yayınlarını Kardinal’in bizzat  okumak mecburiyetinde kaldığını tahmin ediyor ve nedensiz(!) bir sevinç duyuyoruz içten içe.

images-206

Filme oyunculuklar açısından bakıldığında Ermeni avukat rolünde Stanley Tucci, Yahudi ve soğukkanlı editör rolünde Liev Schreiber, Portekiz asıllı Doğu Boston’lu Spotlight ekibi üyesi Rezendes rolünde tatlı Mark Ruffalo akılda kalıcı performanslar sergilemekle birlikte, tam bir ekip işi olan film, bir one man show olmaktan fersah fersah uzak olduğundan herkes üzerine düşeni yapıp, filmin cesaretli konusuna hizmet ederek tamamlıyorlar misyonlarını ve Spotlight’ı “tamamlayanlar “olarak akıllarda kalıyorlar.

images-124

images-175

spotlight-movie-1

images-149

 

CAROL

image

CAROL

Sadece.
Sadece Carol.

“Hiç uyarmadan
kasırga nasıl sökerse
meşeleri kökünden
öyle sarsıyor yüreğimi aşk.” Sappho

“İşliyor içime acı
damla
damla” Sappho

“Yalınayak dolaşma
kıyıdaki çalılarda
o kadar nazlıysan.” Sappho

“Belki de unutursun sen
Ama bil ki
gelecek günlerde
birtakım insanlar
anacaklar bizi.” Sappho

Seyahat dönüşünde, bir pazar akşamı bir sürü telaşın içerisinde izlediğim Carol’ı anıyorum ben de ister istemez yazıma henüz daha başlamamışken. Filmin kimi özel anlarının büyüsü daha da bozulmadan yazmaya başlamam gerektiğini biliyorum aklımın parçalarını bıraktığım yollar, şehirler, insanlar zaten telaşlı olan aklımı daha da karıştırmaya devam etmezken. Aylar aylar önce Cannes’da prömiyeri yapılırken izlenebilen ve bence filmin en naif anlarından birinin dokunaklı da bir müzik eşliğinde geçen sahnesiyle dikkat çeken Carol’ı en nihayet size kendimce anlatmaya çalışacağım. Maharetli olmayan ellerde agresifleşebilecek film Todd Haynes’in nazik ellerine emanet edilince bir parça kederli bir melodrama dönüşüyor ister istemez. Tesadüf diye bir şey olmadığını hatırlatan film, öyle ya da böyle aşkın taraflarını bulacağını, her şeyinse olacağına varacağını, bu arada zamanın en iyi ilaç olduğunu, aşkın karşı tarafı mutlu etmek olduğunu, insan özgürlüğünün ve bireyin toplum içerisindeki yerini ve kişiliğini bulmasının aileden bile önemli olduğunu anlatıyor. İşte size benim iki heceli Ke-rıl’ım.

image

Film bir iç mekan filmi ve en unutulmaz anlar bu iç mekanlarda geçiyor. Melankolik bir hava ve romantik, sıcak renklerin hakimiyeti var filmin tamamında. İki kadın bir arabanın içinde mutlulukla ve neşe içerisinde giderken, hava da olsa ölümsüz olan kelimeler silinip yerini anın içtenliğine bırakmışken ya da Carol’ın sinmiş olduğu arka koltukta sevdiği kızın arkasından özlemle ve melankoliyle bakarkenki halleri geliyor ilk önce gözümün önüne. Çok az detayla ama güçlü imgelerle başarılı bir dönem tasviri yapan bir film olarak kalacak aklımda “Carol”. Todd Haynes’in Patricia Highsmith’in ilk basıldığında adını “Tuzun Bedeli” olarak koyduğu, zamanla hem kitaba hem de filme çok yakışan “Carol” adıyla yayınlanmaya başlanan, yazarının ilk romanlarından olan ve lezbiyen bir aşkın anlatıldığı romanın son derece başarılı bir uyarlaması olmuş film. 1950’lerin başlarında geçen hikayenin iki saat boyunca geçeceği ortamları, koşulları ve dolayısıyla atmosferini anlatmak için planlanmış giriş sahnesi, son derece içten ve o yüzden de çok başarılı olan Carter Burwell’ın müziğinin de etkisiyle iki saate yakın süresi boyunca neler vaat ettiğini sunuyor seyircisine ilk bakışta. Carol bir sürü vaatlerle geliyor ekrana, bundan emin olabilirsiniz.

image

image

İstasyona yaklaşıp en nihayet duran trenin sesiyle, çalışan kesim -çoğunluğu erkeklerden oluşan, şapkalı ve sıkıcı pardesülü adamlar solgun akşamın yaşandığı şehrin içine telaşlı adımlarla karışmaktayken, hapishane parmaklıklarını andıran demirlerden yükselen Carol’ın adını takiben silikleşmiş, sıradan ve gri insanların arasından süzülen bir adamı takip eder kamera ve onun rüzgarı bizi şık bir restorandaki aynı masayı paylaşan iki kadının gizemine ortak eder. Son derece şık ve zarif bu üç dakikalık plan sekansla filmin gerçek kahramanlarının dünyasının içindeyizdir artık. Her gün hiç önemsemeden üzerine basıp geçtiğimiz ızgaralar, demir parmaklıklara dönüşüp, aslında ezilen ve karakterini yitirip, kendi gizemini unutan mekanikleşmiş ve sıradanlaşmış orta sınıfın puslu dünyasına bir atıf olarak arz-ı endam ederler, tıpkı filmde hayat bulan ve özellikle de Therese Belivet’in hayatına giren tüm erkekler gibi. Hiçbirinin yeri doldurulamaz değildir, çok özel, çok belirgin ayırt edici özelliklere sahip de değildir bu erkekler. Bir tanesi NY Times’da yazarlık yapmaktadır sadece ama herkes New York’da yazardır ya da yazar adayıdır zaten. Therese bir barda iş sahibi dolayısıyla dert sahibi bir sürü adamla dertli dertli içer. Naif dış görünüşüne rağmen erkeklerle sohbet bağlamında son derece rahat görünmektedir. Carol’ın cephesinde de değişen bir şey yoktur. Kocası esip gürlerken bile çok fazla ciddiye almak gelmez insanın içinden. Erkeklerin aşkı olmadan bir hayat geçirebilecek bir sürü güçlü kadının varlığına şahit oluruz biz de film boyunca. Nitekim filmin sonunda Carol kocasıyla kızı için anlaşmaya çabalarken, etrafını sarmış sahtekar avukatlara rağmen, bir anda doğru ve dürüst bir şekilde genç kızla yaşadığı ilişkisini itiraf eder, pişman olmadığının üstüne basa basa. Ona dayatılan hayatı, ısrarcı kocasını ve sunduğu zenginliği elinin tersiyle iter nazikçe. İstediği gibi bir hayat yaşayamayacak bir ebeveynin mutsuzluklar içinde boğulurken kendi çocuğuna bir faydası olamayacağının idrakindedir çünkü.

image

image

Daha henüz tanışmazken ilk odaklandığımız Therese’in hayatı ve dünyası oluyor. Frankenberg mağazasının oyuncak bölümünde çalışan Therese ile kendi deyimiyle kağıt üzerinde ve pratikte evli, bir kız çocuğu sahibi, sarışın, yeşil gözlü, zarif parmaklarında ve yüzünün merkezi olan dudaklarında kırmızıdan vazgeçmeyen, şık kürkü ve topuklu ayakkabılarıyla kadınsı dış görünüşünden ödün vermeyen Carol’ın mağazadaki karşılaşmalarından Therese’in aklı karışıyor içinde bulunduğu bir sürü sıradanlığın içinde. Rüzgarına ve alımına kapıldığı kadının dışında kendi hayatına bakıyoruz genç kızın onunla birlikte. Kendisiyle aynı yerde çalışan ve ona aşık olduğunu, beraber yaşamak istediğini söyleyen bir erkek arkadaşı olsa da, Therese onunla beraber Avrupa seyahati yapmak fikrine hiç de sıcak bakmıyor. Onun planlarında bir erkek yok aslında ve ne karşı taraf ne de kendisi bunun tam manasıyla farkında ilk başlarda. Sevdiğinle alakalısındır her zaman, onun da dahil olduğu gelecek planları yaparsın, ailenle tanıştırmak istersin; ama bu bu ilişkide erkek arkadaşıyla ilgili olan Therese değil. Öğle yemeğinde ne ısmarlayacağını bile bilmeyen bir kız karşımızdaki. Yaşıtı olan erkekler onu anlayamıyorlar. Sadeliği ve tatlığı erkeklerin aklını başından alıyor sadece, onun ruhunun gizemini çözmekten çok çok uzaklar. Halbuki bebeklerle oynayan bir kız olmadığını, trenleri sevdiğini söylüyor ilk karşılaştıklarında Carol’a. Uzaydan düşmüş tuhaf bir kız Therese. Carol öyle adlandırıyor onu.

image

image

image

Todd Haynes’in filmlerindeki aşkın imkansızlığına sebebiyet veren farklılıklar ve karşıtlıklar bu filmde de mevcut. Sınıf farkı, yaş farkı-olgun kadına övgü, hemcinse duyulan aşk, evli bir kadınla yaşanan yasak aşk ve dolayısıyla işin içine giren toplumsal baskı. Bu ise bir süre sonra mümkün kılıyor her şeyi ve filmin odak noktasındaki iki kadının aşkının destekçisi haline geliyorsunuz. İmkansızın aşkı, aşkı somutlaştırıyor bir yerde. Yaşadıkları yere ve belli kalıplara sığamayan ikili birbirlerini tanımak ve keşfetmek için Batı’ya doğru yola çıkıyorlar. Therese sıkıcı işini, dairesini ve hali hazırdaki evlilik teklifini reddederek gidiyor Carol’ın peşinden. Carol’sa Noel arifesinde kızını beraberinde götüren kocasından ve bomboş evinden kaçıyor. İki kadın birbirlerine sığınıyorlar.

image

image

Filmin bir başka özelliği olan ve daha önce bahsini geçidirdiğim silik erkekler resmi geçidinde, Carol’ın kocası da dahil olmak üzere tüm erkeklerin görünmezlik maskesi takmışçasına rol yapmalarıydı. Hepsi o kadar silikler ki kimin kim olduğu anlaşılamıyor çoğu zaman. Bu açıdan cast’ın sonsuz başarısı da göze çarpıyor. Cate Blanchett’ın altından kalkamayacağı bir rol hiç olmayacakmış gibi geliyor insana. Rooney Mara ise masum ifadesine yakışan tatlılıkla götürüyor göründüğü her sahneyi. Carol’ın olağanüstülüğünün karşısında hiç ezilmeden idare ediyor ki söz konusu olan Cate Blanchett’sa eğer, bu hiç de kolay olmasa gerek. Filmin bir diğer güçlü karakterli kadınlarından birini canlandıran Abby rolünde Sarah Paulson da son derece başarılı bir kompozisyon çiziyor. Carol ve Abby biten ilişkilerinin ardından dost kalmayı başarabilmiş iki kadın ve hem birbirlerinin sırdaşı hem de dert ortağı olmayı başarabiliyorlar. Abby her fırsatta Carol’ın arkasını kolluyor ya da kocası Harge(o ne biçim isim öyle?)’ın karşısında durabiliyor erkek erkek. Bir araya geldiklerinde bahsettiği kızıla veya başka başka kadınlara rağmen bir tarafıyla hala Carol’a aşık ve Therese’e sert davranıyor istemeden. Bundan beş ya da altı yıl önce bozulan arabası yüzünden beraber aynı evde ve aynı yatakta geçirdikleri gecenin ardından işlerin değiştiğinden bahsediyor. “Hep değişir” diyor Abby. Kızlar kızlarla oynamayı severler. Söyleyecek fazla bir şey yok.

image

Carol’ı sıkıştıran tüm kötü düşünceler bir anda, bazen bir kelime(aile) ya da fotoğraf(kızına benzettiği ve hoşlandığı kızın aslında daha bir çocuk olduğu gerçeği) yüzünden aklına üşüşüyorlar. O anlarda Carol’ın ruh durumundaki değişiklikleri izliyoruz Blanchett’in yüzünde. Aynı yüz filmin final sahnesinde Therese’in akranlarının gittiği bir parti ve sonrası sarhoş olmuş ve kendinden geçmiş gençlerin ortasında konumlanamayacağını anladığında Carol’ı yemek yediği lokantada bulmasıyla vaatlerle dolu bir gülümsemeyle noktalanıyor. Carol’ın gözleri parlarken, bizler de eşcinsel aşkın mutlu bir sonla noktalandığı, sevenlerin bir sürü önyargıya rağmen ilişkilerinin arkasında durma cesaretini göstermiş olduğu nadir bir kitap uyarlaması olan lirik, cesur, özgün ve sıradışı bir filme şahit olmaktan dolayı mutluluk duyuyoruz oturduğumuz yerde. Bu kez ve bir kez de kuyruk köpeği sallıyor bir filmde. Her aşka bir fırsat verilmeli bu gezegende. Kişi kimi sevmişse odur en doğru, en güzel, en özel. Belki doğru olan onlar, yanlış olan sıradan yargıçlardır? Bu dünyada duygulara dair her şeyi ya da tek bir şeyi bilen biri varsa o da en sofudur herhalde. İnsan ruhu, kalbi, özü karışık bir meseledir ve de çözümsüzdür.

Çok sevdiğim bir yazar, Saint- Exupery’den bir alıntıyla bitirmek istiyorum yazımı: “Ağaç hiç de önce tohum, sonra filiz, sonra yaş gövde, sonra kuru odun değildir. Tanımak istiyorsan bölmemelisin. Sen de böylesin küçüğüm. Tanrı dünyaya getirir seni, sonra büyütür, sonra birbiri ardından isteklerle, üzüntülerle, sevinçlerle, acılarla, öfkelerle, bağışlamalarla doldurur, sonra da kendine döndürür seni. Ama sen ne bu okullu, ne bu koca, ne bu çocuk, ne de bu ihtiyarsın. Tamamlanansın sen. Kendini, iyiden iyiye zeytin ağacına bağlı, sallanan dal olarak görmesini bilirsen, kımıldayışlarında sonrasızlığı tadarsın. Ve çevrende her şey ölümsüzleşir…” Citadelle’den

image

 

 

KIBRIS / KİPRIS VOL 4 : LEFKOŞA

image

Taş yeşermez geçmiş olsa da nevbahar,
Toprak ol da bak nasıl güller açar,
Taş gibi idin, çok gönül kırdın yeter!..
Toprak ol, üstünde hoş güller biter..      
Hz. Mevlana

KIBRIS / KİPRIS VOL 4 : LEFKOŞA

Bölünmüş bir şehrin görünmez kapılarının birinden giriyorum Lefkoşa’ya. Üç kapılı şehrin kuzeyindeki Girne Kapısı’ndan nam-ı diğer Vali Kapısı’ndan giriyorum içeriye. Şehrin en önemli ve en işlek girişiymiş burası. Surların bitiminde, Girne caddesinin başında iniyorum arabadan. Lefkoşa Mevlevi Müzesi’nin önünden geçiyorum. Yazın diyordu gelmeden şoförümüz, hele de haftasonu geldi miydi sokaklarda çarşı iznine çıkmış askerler dışında sivil göremezmişiz. Gene öyle. Sabah sabah evci çıkmış erler hem nıspeten ucuz olan çarşısından eksiklerini tamamlamak hem de kız tavlamak peşinde aynı yollarda bir yukarı bir aşağı dolaşıp duruyorlar bu son derece ulvi amaçları peşinde, çapkın ve telaşlı görünüyorlar bu halleriyle. Gezinsinler bakalım, ezsin dursunlar asfaltları, kaldırımları. İnsanoğlu her yerde benzer dertler peşinde, hiç değişmiyor ki telaşları.

image

Lefkoşa’nın tarihi binalarla bezeli sokaklarında zaman atlamamak imkansız. Bankalar, dükkanlar, devlet daireleri -çalışanları ve esnafıyla canlıymış gibi duran tarihle beraber nefes alıp vererek yaşıyorlar. Binalar kurumları, kurumlar insanları yaşatıyor bünyesinde. Kendi telaşlarından sıyrılabilmiş olsalar hissedebilecekler belki bu tuhaf yalıtılmışlığı. Zaman yolculuğuna çıkmış gibiyim. Böyle hissediyorum her defasında Lefkoşa’ya geldiğimde. Bir başkadır Lefkoşa. Bir varmışlar bir yokmuşlar tüm bu mimariyi var eden insanlar. Bir yaşamışlar, bir ölmüşler. İsimsiz kahramanlar, sanatları, zanaatleri, akılları, ustalıkları ama illa ki benzer dünyevi dertleriyle bir tarih bırakmışlar gerilerinde. Taş ustalarından, dökümcülere, bakırcılardan seramikçilere uzanan meslek erbaplarının alınteriyle yoğrulmuş taşlara, toprağa, duvarlara karakterini veren gizemli ellerin sahiplerinin dilleri olsa da, anlatsalar bir bir. Benimse gelip de yakama yapışan ve uzunca bir süre benimle kalmakta direnen melankolimle beslenen kaynağı belirsiz duygusallığımla baş edebilmem gerekiyor bu tarihi dokunun içinde.

2016-01-22 09.29.24

Osmanlı döneminden günümüze kalan iki handan biri olan Kumarcılar Hanı’nda restorasyon çalışması var. Giriş kapısının önünde çalışan üstü başı, yüzü gözü boyalı işçileri görünce, gözümün önüne hummalı bir çalışma içerisinde bir yandan kartonpiyerleri tutturmaya çalışırken öte yandan çift kat saten boya çekerkenki halleri geliyor. Dört duvar bırakmış, işçilerine emir yağdıran kıl bir müteahhit var sanki başlarında. Beklenen bebek odası, beklenen bebeğin büyüdüğündeki yaşam odası yani genç odası, ebeveyn banyolu yatak odası, manzara göreceğim diye yerlere kadar kırılmış pencereler ve bir türlü ne istediğini müteahhite doğru düzgün anlatamamaktan ötürü delirmenin eşiğine gelmiş çiçeği burnunda burjuva bir karı koca. Bu akıl almaz düşlerle geçiyorum Han’ın önünden hülyalı hülyalı. “Kafamda bir tuhaflık” var sanki. Tek bana mahsus olduğunu sanmıyorum. Umuyorum en azından.

2016-01-22 09.44.35

 

Kafamdaki hiç geçmeyen tuhaflıkla kendimi Derviş Performansı’nda buluyorum. “Gel, kim olursan ol gel” diye seslenen bir çağrıya kulak vermemek mümkün değil şu koskoca küçük dünyada. Fazla Türkçe bilmeyen iki Pakistanlı genç gerçekleştiriyor ritüeli. Bir tanesi yeni başladığından henüz daha acemi. Dönüşleri tamamladığında elini göğsüne dayıyor dengesini bulmak ister gibi, bir parça da sakinleşebilmek için. Belli etmemeye çalışarak içinde biriktirdiği son büyük nefesi bırakıyor belli bir tempoyla, küçük küçük. Başının dönmekte olduğunu gözlerindeki panikten anlıyorsunuz. Mesleğe ilk başlayanlardaki acemilik ve ürkeklikle kendini kollayarak hareket ediyor. Ama diğeri bir başka. Onda işin ruhuna teslimiyet var. Kendini bırakarak dönüyor. Kaderine razı gelen bir kurban sanki. Az evvel üzerinde kazağı ve kot pantolonuyla bana performans hakkında bilgi veren, İngilizcesi yetersiz oğlan gitmiş, yerine başında sikke, üzerinde beyaz elbisesi-siyah hırkasıyla teslimiyetçi, her şeyi yapmaya hazır olgun bir adam gelmiş. Dünyanın tüm kötülüğünü üzerine alacak kadar güçlü bir adam aynı zamanda. Dönüşlerini tamamladıktan sonra tedirginlik yok üzerinde. O durunca dünya da duruyor bir an için olsa bile. Teslimiyet bu işte. Tüm kaygılarından arındığın, hiçbir şeyden korkmadığın, kaderinle savaşmadığın, kafanın içindeki sesleri susturabildiğin andan itibaren başlıyor. Ben çok denedim başaramadım. Vesveselerden kurtulamadım. İçimdeki sesi bastıramadım. Buna en çok yakınlaştığım zamanlar ise seyahate çıktığım zamanlar oluyor. Bir rüzgara, bir insana, bir anın güzelliğine kapılıp gidiyorum öylece. Ortak bir ruh var beni götüren getiren insanların içinde. O gizli ortaklık bir araya getiriyor bizi, tesadüf yok işin içinde.

image

image

2016-01-22 09.18.42

Kafamdaki tuhaflığa alışmışken(acaba mı? alışabilseydim mevzu eder miydim acaba?), bir sonraki durağım olan Kıbrıs’ın en önemli Osmanlı-Türk eserleri arasında yer alan “Büyük Han”a geliyorum. Yerli yabancı turistler burada oturuyor olmaktan memnun görünüyorlar. Diyarbakır, Sur’daki Hasan Paşa Hanı’nda oturduğum geliyor aklıma. Çok uzak olmayan bir zamanlarda. Şimdi kim bilir ne haldedir? O evler, o binalar, delik deşiktir şimdi  oralar. Devlet Baba, Devlet Baba, biz seni Baba bildik, Baba dedik sana, anlatsana bize neler olduğunu oralarda. İnsanın insana ettiği olarak hatırlanacak tüm bu yaşananlar, yazık değil mi o insanlara, yitip giden yaşamlara?

image

image

image

image

Zamanın Kıbrıs beylerbeyi, Arab Ahmet Paşa’nın aynı adlı sokağındaki camisi de kapalıydı. Demir kilit koymuşlar iki ayrı giriş kapısına birden. Uzaktan fotoğrafını çekiyorum. Sessiz sakin bir yer burası. Aslına bakarsanız Lefkoşa’nın tüm arka sokakları sessiz ve de sakinler. Bir sürü güzellik seriliyor önünüze siz içerisine girdikçe. En önemlilerinden biri olan Ermeni Kilisesi ve Manastırı’na 2015 Avrupa Miras Ödülü verilmiş. Çok beğendim mimarisini. Güvenlik görevlileri dışında tek ben varım burada ve tüm sokakta. Çıt çıkmıyor. Dışarıya çıkıyorum. Bir düşüncedir alıyor beni. Neden buradayım? Yine! İnsanlar neden bu kadar suskunlar ve de sıkıntılılar sanki başka bir alemdeymişçesine? Bir vitrin düşünün, camekanın gerisinde cansız mankenler donuk ve uzaklarda bir yerlere asılı kalmış bakışlarıyla duruyorlar öylece ve sizi görmüyorlar hiçbir şekilde. İşte bu sokaklarda aynen böyle karşılanıyorsunuz. Sıcaklık değil, bir sıkıntı var hiç geçmeyecekmiş gibi duran. Sınırda sıkışmış kalmış, insanların dillendiremediği acılar belki bunlar. Belki de memleketini bırakıp gelmiş olmanın verdiği sıkıntı. Biraz parasızlık, çaresizlik, kimsesizlik. Ben de kimsesizim bu yollarda. Bir bulutun içinde sıkışmış kalmışız hepimiz, isteyip de düşemeyen cinsinden. Bir düşsek rahatlayacağız ama… Ama’sı var işte.

image

image

image

image

 

image

image

Arab Ahmet Sokağı ve çakıştığı tüm sokaklar sessiz ve sakinler. Dükkanından başını çıkartıp bir sigara yaktıktan ve içip söndürdükten sonra tekrar mekanına dönen beyaz saçlı bir centilmen beyle paylaşıyorum sessizliği. Usulca selamlaşıyoruz gözlerimizle. Bir zaman sonra top oynamak için dışarı çıkmış iki oğlan çocuğuyla da bir başka sokağı paylaşıyorum. Bana şüpheyle karışık, gitse de oynasak rahat rahat der gibi bakıyorlar. Öyle bir şey oluyor ki tek katlı evlerinin bahçesindeki masada oturmuş da çay demleyen kadınları görünce ne yapacağımı şaşırıyorum. Konuşmaya çalışıyorum sevinçle. Bu coşkumu kavrayabildiler mi o anda bilemiyorum ama ne sorsam uyuşturulmuş gibi, büyük bir sakinlikle ağır ağır cevaplıyorlar. Beni davet etmelerini bekliyorum çaya ama oralı olmuyorlar. O an onlarla oturmayı ne çok istediğimi anımsıyorum. Sokakların yalnızlığı benim yalnızlığımı katladığından mıdır, çok canım sıkılmıştı bir an. Tarif doğrultusunda ilerledim ben de çaresizce. Sağ yanıma aldım Yeşil Hat’tı. Dünyanın bölünmüş son kentine soluk bir bakıştı bu sadece. Alelade bir bakış. Bakmakla değişen bir şey olsa keşke. “Zahra Sokak”, geldim işte sana nihayet. Eski Rum evleri öyle sessiz, öyle terk edilmişler ki, onların sükuneti bulaşıyor üzerime. Öksüremiyorum korkudan, yutkunuyorum sadece. Sokağın en görkemli evinin yanındaki evden bir bey çıkıyor. Şaşkınlıkla bakıyoruz birbirimize. Birkaç soru soruyorum, o da cevaplıyor. Özel izinle sadece sokağın en görkemli evinin sahibi olan İngiliz tadilata gidebilmiş. Trilyonluk buralar çok kıymetli diyor. Oturan mı, çalışan mı anlayamıyorum. Soramıyorum da. Sonra o da gidiyor. Kalıyorum tek başına. O kadar ıssız ki buralar. Hayatım boyunca çamaşır, çamaşır ipi, mandal görüp de mutlu olduğum anlar Lefkoşa’nın arka sokaklarını hatırlatacak bundan sonra bana.

2016-01-22 09.50.11

image

image

image

Tarihin içinde kaybolmak insanı hüzünlendiriyor bir süre sonra. geçtiğim yollardan dönüyorum tekrar tekrar. Kayboluyorum, buluyorum yolumu, sonra tekrar kaybolup tekrar buluyorum. Çarşıya, insanların arasına karışmam gerek. Rüstem Kitabevini buluyorum. Gloria Jeans’in yanında ve tabelasız olarak kitabevinin içine girince ancak anlıyorum doğru yere geldiğimi. Baba mesleğini sürdüren ve özellikle Kıbrıs’a dair kitap almak istediğinizde size incelikle yardımcı olan kızı var içeride. Sohbeti, bilgisi, görgüsü yerinde, kültürlü bir hanım. bir uğramadan geçmeyin derim ben de size, eğer Lefkoşa’ya gelmişseniz. Buradan edinmiş olduğunuz kimi kitaplar Türkiye’de yok çünkü. İçeride de harika bir cafe’si var.

image

SONUÇ :

Bundan önceki üç Kıbrıs yazıma da ayrı ayrı koymuş olduğum giriş bölümü yerine bu son bölümde bir sonuç bölümü koyuyorum sizleri çok fazla sıkmamasını umarak. Beni okumaya devam etemiz temennisiyle.

Kıbrıs seyahatime Girne’de başladım. Başkent Lefkoşa’da tamamladım. Sandım. Daha bitmedi halbuki ve hem sınırlı hem de bölünmüş günler adayı fethetmeye yetmedi. Fetihten kastım zirveye bayrak dikmek değildi elbet ama gizliden istemişim galiba ben de kendime has amblemli bayrağımı dikmek bir yerlere. Adanın kendine has yalıtılmışlığı bu hissi veriyor belki de. Sahip olmak, yetiştirmek, büyütmek istiyorsun onu, göstermek istiyorsun hayatı, elinden tutmak istiyorsun her düştüğünde. Yavru vatan Kıbrıs çok sevdim seni, hep sevmişimdir ben seni. Ağır ağır taşıdığın tüm gama, kedere rağmen.

En uzun yürüyüşümü Lefkoşa’da yapmışım. Tam 24890 adım. Sanki çöle düşmüşüm de en yakın su kaynağını bulmak için kızgın kumların üzerinde, yakıcı da bir güneşin altında pusulasız ilerliyormuşum gibi. Her ne arıyorduysam bulup bulmadığımı henüz tam idrak edemiyorum ama bir şeyden eminim bu dünyada ne yaparsan yap önce kendin için yapmalısın, başka çaren yok çünkü. Kamil insan olmak için önce kendini bulman gerek, kendini kendine ispat etmen gerek. Diğerleri konuşsunlar mühim değil. Onlar hep konuşurlar zaten. Tek yaptıkları konuşmaktır. Aynen.

Beden kalbin ülkesidir diyen bir diğer büyük mutasavvıfın yazdıkları bundan sonra bana rehber. İçimdeki hayvanla boğuştum durdum kendi kendime. Çiyliklerim oldu, çok düştüm, çok kanım aktı, çok kalp kırdım bazen isteyerek yaptım, bazen istemeden. Her yolculuk kendini bulmakmış. Yolculuklarımı sabredip de okuyanlar, hepinize teşekkürler. Okuduğunuz her kelime altın olsun. Benden size armağan olsun. Bu dünyada başka bir miras bırakamam sizlere. Geniş ve girgin düşünmek gerekmiş. Ah bir de karşılıksız sevmek gerekmiş. Hayat sevmezsen geçmiyormuş çünkü. Ben ara ara seviyorum gene de seni. Sen de ne bu dünyada ne de ötesinde sakın unutma beni. Unutama beni.

image

image

image

KIBRIS / KİPRIS VOL 3 : MURATAĞA, ATLILAR, SANDALLAR

2016-01-20 13.12.19

KIBRIS / KiPRIS VOL 3 : MURATAĞA, ATLILAR, SANDALLAR

“Yakınının ölüsüne bakmazsan öteki dünyada onu asla bir daha göremezsin.” Lawrence Durrell, Kıbrıs’ın Acı Limonları’ndan

“Milliyetçilik gözlüğüyle dünyaya bakan insanları mantık ölçüsüne vuramazsın.” Lawrence Durrell

“Barbar halklar yoktur, Barbar insanlar vardır.” Tony Angastiniotis, Kanın Sesi’nden

“Tüm Rumlar katil değildir, tüm Türkler de öyle.” Tony Angastiniotis, Kanın Sesi’nden

“İnsan acısının bayrağı yoktur, dili yoktur.” Tony Angastiniotis, Kanın Sesi’nden

“Ölüler adalet arayamaz. Bunu onlar için yapmak canlıların görevidir.” Lois McMaster Bujold

GİRİŞ :

İnsan bazen şaşırır. İnsan bazen yolunu kaybeder. İnsan bazen çığrından çıkar. İnsan bazen korkunç şeyler yapar. Kötülük bazen insanın içinden gelir. Bazen de önderinden, ustasından ya da yol göstericisinden. Parlak bir ışık olup aydınlatacağına, kör karanlığa mahkum eder beraberindekileri. İnsan beşerdir, insan kuldur ve şaşar. Çok korkunç şeyler yapar. Bir anlık bir çılgınlıktır yaptıkları, belki toplu bir histeridir kapıldığı ve yakar, yıkar, keser, doğrar, öldürür, tecavüz eder, işkence eder. Ve öylece yoluna devam eder. Çünkü haklıdır. Çünkü doğru olan odur. Dünya üzerinde yapmış olduğu haksızlıkların bedelini ödemesi gömüldüğü karanlıklardaki süresine bağlıdır. Dünya üzerindeki cehennemdir onun gittiği yer. Öldürendense ölen, bir tecavüzcüdense mağduru olmayı tercih ederdim seçim yapmak durumunda bırakılsaydım. Seçme şansım olsaydı. Eğer. Gelen ölüm olsun, varsın can çekişeyim, canım yansın. Acı, sadece çekerken acı verir. Acılar anılara dönüşür zaman geçtikçe. Vicdanınsa kahrı çekilmez, mırıltısı hiç dinmez. Uyutmaz geceleri, sevimsizdir halleri. Bir kere öldürdün, bin kere öldün. Bin kere işkence ettin, şimdi beyninin içinde bastıramadığın o binlerin sesiyle başbaşasın. Yaşa yaşayabilirsen. Dayan dayanabilirsen. Çek çekebilirsen.

BEN ŞİMDİ NE YAPACAĞIM ?

Dört tarafı sularla çevrili olduğu söylenen bir adada biraz fazla uzun bir süredir bulunmaktayım. En yakın kara parçası için uzun mesafe yüzmem gerek. Kötü hava şartları gemiye binip kaçmama da mani olduğuna göre, uçak saatim gelene dek yazgım buraya çakılı. Her sabah yatağımda ayılıp konumlanmaya çalışırken hep dün’ü düşünüyorum. Ne yemiştim, nerelerde dolaşmış, kimlerle konuşmuştum diye. Liman Casino’da sigara dumanı altında geçirdiğim on beş dakika- kaçışım da girişim gibi olmuştu, aniden- Girne Liman’daki Midpoint Cafe’de canlı müzik eşliğinde, ücretsiz internet peşinde geçirdiğim saatler, biraz dumanlanan kafam-biraz ama. Ne yemiştim? Tabii ki bulgur köftesi-fena değildi ama hayatımın ve Kıbrıs’ın en şahane bulgur köftesi de değildi. Kaldı ki adamların da öyle bir iddiası yoktu en şahanesi bizde diye. Bana göre en şahane olabilecek bulgur köftesini de bulamadım, peki ne işe yaradı dünüm? Dün dündü işte. Geçti gitti, unutuldu bitti.

Bir pazar sabahına uyandım ve düşünüyorum harıl harıl ben şimdi ne yapacağım diye. Karpaz’a gitmek için baharda burda olmak gerek. Mesafe uzak. Dolayısıyla bir gece kalmam gerek ve havanın sağı solu belli değil burada da. Belki bir daha hiç gelemeyedebilirim. Olsun. Mühim değil. Kaderciydim ya hani! Her şeyin bir vakti ve saati vardı hani! Yataktan çıkmak için ne yapacağımı bilmem gerek. Planımı netleştirmem gerek. Bütçem şu kadar, yol bu kadar. Onca düşünce arasında o tanıdık, geveze iç sesimi işitiyorum. Sırası mıydı şimdi istenmeyen komşunun? Git başımdan! Hayır yani evet seninle konuşmaktan çok bıktım. Kendimle konuşmaktan da bıktım. Vesvesenden, paranoyalarından, çetin ceviz hallerinden, bilmişliğinden, kısaca nefret ediyorum senden. Ssuuss, yeter.

Yarım saat sonrası :

-Yedin bitirdin beni. Kal tamam ama… Yalnızlıktan iyidir ama… Zaten git desem de kalacaksın biliyorum.
-Yerim rahat. Mutluyum ben seninle. Çok da iyi bildin, git desen de kalacağım yerimde.
-Ne iç sesler tanıdım hiçbiri senin kadar geveze değil. Bilmiş değil. Asi değil. Tanrım ne günahım vardı söyle.
-Tanrı’nın işi gücü yok. Seninle konuşacak, öyle mi? Ne duymak istersin? Akşam mönüsünü mü?
-Tanrı’nın cezası.
-Tanrı’nın cezası içinde.
-Ne istiyorsun benden?
-Ne isteyeceğim? Kalkman gerek. Sıyrılman gerek o derin sandığın düşüncelerinden. Sen kendini sürekli çilehanede sanıyorsun. Bir çıkış yolu arıyorsun. Çişin var. Gitsem mi gitmesem mi diye düşünmekten gidemiyorsun. Kararsızlıktan ölüyorsun.
-Çişim yok. Yani çok yok. Az var.
-Yalancı.
-Örtünün altı sıcak. Zihnim sıcakta daha çok çalışıyor.
-Zihnin sıcakta daha çok uyuşuyor. Vesvesen artıyor sen kımıldamadıkça.
-Ne yapayım?
-Kalk. Sormayı bırak. Yap. Kurtul o paspal pijamandan.
-Birlikte almıştık hani?
-Herkes bazen zevksiz olur.
-Ya sonra ne yapacağım?
-O üç köye gideceksin.
-Yolu uzak, araç yok. Gazimağusa’daymış ve ben daha dün oradaydım. İnsanlar dolduruşa gelmişler ve zıvanadan çıkmışlar. Komşu komşuyu öldürmüş. Üzerinden yıllar geçmiş. Herkesin acısı kendi içinde taşıdığı bir yara, sızı olmuş kalmıştır artık yıllar sonra. Gidip görsem ne? Yazacağım ha! Yazsam ne olacak? Neyi değiştirecek. Tarih değiştirilemiyor, pislik politikacılar, her yerde benzer trajediler. Ne bileyim yani, kendime pay çıkartmaya mı gideceğim? Kimseye teselli olamayacaksam, daha faydalı bir şey yapabilirim oysa ki. Yola vereceğim parayı fakire verir sevindiririm. Hiç olmazsa sevabım olur.
-İyi niyetli ama azıcık aptal gövdem benim. İnsanlar rahmet ister bilmez misin? Ölenlerin ardından Fatiha okumaktan daha faydalı ne yapacaksın? Gezmeden oturamıyorsun. Kumarhanelerde duramıyorsun. İnsanlara yanaşmıyorsun. Geldiğinden beri konuştukların ya şoförler ya Elif.
-Elif’i tanıyorum ondan. Kendi ölmüşlerimin mezarına gidemedim ben daha.
-Sevmediğin biri olsa başını çevirmiştin. Kaçıp gitmiştin. Ben senin ciğerini bilirim. Ölmüşlerini ziyaret etmemek de senin ayıbın, gani gani.
-Off… Tamam kalkıyorum. Sırf şu çenen bitsin diye. Kafamı dinleyeceğim eğer biraz susarsan.
-Ararsın ama beni.
-Biliyorum. Çünkü ben ne yapacağını bilmeyen aptal bir gövdeyim.
-Kişi kendini bilmeli cidden. Bari bilinçli bir gövdenin içindeyim. Birazcık aptal olsa da.

2016-01-20 13.27.08

2016-01-20 13.28.13

YOLDA :

İyi bir adam şoförüm. Anlatıp duruyor şu sağ taraf şuydu ama şimdi bu oldu. Şu sol taraf hiç yoktu, şimdiyse var oldu. 75 senesinde gelip yerleşenler adada hiçbir şey olmadığından hayvancılık yapmışlar köylerde. Köylere giden yolların sapağında birikmiş arabaların nedeni vasıta yokluğuymuş. Hala daha dolmuş, otobüs yokmuş köylere. Ekonomik olsun diye arabasını park eden köylü dolmuşa biniyormuş, benimse araba pazarı sandığım yerlerden. Gör sen köylüleri köylü demezsin diyor. Yollarda ot toplayan kadınlar görüyorum. Şalvarlı köylü değiller. Bir pantolon, bir kazak, üzerine de yelek. Mis mis ot topluyorlar. Koyun sürülerini geçiyoruz. İlki Muratağa Köyü’nün girişinde karşılaştığımız, iki gencin otlattığı sürüydü. İkincisi ise gezinin sonunda karşılaştığımız sürüydü. Yine iki çobanlı sürünün bir çobanı çekinik davranırken, diğeri bembeyaz dişlerini göstere göstere gülümsedi özgürce. Gür saçları kapıyordu alnını. Nerelisin dedim, Konya’lıyım dedi. Bir kahkaha daha patlattı. Sonra da ekledi “Facebook’a koyarsın fotoğrafımı, çek çek ve kooy” dedi uzata uzata. Bir sürü sıkıntılı andan sonra, dönüş yolunda gülümseyerek ayrıldım bu üç köyden. Hayat böyle işte. Çok sıkılıyorsun, üzülüyorsun ama birden ufacık bir şeyle gülümseyebiliyorsun hayata. Bir yavru kedi, bir fidan, bir gülücük, bir tesadüf, bir neşeli çoban. Bu çoban beni gülümsetmeyi başarabildi çıkıp geldiği yerden. İyi ki arabayı durdurup fotoğrafını çekmişim. Anı kaldı ondan bana, benden de size. Beni okuyun yeter, ben bu dünyada başka şey istemiyorum sizden.

2016-01-18 22.09.25

MURATAĞA, ATLILAR, SANDALLAR :

Kederin ağırlığını taşıyor bu köyler. Muratağa ve Sandallar Köyü’ndeki toplu mezar, ziyaretçilere kapalıymış. Ekim ayından beri biri Türk, diğeri Rum iki arkeoloğun gözetimi eşliğinde toplu mezarlar açılıp, onlardan geriye kalanlar DNA tespiti yapılıp ayrıştırıldıktan sonra ayrı ayrı mezarlara gömüleceklermiş. Daha da bir aylık çalışma varmış burada, seksen dokuz kişinin yattığı yerde. Çaresiz Atlılar Köyü’ne ve ilk iş olarak da İlkokuluna gidiyoruz. Sessizlik hakim etrafta. Zamanında çocukların sınıflarında ve bahçesinde neşeyle birbirini kovaladığı okul, daha çok bir mezarlığı andırıyor. Kuş sesleri, rüzgarın uğultusu, ara ara yüzünü gösteren güneş ve bir de bekçi var, o da akrabalarını, büyüklerini yitirmiş yetmiş dört yılında. Öldürülenlerin en küçüğü bu köyden çıkmış. Tam on altı günlük bir bebek. Nasıl kıyar bir insan on altı günlük bir miniğe. Süt çocuğu, ağzında meme… On altı günlük bir kız bebek Selden Ali Faik. Can kurban Seldenlere, Alilere, Mehmetlere, Ülkülere. 2016 yılı itibariyle yaklaşık 32 yıl geçmiş üzerinden. Ekliyorum üzerine Selden’in dünya üzerinde geçirdiği on altı günü, otuz iki yıl üzerine. Gene ediyor otuz iki sene, sadece. Geride bir fotoğraf bırakamadan giden Selden yaşasaymış eğer 32 yaşında koskoca bir kadın olacakmış. Eğer.

2016-01-20 13.29.57

2016-01-20 13.25.32

SONUÇ :

Çektiği belgesel, yazdığı kitap yüzünden iki tarafa da sığamayan ve yeşil hatta yaşadığını, kana bulanmak için adanın fazla küçük, nüfusunsa bunca nefret için çok az olduğunu söyleyen gazeteci Tony Angastiniotis’in “Kanın Sesi” adlı kitabını okudum burada kaldığım süre boyunca. Onun sözleri rehber oldu burada bana, tüm Ada’da ve özellikle de bu üç köyde. İnsan acısının bayrağı yoktur, dili yoktur diyordu kitabında. Aynı yıldızları paylaşırken savaş rüzgarlarının tesirine kapılan, aralarında çok sevdiğim arkadaşlarımın da olduğu ve muhakkak bazı şeylerin karşılıklı olduğu ve benim de gayet iyi bildiğim üzere komşunun en yakınındaki komşusunu ışık hızıyla harcadığı, çok sevdiğim Anadolu melezi Rumların, Anadolulu Türklere, misilleme olarak da o Türklerin o Rumlara ettiklerine kısaca tarihte ve günümüzde insanın insana ettiklerine bakarak ders almak gerekiyor sadece. İnsan en kolay sevdiğini harcarmış bir şekilde. Öyle varsaymak istiyor insan çaresizce.

2016-01-21 17.39.34

2016-01-20 13.32.40

 

 

 

 

 

 

KIBRIS / KiPRIS VOL 2 : GAZİMAĞUSA

 

 

2016-01-19 21.23.25

KIBRIS / KiPRIS VOL 2 : GAZİMAĞUSA

GİRİŞ :

“Yolculuklar doğamızın taleplerine uyarak kendiliğinden boy verirler – en iyi yolculuklar da bizi alıp  yalnızca uzak diyarlara götüren yolculuklar değil, aynı zamanda kendi içimize dönüşün en ödüllendirici biçimi olabilir.”     Lawrence Durrell, Kıbrıs’ın Acı Limonları

“Fransız şairininki(Arthur Rimbaud bahsi geçen şair ve Tanrının Tazısı, Tanrı yolundan sapanların peşinden gidip yakalayarak onları onları yeniden tanrıya döndüren İsa için kullanılan bir tanım) başka türlü bir kahramanlıktı çünkü o Tanrının tazısından kaçıyordu.”     Lawrence Durrell, Kıbrıs’ın Acı Limonları

Adanın kuzeyinde bulunan Girne’den çıkıyorum yola Beşparmak Dağlarını aşarak. Mesarya’nın da sınırları içerinde bulunduğu tüm adanın en geniş ovasının eşliğinde bir sürü köyler geçerek ulaşıyorum Gazimağusa’ya. İlk defa geliyor olduğumdan ne yapacağımı, neyle karşılaşacağımı bilemiyorum. Kaderci oldum çılgınca. Yaşlandım ben galiba. Lefkoşa’ya gidecekken buradayım bir anda. Şefkatsiz kollara düşmesin bir kız, bir oğul, bir baba; gözyaşları durmaz bir daha. Mezalimin yaşandığı köyler de burada, Gazimağusa sınırında. Huzursuzluğum ve hiç de tatlı olmayan huysuzluğum bu yüzden mi üzerimdeler acaba?

2016-01-19 19.37.33
Beşparmak Dağları

Yaaa… Okuyucum… Ne sanmıştın sen beni, bilir kişi mi? Aradığın tüm cevaplar bende sanmıştın ya da o büyük sırrı biliyor ama gizliyordum ve gizleniyordum herkesten, öyle mi? Amma da saf’mışsın. Ben de sana yaranmaya çalışmıştım. Şiir sevdin şair ettin. Gezmek güzel dedin, gezgin oldum. Bundan sonra ben soruyorum, sen düşünüyorsun cevapları sessizce, benim asla duymayacağım şekilde. Çünkü bundan sonra yorgun bir kalem var önünde. Beni çok sevmen için çırpındım durdum sonsuz bir gayretle. Teslim oluyorum bundan sonra. Seninim. Bir de bir annenin şaşkın kızıyım sadece.

Bir saate yakın süren bir yolculuğun sonunda varıyoruz Gazimağusa’ya. Kıbrıs’ın doğusuna gelmiş bulunduğumu idrak ediyorum nihayet. Dolayısıyla deniz kenarı Arap kıyılarını selamlıyor nazlı nazlı. Daha sıcak olur diyorum endişeyle gözümün önüne gelen Arabistan çöllerinin develerini ve Etiyopya’dan, Somali’den gelmiş hem susuz hem de bir deri bir kemik kalmış, çaresizlikten de Suudi Arabistan’ın tellerine takılıp kalmış siyahlarını düşündükçe. Serinlemek için bayılan, bayılmadan uyku tutmayan şişmiş ve ağırlaşmış gözkapaklarımla çölde bir başıma buluyorum kendimi. Nasıl yalnızım, anlatamam. İçim titriyor, ateş basıyor. Ayaklarım kızgın kumların içinde yuva yapıyorlar. Nispeten daha soğuk olan vücudumun serinliği bulaşıyor kumlara. Birleşmiş kumlardan beklediğim teşekkür gelmiyor. Toprağa bile yaranamıyorum. Alacağınız olsun sizin de. Bir türlü konumlanamıyorum ne yapayım? Oradayken burada, buradayken oradayım. Bu her zaman böyleydi. Kendime yakışan bir son bile düşünemiyorum. O kadar miyobum, anlatamıyorum kimselere. Düşünceler rahat bıraksa neyse ama hayatım boyunca zırvaladığım tüm anlarım ve bütün pişmanlıklarım zihnimde, benimle. Kurtulamıyorum bir an bile. Ama şoförüm rahat. Allah’tan. O da bir yerli ama hatırlayamıyorum. Çoğunluk Anadolu toprağı olsa da Lazlar, Antakyalılar, Kürtler de gelmiş konmuşlar bir şekilde. Bir zaman önce devlet yollamış da gelmişlerdi. Şimdiyse zorunlu göç, çaresizlik, ekmek kavgası nedenler listesinin zirvesinde.

“Kıbrıs’ta yazın serinlik arama, her yer aynı” diyor şoför. Kendime geliyorum. Gözkapaklarımı kontrol ediyorum. Şişler mi değiller mi bilmiyorum ama yerindeler. Geçen senenin yazı her yazdan daha çok yaz yaptığından durup durup neler çektiklerini anlatıyor bana. Ağırlıklı olarak iki ayını delirmiş şekilde ya da delirmemek adına klimadan klimaya koşarak geçiren halkın acısını paylaşmamak, dramına ortak olmamak elde değil. Çöl gibiymiş her yer. Demek gördüğüm rüya değilmiş!

FAMAGUSTA : 

Frenkçe, Famagusta adıyla anılan tabelalardaki adını ne zaman görsem bana bir peynir markasını anımsatacak olan, çektiklerinden ötürü sonradan isminin önüne getirilen Gazi ünvanının hakkını sonuna kadar veren, Ortaçağ mimarisinin Doğu Akdeniz’deki en güzel örneklerini de içerisinde barındıran bir kenti olmuştur Gazimağusa. Lüzinyan Krallığı’ndan kalma St. Nicholas Katedralini(Lala Mustafa Paşa Cami), Namık Kemal’i 38 ay boyunca mertçe barındırıp sokağa çıkarmayan ve bu yakınlıktan zindanın adının kendi adıyla anılmasını sağlayan Namık Kemal Zindan’ını, Salamis Antik Kentini, St. Barnabas Manastırı ve Shakespeare’ın Othello oyununun aynı adlı baş karakterine hayat veren Kıbrıs valisi teğmeninin sayesinde İngiliz Sömürge Döneminde kaleye Othello ismini veren kalesiyle ve şehri dört bir yandan kuşatan Lüzinyan Dönemi’nden kalma surlarıyla günümüze kadar gelmiştir.

2016-01-19 18.11.13

2016-01-19 17.44.08

2016-01-19 19.34.51

 

2016-01-19 23.07.50

2016-01-19 23.09.39
Kederli ve orta yaşlı bir damadın kayınvalideye sitemiymiş, fotoğrafını çekerken sitemkar bir şekilde ”çeek çekk” dedikten hemen sonra teşekkür etmişliği var.

Bu açıdan değerlendirildiğinde son derece özgün ve tarihi dokusu mühim bir yerde olduğunuzu hissediyorsunuz ister istemez. Bense ayaklarıma kara sular inene kadar şehri fethediyorum. Zavallı ayaklarımı acı içerisinde bırakan mütevazı fethimin yöre insanları üzerinde sevinç ya da coşku yarattığınıysa hiç sanmıyorum. Bu şevkimi kırmadı değil ama şevkimi kıran milyon tane şey varken… Her neyse, ayaklarımı hazır benimmiş gibi hissediyorken koskocaman bir futbol sahasının önünden geçip, takım yöneticilerinin olduğu yere doğru yüzsüzce merdivenleri tırmanıyorum. Profesyonel herhangi bir takımın kaptanına, kalesine, kalecisine, yöneticisine en çok yaklaştığım şu anlarda hiçbir şey hissetmiyorum. Aslında bir şey hissediyorum. Kendimi uzaktan hareket halindeki tatlı mirketleri izleyen acemi bir belgeselci gibi hissediyorum. Nedeniniyse hala çözebilmiş değilim.

2016-01-19 19.18.21

2016-01-19 19.19.23

ELİF ve PETEK PASTANESİ :

Tekrar şehrin çarşısına döndüğümde, alışveriş yaptığım market personeline yakınlarda bir pastane olup olmadığını soruyorum. Petek pastanesi hem temiz hem lezizdir diyor kasadaki kadın. Pastaneyi bulup, yüzlerce çeşit arasında bulgur köftesi yani bildiğin içli köfte siparişi veriyorum. İnsan alternatif çok olunca ne yapacağını şaşırıyor ve ben Kıbrıs’ta sürekli bulgur köftesi yiyorum. Ve bunun da nedenini çözemiyorum. Sipariş ettiğim köftem gelmeden az önce kapıdan içeriye zayıf bir kız giriyor, biraz şaşkın ve telaşlı. Dünya bazen çok küçük gerçekten. Elif bu, Elif Todd. Tuvalete girmek ve bir şeyler atıştırmak için girmiş içeriye. Buranın en eski pastanesi burasıdır, nereden bildin diyor. Ben bilmedim ki, marketteki hanım gönderdi beni. Tesadüf yoktu, olması gereken durumlar vardı. Ayarlanmış karşılaşmalar, yaşanması gereken kayıplar gibi. Bunlar olması gerekenler listesi. Eğer Elif bu karşılaşmayla benim kaderimi, hakeza ben de onunkini değiştirebileceksem eğer, o zaman kader’in oluyordu işte. Kim kimin kaderine yön verebilir, kim bilir.

Sohbet etmeye başlıyoruz. Eşi Yeni Zelandalı, kendisiyse bir Türk olarak burada bir hayat yaşamanın nasıl olduğunu soruyorum ona. Mutluyum ben diyor. Daha önce Bahreyn’delerdi. İki çocuğu Daniel ve Zeynep buradaki bir İngiliz okuluna gidiyorlarmış. Bir şirket kurmak ve işini devam ettirmek istiyor ama bir hayli prosedür varmış. Bense dün itibariyle evinin kapısının önünden geçmiş durmuşum Bellapais’daki, bahçesinde tavuklar besleyip, çiçekler yetiştirdiği. Hayat işte. Bu kız hiç değişmedi. Narin, nazik, ince.

Neden bulgur köftesi, neden bulgur köftesi? Bulgur sevmem. Dolma gibi tıkıştırılmış kıymadan hoşlanmam. Sos dışında olması gereken bir şey ama ne yazık ki köftenin üzerinde sos yok, yoğurt yok, yağ yok. Alt tarafı doldurulmuş ve kapatılmış dolma ama ben bir kez tatmış bulundum. Ve şimdi Kıbrıs’ın en leziz bulgur köftesinin peşindeyim. Ama bulamıyorum. Sırf bu yüzden her oturduğum yerde bulgur köftesi siparişi veriyorum. Ne arıyorsam bunca kafa karışıklığı ve zihin bulanıklığıyla? Bulamayacağımı bile bile, arıyorum delicesine. Yüzleşmekten korkuma bütün bunlar. Biliyorum ama diyemiyorum kimselere.

LALA MUSTAFA PAŞA CAMİSİ (St. NICHOLAS KATEDRALİ) :

Lüzinyan Dönemi’nde yapılmış, tüm Akdeniz’in en güzel Gotik yapılarından biri olarak kabul edilen eski katedral, sonradan caminin hem içi hem de dışı ayrı güzellikte. Cidden nefes kesiyor. Hele ki önünde yüzlerce yıl boyunca durmaktan tarihi esere dönüşmüş ve bana hayatın beyhudeliğini hatırlatan cümbez ağacının ihtişamı gözümün önünden gitmek bilmiyor. Ben bir daha buraya gelemeyebilirim. Ama bu cami ve bu bilge ağaç burada oldukları sürece yeni yeni ziyaretçilerini karşılayacaklar sessizce. Bir tabiatı var eşyanın, binaların, çiçeklerin, ağaçların. Dilsiz, tahammülkar bekçiler onlar. Çok dil bilen, çok insan tanımış, zalimle, mazlumu bir bakışta ayırt edebilen yaşlı bilgeler onlar.

2016-01-19 17.52.55

2016-01-19 19.26.49

2016-01-19 19.29.19
T.D.V. Mersin şubesinin armağanıdır, iftiharla sunar(olmayadabilir)
2016-01-19 19.30.21
Tarihi Cümbez Ağacı

NAMIK KEMAL ZİNDANI :

“Vatan yahut Silistre” adlı oyunu sahnelendikten sonra 1873 yılında sürüldüğü Kıbrıs’ta zamanında zindan olark kullanılmış bu iki katlı binada 38 ay kalmıştır. Zindanın alt katındaki hücrede üç gün geçirmiştir Kemal. Penceresinden içeriye baktığınızda, hissettiğiniz rutubetten başka, tahta bir döşek görürsünüz sadece taştan zemin üzerinde en çok 80 santim uzunluğunda. Bir de zalimlere atfen kendi yazmış olduğu dört satırlık bir beyiti vardır çerçeve içerisinde, duvara asılmış vaziyette.

2016-01-19 19.25.11

2016-01-19 18.13.20

SALAMİS ANTİK KENTİ :

Henüz daha görmeden Efes’le karşılaştırıyorum zihnimde ve sönük kalıyor her nedense. Oysa ki gözlerimle gördüğümde hafife alınmaması gerektiğini ve sahada arkeologların başarılı bir çalışma yaptıklarını anlıyorum. Ağaçlar ve toprak tabakasıyla örtülmüş vaziyetteyken 19. yy’ın sonlarına doğru keşfedilmiş Salamis. Arap akınlarından korunmak için surlarla iki defa çevrilmiş kentin içinde devasa bir gymnasium, bir tiyatro, bazilikalar, bir villa, su deposu, tuvalet, agora ve zeus tapınağı da yer almaktadır. Arap akınları ve depremler yüzünden şehir terk edilmiş, halkıysa Mağusa tarafına yerleşmiştir. Sonrasında da unutulmuştur. Bir şehrin unutulmuş olabileceğinin kanıtıdır burası. Tıpkı insanlar gibi. Hadrianus döneminde gymnasium’u tamir edilmiştir. Çok sevdiğim ve pek kıymetli yazar Marguerite Yourcenar’ın Hadrianus’un Anıları’nı aklıma getirdi buralarda bulunmak, şu havayı solumak. Antinous’la yaşadığı aşksa dillere destandır. Nil Nehri’nde esrarengiz bir şekilde boğulan büyük aşkı için Mısır’da Antinopolis şehrini kurdurmuş, onu yeni antikite tanrısı yaparak tüm imparatorluğun yas tumasını sağlamıştır. O kadar da sevmiştir hani bir Helen bir başka Helen’i. İyi ki gelmişim buralara. İyi ki görmüşüm tüm bunları.

2016-01-19 22.00.37

2016-01-19 21.57.50

KIBRIS / KiPRIS, VOL – 1 : GİRNE

 

2016-01-16 03.11.14

KIBRIS / KiPRIS, VOL 1 : GİRNE

GİRİŞ :

“Hafif, yumuşak adımlarla yürü, piano pianissimo.” Lawrence Durrell, Kıbrıs’ın Acı Limonları

Bir kez ve ilk defasında anne karnında geldiğim güzel Akdeniz’in kötü günler de görmüş ve geçirmiş ve dolayısıyla hayatta görmüş geçirmiş yaşlıca bir adasının kuzey sahilinde konuşlanmış Girne’sinde kalmak üzere yola çıkıyorum. Kulağımdaysa Durrell’in,  “Benim sonradan edinme memleketim” olarak tanımladığı Kıbrıs için yazdığı “Acı Limonlar”ından fısıltılar var. Piano Pianissimo. Yalnız değilim kısaca. İlk durağım uçağımın ineceği başkent Lefkoşa. Önceden inmiş iki tane daha uçak var ve bizimkisi üçüncüsü(ikiden sonra üçün geliyor olduğunu bilmeyenler vardır diye düşünüyorum). Varış noktasına gelmiş şehirlerarası otobüs terminalinde kendisine ayrılan yere park etmeye çalışan bir otobüs telaşsızlığı var uçağımızın üzerinde. Aynı rehavetle İstanbul Atatürk’e indiğimizi hayal etmeye çalışıyorum. Olmuyor. Nazlı nazlı park yerine yerleşiyoruz. Fazla nazlanmadan da bir futbol sahası büyüklüğündeki minicik havalimanına inip, gümrüğe doğru yürüyerek gidiyoruz. Bavullar gelmiş bile. Her şey şipşak gelişiyor. Girne otobüsüne biniyorum. Son boş koltuk. Arapça konuşan Suriyeliler var benim oturduğum tarafta. Her Arapça konuşan Suriyeli midir? Değildir elbet ama indiklerindeki kederli ve tasalı hallerinden anlaşılıyor turistik bir gezi yapmadıkları. Bir tanesi yaşlıca ve hiç durmadan bağır çağır telefonla konuşuyor. Onlar indiğinde arkamdan bir erkek sesi “Neyse ki indiler kurtulduk, başımız şişti burada.” diyor. Bunu söyleyen erkek hemen arkamda idi. Bağır çağır konuşan erkek de onun tam arkasında idi. Ve evet çıldırmış gibi konuşuyordu ama gene de hemen arkamdaki başı şişen erkeği daha fazla yüreklendirmemek adına, kalan yolcular olarak sesimizi kesiyor ve sadece oturduğumuz yerden tebessüm ederek karşılık veriyoruz kendisine, onun göremeyeceği şekilde. Aynı esnada kabanımın bir parçası olmaktan sıkılmış görünen başlığı intihar etmek suretiyle kendisini yere atıyor. Saniyesinde çaprazımdaki bir başka Suriyeli bana uzatıyor(Nereden mi biliyorum, biliyorum işte açık arayan okuyucu, ben çok şüpheciyim bunu sakın unutma, beni de sakın unutma, adımı kazı aklına). Anında teşekkür ediyorum ve derhal hafifçe dışarı doğru meyletmiş olduğum bacaklarımı ön tarafa doğru uzatıyorum. İnsanların birbirine şüpheyle yaklaştığı zamanlar bunlar ve yolculuğumun kalan kısmını kabanımla başlığının arasını yapmakla geçiriyorum. Küçük işler insanı hayattan uzaklaştırıyor. Otobüsten kopuyorum. Huysuz iki parçayı olanca beceriksizliğimle bir arada tutmaya çalışma çabam etrafımdaki beylerin ibret verici ve kınayan, aynı zamanda sabırsız bakışlarıyla sürüp gidiyor. Fermuarı yerine dakikalarca geçiremeyişim yüzünden pencere tarafındaki bey of diyor. Beni, eli dikiş tutan anneleriniz mi sandınız? Bir fermuarı bile geçirmekten acizim. Aynı zamanda bir yırtık gördü mü de giymiyorum ya da yırtık pırtık devam ediyorum yoluma. Çok çaresizim ama belli etmiyorum kimselere. Yazdığım en tuhaf giriş yazısı oldu bu, hislerim o yönde. Zaten benim de üzerimde sıcak bir yere gelişimden ötürü garip bir rehavet var. Sahi iklim değişti. Kıştı, yaz geldi bir anda.

2016-01-16 03.55.57

GİRNE:

“Girne
İçine girme
Girersen eğlenme
Eğlenirsen evlenme
Evlenirsen çocuk etme!” Türkü

Kıbrıs’ın beş ilçesi arasında turistik yoğunluğun en çok olduğu yer burası. İçi dışı yedi yıldızlısına kadar bir sürü otelle bezenmiş bir casino cenneti. Her otelin bir de casinosu var. Otelsiz öksüz casinolar da var. Bu yoğunluk istihdamı da getiriyor beraberinde. Dünyanın her milletinden olma işgücü işyerlerini, izin günlerindeyse sokakları şenlendiriyor. Bu yüzden rengarenk Girne’nin sokakları. Merkezdeki Simit Keyfi’nde çalışan çekiklere Koreli misiniz, Çinli misiniz diye sorduğumda Vietnam cevabını alıyorum. Şaşırıyorum.  Mutfakta Pakistan ve Bangladeşli çalışanlar göze çarpıyor. Özbekler çat pat Türkçeleriyle servis elemanlığına daha yatkınlar. Herkes bir yol tutturmuş gidiyor burada da. Toprak kıymetli, dolayısıyla evler pahalı, kiraların kimi zaman sterlin üzerinden olduğu söyleniyor. Eskiden İngiliz idaresinde olan adada pound zaafiyeti devam ediyor anlaşılan. Halk her şeyden yakınıyor(aynı biz). Domatesin kilosu altı lira, marketler ateşpaha, maaşlar aynı para, mazot yüksek lira, turistler otelden, casinodan burunlarını çıkarıp da havayı koklama nezaketini göstermiyorlar bile bir defa… Kendimi ya Antalya’da, ya da Bodrum’da öfkeli esnaf arasında kalmış gibi hissediyorum şu anda. Tek fark kimsenin Erdoğan’dan şikayet etmiyor oluşu. Bazen ama kazara ismi dudaklardan dökülse de unutuyorlar sonradan bir hiç gibi. Kendilerini Türkiye’nin üvey evladı gibi görseler de, kendi cumhurbaşkanları, başbakanları var. Çok da öksüz sayılmazlar aslında. Eskiden Türkiye’de daha iyi karşılandıklarından şikayetçiler(sanıyorlar ki bizi her gün kucaklayan kanatlar var burada, ölmeden günü geçirmeye çalışıyoruz biz de Akdeniz’in öte yakasında). Kıbrıs’a gelip uzun süre önce buraya yerleşen ve çalışma hayatının içinde aktif olarak yer alan halk, gurbetlikten sıyrılmış, ekonomisi, siyaseti, geçmişi, geleceğiyle adasını sahipleniyor her konuşmasında. Çifte vatandaşlıkları var her birinin. Artık ada zorlaştı diyorlar. Üç çocuğu olan bir adam üçüncü çocuğu için hakkı olan vatandaşlığı alamıyormuş bir türlü. Vermiyormuş ada. “Ada” kelimesi burada siyasi bir kimliği de sergiliyor aynı zamanda. Ne başbakan, ne cumhurbaşkanı, varsa yoksa ada ada ada. Ada bırakmıyor, ada istemiyor… Hisleri olan bir ada Kıbrıs Adası. Üzme Adası halkını. Onlar sana ne kadar çok güvenip, senden ne çok şey istiyorlar, bilemezsin. Bilme de zaten. Yoksa bırakır kaçarsın.

2016-01-18 01.55.40

2016-01-18 01.54.02

Bazen hava öyle tatlı oluyor ki, sanki bahar gelmiş gibi hissediyor insan. Tatlı tatlı esiyor hiç üşütmeden. Limanda bir tur atıyorum önce. Rocks Otel barkovizyonda Doktor Jivago’dan kareler gösteriyor. Hangi saatte gelirseniz gelin Saint Petersburg ve Ömer Sheriff ya da uçsuz bucaksız karın ortasında köpeklerin çektiği kızak görüntüsü çıkıyor karşınıza. Yeni Yıl’ı donarak karşıladıklarını, kar bile gördüklerini söylüyorlar. Antalya’yı yazın ulaştığı elli dereceyle ılık olarak nitelendiren ada halkı için karı görmek bir hayli enteresan olsa gerek. Donduk biz burada diyenlerden biri Sivas’lıydı ve sonrasında şaşkın şaşkın bana baktı. Soğuğun anavatanı olan bir Sivas’lı olarak “Biz çok üşüdük” demesi benim de garibime gitti. Anlayacağınız soğukla, karla kışla tuhaf bir ilişkisi var yöre halkının, pardon düzeltiyorum ada halkının. Bir taraftan lapa lapa yağmış diz boyu olmuş karın, kalpakların, kızakların özlemini çekerken, diğer yandan başlarına geldiğinde ne yapacaklarını, nasıl baş edeceklerini bilemiyorlar gibi. Kışın Kıbrıs nasıl diye bana soracak olursanız, en azından temmuzun bayıltıcı, ağustosunsa çıldırtası sıcağından bin kat iyi cevabını verebilirim size. Ama asla yarım ağızla değil. Çıkartmanın yapıldığı aylardan ağustos ayında özellikle, gaziler ve sonra da ada halkı arasında nabızlar yükselir, sinir katsayısı artar derler. Kahvelerde yüksek sesle ve öfke içinde konuşurmuş insanlar. Bu bir rivayet mi? İki kişiden duyduğum, bir de bir kitaptan okuduğum, ama neticede burada yaşamış insanların gözlemleri. Kıbrıs’a bir de kışın gelinir. Gezmek için en güzel mevsim her zaman bahar olsa da. Çünkü kendine özgü karmakarışıklığıyla Girne Limanı’nda bekleşen tekneleri, yağmurdan sonra dağların üzerinde oluşan buharın bulut olup nazlı nazlı çözülüşünü, denizin renginin ara ara turkuaz, ara ara yeşile çalışının güzelliğini görmek için bir de kışın gelinir buralara. Öfkeli Karadeniz’den, kalabalık Ege’den daha güzelmiş Akdeniz. Şimdi anladım. Ortasında ise bir keman misali tek başına ama kalp kırıklığıyla yaşayan bir ada varmış bir taraftan Türkiye, diğer taraftan çeşit çeşit Arap ülkelerine göz kırpan, aynı kareyi pardon karayı paylaştığı diğer yakayla anlaşamayan(misafir misafiri istemezken, ev sahibi ne yapmasın?) Atatürk Lozan’la birlikte İngiliz yönetimine devredilen adanın stratejik öneminden bahsetmeden geçmez. Ne Rodos, ne Girit; Kıbrıs’ın konumu bir başka imiş ona göre. Bence de. Ayrıca dünyanın denizyolları üzerinde bulunan adanın, konuksevmez, savaşçı doğuya işleyen bütün ticaret gemilerini her zaman doğrudan ilgilendirdiğinden bahsetmiştir Durrell’de anılarında.

2016-01-11 01.18.56

2016-01-16 23.29.54

2016-01-18 01.59.23

2016-01-18 02.15.33

2016-01-11 01.29.00

Tak tak, çat çat, flashlı, flashsız, yer, gök, bulut, liman, tekrar liman, kaleden liman, liman ama gecesi ayrı gündüzü ayrı, cafeler, restoranlar, minik objeler, kuşlar, koyunlar, çobanlar, çocuklar, evler, çitler… Sürekli fotoğraf çekiyorum. Tüm dünyam Kıbrıs oluyor ama Kıbrıs bundan memnun mu onu kendisine sormuyorum nezaketen de olsa. Bir cevabı var ama sabırlı davranıyor. Bir kez daha bir kara parçasının üzerinde barındırdığı canlılardan bağımsız olarak atmakta olduğu bir kalbi olduğunu düşünüyorum. Bu en çok adalarda yaşadığım bir durum. Kıbrıs’sa içlerinde yani benim gördüğüm adalar içinde en özel ve en dramatik olanı.

2016-01-16 21.29.03

2016-01-16 21.30.13

HZ. ÖMER TÜRBESİ :

Girne’de ve tüm Kıbrıs’ta ulaşım sorunu var. Ada büyük. Tarihi turistik yerlere ve diğer ilçelere ulaşmanız bir hayli güç. Dolmuşlar her yere gitmiyor. Araba kiralasanız sağdan akan trafikte soldan soldan gitmek çok kolay değil. Bense bir fermuarı bile geçiremiyorum. Bu yüzden ilk şoförüm Konya’lı. Yetmiş beş yılında, çıkartmadan hemen sonra gelmişler. Bir sürü anlatmayı seviyor. Bir sürü bir sürü daha anlatmayı seviyor. Sonra bir sürü bir sürü daha. Zaten bu seyahatimde en çok ve en önemli bilgileri şoförlerden alıyorum. Yollara, ekonomiye, politikaya, buraya, oraya, her yere daha hakim kimseyi bulamazsınız şu adada. Çok okuyan mı çok gezen mi bilir diyecek olursanız, bu insanlar aynı mıntıkalar içerisinde de olsa, sürekli dolaşım halinde olduklarından farklı farklı insanlardan bilgi edinme, sonra o öğrendiklerini paylaşabilme, dolayısıyla daha da çok bilgi edinme potansiyeliyle günden güne birer bilgi canavarına dönüşüyorlar. Yıllardır müşteri gezdire gezdire tarihe hakim olmuşlar. Yollar onlardan soruluyor. Neresi kimin, kimlerden kalmış, çolukları, çocukları, ataları, dedeleri, her şeyi, herkesi biliyorlar. Müşteri gittiği yerde gezerken, onlar bir çay bahçesi bulup sohbet ederek daha da bilgilenmiş oluyorlar aldıkları en son haberlerle. Sizden önde giden adamlara kulak vermekte fayda var her anlamda.

“Eskiden hırsız arsız yoktu. Arabayı çalsa nereye götürecek ki? Denize mi atçek? Şimdiyse dağ daş ev.”  Bir taksi şoföründen adanın asayiş saptaması

2016-01-16 21.45.25

Girne’nin birazcık dışında, Çatalköy’ün en ileri noktasında, ıssız bir kumsalın ucunda bulunan iki katlı Bodrum evlerini anımsatan tekkenin varlığı turistlerin yaz geldiğinde kumsalından denize girmeyi önlüyor mudur bilinmez ama, içerisinde yedi mezar, bir imam bir de Ahmet Fuat barındırmakta. İmam tamam da, Ahmet Fuat kim derseniz, pos ve beyaz bıyıklarıyla sizi içeriye buyur edip, sonra da Allah bahtını açık etsin sözünü içten bir şekilde sarfederek sizi uğurlayan biri olarak kalıyor hafızamda. İmam çekinik dururken, kendisi hem tekke, hem de çevresi ve içerisindeki mezarlar hakkında gerekli bilgileri veriyor. Allah burada bir yerdeyse ya diyor, camekanın gerisindeki yan yana dizilmiş yedi mezarı gösterirken. Kim bilir? Ama gerçekten ya oradaysa, ya da merhameti benden bir lokma yiyecek isteyen ve teşekkürü iştahında saklı kemikli sokak köpeğinin kursağında gizliyse…

2016-01-16 21.40.37

Beni içeriye buyur ettiklerinde namaz saatine denk geliyoruz. Onlar içeride namazlarını kılarken bir hanım çıkıyor, tam da ben kararsız kalmışken. Beni kadınların namaz kıldığı ayrı bir bölmeye davet ediyor. O namazını kılıyor. Bense derinleşemiyorum. Uçak yolculuğu yaptım, hava değişti, su değişti, iklim değişti, bir sürü yabancının ortasındayım. Derinleşeceğime bakmakla yetiniyorum sadece.

BELLAPAIS (BEYLERBEYİ) KÖYÜ VE MANASTIRI :

“Bellapais’de yaşayanlar dünyanın en tembel insanlarıdır. Kıbrıs’ın en iyi huylu insanları aynı zamanda.” Lawrence Durrell

-Bellapais’ye niçin geldin?
-İçki içmeyi öğrenmeye geldim.
-Pirin ben olacağım.    Kıbrıs’ın Acı Limonları’ndan

”Koruyor sükunetini dökülmeyen gözyaşları gibi.”  Acı Limonlar şiirinden

2016-01-16 22.55.31

Yakındoğu’nun gotik şaheseri tanımlaması kullanılmış manastırın kendisi için. Barış Manastırı anlamına geliyor kelime anlamı Fransızca’dan çevrildiğinde: “Abbaye de la Paix”. Ama köyün barındırdıkları sadece güzel manzaralı ve güzel görünüşlü bir manastır değil elbet. Köyün içerisinde ufak bir seyahate çıktığımda kış nedeniyle kapalı evlerin içinden kısık kısık çocuk sesleri geliyor. Bir küçük pencere açılıyor ve Antakya’lı Meryem’le iki yaşlarında evde tıkılmaktan asabı bozulmuş bir çocuk feryat figan yarı belleri dışarıda havayı kokluyorlar. Her yer o kadar ıssız ki, oğlan bağırdıkça içim ısınıyor. Babası işteymiş. Sanayide tamirciymiş Meryem’in oğlunun babası, adını unuttuğum, çocuk..

2016-01-16 22.57.29

2016-01-16 22.52.02

Meryem’in evinin az yukarısında Acı Limonlar’ın yazarı Lawrence Durrell’in evi var. Kışları kapalı olan bu ev yazın bir aylık bir süreliğine eşinin kardeşi tarafından açılıyormuş ve kitap satışı oluyormuş burada. Şimdiyse sokak köpekleri tarafından havlana havlana kovalanıyorum. Küfreden köpekten fenası yoktur emin olun. Ağız dolusu sövüyorlar bana.

2016-01-16 22.51.01

2016-01-18 02.01.40

2016-01-16 22.54.36

Haliyle bir köyde bulunduğumdan, o köyün bir de muhtarı var, o muhtarın da bir sekreteri. Emine isminde. Kiprıslı kendisi. Kiprıslı Kiprıslı konuşuyor. Durrell’in evini tarif ediyor. Değirmene gitmemi tavsiye ediyor. Kendisiyse yazları serinlemek için ailesiyle birlikte Antalya’da otele gidiyor.

Ne yapabilin, ne görebilin bu evrende söylesene Emine…

2016-01-16 22.45.52

 

2016-01-16 22.47.11

Tarihi Değirmen Cafe’nin içerisine giriyorum. Tevfik Ataç buranın işletmecisi. Yirmi iki yıl Girne Doom Otel’de çalışmış. Şimdiyse burada. Bana içerideki makineleri tek tek gezdiriyor. Çok hoş bir yer olmakla birlikte boş maalesef mevsimsel nedenlerden. Baharda ne tatlı şarap içilir burada. Seneler öncesinin, antikalaşmış, hantal iş makinelerini geziyoruz beraber. Bunlar un ve zeytinyağı üretiminde binbir zahmetle çalıştırılan makineler olmakla birlikte, oldukça da nostaljikler. İngilizler makinelerden birinin üzerindeki kendi eski markalarını görünce önce şaşırıp sonra seviniyorlarmış. Bu, bir gün Avrupa’da bir Anadol’la karşılaşmak gibi bir şey olsa gerek. Herkes milliyetçi, herkes atalarının, geçmişinin peşinde ve tarih bir şekilde çıkıyor karşımıza bir gün bir yerde bir vesileyle. Gelelim mekanın işletmecisine(ne tuhaf bir söz öbeğidir bu böyle). Tatlı dilli, sempatik, konuşkan bir adam var karşımda. Ben sormadan tatlı tatlı anlatıyor Tevfik Ataç. Vatandaş olduğundan Rum tarafına geçebiliyormuş. O taraf daha temiz diyorlar diyorum. Avrupa Birliği ve İngiliz Kibarlık Reçetesinden nasibini almış Rumlar bahsettiklerim. Burada esas olan kaynaşmaktan ziyade, vaziyeti idare etmeye odaklı. İnsanlar birbirlerini idare ediyorlar hiç olmayacağı kadar. Çünkü burada herkes gurbet. Trafikte Türkiye’ye kıyasla erkekler daha nazikler ama bazı adamlar ve onlardan gören, onlardan olma bazı oğullar var ki, eski kovboy filmlerinden özenerek tükürük hokkası sandıkları yerleri şenlendiriyorlar her fırsatta. Böyle de bir kültür/süzlük var maalesef. Okumak değil, kültür en önemlisi. Ama sokaklara tükürmek aşırı kültürden mi yoksa aşırı kültürsüzlükten mi geliyor, kimseler bilmiyor.

GİRNE KALESİ :

Girne Kalesi, içerisinde barındırdığı odalar, zindanlar, kuleler, Batık Gemi Müzesi ve beni en çok heyecanlandıran bölümler olduğundan Antik Akdeniz Mezar, Vrysi Neolitik Yeri ve Kırnı Mezarları canlandırmasıyla saatlerinizi harcayacağınız ve asla pişman olmayacağınız deneyimler sunuyor size, bize ve tüm ziyaretçilerine. Buna ek olarak müthiş de bir Girne Şehri ve Girne Limanı manzarası var vaatleri arasında. Kalenin yapılış amacı Arap akınlarına karşı kenti korumakmış. Ağırlıklı olarak Bizanslılar, Lüzinyanlar ve Venediklilerden izler taşıyor kale. Bu sayede Lüzinyanlar hakkında da bilgi sahibi oluyor insan ister istemez. Lüzinyanlar(1192-1489) Fransız asıllı bir hanedanmış ve Kudüs Kralı olan Guy de Lusignan, Aslan Yürekli Richard’dan kaleyi satın almış ve 300 yıl boyunca idare etmişler, ta ki Venediklilerin istilasıyla hanedanlık son bulana dek.

2016-01-18 01.50.13

Batık Gemi Müzesinde hem batık geminin kurumuş da ters dönmüş, zamanla uğradığı taarruzlarla da içi boşalmış ve eti kanı toprağa akmış ya da başka mideleri zengin etmiş dev bir hamamböceğine benzemiş halini, hem de batığı bulan araştırmacıların eşleriyle zafer sarhoşu olmuş, neşe içerisinde sofra başında oturmuş hallerinin fotoğraflarını görebilirsiniz. Ne gereği vardıysa! Demek istediğim bir batık gemi müzesinde bile yok yok. Eksik olan, geminin çürümüş kısmı, fazlalıksa Ada’nın ahengine, balığa, şaraba kendini kaptırmış Pennsylvania’lı araştırmacı ve balık adam fotoğrafları. Çok garipti çok! Aklımdan çıkmıyor o fotoğraf kareleri.

Kaderde yüzlerce yıllık maziye sahip bir kalenin içerisindeki müzenin duvarlarında solacak fotoğrafların mı kalacak senden geriye yoksa aynı kalenin zindanlarında çürümüş bir isim olarak mı kalacaksın hafızalarda boş yere… benim huzursuzluğum bundan, yıllardır bu böyle…

2016-01-18 02.10.05.jpg

Güzelyurt’un hemen üzerinde Akdeniz Köyünde bir dere yatağında ele geçen “Bodur Hippopotamus” lara ait çok sayıdaki fosilleşmiş kemik kalıntıları, bölge geçmişinin jeolojik dönemlere kadar dayandığına işaret etmektedir. Genç Tunç Dönemi’ne uzanan bir tarihi olan toprakların üzerindeyim yani. Bu yüzden en çok dönem insanlarının temsili canlandırılışlarını sevdim. Ateş yakan, ekmek yapan, avlanan ve aileleriyle beraber yaşayıp, iş dağılımından haberdar, kendi çaplarında toplumsallaşmış ilkel insanın(Vrysi Yerleşim Yeri) masmavi gökyüzünün altında, çimenlerin ortasında canlandırılmış haliyle gözümün önüne getirilmesi çok hoştu doğrusu.

2016-01-17 09.37.57

2016-01-18 02.11.48

OH

2016-01-17 09.37.57

OH

Zaman burada yarıyor sadece
Kimsenin umudu tükenmiyor durduk yere
Zaman seni eziyor sessizce
Hayatın bir üzerindesin
Farkında değilsin sadece
Oh diyorsun
Oh,
Sadece.
Nefesin yettiğince.
İyi geliyor böyle oh deyince.
Tedarikçisin sen
Hayat tam da sırtlandığın yerde.

Tedarikçi,
Gör bak
Saçlarımı topladım ensemde
Yumruğum sıkılı gerimde
Nefesim göğüs kafesimin içinde
Bırakamıyorum ne ileriye ne geriye
Sırf sen rüzgarları kıskanmayasın diye.
Somurtuyorum herkese
Mutlu görmeyesin beni herkesin içinde diye.
Zalimliğini bildiğimden
Sonraki mevsimi görmeyi diliyorum
Keşke keşke diyorum
Ölmekten değil; senden korkuma
Bıçaktan, tabancadan değil; sözlerinden korkuma.
Mevsimleri istifliyorum
Elime geçirdikçe.
Rüzgàrlara fısıldıyorum
Şiddetli esmesinler
Karıştırmasınlar mevsimleri birbirine.
Ben saf bir mevsim arıyorum giderayak
Biliyorum zordur ulaşmak öylesine.

Adanın uzak ucuna hayat götürür
Rüzgâr bahane
Dünya üzerinde yoksul kalır düşlerimiz
Sırtımızda başkalarının yükleri
Taşıyoruz gücümüz yettiğince.

Üflesin beni o rüzgâr
Hayat aksın gitsin sessizce.
Evler yollar insanlar
Beni sen yaparlar
Çaresizliğim senin anlayamayacağın şekilde
Şefkatsiz kollara düştük
Çekiyoruz cezamızı, çare yok böylesine.

İnsan önce ben demez
Hepimiz yanlışlarla büyüdük bu evrende
Seni korkusuz yapan nedir
Sorma sakın
Sakin ol gittiğin yerde.
Görsünler
Yanlışlarla büyüyen tek ben değilmişim
Şu koskoca evrende.
Öyle ya da böyle
Bu Allah’ın cezası hayatı yaşıyoruz çaresizce.

Ohhhhh
Oh ya son bir kere
Korkma sakın bu en uzun oh’un olacak diye.
“En karanlık geceden aydınlığa doğru taşınırken
Zihninde tüm düşünceler allak bullak dans ederlerken

Ve geçtiğin her durak senin zorunlu sürgünün olmuşken
Tünelin bitiminde bir anda güneş gösterir yüzünü

Yağdırır ışınlarını üzerine”
Bir ohhh de o zaman şöyle şevkle,
Canından geldiğince.

Ohhhhh
Bıraktım bütün nefesimi kırıntısına kadar
Boşalttım ciğerlerimden geleni ne var ne yoksa
Bir çok durak
Bir sürü insan
Bambaşka şehirler
Hepsi kaldılar geride
Zaman ezildi
Devir kapandı
Kapılarda sürgüler
Kurtuldum ben de nihayet
Bu Allah’ın cezası kendimden.

SUFFRAGETTE

 

suffragette-01_612x380

SUFFRAGETTE:

“Kral hazretlerinin hükumetine rağmen buradayım… Dünyaya gözlerini açan her küçük kızın, ağabeyleriyle eşit şansa sahip olacağı zamanlar için savaşıyoruz. Kaderimizi belirlemek için biz kadınların sahip olduğu gücü asla hafife almayın. Yasaları çiğneyenler değil, yasaları yapanlar olmak istiyoruz… Kendi çapınızda hepiniz militan olun. Camları kırabilenler, kırsın. İleri gidip mülkiyetin kutsal putlarına saldırabilenler, saldırsın. Bu hükûmete meydan okumaktan başka seçeneğimiz kalmadı. Oy hakkını kazanmak için hapse girmemiz gerekiyorsa, bırakın kırılan, kadınların bedeni değil, hükûmetin camları olsun… Britanya’daki tüm kadınları asiliğe çağırıyorum. Köle olmaktansa, asi olmayı yeğlerim.”  Korkusuz Emmeline Pankhurst

Göçebe kadın ilerler. Özgürlükler ülkesini arar. “Oraya nasıl ulaşacağım?” diye sorar. Mantığı cevap verir: “Yalnızca ama yalnızca tek bir yol var. İşçilik sahilinden iner, acının sularından geçersin. Başka yolu yok.” Kadın geçmişte tutunduklarını bırakarak feryat eder: “Kimselerin ulaşamadığı bu uzak ülkeye ne diye varayım? Yalnızım, yapayalnızım.”  DREAMS, OLIVE SCHREINER

“Bu hayatı yaşamanın başka bir yolu olmalı.”  Maud Watts

“Her evdeyiz. İnsan ırkının yarısıyız. Hepimizi durduramazsınız.”  Maud Watts

Kimi film vardır, yönetmeninden ötürü merakla beklenir. Kimi film vardır, aktörlerinin rüzgarına kapılır potansiyel seyircisi. Bu biraz teenage işidir; hastalıklı, rahatsızlık verici bir şeyler vardır bu bekleyişte. Senenin iyilerinin nereden çıkacağı belli olmaz ama sizin de sabrınızın bir sınırı vardır. Sundance’ın bağımsızları bağımlılık yaratmaktan uzaktır. Avrupa filmleri arasında yeni bir şey yoktur. Gay çiftler, Naziler,  Uzayda koloni kuranlar, mültecilik, çaresizlik, işsizlik; milyon kere izlemişsinizdir, milyon kere de aynı temalar işlenmiştir. Çaresiz ama gururlu izleyiciyseniz, hayal kırıklığı kaçınılmaz olacaktır. Blockbuster’lara burun kıvırırsınız, dizilere sığınırsınız. Filmin aktörlerini nazlı Amerikan bayrağının altında gördüğünüz anda burnunuza milliyetçi kokular gelir, çünkü sanat bayraktan, topraktan, hükumetlerden bağımsız olması gereken bir şeydir. -Polonya asıllı bir yönetmen vardı gerçi Fransa bayrağının renklerinden seri halde film çeken, e ama o başkadır haliyle- Hollywood dediğin nedir ki? Alt tarafı endüstridir kimselerin bir parçası olmak istemediği, ben olsam ben de içerisinde Inarritu’nun film çektiği devasa bir endüstrinin parçası olmak istemem. Haksız mıyım, aptal mı? Sanırım aptal. Bu arada aç kaldınız. Mideniz değil, beyniniz aç, ruhunuz aç. Filmlerdeki ölümler çok kahramanca değil, dolayısıyla gözyaşlarınızı kendinize saklıyorsunuz ya da aşırı kahraman karakterler tuhaf kahramanlık destanları yaratarak kendi ölüm fermanlarını imzalıyorlar, gözyaşlarınız da buharlaşmaya fırsat bulamıyorlar haliyle. Arayışa devam benim akıllı izleyicim. Kusurları olan ama önemli bir çift sözü olan bir film arıyorsanız ve nereden geldiği önemli değil diyorsanız, şimdi Suffragette’in tam zamanı derim size sadece. İyiniyetli işlerin her zaman başarılı olduğuna inanmışımdır. Bu film de yola iyiniyetle çıkanların ortaya çıkardığı bir çalışma. Yönetmen koltuğunda Sarah Gavron, senarist olaraksa çok daha tanıdık bir isim var, birbirinden çok farklı işlere imzasını atmış ve benim de sıkı sıkı takip ettiğim ve ismini bildiğim nadir senaristlerden: “Abi Morgan”. Tatlı yüzlü Carey Mulligan, Helena Bonham Carter, Anne-Marie Duff, ilk kez müşerref olduğum David Lloyd George rolünde Adrian Schiller ve Meryl Streep benim için filmin öne çıkan isimleri oldular. Meryl Streep’in filmde çok kısa bir rolde göründüğü doğrudur. Ama yazımın girişinde kullandığım sözlerle, korkusuzca balkon konuşması yaparkenki gücü ve sadece iki cümle sarf ettiği Maud’un yeşermiş fikirlerini o kısacık anda güçlendiriveren de odur. Hangi devrim, hangi dava olursa olsun “Asla teslim olma! Asla mücadeleden vazgeçme!” bu sihirli iki cümle ne kadar sıkıntıda olursanız olun, sizi kurtaracaktır pes etmişken, ayağa kaldırıp yürütecektir takıldığınız taşların büyüklüğüne rağmen. Ve Meryl Streep’in gölgesi yeterdir. Tüm başrollerinden daha bir başkadır bu filmde benim gözümde. Çok beğendim kendisini “Korkusuz Emmeline Pankhurst” rolünde.

images-138

images-106

images-77

images-103

Gelelim filmimize. Kurgu ve gerçek karakterlerin bir arada olduğu bir film var karşımızda. Bir kurgu karakter olan Maud Watts rolünde, doğuştan gelen hitabet yeteneği tesadüf sonucu keşfedilen, çamaşırhanede çalışmış bir annenin gene çamaşırhane yazgılı kızı rolünde, evli, bir oğul ve bir pısırık koca sahibi Carey Mulligan var. 1921 Londra’sının Glass House Çamaşırhanesinde kendi gibi çamaşırhane yazgılı işçi sınıfından olma ve doğma kadınlar ve erkeklerle günlerini geçiriyor bıkkınlıkla. Ta ki bir gün etrafında onun gibi boyun eğmekten bıkmış ama ne yapacağını bilen kadınların varlığını keşfedene ve iş arkadaşı Violet Miller’ın yerine Lloyd George’un karşısında kadınların oy hakkını savunmak için ifade verene dek. Dört yaşında annesi ölen, babasını hiç bilmeyen, yedi yaşına kadar yarı zamanlı, on dört yaşına kadar tam zamanlı olarak aynı çamaşırhanede çalışmış, on yedisinde baş temizleyici, yirmisinde işçi başı olup şimdi yirmi dört yaşında olan Maud’un özgeçmişi Lloyd George’u da sarsıyor. Hayattan bıkkınlığını ve aynı bıkkınlık karşısındaki çaresizliğini, bu hayatı yaşamanın başka bir yolu olmalı diyerek ifade ediyor en yalın haliyle. Kadınlara kısa bir yaşam biçen çamaşırcılık ve bıraktığı arazlar kısaca ağrı, öksürük, çarpılan parmaklar, bacaklarda görülen irinli yaralar, yanıklar ve baş ağrıları ve tüm bunlara rağmen erkeklerin üçte biri fazla mesai yapmalarına rağmen haftalık on üç şilinlik kazançları, erkekler on dokuz şilin alıp, daha az yıpranırken bu kadınların kaderi olarak gösteriliyor. Maud’un kocası zamanında patronu tarafından cinsel tacize uğrayan karısını korumaktan acizken, karısının ön ayak olduğu şeylerden rahatsızlık duyarak, onu eve almamakla, tek adam olarak çocukları üzerinde karar verip sonra da kanunlar böyle diyerek adil olmayan yasalara sığınarak cezalandırıyor. Tek oğlunu evlatlık veriyor, daha iyi bakılır diye. Bir baba daha ne kadar aciz ve sersem olabilir ki bu dünyada? Helena Bonham Carter’ın canlandırdığı Edith Ellyn insan gelecek nesle önem vermelidir derken, bir küçük oğlu için bile savaşacak nefesi yok kocasının. Yalnızca karısını kolladığını sanan eş oy haklarını aldıklarında karısına ne yapacağını soruyor. Maud senin yaptığını yapacağım diyor. Yani kocasının yaptığı gibi bu sefer o  kocasının çalışarak kazandığı yevmiyesini alacak elinden. Sorumsuzca hareket edebilecek, kendi çocuğunun sorumluluğunu almaktan kaçabilecek pekala. Erkek ve tacizkar patronu gibi küçük yaştaki oğlanları taciz edebilecek kızıl bıyıkları olmasa da. Bol bol içebilecek ve evdeki çamaşırları kocasına yıkatabilecek bundan sonra. Bir koca nasıl korkmaz bu olasılıklardan.

images-157

images-89

images-82

images-136

images-158

images-178

Nüfusun yarısını teşkil eden kadınlara, nüfusunun hepsi erkeklerce temsil edilen parlamentodan yasayı değiştirmek suretiyle oy hakkı kullanımını zoraki kılacak olan izin çıkmıyor bir türlü. Neden olarak da kadınların sakin bir mizaca ve siyasal ilişkileri muhakeme edebilecek akli dengeye sahip olmadıkları gösteriliyor. Kadınlara oy kullanma hakkını vermek demek, sosyal yapıyı bozmak demek. Zaten onları layıkıyla temsil edebilen babaları, ağabeyleri ve kocaları var… Ve erkekler bilmişler karşı karşıya oldukları tehlikenin büyüklüğünü. Kadınlara oy hakkı verdikten sonra bunun dönüşünün olamayacağını. Kadınların daha çok isteyeceklerini, parlamento üyesi, bakan, hakim olmak isteyeceklerini bilip, onlardaki gücü görmüşler. Bu film o kadınların oy hakkı savunucusu Emmeline Pankhurst’in yanında yer almasının ve mücadeleye katılışlarının öyküsünü anlatıyor. Mücadeleden, devrimden geçmişteki yaşantılarına yabancılaşan kadınlar oy haklarını kelimelerle değil, eylemlerle kazanacaklarının farkına varıyorlar. Yıllarca görmezden gelinmenin, alay edilmenin ve delice yıpranışlarının acısını çıkartıyorlar. Kölelikten bıkmış, asi olmayı kabullenen cesur kadınlar teslim olmak yok diye haykırıyorlar. Fondaysa çamaşırlarla bezeli arka sokakları var Londra’nın. Tıpkı fakir İtalyan mahalleleri gibi. Ve İngiltere’nin ve tüm Avrupa’nın savaşla imtihanı var daha önlerinde. Yüksek yüksek iplere gerilmiş kasvetli ama günümüzle ve bizim ülkemizle karşılaştırıldığında hiç bozulmamış dokusu ve mimarisiyle doğal plato Londra sokakları. Aradan geçen bir yüzyıl tarihi dokuyu hiç bozmamış. İnsan ister istemez kıyaslamaya gidiyor, Ahh İstanbul…

images-115

Maud ve diğer kadınlar defalarca tutuklanıyorlar, hapse giriyorlar. Siyasi suçlular olarak açlık grevi yapıyorlar. Hükumet yetkilileri her ne kadar polisleri maşa gibi üstlerine coplatmak için sürse de, aslında ödleri patlıyor elleri kana bulanacak diye. Aralarından bir şehit çıkarmalarından, Pankhurst’ün de bunu aleyhlerine kullanıp daha beter isyan çıkartacağından eminler çünkü. Hayatı boyunca hapse girip çıkma rekoru kırıyor Pankhurst. Ödleri kopuyor küçücük bir kadından ve onun gücünden. Polis baskın düzenliyor konuşma yapacağı yerleri öğrenir öğrenmez. Diğer kadınlar yüzlerinde peçe, onun kılığına girip Pankhurst’ü koruyorlar. Bu yüzden hapishane yetkilileri, açlık grevi yapan mahkum süfrajetleri zoraki bir işkence gibi ağızlarından besliyorlar. Kral’ın da bulunacağı at yarışında bir eylem gerçekleştireceklerinden eminler ama mani olamıyorlar. Korktukları başlarına geliyor. Emily Wilding Davison kendisini Kral Beşinci George’un, izleyicilerin ve basın mensuplarının önünde hızla koşan atların önüne atıyor, ağır yaralanıyor, iki gün sonra da hayata gözlerini yumuyor. Çantasında bulunan dönüş bileti ve yakın zamanlarda gerçekleştireceği Fransa seyahati ölümünün bir intihar mı yoksa eylemlerine dikkat çekme çabasının beklenmeyen sonucu olarak mı gerçekleştiğini anlaşılmaz kılıyor. Ama tam 6000 kadın geliyor cenazesine. Tüm dünyada kadın hakları mücadelesine olan ilgi artıyor. Bu esnada da binden fazla Britanyalı kadın hapse giriyor. 1918 yılında otuz yaşın üzerindeki bazı kadınlara oy hakkı tanınıyor. 1925 yılında bir kadın çocukları üzerinde hak iddia edebiliyor sadece. Britanyalı kadınların oy hakkını kazanmaları ise araya giren Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ancak 1928 yılında gerçekleşiyor. Kadınlar yıllarca mücadele ediyorlar “Üzerinde Güneş Batmayan Ülkede”. Filmin sonunda, ülke ülke, kadınların seçme ve seçilme haklarının hangi yıllarda tanınmış olduğunu gösteriyor film. 1934 yılında Türkiye diyor. Biz bu hakkı hiç mücadele etmeden, hiç ölmeden almışız, bize verilmiş sadece. Atatürk bunu da düşünebilmiş, giderayak. Suudi Arabistan’sa hala versem mi vermesem mi diye bakarken en sonunda bu sene içerisinde kadınlara oy hakkı tanımıştır. Yazık. Çok yazık. Bu kadınlar bu kadar çekmişken, kendilerini feda etmişken.

images-197

article-2606928-1D29B51100000578-544_634x385

Ülke çapında kadınlara oy hakkı tanıyan ülkeler şunlardır:

1893: Yeni Zelanda
1902: Avustralya
1913: Norveç
1917: Rusya
1918: Avusturya
Almanya
Polonya
1920: ABD
1932: Brezilya
1934: Türkiye
1944: Fransa
1945: İtalya
1949: Çin
Hindistan
1953: Meksika
1971: İsviçre
1974: Ürdün
1976: Nijerya
2003: Katar
2015: Suudi Arabistan, nihayet, o da reformcu kralları sayesinde.

downloadfile-2

law-makers

images-87

images-167

images-114

images-94

 

IRRATIONAL MAN

 

images-142

IRRATIONAL MAN:

“İnsan doğasının başı, inkar edemeyeceği fakat aynı zamanda cevaplayamayacağı sorularla derttedir.” Kant demiş ki…

“Toplumu erkekler şekillendirir. Kadınlar sadece erkek ilişkilerinde olan varlıklar olarak görülür.” Simone de Beauvoir da demiş ki…

“Cehennem başkalarıdır. ”  Jean Paul Sartre

“Tüm iyi fikirler baskı altında gelir.” Abe Lucas

Uzun ve aralıksız süren meslek yaşamında nefes almadan film çeken bir yönetmen Woody Allen. Tam elli yıldır yazıyor ve yönetiyor. Vermiş olduğu bir röportajda bahsetmiş olduğu üzere sıkılıyormuş film çekmediğinde. Hayranları da benzer dıkıntıları(bir harfle havası değişen kelimelere örnek olsun istedim ve değiştirmiyorum bilerek) taşıyor olsalar gerek, kendisinden yeni bir film gelmezse diye. Azmi, istikrarı, meslek aşkı takdir edilmesi gereken yönetmen, seksen yaşını devirmiş durumda ve meslekleri ne olursa olsun akranları çekildikleri adalarda, büyük bahçeli villalarda emekliliğin tadını çıkartırken, kendisi sulanmayan beyniyle üretmeye devam ediyor bir auteur olarak. Filmografisinde izleyemediğim yahut kaçırdığım bir sürü filmi olmasına rağmen her bir filminden bir ya da birçok ders alabildiğim, insan doğasının karanlık tarafını zehirli bir dille üstelik hicivle seyircisine sunan, New York vazgeçilmezim dedikten sonra Avrupa’ya açılan ve orada da iyi işler çıkartan ve şehrin dokusunu, insanlarının özelliklerini layıkiyle yansıtan, oyuncuların birlikte çalışmak için can attığı, atmosfer yaratma ustası bir yönetmen. Erken dönem filmlerinde canlandırdığı nevrotik karakterleri bizzat kendisi oynardı ve inanıyorum ki kendi yazıp yönettiği filmlerin başrolüne kendisinden daha çok yakışan bir yönetmen daha gelmemiştir yeryüzüne. Ve kendi sinemasını, kendi dilini oluşturmuştur geçen zaman içinde. Biraz Bergman vardır içinde, son dönemlerinde ise bol bol Sartre, Kant…

images-146

images-155

Filme ismini veren irrasyonel kelimesinin sözlük anlamı mantıksız, saçma, akılsız ve oransız demek. Hayattan zevk alamaz hale gelmiş, kendisiyle çelişip duran, karısının da kendisinden umut kestiği için terk ettiği izledikçe anlaşılan, mutsuz, umutsuz, huzursuz, hevessiz, bezgin, iktidarsız felsefe hocası Abe Lucas rolünde tavşan dudağı, toparlak göbeği, vurgusuz konuşması ve elinden düşürmediği içki şişesiyle Joaquin Phoenix var. Düşünmekten konuşmayı unutmuş halleri ve yüksek popülaritesiyle Braylin ismindeki kurgu bir kolejdeki işi kabul etmesi okulun öğrencileri ve meslektaşları arasında yüksek bir merak yaratıyor. Beklenti büyük olunca gelmeden rüzgarı esiyor, yayınladığı kitapları okunuyor, hakkındaki söylentiler fısıldanıyor kampüs bahçesinde. Abe’i en çok merak edenlerden birisi olarak öğrencisi Jill rolündeki Emma Stone, erkek arkadaşının varlığına ve ailesinin uyarılarına rağmen yavaş yavaş tutuluyor sürekli fikir alışverişinde bulunduğu hocasına. Abe bu ilgiyi hak etmek için fazla gayret göstermiyor esasında. Ama yirmi yaşındaki bir kızın üzerinde tükenmişliği bile merhamet uyandırabiliyor. Tutulan ve aşık olduğunu itiraf eden ve karşı tarafın da böyle düşündüğünü zanneden Jill, Abe’in her defasında yalan söylediğini göremiyor. Ortadoğu’da bir ülkede kafası kesilen ya da havaya uçurulan, nihayetinde her defasında farklı bir hikayenin mağduru olarak ölen bir arkadaşı var sözde. Cinayeti işledikten sonra varsayımlar üzerine tatlı tatlı fikir yürütebiliyor mesela herkes içinde. Jill’se her şeye rağmen, kendisini öldürmeye çalışan adam hakkında kötü söz etmiyor. Film boyunca onunla olmadığı zamanlarda bile, çıldırmış gibi ondan bahsediyor etrafındaki herkese. Ona yakıştırdığı sıfatlar hep sönmeyen hayranlığının neticeleri. Onu akıllı, ilginç, büyüleyici aynı zamanda savunmasız fakat çekici, üzerine konuştukları konuları kullandığı kelimelerle dilediğince değiştirmeyi bilen biri olarak tanımlıyor. Hayatın hiç bitmeyen acısını görmekten bu hale gelebileceğini düşünebiliyor tüm iyi niyetiyle. Abe’inse ne iç ne de dış sesinde Jill yok. Düşüncelerinde tutarsız bir romantik olarak tanımlanan Abe işleyeceği cinayetinin kararını romantik nedenlerden ötürü alıyor sadece. Kadınlara karşıysa romantik bir bakış açısı hemen hemen hiç yok. Zihninin açılması, uğruna öldürdüğü zalim hakimin, sırt sırta otururken kulak misafiri olduğu hiç tanımadığı kadının çocuklarını babalarına verecek olmasını engelleyip, kendince adaleti sağlaması ve onu hiç bilmeyeceğini düşündüğü kadını kendince kurtarmasıyla berraklaşıyor. Öldürmek bir yaratıcılık eseri ve çok artistik bir şey yapıyor kafasındaki mükemmel cinayeti kurgularken bile. Hızlı ve acısız bir ölüm kurguluyor, siyanürse başrolde. Umut etmenin işe yaramadığı dünyada dışarıdaki Bazı insanlardan biri olan Hakim Spangler’ın ölümü dünyayı daha iyi bir hale getirecek bundan sonra ona göre.

images-150

Rus edebiyatından ve Dostoyevski’den etkilendiğini sıklıkla dile getiren Abe, cinayetini işlemezden önce yazarın Suç ve Ceza’sından notlar alıyor. Besbelli  cinayet kısmından sonra vicdan kısmıyla ne yapacağının hesabını yapıyor ve vicdanını rahatlatmak için yöntemler geliştiriyor. Kendince cinayetini meşrulaştırıyor. Keçileri kaçırmış bile olsa bir felsefe hocası olarak tüm bunları düşünmüş olacağını en azından tahmin ediyoruz ama tekrar nefes almak ve kendine gelmek için bu cinayeti işleyeceğini kafasına koyuyor, kadının umutsuzca acı çekişine kulak misafiri olduktan sonra. Abe, Zabriskie Noktası’na geldiğinde Braylin’e geliyor. Varoluşçuların tamamen dibe vurmadan bir şey olmayacağını savunan fikirlerine paralel Abe dibe vurmuş bile çoktan ve bir çıkış yolu arıyor kendine. Evli ama aşk ve şehvet için her şeyi yapabilecek ve bu uğurda kampüste yatılmadık “insan” bırakmayan ve bundan uslu kocası da haberdar olan meslektaşı Rita’ya öğretmek konusunda hiç cesaretini yitirdin mi ve durup da ne yapıyorum ben dedin mi diye sorduğunda kendisi bu durumda aslında. Yani hiç durmadan sorgulama aşamasında, kendini, kariyerini, kısaca tüm hayatını. Rita hayatından memnun gözükse de, Abe beraber Avrupa’ya gidelim mi diye sorduğunda hiç düşünmeden kararını verip kocasına anlatıyor durumu. Herkes her şeyden sıkılıyor bir zaman geliyor da. Geride bırakmak istiyorsun bütün hayatını yeni bir başlangıç için. İlginç olansa, şu an biriyle tanışsam onu memnun etmekten uzak olurdum cümlesini sarf eden Abe’in bu özel ve nazik durumuna rağmen onun hayatının bir parçası olmak için can atan kadınların bundan vazgeçmeyip, kendisine kol kanat gererek, bilakis kendi kendilerine mutlu olmayı başarabilmeleri tek kişilik tutkuları dahilinde. İçerisinde kurşun olan tabancanın tetiğini art arda çekebilecek derecede kendine karşı duyarsız olan bir adam var ortada Rus ruleti oynayan ve bundan da öğrencilerine ders çıkartan, insanın hayatta yüzde elli şansı olmuyor kimi zaman, diyerek. Kendince kusursuz cinayetini işledikten sonra bile sevilebiliniyor. Bir kadını kandırdıktan sonra, bir diğerini öldürmeye teşebbüs edip de kazayla kendisi öldükten sonra da sevilebiliniyor. Kadınlar ona harcadıkları zamanlarının tekelini vermekten hoşnutlar ve pişman değiller kısaca.

images-69

images-110

images-133

Filmin yarısına geldiğimizde Abe kendi iç sesiyle öldürüldüğünü söylese de, filmin ilerleyen dakikalarında yönetmen bunu bir şekilde bize unutturmayı başarıyor. Bir insan hayatı aldım dedikten sonra, en derin duygularımın önü açıldı diyor. Umutsuz bir vaka oluşundan ötürüyse kimse onu eleştirmiyor. Uzaklardan bir izleyici olarak ben mesela. Yönetmenimiz bu yaşta eleştiriyi çekmek istemiyor anlaşılan. İzlemiş ve dolayısıyla hatırlamış ve bilmiş olduğum kadarıyla “Suçlar ve Kabahatler” ile “Maç Sayısı”ndan sonra suç ve cinayet temalarına bir kez daha dönüş yapan Allen, bu defa suçun insan bünyesinde bir anda serpiliveren doğasını entellektüel bir eğitimci yazarın bakış açısıyla aktarıyor ve kendi haricinde gelişen olaylar zincirinin kurtarıcı halkası olmak adına müdahalede bulunup kendini kurtarıyor aslında. Ne aşk, ne sevgi, ne ilgi, ne kariyer böyle bir adamın hayata tutunmasını sağlayan. Hiç tanımadığı bir kadına yaptığı iyiliğin üzerine çıkamıyor hiçbiri. Kaderleri belirleyen yeryüzü tanrılığına soyunmak, içinde sönmüş kalmış coşkuyu ve yaşam enerjisini geri getiriyor. Eskiden her tür yürüyüşe katılmış, insanlığı kurtarmak adına dünyanın uzak ucuna gitmiş, menenjitlilerle bile vakit geçirmiş Abe, bu sefer dünyayı kurtarmak için çok farklı bir şey görmek istiyor. Fakat karşı karşıya olduğu şey çok başka oluyor ve bir cinayet diğerini tetikliyor.

images-97

images-117

images-102

Film henüz başlamazken ve daha jenerik akarken arka planda camları kapalı bir yolda giden arabanın içinde gidiyormuşuz hissi veren dışarıdan gelen boğuk sesleri algılıyoruz. Sonra da bir alkışla başlayan ve filmin ritmiyle çok uyumlu müzik giriyor, bu arada Abe arabanın içinde iç sesiyle hiç durmadan konuşup duruyor. Film biter bitmez de aynı alkışla başlayan müzik giriyor ve jenerik akıyor. Yönetmen tüm ekibini alkışlıyor sanki  nazikçe, başta kendisi olmak üzere. Ve bu da Oscar ödül törenlerine ve hatta hiçbir ödül törenine gitmeyen Allen’ın kendini ve ekibini ödüllendirmesi olarak algılanabilir bir yerde.

Allen’ın en iyilerinden olmasa da, içerisinde barındırdığı kavramları düşündürtmeyi başarabilen, Kant’ın, Kierkegaard’ın, Sartre’ın, Beauvoir’ın, Dostoyevski’nin adını anmadan geçmeyen, Parker Posey dahil iyi oyunculuklarla bezeli bir film izlemiş oldum ben kendi adıma. Hiç pişman değilim bu anlamda. Abe filmin başında kendi kendine soruyordu burada neyden bahsediyoruz diye. Cevapları da kendisi veriyordu kısaca; ahlak, seçimler, hayatın rastgeleliği, estetik ve cinayet diye. Olası bir örnek olarak verebileceğim hiç tanımadığı bir çocuğa donör olsun diye bir insanın hayatına son veren bir kişiyle, Abe’in işlediği cinayetteki niyet iyi de olsalar, sonuçta cinayet adı üzerinde ve masum bir insanın tutuklanması ve hüküm giymesine de neden olabilir pekala durduk yere. Bir tanışıklığı ve çok da kabul gören geçerli bir nedeni olmadan adam öldüren bir adamın savunması çok ilginç olabilirdi eğer Abe ölmeseydi son saniyede. Hem de 17 numara sayesinde. Önemsiz görünen şeylerin yaşadıkça gördüğümüz üzere, o kadar da önemsiz olmadıklarını gördük neticede. Anların, şeylerin azizliği ve önemi üzerine bir sürü şey söyleyen bir film geldi ve de geçti sinemalardan bu son seferde usta yönetmen tarafından kaleme alınıp çekilen. Huzursuz bir yönetmenden insanı sakin sakin huzursuz eden bir film arıyorsanız, tavsiye olunur şiddetle. Sakin sakin yazdım ben de, yönetmenin tavrı ve tarzı çerçevesinde.

images-98

images-108

images-65

THE AFFAIR, İKİNCİ SEZON

images-57

THE AFFAIR / İKİNCİ SEZON :

“Hayatta olmak, özünde son derece yalnız bir mesele. Yükünü çoğunlukla yalnız taşımak zorundasın ve kimse ihtiyaç duyduğu kadar yardım almıyor.”

Nerede kalmıştık? Yanlış soru. Nereden başlıyoruz? Ve kimlerle devam ediyoruz? İşte bunlar doğru sorular. Kaldığımız yerden tabii ama ilk sezona nazaran olgunlaşmış ve rollerine daha bir oturmuş aynı karakterlerle. Alison tüm hayatını geride bıraktığını sanarak Noah’ya kaçmıştı. Noah hayatını bıraksa, dört çocuğunu bırakamayacağı gerçeğiyle yaşamasına rağmen kendini tutamayıp, Alison’ın çapkın kollarına teslim olmuştu. Ve evet. Bu ülkede bu tip bir açıklama yapacaksan eğer kız tarafı kaçan, erkekse ürkek bir ceylan olarak nitelendirilir her zaman. Ve benim biraz maço bir yazı çıkartasım var; deneyeceğim, başaramayabilirim. Öte yandan ister burada, ister okyanusun öte yakasında değişmeyecek tek bir şey varsa, geride kalanların tüm mağduriyetleriyle hayatlarını onarmaya çalışıp, gururu incinen taraflar olarak hayatlarını sürdürmek konusunda tüm bırakılmışlıklarıyla iki katı zorlandıklarıydı. Dizinin bu sezonunda gözüyaşlı mağdur eşler Alison ve Cole daha çok varlar. Dolayısıyla sürpriz finale doğru ilerlerken ilişkileriyle ne yapacaklarını bilemeyen Alison ve Noah’nın hikayesinin ayrılmaz tanıkları olarak bu eski eşlerin hayatlarında atlattıkları badirelere ve kurtuluşlarına tanık oluyoruz bir cinayet davasının, bir kitabın ve faili meçhul bir babaya sahip bebeğin eşliğinde. Bir de sürpriz finalde gerçek hayatta sahne tecrübesi olduğu aşikar, bağımlı bir kardeş var kendi hayat hikayesinden ve ailesinden izler taşıdığını söylediği şarkıyı sahnede seslendirirken. Final için tasarlanmış, karakter için fazla zorlama sahne, anın güzelliğinden ve performansının başarısından her şekilde izleniyor. Amerikan geleneksel folk müziği tarzında bestelenmiş, kaynağı belirsiz “The house of the rising sun”ı söyledikten az sonra hakkın rahmetine kavuşacak Scotty’nin ağzından şarkı, son derece melankolik, depresif ve karanlık ama bir o kadar da kışkırtıcı ve içten çıkıyor. Çok beğendim. İkinci sezonuyla hayal kırıklığına uğratmayan bir başka iyi yazılmış diziydi diyebiliyorum rahatlıkla bitirdiğimde. Hiç izlememiş olanlar için söylemek lazım bu dizileri izlemek size çok şeyler katabiliyor, zaman kaybından öte. En azından herkesin bir yerlerde seviştiğini, öldüğünü, hayatını berbat ettiğini, acı çektiğini görüyorsunuz. Teselli ömrü uzatan güzel bir ikramiyedir her zaman. Siz yapamıyorsunuz ama Alison hayatına giren her erkeği aldatıyor mesela, sevsin sevmesin. Kocasını Noah’yla, Noah’yı kocasıyla, ikisini birden sevmediği başka bir adamla.. Bu konuda hayat pratiği var kadının. Noah’da istekli ve hedefine yaklaşıyor ama başaramıyor. Cole ve Helen’ınsa boşanmak zorunda kalmasalar akıllarına gelmeyecek bir başka adamın ya da kadının varlığı. Karakterlerden biri sizi çağrıştırıyordur. İnanırım. Beni de. Sakın inanmayın.

downloadfile-29

downloadfile-1

İnsanların başlarına böyle şeyler gelebiliyor. Bir başkasına aşık olabiliyorlar. Bazen evli olmadıkları birine aşık oluyorlar, bu onların yalnızca evli oldukları kişiyi sevme biçimini değiştirse de. Noah aşkın bir tür kader olduğuna inanıyor ve her iki insanın da inandığı takdirde, ortaya son derece güçlü bir şeylerin çıktığını, birbirine aşık ve güven duyan bir çiftin bir üçgen misali ortak bir noktada buluştuğunu ve biri kaybolursa diğerinin açık havada tek başına süzüleceğini düşünüyor. Aşk, güven ve sadakat olmadan olmuyor. Bence oluyor ama duruyor ilerlemeden. Kısacası bir evliliğini noktalamak üzere olup, ikincisine hazırlanan bir adam olarak aşk’ı evliliğe bağlıyor ister istemez, kitap tanıtımında gelen soruları çatılı, üçgenli örnekler vererek cevaplarken. Tanrı’nın varlığı da aşkın varlığıyla aynı kaynaktan besleniyor ona göre. İnsanın inandığı ölçüde var her ikisi de. Sadakatin ve eylemlerin onların mevcudiyetini var eden. Sen var ettiğin, ihtiyaç duyduğun sürece bir yerlerde hazır bekliyorlar. Hayatını ve varoluşunu anlamlı kılıyorlar. Yoksa da kuytularda gizleniyorlar belli etmeden.

downloadfile-26

images-62

Taksi şoförlüğü yaparak geçinen, biraz kaba ama elleri güçlü erkek olarak tanımlanan Cole tekrar seviyor. İstemeyerek. Hazırlıksız. Korkarak. Alison’la gençken başlayan bir ilşki onlarınkisi ve ne yaptıklarını bilmeden geçiriyorlar zamanlarını. Oğulları Gabriel’ın ölümüyse paylarına düşen dünyanın en kötü ellerinden birini oynama rolünü biçiyor onlara. Alison bu sözlerle yumuşatıyor Cole’un kalbini, sakinleştiriyor onu düğününden önce. Bu dizide mutluluğu en çok hak eden Cole belki de. Eski kocasının yeni evliliğinin organizasyonunu yapıyor. Ortak olarak satın aldıkları restoranı işletiyorlar. Geçmiş yaşantılarına geri dönmüş gibiler tek farkla, hayatlarındaki başka insanlarla.

downloadfile-2

images-72

downloadfile-38

Ortak velayet isteyen henüz daha bitiremediği kitabından alacağı avansa bel bağlamış, parasız Noah’nın karşısında Park Slope’da oturan bir Upper East Side kızı olan Helen ve kocası tarafından aldatılıp, terk edilen, kızından da öfkeli bir kayınvalide var. Çocuklar için velayet davasından daha kötüsü yok diyen yargıcın haklılığı bir tarafa birbirine öfke duyarak ayrılmaya çalışıp da ayrılamayan ebeveynlerin arasında kalmış domino taşları misali çocuklar da ne yapacaklarını bilemiyorlar. Nitekim nedenlerinin psikosomatik olduğu düşünülen oğulları Martin karın ağrısından kıvranırken, bir psikiyatriste götürmek için randevu alan kayınvalidesine söz geçiremiyorlar. Çocukta crohn hastalığı çıkıyor ve bir gün içerisinde apar topar ameliyat oluyor ve bu da üç ay sonrasını buluyor.

images-58

downloadfile-36

images-43

Otuzlu yaşlarının başlarındaki Alison ve Cole, orta yaşlarındaki Helen ve Noah’ya nazaran aynı süreci daha soğukkanlı ve aklı başında atlatıyorlar. Belki de ölmüş olan oğulları Gabriel’la alakalı. Kartlar zamanında onlar için acımasız dağıtılmış ve dünyadaki en kötü şey buyken, sonradan gelenler o kadar da sarsmıyor onları. Cole biraz hapa uyuşturucuya sarıyor ama bir kız bulup düzeliyor, Alison’sa karnındaki bebeğe tutunuyor. Kitabı çok satanlar listesine giren Noah güç sarhoşu oluyor ve tekrar evlenip evlenmek istemediğinden, Alison’ın bebeğini isteyip istemediğinden bile emin değil. Fransa’ya gidip ikinci kitabını yazmak, kızlarla takılmak, çapkınlık yapmak var aklının bir köşesinde. Öte yandan fikirleri sürekli değişiyor, tutarlı değil. Aslında ne istediğini o da bilmiyor ve hayat onun yerine kararlar veriyor, o istemese de. Ms hastası karısını aldatmadığı için kendisinin kahraman olduğunu düşünen bir babanın reisliğinde, orta sınıf bir ailenin oğlu olarak geçirdiği yıllardan sonra üst sınıftan bir ailenin kızına aşktan çok imrenerek yaklaşmış sanki. Babasının ayyaş bir adam, ihmalkar bir baba ve korkunç bir koca olmasına rağmen, karısını aldatmayarak kendini iyi bir adam olarak görmesini ve çevresi tarafından da öyle kabul edilmesini hazmedemiyor. Son bölümde Helen Noah’ya seni seviyorum derken, Noah Alison’a seni seviyorum diyor. Erkek kimi severse ona gidiyor. Çok daha basit bir kızı yeğleyebiliyor belki de sırf kendi geçmişinden benzerlikler bulduğu için.

images-63

downloadfile-21

Her zamanki gibi paranın çok az kişide olduğunu görüyoruz ve bu az sayıdaki kişi dışında kalanlar yani diğerleri ya emekçi ya da emekçi ve göçmen. Helen’ınsa tüm sıradanlığına rağmen züppe ve kibirli olduğu düşünülüyor Noah’nın ailesinin nazarında gizliden gizliye. Sınıf farkı görünmez duvarlar örmesini biliyor hiç farkettirmeden. Ama buna rağmen Noah’nın evini, ailesini terk etmesini kabullenemiyorlar. Noah için değişen bir şey olmuyor. Her defasında, her tıkandığında ya da bocaladığında, başka başka alternatifler düşünse de, dönüp dolaşıp yine Alison’a geliyor. Evlilikler, çocuk/lar tutkuyu öldürüyor sanki. Noah’nın güvenli evliliğinde, onu seven karısının zengin kollarındayken bitiremediği kitabı Alison’la yaşadığı karmaşık ve adını koyamadığı ilişki esnasında ortaya çıkıveriyor. Hata mı yoksa düşüncesizlik mi olduğunu bilmediği yasak aşkı bir ilişkiye dönüştüğünde tutkunun önüne geçilemediğini görüyoruz.

images-67

Helen hiç sevmediği bir adamla yeni güne uyanıyor, sevmese bile adamın ilgisiyle doldurmaya çalışıyor içindeki boşluğu. Sevdiği adamın yokluğu, sevmediği adamın varlığı aynı ölçüde yaralıyor onu. İkisi de ağlatıyor. Şarabın üzerine esrar pastilini aldıktan sonra gerçek Helen’i buluyor. Aklına eseni söylüyor kuaför koltuğunda. Ölüm ilanlarında gidenin ardından ailesine bakarak hüküm veren, ailesinin olup olmadığına, uzun süreden beridir evli olup olmamasına, çocuklarının ve torunlarının olup olmadığına bakarak hüküm veren Helen, şimdi anne olmaktan nefret ediyorum diyen bir Helen’a dönüşüyor tek başına üstlendiği rollerin ağırlığından ötürü. Bocalaması yeniden hem güvenip hem de sevebileceği bir adam bulamayışından da kaynaklanıyor. Onu seveni o sevmiyor, çok bilmiş kızının söyledikleri aklında yer ediyor, duvarda asılı, sıkı kalçalı genç kızların fotoğrafına baktığında. Önünde sadece beş senesi var yaşlanmadan, sarkmadan, kendini güzel hissederek geçirebileceği. Yaşlanmanın erkeğe nazaran kadın için daha büyük olan eksileri sağduyusu oluyor(en maço halimi okudunuz bu arada, sıkı kalçalar, erkek severse filan. Beş yılı kalmış, ondan sonra dalından koparılmış pörsümüş bir domatese dönüşecek olan zavallı orta yaşlı kadın ve gitgide cazibesi artan huysuz ve ihtiyar delikanlı hikayeleriyse hep aynı).

Helen, kapısına gelen Alison’a Noah’nın ne çeşit bir adam olduğunu anlatırken başlarda onu arzulayan, romantik, tutkulu ve anlayışlı adamın ona kendini açıp, kim olduğunu görmesine izin verdikten sonra tüm zaaflarını yani korkularını, başarısızlıklarını, hayal kırıklıklarını açık edip, bütün bunları karşı tarafın kabahati kılmasını ve partnerinden bir düşman yaratmasının onun tabiatında olduğunu söylüyor. Üstelik bu düşmanlığın nedeni olarak kendisinin kim olduğunu göstermesi olduğunu belirtiyor. Kendini ifşa edip bundan rahatsızlık duyan bir rahatsız adam tarifi ise uzun vadeli evliliklerin girdabına kapılıp, bir türlü çıkış kapısını bulamayan insanların evrensel bir tarifi gibi. Bir de bahane arayanların. Peki içerisinde barındırdığı tüm bu saçmalıklarına rağmen insanlar neden çıldırmış gibi evleniyorlar habire? Bir boşanan, bir daha bir daha deniyor şansını. Çünkü evlilikte her şey daha az yalnızlaşıyor. Sadece biraz ama bu büyük fark yaratıyor.

images-99

images-68

 

images-144

Rahat peşinde koşturan, bulunca da rahatı kaçan, adını koyamadığı rahatsızlığıyla baş edemediğindeyse kendini sokaklara atan, özgürken yalnızım diyen, yalnızken de ben öldüm diyen, bir o yana bir bu yana giden, hep yalpalayan, bir köpek gibi ısıran, bir kedi gibi sırnaşan, ama aslında sadece yaşamaya çalışan insanın tabiatından kaynaklı tutku ve hırslarını, ruhunu kemiren pişmanlıklarını, hatalarını, büyüklenmelerini, ezikliklerini afaki gelişen ve öyle de başlamış olan tutkulu bir ilişki ve o ilişkinin çerçevesine giren ve bundan etkilenen yakınları üzerinden anlatan, ilk sezonunu da aşan bir çıtayla seyreden, bu senenin en iyilerinden…

sNDIT-oF1Y1bhjNcQqoC4kX94fsqdgLIMn0FiNA-PRVIpbyOOPTsvahcBRsUbcqmIpsGGDwQK5lAUKBql657ZJ2O2cl6wqxc5qOs-A=w512-h288-nc

n_Y3Igyc5-9TjCSO1KWPgA5H5tuPsep4R4V8F6Kx84uVUvGy352inUKfdTsNpuVUxZM4c-D7AtWvkTMd73KfrYeCcVDNY7Q=w384-h384-nc

THE HATEFUL EIGHT

 

downloadfile-14

THE HATEFUL EIGHT:

“His, adaletin özüdür. Çünkü hissiz yerine getirilen adaletin daima adalet olmama tehlikesi vardır.”

“Zenciler korktuğunda, beyazlar güvende oluyor.”

“Aşka bak. Yere uzanıp birlikte kardan melekler mi yapmak istiyorsunuz?”

“Bunca zaman eyerdeki bir göt değildim sadece.”==>söz konusu olan bir Tarantino filmi ve replikler aşağı yukarı böyle ama son derece manidarlar da…

“The Hateful Eight” Quentin Tarantino’nun sekizinci filmi. Zaten jenerik akarken belirtilmekte Tarantino’dan sekizinci film diye. Demek ki bir filmden öte bir bilmem kim filmi izleyeceğiz ve bu bilmem kim de Tarantino olunca yaklaşık üç saatlik süresiyle acaba neler anlatmış gene Tarantino diye merak etmeden, merak edince de bakmadan, açınca da izleyip bitirmeden edemiyor insan. Bir bakmanın bedeli de hayattan eksilen iki saat kırk beş dakika. Türleri karıştırmayı seven ve kendine has bir üslubu olan yönetmenimizin yolundan gidelim ve karşılıklı sorular ve geveze cevaplar eşliğinde değerlendirelim bu uzuun filmi Ennio Morricone’nin dönüşü eşliğinde.

downloadfile-13

images-52

Filmi henüz izlememiş potansiyel seyirci sorar : Nasıldı? diye.

Filmi izlemiş ve eleştirisini yazmaya niyetlenmiş aynı zamanda müteahhit ve site yöneticisinden cevaplar : Filmi henüz izlememiş seyirci, peşinen belirteyim istedim ki, ben, filmi izlemiş seyirci için yazıyorum. Çünkü spoiler veriyorum durmadan ve bu hususta parmaklarıma mani olamıyorum. İstiyorum ki filmi izlemiş ama bir başkası ne düşünmüş, ne hissetmiş acaba içerikli bir yazı okumak isteyenler okusunlar beni. O yüzden sen şimdi burada nasıldı diye sorduğunda ben konusunu yazamayacağım sana. Filmin künyesini de koymayacağım yukarıya bir yere. IMDB’yi göstereceğim sana adres olarak. Nasıldı demiştin. Cevap veriyorum: Uzundu. Gevezeydi. Argoydu. Küfür çoktu. Sürekli patlayan silahlar, oluk gibi akan kanlar, kesilen, uçurulan uzuvlar, bir de bof’layan kafalar vardı ve filmin sonunda filme girip çıkan kim var kim yoksa ateşli silahlarla öldürüldü. Daha tuvalete gittiğini göremeden hakkın rahmetine kavuştular tek tek. İnsanlar sustu, silahlar konuştu. Bazen tek tabanca yetmedi, iki silahla birden işe giriştiler. Bir sahnede Samuel L. Jackson adamı vurup öldürdükten sonra, tatmin olmamış olsa gerek ki çifter tabancasından kurşunlar sıktı kafasına kafasına Bob’un ve o kafa bof’layarak karpuz gibi patladı bir anda. Çok çekirdekli, kütür kütür bir karpuz hayal et. İşte öyle. 1800’lerin Wyoming’inin karlarla kaplı dağlarının ve yollarının ortasında altı(rakamla 6) atın çektiği bir posta arabası ve içindeki yolcuların öngörülemez bağlarıydı anlatılan. Sonrasında ise sıkışıp kaldıkları bir kulübenin içinde Agatha Christie romanlarındaki gibi bir soruşturmaya ve vahşi batı usülü bir hesaplaşmaya dönüştü yaşananlar.

FHİPS : İyiymiş. Eğlenceli miydi bari?

Meriç : Ya aslında tam iki defa kahkaha attım. İlkinde Kurt Russell, posta arabasının sürücüsünü silahları kuyuya atsın diye dışarıya yolluyor ve dışarıda berbat bir tipi var. Adam döndüğünde yarı donmuş vaziyette “bir daha asla ama asla beni dışarıya yollama” diye hınçla bağırıyor ona. Sonra da duvardaki boydan boya asılı kıllı bir postu üzerine geçirip şöminenin önüne geçip, titreyerek yere uzanıyor. Diğerleri şaşkınlıkla iyi olup olmadığını soruyorlar bir anne şefkatiyle. “Yahni var, yer misin?” diyorlar. Bu sıcak teklifle içi ısınan adam istekle “Biraz ısınayım önce, yerim sonra.” diyor.

FHİPS : Bitti mi? Komik mi bu şimdi? Ben gülemedim.

Meriç : Durum komedisiydi anlattığım. Espri olmadığından gülemezsin tabii. Sen sordun eğlenceli mi diye, ben de hatırladığım kadarıyla beni güldüren sahneyi sana aktardım. Gelelim ikincisine. Bu da esprisiz ama. İçine zehir atılmış kahveşerini içenler masaya, yere kan kusuyorlar. Kurt Russell, Jennifer Jason Leigh’nin suratına kusuyor. Daha önce de burnunu kırmıştı ve ön dişlerini kırmıştı ve arabadan beraber uçmuşlardı(bak bu sahne de komikti, yeri gelmişken), yahniyi suratına boşaltmıştı, bir de erkek kardeşinin patlayan kafasından dağılan parçalar suratına bulaşmıştı. Yahniyi şapkasıyla silse de diğer ifrazatlar yüzüne yapıştı kaldı ve filmdeki rolünü berbat bir kabusa dönüşerek bitirdi Leigh. Dişsiz ağzı ve kanlı suratıyla çırpına çırpına can verdi. Onu izleyen iki adam da karşısında zevkle oturup ölümünü izlediler, güzel dans etti derken havada çırpınmasını kastediyorlardı.

FHİPS : Iyyy iğrençsin.

Meriç : Ben ne iğrenç olacağım, sen git Tarantino’ya sor amacın neydi diye.

FHİPS : Olmaz ama hazır sen varsın karşımda. Boşver Tarantino’yu. Yani ulaşma şansım olmadığından diyorum yanlış anlama. Neden bu kadar iğrenç bir şey çekmiş ki? Kan, kusmuk filan. Bir tek “şey” yok içinde. Neyse.

downloadfile-19

images-83

giphy

images-47

the-hateful-eight-filmszene

downloadfile-10

Meriç : Yukarıda anlattığım şiddetin bir başka türlüsü günlük hayatta var ki zaten. Yönetmen iğrençlikte tavan yapmış ve hepimizi son sahneye hazırlamış. Herkes birbirini iğrenç, tuhaf, haksız şekillerde öldürdükten sonra, geride sağ kalan nefret dolu sekiz’in ikisinden biri, testislerinden(kibarcası buydu yoksa diğer t’lisi kullanıldı film ve çeviri boyunca) vurulmuş Samuel L. Jackson ve sekiz’in ikisinden sağ kalan ikincisi bacağından vurulmuş Şerif kan kaybından ölmezden önce, bir keyif bir keyif Exorcism’deki içine şeytan kaçmış kıza dönüşmüş Leigh’i ipe çekmek suretiyle asarak öldürüyorlar. Saatler süren bunca manyaklıktan sonra Şerif, Lincoln’ün mektubunu istiyor Samuel L. Jackson’dan. Sonra da yüksek sesle okuyor, Lincoln’ün yazıp yazmadığı muallakta bırakılan ama bir dostuna yazsaydı da bu şekilde yazacağı muhtemel olan sevgi dolu saygın mektubunu;

“Sevgili Marquis,
Umarım bu mektup sağlıklı bir şekilde eline ulaşır. Ben iyiyim. Keşke gün içinde daha çok saat olsaydı. Yapacak çok iş var. Ama zaman çabuk geçiyor. Ama eminim ki senin gibi adamlar, bir fark yaratacaklar. Ordudaki başarın sadece sana değil, tüm ırkına itibar kazandırmıştır. Ne zaman senin haberini alsam, gururlanıyorum. Hala yapacak çok işimiz var ama el ele verirsek başaracağımızı biliyorum. Sadece şunu bilmeni isterim ki, aklımdasın ve umarım bir gün yollarımız kesişir. O zamana dek, senin dostun olarak kalacağım. Ole’ Mary Todd çağırıyor. Sanırım artık yatma vakti.
Saygılarımla
Abraham Lincoln”

FHİPS : Yazan Lincoln muymuş gerçekten?

Meriç : Sence? Bunların kurgu karakterler olduğu düşünüldüğünde?

FHİPS : Doğru ya. Anlıyorum yönetmen mesaj vermek istemiş.

Meriç : Sana bir şey söyleyeyim mi? Bundan sonra senin adın FHİOZSS olmalı.

FHİOZSS : O ne demek ki?

Meriç : Filmi henüz izlememiş orta zekaya sahip seyirci.

FHİOZSS : Zeka düzeyimi ölçecek bir aletin olmadığı gibi, bunu sen belirleyemezsin de.

Meriç : Belirleyen ben değilim zaten. Hükümetler ve onların karar mekanizmaları var. Kotalar koyup, eğitimi belli bir düşük seviyede tutmaya çalışıyorlar, aşanları da bilgileri ölçüsünde cezalandırıyorlar.

FHİOZSS : Biliyor musun şu an seni dinlemeyi bırakabilirim. Okuyucu da okumayı bırakabilir. Ama sırf meraktan soruyorum ve katlanacağım sana. Anlat bakalım “Bayan Çok Bilmiş”, Tarantino’nun benim anlayamadığım anlam yüklü mesajını.

BÇB : Mazoşistleri severim. Sahiplerine itibar ederler. Ama ben bağımsız çalışmayı severim ve kafama göre hareket etmeyi. Böyle olunca sevilmek zordur ama benim umurumda değil. Tarantino’nun da bunu önemsediğini sanmıyorum. Çünkü eziyet ediyor seyircisine. Ama vaat ettiği ödül muazzam. En sonunda Şerif duygu dolu mektubu okurken kamera yavaş yavaş ipte asılmış olan Leigh’in arkasından yukarıya doğru çıkıyor. Filmin başındaki uçsuz bucaksız beyazlığın içinde karşımıza çıkan çarmıha gerilmiş İsa’ya benziyor bu haliyle. Tüm insanlığın kefaretini ödedikten sonra, insanlık bu halde çünkü. Hala da öyle. Borçluyken alacaklı gibiyiz. Daha da beter. Nefretle doluyuz. Sevgiyi unuttuk. Kırıntılarını da saklıyoruz. Vermeyi bilmiyoruz. İğrençleşiyoruz gün geçtikçe. Erkekler zorba. Kadınlar da öyle. Zorla alıyoruz bizim olduğunu sandıklarımızı. Korkunç şeyler izliyoruz. Korkunç cinayetler işliyoruz. İşkence bizden soruluyor, hayvanlardan değil. Gözümüzü kan bürüyor. Sırlarımız var sakladığımız. Bazıları var, çok tehlikeli. Mahvediyoruz, paralıyoruz birbirimizi. Kapalı kapılar ardında kumrular gibi düşünüp, birbirimizin kuyusunu kazıyoruz. Birbirimizi zehirliyoruz. Bunun için harici bir madde bile kullanmıyoruz kimi zaman. Sözler yetiyor. İmalar. Kinayeler. Kendimizi satıyoruz. Bir fiyatımız var. Kendimize değer biçebiliyoruz. Sattığımız bedenimiz değil, düşüncelerimiz oluyor. Korkunç şeyler yapıyoruz kendimize, birbirimize, sevdiklerimize, hayvanlara, çocuklara. Dinler bizi iyileştirmiyor. Ne İsa’nın, ne Musa’nın faydası yok tüm bu yaşananlara. Onlar sessiz tanıklar. Değişen yüzyıllar sadece; coğrafyalarda değişen bir şey yok. Ya çok aptalız ya çok cahil ya da sonradan görme. En çok da şuursuz. Her nesil değerlerini daha çok kaybetmiş oluyor. Ve film sonunda şunu gösteriyor ki, insanoğlu artık düzelmesi mümkün olmayan yozlaşmış bir canlı türüdür ve doğrular yanlışların yanında harcanıp gitmekte bir pul gibi. Dünyayı değiştirmek heveslisi bir grup insan da tıpkı Lincoln gibi öldürülerek ayrılıyor aramızdan. Onların mirasçıları da bir halt edemiyor tıpkı filmdeki zenci binbaşı rolündeki Samuel L.Jackson gibi. Bir zenci olup Amerika ile karşı karşıya gelmek ne demektir bilemezsin derken ırkının maruz kaldığı şiddetten sonra, o da her şiddete maruz kalmış çocuk gibi bir yetişkin olduktan sonra aynısını uyguluyor karşı tarafa. O kadar hınçlı ki aslında. İnsanların kendi yollarını kendi kapattıkları çok doğru aslında. Kendini vurdurtuyor en sonunda. Meksikalıları sevmeyen, kadınları sevmeyen, tipini sevmediğini sevmeyen bir zenciye dönüşmüş, bayağı bayağı ırkçı ve rütbeli bir zenci olmuş hayatta.

downloadfile-12

FHİOZSS : Tüm bunları son dakikaya bırakmış yani yönetmen. Peki sen filmi sevdin mi?

Meriç : Söylediğim gibi, yönetmenin öyle bir kaygısı olmamış ki. Bu Tarantino’nun en telaşsız filmi. Belki en iyisi değil ama en yadırgatıcı olanı. Yapacağını yapmış, aklına eseni söyletmiş karakterlerine. İnsanlığın düştüğü ve öldüğü durumu gösterebilmek için yer yer goreye kaçan unsurlar kullanmış. Samuel L. Jackson’ın koltuğundan kaldırmak ve vurmak için bahane yarattığı bir babayı oğlunu kullanarak kışkırttığı sahne rezaletti mesela. O ölçüde de başarılı aslında. Çok hırlı hacivat olmasa da sürekli itilip kakılan çete üyesi, bir sürü adamın içindeki tek kadına yapılanlar, ondan önce Minnie’nin yerinde sırf ortam hazırlamak için boşu boşuna öldürülen masum insanların katli insanın insana biçtiği değeri anlatmak için kullanılan araçlardı sadece. Ben zor tahammül ettim bu kadar iğrençliğe. Kaç dakika kalmış diye baktığım her an kırk beş dakika kalmış diyordu sanki ve film sonsuz gibiydi bitmek bilmedi. Çünkü bu aralar hassas olabilirim ve şiddeti kaldıramayacak durumdayım ve bundan önce benim için çok önemli bir film izledim ve onun verdiği mesajlar, anlar hala belleğimde tazeyken, bitmeyen bir filmden kurtulmaktı tek derdim. Ama… Ama gel gör ki şimdi anlıyorum Tarantino amacına ulaşmış. Kendi silahlarını kullanmış. Ve o son dakikalar tüm filme değerdi. Ayrıca düşünüyorum da son zamanlarda izlemiş olduğum ve kahkaha attığım bir başka film yok. Tarantino beni güldürebilmiş yani. Hayattan, insanlardan bu kadar soğumuş, gülmek için yaratılmış ama onu unutmuşken hatırlattı bana.

FHİOZSS : Sevmek acı, gerçek acı
Benzer birbirine…

Meriç : Biliyor musun, senin adın gene FHİPS olsun.

FHİPS : Sağ ol. Lütfettin. Senin sorunun nedir biliyor musun? Sen, okuyucunla ne yapacağını bilemiyorsun. Onu belli bir kalıba sokmak istiyorsun. Senin gibi düşünmesini, seni anlamasını filan istiyorsun. Ama insanlar birbirini zor anlıyor, zor dinliyor. Çoğunlukla dinlemiyor bile. İnsanlar bakıyor ama görmüyor, görse bile hissetmiyor. Kaldı ki sen de çok kolay değilsin hani. Seni ekleyen kız kapalı diye onu takip etmiyorsun mesela. Ne olur yani onu takip etsen? İncilerin mi dökülür?

Meriç : İnci takmıyorum ben. Günlere de gitmiyorum. Ve evet takip etmiyorum çünkü ayrı dünyaların insanıyız, ayrıştırıldık ve birbirimizin zencisi olduk. Ben de bıraktım şirin gözükmeyi, ona buna yaranmayı. Hem hayatta, sanatta özgür düşünmezsen kendi kendine verirsin ödüllerini. Bunu yasaklayan zihniyete karşıyım ben. Bir Necip/b Mahfuz çıkaramıyoruz. Mısır kadar olamıyoruz. Sürekli İslami kurallara göre yaşanmaz. Hep adamların dediği yapılmaz. Allah istedi oldu yok. Allah çoktan pişman insana irade verdiği için. Tutunacağım bir kuru dal olsun, el yapımı örtü değil. Bilmediğim dallar dikenlidir, kanatırlar ellerimi. Ben razıyım derede boğulmaya. Varsın başkaları okyanusta yüzsün. Ben zenciyim bu dünyada.

FHİPS : Amma da tip çıktın haaa. Kızı takip edip etmemenle alakası ne tüm bu söylediklerinin? Seni solaryuma sokalım da gerçekçi olsun söylediklerin. Biraz da çok tutalım istersen. Necip/b Mahfuz çıkaramıyoruz ama bu ülkenin ihtiyacı bir Yanık Ömer’dir, kim bilir?Çünkü kör etmekle bırakmazdık. Genelde öldürerek sonlandırıyoruz hadiseleri. Bu topraklar böyledir cicim. Yaşar Kemal’ler de yetiştirmiştir.

Meriç : Şu soğuk havada dudaklardan dökülen bir soğuk espri olsun adın.

FHİPS : Şair günlerin mi geldi aklına? Hem bakıyorum da artık şiir de yazamaz oldun. Varsa yoksa onun bunun çektiği filmler, diziler. Çoğu Amerikan filmi bunların. Bizim sinemamız, dizilerimiz yok mu?

Meriç : Televizyonlarda korkunç şeyler yapıyorlar. Oyuncular ne yapsın? Orası ekmek kapısı, ondan saygım var ama bir gün baktım da… Zaten o oldu bir daha televizyon açamadım. O hale getirdiler sağ olsunlar.

FHİPS : Neydi ki o?

Meriç : Adını bilmiyorum. Ama dizi kırk metrekarelik bir gecekonduda geçiyor. Bir soba var köşede yanmayan. Döşekler çepeçevre. Diyeceksin ki böyle insanlar, böyle hayatlar yok mu, var. Var da bunlar çok korkunç şeyler konuşuyorlar. Tek istedikleri kendi fakir ve çaçaron kızlarını zengin villadaki uslu ve çaçaron olmayan kızla değiştirip hayatlarını maddi anlamda kurtarmak. Döşekten inip, berjerlere oturmak gayreti içindeler. Fakat haklarını yiyemem çünkü korkunç başarılı çirkefleşiyorlar. Kırsal kırsal konuşmalar filan. Ama gerisi tutsun diye tam bir kepazelikti. O oldu benim yerli dizi olayım. En kötüsüyle başlamışım demek ki. Şans işte.

FHİPS : Iyyy anladım o çok kötü gerçekten.

Meriç : Tarantino’dan geldiğimiz noktaya bak. Ben kendimi zenci ilan etmiştim en son.

FHİPS : Beyin fırtınası oldu ne güzel.

Meriç : Filmde de korkunç bir tipi vardı. Fırtınadan kapıları kapatamıyorlardı.

FHİPS : İzlemem lazım. İzledikten sonra gene konuşuruz hakkında uzun uzun.

Meriç : Sen izledikten sonra anlamı kalmayacak ki!

FHİPS : Bana büyüklük taslayamayacaksın yani. Pes. Seni okuyan sana ulaşamayacağından söz hakkı olmayacak nasılsa. Ama ben bir tehlikeyim senin için öyle mi?

Meriç : Dinlerken iyiydi ama bir merak bir merak.

FHİPS : Çekilmezsiniz.

Meriç : Biz kim?

FHİPS : Sen ve senin gibiler. Tüm o burnu büyükler. Gecekonduda yaşayanı küçümsersiniz, sonra bilir kişi oldum sanıp liderlik taslarsınız. Saf bencillik bu, Zenci bayan.

Meriç : Haklıymışsın. Tek bir konuda. Ben okuyucumla ne yapacağımı bilemiyorum gerçekten. Seninle de. Bütün insanlarla da. Nasıl geldik biz oralardan buralara bu konuşmada hala daha anlamış değilim.

FHİPS : Zevzek.

Meriç : Sensin.

FHİPS : Gerzeklik bende seni dinlediğimden.

Meriç : Sensin kaz kafalı.

FHİPS : Sefil yaratık. Allah yarattı demem gelme üstüme

Meriç : Bıçaklarım seni ruh hastası.

FHİPS : Hani bıçak? Vahşi Batı mı, Şırnak mı sandın burayı? Seni herkese anlatacağım, tüm dünyaya rezil edeceğim gör bak. Hepsine dicem okumasınlar seni.

Meriç : Hepsi kim? Dünya kim? Onlar kim? Kör olasıca. Olmayan hayaller gördüğün. Senin şapşal beğenine mı kaldım ben tek?  Git hadi git.

FHİPS : Görürsün sen. Mahvedicem, bir böcek gibi ezdireceğim seni.

Meriç : Kimsin sen?

FHİPS : Göreceksin. Bittin sen. Pis zenci.

Meriç : Geber.

FHİPS : Sen geber. Bu ne biçim film eleştirisi oldu lan böyle?

Meriç: Hani bir evlat öleceğine, dünya bölünseydi ikiye… Hani?

downloadfile-25

images-36

THE REVENANT

 

 

images-39

THE REVENANT:

“Nefes aldığın sürece savaş.”

“Rüzgar, güçlü kökleri olan bir ağacı yıkamaz.”

“Rüzgar çıkınca
Bir ağacın dallarının önünde durduğunda
Eğer dallarına bakarsan
Düşeceğine yemin edersin.
Ama gövdesine bakarsan dengesini görürsün.”

“Senin sesini duymaz onlar, sadece yüzünün rengini görürler.”

“Revenant”ın kelime anlamı geri dönen kimse veya şey, bir de hayalet demek. Türkiye gösterimindeki ismiyse “Diriliş”. Çok Tolstoyvari değil mi? Farkıysa Sibirya ya da Rusya’da değil de Amerika’nın soğuk kuzeyinin karlarla kaplı dağlarının eteklerinde geçiyor olması. Filmdeki geri dönen’i yani gerçek hayatta yaşamış olan Hugh Glass karakterini canlandıran aktör Leonardo DiCaprio. Geri dönen’in hiçbir zaman geri dönmesini istemeyen ve o da gerçek hayatta yaşamış olan John Fitzgerald’ı ise Tom Hardy oynuyor. Filmin uyarlandığı, geri dönen’i gittiği yere gönderip sonra da oralardan geri getirten ve gerçek olaylardan esinlenerek yazmış Michael Punke adında bir yazarı ve dolayısıyla uyarlanmış olduğu yaklaşık üç yüz sayfalık da bir kitabı var. Bu projeyi kabul eden bir de yönetmeni var ve kendisinin bundan önce çekmiş olduğu tüm filmleri ayrı ayrı çok beğenirim ve yaptığı her iş, üstlenmiş olduğu her proje hayal kırıklığından çok çok uzaktır. Bahsettiğim kişi Alejandro Gonzalez Inarritu. Ayrıca görüntü yönetmenliğinde çığrından çıkmış bir adam var: Emmanuel Lubezki. Birdman’den sonra tekrar bir araya gelen ikilinin neler yapmış olduğu ise en büyük merak konusuydu sevenleri için. Hareketli kamera, doğal ışık, az diyalog ve buna rağmen çok anlamlar yüklü görsellik, vahşi doğanın ortasında bir avuç insan, bizonlar, Glass’ın ayıyla mücadele ettiği merakla beklenen sahne ve az bilinen bir çağın bir döneminin değişmeyen coğrafyasında yaşayan lokal insanlarının hayatları sizlere vaat edilen, harcayacağınız iki buçuk saat karşılığında. Filmin başındaki sekiz dakikalık plan sekanssa olağanüstüydü. Hayran oldum. Bu filmdeki emeğe saygımdan ötürü daha önce yapmadığım bir şey yapacağım ve karakterler ve olaylar üzerinden gitmek yerine filmi, onu şekillendiren temalar üzerinden anlatmaya çalışacağım.

downloadfile-6

ERKEKLERİN DÜNYASI:

Erkeklerin ve erkek olma hallerinin işlendiği bir film The Revenant. Kitabın yazarı, yönetmeni, oyuncuları erkeklerden oluşuyor. Hiç beyaz kadın yok filmde. Kızılderili kadınlarınsa ne hislerine ne de seslerine yer veriliyor filmde ama bu beni bir kadın olarak hiç rahatsız etmiyor. Bu bir erkek filmi ve onlar için mi yapılmış diye soracak olursanız eğer cevabım asla olacaktır. Ucuz duygusallıklara yer vermeyen bir film var karşınızda saygı duyulması gereken. Filmin içine girdikten sonra çok hareketli bir durağanlık içinde ilerliyorsunuz beyazlığın içinde. 1823 yılında geçen hikayede yer alan adamların nasıl düşünüp, ne gibi tepkiler verdiklerini, nasıl hareket ettiklerini görüyoruz. Acaba o yüzyılda, o coğrafyada şartlar bu kadar çetinken hayatta kalmayı başarabilir miydim diye soruyor insan istemeden kendi kendine. Bireyin doğasında var olan gezgin ruh burada yeni bir hayat kurmak için ellerine geçecek para uğruna yollara düşmüş erkeklerin çaresizliğiyle çakışıyor. Bakılacak olursa uğruna çalıştıkları şirket için kaçakçılık ve hayvan katliamı yapıyorlar, hepsi kürk için, her şey para için. Yerlilerin arazilerini gasp ediyorlar. Onların hayvanlarını öldürüp, derilerini yüzüyorlar, kadınlarının ırzına geçiyorlar. Aralarında bir haydut gibi hareket edenler de var, vicdanlı olanlar da. Sağduyulu ya da fevri. Gözüpek ya da korkak. Doğal seleksiyonla birer birer eleniyorlar. Kalanlarsa gerçekten dişli olanlar. Fakat yazık ki bu adamların da enerjisi, yeteneği ve vakti harcanıyor boş yere. Şartlar onların güçlüymüş gibi görünen omuzlarını düşürüyor farklı farklı şekillerde. Medeniyet olsun olmasın bir şeyler insan ruhunu kemiriyor hiç durmadan ve çürütüyor bedenlerini azar azar.

images-35

AİLE:

Açılış sahnesinde bir arada uyuyor anne, baba ve oğul. Glass bir yerli kadınla evli ve oğlu da annesine çekmiş görünüyor. Huzur içinde uyuyorlar aynı postun üzerinde. Baba oğul sırt sırta vermişler. Hayatta sırtını dayayabileceğin kanından birinin olmasının verdiği huzur ve güven duygusuyla uyuyor küçük Hawk. Onları nelerin beklediğini bilmeden uykunun kollarına bırakmış kendisini. Tıpkı babası gibi. Bir baba nereden bilebilir oğlunun ondan önce bu hayattan göçüp gideceğini, gözlerinin önünde öldürüleceğini. Önce karısı, sonra da oğlu kayıp gidiyor gözlerinin önünde ve her ikisi de farklı beyaz adamların kurbanı oluyorlar. Glass, karısının katili teğmeni öldürdükten sonra oğlunu öldüren Fitzgerald’dan da intikamını almak gayesinde. Fakat hiçbir ölüm, gideni geri getirmiyor. Fitzgerald’ın dediği gibi değişen bir şey olmayacak hayatında çünkü hiçbir şey oğlunu geri getirmeyecek. Kendi ırkından bir adam onun olan, ona ait olan tek şeyi alıyor elinden. Affedilecek gibi değil. Bir aileden ona kalan son şey, bir oğul ve o yok bundan sonra. Glass avladığı bizon etini kendisiyle paylaşan Pawnee kızılderilisiyle seyahat ediyor bir süre. Onun da ailesi katledilmiş Sioux’lar tarafından. Kalbim kanıyor derken acı içinde olsa da, Fitzgerald gibi düşünmüyor. Kabullenmiş kaderini intikam Allah’ın ellerinde derken. Kendi içinde yaşıyor payına düşen kederi çaresizce.

downloadfile-7

Ailesinin peşinde olan Glass değil sadece. Pawnee’li bir kızılderili kabile reisi var. Derileri alıp Fransızlara satmak istemesinin altındaki neden Sioux’lar tarafından yağmalanan köyünden kaçırılan kızını bulmak için gerekli atları alabilmek ve bunun için değiş tokuş yapmak. Henüz Hawk yaşıyorken ilk baskın esnasında onca karmaşanın ortasında farklı yönlere giden babalardan biri oğlunun adını haykırırken, bir diğeri kızının adını sayıklıyor. Bu sevgiden öte bir şey. Senin olana sahip çıkıyor, koruyup kollama ihtiyacı duyuyorsun nefesin yettiğince ve onun için mücadele ediyorsun hayatta. Senin olan için. Senin bir parçan için.

downloadfile-9
İNTİKAM:

Filmin ana teması olan Glass’ın kendisini terk eden, oğlunu öldüren adamlardan intikam almak için tabir-i caizse yarı beline kadar gömüldüğü mezarından çıkıp yola koyulması bize bazı şeylerin geride bırakılamayacağını anlatıyor. Sürünerek çıktığı mezardan yine sürünerek gidiyor oğlunun cansız bedeninin yanına. Kamera o kadar yakın ki bu sahnede, Glass’ın ağzından çıkan buharla ekran buğulanıyor. Soğukta ağzından çıkan nefes süzülüyor gökyüzüne içindeki tüm kederi taşıyan.  Glass her ne pahasına olursa olsun intikam almak için hayatta kalıyor mahvolmuş bedeniyle. Bu güçlü bir itkiye dönüşüyor zamanla. Duvarlara kazıyor adını “Fitzgerald oğlumu öldürdü” diye. Uğruna yaşayacağı kimse kalmayan adam intikam uğruna yaşıyor bundan sonra. Yaraları kurtlansa, tek bacağında ve omurgasında kırıklar olsa, bir boz ayı tarafından ses telleri parçalanmış olsa, karın kışın ortasında buz gibi sulara girmek zorunda kalsa da, herkes potansiyel düşmanken ve hem yerli ırktan hem de kendi ırkından sakınması gerekirken, korkudan daha büyük bir duygunun tesiriyle yaşıyor. Başka türlü öldürülmüş, yaşayan bir ölüye dönüşmüş, zaten ölü bir adam ölmekten korkmuyor bundan sonra. İntikam almak için yola çıkan, korktuğunda ormanın içine giden insanların yaşadığı zamanlarda bunu gerçekleştiren Fitzgerald’dan daha güçlü çıkıyor hırpalanmış vücuduna rağmen. Kin ve nefret bir insana neler yaptırıyor görüyoruz. Hiç vazgeçmiyor onu bulana dek. Ormanın kalbine giriyor yaraları ve yorgun bedeniyle.

VAHŞİ DOĞA:

Doğanın vahşi bir tarafı yok aslında. Doğanın bir döngüsü var sadece. Bir zamanı var bu döngüye teslim olanların. Doğada zevk olsun diye birbirinin canını acıtmak, derisinden kürk yapmak olmadı hobi olarak ya da spor olsun diye hayvanın hayvanı öldürdüğü yok. Sadece acıkınca avını yakalayıp yiyen, duruma göre de çiftleşen hayvanlar var. İnsan denen hayvanın irade verilmişine gelirsek eğer, o işlerin vahşi tarafında yer almayı seviyor bir çok nedenden ötürü. Omuzları karlarla kaplı dağların bir vahşiliği yok mesela. Sen yol açmak ya da altın bulmak için ona çıkan yolları dinamitlemeseydin, omuzlarındaki karları silkeleyip çığ olup attırmayacaktı üzerine  üzerine. İnsanoğlu insanoğlu olarak kalıp, tanrıoğlu olduğunu unuttuğu sürece bir hırsız gibi çalıp duracaktır onun olmayan her ne varsa. Lakabı vahşi olan doğa ise tahammül etmeye çalışacaktır arada kızgınlığından gürlese de, insanların açgözlülüğüne, sefaletine; doğasından geldiğince.

Glass alacakaranlıkta karşılaşıyor ilk defa bizon sürüsüyle ve yarı şaşkınlık yarı hayranlıkla bakıyor onlara. İnsandan alacağı olmayan bir hayvan sürüsü onlar neticesinde.Benim için büyüleyici olduğundan bu kareyi hatırlatmak istedim sadece.

images-41

TANRI:

Farklı şekillerde çıkıyor karşımıza. Bir şekle bürünüp de geliyor defalarca, kendini hatırlatmak adına. Zorba adamların da belli bir tanrı kavramları var kendilerince. Fitzgerald bile bir yandan yüce tanrı’dan bahsederken, bir yandan da en nihayet kendi elleriyle öldürdüğü babasının tanrıyla karşılaşmasını anlatıyor. Hiçliğin ortasında bulmuş onu, söylediğine göre ve tanrı bir sincapmış anlattığına göre. Sadece bir kez çakışmış yolları. Dindar olmuş o günden sonra büyütüp, öldürüp, yiyen adam ve bir oğul bırakmış geriye miras olarak Fitzgerald diye.

Yaşamak için öldürmek zorunda olan adamlar bahsettiğim ve onlar da birçok nedenden ötürü zorbalar ve vahşileşiveriyorlar bir anda. İntikam Allah’ın ellerinde diyen kızılderilinin sözlerini duyuyor Fitzgerald’ı boğmak üzereyken Glass, ama bu sefer kalbiyle. Nehre bırakıyor Fitzgerald’ı. Karşıdan gelmekte olan Pawnee’ler, onun yerine işini bitiriyorlar Fitzgerald’ın. Tanrı’nın bazen iyileştirici olan elleri, şimdi Fitzgerald’ın canını alan ellere dönüşüyor. Peki bu zamana kadar neredeydi Tanrı sorusunun cevabı hususundaysa size net bir yanıt vermem mümkün değil ne yazık ki, çünkü tanrı’nın sırrı ölümde gizli, hayatın devamı olan bir gizem bu, kimsenin çözemeyip sadece üzerine lakırdı ettiği.

Hawk’ın öleceği varmış, Hawk’ın annesinin de; Powaqa’nın beyaz adam tarafından tecavüze uğrayacağı varmış ve zaten ailesini kaybetmiş olan kederli yerlinin yüksek bir ağaca asılarak öldürülmesi, üstüne üstlük ingilizce “Biz barbarız” yazılı levhanın da boynuna geçirilip öylece sallandırılacağı varmış. Tanrı’nın elleri kolları varmış, bir kalbi, adalet duygusu, sınırsız sevgisi, ölçülü merhameti varmış, ayrıca  bizim hiç göremediğimiz nedenleri, kızları ve oğulları ve bir dünyası varmış yuvarlayıp sunduğu. Ve eğer bir film tüm bunları size düşündürtüyorsa o filmin söyleyecek çok sözü varmış, buna inanın. Bana inanın.

ADALET:

Bir kadının söylemiş olduğu ve aklımdan hiç çıkmayan bir sözdü “yeryüzünün adaletini sağlamak insanoğluna kalmışsa vay o insanların haline” demişti bir keresinde. İşte tam da o anda işin içine vicdan’ın girmesi gerekiyor. Yoksa senin kapanmayan yaran oluyor ve kanıyor hiç durmadan. Elinle tutup bastırıyorum yaranın açık ucunu, daha fazla kan kaybetmemek için. Vücudun tuhaf tepkiler vermeye başlıyor bu sefer. Kramplar, uyuşmalar, görüşte bulanıklık, algılamada düşüş… Çetin bir savaş var şimdi içinde. Başındaki sersemlik yüzünden, çıkarların yüzünden ya da korkundan ötürü doğru kararı vermen giderek güçleşiyor. Acabalarınla oradasın. Peki amalarınla da. Zor zamanlarda adil olabilenler çok nadir bulunsa da yer yer yüce yaratan’ın da birkaç sihirli ve yerinde dokunuşlarıyla bir düzene giriyor nihayet hayatlar ve içine düştüğü kaostan sıyrılıyor insanoğlu bir noktadan sonra. İş ki o noktaya gelinebilsin. İş ki herkesin kendi kurtuluş günü çok geç olmadan gelip onu bulabilsin.

images-32

BİR SON:

Hiç ben okuyucumun kıymetli zamanını harcar mıyım kötü bir film için? Yapmadım. Hayır. Yapmam da. Doğru söylüyorum. Belki bir parça anlaşılmaz olabilirim ama tüm bunlar için de nedenlerim var. Çünkü hiçbir zaman kendimi izleyici yerine koymadım. Ben izlemeyi bilmiyorum çünkü, çok geç anladım. Ve nihayetinde izlemekten biraz daha farklı bir şey yapan bir insan olarak hayatta tutunacağımız insanlardan daha güçlü olanın anlar, anılar ve izler olduğunu, inançlı olmanın yaraları sarmayı kolaylaştırdığını ve kalan hayatına alıştırdığını, insanın dünyadaki çaresizliğinin göstergesi olan savunmasızlığını tek bir karede, sözcükleri kullanmadan anlatmayı başarabilen Inarritu için, dizlerinin üzerine çöken Glass’ın Tanrı’nın evinde oğluna sarıldığı an için, sadece bir kez sinemada izleyin bu filmi. Inarritu’nun sessiz şiirini izleyin. Bu sene izlediğim en anlamlı filmdi. Küçük şeylerle hayatı ve varoluşu sorgulatan adama saygı duyulur sadece. Her aktörün bir filmi başkadır, özeldir. Hugh Glass rolündeki DiCaprio’nun hayatının rolü de bu kanımca. Bir de çok inandırıcı bir kompozisyon çizen Tom Hardy vardı filmde, belirtmesem olmazdı seni yetenekli ve yakışıklı Bay Hardy.

images-38.jpg

images-28

images-29

SiCARiO

images-12

SiCARiO:

Meksika’da tetikçiler için kullanılan kelimenin kökeni MS 70 yılına, Kudüs’ün Roma İmparatorluğu tarafından işgal edilmesinden hemen önceki yıllara dayanıyor. Amacı Romalıları ve taraftarlarını Yahudiye bölgesinden uzaklaştırmak olan Yahudi politik örgütü Zealots’un radikal eylemleriyle ayrışan bir alt grubu olan Sicarii, ismini cübbelerinin altında gizledikleri sicae adlı hançerlerden almaktaydılar. İnsanların yoğun bir biçimde toplandığı alanlarda, hançerlerini çekerek Romalılara ve taraftarlarına saldırı gerçekleştirir ve görevlerini tamamladıktan sonra kalabalığın içine kaynaşıp uzaklaşarak kaçarlardı. Ortadoğu’daki haşhaşi ya da Japonya’daki ninja gruplardan yüzyıllarca önce ortaya çıkan, tarihteki en eski organize suikast örgütlerinden biriydi.

images-9

Film Sicario’ya gelirsek kaç tane silahlı çatışmaya girip kaç kişiyi öldürmüş olursa olsun FBI ajanı olan Kate’in özel görevle Meksika’ya gidip yaşadıklarından sonra ruhsal olarak çöküşüne tanık oluşumuzu anlatıyor. Kate umutsuzca neyin içine düştüğünü, neden burada bulunduğunu anlamaya çalışıyor. Kurtların arazisinde bir kurda dönüşemeden ayakta kalmaya çalışıyor. Bunu başaramadığında yani dürüst davrandığındaysa boğazına dayatılan bir silahla tüm yaşananların yasalara uygun olarak gerçekleştirildiğine dair bir kağıt imzalatılmak zorunda bırakılıyor kanunların olduğu bir küçük kasabaya gitmesi salık verilirken. Gözüpek, soğukkanlı bir FBI ajanı olarak tanıyoruz onu Phoenix, Arizona’daki baskın ve çatışma esnasında. Onlarca ceset bulmalarıysa tesadüf eseri gerçekleşiyor. Evin duvarlarının içine saklanmış, elleri bağlanmış, işkence görmüş, başlarına naylon geçirilmiş, en korkuncu da kimisi halen daha nefes alan ve orada öylece ölüme terk edilen onlarca insan var. Duvarları parçalayıp insanlara ulaştıklarında midelerini bulandırıp onları kusturan sadece ölüm kokusu değil. Bazı insanların insanlara çok korkunç sonlar, çok kötü ölümler hazırladığını görüyoruz. Bu ayaklı cenazelerin arasında kadınlar da var, onlar da paylarına düşeni almış gibi duruyor. Bu farklı türde bir katliam ve sessiz görgü tanıkları koridorun duvarları içerisine gömülü vaziyette tüm yaşananlara şahit birer mumya gibiler.

downloadfile-5

Kate aynı patlamada iki adamını kaybetmesine rağmen, Savunma Bakanlığı tarafından yeni bir görev ve El Paso vaadiyle önce Savunma Bakanlığı’na ait bir uçakla sonra da karayoluyla Juarez’e götürülüyor. Juarez, El Paso’nun tam karşısında ama sınırın Meksika tarafında yer alıyor. Uçsuz bucaksız sevimsiz topraklar seriliyor gözümüzün önüne sınırı geçip, Juarez’e varmazdan önce. Rengarenk gelişigüzel boyanmış gecekondu tipli iki katlı evler, sokakların sesi olan graffitilerle boyalı duvarlar ve futbol sevdalısı gençler var yollarda. Bir de baş(sız) aşağı gelecek şekilde köprüden aşağı sallandırılmış çırılçıplak soyulmuş uzuvları kesilmiş kadınlar ve adamlar var. Ya kafaları boyunlarından ayrılmış, ya da hem kolları hem de kafaları olmayan cesetler bunlar. Alejandro canavar’a hoşgeldiniz derken kastettiği şehrin kendisinde cisimlenmiş saf kötülük. Bir buçuk milyonluk nüfusuyla Meksika’nın Chihuahua eyaletinde yer alan Juarez, dünyanın en tehlikeli şehirlerinden biri olarak anılıyor. Uyuşturucu kartelleri arasında süren çatışmalarda binlerce insan hayatını kaybetmiş ve kaybetmekte halen daha.

Tüm bu kaosun içinde henüz daha kurallarını kimin koyduğunu bilmediği savaş oyunlarının içinde neden neden diye soran bir piyona dönüşüyor Kate. Gönüllü olmadan önce evli olup olmadığı ve çocuğu olup olmadığı soruluyor kendisine. Geride kalacak olan endişe dolu bir eş ve çocuklarını özleyen bir anne bu tip bir görev için düşünülen ajan için aranılan özellikler değil. Uyanık, tetikte ve farkında olmaları tüm ekipten istenilen özellikler. Bir sürü sert adamdan oluşan ekipteyse sadece Kate var kadın olarak. Arabada giderlerken 1900’lü yılların başında Başkan Taft’ın Başkan Diaz’ı ziyarete 4000 asker koruması eşliğinde geldiğini anlatıyorlar. Buna rağmen güvende hissedip hissetmediğiniyse onlar da bilmiyor. Aradan geçen bir yüzyıl var ve günümüz Juarez’inde değişen fazla bir şey yok gibi.

images-18

images-17

images-10

Kate yeni boşanmış ve yakın arkadaşı hukuk mezunu Reggie’nin de onunla birlikte operasyona gelmesini talep ediyor. Ortasına düştükleri savaş, bir adamın intikam hikayesinin bir parçası olmakla son buluyor nihayet. Karizmatik av köpeği, kederli avukat/savcı Alejandro rolündeki Benicio Del Torro karısının başını kesen, kızınıysa asitle yakan kartelin başındaki Fausto Alarcon’u iki oğlu ve karısıyla yemek yerken kıstırıyor lüks malikanesinin bahçesinde. Onu suçlayan Alejandro’ya kimden öğrendik sanıyorsun derken sistemin içindeki yerleşik rolüne ve tüm acımasızlığına rağmen onun da ders aldığı bir öğretmen olduğunu ve bunun da vatanının onun geldiği ve yetiştirildiği topraklar olduğunu ima ediyor. Alejandro gözünü kırpmadan öldürüyor aile bireylerini, kısa ve acısız bir şekilde. Her gün uğruna bir sürü insanın öldüğü adam önündeki tabağında bulunan yemeğiyle baş başa kalıyor. Yerinden kımıldayamadan, dirseklerini masadan çekmeye fırsat bulamadan kalakalıyor öylece. Tek tepkisi acıdan büyüyen gözleri. Oynadığı rol çığlık atmasına engel oluyor. Affedilmek için dizlerinin üstüne çökmek ve yalvarmak ona göre değil. Fakat bir sürü insanın ölümünden sorumlu bir adam için kolay bir son gibi görünüyor az sonra Alejandro’nun onu makineliyle taramak suretiyle öldürecek olması.

S_D045_11529.NEF

Filmdeki en önemli cümleyi sarf eden kişi rolünde Savunma Bakanlığı’ndan Matt Graver/Josh Brolin var. Ölümle burun buruna gelmekten, insanların kaderleriyle oynayıp, kederlenmelerini izlemekten her şeyi boş vermiş sanki. Kate bir sürü önemli adamın kendilerinden de önemli olan önemli bir yuvarlak masa etrafında toplandığı odada ayağında parmak arası terlikleriyle oturan Matt’e bakıyor ilk önce nasıl adamların karşısına çıkacağını anlamaya çalışarak. En nihayet neden burada olduğunu söyleyen kişi de Matt oluyor. Çünkü CIA ABD sınırları içinde evcilleştirilmiş bitişiğine operasyon düzenleyemiyor. Çünkü uyuşturucu trafiğini belli bir düzeyde kontrol altına almak şartıyla yönetme yetkisi bu bir avuç insana verilmiş ve nüfusun yüzde yirmisi uyuşturucu kullanıyorken, taleple başa çıkmaya çalışan ve arzı kontrol altına almaya çalışan bir mekanizma var cıvataları paslanmış. Kısacası kahramanlık taslayıp, sivrildiğin anda kendinin ve sevdiklerinin uzuvlarını kısmen, ruhunuysa işlere bulaşıp burnuna kadar boka batmak ne imiş gördükten sonra tamamen kaybedeceğin ve her zaman senden daha güçlü, daha zalim, kaybedecek bir şeyi olmayan insanların olduğu bir dünya burası. Kolaylıkla büyüyüp, kolaylıkla da küçüleceğin bir yerde inceden bir ipin üzerinde arkanı kollayarak karşıdan karşıya geçmeye çalışıyorsun ve bu bir süre sonra senin yaşam tarzın oluyor. Bir sürü sert adam ellerinde makineli tüfekler, üzerlerinde çelik yeleklerle rambo gibi ilerliyorlar gecenin karanlığında. Neden mi? Gürültü çıkarmak için.

images-14

images-25

images-11

Filmin yönetmeni Denis Villeneuve, Incendies’den beri her filmini bir şekilde izlemiş olduğumu, filmografisine baktığımda gördüğüm bir yönetmen. Bir şekilde seçtiği konular, filmlerin uyarlandığı kitaplar, oyunlar, seçilen mekanlar ve bu mekanların ve insanlarda susuzluk yaratan çöl kavramının cazibesine kapıldım belki bilmeden. Ortadoğu, Meksika, bilinmezlik ve kendi kafasının içindeki çölde kaybolanların hikayeleri vardı başrollerde. Karakterleri kaotik coğrafyalarda, başa çıkılması zor sorunların ortasına yerleştirdi Villeneuve.

Sistem ya da yetkili birimler aciz kaldığında kendi adaletini yaratmaya çalışıyor onun karakterleri. Kimse karanlığı görmeden aydınlığa çıkamıyor ve bir artı bir her zaman iki etmeyebiliyor ve bazen insan böyle benim gibi bir yönetmenin en çok hangi filmine saplanıp kaldığını hatırlayıveriyor yeri gelmişken ve geçmişi eşelerken. Ve Denis Villeneuve benim için Incendies demek olsa da gerek görüntü yönetmeni Roger Deakens’ın panaromik çekimlerle gözümüzün önüne serdiği atlas okyanusu gibi duran çöl ve o çölün ortasına legolardan yapılmışçasına yerleştirilmiş Juarez’in tekinsiz manzarası, gerekse Tanrısal bir bakış açısıyla bakmamızı sağlayan içinde yaşayan insanların birbirini kolaylıkla harcayıp katlettiği şehrin karakteri de unutulacak gibi değil.

Filme dahil bir de yan hikayecik var çok beğendiğim. Meksikalı bir polis ve onun ailesinin hikayesi anlatılıyor. Kaçakçılığa bulaşan ve Alejandro’nun sonunda öldürdüğü adam evli; hayatından bezgin bir eşe ve bir oğula sahip. Küçük oğluyla az diyaloglu ve hemen hemen tüm Meksika’nın ortak zevki olan futbol üzerinden ilerleyen bir ilişkileri var. Futbol yoksul ülke gençlerinin kurtarıcı umudu olarak çıkıyor burada da karşımıza. Baba ölüyor, başka babalar da ölüyor, kartelin başındaki adam ve başka adamlar da. Tek bir şeyin sesi kesilmiyor bir türlü. Çocukların futbol maçlarını bile bölen bir ses.  Makinelilerin susmak bilmeyen sesleri. Nazik Villeneuve insana çok da nazik davranmayan bir coğrafyadan çıkmış ya da o coğrafyaya bulaşmış insanların arasında kazananın bulunmadığını, kimsenin masum kalamayacağını söylüyor kibarca.

images-16

downloadfile-3

FARGO, İKİNCİ SEZON

 

 

images-2

FARGO, İKİNCİ SEZON:

“Bizler bir grup üzgün insanlarız.”

“Kral’ı öldür, kral ol. Dünya böyle. Bundan memnun değilsen, Napolyon’a mektup yaz.”

İlk sezonundan bağımsızmış gibi görünüp öyle olmadığı ilerleyen bölümlerde anlaşılacak olan, ikinci sezonunun açılış sahnesi olarak bir film setini tercih ederek, atalarından ötürü sıkıntı çekmenin ne demek olduğunu bilen Yahudi bir yönetmenle, atalarından bihaber Kızılderili bir figüranı kendileri açısından yararsız bir diyaloğun içine sokan ve bundan da büyük bir zevk aldığı tahmin edilen, emsalleri arasında toplu oyunculukları, müzik seçimleri ve eksik gedik bırakmayan senaryosuyla bir adım ve senaristi Naoh Hawley sayesinde bir adam boyu önden giden kıymetli bir uzun film izledik on bölüm boyunca ve bu eşsizliğin her bir bölümü ve bir bütün olarak tamamı çok başarılıydı. Çılgınlar gibi başlamıştı, tatlı tatlı bitti. Kan revan içinde başlamıştı, huzur içinde bitti. Ölmemeyi başararak geride kalan bir grup hüzünlü insan bıraktı bizlere. Mesaj vermeksizin derdini anlatmanın dayanılmaz hafifliğiyle bitti “Fargo”. Jimmy Carter Beyaz Saray’da, Ronald Reagan seçim kampanyası için yollarda. Gaz fiyatları uçmuş, ülkede bir güven sorunu var ve bunda da John Wayne Gaby(evinin altındaki topraktan kendi elleriyle gömmüş olduğu otuz üç genç erkek cesedi çıkartılan palyaço lakaplı katil) ‘nin işlediği cinayetlerin büyük etkisi var. Yazar kasa yok, büyük alışveriş merkezleri yok, siyah beyaz televizyonlar baş köşelerde ve dergiler altın çağını yaşıyor, bodur bira kutuları ve uzay mekiği gibi kocaman ve rengarenk arabalar karla kaplı yollarda usul usul ilerliyorlar.

image

1979 yılının Minnesota’sının suçlarla örülü karla kaplı yollarında dolaştık durduk, televizyon tarihinin en iyi dizilerinden birinin en parlak sezonunu izlerken. İlk sezondan geriye kalan açık kapılar kapandı bu bölümde. Lorne Malvo’nun hayat öğretmenini öğrendik son bölümde. Yıllar sonra bile sırtını dik tutmayı başarabilen Lou Solverson’ın ağzından erkeği kadından ayrıcalıklı kılan nedir, onu öğrendik. İnsanı rezil de vezir de edenin, aileyi bir arada tutanın kadın değil de erkek olduğunu, erkeğin sevgisinin aileyi ayakta tuttuğunu; ailenin, karı koca olmanın ne demek olduğunu gördük. Gözüpek, adalet duygusu güçlü ve insan ilişkilerinde mesafeli bir adamın çırpınışlarının boşuna olmadığını gördük. Her zaman iyi polislerin var olduğunu ve olacağını ve tüm bu hikayelerin onların güçlü adalet duyguları üzerinden doğmuş olduğunu gördük. Suç, polisiye, dram ve kara komedinin sınırlarında gezinirken en çok da insanın anlık bir kararının kendisinin ve çevresinin başına ne gibi işler açabileceğini izledik.

GERHARDT AİLESİ:

image

Dizinin suç kısmının ailecek kahramanları olan Gerhardt’lar, Cermen kökenli ve Nazi sempatizanı bir aile. Kendi çaplarında önemli bir servetleri olsa da alışkanlıklarının ve kalıpların dışına çıkamıyorlar. Bundan şikayetçi olanlarsa liderliğe oynamayanlar ve aile içinde daha çok itilip kakılıp, ufak işlere koşturulanlar. Hayatta olan üç oğlu var Gerhardt’ların. İlk oğulları savaşta öldüğünden, Dodd ailenin en büyük oğlu durumuna terfi ediyor ve küçüklüğünden beri babası Otto’nun işlediği cinayetlere maruz kalıp, yardımcı da olmaya çalışıyor çocuk ellerinden geldiğince. Öğrendiğimize göre Otto’nun da kendi babasıyla benzer bir ilişkisi varmış ve dağıtım işi yapan Gerhardt ailesinin başındaki Dieter yasak zamanında içki kaçakçılığı yaparak girmiş bu işlere. Sonra da kamyon imparatorluğunu kurmuş. 1951 senesinde Otto babasından işleri devralmazdan önce Dieter başından on dokuz kurşunla vurulmuş(isabet etmiş demiyorum etmeme ihtimalini düşünemediğimden. Yakın bir mevziden kafasına kafasına kurşun sıkıldığını düşünmekteyim ve bu yazıyı yazarken ağır gribim; dolayısıyla konudan uzaklaşıp, Peggy’ninkine benzer dumanlı bir kafadan çıkan muğlak ama çok sesli hayallerin etkisinde olabilirim. Bu kadar kişisellik ve bundan fazla kişisellik hakkını nereden bulduğumu soracak olursanız eğer hayatta her şeyin kişisel olduğu olacaktır cevabım. Tıpkı Fargo’da olduğu gibi. Benim sayfam, istersen okumazsın/sağ üst köşedeki çarpının üzerine gidebilirsin ve bir hırs kapatabilirsin, beni araştırabilirsin/beni merak edebilirsin/beni küçük görebilirsin/kendini büyük görebilirsin ama farkındaysan hep bir takım olasılıklardan bahsettik ve kesinlik yok, ama keskinlik var; sen benden önce de ölebilirsin ama elbet geleceğim yanına, Tanrı’nın gizemi bunda). Dönelim Gerhardt’lara:

image

Rye Gerhardt : Ailenin en küçük erkek varisi, iki çılgın ve gözü dönmüş abisinden sonra gelmenin ezikliği içinde ama polis memuru Ben(jamin) Schimidt’in tabiriyle “bücür, ortalıkta dolaşıp caka satıyor ancak”. Aileden para kaçırıyor. Dodd kendin için değil, aile için para kazanırsın derken Rye kendisine yaptırılan küçük işlerden memnun olmadığını, kendi cumhuriyetini kurmak istediğini belli etse de ömrü vefa etmiyor dileklerini gerçekleştirmesine. Nasıl olduğunu tam olarak kavrayamadan bir hakim, bir eski sporcu sonradan aşçı, bir de garson kız haklıyor. Sonra da ufo görüp bir arabanın ön kaputunun önünde öldü sanılarak garaja kapatılıyor ve en nihayet kıymaya dönüşüyor Luverne’lü kasap Ed Blumquist’in ellerinde. Doktorlardan sonra anatomiye hakim meslek grubu olarak kasaplar geliyor sanırım uzuvlar birbirinden satır darbeleri aracılığıyla ayrılırken.

image

image

Dodd Gerhardt : Ailenin büyük oğlu, babası felç geçirdikten kısa bir süre sonra, ağzından akan salyaları tutamaz hale geldiğinde ailenin reisi o olmak istiyor. Tek rakibi olan Bear’la geçinemiyorlar. Annesi de olsa bir kadından emir almayı ise zar zor sindiriyor. Sağduyulu hareket edemiyor, her zaman bir savaşın içinde olunabileceğini düşünüyor. Yoksa da yaratılması gereken bir savaş hayali var. Rye’ın hakim öldürmüş olduğuna inanmamak için haklı nedenleri var, hepsi bizim derken. Dört kız çocuğu var ve bu durumdan hiç hoşnut olmadığını kendi kendine söylenirken duyuyoruz sık sık. “Ben erkek evlat istedim, Tanrı lanet olasıca kızlar verdi” diyebiliyor mesela yüksek sesle. Kimselerin gözyaşına bakmayan astığı astık kestiği kestik bir adamken, asi kızı Nicole’le baş edemiyor tek. Ve asla yıldızları barışmıyor. O kızının üzerine gidip, her baş edemediğinde tokat atıp hırpaladıkça, Nicole’de hırsından Kansas City’nin adamlarıyla ihanet ediyor ona ve tüm aileye. Ama Dodd o kadar şanssız ki, bir kadın onu defalarca haklıyor. Ve o kadın Peggy Blumquist. Şeytanın bir kadın olduğunu düşünen Dodd’un şeytanları hep kadınlar oluyor, nedense… Deli deliyi görünce misali, ödü patlıyor Peggy’den, kocasına şikayet ediyor onu. Ed’e onun bir deli olduğunu söylüyor en uysal haliyle ya da orada olmayan şeyler hakkında, orada olmayan kişilerle konuştuğuna dair. En şanssız ölüm onunkisi oluyor. Sağ kolu tarafından bulunup öldürülüyor ve en önemlisi tüm bunlar olup bitmeden önce Peggy’yle geçirdiği anlaşılamaz, tuhaf ve korku dolu saatler var ve zamanında kendi yaptığı işkenceler gün gelip onu buluyor. Dodd ve Peggy’nin yalnız kaldıkları saatlerde yaşadıkları bir Stephen King uyarlaması olan Misery’deki Annie’nin Paul’e yaşattıklarının bir başka versiyonu. Annie daha korkunçtu belki ama Paul’de daha masumdu Dodd’a göre.

image

image

Bear Gerhardt : Dış görünüşü itibariyle adını aldığı hayvana benziyor. Elinde bir küçük çakı yarısına geldiği elmayı kese böle yerken aynı hayvanın insan bedeni bulmuş da içine kaçmış haline dönüşüyor. Koşarken bile bir ayıya benziyor. Heybetinden ve vahşi görünümünden karşı tarafı ürkütse de abisine nazaran çok daha mantıklı kararlar verebiliyor hayati konularda. Çok fevri davranmıyor. Söz dinliyor. Belli bir inancı var ve İncil okumuşluğu da. Annesinin otoritesinden ve liderliğinden şikayetçi değil. Kurnaz değil. Engelli bir oğlu var ve onun hayatıyla ilgili de mantıklı karar verebiliyor. Böylelikle oğlu Charlie hapse giriyor, mezara değil.

image

Floyd Gerhardt : Soğukkanlı görüntüsünün ardında yatan acı dolu uzun yıllar var. Sevdiklerini yitiriyor. Kocası bir sebzeye dönüştükten sonra imparatorluğun başına geçiyor ama işler boyunu aşıyor. Bizler küçüğüz derken, Kansas şehir mafyasıyla uğraşamayacağını bilecek kadar sağduyulu ama Dodd işleri bozuyor ve savaş başlıyor. Her şeyden öte işler başına kalıyor. Küçük oğlu yok oluyor, kocası önce felç geçirip sonra öldürülüyor, Dodd fevri, Bear akıllı değil, bir torunu engelli, Nicole güven vermiyor. İşler büyüyüp kızıştıkça ne yapacağını bilemez hale geliyor. Hanzee’nin ihanetini tahmin bile edemiyor son ana kadar, tıpkı diğer Gerhardt’lar gibi ve yüzündeki soru soran ifadeyle, şaşkınlık içerisinde bakıyor Hanzee’ye, o ise karnına sapladığı bıçağı içinde çevirirken.

image

Hanzee : Otto Gerhardt’ın sekiz yaşındayken yanına aldığı kızılderili çocuk büyüyor ve Gerhardt’lardan kurtulduktan sonra ismini değiştirip kendi imparatorluğunu kurmak üzere bir tanesi ilk sezondaki Lorne Malvo’ya dönüşecek olan çocukları yetiştiriyor. Son bölümlere yaklaştığımızda hapishanedeki Bear’ın oğlu dışında bizim gördüğümüz tüm aile bireylerinin teker teker öldürüldüğüne tanık oluyoruz. Rye Gerhardt’ın kaybolmasından sonra, Kansas City’e başkaldıran aile bireylerinin infazının önemli kısmı ailenin içine aldıkları, sadıkmış gibi görünen Kızılderili Hanzee tarafından gerçekleştiriliyor. Dodd ve Floyd’u haklıyor birçok nedenden yahut hiçbir sebep yokken. Önüne çıkan ve engel olarak gördüğü tüm insanları soğukkanlılıkla ve tereddütsüz öldürüyor. Tıpkı tatlı, küçük, beyaz tavşana yaptığı gibi, önce bir güzel sevip okşuyor sonra da boynunu kırıyor ya da boğuyor onları. İşini az konuşarak görüyor. Tetiğe korkusuzca basıyor. Tüm dünyaya meydan okuyor.

image

Peggy Blumquist : Rengarenk kıyafetleriyle kara komedinin sıfat kısmından çok uzakta duruyor sanki. Sarı saçları, akça pakça teni ve tüm şirinliğiyle normalde mesleği olan kuaförlükte kullanılması gerekirken, eline geçen kesici ve delici aletleri, başı sıkıştığında enseye, karşı tarafı nezakete çağırmak adına sağlı sollu göğüs hizasına saplayabiliyor hiç çekinmeden. Aslında suç kısmına meyilli ama öyle tatlı, öyle şirin ki… Dükkandan tuvalet kağıtlarınu çalıp, evdeki dolapta istifliyor. Tıpkı dergilerini bodrum katta istiflediği gibi. Bir terslik var onda ve hayatında. O da bunun farkında. Olayları algılayış şekli farklı. Herkes oradayken ve bedensel olarak o da oradayken, aslında ruhu çok başka yerlerde. Olmayan hayaller görüyor, izlediği film karesini gerçek hayatta yaşadığını zannediyor, bir sürü derdin ortasında tam potansiyelini kullanamadığından duyduğu endişe ağır basıyor. Bir şey, bir kişi olmak istiyor ama bu tam olarak nedir, yirmi dokuz yaş aklıyla, hiç bilemiyor. Peggy dinlemiyor, rahatlamak için konuşuyor. Anlattıklarıysa ipe salmaz gelmez şeyler. Zavallı Ed var onu dinleyen ve onaylayan. Bir de ortada yanlış giden bir evlilik var freni patlamış duvara çarpmak üzere olan. Aynı arabanın içinde kocasının başına bir sürü iş açmış, adamı katil etmişken ve zavallı Ed yan koltukta çözüm üretmeye çabalarken, turistik bir seyahate çıktıklarının hayali içerisinde. Süratle boyut değiştirebiliyor. Her şey uçuşabiliyor bir anda ve sıkışıp kalmadık burada derken, kendi sıkışmışlığı var aklında ve bir türlü göremediği California’nın hayalleri. Her şey olup bittikten, Ed öldükten, yol açtıkları çete savaşlarından ötürü de onlarca insan ayrı ayrı öldükten sonra, elleri kelepçelenmiş vaziyette, direksiyonda Lou, polise teslim edilmek üzere giderken ilk önce biraz pişmanlık duyuyor. Ama sonra federal yargılanmanın hayalini kurmaya başlıyor. Cezasını California’da çekmek istiyor. Kuzey San Francisco’da sahili gören bir oda hayal ediyor, bir de pelikan görmeyi.

Bir adama çarpıp onu öylece eve getirmesinin cevabını bile kendince vermişti Peggy. Bu tip şeylerin şıklı bir sınav olmadığını, rüyadaymışçasına karar verildiğini söylemişti. Peggy’nin gerçeklik algısı da farklı diğer insanlardan. Pozitif Peggy’nin bir sürü hayali var gerçekleştiremediği, bir insan var hiç olamadığı. Bodrum katında belki binlerce moda ve güzellik dergisi var. Hanzee’nin anılarının olduğu evde yaşadığı için kendine bir başka dünya yaratmış bir kadın o. Geçmişin müzesinde yaşıyorum derken, o da bir yandan kendi tarihini yaratıyor moda ve güzellik dergilerinden kurulu. Kaçarken bile alfabetik sıraya göre dizilmiş dergilerinden seçtiklerini götürüyor yanında. Hayatını değiştiremeyince, başka çıkışlar arayan ve paralel bir evren yaratan bir kaçığa dönüşüyor gitgide.

image

image

image

Ed Blumquist : Kendi halinde yaşayıp giden, hayatındaki en büyük amacı yardımcı kasap olarak çalıştığı kasap dükkanını satın almak ve kendi işinin patronu olarak kendi Amerikan rüyasını gerçekleştirmek olan Ed bir tek şeyin farkına çok geç varıyor. Vardığında ise iş işten çoktan geçmiş oluyor. O da bir saatli bombayla yaşadığı gerçeği. Ve o saatli bomba karısı Peggy. Ed, Peggy ne zaman ki bir Gerhardt’a çarpıp, karakola ya da hastaneye gitmek yerine onu arabasının üzerinde evin garajına sokup hamburger helper’la akşam yemeğini hazırlayıp sofra dualarına müteakiben adamın dirilmesiyle bodruma inip yaralı adamı istemeden öldürüp, gelecek planlarının mahvolacağı korkusuyla kasap dükkanına götürüp kıyma yapmaya karar vermek suretiyle yok ediyor; işte o andan itibaren çete savaşlarının ortasına düşüyorlar beraber. Gerhardt’lar Rye’ın kaybını Kansas City mafyasından biliyorlar. Kansas City’nin bir ayağı olarak da Luverne’de yaşayıp kimliğini gizlediği sanılan zavallı Ed, bir anda Luverne Kasabı’na dönüşüyor. Kansas City’se temsilen ve katilen(bu uydurulmuş bir kelimedir ve ben de kendi dilimi yaratma telaşına düşmüş bir birey olabilirim) adamlarını Gerhardt’ların üzerine salıyor. Hanzee ve Simone bir o yana bir bu yana aslında kendi taraflarına çalışıp dururken, kan gövdeyi götürüyor ve onlarca insan ölüyor. Ve tüm bu absürt ve nedensiz ölümlere Peggy’nin esrarengiz bir kararı sebep olmuş oluyor. Ed ne yapsın? Sonuna kadar karısının arkasını kolluyor. Ailesini kurtarmak için elinden ne gelirse yapacağını söylediğinde sadece söylemekle kalmıyor, yapıyor da. Lou Solverson en çok bunu düşünüyor. Çünkü o da bir baba ve reisi olduğu bir ailesi var, her ne pahasına olursa olsun korumak, kollamak ve kurtarmak zorunda olduğu. Bunu bütün erkeklerin ittirdiği bir kaya olarak düşündüğünü söylüyor Ed ona. Her sabah kalktığında Sisifos miti misali tekrarlanan benzeri günler ve ödevler var. Ve erkekler buna yük deseler de, bu erkeklerin bir ayrıcalığı. Baba olmak, koca olmak, erkeklik taslamak her zaman çok kolay değil. Ed iş işten geçtikten sonra sahip olduklarına tekrar dönmek istediğini söylese de, her şey için çok geç artık bu saatten sonra. Her şeyi karısının mutluluğu için yapmış ve onu sevip inanan bir adamın son çırpınışları bunlar. Hayatının merkezi, anlamı ve tüm dünyanı üzerine kurmadığın bir insan için bunca fedakarlık yapman mümkün değil çünkü. Ve zavallı Ed…

image

image

Mike Milligan & the Kitchen Brothers: Mike Milligan, annesi kasvet hastası olduğundan yemeklerini karanlıkta yiyen bir ailenin sırf bu yüzden iyimser olduğunu söyleyen oğlu. Kansas şehir mafyası adına çalışıyor. Kendini Martin Luther sanırken, göz kırpmadan adam öldüren, felsefik cümlelerle konuşup karşı tarafı çıdırtan, sağlı sollu etrafını saran, Hank’in Bathroom Brothers olarak anımsadığı, bir tanesi hiç konuşmayan ve biri öldüğünde hangisi olduğu anlaşılamayan ikiz katillerle isimleri bir çırpıda okunduğunda bir rock grubunu anımsatan bir tetikçi. O da işin suç kısmında. Okay then dediğinde söylenecekler bitmiş, olanlar olmuş oluyor onun için ve herkes için ve sık sık okay then diyor. Onca cinayet, silahlarla haşır neşir olma halleri, bağımsız iş saatleri ve özgürlükten sonraysa sürpriz olarak bir beyaz yakalıya terfi ettirilmek oluyor ödülü. Cezaevi, duvarlarla kaplı daracık ofisi oluyor. Aslında terfi ediyor ama özgürlüğü bitiyor. Punk saçları, tuhaf kravatları ve aforizmalarıyla bu ortamda ne kadar yaşayabileceği meçhul. Vahşi kapitalizmin bir tetikçisiyken, memuruna dönüştürülüyor, üstüne üstlük bir bitki gibi toprağından alınıp bir saksıya oturtuluyor. Hem de dünyada kalan son işi yani para işini yapmak üzere, tüm zevksizliğiyle.

image

Karl Weathers : Arkadaşı Lou’ya Ronald Reagan’a Joan Crawford’ın kasık biti olup olmadığını sordurtacak kadar densiz. Neyse ki Lou bu gibi konularda daha mantıklı ve öyle bir şey yapmam diyerek net tavrını sergiliyor. Onun dışında Ed’in avukatlığını yapmak üzere çağrıldığında yüksek düzeyde risk taşıyan bu iş için çağrılmasının öneminden bahsedip böbürleniyor. Oysa ki kasabanın tek avukatı var ve o da kendisi. Boşboğaz, alkolik, sulugöz ama kötü bir adam değil. Hiçbir şey bulamazsa kutu kutu biraları deviriyor. Bekar olduğu sanılıyor ve silah taşıyor ve Cumhuriyetçi ve her ne kadar Reagan’ın elini sıkmam dese de koşa koşa ilk gidip sıkanlardan biri de kendisi. Az evvel konuşmasını dinlediği Reagan’ın vatanseverlik içeren konuşmasında da gözleri dolan ondan başkası değil. Bir şekilde korkudan ayılıp, oğlu Charlie konusunda Bear’ı teskin ederek ikna eden de kendisi.

image

Lou Solverson : Molly’nin babası, Betsy’nin kocası, Hank’inse damadı. Eyalet polisi. Vietnam’da savaşmış, direncinin, ağırbaşlılığının ve metanetinin bir kısmı orada yaşadıklarından ve gördüklerinden kaynaklı. Çok ölümler görmüş. Beyni öldüğü halde, gerçekliğini kabullenememiş askerlerin saplandığı çamurlarda onları avutmaya çalışmış yaşayacaklarına dair. Bir sürü hikayesi var yeri geldikçe ve insanları özellikle de Blumquist’leri akıl yoluna çekebilmek için. Ama nafile tabii ki. Karısı üçüncü evre lenfoma hastası ve dünyanın hastalığıyla, karısının içindeki hastalığın aynı olduğunu düşünüyor ve bir yandan Betsy’nin hastalığıyla baş etmeye çabalarken, bir sağanak gibi yağan cinayetler geliyor üst üste. Akıl sağlığını kaybetmiş gibi hareket eden bir çift, belalı Gerhardt’lar ve tuhaf Mike Milligan ve adamları, kim için hareket ettiği belirsiz garip bir kızılderili, mantıksızlıkta tavan yapmış federaller… ve tüm bunlar karşısında sağduyulu davranabilen Lou Solverson. Hep bir mesafesi ve kibar bir cana yakın olmama hali var. Kimseye borçlu olmadığından, yakasına yapışan alacaklıları da yok. Gerhardt’ların karşısında dimdik duruyor ve tavrını koyuyor. Mesai arkadaşı Schimidt gereksiz sevgi gösterilerinde bulunurken, oralı bile olmuyor. Saygı duyuyorsun haline, tavrına, kendisine. Dizinin ilk sezonunda muhteşem Keith Carradine tarafından canlandırılmıştı, şimdiyse yakışıklı Patrick Wilson hayat veriyor kendisine. İkisi de başarılı benim gözümde. Her zaman fazla güzel dolayısıyla mükemmel görünen bir adam olan Wilson bu defa karakteriyle ön plana çıkıyor ve siliyor üzerine sinmiş erkek güzelliğini bir kalemde.

image

Betsy Solverson : Lou’nun karısı, küçük Molly’nin annesi, Hank’in kızı, üçüncü evre lenfoma hastası ve geleceği sadece rüyalarında görebiliyor. Xanadu isminde almayı kabul ettiği kemoterapi ilaçları sahici de olabilir, placebo etkisi için verilmiş şeker de olabilir. Bir denek olmayı kabul ediyor, çünkü başka çaresi yok. Lou, o görevdeyken kendisine göz kulak olsun diye eşi dostu ayarlarken, o ise Karl Weathers’a Lou’nun evlenmesini vasiyet ediyor. Maureen’in Camus’den “öleceğimizi bilmemiz hayatı absürt yapar” alıntısına altı yaşındaki kızı ve ilerleyen hastalığıyla cevap veriyor. Tanrı’ya ve hesap gününe inanıyor, bir Fransız’ın şakasına değil. Hepimizin bir iş yapmak için dünyaya geldiğine ve her birimizin kendi işini yapacak kadar vakti olduğuna inanıyor. O sadece altı yaşındaki kızını, kocasını ve içinde kendini güvende hissettiği basit ama onun olan hayatını bırakmak istemiyor. Evliliğinde küslükler, kıskançlıklar, kaprisler yok. Genç bir kızken bahçesinde tavuklar olan bir evmiş hayali. Şimdiyse içinde bir grup hüzünlü insanın yaşadığı o evin sahibi. Hayat işte!

Bunlara ek olarak Betsy Solverson akıllı bir kadın. Saçlarını kestirmeye gittiğinde Peggy’nin aklını alıyor yaptığı çözümlemeyle. Adım adım cinayeti çözüyor. Olay yerine gittiğindeyse kimsenin bulamadığı  cinayet silahını buluyor. Ama başta babası Hank inandırıcı bulmuyor yoldan geçmekte olan bir arabanın çarpıp öylece yoluna devam etmiş olabileceğine. Sonra da o kişinin ön camında bir Gerhardt’la eve gidip yemek hazırlayabileceğine.

Saklayıp saklanarak, son çare ört bas etmeye çalışarak suça suç katan Blumquist’ler sayesinde dokuzuncu bölümde yaşanan katliamdan kurtulabilenler ufoyu gördüler. Her zamanki gibi sadece Peggy umursamadı bu olayı Çünkü o sadece uçan bir ufo aracıydı. Aynı ufo aracı Rye’ın aklını başından alıp, Peggy’nin arabasının önüne çıkmasına neden olmuştu. Hayat tuhaf  karşılaşmalarla geçiyor ama dünyanın en akılsız kıdemli polislerinden bir kısmı rutin görevlerindeymişçesine, cep telefonlarının ve internetin henüz icat edilmediği yıllarda tek iletişim araçları olan telsizlerini kapatıp cumburlop yatağa girip uykuda öldürülürlerken, şelale olup akacağını hayal ettikleri o muhteşem başarıyı yakalama şansı bulamıyorlar haliyle. Neticede bir aile yok oluyor hemen hemen. Bu aile yerin altını hak ediyor diyen Simone’un ahı tutuyor ama kendisi de öteki tarafı boyluyor amcası sayesinde. Zavallı Ed istemeden bir sürü cinayet işliyor. Eceliyle ölen kimse olmuyor. Herkes ya kafası kesilerek, ya ateşli silahlar ya da kesici aletlerin içlerine saplanmasıyla veda ediyor hayata. Betsy’se çaresizce içindeki canavarı yani kanserini büyütüyor.

image

image

image

 

MOZART IN THE JUNGLE, BİRİNCİ SEZON

 

images-5

MOZART IN THE JUNGLE:

“Ardımda hiçbir şey yok, her şey karşımda duruyor. Tıpkı yollarda olduğu gibi.” Jack Kerouac

“Muazzam yeteneklere sahip bir adam sonsuza dek aynı yerde kalırsa yeteneklerini kaybeder.”

“Gerçek sanat bütün önyargıların önündedir.”

Ölüm olmadan yaşam olmaz.”

Nefesli çalgılar ailesinden, 1170 yılından önce “hautbois”olarak anılan yani haut/yüksek ve bois/ahşap nefesli çalgı bileşik kelimelerinden türetilen obua adlı müzik aletini çalan Stanford’da gazetecilik, Berkeley’de ise müzik eğitimi almış Blair Tindall’ın yirmi üç yıllık müzikal geçmişi boyunca yaşamış olduğu tecrübelerinden faydalanarak kaleme aldığı 2005 yılında yayınlanan aynı adlı romanının televizyon adaptasyonu “Mozart in the Jungle”. Parlak bir ilk sezon ve iki adet Golden Globe adaylığı var. Adaylıklardan biri şahsına münhasır maestro Rodrigo’yu başında poşusuyla, Yaser Arafat’ı anımsatan Gael Garcia Bernal canlandırıyor tüm çılgınlığı, dehası ve karışık aklıyla. Latin kökenleri, Latin aksanlı İngilizcesi, rejoice reklamıymışçasına pazarlanmaya çalışılan çılgın saçlarıyla kabul etmek gerekirse son derece egzantirik bir kişilik. Dehası küçüklüğünden beri taşıdığı altın bileziğiyken, onu şekillendirebileceği bir parça ilham peşinde koşup duruyor, beraberinde de New York Senfoni Orkestrası elemanlarını sürüklüyor. Kendisinden önceki yaşlı, kuralcı ve sürmeli maestro Thomas rolünde ise “Otomatik Portakal”ın başrol oyuncusu Malcolm McDowell var. Kırk üç doğumlu aktörün mesleki geçmişi destan niteliğinde. Kah upuzun filmografisi, kah bembeyaz saçlarıyla aynı jenerasyondan ve kendisi gibi İngiliz olan meslektaşı Derek Jacobi’yi anımsatıyor. Sezonun ilk bölümünün hemen hemen ilk dakikalarında başlıyor Rodrigo ile aralarındaki çekişme. Joshua Bell’in müthiş keman solosunun ardından eski maestro tahtını yeni maestroya devredecek ve bunu hazmetmesi çok kolay olmuyor giderek eskimekte olanın. Ona karşı hep iğneleyici ve aleni kıskançlık besliyor. Üstelik düşman çok büyük, çünkü Rodrigo hem seyircinin hem orkestra elemanlarının gönlünü almayı iyi biliyor ve onları gülümsetebiliyor. Her daim orjinal bir fikirle çıkıyor orkestrasının karşısına. Provaya papağan getiriyor, kestikleri çitlerin gerisinde, açık havada, halka açık prova niteliğinde bir performans sergilerken, pizzalar eşliğinde dans ediyorlar gösteri sonrasında. Özel mülke girdikleri polis tarafından keşfedilip, gözaltına alınmazdan önce oluyor elbetbütün bunlar. Rodrigo bir tarafıyla The Knick’in başhekimi deneysel doktor John Thackery gibi, biraz da 221B Baker Street’in bekçisi Sherlock’la benzer özellikler gösteriyor. Liderlik, deha, yaratıcılık farklı bünyelerde benzer sonuçlar gösterebiliyor ve beraberinde farklılığı getiren başarıya, dikensiz yollardan geçilerek varılamayacağını gösteriyor. Rodrigo’nun bir farkı ise dehasına rağmen mütevazı olması ve sonunda manyak ama o da kendi çapında çok başarılı bir kemanist olan eşi sayesinde emsallerine oranla nispeten daha az olan egolarından sıyrılıp doğru kararı vermesi yani orkestranın ve deneyimin ön plana çıkmasını sağlayabilmesi. Şefliği Thomas’a bırakıp, soloya birinci kemanı çıkartıyor ve kendisi onun yerine oturup keman çalıyor. Ama bu arada yüksek bilinçli olsa da kişinin bünyesinin, egosuz, böyle bir mesleği hayata geçirmeye el vereceğini sanmıyorum onu milyonların, milyarların arasından sıyrılmasını sağlayarak bir ve tek yapacak mesleğini icra ederken. Kendini beğenmeden tek kişilik bir şov, önünde orkestra elemanların geride bir sürü seyirci ve beklenen yüksek başarı yani doğru notalar öyle kolay gelmeyebilir. Kısaca herkesin her şeyi yapabilirim dediği bir ülkede, ben de diyorum ki her şeyi yapar görünebilirsin ama sadece tek bir şeyi iyi yaparsın. Bunu yaparken de bir parça güven eksikliğini gösterdiğin anda harcanırsın bir şekilde. Hep tetikte olmak gerek köpekbalıkları tarafından ısırılmamak için. Gençlik hızlıca geçiyor ve çağırmakla gelmiyor. Bir yerlerdeki geride kalmayı sindiremeyen bir ihtiyar senin toprağını eşeleyebiliyor. Ama aynı zamanda sana iyilik yapan saray müzisyencisi olarak hatırlanan Salieri’n de olabiliyor. Hayat işte.

image

image

image

image

image

Thomas’ın veda konuşmasında ailem olarak nitelendirdiği orkestra elemanlarının hepsi ayrı alem. Evlatlar otoriter bir babanın koruyucu kanatları altından sıyrılıp, eğlenceli bir babanın 60 santimlik yeleğinin altına giriyorlar. On dakikalık tuvalet molalarını hiç usanmadan hatırlatan sabırsız birer ilkokul öğrencileri gizli aralarında. Prova aralarında çocuklarından, hava durumundan bahsediyorlar. Yevmiye usülü çalışıyorlar, geçinebilmek için ek işlere gidiyorlar. Başroldeki obuacı Hailey ile aynı zamanda senfonide çalan çellist Cynthia bu ucuz şovlardan birinde tanışıyorlar. Hailey senfonide çalmak için yanıp tutuşurken, ara ara kendini sorgulayıp duruyor o kadar yetenekli olup olmadığına dair. Hailey sayesinde obuacı olarak beşinci sandalyenin sahibi olabilmek için biraz da akşamdan kalma haliyle son dakikada seçmelere gidiyor ama iş kabul edildikten sonra bile o kadar kolay olmuyor. Yılların obuacısı yan koltuğundaki saati dört yüz dolardan özel ders veren Betty, bir yeni yetmenin bir anda yanındaki koltuğa geçmesine şüpheyle bakıyor. Maestroyla uyuduğunu(ne yani yattığını mı deseydim?) ima ediyor ona açık açık ve her fırsatını bulduğunda kızı rencide ediyor. Orkestrada kıdemlilerin çaylaklara çok da sevecen davranmadığını görüyoruz. Betty yalnız yaşlanmanın keyifli olduğunu düşünenlerden. Yeğeni var, kendi çocuğu yok. Fotoğrafını çerçevelettiği ölmüş bir kedisi var, köpeği yok. Güzel döşenmiş bir evi, zengin bir plak koleksiyonu ve evde hazır bulundurduğu otları var gelen misafirlerine ikram ettiği. Hayatından hiç de şikayetçi değil bu bağlamda. Yalnız yaşlanmanın keyfini sürüyorum diyor. Olasılılıklar onu korkutmuyor ya da aklına getirmek istemiyor. Onun bu cümlesinden sonra Cynthia’nın da gülüşü dudaklarında donuyor yavaş yavaş.

image

image

Çaylak ilk profesyonel provasını batırdıktan sonra Rodrigo’ya asistanlık yapmaya başlıyor. Aralarında kelimelere dökülmemiş bir çekim var. Rodrigo ruhunu araştırıp, bastıramadığı öfkesiyle keman parçalayan bir kaçıkla evli, Hailey’se evini eski kız arkadaşıyla paylaşmaya devam eden ve onunla sahnede yakın ve sıcak performans sergileyen bir dansçıyla çıkıyor. Bir umudu tekrar sahneye çıkmak ama yeteneğinin farkında olsa da ara ara üzerine yapışan güvensizliği ve Betty’nin tacizleriyle olduğu yerde duruyor.

image

image

Kariyerinde belli bir yere gelmiş olan Cynthia ise eski maestro Thomas’la uyuyor(ne yani yatıyor mu deseydim?). Thomas evli. Eşi kendi yaşlarında(ne yani yaşlı mı deseydim?) ve çocukları var. Uzun süredir devam etmekte olduğunu hissediyoruz bu ilişkinin. Karısının da Cynthia’yı bildiği ortaya çıkıyor. Cynthia ise Thomas hiç habersiz ortadan yok olduktan sonra bir gecelik bir ilişki yaşamak için gene yaşlı bir adam tercih ediyor. Bir, bir baba istiyor olabilir bir sevgiliden çok, iki, yaşlı adamları güvenilir buluyor olabilir, üç ikisi birden ve dört tüm bunlara ek olarak alışkanlıktan. Belki de aradığı ve istediği hala Thomas’tır, kim bilir? Nitekim orkestranın pikolocusu(küçük flüt) Bob bile şaşırıyor Cynthia’nın kendisiyle flört etmesine. Bob’un pikolosu onda kompleks yapmış sanki biraz. Halbuki Cynthia’nın vurmalı, yaylı ve hem caz hem klasikçilerle engin tecrübeleri olmuş zamanında. Bu seferlik bir pikolo neden olmasın? Bob’un sabah kalkar kalkmaz keyifle söylediği Sia’nın Chandelier’inin klasik usül versiyonu ise çok hoştu doğrusu.

image

images-4

images-8

Mozart_104_day_02_3564.NEF

Dizide tatlı tatlı üzerinde durulansa aradaki uçurumlar. En bariziyse yaş farkları ve beraberinde getirdiği mevki farkları ve hayata bakış açıları. Bir diğeri sanatı satın alan zengin kesimle, emekçi müzisyenler. Çellist Cynthia ve pikolocu Bob. Thomas kendisiyle röportaj için gelen programcıya(kendisi aynı zamanda dizinin yaratıcılarından Jason Schwartzman) kameraların nerede olduğunu soruyor. Hepsi çantamda bu bir podcast olacak derken Thomas hayal kırıklığına uğruyor. Thomas teknolojiden bihaber. Bir başka türlü hayal kırıklığını ise röportaj esnasında yaşıyor. Şaşırtıcı şekilde röportajın odak noktası Rodrigo oluyor. Klasik müziğin kalıpları içerisine sığmayan, tartışmalı politik kararları ve halk onayına sunduğu halüsinojenlerle adından söz ettirmeyi başaran değnekli şaman, takım elbiseler içindeki beyaz adamdan daha çok dikkat çekiyor. New York’un sanatsal kültürünün yüreği göçmenlerin getirdiği yeni tecrübelere bağlıdır dediği ’88 yılındaki kendi beyanını hatırlayamıyor Thomas. Üzerinden çok yıllar geçmiş ve o, artık statükocu bir adam olmuş çıkmış bile. Müzisyenlerinse dile getirmekte zorlandıkları, evrensel bir sorunları var ve buna tüm gerçek sanatçıların da pekala da dahil edilebileceği. Bu insanlar müziği para için mi yapıyorlar yoksa para kazanmak için mi müzik yapıyorlar, bir zaman sonra sorgular hale geliyorlar. Kendi kuyruğunu yiyen yılan gibiler ve bu bir kısır döngü, bir paradoks. Zira yönetim hastalık ödeneklerini %40 azaltmaya ve emeklilik maaşlarını da yarıya indirmeye çalışıyor. Pek de mütevazı olmayan bir malikanede bağış toplanmadan önce varlıklı ev sahibesi Rodrigo’nun kulağını büküyor biraz eğlence olmadan bağış olmayacağına dair. Bir dahi de olsan bir gün ödün vermen gereken şeyler çıkabiliyor karşına. Onların da eski zaman saraydan beslenen yazarlardan ve bestecilerden bir farkları kalmıyor ve Orson Welles’in sarf etmiş olduğu “Hayatım boyunca enerjimin ve yeteneklerimin ancak %2’sini kullanabildim. Geri kalan %98’i küçük insanlarla itişmekle geçti.” söz öbeğinin içerisinde geçen ilk yüzdenin daha çok olmasını diliyor insan, elinden gelen bir şey olmadığı zaman, gökyüzüne doğru bakarken yada benim gibi eğmiş başını yazmaya çalışırken.

images-3

Hailey bocalıyor, saçmalıyor, küçük düşüyor, kahveci güzeli, şoför, kırtasiyeci, sekreter oluyor. Ama yine de bu dünyadaki en önemli şey olan kendini bulma hikayesi onun bir şekilde başarmış olduğunu gösteriyor. Ve ilk sezonun son bölümü herkes için olumlu bitiyor. Hailey Rodrigo’nun ayarlamasıyla ilk performans gecesinde sahne alıyor yanında Betty olmadan ve hem düzgün hem de iyi çalıyor. Cynthia ve orkestradan bir arkadaşı ise erkenden açılış gecesine geldiklerinde ne yapacaklarını bilmez haldeler, çünkü uzun zamandır, ilk defa Thomas’sız sahne alacaklar ve nasıl olacağını onlar da kestiremiyor gibiler. Bir kez daha anlıyoruz ki aslında kalıpları yıkmak mümkün, adetleri ve alışkanlıkları değiştirmek de. Ama öyle kolay kolay olmuyor her şey. Yılların alışkanlığını yok etmek ve bir yerde yeniden başlayarak tutunmak, kimyaların tutması, dokuların uyuşması çok zor ve Rodrigo’nun çok güç bir işin üstesinden geldiğini görüyoruz. Bu dizinin ana temalarından birisi ve en önemlisi bu: Tutunmak ve tutulmak. Bir boşluğu doldurmak ve kendi tarzını ortaya koyarak bunu yapabilmek. Rodrigo bağış gecesine katıldığı gün bir kaçış olarak belki de Beyaz At’ı ve Alice’i görüyor. Alice’le oturup sohbet ediyor. Kütüphanede ise ilham peşindeyken Mozart’la konuşuyor. “En şanslı kişiler, en küstah olanlardır, hiç kimsenin ne yergisine ne de övgüsüne değer veririm.” diyen Mozart’ın sözleri, kendi kafasındaki düşünceler aslında. Yolunu bulmaya, kendi kendine yol açmaya, bir çözüm bulmaya çalışan tek ses kendi iç sesi. “Ben senin yaşındayken ölüydüm.” diyor Mozart uzaktan seslenirken. Bu doğru işte. “Daha dün annemizin kollarında yaşarken”in de bestecisi sadece otuz beş yaşında iken hayata gözlerini yummuştur. İlk bestesini beş yaşında yaptığı düşünülürse yeterince yaşamıştır. “Tüm dünya bir sahnedir.” diyen Thomas’sa bir çeşit metamorfoz geçirdiği Küba seyahatinden sonra başarılı geçen açılış gecesinin ardından Cynthia’nın övgü dolu sözleri karşısında “Bunu senin söylemen benim için geri kalan herkesten daha fazla şey ifade ediyor ve geri kalan bütün adamlar ve kadınlar yalnızca birer oyuncuydu.” sözleriyle önemsenilen ve sevilen olmanın karşılığında önemsediğin ve sevdiğin bir kişiden duyabileceğin en güzel sözlerden birini sarf ediyor Cynthia’ya. Dünyanın Bütün Sabahları’ndaki “Müziği kimin için yaparız?” sorusunu getiriyor akıllara.

images-6

images-7

image

BIRDSONG

image

BIRDSONG:

“Daha ötesi yok: Sevmek ve sevilmek.” Firebrace, Jack

Hayat yavaşça geri geliyor.” Saint- Exupery

Sebastian Faulks’un aynı adlı romanından uyarlanmış iki bölümlük bir mini dizi “Birdsong”. Yazarın eleştirmenlerce en beğenilen romanı aynı zamanda. Hiçbir kitabı Türkçeye çevrilmemiş Faulks’un Birinci Dünya Savaşı merkezli romanına başarılı senarist Abi Morgan aracılığıyla dahil olma şansını yakalıyoruz bizler de bu dizinin sayesinde. Kuzey Fransa’da, 1916 yılında bir cephe gerisi görüntüsüyle açılıyor dizi. Stephen rolündeki Eddie Redmayne başında miğferi, kollarını birleştirmiş, gözyaşları akmak üzereyken bakıyor üzüntü içerisinde bir sürü asker etrafında yaralarını sarmaya çalışırken. Sanki kıyamet kopmuş ve geride kalanlar sadece bu bir avuç genç savaşçılarmış gibi. Bir sonraki sahne ise bizi bu post apokaliptik manzaradan altı yıl öncesine götürüyor. Bir bahar havası var, yemyeşil ağaçlar, pırıl pırıl bir gökyüzü ve müjdeci kuşlar değişecek olan kaderlerin ilk sinyallerini veriyorlar. İngiliz Stephen yanında çalışmaya başladığı kapitalist ve Fransız Rene’nin eşine tutuluyor gencecik yaşında. 1910 senesinde Stephen daha sadece yirmi yaşında ve annesini, babasını o daha çok küçükken yitirmiş tıfıl bir delikanlı. Isabelle’se Rene’nin ilk eşinden olma iki çocuğuna annelik yapabilecek ölçüde olgun-ama bir kadının bir adama aşık olmasına engel olabilecek bir olgunluk yok elbet yeryüzünde-. İlerleyen dakikalarda çiftimizin bu hallerine şahit oluyoruz bizler de. Yasak aşk şişede durduğu gibi durmuyor ve Rene eşinin onu aldattığını öğreniyor. Stephen ve Isabelle’se yeni bir hayata başlıyorlar beraber. Stephen’ın geride bıraktığı hiç kimse yok, Isabel’se hazır bir ailenin arasına girip annelik vazifesini üstlenmiş olsa da, geçmiş yaşamından yeni düzenine beraberinde getirdiği  bir aile olmaya özgü alışkanlıkları var ve alışkanlıklardan kolaylıkla kurtulamayan insanoğlu için yenilikler, tüm heyecanına rağmen bir süre sonra insanın içindeki boşluğu doldurmakta pek de başarılı değiller. Stephen ailenin önemini anlayamıyor. Bir insan hiç sahip olmadığı bir şeyin kıymetini nasıl bilebilir ki? Ve herkes yetim olarak dünyaya gelmiyor ki. O bu dünyaya çocuk getirmeye de inanmıyor onları sürekli olarak korumaya ve hayatta kalmaya söz vermedikçe. Isabel’in bir anda ortadan kaybolma nedeni bu. Yaptığı bir çeşit ghosting. Bir anda, varolduğu ve neredeyse beraber nefes aldığı adamın hayatında görünmez oluyor. Stephen daha bir çocuk çünkü. Yeterli olgunluğu gösteremiyor ortak hayatlarında. Onun doğacak olan çocuğuna babalık edemeyeceğini düşündüğünden eski hayatına dönüyor. Gerçeği en nihayet öğrenmekse yıllarına maloluyor Stephen’ın. Hayat geçiyor üzerinden tüm yıkıcı etkisiyle. Teselliyi beraber geçirdikleri güzel günlerin anılarında buluyor. Kafası burada, kalbiyse sürekli Isabel’de ve onunla geçirdiği günlerde. Anların güzelliğine yaslanıp yaşamaya çalışıyor o da cephedeki tüm diğer askerler gibi.

image

image

image

Stephen’ın orduya yazılmasının, ağır yaralandıktan sonra bile nekahat dönemini atlatır atlatmaz cephe gerisindeki hakkı olan masa başı işini reddederek, savaşa kaldığı yerden devam etmesinin nedeni de bu büyük ölçüde. Büyümek, olgunlaşmak, Isabel’i unutmak, hayatı tanımak, anlamak için burada, bunca acının, tehlikenin ortasında. Riske atabileceği hayatı var tek ve onu önemseyen kimsesi yok görünüşe göre. Hayatı strateji ve taktiğe dayalı askerlerin yanında elinde iskambil kağıtlarıyla gelecekten haberler veren Stephen biraz garip ama son derece gizemli bulunuyor askerlerince. Sırrını sükunetinde ve soğukkanlı tavırlarında gizliyor. Derdini kimseyle paylaşmıyor. Hakkında konuştuğu, mektup yazdığı ya da ona mektup yazan kimsesi yok. Hem bir öksüz hem de bir yetim o. Üstüne üstlük sevdiği kadın da onu terk ediyor ve dolayısıyla cephe gerisindeki Stephen’a hiç mektup gelmiyor. Kızıl Haç’sa çikolata gönderiyor askerlere bir parça avunsunlar diye.

Stephen’ın bir diğer özelliği defalarca ölümden dönebilmesi. Yaralanıyor, öldü sanılıyor ki Firebrace onu bulmasa neredeyse diri diri gömülecek. En ağır çatışmalara giriyor. Alman siperlerinin içinde buluyor kendini yanlışlıkla. Alman askerleriyle şuursuz ve şaşkınca mücadele ediyor ama bir şekilde artık evi haline gelen silah arkadaşlarının yanındaki yerini alıyor, öyle ya da böyle. Bu yüzden bir diğer lakabı “Şanslı Tılsım”. Etrafında kim var kim yoksa bir bir ölürken, annesi, babası, sevdiği kadın, silah arkadaşları da bu listeye dahil, çok sevgili yazarın bahşettiği hiç geçmeyecekmiş gibi görünen faniliğiyle savaşı sonlandırıyor nihayet, tek parça halinde.

image

image

Redmayne’in başarılı oyunculuğunun yanında en az onun kadar başarılı bir başka isim var tünelci Jack Firebrace rolünde: “Joseph Mawle”. Birbirlerinin hayatlarını kurtarıyorlar ya da gayret ediyorlar bu hususta. En azından biri diğerinin bu dünyadan ayrılırken yalnız ölmesine izin vermiyor lanet bir tünelde. Jack dizanteri olan oğlunun haberini alıyor cephedeyken. Ölmeden önce tünelde Stephen ona belki bininci kez soyismiyle hitap ederken, ona kendi ismini söylüyor: “Jack”. John adında güzel bir çocuğun babası olan Jack. Kıymetlisi, gözdesi olan tek oğlunu kaybeden bir babanın oğlunun yanına gitmeden önce bu dünyada varoluşuna bir neden arayıp da bulmasına tanıklık ediyoruz kendi ağzından. “Daha ötesi yok: Sevmek ve sevilmek”. Jack’inse bir nedeni var bundan sonra yaşamak için. Bir kız çocuğu, üstelik sevdiği kadından olma. Tünelden çıktığında, hayatını hatırlatacak ve doğru yere bakmasını sağlayacak, onu bunalımdan kurtaracak bir ve tek gerçek neden.

Redmayne’deki oyunculuk kumaşı satenden sanki. Duygularını mimikleriyle seyirciye aktarışı, sesinin tonlamaları, düz çizgide gitmeyi sevmeyen oyunculuğu, dizinin ruhuyla uyumlu yavaşlatılmış çekimlerdeki ifadeleri oyunculuğun içeriden bir yerlerden geldiğini hatırlatıyor insana ister istemez. Arzu dolu, ürkek bakışlarla bakıyor Isabel’e teknede ayakları birbirine değdiğinde. Karşındakini arzulamak daha başka türlü nasıl ifade edilebilinir ki? Herkes uyurken iki kişinin ruhunun uyumadığını gösteren sahneden geriye sadece Redmayne’in başarılı kompozisyonu kalıyor akıllarda.

image

image

image

Dizinin açılış sahnesi olan post apokaliptik yer çok şiddetli çatışmaların yaşandığı muharebe alanının gerisi. Zafer kazanmak peşindeki Albay Barclay hafif kalpli olmakla suçluyor Stephen’ı, savaş taktiklerinin ve ortamın kendileri için elverişli olmadığını söylediği için. Stephen savaş başlamadan önce Amiens’ta yaşamış olduğundan çatışmanın merkezi olacak olan Somme uzmanı. Nehir boyunca bataklık olduğunu ve yolların bozuk olduğunu söylüyor Stephen. Almanlarsa daha uzun süredir o bölgede olduklarından hakimiyet onlarda ve makinelilerini yere iyi gömmüş durumdalar. Albaysa tünelciler mayınları döşerken, bombardımanla telleri yok edeceklerini ve düşmanı çılgınca bir yenilgiye uğratıp, bir daha toparlanamayacaklarını ve döşenen mayınları patlatmakla Almanları göklere uçuracaklarını hayal ediyor. Taburda bulunan yaklaşık 1700 kişinin önünde, atının üzerinde öngördüğü büyük zaferi kutluyan Albay’dan taarruzdan önceki akşamda ellerine tel kesiciler tutuşturulan askerlere geçiyoruz. Teller kesildiğine göre neden ellerine tel kesiciler verildiğini soran askerlere verecek cevap bulamıyor Stephen. Çünkü teller değil, tellerin ardı bombalanmış stratejik bir hata olarak ve zavallı çocuklar telleri kesmeye çalışırlarken gündüz gözüyle, düşman askerlerinin hedefi oluyorlar.  “Oğullarım, zavallı evlatlarım” diye dövünüyor çatışmayı yukarıdan izleyen yaşlı bir asker. Katılmamak mümkün değil. Yüzbaşı Weir’sa tabur ağaçlıklarda toplanılıp ölen kalan sayımı yapılırken “İngiltere’nin yarısı öldü. Biz ne yaptık?” diye ağlamaya başlıyor. Ölenlerden geriye kalanlarsa, bir gece önce yazdıkları mektupları oluyor. Yüzbaşı, askerlere bir parça konyak verilmesini söylüyor ve çoğunluk son sayılacak mektuplarını sevgi sözcükleriyle dolduruyorlar. Kimisi madalyasını gönderiyor mektubuyla beraber. Kızına ya da oğluna kendisinden bir şey bırakmak tek gayesi. O kadar acı ki korkuların geleceği kaplaması ve geleceğin sisler arasında kaybolup gidecek olması.

2012 yılı BBC yapımı dizi için iki bölümden oluşan, toplamda üç saatlik sürenin kafi gelmediğini düşünüyor insan. Sanki anlatacağı şeyleri bağlamakta zorluklar yaşıyormuş, dolayısıyla bazı şeyler havada kalmış gibi  geliyor. Isabel’in bir anda  kaybolan tavşan gibi bir çırpıda da şapkadan çıkmasını bekliyor insan beraberinde haklı ve geçerli nedenlerle. Eldeki malzeme elverişliyken, kullanmak ve aktarmak için yeterli süre yok. Çözüme ulaşmak seyircinin gayretiyle gerçekleşiyor. Ama buna rağmen cephe gerisini anlatmadaki başarısı yadsınamaz. Önemli bir kısmı siperlerde geçen Birinci Dünya Savaşı’nda, tünelcilerin ne kadar önemli olduğunu görüyoruz. Kendilerine göre sıçan, bana göreyse bir köstebek gibiler indikleri dehlizlerde, yaşamla ölüm arasındaki çizgide gidip gelirlerken. Ve savaş masumların katli demek. Çocuk yaştaki genç erkekler geleceklerini ve umutlarını kazdıkları siperlerde, aslında kimsenin sahibi olmadığı bir savaşın orta yerinde bırakmak zorunda kalıyorlar.

Tılsımlı Redmayne’se içinde bulunduğu her karede pırıl pırıl parlıyor. Ondan rol çalabilen tek karakterse Firebrace rolündeki Joseph Mawle oluyor. İki adamın tünelde bir süreliğine mahsur kaldıklarında aralarında geçen diyalog ve katliam gibi taarruzun ertesinde yaşananlar aklımda kalan, etkileyici sahnelerdi.

image

image

image

image

TRUE DETECTIVE, İKİNCİ SEZON

image

TRUE DETECTIVE, İKİNCİ SEZON:

“Fakirliği geride bırakamazsın.” Ray Velcoro

“Sadakat önemlidir ve genellikle acı verir. Bir gün bir sebepten kendine şunu sorabilirsin. Yaşadığın acının sınırı nedir? Ve hiçbir sınırı olmadığını öğrenirsin. Acı bitip tükenmez. İnsanlar tükenir.” Ray Velcoro

“Aşk nereye gider, gittiği zaman?” diye soran bir cümleye de sözleri içerisinde yer veren şarkının melankolisine uygun bir finalle son bulan, ortak dertleri sevdikleri tarafından iyi bir insan olarak anılmak telaşındaki bir takım talihsiz adamların ve kadınların, talihin bir cilvesi olarak hatırlanacak buluşma noktaları olan asidik bir suç ediminin ve yine asidik bir cesedin etrafında  yarı istekli, çokça şaşkın ve de şuursuz bir şekilde pervaneler misali dönmeleri anlatılıyor sekiz bölüm boyunca. Benim açımdan varlığı tartışmalı aşkınsa hiçbir yere gittiği yok. Sadece boyut değiştiriyor. Bir başka bedende, bir başka formda ve farklı bir zaman diliminde tekrarlanıyor tarih gibi. Cinsiyetsiz, kimliksiz, hesapsız ve olduğu gibi; adına aşk denen o gamlı, avutan balon.

image

Dedektif Ray Velcoro: Colin Farrell tarafından canlandırılıyor. Meslek erbapları arasında sağlam pabuç olarak nitelendirilebilecek derecede dürüst, güvenilir ve nesli tükenmekte olan adamlardan. Tıpkı babası gibi polislik mesleğini seçmiş, tıpkı babası gibi ikisi de yozlaşmış ortamlardan içerek ve çekerek sıyrılmaya çalışıyorlar. Kendisine hiç benzemeyen kızıl saçlı, tombik, uslu ve çekinik halleri yüzünden okulunda arkadaşları tarafından istismar edilen, kendisine göre metanetli bir oğlu var onun da. Karısının uğradığı tecavüzden sonra dünyaya gelmesi, kendi çocuğu olmama ihtimalini barındırsa da, Ray onu kendi oğluymuşçasına seviyor ama bir çok nedenden ötürü onunla doğru ve düzgün bir iletişim kuramıyor. Los Angeles’ın hayali bir şehri olan Vinci’de bir sürü çıkar ilişkisinin içine düşmüş güveneceği kimse kalmamışken ve bir kumpasın içine dahil edilirken bir yandan da karısı ve velayet davasıyla uğraşmak zorunda. Koruyamadığı metaneti ve tabiatındaki sertlik uysal oğlunu ürkütüyor haliyle. Hışmına uğrayanları da. Oğlunu taciz edip, ona aldığı yeni ayakkabıları elinden alan on iki yaşındaki oğlunun sınıf arkadaşının evine gidip, çocuğun gözleri önünde elinde muştusu ağzını burnunu dağıtıyor babasının, çocuğa ders olsun diye. Çocuk ya bundan sonra ömrü yettiğince tüm polislerden nefret edecek ya da gidip polis olacak. Ama bir tarafı daha güçsüz olduğu için babasını ve bu işleri başına açtığı için kendisini asla affetmeyecek. Hani adalet yukarıdan gelirdi? İnsan insana neler eder bilir misin sen?

image

image

image

Dizinin üçüncü bölümü Ray’in sonunu muştuluyor adeta. Saçmayla vurulduktan sonra yerde baygın yatarken Elvis sahnede “The Rose”u seslendiriyor ve karşılıklı bilmedikleri bir yerde, üniforması içinde babası karşısında oturuyor ve Ray’i dev ağaçların altında yeterince hızlı koşamazken ve sonunda parçalanana dek vurulurken gördüğünü söylüyor. Bu rüyanın, öngörünün gerçekleştiğini izlemek için sezon finaline erişmeniz gerekiyor. İnsan varoluşuna neden arar ve bulamaz ya, bu o anlardan işte. Dünyayı değiştirmeye, güzelleştirmeye, kendini kanıtlamaya, şartlarını iyileştirmeye giden yollar çok virajlı ve sen o dev ağaçların altında kendi sonunu hiçbir zaman net olarak göremiyorsun. Kör dövüşü hayatın kendisi. “Babalar ve Oğullar” ve benzer kaderleri üzerine söylenecek çok şeyi olan bir bölüm oldu ikinci sezon üçüncü bölüm. Benim de en çok beğendiğim ve içerisinde çok anlamlar gizli olan.

 

image

images-1

Tekrar Ray’e dönecek olursak, aklı bulanık dedektifimiz, hayal kırıklığına uğratacağı kişi sayısını sınırlı sayıda tutmaya çalışıyor kendince son derece yalnız ve münzevi hayatında. Frank Semyon’la paylaştığı viskilerini yudumlamak yerine yutarken bir yandan iş konuşup bir yandan karşılıklı felsefi aktarımlarda bulunuyorlar. Frank onun hayatında bir kadın olması gerektiğini söylüyor. Ray’se o defteri kapattığını itiraf ediyor. Onun yerine hayatını dolduran içki ve onun vermiş olduğu rahatlık var. Ama aradan bir zaman geçip de Ani Bezzerides’le tekrar karşılaştığında aslında onun hep aklının bir köşesinde olduğunu itiraf etmekten kendini alamıyor. Ani, iyi ama şanssız bir adamdan bir erkek çocuk sahibi olacak. Bu da bir artının, bir eksiyi götürdüğünü ve durumu eşitlediğini gösteriyor.

Doktor ne kadar içtiğini sorduğunda, cevabı içebildiğim kadar demek  oluyor Ray”in. Yani bir bar köşesinde viski kadehlerini sek devirip artık bir başkasınınmış gibi algıladığın kollarını yerinden kaldıramayacağın kadar ağırlaşana dek, yani sızana dek, yani iyice uyuşana, her şeyi unutana, boşalan sinirlerin yüzünden bir bebek gibi ağlayana dek, dünyadaki tüm ağırlığın bir kuşun kanadından koparak gelen ve nazlı nazlı süzülen bir tüy kadar oluncaya dek.. Ölmüşçesine. O duyguyu iyi bilirim. Yok oluncaya dek içme isteğini. Doktor odayı terk etmeden önce Ray’e cevapsız kalacak bir soru soruyor: “Yaşamak istiyor musunuz?” …

FRANK SEMYON: Kaybolan milyon dolarları ve beraberinde gün geçtikçe azalan itibarını geri kazanmak için elinden geleni yapsa da, o da bir kumpasın içinde ve etrafı bir sürü piranayla çevrili. Tüm bu piranalar deli gibi suyun içinde büyük parçayı koparmak için çırpınıyorlar ve su bulanıklaştıkça görüş mesafesi azalıyor Frank’in. Kuyruğunu dik tutmaya çalışan işadamı rolünde Vince Vaughn var. Dış görünüşü onun herşeyi sanki. Jilet gibi takım elbiseleri, pahalı Rolex’leri, traşlı yüzü, dimdik sırtı ve dünyanın yükünü taşıdığını farz eden gergin omuzlarına rağmen başını kaldırıp da aynaya her baktığında karşısında koca bir soru işareti görüyor sanki. Mutsuz bir çocukluk geçirmiş Frank. Annesinin evi terk etmesinden babası onu sorumlu tutmuş. Çok hoş ve seksi ama ne yazık ki kısır bir karısı var ve o da zor zor gelebilmiş bu günlerine. Gençlikleri beraber geçmese de birbirlerine destek çıkıyorlar her fırsatta. Tüp bebek denemeye çalışıyorlar ama çalışıyorlar sadece. Karısının aksine evlatlık edinmeyi reddediyor, başkasının yerine hapis yatılamayacağını ve başkasının kederini üstlenemeyeceğini düşündüğünden. Çocuğu keder olarak tanımlıyor. Kendi aralarında çocuk sorununu çözümlendiremiyorlar süreçte. Sorunlar başka türlü halloluyor sonunda. Olması gerektiği gibi belki de.

image

image

image

image

Frank eski ve çok da hoşuna gitmeyen ama durumu kurtarabilecek ve dolayısıyla bir parça gelir getirebilecek her işe giriyor. Vinci’nin belediye başkanı ve onun birkaç nesildir kök salmış İtalyan asıllı soyundan sonra Latin mafyasına, Rus mafyasına, aracı konumunda olup sözde pastane işleten tedarikçi Ermenilere, pırlanta işinde ise Yahudilere uzanan geniş bir yelpazede tüm dünya milletleriyle haşır neşir oluyor. Diyorum ya o kadar çaresiz ki.

Dizide Vinci ismiyle anılan şehir ismen kurgu olmakla birlikte, Los Angeles merkeze birkaç dakika uzaklıktaki Vernon kullanılmış panoramik çekimlerde ve şehrin genel havasını yansıtmak üzere. Fabrikalar, tren yolları ve antrepolarla bezeli bir sanayi şehri burası göçmen işçilerin bol miktarda yaşadığı. Dizinin dördüncü bölümünün sonundaki çatışmada kurban gidenlerse ellerinde “Ulaşımımızı kurtarın!” pankartları taşıyan ve toplu taşıma araçlarına bel bağlayan aynı vatandaşlar. Otobüs seferlerinin ve bakımlarının azalmasını protesto ederken katliam gibi bir çatışmanın ortasında kalıyorlar. “Ölümün anası beni bulur!” diyerek son sözlerini söyleyen Latin mafyası mensubu, yaşlı rehinesini infaz ediyor ve kendi ölümünü hazırlamış oluyor böylelikle. Polis açısındansa fiyasko bir baskın ve geri döndürülemez kayıplar çıkıyor ortaya. Olaylar beşinci bölümde aradan bir zaman geçtikten sonra başlatılıyor. Bir bakıma antrakt giriyor dizinin tam ortasında ve farklı yönlere giden elemanların neler yaşadığına tanıklık ediyoruz, tekrar bir araya geldikleri beşinci bölüme kadar: Ani elleri titreyinceye kafar içer hale gelmiş. Woodrugh salondaki kanepeyİ kendine yatak yaparak doğacak torununa refakat edecek olan kayınvalidesiyle yaşamak durumunda. Ray’se Frank’e bağlı çalışıyor ve sefil durumdaki göçmenlerin kalabalık nüfuslar halinde barındığı evlerden tahsilat yapıyor. İstifasını vermiş çoktan duyduğu vicdan azabından.

Dedektif Ani Bezzerides: Babası komün hayatı yaşayan bir grubun ruhani liderliğini yapan, karşı cinsle uzun süreli ilişkilerde başarısız ve isteksiz, bir kısmını hapse, bir kısmını mezara gönderdiği kardeşlerinden ona kalan kendinden küçük kızkardeşinin porno filmlerde oynadığını öğrendiğinde ona yeterince destek çıkamadığını düşünen kadın dedektif rolünde Rachel McAdams var. Ray’le aralarında bir yakınlık doğuyor fiyasko baskının yaralarını henüz saramamış ve gitgide daha çok pisliğe beraber bulaşırlarken. Spiritüel bir takım kabiliyetleri olan babasından bilgi toplamaya gittiklerinde adam Ray’in başından beri yaşlı bir ruhu olduğunu ama gördüğü bütün odayı dolduran en büyük auralardan birine sahip olduğunu ve sanki yüzlerce ömür yaşamış gibi olduğunu söylüyor. Ray bir tanesini daha kaldıramayacağını söylerken, kızların her ne kadar romantik prensten uzak gibi görünse de düşünceli, dertli ve kahraman olma potansiyeli yüksek olan erkeklerden- sözkonusu çok feci gömlekler giyen bakımsız Ray olsa bile- hoşlandığını düşündürtüyor insana. Saçmalarla vurulduğunda altına işediğinde yanına gelen Ani “Bu ne koku lan!” dediğinde az önce işlediği suçu örtbas etmeye çalışan kabahatli finolar gibi gözlerini kaçırdığında tatlı olabiliyor mesela.

image

image

Ani, Frank Semyon ve onun bir çanta dolusu pompalı tüfeğiyle bir odada bulunmak zorunda kaldığında ilk önce önyargıyla yaklaşıyor ilerideki şimdilik belirsiz hayatında ondan çok şey taşıyacağını bilmeden. Hayatın cilvelerinden biri belki de, sevdiklerimizi erken kaybederken, hiç hayal etmediğimiz olayların ve insanların bize tutunup kalması, bizimle beraber yürüyecek olması. Frank mecburi bir iyimserlik içinde karısı Jordan’ı bulmasını istiyor Ani’den, kendisi Venezuella’ya gelemediği takdirde. Frank çöle düşüyor, Venezuella yerine.

Memur Paul Woodrugh: Bir türlü olduğu gibi olamayan, bu dünyada ne yapacağını bilemeyen, eşcinselliğini saklayan, onun da tek takıntısı olan iyi bir insan olarak bilinmenin ve hatırlanmanın yolunun eşcinselliğini saklamaktan geçtiğine inanan memur rolünde yakışıklı Taylor Kitsch var. Kanının son damlasına kadar rol yapıyor, sert polisi oynuyor. Bir kadını tacizle suçlandığında bile kendini ele vermiyor. Çalışma arkadaşları da anlamıyorlar onun gizli eğilimini. Hiç açık vermeden vaziyetini idare ediyor. Soruşturma esnasında şantaja uğrayan o oluyor bu yüzden. İsmi bir hatıra otoyolunda yaşatılıyor öldükten sonra, motorsiklet ve anayol tutkusu olan Paul’ün. Yan yolların ona göre olmadığını itiraf ediyor devriye polisliğinden alınması söz konusu olduğunda. Dürtülerine hakim olabildiği ölçüde anayolda boy göstermek istiyor. Çatışmanın en gözüpek adamlarından biri o oluyor. İş sadece işse ve içinde kendisi yoksa soğukkanlı kararlar verebiliyor. Sakladığı sırrı ona Ray’inkinden daha farklı ama keskin bir münzevilik yaşatıyor. Ray’in öfkeli, küskün ama sağ bir babası var. Frank’inkiyse öfkeli, gaddar ve ölü. Paul ‘e gelirsek annesinin aynı anda birlikte olduğu hangi adamdan ona gebe kaldığı belli değil. Normal olduğunu ispat etmek adına sevmediği bir kadınla evlenmeyi ve baba olmayı kabul ediyor. Zavallı kız arkadaşı ise birlikte oldukları her dakika boyunca ona hep aynı soruyu soruyor, doğru düzgün bir cevap alamayacağını bile bile, “Neden beni seçtin?” diye ve muhtemelen hiçbir zaman öğrenemeyecek Frank’in gizemini ve onu neden seçtiğini.

image

Sırtının yere gelmesi mümkün görünmeyen adamlar bir bir ya sırtından, ya böğründen, olmadı sol böbreğinden vurulmak ya da bıçaklanmak suretiyle kah kızgın kumlar üzerinde sevdiği kadının hayali gözlerinin önünde, kah kalın gövdeli ağaçların gölgesinde bir ormanın içinde ama pırıl pırıl bir gökyüzünün altında, en vahimi de kaçtım, kurtuldum, nihayet ışığı gördüm derken kahpece sırtından vurularak benzer ama farklı boyutlardaki bir başka ışığa kavuştuğu bir buruk sonla veda ediyor hayatlarına. Neyse ki hayat var, neyse ki hayat onlardan büyük ve dünyaya gelen iki bebeğin varlıklarıyla kalplere umut serpiliyor bir parçacık olsun.

İkinci sezon True Detective’i beğendim mi? Aksi olsa üzerine düşünüp yazmazdım. Bir seri katil yerine içerisine emniyetten güçlerin, belediye başkanlarının, büyüük büyüük adamların karıştığı, intikam almak isterken giderek hayatta psikopatlaşan mağdurların, marazi adamların ara ara dahil olduğu, para ve güç odaklı çok daha büyük güçlerin savaşının ortasında kalarak çarpışmak zorunda kalan dedektiflerin boylarını fersah fersah aşan suların altına gömülmesini izledik. Ray oğlunun velayeti için bulaşıyordu bu işlere ikinci defa. Dna testiyle oğlunun kendine ait olduğunu ise öğrenemeden öldü. Karnaval zamanı bir gazeteciye yaşanılanların nedeninin arazi dolandırıcılığı olduğunu, işin içine rüşvet, cinayet, şantaj ve bitmez tükenmez ihanetlerin de dahil olduğunu anlatan Ani’nin son sözlerine yürekten katılıyorum. Daha iyi bir dünyada yaşamayı hak ediyoruz. Hepimiz.

My Least Favorite Life”

This is my least favorite life
The one where you fly and I don’t
A kiss holds a million deceits
And a lifetime goes up in smoke
This is my least favorite you
Who floats far above earth and stone
The nights that I twist on the rack
Is the time that I feel most at home

We’re wandering in the shade
And the rustle of fallen leaves
A bird on the edge of a blade
Lost now forever, my love, in a sweet memory

The station pulls away from the train
The blue pulls away from the sky
The whisper of two broken wings
May be they’re yours, maybe they’re mine
This is my least favorite life
The one where I am out of my mind
The one where you are just out of reach
The one where I stay and you fly

I’m wandering in the shade
And the rustle of fallen leaves
A bird on the edge of the blade
Lost now forever, my love, in a sweet memory   ,Lera Lynn

—.—

“The mystery that no one knows
Where does love go when it goes?
The mystery that no one knows
Where does love go when it goes?”    Lately ,Lera Lynn

—.—

“Just remember in the winter
Far beneath the bitter snows
Lies the seed that with the sun’s love
In the spring becomes the rose.”   The Rose  ,Amanda McBroom

image

 

SECRETS AND LIES / SIRLAR VE YALANLAR

image

SECRETS AND LIES:

Sırlar ve Yalanlar: Bu iki sözcük çoğul eklerle çoğaltıldığında, öncelikle bir cinayet mahallinin şeritlerinin içine hapsolmuş minik bir beden görmemize sebep oluyor bir daha kıpırdaması mümkün olmayacak. Sonra tipik bir Amerikan banliyösünün, oradan da Amerikan orta sınıfa mensup insanların hayatlarının, şömine üzerinde yüzlerinde sonsuzmuş gibi görünen gülücüklerle verdikleri pozlara indirgenmiş anlarının büyük ölçekte tüm hayatları düşünüldüğünde hiç de öyle fotoğraflardaki gibi mutlu mesut gitmediğini görüyoruz bölümler ilerleyip, insanların iç yüzleri ortaya çıktıkça. Bu çerçevelerin altında yatan sırların ve yalanların başrolde olduğu on bölümlük dizinin ismiyse “Secrets and Lies” yani “Sırlar ve Yalanlar”. Sabahın erken saatlerinde yürüyüşe çıkan Ben, komşularının küçük oğlu Tom’u ormanlık alanda yerde soluksuz bulduktan sonra, kendi soluğu kesilircesine evine doğru koşup polise haber veriyor. Polis ekiplerinin başındaki Müfettiş Andrea ise hem Tom’un hem de komşularının hayatlarını, gelmişlerini geçmişlerini didik didik ediyor alenen.

Tom’un hep güzel giyinen, her daim bakımlı, her daim hoş, hep kibar, hep seviyeli ve emlakçı bir eşi ve iki tane de mükemmelmiş gibi görünen kız çocukları var. Küçük kız babasına hayran ve bunu asla gizlemiyor. Müfettiş Andrea babasına zehirli oklarını acımasızca saplarken karşısında durup, ona tavır alabilen yalnızca o var. Andrea sadece bu kızın çıkışları karşısında bir parçacık olsun geri çekiliyor. Tom’un mahalleden uzun soluklu tek dostu olan Dave’se biraz çapkın, biraz tombik, biraz içkici, bazen hapçı olsa da ve arkadaşının başını ara ara belaya soksa da nihayetinde onun için elinden gelenin en iyisini yapıyor ve hep arkasını kolluyor tek ve kadim dostunun.

image

image

Ben boyacılık yapıyor gittiği evlerde. Karısı ise hem daha varlıklı bir aileden geliyor hem de şehirde büyük bir emlak firmasında çalışıyor. Eve daha çok para getiren kadın yani. Andrea ilk ev teftişinden evliliğin çatırdadığını anlıyor salon kanepesinin üzerindeki telaştan toplanmamış yataktan gözlerini ayıramazken. Andrea’nın titiz araştırmaları sonucunda elde edilen birtakım bilgiler, Tom’un biyolojik babası olması gibi, basına sızdırılınca zaten çok büyük paralar kazanamadığı işlerde de istenmez oluyor bir süre sonra. Komşuları, müşterileri yahut hem komşuları hem müşterileri ona karşı tavır alıyorlar. Gazeteciler bitmek bilmez soruları ve patlayan flaşlarıyla kapılarının önünde gece gündüz nöbet tutarlarken ve Ben sürekli merkeze çağrılırken komşular gittikçe daha tedirgin oluyorlar. Ben’se üzerindeki baskı ve Andrea’nın bitmek bilmez suçlamaları yüzünden kendi avukatlığına soyunuyor çaresizlikten ve bir avcıya dönüşüyor, çoğunlukla av olsa da. Ben deştikçe, her ailenin sakladığı bir sırrı ve henüz kapanmamış bir yarası olduğunu görüyoruz geçmişten günümüze taşıdığı. Ben umutsuzca katili ararken bir yandan da ortaya dökülen sırlarla yüzleşmek zorunda kalıyor. Yalan makinesine girdiğindeyse ara sıra yalan söylediğini itiraf ediyor çaresizce.

image

image

image

İnsanların kendi üzerlerine vazife olmayan durumları bir çeşit tahrik ve tehdit olarak algılayıp içlerinde biriktirdikleri öfke ve nefreti gizlice ve azar azar büyüttüklerine ve gün geldiğinde, fırsat da bulduklarında bir güzel kustuklarına şahit oluyoruz. Hiç kuşkusuz bu insanlar hasta ama dışarıdan hiç belli etmiyorlar ve büyük bahçeli şirin mobilyalarla süslü evlerinde, akşam verdikleri barbekü partileri eşliğinde farklı kompozisyonlar çiziyorlar. Dört temmuz olan Kurtuluş Günlerini barbekü eşliğinde kutlarkenki halleri yirmi dokuz ekim olan Cumhuriyet Bayramımızı ellerinde kömür, mangal ve piknik tüpleriyle park ve bahçelerde kutlayan insanlarımızınkiyle benzeşiyor çok.

Dış işlerinde görevli işkenceden sorumlu siyahi komşularının sınırlarda gezindiğini görüyoruz mesela. Ben’in evine girip gizli kamera yerleştirmesi haricinde en nihayet Ben’i kaçırdıktan sonra metruk bir binaya getirerek, kendisine savaş suçlusu muamelesi yapıp önce bir kazığa bağlaması, sonra da boğuldu süsü vermek için beraberinde getirdiği nehir suyunu yüzünü örttüğü havlunun üzerinden ciğerlerine doğru göndermesi, insana şu soruyu sordurtuyor “Acaba kapı komşum gerçekte nasıl bir insan?” “Çocuklarımın başını okşarken ya da bayramlarda ev ziyaretimize gelirken aklının yatak odamızda olmadığı ne malum? Kıyaslamalar yaparken kendi hayatının önüne seninkini koymadığını nereden bilebilirsin?” Amacının sadece bir çocuk katilinin itirafını almak olmadığını anlıyoruz işkence dolu dakikalar sürdükçe. Bu komşunun son derece geçerli bir nedeni var: Kendisi yıllar evvel bir kez gerçekleşen ve küçük Tom’un dünyaya gelmesine neden olan anı gözleriyle görmüş bulunuyor istemeden. Bundan kendine göre ders çıkarması ise kadının kocasının kendisi gibi orduda çalışıyor olması ve evinde bulunmaması oluyor. Kısaca kendini boynuzlanan askerin yani kocanın yerine koyup, zamanında kendi aldatılışının küllerini tutuşturuyor. Herkesin aslında sadece kendi hayatına ve yaşadıklarına karşı öfkeli olduğunu görüyoruz. Herkes kendisi için ağlıyor aslında. Bunun acısını da en yakın, en kolay ve mağdur hedeften çıkartmaya çalışıyorlar.

image

image

image

Sıkı topuzu, gri takım elbisesi ve sesine verdiği koyu ton Andrea’yı erkeksileştiremiyor. İnsana üstten üsten bakan, kibirli bir tonda işini yapmaya çalışan obsesif bir kompozisyon yaratıyor bu rolüyle Juliette Lewis. Kızını iflah olabilsin diye hapse göndermekten çekinmiyor. Gerçek katili keşfettiğinde, onun da tıpkı kendi kızı gibi hapse girmesini istiyor. Suç oranının her geçen gün düştüğünün bilincinde olmakla birlikte son derece vurdumduymaz, duygusuz, bencil ve saldırgan bir beynin daha iyi bir katil olmak üzere kendini hayata hazırlayışını ve hiçbir şey yaşanmamışçasına sokaklarda elini kolunu sallayarak gezme ihtimalini içine sindiremiyor bir türlü.

Bir aile parçalanıyor ve bunlar olmazdan önce cinayetin işlendiği gün barda bir yandan içerken bir yandan da her bireyin kırk yaşından önce evlenmemesi gerektiğine dair aforizmalarını paylaşıyor Ben kendisine anlamaz gözlerle bakıp, uyuşmuş kulaklarla dinleyen bar kelebekleri eşliğinde. Sorumluluklarından boğulup, yüzme bildiği halde reddeden ve çırpındıkça suların altına gömülen bir aile babasını izliyoruz bizler de.

Abby cinayeti itiraf ettikten sonra bir kaçış ve Abby’i kurtarma planı yapıyor  çaresiz Ben. Karı koca karşılıklı birbirlerini suçlamayan bir tonda konuşuyorlar bir el valizini dolduracak kadarlık bir süre boyunca. Nerede yanlış yaptıklarını soruyorlar birbirlerine. Kendi rızasıyla hapse giren baba parmaklıklar ardında geçireceği yirmi yılın her günü bu soruyu kendine soracak olsa da, asıl müşkil durumda olan kişinin psikopat kızıyla birlikte olmak durumunda kalacak olan annesi olduğunu düşünüyor insan. Bir anne on iki yaşındaki kızının kafasından geçen manyaklıklara şahit oluveriyor o kısacık anda. Planlı bir şekilde işlemiş olduğu cinayetini itiraf ediyor Abby umarsızca.

Sırlar ve Yalanlar ortalamanın üzerinde bir dizi. Ama hepsi bu. Benim için asıl güzelliği Damien Rice’dan aşağıdaki sözlerin ait olduğu şarkının son anda diziye dahil olmasıyla, on bölüme çok şey katabilmiş olmasıydı. Bir ders niteliğindeki sözleri Dedektif Andrea ağlarken dizinin hissettirdiğinden çok daha yüksek duygu durumlarına taşır umarım sizleri de…

“It takes a lot to know a man
A lot to know, to understand
The father and the son
The hunter and the gun

It takes a lot know a woman
A lot to comprehend what’s coming
The mother and the child
The muse and the beguiled

It takes a lot to give, to ask for help
To be yourself, to know and love what you live with
It takes a lot to breathe, to touch, to feel
The slow reveal of what another body needs…

What are you so afraid to lose?
What is it you’re thinking that will happen if you do?
What are you so afraid to lose?
(You wrote me to tell me you’re nervous and you’re sorry)
What is it you’re thinking that will happen if you do?
(Crying like a baby saying “this thing is killing me”)
What are you so afraid to lose?
(You wrote me to tell me you’re nervous and you’re sorry)
What is it you’re thinking that will happen if you do?
(Crying like a baby saying “this thing is killing me”)
You wrote me to tell me you’re nervous and you’re sorry
Crying like a baby saying “this thing is killing me”   It takes a lot, Damien Rice

image

image

image

TRANSPARENT

  • image

TRANSPARENT:

“Hayat bütün seçimlerin toplamıdır.” Albert Camus

“Dünya olup biten her şeydir.” Wittgenstein

Sıra dışı bir aileniz olması size ne hissettirirdi? Sıra dışı, olağan dışı, kural dışı, etik dışı, akıl dışı, mantık dışı, yasa dışı, saf dışı, insanlık dışı, ahlak dışı, kapı dışı, yurt dışı, evlilik dışı, dünya dışı ama illa ki, bir şekilde bir şeylerin dışı. Ve bu dışında olma hali aniden gelip de yerleştiği yerde bilinmez bir süreliğine kalmak ve sonsuzmuş gibi görünen evrende ürkütücü bir şekilde sizi seçmiş bulunarak, zamanla edindiği yeri genişletip yaydığı rahatsız edici şok dalgalarıyla hayatınızı ele geçirmek için korkunç bir çaba içine girmişse ne yapardınız? Ona karşı koyma gücünü kendinizde bulabilir miydiniz? Topyekun onunla savaşabilir miydiniz? Transparent karakterleri de hem kendilerinde hem de aile mensuplarında ortaya çıkan bu sıra dışı hallerle mücadele etmeye çalışıyorlar ellerinden geldiğince. Fitili ilk ateşleyen Los Angeles’ta yaşayan, altmış sekiz yaşında, üç çocuklu Yahudi bir ailenin aynı dine mensup babası. Üniversitede siyaset bilimi hocalığı yapan akademisyen Mort, sonradan Maura Pfefferman oluyor. Mort yani Maura bir vestite, bir trans cinsel tercihi değişmeyen. Dışarıdan görülen o ki; kostümleri, makyajı, rengarenk ojeleri ve aksesuarlarıyla bir kadın gibi hareket etmekten hoşlanan bir bedeni ağırlamaktan büyük bir haz alırken, içinden kadınlardan hoşlanmaya devam ediyor. Pratikteyse o bir lezbiyen. Aslında teorik olarak da lezbiyen. Politik olarak da bir lezbiyen olabilir.

image

image

image

Maura’nın üç çocuğundan en büyükleri olan Sarah evli ve onun da bir kızı ve bir de oğlu var. Bir de zengin ama sadık eşi. Bu durum monoton hayatına ekstra bir heyecan katmıyor olsa gerek ki üniversiteden aşkı Tammy ile karşılaştığında eski anılar canlanıyor bir anda. Bu arada Tammy’de zamanında bir erkekle evlenerek bir çocuk yapmış bir lezbiyen(bu kısımlarda benim de kafam en az sizler kadar karıştığından ve Tammy’nin de halihazırda bir yetişkin kızı bir de küçük çocuğu olduğundan ve hangisini doğurup doğurmadığından emin olamadığımdan, kaldı ki hiçbirini doğurmamış da olabilir; ne önemi var diyeceksiniz. Haklısınız çünkü eğer Tammy’nin geçmiş hayatını anlatan bir soy ağacı filan çıkartmazsam eğer doğrulara ulaşamayacağım ama o kadar gereksiz ve saçma olacak ki, boşver diyorum ben de kendi kendime). Sarah kocasına Tammy’i barbeküye davet edeceğini ama onun bir lezbiyen olduğunu söylediğinde kocası ben lezbiyenleri severim diyor. Sarah ise suratında doğrularcasına bir ifadeyle aynaya bakıyor aynı anda. Sarah’nın geçmiş deneyimleri ve ileride Tammy ile yaşayacağı ateşli deneyimlerini göz önüne alırsak eğer kocasının tüm samimiyetiyle lezbiyenleri pardon karısını sevdiğini anlıyoruz.

Ve bir kez daha anlıyorum işin içine Freud’un gölgesi düşse işler içinden çıkılmaz hale gelebiliyor kolaylıkla(rahmetli sağ olsaydı onun için de zor bir çözümleme olurdu eminim).

image

image

image

image

Ortanca çocuk Josh müzik piyasasında çalışıyor. En dramatik hikaye onun aslında. Cinsel kimliğiyle sorunu olmayan, Türkiye sınırlarında yaşayıp, sayısız deneyim yaşamaktan ve kadınlardan hoşlanan ama lezbiyen olmayan Josh için “çapkın” sıfatını rahatlıkla sarf edebilecek bir tuhaf coğrafyadan, Los Angeles’a ışınlandığımızda bu tip bir sıfatın çok basit kaçtığına şahit oluyoruz. Josh aşk adamı. Bir aşk bağımlısı. Seni seviyorum dediğinde karşı taraf onu ezik olmakla sıfatlandırıyor. Bir türlü uzun soluklu bir ilişkisi olmuyor. Baba olmak istiyor, karşı taraf ondan habersiz kürtaj oluyor. Olaya sevgi açısından bakıyor. Karşılık göremiyor. Bu dizide kadınlar daha erkek erkek konuşup hareket ederken, erkekler daha yumuşak kompozisyonlar çiziyorlar. İçinden sevmek ve sevişmek fiillerinin döküldüğü tek ağız Josh’unki. Bir hahama aşık oluyor -haham bir kadın bu arada-. Sonunda bir erkek babası olduğunu öğreniyor ama oğlu ergenliği atlatalı epey olmuş ve hayat Josh için de bir hayli karışık. Üstelik oğlu o daha ergenken cinsellik yaşamaya başladığı ve ara ara halen daha görüşmeyi sürdürdüğü bakıcıları olan kendinden yaşça bir hayli büyük Gina. Bu ilişki, Ali’nin kendinden büyük bir tamirciyle tanışıp tuhaf bir deneyim yaşadığı yıl, Sarah’nın Tammy’le tanıştığı ve Maura’nın kadın kadın giyinmeye başladığı ve gittiği parti sonrası bunu karısına itiraf ettiği 1994 yılı. Tüm aile ayrı ayrı olmak suretiyle tuhaf bir sene geçiriyorlar. Hepsinin kaderi o sene belirleniyor sanki. Günümüze döndüğümüzde, Josh trans bir babası olduğunu öğrenen son evlat ve neticesinde bir oğul o. Babası en çok onunla yüzleşmekten kaçınıyor. Ama o da eninde sonunda öğreniyor ve ilk şoku atlatır atlatmaz, kendi çıkarları da söz konusu olduğundan, üstü örtülü maddi istekleriyle gidiyor babasının kapısına. İlk bölümde kendilerinden ötesini görmeyen üç çocuk yetiştirmeyi nasıl başardığını sorgulayan Maura bile bile aramızda kalacak diyerek her bir çocuğuna sus payı niteliğinde bir takım sözler veriyor ya da çekler yazıyor. Babalık öyle kolay bir kavram ve sıfat değil ve insanın ölene dek yakasına yapışıyor sanki ve sen bir sürü şey yapabilecekken oturup babalık taslamak zorunda kalıyorsun habire. Kendi derdin sana yeterken, başka canlıların derdi de derdin oluveriyor daha en başından koşulsuz genlerini vermeyi kabul ettiğin için.

image

image

image

image

Ve Ali. Üç kardeşin küçüğü. Mappa’sının gözdesi. Bir erkek fatma. Babasının depresif geni. Hayatta ne yapacağını bilmediği gibi, kendi hayatıyla da ne yapacağını bilmiyor. Peki hayat onunla ne yapacağını biliyor mu genel olarak? Bilemediğinden olsa gerek Ali işsiz. Babasının çekleriyle geçiniyor. İşsizliğine ek olarak bir amacı ya da tutkusu da olmadığını görüyoruz. Ergen gibi hareket ediyor bazen. Aşkı kovaladığı filan yok. Daha çok deneysel takılıyor ve aklına eseni söylüyor. Öyle de hareket ediyor. Tanrı’ya inanmadığından ailesinin Bat Mitzvahını yapmadığını düşünüyor. Halbuki babası ormanda bir trans partisine gidiyor o senenin, o pazarında. Annesi de partisini iptal ediyor. O gün bugündür Ali şaşkın olabilir mi? İster Ateist ol, ister Yahudi ya da Müslüman, inancın ya da inançsızlığın hayatın üzerinde ve verdiğin kararlarda son derece etkili oluyor. Buradan ateistler yanlış karar verir sonucunu çıkarmayacağınızı umut ediyorum. Josh hahama aşık olup havraya giderken, maneviyatının, içindeki boşluğu dolduran aşk ve sevgi arayışında tezahür ettiğini görüyoruz. Josh bu uğurda Mars’a gidebilecek durumda. Sarah geç kavuştuğu zevk denizinden başını kaldırıp çevreyi yokluyor ara ara. Hayatında çok da değişen bir şey yok aslında. Her halükarda boğulmadan yaşama gayreti içinde. İki kardeşin çılgınca aşkın peşinde koşuşturup durmaları kendi yarattıkları bir illüzyona inanmaktan ibaret. Çünkü hayatta bir şeylerin peşinde koşturmadan ömür bitmiyor.

Bense en çok Ali’yi sevdim üç kardeşin içinde. İlk başlarda bir türlü büyümediği ve büyümeyi reddettiği için. Bütün çocuklarım arasında beni tek gören sensin diyen babasından bu sözü ilk duyduğunda kaçıyor onun yanından huzursuzca. Babasının aksine bir kızken erkekliği tercih eden bir trans ona translardan hoşlanan da transdır dediğinde ise Ali’nin dönüşümü başlıyor. Daha o anda onu sıkan ve nefes almasını güçleştiren askılarını çıkartıp atıyor camdan dışarıya. Ladın kıyafetlerini rafa kaldırıyor. Erkek gibi giyinmeye başlıyor. Tıpkı aşk meselesini gözünde fazla büyüten kardeşleri gibi Ali’de ikinci defa aynı transın evine gittiğinde evini ve içindeki ortamı farklı gözlerle algılıyor bu sefer. Hiçbir şey evi ilk gördüğündeki gibi değil. O gözünde çok büyütmüş çünkü. Herkes görmek istediğini görüyor neticesinde. İllüzyon dağıldığında, çıplak gözlerle görmeye başladığımızdaysa her şey sıkıcı sıradanlığına dönüyor tekrar. Herkes neyse o olmaya devam ediyor. Benim aşktan anladığım bu. Kaldı ki ben zaten sıkıcı sıradan bir insanım ve aşktan ne anlarım? Ali’yse giderek sessizleşen zihniyle bir parça huzur arıyor sanki. Başlardaki coşkusu, yeni deneyimlere olan ilgisi, olayları anlatanlara geride kalanın ne olacağını sorduğundaki içtenlikli tavırları ve Ed’e karşı beslediği korumacı tavırlarıyla Ali her zamanki gibi Ali’lik yaparken, kendini ve hayatını sorgulayan ve bunu yansıtan bir bireye dönüşüyor. Dizi süresince olgunlaşan, değişen, kendini arayan ama hala daha bulduğu şüpheli tek karakter Ali. Ali gitgide büyüyor sanki. Peki ben ne yapıyorum? Pencereyi açıp dışarıya bakıyorum ve aslında hiçbir şeye sahip olmadığımı görüyorum. Ben bir süre sonra olmayacağım ve dışarıdaki tüm o şeyleri, benden sonra gelenler karşılayacaklar. Sonra onlar da gidecekler. Şeylerse hep duracaklar durdukları yerde.

“You give me the wings to fly
You are the clear blue sky
I’m floating so free, so high
Falling with grace, for you, and I
You give me the wings to fly
You give me the wings to fly
You are the clear blue sky
I’m floating so free, so high
Falling with grace, for you, and I” The Wings, Gustavo Santaolalla

“Now and then I think of when we were together
Like when you said you felt so happy you could die
Told myself that you were right for me
But felt so lonely in your company
But that was love and it’s an ache I still remember
You can get addicted to a certain kind of sadness
Like resignation to the end, always the end
So when we found that we could not make sense
Well you said that we would still be friends
But I’ll admit that I was glad it was over…”  Somebody That I Used To Know – Gotye

image

image

image

image

DÜŞÜNCELİ

image

DÜŞÜNCELİ:

Sen değil, ben düşünceli
Sen değil, ben hüzünlü
Ben yetim, ben öfkeli
Çarelerin sevmediği.

Öldüğümde kötü düşümcelerim yok olacaktı
Sevinç kaplayacaktı ruhumu
Kavuşacaktım sevdiklerime ruhum bedenimi terk edince
Neşeyle sarılacaktım sevdiklerimin sevinçlerine
Zevksiz dünyanızı terk ediyorum diye.

Bilemezdim yazgının kuvvetini
Ben ne istedim, o ne verdi
Sandım ki kanatlarım bana hediye sırf ben boğulayım diye buz gibi suyun içinde
O pek meraklı gözler tam karşımda durmuş bakarken
Kolay olmayacaktı gitmek öyle birdenbire.
Çırpınmak geldi o an içimden
Nihayet kurtuldum göz hapsinden.
İnsanoğlu amma da meraklıymış boğulanı izlemeye
Kurtarmak yerine.

İnat ettim kendi kendimi kurtardım
Adını da yazgı koydum kurtuldum diyeceğime
Ölçüyü aşmış bulundum iki dünya arasında bocalarken.
Özür diledim bir kez
Sonra da birkaç kez
Ama çok yazık oldu bana
Ebedi yatağım bu buz gibi sular oldu keyifsiz hayatımda.
Halbuki yıldızlar yorganım, yemyeşil çimenler yatağım olacaktı.
Çok geç anladım, Araf’mış burası.

Düşüncelerim değişti
Hüznümün sonu geldi suların ortasında
Büyüdüm sanki bir anda ve öfkem dindi sonunda
Kanatlarım küreklerim oldu
Taşıdılar beni benden uzaklara.

Öldüm.
Sonunda.
Düşünceli hallerim tükenmedi ama.
Bir sonum yok sanmıştım
Çıktı geldi saklandığı yerden
Küreklerim ağlıyorlardı ben giderken.
İçim parçalanarak baktım onlara ebediyete doğru giderken son bir kez.

Bir başka dünyadayım şimdi
Kanatlarım: hüzünlü hatıralarım
Biraz çocuğum, biraz yoldaşım olmuşlardı bir zamanlar
Arada bir yerde olsam da yalnız değildim hiç olmazsa
Şimdiyse tek kalabalığım kendimim, kaldım bir başına.

Mutluluk, bir kez olsun çalamaz mıydın benim de kapımı?
Ben aynı kaldım.. yazık.
Bu dünyayı ve tüm dünyaları değiştirmek istedim içinde yaşadığım
Kendimi mutlu etmek istedim ilk önce
Umduğumu bulamayınca da savunmamı hazırladım yukarıya gitsin diye,
Ben sadece mutlu olmak istemiştim diye.
Cevap geldi hiç bekletmeden;
“Hiç sordun mu kendi kendine mutluluk nedir?” diye

Bir zamanlar gençtim ben de
Ölçüsüzce saçmalardım keyfiyetle
Utanmak, gücenmek sonradan geldi yapıştı üzerime
Yaşlanmak böyleymiş, bilgelikmiş adı
Bilgelikse direnmekmiş.
Hayatı bilmeyenler mutluluğa direnirlermiş
Yazık.

LISTEN TO ME MARLON – DİNLE BENİ MARLON

image

LISTEN TO ME MARLON / DİNLE BENİ MARLON:

“Sen anılarınsın.” Marlon Brando

“Çalıntı bir ülkede yaşıyoruz.” Marlon Brando

“New York’a geldiğimde çoraplarım ve aklım delikti.” Marlon Brando

“Herkes nefret edebilir, herkes sevebilir. Bu ikisinden birine kendimizi adasak katil ya da aziz olurduk.” Marlon Brando

“Nevrotik bireyin özgüveni ona hayranlık duyulmazsa ortadan kaybolur.”

Şimdiye dek hiçbiri kamuoyuna duyurulmamış yaklaşık üç yüz saat süren özel ses kayıtlarından derlenmiş bir biyografi “Dinle Beni Marlon”. Seyirciler olarak oturup güzel güzel izliyoruz Brando’nun sesinden Brando’nun hayat hikayesini. Kendisi bir gün tüm bu kasetlerin özenle dinlenip ayıklandıktan sonra hayatının anlatıldığı bir filmde kullanılacağını planlamış mıydı bilinmez. Öte yandan özel hayatını  saklamaya çalışıp, zamanla bir münzeviye dönüşmüş olsa bile ailevi sorunları ve trajedileri basının önüne çıkmasına engel olamamış ve yıllar içinde devleşen gövdesini beraberinde mahkeme salonlarına taşımak zorunda kalmıştır istemeyerek de olsa. Gözyaşları içerisinde oğlu için hakimden ve jüri üyelerinden çaresizce merhamet dilerkenki hali içler acısıdır. Film sıradan bir 911 aramasının, arayan kişinin Marlon Brando, maktulün, kızı Cheyenne’in erkek arkadaşı, zanlınınsa oğlu Christian Brando olmasıyla tüm dikkatlerin üzerlerine çekildiği, basını günlerce meşgul eden bir cinayet davasına dönüşme anlarıyla başlıyor. Peki işler nasıl olmuştu da bu noktaya gelmişti? Film bize neden göstermeden Brando’nun hayatından kesitler sunarken, cevaplar Brando’nun sesinden veriliyor tek tek. Bazen Shakespeare’den bir alıntı tercüman oluyor içinde bulunduğu açmazı tarif etmesine, bazen kendi anıları ve o anılardan çıkardığı çok özel, acı tatlı anları. Çocukluğu, ailesiyle olan ilişkisi, iş ve özel hayatına dair çok önemli ipuçları seriliyor önümüze tüm hakikatiyle, rehberimiz Brando’nun sesiyle.

image

Oyunculuğa yeni bir boyut kazandırmış bir ekolün simgesi olmuş, kadınların aklını başından alacak kadar yakışıklı, unutulmayacak işlere imza atmış, alıngan, asi, flörtöz, mimikleriyle insana absürtlük hissi verebilen ve bu özelliğini de annesinden aldığını söyleyen, sıradan olamayan, aklına estiği gibi hareket eden, milyon dolarlık antlaşmalar yapacak bir ismi yaşatabilen ama kalan hayatı boyunca ondan başarı ile alınan akıl sağlığını ve gerçeklik duygusunu korumakla güçlükle baş edebilen bir ikon. Ama kendi şöhretiyle baş edememiş bir ikon. Brando’nun o çok bilinen hayat hikayesinin bir de perde arkası var ve bunu kendisinden duymak filme tuhaf bir gerçeklik boyutu katıyor. Sanki o hiç ölmemiş gibi. Simülasyonunda yaşıyormuş gibi. Ya da sanki tüm bu yaşananlar Brando’nun değil de oynadığı bir karakterin gerçekliğiymiş gibi. Sorunlu, yalnız, anılarla dolu, kafası karışık ve kederli bir adam var geçen yıllarla beraber yalnızlaşan ve etrafında dostu kalmayan.

“Düşünce insanların ve kaderin gözünden
Aforozlular gibi, yapayalnız ağlarım;
İrkilir sağır gökler çığlıklarım yüzünden
Bahtıma lanet okur, yüreğimi dağlarım.” 29. Sone, William Shakespeare

New York’a geldiğimde aklım ve çoraplarım delikti derken hem meteliksiz olduğunu hem de ne yapacağını bilmediğini vurguluyor. Kazara oyuncu olmasaymış eğer ne olabileceği hakkında pek de bir fikri yok. Sorduklarında dolandırıcı olurdum herhalde diyor. İnsanın içinden, er ya da geç sen yine de oyuncu olurdun Marlon demek geçiyor. Zorlu bir çocukluğu atlatıp, kendisini New York sokaklarına attığında insanlara duyduğu merak su yüzüne çıkıyor. Sokaktaki insanı izleyip, kişilik tahmininde bulunurmuş kendi kendine. Bu o sıralar farkına varamasa da mesleğe adım atarken onu çok beslemiş olsa gerek. Kendi kaçmak istediği geçmişiyle barışması çok kolay olmamakla birlikte, hep bir şeyleri sakladığını düşündüğü insanların kendi haklarında bilmedikleri şeyleri tahmin etmek ilgisini çekermiş. Gözlem yeteneğinin sonsuz olduğunu çıkartıyor bundan insan ve mayası insan ve duygular olan mesleğinin malzemesini öyle ya da böyle sevdiğini hissettirtiyor içten içe. Aktörlüğe ara verdiğinde ise insan hakları için mücadele ediyor. Zenci hakları için Martin Luther King’in yanında yer alıyor, sonrasında ise Wisconsin’de silahlı Kızılderililerin yanında yer alıyor. Çalıntı bir ülkede yaşıyorsunuz derken, toprakları işgal edilen ve öldürülen Kızılderililer oluyor bahsettiği. Kızının ismi de oradan geliyor; “Cheyenne”. Film boyunca Brando’nun çok bilinmeyen taraflarına tanıklık ediyoruz. Vietnam’a tepkili. Amerikan halkına hitaben siz cahilsiniz, aptalsınız ve aydınlatılmanız gerek diyor. Oğullarını Vietnam’da kaybeden ailelerin ülkeleri için ölen çocuklarıyla gurur duyduklarını söylediklerinde, çocuklarını bir hiç uğruna öldürdüklerini ve dolayısıyla kurban ettiklerini söylemekten çekinmiyor. Hollywood starlık sisteminin yarattığı bir aktör bir süre sonra bir sistem muhalifine dönüşüyor. Sanatın ve sanatçının olmadığını, sadece paranın olduğunu dile getiriyor. Bizler birer işadamı, tüccarız diyor. Süreci anlamayı  öğrendikten sonra da Tahiti’ye yakın bir ada satın alıyor. Elbetteki para  karşılığında. Tahiti’de yani “sebepsizce seni öpenlerin adasında” geçirdiği zamanları ise hayatının en mutlu zamanları olarak nitelendiriyor.

image

 

image

image

Brando Hitler Almanyasından kaçan Yahudilerin takas okulu olan The New School’a giriyor. Ve meşhur Stella Adler’dan ders almaya başlıyor. En büyük şansı bu oluyor belki de mesleki anlamda. Bir profesyonelin tecrübeli kanatları altına giriyor. Adler hem bir profesyonel hem de bir ebeveyn gibi her düştüğünde topluyor onu. Ve Güney’den gelmiş, bir parça buruk aktör adayında gelecek görüyor aslında “Sende gördüğüm şeyi, dünya bir gün senden duyacak” derken. Brando, şöhret merdivenlerini bir bir tırmanmaya başlıyor aldığı önemli roller sayesinde. Sahnelerden, sinemaya geçiş yapıyor. Method oyunculuğunu üst üste gelen başarılı ve doğru projelerde bir bir sergileme fırsatı yakalıyor. İlk filmi “Men”de belden aşağısı felçli savaş gazisi Ken karakterini canlandırıyor. Bunun için bir rehabilitasyon merkezinde kalmaya başlıyor bir ay boyunca ve bu süre zarfında çevresindeki paralize olmuş insanları gözlemliyor. Bir engellinin elindeki tek şeyin zihni olduğunu keşfediyor. Annesi paralize olmuş bir insan olarak bu gözlemin çok doğru olduğunu söyleyebiliyorum sadece. Brando’nun bu filmdeki oyunculuğu ise eleştirmenlerce övülüyor. Daha sonra Actors Studio’nun kurucusu Elia Kazan’ın yönetmenliğinde “İhtiras Tramvayı”ndaki her tarafından adrenalin fışkıran ağzı bozuk, serseri Stanley Kowalski karakteriyle seyircisiyle bir sefer de beyazperdede buluşuyor. Viva Zapata, Julius Caesar, The Wild One ve ona bir oscar heykelciğini bahşeden yine bir Elia Kazan filmi “Rıhtımlar Üzerinde” geliyor. Bunlar kariyerinin en parlak döneminde cereyan ediyor ve fiziksel olarak zirvede. O ise aklına estiği gibi hareket eden bir asi. 60’lardan önce insanlar isyan isterken, doğru zamanda doğru ruh halinde isyan uğruna isyan ettiğini kabul ediyor. Adler ona en çaresiz ve kendisini yenik hissettiği anlarda korkma, kimsen o olmaya hakkın var derken Brando’nun tüm hayatı boyunca insanların onu görmek istediği değil, onun özünde olduğu adamı bulmak için çırpınışını izliyoruz. Arayışlarını ve doyumsuzluğunu sevgisiz kalışına bağlıyor. Pek çok insanın aksine kendisi deli gibi sevmekten korkuyor olabilir mi, bunu öğrenmek mümkün olmuyor.

“Sevilmediyseniz,
Sevgiyi tanımazsınız.
Nerede olduğunu bilemezsiniz.
Ne görüntüsünü ne de sesini
Onu bulmak için en olmadık yerlere bakarsınız.” Marlon Brando

image

image

image

image
Ona absürtlük duygusunu, doğa ve hayvan sevgisini verdiğini söylediği annesini anımsamayı seviyor Brando. Nefesindeki likör kokusuyla hatırlıyor onu. O tatlı nefesiyle. Halbuki annesi bir alkolik, bir ayyaş. Hayatta bir noktadan sonra kayboluyor ve gittiği yerde onu bulmak, çekip çıkarmak mümkün olmuyor. Brando sadece ara ara onu kodesten çıkarmaya gidiyor. Gücü buna yetiyor ancak. Kocası tarafından tartaklanan bir kadın annesi. Babası oğlunu da tokatlamayı ihmal etmiyor fırsat buldukça. Babası bir seyyar satıcı ve bar dövüşçüsü. Sert bir mizacı var, eve gelmediği zamanlarda fahişelerle takılıyor ve annesinin kaybolma nedenini anlamış oluyoruz böylelikle. Ünlü olduktan sonra babasıyla çıktıkları bir televizyon programında baba oğulun arasındaki iletişimsizlik gözler önüne seriliyor. Birbirlerine zor katlandıkları her hallerinden belli baba oğul program sonrası gülücüklerle dolu pozlar veriyorlar Brando’nun hayranlarına. Bir adamın varlığının başka bir adamın varlığını tehdit ettiğini görüyoruz. Ömrü boyunca babası gibi olmamaya, onun gibi davranmamaya çalışan Brando ise farkında olmadan ebeveynleri gibi davrandığını itiraf ediyor. Ve nihayet babası öldükten sonra ancak onu affedebiliyor. Ebeveynlerimizi suçlayarak değil onları affederek ancak günahkar olmaktan kurtulabiliriz. Brando’nun babası da bir günahkardı. Çünkü annesi onu terk ettiğinde sadece dört yaşındaydı. Brando’nun kızı Cheyenne’de başka nedenlerden ötürü babasını suçladı ta ki yirmi beş yaşındaki son intihar girişiminden mutlak bir sonuç alıncaya dek. Kimi sabahlar “Lanet olsun ne hayat bu!” diye uyandığını söylüyor kayıtlarda. Ve bu cümleyi kurmak için Marlon Brando olmamıza gerek yok. Hayatının bir döneminde gönül kuruluğundan muzdarip olmamış insan herhalde yoktur bu dünyada. Hepimiz bir gün kırılma noktasına gelmişizdir. Yok gelmediyseniz eğer merak etmeyin er geç o virajları almak zorunda kalacaksınız bir başınıza. Kaldı ki en zoru kalabalıklar içinde yalnız olmak ve nereye gidersen git beraberinde o derin, zaman zaman sızlayan kara safrayı taşımak. Acıyla baş etmeye çalışan Brando’nun tavsiyesiyse binlerce dolarını psikanalistlere akıttıktan sonra, herkesin kendi psikanalisti olması hususunda. Hiçbir şey yapamadılar ki diyor. En iyisi kendi kendinin analisti olmak diyor hayatı boyunca bol bol meditasyon yapmış aktör. Ve evet kimse kötü doğmuyor. Sadece.. Hayat işte..

“Yarın, yarından sonra ve bir yarın daha
Sürüp gidiyor günden güne küçük adımlarla;
Geçmiş günlerimiz ise nice sersemlere ışık tutmuş,
Ölüm yolunda toz toprak olmazdan önce.
Sön, cılız kandil, sön! Hayat dediğin nedir ki:
Yürüyen bir gölge, bir zavallı kukla bu sahnede:
Bir saat boy gösterip, boyun kırıp gidecek!
Bir daha da duyulmayacak artık sesi.
Bir aptalın anlattığı bir masal bu:
Kuru gürültüler, deli saçmalarıyla dolu.” Macbeth, William Shakespeare(Sabahattin Eyüboğlu çevirisi)

image

image

AMY

image

AMY:

“Sen esmeyi seviyorsun, ben esintiyi” Amy

“Kalbimin duracağı, öleceğim güne kadar seni seveceğim.” En favori Yahudi kızın, Amy

“Her zaman seni seveni incitirsin.” Amy

Kuzey Londralı, Yahudi bir ailenin kızı, Alex Winehouse’un kendinden küçük kız kardeşi, Janis ve Mitch’in ikinci çocukları, müziği gelecekteki bir kariyer seçeneği olarak görmemiş bir şarkıcı, besteci ve söz yazarı, aynı zamanda güçlü bir kontralto ve ne yazık ki erken gelen ölümüyle, aynı yaşta gizemli bir şekilde ölen 27’ler kulübü üyesi olmaya hak kazanmış meslektaşları gibi hep yirmi yedisinde kalacak bir müzisyen. Aileden gelen genetik yatkınlık onu müzik yapmaya itiyor. Anne tarafından müzisyen akrabaları olduğu gibi, çok sevdiği büyükannesi de bir şarkıcı. Caz sevgisi ve yaşıtlarına göre kaliteli müzik tutkusu onlardan miras. Bestelerindeki güçlü altyapı ve şarkılarının sözlerini kendi yazıyor oluşu, onu benzer pop ikonlarından ayıran özelliği. Aynı kategoride yarıştığı kendinden kıdemli isimlerin arasından her işini tek başına görerek sıyrılabilmiş genç yaşında. Kendi filminin hem yönetmeni, hem senaristi, hem de oyuncusu. Fark yaratabilmiş olmasının nedeni ise bu özgünlüğü ve sınırsızmış gibi duran kabiliyeti. Müzik için çok özel bir kumaşla yaratılmış ve dünyaya gönderilmiş sanki. Çook iyi, en iyilerden bir tanesi. Üzerine çıkabilmiş daha iyi, daha güçlü ve orjinal bir ses yok henüz.

image

Sivri dilli, hazırcevap, aklına eseni söyleyebilme cesaretine sahip, canı sıkıldığı zaman iğnelemekten çekinmeyen, pervasız/uçarı bir tarafı var. Kısaca “asi”. Aynı zamanda karşı taraf ilgisini çekmeyen ya da hoşuna gitmeyen şeylerden bahsediyorsa eğer, orada yokmuşçasına hareket edip, onu hiçe sayma özelliğine de sahip. Davet edildiği programlarda sunucuyu iğnelemekten çekinmiyor. Nereden geldiğini kendisinin de bilmediği, hesapsız bir özgüveni var. Kendine özgü saçları, üzeri dövmelerle kaplı gittikçe sıskalaşan kolları, makyajı, rengarenk kocaman küpeleri, çiçekli ve renkli desenlerle bezeli elbiseleri, ünlü modacıların kreasyonlarını etkileyebilme potansiyeline sahip stili, yarı gurur yarı utangaçlıkla sürüklediği nazik bedenini dik tutmakta zorlanıyormuşçasına parmaklarının ucunda taşıyan topuklu ayakkabıları ve uluorta dokunmaktan, öpüşmekten hiç çekinmediği ve uğruna besteler yaptığı hayatının aşkı ya da öyle sandığı Blake’i ve artık özeli kalmamış özel olmayan hayatıyla, dünyaya kafa tuttuğu sanılan ama aslında korku içinde bir kız karşımızdaki erken gelen şöhretin ağırlığını taşıyamamış olan. Ela renkli, iri ve güzel gözleriyle sanki bir başka bakıyor hayata. Kurnazlığı kaldırmayacak bir akla sahip olması çöküşünün en büyük nedeni. Hesap kitap yapmadan hisleriyle ortalıkta dolaşıp duruyor. Arada besteler yapıyor, kafasına üşüşen kelimelerin arasından seçtikleriyle şarkı sözleri yazıyor. Ve hep kendini yazıyor. Liriksel ve melodik kapasitesine bakınca, genç vücudunda çok yaşlı bir ruh taşımaktakta olduğunu düşündürtüyor. İç dünyasındaki çalkantıları, baş kaldırışlarını, incinmişliklerini kısaca kendi şahsi meselelerini içtenlikle sözlere dökebiliyor. Bir gün geliyor, Londra’nın banliyölerinden gelen samimi sözler yazan ve kendini yazan bir kız Grammy’leri kucaklayıveriyor. Hayat her zaman sürprizlerle dolu olmuştur sevgili okuyucu.. Ama hiçbir zaman adil olmamıştır. Çok fazla yetenek sanki nispet yaparcasına tek bir bedene sıkıştırılmıştır. Milyonda bir olan bir durumdur. Kendimle baş etmek için müzik yapıyorum diyen Amy’nin ne çektiğini düşünün bir de. Kimsenin hayatta neye dönüşeceğini bilemediğine bir örnektir Amy. Bilseydi eğer o şarkıları yazamayacaktı, bilseydi eğer kendini mahvetmeyecekti. Sıradan insanlar için hayatta hazır olduklarını düşündükleri şeyler çok büyük değil ve büyük şeyler yapacak olanlar da neler olacağından habersiz ve hazırlıksız yakalanıyorlar. Plan yapanlar kendilerini sevenler, sevilenler ve unutulmazlarsa unutulmadan sevilecek asiler.

image

Elinden tutmasını istediği adamların arasında ilk sırada babası var ve Amy hepsinin ellerine yapışmak istiyor sıkı sıkıya hiç bırakmamacasına. İlk darbe babasından geliyor. O daha on sekiz aylıkken bir başka kadınla ilişki yaşamaya başlıyor Mitch. Bir çocuk, sonrasında ise genç bir kız için çok önemli sayılabilecek zamanlarda baba ortalıkta yok. Çocuklar anneleriyle büyümeye çalışıyorlar. Amy zihnini topladığında, annesinin karşısında durması bir hayli güçleşiyor. Kadın Amy’e hayır diyebilecek kadar güçlü olmamış hiçbir zaman. Annesi hiç kimseye hayır diyemeyecekmiş gibi görünüyor zaten. O da kendi hayatıyla çok zor baş edebiliyordu belki de. Boşlukların acısını başka şeylerle doldurmaya çalışan Amy ise tombul kuşa dönüşüyor ergenlik çağında. İştahla yemek yediği anlar var kameraya çekilmiş olan. On dokuz yaşında depresana başlıyor. Geçmişinden miras bulimia nervozası ve madde bağımlılığı sayesinde anoreksik bir hal alıyor dış görünüşü. Ünlü olduktan sonra diksiyon derslerinde kalıcı değil, bu eleştirilse de Amy eğitim almak hususunda başarılı değil, disipline olamıyor. O yüzden konuşmalarının, coşkusunun, sınırsız sevgi arayışının ayarı yok. Okul hayatı da karışık. Çok sık okul değiştirmiş. Sırf bu yüzden belki de aklına eseni yapıyor, dilediği gibi hareket ediyor. Hareketleri frenlenemez. Başarının özgürlük demek olduğunu düşünebilen sayılı, şanslı ve yetenekli insanlardan. Disiplin altında kalmamışlığı onu uçuran. Tutunduğu erkekler bir parça daha aklı başında hareket edebilselerdi eğer-kızının hayat hikayesini kendi hayat hikayesine çeviren babası başta olmak üzere- şu an yaşıyor olabilirdi belki de.

image

Yönetmen Asif Kapadia’nın benim izlemiş olduğum ikinci belgesel filmi Amy. İlki 2010 yılı yapımı Senna’ydı. Senna ve Amy; ikisi de yaptıkları işlerde en iyiler hem yaşadıkları dönem içerisinde, hem de sonrasında birer efsane olarak hatırlanacak olan. Kapadia otobiyografik belgesellerde çok başarılı, iyi bir yönetmen. Malzemesinin üzerinde öznel olarak severek çalışıyor ve sonuna kadar arka çıkıyor ona. Taraf tutmak tarafsız olmaktan iyidir her zaman. O da öyle yapıyor. Winehouse’un magazinlere yansıyan alkolden düşmüş görüntülerini koymuyor filmine. “Sarhoş göt” diyenlerin görüntüleri var onun yerine. Sen de ahlaksızsın bu halinle “sarhoş olamayan göt”. Sarhoşken mutlu olamayan ruhun halinden ne anlarsın sen? Filmin açılışında kullanılan ilk videoda Amy henüz on dört yaşında ve o ve arkadaşları kamera karşısında türlü maskaralıklar yapıyorlar. İçlerinden bir tanesinin yaşgünü ve doğum günü şarkısını söylüyorlar ona hep bir ağızdan. Amy aniden yerinden kalkıp, aynanın karşısına geçip solo yapmaya başlıyor. Şarkıyı bitirdiğinde herkesin yüzünde bir şaşkınlık oluyor. Yaş günü sahibi için Marilyn’in Başkan’a söylediğinden daha unutulmaz bir an ve anı bu. Çünkü olağanüstü söylüyor ve kameralar kayıtta. O yaşta nasıl diye düşünmeden edemiyor insan. Trajik ölümünü bildiğimden olsa gerek, keşke diye diye izliyorum filmi. Amy’nin hayatı sonu hazin bir sürprizle biten bir kurgu harikası iki saat boyunca akmakta olan. Kendi içindeki gücün farkına varamadığından bir güç arayışı içerisinde. Her kesimden, her insana özgü olabilecek eğilimler ve arayışlar onu bitiriyor azar azar. Bazı şeyler çok erken geldiğinden şaşkın. Bu kadar asi bir kızın erkeklere aşırı düşkünlüğü, bu kadar tapması ve hayatının merkezi yapması, sonra da onların her yaptığını yapmak için paralanması çok dokunaklı. Blake kendini kestiğinde, o da kolunu doğruyor kırık cam parçasıyla. Garip bir itkinin esiri, hastalıklı bir tutkunun içinde kaybolmaya çalışıyormuş gibiler.

“Back to black”in ilk kaydını yaparkenki hali unutulacak gibi değil. Bir dönüm noktası o an Amy için, şarkıcıdan ikona dönüşmek üzere olduğu yolun kapısından girişinin ilk mahrem dakikalarına tanıklık ediyoruz sessizce, amatör kamera çekimi eşliğinde.

image

Bazı insanlar hayatlarında belli bir plan ve program dahilinde ilerlerler. Keskin virajlar yoktur onlar için. Bir bulut öbeği geçer başlarının üzerinden sabırsızca. Yağansa isteksizce çiseleyen gönülsüz yağmurlardır. Parlak bir gökyüzü sırf hayal değildir onlar için, gelmesi an meselesidir de aynı zamanda. Sonrası iyilik güzellik.. Bazılarıysa öngörülemez bir hayat yaşarlar. Virajları alamadıkları takdirde, aşağısı uçurumdur. Fırtına, tipi başlarının üzerinden hiç eksik olmaz. Gökyüzündeki bulutlar dağılmak bilmez ve cimri güneş yüzünü hiç göstermez. Sonrası karanlık, siyah.. Amy ikinci grubun üyesiydi hiç şüphesiz. Genelinde tüm hayatla, özelinde kendi hayatıyla nasıl başa çıkacağını, bir noktadan sonra neler olduğunu, onu nelerin beklediğini bilmeden girdiği ormanın ortasında, karanlığın yüreğinde..

Müzik için zamana ihtiyaç olduğunu söyleyen ve bu haliyle altmış beş yaşındaki bir caz şarkıcısı gibi düşünen, yazan ve söyleyen Amy, çok kısa zamanda söylenecekleri söylemiş ve hayatının özetini kendi yazdığı şarkı sözleriyle gerisinde bırakmış çoktan. Onların hepsi dinleyicilerine sonsuz birer armağan. Asıllarını yaşatan belgeseller de öyle.

Yavaşla, sen çok önemlisin. Hayat sana ne kadar uzun yaşayacağını öğretiyor.”  Tony Bennett

image

image

image

YOUTH – GENÇLİK

image

YOUTH/GENÇLİK:

“Monarşiyi çok hoş bulurum. Çünkü çok zayıf. Birini ortadan kaldırıyorsunuz ve aniden tüm dünya değişiveriyor. Evlilikte olduğu gibi.” Şövalyelik ünvanını reddeden Fred

“Gençken her şey çok yakın görünür. Bu gelecektir. Yaşlanınca her şey çok uzak görünür. Bu da geçmiştir.”  Mick

“Her zaman eve gidiyorum. Her zaman babamın evine gidiyorum.” Novalis

İncelikli ve nitelikli senaryosundan öte, sırtını kelimelerin gücüne dayamış, sinemanın büyüsünü kare kare içimize sindirmemize neden olacak, aynı zamanda sinema tarihinin unutulmaz sahnelerine ve karakterlerine selam gönderen anlardan oluşma mizansenler yaratan, fonda İsviçre Alpler’inin muhteşem manzarası olmakla birlikte ana tanrıça Everest’in ve K2’nin de adını anmadan geçmeyecek kadar nazik, oyunculara mimiklerini kullanma zenginliğini yaşatan genç sayılabilecek bir yönetmenden henüz kendisininkini görmediği yaşlılığa dair çok sıkı gözlemlere dayalı enfes bir güzelleme “Youth”. Karşınızda kelimelerin inci gibi sıralandığı bir roman var sanki öncüllerini yaşatan, bilakis tekrarlamaktan uzak. Referans olarak Novalis’in satırları akıyor gözünüzün önünde. Klasik müziğin eşsizliğine, sanatın ve cinselliğin özgürleştirici gücüne, monarşinin görünen elleriyle yaşattığı dayatma gücüne, özgürlüğün kokusuna, dostluğa, aşka, ölüme, yeni başlangıçlara ya da son bir gayrete, aile olmaya çalışmanın ve esasında evliliğin ne olduğuna ve ne şartlar altında sürdürülmeye çalışıldığına, prostata, çöküşlere, kibire, yanlış anlaşılmaya, manzaranın ve doğanın eşsizliğinden takılıp kaldığınız ve sanki akmadığını sandığınız hayatın ve doğanın insanoğluna bir parça acımasız gelse de kendi ritmi içinde nasıl da ahenkle ama ağır ağır aktığına şahit olduğunuz, güzel oyuncular ve iyi oyunculuklarla bezeli, artık kendi sinemasını oluşturmuş bir auteur yönetmenin kendi bildiğimi okurum ben deme lüksüyle hareket edebildiği, bir üst sınıf, üst akıl ve bilgelik işi film var karşınızda. Sevip sevmemeniz hayattaki tercihlerinize bağlı biraz da. “Youth” herkese hitap etmeyebilir bu açıdan.

image

images

image

Gençlik bir dönem hızlıca geçilen, yaşlılıksa bir başka dönem ağır aksak ilerleyen. Uzadığı takdirde hiç geçmeyen bir hastalık gibi. Yaşlanan kalp değil, o öyle ya da böyle durduğu yerde atmaya çalışıyor kendince. Yaşlanan zaman oluyor. Ve enerji olarak düşen ama tenin ateşine teslim olmaya içten içe rıza gösteren beden aynı kalple bir başka zamana güçlükle ayak uydurabiliyor bir yaştan sonra. Ama attığı sürece de istekleri hiç bitmiyor, iç geçiriyor, eski enerjisini bulabilmek çaresizliği içinde yanıp kavruluyor adeta. Enerjin tükendiğinde ve durup oturmak zorunda kaldığında ise başka hayatlara merak duymaya başlıyorsun çaresizlikten. Tıpkı üzerine bahis oynadıkları karı kocanın cinsel hayatı karşısında ağızları açık kalan Fred ve Mick gibi. Bir orman kaçamağında, hiç de dilsiz olmadığını keşfediyorlar yemek masasında konuşmayan çiftin. Söz manayı kirlettiğinden belki, belki de Haneke’nin söylemiş olduğu gibi yetişkinlerin dünyasında konuşmak bazen her şeyi mahvettiğinden, özellikle iki ayrı kutuptaki, farklı iki ruh taşıyan kadınla erkeğin sırrı tek adreste çözülüyor. Bize de gülümseyerek izlemek kalıyor. Bu sahne çok yaratıcıydı Sorrentino(kendi adıma konuşuyorum şu an). Ve Fred’le Mick’in arasındaki bahisler kapanıyor bir daha açılmamak üzere. Bizlerse kaç yaşına gelirsek gelelim insanın insandan öğreneceği çok şey olduğuna şahit oluyoruz bir kez daha.

image

Film, vaat ettiklerini sunmak için sabırsızlanıyormuşçasına görüntülerden önce müzikle başlıyor büyük bir kaygısızlıkla. Ve vaat ettiklerine son derece yakışan bir fon müziğiyle dönüyoruz kamera eşliğinde kadın vokalin etrafında. Pikapta dönüp duran bir Lp gibiyiz. Lp döndükçe aynı insanların dans ederek müziğe eşlik ettiklerini görüyoruz. Gerçek hayatta da nefes aldığı müddetçe kendi ekseni etrafında dönüp duruyor insan, hep aynı insanlarla. Yönetmense bir hayli iddialı ve iki saatlik baş döndürücü bir deneyim vaadiyle dikiliyor karşımıza. Baş aktör “müzik” ve bunu hissettiriyor fırsat buldukça. Kalanlarsa onun büyüklüğüne hizmet ediyorlar. Bunu iki başrol oyuncusunun önem sırasından anlıyoruz. Kompozitör olan ve filmin etrafında döndüğü Fred ve onun en yakın dostu olan kadın filmlerinin unutulmaz yönetmeni Mick var ikinci adam olarak kalabalık senaryo ordusuyla. Fred son on yılında yalnız olarak geldiği toplamda ise yirmi yıldır yaz aylarında tatilini geçirdiği İsviçre’deki aynı otelin bahçesinde bir masada, kraliçenin haziran ayında vermesini istediği konser teklifini reddetmekle meşgulken, aynı zamanda şövalyelik unvanını kabul ettirtmeye çalışan, dersine çalışmadan gelmiş bilgisiz Buckingham Sarayı etkinlik bürosu çalışanına ince ince dersini veriyor. Fred emekli olmuş olsa da mesleği onun hayatı ve biraz özlemden, biraz da kafasına göre hareket etme lüksü olduğundan inekler ve onların çanlarından çıkan ezgiyi yönetiyor büyük bir zevkle. Şeker kağıtlarından çıkan hışırtıların bile bir ritmi var onun elinde. Sadık dostu ve aşk konusunda her şeyi bilen Mick onu müzik konusunda hep motive ediyor. Yaptığı müziğin insanlar üzerindeki etkisinin oldukça farkında, yaptığın müzik insanlar üzerinde şaşkınlık duygusu yaratıyor derken. Heyecanlı, hayatı seven Mick’in yanında hayatı yeterince sevemeyen duyarsız Fred ve ikisinin dostluğu filmin en önemli teması aslında. Bir röportajında insanları ve kendini sevmediğini söyleyen Sorrentino’yu bu açıdan Fred karakterinde bulmak mümkün.

Kızı Lena’nın ağzından duyduğumuz eşcinsel deneyimlerini yazmış olduğu bir mektup sayesinde karısının da bu sırrını öğrendiğini duyuyoruz Fred’le birlilkte aynı zamanda. Fred’in Mick’e duyduğu sevgi ise arkadaşlık bazında sadece. Fred’in kızı, Mick’in oğluyla evli ve Mick’in oğlunun ihaneti kalan dostluklarına gölge düşürmüyor neyse ki ve erkeklerin dostluğu bir başka oluyor sanki. Dostlukta dostuna sadece güzel şeyleri anlatırsın diyor Mick. Öyle olmalı sanki, karşı taraf ağlama duvarı değil ki. İnsan dediğin taş değil ki.

image

image

image

Siyah kemik çerçeveli gözlükleriyle Fellini’nin alter egosu Marcello Mastroianni’yi andırıyor Michael Caine. Harvey Keitel’le beraber yakın plan çekimlerinde yaşlılara mahsus ve hem mahzun hem de biçare köpekler gibi ıslak ve düşmüş gözleriyle baktığında insanda merhamet duygusu uyandırıyor. Filmin geçtiği yer yaş ortalamasının çok yüksek olduğu İsviçre’deki spa konseptli bir otel olduğundan bornozlu bornozsuz yaşlı bedenler bir parça gençleşmek ve genç hissetmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Çamur ve kil maskeleri, buharlı havuzlar, özel masajlar, doktor kontrolleri, mis gibi dağ havası ve yalnız beyler için sevgisiz de olsa escort hizmetleri.. Ama bunların hiçbiri hayatının özetinden geriye ona kalan tek şey olan “duygulara” rağmen Mick’in sade intiharını önleyemiyor. Üstün bir gayret ve sade bir tonla hayata konan son noktaya şahit oluyoruz. Küt sesiyle betona çarpan insan bedeninin çıkardığı ses. Mick’ten gelen son ses. Seslere duyarlı maestro ise kadim dostunu  Kraliçe Elizabeth ve Prens Philip’in önünde seyircisini selamlamadan önce neşeyle gülerkenki  mutlu haliyle hatırlıyor gözleri dolu dolu. Kimler için müzik yaptığını sorgulatıyor bu an. Herkes, her şey gelip geçiyor ve bizler zamanında tutkuyla yaslandığımız ve zaman geçtikçe yaşatmak gayretine düştüğümüz hislerimizle kalıyoruz hayatta. Hisler olmazsa nasıl yaşanır bu dünyada hiçbir fikrim yok en az Mick kadar.

image

Her birinin varlığı filmin tamamına anlam katmış yan karakterlerden en enteresanı ise yusyuvarlak göbeği, sırtının tamamını kaplayan Karl Marx dövmesi ve beraberinde taşıdığı oksijen çantasıyla yaşamını sürdürmeye çalışan ve kendisi gibi eski bir futbol yıldızını canlandıran solak Maradona. Yeşil sahaların yıldız oyuncusu obezitesi ve nefes darlığıyla tenis sahasında gördüğü topu gözüne kestiriyor ve ilk fırsatta çıplak ayaklarıyla saydırmaya başlıyor. Meşin gibi olmuş ayaklarıyla topu havalara gönderiyor acımasızca, ayağı erişmediğindeyse göbeği oluyor seferber. Bir adamın daha tutkusuna şahit oluyoruz. Gençlik onun için de geçmiş ve o da, zaten gelmiş olan geleceğimi düşünüyorum derken tuhaf bir ironi var sözlerinde. Hayranları tel örgünün ardından imzasını isterken hüsrana uğramış, entellektüel ama kibirli ve sıkı gözlemci oyuncu Jimmy Tree rolündeki Paul Dano’nun gözü profesyonel olduğu çağlarından artık eser kalmamış yıldız futbolcunun bedenine ve bastonuna takılıyor. Kimsenin olduğu gibi kalmasını istemeyen yaşlılık sağanak gibi bastırıyor sanki haber vermeden. Ve kimsenin kafasında çöküşe ne zaman geçtiklerine dair tam bir tarih yok ve kimseler netleştiremiyor bu evreye nasıl gelindiğini ve dönüm noktasının tam olarak ne zaman olduğunu.

image

Daha acıklı olduğu varsayılan baba oğul hikayesi yerine sıkıntılı bir baba kız hikayesi var yavaş yavaş ilerlemekte olan. Kızı ve asistanı olan Lena babasını suçluyor ilgisizliği ve annesini ve kendisini müzikten sonra ikinci plana attığı için. Buzlar Lena’nın tekrar aşık olmasıyla eriyor. Öfkesini babasını suçlayarak dindirmeye çalışıyor ilk başlarda ve babasını yeterince hırpaladıktan sonra Tanrı Fred’e acıyor biraz da ve Lena fantastik bir karkater olan dağcı Luca’yla tanışıyor. Yerden ve aynı hizadan bakmaktan çıldırmış ve birçok güzelliği kaçırmakta olan insanoğluna yukarıdan bakınca her şeyin ne kadar güzel göründüğünü söyleyen bir adam Luca ve bu sahnedeki yan karakterlerden biri de çook yukarıdan, ulaşılmaz bir yerlerden geliyor ve yönetmenin işini kolaylaştırıyor kısmen. Lena’nın ilgi bulutları dağılıyor babasının üzerindeki. Luca’ya çeviriyor yüzünü. Fred’se yıllar sonra ve sadık dostu öldükten sonra en nihayet, karısı Melanie’yi Venedik’te kaldığı hastanede ziyarete gidiyor. Duygularını belli etmeyen, çevresine karşı ilgisiz adam kendisinden bihaber karısına çözülüyor sonunda:”Birbirimizi tek bir basit şarkı olarak düşündüğümüzü bilmeliler.” diyerek. Melanie Venedik manzarasına bakıyor yüzünde korkunç bir çığlık çıkmaya hazır ama bir nedenden ötürü yüzünde asılı kalmış gibi. Sanki korkunç bir şey görmüş ve o korkunç şey her neyse hiç gitmeyecek ve hayalete dönmüş bedenini sonsuza dek terk etmeyecekmiş gibi.

“Youth” koşarak geldiğimiz yaşlılığımıza ağıt bir nevi. Normal şartlarda kazasız belasız yaşadığımız takdirde ölmeden önce gelip içine gireceğimiz biraz eski püskü bir pansiyon gibi yaşlılık. Sadeliklerden hoşlandığımız çağımızda, dostlarımızın bizi ölerek terk edip, ilk gidenlerden değilsek ve son gidenlerden olacaksak eğer yalnız öleceğimizi bildiğimiz zamanlar artık fazla geldiğimiz dünya üzerinde. Rahatımız, konforumuz yerinde olsa da, düşüncelere ve onları büyütmemize bolca vakit bulacağımız beden yorgunu, biraz çocuklaştığımız ve hep mızmızlandığımız en çok da yalnız kalmaktan ve bir başına ölmekten gizli gizli ölmekten de çok korktuğumuz zamanlar. Film boyunca Sorrentino elinden geldiğince tezatlıklarla anlatmış yaşlılığı. Filmin ismiyle başlamış doğanın acımasız döngüsüne ve meseleyi en can alıcı noktasından yakalamış bence. Ben çok beğendim, iyi bir yönetmenin elinden çıkma hayata dair söyleyecek çok şeyi olan bu filmi. Tüylerinizi sakin sakin diken diken edecek finali çok hoş, çok zevkliydi. Umarım fırsat bulur da izlersiniz. Benden bu kadar, şimdilik.

image

image

YABANCI

image

YABANCI:

Bazen seni özlerim
Sonra hayat girer araya
Kelimeleri birbirine yakıştıran güzel anların şairleri,
Olmasa..
Hatırlamam sanma seni yanıbaşımda

Kış gelince herkes çekilir yuvasına
Sen Kaf Dağı’nın ardına
Bense suların ortasına
Derin, lacivert ada’ma
Yuvama
Kabul gördüğüm sulara
Omuzlarımda ağırlığın
Nasıl batmam derin sulara
Sesin kulağımda

Telaşlı insanların şehrinde
Kalakaldım tek başına
İlk sağdan dönmemeliydim
Sen olsaydın söylerdin usulca
Yollar açardın yollarıma
Seninle buldum yönümü
Kolaylaştı hayat bir anda
Şimdiyse tek sesin var, kulağımda

Rakamlara takılırım sanmıştım hayatta
Kelimelerin gücü girdi araya
Toplamayı ve çıkarmayı unutturdular bir anda
Tekil sayıların arasına yakışmadık
Kaçmamız gerek yabancı dünyalarından.

En büyük, en derin okyanusu aramak için terk etmiştim seni
Farklı olur sanmıştım içinde yüzmek, nefes alıp vermek
Değişen zaman oldu, dalgalarsa insan boyu
Sardılar saflığımı, sana giden tüm yollar ulaşılmaz oldu.

Her adımımla uzaklaştığım gençliğim
Uzak kıyılardan el salladığım
Mahzun, muğlak bir liman şimdi
Kalakalmış yerinde yürümekte kaygısız olduğu için
Dönmek tutmak isterim şimdi ellerinden
Kucaklamak isterim pişmanlıklarını
Değdirmek isterim gözyaşlarıyla ıslanmış yanaklarına yanaklarımı
Avutarak avunacağım bir hayalin peşindeyim ben galiba
Gençliğin geçtiği zamanlar bir çağın sözcüsü olarak kaldılar,
Bir kavgada yitip gittiler zamanla.

Son halini gördüm yakınlarda Sirkeci Tren Gar’ında
Keşke anılarımdaki gibi kalsaymışsın dedim o anda
Bir yabancı’ya dönüşmeden tam karşımda.

FOTOĞRAF:MATTIA PAOLI

TESTAMENT OF YOUTH/GENÇLİK AHTİ

TESTAMENT OF YOUTH / GENÇLİK AHTİ:

Acı, bilincin biricik nedenidir.” Dostoyevski     “İnsanlar iki kategoriye ayrılır. Bunu anlamış olanlar ve ötekiler.” Cioran

“Hatıra güneşi asla batmaz.”

image

İnsanlar, yaşamlarında karşılaşacakları önce kendilerini ve çevrelerini, akabinde ise ülkelerini ve aynı zaman diliminde olsun olmasın tüm dünyayı etkileyecek olan önemli dönüm noktalarını geride kalarak ifade edecek insanlara gereksinim duyarlar her zaman. Filmin ve uyarlandığı kitabın yazarı ve başkarakteri olan Vera Brittain’sa bizzat bu önemli dönüm noktasına anılarını bir araya getirerek kaleme almış olduğu otobiyografik romanıyla tanıklık ediyor ve gelecek nesillere aktarılmasını sağlıyor. Yaşanmış olanlarsa çok ama çok acı. Ufukta kısa süreceği öngörülen bir savaş var ve beraberinde getirdiği ölümler ve de kayıplar.. Gencecik bir kızın, hayatının baharında, onca acıya göğüs gerebilmek için saklanmak, kaçmak ya da uzaklaşmak yerine mücadele edişine şahit oluyoruz film boyunca. Bir insan acılarla büyüyüp olgunlaşmak durumunda/mecburiyetinde kalıyor. Bizi mutsuz ediyor Vera ve şahit oldukları. Öngörülen kısa süreli savaş yıllarca sürüyor ve bir girip hemen çıkacağı düşünülen oğullar, kardeşler ve evlatlar çamura saplanıyorlar. Evlerine ve sevdiklerine kavuşmaları ise kimi zaman gazetelerin sayfalar süren ölüm ilanlarındaki bir tek satırı kaplayan isimlerinin okunmasıyla gerçekleşiyor ancak.

image

image

Birinci Dünya Savaşı henüz çıkmamış ama savaş borularının sesi gitgide daha da yakınlardan gelmeye başlamışken, en büyük arzusu Oxford’da eğitim görmek Vera’nın. Fakat içten içe bunu istemeyen babası ve orta sınıf ahlak kurallarıyla çevrili annesinin baskılarıyla bir piyano alınıyor kendisine rızası alınmadan. Bu Oxford ‘da alacağı bir yıllık eğitim masrafına eşdeğer ve Vera şiddetle karşı çıkıyor babasına ve emrivaki piyanosuna. Başının dikine giden, hayalleri, umutları ve hayattan beklentileri olan bir genç ne yazık ki biricik kızları. Babasının kızı hakkındaki endişesi onun entellektüel bir kadına dönüşüp evlenemeyecek olması iken, genç kız asla babasının istediği gibi bir kız olmayacağını ve ne şimdi ne de sonra asla kimseyle evlenmeyeceğini haykırıyor. İlk temennisi tutsa da, ikincisinde işler düşündüğü gibi gitmiyor. Ve kader denen hem mazlum, bir o kadar da bilgenin öngörmesiyle hayatının ilk aşkı da o anda giriyor hayatına ve yaşamlarının ortasına. Erkek kardeşinin arkadaşı Roland Leighton. “Yaz” diyor ona. Vera’ya hayatı boyunca bunu söyleyen ilk insan oluyor. Kızın önünü kesmiyor ve Vera’nın belki de hayatının ilk öğretmeni oluyor sözleriyle üzerinde etki yaratan, o her ne kadar daha birbirlerini pek az tanırken ve bir parça da gençliğin verdiği küstahlıkla, bunun öğretmenden öğrencisine geçen masonik bir sır olduğunu düşündüğünü söylemiş olsa da. Ve film boyunca iki defa yazmasını istiyor ondan Roland. İkincisinde tren garındalar ve ayrılmak üzereler. Ondan kendisine mektup yazmasını istiyor cephedeyken. Sözün uçup, yazının kaldığına şahit oluyoruz bir kez daha. Ölmeden önce pek fazla yaşama hakk bulamamış tüm diğer gençler gibi Roland’da savaşta ölüp, ülkesinden uzakta Fransa’da bir mezara gömüldüğünde, ondan geriye gönderilen eşyalar arasında bir avuç buruşmuş ve mürekkebi solacak olan şiirleri kalıyor sonsuzluğa giden; denizaşırı, uzak ve unutulmuş bir yerden gönderilen menekşelerle birlikte(ben de ağladım bu sahnede).

image

image

Savaş beraberinde yeni koşullar yaratıyor ve vatanseverlik nidalarıyla gönüllü olarak cepheye yazılan bedenler birer hayalete dönüşüyorlar. Şehirde kalan bir sürü insan, çoğunluğu kadın, bir hayalet ordusuyla yaşamak durumunda kalıyor. Vera ise binbir zahmetle girdiği Oxford’daki eğitimini erteliyor, gönüllü hemşire olarak cephe gerisine gitmek üzere. Kimbilir belki de fırtınanın göbeğinde olmak, onun vereceği zararların neler olduğunu bizzat görmek, fırtınayla nasıl mücadele edileceği hususunda kendisine fikir verecek diye.

Filmin başından itibaren hiçbir kalıba sığmıyor genç kız ve her ortamda dışlanıyor. En nihayet aynı ortama kendini kabul ettirtip, uyum sağlamayı başardığındaysa bir başka yerde olması gerekiyor. Anne ve babasının gözünde biraz fazlaca asi tabiatlı, ne evlilik için uygun ne de kibarcık hanımlarla birlikte geçirilecek beş çayları için. Oxford’daki hocalarının nazarında uçarı ve sonradan görme, aynı zamanda göze çarpmaya da fazla hevesli. Kendisini kitaplara gömemeyecek kadar duyarlı olduğundan da, sevdikleri siperlerde vurulmadan hayatta kalmaya çalışırken, o ampute kollar ve bacaklarla haşır neşir olmak üzere gönüllü hemşire oluyor. Oxford’dan gelme nazik elli bir prenses olduğunu düşünen hemşireler tarafından en zor işlere koşuluyor. Ama direniyor her zaman olduğu gibi. Zamana, acımasızlara, savaşa, parçalanmış organlara, özleme, sevdiklerinin kaybına ve genel olarak kendi payına düşen hayatın tamamına.

image

image

“Güven” “Güvende”… Kendi kendine aynı kelimiyi tekrarlayıp duruyor Vera, Roland’ın mektubunu okuyup bitirdikten sonra. Güven. Güvende olmak. Ölmeyecek olmak. Savaşın, kötülüğün, düşmanın, bombaların, kurşunların ve kötü talihin uzaklardaki bir limana doğru yol aldığını hissettirtiyor insana. O kadar uzak ki, bir daha asla dönmeyecekmiş gibi. Ama kader verdiğini almaya kararlı ve düğün arifesi kötü haber geliyor cepheden. Roland ölüyor. Öldüğü yerde yani Fransa’da gömülüyor. Etrafındaki erkeklere göre daha çetin bir ceviz olan Vera, kalanlar için mücadele etmeye devam ettikçe, hepsi inatla birer birer ölüyorlar sanki. Zayıf tabiatlı fakat Vera’ya aşık Victor ölüyor önce. Daha sonra da küçük kardeşi “sevilen” Edward’ın bir kez hayatını kurtarıyor tesadüfen ama acı haberin gelmesi uzun sürmüyor evlerine. Camın ardından izliyor ulağın bisikletle gelişini. Sonra elinde poşet Edward’ı görüyor kapının önünde. Sonra babasının hıçkırıkları ulaşıyor ikinci kata.. Hayat Edward’a ikinci bir şans tanımıyor. Ve sevdiği insanla bu dünyanın dışında bir araya geleceği kesinleşiyor bir gün onun da. İtalya’ya gömülüyor yani savaştığı cephenin olduğu yerdeki mezarlığa. Savaş işte. Öldüğün yerde kalıyorsun. Toprak her yerde topraktır diye.

image

Bunca kaybın üzerine ateşkes ilan ediliyor. Bir gün. İnsanlar şapkalarını fırlatıyorlar havalara. Çığlıklarla kucaklıyorlar birbirlerini. Vera coşkun kalabalığın ortasında kalıveriyor tek başına. Sürükleniyor insan selinin arasında. Sığındığı kilisede kaybettikleri için mum yakan acılı insanların arasında buluyor kendisini. Ne ateşkes ne de barış gidenleri geri getirmeyecek bundan sonra. Kayıplarıyla beraber asla unutmayacağına söz verirken buluyor kendini bir zamanlar beraber neşe içinde girmiş oldukları nehire dalmışken. Gelebildiğin zamana kadar ben her hafta burada olacağım demişti bir defasında cephe hastanesinde çalışırken. Hissetmek buydu belki de gidenin aslında sessizce gelebileceğini de. Bu verilmiş en namuslu söz olmalıydı belki de bu dünyadan diğer bir dünyaya gönderilmiş olan, bir vaat niteliğinde. Aradaysa inceden bir tül sadece giden ve hep özlenecek olan sevdiklerimizle aramızdaki ve gökyüzünde, tam üzerimizde hiç batmayan hatıraların güneşi parlarken.

image

Geride kalıp sevdiklerini kaybedenler için, Almanlar, en büyük düşman daha. Vera ise hastane tecrübelerine dayanarak bunun böyle olmadığını söylüyor. Onların da birer insan olduklarını, bir kalpleri ve geride sevdikleri insanlar olduğunu, onları iyi ederken kardeşinin, nişanlısının yarasını iyi ettiğini düşündüğünü söylüyor insanların önünde konuşurken. Savaşın ve savaşmanın yanlış olduğunu söylüyor.Ve film haricinde bahsi geçtiği üzere Brittain kalan uzun sayılabilecek ömrü boyunca yazıyor, üretiyor, evleniyor, çocuk sahibi oluyor,savaş karşıtı söylemler ve feminizm üzerine çalışmalar yapıyor. Zamana direnmeye çalışıyor kendi tarzında, ta ki ölene dek. Aynı adlı kitabı 1933 yılında yayınlanıyor ve bir klasik olarak geçiyor literatüre. Filmde de yeri geldiğinde üzerinde durulmaya çalışılmış olan Brittain’ın feminist tavırları aslında kitapta sıkça bahsi geçen ve üzerinde durulan, kadının toplum içerisinde bağımsız bir kariyer edinebilme savaşının alabileceği iyi bir eğitimden geçiyor olmasına bağlanıyor. Kitabın başarısı ise göreceli olarak Birinci Dünya Savaşı sonrasında Büyük Britanyalı sivil halkın ve özellikle kadınlarının hayatlarının tasvirinin başarısına dayandırılıyor ülkesinde ve dünyada.

Film hakkında düşüncelerime gelecek olursak eğer, filmin başarısından öte Vera Brittain karakterinin önemini hatırlatması açısından paha biçilemez. Sadece mızmız bir aşk ve klasik bir savaş romanından uyarlanmış bir eser yok karşınızda. İzledikten sonra merakla araştıracağınız gerçek hayat hikayeleriyle karşılaşacaksınız ve fotoğraflar ve şiirler ve üzeri menekşelerle bezeli Plug Street Wood gelecek gözünüzün önüne. Kanımca doğa tasvirleri, oyunculuk yönetiminden çok daha başarılı. Ve yaşasaydı eğer Roland Leighton’ın; ne Brittain’ın ne de annesinin gölgesinde kalmadan yazdığı şiirleri okuyacağınızı düşüneceksiniz içiniz sızlayarak aynı doğaya kitlenerak. Kit Harrington var bu rolde. Her haliyle Richard Gere’in gençliğini anımsatıyor nedense.. Yılın en iyilerinden değil ama iyi bir film “Testament of Youth”. İzlenmeli, bir fırsat yaratmalı da.

“Plug Street Wood’dan menekşeler,
Tatlım seni denizaşırı bir yere gönderdim.
Mavi olmaları, kırmızı kanına bulandıkları halde mavi olmaları tuhaf.
Kafasının etrafında büyüdükleri halde mavi olmaları tuhaf.
Plug Street Wood’daki menekşelerin bana ifade ettiklerini düşünüyorum.
Hayat, umut, aşk ve sen.
Ezilmiş bedenin yattığı yerde büyürken onları görmedin.
Korkuyu günden saklamak en tatlısı, böylesi çok daha iyiydi.
Denizaşırı, uzak ve unutulmuş bir yerden sana menekşeler yolluyorum canım,
Anılarımdan yolladığım bu çiçekleri biliyorum ki anlayacaksın.”  R.A.L.

image

image

image

image

BEASTS OF NO NATION

BEASTS OF NO NATION:

“Yaşamdan tek umulacak şey, insanın biraz kendini öğrenmesi – o da geç gelir hep – ve sönmek bilmeyen bir yoğun pişmanlık. Ölümle dövüştüm ben. Düşünebileceğiniz en can sıkıcı karşılaşmadır bu. Elle tutulmaz bir pusun içinde yer alır, ayağının altında bir şey yoktur.” KARANLIĞIN YÜREĞİ/Joseph Conrad

“Mermi her şeyi yer bitirir. Yaprakları, ağaçları, toprağı, insanları. Her şeyi yer. İnsanın her yere kan akıtmasını sağlar.” Agu

“Ben sadece mutlu olmak istemiştim hayatta.” Agu

image

Uzodinma Iweala’nın aynı adlı romanından Cary Fukunaga’nın beyazperdeye uyarladığı filmin küçük Agu’su, Afrika’da, tampon bir bölgede, kendi halinde, onu seven ailesi ve çocukluğunu paylaştığı kardeşleriyle mutlu bir çocukluk geçirirken, önce ailesinin, sonra da kendi parçalanışının gerçekleşmesini izliyoruz iki saati geçgin bir süre boyunca. İyi bir ailenin, iyi bir çocuğuyum derken hem ailesine şükran duyduğunu, hem de hayata iyi bir insan olarak başladığının bilincinde olduğunu görüyoruz. Ama Tanrı bir nedenden ötürü onu dinlemez oluyor, en azından Agu öyle söylüyor. Ve o kadar korku ve üzüntü çekiyor ki, insan ister istemez hak veriyor ona ve içerliyor tüm bu sağırlık neden diye. Farklı bir coğrafyada doğmuş olsa, onu çok daha iyi bir gelecek bekliyor olacak şüphesiz. Ama işler her yerde aynı şekilde yürümüyor ve çocuklar da harcanabiliyor. Bu film umutları, masumiyetleri, gelecekleri, herşeyden önce çocuklukları ellerinden alınmış, eve geri dönüş yolunu bulamayacak çocuklara bir ağıt en acımasızından. Çok kolay saatler yok önünüzde; çünkü anlatılan her şey korkunç ve acımasız. Çok az mutlu an var gülümseyerek hatırlayacağınız. Film bittikten sonra da düşünceler bırakmıyor yakanızı. Düşündürten, kimi zaman üzen, sarsıcı bir film “Beasts of no Nation”.

Yazgının değiştiği anlar vardır insan hayatında. Agu’nunkisi annesinin ve kızkardeşinin yanında yaklaşan savaştan kaçmak için, arabada yer bulamadığında farklı bir yöne doğru ilerliyor. Geride kalıyor çocuk haliyle. Savaşın ortasında. Kendisinin olmayan bir savaşın ortakçısı olmak mecburiyetinde bırakılıyor. Köyünü yağmalanmaktan kurtarmaya çalışan ama savaşı ve savaşmayı bilmeyen babasının da dahil olduğu grubun arasında kalıyor. Annesi ve kızkardeşi bir bilinmeze doğru yol alıyorlar. Babası ve erkek kardeşi öldürülüyor hiç uğruna. Bir ormanın ortasında tek başına kalıyor, ta ki gerçek kötülük onu bulana dek. Bir çocuk, daha büyümeden çocuk asker olmak mecburiyetinde kalıyor. Bir çocuk, daha büyümeden bir adamın canını almak zorunda bırakılıyor. Okulları iç savaş yüzünden kapanmış olduğundan eli kalem tutması gereken yaşta, tüm bu yaşananlardan sonra, kalaşnikoflarla eğitim almaya başlıyor. Aşağılanıyor, küçük görülüyor, tacize uğruyor, ailesi için gözyaşı dökecek fırsat bile bulamıyor. Çok kötü kabusları var, tek arkadaşı “suskun” Strika ile yaşamaya çalışıyorlar ormanın ortasında aslında kendileri gibi bir sürü çaresiz çocuğun arasında, öyle annesiz babasız, öyle yetim… Kimsenin katil olmak için doğmadığını, bunun bir tercih meselesi olmadığını, yaşamak için öldürmek zorunda kalınabilineceğini, Tanrı’nın bile başa çıkamaz olduğu bize uzak coğrafyaların var olduğunu görüyoruz. Dünya o kadar kötü bir yer ki, bazen tamamiyle yok edip, baştan başlatmaktan başka çare olamayacağını düşünmeye başlıyor insan. Çocuklar ruhlarının son kırıntısına kadar kirletiliyorlar. Agu savaştan ölmeden kurtulamayacağını düşünür hale geliyor. Agu gibi tüm diğer çocuklar bir çıkış yolu arıyorlar aslında. Her an ölebileceklerinin de farkındalar. Çoğu kokain gibi uyuşturucu maddelere sığınıyor. Bilen bilmeyene öğretiyor korkunç hayatlarına katlanabilmenin geçici devasını. Tüm yaşananların bir hiç için olduğunu anladıklarında ise ölmekte oluyorlar çoktan ve geriye dönüş ne yazık ki yok. Güneşi yok etmek istiyor Agu. Her şey karanlığa gömülsün istiyor. Yaşanan korkunçlukların gözükmemesini diliyor. Üstündeki gökle yaşayamadığını söyleyen Rilke gibi Agu.

Bir çocuğun mezarı ne kadar yer kaplayabilir ki bu dünyada kurtlar ve solucanlar bedenini yemeye başlamadan? Küçük Strika’yı Afrika’ya özgü bir ağacın iki iri yaprağının arasına koyup kapatıyorlar, öldükten sonra. Tek kurşun bitiriyor işini. İki yaprak bir çocuk bedenini gizleyecek bir süreliğine. İki yapraktan bir mezar yapıyorlar arkadaşlarına hemencecik, onun minik bedeni için. Son bakışta dev bir istiridyeyi andırıyor içinde bir zaman önce kıymetli bir inci barındıran.

image

Agu ölmenin çekmekten daha kolay olduğunu bir şekilde biliyor çocuk aklıyla. Bir ev baskınında kullandığı uyuşturucular yüzünden önce annesi sandığı kadına arkadaşları tecavüz ederken, kadını bir anda vuruveriyor başından. Bof. Kadının çığlıkları kesiliyor bir anda. Sessizlik. Agu önce Tanrı’yla konuşuyor. “Görüyor musun yaptıklarımızı?” diyor. Bir cevap gelmiyor ve Tanrı’yı oynama sırasının kendisine geldiğini düşünerek, baskın yaptıkları evin penceresinden Afrika’nın değişmez manzarasına bakıyor kuşbakışı. Binaların arasına tıkılmış kalmış bir parça yeşillik ve kendisinden olmayan her bulduğu canlıyı öldürmek gayretindeki eli silahlı insanoğlu… Gerisinde ise ellerinde ateşli silahlar taşıyan küçük adamlar. Bu çocuklar bu silahları nereden buluyorlar sorusunun cevabı ise bir başka filmin konusu. Bir beyaz adam var bir elinde Kutsal Kitabı, evindeki karısının boynunda elmas ve pırlanta tarlası, yanında taşıdığı sandıklarda ise ateşli silahları. Güçlü olan mı yoksa haklı olan mı kazanacak sorusuna insanın içini ısıtacak bir yanıt bulmak bir hayli zor. Çünkü bir kazanan yok. Kaybedense insanlık. Dünya bir bütün olarak var aslında iki yarımküreden oluşan. Ve bir yerlerde bir yaprak kımıldıyorsa, rüzgarının gelmesi çok da uzun sürmüyor.

image

image

image

Filmin sürprizi ise ilk karelerde Agu ve arkadaşlarının 3D televizyon satmak üzere türlü şebeklikler yaparak, karşılığında yiyecek almayı başardıkları Birleşmiş Milletler askerinin, filmin sonunda Agu’nun tekrar karşısına çıkıyor olması. Agu onu hatırlıyor hemen. Aralarındaki mesafe kaybolan çocuk masumiyeti kadar. İnsanın aklına Bosna Hersek’te yaşanan katliamdan sonra ancak, olay yerine ulaşan Birleşmiş Milletler askerlerini getiriyor. Evet geliyorlar ama hep geç geliyorlar. Engel olunacak bir şey kalmamışken. Zaten karşı taraf kendisi geliyor tıpış tıpış teslim olmak için. Afet sonrası arama kurtarma ekibi gibi çalıştıklarını anımsatıyor bu da.

Birleşmiş Milletler Barış Elçileri vardır dünyada dönem dönem değişen, eskidikçe yerine yenisi gelen. Ne şahane ve uzun bir titrdir öyle. Çok yakışmaktadır genç hanımlara ve beylere. Dünyada engel olabilecekleri bir kötülük olmasa bile. Onların demesiyle barış da gelmediği sürece.

Commandant:Idris Elba tarafından canlandırılıyor. Her lider gibi hitabeti kuvvetli ve zaten kafası karışmış yetimleri kandırması çok güç olmuyor. Zaten hayatlarında bir baba figürü eksik olan erkek çocukların üzerinde birkaç kelimeyle sihirli bir etki yaratıyor. Sizler benim ailemsiniz, ben sizin babanızım dedikten sonra da, çocukları taciz etmeyi ihmal etmiyor. Küçük çocuklardan faydalanıyor. Her birinden bir katil yaratıyor. Karşılığında ise ödüllendiriyor. Yukarı kademenin gözünden düştüğü anda, kendi yerine gelecek olan I-C’yi yok ediyor derhal. Çünkü o birinci adam. Çaptan düşmeyi, ötelenmeyi hazmedemiyor. Bazıları yönetmek, bazıları takip etmek, bazıları da ölmek için doğar ve o, yönetenlerden; takip etmek ölmekle eşdeğer onun için. Nitekim kendi küçük ordusunu ormana ve dolayısıyla felakete sürüklerken bile bunu kendisi için yapıyor. Nerede olursa olsun ister ormanın derinliklerinde, ister bir kulübede son sözü söyleyen, yani efendi, yani çoban o olmalı, kim ne bedel ödeyecek olursa olsun, sürüsüne ne olursa olsun. İsterse telef olsun.

image

image

Filmin giriş, gelişme ve sonuç bölümlerine baktığımızda uzuun bir gövdeyle karşılaşıyoruz. Agu’nun tampon bölgedeki ailesiyle beraber mutlu geçirdiği zamanlar ve ailesinin dağılmasından sonra ormana kaçışına kadar geçen bölüm giriş bölümü. Zalim Commandant’a ve düzensiz ordusuna katılışı ise hikayenin gövde kısmını oluşturuyor. Rahat bir nefes almamızı sağlayan son bölüm ise Agu’nun yakalanışıyla geliyor. Ormandaki uzun kamp dönemi bitmiş artık. Birleşmiş Milletler tarafından kurtarılmışlar. Çarşaf geçirilmiş bir yatakta yatıyor Agu. İnsan gibi. Gömlek ya da beyaz tshirt giyiyor. Yaşadıklarını anlatması istendiğinde, bir zamanlar mutlu bir hayatı varken bir canavar ve bir iblise dönüştüğünü itiraf ediyor en nihayet. Bir zamanlar onu seven bir ailesi olduğunu söylüyor. Geleceğini düşündüğünü itiraf ettiği eğitimci kadını bir yandan küçümserken, azar azar çözülüyor. Çünkü savaşı gören o. Dolayısıyla çocuk olan karşısındaki bu kadın, kendisi değil. Geleceği düşünse bile, neler olacağı,  neler yapacağı ve nasıl yeni bir hayata dahil olacağı hakkında hiçbir fikri yok. Kameraya bakarak konuşuyor ve düşünüyor yaşadıklarından ötürü ağırlaşmış, en nihayet hayatının ve yaptıklarının hesabını kendi kendine verecek kadar zamanı olan bu küçük adam. Ve bir sürü çocuk kendilerini serin denize ve onun dalgalarının kollarına bırakıyorlar. Zıplayıp, oynuyorlar. Tıpkı çocuklar gibi. Hayat devam ediyor çünkü. Savaş geride kalıyor. Baş etmeleri gerekense kendileri bundan sonra. Uğruna savaşmaları gereken tek kendi hayatları var bundan sonra, devamlı bakmaktan ötürü en nihayet unutacakları umulan.

BUNU UNUTMA(İkinci romanımdan bir manzume-bir parçası sadece):

image

BUNU UNUTMA:

Keder, utanç ve vicdan; üç kardeştiler.
Birbirlerinin yoluna çıkmamaya özen gösterirlerdi.
Birbirlerinin arkasından konuşmamaya ise yeminlilerdi.
Yoksa adı vesvese olan üvey kardeş girerdi aralarına usul usul, bir anda.

Üçünün de ortak özelliği idi
Yalnızlık onların kaderiydi.
Tabiattan bihaber kendi tabiatlarının kölesi
Tek dostları kendileriydi.
Tek efendileri akseden kendi sesleriydi.

Fısıltıyla konuşurdu utanç.
Vicdan en suskunlarıydı
Keder’in omuzlarında taşıdığını
Dağlar istese de taşıyamazdı.
Ondan hep en sitemkar olandı.

Aynı bedene sığamaz oldular yıllar aktıkça
İsyan ettiler konumlarına
İsyan ettiler yaşadıklarına, yaşamlarına,
Varoluşlarına.

Utanç bir gün dayanamadı
Onca biriktirdiğini kusmaya başladı
Ağzından dökülenler anlaşılmazdı.
Vicdan girdi devreye
Toparladı tüm sözleri
Dizdi hepsini birer birer
Tıpkı bir inci gerdanlık gibi.
Keder geldi aralarına
Sırtlandı bütün sözcükleri
Her zaman yaptığı gibi
Taşıyabildiği en yüksek yere taşıdı onları
Günler, aylar, yıllar sürdü bunu yapması
Bereket yüksünmeden yaptı tüm bunları.

O gün hava pek fenaydı
Fırtına koptu kopacaktı
Keder önünü göremez oldu bir anda
Sığınacak bir mağara aramaya başladı dağın başında
Uçurumun başında tökezledi son anda
Neredeyse düşecekti aşağıya
Kardeşleri ne söylerdi arkasından?
Emanete hıyanet etti, gitti intihar etti diyeceklerdi
Korkaklığın meskeni ben değilim diyecek fırsatım olmadı ki hiç hayatta!
Yüksek sesle haykırdı ilk defa
“Neden istediklerim olmadı hayatta?
Neden benden vazgeçtin bir anda?
Neden kardeşlerim beni anlamaktan çok uzaklar?
Neden hep aynı acı var sol yanımda,
Söküp atamıyorum çok istiyor olsam da?”
Bir ses duyuldu o anda
Fırtına dindi, sessizlik çöktü tüm dünyaya
Ses hemen arkasındaydı ve de yanıbaşında
Dönüp durdukça kendi etrafında
Ses de dönüyordu onunla.
“Ben seni bir his olarak yarattım, bir bedenin ortasında
Tahammülün vardı çünkü o bedende yaşamaya
Başka türlü nereye giderdin ki bir başına?
Yeni bir hayata başlamak çok kolay sanma
Girdiğin yeni hayatlarda eskiyi anıp duracaksın bir başına kaldığın anlarda.
Bir çocuk var bak çok uzakta duyuyor musun şu anda?
Hayır, çünkü dinlemek benim işim.
Ve binlerce, milyonlarca çocuk var ağlayan aynı anda.
O çocuk sanki onlardan biraz fazla öfke taşıyor sol yanında.
Dünyanın renklerini unutmuş körler gibi
Algılayamıyor bazı şeyleri.
-Neden oyuncaklarım yok?
-Neden annemi aldın erkenden ben daha memesini emerken?
-Babam buradaydı az evvel, şimdi tüm sevdiklerim nereye gittiler? diyor.

Şimdi şu an kararını ver keder!
İster misin o çocuğu, ister misin yeni bir hayatı?
Giyebilecek misin yeni bir deriyi, kirpikleri, saçları?
Teslim olacak gücün var mı tüm bunlara?
Sana bir de sır vereyim aramızda kalacak inanıyorum buna
O çocuk çok zorluklar çekecek,
Çok yalnız kalacak uzun yıllar boyunca
Ama talihi dönecek bir gün, talihin dönme huyu olmasa da
Ve kaderlerin üzerine çıkacak bir şekilde.
Söyle şimdi ister misin ona ait olmayı?
Kabul edebilecek misin geçmiş hayatını unutmayı?
Kıyaslama yapmadan, bir daha, başka yükleri taşıyabilecek misin omuzlarında?
O çocuk çok yalnız, baksana tek başına kaldı hayatının başında
Eşlik edebilecek misin ona, gücün var mı buna,
Soruyorum son bir kez daha?
Kaderler değil, kederler yer değiştirir; bunu unutma!”
.
.
.

SEV’ME BENİ BÖYLE

image

SEV’ME BENİ BÖYLE:

Tek bir kusurum yokmuş gibi
Hür bir çiçek olabilirmişim gibi
Hüznümün sonu gelecekmiş gibi
Efendimin bana can veren toprak olduğunu bilmiyormuş gibi
Benimle beraber dünyanın sonunu görebilecekmiş gibi…
Sevme beni böyle,
İstemem.

Kader yazarın elinde oyuncak oluyor
Bir kadınla bir adam bir gün bir nesirde tanışıyor
Aşkın derinliğinden, gecenin serinliğinden
Bir ten bir tene dokununca
Bir nesil diğerine bağlanıveriyor
Bir kalp diğerininkiyle gurur duyuyor
Uzuun yıllar tek bir aşkla geçiyor.

Tevazu geçen zamanı durdurmuyor
Düşünceler insanın yakasını bırakmıyor
Mahvolmak günleri azar azar yaklaşıyor
Kahreden yalnızlık kapıları tırmalıyor
Koskoca bir dağdan geriye bir kum tanesi kalıyor
Bir zamanlar sevme beni böyle demişken
Şimdi o kum tanesinde atan minicik kalbinle beni bırakmaman gene de hoşuma gidiyor.

Şu hayatta neler kaybettim, bir bilsen!
İki çocuk, hiç doğmamış,
Bir çiftlik hiç bozulmamış,
Kırışık bir hafıza, ütüsü yapılmamış.
Anılardan geriye tek seninkiler kalmış
Sevme beni böyle demem alınganlıktanmış
Sev beni dilediğin şekilde
Şımart beni uzaktan da olsa, gözlerinle
Hayat öyle de geçiyor, böyle de
Sevmek kazansın bir kez de.

Yoksa tekrar seveceğim bir başkasını istekle
Hayat belirtileri göstereceğim sevince
Bir tırtıldan kelebeğe dönüşeceğim
Sadece bil, ömrüm kısa, yetmiyor uzun uzun sefasını sürmelere.
Kaygınla ömrümü uzatabilsen,
Keşke.
Biliyorum sen gidersen susuz kalmış toprağıma akıtacağım gözyaşlarımı
Sevabın büyük olacak
Beni böyle sevdiğin halde
Gün gelip de gidince.

SELMA

SELMA:

“Hangi biriniz kaygılanmakla ömrünü bir anlık uzatabilir?” Matta 6:27

“Bir insanın uğruna öleceği bir şeyi yoksa, yaşamaya da hakkı yoktur.” Martin Luther King

“O sana benziyor. Başkalarının göremediğini gören bir çocuk o.” Anthony Doerr/Göremediğimiz Bütün Işıklar

image

Otuz dokuz yıllık yaşamını sığdırdığı kalbinin, öldüğünde son on üç yıllık yurttaşlık hakları eylemciliği sırasında yaşadığı yoğun stres yüzünden altmış yaşındaki bir adamın kalbi kadar yorgun ve yıpranmış olduğu söylenen, dört çocuk babası, 1964 yılının Nobel Barış Ödülü sahibi, sosyolog, din adamı, politik eylemci, yazar ve tüm bunların ötesinde çok çok iyi bir hatip ve hepsinden de önemlisi “Bir hayalim var” adlı ölümsüz cümlesini de içeren konuşmasını ilk defa iki yüz elli bin insanın önünde, Lincoln Memorial’ın basamaklarında yapmış ve en nihayetinde bu hayalini gerçekleştirebilmiş siyahi önder, “Martin Luther King”. Bir suikast sonucu bedeni bu dünyadan silinmiş olmakla birlikte, düşünceleriyle rengi ne olursa olsun ardından gelen her nesli ve birçok kesimi etkileyebilecek sözleriyle yaşıyor ve yaşatılıyor günümüzde de. Ölümünden beş yıl sonra eşi Coretta Scott King, The King Centre’ı kuruyor kocasının anısını yaşatmak, düşüncelerini ve ideallerini canlı tutabilmek adına. Daha bir sürü ayrıntı var kısacık bir hayata sığmış olan. Amerikalı kadın yönetmen Ava DuVernay’in elinden çıkmış çok da başarılı bir eser var 2014 yılı yapımı ve benim maalesef ki biraz geç olmakla beraber nihayet izleyebildiğim ve çok çok beğendiğim. Bir çok film var izlediğim ve bundan sonra izleyeceğim ömrüm ve şartlarım el verdiğince. Ama çok az filmde hissedebildiğim bir şey vardı Selma’da; o da kabaca sinemanın ölüyü diriltme gücü. Martin Luther King hiç ölmemiş ve öldürülmemiş gibi. Martin Luther King uzak bir coğrafyadan bu defa özel hayatı, kadim dostları, karısı, çocukları, hiç aklından çıkmayan ve hep sol yanında taşıdığı ölüm düşüncesi, acıları, sonsuz sıkıntıları, sigarası, yorgunluğu ve hapishane anları ile aklımıza siyah beyaz bir fotoğrafa sığmış nadide anlarından çok daha güçlü ve insani bir şekilde kazılıyor belleklerimize. Ama neticesinde bir insan öldüğünde bir insan ölmüş ölüyor. Tıpkı Malcolm X, James Reeb, Viola Liuzzo, Jimmie Lee Jackson ve hayatları ellerinden alınmış tüm diğer kurbanlar gibi.

image

image

Dönemin ve çook uzuun yılların FBI Başkanı J.Edgar Hoover tarafından politik ve ahlaki bir soysuz olarak tasvir ediliyor şiddete başvurmayan -nam-ı diğer “MLK”-, Amerikan başkanı Lyndon Johnsan’a. İleri görüşlü vaazleri, doğuştan liderlik vasıfları, kendine güveni, kürsüye hakimiyeti, bireyleri ve toplumları etkileyebilme gücü ve kıvrak zekasıyla ne çeşit bir tehlike olarak görülüyorsa artık olabilecek her yerde dinleniyor ve aile düzenini bozmak, karısını yıldırmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Ve tüm bunlar Amerikan devletinin bir kurumuna verilen yetkilerle gerçekleştiriliyor(her zamanki/çoğunlukla olduğu gibi). Başka ne gibi yetkilerle hareket ediyor federal Amerika’nın federal beyaz valileri ve şerifleri diye soracak olursak eğer, kamçılı Indiana Jones’larla silahsız halkı kırbaçlamak, gaz bombası atmak, öldüresiye dövmek gibi bir takım aklımızda kalan eylemleri geliyor hemen aklımıza. Zincir geçirilmiş coplarla(billy clubs) yapılan paylaşımlar da altmışların Amerikasında son derece çığır açıcı görünüyor. Ama her şey aile içinde kalıyor. Her ebeveyn kendine ait olduğunu düşünerek asilik eden üvey evlatlarını dövüyor, öldürüyor, yok ediyor. İşler, buradan bakınca da, okyanus ötesine geçsen de aynı şekilde yürüyor.

image

Sık sık ölümü düşünüyor MLK. Biliyor ve hissediyor bunu. Kendini umudun ve zaferin bir ışığı olarak görmenin kendisine yettiğini, gelecek güneşli günleri göremeyeceğini söylüyor. Filmle aynı adı taşıyan ve olayların büyük bir kısmının geçtiği ve tarihle kaderin kesiştiği Alabama’ya bağlı Selma şehri ise ölmek için iyi bir yer gibi görünüyor O’na ve dostlarına. Filmin en beğendiğim sahnesi ve repliği geçiyor iki adam arasında tutuklu oldukları koğuşun içinde. Bu sefer dinleme sırası Martin Luther’e geçiyor. Bense olduğu gibi aktarıyorum İncil’den yapılan bu alıntıyı. Din misyonunu gerçekleştirmiş oluyor bir kez daha. Tesellisi oluyor korku dolu ruhların.

:”Havadaki şu kuşlara bir bak. Ne ekiyorlar ne de biçiyorlar, ne de ahıra ürün depoluyorlar. Buna rağmen cennetteki baban karınlarını doyuruyor. Senin onlar kadar değerin yok mu? Sen kim oluyorsun da onun hayatını bir saat daha uzatmak için endişeleniyorsun?”

MLK:”Matta 6.27″

image

Kanlı Pazar’da Edmund Pettus Köprüsü’nde yaşananlar televizyonlarda naklen yayınlanıyor. İnsanlar naklen şiddeti izliyorlar ve direniş bütün Amerika’ya yayılıyor. Beyazlar da destek oluyor bu davaya karşılığını er ya da geç canlarıyla ödeseler de. Ve tüm bunlar ülkede o tarihlerde nüfusu yirmi milyonu bulan siyahların en insani haklarından biri olan oy verme haklarını kazanabilmeleri için gerçekleştiriliyor. Nesiller boyunca dövülmüş ve kırılmış insanlar yine dövülerek ve kırılarak ancak bir takım hakları elde edebiliyorlar. Ve Amerika, Nobel Barış Ödüllü vatandaşını onu öldürerek yok ediyor nihayetinde. Bu adam bir kez silah almıyor eline. Aynı adam olası ölümleri önlemek için yürüyüşten vazgeçiyor, herkesin ondan nefret etmesi pahasına. İnsan hayatını önemsiyor çünkü, herkes bir değer çünkü. Yumruk yediğinde karşılık vermiyor öteki yanağını uzatan İsa gibi. Ama illa ki ölüyor O da, tıpkı İsa gibi. İsa nasıl insanlık adına acı çekmişse, O da insanlık adına acı çekerek yeryüzündeki misyonunu tamamlıyor, hayatının anlamına duyduğu güveni yitirmeden.

image

En nihayet olduğumuz şeye bizleri hazırlayan bir geçmiş var arkamızda serili. Siyahlara oy hakkı için mücadele veren bu bir avuç insanın da kendilerine özgü hikayeleri var arkalarında bırakamadıkları. Bir adama inanıp, bir adama güvenip onun önderliğinde ilerliyorlar ölmek pahasına. Önlerinde uğruna ölünecek bir davaları, ellerinde oyunun kurallarını gösteren bir kılavuzdan başka bir şey olmayan İncilleri ve en çok da bu öğretilere sığınan sağduyulu önderleriyle, yobazlaşmadan, kan dökmeden, el ele, omuz omuza ilerliyorlar Beyaz Saray’a doğru. Başkan Johnson tarihi konuşmasında Siyahi ya da Güneyli sorunu yoktur, yalnızca Amerika sorunu vardır diyerek en azından dilinden çıkartıyor ayrımcılığı. Birçok ama birçok fırtınalar sonrasında güneşli gökyüzü gösteriyor yüzünü. Ve her ne olursa olsun toplumlar için kurtuluş bir yerden, bir adamın gırtlağından doğuyor. Yeter ki arkalarından gelen ve bu zor kazanılmış değerli mirası devralan nesiller basiretli, vicdanlı ve akılcı olabilsinler.

BİR HAYALİM VAR(I HAVE A DREAM) 1963:
“Bugün diyorum ki dostlarım, şu anın ve yarının getireceği güçlüklere ve engellemelere rağmen
hala bir hayalim var benim. Amerikan Rüyası içinde derinden yer edinmiş bir hayal.
Bir hayalim var: Gün gelecek bu ulus, ayağa kalkıp kendi inancını gerçek anlamıyla
yaşayacak; Şunu kendinden menkul bir gerçek kabul ederiz ki, bütün insanlar eşit
yaratılmıştır.
Bir hayalim var: Gün gelecek eski kölelerin evlatlarıyla eski köle sahiplerinin evlatları,
Georgia’nın kızıl tepelerinde kardeşlik sofrasına birlikte oturacaklar.
Bir hayalim var: Gün gelecek, adaletsizliğin ve eziyetin sıcağıyla bunalıp
çölleşmiş olan Missisippi Eyaleti bile, bir özgürlük ve adalet vahasına
dönüşecek.
Bir hayalim var: Gün gelecek dört küçük çocuğum, derilerinin rengine göre değil
karakterlerine göre değerlendirildikleri bir ülkede yaşayacaklar.
Bugün bir hayalim var!
Bir rüyam var: Gün gelecek ahlaksız ırkçılarıyla, “müdahale etme” ve “etkisiz hale getirme”
kelimelerini dilinden düşürmeyen valisiyle Alabama, işte tam orada Alabama’da, küçük siyah
oğlanlar ve kızlar; küçük beyaz oğlanlar ve beyaz kızlarla el ele tutuşma şansına sahip olacaklar.
Bugün bir hayalim var!
Bir hayalim var: Gün gelecek her vadi yüceltilecek, her tepe ve her dağ alçaltılacak, engebeli alanlar
engebesiz hale getirilecek ve eğri büğrü bölümler dümdüz olacak; Tanrı’nın zaferi ortaya çıkacak ve
bütün bedenler bunu birlikte izleyecekler.”  MARTIN LUTHER KING

Genel olarak film hakkındaki düşüncelerimse niceleyici bir sıfat ekleyerek ifade edeceğim şekilde çok beğendiğimdir. Zaten beğenmediğim hiçbir filmin eleştirmek için kritiğini yapmıyorum. Gerek görmüyorum. Her film bir umutla başlıyor, bir dolu emek harcanıyor. Sonuç kötü de olabilir. O benim meselem değil. Ama çok iyi filmler var ve bu da onlardan biriydi. Oyunculuklar ve canlandırdıkları karakterlerle olan benzerlikleri, tüm yan roller, senaryo, görüntü yönetimi, müziklerin hepsi ve şarkıların olaylarla örtüşen sözleri, film daha gösterime girmeden hazırlanmış ve Martin Luther’in sözleriyle ritm tutturmuş harikulade trailer’ıyla 2014’ün en başarılı filmlerinden, çok önemli biyografik bir eserdir.

image

image

New York Historical Society - Freedom Journey 1965: Photographs of the Selma to Montgomery March by Stephen Somerstein - January 16 ñ April 19, 2015 Coretta Scott King and husband civil rights leader Dr. Martin Luther King, Jr., on platform at end of 1965 Selma to Montgomery, Alabama Civil Rights March - March 25, 1965. (Photo by Stephen F. Somerstein)
New York Historical Society – Freedom Journey 1965: Photographs of the Selma to Montgomery March by Stephen Somerstein – January 16 ñ April 19, 2015
Coretta Scott King and husband civil rights leader Dr. Martin Luther King, Jr., on platform at end of 1965 Selma to Montgomery, Alabama Civil Rights March – March 25, 1965. (Photo by Stephen F. Somerstein)

ŞİMDİ HATIRLA BENİ

image

ŞİMDİ HATIRLA BENİ:

Kelimeler canlıymış gibi
Sanki dünyanın sonu gelmiş gibi
Yüksek sesle söylediklerim
Bak hepsi gerçek oldular, bir bir.

Şimdi hatırladın mı beni?
Şimdi geldim mi aklına?
Şimdi sızladı mı yüreğin?
Kıymeti yok bundan sonra
Neyin sevilir ki senin bundan sonra?

Şimdi git
Az dolaş
Olmadı uç içtenliksiz kanatlarınla
Toparlanmak için dağıl son bir kez daha
Şimdi yüzleş kendinle
Sonra hatırla beni
Titretebilirsen titret yüreğimi.
Ama içten,
Bundan sonra yeniden sev beni
Hem de çok sev beni
Bu dünyadayken aradıklarımız kuldan,
Kaçırdıklarımız bitecek anlardan ibaretken
Kıymet bil dilersen.

Hay gözünü sevdiğim
Bırak bari yürüyeyim
Yürüyüp de gideyim
Olmadı buradan çook uzaklara gideyim
Ama bir yerde hep var olduğunu bileyim
Yoksan da bari olmadığını bileyim

Şimdi şimdi hatırladın beni
Okyanusun peşinde
Sığ sularda çırpınıp dururken
Hani soyluydun sen?
Hani hoşnuttun sen?
Hani hiç yoktum ben?
Hani çok vardı benden?
Günaydın ey tutsak erdem!
Bocaladın durdun bir yanın solgun, bir yanın kızılken
Bir yanın çökmüş öte yanın kükrerken
En olmadık anda geliverdim aklına
Dört mevsimin en hüzünlüsü
Ayların en çaresizi var
Zaman çemberinin bu anında.

Kasıma kadar çoğalt beni,
Ve sevgimizi.
Gün dediğin nedir ki?
Birkaç gün bezginleştiremez ki sevgini
Yaşlanmış bir akıl gibi.

Tuhaf şeyler peşindesin
Mevsimler bir çembere sığmazlar ki!
Sevgi, zamanı tanımaz ki!
Yerleştiği evin saatiyle hareket eder
Bilemezsin geldiğini
Tıpkı gittiği gibi
Bakmışsın bir anda terk edip gidivermiş seni, beni, tüm evreni.

ÇOK ÜZÜLME

image

ÇOK ÜZÜLME:

Biraz üzül sadece
Hayat,
Bitti dediğin yerden başlar çünkü.

Biraz çabala
Çok kendini yorma
Hayat,
Evhamlarını dinlemez nasıl olsa.

Hayatı tanımadan öleceksen
Ve beni tanımadan öleceksen
Bil ki,
Karşılığında lütuf bayrağı çekerler.
Yerin yerlisine bakar dururken
Karşılıksızdır göz süzüşler.
Bir ateş, bir sevgi
Neler neler…
Kalemle çizdiğin gibidir tüm şekiller
Dağlar, tepeler, bütün nehirler…
Neden ağladığını bilmez bulutlar
Gözyaşları veda etmeden giderler.
Ben seni öyle sevdim ki
Bilmez bunu tüm sahiller, bitmiştir artık serzenişler.

Ufak ufak cezalandırırım seni
Uzuun uzuun acı çekersin uzağımda
Tüm beddualarını alırım üzerime
Sorun sende değil ki, bende.
Berbat adamların arkasından
Güzel şeyler yazabildiğim için sakın bana gücenme.

İnsan insanı dost bilir
Sığınır zalim geçmişine
Ben hep sende gizliydim, sen bilmesen bile.
Akşam aklıma gelirsin
Sabaha silinir tüm eziyetler
Sonra tüm gün benimlesindir
Anlayamadan ardışık geçer saatler.

Bir çoban gibi dolaşırım gökyüzünde
Ay’a sorarım seni
Kapılarını çalarım yıldız’lar’ın teker teker
Güneş’in ayağına giderim
Alev alevdir yanaklarım
Zonkluyordur hep başım
Tek sevmekle olmaz der güneş
Biraz daha gayret etmeliymişim meğer
Daha nazik, daha verici, daha içten…
Ya bu histen kurtul ya bu acıyı kabullen diyor
Ya öl ya öldür diyor, tüm sıcağıyla kanımı kaynatmışken.
Bana aşk yakışır,
Benden katil olmaz desem de
Çarelerim tükeniyor, günler soğumuyor geçmişte kalsalar bile.
Uçurumda açan mahsun bir çiçek gibi
Bırakıyorum kendimi yurdumdan aşağıya
Savruluyorum son esen rüzgarla.

OLIVE KITTERIDGE

image

OLIVE KITTERIDGE:

“Bizi tüfeklerden ve babaların intiharından koru.” John Berryman

“Chien a tout faire” ==> Emrine amade köpek

Erkek olsaydı arkadaş olarak seçmeyeceğin  bir kadını karın olarak seçme.” Joubert

“İnsan ruhu yavandır ve çoğu kez, toprak altındaki en basit bir solucan bile kendine bakmayı bizden daha iyi bilir.” Paul Auster/Timbuktu

Kurgu dalında Pulitzer ödüllü aynı adlı romanın çook başarılı dört bölümlük bir mini dizi uyarlaması Olive Kitteridge. Kitabın Türkçeye çevrilmiş ismi “Kül Mevsimi”. Yazarıysa Elizabeth Strout. Dört bölümlük dizinin başrol oyuncuları ise harikalar yaratıyorlar. KLİŞE. Kelimenin tam ve tüm anlamıyla birlikte klişe ve fiyasko bir başlangıç. Ne yapmalı o zaman? Bir de şunu deneyelim bakalım: Kuzey’in lanet cadısı, evli, bir oğullu, matematik öğretmeni, aklı fazla fazla geldiğinden kibirli(evvel akıllı da denebilinir böylesi için ya da (doğuştan) bilen, en şık olanıysa farkındalığı yüksek), yapmacıklık sevmeyen, aptallığa karşı düşük toleranslı, hayata karşı tahammülsüz, pek dost canlısı olmayan, çalıştığı lisede beraber çalıştığı erkek edebiyat öğretmenine duyduğu aşkla yetinmeye çalışan ama adamın intihar gibi kazasıyla acısını yastıkları ısırarak çıkartan, sonra da kalan hayatı boyunca bunun acısını küçük küçük uysal ve uyumlu herkesin sevgilisi Mr. Kitteridge’den çıkartan, sevgi gösterilerinden hiç mi hiç hoşlanmayan, ötekilerin(bakınız başkaları demiyorum yani tür, sınıf, ırk ne derseniz deyin bu kadın farklı bir kulvarda) kendisini soğuk, geçimsiz ve garip olarak nitelendirdiği, bir tüfekle suratını dağıtan babasının gerçeğini her fırsatta dile getirmekten çekinmeyen ve eğer bir Gülben Ergen ağzına, bir Gülben Ergen otuz iki dişine ve doğal gülüşüne sahipseniz, o canım gülümsemeyi suratınızda dondurup, kıçınızda bir sopa varmışçasına dikleştirdiğiniz sırtınızla aptallaşmış bir vaziyette ortamı koşarak terk etmenizi sağlayacak potansiyele de sahip bir kadın Olive. Klişeden uzaklaşabildim sanırım bir parça. İçim rahat etti. Kendimi tebrik ettim. Zekam fışkırmış gene her satırından, otuz iki diş benzetmemse aydınlatıcı olduğu kadar sersemletici de. Olive gibi soruyorum kendi kendime “Ben kendimi ne zannediyorum böyle?” diye. Otuz iki dişle birden sorunum nedir diye?

Mrs. Kitteridge’de Thomas Bernhard’ın izlerini sürüyorum. Bazen ve cidden kimseyi beğenmezsin, bunun kibirle alakası olmayabilir. Ama oladabilir tabii. Hayatta hiçbir şeyi ve kimseyi tam olarak bilemezsin. Çevrendeki kimse beğenilecek gibi olmayabilir ve aynı zamanda sen onlardaki her kusuru, sonu hüsranla bitecek her adımlarını, olası tatlı küçük yalanlarını onlardan önce görürsün. Bu gereksiz bilgiler zinciri ve bahşedilmiş ama zamanda haddinden fazla ilerlemiş farkındalık seni küstahlaştırır karşındakini küçük bir ahmağa dönüştürürken. Sen biliyorsundur. Elden ne gelir? Budur senin de cezan. Cezanı çekersin kendi kendine sabırlar dileyerek. Yahut da bedenin tepkiler verir. Olive bir domuz kadar sağlıklı olmakla beraber(bu benzetme için Tanrı beni affetti ama ben kendimi affedebilecek miyim acaba?) oğlunun cenazesine gidiyor sanki düğünü yerine, ve istemsiz ortaya çıkan nazik geğirtilerine hakim olamıyor. İçindeki huzursuzluk midesine vuruyor. Oğlu yanlış kızla evleniyor çünkü ve onun dışında kimse bu durumun farkında değil. Herkes gelin ve damadın mutlu beraberliği için güzel temennilerde bulunurken, Olive hem bir anne hem de bir kadın olarak hırslı gelininin aşkın(ın) büyüsü bozulduğunda oğluna yaşatacağı hayalkırıklığını görebiliyor şimdiden.

image

image

image

image

Olive’ın intihar teşebbüsü sahnesiyle başlayan dizinin son bölümünde aslında hiç de ölmek istemediğini anlıyoruz bu güçlü kadının. Gökyüzüne dikiyor gözlerini Olive. Masmavi bir gökyüzünün altında sanki pikniğe gelmiş gibi bir hali var. Genleriyle beslenen ve kuytusunda bir yerlerde bir gün nasılsa yaparım diyerek hayata karşı bir koz olarak kullandığı intihar olgusu aslında ona çok uzak. Gördüğüm en güzel çözülme sahnesi geliyor ormanın içinde. İnsanın tüyleri diken diken oluyor. Olive için, daha birçokları için bir insan yeter aslında hayata tutunabilmesi için. Çünkü Olive yüzüstü bırakmaz kimseleri. Mr. Kitteridge’i yaşlı bakımevinde ziyaretsiz bırakmadığı gibi. Kendisini vurmak için, yaşlı köpeğinin ölümünü beklemesi gibi. Paul Auster’ın Neverland’i Timbuktu’sunda tatlı şizofren Willy en çok kaçınılmaz olan ölümü geldiğinde yarı yolda bırakacağı köpeği Bay Kemik için endişe ederken, Clamsy bu konuda şanslı çıkıyor, bir ev köpeği olarak ihtiyarlayana kadar sahiplenildiği gibi, Olive gibi bir kadın tarafından sonuna kadar bakılıyor ve onun kollarında ölüyor.

İntihar olgusu jenerik de dahil olmak üzere dizinin tamamına serpiştiriliyor özenle. John Berryman takıntılı edebiyat öğretmeni Jim O’Casey ve hayranı olduğu şairin benzer ölümleri, yıllar yıllar sonra annesinin ölümüyle yüzleşmemiş ve belki de asla yüzleşemeyecek olan fakat kibarca hayaller gören kişi olarak tanımlayabileceğimiz tıp öğrencisi Henry, Olive’ın taşıdığı melankolisi ve buna sebep olan babasının trajik intiharını sık sık anması, trajik ölümler ve her bölümde silahın bir avcının, bir madde bağımlısı soyguncunun, Henry’nin ya da Olive’ın elinden hiç düşmemesi. Ve dizide benim saydığım üç tane Henry var.

image

image

image

Yaşlılığın nasıl felaket bir şey olduğuna, geldi miydi bir kez, gitmek bilmediğine tanıklık ediyoruz ölesiye dek. Evde bakım zor olduğundan, felç geçirip konuşamayan Henry ve Olive’ın dört yıl sürecek bakımevi macerası başlıyor. Çalışanların işlerini iş olarak yaptıkları bir işyeri burası da ve onca profesyonelliğin içinde Olive kalpsizlikle suçluyor personeli biricik Henry’sinin ölüm haberini aldığında. Evliliğin ne olduğuna tanıklık ediyoruz geçen onlarca yıl ve dört bölümden sonra. Başka başka insanlara ilgi duyabiliyorsun, başka adamlar yüzünden evindeki adam hapishanene dönüşebiliyor bazen. Sana garip gelen bir sürü huyuna dayanmaya çalışıyorsun. Çok bilmişliğine bazen, bazen az bilmişliğine, bazen de neyi ne kadar bilirse bilsin önemsemiyorsun bile. Hep birlikteyken özlemez olduğun bir adamla bir ömrü bitirecek olma ihtimali solduruyor seni ve bunun için bir suçlu arıyorsun. Olive ve Henry kendilerinden çok karşı tarafı tanıyorlar. Onların sıradışı evliliklerini kurtaran da bu oluyor. İkisi de diğerinin diğer ihtimallerle yaşayamayacağını biliyor ya da öyle avutuyor ve avunuyor. Ve yalnızlık canına tak ettiğinde hiç tipi sayılmayacak Jack’le, seyirci için muhteşem kendisi için fiyasko bir akşam yemeğine çıkmış buluyor kendini Olive. Çünkü yalnızlık paylaştıkça, konuştukça azalıyor bir nebze ve o kadar yalnız ki her ikisi de. Jack bir kadınla yaşayan kızını affedemiyor bir türlü, Olive’sa ağlayarak ayrılıyor oğlunun başka başka adamlardan iki çocuk yapmış, şimdiyse üçüncü çocuğuna hamile kalmış karısının evinden. Terapide tanıştığı eşiyle ahkam kesme, kişisel ve zihinsel gelişim uzmanına dönüşmüş, garipleşmiş ama kendi çapında mutluluğu yakalamış oğlunun evinden yırtık ipek çoraplarla dönüyor evine. Her konuyu düşünme yetisine sahip düşünceli çift bir çift çorap alma nezaketini gösteremiyorlar ve zavallı Olive yırtık pırtık çoraplarını göstermemek için x-ray’den geçerken ayakkabılarını ayaklarından çıkartmamakta direniyor.

Ve erken gidenler hep iyi anılıyorlar, Jack kanserden zor ve uzun bir süreç sonunda ölebilmiş eşini, Olive’sa biricik Henry’sini sevgiyle anıyor her daim. Ölenlerle işler kolaylıkla yoluna giriyor.

image

İştahını hiç kaybetmediğini, bir köylü gibi yemek yaptığından Henry’nin fit kaldığını itiraf eden Olive’ın açıksözlülüğünün yanında nadan(kaba anlamında kullanılmıştır, cahil değil), gıcık, ukala, şovenist, Yale mezunu, radyoda sağcı söylemleriyle bilinen ama tam dört defa evlenmeyi denemiş Rush Limbaugh dinleyen, geleneksel bir Amerikan erkeği olan Jack’le tek ortak paydada birleşiyorlar. Onun adıysa yalnızlık.

Olive Kitteridge yaşamaya katlanmak üzerine, intihar eğilimi, depresyon ve ölüm üzerine, aşık olmak, yaşlılık, evlilik, çocuk sahibi olmak ve sosyal bağlar, silahlar ve çiçekler üzerine ve herşeye rağmen iyimser biten sonuyla seyirciye nispeten bir rahat soluk alma şansı tanımasıyla bu senenin en iyilerindendi. Emmy ödüllerinden altı ödülle birden döndü. Bir role bürünmenin ve onu yaşamanın en çarpıcı örneği olarak Frances Mc Dormand çıkıyor sahneye ödülünü almak üzere Olive Kitteridge olarak. Dünyada çok iyi yönetmenler olabilir, yazarlar da. Ama çok da iyi oyuncular olduğunu görmüş olduk bir kez daha. Frances McDormand onlardan bir tanesi ama en başarılılarından. Richard Jenkins, Bill Murray, karizmatik Peter Mullan ve Zoe Kazan harika performanslarıyla unutulmaz karelerle çıkıyorlar karşımıza. Denise karakterini oynayan Kazan bir sahnede ilgi duyduğu ve eczanesinde beraber çalıştıkları Henry Kitteridge’e “Kafamın içinde sürekli seninle konuşuyorum. Bana ne olacak Henry?” diyerek ağlıyor. Hepimiz ölü ya da diri sevdiklerimizle yani kısaca konuşmak istediklerimizle kafamızın içinde konuşup duruyoruz. Bu bizi rahatlatıyor, bir süreç belki böyle atlatılıyor ve sonra yeni yeni insanlarla konuşuyoruz kafamızın içinde. Denise kendisine ne olacağını bilemiyor ama her hayat bir gün bir şekilde yoluna giriyor. Ölmek bile işleri yoluna sokabiliyor bazen ve Denise’in, Olive’ın, Jack’in bir şekilde herkesin hayatı umulmadık bir şekilde hale yola giriyor dış faktörlerce. Hayat alıyor ve götürüyor bir yerlere. Bizlerse tüm iç ve dış faktörlerin toplamına, vicdanımızın sesine, aklımızdan ve kalbimizden geçenlere,  kafamızın içinde konuştuğumuz seslerin tüm sahiplerine Tanrı, O’nun yol’una ise Kader diyoruz.

MAGIC:

Come take my hand
You should know me
I’ve always been in your mind
You know that I’ll be kind
I’ll be guiding you
Building your dream
Has to start now
There’s no other road to take
You won’t make a mistake
I’ll be guiding you
You have to believe we are magic
Nothing can stand in our way
You have to believe we are magic
Don’t let your aim ever stray

image

image

RENKLER İSYANDA

image

Renkler İsyanda
Meriç Aksu
Cinius Yayınları / Şiir

Sayfa: 159
Hamur: 2. hamur
ISBN: 9786053233602
Boyut: 13,5×19,5 cm
Baskı Tarihi: Eylül 2015
Özgün Dili: Türkçe

Kuytularda gizlenmiş kelimelerin
Kısa bir zaman içerisinde sözleşmişçesine mısralardaki yerlerine kolaylıkla yerleşebileceğini,
Neticesinde ise bu kadar şiirin ortaya çıkabileceğini,
Bunca alındığım ama daha çok da gücendirdiklerimin
Bana geri dönüşümünün sıfatlarda gizlenebileceğini,
Bir kaleme ya da bir klavyeye müptela olabileceğimi,
Satırlar arasında gezinen bir kafiye avcısına dönüşebileceğimi,
Her satırda insana rağmen dünyanın daha parlak bir yer olabileceğine dair umudumun yeşerebileceğini,
Kolay’ın beni uzaktan yakından sevmediğini,
Aşksız yaşanabileceğini ama onsuz kolay kolay nefes alınamayacağını,
Sevilenin unutulmayacağını Anladığım şu zor zamanlarda
Benim de bir şiir kitabım var
Bundan sonra.

Her satırının arkasında durduğum
İlla ki yaşanmışlıkların eseri
İlla ki hayal gücümün tezahürü
İlla ki Süreya,
İlla ki Uyar,
İlla ki Plath,
İlla ki Seferis ve Kavafis
İlla ki Hafız ve Goethe
İlla ki Mesnevi
Ve burada adlarını sayamadığım Tanrı’nın tüm diğer tercümanları
Kavgalarınız, trajedileriniz, mısralarınız, ortak ve kutsal varoluş nedenlerinizle hep yanı başımdaydınız.

Bir de,
Olmazsa olmaz
İllaki sen
İllaki ben.

Her satırında adın var
Sakın unutma…

UNSERE MüTTER, UNSERE VATER/ANNELERİMİZ, BABALARIMIZ

image

UNSERE MüTTER, UNSERE VATER/ANNELERİMİZ, BABALARIMIZ:

Savaşın kapımızda, savaşın sınırlarımızda, savaşın içimizde, kendi topraklarımızda cereyan ettiği şu zor günlerde çok daha manidar bu diziyi izlemek. Çıkartılabilinecek bir sürü ders-kaldı ki savaş bir ders değil başlı başına acının kendisidir-mahvolan bir sürü hayat, yaşamsal isteklerin ve kendini gerçekleştirebilmenin savaşın ağır yükü karşısında giderek anlamsızlaşması ve değersizleşmesi ve masumiyetin yitirilmesi üzerine üç bölüm, 270 dakikalık bir destan ve yok olan değerler üzerine bir ağıt “Annelerimiz, Babalarımız”. Özgünlüğü  ve farklılığı ise Alman yapımı olmasından ileri geliyor. Sonuna kadar inanarak girdikleri savaştan boğazlarına kadar çamura batıp yenilerek ayrılan aynı ulusun çocuklarının kendi trajedilerini, yaralarını anlatması çok daha gerçekçi ve görüyoruz ki dünyada bedel ödemek zorunda kalmayan atası olan ülke yok.

İkinci Dünya Savaşı’nın ayak sesleri, yerini savaş çığlıklarına bırakmış çoktan. Aileler erkek çocuklarının omuzlarındaki madalyaların mutlak gerçekleşecek olan artışından hem kendileri hem de Üçüncü Reich adına çok büyük gurur duyuyorlar. Kazanılmış bir zafer onlarınkisi, şimdiden. Ruslar aşağı(lık) bir ırk. Ezilmesi gereken birer böcek, tüm Yahudiler. Kendi saf ırklarının safkan kalabilmesi ve zehrin kanlarına karışmaması için ellerinden geleni yapıyor toplu histeri içerisine düşmüş insanlar. Göz göre göre çocuklarını savaşa gönderebiliyorlar büyük bir cesaretle. Kendi çocuklarını ateşe atan bir nesil olmanın sorumsuzluğunu düşünmeden yapıyorlar bunu. Dr. Goebbels’in aşağılık olarak nitelendirdiği zenci müziği Swing yasak, Yahudilerle beraber swing dinlemek yasak. Yahudilerle evlilik yasak. Dolayısıyla onlardan çocuk yapmak da yasak. Kısaca Yahudilerle girişilebilecek her tür münasebet yasak.

Binlercesinin içerisinden seçilmiş ve hikayelerinin kendi perspektiflerinden aktarıldığı beş gençten ilki terzi olan babasının işini bir beraber yürüten Yahudi Viktor Goldstein. Ünlü bir şarkıcı ve yeni Marlene Dietrich olmaya hevesli, gözü yükseklerdeki Greta Müller’ in de erkek arkadaşı. Babasının bir türlü kabullenemediği gerçeği o görüyor. Zamanla Almanların gözünde değersizleştiğini, Babavatan Almanya’nın babalık etmekten uzaklaştığını erken anlayıp bahsi geçen ve kendilerinden çok da uzak görünmeyen kamplardan kurtulmak ve hayatta kalabilmek için elinden geleni yapıyor. Greta’nın öncelikle kendi yükselişi, sonra da Viktor’un kaçıp Amerika’ya sığınabilmesi için bir SS’ten, metresi olmak şartıyla edindiği ama sonradan hiçbir değeri olmadığını gördüğü ve onu trenlere savuran sahte pasaportu da bir işine yaramıyor. Kendi ırkından olan insanlar toplama kamplarında açlıktan ve salgın hastalıktan ölüp, sabuna dönüşürken, elime geçen bir fırsatı değerlendirip kaçıyor ve hep kimliğini gizleyerek hayatta kalmaya çalışıyor. Kimse Yahudileri sevmiyor ve aralarında istemiyor. Grubun ikinci kızı ise imparatorluğun ebediyyen süreceğine inanan idealist hemşire Charlotte. Winter kardeşlerden kendisi gibi idealist ve abi olan Wilhelm’e aşık derinden. Ama savaş herkesi ummadıkları çok başka yerlere sürüklerken o da kendi payına düşeni yaşıyor gönderildiği askeri hastanede kan gölünün içerisine düşerek. Hayalleri ve gerçekler arasındaki görünmez çizgi ampute kollar ve bacaklar, kan kaybından ölmek üzere olan askerler, derin savaş yaraları, çaresizlik ve yetersiz ağrı kesiciler yüzünden bir kabusa dönüşerek beliriyor karşısında. Asla kaçıp kurtulamayacağı, terk edip gidemeyeceği cehennemde alışmaktan başka çaresi kalmadan yaşamayı öğreniyor zamanla. Wilhelm ve Friedhelm’se tabiatları farklı iki kardeş. İkisi de askerlik çağında ama Wilhelm rütbe olarak daha büyük, daha kıdemli ve daha başarılı. Evin sanata düşkün ikinci çocuğu ise savaşa giderken bile valiz dolusu kitaplarını taşıyor beraberinde. Bu yüzden abisi tarafından küçümseniyor. Babası onu beceriksiz bir şapşal olarak görüyor. Annesi ise canından endişe ettiğinden abisine emanet ediyor onu. Defalarca kırılıyor ve örseleniyor ruhu. Sağ salim eve dönebilmiş olması bile babasını memnun etmiyor. Ölenin kendi olması halinde babasının memnuniyet duyacağını anlamış oluyor. Yaşadıkları ve vahşet tüm kırılganlığını çözüyor onun da zamanla. İlk başlarda tetiğe basamayan, hümanist bir Friedhelm var halbuki. Acımasız bir makineye dönüşmesi ise zamanla gerçekleşiyor. Kendi dediği gibi savaş içindeki kötülüğü çıkartıyor ortaya. Kırılma noktası arkadaşının mayına basmasına neden olan Rus köylülerini feda etmesi için abisine akıl verdiği an oluyor. Annesi ve abisinin kollamak zorunda olduğu Friedhelm müfreze arkadaşlarının yoluna geliyor nihayetinde. Fakat bir kahraman değil bir savaş suçlusuna dönüşüyor. Tüm okudukları, bütün hayalleri soluyor birer birer. Yaşamak için öldürüyor bundan sonra. Gitgide daha kolay ve acımasızca adam öldürebiliyor. Ne derler yaptıkça daha iyi yapmayı öğrenirmişsin yaptığın her neyse. Fikirleri bir yana koyup, yarı hayvan yarı barbar kadınları ve çocukları bile vurabiliyor birer tavşanlarmışçasına, suçlu olup olmadıklarını bilmeden ve hiç düşünmeden. Bir savaş var ve bu savaşta taraflar var. Giderek bakışları donuklaşıyor ve hisleri de beraberinde donuyorlar. İçindeki insanı ve sıkışmış kalmış çocuğu öldüren yeni ve başks bir Friedhelm var bundan sonra. Wilhem’se anlı şanlı Alman ordusunun bir miğferiyken savaş suçlusuna dönüşüyor ve rütbeleri sökülmek suretiyle alınıyor elinden. Tüm yaşadıklarından sonra ise değersizleşiyor her şey gözünde. Wilhelm ve Friedken kardeşlerin içlerinde barındırdıkları Habil ve Kabil yer değiştiriyor bir anlamda. Kendilerini öldürüyorlar önce. İçlerinde ölen çocuktan sonra geriye kalansa ruhsuz bedenleri oluyor. Savaşın geride bir şey bırakmadığına tanık oluyoruz.

image

image

image

Hitler’in Kavgam’ı ağızlarda dolaşıyor ya da ciltli kitap haliyle karşımıza çıkıyor sık sık. Bir Adam’ın Kavga’sının, bir ulusun ortak kavgasına dönüştüğünü görüyoruz zamanla. Ruslarla savaşmak için yola çıkan askerlerin nasıl olup da Yahudileri trenlere doldurup oradan yakmaya götürdükleri ise anlaşılır gibi değil. Dışarıdaki düşmanla savaşsın diye kış kamuflajı olmadan karın kışın ortasına gönderilen askerlerin kendi başlarına kara kara düşünerek çarşaflardan içlik yapmayı tasarlayıp, ölü Rus askerlerin donmuş ayaklarındaki botları çaresizce çıkartmaya çalıştığı ve mağlubiyetin pek bir yakın olduğu zamanlarda, uslu Yahudileri öldürmek suretiyle, birilerine köpek muamelesi yaparak avutuyorlar kendilerini, nihayetinde birilerini cezalandırmak gerek ve daha kolay ölebilme kapasitesi olanlar daha cazip geliyor belki de. Öncelikli olarak içindeki düşmanı öldürmek gerekiyor galiba bu gibi durumlarda, sonra herkes milliyetçi olabilir ve bunun bir sakıncası da yok. Zaten milliyetçilik ve ulus bilincinin savaşmaya yönelttiği askerlerin de kendi küçük hedefleri ve planları var. Nitekim SS’ler rahat rahat dolaşırken siperlerdeki askerler kendilerine vaat edilmiş toprakların hayaliyle savaşmaya çalışıyorlar ve bu uğurda yitiriyorlar kendilerini ve değerlerini.

Noel’de biteceğini varsaydıkları savaşın şerefine kadeh kaldıran, dünyayı yenmek için sabırsızlanan umut dolu gençler ve onların ağız dolusu coşkun gençlikleri yıllar içerisinde yok olup gidiyor ve masumiyetleri de alınıyor yüreklerinden beraberinde. Başladıkları noktaya iki eksik beden ve üç kanatsız yürekle yılgın bir şekilde dönebiliyorlar ancak. Canlı olarak, Noel’de, Berlin’de buluşma sözleri bir hoş seda olarak kalıyor gidenlerden geriye.

Katharina Schüttler yani Greta Müller’in sesinden Mein Kleines Herz/Benim Küçük Kalbim’in melodisi dolduruyor insanın içini ve bulunduğu ortamı dizi bittikten çok sonra bile. Şarkının naif sözlerinin yanında hayat o kadar da naif değil ve bunun bilincinde ola ola teslim oluyor insan şarkının güzelliğine ve kaba saba olarak nitelendirdiğimiz Almanca ne güzel bir dil olabiliyormuş yeri geldiğinde.

“mein kleines herz
kommt nicht zur ruh.
es hält mich wach die ganze nacht, und klopft immer tuck tuck…”

image

image

Dizide ve karakterlerde herhangi bir boşluk göze çarpmıyor. Her şey yerli yerine oturuyor nihayetinde. Savaş başladığı gibi, bir gün gelip bitiyor. En büyük dersi alansa Greta oluyor. Ne istediği noktaya gelebiliyor mesleki anlamda, ne de SS kendisine sahip çıkıyor. Hapishaneye düşüyor, idama mahkum ediliyor. Üstelik ondan taşıdığı bebek bile bir tekme darbesiyle yok edilebiliyor. Greta önlenemez infazına doğru ilerlerken gücün ve güçlünün yanında olmanın en büyük güçsüzlük olduğunu anlıyoruz. Greta ancak ölüm yolunda anlıyor hatasını ya da karnına aldığı darbe esnasında kavrayabiliyor hatalarını. Charlotte’sa başlardaki idealist tavırlarını çoktan koymuş kaldırmış bir tarafa. Bir sürü şok yaşıyor onca ölümün arasında. Wilhelm’in ölmüş olduğunu öğreniyor ve çaresizce kendisine ilgi duyduğunu hissettiği yaşlı doktorun kollarına atılıyor, ondan medet umuyor. Ölmediğini öğrendiğindeyse ufak çapta bir sinir krizi geçiriyor. Kendini kurtarmaktansa son saniyeye kadar yaralı askerleri kurtarmaya çalışıyor. Friedhelm’le beraber aydın’ın ölümü kutsanıyor. Hayatının, tüm dünyanın değersizleştiğini düşünerek belki de artık ölümden korkmadığı gibi, ölüme sebebiyet vermekten de korkmaz hale geliyor. Kendini feda ettiği ve hayatından vazgeçtiği anda ise, diğer çocukların hayatlarını kurtarıyor.

Bir fotoğraf kalıyor geriye, anılarda yaşatılacak olan mutlu ve güzel anlarla birlikte. İnsanlar sevdiklerini mutlu ve coşkuluyken hatırlamak istiyor her zaman. Dans ederken, eğlenirken, neşe içerisinde gülerken, gözleri pırıl pırıl bakarken.

image

YUNAN ADALARI VOL-3:SANTORiNi

SANTORİNİ:

image

PROLOG:

“Eski zamanlarda adalardan bahsedildiğini duymuş ve kendi gemisini yapmaya girişmiş küçük şehirleri düşündü. Gemileri umutlarını taşısın diye. İnsanlar umutlarının açık denizlere yelken açtığını görebilsinler diye. Bu insanlar bir gemiyle büyükleşmiş, kendi kabuklarını kırmış, bir gemiyle kurtulmuşlardı. Amaç belki hiçbir şeyi haklı çıkarmaz, ama eylem ölümden kurtarır. Bu insanlar varlıklarını gemileriyle değerlendirdiler.” Antoine de Saint Exupery, Gece Uçuşu/Vol de Nuit

A-Ah o gemide ben de olsaydım…
Z-Ne yapardın?
A-Neler yapmazdım ki.
Z-Bak ben o gemideyim şimdi ama senden farklı bir şey yaptığım yok. Yemek yiyorum, içiyorum, kafam kıyak dolaşıyorum, insanlarla konuşuyorum, önce kendi kendimin sonra başkalarının canımı sıkmasına ve yakmasına izin veriyorum. Tek farkımız aynı şeyleri benim yüzen bir şeyin içinde yapıyor olmam. Varlığımı dört tarafı sularla çevrili bir yüzen Ada’ya bağlamışım gidiyorum.
A-Biraz hafife almış olmuyor musun?
Z-Hiç değil. Şu adaya bak önce kaldır kafanı da.
A-Off dağ başını… Adayı çatıya kurmuşlar. Gözlerime inanamıyorum.
Z-Güldürme beni pardon kendini, yani bizi.
A-Yukarıdan aşağıya mı inmişler?
Z-Tabii ya. Gökten zembille inmiş Ada(salaklığın sınırları keskin hatlarla çevrilmeli ve bu gibilerin toplumla kaynaşmasına izin verilmemeli).
A-Bak Allah’ın işine.
Z-O kul işi akıllım.
A-İkisi aynı kaynaktan doğmuyor muydu?
Z-Yeryüzü sana da mı gösterildi?
A-Kim tarafından?
Z-Kimi zaman bir tenekeyle konuştuğunu, her gün ayrı görünüp yanıltan aynı sabahlara uyandığını düşünmüyor musun?
A-Teneke ben miyim?
Z-Teneke biz miyiz?
A-Ne demek şimdi bu?
Z-Yansıtıyorum. Hepsi bu.
A-Terslik var. Ben o gemide değilim. Gemide olan sensin. Mantıken benimle konuşuyor olamazsın.
Z-Mantığının almayacağı milyon tane şey yaptın bugün, hatırla bakalım.
A-Umumi tuvalete tünemem gibi mi? Sarhoşken verdiğim sözler mi? Buldum, belki de bir daha asla görmeyeceğim insanlara gereksiz yaltaklanma çabam olabilir. O da mı değil?
Z-Uyu sen biraz.
A-Olmaz. Geldik bile.
Z-Offf.. Hala biz, hep biz. Ben biz değilim Allah’ın cezası.
A-Ben senin cezanım.
Z-Zihnimle konuşuyorum ben galiba. Birileri bana mukayyet olmalı. Aynı ya da benzer birileri beni bu açmazdan kurtarmalı.
A-Ben senin cezanım.
Ben senin cezanım.
Ben senin cezanım.

İLK İNTİBA:

image

“Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar…”

Bu bir Trakya türküsü idi bildiğim kadarıyla ama esin kaynağının Santorini’ye dayandığını düşündürtebiliyor insana, gemimiz Ada’nın yakınlarında bir yerlere demir attığında ve bizler de transfer işlemi başlamadan önce uzun uzun beklemeye koyulmuş, Ada’yı uzaktan kesip, neye benzediği ve nereye gideceğimiz hususunda fikir yürütürken. Omuzları kıştan kalma karlarla kaplanmış gibi görünüyor gözüme. Gördüğüm adalar içerisinde uzaktan en asil görüneni; konumundan ötürü ise mesafeli ve ayrıksı. Bana ulaşmak kolay değil der gibi sanki. Şimdiye kadar gördüğüm adlar içinde Suriyeli mülteci görmediğim tek ada. Yıllar, yüzyıllar önce patlayan volkanın yok ettiği bir uygarlığın eşsiz kalıntılarını ve haritadan baktığınız zaman gördüğünüz ejderha ve biraz ötesindeki yavrusunu çağrıştıran şekliyle kopmayı ama asla unutmayışı, gücü, asaleti, ateşi, romantizmi ve aynı zamanda bereketi, doğurganlığı ve anaçlığı çağrıştırıyor. Ve evet burada bir nikah kıyılabilinir. Ne olduğunu anlamayabilirsin. Ben bile burada manzaranın, havanın, mavi çatılı evlerin, günbatımının ve güzel şarabın etkisiyle evet diyebilirim, Ada’dan ayrıldıktan sonra hayır deme hakkım baki kalmak suretiyle. “Ada nikahı” yetkililerden talebim. Sonrası zor bilirim(-sin mi demeliydim?).

image

image

image

Nihayet gemiden küçük teknelerle alınıp iskeleye götürülüyoruz posta posta. Deniz çalkantılı. İçim dışıma çıkıyor karaya ayak basana kadar. Ama varıyoruz sağ salim nihayetinde. Önümüze seçenekler sunuluyor. Ya yüzlerce basamağı tabanvay tırmanacağız, ya eşeklere bineceğiz, yahut da teleferik bizi taşıyacak Ada’nın merkezine. Beş euro’ya teleferiğe biniyoruz. Bulantımı körükleyen her şey önüme seriliyor ve kabul ediyorum, biraz akşamdan kalmayım. Kışın deniz daha dalgalı olurmuş, kalanlar için çok zor olsa gerek Ada hayatı, ulaşım, transfer, onca basamak…  Teleferiğin kalktığı yerde Ada’nın ve en eski yerleşim sahiplerinin, başta da eşeklerinin, katırlarının sergilendiği fotoğraflar var. Adamlar ayakları çıplak, eşeklerse her yerde eşek yani kahır sahibi nemli gözlü romantikler gibi ve sanki dünyanın tüm derdini çekiyormuş gibi bakıyorlarlar. Ada ise hayli turistik olduğundan yerli halk göze çarpmıyor günümüzde. Midilli gibi az gideyim evleri karşıma çıkar nasılsa durumu söz konusu değil. Ege Denizi’ndeki Adalar arasında bir beraber anılan ama aralarında gizli bir rekabet olduğunu düşündüğüm Mikonos ve Santorini’yi karşılaştırmaya çalışıyorum. Deniz ve eğlence turizmi açısından Mikonos ön sırada olmasına rağmen ben gezdiğim adalar arasında çok ve en yorucu olmasına rağmen Santorini’yi sevdim. Terden yapış yapış, güneş tepenizdeyken bile atmosferden, manzaradan ötürü romantik hisler besleyebiliyorsunuz. Yükseklik beraberinde yücelik duygusunu getiriyor sanki. Ne yaparsanız yapın, kendinizi zirvede hissediyorsunuz. Kral gibisiniz, kraliçe gibisiniz burada ve tahtınız da bu Ada. Atlantis burada mıydı acaba?

Mikonos havaalanı için müsaitti ama Santorini’de bir havaalanının varlığını kabullenemiyor insan. Ada gökyüzüne yakınken, uçakların inebileceğini hayal edemiyor ki insan. Biz zaten gökyüzündeyiz burada. Bu kış için kendime bir söz vereceğim(verdim demiyorum) ve kış ayları içerisinde yerleşimin olduğu bir adada yaşamaya çalışacağım ve nasıl olduğunu göreceğim.

image

image

-İlk ve genel intibam mı?
-Çok özel. Çünkü gökyüzüne yakın, bulutlarla kolkola bir Ada olamaz. Ama olmuş ve buraya özel. Sır gibi.

image

SANTORİNİ’DE NE YAPMALI?:

image

image

image

Güneşe daha bir yakın olduğunuz düşünüldüğü takdirde donanımlı olmalı. Denizi ve sahili, volkanik bir ada olmasından ötürü çok tavsiye edilmeyip, anın, günbatımının, nefes kesen manzaranın ve uyandırdığı hislerin tadını çıkarmalı. İster on euro’luk turlarla, ister bir euro seksen cent’lik Fira’dan kalkan otobüslerle, ister kiraladığınız motor ya da arabalarla Oio’ya ulaşıp, çok daha sersemletici bir manzaranın tutsağı olmalı. Ama muhakkak olmalı. Duygusal olarak tutsaklık kişiye özeldir ve öyle kalmalıdır. Santorini’de yaşadıklarınız da, deneyimledikleriniz de sizinle yürüyecektir. Hislerse yürüyemezler, taşınırlar sadece oradan oraya siz ölene kadar. Ben şanslılardanım sanırım, deneyimlediklerimi ve hissettiğim her şeyi paylaşıyorum ki insanlar kafamın içimde sakladığım bir sürü garipliği öğrenebiliyorlar bu sayede. Hayat tuhaf işte ve tüm tuhaflığıyla sizi yaşlandırarak yani borçlandırıp bedel ödeterek, kısaca arsız maliyeciler gibi sizden çalarak yaşıyor. Bir bakıma yaşam arsızı olan kendisi. Uzayda ölemeyeceğimize göre burada ölüp, gömülüp ya da yakılıp gene ona dönüşeceğiz ve bundan kurtuluş yok ve bu kısırdöngünün içinde bir parça keyif almaya bakmalı. Yoksa dönüşte benzer gündem, aynı dertler, kopamadığınız çevreler ve bir sürü sevimsizlikle boğuşuyor olacaksınız usandığınızı belli etmemeye çalışarak.

image

image

image

YÜCEL:

Yanımda Yücel var. Kendisi pozitif yaşam felsefesi kovalayıcısı. Kısaca ben gibi kalbini kirletmeden, geçmişi yıpratmadan, hayata karşı şükran duygularını duyurmaktan hem bizi hem kendini hem de koskoca evreni esirgemeyen, arada sırada kafasına üşüşen kötü düşünceler olduğunda burnunu oynatmak suretiyle zihnini sıfırlayabilen, aklından geçen tüm soruları ardarda sorabilen, çılgınca pazarlık yapma potansiyeline sahip, dil bilse tüm dünya milletleriyle, olmadığından gezimiz boyunca sadece benimle ve genel olarak yedi düvel gemi erkanıyla barışık ve kardeş gibi hareket eden bir kadın. Olumlamaları ve aşırı iyimserliği beni ara sıra çıldırtsa da vaziyeti karşılıklı olarak idare ediyoruz, kendimin de çok çekilir çile olmadığımı bildiğimden(kişi kendini bildiği sürece bir sorun yok demişti büyüklerden biri). Hep arkadaş buluyor kendine Yücel. Başımı bir başka yöne çevirdiğimde, o koyu bir sohbete dalmış oluyor çoktan hiç tanımadığı kimselerle. Hiç durmadan soru soruyor. Kendisine sorulduğunda ise benim gibi kaçmadan, kaçınmadan sabırla, inatla, açık yüreklilikle cevaplar verebiliyor. Oda arkadaşını, beni ve tüm gemiyi ve hatta tüm dünyayı tatlı tatlı idare edecek potansiyeli olduğunu hissediyorum. Bir an ürküyorum. Cidden. Tanrı bana Yücel’i gönderdi diyorum sonra da. Kabul ediyorum. Dünya üzerinde hiçbir şeyin ziyan olmasını hazmedemeyen bir insan var yanımda. Buna barda otururken Hintli barmenin hazırladıktan sonra artakalan kokteyl karışımlarını döktüğü lavabonun önünde No No diye çırpınarak engel olmaya çalışmasından ve dökülen ve dolayısıyla heder olan her bir damla kokteyl karışımının ardından yeis içine düşmesinden de anlayabiliyoruz birer bar kelebeği olarak. İçmekle arası yok pek, insanlarla çene çalıyor habire. Barmen önce ne yapacağını bilemese de, bir zaman sonra Yücel’in yoluna geliyor çaresiz ve daha temkinli davranmaya başlıyor ve her defasında daha az kokteyl lavaboya gitmiş oluyor, oradan da Ege’ye. Ama Yücel yine de hüzne boğulmaktan kendini alamıyor.

NOT:Çok ziyan var bu gemide dedi durdu Yücel. Doğrudur. Saçma sapan bir tüketim söz konusudur. Godard’ın “Film Socialisme”sini akla getiriyor. “Fikirler bizi ayırır, hayaller birleştirir” diyordu bay yönetmen ve  filozof(ikinci sıfatın daha çok yakıştığı adamdır). Bize gelince hayallerinden biri gemiyle seyahat etmek isteyen insanlar olarak, fikirlerde ayrışsak da beş öğün yemek yemek için bu gemide mi buluştuk yani? Dedim ya hayat cidden çok tuhaf.

KAPTAN:

image

Önümüzde uzuun bir dönüş yolculuğu var ve akşam en geç saat yedide gemide olmamız gerekiyor. Saat başı kalkan teknelerden birine biniyoruz. Dönüş yolculuğu daha az çalkantılı geçiyor. Son yerlerden birine geçiyoruz ve başımı kaldırdığımda kaptanla gözgöze geliyorum. Şöyle bir bakıyor sadece. Sonra da ayağa kalkıyor. Dayanamayıp bu anı ölümsüzleştiriyorum bir fotoğrafla. Kaptanların dümenlerini yani gemilerini nereleriyle kullanabileceğine dair bir fikir sahibi oluyorum aynı zamanda. Elbette Titanik’de değiliz. Enikonu otuz kişiyiz. Zaten gemi yavrusu içindeyiz. Ama gene de kaptanımıza teslimiz. Teslim olduğumuz adamın fiziksel özellikleri yanında sertliği dikkat çekici. Kaba saba bir adam, iri yarı ve uzun boylu; pervasız bir şekilde kullanıyor teknesini. Yılların deneyimiyle şoför koltuğuna geçmiş titrek dedelerin tecrübesi var üzerinde. Ama güven veriyor. Ve titremiyor. Sadece çalkalıyor. Bizi batırmayacağını düşünüyorum. Gamsız olduğundan son dakikaya kadar batıyor olduğumuzu belirtmeyeceğine dair bir fikir uyanıyor aklımda. Yunan erkekleri hoşlar. Üstelik onun hakkında konuştuğumuzu anladığı andan itibaren pis pis sırıtıyor. Fakat gemisini de yürütüyor. Kaptan biraz çapkın sanki. Biraz da nasıl derler? Bizim oralarda terbiyesi elvermeyenler sadece çapkın der geçerler.

image

image

image

image

DÖNÜŞ:

Tahmin edersiniz gibi yukarı yani kuzeye doğru yol alıyoruz ve ufak çapta da bir fırtına var. Dalgalardan güverte havuza döndüğünden ve insanlar tam gaz içtiğinden aynı sayıyla ülkemize dönememe korkusuyla kaptanın emriyle geminin içine tıkılıyoruz. Kumarhanedeki makinelerde yer yok. Barlarda tabureler dolu. Kübalı grubun seyircisi ve coşkusundan gemi inliyor. Antalya’dan gelen diş hekimi hanım ben dans etmek istiyorum diyerek Hintli ya da Pakistanlı mürettebatla dans etmek üzere terliklerini bir köşeye fırlattı bile. Yücel arkadaş çevresini iyice genişletmiş durumda. Kimse kendisine engel olamıyor. Sabah kahvaltısında meyve bölümündeki muzları olası öğle yemekleri için çantasına koyacak hanımlar grubu da pek havalı. Ben muz sevmiyorum. Potasyum açısından yüklü. Elma ya da mürdüm eriklerini odama atmayı tercih ediyorum.

NETİCE:

Sorsan aksi olduğu hususunda itirazları olacak bir sürü akıllı geçinen deli yollara düştük. Göbeklerimizi şişirdik durduk. Adaları gördük ve Adalardan döndük. Benim beğenide sıralamam sondan başa doğru. Sırasıyla ilk önce Çanakkale’yi, sonra gündüz Venedik gece Milano’yu ve en nihayet Santorini’yi gördük. Şimdiye kadarki tüm gezilerimden eksilerek değil çoğalarak dönmenin haklı gururuyla, gece boyu sallanmaktan sersemlemiş vaziyette yurda döndüm ve beni limanda ilk karşılayanlar Suriyeli mülteciler oldu. Zaten ben onlarla gittim, onlarla da döndüm. Deniz olmayan memleketten çıkıp, ıkış tepiş doluştukları şişme botlarla kendilerine kucak açtıklarını sandıkları ülkelerin çağrılarına kulak vererek binbir ümitle karşıya geçemezken, yüzücülük ve engin denizcilik bilgilerine dayanmak yerine Allah’a emanet olmaya çalışmakla hayatta kalınamayacağını gösterdiler tüm dünyaya. Dünya uzun zamandır adil bir yer değil. Kur’an uzun zamandır çocukların yakarışlarını duymaktan uzak. Söyleyeceğimi söyledim diyor. Daha da konuşmuyor. Daha da karışmıyor. Derin bir sessizlik içerisinde. gerçek peygamberlerin toprağı olan Ortadoğu’da kimse tahtını kuramayacak ve barış olmayacak. Daha çok insanlar ölecek, sürülecek, yersiz yurtsuz kalacak. Huzur ve barış Kuzey’in mutsuz çocuklarına mahsus. Elden ne gelir!

YUNAN ADALARI VOL-2:MiKONOS ADASI

MiKONOS ADASI:

image

PROLOG:

“Round,like a circle in a spiral
like a wheel within a wheel
never ending or beginning
on an ever-spinning reel
as images unwind….
like the circle that you find
in the windmills of your mind”… zihninin içindeki yel değirmenlerinde bulduğun daire gibi…

image

Mikonos’u ve beraberinde hayatın tuhaf döngüsünü sözleriyle güzel güzel anlatan şarkının melodisi zihnimde dönüp dururken, bir yandan da Don Kişot’u düşünüyorum yel değirmenlerine bu kadar yaklaşmışken. “Gördün deli dön gel geri, ah zavallı yel değirmenleri.” Düşman çok yakın ama mağrur da. “Si.” Hiç pas vermiyor. “Hola!” İnsanlığın sersemletici varoluşundan gözleri kamaşmıyor. Dağ, bayır, manzara fotoğrafı ve selfie çılgınlığının Karakter oyuncusu olmalarına rağmen şımarmak nedir bilmiyorlar. Sabırlı ve tahammülkarlar da ayrıca. Rüzgar tek efendileri ve gizleyecek bir şeyleri de yok. Bir deniz fenerinin gizemli tavırları yok üzerlerinde mesela. Aralık kalmış kapılarından ruhlarına sızamıyorsun. Tek yapabildikleri gizli kibirleriyle beklemek, hep yaptıkları ve yapacak oldukları gibi. Ada’nın tüm sırlarını biliyorlar. Bu ise kiliseden ya da bir mabetten daha çok revaçta olmalarını sağlıyor; ayrıcalıklı konumlarından ötürü ziyaretçi akınına uğramalarına sebebiyet veriyor. Bir eğlence adası burası ve insanların aradıkları derinliği, eğer arıyorlarsa tabii, kilise, şapel ziyaretlerinde bulmaları pek de mümkün görünmüyor. Burada, kulak dolusu rüzgar aynı zamanda eteklerinizi havada dans ettirirken, bir parça yalıtılmışlık hissiyle ayrılıyorsunuz huzurlarından.
Bir yerde bir şeyler hissetmişsen bu çok değerli demişti bir gün bir adam. Burayı değerli buluyorum kendi tarihimde. Manzara eşsiz. İyi ki bulunmuşum.

image

image

image

GEMİ SEYAHATİNİ NASIL BULDUM?:

Yedi katlı geminin dördüncü katında deniz manzaralı odamda kendimi kötü hissettiğim söylenemez. İyi hissettiğim de. Ama pratik ve fonksiyonel odanın tamamı. Dolayısıyla rahatım. Yatağıma oturup, dışarıda akan manzaraya bakma fırsatını bulduğum anlarda ise Melville aklımda. Her yerinden eğlence fışkıran, animatörlerin konukları eğlendirmek için paralandığı, insanlara denenmedik kokteyl bırakmadıkları, Türk’ün beş vakit açık büfeyle imtihanı şeklinde kabaca tasvir edilebilir ortamda içimdeki Moby Dick kuzular gibi usul uslu uyumakta. Bir cruise yerine korsan gemisini yahut mülteci botunu tercih etme şansım olsaydı eğer, sağ kurtulabildiğim takdirde, “magnus opus’um yoldaydı belki de. Ama şartlar ve olanaklar beni bu noktaya sürükledi, adına “kader” dediklerinin etkisiyle.

Nadide bir karışım olarak beni şaşırtan hem Kayserili hem de yakışıklı bir personel bize gemide 400 kişilik mürettebat bulunduğunu söylüyor. Kaptanımızsa Yunan asıllı imiş. Malezyalı personelin en rahat çalışılan ülke insanı olduğunu söylüyorlar. Alakart bölümünde Goa’lı yani Hintli bir servis elemanı, Mısır’lı baş garson, Ukraynalı bir başka mutsuz ve asık suratlı garson ve birkaç “çekik” ülke mensubu diğer elemanların rengarenk varlıkları eşliğinde yiyorum yemeğimi bir sonraki günde. Sınırsız sunum ve delirmiş gibi tüketen yolcular gemiyi başka türlü batırmaz mı diye soruyorum. Free shop ve kumarhane sayesinde imkansızmış. Elinde tespih, bıyığını bura bura dolaşan ve sabaha kadar kah rulet, kah poker masasından kalkmayan bir hayli ağır ağabeyleri düşününce hak veriyorum söylenenlere. Makinelerin müdavimleri düğmeye her basışlarında ya da kolu her indirişlerinde yürekleri ağzına kadar hırsla dolu vaziyette aynı sırada aynı tür meyveleri bulmak umuduyla daha çok hırslanıyorlar oturdukları yerde. Üç muz ya da üç siyah üzüm salkımı yanyana gelmek zorunda. Makine biraz veriyor, sonra söküp alıyor hepsini birden. İnsanı sersemleştiren, uyuzlaştırıp, umut dilencisine dönüştüren tuhaf bir bağımlılık bu. Üç muz istiyorum yanyana. Üç yedi, nihayet yirmi bir de olur, uğurlu sayım olmasa da. Sadece beş euro’luk oynadım merak ettinizse eğer.

Kübalı bir grup piyano başında, Yunan müziği ise yedinci katta güvertede servis edilmekte. Habire içmek eşliğinde. Her telden eğlence her yerde. Kaçacak yer bulamıyorsunuz pek çok kez. Akşamları animasyonu var, diskosu bile varmış bir rivayete göre. Yüzen oteldeyim tabir-i caizse. Gemi yolculuğunu tercih eden ailelerin çocukları var ama çok küçük değiller. Bekarlar var ama çok yok. Mühim olduğu söylenen bir sigorta şirketi personeline özel ne kadar çok satış o kadar çok avanta mantığıyla yılın en çok satmış çalışanlarını tutmuş getirmişler buralara. Kendi soyutlanmış grupları içerisinde o turdan bu tura sürüklenip duruyorlar. Kars şubesinden gelmiş bir elemana bakıyorum hayretle. Kars’ın Kağızman ilçesinde en fazla ne kadar yaşam, deprem, araç sigortası poliçesi satmayı başarıp da buralara gelmeye hak kazanmış olabileceğini hesaplamaya çalışıyorum içimden. Başarısız oluyorum. İki gün önce Kars, bugün Mikonos. Hayat böyle.

MİKONOS’u TAVSİYE EDİYOR MUYUM?

Çok mu mühim? Öyleyse ediyorum. Şöyle izah edeyim: Sabah kalkar kalkmaz hiç tanımadığım insanlarla adadaki yoğunluktan ötürü boş ve uygun bir araç kiralamak üzere Rent a Car’ları gezdik durduk. En sonunda, Delos idi ismi, yokuşta bulunan bir firmadan bir minik Nissan bulabildik ve sığdık. İlk önce adayı anlamaya çalıştık. Beyaz, şık, bol kumsallı, plajlı, rüzgarın esmeyi eksik etmediği, daracık sokakları ve Little Venice/Küçük Venedik’i ile tarzını belirlemiş. Her yer Atv, motorsiklet ve minyatür arabalarla bezeli. Park ücreti, plaja girdin ücreti yok. Şezlong ve şemsiye ücretli sadece. Fiyatlarda ittirme kaktırma yok. Neyse o. Menüyü, yemekleri yahut ikisini de sevmedin diyelim, zorlama yok. Kalkıp gidebilirsin. Kimse arkandan ve içinden yedi sülalene yönelik şık söylemlerde bulunmayacaktır. Her şey serbest, çünkü burası Mikonos.

image

image

image

image

image

image

Biz daracık daracık yollardan Super Paradise Beach’e gittik. Deniz harikaydı. Kızlar yarı çıplak dans ediyorlardı. Kimi beyler çıplak kalmadan dans ediyorlardı. Biraz daha tombik olan hiç yorulmadan saatlerce dans edebiliyordu. Saatlerce benzer figürleri sergileyip, müziğin ritmine uydurup, insanları coşturdu durdu. Beyaz slip mayonun bir erkeğe yakışabileceğini tahmin etmezdim. Mümkün olduğunu burada gördüm. İ.nelerin adası orası diyerek dudak bükenlere cevabım şudur: Olabilir ama küçümsediğiniz i.bneliği yakıştırmışlar kendilerine. Mühim olan hakkını vermekti hani? Kimse kimsenin kafasını koparmıyor burada. Kimse kimseyi i.bne diye dövüp de bırakmıyor sokağın ortasında. Kimse kimseyi zorlamıyor burada. Fassbinder’in Querelle’inden fırlamış gibi kimisi. Elele yürüyorlar özgürce. Denizde şakalaşıyorlar biraz. Güneşleniyorlar biraz. Gün geçiriyorlar neticesinde, sen gibi, ben gibi. Karışan olmadığı gibi görüş alan da yok. Kısaca sorup danışarak olunmuyor demeye getiriyorum. Bir potansiyel gerekiyor bir takım şeyler için. Bir parça da merak.

MiKONOS’un GECE HAYATI NASILDI?:

Soruya soruyla karşılık veriyorum. Mikonos’un mu yani adanın mı yoksa insanlarının ya da turistlerin gece hayatını mı soruyorsunuz? İkisi bir, aynı kapıya çıkar diyorsunuz sanırım. Hayııır… Yanılıyorsunuz. İnsanların olmadığı bir kış akşamı düşünün siz bir de burayı. Adanın gecesi o gece olacaktır işte. Bir başına kendi başını dinlerken. Şimdiyse insanların bir gece hayatı var şık dükkanlarla bezeli sokaklarında. Milano’yu anımsatıyor şık beyler, mini mini etekler giymiş hanımefendiler. Restoranlar dolu. Queen’den çıkan bir adam’ın saksafonundan çıkan keyfi melodi eşlik ediyor sokaklara. Sanat galerilerine girip çıkıyorum. Parfüm kokuları birbirine karışıyor. Puro ve alkol kokusu hoşuma gidiyor. Loş barlar var ara sokaklarında ama açık havada yürümek daha cazip geliyor. Sanırım yaşlanmışım. Meteliksiz de olsan burada olmak keyifli. Zaten etrafta cruise’larla gelip akşam yemeğini de gemide tıka basa yedikten sonra windows shopping yaparak gezinen insan topluluğu ve bir de keyif yapmak için kalabalık masaları dolduran dünya milletlerinden insanlar var. Bir de Suriyeli dilenciler var. Akşam giderken ve gece dönerken aynı elleri uzanmış gördüm bana doğru. Midilli’deki kadar yüzlerce, binlerce değiller. Ama her nasılsa buraya kadar gelmişler. Burada da varlar yani çoluk çocuk. Dünyaca ünlü markaların dükkanlarıyla bezeli sokaklarında gezdikten sonra uzanan ellere adapte olmakta güçlük çekiyorum. Ada’nın görüp göreceği ilk ve son dilenciler onlar belki de.

image

image

Tüm bunlara ek olarak, Mikonos’a gelirseniz eğer bir benzeri Bozcaada’da olan ve yerleşik halkın günümüze geliş öyküsünü kitaplarla, lokal kıyafetlerle, mobilyası mutfağıyla, kabıyla kacağıyla tasvir eden Chora’da bulunan Mykonos Folklore Museum’u gezin derim. Hoş ve nazik bir bey vardı sorumlusu olarak içeride ve müze girişinden para almadılar. Bu da bir mucize. Bense sorabileceğim birçok soruyu ıskaladım ve bunun da çok geç farkına vardım. Zira başım hep kalabalıktı ve bir kez daha anladım ben yanımda birileriyle gezerken bir aptala hatta bir gerzeğe dönüşüyorum ve asla yapmayacaklarımı yapıyorum, soracaklarım varsa bile soramıyorum. Aklım karışıyor, kafam bulanıyor. Herkesin derdi beni geriyor. Ant içiyorum bir daha ona buna sağa sola takılmamaya. Kalabalıkların içinde yalnız olmak en güzeli imiş. Hele de gezginler için. Bir kez daha anladım.

image

image

image

image

image

image

YUNAN ADALARI VOL-1:MİDİLLİ ADASI

MİDİLLİ ADASI/LESVOS ISLAND:

image

PROLOG:

Sevgili okuyucum, her zaman olduğu gibi az sayıda ama kıymetlisiniz gözümde. Değerli vaktinizden çalacak olan aşağıdaki yazımı okumak size Midilli Adası hakkında pratik bilgiler vermeyeceği gibi, bir gezi yazısı olmaktan da bir hayli uzaktır maalesef ki ve bu, yazar kişisinin bilinçli tercihidir. Çünkü canı öyle istemiştir, çünkü buranın çobanı kendisidir ve keçilerini nerede, nasıl otlatacağına kendisi karar vermiştir. Çoban, çoban olmayı kendisi mi seçmiştir, bunu henüz bilmemekle beraber sürüsüyle beraber tüm bunları düşünecek bolca vakti olacaktır gelecek günlerde. Gurmelikten anlamayan, hayatla kavgalı, insanlarla barışık olsa da kendi içindeki savaşın uzantısı olarak, uzun süreli ateşkeslerde huzursuz olup canı sıkılan, sisteme karşı bağışıklık sistemi tamamen çökmüş bir insandan beklentilerinizi minimum düzeyde tutmanızı temenni ederek sabırla ve azimle yol almanızı rica ediyorum sizlerden ve eğer bu girizgahla bile dikkatinizi çekememişsem derhal sağ üst köşedeki çarpıya doğru yol almanızı rica ediyorum sağ salim dönmeniz için henüz fırsat varken. Belki yara alacaksınız ya da sevimsiz bir anınız canlanacak ve nefretle anacaksınız beni, kim bilir? Biz iyisi mi severek ayrılalım, daha vakit varken.

image

SAPPHO:

Yüzyıllar sonra hem kendi ismi, hem de anavatanı olan adanın isminin kadın seven kadınları ifade eden bir sözcük haline geldiği yahut getirildiği, Küçük Asya sahillerine yakın(bahsi geçen Yer Türkiye’dir) Ege adasında doğan Sappho, günümüze bir sürü önyargı ve merakla dolu sır perdesinin küçük bir miktar aralanması sonucunda fakat aynı zamanda çok çok az bilgiyle ulaşabilmiştir. Söylenenlere göre Sappho, zengin bir tüccarla evlenmiş, bir kız çocuğu doğurmuş, bir tirana karşı gelmiş ve suikast girişiminde bulunmasının ardından Sicilya’ya sürülmüştür. Bir şairin suikast girişiminde bulunmuş olmasını aklım almamakla birlikte, ölümünden yalnızca bir kuşak sonra seksist bir erkek Yunan şair, cinsel eğilimlerini aşağılamak istediği kadınlara, Lesbos Adası kökenli olma iftirasını atmaktan çekinmeyerek yiğitliğini ve bir ölüye karşı gözüpekliğini ispat etmiştir tüm dünyaya. Anacreonn adlı şair minik bir kara parçası yahut bir avuç toprağa bile adını verememişken, Ege Denizi’nin üçüncü en büyük yüzölçümüne ait adası bir kadının ismiyle var olmaktadır ve bu mühimdir, dünyada ise bildiğim ve bilmediğim kadarıyla tektir. Çok sevgili okuyucu, sizlerin bana doğru ama beni görmezken bıyık altından güldüğünüz kadarıyla ben de sizlere gülüyorum, zira ben adımı bir nehirden alabilmişim ancak, bir nehre ismimi vermeyi ise başaramamışımdır. Kabiliyetim ve erdemlerim sınırlıdır. Her kadın kadar başarılı hemcinslerimi kıskanmış, onları kıskanan beceriksiz adamlara karşıysa hissiz davranmışımdır. Bundan utanmak isterim ama neticesinde biz bir milletiz adına kadın denen. Kadın milleti, başka kadın milletlerini sevmeyedebilir neticesinde.

Yaşam pratiğinizi arttıracak bilgiler vermekten aciz, hayatınızı kolaylaştıracak öğütler sunamayacak kadar yaşam körü bir tek nefesten ibaret olup aynı teklikten gurur duyarım her fırsatta. Dünyanın en büyük lüksü olarak gördüğüm, geride kalan çocuklarına anlı şanlı bir isim bırakma telaşından da, fersah fersah uzağımdır. Bu ise beni küstah yapmaktadır. Küstahlık gerek gördükçe gerekli kişilere karşı başvurulan ve dudakların mırıldandığı, mimiklerin katlandığı bir ifade belirtisi olarak yüzümde oynanan piyesin başrol oyuncusudur. Yaptığı işin, üstlendiği rolün ise hakkını vermektedir. İnsan tuhaf bir yaratıktır; arızalı yaradılışı ve ilkel çapıyla doğaya önce meydan okumuş, sonra ise doğanın canına okumuştur. Cahil cesareti, hırsı ve burjuvazinin erdemleri, yaşamına mana katma yoksunu bireyin önlenemez yükselişiyle beraber, cennetten kovulduğu günden itibaren ve tersine işleyen zamanın ve çorak yolların ayrık otlarını ayıklamasına fırsat bırakmadan önüne sermiştir tüm güzellikleri bütün ihtişamıyla. Ve hayat adil olmayı başaramamıştır daha hala, milyonlarca yıldır yaşıyor olsa da.

Sürüler halinde bir çobanın gelip bizi kurtarmasını bekleyerek nazik ömrümüzü harcamış bulunmaktayız bir çoğumuz. Kısıtlı kabiliyete sahip sonradan olma çobanların eşliğinde ama önderliğinde değil, bir geminin içinde bir denizin, bir okyanusun ortasında kafamızın içinde yer etmiş yüzlerce tilkiyle dev dalgalar gemi boyunu aşmışken, neden ağladığını bilmeden ağlayan insanlara dönüşmüş yalpalayarak vaktimizi doldurma gayretiyle, anakaraya ayak basacağımız günü iple çekmekteyizdir bulunduğumuz yerlerde, bizi saran sıska kollu korkular içerisinde. İnsan olmanın bunu getirip getirmediğini bile bilmezken, korkularımız, öncelikli olarak “kendi” önyargılarımız ve biçare faniliğimizle kabuğu çoktan çatlamış, bizi içeriden kemiren kurtlar ortalığa saçılmışken sağlam uzuvlarımızla pes etmekle kalmak arasında geçiriyoruz günleri ve geceleri öylesine.

MÜLTECİLER:

image

Mültecilik hukuki bir statü olup, Birleşmiş Milletler tarafından “ırkı, dini, milliyeti, belli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri nedeniyle zulüm göreceği konusunda haklı bir korku taşıyan ve bu yüzden ülkesinden ayrılan ve korkusu nedeniyle geri dönmek istemeyen kişi’dir. Yirmi ağustos 2015, saat altı buçuk itibariyle de bahsi geçen binlercesi Midilli Limanı’nda konuşlanmış olup, buldukları kuytulara sığınmışlar, kurdukları kısa süreli, basit ve ilkel şartlardaki hayatlarını akıp giden zamana karşı beyhude bir koruma ve muhafaza etme gayreti içerisinde hayalleri, umutları, sevinçleri ve korkuları dahilinde yaşayıp tüm Midilli halkına ve adaya gelen turistlere de yaşatmaktadırlar. Bu konuda son derece pervasız görünmektedirler çaresizliğin ve çıkışsızlığın getirmiş olduğu şartlar dahilinde. Hep baharı kovalamış göçebe ruhlu ve adaptasyonel insanoğlu zamanında başını sokabileceği bir evi varken yüz metrekarelik çadırlarda ya da yerlere serdikleri karton kutuların üzerinde meçhul geleceklerini hayallerinde kovalayıp durmaktadırlar. Birçoğu gelecekte yaşayacakları ülkenin dilini bile bilmezken, bu insanların vebali savaşları yaratanların üzerinedir diyerek vicdanlarını rahatlatan ve başlarını sokacak evleri, bir temsilciler meclisi ve bir avuç toprakları olduğu için sürekli şükreden sersemlemiş insan toplulukları içinse diyecek bir şey yoktur. Kendi başlarına benzer şeylerin gelmesi an meselesidir, farkında değillerdir.

image

image

image

image

Sorular sorular… Sıkça sorulan canyakıcı sorular ve var olan fevkalade kötü durumu değiştiremeyecek cevaplar…
1-Mülteci hayatı nasıldır?
Harikadır. Güne gökyüzüne bakarak uyanırsın. Güneş açılarına göre ya tam tepende yahut belli açılarına göre yüzünü yalamaktadır. Birkaç saniye boyunca ama sonsuz değil; yani nerede olduğunu idrak edene kadar bu harikalık sürer. Sonra yerini bilinmezliğe bırakır. Savaşta yitirdiğin sevdiklerin varsa da adını koyamadığın sızıya teslim olursun. Sonra da hayatta kalan sevdiklerin ve kendin için teselli ve umut beslersin. Bu ise seni hayata bağlar. Yoksa gün uzundur ve horlamalarla geçecek saatler vardır önünde. Sürekli horlanacaksındır, bu Allah’ın emridir. Ülke senin ülken değil, konuşulan dil anadilin değildir. Günlük dilenme telaşın bıkkıntı yaratmıştır bile yenisi olduğun kara parçası üzerinde. Feribot kuyruğundaki memuru, Yunan polisini, el açtığın dükkan sahiplerini ve masa masa gezdiğin restoran ve bar müşterilerini çileden çıkartacaksındır daha, kucağında gezdirdiğin çocukla. Bir iki tamam da, sürekli olduğunda herkes senden bıkmaya başlar. Zaten kendi ekonomik krizleri vardır ve sen Arapsındır, Kürtsündür, hem yaban hem yavansındır. Ne İsa, Ne Musa senin Muhammed’in vardır. Senin Allah’ın vardır sana tüm bu kepazeliği layık görse de. Ama vardır bir bildiği ve o da olmazsa eğer dalları kurumuş meyve vermeyen ağacın gövdesi de içten içe çürüyüp yok olacak ve sen onun gölgesinde avunamayacaksındır bu kadar çaresizliğin içinde. Açlığını bastırmalı, hiç olmazsa yüzünü yıkamalı, sonra ekmek almalı, çocuğunu emzirmeli, bebek bezlerini ve çamaşırlarını yıkayıp kurutacak yer bulmalısındır. Mülteci hayatı budur. Daha fazlası kaçak teknelerle karşı kıyıya geçerken teknenin alabora olması sonucu boğularak ölmektir. Mülteci olmak sana tüm bunları reva gören insanlara kanının son damlasına kadar beddua etmektir ve işin tek rahatlatıcı kısmı budur. Arapça beddualar edersin öfkeyle. Allah onların, hepsinin, tümünün, çoluğunun, çocuğunun… Eeee… Ertesi günün dünyanın şanslı mültecisi yine sensindir. Değişen pek bir şey yoktur. Yine güneş, yine sefalet, yine horlanma, yine dışlanma.

image

2-Bir mülteci kampı, bir mülteci hayatı ve bir mülteciyle yüz yüze gelen mülteci olmayan insanın tavrı nasıl olmalıdır?
Üzüntü esastır, empati kurmak şarttır. Şaşkınlık da. Bakarsın ama aralarına girmezsin, görürsün ama ses etmezsin. Çünkü sen de ne ile karşı karşıya olduğunu bilmezsin ve çözümsüz görünür halleri. Sorun yaratmamaktır esas, çözüm üretmek değil ve sorun yaratanlar çıkarları doğrultusunda hareket ederler. Gazeteciler ve televizyoncular rotalarını o yöne çevirirler. Ortaya çıkan bir sürü dramdan doğan hikayelerden ileride yazarlar, şairler eserler verirler. Birileri daha çok zenginleşirken birileri de ölmekle meşguldür. Cennetin tapuları kapışılır durur. Bahşişle, sadakayla hayat kurtaramazsın. Ne kendi onurunu, ne karşındakinin onurunu. Sadece gününü kurtarırsın mülteci konumundaki yersiz yurtsuz bir dilencinin. Çocuğuna süt parası olur, bir somon da ekmek. Önce esmer tenleri, sonra lokal kıyafetleri, elde edene kadar takındıkları bir parça yılışık halleriyle yadsırsın varoluşlarını. Mültecilere sınır yoktur, gümrük de. Hırsızlık yapmalarından, sana göz koymalarından, mahalleni çirkinleştirmelerinden, hoyratlıklarından ürkersin. Ürkersin simsiyah, öfkeli gözlerinden. Ama şimdilik kötülük onlardan gelmeyecektir çünkü onlar misafirliktedir. Açılan kapılar, onlara sokaklarda, yerlerde yaşama hakkı vermiştir. Kızacağın birileri varsa silah tüccarları, karteller, savaşa gizliden destek verenler, iktidardaki kimi hükümetler ve şartlar gereği onların arkasını kollayanlardır. Hayat adil değildir. Hiçbir zaman da olmamıştır. Bu insanların entegrasyon süreçleri vardır. Kimisi tutunamayacaktır gitmiş olduğu yerde. Keşke o gün o gemiye bindiğim gün ölseydim diyecektir. Ölüm bir anlık, sefalet ve yoksunluk ömürlük olacaktır ve dünyanın sorunudur bundan sonra Suriyeli mültecilerin sorunu. Dünyanın vebasını taşımak zorunda değildir bir avuç yürek.

3-Peki ya çocuklar?
Çocuk her yerde çocuk işte. Bir annenin bulduğu direklere kurutmak için astığı ıslak çamaşırlar var oyuncak yaptıkları. Kendi kafalarında yarattıkları oyunları var. Kimisi mışıl mırıl anasının koynunda meme emiyor. Gelecek korkuları yok. Onların bugünleri var sadece. Sevindirilince seviniyorlar. Muzırlar, başlarına buyruklar, pervasızlar. Onlar sadece çocuklar. Limanın altını üstüne getiriyorlar. Ailelerinin yaşama sevinçleri. Maziyi düşünmüyorlar, şekerle avunuyorlar, ilgiye muhtaçlar. Anne babalarının dertleri başlarını aşmışken ve ne çeşit bir geleceğin onları beklediğini bilmezken kendilerini benim kafama musallat ediyor bızdıklar. İki tanesi koşuştururken bana çarpıvermişti. Gel desem gelirler miydi ki?

“Beni terk edip gittiğin zaman
Sanma ki kal diye yalvaracağım
Ben senin yerine ağlayacağım” demiş bir adamın da doğmuş olduğu toprakların vatandaşıydı bir zamanlar bu insanlar.

NİHAYET MİDİLLİ:

image

Liman ve şehrin merkezi iç içe. Sizi ilk karşılayanlar restoranlar, kafeler ve dükkanlar oluyor limandan çıkar çıkmaz. Denize paralel cadde Ermu caddesi olarak biliniyor. Tabanvay gezerek yarım gün içerisinde Midilli’yi bitirmeniz mümkün ama sadece merkezini. Bir sürü mağaza, dükkan, taverna ve fırın müşterilerini bekliyor. İçkinin ve uzonun  en ucuz olduğu ada burası sanki. Her markada, her boyda, çeşit çeşit, kutuların içinde, litrelik, mililitrelik halleriyle vitrinlerde arz-ı endam etmekteler raf süsleri olarak. Ve de zeytinyağı, herkes için buradan gidecek en güzel ve faydalı hediye.

Marjinal bir tatil bekleyenler ve umanlar içinse bir parça hayal kırıklığı Midilli Adası. Pazar günleri muhakkak yaşlıların gönüllerinin alındığı, pastaneye, lokantaya olmadı hava aldırmaya parklara çıkarıldığı, nesiller arasında aktarımın önemsendiği, pazar ayinlerinin aksatılmadığı; böylelikle entegrasyonun, aidiyet hissinin ve yaşama sevincinin ayakta tutulmaya çalışıldığı anlaşılmakta. Yukarıya veya adanın diğer tarafına doğru yol aldığınızda ise Kıbrıs’ı çağrıştıran her biri şahsına münhasır, şirin ve iki katlı evlerden oluşmakta Ada.

image
image

Bana gelince bulup girdiğim her kilisede bir mum yaktım ve dilek diledim, bir parça dinlendim, sonra da yoluma devam ettim. En nihayet bir tanesinde kilitli kaldım ve papazı sayesinde kurtulabildim. Şükran. Yoksa ben de kendi ülkeme geçmek gayretindeki pasaportsuz bir mülteci idim şu an derdini Yunan polisine anlatmak için yırtınan. “Gemi kaçtı, ben kilisede sabahlamayı tercih ettim, bunun benim için eşsiz bir deneyim olacağını bilmiyordum ama öğrendim ve şimdi şu an tüm eşsizliğimle karşınızdayım. Az uyudum ama değdi. Sabaha kadar mum yaktım, dilekler diledim gelecekteki büyük başarılarım için ve de gece gece üzerime üzerime gelen yüksek tavanlı, tütsü kokulu kilisenizden kurtulabilmek için. Cami olsaydı halının üzerine kıvrılırdım hiç olmazsa. Şimdiyse biraz insani koşullarda ülkeme dönmeyi yeğlerim. Olur olur hücum bot olur, sahil güvenlikçiler erkek mi? Eğer polisleriniz kadar yakışıklı ve başarılı yaradılışlara sahipseler seve seve giderim(mültecilere dur yapma demekten çılgına dönmeleri dışında falsolarını göremedim, bir bebek gibi azarlamaktan memnunlar mıydı karşılarındakini.. daha çok bıkkınlıktı sanki), hatta Girit’e bile gidebiliriz beraber, uzak ama memleketim evet, Yunan erkekleri evet, dün gecemi dini bir müessesenin çatısı altında, Tanrı’nın evinde bir başıma geçirerek günahlarımdan arınıp, kefaretimi ödedim sanıyorum kısmen, hücum bot olmazsa bir başka cruise da olur büyüğünden…

Prosedür ise şöyle imiş benim hayallerimin ötesinde, yarım yamalak ağızlardan dinlediğim kadarıyla:Diğer ülkelerden gelen mülteci konumundaki çeşitli ülke vatandaşlarıyla bir tekneye bindirilip geri gönderiliyormuşsunuz yaka paça.

Benim Midilli anılarım yazdıklarımdan ibaret. Ada’dan fazla bir şey anladığım söylenemez. Bir daha gelme ihtimalim de olmayacaktır.  Ama Rumlar iyi insanlardır. Tarih tarihte kalmıştır. Günümüze gelinceyse bizden daha dürüst kalabilmiş, aralarına girdiğimde kendimi huzursuz hissetmediğim, mülteci sorununu sabırla ve sükunetle aşmayı başarabilecek ve mübadeleyi anarak Atalarının çektiklerini derin bir sızıyla yad edecek insanların arasında bulunmuş olmaktan  memnuniyet ve gurur duymaktayım.

image

image

image

image

image

image

image

image

URLA/KLAZOMENAİ

image

URLA/KLAZOMENAİ:

“Ve ruh
kendini tanıyacaksa eğer
Yine bir ruhun
içine bakmalı.
Aynada gördük yabancı ile düşmanı.” Argonotlar/Yorgo SEFERİS


Gavur İzmir’in gizli hazinesi. Aynı zamanda çok özel bir Nobel konuşması sahibi, dünyanın büyük ve küçük yerleri yoktur diyen Yorgo Seferis’in doğduğu, Tanju Okan’ın ise öldüğü topraklar. Sokaklarında çöp bulamayacağınız, her sabah saat 10’da balık mezatında balıksever emeklileri başcağızına toplayan, ara sokaklarında çok cevherler gizli, hoşgörü sahibi halkı sayesinde temmuz ayının ortalarında ancak yarım yamalak döşenmiş asfaltıyla hem esnafını hem de sakinlerini deliye çeviren(Çeşmealtı bahsi geçen) ama Belediyesi’nden de bir türlü vazgeçemeyen(her şey hizmet olmamalı, bazen zihniyette bir faktördür), güzel şarapların yapıldığı, anasonun önemsendiği, Mübadele zamanında gitmek zorunda bırakılan Rum komşularını halen daha sevgi ve saygıyla anan, Rumca bilen insanlarla karşılaştığınızda bu tatlı dilin cazibesiyle başa çıkmakta zorlanacağınız bir şirin ilçe Urla, geçmişten gelen ismiyle Klazomenai.

Bozcaada’da cumartesi sabahı Gemlik’ten gelip de yanaşmakta olan arabalı vapurdan ağır aksak inen araçlar ve yayalar, sanki çok eski bir tarihte sessizliği top ve tüfek arabalarının uğultularıyla yırtıyormuşçasına akın eden istilacılar gibi giriyorlardı Ada’ya. Bomboş sokaklarında buldukları gölgelerde kedilerin bir keyif bir keyif cirit attığı yollarda, ardı arkası kesilmeyen bir araba trafiği oluşuveriyordu ister istemez ve miskin kediler süpürgeler misali sokaklarını temizledikleri kuyruklarıyla beraber yerlerinden kalkıyorlardı isteksizce, büyük gövdeli insanoğlunun kendisine ne pahasına olursa olsun yer açıp, yemek bulma gayretine izleyici kalarak. Benzer bir durumsa haftasonları ve bayramlarda, Urla’da, en yakını Güzelbahçe olmak üzere İzmir’in tüm ilçelerinden ve farklı illerden gelmekte olan tatilcilerin arabalarıyla çılgınlaşıveren ve garip bir trafiğe gark olan ilçenin başına geliyor her seferinde. Devlet Demir Yolları Kampı’nın önünde sıra sıra dizilmiş araçlardan neredeyse yarı balıkadam kostümleriyle inen insanlar bir kostüm balosuna gelmiş gibi görünüyorlar. Soyunmak için bir kabin aramak telaşı duymadan kendilerini gizlediğini düşündükleri açık bagaj kapılarının ardına sığınarak kostümlerini değiştiriyorlar. Deniz pırıl pırıl ve ne beklemek ne de bekletmek istiyor sakinlerini. Bayram günleri ve haftasonu dönüşlerde ağaçlı yol araba mezarlığına dönüşüyor. Ucu bucağı gözükmüyor trafiğin, sonsuz gibi. İzmir’in sıcağından çıldırıp, kendini bir an önce serin sulara atma telaşındaki yerli halk dönüş yolunda yine çıldırarak dönebiliyor ancak evine(halksan çıldırmalısın yaşadığın müddetçe, işin fıtratında var bu, kayıtsız şartsız teslim olmalısın seni deliliğe sürükleyen halk işi çılgınlığın güvenli güvensiz kollarına).

URLA’DA DURAKLAR:

Cuma ve cumartesi kurulan Sanat Sokağı’ndaki tezgahlarda hem ev hem el yapımı türlü türlü reçeller(enginar reçeli mesela), süs eşyaları, bez bebekler, çantalar, kıyafetler tezgahlarda müşterilerini beklemekte. Pembe saçlı hanımlar bile var tezgahların başında(herkes sarı saçlı, siyah saçlı olmak zorunda değil ya) ve hanımlar var çoğunlukla stantların başında. Sokakta Gaye Ve Hakan’ın işlettiği Boho Chic Butik var. Kendileri İstanbullu ve bir daha arkalarına bakmamaya and içerek  kurumsal şirketteki işlerinden ayrılıp yerleşmişler Urla’ya. Burada büyütüyorlar çocuklarını, burada yaşıyorlar hayatlarını. Otantik kıyafetler satıyorlar. Dışarıdan Nişantaşı butiklerini andırıyor. Dedim ya İstanbullu imiş sahipleri. Uğrayanlar, selamımı söylersiniz belki!

image

image

image

image

image

image

Plaj her yerde plaj, kumsal her yerde kumdan, insan her yerde su ve topraktan. Şehirlerde çiğleştikçe, dar sokak aralı mahallelerde huzur buluyor insanlar. Komşuluk, insanlık, hoşgörünün tükenmeyecek gibi göründüğü sokakları var Urla’nın. Tırmandıkça tırmanıyorsun keçiler gibi benzer sokaklarından süzülerek. Pamuk tenli insanların cenneti buralar. İki katlı evlerinde, serin mutfaklarında iş yapıyor teyzeler. Evlerinin önlerine attıkları sandalyelerine oturuyorlar ellerinde örgüler. Kimisi hiç konuşmuyor plastik sandalyelerinin üzerinde. Gelen geçen olursa bakıyor öylece. Kimisiyse sohbete muhabbete gelmiş. Kadınlı erkekli oturuyorlar. Hep bir esinti var akşam üzerleri. Serin tutuyor bu da kafaları, bedenleri.

Malgaca Pazarı, adını alış şekliyle gülümsetiyor insanı(bir rivayete göre mal gaça mal gaça derken olmuş sana Malgaca Pazarı). Kokoreççisinden, kasabından, manavından, askıda ekmek barındıran dolayısıyla aşsızları da düşünen fırınından, baharatçısından tutun da halihazırda envai türde malzeme bulunduran esnafıyla, yaz kış konserlere evsahipliği yapan meydanı ve kafeteryaları kapsayan alanıyla, Urla’nın orta yerindeki sıcak kalbi Malgaca Pazarı. Normal ve makul fiyatlar talep ettikleri. Küçük bir şehir burası Urla’nın geçmiş ve günümüz tarihindeki. İlerisinde Han Otel var ve de sıra sıra, küçük çapta şöhreti yakalamış restoranları.

image
image

image

image

image

image

image

image

Ramazan’dı ilk çıktığımda Urla’nın yokuş yollu sokaklarından. On beş on altı yaşlarında bir genç ayakkabılarının arkasına basa basa elinde tepsi üzeri hoşafından cacığına, etli pilavından çorbasına, sırtı rüzgarla aralanan gazete kağıdıyla çevrili iftar menüsünü taşırken ne kadar nostaljik olduğundan habersiz, beni görünce düştüğü mahcubiyeti saklamaya çalışarak iniverdi öylece. Gavur İzmir oruç da tutarmış böyle. Bir başka kız çocuğu iki üç yaşlarında bir eli annesinde, yürüyor ağır aksak. Ahh ne güzel eteğin var öyle, uçuşuyor rüzgarda böyle..

image

ÇEŞMEALTI:

İçerik olarak Çeşmealtı: Yazlık yazlık yazlık…

Resmi olarak Urla’nın nesi olmakta?: Köyü

Sonuç: Başka olur Ege’nin köyü.

image

Ara ara siteler halinde ama genellikle müstakil evlerle bezeli, denizinden dalgası, havasından rüzgarı eksik olmayan; İzmir’in yerlisinin zamanında ekonomik şartlarda edindiği şimdiyse bir mutfak, bir banyo daha diyerek iyice genişlettiği, insanı hoşsohbet, akşam oldu mu çoluk çocuk, kalabalık sofralarından bereket eksik olmayan, bir yandan da mangalların değişmez konuklarının kemiğinden, derisinden sokak kedilerine ve köpeklerine de bir sofra yaratan yazlıkçıların bir çoğunun yazlıkçı kavramını genişleterek kah emekliliklerinde kah şehir kaçağını oynadığı dönemler içerisinde hem yaz hem kış rahatlıkla kalabildiği bir yer Çeşmealtı. Bu satırları yazdığım pazar gününün miskinliğini öyle kolay kolay üzerimden atmam mümkün olmadığından, parmaklarımın çalışkanlığını sokuyorum devreye. Bir evin, bir odasının içinde döne döne yazıyorum ben de. Dünya saatiyle neredeyim ben böyle? Etrafım kimlerle sarılı çepeçevre? Düşünmek için bol zaman gerek. Bugün pazar ve benim de önümde bir sürü sıcak geçen saatim var. Dolayısıyla ben de başlıyorum yazmaya: Sağ komşu Karşıyakalı, sol komşu Karataşlı. Sağ evin beyi sizlere ömür, sol evin beyi seksen yaşında. Sağ komşunun ortanca çocuğu da sizlere ömür, yıllar önce, otuzlarının başında. Şimdi babasıyla beraber sakin sakin yatmakta Çeşmealtı, Güvendik mezarlığında. Yedi yıl boyunca karısıyla beraber sürüklenmiş durmuş mezarlığa oğlunun peşisıra ve o yolunu çoktan yapmış aslında. Sağ evin komşusunun bir kız torunu iki yaşında, sol evin bir kız torunu Benim Küçük Günışığım’ın Abigail Breslin’ı. Sağ eve nispet yaparcasına gün itibariyle bir cenaze de sol evden çıkıyor. Allahtan uzak akraba. Herkes cenazeye gitti, oradan da mezarlığa. Genç ölüm var, düşman başına. Bir ev daha var ötede, mobilyacı kendisi. Üç katlı evinin her bir katına mutfak yaptırmışlar inip çıkma derdi olmasın diye. “İzmirli sandım Manisalı çıktı” diyor karısı için, Manisa’ya taşınmışlar İzmir’den, “Ben hanım köylüyüm ondan böyle oldu” diyor. Yemeklerden, ucu kendilerine dokunan esprilerden ve itiraflardan hiç gocunmuyorlar kısaca. Evin beyi porsiyonları az koyan gelinine karşı bir parça sitemkar ve de Maraşlı(bir Maraşlının kendi malzemeleriyle yaptığı kısırı görüp yediğinizde anlayabilirsiniz ancak ne demek istediğimi, kahverengi olur onların kısırları, İzmir’in hafif ve pembemtırak bulgurlarından çook uzak, apayrı). Sol taraftaki evin adı Nesrin Hanım, sağ taraftaki evin adı Şadan Hanım. Evlerini bir bekçi gibi, mutfaklarını bir aşçı gibi beklemişler bunca yıl. Kedilerden feyz alıp evlerine, köpeklerden feyz alıp eşlerine sadakat göstermişler. Mütevazı ve hatırşinazlar. Bugünlere isimleriyle beraber gelen evler getirmişler. Her ev bir kadın aslında dünlerden bugünlere gelen. Ev sahipleri ölseler bile, evler onların isimleriyle anılıyor yıllar üzerinden geçse de. Evin erkekleriyse misafir sanatçılar sadece ve sadece, yaşadıkları müddetçe.

RAKI’NIN KADEHLERİ:

Benim elimde manileşen aşağıdaki dörtlük, sağ taraftaki evin hayatta kalan oğlunun ağzından çıkmış olup, baba kaybından sonra bir erkeğin acısının acısını çıkartabilmek için neler yapabileceğini söyledikten sonra söylenivermiştir öylece. “Biz erkekler” demişti.. Ahh evet ya siz erkekler! “Biz erkekler bazen dağıtmak isteriz. Mesela kendini kaybedercesine içtikten sonra kaldırımda yatmak isteriz.” Aferin size siz erkekler, tabiatınız böyledir, daha da elden ne gelir? Tüm erkeklerin içip içip ister kaldırım tepelerinde, ister sandalye tepelerinde hep tatlı ve hep güzel kalmaları dileğiyle..

İlk kadehte tatlıyımdır
İkincide bir başka güzel
Karar derler çevremdekiler üçüncüye erişirsem eğer
Olduğum yerde ben, ben olarak kalabilirim ancak
Dördüncü kadehin rezilliğini paylaşmazsam eğer.”

MURAT VE GÖKÇE:

Ayaklarında parmak arası terlikleriyle iki kardeşten, ağabey olan Murat masmavi gözlü, küçük kız kardeşi Gökçe ise ağabeyine tutunmuş vaziyette bir parça yabani görünse de, aslında ürkek bakışlarıyla süzüyor beni ve çevresini. Evlerini gösteriyor ağabey Toptepe sırtlarındaki. Eskiden top buradan atılırmış. Annesi bakıyor evlerinin balkonundan kuşbakışı. Sonra da kaldığı yerden devam ediyor görevini ifa etmeye. Balkonunu süpürüyor elindeki çalı süpürgesiyle. Murat ve Gökçe eşliğinde minaresi kopmuş Kamanlı Camii’ne doğru yol alıyoruz. İnli cinli hikayelere konu olmuş burası bir zamanlar. Issız bir tarlanın ortasında uzaktan bile bir başka görünüyor. İçerisinde çok hikayeler barındırıyormuşçasına duruyor yüksek yüksek otların ortasında. İnsanın içini ürpertiyor duruşuyla. Tıpkı bir başka gelişimde karşıma çıkıveren Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesine konu olmuş Fatih İbrahim Bey Camii gibi. Bir de yemyeşil bir yatır vardı onun ön bahçesinde. Kaldı ki Camii’nin bahçesinde bir sürü başka mezarlar da vardı Osmanlı’dan kalma. Yatır manzaralı evlere sorduğumdaysa tatminkar bir cevap almam mümkün olmuyor. İnsanlar dünya telaşında unutmuşlar ötesini. Rutin manzaraları olmuş gözlerinin önündeki. Hayat, insanı fazla düşündürtmüyor ki! Önümdeki iki miniğe çeviriyorum başımı. Önlerinde belirsizliklerle dolu bir yol var. Birbirlerine sığınarak yürüyorlar. Setsuko ve Seita gibi Murat ve Gökçe’de. Tüm hayatları boyunca eski kuşakların eylemlerinin sonuçlarına katlanmak zorunda kalacak olan bir başka neslin çocukları onlar da.

image
Murat ve Gökçe

image

image

image

SANA GÖRE

IMG_20150713_011409

SANA GÖRE:

İllaki,
Her mevsim yaz olmalıydı
Tanrı’ya çevirmeliydin başını
Gözlerin kamaşmalıydı
Bir başka gözle görebilmeliydin yeryüzünü.
Güneş minik burnuna pembe bir öpücük kondurmalıydı
Kemiklerine dayanmalıydı nazik elleri, ısıtabilmek için her köşeni
Tutsak dilin neşeyle dolmalıydı
Renk değiştirmeliydin bir bukalemun gibi
Deri değiştirmeliydin bir yılan gibi.

İllaki,
Kederin -kuş tüyünden yastığın-
Başını koyar koymaz uykusuz kaldığın
Kovalamaya çalıştıysan da
İnatla üzerine abanan ağır yorganın olmaktan çıkmalıydı.
Kederimiz -paylaştıkça dağılan-
Aynı yastıkta çırpınan
İnadına çoğalan
Ne yöne çekersen o tarafa uzayan
Kıvılcım olarak kalmalıydı, ateşle uzlaşmadan,
İllaki.

Sana göre,
Gökyüzü idi güçlü olan
İster yakar, ister boğardı.
Elçisi yeryüzü mezarlıklarıyla
Topraktan elleriyle emerdi gövdeleri
Çekerdi içine tek nefeste bir vantuz gibi
Küserdi, aş vermezdi
Gücendi mi hiç pas vermezdi.
Irmaklarla uzandığı kollarıyla taşardı
İstediğinde katardı önüne yüzlercesini.
Fısıltıları dinlerdi hareket etmeden
Güdümlüydü gökyüzünden.
Kudret yükseklerdeydi
Yeryüzü ise emrine amade.

Bense,
Bir baharda filizleniverdim aniden
Kaç kış göreceğimi bilmeden
Esir ettiğim hayatının bilincinde
Önünde yaşayacağı tek yaz olduğunu bilen ağustos böceği misali
Komünist karıncalarla çevrili
Yaşadım durdum kendi evrenimde.
Yaptığım bütün yaramazlıklarım
Biçilen bütün rollerim
Haytalıklarım
Boşa geçmiş zamanlarım
Arsızca öpüp de bıraktıklarım
Haksız yere çıkıştıklarım
Kadar varmışım.
Gürültüm kadar yer kaplamışım.
Bazen kısık çıkmış sesim
Bazen gürlemişim yerli yersiz
Ama illaki istemişim ki,
Sen de;
Yokluğumda anla kıymetimi.
Yokluğumda tanı kendini.
Bu dünya nasıl bir yer diye sor kendine kendine
Gör bak hayat bu işte!

SARMAŞIK

image

SARMAŞIK:

-“Bahçıvan Efendi, çok kesme olur mu, mahremimiz olsun komşuyla aramızda. Benim torun küçük, benim beyimle kavgam büyük(bu kısmı içten ve içimden söylüyorum), istiyorum ki yediğimiz içtiğimiz, soframız görünmesin.”
-“Anladım abla ben seni, sen hiç merak etme. Çok açmadan temizlerim altlardan, pisliği ayıklar sana yemyeşil bir duvar bırakırım geride.”
-“Sağolasın. Söylediğin gibi geldin bugün. Yazlık yerde usta bulmak zor, geleceğiz diyorlar, gelmiyorlar. Bekle ki iş gördüresin. Önümüz bayram. Daha evin içi var.”
-“Ben sözümü yemem abla. Geleceğim dediysem gelirim. Yeter ki Allah ömür versin, kudret versin.”
-“Neydi senin adın usta?”
-“Ali’yim ben. Bademler’li Bahçıvan Ali. Kız aldık Urla’dan, buralı olduk iş, aş bulunca. Önce mevsimlik, zor gelince de tümüyle yerleştik. Yirmi beş sene önce tek tüktü evler, şimdi her yerler yazlıkçılarını bekler. Tarlaları sattılar müteahhite, sonuç işte böyle, dağ taş ev. Bize de ekmek çıkıyor, Allah’tan razı olsun.”
-“Sigortan var mı Ali Efendi?”
-“Emekliliğim var Abla. Ama benim hayalim bakkal dükkanı açmak idi bir zamanlar. Bir zamanlar dediysem öyle ahir zamanlardan bahsetmiyorum Abla. Kırk metrekare içinde bulgur, makarna, salça, kola, fanta, ekmek, gazete, sigara ha bir de akşamcıya zula. Bir de bizim evin ağılı var ve bir de sarı kızımız. Günlük süt, o sütten mayalanmış yoğurt, bidona basacağımız peynirimiz, taze yumurtamız.. Bunları satmaktı hayalim Abla. Malum şehir insanı doğalın peşinde. Kötü, pis hastalıklar yapışınca yakalarına ne yiyeceklerini, nereye kaçacaklarını bilemediklerinden bir kısmı gelip konuyor sayfiyeye. Sanıyor ki burada kötü, pis hastalık uğramayacak yamacına, yöresine. Hastalık bu Abla, kapıyı kapatmakla bitmiyor ki iş. Öyle olsaydı, böyle olmazdı. Her evde kötü, pis hastalıktan var Abla. Neyse işte bu iş bile sermaye istedi. Çocukların masrafı çok olunca vaz geçtim ben de. Malum pırnakıl süpermarketler sardı dört bir yanımızı. Ekmek, sigara satmakla da olmayacak dedik kendi kendimize. İşte.”
-“Soğuk su ister misin Ali Efendi?”
-“Sağ ol Abla. Sen bırakıver sürahiyi bir tarafa. Ben bakarım çaresine. Abla senden bir akıl alsam.”
-“Al ablacığım yani Al tabii Ali Efendi, vereyim yani(ne diyorum ben böyle?).”
-“Bizim Abla, yan komşumuz şehirli. Koca villa yaptılar bizim kerpiçin yanına. İlk başlarda pek iyiydiler bizimle, çocuklarla, hanımla. Hatta hanımı, bizim hanımın şalvarını pek beğenmiş, moda bu bu sene demiş. Bizim hanım da veresiye almış pazardan, hediye etmiş Hanım’ına. Gül idi adı. Sarılmış bizim hanıma. Teşekkür etmiş defalarca. Parasını sormuş hatta. Ama bizim hanım hediye o sana demiş. Gözleri dolmuş Gül Hanım’ın. Sonra bizim hanım takip etmiş durmuş Hanım’ı, ne zaman giyecek aldığı şalvarı diye. Hiç kısmet olmamış üzerinde görmek kıymet bilip aldığı, sonra da hediye ettiği şalvarı.”
Ali Efendi susar aniden. Gözleri bulutlanır. Ortamda oluşan sessizlikten ilk rahatsızlık duyan ilk cümleyi sarf eden olur.
-“Şalvar yüzünden mi akıl alacaktın benden Ali Efendi?”
-“Yok Abla. Şalvar bir işaret idi sadece. Bizim bahçedeki sarı kızdan bahsetmiştim hani. İnektir o. İlk başlarda bizim Varlıklı komşumuz bizim koca inek üzerine üzerine konan sinekleri kovalamak için kuyruğunu tembel tembel bir o yanna bir bu yanna her salladığında kahkahalarla gülerdi haline. Sonra bizimki güm diye çöküverirdi yere. O haline daha çok gülerdi. Bizim sarı kız göz kırpardı, ona da gülerdi. Kısaca bizim kızın her şeyi komikti. Fakat gel zaman git zaman bunlar yeni ahbaplar edinir oldular başka başka villalardan. Partiler vermeye başladılar bahçelerinde. Bahçe dediğim böyle bahçe değil Abla. Koskocaman, yüzme havuzlu, fıskiyeli, çimenli, salıncaklı ahşap mobilyalı, çocukların körebe oynarken kaybolduğu küçük bir orman diyeyim sana. Ama bizim bahçe bitişiğimiz. Önce şans dediğimiz, sonradan talihsizliğimiz olan bu yakın komşuluk oldu zaten Abla. Bir gün, bir akşam bizim hanımın aldığı şalvarı alıp da hiç giymeyen Hanım geliverdi kapıya apar topar. Neymiş bizim sarı kız çok mö’lüyormuş, gürültü oluyor, misafirlerini rahatsız ediyormuş. İnek bu Abla, mö’lemesin mi? Sen söyle?”
-“Eee”
-“Bir gün de Bey’i geldi, sizin taraftan rüzgarla beraber gübre kokusu geliyor dedi. Burnumuzun direği kırılıyor, misafirler rahatsız oluyor dedi. Hormonsuz diye benden aldığın domat, hıyar başka türlü yetişir mi toprakta gübrelemezsen eğer. Kısaca Abla, biz bunlara batar olduk azar azar. Ne yaptık bilemedik ama olduk işte. Görsen kapıdan çıkmaya korkar olduk. Çocuklar sessizleşti. Hanım azar yemesin diye korkuyla bakar oldu onlardan yana. Her Allah’ın günü şikayete başlamışlardı Abla. Sarı kız mö’ler mö’lemez benim kızlar elleriyle sus işareti yapıyorlardı hayvana. Hayvan ne anlasın çocuk dilinden. İnadına sanki bazı günler yırtınıyordu hayvan. Ağzımızın tadı kaçtı Abla. Huzursuzuz anlayacağın. Taşınsak diyorum, nereye gideceğiz? İnek var, kümeste tavuklar var, horoz var, civcivler var dizi dizi. Abla’sı gel gör benim civcivleri, bir tatlılar kurban olsunlar onlara. Ama bizim komşunun gözü görmüyor ki civciv mivciv. Varsa yoksa gürültümüz, kokumuz.”
-“Edepsiz görgüsüzler. Bağdan gelmiş pardon dağdan gelmiş bahçedekini kovarlar.”
-“Öyle de başa çıkmak zor kodamanlarla Abla.”
-“İnsan yuvasını terk etmez onlar öyle diyor, elin haddini bilmezleri rahat edecekler diye. Durup direneceksin, savaşacaksın sonuna kadar. Kurda kuşa yem etmeyeceksin bir avuç toprağını. Vatan toprağı bu.”
-“Öyle mi diyorsun Abla? Sen Chp’li miydin Abla? ADD’li filan mısın? Vatan deyince bakışların değişti de.”
-“Öyle. Bayrağımızı alır çıkarız biz sokaklara. Vatansa gerisi teferruat Ali Efendi.”
-“Öyle de Abla, bu bizim olay çok başka. Yani sana da öyle gelmiyor mu Abla? Bizim düşman öyle düşman değil ki.”
Kafası karışan Ali Efendi başındaki kasketi çıkartıp, serçe parmağıyla kaşımaya başlar düşünceli düşünceli  yer yer kelleşmiş, uzaktan dünya haritasının minyatürüne benzeyen başını.
-“Senin komşunun işi gücü neydi Ali Efendi?”
-“Valla söylediğine göre çok iş yapıyor, pek çok iş kolunda; ama evden de çıkmıyor ki çalıştığını görelim. Hamakta sallanıp, hizmetçilerine emirler yağdırıyorlar. Bir de bize bela olup yağıyorlar ara ara. Bir de ne kavga kıyamet, akşamına da bir güzel ziyafet.”
-“Aynı biz(içimden geçiverdi, dolayısıyla da içimde kaldı). Emperyalizm bu milletin, köylünün, emekçinin en büyük düşmanı Ali Efendi.”
-“Öyle de Abla, benim durumumla ne alakası var anlayamadım.”
-“Çok alakası var Ali Efendi. Seni sömürmek istiyor emperyalist güçler. O yüzden senin başına gönderildi bu sonradan görme burjuvalar. Emperyalizm gönderdi onu sana.”
-“Yok Abla, sanmıyorum. Beni ne yapsın emperyalistler? Bana gelinceye kadar neler var Abla? Ben bir basit bahçıvanım. Emekli aylığım belli. Evim belli, barkım belli. Kışın kömür yakarım, yazın serinlemeye bahçeye çıkarım.”
-“Böyle böyle başlar bu işler Ali Efendi. Ali Veli dinlemez böylesi. Bayrak düşmanları. Al bayrağını, çık bahçene. Al bayrağını, as bahçene.”
-“Biz bayrağımızı, vatanımızı, toprağımızı severiz Abla. Bizim durumun diyorum senin anlattıklarınla alakası yok yalnız Abla. Bizim komşuya ne bizim bayraktan? Hem bayram seyran değilse, cezası var bayrak asmanın. Resmi kuruluş değilim ki ben, göndere bayrak çekeyim?”
-“Dış mihraklar.”
-“Hangi Abla?”
-“Boş ver beni Ali Efendi fazla televizyon izledim galiba bu ıssızlığın ortasında. Sarmaşıklar gibi sardı tuhaf düşünceler kafamı. Her taşın altında onları arar oldum.”
-“Onlar kim Abla?”
-“Boş ver Ablam, ben sana şöyle buz gibi bir erik hoşafı getireyim, bizim hasattan. Sahi senin çocuklar kaç tane?”
-“Altı tane. Altısı da kız.”
-“Ne yaptın sen Ali Efendi, erkek olsun diyedir Allah bilir. Altı kız, altı kısrak yani. Nasıl baş eder, ne yer ne içirirsin hepsine birden?”
-“Yok Abla. Ben kız çocuğunu severim. Ben çocuk severim. Erkek çocuk olacak, ne olacak sanki? Bak bana, ben beş para etmezin tekiyim. Bir bakkal dükkanı açamadım, emperyalizmle pardon abla bir komşumla bile baş edemiyorum. Benden ne köy olurmuş, ne de kasaba. Ama kız çocuğu başka. Tıpkı bizim olay gibi. Yıllarca bizim çocuğumuz olmadı Abla. O zaman da şimdiki gibi tedavi olanağı yoktu. Bir gece ki o gece Kadir gecesiydi, sabah ezanına uyanıverdim bir ürpertiyle. Hemen namaza durdum. Allah’ıma yakardım bana evlat nasip eyle diye. Sonra da gizli gizli akıttım gözyaşlarımı yastığımın üzerine, yorganı üzerime çekip hanımdan gizlice. Bir zaman geçti benim yakarışım üzerine. Hanım verdi müjdeyi gözyaşları içinde. Sarılıp ağlaştıydık hiç unutmam. Sonra sonra her sene doğurur oldu bizim hanım. Tavşanlar gibi böyle. Ben sözümü yemem Abla. Allah’ıma sözümü tuttum. O bana evlatlar nasip eyledi. Hiç birini geri göndermedik. Günahtı çünkü öylesi. Ben bir istedim o bana altı tane verdi. Bir elin sayısından da çok. Daha ne olsun ki? Sonra Allah rızklarını da verdi. Sende çoluk çocuk kaç tane?”
-“Tek çocuk, tek torun ve de tek kocam var benim. Kocam istemedi(çok para gider dedi, çocuk demek masraf demekti), tek çocuk yeter dedi, sonra Avrupa’ya gideriz dedi, biz de bol bol Avrupa’ya gittik. Oğlum da babasının sözünü dinledi, paylaşmayı bilmezdi, karısıyla geçinemedi, evliliğini yürütemedi, o da bir tane torun verdi, gelin gönderirse görebildiğimiz oğulun oğlu ve tabii oğlum, o da bol bol Avrupa’ya gitti.”
-“Anladım Abla. Bir yandan bu konuşma iyi geldi bana Abla. Ben kararımı verdim. Allah’a havale edeceğim komşumu. Varsın o görsün hesabını. Benim işler hep Allah’lık zaten.”
-“Biliyor musun Ali Efendi, en doğrusunu yaparsın. Dur senin hoşafını getireyim ben buzdolabından. Altı kız, altı kısrak ha!”
Bir kahkaha atar mutfağa doğru giderken. Kendi kendine konuşur kafasının içinde: Sarmışlardır kısraklar sarmaşıklar gibi bütün bahçesini, evini, ruhunu, boş kalan tüm anlarını, eksiklerini, acılarını, yetersizliklerini. Şanslı adamsın Ali Efendi, Allah’ın sevilen kulusun ufak talihsizlikler yaşasan da hayat içinde. Benden çok sevilensin, orası kesin.

TEK GÖZÜM

IMG_20150705_020615

TEK GÖZÜM:

Tek gözüm, cancağızım, seni benden kendi türüm alıp kopardı. O meşum günde tam olarak neyin peşindeydim bilemiyorum ama bildiğim bir şey vardı, arkamdan beni takip eden rakip gölgelerinizin sokak lambalarının aydınlattığı loş ve leş arka sokaklara yansımakta olduğuydu. Kuyruğumu dik tutmaya çalışmaktan başka elimden ne gelirdi hiç bilmeden ilerledim dar sokaklarda. Mevsimlerden sonbahardı, vakitlerden akşamdı. Dağılmış çöp bidonlarının yanlarından geçtim. Kaldırımları mesken tutmuş, nefesleri tükenmekte olan adamların yanlarından süzüldüm usulca. Hiçbirinin umurunda değildim, onlar da benim. İnsanoğlu bir yandan binaların boylarını tuğlalarla yükseltip, diğer yandan kendi türünü dışlamaktaydı içi sızlamadan. Çöpleri eşeleyen, yorgun, bitkin biçareler. Kim bilir, belki de bu insanlar o yüksek katlı binalarda yaşamaktan bıkıp gün gelip kendilerini bulundukları yerden atan bedenlerdi, belki ayaklarının altında toprağı hissetmek istediler, peki ama şehrin göbeğinde toprak ne gezer? Parklarda yemyeşil çimenler ama onların da altındaki toprakta solucanlar ne gezer? Solucansız, kurtsuz, börtüsüz böceksiz toprak, toprak değildir ki! Her gün koca koca hortumlarından akıttıkları tazyikli sular ilaçlanmaktan leş gibiler. Ne içtiğimiz su su gibi, ne yediklerimiz aş gibi. Keşke şehirde doğmamış olsaydım! Keşke bir köyüm olsaydı geri dönebileceğim, ölebileceğim! Burada ölmek de zor. Kendine ölecek kuytu bir köşe bulmak da zor, kardeşlerim. Bir kedi ölmeyi nereden bilecek diyecek olursanız eğer, bilmez elbet diyeceğim. Ama ben başkayım. Ölmenin yok olmak demek olmadığını da öğrendim. Bir gün geldi ve kulağıma fısıldanıverdi tüm bu gerçekler. Rüzgarla geldi fısıltılar, iliştiler kulağıma. Sırrı sakla dediler, sakladım ben de. O günden sonra gözüm açıldı, olan bitene. Körmüşüm ben bundan önce. Kokuları takip eder, darbelerden sakınırdım, ne korkakmışım meğerse evvelden. Yedi can palavraları insanoğlunun olsun, üzerinden çok da fazla geçmedi, bir kardeşim karşıdan karşıya geçmek isterken kalıverdi hızla gelmekte olan bir arabanın altında. Daha da yedinin yedincisini bırak, üçünü bile harcayamamıştı yavrucak. Araba savurtuverdi onu kızgın asfaltın karşı köşesine bir öğle vakti. Gittim baktım ben de parçalanmış cesedine. Ne yalan söyleyeyim, onca tarihimize rağmen, engel olamadığım bir merak vardı yüreğimde kabarmakta olan, üzüntümü ise kat be kat aşan. Uzun süre baktım baktım baktım ölüsüne. Karnı yarılmış, bağırsakları dışarı çıkmıştı, kafası ezilmiş, tüm patileri kırılmıştı yavrucuğun. Vücudundan çıkan her tür sıvı toprağa bulanmış, derisine yapışmıştı. Gözleri kapalıydı. Minik burun deliğinden sızan bir damla kan bıyıklarının üzerinde pıhtılaşmıştı. Üzerine tek bir tane süs asılmış cılız bir Noel ağacını andırıyordu bu haliyle. Bir düşüncedir aldı beni bu manzara karşısında. Az evvel kah miyavlaşıp, kah içten içe konuştuğum tekirim, acaba şimdi nerelerde diye. Az evvel buradaydın, yanımdaydın, şimdi nereye gittin? Patimle yokladım bedenini. Cansız bedenin hiç tepki vermedi. Kanının ılık akması gerekirken, bedenin soğuyuverdi birdenbire. Tüm vücudunu bir güzel temizlediğin dilini de koparmışsın can havliyle, anın dehşetinden yapmışsın belki de. Ah yavrucuğum her şey tamam ama şimdi nerelerdesin? Kalbin durdu, beynin öldü, konuşkan dilin koptu ama sen nereye gittin? Sen de bitmedin değil mi, tek bir beden yüzünden? Ölüm bu mu? Yok olmak bu mu? Nereye gitti konuştuklarımız, rahata erme planlarımız, her sabah yeniden başlayan günü kurtarma umutlarımız? Senin yavruların annesiz kaldılar bak şimdi. Daha da yavrulayabilirdin halbuki. Emzirebilirdin tekrar. Anneliğin de yitmiş oldu solan bedeninle. Oysa ki ne güzel, yiyecek arar bulurduk seninle. Ben kendi türümün nadide bir örneği olduğumdan, paylaşırdık yiyeceğimizi beraber, her zaman yaptığımız gibi. Hiç olmadı bir parça kuru ekmeği tırtıklardık seninle ikimiz. Sen fazlasını yerdin, ben artıklara razı olurdum senin için. Ne verirsen patinle, o giderdi seninle. Belki sen bir kuş avlar getirirdin yahut da bir fındık faresi. Malumunuz kedigiller familyasından, etçiller takımından olduğumuzdan her tür hayvansal gıdayı tüketmekte sakınca görmeyiz biz. Bizim tabiatımız da böyledir, daha da elden ne gelir? İşte böyle düşünceler üşüştüler senin gidişinle beraber aklımın bir demeyeyim her köşesine. Sonra da terk edip gitmediler maalesef, ben aksini istesem de. Düşünen bir kediye dönüştüm göz göre göre. Mevsimlerden sonbahar, vakitlerden akşamın çökmüş olduğu o günde, bu tip düşünceler içerisinde yürüyordum kendi kendime. En sevdiğim arkadaşımın kaybının hüznü vardı hala üzerimde. Saatler geceyarısını vurmazdan önce, dilim susuzluktan dışarıda, kafam açlıktan ve düşünmekten serseme dönmüşken ve şuursuzca dolaşmaktan vazgeçmem gerektiğini idrak ettiğim andan itibaren burnuma gelen yemek kokularını takip etmeye karar vermişken nihayet az ileride bir arabanın bagajına eşyalarını yerleştirmekte olan genç oğlanların etrafında pervane, belediyenin kulaklarını mandalladığı yani baytar görmüş, iğnenin tadına bakmış bir çomarın varlığı beni ikinci kez kendime getirdi aniden. Bir çomarın boy hedefi olacakken ben; bu sahipsiz, sokak bekçisinin önüne atılan bir parça kemik ya da kemik suyuna bulanmış bayat ekmeklerin hatırına yan sokaktan aniden çıkan iki kadının akıllarını başlarından alacak şekilde havladığına şahit oldum. Bir yandan havlayan ve köpeksel varlığıyla mahalleyi ben buradayım, hepinize yeterim diye inim inim inleten köpeğin gözdağı vermesi karşısında çaresiz birbirine sokulan iki kadının imdadına yetişmek şöyle dursun, bir dur bile deyivermedi iki genç oğlan. İki yanlışın biri insan türünün ayıbı olsa da, bir diğerinin müsebbibi bu hem aptal, hem de ihtiyar ve işgüzar çobandı. Kendisini besleyenlerin gözüne iyice girdikten sonra ancak iki kadının yakasını bıraktı. Başını okşasınlar diye sığındı onların kuytu köşesine. Akşam yemeği hazırdı onun gözünde bundan böyle. Yeri geldi miydi kendisini yakan, kuyruğunu koparan, akılalmaz işkenceler yapan bir de üzerine akşam yemeği olarak servis eden insanoğluna yaltaklanmakta üstüne yoktur köpekgiller familyasından etçiller takımından seni gidi gıdısından okşanmayı seven sefil çomar! Bir güzel tırnaklarımı geçiresim var ama tutuyorum kendimi olduğum yerde. Benimse iki miyavıma akşam yemeği önüme serilmediğine göre, kendi aşımı çıkarmam gerek yine çerden çöpten.

İşte böyle öngöremediğim akibetim, kestiremediğim talihim, açlıktan ne yapacağını şaşırmış bomboş kalmış midemle baş başa o çöp senin bu çöp benim dolaşırken sağda solda en nihayet buldum ben de bir lokma. Hem de ne lokma. Bir restoranın arka bahçesindeki çöp kutularının içinde envai türde yiyecek varmış beni beklemekte olan. Hemen dalıverdim istihkakımın içine. Tam da talihim döndü derken, sessiz gölgeler canlanıverdiler birer birer. Hepsi birer kediye dönüştüler. Kedigiller familyasından, etçiller takımından ve hepsi benim kanımdan. Acımasızca tırnaklarını doğrulttular üzerime. Yemek o kadar tatlı geldi ki onca açlığımın üzerine, koruyup kollayamadım kendimi layıkiyle. Bir darbe sol yanıma geldi, korkunç bir acıyla sarsıldım olduğum yerde. Sağ gözüm, sağ yanım karanlıkla kaplandı aynı anda. Islak, yapış yapış bir şeyler aktı gitti gözümden aşağıya. Ölüyorum sandıysam da ölmedim, ölemedim, kim bilir belki de hikayem duyulsun istedim. Bir çöp kutusunun içinde, sağım solum kokuşmuş yiyecekler içinde sonum gelsin istemedim. Tek gözüm sizlere ömür, aldığım sayısız darbelerse yerini bir sızıya bıraktılar hiç geçmeyen. En büyük darbeyi kendi türümden aldım hiç tahmin etmezken.

image
JOSE GUADALUPE POSADA

Artık kocadım ve biraz da çabuk yaşlandım tek gözüm sönüverince. Uzaklara gidemez oldum eskisi kadar. Mecalim yok artık kolay kolay harcamaya kısıtlı enerjimi. Küçük gördüğüm sokak köpeklerine dönüştüm sonra sonra. Beni alsınlar diye paralandım durdum insanoğlunun önünde. Baktım ki ev kedileri rahat ve konfor içinde, ben de istedim onlar gibi olmak, bir çantada taşınmak, kuş tüyünden yastıklara uzanıp kıvrılmak, gün boyu mırıl mırıl mırıldanıp, kaz ciğerli kedi mamalarından tatmak, ama şekilci insanoğlunun tercihi olamadım bu çirkin halimle. Beni evlerinin baş köşelerine yakıştıramadılar tek gözümle. Kim ister kocamış, tek gözlü bir hayvanı evinde? Özür de olsa onlardan farklı olduğum için kediler arasında da dışlandım son halimle. Coşku doluydum bir zamanlar, oyuncuydum, mart geldi mi duramazdım olduğum yerde, tohumlarımı saçar, doğacak çocuklarıma serenatlar düzerdim olası eşlerime hitaben. Son halimi bir görseler çocuklarım, hanımlar.. Bir münzevi var bundan sonra hayattan, sokaklardan kaçan. Ne kendi türüyle ne başka türlerle uyum sağlayıp, bir arada durmayı başarabilen. Ama aklı hiç durmadan çalışan.

Biliyorum bunu ben seçilmişim en başından. Yıkılmadım, yılmadım  ölmedim, cezamı çekmekte, çilemi doldurmaktayım; kaderime razı, günümün gelmesini beklemekteyim. O gün geldiğinde tüm kediler önce birer ikişer, sonra beşer onar, daha daha sonra yığınlar ve en nihayet kitleler halinde düşeceklerdir peşime. Nereden mi biliyorum? Çünkü benim okuma yazmam var. Ben okumayı biliyorum, hem de her dilde; kuş dilinde, tersçe, Arapça ve Farsça ve tüm latin dillerinde.

Yakın bir tarihte ben gene çöpleri karıştırırken, sağlıklı bir kedi bitiverdi yanımda. Daha ilk lokmamı yutmamıştım ki beni diğer gözümü oymakla tehdit etti tıslayarak. Nasıl hareket ettiğimi merak ediyorsunuz, değil mi? Size kalsa, sizin düşüncenize göre, tek göz mühimken, ikisinin kaybı pek bir mühimdi, halbuki hiç korkmadım tehditlerinden. Ama bir kedi olmak umurumda olmadı. Kalan gözümü diktim üzerine, o ise tehditler savuruyordu sivri tırnakları eşliğinde. Öyle dik durdum ki karşısında, size anlatamam. Tek gözümü diktim üzerine, sanki görünmez bir zırh vardı üzerimde. Düşman küçüldükçe, ben büyüdüm git gide. Büyüdüm büyüdüm büyüdüm. Bir kara antere dönüşüverdim sonunda. Bu değişim karşısında neye uğradığını şaşırdı bizimki. Gözleri üzerimde dikili fakat gerisin geriye attı adımlarını. Onun tereddütleri vardı, benim özgüvenim. Onun üzerinde hayatı boyunca üzerinden atamayacağı ve ömrü elverdiğince anlatmaktan bıkmayacağı bir hikayesi vardı, benimse yavaş yavaş tüm dünyaya duyuracağım sessiz çığlıklarım. Ta köşe başına kadar gitti geri geri. Her bir adımıyla küçüldükçe iyiden iyiye. Küçüldü küçüldü küçüldü. En nihayet bir noktaya dönüştü gözümde. “İşte böyle kardeşim, bak kılına zarar vermedim. Böyle de gözdağı verilebiliniyormuş demek ki! Git anlat şimdi bu hikayeyi tüm çıplaklığıyla herkese. Benim de efsanem büyüsün büyüsün büyüsün, kocaman olsun seninle birlikte. Bir ağız diğerine aktarsın şevkle. Beni anlatırken kullandığınız kelimelerin sıfatları büyüsün dursun her bir ağzın içinde. Anlatacaklarım bitmedi, bilakis başladı şu anda benimle birlikte. ben seçilmişim, duysun bilsin Afrika, Ortadoğu, Amerika. Hepsi toplanacaklardır benim etrafımda eninde sonunda.”

KALBİM

image

KALBİM:

Kalbim,
Atar atar
Bir gün gelir durur.
Kalbim,
Bekler bekler
Bir gün gelir bekleyemez olur.
Kalbim,
Sever sever
Gün gelir artık sevemez olur.

Zihnim konuşur konuşur,
Kalbim susar oturur.
Bakışlarım öfkeli,
Yanaklarım al al-
Ellerim,
Yumruk yumruk-
Kalbimse kafesinde biçare
Kalın bir düğüm olur,
Dertli dertli oturur.

Dilim bir engerek
Ağzımın içinde hırçın hırçın dolaşır durur
Kelimeler sesten ibaret
Havaya karışır, unutulur
Parmaklarım damla damla mürekkep
Seni kağıda bulaştıramazsam eğer
Sayfalar küser ve yok olur.

Aklım kalbime hükmetmek ister
Kalbim yanar tutuşur
Keder dört bir yana sıçrar
Yangın söndürülemez olur.
İçime boşalttığım suların
Çıkardıkları dalgalardan
Bir sürü boğulan olur.
Kalan kısmıysa tutunarak kurtulur.

Önce aklım bedenime ihanet eder
Kalbim yalnız atmaktan yorulur
Suskun bir kumru olur
Aralıksız seni düşünür durur
Düşündükçe avunur
Avundukça unutur(mu?)

Kalbim bir gün bir bıçak bulur
Sana giden damarları kesip
Solgun bir bedenin içinde
Sahipsiz bir ada olur.
Bundan sonra kasılmaz olur.
İntihar eder ve,
Kurtulur.

Benimse,
Sol yanımda bir boşluk
Yeri doldurulamaz olur.

ÇİZER: MOHSEN NAJAFİ

HAYAT İŞTE

image

HAYAT İŞTE:

İlk gelen bir minik serçe, sonra gelen isimsiz, beyaz küçük kelebek
Gelir konar bahçene
Sonra hayaletler, anılarıyla birlikte,
Tüm yeryüzü saçmalıkları
Kalbinin orta yerine baskı yapan ağırlıklarıyla birlikte
Üşüşürler teklifsizce.

Konuşarak ancak; hafifleyebildiğin bir uzun dönüş yolculuğuymuş hayat
Feleğin çemberinden geçmezden önce
Olduğun yerde yaşadığın ıssızlığınmış,
Gurbet.
Başka başka masalardaki sesleri dinledikçe
Merak ettiklerinmiş
Yalnızlığın.
Sen sadece önlerinden geçersin.
Onlar sadece yerlerinde otururlar.
Sen sadece bir tanışıklık ararsın
Onlar isimsiz birer özneye dönüştükçe.

Tüm dünyalar uzaktır sana
Seslerini dinlersin kulağına çalındıkça
Anlamadığın lisan değil,
Geçmişinizdir,
Ortak hafızasızlığınız,
Gezegenlerden de uzak.
Ayrı ayrı gezegenler
Farklı farklı yörüngeler
Tek seferliktir; karşılaşırsınız
Sonra dönersiniz yine kendi rotalarınıza.
Uydunun uydusu olmak zor bundan sonra aynı atmosferin ortasında.

Çat kapı gelen komşunu ararsın
Hayatından ölerek çıkanlara yas tutarsın
Bir anda kalabalıksız kalırsın
Bir anda bir evin ortasında yapayalnız kalırsın
Tek dostun limon ağacının gölgesine sığınırsın
Dallarına ağıtlar yakar,
Köklerinde bir yuva kurarsın
Her bir dalına bir hikaye yazarsın
Senin gizemli tarihin, tatsız kaderin de onda saklıdır
Ne yaparsın?

Bilgece söylenmiş birkaç sözcük ararsın
İnsanlar derman olmayınca
Yerden gökten medet umarsın
Başarın başarısızlığındır
Sevgin insafsızdır
Toprak ayağının altından kayandır
Güneş dokunmadan canını yakandır.

Gel, kelimelerin insafsızlığına sığınalım beraber
Gel, perişan olalım beraber(ama illaki olalım)
Gel, hayat zehirse içelim beraber
Bilmez misin ki, durgun akan nehirler keyifsizdirler.

Ben, eğdim başımı belli etmedim kimselere
Bir boşluk yarattım, yerleştim içerisine
Verdiğim sözlerimi yemedim, tuttum teker teker
Fırlattım attım acı sözlerimi, koydum kapının önüne
Senden uzak olduğum zamanlar içinde
De,
Ben, galiba ne güneşe, ne yıldızlara
Geçit vermedim
Hayat işte.
Benimki de böyle
Gelmiş ve geçiyor bile.

FOTOĞRAF: ARA GÜLER

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑