CAN YOU EVER FORGIVE ME? : BENİ AFFEDEBİLİR MİSİN?

6BA0EC79-B406-4AB2-9163-F25A2B99CF73

CAN YOU EVER FORGIVE ME? : BENİ AFFEDEBİLİR MİSİN?

“Sırrımı harcadım.” Lee Israel

“İnsanlara ne dersen inanırlar.” 

Çoğu fani çoğunlukla yok olur. Bu şekilde ise bir çeşit hala yaşıyor sayılırsın. Sen öldüğünde mektuplarının bu şekilde yayınlanmasını istemez misin?” Anna

“Ben Dorothy Parker’dan daha iyi bir Dorothy Parker’ım.” Lee

“Mesafeni koruyabilmek için yapabileceğin her şeyi yaptın. Yalan söyledin, içki içtin, bencildin. Perişan haldeydin. Bana güvenmiyordun.” Elaine

-“Çok iyi bir insan olduğunu düşünmüyorum Lee.” Jack Hock
-“Sana katılıyorum.” Lee Israel

GİRİŞ :

Dikkatimin dağınık, başımın sıkışık, aklımınsa uyuşuk olduğu bir zamanda izlemiştim. Üzerine kafa yoracak fırsatım, filmi önemseyecek halim yoktu. Yine yok. Ama yok olması bahane olmamalıydı ve yok diyenin yok olurdu. Dedim ve filmi tekrar izledim aklımın bir yerinde kalmış olan Melissa McCarthy’nin bu senenin belki de en iyi kadın oyuncu performansına istinaden. İncelikli bir senaryo sayesinde yaratılan derin karakter analizi, bozuk ağzının, sivri dilinin ve alkolün ardına sığınarak kendini yalnızlaştıran başkarakterin başlarda sevimsiz gelebilecek tavırlarına rağmen, ilerleyen dakikalarda insanın bir o kadar da bağrına basasının geldiği Lee Israel’in dünyasına girdikçe dikenlerin nasıl olup da en çok gülün kendisine battığını görmüş oldum ince ince. Gördüklerimden pişman, Lee’nin sahtekarlıklarından rahatsız oldum mu diye soracak olursanız, asla diyeceğim. O kadar parasız, patavatsız, depresif ve pasaklıydı ki…hissettiği değersizlik hissinden kaynaklanan ağır depresyonundan ötürü bile sevmemem mümkün değildi. Külçe gibi bedenini zor taşıyordu sokaklarda. Mutsuz, bakımsız, yalnız ve sevgisiz bir karakterdi.

Diğer yandan filmi tek sırtlanan isim Melissa McCarthy miydi? Yine diyeceğim ki, asla. Richard E. Grant, canlandırdığı evsiz, sorumsuz, avare ve hötöröf Jack Hock rolünde McCarthy’le kolaylıkla başa çıkabildi. Senaryonun en büyük başarısı Lee’nin karakterinin gizli kalmış taraflarının yavaş yavaş ortaya dökülmesinde yatıyor zaten. Film aksiyondan çok, karakter odaklı ilerliyor. Lee, karanlık bir New York akşamında tek başına ilerlerken paltosunun içine sığdırdığı iri gövdesi ve sallapati yürüyüşüyle yürek burkuyor. Neredeyse sahtekarlıkları iyi ki yapmış, yoksa sıradan bir biyografi yazarı olarak kalacaktı ve varlığından kimsenin haberi olmayacaktı diyorsunuz. Elinden içki bardağı düşmeyen, gittiği davetin vestiyerinde gözüne kestirdiği bir başkasının paltosunu kendisininmiş gibi isteyen ve giyen; film boyunca da üzerinden çıkarmayan, bunda da bir sakınca görmeyen, son söyleneceği ilk söyleyen, insanlara karşı nazik olmakla mesai harcamayan, filme konu olan sahtekarlığından duyduğu pişmanlığı çok başka şeylere bağlayan, arkadaşsız da olsa hayatına giren ve girmeye çalışan tüm kadınlarla arasına buzdan duvar ören Lee’yi dünya üzerinde tek seven canlının kedisi olduğunu görüyoruz. O da yaşlı ve hasta. Zaten ölüyor kısa bir süre sonra.

0DCFBF77-54D2-4CB0-9271-1CA80228D825

374BEAC0-B047-4131-B5B0-C672CD58BA4E

BENİ AFFEDEBİLİR MİSİN?

Ya sonra? Ama önce affet. Affet beni. Yaptıklarımdan ve yapacaklarımdan ötürü. Sevgimi gösteremeyişimden ötürü. Seni de diğerleri gibi dolandırmamdan ötürü. Yanıma yaklaşmaya çalışan herkesi etrafımdaki dikenli tellerden geçirmeyişimden ötürü. Söylediklerimden ve söyleyeceklerimden ötürü. Sivri dilimden ötürü. Sözlerimden ötürü. Kırdıklarımdan ve kıracaklarımdan ötürü. Verdiğim rahatsızlıktan, sevgimi sevgisizlikle bastırmamdan ötürü, beni affet. Beni affedebilir misin? Beni bir gün affedebilir misin? Sonra ne olduğu mühim değil. Yine olsa yine kırardım. Ama önce…affet beni.

Bundan daha güzel bir film ismi duymadım henüz. Kitap ismi de. Bu sözün bir filme, öncesinde bir kitaba bu kadar yakışabileceğini düşünemeyeceğim gibi. Sırf bu yüzden ve her zaman olduğu üzere yine kişisel bir yazı var karşınızda. Sinema yazısı olmaktan ve bir filmi anlatmaktan öte. Neden böyle? Çünkü ben böyle. Ben hep böyle.

98813C6B-1091-40F9-9473-F91DB4E5E6D8

AE4D4DCC-CEC2-4159-8FBF-33F59F0E3D02

LEONORE CAROL “LEE” ISRAEL :

Gerçek hikayeye dayandırıldığı belirtildikten sonra olayların başlangıcı olan 1991 yılına gidiyoruz. Olayların geçtiği yer New York. Bardaktaki buzların şıngırdama sesiyle açılıyor film. Bu sesi pek çok kereler duyuyor, içinde olası viski olan bardağı tutan Lee’yi kah bar taburesinde, kah evinde pek çok kereler görüyoruz aynı şekilde. Fakat filmin ilk karelerinde saat henüz üç buçuğu gösterirken işyerinde dahi içmekte aynı pervasızlık içinde. Konumunu ve yaşını yaptığı iş için uygunsuz bulan ofis çalışanlarının fısıltılarına maruz kalan Lee küfredince, hemen arkasında durmakta olan patronu tarafından anında kovuluyor işinden. Her şey çok hızlı gelişiyor ve ilerleyen dakikalarda anlıyoruz ki hem patronu, hem de çalışma arkadaşları ondan zerre hoşlanmadıkları gibi, ebediyen aralarından ayrılacağı günü beklemekteymişler sanki. Evindeyse durumlar farklı. Lee’nin hayatına girmeyi başarabilen tek canlı kedisi Jersey. Sahici(!) kedi besleyen Lee’nin yeryüzünde sevgiyle yaklaştığı tek canlının da kedisi olduğunu görüyoruz. Yayıncısının ev partisine davetsiz olarak gitmeden önce süslenmek adına yaptığı tek şey belli belirsiz sürdüğü ruj oluyor. Partide çevresine toparlanan kadınlara hava atmak için böbürlenip duran yaşı geçkin yazar bir adamın palavralarını dinliyor. Böylesine hiç tahammülü yok ve zerre kaale almadığı adamın gösterişçiliğine de savuracağı nahoş bir çift sözü var. Adamsa nefes aldığı ve çevresinde birkaç kadın olduğu sürece böbürleneceğe benziyor. Lee’nin orada bulunma nedeni ajans sahibinden iş istemek. O kadar parasız ve çaresiz ki. Yaşlı ve hasta kedisinin seksen iki dolarlık veteriner masrafını ve de evinin kirasını ödeyemiyor. Diğer yandan korkunç derecede pasaklı. Yatağa ayakkabılarla giriyor, yastığının üzeri ve evin her yerinde sinek problemi var, aynı şeyleri pek çıkarmadan giyiyor. Tam da bu sırada Jack Hock’la yolları kesişiyor. Yine bir barda. O Jack ki, gittiği partide zil zurna sarhoş olduktan sonra tuvaletle, elbise dolabını karıştırarak yanlışlıkla binlerce dolarlık kürklerin üzerine işemiş bir adam. Kürk sahipleriyse üzerlerinde binlerce dolarlık çiş kokulu kürk, kokunun cazibesine kapılarak onlara eşlik eden sokak köpekleriyle birlikte evlerinin yolunu tutmak zorunda kalmışlar. Kafaları hep biraz uyuşuk olan ikilinin biraz da karmaşık ve sorunlu ama bitmeyen dostluğuna tanık oluyoruz filmin sonuna kadar. Tüm yaptıklarına rağmen Lee onu affediyor.

DDE35DB8-3776-4A64-A849-FDDF8F18CF0D

91F9166A-E9B4-4567-AD12-7277D83B6E23

Lee iki popüler ve çok satanlar listesine girmeyi başarmış biyografi kitabı dışında yazarlığından çok edebiyatta sahtecilikle adını duyurmuş bir yazar. Kariyerine altmışlı yıllarda freelance çalışarak başlamış ve ilk defasında Katherine Hepburn’ün olmak üzere sırasıyla Tallulah Bankhead, Dorothy Kilgallen ve Estee Lauder biyografilerini kaleme almış. Estee Lauder’in yazdığı otobiyografiyle, kendi yazdığı biyografi aynı zamanda piyasa sürüldüğünden son kitabı doğru düzgün satmamış. Sonra da yani doksanlı yıllardan itibaren başlayan çöküş döneminde kendisine gelir olsun diye ünlülerin imzasını ve elyazılarını taklit ettiği mektuplar yazmaya başlamış. Bu işten güzel paralar kazanıldığını gördükçe de mektupların sayısı 400’ü bulmuş. Ta ki FBI tarafından yakayı ele verene dek. Filme ismini veren kitap, kendi anılarından yola çıkarak yazdığı otobiyografisi ve 2008 yılında yayınlanıyor. 2014 yılındaysa Lee kanserden ölüyor. Jack o kadar şanslı olamıyor ve federallerle Lee’nin aleyhine anlaştıktan çok kısa bir süre sonra o da yine kanserden ölüyor. Sene 1994. Fakat beraber pek çok da badireler atlatıyorlar. Örneğin böcek ilaçlamacı adam ve kapıcı, Lee’nin evine dayanılmaz kokunun varlığından girmeyi reddederken, o ben girerim diyor. Jack, yatağın altında kurumuş kalmış kedi pisliklerini topluyor. O kadar çoklar ki. Bu çok can sıkıcı gibi duran anlarda aslında Lee’nin mahremini ve sıkıntılı hatta iğrenç bir hali paylaşıyorlar beraberce. Belki de Lee’nin asla tek başına kalkışamayacağı ve herkesle de paylaşamayacağı bu özel durumda ona bu özel bağı kurmasında yardımcı oluyor(kendisinden ve kedisinden sonra evine girebilen tek canlı yaratık Jack bu arada).

Lee, bir yandan Fanny Brice’ın otobiyografisini yazmaya çalışırken diğer yandan da yayıncısının Tom Clancy kıyaslamasına maruz kalıyor. Çünkü Lee oyunu kuralına göre oynamıyor. Fanny Brice’sa kimsenin umurunda değil. Çünkü Lee ünlü değil. Kimse onu tanımıyor. Clancy gibi Larry King’e çıkmışlığı yok, nazik değil ve hijyen sorunu var. Artık 51 yaşında, seksi değil, güzel değil, bakımlı değil, üstelik de lezbiyen fakat sevgilileriyle de ünlü değil. Bu haliyle kendisine para ödenmesi zor gibi gözüküyor. O da çaresizlikten dökümanları güzelleştirmeyi uygun buluyor. Yakalanıp da yargıç karşısına çıktığı sahnede kendi özeleştirisini yapıyor inceden. Ve altı aylık ev hapsi artı üç yıllık şartlı tahliye ile kurtarıyor paçayı. Savunması da şudur ve de kısaca halinin ve hayatının özeti ve itirafı niteliğindedir: “Aylardır büyük bir anksiyete suçluluk duygusu içinde yaşıyorum. Pek çok diyemem çünkü yaptığım şeyin yanlış olduğunu düşünme nedenim yakalanacak olmamdan korkmamdı. Özellikle herhengi bir hareketimden pişmanlık duyduğum söylenemez. Demek istediğim birçok yönden hayatımın en iyi zamanlarını geçirdim. İşimden gurur duyduğum tek zamandı bu. Ama gerçekten de benim işim değildi değil mi? Eğer işim üzerinde çalışsaydım, o zaman kendimi eleştirilere açmış olacaktım. Ve bunu yapmak için fazla korkağım. Sonra da kedimi kaybettim. Beni gerçekten seven tek canlıydı sanırım. Belki de hep o olacak ve arkadaşımı kaybettim. Gerizekalı olan bana katlandı ve onunla vakit geçirmek güzeldi. Sanırım artık gerçek bir yazar olmadığımı fark ettim. Ve bu yüzden sanırım sonuç olarak buna değmediğini söyleyebilirim.”

Bana kalırsaysa değdi. Şimdiye dek tek bir filmini izlemediğim aynı zamanda aktrist olan Marielle Heller’ın başarısına tanık oldum. Filmografisine üstünkörü göz attığımda en başarılı olduğunu düşündüğüm işine tanıklık ettiğim için son derece de şanslıyım. Ayrıca gerçek hayatında da tombik olan Melissa McCarthy’nin film boyunca gizlediği bebek gibi yüzü dışında, doğru bir projede değerlendirildiğinde ne kadar başarılı işler çıkarabildiğine de tanık oldum. Ve elbette harika senaryosu ve queer sinemaya göz kırpan karakterleriyle, bu senenin bana kendisinden bir şeyler bırakarak ayrılan değerlerindendi. Umuyorum Oscar’larda aradığını bulsun.

933431AE-089B-438A-ADBF-EE8DDAE39A28

EC98D420-8D7D-4437-9A9C-92342532E939

PRIVATE LIFE

621542CA-6E6E-482A-9557-DCAC8CFB3502

PRIVATE LIFE : 

“Bazen aile yapmak için üç kişi gerekir(burada bahsi geçen üçüncü kişi genç bir donör ve onun pek kıymetli, taze yumurtasıdır).”

“Bir başkasına ait beden parçalarını uterusuma koydurtmam.” Rachel

Şimdiye kadar hiçbir şey doğal olmadı, şimdi niye öyle olsun ki?” Richard

“Neden hayatın hep seni kandırdığını düşünüyorsun?” Sadie

GİRİŞ :

Tamara Jenkins’in The Savages’dan sonra izlediğim ikinci filmi. İşin içinde yine aile var. Gerçi çekirdeğinden bir aile. Bir karı ve bir kocadan oluşan. Bir kadın ve adamdan diyemiyorum çünkü resmi bir kuruma dönüşen birliktelik evlilik denen görünmez ama resmi kurumlarca onaylanmış bir çatı altına girdiği andan itibaren ne kadın kalıyor geriye ne de adam. Bir kadının kocasına ve bir adamın karısına dönüşüveriyor taraflar. Becerebildikleri takdirde de anne ve babaya. Filmde yer alan tarafların görünüşe göre tek eksikleriyse çekirdek aileyi Voltron’a dönüştürecek bir bebek. Film bu beyhude uğraşı anlatmakta. İki saati aşkın süresi sıkmıyor. Konusuysa etrafımızda bu sıkıcı süreci yaşayan çiftlerden geçilmez olduğundan ve kısırlık çiftlerin üzerine vebanın taşıdığı kara bulutların benzerleri misali dolup dolup hiddetle boşaldığından Rachel ve Robert bizim için de son derece tanıdık karakterler olarak çıkıyorlar karşımıza. Film ilk dakikalarından itibaren, tıpkı adı gibi bir çiftin özel hayatını mercek altına alarak başlıyor. Bir yatakta sere serpe yatmakta olan Rachel’ın poposuna iğneyi saplıyor Robert. Belli ki ilk tecrübesi, bu yüzden hart diye saplıyor iğneyi. Sonra da film boyunca aşama aşama tek bir çocuk yapabilmek uğruna pek çok cefaya katlanan çiftimizin serüvenlerine ortak oluyoruz. Doktor doktor geziyorlar. Randevu saatlerinde bekleme odası koltuklarını boş bırakmayan onlarca çift oluyor etraflarında. Suratlarda bezginlik var. Değişen bir şey oluyor mu sonunda, onu izlemeden bilemeyecek olan siz potansiyel seyirci için fazla spoiler vermeden filmi anlatmaya çalışacağım burada kısaca(uzun zamandır isteksizdim, canım tek satır yazmak istemedi, bu ve hatırlayamadığım milyon tane sebepten ötürü durdum durdum da bu filmi mi buldum diye de sormuyor değilim kendime ama bir tarafım da kaderci olduğundan kaderde bu yazıyla merhaba demek varmış ekim ayının on’unda diyorum. Napacaksın kader işte).

46450F2B-E1A2-4CB8-BE91-A92AF1C3E80E

RACHEL ve ROBERT’ın ÖZEL HAYATI NASILDIR?

Rachel 41, Robert’sa 47 yaşındadır. Zamanında kariyer odaklı olan yaşamlarındaki beraberlikleri ne kadar zamandır sürmekte, bilinmemekle beraber, New York’ta bir dairede iki kocaman köpekle yaşayan Yahudi çiftimizden Rachel son kitabını yayınlamaya çalışan bir yazar, Robert’sa sahne aktörüdür. Bu çok da genç sayılmayan çiftimiz anlaşıldığı üzere entelektüeldir ve böyle bir çifti merkeze alan filmin aynı zamanda senaryo yazarı olan Tamara Jenkins bol bol kitaplara, yazarlarına, pek çok filme göndermeler yapmakta ve bunu da kulakları tırmalamadan yapmayı başarmaktadır bu sayede. Çiftimizinse tek gayesi tek iyi yumurtanın döllenmesini sağlamak uğrunda gayret eden doktorlarının başarısıdır. Bu uğurda her yola başvurulur. Bazen gafil avlanırlar. Karşılaştıkları duygusal sahtekarlıktır. Donör olabilecek yirmi yaşındaki kız onları aylarca parmağında oynatır, sonra da yok olur. Operasyon geçirmek zorunda kalırlar karşılıklı. Rachel’a defalarca enjeksiyon yapılır. Fiziksel tıkanma yaşayan tek testisli Robert’a uygulanacak TESE(testiste sperm için kazıma) işleminin maliyeti 10.000 dolar iken, orta üst gelir grubuna giren fakat mütevazı şartlarda yaşamakta olan çiftimiz ne yapar eder bu parayı bulur. Bu ve bundan sonraki topladığında küçük bir servete tekabül eden masraflarını vargüçleriyle karşılar doğurganlık bağımlısı çiftimiz. Embriyo transferi işe yaramadığında, doktor yeni bir fikirle çıkar karşılarına. Bir donör yumurtası gerekmektedir. Rachel yaşlı yumurtalarının işe yaramadığı gerçeği ile yüz yüze kalmasının yanı sıra, bebekle arasındaki genetik bağı yok edecek olan bu fikre sıcak bakmaz ilk başlarda. Kısaca kıskanır. Oyunun dışında kaldığı hissi uyanır. Fakat doktorunun verdiği ve üzerinde gülümseyen genç bir kızın fotoğrafının bulunduğu broşürde yazıldığı gibi bazen aile yapmak için üç kişi gerekir diyerek yumurtalarını 10.000 dolara satışa sunan kızların bulunduğu internet sitesinden kendilerine uygun donör arayışı başlar. Tam da Rachel bir kız kardeşim yahut kuzenim olsaydı dediği anda, filmin başlarında gördüğümüz, annesiyle çatışma halinde olan, çiçeği burnunda fakat tıkanmış yazar adayı, aynı zamanda Robert’ın abisinin ikinci eşinden olma Sadie girer hayatlarına. Rol model olarak gördüğü çiftin teklifini kabul etmesiyse fazla sürmez. Çoktandır aradığı yaşama nedeni ve amacını bulmuştur. Döllenen yumurtası Rachel’ın rahmine yerleştirilecektir. Aralarında açıklık kararı verirler. Sadie ailesini bu kararından haberdar edecektir. Öyle de yapar. Aile büyükleriyle toplandıkları yemek masasının etrafında bu nihai fikrini söyleyiverir Sadie. Annesi çılgına döner. Kızının genetik malzemesini patlamış mısır gibi etrafa saçtığını düşünür. Sonrası vardır bir de bu işin. Çocuk dünyaya geldiği takdirde, onun nesi olacaktır? Gece kavgayla ve annesinin hiddetiyle son bulur. Sadie yine de fikrinden caymaz. Menopur adında, teknik olarak menopoza neden olan, fakat buradaki asıl amacı üreme sistemini durdurarak adet dönemlerini Rachel’ınkiyle uyumlu hale getirecek olan iğneleri olmaya başlar. En nihayet on beş yumurtadan altı tanesi döllenir ve bekleyiş başlar. Sonuç yine hüsrandır. Tüp bebek de işe yaramamıştır. İki taraf da üzgün ve kederlidir. Hem Rachel hem Robert. Robert tüm bunların bittiğine sevindiğini itiraf eder. Çocuk istemekten vazgeçmiştir. Tek istediği eski hayatına kavuşmak, bu saplantıdan kurtulmaktır. Peki vazgeçmişler midir ya da vazgeçecekler midir eninde sonunda? Yenilen pehlivan güreşe doymaz misali tekrar başlarlar kaldıkları yerden. Gelen bir telefonla rotalarını bu defasında Virginia’ya çevirirler. Film çiftin bu son savaştan daha güçlenerek çıktığını gösterir. Daha bilinçli, daha güçlü olarak çıkacaklardır yeni donör yumurtlayıcısının karşısına. Son sahnede yer alan bekleyiş filmin en önemli sahnesi olmakla beraber, bir yandan jenerik akmaktadır üzerlerinden. Vazgeçmeyeceklerdir. Hayat böyle devam edecektir onlar için. Film bitmek zorunda olduğu için biter, onların Kavga’sı ise sürer gider.

Spoiler vermek istemeyen ben, filmi en ince ayrıntılarına kadar anlatıp, Sadie’nin yumurtasının akibetini de söyleyerek sanıyorum içinizde var olan son merak kırıntısını da süpürmüş bulunmaktayım. Farkındayım, ki farkında olarak kendine engel olamamak da bir şeydir. Bir de kuldan saklamaya ne gerek vardır.

paul-giamatti-kathryn-hahn

SEN OLSAYDIN, BÖYLE DE ÇARESİZ OLSAYDIN NE YAPARDIN?

Bir, hiç böyle bir durumla karşı karşıya gelmedim. İki, gelenlerden dinledim. Gözlerinin dönmüş olduğunu, her yolun mübah olduğunu düşünenleri gördüm. Çocuk uğruna bu yola baş koyuyorlar. Bütün o iğneler, alınan hormonlar, doktor muayenehanesinin mesken tutulduğu saatler, tüm o sabırsız ve ümitle beklenen günler ve sonu hüsranla bitip, biraz zaman geçince tekrar, tekrar tekrar ve tekrar başlanan tedaviler. Rachel ve Robert’ın yaşadıkları her şey gerçek ve gerçekçiydi. Üstelik tatlı bir mizah eşlik etti bize, çiftin yaşadığı dramın orta yerinde. Bu sayede hafakanlar basmadan o yumurta bu hormon, o taşıyıcı bu toplayıcı demeden sonuna geliverdik filmin. Aslına bakacak olursanız benim en uzak olduğum konulardı bunlar, belki bir Nazi kampında da geçmiyor film ya da yine çocuksuzluktan ve anne olamamaktan muzdarip Gemma’nın savaşın orta yerinde kaldığı Sarajevo’da geçen Twice Born atmosferi de yok ama prog rock eşliğinde karşısında bacaklarını ayırdığın doktorun elindeki uzuun bir boruyu “hadi hamile kalalım, ne dersin?” diyerek neşeyle(!) içine sokmaya hazırlanırken, anlaşılacağı üzere atmosfer pek de parlak değilken, ne yapardım ben de tamam mı devam mı diye, yaşama nedeni olurdu sanırım benim için de. Ve devam derdim sonuna dek. Ama o boruyu düşündükçe… Ve hayır, açık kalp ameliyatı ile aynı prosedür işlemiyor. Göğüs kemiğim yarılmayacak ama hormonlar, vs. derken, bunlar bir kadın için son derece hassas dengeler. 

SON SÖZ :

Gelelim tüm o göndermelere. Bir filmin temposuna daha doğrusu senaryosuna çok şey katar o göndermeler. Bir referanstırlar çoğu zaman. Göndermeleri anlayanlar havalara girerler(ben), bilemeyenler öğrenmek için not ederler(yine ben, herkes her şeyi bilmez, -mek zorunda da değil). Her neyse Karl Ove’un Kavga’sı vardı işin içinde, Serpico’nun geçtiği sokaklara yapılan göndermeler vardı, Clinton’ın Little Rock’ı, Atwood’un Handmaid’s Tale’i, Drugstore Cowboy, Sam Shepard oyunlarına yapılan atıf, Rosemary’nin Bebeği ve firmasını en büyük tavuk üreten şirket haline getiren ve ne hikmetse kendi de bir tavuğa benzeyen Frank Perdue’ye(diyelim ki bütün hayvanlar öldü acaba artık hayvanlara bakamayan insanlar giderek birbirine benzer mi diye soran Elias Canetti’yi anmasam olmazdı) uzanan bu hoş anımsamalar dilm renk kattılar zaman zaman. Bir de işinden içi bayılmış, kızının da babasının yaptığı işin dünyanın en sıkıcı işi olduğunu düşünen dertli anestezi uzmanı vardı. Ve sonunda da benim de hep çok gitmek, görmek ve kalmak istediğim YADDO vardı. Daha ne olsun?

7F25F021-FDF7-4470-A00F-B2F4225CCAE8

PATRICK MELROSE

F58696C0-1701-4EA5-A93B-66A7CA526625

PATRICK MELROSE :

-“Babanın öldüğüne üzüldün mü?
-Yaşadığına üzüldüm.”

“İroniktir, babamdan geride kalanları içimde bulmakta zorlanmazken, ondan gerçekte geride kalanları bulmak zor oldu.” Patrick Melrose

“Kral Shaka kim biliyor musun? Harika ve çok güçlü bir Zulu savaşçısıydı. Askerlerini yerdeki dikenli çalıları umursamaksızın günlerce sivri kayalıklarda yürüttü. Ayaklarının tabanı yırtılmış ve yanmış haldeydi. Kızgınlardı ve acı çekiyorlardı. Bunun en sonunda artık hiçbir şeyin onlara zarar vermeyeceği anlamına geldiğini fark ettiler. Acı hissetmeyeceklerdi. Zamanında zulüm olarak düşündükleri şey aslında bir hediyeydi. Aşktı aslında. Şu anda bana teşekkür etmeni beklemiyorum ama umuyorum ki büyüdüğünde sana vermiş olduğum dersler için bana minnettar kalacaksın. Git ve kapıyı kapat. Pantolonunu indir.” David Melrose(acıyı, aşkı, saplantıyı, sapkınlığı, herşeyden önce karşısındakinin küçük bir çocuk ve kendi öz oğlu olduğunu unutan hasta bir adam, sözde baba)

“Olay gerçekleşirken bir kertenkele vardı duvarda. Eğer kendimi bir şekilde onun içine koyabilirsem, bundan kurtulabilirim diye düşündüm.” Patrick Melrose

“Kişinin hedef aldığı şey bıkkınlıktır.” David Melrose

“Bir yeteneğin varsa kullan, yoksa ömür boyu sefil olursun.” David Melrose

“Benim için bir şey yapar mısın? Onlara yağ çekme, seninle dalga geçmelerine izin verme, uyum sağlamaya çalışma… Sen de bu insanlar kadar iyisin. Hatta daha iyi. Sıcakkanlısın.” Anne Moore

-“Becky. Kendine zarar verme ve refrakter depresyon.”
-“Patrick. Narsistik, şizofreni, intihara meyilli alkolik.”

“Bazen suçu en çok hak edenler, merhameti de en çok hak edenlerdir.” Annette

GİRİŞ :

Övgüye nereden başlayacağımı bilemeden başlıyorum Patrick Melrose hakkında yazmaya. Yarı amatör bir kalem(diğer yarısı profesyonel öyle mi, güldürme beni), yarı otobiyografik bir kitap uyarlaması olan beş bölümlük mini televizyon serisini yorumlayacak size. Hakkında söylenecek o kadar çok şey var ki… Edward St. Aubyn yazmış, David Nicholls senaryolaştırmış, Edward Berger çekmiş, başta Patrick Melrose rolündeki Benedict Cumberbatch olmak üzere tüm oyuncular da döktürmüşler kendilerine düşen rollerde. Son yıllarda izlediğim en iyi “villain” karakter olarak Hugo Weaving olmazsa olmazmış diyorsunuz izledikten sonra. O kadar kötü ki… Hem Cumberbatch hem de Weaving açısından filmografilerindeki en unutulmaz roller bunlar baba oğul Melrose’lar olarak. İlk defa en kalıcı şekilde Sherlock rolünden kurtuluyor Cumberbatch hem fiziksel açıdan hem de performans olarak.

DD93320E-22C3-410B-864A-DD08D6334271

Dizinin beş bölüm olarak tasarlanmış olması tesadüf değil bu arada. Yazarının, Patrick Melrose adı altında yayınlanmış olan beş tane kitabı var. Ve dizinin her bir bölümü serinin kitaplarıyla aynı ismi taşımakta. Goodreads’de Patrick Melrose dediğiniz zaman öyle çıkıyor en azından. Henüz Türkçe’ye çevrilmemiş, belki de hiç çevrilmeyecekler ama dizisinin kendi çapında bir fenomen olması söz konusu şimdiden. Beş bölümden hangisinin daha iyi olduğunu soracak olursanız eğer, ilk önce her bir bölümün ayrı ayrı çok çok iyi olduğunu söyleyerek geçiştirmeye çalışsam da biraz baskıyla beş diyeceğim sanki(bir cenaze töreni etrafında bu kadar debdebe yaşanırken, ölünün ardından değil de kendi hallerine gözyaşı döken ya da birbirleriyle yüzleşme sevdalısı insanlar çevreliyor Eleanor’un hareketsiz bedeninin etrafını, o ise sükunetini korumakta bir tabutun içinde ve birde Patrick’in de dahil olduğu malum terapi sahneleri yüzünden), yok yok üç(nasıl da dalga geçmekteydi ikbal düşkünü kah burjuva kah aristokratlarla), ama yok yok iki-kesin ama(Hugo Weaving’in David Melrose gibi hasta bir babaya bu derece başarıyla hayat verebilmesinden ötürü, ayrıca yemek masası kronotopunun bu derece başarılı çekilmiş olması açısından, tüm o kinayeler, küçümsemeler, bir çocuğun sessiz çığlıklarını görmezden gelişler…), bir evet(bay alkoliğin ve aynı zamanda madde bağımlısı ve intihara meyilli bir şizofrenin avaz avaz takdimi olması açısından), dört fena mıydı peki(bir evliliğin bitişine tanık olurken, hayaletlerin yakamıza nasıl da yapışıp kaldığını göstermesi açısından ve dünyada en nefret ettiği kimse olan babasına dönüşen Patrick’e tanık olmamız açısından). Anlayacağınız hiç boş yok. Senaryo tıkır tıkır işliyor, hayatın parçaları birleşiyorlar bir şekilde. Patrick aracılığıyla iletilen mesaj, hayatın dikkat ederek baktığımız şeylerin tarihi olduğu, geri kalanınsa paketlenmesi olduğu yönünde. Doğrudur, hepimiz bir şeylerin hazırlığı içindeyiz yaşamımız boyunca, bunun ne olduğunu sorup soruşturmadan ölüyor kimimiz. Pek çoğumuz da çok geç anlıyoruz tüm bu hazırlığın-kimine şölen, kimine yas- ne için olduğunu. Hiç içinmiş diyenlerinizi duyar gibiyim. Pesimistler sizi. Sizler akıntıya karşı kürek çeker durursunuz, tıpkı benim gibi ve güneş başka bir seçeneği olmadığı için doğar her yeni güne, değil mi? Sevgi pıtırcıkları, size göre değil bu dizi, içerisinde çok fazla acı barındırmakta çünkü. Malum sizin hayatlar toz pembe her daim.

62141F02-8FCC-4C90-AEDF-27805DDFA171

2FC31FC7-3B51-4B76-A46F-560F52A87AFC

221DA1D8-775A-43BC-A58E-5CF65040B8B6

PATRICK MELROSE, DAVID MELROSE, ELEANOR MELROSE :

Dizinin en can alıcı sahnelerinin baş kahramanı kimdir’in yanında ne idi derseniz, bu nesnenin telefon olduğunu söyleyeceğim. Telefonun acı acı çaldığı ilk sahne ile başlıyor dizinin ilk bölümü ve yine bir telefon sahnesiyle bitiyor beşinci bölümün sonu. İlk bölümde telefonun ucundaki ses, New York’tan Londra’ya bağlanmış ve ses son derece parazitli geliyor. Patrick’i arayan akrabası Nicholas Pratt. Babasının bir otel odasında ölü bulunduğunu söylüyor ona. 1982 yılındayız bu arada. Patrick’se oralı değil, olacak gibi de değil, üzerinden bir yük kalkmışçasına gülüyor, bir yandan da içinden çok doz uyuşturucu çektiği şırıngasını arıyor yerlerde nereye düşürdüm acaba diye. Amcası, onu, babasının olağandışı hayatına kadeh kaldırmak için çağırıyor New York’a. Olağandışı evet, bir baba bir yaz günü başlamış olduğu oğluna ettiği tecavüzlerini birkaç sene daha sürdürmüş ve maaile bu olağandışı sapkınlığı önlerindeki birkaç yıl boyunca çekmek zorunda kalmışlar(bence de hiç komik değil). Oğlu dur diyene kadar da durmamış bu cinsel saldırılar. En acısı da hiç durmadan içen annesinin oğlunun yaşadığı korkunç tecrübeyi kavrayamaması, kavrasa bile kendi dünyasında kendi uğradığı tecavüzlerle bile başa çıkamadığından efendi köle ilişkisi içindeki rolüne bürünüp efendisinin sözünü dinliyor olması. İleriki yaşantısında Patrick’in bir bağımlı olarak yaşamına devam edebilmiş olması, kadınlarla ilişki kurabilmesi, problemler yaşasa ve yaşatsa da aile babası olabilmesi bile bir mucizeyken ama özünde iyi bir insan olduğunu gösterdiği bir su bardağının içine hapsettiği akrebi bile özgür bırakabilmesinde yatarken, babası büyük bir zevkle purosunun yanar ucuyla karıncaları eziyor. Biri potansiyel olarak ona zarar verme ihtimali olan hayvanı özgür bırakırken, öteki dünyanın en zararsız hayvanını yakmakta keyfince. Bir kötüden bir iyi olmuş, gördüğü onca zorbalıktan sonra bir zorbaya dönüşmemiş Patrick. Kurtulmak için içiyor sadece, öte yandan bu bir aile geleneği gibi de nesilden nesile aktarılan. David Melrose’un içinde ilk başta kendisini mahveden ve hiç sönmeyen bir cehennem ateşi var. Bu korkunç bir şey. Dünya sinema ve televizyon tarihinde hiç unutmayacağım kötü ruhlu karakterlerin zirvesine oturdu bile. Ne Amon Goethe, ne Hans Landa, ne Edwin Epps, ne Hannibal ya da Lord Voldemort, ne Nokes ne Joker hiçbiri bu kadar kötü değildi. Darth Vader yanında masum bir sinek. Ve bu yaşananlar gerçek. Bir başka gerçekse David’in hem pedofil, hem tecavüzcü, hem de ensest uyguladığı kişinin öz oğlu olduğu. Bir cümle içinde bile olsa bu kadar kötülük yeter.

2A2E5543-7067-45AE-85F2-B17440317186

EC0857B0-56AC-4C54-95F8-A0CA869D618E

D772FD9B-002E-48A0-AC3D-0032304C6A86

Onun babasının yakılmadan hemen önce tabutta yatan haliyle vedalaştığını sanıyoruz, oysa ki asıl kabus ve yüzleşmeler bundan sonra başlıyor. Patrick’in ne kadar çaresiz olduğuna, tüm o şizofrenik konuşmalarına ve karabasanlarına şahit oluyoruz otel odasındaki. Kaynar suyun içine sokmak zorunda kaldığı kolunun acısıyla geliyor nihayet kendine. O kadar zarar veriyor ki kendine, beynine ve iç organlarına, içiniz parçalanıyor bu halleri karşısında. O yıllarda daha şırınga bulmak bile meseleyken, tek başına gittiği New York’un arka sokaklarında tekinsiz adamların arkasına takılıyor hiç düşünmeden. Bir köşede bıçaklanacak ve hayatı son bulacak oracıkta, kendi kendini imha duygusu öyle kuvvetli ki, korkunç yoksunluk krizleri çekerken taksilerin arka koltuğunda kasılmalar ve kramplar eşliğinde ilerliyor gecenin karanlığında. Kalbinin durmamış olması ya da AIDS kapmamış olması tamamen tesadüf. Hayat ona vız geliyor, bu yüzden yaşıyor ve belki de hayatta kalabiliyor. Çünkü ölmek istiyor ama ölemiyor bir türlü. Delirium tremens geçirirken bile taşındığı sedyede ölmek istiyorum diye bağırıyor bir yandan. Bir adamın, herşeyden öte bir babanın biricik oğluna neler yaptığını, ona yaşattığı mutsuz çocukluktan sonra, mutsuz bir adama evrilişini izliyoruz. Kısaca mahvediyor oğlunu. Dünyada yaşanabilecek en korkunç şey, çocukken yaşanan ve sistematik olarak devam eden ve özellikle de baba tarafından gerçekleştirilen taciz ve tecavüzler(daha korkuncunu bulamadım, işkence bile daha masum bunun yanında). Bu dizi bu duyguyla yaşamaya çalışan bir adamın kendine ettiklerini anlatıyor beş bölüm boyunca. Cat Stevens’ın ilk bölümde çalan “Wild World”ü esnasında Patrick Melrose’un uyuşturucudan uyuşmuş vaziyette yıkanıp, sokaklarda insanların arasına karışmasına şahit oluyoruz kısa bir süreliğine. Aramızdan birinin Patrick Melrose olması ihtimali öyle yüksek ki ve o öylesine hiçbir şey olmamış gibi sokaklarda yürüyor ki…

DF202EBB-8CD0-4E15-9C95-6404173D798F

586F02B7-FDCD-4B42-BC99-14ECD2E0EE67

1CEF76D1-4FDC-472E-9652-775C3DF7B5DB

 

1967 sonbaharına Fransa’nın Lacoste köyüne gidiyoruz ikinci bölümde. Yaz tatilini geçirdikleri şato gibi evleri, kötü kalpli David tarafından varlıklı bir Amerikan ailesinden gelen eşi Eleanor’a aldırtılmış zamanında ve bu son derece akılcı bir yatırımken, bu şirin ve tarihi köyün içindeki malikanede yaşananlarsa tam bir trajedi ve de yaşanacak olan trajik olaylar da kapıda. David zalimlik ve sapkınlık, Eleanor alkol ve ilaç, Patrick’se kendini kuyuya atmak derdinde kendi özel tımarhanelerinde. Patrick daha sekiz , babası ise 61 yaşında o yıllarda. Oğlunun ancak zalim derslerle adam edebileceğini düşünen, kibirli, alaycı, zorba, narsist, kontrol manyağı bir doktor yalnızca. Kendi babası tarafından onaylanmamış bir adam. Zamanında doktor oldu diye babası onu küçümsemek için mirasından mahrum etmiş. Karısı Amerika’nın en zengin ailelerinden birinden geliyor halbuki. Aristokrat değiller çünkü yeni zenginler. Kuru temizleme sıvısından imparatorluk kurmuşlar. Patrick’in burjuva bir ailesi varmış kısaca. Babası çulsuz bir doktormuş Eleanor olmasa. İlk tanıştıkları zamanlarda ona aşık olma nedenini İngiliz züppelerden farklı bir genç olmasına bağlıyor. Ortak idealleri varmış hayata dair. Alkolikler için bir eve dönüştürecekleri ev, gerçekten de alkoliklerin yani kendilerinin sığınağına dönüşmüş zamanla. Eleanor bir yerde onu değiştirebileceğimi sanmıştım derken, ters giden şeyleri gençlikte görüp de görmezden geldiğini anlıyoruz ve birde çok fazla belirtilmemiş olsa da, Patrick ileri yaşlarında başlarına gelen bir şeymiş anlaşılan. Varlıklı bir aileden gelen Eleanor olsa da, susan taraf da kendisi oluyor. Her şeyi sineye çeken, patetik ve pasif bir karaktere dönüşmüş zamanla. Mum gibi hareket ediyor kocasının karşısında, ayak parmaklarının üzerinde yürüyerek kaçmaya çalışıyor evden. Evdeki tüm kararları kocası veriyor, o ise alkolden bulanıklaşmış aklıyla altı kişi oldukları halde, bir masanın etrafında hangi düzenle oturacaklarına dair komut vermekten aciz. Oğlunu da bu şekilde harcatıyor kocasına. Patrick en nihayet tecavüzü yüzüne vurduğunda. Me too diyor. Bana da tecavüz ederdi diyor. Hiç hissetmedin mi diye sorulduğunda, hayır diyor. Ruhu bile duymamış, hiç anlamamış, hiç hissetmemiş. Oğlunu korumak adına elinden geleni yapmış. O ne yaman çelişki Eleanor! Nicolas da aynı şekilde. Ama aslında hepsi bir şekilde bilmişler ama bilmemezliğe gelmişler. Güç sarhoşluğunun altında ezilmişler. David onlara çok güçlü, çok yenilmez görünmüş o zamanlar. Halbuki bir otel odasında tek başına ölen ihtiyar David, kıçına bir parça pamuk tıkıştırılan bir ihtiyar olarak giriyor nihayetinde tabuta, yatacak mezarında.

50C0749A-446A-445E-AD08-9FB55CCB2A24

CD4090DD-BB84-42F6-A03D-88CC8EA8E949

A1AAFF03-FE45-4A1C-8C3F-81177CD61EA2

Üçüncü bölümde yer alan ve yıllar sonra iki eski bağımlı Patrick ve Chilly Willy’nin mucizevi bir şekilde karşılaşmalarıyla aralarında geçen mucizevi diyalog bir parça umut serpiyor içimize. Öyle ya da böyle güzel günler de göreceğiz bir gün elbet diye. Davetin verildiği günün akşamında Patrick’in mucizesi de gerçekleşiyor. Aşık olmaya çalışmış fakat başaramamış, birinin kalbini onarabileceğini düşünüp heyecanlanıp fakat bunu yapamayacaklarını anladığında uğradığı hayal kırıklığının aksine bu sefer başarıyor. Fakat diğer tuzağa kendisi düşüyor evliliğinin devamında; yani öfke, kin, iğneleme, züppelik, hor görme ve kendine nefret olmadan geriye hiçbir şey kalmayacağı gerçeğiyle yüzleşiyor. Bu arada bir şey başarıyor Patrick, ne yapacağını bilemediği gençlik günlerinin aksine avukat çıkıyor. Gerçek hayattaysa böyle bir babaya sahip olan ve kitapların yazarı Edward St. Aubyn yazar oluyor. Onun kendini kurtarmasından duyduğum memnuniyeti anlatmam olanaksız ama kurtarmak kelimesi merhametten öte şükran barındırıyor daha çok. Yüksek sınıf mensubu yazarın bu kadar trajedi yaşamışken, kitaplarında taşıdığı ironi yazarın üslubuna saygı gösterildiğinden olsa gerek diziye de yansımış ve bu da bizim ekran karşısından düşünceli ama asla acımtırak olmayan bir ruh haliyle ayrılmamızı sağlıyor. İroniyi severim evet, kibir taşır içinde sıkça. Son olarak dizinin başarısına en büyük katkı sağlayan unsurlardan birinin, yan rollerdeki oyuncuların yıllar içindeki ruhsal ve fiziksel değişimlerinin başarıyla ekrana yansıtılmasından kaynaklandığını belirtmek gerek. Örnek vermek gerekirse, Bridget’ın özentiliğinin ve şımarıklığının kendisine zengin koca bulmasında yardımı olsa da, yaş kemale erdikten sonra, üstüne üstlük bir kız annesi ve aldatılan bir eş, üsüne üstlük sevgilisinden bir veliaht bekleyen koca sahibi olduğunu öğrendikten sonra nasıl başka yöne gittiğini, günlerce hazırlanıp durduğu partiyi gözünün görmeyişini, bir zamanlar bir parçası olmak için çok özendiği bir sürü ikbal düşkününün arasından nasıl arkasına bakmadan uzaklaştığını izliyoruz ikinci ve üçüncü bölümlerde. Bir leit motif olarak üst sınıf kıyasıya eleştirilmekte beş bölüm boyunca. Özellikle David Melrose ve elindeki puro bu sonradan görmeliğin, zalimliğin ve kibrin bir tezahürü olarak çıkıyor karşımıza. Son sözüm var sizi daha fazla sıkmamak adına izleyin bu diziyi ilk fırsatta, sonra kara kara düşünür vaziyette bulacaksınız nasılsa kendinizi tıpkı benim gibi; bundan sonra ne keser acaba bir izleyici olarak sizi?

D54FBBEA-F10E-4EC0-B68C-6AB575D4E3FC

8E898DB2-43A0-4608-A359-44309E374C9D

 

 

SÜRPRİZ ROTA, İKİNCİ DURAK : BİTLİS

20180414_151539-01

SÜRPRİZ ROTA, İKİNCİ DURAK : BİTLİS

GİRİŞ :

İlk durağım olan Van’dan ayrılacağım gün geldi çattı. O kadar memnun kaldım ki bir gün daha uzatabilirim diye geçiriyorum içimden burada kalacağım gün sayısını. Fakat daha sırada çok il var görmek istediğim. Sırf bu yüzden bir parça hüzünle ve yine yağışlı bir günde terk ediyorum Van’ı. Bitlis’in ilçesi Tatvan’a gitmek üzere yola çıkıyorum. Otogara vardığımda halk arasında basiret bağlanması denen şey gelip beni buluyor ve hangi otobüs firması olduğuna bakmaksızın atlıyorum ilk kalkan otobüse. Tekrar geçiyorum aynı yolları bugün de. Sağım Van Gölü, solum Gevaş yolu. Yaklaşık iki, iki buçuk saatlik bir mesafe Van Gölü manzarası ile geçecek diye seviniyorum. Ve an itibariyle de yolu yarılamış bulunuyoruz. Telefonum çalıyor o arada. Arayan arkadaşımla aramdaki diyalog şu şekilde gelişiyor. Sonrasında da şunlar şunlar oluyor :
-Nörüyon?
-Nörim? Yoldayım.
-Yolculuk nereye?
-Bitlis’e.
-Bitlis?
-Evet. Bitlis.
-Şarkiyatçı mı oldun başımıza.
-O neden?
-Doğu’dan çıkmaz oldun. Ege’nin suyu mu çıktı? Trakya’ya çıksana.
-Gittim ben Trakya’ya.
-Kaç defa?
-Bir defa.
-Az.
-Az mı?
-Az.
-Sen kaç defa “çıktın” Trakya’ya?
-Hiç, ama ben iddialı ve ihtiraslı değilim bu ve benzeri konularda.
-Ben iddialı ve ihtiraslı oluyorum, öyle mi?
-Öyle.
-Öyle olsun.
-Başka yer mi yoktu gidecek? Ne var yani Bitlis’te? Beş minarenin mi peşine düştün, anlamadım ki!
-Anlamaman hakkımda hayırlı olabilir.
-Benim de senin bu gitmekte olduğun tehlikeli ve anlamsız destinasyonlardan haberim olması senin hayrına olabilir.
-Ne gibi?
-Başına bir iş gelse ne yapacaksın? Araba çapsa, başın sıkışsa, PKK inse?
-Farkındaysan mevzu ya hep çıkmak, ya da inmek.
-Ben böyleyim. Issız yerlerde dolanma fazla.
-Peki.
-Silah mı taşısan acaba?
-Çıldırdın galiba?
-Hayır, nefsi müdafaa. Şu küçük spreylerden alalım sana.
-Gezen mi daha paranoyaktır, oturan mı’nın canlı örneğisin. Şüpheli insanların yüzüne gözüne sprey mi sıkayım yani?
-Olabilir. Gerekirse sık. Onlar çökmeden sen çök.
-Nereye çökeyim?
-Düşmana.
-… Piyasadaki iyi ilaçlarla tedavin mümkün olabilir aslında.
-… Öyle mi diyorsun?
-Bilmiyorum mola verdik. Benim kapatmam gerek artık.
-Öyle mi diyorsun? Tedavisi var mı gerçek benim?

CENDERME :

Telefonumu kapatıyorum ve kimlik kontrolü başlıyor. Herkes kimliğini hazır ederken, ileride başımıza iş açacak olan ve üzerinde Arapça yazılar olan birkaç kimlik çekiyor dikkatimi. Jandarmalar her noktayı arıyorlar. Otobüsün içi köstebek yuvasına dönüyor. Halılar kalkıyor, gizli bölmeler eldivenle yoklanıyor. O sırada köylü bir kadın can havliyle iniyor otobüsün ön kapısından. Bağırıyor jandarmaya “cenderme cenderme, çuvalın içindeki yumurtalarımı kırma”. Kırk beş dakikalık yolum kaldığından dünya umrumda değilmiş gibi davransam da, çevirinin uzamasından kıllanmaya başlıyorum. Lanet tuvaletim geliyor. Zaten hep garip zamanlarda gelir. Dakikalar yarım saate, o da bir saate bağlandığında ve şoför de, muavin de ortada olmayınca aşağıya iniyorum diğer yolcular gibi. Bu molaya tek sevinen kişi bakkal oluyor. Herkes bir şeyler alıyor ondan. Atıştırmak zamanı hafifletiyor. Bense hala gideceğimden umutluyum. Bu arada zaman uzuyor ve tuvaletin baskısına dayanamayıp jandarmanın yanına gidiyorum. Daha çok var mı diyorum. Bazen ağzımdan çıkanı kulağım duymuyor gerçekten. Otobüsteki yerime dönüyorum tekrar. Fakat şoför hala yok, diğer şoför ve muavin de. Ortada ellerinde bakkaldan bulduklarını yemeye çalışan şaşkın yolcular var. Bir yarım saat daha geçtiğinde jandarmaya tuvalet soruyorum. Portatif tuvaletimiz var diyor. Geçici demek istemiş olabilir. Acaba nasıl ki diye düşünürken, kapısını tıklattığında dolu olduğunu görüyoruz. Üstelik giren çıkmak bilmiyor. Jandarma artık girmesen daha iyi olur gibisinden bana bakıyor. Sessizce onaylıyor ve yolun karşı tarafına geçiyorum. Caminin tuvaleti var diyor dükkan sahipleri ve kahvenin içindeki adamlar. En nihayet buluyorum tuvaleti. Belki aylar öncesinde temizlenmiş, belki de yıllardır ne su ne klorak görmemiş çarpıcı yüzüyle karşılaşıyorum. Hayatım boyunca gördüğüm en pis ilk on tuvalet arasına zirveden giriş yapabilir. Ya da ilk üç. Tuvaletin her santimi pis olabilir mi? Kolera, sıtma, dizanteri olmak maksadıyla girilebilir ancak böyle bir tuvalete. Şu anki soğukkanlılığımla o anla dalga geçiyor görünebilirim. Oysa ki manzarayı ilk gördüğümde soğukkanlı filan değildim. Bağıra bağıra kahveye girip, köpek bağlasan durmaz burda dediğimi hatırlıyorum. Adamlar hak verdiler gerçi. Bir tanesi bakım yok dedi. Kapı bile yok dedim. O da mı yok, su yoktu hani dedi biri diğerine dönerek. Nerede ne yaptıklarını, nerede ne olduğunu bilmeyen adamların arasına düşmüşüm.

Birden sevinç kaplıyor içimi. Otobüsümüz hareket etmiş, bana doğru sesleniyor muavin. Bir saatlik yol, ha var ha yok artık önümde, tutarım bende benimkini içimde bundan böyle diye düşünerek bindiğim otobüste öğreniyorum ki Tatvan’a değil, Yoldöndü Köyü’ne gidiyormuşuz jandarma karakolunun olduğu yere. Elbette cenderme eşliğinde. Neden ki diyorum. Bir kız hastane randevum kaçtı diye hayıflanıyor. Öteki babasını arıyor ve sesinde kabullenmişlikle karışık acı var. Kısık sesle otobüsü kilitleyecekler galiba diyor. Benim pişmanlığım köye varıp da otobüsten indiğimde iki katı artıyor. Hangi turizm firmasının arabasına bindiğimi görüyorum. Sabah sabah can havliyle bindiğim firmanın adına bile bakmadan atladığımı, kimsenin benden kimlik istemediğini hatırlıyorum acıyla. Sonra da araçta Afgan ve Suriyeli ya da birinden birine mensup dört kaçağın olduğunu öğreniyoruz. Ama altıma yapacağım nerdeyse. Benzeri pişmanlığı taşıyan yolcularla dertleşiyoruz. Meraktan ya da başka sebeplerden yanımıza gelen köy halkına tuvalet bulun bana diyorum. Aşağıda resmini paylaştığım evin tuvaletini kullanmak için gidiyorum koşa koşa. Kız girin diyor. Artık o kadar yılmışım ki, her şeye razıyım diyorum. Yeni gelinin evine düşmüşüm. İlk defa şans yüzüme gülüyor. Tuvalet mis. Bu da hayatım boyunca gördüğüm top ten tuvaletlerden en temizi olarak zirveye oturuyor. Sürprizli çünkü. Musluklar kireç bağlamamış. Mis gibi sabun, çamaşır suyu kokuyor her yer. Pırıl pırıl. Gözlerim kamaşıyor. Sonra da şu sevindiğin şeye bak zavallı şey diyorum aynadaki bana. Daha da enteresanı evsahibini evde bulamıyorum çıktığımda. Beni tuvalette bırakmış gitmiş. Evde yalnızım. Merakla mutfağa bakıyorum. Mis gibi, sandalyeler düzen içinde dizilmiş. Tek bir kırıntı yok yerde. Kendi kendime evin kapısını açıp çıkıyorum. Allah razı olsun diyeceğim yine yok evsahibi. Sırıta sırıta otobüsün yanına geliyorum. İki saat de burada bekliyoruz. İki şoför ve muavin geliyorlar aynı anda. O kadar çok ceza yemişler ki, yol boyunca Kürtçe öfke içinde patrona bağırıyor daha çok ceza yiyen. Yolcular olarak bu asabiyete saygı gösteriyor, çıtımızı çıkarmıyoruz. Muavine soruyorum ne oldu o dört kaçak diye. Onlar kaldı diyor muavin. Daha da yorum yapmıyoruz. Bir saatlik yolu uçarak yarım saatte alıyoruz. İkinci kaptan gergin gergin direksiyon başına geçiyor. Ben Tatvan’da iniyorum. İstanbul arabasına bindiğimi bile yeni kavrıyorum. Bunca sinir bozukluğuyla nasıl gidilir onca yol, Allah bilir. Bir şeyler atlatıyorum ama ne atlattığımı ben de anlamaz haldeyim ve saat üç buçuk, dört itibariyle Tatvan’a varmış bulunuyorum.

20180413_120312-01

BİTLİS :

Tatvan Bitlis arasının yirmi dakika sürdüğünü öğrenir öğrenmez akşamımı değerlendirmek üzere yola çıkıyorum. Bitlis merkezde iniyorum. Yağmur diniyor nihayet. Çarşısı erkekten geçilmiyor. Tatvan’ın Bitlis’in modern yüzü olduğunu anlıyorum. Çok taşra kentleri gezdim, ilçelerini ve köylerini de. İlk defa burada hayalkırıklığı yaşıyorum. Turizmin önemini bir kez daha anlıyorum. Yabancıya kapalı bir toplum burası. Birkaç kadın görüyorum çarşıya inmiş olan. Çalışan paydos etmediğinden ortada yok. Çalışmayan kadın evini bekliyor. Turist hiç yok. Adam adama oturan Bitlislilerle ne yapacağımı bilemiyorum. Fotoğraf çekmek istiyorum, dik dik bakıyorlar. Acıkıyorum bari yemek yiyeyim diyorum. Esnafa soruyorum, bana gösterdikleri lokantaya giriyorum. Yemeğin yanında getirdikleri salatayı elleriyle koyuyorlar. Bol nar ekşisiyle boyuyorlar sonra da. Zeytinyağı hiç yok bu taraflarda. Hesap ödemeye iniyorum, beni uzun uzun inceliyorlar. Kendimi Bitlis’e tayini çıkmış gelmiş bir öğretmen olarak hayal etmeye çalışıyorum. Yok olmuyor. Kendim kendimin gözünün önüne gelmiyor bir türlü. Beş minarede yok nasılsa diyor, ayrılıyorum buradan. Yemen için, bir arkadaşım, hiç olmayacak kadar geri, çarşısındaki bakışlardan huzursuz olup, orada olmamayı diliyorsun kısa bir zaman sonra demişti. Aynı duyguları hissettiğim yer oldu burası benim için de.

 

AHLAT :

Dünüm mahvoldu, bari bugünümü iyi değerlendireyim istiyorum. Üzerimde bir terslik var, anlam veremiyorum. Genel olarak şehirle doku uyuşmazlığı yaşıyorum. Adımımı attığım her yerde sorun çıkıyor. Geri dönsem ne gerek şimdi diyorum, öte yandan bugün cumartesi ve Mardin’de yer bulmak mümkün değil. Telefonumdaki tüm numaralar silindiğinden, özel olarak kimselere ulaşmam da söz konusu olmuyor. Sırf bu yüzden bir cumartesimi Tatvan’da geçirmek zorundayım. Yolda Ahlat’a nasıl gidilir diye sorduğumda ne işin var cumartesi cumartesi Ahlat’ta diyor birisi. Herkes buraya geliyormuş. Yanlış yolda olduğumu bile bile kaderimi kabulleniyorum. Yapabileceklerimi soruyorum geldiğimde. Sınırlı şeyler bunlar. Birden bir darbe aldığımı hissediyorum sırtımdan. Her şey bir anda oluyor. Neler olduğunu anlayamıyorum bile. Sırtım dönük ve dönmeye fırsat bulamadan ikinci darbe geliyor yine sırtımdan. Vurulduğumu sanıyorum can havliyle ama delip geçen bir şey de yok. Aynı arabanın üst üste iki defa bana çarptığını idrak ediyorum. Durduğum yerde. Beni ne sanıyor bilmiyorum ama şu geniş ve boş yolda bir değil tam iki kez vurması olacak iş değil. Sonra mı? Şoför yanındaki kapıyı açıyorum hiddetle. İki pişkin surat bana sırıtarak bakıyorlar. İnsan aynı insana üt üste iki kez çarpar mı diyorum. Görmedim diyor. Bomboş yolda beni nasıl görmezsin seni polise vereceğim sonra da cendermeye vereceğim diyorum. Ya bilinçaltı böyle bir şey işte. Cenderme diyorum, sonra da heceliyorum cen-der-me diye. Adam sırtıma çarptı, beynime değil ama ben asıl darbeyi başımdan almışım gibi hissediyorum. Annenin adı neydi diye soruyorum kendi kendime. Hatırlamıyorum. Jandarma demem gerek aklıma gelmiyor. O şokla esnafa soruyorum cenderme var mı diye. Polis olmaz mı diyorlar. Olur diyorum. Gidiyorum polise. Durumu anlatıyorum. Arabanın plakasını çekmiştim. Onu da gösteriyorum. 53 plaka diyor polis. Neresi diyorum? Buralı değil diyor. Dışarıdan almıştır diyorum. Uzun süre oradan mı aldı, buradan mı getirdi diye tartışıyoruz aramızda. Şikayetçi olacak mısınız diye soruyor; sırtım ne halde bilmiyorum diyorum. Kadın polis de yokmuş görevli olan. Hastaneyi soruyorum, on dakikalık mesafede diyor. Gideyim orada karar veririm diyorum. Burada ne yapıyordunuz diyor polis. Gezmeye gelmiştim diyorum. Ahlat’a mı diyor. Bir dahakine New York’a gitmeye karar veriyorum. Gerçekten. Yetti bu kadar saçmalık. Polisin tarif ettiği yolun “araba ile” on dakikalık mesafede olduğunu kan ter içinde vardığım acil girişinde anlamış bulunuyorum. Hastane sakin. İki erkek sekreterden bana yakın olanına gidiyorum. Şikayetiniz neydi diyorlar. Bana araba çarptı diyorum. Adli kayıt açalım mı diyorlar. Bilmiyorum her şey sırtıma bağlı diyorum. Doktorun yanına giriyorum. Şikayetiniz neydi diyor, bana araba çarptı diyorum bir klasik söz öbeği olarak. Kız başını kaldırıyor ekrandan ve yürüyerek mi geldiniz diyor hayretle. Getirmeyi teklif etmediler ki diyorum. Nerede çarptı diyor, deniz kıyısındaydım diyorum. Göl mü diyor, evet diyorum. Allah’tan cenderme demiyorum. Sırtınız kırmızı diyor, beş röntgen veriyor, bel, sırt, kalça, vs. Halbuki tek ihtiyacım kafa tomografisi. Sonuç kırık çıkık yok, sakinleştirici iğneyi uygun görüyor. Tamam diyorum ne gerekiyorsa yapıla. Yeter ki ben sakinleşe.

 

Yenilen pehlivan güreşe doymaz lafını duymuşluğunuz var ise eğer, işte ben de kendi hikayemin pehlivanıyım. Nasılsa kas gevşetici iğnemi oldum. Ağrım olsa dahi hissetmeyeceğimi düşünerek, Selçuklu mezarlığına gidiyorum bu sefer de. Tek tük gelen ziyaretçileri görünce kendime güvenim geliyor derhal. Birkaç fotoğraf çekmek üzere aksi istikamete doğru yol alıyorum. Üzerimdeki lanet geçmemiş olacak ki, hırsla bana doğru koşan köpeği gecinden fark ediyorum. Dünyadaki en büyük düşmanı olarak beni gören hayvanla uğraşamayacak haldeyim. Arkamdan git burdan der gibi havlıyor. Tamam diyorum, sen kazandın. Bir daha da havlamaz oluyor.

 

Ahlat benim için bitiyor. Ama Bitlis’in bir başka ilçesi daha var gidip görmek istediğim. Adilcevaz’a gitmek istiyorum diyorum şimdi de ofisteki görevliye. Sizden başka kimse yok gitmek isteyen diyor. Bana araba çarptı iki kez diyorum. Çarptı durdu, durdu çarptı diyorum. Siz eve gidin o zaman diyor. Benim evim yok ki diyorum. İçimden. Bana bir günde aralıksız iki defa araba çarpsa ben eve gider uzanırım derhal diyor adam. İşte diyorum ben bunu kabul edemiyorum işte. Neyi diyor? Adam Bitlis’in Ahlat ilçesinde sakin geçen hayatının en tuhaf konuşmasını benimle yapıyor olabilir o an. Bense hayatı reddediyorum aslında. Bana sunduklarını, benden kıstıklarını, hepsini, herşeyi, üstü kalmasın üzerimde, şair gibi kabullenmiyorum işte. Bunların hiçbirini söylemiyorum elbette kendisine. Tekini bile. Ben gideyim evime uzanayım en doğrusu diyorum sadece.

20180414_151158-02

TATVAN :

Uçarcasına Tatvan’a geliyorum. Ben de inanamıyorum. Giderken iki saat olarak algıladığım ve geçmek bilmeyen yol, yarım saat sürdü bu sefer de. Giderken rampa vardır diye avutuyorum kendimi. Şaşkın şaşkın dolaşıyorum merkez caddede. Tatvan, Bitlis’in modern yüzü imiş gerçekten de. Ara sokakların birinde top oynayan çocuklar görüyorum. İleride göl kıyısı var. Oraya doğru gideyim istiyorum. Suyun iyi geleceğini düşünüyorum. Bir çocuk az evvel marketten aldığım elmayı görüyor elimdeki şeffaf poşetin içinden. Elmayı istiyor, veriyorum ben de. Yıkamadan yeme çok pis demeye kalmadan ısırıyor elmayı. Elmanın suları süzülüyor ağzının kenarlarından. Çocuğun üstü başı da kirli. İleride bir erkek var yaşını çıkartamadığım. Bakışları o kadar kötü ki, arkamdan göl kıyısına doğru hızlı adımlarla geliyor. Yönümü değiştirip, rotamı evime kırıyorum. Bugün benim sokaklarda olmamam gerekiyor. Bu son uyarı artık.

53 plaka hangi ilindi diye bakıyorum internetten. Rize imiş. Sonra Bitlis’in plakasına bakıyorum, 13 imiş. Bir de cenderme değil; cen-der-me imiş. Yumurtalarım kırılmasın diye can havliyle otobüsten atlayan o kadını hiç unutmayacağım. Alın size Memleketimden İnsan Manzaraları. Bana gelince saat beş filandı sanırım. Bir bira içip yatakta iki büklüm kaldım uzunca bir süre kıpırdanmaya korkarak. Sırtım ağrıdı durdu ama yarın geçer diye avutmaktayım kendimi. Çünkü yarın Mardin’de olacağım. Mardin bana iyi gelir. Hep öyle olmuştur.

20180414_151336-01

WONDER WHEEL : DÖNME DOLAP

24FA1E59-AE69-4120-909B-5F7471C78D25

WONDER WHEEL : DÖNME DOLAP

“Bir çocuk alevlere baktığında ne görür ki? Evrenin sonsuz gücünü mü? Yığının enerjiye dönüşümünü mü? Öfke mi?”

“Sen sürekli insanların trajedilerinin kendi hataları olduğunu mu düşünüyorsun? Kader büyük rol oynar. İtiraf etmek istediğimizden fazlası bizim dışımızda gelişir.”

İlk kocamdan aşkın nasıl bir şey olduğunu öğrendim. Humpty’den de nasıl bir şey olmadığını. Aşk, minnettarlık ya da arkadaşlık değildi. Harcayacak çok şeyin olduğunda sevişmek pek de büyüleyici bir şey olmuyor. Ve gerçekten kimseye harcamak istemiyorum.” Ginny

“Kadın bir kez evlendi mi, yasak av olmaktan çıkar.” Amerikalı taşralı kafası

GİRİŞ :

1935 doğumlu yönetmen Woody Allen’ın-IMDB’nin yalancısıyım, tek tek saydım, kısalarını almadım-49. uzun metraj filmini izlemiş bulunmaktayım. Nihayet. Dünyanın en güzel filmi değildi, bir Woody Allen şaheseri de değildi; fakat yine de vasatın üzerindeydi. Filme en büyük katkısı olan isimse görüntü yönetmeni Vittorio Storaro idi. O nasıl bir açılış idi öyle! Son İmparator’dan Paris’te Son Tango’ya, Coppola’nın Apocalypse Now’ından Esirgeyen Gökyüzü’ne, Konformist de dahil pek çok filmin yanında pek çok da Bertolucci filminin kamera arkasında çalışan Storaro üç Oscar ve sayısız ödülün de sahibi olmuş hayatı boyunca. Cafe Society’den sonra Woody Allen’la birlikte çektikleri ikinci filmleri imiş. Üçüncü ortak çalışmaları olan A Rainy Day in New York’sa kapıda. Hallelujah(ne deseydim Elhamdülillah mı, Şalom’u da sıkıştırayım bir de buraya, tam şuraya)! Takip edilmesi zor olabilirim ama neticede ben bir film eleştirmeni değilim, bu site benim ve ben de kafama göre hareket etmekteyim. Kafama göre hareket ettiğim için de çok sevilmeyeceğimin bilincindeyim ama pozisyonumu koruyup, telaşa ve hüzne kapılmadan inatla yazmaktayım). Özgürlükler ülkesindeyiz, istediğimi söylerim(şakaydı, komik olmayanından). Küçük adamların cüretinden, büyük adamların şerrinden korusun Tanrı(Allah) bizi, hepimizi. Amin(Amen)!

8FD06AD3-7F8C-4482-BDEE-02DE4AAA1B77

5B4D239D-AB63-4720-9EBD-19DFDFC613AF

WONDER WHEEL : DÖNME DOLAP

Pırıl pırıl bir gökyüzünün altında 50’ler Amerika’sında, Coney Island’da, Wonder Wheel’in çevresinde denize girmekte ya da yüzmekte olan yüzlerce insanın yerleştirildiği çizilmiş bir tabloyu andıran açılış sahnesi filmin tamamını gölgeliyor olağanüstülüğü ile. Son yıllarda izlediğim en iyi tablo, çok pardon açılış sahnesiydi. Coney Island’sa bildiğin Kuşadası Kadınlar Plajı imiş, Wonder Wheel’siz. Bir zamanların ışık saçan mücevheri olarak tanımlıyor burayı cankurtaranlık yapan Mickey Ruben. Aynı zamanda New York Üniversitesi’nde yüksek lisans öğrencisi, öte yandan şair ve oyun yazarı olmak hayalleri taşıyan, meraklı, hevesli, araştırmacı ve yeniliklere açık bir genç kendisi. Bir genç kız geliyor Coney Island’a aynı zamanlarda. Dosdoğru üvey annesi olduğunu öğreneceğimiz bir restoranda garsonluk yapan Ginny’nin yanına gidiyor ve babasını soruyor ona. Ginny onu alıp Wonder Wheel manzaralı evlerine götürüyor. Carolina ile babası Humpty nihayet bir araya geldiklerinde bir tiyatro sahnesini andıran evlerinde, teatral bir şekilde hareket etmeye başlıyorlar. Bir film karesinden çok tiyatro sahnesini andıran bu anlarda genç kız, mafya olan kocasını terk ettiğini, fakat sırlarını da polise anlattığını söylüyor. Olanlara kafan basmazsa, bu tip adamlarla evlenemeyeceğini söylüyor onlara. Bir gangsterle evli olan Carolina’nın sakin duruşuna rağmen başının belada olduğunu anlıyoruz. Babası kızının koca seçiminde son derece yanlış yaptığını dile getiriyor. Kızı da ona uygun gördüğü adamların donuk, sıkıcı ve renksizliğinden dem vuruyor. Bu anlarda Ginny’nin yegane endişesi gangsterlerin başlarına bela olması. Humpty’e gelince, kendisi eski alkoliklerden. İçtiği zaman ya bela çıkartıyor ya da karısını dövdüğünden alkol şişelerini kocasından uzak tutmaya gayret ediyor Ginny. Kendisi de içmemeye çalışıyor, şartlar onu delirtmezse tabii. Ginny’nin ilk kocasından olan bir oğlu var, adı “Ricky”. Her fırsatta yangın çıkartıyor. Sahilde, sokakta, okulda, götürüldüğü muayenehanede, kısaca her yerde. Humpty’nin cebinden para çalıyor, bunu da annesine söylüyor. Annesine öz babasının nerede ve nasıl olduğunu soruyor ve beraber yaşamakta olduğu Humpty’den de nefret ediyor. Humpty’nin de onu pek sevdiği söylenemez. Çocuğun psikiyatriste gönderilme fikrine şiddetle karşı çıkıyor. Ona kalsa temiz bir dayakla üstesinden gelinemeyecek bir şey yok. Ya da beynini önüne akıtmakla. Üstelik paraları da ceplerinde kalmış olacak ve ellilerde halk arasında bir psikiyatriste gitmek çok da akıl karı bir şey değil, Humpty için hiç değil. Deli doktoruna para “kaptırmayı” çağımızın dolandırıcılığı olarak görüyor ve Humpty hayatında hiç Freud okumamışa benziyor. Özellikle de beyaz atleti, kocaman göbeği, balığa gittiği, beraber evde parti düzenledikleri arkadaşlarının seviyesiz esprileri önemli birer referans oluyor film boyunca. Tek isteği kızının ileride garson olmaması. Bunu da her fırsatta dile getiriyor zaten. Hem de Ginny’e rağmen ve ona aldırış etmeden yapıyor bunu. Ginny bu duruma hayli bozulsa da, kocasını değiştirmesi mümkün olmuyor. Kimse kimseyi değiştiremiyor, dönüştürüyor sadece.

WA16_D12_0335.RAF

2D9F8B78-7058-46D3-A30C-AA3F9215E2A2

Zamanında umut veren genç bir aktristmiş Ginny. Şimdiyse kırkına merdiven dayamış, hafif tombullaşmış bir garson. İlk eşi ve oğlunun babası caz müziği yapan bir davulcu imiş. Aynı sahneyi paylaştığı yakışıklı ve genç aktörün cazibesine kapılıp kocasını onunla aldatmış. Bu durumu öğrenen kocasıysa aktörü bir iyice benzettikten sonra kendini aşağılanmış hissederek, kırık kalbini de almış ve de kayıplara karışmış. Ginny için zor günler bundan sonra başlamış. Kaybettiğinde ancak aşkın ne olduğunu anlayan, sahnede rol yapamaz olan, repliklerini, sözlerini unutan Ginny kendini iyiden iyiye içkiye vermiş ve sonunda işinden olmuş. Restoranda tanıştığı ve ayaklarının üzerinde durabilmeleri için birbirlerine sığınan bu ikilinin mazisi beş yıl öncesine dayanmakta bunarada. Humpty’nin erken biten cazibesi, evlilik yılgınlığı, hayat bıkkınlığı, parasızlık, artık ne derseniz diyin, Ginny’nin bir kez daha sadakatsiz eş rolüne bürünmesine sebebiyet vermiş. Kendini kapana kısılmış hissettiği her dafasında aldatmış Ginny. Bir gün sahilde tanıştığı Mickey mutlu bir evliliği olmayan, aşka aç Ginny’i doyurmaya giriştiğinde bir başka yasak aşka yelken açmış bulunmaktaymış kırk yaşına girmesine günler kalmış olan kadın. Olaylara Ginny açısından baktığımızdaysa kendisinin az biraz fingirdek olduğunu, hep aldatan taraf olduğunu, sıkılgan kimliği yüzünden bir türlü geçmişten ders almadığını ve her kocasını aldattığını, hatalarından ders almak istese de aşka karşı güçsüz iradesinin marifetiyle başaramadığını görüyoruz. Ginny’e kızıyor muyuz? Hayır. Çünkü filmin sonunda da anlaşılacağı üzere bir kaçık gibi davrandığından ve zaten film boyunca sinir krizinin eşiğinde, deli tavuklar gibi ortalıkta dönenip(TDK var öyle bir kelime dedi, memurlarının yalancısıyım) durduğundan, Carolina’ya çıldırmış gibi hesap soruşundan kızgınlığınızın sonuçsuz kalacağını anlıyorsunuz. Filmin sonunda onca şey olmuşken, seninkisi takmış takıştırmış, sürmüş sürüştürmüş hem gelin hem güvey olmuş, ya murat demekte kendi kendine. Bu arada bu rolüyle ve o korkunç takılarıyla Kate Winslet çok daha değişik bir Blanche DuBois halet-i ruhiyesiyle arz-ı endam etmekte Coney Island yöresinde. Wonder Wheel manzaralı evlerinde, sıcak bir renk paletinin içinde, o sıcaklığa inat sıkıntıdan boğulurken, siz de boğuluyorsunuz onunla birlikte. Winslet bu hissi geçiriyor size, evin içinde yer aldığı her sahnede. Humpty ve onun kendisi gibi arkadaşları, her gün yeni bir kundak işine karışan Richie, son olarak katlanamadığı ve kıskandığı üvey kızı Carolina sayesinde.

Mickey rolündeki Justin Timberlake ileride başrolündeki karakterlerin zayıflıklarından ezildiği harika oyunlar yazmak gayretinde bir parça megalomanlık taşıyor bünyesinde. Kusurunu trajik, kendisiniyse çok romantik buluyor. Öte yandan aşık olmak ya da birlikte olmak için seçtiği kadınları seçmesindeki en büyük etken yaşanmışlıklar. Ginny’de görür görmez var olduğunu düşündüğü trajik kusur sadakatsizliği. Carolina ise saf ve düşünceli, biraz da maceraperest bir gangsterle evlenebildiğine göre. Evliliklerinde mutsuz olmuş olmalarıysa iki kafının ortak yanları. Öte yandan Mickey trajedilerinin insanların kendi hataları olduğunu düşünüyor, kader faktörüne pek fazla yer vermeden. Woody’se yaşı kemale erdiğinden bazı gerçeklerin görmezden gelinemeyeceğinin bilinci ve bilgeliğiyle senaryosunu yazmış uslu uslu. Ben de katılıyorum kendisine uslu uslu. Karakterlerin ağzından dökülen kimi çok önemli sözler hep en olmadık yerde, bir tarafa sıkışmış da bulunmasını bekler gibi nadide ve sonradan işliyor insanın içine. Filmin en beğendiğim tarafı da bu oldu. Woody Woody’liğini yapmış gene. Hesperus’un Enkazı, Eugene O’Neill, Tenesse Williams, Ernest Jones, say say birmez. Ama dediğim gibi, daha iyilerini de görmüştük kendisinden.

3863309E-5005-43AB-B51A-08C33676A5BC

KISKANMAK :

Ne zaman ki Carolina ve Mickey, Ginny sayesinde tanışıp birbirlerinden hoşlanıyorlar, güçlü bir insan olmadığını itiraf eden Ginny genç kıza karşı düşmanlık beslemeye başlıyor ve bastıramadığı bu duygusunu her fırsatta gözler önüne seriyor. Humpty kızıyla sebepsiz yere kavga çıkardığını söylüyor ama sebebini bilmiyor. Bir dakika mutlu olan karısının neden bir dakika sonra çıldırdığını düşünemiyor. Ginny her fırsatta ilk kocasını aldatmasından ötürü duyduğu pişmanlığı dile getirdiğinden, aynı hatayı bir kez daha işleyebileceğini düşünemiyor Humpty. Oysa ki yasak aşkına duyduğu kıskançlıktan tükenmiş bir Carolina var karşısında hiç görmediği ya da görmek istemediği.

Özellikle de filmin sonunda, bitmez gevezeliğinden sonra, Mickey’nin Carolina için sarf ettiği “Onu sevdim” sözleri terk edilmenin de ötesinde, mutsuzluklarla geçecek geleceğin habercisi olarak sarıp sarmalıyor onu. Mecbur olduğu evliliği, beni bırakma diyen Humpty’si, sevmediği işinde çalışarak taşralı cahil müşterilerinden gelecek üç kuruşluk bahşişleri bekleyecek olması ve her fırsatta her yerde yangın çıkartan kundakçı oğluyla, aşksız bir yakın gelecek önündeki. Bunu bildiğinden, fakat yaşamak mecburiyetinde olduğundan önündeki küçük şeylerle meşgul etmeye çalışıyor aklını. Richie’nin yakında sinemadan dönecek olması, çocuğun aç olma ihtimali ve kendi kirli üniformasını yıkamak gibi işler oluyor bundan böyle hayat gailesi. Henüz taşımaya hazır olmadığı bir başka vicdan azabı daha var halbuki, Hesperus’un Enkazı’ndakinin bir benzeri.

AE4CE4BA-EA15-4FDD-810F-E393654BCBD2

 

THE DEUCE, Birinci Sezon

279A055F-1C19-4630-9DC2-B0D35353C8F0

THE DEUCE, Birinci Sezon :

“Yeni bir yere gittiğinde gerçeği öğrenmek istiyorsan, yükselmemiş, emektar bir zenci polis bul. Kendi halinde takılan, emin bir adam. Bir hahamı olmadığı için yükselememiştir. Hahamı yoksa yüksek ihtimalle güvenilirdir.” Benjamin Ward

“-Eşini döven adamı benzetmişsin ya? Kimin için yaptın?
-Eşim için. Başka kimin için olacak?”

Biraz şundan, biraz bundan. Burası New York. İnsanlar şaşırmak isterler.” Vincent Martino

İlk sezonunun sekizinci bölümüyle final yapan dizi, Amerika’da yayınlanmış olan ilk birkaç bölümünden hemen sonra ikinci sezon onayını almış bile acele acele. The Wire’ın mastermind’ı olarak anılan, yaratıcısı ve yapımcısı David Simon var bir kez daha işin mutfağında, daimi ortağı George Pelecanos’la birlikte. Dizi sağlıklı bir toplum yaratmak ideolojisiyle yanıp tutuşan tüm politikacılar ve optimistler için birden çok tokat barındırıyor içinde. Sokaklar bu haldeyken, bu bir ütopya gerçekten. Bir sektör olarak bakacak olursanız eğer bütün o tokatlar, kurtarıcı ve gerçekçi bir kimliğe bürünüyorlar mazbut ve muhafazakar bir hayatın içinde kendi yağında kavrulanlar cephesinde. Şehrin pisliğini bu bir avuç insan üstlenmiş sanki. Bunun da bir karşılığı var tabii ki. Biz de izleyici olarak bu gerçeklerle yüzleşiyoruz hiç durmadan hoşumuza gitse de, gitmese de. Bir arz var, çünkü talep var ortada. Sadece Deuce’a has değil ayrıca tüm bu yaşananlar. Olayların geçtiği mekan New York City ve senelerden de 1971. Sinemalarda “ The Conformist” oynuyor. Akşamın çökmesiyle beraber müşteri avına çıkan fahişeler ve bir nefes gerisindeki pezevenkleri, torbacılar, iyi-kötü devriye polisleri, federaller, mafya, fuhuş, rüşvet almış başını gidiyor. Arka Sokaklar’da neler neler oluyor! Dizinin arka sokaklarında yaşananlar, bizim yerli dizilerimizdeki muhafazakar Arka Sokaklar’a nazaran çok çok sert. Bu iş de böyle yapılabilir ancak, tüm çıplaklığı ve gerçekçiliğiyle. Neden şimdi durdum durdum da, mazbut bir kanalın asırlardır süren mazbut bir yerli yapımını, bu diziyle karşılaştırma gereği duydum ki? Neden mazbut bir polisiye bana batıyor ki oturduğum yerden? Neden böyleyim ben, soruyorum kendi kendime, hayretler içinde.

02414D3D-3066-4C07-BA5B-156D8AC45833

Aynı zamanda yapımcılığını da üstlendiği dizide hayatı sineye çekmiş, babasını çekmemiş, oğlunun bakımını ve beraberinde oğlunun kendisini annesine bırakmak zorunda kalmış, çok düşük profilli bir aileden gelmediği halinden, tavrından belli Candy takma adıyla kırk dolara pazarladığı sıska bedenini satan Eileen rolünde Maggie Gyllenhaal hayatının en önemli rolünde oynuyor belki de. Dibin dibini gördüğü zamanlar oluyor. İnsanlığın ve erkeklerin en aşağılık taraflarıyla yüzleşiyor. Buna rağmen kanının son damlasına kadar direniyor bir kadın satıcısının malı olmamak için. Bu yüzden de ne kadar temkinli olmaya çalışırsa çalışsın, diğer kızlardan daha çok bir manyağın eline düşme, ölesiye dövülme, belki de öldürülme riski taşıyor. Senede birkaç kez de bu hadise gerçekleşiyor. Dayak yedikten sonra bile geçim için sokaklara çıkıyor. Fondötenle örtüyor yüzündeki morlukları, giyiyor ince topuklu ayakkabılarını, turluyor sokakları. Paralı, havalı, zengin müşterileri de oluyor. Şık bir otelin kapısından girdiğinde, menüden onun için pahalı bir yemek seçiyor adam önce, Martini içiyorlar karşılıklı. Ama onu karşılayan nezaket çok kısa sürüyor. Kendini beğenmiş kibirli pislik önce havasını basıyor, sonra da… Kırk doları zar zor bir araya getirebilmiş bir adam karşısında kendini bu kadar değersiz hissetmiyor çoğu zaman.

F5E732DC-81AE-4AFC-8AED-AFAF24DAB054

9F8E653D-4F4F-4D02-9006-2B2E811F1455

Dizinin ilk bölümünün ilk sahnesi bir barda açılıyor. Boş bir bar, bıkkın bir garson kadın, barın arkasında da bir yandan günlük kazancını hesaplamaya çalışırken, diğer yandan son kalan birkaç müşteriye servis veren bir barmen var. Bar taburesine oturmuş cilveleşmekte olan çiftten erkek, kadından ona evde bulamayacağı bir şeyi vermesini istiyor. Sekiz bölüm boyunca bu ve benzer istekler, beklentiler ve vaatler üzerinden ilerliyor dizi. Sokaklarda bunun savaşı veriliyor. Barmen rolünde ise James Franco var. İkiz kardeşin ikisini de kendisi oynuyor. İki katı ücret alıp almadığını ise bilmiyoruz fakat Vincent Martino barın arkasındaki isim ve sekizinci bölümün son dakikalarında unutulmaz bir mimiği var. Sırf o mimiği izlemek için bile diziyi izlemeye değer kanımca. Sezonun ilk dayağını o yiyor mesela. Eve geldiğinde ise sıkkın karısının, iki çocuğunu annesine bırakıp erkeklerle bilardo oynamaya gitmiş olduğunu öğreniyor. Anlıyoruz ki karısı sadece bilardo oynamıyor. Ama yemiş olduğu kimi nanelerden ötürü kendisinden özür dilemeyi de biliyor açık açık. Burası Deuce derken, çiftin arasındaki bağlılığın sadakat üzerine kurulu olmadığımı görüyoruz. Yine de canına tak ettiği bir anda, pılını pırtını toplayıp, bir daha dönmemek üzere evi terk ediyor. Hayatındaki bütün bu olumsuz gelişmelere rağmen, özellikle yaptığı işte prensip sahibi, dürüst, çalışkan, üst düzey bir iş ahlakına sahip ve nabza göre şerbet vermesini biliyor. Dale Carnegie’ye benzetiyorlar onu. Tüm bu özellikleri mafya lideri Rudy Pipilo’yu da cezbediyor ve ona iş üstüne iş, fırsat üstüne fırsat sunuyor. Kibarca masaj salonunu olarak adlandırılan ve kızların müşteri beklediği yerin başını beklemek de buna dahil. Bu ve benzeri fırsatları değerlendirmek azmindaki isimlerse haylaz ve kumarbaz ikiz kardeşi Vincent’la eniştesi Bobby oluyor. Kaderin bir cilvesi sonucu tanıştığı, üniversite eğitimini kendi isteğiyle yarıda bırakan zengin kızı Abby ile birlikte olmaya başlıyorlar. Senaryonun ne anlatmak istediğini görsel olarak sunmak konusunda en başarılı bulduğum karakter Abby oluyor benim de. Hiçbir maddi sorun yaşamamış, edebiyat eğitimi alan bir kızın barın arkasında dahi olsa neden böyle bir hayata özenip, bu yolu seçtiğini çok güzel anlatılıyor. Anfi ortamının sıkıcılığını, koridorların ruhsuzluğunu terk ediyor genç kız. Ofis işlerinin ona göre olmadığını anlaması da çok uzun sürmüyor. Bardaysa her gün bir sürü insan tanıyor, onlarla iletişime geçiyor bu şekilde. Kitaplardan ya da okulunda oturmakla öğrenebileceğinden çok daha fazla şey öğreniyor böylelikle, bir çok hayatın tanığı oluyor. Yaşıtlarının ergen esprileri onu açmıyor. Kimi zaman bir kızı kurtarmaya çalışıyor. Başarısız olduğunda ise sorgulamaya başlıyor. Ashley ona teselli oluyor bu hususta ve unutulmaz bir hayat dersi veriyor, babalar, kocalar ve pezevenklerin hepsinin aynı olduğunu söyleyerek. “Seni olduğun kişi için severler. Ta ki başka biri olmaya çalışana dek. En azından pezevenkler dürüst.”

3FC46D62-DF14-4D2F-B19C-B01A2B22109D

B37A7432-4C91-4246-94A0-A07A09033E0D

Yetmişlerin başındaki nihai başkan Richard Nixon ve dizinin öne çıkan iki zenci(zenciye zenci dendiği dönemler bunlar) kadın satıcısı(pezevenk rahatsız edebilir kimi bünyeleri diye, kibara kaçıyorum bazen tabii üşenmezsem) dönemin siyasi ortamında başkanın uluslararası tavrıyla, kendi mesleklerini aynı kefeye koyuyorlar. Onun deli olmadığını, deli gibi davrandığını ve bunu yaparken de her hareketinin planlı olduğunu öne sürüyor bir tanesi. Günümüz gerçekleriyle de örtüşüyor kimi söyledikleri. Dünyada barışçıl söylemler yok artık çünkü: “Vietnam bombalanmalı, Kamboçya işgal edilmeli, ne gerekiyorsa yapılmalı. Savaştan kaçarak oynanmaz. Hayal edebilecekleri her şeyi yapabildiğini herkese göstermeli. Gerektiğinde nükleer silahla korkutmalı.” Abartılı kıyafetler giyen, kocaman saatler takan, Cadillac’a binen, aslında kızların üzerinden para kazanan birer asalak olmaktan öteye geçmeyen çoğu zenci olan pezevenkler de tıpkı Nixon gibi diş gösteriyorlar zaman zaman kendi kızlarına. Nükleer bomba atmıyorlar üzerlerine belki ama Cc mesela, yağmurda çalışmak istemeyen Ashley’nin koltuk altını kesiyor usturayla. Fakat o bile kadrosunu elinden almak isteyenlerden, kıyasıya rekabet havasından bıktığını dile getiriyor. Her mesleğin zor yanları varmış, pezevenkliğin bile, bunu da görmüş olduk biz de. Reggie Love kızlarını en çok pataklayan, hırpalayan ve horlayan zorba, kendi meslek grubu içindeki. O da kendi sonunu kendi hazırlıyor ve onun kızlara karşı tavrından nefret eden iyi bir zenci adam tarafından öldürülüyor. Su testisi su yolunda kırılıyor. O tek bir testi sadece, daha bir sürü testi var bu yolda ilerleyen.

5AB101ED-0413-425C-8F11-214182F8FAD0

7EFF588A-FD6D-4E1F-805C-48C9DBECA2C7

Hayat kadınlarının bir başka korkulu rüyası ise adına “orospu devriyesi” dedikleri ve kayıt merkezinden aldıkları mal belgesini göstermek suretiyle ancak kurtulabildikleri, yoksa polis ekipleri tarafından tıpkı sokak köpekleri gibi bir araca bindirilerek merkeze çekildikleri bir tür tutuklanma şekli. Zenci satıcı bu beyhude uğraş karşısında ironiyle karışık şunları mırıldanıyor: “Orospular giriyor, orospular çıkıyor. Rüzgarlı bir günde yaprak süpürmek gibi.” Tüm bunlar olmakteykn,  porno endüstrisinin de ilk adımları atılıyor. İlk oyuncular da bu kızların arasından çıkıyor. Polis denetimi olduğu ve sık sık baskın düzenlendiği için gizli gizli çoğaltılarak dolaşan birkaç kasetle başlıyorlar bu işe. Aksi yönde çıkan yeni kararla birlikte, New York şehrinde artık hiçbir şeyin ahlaksızca sayılamayacağı hakim huzurunda, yasalarca onaylanmış oluyor. Toplum standartları değişmiş oluyor bu yeni yasa ile. Bundan böyle kızları kaldırımdan çekiyorlar yukarıdan gelen bir kararla. Sokaklar temizleniyor, pornonun önündeki dikenli teller bir bir kesiliyor, +18 filmlerin sinemalarda galası bile yapılır hale geliyor. Emekli bir kadın satıcısı “beleş aşk zamanı” olarak değerlendiriyor bu yeni düzeni. Arabalardan, ucuz motellerden sonra, dışarıda kalan kızlar kovalandıkça, bu nispeten konforlu evlerde kira karşılığında çalışmaya koyuluyorlar. Salonlardan bir sürü paralar akmaya başlıyor. Satıcılar ise kendilerini, konumlarını, düştükleri durumu sorgular hale geliyorlar kızlarını bu evlere geceliği dört yüz dolar karşılığında kiraladıktan sonra. Bir köşede el elde baş başta bekler hale geliyorlar. Hiçbir yaptırım güçleri kalmıyor bundan böyle. Farklı arayışların içine giriyorlar. Biri uyuşturucu işine girip, başını federallerle derde sokuyor ve kızlarından biri hapsi boyluyor ne olduğunu anlayamadan.

EB62DD03-DE3C-4B41-8622-EA82F73FB72C

29DFDC99-13C4-4B12-9D9A-46510848095A

E3A187A2-1039-43C2-B653-E8C02BA3A4D1

521100C3-84AE-4C0F-8193-FB0B9B83CDB0

Dizide her biri kendi çapında çok özel karakterlere hayat vermiş fahişelerin benzersiz performansları son derece başarılı. Hepsine ayrı ayrı üzülüyorsunuz. Candy, Darlene, Lori, Barbara, Ashley, Bernice ve Ruby… Esasında toz pembe hayaller içinde bu işe başlayan yok gibi aralarında. Çok başka işlerde yapabilirlerdi aslında ama bu mesleğin temel sorunu da bu sanırım: Yapabilirlerdi ama yapmadılar ve başladılar ve de sürdürmekteler bir nedenden ötürü. Bir de olmazsa olmazı “baba” sorunları olan kızlar pek çoğu. Eileen eşcinsel erkek kardeşini normalleştirmek için bir akıl hastanesine yatıran babasına karşı öfkesinden bu işi yapmaya başlamış. Ondan intikam alma şekli bu oluyor. Babasının ne onu, ne kardeşini ne de kim olduklarını umursamadığını düşünüyor. Başkalarının düşüncesi onların saadetinden önemli çünkü. Varsa yoksa dünyanın onun hakkında ne düşündüğü. Fakat dünya değişiyor bir taraftan. Eşcinseller fuhuş sektörü dışında görünür oluyorlar yavaş yavaş. Baskılar eskisi kadar yoğun ve ezici değil eskiye nazaran. Kardeşinin elektroşok tedavileri ve ağır psikiyatrik ilaçlarla eşcinselliği bastırılmaya, kendisine unutturulmaya çalışılmış bu zaman zarfında. Ondan geriye kalansa kaderini kabullenmiş, bir bitki gibi yaşatılmaya çalışılan, duygu yoğunluğu yaşadığında elinin kolunun titremesine hakim olamayan bir adam. Eileen’ın kardeşinin bu halini gördükçe, babasına duyduğu öfke katlanıyor iyice. Dünyanın onu ve onun gibileri görmezden gelişine bütün isyanı. Bu yüzden, porno filmlerde oynayan ve ileride çoluk çocuğa karışırsa eğer, bu şekilde para kazandığını görmesinler diye salkım saçak peruklar içine saklanan kızların peruklarını çıkarttırıyor sakince. Dünyaya karşı dik durursan, dünya üzerine gelemeyecek çünkü ve Eileen sekizinci bölüm sonunda porno filmlerin usta yönetmenine, oyuncularının şefkatli birer yaşam koçuna dönüşüyor. Bu kızlar arasından aklını kullananlar sokaklardan kurtulup, güvenli bir yere kapağı atmış oluyorlar en azından. Dünyanın en eski ve en zor mesleğini, ölmeden, onun bunun elinde kalmadan sürdürebilen bu cesur kadınlar kaybedecekleri bir şeyleri olmadığı için korkusuzca ve tek başlarına girdikleri ortamlarda pervasızca dolaşırken, gıpta edilemeyecek yaşantılarının onları nasıl güçlü ve yürekli kıldığını görüyoruz. Dünya yıkılsa umurlarında olmayacak kızların en büyük korkusuysa, az para getirdiklerindeki satıcılarından gelebilecek umutsuz tepkisi sadece. Yoksa umarsız umarsız dolaşıyorlar ortalıkta.

Başta Maggie Gyllenhaal olmak üzere televizyon ödülleri dağıtıldığında es geçilmesinin imkansız olduğunu düşündüğüm, ikinci sezonunu şimdiden iple çektiğim, şu son zamanlarda izlediğim en iyi dizilerden biri olmuştur kendisi. Herkesin herkese pervasızca küfür ettiği, maaile izleyeyimden çok, bir köşede sesini kısa kısa izleyebileceğiniz ama yine de beğeneceğiniz, insanı yakan gerçekleri bir çırpıda söyleme gücüne sahip, nezdinde bütün erkekleri sorgulatan(ne bekliyordunuz yüksek karakterli pezevenkler mi), zekice söylemleri araya sıkıştıran, renklerin şahı New York’un zemin oluşturduğu, kaldırımların, yüksek topukların gücü adına, yer yer Paul Thomas Anderson’ın Boogie Nights’ını hatırlatan aynı zamanda bir dönem dizisi olan The Deuce’u izleyin mutlaka.

F93BD3C9-72E5-43C6-9AFC-91774DC2FF79

NARCOS, ÜÇÜNCÜ SEZON

IMG_0567

NARCOS, ÜÇÜNCÜ SEZON :

“Bir canavarı öldürmek için bir başka canavarla anlaşmalısın. Şaşırdıysanız eğer, herhangi bir tarih kitabına göz atın. Düşmanımın düşmanı benim dostumdur, ta ki yeniden düşmanım olana dek.”

“Dünyayı para döndürüyor. Yasal ya da yasa dışı, iyi adam, kötü adam, hepimiz para peşindeyiz.”

“Bugün, şu an yaptığınız şey, ömrünüzün sonuna dek sizi tanımlayan şey olacak.”

“Savaş tuhaf ortaklıklar doğurur. Başka şartlarda el sıkışmayacağınız kişilerle işbirliği yapar hale gelirsiniz.”

“Bu uyarlamada gerçek olaylardan esinlenilmiştir. Bazı sahne, karakter, isim, iş, vaka, yer ve olaylar dramatik gerekçeler sebebiyle hikayeleştirilmiştir.” diye başlıyor dizinin her bir bölümünün başlangıcı. Dolayısıyla ne kadarı gerçek ne kadarı hikaye bilemeyecek olsak da, kimi anlarda bir hayli yükselen gerilimin dozu, hiç bitmeyen merak duygusu ve bunu seyirciye aktarmaktaki başarısı, başarılı senaryosu, cuk oturmuş dediğimiz bütün o roller, “harika” Wagner Moura’nın canlandırdığı Pablo Escobar’ın ölümünün ardından yükselen bu dizi izlenmez artık çığlıklarının gereksizliğini ortaya koyuyor ve ne kadarının kurgu/masal, ne kadarının gerçek olduğu önemini kaybediyor yavaş yavaş. Ben bu sezonu daha da çok beğendim, kendi adıma söyleyeyim. Medellin yok belki ama Cali Kartel var; onun da başında dört tane şahsına münhasır adam var ve bu dört aktör de kendi çaplarında hayatlarının rollerini çıkarmış olabilirler. Öte yandan üç sezonun da gediklisi ve Pedro Pascal’ın canlandırdığı Kolombiya Narkotik Ateşesi Javier Pena ve ekibine katılan yeni “iyi” polisler, tam tersi rüşvetçi polisler ve bu kadar mı bize benzer dediğimiz bu uzak coğrafyaların o tarihlerdeki gazete sayfalarına ölü veya diri manşet olmuş bir sürü karakterinin yan hikayeleri de var on bölüm boyunca ara ara. Ne yok derseniz, sadece Pablo yok, onun da ruhu var hepimize yeteceğini düşündüğüm. Oturduğunuz yerden yaşanan aksiyona ortak olduğunuz dakikalar bittiğindeyse olanca yavanlığıyla geçen sıradan hayatlarınıza dönüp vay be diyorsunuz.: “Kolombiyalılar uzaya gitmemiş olabilirler ama toplu ya da birey birey bir hayli yaratıcı cinayetler işleyebilecek kadar zengin hayal gücüne sahip mafya babaları ve ona çalışan adamları yetiştirebilmişler.” Bravo doğrusu. Polisi ayrı, sivili ayrı olan telekulaklar, ortaya dökülen kirli kirli çamaşırlar, beraberinde dillendirilen şantajlar, üçü de birbirinden haberdar ve iyi geçinen eşlere sahip bir mafya lideri, bir kez görüp hoşlandığı adamın karısını elde edebilmek için kocasını elinden ayağından bağlamak suretiyle önce azar azar sonra da iki parça ederek öldürten bir başka Cali mensubu mafya babası, bir sürü maço adamın ortasında eşcinselliğini gözlerine soka soka partneriyle dans edip öpüşen ve bu tavrı karşısında bu sert adamları bile mahcup edebilen, gözlerini başka yerlere kaçırtabilen bir diğer mafya babası ve daha niceleri…

IMG_0577

Üçüncü sezonun açılış ve kapanışını Javier Pena ve babasıyla yapıyoruz. Medellin’i indiren adam baba ocağında katıldığı bir düğün töreninde akrabalarının tebriklerini kabul ediyor bir yandan, diğer yandan zamanında mafya ile uğraşmaktan fırsat bulup da evlenemediği kuzeninin kocası ve çocuğuyla oluşturduğu mutlu tabloyu izliyor uzaktan yalnız bir kovboy olaraktan(tan şık olmadı farkındayım ama ses uyumunu, şıklığa yeğledim; bir kez de benim tarafımdan bakın istedim). Pena’nın önceliğiyse Kolombiya’da hegemonyasını sürdüren Cali Kartel. Pablo’nun öldüğü gün, Cali Kartel bir numaralı halk düşmanı olmuştu ve onu yakalamalarına yardım etmelerinin zerre kadar kıymeti kalmamıştı. Kendi üretimlerine başlayan kartel, büyüdükçe büyümüştü bu arada. Pablo ve hem narsist hem popülist kişiliği, Medellin halkının sevgi ve himayesini ararken, bu adamlar Kolombiya halkının elit kesimine yakın durmayı tercih etmişlerdi. Onlara ” Cali Beyefendileri” diyorlardı. Escobar ilgi görmek için yırtınırken, onlar gölgede kalmayı tercih etmişlerdi. Çalışanları da dahil olmak üzere, Cali’nin kokain ticaretinden haberdar olan kişi sayısı bir hayli az. Kurumsallaştırdıkları kokain ticaretini, onu en büyük beş yüz şirketten biriymiş gibi yöneterek idare ediyorlardı. Aralarındaki bir başka mühim fark ise Pablo Escobar birisini öldürdüğünde bunu herkesin bilmesini isterken, Cali Beyefendileri cesedi kümes teline sarıp Cauca Nehri’ne atmak suretiyle bu dünyadan ebediyen sildirtmekteydiler. Bu şekilde ceset iyice şiştiğinde teller etini parçalar ve balık yemi haline gelirdi. Geride ne bir iz kalırdı, ne de bir parça. Bu nedenle açılamayan cinayet dosyaları kapanamazdı da. Uyuşturucu savaşlarından bıkan halksa bu nazik yöntemleri tercih ediyordu kendince. Halkın, elitlerin, emniyetin ve askerlerin işine gelen bu durum son altı ayda yüz seksen bin ton kokainin ABD’ye sokulmasıysa bu gidişata bir dur demek mecburiyetini getirmekteydi. Tam da bu esnada Yumbo’da boşaltılan zehirli gazların, içerisinde çocukların da bulunduğu toplu ölümlere yol açmasıyla Pena olaylara el koyuyordu. Çünkü Cali’nin bu asri hatasını ifşa edecek olan güvenlik müfettişi şantaja boyun eğmek zorunda kalmış ve olayı doğal gaz sıkışması olarak örtbas etmişti. İşin tuzu biberi olan bu gelişme sayesinde Pena en iyi iki adamını Cali’ye gönderiyordu. Savaş başlıyordu artık gizliden gizliye.

IMG_0571

Dört ortaklı fakat tek liderli, borsacı gibi davranan uyuşturucu satıcısı Cali hükümranlığında ve genel olarak kartellerden duyulan korkunun altında yatan bir başka sebep de acımasızlıkları idi. Hem kadınlar hem de çocuklar bu acımasızlıktan kendi paylarına düşen kısmı alıyorlardı çaresizce. Kimsenin dokunulmazlığının olamadığı bir dünya idi bu. Bir anda sırf gövde gösterisi olsun ya da geride kalanlara ibret olsun diye en yakınındakini bile harcayabiliyordu bu acımasız adamlar tek kurşun eşliğinde. Özellikle yakınlarından geldiğini düşündükleri ihanetin düşüncesi bile, ani gelen infazla nihayetlendiriliyordu. Hem de çoluğu çocuğuyla beraber ya da onların gözü önünde. Bu kadar acımasızlığın ortasında nasıl yaşanır diye soracak olursanız, alışmakla ilgili olduğunu düşünüyor insan. Sert ve eğitimsiz adamlar günah, ayıp, yazık demeden bir başka şekilde ekmek parası peşine düşmüş gidiyorlar. Kaymağı üsttekiler yerken, hiçbirinin sonu çok iyi olmuyor ve çoğu da bunu bile bile yine de bulaşmış olduğu bu işlerden, baş döndüren güçten ve paranın satın alabildiklerinden vazgeçemiyor. Bir uyuşturucu kaçakçısı içinse parayı elde etmek değil, parayı elinde tutmak zor. Eski zamanlarda kokaini Amerika’ya taşıyan uçaklar, karşılığında aldıkları nakdi Kolombiya’ya geri getiriyorlardı. Dolar pesoya dönüştürülüyordu. Bir zamanlar Amerikan bankaları paralarınızı alır ve hiç soru sormazken, Başkan Nixon’la beraber tüm Amerikan bankalarının 10.000 $’ın üzerindeki miktarları rapor etmesini şart koşan Bankalar Gizlilik Yasası’nı imzalamasıyla değişti her şey ve bu yasadan da “para aklama” doğdu. Para aklama üç aşamalı olup ilk aşamasına “yerleştirme” denmekteydi. Komünlerden ABD’ye getirilen işçiler beyan edilmesin diye her biri 10.000 $’ın biraz altında posta çekleri satın alıyor ve biriktirilen posta çekleri toplu halde güneye, daha sıcak ve daha rahat bir yere gönderiliyordu. Bu yer Karayipler’in İsviçresi sayılan Panama idi. Elektronik transferler kontrol edilmediğinden, Panama, para aklamanın mükemmel beldesiydi ve bu aşamanın adına “istifleme” deniyordu. Burada devreye giren “usta” yani “istifleyici”, şirket ve limited ortaklıklar aracılığıyla paranın kirli kaynağını temizliyordu. Bu süreçte rol oynayan bir numaralı para aklayıcısı ve nakit para transferini yapan Cali’nin gözdesi iyi eğitimli, beş dil bilen ve farklı isimlerdeki pasaportlara sahip Franklin Jurado’nun kimliğini tespit eden Pena ve ekibi bu mühim adamın peşine düşüyor ve Cali’nin ilişkiler ağını ortaya çıkarmak için ilk adım böylelikle atılmış oluyordu. Buradan hareketle Cali’nin beyni, patronu, efendisi, kendisi ve dolayısıyla kurduğu imparatorlukla gurur duyan Gilberto Orejuela kıskıvrak yakalanıyordu. Şehrin yarısına sahip adamlar yaptıklarıyla nam salmış olmalarına rağmen bir hayalet gibi yaşadıklarından haklarında çıkartılan yakalama kararına rağmen gizlendikleri yerlerden yönetmekteydiler imparatorluklarını ve bir noktaya kadar da ulaşılmazlardı. Chepe Santacruz işin New York ayağını yönetirken, Pacho Herrera Meksika’ya uzaklaştırma almıştı çoktan, sırf Kuzey Vadisi ile aralarındaki husumet büyümesin diye. Dağılan ekibin bileşmesiyse ilerleyen bölümlerde, parası neyse verip teslim oldukları adalete, akabindeyse kendi yarattıkları konforlu hapishanelere, kendi kurallarını getirmek şartıyla gerçekleşiyordu. Goodfellas’ı akla getiren bu sahnelerde sofralardaki tek eksik jiletle incecik doğranan sarımsakların yokluğu idi belki de. İtalyan gangsterlerin aksanlı İngilizcelerinin yerini alan kıvrak İspanyolca ise kulağa çok daha hoş geliyor doğrusu. Hele Pacho’nun Angel Canales’ın seslendirdiği Dos Gardenias eşliğinde yaptığı kıvrak dans unutulmazdı. Böyle de güzel adamları eşcinsel rollerde çok sık görmeye başlarsak eğer, yakında ekran karşısına mendilsiz geçemez hale geleceğiz-kimi ama çoğu hemcinsimin hislerini paylaşma ihtiyacı duyduğum bu noktada, herşeye rağmen sahnenin çok zarif olduğunu; ayrıca aynı Pacho kiliseyi bastığı sahnede Tanrı’nın kapısını kırarak içeriye dalarken ve geride kalan ateş ve cesetleri umursamaz tavrıyla bitirim bitirim kürsüye doğru ilerlerkenki haliyle de bir hayli beğenimi kazanmıştı. Tüm bunları belirtmeyiyse bir borç bilirim. Aktörün oynamış olduğu birkaç filmi de listeme aldım. Cell211’i izleyeceğim muhakkak ilk fırsatta. Beğenmezsem hızlıca olduğu sahnelere bakar bakar geçerim sadece.

IMG_0576

IMG_0572

Gelelim dizinin ağır toplarından Kali-KGB’nin başındaki isim olan ve Şilili aktör Matias Varela tarafından canlandırılan Salcedo’ya. Onun ailenin küçüğü olduğunu general babasıyla yaptığı konuşma esnasında öğreniyoruz. Cali’den kazandığı paralarla aldığı arsayı gösterirken, babası böyle manzaralı bir yere sahip olacak kişinin o değil de, abisi olacağını düşündüğünü itiraf ediyor. Salcedo sessiz bir mühendismiş gençliğinde. Şimdiyse iki kız çocuğu ve havalı karısıyla beraber Cali’den kazandıklarıyla kuracağı güvenlik şirketinin hayalini kurarken, kendini bir çırpıda yakasından atamayacağı kadar çok miktarada kirli işin içinde buluyor bu sessiz ve soğukkanlı mühendis. Ve elbetteki kartelden çıkmak öyle kolay değil ve mümkün de değil. En fazla aksiyon ve gerilim onun oynadığı bölümlerde çıkıyor karşımıza. Nedeni ise g.t korkusundan(neden yakıştıramıyorsunuz anlamıyorum, g.t korkusu fenomen bir korkudur bana göre korkulası fenomenler içinde ve g.t g.t’tür, p.p. konmuyor yerine, t.t.’da), her neyse Amerikalılara bilgi sızdırıp, ailesi ve kendisi için sığınma hakkı talep etmesinden kaynaklanıyor. O bir muhbir bundan böyle. Çekimler esnasında halen daha hayatta olan ve artık altmışlarına merdiven dayamış, Amerika’nın bilinmeyen bir eyaletinde, kalabalık şehirlere gezintiye gitmesi yasaklı bir şekilde Kolombiya’da hukuk okumuş eşiyle ve kızlarıyla birlikte yeni bir hayat kurmak zorunda kalmış Salcedo ile görüşme yapılıyor. Eşi tekrar öğrenci olmuş ve İngilizce öğrenmiş bu zaman zarfında. Kendisiyse yirmi iki yıldır yeni ismiyle ve yine mühendis olarak tanık koruma programı altında yaşamakta ve dizi çekim aşamasındayken daha, uyarlanmış olduğu senaryoya faydası dokunması için kendisine bir takım sorular sorulmuş bir sürü güvenlik önlemi çerçevesinde. Bunların başında da dizinin birinci bölümünde yaşanan ve olayın başmimarı da Pacho olan Harley Davidson’larla adam parçalama hikayesinin gerçek olup olmadığı oluyor. Land Rover kullanılmış gerçekte ve kendi gözleriyle şahit olmasa da bu olayı gören başka gözlerce kendisine aktarılmış tüm bu yaşananlar. Bir de Navegante’yi öldürmüşlüğü yok, senaryo icabı demiş verdiği röportajda. Fakat karteli çökertmekteki bir numaralı isim olmasına rağmen, ülkesinde köstebek damgası yemekten kurtulamamış yazık ki. Halen daha bu kendine özgü hapishanede yaşamakta, tesellisi olan ailesi de yanında.

IMG_0578

Dünyaya satılan dizi aynı zamanda Kolombiya hakkında bir sürü bilgi sahibi olmanızı da sağlıyor. Örneğin FARC adında Kolombiya Devrimci Silahlı Kuvvetler hakkında bilgi sahibi oluyorsunuz. 17000 kişilik güçlü gerilla ordusu, dünyanın en uzun süren iç savaşını vermiş. Savaşın başında adam kaçırmayla sermaye sahibi olan birliğe, zengin Kolombiyalılar sevdiklerine zarar gelmesin diye oluk oluk para akıtmışlar. Convivir ise insanlığa karşı suçlar için Sam Amca sponsorluğunda yetiştirilmiş komünist gerillalara karşı silahlanmış bir başka oluşumdu. Cali tarafından tutulup FARC tarafından kaçırılan para aklayıcı Jurado’nun Amerikalı güzel eşi, Pena’nın başvurduğu Convivir aracılığıyla kurtarılıyordu. Başkan öyle, bunlar böyle, karteller şöyle derken hukuksuzluk almış başını gitmiş Kolombiya jungle’ında anlaşıldığı üzere. Her ne kadar başkan aksini söylese de.

Kolombiya’da tüm bunlar yaşanırken başkanlık seçimleri yapılıyor bir i yandan da. Amerika’da Clinton dönemi yaşanırken, Escobar’ın destekçileri tarafından suikast girişiminde bulunulmuş Ernesto Samper başkanlık koltuğuna gelmiş, Savunma Bakanı ise Botero olmuş halde. Kendisinin Cali karteline çalıştığı deşifre ediliyor Pena ve ekibi tarafından. Kartel dokunulmazlık karşılığında yardım kampanyasına bağış yapmış. Bunu duyan Kolombiya halkı ayağa kalkıyor kalkmasına, protestolar ediyorlar etmesine de, Samper bir yere gitmiyor. Sadece Pena’nın istifası ve itirafı ile insanlar gerçeği öğreniyorlar. Cali saltanatı sona eriyor ve tüm bu yaşananlar tarihe Proceso 8000 adıyla geçiyor. Amerika tarafından uyuşturucu mafyasının siyasi birimlere güçlü bir şekilde nüfuz ettiği başta Meksika olmak üzere, Kolombiya, Peru gibi ülkelere ise “Narko Demokrasi” adı veriliyor.

Dördüncü sezon için tüyo veriliyor yine baba oğul arasında geçen bir diyalog sayesinde. Hedef uyuşturucu ile mücadelede esas düşman olan Meksika olacakmış dördüncü bölümde. 2018 yılında tekrar görüşeceğiz kendileriyle. Zaferi mağlubiyete dönüştürmeye meraklı, bir parça karamsar ve melankolik Pena yalnız bir avcıya dönüşmüş yüreğini nerelere sığdıracak izleyeceğiz bir kez ve belki de son defa daha.

IMG_0574

IMG_0564

IMG_0573

MASTER OF NONE

IMG_0461

MASTER OF NONE :

“İnsanlar her seferinde anında büyülü hale gelmiyorlar. Bazen sonradan büyülü olabiliyorlar. Bazen de çöplük haline geliyorlar.” Denise

“Yaşamımın, öyküdeki yeşil incir ağacı gibi önümde dallanıp budaklandığını görüyordum. Her dalın ucunda tombul, mor bir incir gibi eşsiz bir gelecek beni çağırıyor, göz kırpıyordu. İncirlerden biri, bir eş, mutlu bir yuva ve çocuklardı. Bir başkası, ünlü bir ozan, öteki parlak bir profesör, biri şaşırtıcı editör, öbürü Avrupa, Afrika ve Güney Amerika, biri Constantin, Socrates, Atilla ve garip adları, değişik meslekleri olan daha bir yığın aşık. Bir başkasıysa Olimpiyat takım şampiyonu bir kadındı ve bu incirlerin üzerinde ve ötesinde, ne olduklarını pek çıkaramadığım bir sürü incir daha vardı. Kendimi dalların çatallandığı noktada otururken görüyordum ve incirlerden hangisini seçeceğime bir türlü karar veremediğim için açlıktan ölüyordum. Hepsini ayrı ayrı istiyordum ama birini seçmek ötekilerin hepsini kaybetmek demekti. Ve ben orada karar veremeden otururken incirler buruşup kararmaya başladı.” Sylvia Plath, Sırça Fanus

“Azınlık, diğerlerinin yarısı kadar başarılı olmak için iki katı çalışan insanlardır.” Angela Bassett

Bir arkadaşımın öncü bilgilendirmesi, bu öncü bilgilendirmelerin şiddetinin gitgide artması, sonrasında ise ihtar ve kınamaya dönüşüp ihtarın ihbar, kınamanın ise beni önüne geçilmez bir girdaba sürüklemesi sonucunda çok çok az merak, bir’az istek, en çok da mızmız bir vaziyette oturduğum ekran karşısından bir gün içerisinde türlü duygular arasında gide gele ama en çok da duygusal açıdan tatmin olmuş ve iyi bir şeyler izlemiş olmanın verdiği memnuniyetle kalktığımda Banuhan Güvenir’e müteşekkir olduğumu buradan sizin aracılığınızla itiraf ediyorum. Her zaman bu kadar iyi bir dizi çıkmıyor insanın karşısına. Herkes dizi yapıyor da… Toplamda yirmi bölümden oluşan iki sezona başlamadan önce, ilk sezona dayandığın takdirde, ikinci sezon çok harika bölümler var demişti. Dizi bittiğinde tekrar İtalya’ya gitmek istiyordu ki haziranda o Amerika’ya giderken, ben bir başka Anadolu turnesine çıkacağım(ya evet turne kapsamında, Ramazan ayı boyunca içki içilmeyen türkü barlarda sahne alacağım Yozgat-Niğde-Konya… olur olur Tokat’ta olur). Dizinin yaratıcısı, yazarı, kimi bölümlerin yönetmeni ve de esas oyuncusu olan Aziz Ansari ve dizi hakkında anlattıklarını yarım yamalak dinlemiştim. Hani hiçbir şey hakkında hiçbir şey duymak istediğiniz zamanlar vardır ya, işte o zamansız zamanlarımdan birine denk gelmişti bu dizi. Bir kez Amerika’da doğan ilk nesil ve biraz da züppe köri insanı, restoran aşığı, lezzet aşığı, New York’lu bir Hintlinin/Hint asıllı New York’lunun hayatı, aşk hayatı, seks hayatı, eğlence hayatı, arkadaşlarıyla ne yapıp ne ettikleri, ne yiyip ne içtikleri beni hiç mi hiç ilgilendirmiyordu. Buna ek olarak New York bir Varanasi değildi ve Ganj’da yıkanmayan, Hindu olmayan, üstelik iki sezon boyunca kendi memleketi dururken Modena’daki gurme restoranlarında yanında da dev gibi beyaz arkadaşıyla yemek yiyen Hint asıllı Müslüman bir aileden gelen otuzlu yaşlarının başında, kariyer hayatında dikiş tutturamamış, yine de iyi bir dairede mızmızlanarak ömrünü geçiren bir adamın hayatı da beni ilgilendirmiyordu. Fakat gel gör ki evdeki hesap her zaman çarşıdakine uymayabilirdi. Master of None ara ara kültürel emperyalizm içeren subliminal mesajlar içermesine rağmen cidden çok tatlı bir iş ve ben aslında dizi hakkında kötü bir şeyler arayıp bulamayan Doğu’nun çok kötü ve kalbi buz tutmuş kraliçesiyim. Dizide daha az beğendiğim bölümler oldu ama hiç beğenmediğim ya da bitsin dediğim bir bölüm yoktu. Yönetmenlik koltuğuna da oturan Ansari yönetmen olarak da başarılı idi. Saygı duruşları bitmek bilmedi. İtalyan sinemasına, yönetmenlerine, De Sica’ya, Antonioni’ye, Amerikan filmlerine, dizilerine, Seinfeld’e, Woody Allen’a… Ve tüm bunlar yapaylıktan uzak gerçekleşiyordu. Ucuz bir taklit, gereksiz bir yeniden yapım olmaktan çok uzak bir atmosferde, tüm özgünlüğüyle cerayan ediyordu olaylar. Üstüne üstlük ilk sezon da öyle yabana atılır gibi değildi. İlk bölümden itibaren taze ve güncel espriler yakamı bırakmadı. Ama kabul etmek gerekirse ikinci sezondaki kimi bölümler ve dayandığı öykücükler ve konunun geçtiği mekanlar, son olarak da sahip olduğu dertler açısından eşsizdi. Bir bütün olarak baktığınızdaysa ister dramedy ister romcon deyin bu türü sevmeyen biri olan beni bile etkisi altına almayı başardı kolaylıkla. Netflix’ten üçüncü sezon onayını almış, kıymeti “şimdilik” az bilinen Master of None hakkında bir sürü gevezelik etmeye başlayacağım az sonra.

IMG_0457

IMG_0460

IMG_0462

BİRİNCİ SEZON :

Dizinin ismini aldığı “jack of all trades master of none”ı çevirdiğimiz takdirde “her işin adamı, hiçbirinin erbabı” gibi bir karşılığı var güzel Türkçemizde. Tıpkı Aziz Ansari’nin canlandırdığı Dev karakteri gibi. Bir tarihte-ki bu tarih bundan yaklaşık beş yıl öncesi, oynadığı bir reklam filminden gelen gelirle hayatını idame ettirdiğini söyleyen ama New York’ta son derece konforlu bir hayat yaşayan 1/6 kanı siyah olan Dev’in, ben buradayım ve Hintliyim diyen dış görünüşü sayesinde beyaz ekranda sadece küçük roller alabildiğini görüyoruz. Olayı kelimeler olmayan dandik filmlerdeki küçük rollerle avunmak zorunda kalıyor çoğunlukla. İş bu noktaya geldiğinde Amerika’da önemli bir azınlığı oluşturan Hintlilerin ırkçılıktan ötürü televizyon dünyasında hak ettikleri yerlere gelemediklerini, kendilerine hep bir komedi unsuru olarak bakıldığını ya Hintli sosisçi, ya da Hintli büfeci gibi basmakalıp rollerle geçiştirildiklerini görüyoruz. Yıllar yıllar önce TRT1’de yayınlanan ve biri köyünden çıkıp gelmiş, diğeri şehirde yaşayan iki kuzenin şehirde aynı daireyi paylaşmaları ve bu sayede yaşananların aktarıldığı komedi dizisi Perfect Strangers’daki köylü kuzen Balki rolünün teklif edilmesi bile buna dayanıyor. Mimar, eldiven tasarımcısı gibi sofistike meslekleri oynayabilecekleri roller ya da Bradley Cooper’a teklif edilen roller onları bulmuyor yazık ki. Öte yandan insanlar Asyalı ya da Hintlilere ırkçılık yapılınca pek coşmuyorlar. Sadece siyahiler ve eşcinseller hakkında kötü bir şey söylediğinde yaygara koparma riski alıyorsun. Beraber olduğu evli bir kadının kocası tarafından basıldığında bile, öfkeli beyaz adam karısına her şeyi bir kenara bırakıp, beni ufak bir Hintli adamla mı aldattın diye çıkışıyor ilk önce. Bir erkeğin aldatılmasından daha mühim mesele, onu hangi ırktan ve nasıl bir adamla, kadın da olabilir aldattığı oluyor.

Dizinin ilk bölümü Aziz’in karakterine, arkadaşlarıyla olan ilişkisine kısaca hayatına giriş niteliğinde. Dev’in kadim dostları olan dev gibi bir bedenin içinde çocuk kalbi taşıyan, aynı zamanda çok da çapkın olan Arnold, siyahi ve Lübnanlı Denise-o da çapkın ve Asyalı Brian’la oturup evlilik, çocuk yapıp yapmamak ve cinsel hayatları hakkında konuşuyorlar açık açık. Bölümün adı olan Plan B doğum kontrol hapına verilen isim, Plan A ise çocuk yapmak. Arnold oldukça anekdotal bir yorum yapıyor çocuk meselesi söz konusu olduğunda. Şöyle; “Bebekler çok sıkıcı oğlum. Hiçbir mantığı yok. Eski günlerde o veletlerden yapardın, onlar da çiftliğinle filan ilgilenirlerdi ama o kırsal yaşam tarzı geride kaldı. Hiçbir işe yaramıyorlar artık.” Nitekim “Aileler” adını taşıyan ikinci bölümde bu sefer de babaların hayatları boyunca yaptıkları tüm fedakarlıklara rağmen, oğulların vurdumduymazlığına ve bencilliğine şahit oluyoruz. Yüksek yaşam standardına sahip oğullar, bir sürü alternatif dururken aileleriyle çok da haşır neşir olmak niyetinde değiller. İşin içine jenerasyon farkı ve ebeveynlerin geçmişte yaşadıkları sıkıntılarını paylaşmakta ketum davranmalarından ötürü karşılıklı paylaşımları iyiden iyiye azalıyor. Başında belirttiğim gibi Dev ailenin Amerika’da doğan ilk kuşak çocuğu. Çocukları ve gelecekleri için büyük fedakarlıklar yapan ailelerin rahata kavuşmuş olan neslinin sahip olduğu eğlence lüksünü sonuna kadar kullanan çocuklar hepsi. Tayvan’dan gelmiş olan Brian babasının geldiği noktayı, bir zamanlar yıkanmak için nehre giren çocuğun, şimdi kendisiyle konuşan bir araba kullanmasıyla özetliyor kısaca.

Dizinin ilk sezonu Dev’in Rachel’dan ayrılması daha doğrusu Rachel’ın kendini ve bir hayalini gerçekleştirmek üzere, zaten monotonlaşmış ve bir noktadan sonra tıkanmış ilişkisini bir kenara bırakarak Tokyo’ya gitmesi ve Dev’in de ani bir kararla valizini toplayıp İtalya’ya giden bir uçakta bilinmeze doğru yol almasıyla bitiyor. Beatrice ve Şarlman ayrılıyorlar yazık ki. Tüm bunlar esnasında ailesi ve de özellikle babası hep destek oluyor ona. Fakat bu, kariyerinin berbat gittiği gerçeğini değiştirmiyor. Oynadığı bir filmdeki ufacık bir rol bile montajda kesiliyor. Ne yapacağını bilmez bir haldeyken, bir yol ayrımında ani bir kararla kendini uçakta buluyor Dev. Diğer yandan kararsız Plath gibi açlıktan ölse de, buruşup kararan incirleri izlemekten başka bir şey yapamıyor. Bir parça depresif bitiyor kısaca ilk sezonun onuncu ve son bölümü.

IMG_0456

IMG_0449

IMG_0450

İKİNCİ SEZON :

Allooora ile başlıyor ikinci sezon. Tamamı siyah beyaz olarak çekilmiş olan “Hırsız” bölümüyle Vittoria de Sica’nın Bisiklet Hırsızları’na ve İtalyan Yeni Gerçekçiliği’ne sayısız gönderme ve bir çeşit saygı duruşunda bulunuyor Ansari, çok da şık bir şekilde; üstelik hiç de yüzüne gözüne bulaştırmadan. Espresso, pasta, lazanya, formaggio, çavvv, bella, kapito, gelato ve pizza’lı bir bölümle Modena’nın tarihi dokusunu kaybetmemiş meydanlarında, siyah beyaz sokaklarında dolaşıyor, bisiklete biniyor, hırsız kovalıyor küçük ve tombik elemanıyla birlikte. Rachel uzaklarda ve yalnızlığını bir kez daha hissediyor burada. Herkes ya biriyle çıkıyor, ya evli ya da nine. İkinci bölümde Arnold geliyor İtalya’ya. Beraber İtalyan olmayı düşünüyorlar. New York’taki telaş burada yok. Gün filmlerin siyah beyaz çekildiği zamanlardaki gibi ya da bir kartpostal üzerindeki rengarenk doğanın duruşu gibi telaşsız ve tasasız geçiyor çoğu zaman. Yemekler güzel, şaraplar güzel, baharatlar güzel, manzara güzel… Luciano Pavarotti’nin doğduğu yer Modena. Enzo Ferrari şirketini burada kurmuş. Ferrari ve Maserati marka arabalar burada üretiliyor ve dünyaya pazarlanıyor hala. İkinci bölümde Dev ve dev Arnold’un gittikleri Osteria Francescana Restoranı’nda yemek yiyorlar beraber. Yerken kendilerinden geçseler de, Dev’in içindeki boşluk geçmek bilmiyor. Rachel’la mesajları iyice yüzeyselleşiyor, derinliksiz bir ilişki uzak ülkelerden ancak bu kadar yürütülebiliyor. Bitiyor yavaş yavaş, kendiliğinden, onlar bir son koymadan. Pizza ve makarna dersi aldığı yaşlı ninenin torunu olan nişanlı Francesca böylelikle giriyor hayatına yavaş yavaş. Bu defa aşık oluyor Dev. Bir İtalyan kıza.

IMG_0451

Üçüncü bölümde “din” meselesini işliyor Ansari ve evet “din” bir mesele hem de çok karmaşık bir mesele, üstelik çok basit yaşanması ve yaşatılması gerekirken. Dev, bacon hayranı çocukluğundan beri(o ne güzel şeydir öyle çıtır çıtır, lezzetli). Dindar amcası ve yengesiyle yemeğe çıkmadan önce kırk bin kez ikaz ediliyor rahat davranmaması hususunda. Dev’in Müslümanlıkla, camilerle işi yok. Ama annesi “öyle de” dedi diye Ramadan’da oruç tuttuğunu söylüyor. Aksi takdirde annesi herkes içinde çimdikliyor onu. Dev ve onun gibi genç nesil İslamiyete ayak uydurmakta güçlük çekiyorlar, onlar için dinin kültürel bir değeri yok kısaca. Ama eninde sonunda otuz yaşındaki Dev annesi tarafından çimdiklenmekten kurtulamıyor yine herkesin önünde. Gerçek hayattaki annesi ve babası oynuyorlar dizide Dev’in ebeveynleri rolünde. Annesi aklına estiği gibi konuşuyor, düşündüğünü söylüyor. Neyse o burada da. Rol yapmıyor, yapmacıklığı yok. Başkalarının ne düşündüğü onun için önemli. Teklif geldiğinde dizide oynamayı reddetmiş, hiç istememiş. Babası ise dizide olduğu gibi gerçek hayatında da doktor. Oyunculuğu sevdiği her halinden belli. Ben senin yerine oynardım diyor oğluna her fırsatta. Oynuyor da. Dev’in doğal komikliği aileden kısaca.

IMG_0458

IMG_0452

IMG_0466

Dizinin altıncı, sekizinci, dokuzuncu ve onuncu bölümleri ayrı ayrı çok özel ve çok güzeldi. Hele ikinci sezon, onuncu bölümde Mina’nın seslendirdiği Un anno d’amore var ki… Francesca, Dev’in kulağına sözlerini tercüme eder bir yandan da dans ederlerken; ricorderai diye, hatırlayacaksın diye… Dev aşıktır bu seferinde.

New York’un farklı bölgelerinde farklı hayatlar yaşayan göçmenlerin hayatlarının bir sinema salonunda kesiştiği altıncı bölüm, Denise’in Lübnanlı olduğunu gençliğinde Dev’e itiraf ettiği, Dev’in de Lübnan, Ürdün fark etmez sen Denise kal diyerek onu olduğu gibi kabul ettiği ve her sene aynı masanın etrafında, aynı ellerin birleştiği Şükran Günü sofrasında, içerisinde bir de Angela Bassett barındıran sekizinci bölüm, Sergio Endrigo’nun “Canzone Per Te”si eşliğinde New York manzarası arkada, Antonioni’ye ve L’avventura, La Notte ve L’eclisse’i anımsatan anları kapsayan sonbaharda New York manzaralı, kırmızı yaprakların altında, serinin de en uzun bölümü olan dokuzuncu bölümünün ardından çok iyi bir final ile nihayetlenen “Master of None” dudak büzmekten utandıran iyi bir dizi olmuş. Aziz Ansari ve Alan Yang benzerleri arasından yakaladıkları sinemasal tatlarla çok farklı ve olgun bir iş ortaya çıkarmayı başarmışlar şu genç yaşlarında.

IMG_0465

IMG_0464

IMG_0447

NOCTURNAL ANIMALS

 

images-2

NOCTURNAL ANIMALS :

“Birini seversen, bir yolunu bulursun. Öylece fırlatıp atmazsın. Dikkatli olman gerekir. Bir daha yaşayamayabilirsin bunu.” Edward

Yazar, edebiyat eleştirmeni ve Cincinnati Üniversitesi’nde edebiyat profesörü, üç çocuk babası Austin Wright’ın Tony ve Susan adlı romanından, Tom Ford’un uyarladığı ve yönetmenlik kariyerinin ikinci basamağı olan filmi Gece Hayvanları’nı izleyebildim sonunda ülkenin bunca sıkıntısının ortasında ve bunca ölüm kül olmuş yağarken üstümüze başımıza; kendimi verebilip de izleyebildim ve de yazmaktayım sonunda. Yoksa çok anlamsız her şey. Biliyorum ama çaresiz kalıyorum bu coğrafyada. Gelelim romanımıza; filmin başarısının ardından yirmi üç sene sonra bu defa yeni ismi ve yeni kapağıyla basılmış olan. Sinemanın büyüsü ve yeni isminin gücü Tony ve Susan’ı ardında bırakmış adeta. 1961 doğumlu, halihazırda başarılı bir moda kariyeri olup, ikinci yönetmenlik deneyiminin de altından başarıyla kalkan Tom Ford için acaba yirmilerinde başladığı kariyeri sinema olsaydı bir dahi mi sayılırdı, yoksa olgunluktan ve hatırı sayılır bir çevre oluşturmasından ve sahip olduğu bir sürü imkandan kaynaklanan bir başarı mı bu acaba karşı karşıya olduğumuz diye düşünmeden edemezken, bu hali, yönetmeni yirmili yaşlarına döndüremeyeceğimizden hiçbir zaman öğrenemeyecek olsak da, senaryolarını bizzat uyarlamış olduğu romanlardan ve peliküle aktarıldığında kazandığı anlam derinliği ve görsel zenginliğine baktığımızda olgun dönem işlerin hayatın demini almış bir adamın elinde taçlandığını görüyoruz açık ara. Bu açıdan sevdim en çok Gece Hayvanları’nı. Tom Ford ben bu yaşta böyle iş yaparım, aşağı düşmez çıtam diyor adeta. Sanki aynı zamanda çok iyi bir seyirci var kamera arkasında, Tom Ford’u yönetmen koltuğuna oturtan. Bir demecinde bir adamın bir kadını anlayabilmesi için bir kez s.k.lmesi gerek diyebilecek kadar cüretkar yönetmenin-siz siz olun herkesin her sözünü ciddiye alıp da bir kereden bir şey olmaz deyip atlamayın hemen, biz kadınlar her zaman anlaşılmak istemeyebiliriz ve biraz gizem fena olmayabilir ve de o Teksas’lı Tom sonuçta-nezaketinin ardından çıkıveren egosu iyi filme susamış aç izleyici için bir vaha oluyor adeta. Filmine ve hikayesine sahip çıkan ve tek bir saniyesini boşa geçirmeyen, etkili bir sinema dili yakalamış bir yönetmen var karşımızda. Boşver parfümü, elbiseyi… Film yap Tom, film diyorum kimi sahneler kafamın içini istila edip durdukça. Sözlerin bittiği yerde kompozitör Abel Korzeniowski alıyor batonunu eline ve bir ruh veriyor yer aldığı her sahneye.

screen-shot-2016-09-15-at-9-49-57-am

Fena halde zengin, fena halde burjuva bir kadın Susan(Amy Adams). Şık bir sanat galerisi işletiyor. Çalışanları, kızıl saçları, kızarmış gözleri ve insomniası var. Hayalleri ve gerçekler arasında yüksek ökçeli ayakkabılarıyla ayakta kalmaya çalışıyor. Yaşamın günlük, basit detaylarındaki beceriksizliği çekinik tavırlarının ve güvensizliğinin bir simgesi adeta. Sanatçı değil, sanat simsarı. Her zaman mükemmel görünmeye çalışıyor ama öyle hissetmiyor. İmkanları ve hayatı göz önüne alındığında, mutsuz olma hakkı yok. Kendini hafife alıyor hiç durmadan. Televizyonun kumandasını çalıştıramıyor, kendisine gönderilmiş dosyanın kağıdını açmayı beceremiyor. Filmin ilk dakikalarında daha, ihtişamlı malikanesinin kapısı ardından kapanırken, dış dünyaya mesafeli, sofistike bir hayat yaşayan kadının seçilmiş esaretine tanık oluyoruz. Çok az insanın bildiği, tam on dokuz yıl evvel yaşamış olduğu kısa süren evliliğinin baş aktörü aynı zamanlarda giriyor hayatına. Hem de bahar ayında yayınlayacağı ve kendisine adamış olduğu romanıyla. Beni kalpten istediğim ilhamdan mahrum bıraktın derken, Edward’ın(Jake Gyllenhaal), Susan’dan alacağı olduğunu düşündürtüyor hemen. Bu on dokuz yıl boyunca görüşmediklerini öğreniyoruz Susan’ın ağzından. Çok değil, birkaç yıl önce aramış Susan, Edward’ı. İngilizce öğretmenliği yapıyormuş  Teksas’ta ve telefonlarına çıkmamış. Tüm bunları şimdiki yakışıklı, zengin ve başarılı kocasına anlatıyor usul usul. Kocasıysa oralı değil, çünkü hem karısını hem de sevgilisini idare etmekle meşgul. Susan’la beraber aldatıldığını öğrenişine tanık oluyoruz. Bir kız çocukları var kendi hayatını yaşayan. Kocasıyla da farklı istekleri, beklentileri var. Tüm bu sanat umurumda değil diyor Susan. Çünkü üretmiyor, satıyor sadece. Yapabilecekleri de bununla sınırlı bundan böyle. Gençlikteki enejisi, işlere hemen girişivermekteki azmi yok şimdi. Çünkü o zaman yaptıkları bir anlam ifade ediyordu. Şimdiyse öyle olmadığını anlıyor. Susan tam bir orta yaş krizinde ve tam da bu krizin ortasında eline ulaşıyor Edward’ın romanı. Paralel bir hikayeye açılıyor film bu vesileyle. Susan romanı okudukça, bizler de Tony’ye dönüşen Edward ve Laura’ya dönüşen Susan ve kızları India’nın hikayesinde kayboluyoruz. Telefonların çekmediği Teksas’ın karanlık yollarında arabalarında ilerlerken üç sapığın tacizine maruz kalıyorlar. Arabalarını yoldan çıkartıyor bu üç serseri ve karanlık dakikalar başlıyor bundan sonra. Yönetmen itici karakterlerle, son derece sinir bozucu olmayı başarıyor filmde de önemli bir yer tutan yol hikayesiyle. Anne kıza göz koyan üçlü, Tony’i ekarte edip iki kadını zorla arabaya bindirip uzaklaşıyorlar. Bu esnada da bir adamın yarı ümitsiz, korkuyla çıkan cılız sesine tanıklık ediyoruz. Üçe karşı bir adam nihayetinde ve hayatı boyunca ne silah kullanmış ne de yumruk yumruğa dövüşmeyi bilmediği her halinden belli Tony’nin. Çaresiz bir adam var şimdi zorbalığın karşısında, ıssız bir gecede, tek başına. Ahmet Ümit’in Beyoğlu Rapsodisi’ndeki benzer bir olayı getiriyor akıllara. Karı koca ve bir kadın arkadaşları trekking’e gittikleri gruptan ayrılıyorlar ve benzer zorbaların zorbalıklarına maruz kalıyorlardı. Korkusundan diz çöküp yalvaran kocanın yanında karısı ve ve diğer kadın ellerine geçenlerle tecavüzü engellemeye çalışıyorlar, bereket onlar daha şanslı çıkıyor da yardımına arkadaşları yetişiyordu. Sonrasındaysa evlilikleri kocanın erkek gibi davranamamasından-her ne demekse- ve karı kocanın yaşananları aşamamalarından sessiz sedasız bitiyordu. Filmin/romanın içindeki romandaysa Tony karısının ve kızının ölüsünü buluyor ancak Şerif’in yardımıyla. Her ikisi de tecavüze uğramış. Karısı, kafatası beyzbol sopasıyla ezilmiş vaziyette, kızıysa boğularak öldürülmüş. Bir anlamda Tony, Susan’ı ve onun eğer yaşatsaydı kendisinden olacak kızını simgesel olarak öldürüyor kitapta. Bundan sonraysa intikam soğuk yenen bir yemek misali bir küçük yemle sunuluyor Susan’ın önüne Edward tarafından.

images-4

images-3

Susan bir yandan romanı tedirginlikle okurken, diğer yandan gençliklerini anımsıyor. New York’da bir tesadüf eseri yolda karşılaşıp yemeğe çıkıyorlar beraber bundan yıllar yıllar evvel. Susan Yale mezunu ve sanat tarihi dersi alıyor Columbia Üniversitesi’nde. Edward’da Columbia Üniversitesi’nin bursu için burada bulunuyor. Teksas’ta beraber okurlarken Edward’ın büyük bir yazar olacağını düşündüğünü itiraf ediyor Susan. İkisi de birbirinin ilk aşkı aslında ve Edward’ı düşünceli ve nazik buluyor her haliyle. Yetiştiği ortamdan ve ailesinden yana yakınıyor ona. Dindar, tutucu, cinsiyetçi, ırkçı, Cumhuriyetçi, materyalist, narsist ve benzeri sıfatlarla tanımlıyor onları. En çok annesinden şikayetçi Susan. Edward’a göreyse her ikisinin de gözlerinde aynı hüzün var. Asla onun gibi olmak istemiyorum dese de yıllar sonra dönüştüğü şey annesi oluyor genç kadının. Annesinin, o gün, yemek masasında söylediği her söz tek tek gerçekleşiyor bir kehanetmişçesine: “Hepimiz eninde sonunda annelerimize dönüşürüz”. Annesi de kızının geleceğini söylüyor ona. Bu bir çeşit inatlaşma aslında. Yemek masasında kozlarını paylaşıyorlar Susan’ın evlilik planlarından bahsetmesi üzerine. Kendi ailesinden intikam alıyor bu vesileyle. Ailesinde olmayan her şey Edward’da var çünkü-kırılganlık, yetenek, sanatçı ruh, romantizm, idealistlik- ve Edward’da olmayan her şey de ailesinde var buna karşılık-para, arzu ve hırs. Susan onu kendisinden güçlü ve iradeli buluyor. Yazar olabileceğine dair inancı var; kendiniyse sanatçı olmak için fazla sabit buluyor. Annesi ki bu kısacık rolüyle Laura Linney harikalar yaratıyor kabarık saçları ve sakin sakin ama büyük kararlılıkla çizdiği acımasız gelecek tablosuyla. Edward’ın Susan’a istediği hayatı yaşatamayacağından oldukça emin. Biliyor ki üst gelir grubuna ait bir yaşantıya sahip ailenin imkanlarıyla, Edward’ın sunduğu hayat arasında uçurumlar kadar fark var ve birkaç yıl sonra şimdi adını anmak istemediği tüm bu burjuva şeyler kızı için çok önemli olacak. Üstelik artık Edward’la evli olduğu için de, babası onlara destek olmayacak. Onun hakkında sevdiği tüm şeyler nefret ettiği şeylere dönüşürken, Edward’ı kırarak sonlandıracak ilişkisini. Öyle de oluyor nitekim. Büyükler bilir lafı, annesinin söyledikleri bir bir gerçekleştiğinde çınlıyor kulaklarımızda. Susan Edward’ın kalbini paramparça ettiği gibi, üzerine basıp geçip gidiyor ve hayatına kaldığı yerden devam ediyor yakışıklı Hutton’la. Edward’sa öğretmenlikle geçinip, yeterli seviyeye ulaştıktan sonra ancak yıllar önce yazmaya başladığı ve o zamanki haliyle Susan’ın hiç beğenmediği romanını en sert şekilde tamamlıyor nihayet. Bir eserin yaratım aşamasına tanıklık ediyoruz bu arada. Terk edilmenin, zayıf bulunmanın acısını çıkartıyor Edward. Susan’ın hayatı hiç istemediği bir şeye dönüşürken, Edward her anlamda zafer kazanıyor. Gerçek sanatçı olan o, yaratıcı olan o çünkü. Olgunluk döneminde en iyi eserini veriyor sonunda, basamakları tırmanacak bundan böyle ve hayattan beklentisi daha pek çok. Susan’sa en tepede ve bakmakla yetiniyor sadece. Kimse kendinden başka şeylerde daha iyi yazamaz dedikten yıllar sonra, bir sürü acıyla hayatta pişmişken, eserinin esin kaynağı bir sürü düş kırıklığından beslenerek başarılı bir roman ortaya çıkartıyor nihayet. Ve evet kimse kendinden başka şeylerde daha iyi yazamaz ve görünmez dili vardır kelimelerin… bir kitabın, bir şiirin hemen hemen her satırına nüfuz etmiş olan.

Filmin bir sahnesinde, yağmurlu bir günde cama çarpan ve ölen serçeden sonra canlanan anılarında müstakbel kocası Hutton ile Edward’dan olma bebeğine kürtaj yaptırıp döndükten sonraki pişman Susan’a geçişin melankolisi hakim tondur film boyunca. Yağmurun altında ıslanmış bir başka serçe vardı arabanın önünde ve Edward hiç olmadığı kadar perişan görünüyordu bu haliyle. Onun ölümü ve yeniden doğuşu bu anlara tekabül ediyordu belki de. Romandaysa tecavüzcülerden teker teker intikam aldıktan sonra en nihayet içindeki yaralı Edward’ı öldürüyordu Susan’ın gözleri önünde. Öldürdüğü serçesinden pişmanlık duyan Susan’sa, hayatı boyunca bunun vicdan azabıyla yaşayacağını düşünüyordu. Katolik bir ailenin kızı ve kürtaj olması yasakken, kocasından gizli giriştiği bu olay yüzünden acı çekmiş durmuştu belki de gizliden. Filmin sonunda, boş bir masada tek başına içkisini yudumlarken, yıllar yıllar önce seninle mutsuzum dedikten hemen sonra panikleyerek bırakıp kaçtığı Edward’a yaptıklarının cezasını çekiyordu şimdi içten içe.

Susan: “Neden yazmak için bu kadar acelecisin?”
Edward: “Bizi hayatta tutsun diye. Eninde sonunda öleceğimiz için bir şeyler biriktiriyorum. Yazarsam eğer, sonsuza dek süreriz.”

a7al8hs5lx5td4fvth5jojqr_iidfefjtvkfzcgdk5zqrgaqz5kcc6pih0sfrq5tdow1uifer4roar7lnf7jynpclid7njqw597-h246-nc

THE NIGHT OF : GECESİ

thenightof9

THE NIGHT OF : GECESİ

“Yardıma ihtiyacı olana var gücünle koşmalısın.” Hz. Muhammed

“Hayatta kalman müttefiklerine bağlıdır.” Freddy

“Kanıtlar, itiraflardan üstündür.” Box

2014 yılının 24 ekim “gecesi” esnasında ve sonrasında yaşananlar anlatılıyor HBO’nun sekiz bölümlük iddialı mini dizisi “Gecesi”nde. Uzun süredir bekleyen ve beklenen yapım James Gandolfini’nin ölümüyle onun yerini alan John Turturro ve başarılı oyuncu kadrosuyla, sade ama etkileyici jeneriği ve hepsinden öte güçlü senaryosu ve özgün karakterleriyle çıkıyor karşımıza. Dizinin orjinali 2009’dan itibaren iki sezon boyunca İngiliz televizyonlarında gösterilmiş olan Criminal Justice iken bu özgünlük nasıl oluyormuş diye, ben sandığınız ekranlara soracakken tam da, diziyi izlerken ve izleyip bitirdikten sonra taşlar bir bir yerlerine oturduğunda Rikers Hapishanesi gözünüzün önünde sizi kocaman açmış ağzıyla yutmaya hazır bekliyorsa eğer ve bindiğiniz metroda ya da herhangi bir toplu taşıma aracında John Stone rolündeki Turturro’nun streç filmli ya da filmsiz, her acı acı kaşındığında elinde Çin çubuklarıyla yaz kış giymek zorunda kaldığı açık ayakkabılarının içindeki kıpkırmızı olmuş koca ayaklarını fütursuzca hatır hutur kaşıması eğer geliyorsa gözünüzün önüne ve aklınızın bir yerinde kalmış bu anlar sizi gülümsetiyorsa eğer belki en çok ne söylemek istediğimi o zaman anlayacaksınız bensizce. Uyarlamanın uyarlaması var uyarlanamaması var beyler bayanlar ve karşınızda olmuş bir uyarlama var diyelim o zaman kısaca.

images-6

Olaylar New York’ta Jackson Heights, Queens’de yaşanıyor. Babaları üç ortak dönüşümlü olarak çalıştırdıkları takside şoförlük yapan, anneleriyse rengarenk Hint işi kumaşların satıldığı bir dükkanda satış elemanı olarak çalışan ve iki erkek çocuk büyütmeye çalışan, aslen Pakistanlı bir ailenin büyük oğulları Naz(ir)’ın babasının taksisini o uyurken gizlice alıp, yolda arabasına binen yeni tanıştığı kızla alkol ve türlü çeşitte uyuşturucu aldıktan sonra kendine gelip de uyandığında aynı kızın kanlar içindeki delik deşik olmuş cesediyle karşılaşmasını, tesadüfen yakalanıp bir başka suçtan tutuklanarak getirildiği polis karakolunda üzerinde kızın kanı ve olası cinayet silahıyla yakalanıp içeri alınması ve akabinde de yargılanma sürecinin nasıl işlediği anlatılıyor sekiz bölüm boyunca.

images-13

Her insan iki bendir sözünü(böyle bir söz olmayabilir yahut ben uydurmuş da olabilirim bilemiyorum) doğrularcasına saf saf yakalanan, hal ve tavırlarından görgü tanığı olduğu sanılan, bambi bakışlı Naz’in içinde ama derinlerde bir yerlerde sakladığı sert çocuk sonrasında hapishane koşulları sayesinde(arkanı kolla, özellikle arkanı kolla, ama muhakkak arkanı kolla, kendini kolla, vücut bütünlüğünü sağla), öncesindeyse 11 Eylül saldırılarından sonra oluşan milliyetçi nefret duygularının yöneltildiği bir müslüman olması yüzünden hiç beklenmedik anlarda açığa çıkıyor. Süreç boyunca sürekli savunma halinde olmanın, diken üstünde oturmanın verdiği gerilimle derisi zırha dönüşüyor Naz’in. Simsiyah saçlarını kazıyıp, dövmeler yaptırıyor vücudunun çeşitli yerlerine. Yakılmadan, kesilmeden, tecavüze uğramadan, birilerinin elinde oyuncak olmadan ayakta kalmaya çalışıyor. Amerika’da yaşayan, burada doğmuş, burada büyümüş, köklerinin olduğu Pencap’ı bir kez olsun görmemiş Naz’a sorgu esnasında nereli olduğu sorulduğunda can havliyle Amerikan vatandaşıyım diyor. Teoride öyle olsa da pratikte hala bir Arap ya da Porto Rikolu, siyahların gözünde bile. Arap deyince şarküteride çalışan tipler geliyor hemen gözlerinin önüne. Sistemin çarklarında hep ucuz işlerde kendilerine yer bulabilen siyahlarsa birikmiş öfkeleri ve bir sürü yoksulluk ve yoksunluktan belki de ama siyah ve eğitimli bir devlet başkanına rağmen en çok suç işleyenler oluyorlar buradan bakıldığında bile. Hapishanede bir elin parmakları kadar beyaz adam var. Hapishanenin efendisi ve Queens’in kralı olan mahkum Freddy de siyah. Gardiyanlar ve NYPD’deki polislerin de çoğu siyah. Kökleri Kongo değil de şimdiki Benin Cumhuriyeti olan Dahomey Krallığına dayanan Freddy bir defasında gardiyanı kastederek onlar ve biz aynı mahallenin çocuklarıyız diyor. Kendisi de eğitimli ve hem okumaya hem de okumuşa saygısı var. Naz’ı nispeten konforlu odasına çağırdığında ona beynim için ilaçsın diyor. Hayatta kalması için Jack London’ın “Call of the Wild”ını okumasını öneriyor. “Savaş Sanatı” ve “Geceyarısının Diğer Yüzü” içeride en çok okunan popüler kitaplar. Ama bu dizinin prensi olan kitap Jack London ve “Vahşetin Çağrısı” oluyor.

Dizide üzerinde durulan bir başka konu da 11 Eylül’ün Amerika’da yaşayan müslümanların hayatına olan negatif etkileri. Bu olayda bile ırkçılık hiç nefes almadan Pakistanlıları hedef alıyor hemen. Bizlerse bir başka kıtadan olayları izlemekle yetinmişiz zamanında, içinde olmadığımızdan yaşanan baskıyı anlayamamışız. Müslümanofobi yayılmış zaten kaynakları kıt olan ülkeye. Gitsinler diye çomak sokmuş durmuş hayatlarına. Direnen direnmiş müslüman mahallelerinde korku içinde. Naz’ın ailesine baktığımızda da anne ve babası son derece uslu ve uysal görünüyorlar. Sorun istemiyorlar çünkü. Sadece yaşamanın derdindeler. Çocukları ve kendileri kazasız belasız eve gelebilsinler yeter. Oğullarının cinayet şüphesiyle yargılandığını öğrendikleri anda çaresizce dışarı fırlayan babanın ayakları çıplak. Kaldı ki taksisinin de yerinde yeller esiyor. İlk şoku atlatıp karakola vardıklarında yanlış karakola geldiklerini öğreniyorlar. Hayatlarında ilk kez önce karakol sonra hapishane şartlarını görüyorlar. Yasal haklarından bihaberler. Avukatlar onlara geliyor. Muhtemelen tanıdıkları ağır cezaya bakan bir avukat yok. Muhtemelen tanıdıkları hiç avukat yok. Ürkek, sinmiş, pısmış bir vaziyette bir köşede bekliyorlar. Amerika’da yaşayabilmek için çok zayıf görünüyorlar bu halleriyle. Onların bu sinmişliği belki de Naz’ı ara ara çığrından çıkarıyor. Ne korkuyorsunuz dediği anlarda belki şiddet eğilimi gösteriyor, intikam alıyor tüm aile fertleri adına. Ama tüm bunlara rağmen karşısındaki Box gibi tatlı tatlı dediğini yaptıran kurnaz bir kurt olunca da izin veriyor ona. Avukat tutabileceği çok geç geliyor aklına. Zaten avukat gelip buluyor onu. Suça bulaşmışların yanında o kadar saf ki aslında. Onun bu masumiyetinden etkileniyor herkes. Bir türlü arkasındaki tabloya uymuyor. Savcılık onun temiz imajını yıkmaya çalışıyor ilk önce. Astım hastası iyi çocuk, aldığı işletme eğitimi, iyi ve temiz kalabilmiş bir aileye sahip olması, okul masraflarını karşılayabilmek için yarı zamanlı çalışması gibi kalemleri sarsmak için çabalarken bir yandan, bir yandan da kendilerini ve yaptıklarının adil olup olmadığını ölçüp biçiyorlar başta Box(Bill Camp) ve Helen Weiss(Jeannie Berlin). Bu iki isim aynı zamanda sessiz sessiz diziyi yüklenen ağır toplar ve çok iyi oyunculuklar veriyorlar. Savcılık adına iddianame hazırlayan Weiss özellikle mahkeme sahnelerinde; bir rahip gibi demir parmaklıkların diğer ucundan Naz’ın itirafını sabırla bekleyen ve bunun için çocuğu ikna etmek adına düşük perdeden, naif bir sesle konuşan Box ve genel olarak göründüğü her sahnede Box çok iyiler. Davalara bakmaktan hepsi bir alem yargıçlar da ufak ufak dalgalarını geçerek sıkıntılı mesai saatlerini geçiriyorlar. Bu halleri insanlardan sıkılmış bir üst merciyi anımsatıyor. O da bizimle dalgasını geçiyor uzaktan uzaktan.

the-night-of-john-stone-khans

images-3

tumblr_inline_oaqk0uloip1tdxcm2_540

Televizyon ve belki de sinema tarihine geçebilecek en sevimli, bir hayli çapkın, bir o kadar da yalnız ve çaresiz avukat rolünü oynamak kısmet olmuş John Turturro’ya. Upuzun boyu, omzunda taşıdığı içi evrak ve ıvır zıvır dolu postacı çantası, yine her bir cebi olmadık şeylerle dolu pardösüsü, sarsak yürüyüşü ve Çin çubuklarıyla kaşıdığı açık ayakkabılarının içindeki egzamadan yara bere içinde kalmış yanık ayaklarıyla barışık yaşamaya çalışıyor tek başına. Doktor doktor geziyor, her tür tedaviyi deniyor. Bay Yee’nin ona sağladığı ve ne yazık ki kısa sürecek olan makosen ayakkabı giyme lüksünü tümü egzamalılardan oluşan yara bere içindeki kalmış adamların önünde grup terapisinde sergiliyor binbir havayla. Bacak bacak üstüne atmış, üzerinde kısa pantolonu, çoraplarını dizine kadar çekmiş ayakkabılarını gösterirken, ağzının suyu akarak bakan adamlara adresini veriyor hemen Çin mahallesindeki Bay Yee’nin. Kendisinin genel normlar dahilinde pek başarılı bir avukat olduğu söylenemez. Büyük bir hukuk firması, çalıştırdığı onlarca avukatı yok. Çok büyük davalara da bakmıyor. O davalar ona kalmıyor zaten. Amerika’da her şeyde olduğu gibi hukuk sistemindeki avukatlar arasında da bir endüstrileşme ve marka olma hali varken, toplum dışına kolaylıkla itilebilecek John’un hiç şansı yok. Pek para da kazanamıyor bu yüzden. Metroya reklam vererek müşteri yakalamaya çalışıyor. Müvekkilleri fahişeler, erkek fahişeler, hırsızlar, uyuşturucu bağımlıları, yani kısaca adi suçlular oluyor hep. Naz’in davasını alabildiğini görünce şaşıran hakim doğru zaman, doğru yer mi yoksa tanıdık mı diye soruyor. Bizler biliyoruz ki elbette doğru zaman ve doğru yer John için.

images-8

images-9

images-10

feet_ep6-640x356

Dizinin sonlarına yaklaştıkça Naz içerde evrilirken, yirmi üç yaşında, hayatının baharında bir gencin ki suçu kanıtlanana kadar masum olan aynı gencin savaşını yapmaktan sırasıyla avukatlığını yapan hem Chandra hem de John süreç boyunca yıpranıyorlar. Chandra müvekkiliyle yaşaması yasak olan yakınlık kaydedilince davadan alınıyor, kendine aşırı güveni yüzünden yaptığı yanlış hamleler ve John’un tüm karşı koymalarına rağmen Naz’ı tanık kürsüsüne çıkartmaktaki ısrarı Weiss’ın çocuğu darmadağın etmesiyle sonuçlanıyor. Hayati hatalar yapıyor üstüste. Dizinin belki de en dramatik anlarından birini yaşıyor. Evinde savunmasını hazırlarken sipariş için aradığı yemek şirketinden gelen ve yemekleri getiren kişinin taksilerini kaybeden Naz’in babası olduğunu gördüğü andaki şaşkınlığını atar atmaz cüzdanına ücretini ödemek için koşuyor. Fakat yemek poşetlerinin senden para alamam dercesine kapının önüne bırakıldığını görüyor. Bu ve benzeri davayla alakalı yaşanan olaylar ve sanığın yakınlarının yaşadıkları neticede insan olan avukatları çok çeşitli duygularla kaşı karşıya bırakıyor. Kaç yaşında olursa olsunlar daha önce hiç tatmadıkları yoğun ve içten duyguları tattıkça, tecrübeyle olgunlaşıyorlar. Maktülün kedisiyle John’un arasında yaşananlar buna en basit örnek teşkil ediyor. Kediye acıyıp onu eve alıyor, alerjisi olduğundan bir odaya tıkıyor, maskeyle ya da eldivenle yaklaşıyor ona, hayvan sıkılıp ilk fırsatta odadan firar edince de, John onu küçücük bir kafesin içinde diğer kedi ve köpeklerin  sabah akşam miyav, hav bağır çağır yaşadıkları merkeze bırakıyor. Sonrasındaysa vicdan yapıp geri alıyor ve bunu defalarca yapıyor, bir türlü kediyle ne yapacağını bilemiyor. Bıraksa kedi sakin sakin yaşayacak. Kim mi kazanıyor sonunda? Elbette ki ”kedi”.

Dizinin bir sürü yan temasının yanında en sonunda John’a nasip olan kapanış konuşmasında ana fikre dönüyoruz nihayet. Her gün bir sürü suçlu profiliyle karşılaşan John bunların arasında masumiyetiyle dikkat çeken Naz’dan etkilenerek davayı alışını anlatıyor jüriye, üstelik her yeri tekrar yara bere içinde ve astım krizinin ertesinde. Bir çocuğu Rikers Cezaevi gibi azılı mahkumların olduğu bir çeşit cehenneme atıp, biz senin suçlu mu suçsuz mu olduğunu tartışırken, o cehennemin ortasında hayatta kal dediklerini, polisin aynı gece başka hiçbir şüpheliyi sorgulamadığını, aslında davayla uzaktan yakından ilgili kimseyi sorgulamadığını söylüyor. Box bile suçlamalardan sonra bir anlık hırsıyla cinayetten şüpheli dedikten sonra yavaş yavaş olayı deştikçe başka şüphelilerin varlığını keşfediyor. Naz’ın olayıysa yanlış zamanda yanlış yerde olması oluyor belki de. Ve jüri sisteminde suçu kanıtlanana kadar her bireyin masum olduğu ilkesinin aslında yoruma bağlı olduğunu ve bu on iki insanın hislerinde saklı olduğunu söylüyor. Bir başkasının ya da başkalarının kararı olduğumuz gerçeği yüzümüze çarpıyor böylelikle ve “bu” hayatımızın hemen hemen her aşamasında böyle. Yaradılışımızdan itibaren bu döngüden kurtulmamızsa mümkün görünmüyor yazık ki.

“Herkesin ayağında bir pranga var. Siktir et. Hayatını yaşa.” John Stone

 

images

19-night-of-w529-h352

GENIUS

images-170

GENIUS

Eski çağları düşündüm de, atalarımız eskilerde gece olunca ateşin etrafında toplanırmış ve kurtlar da gecenin karanlığında, yıldızların altında ulurmuş. Bir insan çıkıp konuşurmuş. Bir hikaye anlatır, böylece diğerlerinin karanlıktan korkmamasını sağlarmış.” Maxwell Perkins

“Bizler olmak istediğimiz karakterler değiliz. Bizler halihazırda olduğumuz karakterleriz.” Thomas Wolfe

Amerikan edebiyat dünyasında geniş çevrelerce çokça bilinen ve önemsenen Charles Scribner’s Sons’ın editörü Maxwell Perkins’in, Hemingway ve Fitzgerald’dan sonra aniden çıkıp geliveren dahi ve taptaze yazarı Thomas Wolfe ile zamanla oluşan dostluğunun ve onu edebiyat dünyasına kazandırma serüveninin anlatıldığı, iyi oyuncular ve iyi oyunculuklarla bezeli, sırtlandığı otuzların ruhu, caz kulüpleri ve hepsi birbirinden efsane yazar ve sanat dünyasının önemli isimlerinin beyazperdeye aktarılmasıyla büründüğü karanlık atmosferden sıyrılarak renklenen, en önemlisi editörlük mesleğine bir de içerden bakmamızı sağlayan, uyarlandığı ödüllü kitaptan iyi bir senaryoyla sıyrılmayı ise başardığını düşündüğüm ama her şeyden önce kitap kurtlarına ve edebiyat camiasına daha çok hitap edeceğini tahmin ettiğim bir film geldi bir anda ve ağustos ayının kurtarıcılarından oluverdi son anda. Eğer gücünüz yeterse benim yerime en az üç nokta koyun bu paragrafı daha anlaşılır kılmak için, olmaz mı? Ve evet etrafta çok fazla anlamsız film var ve Maxwell Perkins’in dediği gibi dünyanın şairlere ihtiyacı var. Ve eklemem gerekiyor dünyanın iyi filmlere de ihtiyacı var ve arada bir de olsa karşılaşınca çok mutlu oluyor insan. Hayatta en gerekli şey mutluluk iken ve çoğunluk gibi mutsuz ve huzursuzken, sonu kötü biten masalların bile güzel tarafları olduğunu bilip anlarla yetinebilmenin ve bir yazarın ağzından sanki yaşıyormuşçasına duyduğum büyülü satırların coşkusuyla yaşamak istiyorum film bittikten hemen sonra. Ne olur ve lütfen James Joyce kadar başarılı bulunan Wolfe’un kitapları çevrilsin bir an önce Türkçeye. Aynen şöyle ve şu kadar web’den çalmış olduğum Wolfe’tan satırlar:

“… bir taş, bir yaprak, yitik bir kapı; bir taş, bir yaprak, bir kapı ve tüm unutulmuş yüzler.

Biz bu sürgüne çıplak ve yalnız geldik. karanlık rahminde anamızın yüzünü göremedik; hapsolduğumuz etinden kurtulup bu dünyada kelimelerle anlatılmayan hücre hapsine mahkum olduk.


Hangimiz erkek kardeşini tanıyabildi? Hangimiz babasının yüreğinin içine bakabildi? Hangimiz sonsuza dek hücre hapsine mahkum olmadı? Hangimiz sonsuza dek bir yabancı ve yalnız değiliz?”

Bu satırların da içerisinde yer aldığı tuğla gibi kalın kitap ilk haliyle Max’in önüne geldiğinde kendisi Hemingway’in “Silahlara Veda” adlı romanını redakte etmekle meşguldür. Güzel değil ama eşsiz sıfatı kullanılmıştır Wolfe’un kitabı için. Puslu ve yağmurlu bir New York’ta onun ne düşündüğünü öğrenmek için sabırsızlanan metnin sahibiyse yağan yağmura aldırmaksızın bir cevap almanın sabırsızlığıyla beklemektedir insan selinin ortasında. Max’e gelince aynı akşam, iş dönüşünde eline aldığı ve trende okumaya başladığı satırları okumaktan kendini alamaz olur bundan sonra bulduğu her fırsatta. Bir dehayla karşılaştığını anlamasıysa çok zamanını almaz. İyi kitapları okuyucularla buluşturmaktır ne de olsa görevi. İş icabı başlayan dostluklarına aile bireyleri de dahil olur zamanla. Beş kız babası Max’in hiç sahip olamadığı oğludur Tom bundan sonra. Tom içinse yirmi iki yaşında kaybettiği ve “Zamana ve Nehre Dair” adlı romanının adını koyarken bile bahsi geçen nehrin aslında babasını çağrıştırdığından ötürü bu ismi vermek istediğini söylediği babasıdır Max. Uğruna eşini, çocuklarını kısacası ailesini ve işini terk eden, itibarından da vazgeçen Aline Bernstein bile, Wolfe’dan, kendisine ayırmasını istediği uzun ve düzensiz çalışma saatlerini çalmayı başaramaz. Ne de Max’in eşi ve kızları o derece maharetli çıkarlar. Ve nihayet kitabın editoryal çalışması bitip de basıma hazır hale geldiğinde bütün o kavgalar, çekişmeler unutulur ve masanın üzerinde paketlenmiş haliyle içerisinde saatli bir bomba varmışçasına bir doğumgünü pastasına benzer haliyle kitap durmaktadır öylece. Bir kitabın hangi sancılarla ortaya çıktığına tanık oluruz. Acı, karşılıklı ya da ayrı ayrı sinir krizleri, gerginlik ve gözyaşı, vazgeçiş, soyutlanma, kopuş, yabancılaşma, umut, beğenilme arzusu, takdir görme arzusu, para kazanma gereksinimi, uykusuz geceleri birbirine bağlayan uykusuz gündüzler, vs.

Fitzgerald, Max’in işyerine uğradığında içinde bulunduğu sıkıntılı çaresizlikten ötürü Hollywood’a dönme isteğini Max’e söyler. Max bunun iyi bir fikir olmadığını ve onun bir yazar olduğunu söylemesiyle, Fitzgerald’ın bunu sadece para için yaptığını ve iyi ve yetenekli bir yazar için Hollywood’un düşüş olduğunu kavrarız. Kelimelerin ağırlığının yanında, görselliğin kitlelere ulaşan tatlı akışkanlığı ve ikinci plandaki senaryo değersizdir Max gibi bir editörün gözünde. Ve evet öyledir, kısmen.

images-265

genius_Screen-Shot-2016-05-12-at-11.46.33-PM-768x324

Kitap, eleştirmenlerce beğenildikten çok da uzun olmayan bir süre sonra 5000 sayfa, yani tam dört kasa el yazmasıyla döner Wolfe sahalara ama ilk önce Max’in çalışma odasına. Yazmak tutkusuyla karşı karşıya kalır insan bir anda. Yazmak ve yaratmak. Wolfe’un takma bir isimle yazdığı otobiyografik romanlarının bir başka özelliğidir çok uzun olmaları. Writer’s block’un kapısına hiçbir zaman dayanmadığı yazar, hiç durmadan bir şeyler karalar durur. Küçücük apartman dairesindeki buzdolabının üstünü bile yazı masası olarak kullanır yeri geldiğinde. Max ona dur demese sonsuza kadar yazacakmış gibi bir hali vardır. Saraya tutulmuş gibi yazar ya da sanrılar tarafından kovalanıyormuşçasına. Fitzgerald’larla akşam yemeğine davet edildiğindeki küstah ve kibirli tavrı, yemeğe alkollü gelmesi, çok çaresiz görünen Zelda’nın zerre umrunda olmaması, zaten yeni hastaneden çıkmış ve elktro şok tedavisi görmüş ve beyni pelteye dönmüş kadını ürkütmesi, Max’le olan dostluklarını zedeler. Max onu zalimlikle suçlar. Fakat bilmez ki genç dostunun hayatının otuz sekizinci doğumgününe on sekiz gün kala sona ereceğini. İçgüdüsel bir tezlikle yazmaktadr Wolfe. Her zerresiyle, her anıyla, bir daha hiç yazamayacağı malum olmuşçasına romanlar, daha kısa romanlar, bir sürü hikayeler yazar durur. Hep telaşlı, hep gürültülü, hep tantanalı bir şekilde hareket edip, konuşur, ve yazar. Böyle bir yaşam enerjisi olan adam elbette daha mütevazi ve durgun bir hayatı olan Max’i derinden etkilemeyi çok kolaylıkla başarır. Bir daha onun gibi bir yazarın karşısına çıkma ihtimalinin olamayacağının bilincinde olan Max’se, bir yandan da Aline Bernstein’ın ve Hemingway’in sözlerini önemsemeden duramaz. Hemingway onun için değişik bir idrak ve hayal yeteneği var der. Bu arada bu seçilmiş kalemlerden Hemingway ilerleyen yaşında tüfekle kendini vuruyor, Fitzgerald kalp krizi geçirmiş olmakla beraber daha çok unutulmaktan, son olarak Wolfe’sa beyin tüberkülozu dolayısıyla oluşan çoklu tümörler yüzünden ölüyor. Üstelik yaşamı boyunca takip ettiği babasının da öldüğü hastanede, aynı koridorun az ilerisinde. Ve ne yaparsan yap ölüyorsun işte. Babanın izinden gitsen de gitmesen de, dünyada senin yazdıklarını okumak için heveslenen milyon tane hayran olsa bile, ölüyorsun ölüyorsun, ölüyoruz ölüyoruz. Dünya saatiyle bir kez, bilmediğimiz şekillerde defalarca kez ölüyoruz belki de. Ölmeden önce vakti ve duygularını kağıda dökerek ifade edebilenler içinse son mektubu kime yazdığın çok önemli belki de. Tom bunun için Max’i seçiyor ve beynindeki tümörlere rağmen başucuna gelen hemşireden istediği kağıt kalemle yazdıklarının hastaneden postaya verilmesini sağlıyor son bir gayretle.

Sevgili Max,

İçimden geldi. Bu cümleleri senin için yazmak istedim. Uzun bir yola çıktım ve çok tuhaf bir yerde bulundum ve bana yaklaşmakta olan karanlık bir adam gördüm. Ondan çok fazla korktuğumu söyleyemem. Fakat, delicesine yaşamak istiyorum. Seni tekrar görmek istiyorum. Sana asla söyleyemediğim şeyler için, yapmam gereken bütün işler için. İçimde büyük bir pişmanlık ve ızdırap var. Hayata açılmış bir pencereymişim gibi hissediyorum. Ve bunun üstesinden gelirsem, umarım daha iyi bir adam olacağım ve seninle yaşayabileceğim. Fakat hepsinden öte, ne olursa olsun, tüm söylemek istediğim, botta tanıştığımızdaki gibi, o kasım gününde olduğu gibi, binanın tepesine çıktığımız zamanki gibi ve bütün tuhaflıkların, zaferlerin ve hayatın gücünün ayaklarımızın altında olduğu an gibi, seni hep hissedeceğim.

Her daim saygılarımla,

Tom.

Bu gördüğüm ve duyduğum en zarif ve en şık veda olmuştur. Wolfe, Max aracılığıyla dünyaya son bir gayretle ve kendi tarzıyla yani yazısıyla mesajını göndermiştir giderayak. Bir filmin en azından benim içimde çağrıştırdığı o yazarı okumalıyım dürtüsü, o filmin bir gücü olduğunun açık ara göstergesidir. Kopyalar asıllarını, asıllar tarihi, sinema sahiplerini yaşatır. Bu dünyadan çok önemli eserler vererek ayrılmış, uzak kıtadan ve okyanus ötesinden bir yazarı hatırlatan ve tanımayanlara tanıtan bir deneyim için sinemanın gerçek sahipleri olan izleyiciler, Thomas Wolfe ve satırlarıyla tanışmak için çok geç kalmamışızdır umarım. Film boyunca şapkasını çıkardığı görülmeyen Max’e gelince, en nihayet Tom’un mektubunu okurken bir yandan gözyaşlarına boğulurken diğer yandan yemek masasında ya da akşamın kör karanlığında olsun bir türlü vazgeçmediği şapkasını çıkartır başından ve gözyaşlarına boğulur filmin son saniyelerinde.

images-266

images-293

İlk kitabını adadığı ve kendisinden yirmi yaş büyük sevgilisi Aline Bernstein ilişkisini bitirirken Tom’a yalnız zaman geçirmesini tembihler. Ancak bu şekilde büyüyebilecek ve bir zamanlar sahip olduklarının kıymetini anlayacaktır. Hayatı boyunca hiç yalnız kalmamıştır Tom. Kalabalık ve çok kardeşli bir aile içinde büyümüş, derken Aline’le tanışmış, sonra da Max’i bulmuştur hayatta tek dostum dediği. Hayatta her daim sahiplenilmiş, korunup kollanmıştır. Hep kahramanlarıyla vakit geçirdiğinden olsa gerek, tek başına kaldığında nasıl vakit geçirdiğini görmesi gerekmektedir. Fakat tüm bu yalnızlıklar ve daha da bir çok şey için Tom’un vakti tükenmektedir yazık ki. Demek yalnızlığı çok beceremeyecektir Tom. Günümüz yazarlarından Karl Ove Knausgaard’ın altı ciltlik Kavgam serisinde yazdığı kendi hayatıyla Thomas Wolfe’un izinden gittiğini düşündüm bir anda. Hiç olmazsa onun kitapları çevriliyor dilimize azar azar.

images-322

IRRATIONAL MAN

 

images-142

IRRATIONAL MAN:

“İnsan doğasının başı, inkar edemeyeceği fakat aynı zamanda cevaplayamayacağı sorularla derttedir.” Kant demiş ki…

“Toplumu erkekler şekillendirir. Kadınlar sadece erkek ilişkilerinde olan varlıklar olarak görülür.” Simone de Beauvoir da demiş ki…

“Cehennem başkalarıdır. ”  Jean Paul Sartre

“Tüm iyi fikirler baskı altında gelir.” Abe Lucas

Uzun ve aralıksız süren meslek yaşamında nefes almadan film çeken bir yönetmen Woody Allen. Tam elli yıldır yazıyor ve yönetiyor. Vermiş olduğu bir röportajda bahsetmiş olduğu üzere sıkılıyormuş film çekmediğinde. Hayranları da benzer dıkıntıları(bir harfle havası değişen kelimelere örnek olsun istedim ve değiştirmiyorum bilerek) taşıyor olsalar gerek, kendisinden yeni bir film gelmezse diye. Azmi, istikrarı, meslek aşkı takdir edilmesi gereken yönetmen, seksen yaşını devirmiş durumda ve meslekleri ne olursa olsun akranları çekildikleri adalarda, büyük bahçeli villalarda emekliliğin tadını çıkartırken, kendisi sulanmayan beyniyle üretmeye devam ediyor bir auteur olarak. Filmografisinde izleyemediğim yahut kaçırdığım bir sürü filmi olmasına rağmen her bir filminden bir ya da birçok ders alabildiğim, insan doğasının karanlık tarafını zehirli bir dille üstelik hicivle seyircisine sunan, New York vazgeçilmezim dedikten sonra Avrupa’ya açılan ve orada da iyi işler çıkartan ve şehrin dokusunu, insanlarının özelliklerini layıkiyle yansıtan, oyuncuların birlikte çalışmak için can attığı, atmosfer yaratma ustası bir yönetmen. Erken dönem filmlerinde canlandırdığı nevrotik karakterleri bizzat kendisi oynardı ve inanıyorum ki kendi yazıp yönettiği filmlerin başrolüne kendisinden daha çok yakışan bir yönetmen daha gelmemiştir yeryüzüne. Ve kendi sinemasını, kendi dilini oluşturmuştur geçen zaman içinde. Biraz Bergman vardır içinde, son dönemlerinde ise bol bol Sartre, Kant…

images-146

images-155

Filme ismini veren irrasyonel kelimesinin sözlük anlamı mantıksız, saçma, akılsız ve oransız demek. Hayattan zevk alamaz hale gelmiş, kendisiyle çelişip duran, karısının da kendisinden umut kestiği için terk ettiği izledikçe anlaşılan, mutsuz, umutsuz, huzursuz, hevessiz, bezgin, iktidarsız felsefe hocası Abe Lucas rolünde tavşan dudağı, toparlak göbeği, vurgusuz konuşması ve elinden düşürmediği içki şişesiyle Joaquin Phoenix var. Düşünmekten konuşmayı unutmuş halleri ve yüksek popülaritesiyle Braylin ismindeki kurgu bir kolejdeki işi kabul etmesi okulun öğrencileri ve meslektaşları arasında yüksek bir merak yaratıyor. Beklenti büyük olunca gelmeden rüzgarı esiyor, yayınladığı kitapları okunuyor, hakkındaki söylentiler fısıldanıyor kampüs bahçesinde. Abe’i en çok merak edenlerden birisi olarak öğrencisi Jill rolündeki Emma Stone, erkek arkadaşının varlığına ve ailesinin uyarılarına rağmen yavaş yavaş tutuluyor sürekli fikir alışverişinde bulunduğu hocasına. Abe bu ilgiyi hak etmek için fazla gayret göstermiyor esasında. Ama yirmi yaşındaki bir kızın üzerinde tükenmişliği bile merhamet uyandırabiliyor. Tutulan ve aşık olduğunu itiraf eden ve karşı tarafın da böyle düşündüğünü zanneden Jill, Abe’in her defasında yalan söylediğini göremiyor. Ortadoğu’da bir ülkede kafası kesilen ya da havaya uçurulan, nihayetinde her defasında farklı bir hikayenin mağduru olarak ölen bir arkadaşı var sözde. Cinayeti işledikten sonra varsayımlar üzerine tatlı tatlı fikir yürütebiliyor mesela herkes içinde. Jill’se her şeye rağmen, kendisini öldürmeye çalışan adam hakkında kötü söz etmiyor. Film boyunca onunla olmadığı zamanlarda bile, çıldırmış gibi ondan bahsediyor etrafındaki herkese. Ona yakıştırdığı sıfatlar hep sönmeyen hayranlığının neticeleri. Onu akıllı, ilginç, büyüleyici aynı zamanda savunmasız fakat çekici, üzerine konuştukları konuları kullandığı kelimelerle dilediğince değiştirmeyi bilen biri olarak tanımlıyor. Hayatın hiç bitmeyen acısını görmekten bu hale gelebileceğini düşünebiliyor tüm iyi niyetiyle. Abe’inse ne iç ne de dış sesinde Jill yok. Düşüncelerinde tutarsız bir romantik olarak tanımlanan Abe işleyeceği cinayetinin kararını romantik nedenlerden ötürü alıyor sadece. Kadınlara karşıysa romantik bir bakış açısı hemen hemen hiç yok. Zihninin açılması, uğruna öldürdüğü zalim hakimin, sırt sırta otururken kulak misafiri olduğu hiç tanımadığı kadının çocuklarını babalarına verecek olmasını engelleyip, kendince adaleti sağlaması ve onu hiç bilmeyeceğini düşündüğü kadını kendince kurtarmasıyla berraklaşıyor. Öldürmek bir yaratıcılık eseri ve çok artistik bir şey yapıyor kafasındaki mükemmel cinayeti kurgularken bile. Hızlı ve acısız bir ölüm kurguluyor, siyanürse başrolde. Umut etmenin işe yaramadığı dünyada dışarıdaki Bazı insanlardan biri olan Hakim Spangler’ın ölümü dünyayı daha iyi bir hale getirecek bundan sonra ona göre.

images-150

Rus edebiyatından ve Dostoyevski’den etkilendiğini sıklıkla dile getiren Abe, cinayetini işlemezden önce yazarın Suç ve Ceza’sından notlar alıyor. Besbelli  cinayet kısmından sonra vicdan kısmıyla ne yapacağının hesabını yapıyor ve vicdanını rahatlatmak için yöntemler geliştiriyor. Kendince cinayetini meşrulaştırıyor. Keçileri kaçırmış bile olsa bir felsefe hocası olarak tüm bunları düşünmüş olacağını en azından tahmin ediyoruz ama tekrar nefes almak ve kendine gelmek için bu cinayeti işleyeceğini kafasına koyuyor, kadının umutsuzca acı çekişine kulak misafiri olduktan sonra. Abe, Zabriskie Noktası’na geldiğinde Braylin’e geliyor. Varoluşçuların tamamen dibe vurmadan bir şey olmayacağını savunan fikirlerine paralel Abe dibe vurmuş bile çoktan ve bir çıkış yolu arıyor kendine. Evli ama aşk ve şehvet için her şeyi yapabilecek ve bu uğurda kampüste yatılmadık “insan” bırakmayan ve bundan uslu kocası da haberdar olan meslektaşı Rita’ya öğretmek konusunda hiç cesaretini yitirdin mi ve durup da ne yapıyorum ben dedin mi diye sorduğunda kendisi bu durumda aslında. Yani hiç durmadan sorgulama aşamasında, kendini, kariyerini, kısaca tüm hayatını. Rita hayatından memnun gözükse de, Abe beraber Avrupa’ya gidelim mi diye sorduğunda hiç düşünmeden kararını verip kocasına anlatıyor durumu. Herkes her şeyden sıkılıyor bir zaman geliyor da. Geride bırakmak istiyorsun bütün hayatını yeni bir başlangıç için. İlginç olansa, şu an biriyle tanışsam onu memnun etmekten uzak olurdum cümlesini sarf eden Abe’in bu özel ve nazik durumuna rağmen onun hayatının bir parçası olmak için can atan kadınların bundan vazgeçmeyip, kendisine kol kanat gererek, bilakis kendi kendilerine mutlu olmayı başarabilmeleri tek kişilik tutkuları dahilinde. İçerisinde kurşun olan tabancanın tetiğini art arda çekebilecek derecede kendine karşı duyarsız olan bir adam var ortada Rus ruleti oynayan ve bundan da öğrencilerine ders çıkartan, insanın hayatta yüzde elli şansı olmuyor kimi zaman, diyerek. Kendince kusursuz cinayetini işledikten sonra bile sevilebiliniyor. Bir kadını kandırdıktan sonra, bir diğerini öldürmeye teşebbüs edip de kazayla kendisi öldükten sonra da sevilebiliniyor. Kadınlar ona harcadıkları zamanlarının tekelini vermekten hoşnutlar ve pişman değiller kısaca.

images-69

images-110

images-133

Filmin yarısına geldiğimizde Abe kendi iç sesiyle öldürüldüğünü söylese de, filmin ilerleyen dakikalarında yönetmen bunu bir şekilde bize unutturmayı başarıyor. Bir insan hayatı aldım dedikten sonra, en derin duygularımın önü açıldı diyor. Umutsuz bir vaka oluşundan ötürüyse kimse onu eleştirmiyor. Uzaklardan bir izleyici olarak ben mesela. Yönetmenimiz bu yaşta eleştiriyi çekmek istemiyor anlaşılan. İzlemiş ve dolayısıyla hatırlamış ve bilmiş olduğum kadarıyla “Suçlar ve Kabahatler” ile “Maç Sayısı”ndan sonra suç ve cinayet temalarına bir kez daha dönüş yapan Allen, bu defa suçun insan bünyesinde bir anda serpiliveren doğasını entellektüel bir eğitimci yazarın bakış açısıyla aktarıyor ve kendi haricinde gelişen olaylar zincirinin kurtarıcı halkası olmak adına müdahalede bulunup kendini kurtarıyor aslında. Ne aşk, ne sevgi, ne ilgi, ne kariyer böyle bir adamın hayata tutunmasını sağlayan. Hiç tanımadığı bir kadına yaptığı iyiliğin üzerine çıkamıyor hiçbiri. Kaderleri belirleyen yeryüzü tanrılığına soyunmak, içinde sönmüş kalmış coşkuyu ve yaşam enerjisini geri getiriyor. Eskiden her tür yürüyüşe katılmış, insanlığı kurtarmak adına dünyanın uzak ucuna gitmiş, menenjitlilerle bile vakit geçirmiş Abe, bu sefer dünyayı kurtarmak için çok farklı bir şey görmek istiyor. Fakat karşı karşıya olduğu şey çok başka oluyor ve bir cinayet diğerini tetikliyor.

images-97

images-117

images-102

Film henüz başlamazken ve daha jenerik akarken arka planda camları kapalı bir yolda giden arabanın içinde gidiyormuşuz hissi veren dışarıdan gelen boğuk sesleri algılıyoruz. Sonra da bir alkışla başlayan ve filmin ritmiyle çok uyumlu müzik giriyor, bu arada Abe arabanın içinde iç sesiyle hiç durmadan konuşup duruyor. Film biter bitmez de aynı alkışla başlayan müzik giriyor ve jenerik akıyor. Yönetmen tüm ekibini alkışlıyor sanki  nazikçe, başta kendisi olmak üzere. Ve bu da Oscar ödül törenlerine ve hatta hiçbir ödül törenine gitmeyen Allen’ın kendini ve ekibini ödüllendirmesi olarak algılanabilir bir yerde.

Allen’ın en iyilerinden olmasa da, içerisinde barındırdığı kavramları düşündürtmeyi başarabilen, Kant’ın, Kierkegaard’ın, Sartre’ın, Beauvoir’ın, Dostoyevski’nin adını anmadan geçmeyen, Parker Posey dahil iyi oyunculuklarla bezeli bir film izlemiş oldum ben kendi adıma. Hiç pişman değilim bu anlamda. Abe filmin başında kendi kendine soruyordu burada neyden bahsediyoruz diye. Cevapları da kendisi veriyordu kısaca; ahlak, seçimler, hayatın rastgeleliği, estetik ve cinayet diye. Olası bir örnek olarak verebileceğim hiç tanımadığı bir çocuğa donör olsun diye bir insanın hayatına son veren bir kişiyle, Abe’in işlediği cinayetteki niyet iyi de olsalar, sonuçta cinayet adı üzerinde ve masum bir insanın tutuklanması ve hüküm giymesine de neden olabilir pekala durduk yere. Bir tanışıklığı ve çok da kabul gören geçerli bir nedeni olmadan adam öldüren bir adamın savunması çok ilginç olabilirdi eğer Abe ölmeseydi son saniyede. Hem de 17 numara sayesinde. Önemsiz görünen şeylerin yaşadıkça gördüğümüz üzere, o kadar da önemsiz olmadıklarını gördük neticede. Anların, şeylerin azizliği ve önemi üzerine bir sürü şey söyleyen bir film geldi ve de geçti sinemalardan bu son seferde usta yönetmen tarafından kaleme alınıp çekilen. Huzursuz bir yönetmenden insanı sakin sakin huzursuz eden bir film arıyorsanız, tavsiye olunur şiddetle. Sakin sakin yazdım ben de, yönetmenin tavrı ve tarzı çerçevesinde.

images-98

images-108

images-65

LISTEN TO ME MARLON – DİNLE BENİ MARLON

image

LISTEN TO ME MARLON / DİNLE BENİ MARLON:

“Sen anılarınsın.” Marlon Brando

“Çalıntı bir ülkede yaşıyoruz.” Marlon Brando

“New York’a geldiğimde çoraplarım ve aklım delikti.” Marlon Brando

“Herkes nefret edebilir, herkes sevebilir. Bu ikisinden birine kendimizi adasak katil ya da aziz olurduk.” Marlon Brando

“Nevrotik bireyin özgüveni ona hayranlık duyulmazsa ortadan kaybolur.”

Şimdiye dek hiçbiri kamuoyuna duyurulmamış yaklaşık üç yüz saat süren özel ses kayıtlarından derlenmiş bir biyografi “Dinle Beni Marlon”. Seyirciler olarak oturup güzel güzel izliyoruz Brando’nun sesinden Brando’nun hayat hikayesini. Kendisi bir gün tüm bu kasetlerin özenle dinlenip ayıklandıktan sonra hayatının anlatıldığı bir filmde kullanılacağını planlamış mıydı bilinmez. Öte yandan özel hayatını  saklamaya çalışıp, zamanla bir münzeviye dönüşmüş olsa bile ailevi sorunları ve trajedileri basının önüne çıkmasına engel olamamış ve yıllar içinde devleşen gövdesini beraberinde mahkeme salonlarına taşımak zorunda kalmıştır istemeyerek de olsa. Gözyaşları içerisinde oğlu için hakimden ve jüri üyelerinden çaresizce merhamet dilerkenki hali içler acısıdır. Film sıradan bir 911 aramasının, arayan kişinin Marlon Brando, maktulün, kızı Cheyenne’in erkek arkadaşı, zanlınınsa oğlu Christian Brando olmasıyla tüm dikkatlerin üzerlerine çekildiği, basını günlerce meşgul eden bir cinayet davasına dönüşme anlarıyla başlıyor. Peki işler nasıl olmuştu da bu noktaya gelmişti? Film bize neden göstermeden Brando’nun hayatından kesitler sunarken, cevaplar Brando’nun sesinden veriliyor tek tek. Bazen Shakespeare’den bir alıntı tercüman oluyor içinde bulunduğu açmazı tarif etmesine, bazen kendi anıları ve o anılardan çıkardığı çok özel, acı tatlı anları. Çocukluğu, ailesiyle olan ilişkisi, iş ve özel hayatına dair çok önemli ipuçları seriliyor önümüze tüm hakikatiyle, rehberimiz Brando’nun sesiyle.

image

Oyunculuğa yeni bir boyut kazandırmış bir ekolün simgesi olmuş, kadınların aklını başından alacak kadar yakışıklı, unutulmayacak işlere imza atmış, alıngan, asi, flörtöz, mimikleriyle insana absürtlük hissi verebilen ve bu özelliğini de annesinden aldığını söyleyen, sıradan olamayan, aklına estiği gibi hareket eden, milyon dolarlık antlaşmalar yapacak bir ismi yaşatabilen ama kalan hayatı boyunca ondan başarı ile alınan akıl sağlığını ve gerçeklik duygusunu korumakla güçlükle baş edebilen bir ikon. Ama kendi şöhretiyle baş edememiş bir ikon. Brando’nun o çok bilinen hayat hikayesinin bir de perde arkası var ve bunu kendisinden duymak filme tuhaf bir gerçeklik boyutu katıyor. Sanki o hiç ölmemiş gibi. Simülasyonunda yaşıyormuş gibi. Ya da sanki tüm bu yaşananlar Brando’nun değil de oynadığı bir karakterin gerçekliğiymiş gibi. Sorunlu, yalnız, anılarla dolu, kafası karışık ve kederli bir adam var geçen yıllarla beraber yalnızlaşan ve etrafında dostu kalmayan.

“Düşünce insanların ve kaderin gözünden
Aforozlular gibi, yapayalnız ağlarım;
İrkilir sağır gökler çığlıklarım yüzünden
Bahtıma lanet okur, yüreğimi dağlarım.” 29. Sone, William Shakespeare

New York’a geldiğimde aklım ve çoraplarım delikti derken hem meteliksiz olduğunu hem de ne yapacağını bilmediğini vurguluyor. Kazara oyuncu olmasaymış eğer ne olabileceği hakkında pek de bir fikri yok. Sorduklarında dolandırıcı olurdum herhalde diyor. İnsanın içinden, er ya da geç sen yine de oyuncu olurdun Marlon demek geçiyor. Zorlu bir çocukluğu atlatıp, kendisini New York sokaklarına attığında insanlara duyduğu merak su yüzüne çıkıyor. Sokaktaki insanı izleyip, kişilik tahmininde bulunurmuş kendi kendine. Bu o sıralar farkına varamasa da mesleğe adım atarken onu çok beslemiş olsa gerek. Kendi kaçmak istediği geçmişiyle barışması çok kolay olmamakla birlikte, hep bir şeyleri sakladığını düşündüğü insanların kendi haklarında bilmedikleri şeyleri tahmin etmek ilgisini çekermiş. Gözlem yeteneğinin sonsuz olduğunu çıkartıyor bundan insan ve mayası insan ve duygular olan mesleğinin malzemesini öyle ya da böyle sevdiğini hissettirtiyor içten içe. Aktörlüğe ara verdiğinde ise insan hakları için mücadele ediyor. Zenci hakları için Martin Luther King’in yanında yer alıyor, sonrasında ise Wisconsin’de silahlı Kızılderililerin yanında yer alıyor. Çalıntı bir ülkede yaşıyorsunuz derken, toprakları işgal edilen ve öldürülen Kızılderililer oluyor bahsettiği. Kızının ismi de oradan geliyor; “Cheyenne”. Film boyunca Brando’nun çok bilinmeyen taraflarına tanıklık ediyoruz. Vietnam’a tepkili. Amerikan halkına hitaben siz cahilsiniz, aptalsınız ve aydınlatılmanız gerek diyor. Oğullarını Vietnam’da kaybeden ailelerin ülkeleri için ölen çocuklarıyla gurur duyduklarını söylediklerinde, çocuklarını bir hiç uğruna öldürdüklerini ve dolayısıyla kurban ettiklerini söylemekten çekinmiyor. Hollywood starlık sisteminin yarattığı bir aktör bir süre sonra bir sistem muhalifine dönüşüyor. Sanatın ve sanatçının olmadığını, sadece paranın olduğunu dile getiriyor. Bizler birer işadamı, tüccarız diyor. Süreci anlamayı  öğrendikten sonra da Tahiti’ye yakın bir ada satın alıyor. Elbetteki para  karşılığında. Tahiti’de yani “sebepsizce seni öpenlerin adasında” geçirdiği zamanları ise hayatının en mutlu zamanları olarak nitelendiriyor.

image

 

image

image

Brando Hitler Almanyasından kaçan Yahudilerin takas okulu olan The New School’a giriyor. Ve meşhur Stella Adler’dan ders almaya başlıyor. En büyük şansı bu oluyor belki de mesleki anlamda. Bir profesyonelin tecrübeli kanatları altına giriyor. Adler hem bir profesyonel hem de bir ebeveyn gibi her düştüğünde topluyor onu. Ve Güney’den gelmiş, bir parça buruk aktör adayında gelecek görüyor aslında “Sende gördüğüm şeyi, dünya bir gün senden duyacak” derken. Brando, şöhret merdivenlerini bir bir tırmanmaya başlıyor aldığı önemli roller sayesinde. Sahnelerden, sinemaya geçiş yapıyor. Method oyunculuğunu üst üste gelen başarılı ve doğru projelerde bir bir sergileme fırsatı yakalıyor. İlk filmi “Men”de belden aşağısı felçli savaş gazisi Ken karakterini canlandırıyor. Bunun için bir rehabilitasyon merkezinde kalmaya başlıyor bir ay boyunca ve bu süre zarfında çevresindeki paralize olmuş insanları gözlemliyor. Bir engellinin elindeki tek şeyin zihni olduğunu keşfediyor. Annesi paralize olmuş bir insan olarak bu gözlemin çok doğru olduğunu söyleyebiliyorum sadece. Brando’nun bu filmdeki oyunculuğu ise eleştirmenlerce övülüyor. Daha sonra Actors Studio’nun kurucusu Elia Kazan’ın yönetmenliğinde “İhtiras Tramvayı”ndaki her tarafından adrenalin fışkıran ağzı bozuk, serseri Stanley Kowalski karakteriyle seyircisiyle bir sefer de beyazperdede buluşuyor. Viva Zapata, Julius Caesar, The Wild One ve ona bir oscar heykelciğini bahşeden yine bir Elia Kazan filmi “Rıhtımlar Üzerinde” geliyor. Bunlar kariyerinin en parlak döneminde cereyan ediyor ve fiziksel olarak zirvede. O ise aklına estiği gibi hareket eden bir asi. 60’lardan önce insanlar isyan isterken, doğru zamanda doğru ruh halinde isyan uğruna isyan ettiğini kabul ediyor. Adler ona en çaresiz ve kendisini yenik hissettiği anlarda korkma, kimsen o olmaya hakkın var derken Brando’nun tüm hayatı boyunca insanların onu görmek istediği değil, onun özünde olduğu adamı bulmak için çırpınışını izliyoruz. Arayışlarını ve doyumsuzluğunu sevgisiz kalışına bağlıyor. Pek çok insanın aksine kendisi deli gibi sevmekten korkuyor olabilir mi, bunu öğrenmek mümkün olmuyor.

“Sevilmediyseniz,
Sevgiyi tanımazsınız.
Nerede olduğunu bilemezsiniz.
Ne görüntüsünü ne de sesini
Onu bulmak için en olmadık yerlere bakarsınız.” Marlon Brando

image

image

image

image
Ona absürtlük duygusunu, doğa ve hayvan sevgisini verdiğini söylediği annesini anımsamayı seviyor Brando. Nefesindeki likör kokusuyla hatırlıyor onu. O tatlı nefesiyle. Halbuki annesi bir alkolik, bir ayyaş. Hayatta bir noktadan sonra kayboluyor ve gittiği yerde onu bulmak, çekip çıkarmak mümkün olmuyor. Brando sadece ara ara onu kodesten çıkarmaya gidiyor. Gücü buna yetiyor ancak. Kocası tarafından tartaklanan bir kadın annesi. Babası oğlunu da tokatlamayı ihmal etmiyor fırsat buldukça. Babası bir seyyar satıcı ve bar dövüşçüsü. Sert bir mizacı var, eve gelmediği zamanlarda fahişelerle takılıyor ve annesinin kaybolma nedenini anlamış oluyoruz böylelikle. Ünlü olduktan sonra babasıyla çıktıkları bir televizyon programında baba oğulun arasındaki iletişimsizlik gözler önüne seriliyor. Birbirlerine zor katlandıkları her hallerinden belli baba oğul program sonrası gülücüklerle dolu pozlar veriyorlar Brando’nun hayranlarına. Bir adamın varlığının başka bir adamın varlığını tehdit ettiğini görüyoruz. Ömrü boyunca babası gibi olmamaya, onun gibi davranmamaya çalışan Brando ise farkında olmadan ebeveynleri gibi davrandığını itiraf ediyor. Ve nihayet babası öldükten sonra ancak onu affedebiliyor. Ebeveynlerimizi suçlayarak değil onları affederek ancak günahkar olmaktan kurtulabiliriz. Brando’nun babası da bir günahkardı. Çünkü annesi onu terk ettiğinde sadece dört yaşındaydı. Brando’nun kızı Cheyenne’de başka nedenlerden ötürü babasını suçladı ta ki yirmi beş yaşındaki son intihar girişiminden mutlak bir sonuç alıncaya dek. Kimi sabahlar “Lanet olsun ne hayat bu!” diye uyandığını söylüyor kayıtlarda. Ve bu cümleyi kurmak için Marlon Brando olmamıza gerek yok. Hayatının bir döneminde gönül kuruluğundan muzdarip olmamış insan herhalde yoktur bu dünyada. Hepimiz bir gün kırılma noktasına gelmişizdir. Yok gelmediyseniz eğer merak etmeyin er geç o virajları almak zorunda kalacaksınız bir başınıza. Kaldı ki en zoru kalabalıklar içinde yalnız olmak ve nereye gidersen git beraberinde o derin, zaman zaman sızlayan kara safrayı taşımak. Acıyla baş etmeye çalışan Brando’nun tavsiyesiyse binlerce dolarını psikanalistlere akıttıktan sonra, herkesin kendi psikanalisti olması hususunda. Hiçbir şey yapamadılar ki diyor. En iyisi kendi kendinin analisti olmak diyor hayatı boyunca bol bol meditasyon yapmış aktör. Ve evet kimse kötü doğmuyor. Sadece.. Hayat işte..

“Yarın, yarından sonra ve bir yarın daha
Sürüp gidiyor günden güne küçük adımlarla;
Geçmiş günlerimiz ise nice sersemlere ışık tutmuş,
Ölüm yolunda toz toprak olmazdan önce.
Sön, cılız kandil, sön! Hayat dediğin nedir ki:
Yürüyen bir gölge, bir zavallı kukla bu sahnede:
Bir saat boy gösterip, boyun kırıp gidecek!
Bir daha da duyulmayacak artık sesi.
Bir aptalın anlattığı bir masal bu:
Kuru gürültüler, deli saçmalarıyla dolu.” Macbeth, William Shakespeare(Sabahattin Eyüboğlu çevirisi)

image

image

THE KNICK

“Vücuttaki kan pıhtılaşıyor, bazı organlar yirmi dört saat sonra çürümeye başlıyorlar ya; saçlar, tırnaklar ölümden sonra daha bir süre uzamaya devam ediyorlar. Kalp durunca duygular ve düşünceler de duruyor mu, yoksa kılcal damarlarda kalan kan sayesinde belli belirsiz bir hayat sürüp gidiyor mu?” KÖR BAYKUŞ/SADIK HİDAYET

“Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıktan yiyen, kemiren yaralar.” KÖR BAYKUŞ/SADIK HİDAYET

DOKTOR JOHN THACKERY:

image
Tanrı’nın bir rakibi var.

.. Ve bir hastane vardır 1900’lerin başında New York’da, şehrin merkezinde, The Knickerbocker adında. Ve bu hastanenin cerrahi bölümünün bir de ekip başı vardır; kokain bağımlısı, Nobel sevdalısı, siyah ırk sevmez, sarı ırk sever, yarı kaçık, yalnız yaşayan, bekar, beyaz, kuzguni siyah saçlarına tek beyaz tel düşmemiş, bıyıklı, beyaz ayakkabı giyen, bol bol karın deşen, ateist doktoru “Thackery”adında. Dönem itibariyle cerrahide branşlaşmamış doktorlar her tür ameliyata girerler. Bir gün beyin ameliyatı yaparlarken, bir başka gün bağırsakları masaya çıkartırlar ya da bir başka hastanın beyninde oluşan baloncuğu nazikçe almak üzere kafa derisini soymuşlardır bile. İzleyicilerin gözü önünde tuhaf şeyler gelir başlarına ameliyat esnasında. Hastanenin kısa devre yapan elektrik sistemi yüzünden ameliyat masasındaki baygın haldeki hastanın iç organları tutuşuverir, yangını söndürmek isteyen hemşire elektriğe kapılır ve ölür. Herkes bakakalır. Ameliyatlara eldivensiz giren doktorlar, dirseklerine kadar kana bulanırlar. Röntgen yeni icat edilmiştir, kokain benzeri uyuşturucu maddeler reçetesiz eczanelerde satılmaktadır. Karaborsaya düşmediği sürece uygun fiyatlara satıldığı tahmin edilmektedir. Doktorlar hem tebabet yaparlar, hem de zoraki mucittirler imkansızlıklardan ötürü. Salgın hastalık olarak tifo yaygındır. Antibiyotikler olmadığından septisemiden hastalar kaybedilmektedir.

Hem annenin hem de karnındaki bebeğin plasenta previa yüzünden ameliyat masasında kalması sonucu intihar eden Thackery’nin üstadı Doktor Christiansen’ın ölmeden önce titrek sesiyle yaptığı “hala yetersiziz” itirafı, atların çektiği ambulans arabaların, atlar çalındığında ise insan gücüyle çekilen aynı ambülans arabaların şehrin sokaklarındaki arz-ı endamı dönem ve imkansızlıkları hakkında yeterince ipucu vermektedir izleyiciye. Thackery ve Christiansen’ın arasındaki usta çırak ilişkisinde, ustadan gördüğünü yapan Thackery’nin kokain bağımlılığının özgüvenli kollarına kendini teslim edişinden hocasına duyduğu inancın boyutlarını görmüş oluruz. Sesinin tonunu yükseltmeden, saygı çerçevesinde konuştuğu tek kişidir üstadı. Çevresindekilerin bu hiç yorulmayan ve özgüveni tavan yapmış cerrahın başarı ve uzun çalışma saatlerine dayanma yetisinin nereden geldiğini anlamaları ise uzun bir zaman alır. Ne zaman ki Filipinler’de savaş çıkar, kokain taşıyan gemiler korsan saldırısına uğrar ve Amerika’ya gelemez, kokain de karaborsaya düşer; yoksunluk krizi çeken Thackery işi eczane soymaya kadar vardırır. 12 miligramlık doza çıkabilmiş bağımlı doktorumuza onuncu bölüm sonunda yatırıldığı hastanede krizleri tatlı tatlı atlatabilmesi için bir başka madde vermeye başlarlar. Bir bağımlılığı önlemek, yok etmek için, yüksek ihtimal bir başka bağımlılığa yol açacak maddeyi yani eroin’i devreye sokar doktorları. Bir bağımlılık bir başka bağımlılığa yol açacaktır gelecekte. İlk on bölümü Steven Soderbergh imzalı Knick, şimdiden ikinci sezon bölümleri için onay almış durumda ve uzun zamandır izlediğim en başarılı ve müstesna hastane dizilerinden biri, belki de en iyisi. Bunda aynı zamanda dönem dizisi oluşunun, Soderbergh imzasının, cesur ama gerçekçi ameliyat sahnelerinin ve ırkçılığa özünde insanın özündeki iyilik, kötülük ve hakkaniyet açısından bakışının da payı var kanımca.

DOKTOR ALGERNON EDWARDS:

image

Hastane sahibinin kızıyla ilerleyen bölümlerde gönül bağı kurup, üstüne üstlük hamile bırakan Paris’te aldığı tıp eğitiminden sonra, müştemilat olarak çalışan ailesinin yanına New York’a gelen siyahi Doktor Algernon, yer edinebilmek ve kendini kabul ettirtebilmek için insanüstü bir çaba sarf eder New York’daki hastane ve yüksek sosyete çevresinde. Fakat iş, sağlık sektöründen pay almaya ve çarkın bir dişlisi olmaya geldiğinde, hele de adam yerine konmaya geldiğinde, maalesef ki beyazların kabul edildiği hastanelere alınmayan ve bir anda hiç sebepsiz, toptan linç edilmek üzere hedef oluveren bir kitleye dönüşen zencilerin yirminci yüzyılın başlarındaki durumları da aktarılır aynı zamanda arka planda. Başarılı bir ameliyattan sonra paylaşılan şişedeki içkiye onun dudakları dahil edilmez. Gündüz baş etmeye çalıştığı önyargılar, hor görülme, çaresizlik gibi duygularla başa çıkabilmek için geceleri gittiği barlarda kavga çıkartıp, bir iyice pataklattırır kendini ki uzun ve yalnız gecelerinde, aklı, kendi özyıkımına tanıklık edemesin. Onun da dünyayla başa çıkma yöntemi budur kendince. Fiziksel acıyla, ruhunda açılan yaraları örtbas eder; yalnızlığını, kadınsızlığını, ırkçı bakışların odağı olan ten rengini unutur bir nebze kapaklandığı asfaltlarda.

HEMŞİRE LUCY ELKINS:

image image

İnsanın mazoşist tarafının saklandığı yerden elbet bir gün, bir anda çıkacağının örneklerinden biri Hemşire Lucy’nin bedeninde göz önüne seriliyor. Hayatının ayarını yediği Doktor Thackery’e aşık oluyor soğukkanlı, esrarengiz hemşire. Bir başka talibini görmezden geliyor ona duyduğu hayranlık sosuyla marine edilmiş aşkı yüzünden. Her şeyi göze alıyor onun için. İşin içine şehvet de giriyor haliyle. Ona duyduğu inanç yüzünden, mahvına neden olacağını bile bile kokain hırsızlığı yapıyor, uygunsuz ortamlara girip çıkıyor, uygunsuz şeyler yapıyor. Geleceğini riske atıyor ve tüm bunları yaparken de hiç gocunmuyor. Ara ara kokain kullanıyorlar beraber kendi isteğiyle, sevişmeden önce. Güçlü, başarılı, özgüveni yüksek bir adama duyulan aşkın sınırları giderek belirsizleşiyor ve çiftin konumları da yer değiştiriyor bir süre sonra. Koruyan, kollayan, esirgeyen anne konumuna terfi ediyor Hemşire Lucy, ateşli aşıktan. Herkeslerden saklayarak yaşadıkları aşk, gün yüzüne çıkıyor sonunda ister istemez. Hemşire tek sefer soğukkanlılığını kaybediyor, sanki çelik bir zırh var üzerinde, kurşun geçirmez de bir kalbi. Tatlılıkla seviyor Doktor’u. Lime lime olmuş damarlarından, delik deşik kollarından, olmadı ayak parmaklarının arasından, o da olmadı cinsel organındaki damardan kokaini enjekte etmek için çabalıyor. Duyduğu hayranlıktan, her dediğini yapıyor, her söylediğini doğru biliyor. Thackery’nin ekibindeki doktorlar kadar güveniyor ona. Her insanın yaşamı boyunca kendine yol açacak, yol gösterecek bir ışığa ihtiyaç duyduğunu anlıyoruz. İnansak da, inanmasak da Tanrı bizimle konuşmuyor, konuşsa da biz henüz anlayacak kapasitede olmadığımızdan, bize en yakın Tanrı figürünün peşine düşüyoruz. Herkesin arkasından gidecek birilerine ihtiyacı vardır yaşantısı boyunca, tam da kaybolmuşken, umutsuzluğa düşmüşken. Onun cisimlenmiş hali, etten kemikten hali, tüm ve gizli boşluklarımızı dolduracak hali, ruhumuzu kurtaracak, acımızı dindirecek hali üstleniyor bütün bu rolleri. Lucy’nin gözünde, Doktor Thackery’de cisimleniyor tüm bu özellikler.

HERMAN BARROW:

image

Bir hastane müdürü düşünün kadavra dilencisi olmuş, çareyi de parçaladığı domuzları yakma işlemini bitirdikten sonra, ölen kişilerin akrabalarına küllerini koyduğu porselen kabı beş dolardan satmakta bulmuş. Bir hastane müdürü düşünün hükümet gibi karısı var ve hükümet gibi giyinmek, yardım derneklerine destek olmak, zengin görüntüsünü devam ettirmek için, zengin kumaşlı esvaplar giyiniyor ehil terzilerin elinden çıkmış. Herman’sa hastanenin olan parayı çoğaltmak isterken borsada kaybedip, mafyaya borçlanıyor, borcu borçla kapatamayınca bir dişini canlı canlı kerpetenle çeken, kıymetli organını yumruklayan adamlardan yakayı sıyırmak için elinden geleni yapıyor. Teselliyi de bir fahişenin kollarında buluyor. Onu kurtarma vaatleri ise boşa çıkıyor. Adam kendini kurtaramıyor, bir başkasını kurtarmak şöyle dursun. Gittikçe de dibe vuruyor. Mafyayı, bir başka mafyaya kırdırtıp, kendine yeni sahipler buluyor, bir musibetin kucağından sıyrılıp, bir diğerinin ocağına düşüyor. İşi caddelerde çalışan hayat kadınlarını mafyaya taşıyan polisle işbirliğine kadar götürüyor. Ara ara pezevenkliğin kıyısında bile yüzüyor hastane müdürü olarak. Paçayı kurtarmak için yalan söylüyor. Derinlerde kalmış iyi tarafı bir fahişenin kollarında çıkıyor meydana bir parça; ama iş hayatında sinsi ve açık kovalıyor fırsat buldukça. Gene de her şeye rağmen yedinci bölümde hem hastanesini, hem de hastalarını müdafaa ediyor o da. Bir türlü ahlaklı ve prensip sahibi olmayı başaramaması ise kılıbıklığından kaynaklı zannımca. Ama bulaştığı işler açısından diziye renk katıyor ve olmazsa olmazlardan kesinlikle. Zincirleme bela hep onun peşinde çünkü.

DOKTOR EVERETT GALLINGER:

image

Bir adamın hayatının nasıl bir anda yok olduğuna tanık oluyoruz nezdinde. Ailesi parçalanıyor. Öz kızları kendi bulaştırdığı mikrop yüzünden menenjitten ölüyor. Hekim olarak hiçbir şey yapamıyor. Fotoğraf çektiriyorlar kucaklarındaki ölü bebekleriyle karı koca, kızlarını unutmamak için, ondan bir hatıra kalsın diye. Üzerine karısı ölümü kabullenemiyor ve travmatik bir yas dönemi geçiriyor. Evlatlık olarak aldıkları bir bebeğin de ölümüne sebebiyet veriyor ya da öldürüyor onu. Bunun üzerine akıl hastanesine kapatılıyor. Akıl hastalığının bir virüsten kaynaklandığını söyleyen eşini emanet ettiği hastane doktoru tüm dişlerini çekiyor genç ve güzel kadının. Bağırsaklarını da aynı virüs yüzünden alabileceklerini söylüyor. Tedavi yöntemleri o kadar acımasız ki, insanın kanını donduruyor ve beyinde biten bir hastalık, vücuttan organların çekip çıkarılmasıyla tedavi edilmeye çalışılınıyor.

İlahi ama gereksiz acımasızlıktaki yeryüzündeki adalet kısmı en çok Doktor Gallinger karakterinde yaşanıyor. Sağlıklı ve yakışıklı cerrah aralarındaki en ırkçı doktor aslında. Algernon’un ekibe dahil oluşunu, ondan akıl almayı, onun ekip başı olmasını içine sindiremiyor bir türlü. Evinde de benzer ırkçı konuşmalar geçiyor karı koca arasında. Kızına bulaştırdığı mikroba kendi sakarlığı, bir anlık dikkatsizliği ve fevri çıkışı sebep oluyor. Sonuçsa felaket oluyor. Kızını ve evlatlığını mezara gönderip, karısını akıl hastanesine kapattırmak zorunda kalıyor.

SISTER HARRIET & TOM CLEARY:

image

Evlere kürtaj servisi yapıyor Harriet gece çökünce, tebdil-i kıyafet içerisinde. Aynı zamanda rahibe; içkisi var, sigarası var, bir barda erkeklerle oturup viskileri yuvarlayabiliyor ve yeri geldiğinde karşı tarafa ders vermek için Tanrı’ya sığınmak ya da havale etmek gibi daha usulüne ve konumuna uygun yöntemler yerine lafı gediğine koymayı tercih ediyor. Hem amme hizmeti yapıyor, hem para kazanıyor, kazandırtıyor, hem de yardım kutusuna karşı cömert davranıyor. Bravo valla. Erkeksi bir tarafı olduğundan ve sert mizacından olsa gerek Harry diye çağrılıyor. Kadınlara karşı son derece duyarlı ve incitmemeye çalışarak işlemleri gerçekleştiriyor. Kürtajın yasal olmadığı dönemlerde kadınların kendi evlerinde içlerinde taşıdıkları bebeklerini bilinçsizce düşürmeye çalışırken akıl almaz yöntemler kullanıp, kanamadan istemeyerek kendilerini öldürmemelerini sağlıyor. Bir rahibeden çok bir ebe, bir hemşire o aslında. Öngörüsü yüksek. Hastanenin kapatılarak, şehir dışına taşınacağını önceden tahmin ediyor mesela. Yedinci bölümde elinde havaya kaldırdığı haç, linç edilmek istenen siyahların zarar görmemesini sağlıyor. Kızışmış, kindar halk, Tanrı’nın kızına bir şey yapamıyor(Dizinin en sevdiğim sahnesiydi ve en sevdiğim karakteri).

image

İri cüssesi, bozuk ağzı, vicdana geldiği bölümler de dikkate alındığında özünde sağlam miktarda para yapıp, şehirden kaçmak peşindeki bir karakter Tom Cleary. 911’in at arabalı hali. Sister Harriet’i iş üzerinde yakaladıktan sonra zoraki iş ortaklığını kabul ettirtiyor. Ama dediğim gibi o bile imana geliyor ve rahibeyle iyi bir ikili oluveriyorlar. Atları çalındığında vargücüyle/ipgücüyle çekiyor ambülansı bir beygir gibi. Yokluktan ve hiçlikten geliyor olduğundan hayat onu kolay şaşırtmıyor. Tam bir haya adamı, sokağın nabzını tutuyor, havayı kokluyor, küçük köstebekleri var, tez elden haber ulaştırıyorlar. Elinde cop, aynı zamanda hastanenin güvenliğinden de sorumlu.

image

On bölümlük bir sezonun özetini yapacak olursak, ekip başının baş üstadı kendini vurarak öldürmüştü daha ilk bölümde. Ondan boşalan koltuğu kendince doldurmaya çalışan Thackery ise kokainsizlikten girdiği nöbetlerden alnının akıyla çıkmayı başaramayıp kendini bağımlılık merkezinde buldu. Doktor Algernon Edwards rengi yüzünden baba olup, istediği kızı alamadı, kendini kullanılmış hissedip, hırsından daha büyük adamları kışkırtıp, daha büyük adamlara kendini dövdürttü. Cornelia sapık kayınbabaya rağmen oğluyla dünyaevine girdi. Everett baş asistan olayım derken ailesini kaybetti ve uzaklaştırma aldı. Lucy aşkının meyvesini yiyemeden, doktorun yoksunluk nöbetlerinde öfkesinden payını aldı. Kadınlar saksı ve süs bitkileri olarak görülmeye devam edildiler. Bir sürü kadın doğumda, kürtajda öldü, bir sürü insan da ameliyatta. Salgın hastalıklar vardı. Polis etik davranmadı. Rüşvet vardı. Mafya vardı. Zorbalık vardı. Ateşli silahlar icat olmuştu. Sokaklarda at arabaları vardı. Göçmenler virüs bulaştıran insanlar olarak görüldü. Berbat koşullarda, penceresiz evlerde yaşadılar. İnşaat mafyasının onlara layık gördüğü yaşam koşulları bunlardı çünkü. Küçük çocuklar okumadı, vardiyalı çalıştı. İş ve işçi güvenliği yoktu. Şehirde isyan başladığında erkekler acısını en önce hayat kadınlarından çıkardı. Zenciler hastaneye arka kapıdan girebildiler, onlar için değişen bir şey olmadı. Yoksullar çok yoksul, zenginler çok zengindi. Her şeye rağmen insanlar yedi, içti, sevişti, kimi öldü, kimi kurtuldu.

BULUTLAR/DEPRESYON

image

BULUTLAR:

Bir dolup bir boşalıp, yerli yersiz başınıza yağdırdığım gözyaşlarım için ÖZÜR DİLERİM.
Asfaltınızı ıslatıp, üstünüzü kirletip, trafiğinizi birbirine kattığım için ÖZÜR DİLERİM.
Planlarınızı bozduğum, randevularınıza geciktirdiğim, çamaşırlarınızı ıslattığım için de ÖZÜR DİLERİM.
Bir özür de sizden beklerdim.
Dolan çukurlarda biriken gözyaşlarıma basıp, ıslanan çoraplarınıza hayıflanıp ettiğiniz kahırlar için ÖZÜR BEKLERDİM.
Hoşlandığınız kızın elini ilk tuttuğunuzdaki romantik ortam benim eserimdi.
Benim sesim eşliğinde içtiğiniz şarabın her damlasındaki keyif de benim eserimdi.
Yağmurdan sonraki toprağın ferahlatıcı kokusu da.
“Listen to the falling rain”in intro’sundaki ses de benimdi.
O şarkının ve ayıla bayıla dinlediğiniz nice şarkının ilham perisi de bendim.
Şiirler ve romantik mesajlar benim sayemde ortaya çıktılar.
Sayemde öpüştünüz, sayemde barıştınız.
Bir TEŞEKKÜR beklerdim.
Nafile.
Gök gürültümü homurtu bilip, yok saymanız affedilmezdi.
İnsan bi ÇOK YAŞA der geçerdi.
Çok ayıp ettiniz. Çook.

Doğaya teşekkürü unutmuş bir neslin çocuğunun silkinip kendine gelmesi ve sonrasında vicdanının sesini dinlediği bir boş anında yazdığı ama hayatın hay huyu içerisinde ışık ya da teknoloji hızıyla unuttuğu “Bir Nankörün İtirafları” adlı güzide fakat kıymeti bilinmemiş adı ise muhtemelen hiç duyulmamış bir yazarın eserinden alıntıdır. Ola ki ciddiye almaya kalkıştınız, almasanız daha iyi sanki. Okuyun gitsin. Taksirat olarak doğaya saçtığımız bizden sonra yüzlerce yıl yaşayacak olan nesillerin soluyacağı plastikler, “mafettiğimiz” ormanlar ve aldığımız ahlar var daha sırada çünkü. Hayata nereden bakıyorsan oradan gördüğün kadar var. Düz bir vadiden bakabileceğin gibi, yüksek bir dağın tepesinden yahut zirveden de bakabilirsin. Tepeden baktığında görüp göreceğin bir adamın keli olabileceği gibi, Aziz İstanbul da olabilir. Ama düzlükten baktığında pırıl pırıl bir gökyüzü göreceksin ve ihtiyacın olan sığınacağın bir saçak altı ya da bir ağacın serin gölgesi olacak.

—-.—-

20130815_123435

DEPRESYON:

Sağlık sitelerinden birinden yapmış olduğum alıntı itibariyle; duygusal, zihinsel, davranışsal ve bedensel bazı belirtilerle kendisini gösteren bir durumdur. En dikkat çekici belirtisi çökkün ruh hali ile ilgi ve zevk almada belirgin azalmadır. Depresyondaki kişi duygusal açıdan mutsuz, karamsar ve ümitsizdir. Eskiden en severek yaptığı işler bile artık zevk vermez olmuştur. Kişi kendini hüzünlü ve yalnız hisseder. Kendisine ve çevresine ilgisi azalır. Yoğun suçluluk duyguları olabilir. Herkese yük olduğunu düşünüp gereksiz yere sorumluluklarını yerine getirmediğini düşünür. Genellikle iç sıkıntısı, daralma, huzursuzluk ile birliktedir. Bazen kendisinin tüm duygularını yitirmiş gibi hissedebilir.

Kendi zihnimden yapmış olduğum alıntı itibariyle; ruhunu bedeninden fazla sevmiş insanların sonu intihara teşebbüse gidebilecek kadar kendilerini kırılgan hissettikleri bir dönemden geçiyor olmaları. Bu dönem kazasız belasız atlatılmışsa eğer muhtemelen anılarını yazmaya girişeceklerdir. Yer yer blog yazarları da çıkmaktadır aralarından.

Bir arkadaşımın bir filmden yapmış olduğu alıntı itibariyle; boşta gezegen pardon gezenlerin can sıkıntısının dışavurumu ve kesinlikle  en harikulade, en yaratıcı tanımı.

Hayatı boyunca mutsuzluklarla baş etmekte güçlük çeken bir insan olarak; hayatımıza sinsice girip çıkmak bilmeyen, doktorlarınsa gez-toz-alışveriş yap adını vermiş olduğu Mısır Piramidi şeklindeki üçgenin içindeki sınırlı metrekareler dahilinde ne yapmamız gerektiğine bakmak gerekiyor. Farzet ki Mısır’dasın, Kahire’de ve  Necib Mahfuz’un “Aşk Zamanı”ndan ilham aldığın medinalarında dolaşıyorsun ve çöllerini görmeden dönmek olmuyor. O zaman ya bu deveyi güdeceksin ya bu diyardan gideceksin. Mahfuz’un dediği gibi kedere boyun eğmeyeceksin, hayat her şeyin üstesinden gelir bir şekilde.  Önce insan, her şeyden önce insan ve o bir insanın mutluluğu önemli toplumdan, hayattan, iktidardan, hükümetten öte, önce insanı kurtarmalı, gerisi gelir zaten. İbadetten sorumlu iktidar doğum kontrolünü yaygınlaştırsın önce. Bu kadar insanı kurtaracak ne psikologları, ne de doktorları var ellerinde.

20130921_133411

—-.—-

Tanrı sana bir yara verir, sonra ötekine de bir yara verir. Sonra günleri tersine çevirir. Kimse yerinde kalmaz. Acılar yer değiştirir ve dünya döndükçe insan yol alır, isterse de döl alır.

—-.—-

Uçaktayım ve tirbülansa giriyoruz. Şöyle oluyormuş(bizimki şöyle gelişti) pencere tarafındaki ben, yanımdaki japon turist, onun yanındaki el bagajımı yerleştirmemde yardımcı nazik bey ve az evvel yapılan sıcak ikramları kabul etmiş aynı bedenlere ait üç el, ellerinde karton bardaklar raks etmekte olan kollarıyla sıcak sıvıları döküp hem kendilerini, hem komşularını yakmamak için insanüstü çaba sarf ettiler ve sonuç şöyle oldu: pencere kenarındaydım ve çayım sıcaktı ve bende ilk cızlamı çeken oldum yani yere boşaltıverdim, japon turist ortada turşu gibiydi ve raks etmekte benden maharetli çıktı ve çaresizce dayandı, sıramızın erkeğininse işkembesi sağlamdı ve boğaz kanallarında klima olduğunu hayal ederek bir dikişte tüm sıvıyı işkembesine gönderdi.

Tirbülanstan çıkabildik nihayet ve garip bir rahatlama ve konuşma isteğiyle Japon turist kızla garip bir sohbete girdik yani ben girdim. Herkesin kahrını çeken bir ulus var, tarih böyle, benimkiler hep Uzakdoğulu; camdan-yandan ipe sapa gelmez sorularımla yanıltıp-şaşırtmam kendime has taktiğimin bir parçası:
-“You know Tao?” Ben soruyorum.
-“Yes.”
-“I love Tao.” Bunu da ben dedim.
-“Yes.”
-“I love “Big in Japan.”” Bunu içimden dedim. Daha da ne diyeceğimi bilemiyorum. Bunları da neden dedim hiç bilmiyorum.

“Tao dediğiniz nerede bulunur?
Her yerde.
Daha belirgin bir örnek söyle.
Bu karınca’da.
Daha alt düzeyde bir örnek.
Şu ot’ta.
Daha alt düzeyde bir örnek.
Şu çanak’ta.
Daha alt düzeyde bir örnek.
Şu tezek’te.”

Bu nereden aklıma geldi şimdi, onu biliyorum ama. Doğan Kuban’ın “Lao Tzu Tao Yolu Öğretisi”nden. Yalnız şu tezek mevzusu, monoteist dinler için bir küfür gerçekten. Bu kitabın üzerine bir Japon rehber kızla yan yana düşmemin ve manidar sorularıma aldığım kesin ve net cevapların da bir nedeni var kesin. Tanrım az akıl ver ama lütfen daha çok mantık. Beni unutma lütfen. Her unutuşunda sorunlarım katlanmakta ve ben kartopu misali döne yuvarlana bir çığ gibi gelen sorunlarımla karşına(pardon  ben daha alt kadrodayım) çıkmaktayım. Her seferinde buna buna ek olarak bu bu ve şu da oldu diye geliyorum karşına. Acı bana, yaşlandım ben artık. O kadar utanıyorum ki.. ama büyüyünce sorunlar azalmıyormuş, bunu bana hiç kimse söylememişti.

—-.—

Bundan yıllar önce bir şubat ayında Los Angeles’dan İstanbul’a gelmek için uçağa binen kuzenim ve arkadaşlarının, New York semalarına geldiklerinde tam dört saat boyunca tirbülansa yakalanıp, çakan şimşekler altında bulutların arasında zorunlu iniş için çabalayan pilotun sütüne havale neler yaşadıklarını hatırladım. Herkes dua etmeye başlamış, sakin olanlar oturdukları yerden, panik ataklar yere çöküp, secde etmişler. Seccadesiz namaz kılmışlar can havliyle. Saatlerce herkes birbirini avutup, birbiriyle avunup, Tanrı’ya yakarmış. Rahmetli Üzeyir Garih ve tüm business class ekonomi bölümüne gelmişler. İnsan ölümle burun buruna gelmeden anlayamıyor. Hayat çok anlamsız. Öyle olmaz, böyle ölürsün ama neticede ölürsün işte. Ama öleceğini anladığın an ya da şüpheye düştüğün an hiç istemiyorsun galiba ölmeyi. Erteliyorsun ve varsa şansın pazarlık yapıyorsun hayatta ertelediğin bütün mutluluklar için.

Sonra ne olmuş? Kurtulmuşlar. Pilot bir daha böyle havalarda yola çıkmayın diye ayar çekmiş bizimkilere. Pilotun dört saat boyunca çektiği sıkıntı ve sorumluluğunu düşünüp, susmuş bizimkilerde. Üzeyir Garih herşeye rağman bir başka uçakla İstanbul’a dönmüş. Kalan yolcularda New-York’da zorunlu olarak bir gece misafir edilmişler. Hallerinden pişman olduklarını sanmıyorum. Kuzenim Los Angeles’dan sonra New-York Kars gibi demişti. O New-York’u oldum olası sevmedi hiç.

Uçağın düşeceğine iyice kanaat getirdikten çok kısa bir süre sonra tek bir telefon görüşmesi yapma şansım olduğu anda arayacağım ilk insanı(Adem değil, nasılsa vuslat yakın onlarla) düşündüm. Babam, kuzenim, erkek arkadaşım, en yakın kız arkadaşım ya da ailemden başkaları. Ben kız arkadaşımı arayacağım sanırım. Dalga geçtiğimi filan düşünüp, beni rahatlatacaktır(No more drama, zaten öleceğim). Birde içimden eğer hayattaki rakibimi geçemezsem uçak düşsün dediğimi hatırlıyorum. Neden ölümü kişisel bir rekabete bulaştırdığımı hiç bilmiyorum(Tanrı bizi yarattı ama takip etmeyi bıraktı; tek sorun bu, baş olacak gibi değiliz). Değer mi değmez mi, değer mi değmez mi? On saniye kadar düşündüm ve değmez tabi aptal. Hiçbir şey senin hayatından, senden ve sevdiklerinden daha önemli değil. Sakinlediğimizde içimde bir umut yeşeriveriyor. Yenebilirim. Yanmayacağım ve kömür olmuş cesedimi teşhis etmek için morga gelip ağlaşmayacak sevdiklerim. Ve beklediğim şey her ne ise çok yakında gelecek, çünkü hayatının üzerine risk alıp, bahis oynamalısın. Ölülere mahsus der Bukowski. Risk almamak, kaybetmemek ve aynı yere geri dönmemek. Demek yaşıyorum. Bir haftadır ölüydüm, son beş dakikadır da çok çok yaklaşmıştım ama şimdi geri döndüm. Çok merak ediyorum acaba dibin dibi var mı? Eğer öyleyse dipteydim ama yeterince değil. Çünkü yüzeye çıkmam güç olmadı. Hayatın engebelerine paralel gökyüzünde de hava akımları ve sebep olduğu dalgalanmalar var sadece. Ron Howard’ın son filmi “Rush”da bir dakika boyunca sekiz yüz derecelik ısıya maruz kalarak, ciğerleri yanan ve öleceği söylenen “Niki Lauda”nın daha tam iyileşemeden yaşamının anlamı olan ve pistlere dönüşünün müjdecisi kaskını başına geçirmeye çalıştığı sahnede insanın aklına şunu getiriyor: “Bildiğin deli, tanımadığın akıllıdan daha iyi.” Uyarlaması: “İçine doğmuş olduğun hayat, bilmediğin öte taraftan daha iyi.” Şimdilik.

Mozart ve Salieri’yi izler gibi izledik Niki Lauda ve  Hunt’ın rekabetini.

—-.—-

İlk seni aramayacağım seni daha az sevdiğim anlamına gelmemeli. Tanışıklık aşktan üstün. Her zaman değil, bazen.

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: