KAYMAKAM’ın SİNEKLERİ

20170928_132341-01
SİİRT, Baykan

 

KAYMAKAM’ın SİNEKLERİ :

-Vızzzz…Bızzzz….
Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin bir ilinde, yerli turist dışında rağbet görmeyen bir ilçesine, daha çok merak için gelmiş bir çift açlıktan gözleri döne döne otururlar rastgele, sıra sıra dizilmiş restoranlardan bir tanesine. Menüyü boş yere ararlar, onun yerine garsonun ezberi vardır tam karşılarında:
-Izgaralardan adana, urfa, tavuk kanat, tavuk şiş ve de köfte, sıcaklardan ise kuru, pilav üstü kuru, patlıcan oturtma kaldı elimizde.
Garson açısından bir bekleyiştir başlar. Kız, erkeğe nazaran daha kararsız görünmektedir.
-Sıcak yemek mi yemeli, ızgara mı?
-Tencere yemeği bozabilir.
-Tavuk mu yesek, et mi?
-Tavuk zehirleyip öldürebilir. der erkek. Sonra da kıza doğru eğilir ve fısır fısır;
-Buralar ters yerler şimdi. Tavuğu nereden buldu, getirdi de kesti, sonra o tavuk kaç günlük, yerken anlamazsın baharata yatırdıklarından da, ya sonra?
-Ya sen ne ters adamsın ya! Tavukla akraba çıkartacaksın adamları.
-Öyleyim. Tersim.
-Gurur duyuyor gibisin.
-Aynen.
-Ne işimiz var o zaman burda?
-Nerde?
-Burda, bu restoranda? Şurdaki marketten iki kraker alır yerdik.
-Açım diyordun.
-Sen demiyor muydun?
-Ben de diyordum.
-Eee…
-Eee…
Diğer masalarda bekleyen sabırsız müşteriler vardır ama garson bu masada fısıltıyla konuşulanları daha heyecan verici bulmakta gibidir. Tekrar menüyü sıralar:
-Izgaralardan adana, urfa, tavuk kanat, tavuk şiş ve de köfte, sıcaklardan ise kuru, pilav üstü kuru, patlıcan oturtma kaldı elimizde. Sadece.
Kız üstüne basa basa;
-Ben tavuk istiyorum.
-Çorba var mı? der erkek.
-Şu sıcakta mı? der kız artık iyice bitkinleşmiş bir sesle.
Garsonsa temkinlidir.
-Kalmadı.
-İyi bari. der kız. Erkekse;
-Izgaranın yanında pilav veriyor musunuz?
-Tabağın içinde mi?
-İçinde.
-Yok vermiyoruz.
-O zaman pilav üstü kuru istiyorum. Kız;
-Bu sıcakta mı?
-Bu sıcakta.
Garson hala temkinlidir.
-Yazayım mı?
-Neyi?
-Kuru üstü pilav… Yani pilav üstü kuru?
-Hayır. Yazma.
-Peki.
Lokanta sahibi garsonun yanına gelir ve kulağına doğru;
-Ooğğlum bir sipariş kaç dakikada alınır? Öteki masalar bekliyor. İbrahim de izinli. Ben kasadayım, ne yapayım aşçıyı mı yollayayım? Yemekleri kim koysun, ızgarayı kim çevirsin? Bir an önce al siparişi gitsin yahu. Tamam anlamında başını sallar garson ama hala daha aynı masanın başında beklemektedir sakin sakin. Onu bu masanın başında tutan gizli bir güç vardır sanki. Kızla erkek arasındaki karşılıklı atışmalarsa devam etmektedir tam gaz.
-Ne yiyeceğime de sen mi karar vereceksin?
-Doymayacaksın sonra. Ağustos sıcağında bir öğle vakti kuru fasulye mi yenirmiş ayrıca?
-Neden olmasın?
-Peki ye o zaman.
-…
-Siparişler lütfen!
Garsona doğru döner genç adam.
-Bir tavuk, bir de kuru üstü pilav… Yani pilav üstü kuru.
-Hangisinden?
-Ne hangisinden?
-Tavuk hangisinden?
-Hangisi hangisi vardı ki?
-Tavuk şiş, tavuk kanat.
-Hepsi bu mu? İki çeşit mi yani?
-Bugün böyle?
-Dün nasıldı peki?
-Dün bir de… biraz düşünür ve ekler;
-Tavuk köfte vardı belki de.
-Tavuk köfte? Siirt usulü mü?
-Evet, Siirt usulü.
-Balkan yöresine özgü Siirt usulü köfte ha?
-Baykan. Balkan değil.
-Ben ne dedim?
-Balkan. Burası ise Baykan. Balkanlar başka. Burada Balkan yemeği bulunmaz.
-Balkanlar’dan gelen soğuk hava yüzünden mi?
-Buralara bu mevsimde öyle havalar uğramaz.
-Nasıl havalar uğrar peki?
-Bunun gibi. Dedikten sonra alnında birikmiş teri siler ve sabırla gülümseyerek erkekten tarafa döner.
Lokanta sahibiyse iş başa düşmüş vaziyette, bir gözü garsonun dikilmekte olduğu masanın üzerinde, diğer masaların siparişlerini almaktadır öfke içinde.
-Bravo doğrusu bir de bana dersin, adamcağız işinin gücünün peşinde, üstelik ter içinde. Düşman mı arıyorsun kendine?
-Konuşuyoruz biz. dedikten sonra garsona döner. Sanki bir problem yaşanmadığına dair onay bekliyor gibidir.
-Sorun yok. der garson.
-Bak sorun yokmuş. Biz tavuk kanat ve pilav üstü kurumuzu istiyoruz.
-Kanat mı? Ben şiş istiyorum.
-Kanat daha iyi.
-Hoppala. Döndük başa. Ben o gezen tavuğun yağlı, kıllı kanadının üzerindeki derilerini kemirmek istemiyorum.
-Haklısınız. der garson.
-Ne anlamda? der kız.
-Bir şey dışında. Gezen tavuk yetmiyor. O yüzden günlük paketli tavuk alıyoruz.
-O zaman o gezmeyen tavuğun beyaz etinden yapılmış şiş parçaları istiyorum ben.
-Bende kuru üstü pilav. Yok pilav üstü kuru.
-Vızzzz…Bızzzz….

—.—

Tezgahın başına gelen garsona laf atar lokanta sahibi:
-Sipariş verebilmiş nihayet prensle prenses?
-Pilav üstü kuru ve tavuk şiş.
-O kadar mı?
-Daha ne olsun?
-Bu kadar uzun sipariş verdiklerine göre, krallara layık bir sofra bekliyor da insan. Ondan yani.
Garson, aşçıya seslenir;
-Pilav üstü kuru çek usta, bir de şiş olsun, tavuk. Bir de tavuk tabağına da pilav koy, müesseseden.
Sonra da gülümser.
-Vızzzz…Bızzzz….

—.—

-Neden beni buraya getirdin Hakan?
-Güneydoğu’ya gelelim diye tutturan sendin Kevser.
-Tamam da bu hiç de popüler olmayan destinasyonda ne işimiz var ki?
-Merak ediyorum diyen sen değil miydin?
-Geleceğimizi tahmin etmemiştim ama.
-Allah Allah. 2000 küsur kilometre yol yaptırdın bana tek tüfek, şu ettiğin lafa bak şimdi? Geleceğimizi tahmin etmemiştim ne ki şimdi yani?
-Tek tüfek mi? Ben ne oluyorum burda? Fino köpeğin mi?
-Araba kullanmayı bilmiyorsun.
-Öğretmiyorsun.
-Geçti ama
-Ne geçti? Daha yirmi sekiz yaşındayım.
-On yıl gecikmişsin işte. Ben on altı yaşında öğrendim.
-Arabamız mı vardı bizim? Yetim büyüdük biz. Hem insanoğlu geç yaşta neler yapmayı öğrenmiyor ki? Alt tarafı gaz fren. Debriyaj da otomatik.
-Siirt’te araba kullanmayı mı öğrenesin geldi anlamadım yani. Durdun durdun da… Hem ben de yetimim.
-İnsanın içindeki hevesi öldür de daha da bir şey yapma sen. Sonradan yetim kalmakla, yetim büyümek başka şeyler.
-Yemekler geldi.
Gelen garsondur.
-Yemekler geldi de hani çatal bıçak?
-Bende de akıl bırakmadınız ki.
-Anlayamadım.
-Hemen geliyor dedim. Buyrun sizin pilav üstü kuru, sizin de tavuk şiş, kanat değil.
-Aaa… Hani ızgaranın yanında pilav yoktu? Ona koymuşsunuz ama.
-Aşk olsun, tabağımda gözün mü var senin?
-Evet.
-Müesseseden ikram. Pilav yani.
-Hep hanımlara torpil var zaten.
-İnanamıyorum sana. Pes yani, al pilavım senin olsun.
-Var tabii. Ben sordum koymuyoruz demişlerdi. Canım pilav çekmişti. Bak sen istemeden geldi.
-İstemiyorum ben pilav milav. Al ye diyorum sana benimkini bu kadar sorunsa.
-Beyefendiye az daha pilav. Müesseseden. dedikten sonra gülümseyerek içeri gider garson.
-Vızzzz…Bızzzz….
—.—

-Şiştim.
-Şişersin tabii. Nasıl kaşıkladın tabağındakileri farkında değilsin.
-Acıkmışım.
-O kadar pilav mı yenir? Adamın getirdiği pilavı da yedin. Bu kadar pirinç pilavı sevdiğini bilmezdim Çinliler gibi.
-Daha bilmediğin çok sır saklıyorum tatlım.
-Öyle mi? Tatlım!
Garson masaya gelir.
-Afiyet olsun. Çay söyleyeyim.
-Olur.
-Memleket neresiydi?
-İstanbul’dan geliyoruz.
-Yerlisi mi?
-Yook. Ben Balkanlar’dan. Malum. Bu hanım kızımız da karışık.
-Nasıl karışık? Ortaya mı?
Kız ters ters bakar.
-Anası bir taraf, babası başka taraf. Ama şu an Kürt damarı tutmuş durumda. İnadı da oradan geliyor.
-Kaç yıllık evlisiniz sorması ayıp?
-Nişanlıyız biz, altı yıldır. Öncesinde flört ettik dört sene. Ondan önce de aynı mahallede otururmuşuz ama ben onu bilmem. Bizim iş uzayınca uzaklaştık biraz. Yaşım büyük olduğu için benim başka ilgi alanlarım vardı o zamanlar. Onun ilgi alanı ise benmişim. Kısaca kendisi küçükten beri bana hayranmış mahallede. Babamın dükkan vardı o zamanlar bir alt sokakta. Uğrardık arkadaşlarla. Benim çıkışımı beklerdi karşı kaldırımda. Öyle hayran hayran bakardı bana. Gururlanırdım ama belli etmezdim. Öyle öyle bağladı bizi.
-Daha nikah yok ama. Bağlamış bağlamasına da.
-Nikahsızken böyleyiz. Aynı evde ne yapacağımızı bilemediğimizden evlenemiyoruz zaten. Ailelerimiz ağzımızdan çıkacak bir kelimeye bakıyor. İki taraf da beklemede. Ha desek nikah, düğün yapacaklar ama işte bizde sorun var.
-Allah tamamına erdirsin.
-Şüpheliyiz. Şu huysuzla bir ömür geçer mi yahu? Baksana ters ters bakıyor yine. Yazık değil mi bana?
-Karşı taraf ne der bilmem ki?
-Ne diyeceğim? Düştüm. Çok pişmanım. Her şeyime mani oldu. Tüm istikbalimi bitirdi. Başkası da olmuyor. Adım da çıktı bir kere, herkes evlenmiyor musunuz diyor. Ne yapacağımızı bilmez halde düştük böyle yollara. Bir de benim taraf Doğulu. Aşiret uzak olsa da dert olacak başımıza. Ben istedim butüraya gelmeyi. Medet umdum galiba burdan.
-Asıl ben aldım başıma belayı. Senin aşiret beni topuğumdan vurdurursa bakarsın artık topal kocana.
-İyi yapmışsınız. En fevkalade yolda tanırmış insan insanı. Tanıyorsunuz birbirinizi işte ne güzel.
-Biz birbirimizi kendimizi bildiğimizden beri tanıyoruz ki!
-Evet. Sorun da bu zaten. Aileler aileleri biliyor, biz aile büyüklerini, küçüklerini herkesin her şeyini biliyoruz. Akrabalarımızın bulunduğu bütün illere, hatta ülkelere bile gittik. Çok da iyi karşılandık. Onlar da sordu düğün zamanını. Dedik yakındır. Ama ne kadar yakın, yoksa giderek uzaklaşıyor muyuz o tarihten hiç bilmiyoruz.
-Bizde işler böyle uzun sürmez. Biz evleniriz hemen. Çocuk olur erken. Bu hayatı yaşarız gider.
-Sorgulamıyorsunuz yani de bizim dışımızda bir sorun yaşayan yok ki bizim ailelerde. Abim evli, benden küçük kardeşim de evli. Bir ben kaldım böyle.
-Nesini sorgulayacaksın ki zaten? Düzen böyle.
-O da doğru. Çocuk kaç taneydi.
-Şimdilik dört etti.
-Yolu kaça kadar ki?
-Bilmem ki. Olursa olur. Geleni göndermek olmaz şimdi.
-Biz zaten bu sorgulamalardan kaybediyoruz. Yaş kemale erdi bende düşüne düşüne.
-Nikahta keramet var derler.
-Hep öyle diyorlar da millet patır patır boşanıyor sonra.
-Milletten size ne?
-Öyle de. Korkuyor insan haliyle. Bak ben otuz yedi yaşına girdim. Öyle genç değilim artık. Nasıl baba olacağım bilemiyorum. Bu yaştan sonra dede olunur ancak.
-Sen yaşlıymışın. Kardeşimiz genç.
-Öyle tabii. Gittim yaşlı adama tutuldum, tutula tutula.
-O kadar da değil, abarttın sende. Yüz yaşında mıyım ben? Zamanında severken düşünmedin de.
-O, o zamandı. Şimdi başka. Benim de aklım başıma geliyor yavaş yavaş.
-Yaşlıyım diye beni istemiyorsun, öyle mi?
-Öyle demek istememiştir.
-Söylesin ne demek istediğini.
-Bilmiyorum.
-Artık dükkanın karşısında tünemek, iş çıkışı yollarımı gözlemek de bitti yani?
-Baban rahmetli oldu, dükkan mı kaldı ki?
-Rahmetli babam bizim düğünümüzü beklemekten fenalık geçirdi, adamın içine bir hoşluk geldi, bir gün felç geçirdi. Ama yine bekledi. O halde düğünümüze gelecekti. Ama ne oldu?
Garsona döner, garson da ona döner. Garson ne oldu dercesine merakla kaşlarını havaya kaldırır.
-Ne olacak? Gene olmadı. Biz karar veresiye babam gitti. Artık anlamı kalmayınca da evlenemedik gitti.
-Allah rahmet eylesin. Sizin işiniz zor değil ama; siz zorsunuz. Bir de ayrılığı deneyin.
-Onu da denedik. O formül de tutmadı. Yıllarca çıktık, gezdik, dolandık, neticede birbirimize alıştık. İnsan heyecan arıyor ama güven duymuyorsun başkalarına. Ayrıldık ayrıldık geri birleştik anlayacağın. Bekliyoruz şimdi.
-Neyi?
-Biz de tam olarak bilmiyoruz ne beklediğimizi aslında. Onunkiler beni vurmazsa, Allah da ömür verirse… Siz de iyi dinlediniz hani bizi, beni. Bu hikaye çok gereksiz uzadı sanki. Şiştim ben ya.
-Fasulyedendir.
-Bir erkeğin böyle gerçekçi bir kız arkadaşa sahip olması da bana nasip oldu bu dünyada. Bu da benim kaderim ne yapayım?
-Üzüm üzüme baka baka kararır Hakan.
-Öyledir. İnna a’taynakel kevser…
-Ne dedin Hakan?
-Hiiç Rabbim bana seni verdi Kevser.
-Vızzzz…Bızzzz….
—.—

İçeride lokanta sahibi ile aşçı sohbeti koyultup, masanın başında dikilmekte olan garsondan yana bakıp bakıp konuşmaktadırlar kendi aralarında.
-Bizimki sevdi ha bunları? Başlarından ayrılmak bilmiyor.
-Akraba neyin çıkmasınlar? Oğlan zor da, kız bizim tarafın insanına benziyor.
-Ondan mı dikiliyor bu böyle başlarında dersin?
-Alıp götürseler, gidecek gibi bakıyor.
-Bak sen!
-Vızzzz…Bızzzz….
—.—

-Vızzzz…Bızzzz….
Hesap ödemek üzere içeri giren çift beraber kasaya doğru gelirler.
-Ne kadar tuttu bizim hesap Usta?
-On beş lira.
-Bir de ne diyeceğim, bu sinekler ne böyle? Bi rahat vermediler yemek yerken.
-Onlar mı? Onlar Kaymakam’ın Sinekleri’dir.
-Kaymakam sinek mi besliyor? O nasıl iş öyle?
-Normalde belediyenin işidir ya ilaçlama. Gel gör ki biz belediye başkansızız. Bizim belediye kayyuma atanınca, işler kaymakama kaldı. İşte ondan bu sinekler Kaymakam’ın Sinekleri’dir.

 

 

 

 

 

 

 

 

AĞIT OKYANUSU

20170930_100815-01

AĞIT OKYANUSU :

Bir kez evlenmiş
Bir kez sevmişsin oğul
Geceyle gelmişsin
Dünyadaki süren dolunca gideceksin, oğul

Dünya böyledir, kimi gider kimi gelir
Sana her sabah inatla direnmeyi öğreten
Zaman nankör ve kahpedir,
Yaşamak, bir an yaşadığını unutunca yaşamak demektir
Unut sen de, be güzel oğul

Uzun bir hayat hiç istemezsin
Geçmişi kim bilir kimlerle yad edersin
Erken göçersem benden en çok sen bahsedersin
Dünyada kalanlarda olsun aklın, oğul

Gökyüzünden bir damla olur yağarım
Senin yerine gökyüzünde bir tek ben ağlarım
Her sıkıntına bir damla teselli olur akarım
Unutursun, hepsi geçer be şanssız oğlum

Ben artık çok yaşlandım, oğul
Gittiğim yerden dönmek mümkün müdür hiç bilmem, oğul
Seven unutur, sevilen de unutulur
Bir tek ben gittiğim yerden seni hatırlarım be, oğul

Ölüm zor, ölmek yamanmış derler
Erken ölürsen efsane olursun diye de söylerler
Mezar taşını okumadan geçerler
Kimin için efsane olduğun önemli be, oğul

 

 

 

UZUN İNCE BİR YOL : ONUNCU VE SON BÖLÜM, KAYSERİ – TAVLUSUN

20171004_173227-01.jpeg

UZUN İNCE BİR YOL : ONUNCU VE SON BÖLÜM, KAYSERİ – TAVLUSUN

Ne gün ama! Ne geçmek bildi, ne de gitmek! Şikayetçi değilim ama bilsem daha erken düşerdim yollara ki akşam kalkacak olan otobüsüme sayılı saatler kaldığından bunca endişeyi de taşımazdım beraberimde gittiğim her yere. Bir Aşağı bir de Yukarı olmak üzere Germir’de dolandım durdum sabahtan akşama. Germir kadınları her şekilde bakımımı üstlenip, tıka basa doyurdular beni. Sağ olsunlar. Telefonumun şarjı bitti dedim, bulup buluşturdular, kahve üstüne kahve, peynir ekmek-hayatta en sevdiğim şeydir peynir ekmek-hele bir de davetsiz gidince olanı çıkarıverdiler. Ben zaten bulduğunu yiyenlerdenim. Yemek programlarında çıldırmış gibi yiyorlar ya hani. Karşındaki çıldırmış gibi yaparsa, sen de çıldırmış gibi yersin de… Aklıma yıllar yıllar önce Sivas’ın bir ilçesi olan Ulaş’ın Acıyurt köyünde yaşadıklarım geliyor. Ani bir baskınla Mir Ali Bey Konağını görmek için geldiğim köyde, yer sofrasında ağırlanmıştım bir güzel. Tekrar gitsem yıllar sonra, evin ikizleri olan iki sarı velet büyümüş kocaman olmuşlardır şimdiye. Doğan büyüyor, ne yaparsın? Herkes yerinde güzel bir de. Herkes yerinde kalsın sözünü düşündüm durdum bu insanları gördükçe. Zerre kadar gördüğün iyiliğin gayretini güdücen demişti Yukarı Germirli Elif. O sözünü unutmadım Elif.

Sözde Ağırnas’a gidecektim ama nasıl olduğunu hala daha tam kavrayamadığım bir sebepten ötürü kendimi bindiğim taksinin içinde Tavlusun’a giderken buluyorum. Hiç durmadan gülen ve bana sormadığım halde acıklı yaşam öyküsünü anlatan şoförü dinlemek durumunda kalıyorum. Hafriyat işi yapmışlar İzmir, Bornova’da. İki ortak alacaklarını takip etmemişler, zevküsefaya düşmüşler ve bir trilyonu batırmışlar. Sanıyorum Kordon’da, barda, pavyonda yediler-Kordon deyince birkaç saniye sesi çıkmayı erdi çünkü-. Adanalı pamuk tüccarları gibi karşılandıkları sazlı sözlü mekanlarda ne raconlar kestiler kim bilir zamanında. Tatlı tatlı batırdığımız için tam anlamadık, o yüzden çok koymadı diyor sonra da. Tatlı tatlı yemenin… Şu kilise diyor, şu yerler diyor hep define arayıcılar geliyor buraya diyor. Geçen de jandarmayla geldik ama çektiğim fotoğrafları teek teek sildirdiler bana diyor. Sonra da gülüyor. Zaten hep bir gülme hali var üzerinde. Saflıktan mı, sonradan mı böyle oldu yoksa paraları batırınca dünyayı mı boşladı anlaşılamıyor öyle hemen dışarıdan. Çeek çeek diyor, sağı solu gösterip, hep tarih imiş buralar diyor. Öyle diyor, böyle diyor; sonra da bir selfie çekiyor mutlu mesut. Şu an burada bulunmaktan benden daha mutlu olmuş gibi görünüyor. Çok garip çook.

20171004_160727-01.jpeg
Surp Toros Ermeni Kilisesi

Bizden başka bu bölgeyi gezmek için gelmiş bir otobüs dolusu insan daha var. Onlar Ankara’dan gelmişler. Surp Toros Ermeni Kilisesi’ni geziyoruz beraber. Virane içerisi. Duvarlarına sprey boyayla yazılar yazılmış, devlet burayı çoktan gözden çıkarmış. Eşek bağlasan durmaz ya da hayvan bağlı olduğundan durur, sonra da kahrından ölür şurda. Tekrar arabaya bindiğimizde beni köyün girişinde bırakıver diyorum. Issız buralar, ne yapacaksın diyor. Ben birilerini bulurum nasıl olsa, sen rahat ol diyorum.

20171004_172155-02.jpeg

20171004_161234-01.jpeg

TAVLUSUN :

Taksi şoförü haklı mı ne? Bu köy iyice ıssız. Kimsecikler yok. O yola sapıyorum, bu sokağa giriyorum tek bir Allah’ın kulu yok. Çocuk bile yok. En nihayet bir eşek görüyorum. Onunla konuşacağım nerdeyse bu köy ne böyle diye. Eşek beni hiç umursamıyor öte yandan. Derken bir evin önüne çıkmış oturmuş anne kız oldukları her hallerinden belli iki insan görünce, beni bekleyin biraz fotoğraf çekip geleceğim yanınıza diyorum. Gitme olasılıklarını düşünerek, bir yere gitmezsiniz değil mi diye de soruyorum can havliyle. Nereye gidelim gibisinden omuz silkiyorlar. Ortalıkta bir alternatif göremiyorum zaten. Tekrar eşek sıpasına dönüyorum fakat her zamanki gibi bana hiç yüz vermiyor. Rotamı insanlara çeviriyorum kendisinden yüz bulamayınca. Dilek ve annesi Aysun’un yanına oturuyorum. O kadar alışmışım ki bu oturmalara, hiç garipsemiyorum. Bir şeyler yiyip içer misin diyorlar, çay varsa çay içerim diyorum. Dilek çay demleyip getiriyor hemen. Germir’den verdikleri ekmeği çıkartıyorum. Peynir getirelim diyorlar. Dilek gofret getiriyor bana. Erkek kardeşi çıkıyor içeriden, çantama attığım ama unutmadığım, Harran’da Güneş’in bahçesinden dalından koparıp verdiği iki acı biberi uzatıyorum ona. Daha faydalı bir şeyin aracılığını yapmış olmayı isterdim aslında. Sokaklarda bir Allah’ın kulu yok, sizin ne işiniz vardı dışarıda diyorum. Ev soğuktu, güneşi görmek için çıkmıştık dışarı diyorlar. O esnada iki adam geliyor. Dileklerin oturduğu ev satılıyormuş, bir bakmak niyetindeki alıcıları içeri almıyorlar nazikçe. Beyimi ararsınız diyor Aysun yine nazikçe. Beyi ise direksiyon sallıyormuş şu saatlerde. Yirmi beş bin liraymış evin satış fiyatı. Büyükşehirde bıçak parası bundan çok. Demiyorum. Gerek yok. Buraya bu para çok bile. Dilek güzel bir kız. Boylu poslu, yürürken görsen dönüp bir daha bakarsın endamına. Burada sıkılmıyor musun diyorum. Akşam olup, karanlık çöktü mü etraf çok ürkütücü olur gibi geliyor. Markette çalışıyormuş, çıkmış. Şimdi tekrar başvurmuş sağa sola iş güç için. Ablam evlendi, şehirde yaşıyor diyor. O yırtmış yani. Demiyorum. Atıl vaziyette, şu genç yaşta burada yapılacak hiçbir şey yok ki. Seni ne bir gören çıkar, ne de değerlendiren. Köyün ulaşımı da kısıtlı. İki üç saatte bir kalkacak otobüsü bekle ki gelsin. Vay yandığımın dünyası, hiç adil değilmişsin be! Germir’de kadınlar bir dayanışma içindeydi, belki ondan, çok çaresiz görünmediler gözüme. Ama burası gençler için bir çeşit sürgün yeri. Hadi burada doğmuş olduğunu düşünelim, o zaman doğuştan sürgünsün. Bekle ki kısmetin çıksın seni kurtarsın, ara ki bir iş bulasın sağda solda. İlk defa bir köy yerinde içim sıkılıyor. Dilek sanırım bana tüm bu hisleri yaşatan. Annesi dert değil. O nerde olsa yaşar, ama şurada insanın gençliği çürür gider göz açıp kapayana.

20171004_163125-01.jpeg

20171004_163051-01.jpeg

74937C06-F3D4-4457-9456-09E13F1495CD

Otururken otururken bir kadın ve çocuğunu görüyorum uzaktan gelmekte olan. Vayy insan diyorum. Hani bakayım diyor Aysun, Dilek hemen başını o insan’dan yana çeviriyor. Komşu imiş. Bilmem vaziyeti anlatabildim mi? Sonra bir hareketlenme de tam karşımızdaki boş arazide gerçekleşiyor. Eşek acı acı anırmaya başlıyor. Yaşlıca bir kadın önümüzdeki boş arazideki çalı çırpıyı topluyor. Ona doğru sesleniyor ver bana ver bana dercesine. Hemen bakışlarımız o yöne kayıyor. “Kız Fatma Teyze” diyor Dilek, “Nasıl oldu Ahmet Amca?”. “Yatıyor”diyor kadın, o da merakla beni soruyor. Merak etmeyecek de ne yapacak şu insansızlıkta. Şurada beni tek merak etmeyen şu eşek idi. Onun da derdi gücü sahibinin topladığı çerde çöpte idi. Yeryüzünde her canlı önce aş peşinde, tıpkı şu eşek gibi.

Bu arada akşam kalkacak olan bir otobüsüm var ve Dilek’ten şarja koyduğu telefonumu geri getirmesini istiyorum. Ben seni götürürüm diyor. Önünde yürüyorum, beni arkadan süzüyor biliyorum. Yaşına göre fiziğin iyi imiş, çok yürümüşsün belli, ayakkabılar ayağını yara etmiş, saçlarını doğal kullanıyorsun demek, gür saçların varmış ama fönsüzsün. Çeşmeye giden sokağa sapmadan önce kalabalık bir insan grubu görüyoruz. Aralarında evin satılma durumunu soran iki adam da var. Bir de hastaneden çıkmış ya da elinin üzerindeki kapanmış musluk yerine istinaden ben öyle düşünüyorum. Bir fotoğrafını çeksem diyorum. Dilek rica edince, beni hiç kırmıyor Hasan Amca. Tatlı tatlı da pozlar veriyor bana. Ben en sevecen halini paylaşmayı uygun gördüm sizlerle çeşmenin önünde. Bir nedenden ötürü her Hasan’a sempatim vardır. Sabahattin Ali’nin Ayran adlı kısa öyküsündeki Hasan’a, bir de Avanoslusuna… Bizim yaşayan en değerli ve en saygın yazarımızın da ismi Hasan’dır. Kalabalığa karışmaz, şan şöhrete takılmaz, sanki aklı hep romanlarındadır.

20171004_172508-01-01.jpeg

Tavlusun’a tepeden bakıyoruz otların bürüdüğü genişçe bir alanı geçtikten sonra. Burada da doku bozulmak üzere. Aradaki betonarmeler tüm zevksizlikleriyle sırıtıyor yazık ki. Zamanım tükenmek üzere. Ne niyetle çıkmıştım yola, neler neler buldum, kimlerle tanıştım, nerelere gittim nerelere gidecekken. Hiç gerçekleşmeyecek bir tarihi yazdım buraya gelmeden önce, şimdiyse oturmuş kendi kişisel tarihimden son bir yaprağı daha paylaşıyorum sizlerle. Mardin’de başlayan yolculuğumun son durağı idi Kayseri. Yakın bir tarihte tekrar gelmek üzere ayrılıyorum şimdi. Bu arada dizin iyileşmiş diyenlerinize cevaben hayır diyeceğim. Seyahate çıkmadan önce, artık neyin üzerine düştüysem enfeksiyon kapan dizim Kayseri’de de sızım sızım sızladı bu arada. Eve gelişimin ertesinde tee Gaziantep’ten buralara kadar bir pet şişe içerisinde taşıdığım dört sülükten ikisiyle yaptığım tedavi sonucunda ancak aynı gün iyileşme görüldü. Gel de eski usül şifacı tariflerine inanma. Kanıt olsun diye de dizim üzerinde kullandığım ve etimden sütümden beslenen ve bu sayede iyice tombikleşen, bu yüzden de cılız kardeşlerinden ayırdığım kan kardeşlerimin fotoğrafını sizlerle paylaşıyorum. Depremde ilk kurtaracaklarımdan, benim şifacılarım, doktorlarım, kanım, canım, bundan böyle de “kan kardeşlerimdir” onlar. Bana bu son seyahatimin tek yadigarıdır onlar.

20171029_174945-01.jpeg

 

UZUN İNCE BİR YOL : DOKUZUNCU BÖLÜM, KAYSERİ – GERMİR

20171004_115643-01.jpeg

UZUN İNCE BİR YOL : DOKUZUNCU BÖLÜM, KAYSERİ – GERMİR

Buzzzz…gibi. Nasıl soğuk anlatamam. Kısa kollu t-shirtlerle düştüm mü ayazın ortasına! Yağmurluğuma sarılıyorum yuvam sandığım. Ertesi sabah öğrendiğime göre gece eksiye düşmüş Kayseri’de. Tevekkeli değil herkesin üzerinde paltolar vardı akşam akşam. Ferah ve işlevsel caddelerindeki her türlü ulaşım imkanına rağmen, merkezi geniş bir alana kurulu olan Kayseri soğuk, karanlık ve kasvetli şimdi. Adres sorduğum herkes Suriyeli çıkıyor. Sonunda Adıyaman’daki rehber gibi ben de Türk müsün deyiveriyorum yolda durdurduğum bir gence kulağındaki kulaklığa aldırış etmeden. Elhamdülillah diyor, sonra da ne sandın der gibi bakıyor. Fazla uzatmadan, iş çığrından çıkmadan gideceğim adresi soruyorum ona. Hava soğuk, üstüm ince, sokaklar karanlık, herkes’ler yabancı bana. Erciyes’in eteklerine kar yağmış bile. Kendi kendime soruyorum, Kayseri’yi aman aman sevmem, insanını bilmem, ama yolum illa ki düşer bu şehre. Soruyorum soruyorum neden acaba diye, yine kendim cevap veriyorum kendime. Söyleyeyim hemen size, tohumlarım Anadolu’da atılmış çünkü. Annem bana hamileyken, babamın Erzurum’a tayini çıkmış. Annemin biraz sıkışık, bir artı bir evinde, içinin derinliklerindeyken Kıbrıs’a tatile götürülmüşüm annemin içinde. Hava değişimi yaramış olsa gerek, dönüşte gökyüzünü görmek üzere, uzatmışım önce başımı, sonra gövdemi Ankara semalarına. Beklenenden daha kolay olmuş doğumum. Hayatıma bakınca doğumumun kolay olması sevindirici olmuş. Annem açısından özellikle. O yüzden de karı, kışı, soğuğu, Anadolu’yu seviyorum. Ama yaşamak için değil, böyle arada bir gezmeye gelmek için. Neşe içinde kar topu oynamak, birkaç köy görmek için. Sonra da ahh biz şehirde çok kirlendik, islendik pislendik diyerek oryantalizmin dibine vurmak için. Bu da bir seçenek tabii ki. Hayat seçeneklerle dolu. Gelecek dışında, ya geçmişi de değiştirebilseydik nasıl olurdu ki acep buralar şimdi?

Odama gelir gelmez, banyo yapıp yatmışım. İlk defa deliksiz bir uyku çektim. O kadar yorgun düşmüşüm ki, sabah uyandığımda başım dönüyordu. Ağırdan alsam iyi olacak diye düşündüm ilk defa günü yani bugünü. Dönüş biletimi almak için kendimi sokağa atabildiğimde saat on’u çeyrek geçiyordu. Bu demek oluyor ki, günün yarısı geçmek üzere. Kayseri’de daha önce hiç gitmediğim Germir’e gitmeye karar veriyorum. Aslında ben bu kararı vereli çok olmuştu da, şimdi söyleme gereği duyuyorum sadece. Germir, Elia Kazan’ın köyü ve oradan da Mimar Sinan’ınkine yani Ağırnas’a geçeceğim. Son olarak da adet olduğu üzere Eski Talas’a gideceğim. Her zamanki gibi. Benim planlarım böyleyken, nerelere gidip, neler yaşadığımsa sürpriz olacak. Aslında bu en planlı başlayıp, tuhaf bir biçimde çığrından çıkan ve beni aşan günlerimden biri oldu. Ne umdum ne buldum, nerelere gidecekken, kendimi nerelerde buldum. Önümde beni bekleyen değişik bir gün, sizi de bekleyen uzuun bir yazı olacak gibi, şimdiden söylemesi.

20171004_133016-02.jpeg

20171004_121147-02.jpeg

GERMİR :

Bir zamanlar Ermeni, Rum ve Türklerin bir arada yaşadıkları bir köy imiş Germir. Nüfus olarak Rumların baskın olduğu söyleniyor ve köyde hem Rum hem de Ermeni kiliseleri mevcut. Elbette ki Kültür Bakanlığı’nın katkısızlığı ve tüm bakımsızlığıyla(bir taş atacaktım, bula bula bir mercii buldum). Müslüman mezarlığını geçince yüz ya da iki yüz metre sonra köye girmiş bulunuyorsunuz. Ortalık sessiz sakin. Evler bir parça bakımsız olmakla beraber orijinalliğini korumakta. Dönemin mimarlarının ya da evi yapan ustaların zevk sahibi olduğunu anlıyorsunuz hemen. Bir küçük muhtarlık binası var, onun dışında bir fırın ya da bakkal bile göremiyorum. Bir sokak arasında oturmakta olan üç kadından konuşkan olanı, ben sana yolu gösteririm diyor. Şurayı, şurayı ve de şurayı çek diyor. Benim için uygun olabilecek popüler fotoğraf kareleri bunlar. Elmas Gelin, köye gelin gelmiş çok yıllar önce. Bekar gezme seni kaparlar diyor bana. Henüz kapan olmadı diyorum. Olsun olsun diyor ve çok da seri konuşuyor bir yandan. Öyle ki, çoğu kelimesini anlamakta güçlük çekiyorum. Erkekler çıkar karşına, seninle konuşmaya çalışırlar filan, dön sırtını bakma bile geriye diyor. Etrafta hiç erkek yok ki diyorum. Varsa da hep kadın var. Olsun olsun, aniden çıkıverir onlar sokak aralarından diyor. Peki diyorum. Ne yapacaktım Elmas Kadın’a kalsa, bir erkek gördüm mü çığlık atıp, arkama dönüp bakmadan koşarak kaçacaktım derhal. Ama dediğim gibi erkek sinek bile yok ki ortada bana her türlü kötülüğü yapma potansiyeline sahip olup, pusuda bekleyen. Olsa da vızlar vızlarr,

20171004_121049-01.jpeg

Gezerken gezerken nihayet erkek sinekler çıkıyorlar karşıma, hem de toplu halde. Elmas’a kalsa koşarak kaçmam gerekti ama sırtlarında okul çantaları tavuk, horoz, kedi, köpek ne var ne yoksa kovalayan sekiz on yaşındaki erkek çocuklar topluluğundan bana bir zarar gelmeyeceğini düşünüyorum ve yoluma devam ediyorum. Bak bak kendi kendimi bıktırtacak kadar çok bina fotoğrafı çekiyorum. Şarjımın azalmakta olduğunu ise fark etmiyorum. Bilinçaltında yedek şarjıma güveniyorum aslında ama dün gece yorgunluktan baygın düşerek yattığımı, dolayısıyla da her şeyi unuttuğumu ancak fark ediyorum. Ne oluyorsa oluyor, bir çardağın altına doğru giden kadınları görüyorum. İşte o zaman bu ıssız köy, ilk defaya mahsus cennet görünüyor gözüme. Bu bacılar da birer huri olmalı. Hemen onların olduğu tarafa gidiyorum. Nereden geldin, nereye gidiyorsun faslından sonra gel otur diyorlar. Bir anda etrafımda bir sürü kadın oluveriyor. Ya yakın yörelerden gelin gelmişler, ya da buranın yerlisi tüm bu kadınlar ve ben de bir yerin yerlisi olan kadınların arasında kendimi güvende hissediyorum ister istemez. Hepsi çoluk çocuğa karışmış kadınların, sıradaki meşguliyetleri ise torunları. İsimlerini soruyorum teker teker: Akkadın, Müncübe, Behiye, Nadiye, Mercan ve Ayşe. Kahve içer misin diyorlar. İçmem mi? Yanında çikolatam geliyor, bahçe üzümü, bahçe elması(maden olan değil, yenir olan) derken derken, doyuyorum ki ben. Zaten yolda da bir elma vermişlerdi, onu da yemiştim. Çok ayıp olurdu yoksa, reddetseydim yani, he mi? Gezerken ne öyle kolay yiyecek bir şey bulabiliyorsun ne de demin söylediğim gibi bir bakkal filan bulunuyor etrafta. Dolayısıyla her ikram altın değerinde oluyor. Kahve falıma bile bakılıyor el birliğiyle. Hemen beni evlendiriyorlar. Sağ olsunlar. Çocuk filan yaparsın kocadan diyorlar, yok ben kimseye bakmak istemiyorum, bir çocuk hiç istemiyorum diyorum. Garipsiyorlar. Kafamdaki envai türde garip fikri paylaşacak olsam, benden uzaklaşacaklarını bildiğimden, sesimi kesiyor, kendimi örtüyorum her zamanki gibi. Tam karşıdaki evin sahibi Yozgatlı kadının sesindeki özgüvene takılıyorum. Uzaktan da olsa, nereliyim, neyim, benim hakkımda ilk malümatı alan da o olmuştu zaten. İçeride sarması olduğundan bize katılmıyor ama istersen evi gez diyor bana. Mimarlık öğrencilerinden alışığım ben diyor. Ellerinde metre, mezura girip çıkıp her yeri ölçüyorlar diyor. Ben mimarlık öğrencisi değilim, gerek yok diyorum. Bezirhane varmış burada diyorum masadakilere dönerek. Şimdiye dek hiç gitmedik diyorlar. Yukarı Germir’de imiş. Birinin kocası geliyor o sırada. Bizi Bezirhane’ye götür diyorlar. Hiç gitmediniz mi diyor, hayır deyince haydi o zaman ben arabayı getireyim diyor. Gelen araba Doblo, ama nasıl sığacağımızı bilemiyoruz. Çünkü herkes niyetli gelmeye. Atlıyoruz arabaya sığdığımız kadarımızla. Benim şerefime(ben neleri oluyorsam artık) Yukarı Germir’e doğru yola çıkıyoruz. Beş dakikalık mesafedeki Bezirhane’yi fethetmek üzere kapısının önünde duruyoruz. Büyük bir ciddiyetle geziyoruz içini. Bezir neydi, nereden gelir, içerideki düzenek nasıl işler, buraları kimler bekler diye birbirimize sorup, yine birbirimizden alıyoruz cevapları. Çok çok değişik insanlarla tanıştım seyahatlerim boyunca ama hiç unutamadıklarım arasında Kayserinin köylerindeki kadınları hiç unutmam, unutamam. Hepsi şahsına münhasır, ama iyi niyetli kadınlardı. Bir daha yolum düşerse eğer, tatlımı alıp da geleceğim ziyaretlerine. Kışın bir sobanın karşısında ağırlasınlar beni. Nasılsa ağırlarlar. Köy insanı misafir sever ezelden beri. Ya ben mi? Ben her zaman ağırlanan olmanın dayanılmaz hafifliği ile ve için düşüyorum yollara.

20171004_153540-01.jpeg

YUKARI GERMİR :

İşli güçlü insanlar. He ya, köy yerinde iş güç mü biter? Doğalgazlı evlerinde prenses gibi yaşama şansları yok bu kadınların, ellerini sıcak sudan soğuk suya sokturmayacak kocaları da. Hayat müşterek çünkü. Kışın soba kurmak gerek, ev işi hep gerek. Başka da çeşit çeşit yemek yapmak gerek, sağ ise beylen ve de çocuklarlan uğraşmak gerek, onları okullara gönderip akşam yemeğinde neyi neyle uyduracaklarının, hatta hatta yarının menüsünü şimdiden düşünmek gerek. Adam yemek seçiyorsa vay hallerine! Soba tütüyorsa, banyoda rutubet varsa ekstra ekstra vay hallerine! Köyde sabah erken başlar, akşam erken gelir. Karanlık çökmeye görsün, herkes yuvasına yerleşir. Bey işten gelir, çocuğun dersleri bitmiştir. Önce yemek yenir. Sonra meyve faslı gelir. En son çekirdek çitlenir, o ara çay demlenir. Günün yorgunluğunu ezmek gerekir. İşte bu meşgul insanlar beni buraya nasıl rüzgar gibi getirdilerse, öyle de dönüyorlar şimdi alelacele. Ne olduğumu anlayamadan arabalarının arkasından bakakalıyorum. Bip sesleri geliyor çantamdan. Telefonumun şarjı bitmek üzere. Ipad beni idare etmeyebilir. Yine sağım solum ıssız. Kalıyorum ortada. Son fotoğraflarımı çekiyorum her şeye rağmen. Sonra da iyice köyün yukarı kısımlarına doğru tırmanıyorum azar azar. Bir kapının önünde bir kadının ağlamakta olduğunu, diğerlerininse onu avuttuğuna şahit oluyorum. Avutanlardan bir tanesi sapsarı kısa saçlara sahip. Uzun boylu, iri yapılı. İsminin Elif olduğunu sonradan öğrendiğim kadına soruyorum şarjı olup olmadığını. Burası benim evim değil diyor. Evsahibi gel içeri bakalım diyor. Kömür taşındığından ayakkabılarını çıkarmana gerek yok, nasılsa temizlik yapacağım arkadan diyor. Fakat şarj aletini oğlu götürmüş olduğundan bir şey yapamıyoruz. Şarjım yüzde iki’ye düşüyor. Dışarı çıkıyoruz beraber. Yok burada diyorum. Elif benimle eve gel diyor. Takılıyorum peşine. Bir kamyon yolu kapatmış. Köy yolları dar olduğundan geçemeyeceğiz eğer kamyon hareket etmezse. Mecbur kımıldıyor ve biraz daha ilerliyoruz. Fakat Elif’in evinde de şarj aleti yok. Bir başka kadın benim evde var diyor, gidip getiriyor. O da hızlı şarj değil. Otur diyorlar, oturuyorum. Ne yapabilirim ki başka?

F76E1CBB-BE2E-40DA-9295-2D08004CBBE1

Günün ikinci kahvesini de içiyorum. Lokumlar, çikolatalar eşliğinde. Aşağı Germir, Yukarı Germir fark etmez oluyor, kaçan keyfim yerine geliyor. İki katlı bir evin alt katında, avluda oturuyoruz şimdi. Bir kadın leğenlerin içindeki domatesleri doğruyor. Şişe domatesi yapacaklarmış. Yüz kilo domates, doğra doğra bitmez. Elif, dışarıda kazanda kaynatacaklarını söylüyor. Kızına gönderecekmiş bir kısmını. Bu arada çok konuşmayan, hep kederli bir kadın var domatesleri doğramakta olan. Sonradan öğreniyorum boşanıp geldiğini, abisinin evine yerleştiğini. Mahzunluğu oradan, hiçbir konu hakkında fikir beyan etmiyor. Sanki bundan sonra başına gelebilecek felaketleri önlemek istiyor gibi. Dulluk zor, köy yerinde daha zor sanki. Daha leğen leğen domates var önünde kabuğundan soyulup doğranacak olan. Salça yaptınız mı diyorum, evet diyorlar. Neyse bari. Yoksa bir yüz kilo da o, doğrayan yandı yani!

83939A04-F67B-4D86-8397-07236B3A12A3

Haydi seni gezdirelim diyorlar. Yakınlardaki fırına gidiyoruz. Ocak başındaki kadınlar ekmek uzatıyorlar hemen bir tane, misafirim diye. Kısmet bu ya, pişmişine denk geliyorum. Sıcacık mübarek. Ekmek ekmek değil de pamuk sanki. Koparıp yemeye başlıyorum bile. Şehirde böyle ekmek yemedim ben daha hiç. Eve uğruyoruz tekrar. Şarjım hala daha az. Bana bir tepsinin içinde peynir ve çemen getirip, önümdeki sehpaya koyuyorlar. Hiç demiyorum ki ayıp. Tazecik ekmekle, çemen hele, nefis oluyor. Bi güzel yiyorum ki… Sonra da Elif’e dönüyorum ve “iki saate yakın bir zamandır beraberiz, bir şarj istedim sizi borçlu çıkardım, gitmek bilmedim. Tamam Tanrı misafiri de, sanki ben bu köyden, bu topraktan, yandaki evdenmişim gibi hissetmeye başladım” diyorum. Kadınlar susuyor, Elif bana dönerek  “Evet, sanki seni tanıyormuş gibiyim. Hiç yabancılık çekmedim, geldin oturdun sanki hep buradaymışsın gibi geldi bana da” diyor. “Bu bana hep olur, gider bir yere otururum, bir süre sonra benim varlığımın tuhaflığını unuturlar, herkes kendi günlük yaşantısına döner, bir zaman sonra benim varlığımı ve bunun anlamsızlığını fark ederek aynı sen gibi tepki verirler” diyorum ve izin istiyorum tuvalete gitmek için. Arkamdan ne konuştular bilmiyorum ama şaşkın göründüler gözümeindiğimde. Ben de lafımı esirgemedim ve onlara “tuvaletimi ettiğim yere-küçük, büyük fark etmez- muhakkak geri gelirim” dedim. Gel dediler geri, bekleyeceklermiş. Sağ olsunlar, taksi çağırmak için dönecektim fakat benim planlarım öyle farklı gelişti ki “şimdilik” bir daha ne Yukarı ne de Aşağı Germir”e uğrayabildim. Ama Elif’e söylediğim gibi çişimi bıraktığım yere ben istesem de istemesem de nasılsa geri geleceğim. Bir gün-gece olmaz-ansızın gelebilirim.

20171004_151302-02.jpeg

UZUN İNCE BİR YOL : SEKİZİNCİ BÖLÜM, ADIYAMAN’DAN ANADOLU’ya – MARAŞ ÜZERİNDEN KAYSERİ’ye

20171003_064257-01.jpeg

UZUN İNCE BİR YOL : SEKİZİNCİ BÖLÜM, ADIYAMAN’DAN ANADOLU’ya – MARAŞ ÜZERİNDEN KAYSERİ’ye

Nerede kalmıştık? Derhal hatırlayalım: çilelerle dolu bir Nemrut tırmanışı yaşarken bir avuç insandık bu anlarda. O her gidişin nihai dönüşünü yaşıyoruz şimdiyse beraber. Her birimiz sessiz sessiz sindirmeye çalışıyoruz bir yandan bütün yaşadıklarımızı. Büyüleyici, nefes kesici, şok edici bir manzara idi söz konusu olan ve tüm bu heykelleri burada istemişti yeni bir din yaratma gayretindeki bir kral. Krallığının isminin, bir çiğ köfte markasına dönüşeceğini tahmin edebilir miydi aynı kral? Öyle bile olsa, en azından etlisinde yaşamasını arzulardı kanımca. Etsiz çiğ köftelerin kralı büyük imparatorluk Kommagene’nin yarı Pers yarı Helen kanı taşıyan, babasına hürmet göstermesinden çok annesine duyduğu derin sevgi ile anılan hükümdarlarından 1. Antiokhos’un, görkeminden ve ulaşılmazlığından dillere destan olan bu mezar tepesini az evvel debenleye debenleye bitirdik, şimdiyse iniyoruz ağırdan. Önümde ilerleyen ve battaniyelere sarılmış salkım saçak insanlara bakıyorum. Gün çoktan doğdu, alev alev ortalık. Fırat Nehri’ne, Toroslar’a son bir kez bakıyoruz. İniş nispeten daha sakin geçiyor. Minibüsümüze biniyoruz, sessiz. Gideceğimiz yere gidiyoruz, sessiz. Tekrar iniyoruz, sessiz. Şahsi düşüncem ve isteğim her şeyin bir an önce bitmesi doğrultusunda. Bir başka yer daha göresim yok. Bir an önce bavulumu alıp, otelden ayrılıp, Adıyaman’dan kaçmak istiyorum. Ama her zaman söylediğim bir şey var: benim isteklerim doğrultusunda gerçekleşmiyor yaşananlar ve de yaşanacak olanlar. Burada da çoğunluğa uyup tarihin bir başka durağını keşfe çıkıyoruz: adını Kommagene’li atalarının birinden alan “Arsemia Antik Kenti”. Ufak bir tırmanışa mal olması sevindirici olmakla beraber, Krallığın yazlık yönetimini her zamanki atışmalar ve anlaşmazlıklar içerisinde geziyoruz. Alışmış olduğumuzdan, ben dahil kimse hassasiyet göstermiyor bu duruma. Anadolu’nun bilinen en büyük Grekçe yazıtı burada bulunmakta. Antiochos ve Herakles’in tokalaştığı stel de burada. Tanrılar ve İnsanlar el sıkışırken, biz insanlar kendi aramızda anlaşamıyoruz bu arada. Stel yüzünden çıkıyor atışma. Sırada Cendere Köprüsü var deniyor, rehber tersimden kalktım galiba ben bugün diyor, benimse ruhum daralıyor. Bu köprü zamanında taht kavgasına ve kardeş kavgasına sahne olmuş. Nasıl mı, babaları Roma İmparatoru Septimus Severus’un yaptırdığı dört sütunlu köprü, büyük oğul Caracalla’nın babası öldükten sonra beş yaşındaki kardeşi Geta’yı öldürüp, onun adına bir şey kalmasını istemediğinden babasının Geta adına yaptırdığı sütunu yıktırmasıyla sonuçlanıyor. Köprü üç sütunlu kalıyor. Caracalla, Kabil’in izinden yürümüş bir zamanlar. Efsane öyle diyor.

Karakuş Tümülüsü’nü de gördükten sonra otele varıyoruz. Herkesten seri hareket ediyorum açık büfenin önünde. İki tane haşlanmış yumurta alıyorum. Reçeller, ballar derken, ölmüşüm açlıktan meğer. İlk önce Nemrut’ta paparayı yiyen hanımlar şikayet ediyorlar rehberi, otel müdürüne. Ben onunla konuşurum diyor müdür ve gidiyor. Daha önce program yapmak için Güney Doğu’ya gelen ve şimdi münferit gezmekte olan özel bir kanalda program sunuculuğu yapan ve kelimeleri anlaşılır ve vurgulu bir biçimde kullanan Ertuğrul ve öğretmen bir hanımla paylaşıyorum masamı. Herkesten hızlı önümdeki yiyecekleri tükettiğim için, oturmuş hiç acıkmamış gibi sakin sakin kahvaltılarını etmekte olan masa arkadaşlarımı izlemek için çokça vaktim oluyor. O arada gözleri yaşlı rehber çocuğu ve öfkeli müdürü görüyorum arkamı döndüğümde. Müdür, çocuğu dövmüş! Hiçbir şey olmamış gibi önüme dönüyorum. Adam çocuğu dövmüş, inanamıyorum! Müdür kısa boylu, rehber dev gibi. Oturtup da mı dövdü, yoksa zıplayarak mı vurdu çözmeye çalışıyorum. Yüzüne çalıştığı ise çocuğun kıpkırmızı olmuş suratından anlaşılıyordu bu arada. Konuşmak yerine dövmüş! Hala inanamıyorum olanlara. Ertuğrul’la hediyelik eşya almaya gidiyoruz. O bir şeyler satın alıyor arkadaşları için, buradan Diyarbakır’a geçecek. Aklı başında, bilgili, rasyonel hareket edebiliyor. Ezidiler üzerine çektikleri bir belgeselleri varmış. Bense ne yapacağımı bilmiyorum. Diyarbakır geride kaldı. Hatay buradan çok ters, çok sapa, çok uzak. Önümde Maraş var. Ardındaysa Kayısı pardon Kayseri. Ben Kayseri’ye gideceğim diyorum. O andan itibaren rahatlıyorum. 12’de kalkan ve otelin önünden geçen otobüse binip altı saat içinde Kayseri’de olacağım. Ertuğrul’a Lübbey’den bahsediyorum. Benim de tanığı olduğum bir özel durum içeren Ödemiş’in yeşillikler içinde yaşayan, bu az nüfuslu köyünden bahsediyorum. Tahtacılar’ın uzaktan büyüleyici, içine girince esrarlı köyü. Dedim ya köy istemediğini istemiyor ve bunu da açıkça belli ediyor. Orada yaşadıklarım bir başka yazımın konusu olur ancak ve ben daha hala Adıyaman il sınırları içerisindeyim. Evimden de bin küsur kilometre uzaktayım.

20171003_075139-02-01-01.jpeg

En nihayet bir ara müdürle yalnız kalıyoruz. Herkes şikayetçi oldu, çok kötü oldu diyor. Otelden ayrılmadan önce üç memur kız da söyleyeceklerini söyledi ki konuşkan olan da Arsemia’da rehberle atışmıştı. Lideri mutsuz olan’ın ümmeti huzur bulmazmış. O hesap herkes parasını ödüyor ama ağzında kekremsi bir tatla ayrılıyorlar sırayla otelden. Bu durumun insanı ne kadar mutsuz ettiğini anlatamam. Müdür ilk defa böyle bir şey oldu diyor ve ekliyor, iyi bir dövdüm ama diye. Çözüm değil ki diyorum, yok değil ama diyor ve yine ekliyor dövdüğüm iyi oldu ama(kısaca dövdüğü için pişman değil, hatta içi rahat bile diyebiliriz ve bu durumda vah zavallı rehber de diyebiliriz. Çocuk bize karşı duyduğu öfkeyi önce gizliden, sonra alenen belli etse de, biz ona bir şey yapmadık aslında. Kendi hatasıydı. Öte yandan burada yaygın olduğunu düşündüğüm dayakla tedavi, pardon terapi, pardon eğitim en büyük sorun. Zihniyet baştan yanlış, ne denir ki daha da). Kapadokya bölgesiyle ve balon turizmiyle karşılaştırıyorum burad yaşadıklarımı, her ikisine de kör şafakta gittiğin için belki de bu kıyaslamayı yapıyorum kendi kendime. İnsanlar, rehberinden mekan sahibine, sana böyle acayip davranmazlar, çünkü hepsi kaç yılın turizmcisidir. Müşteri memnuniyeti olmazsa, aldığın para hayır etmez bilecek olgunluktaki insanlar vardır karşında. İlk defa bir yerden böyle kaçarak uzaklaşıyorum. Ne diyebilirim ki? Saat on iki’ye gelmekte. Herkesi; çocuğu bir temiz dövdüm ama hak etmişti diyen müdürü, öfkeli rehberi, bir çılgın kralı(o çılgın bir sürü çılgın’ı ayağına getirtmeyi başarmakta halen daha, üzerinden yüzyıllar geçmiş olsa da) geride bırakmak arzusuyla çılgınca uzaklaşıyorum oradan, hiç ardıma bakmadan.

20171003_125519-04

20171003_125451-01-01

Kahta’dan, Adıyaman’a gidiyoruz ilk önce. Adıyaman garajına giriyor otobüs. Bir sürü şeyin-pekmez ağırlıklı olmak şartıyla-kurusunu satan ve tek kelime Türkçe bilmeyen beyaz sakallı amcadan cevizli sucuk alıyorum. Poz verir misin deyince, hiç hayır demiyor. Sokaklarda, hele hele garajda açıkta satılan şeyleri almak adetim olmasa da, Güneydoğu’daki son durağımdan da eli boş dönmek istemiyorum. Herkes’ler kuru patlıcanlar, yemişler, kahveler neler neler götürdüler. Gaziantep’ten aldığım dört sülüğü mü kesip vereceğim insanlara? Hiçbir yerin mutfağını değerlendirememek bana mahsus bir şey. İnsanlar Maraş’tan alıp, vakumlu kaplarla kırk saatte bozulmadan getirdikleri dondurmaları anlatırlar bir efsaneymişçesine. Ben yapabilsem asıl efsane olacak belki de. İki kilo olsun diyorum sucuk için. Otobüs hareket etti edecek nerdeyse. Şoför sabırsızca bana bakıyor, hem Kürtçe hem Türkçe bilen bir adam, satıcıyla aramda aracılık yapıyor. İki kiloyu geçmiş benim cevizli sucuk. Koy diyorum. Anadolu’ya çantamdaki dört sülük ve iki kiloyu aşkın cevizli sucukla girmeyi planlıyorum. Gir mehter’i, ver mehter’i, iki ileri bir geri… Tıpkı şu an yaptığım yolculuk gibi. Yarı dolu otobüste beş defa yer değiştirdmiş bulunmaktayım güneşin yönüne göre. Çünkü her zamanki gibi hem kliması hem de havalandırması bozuk bir otobüsün içindeyim ve önlere doğru bir nebze serinlediğinden otuz beş numaradan dokuz numaraya kadar ilerledim durdum siperden sipere koşuşturan askerler gibi. Bu arada on iki mola yaşadım. Maraş ve köyleri uçsuz bucaksız bir vaha gibiydi ve bitmek bilmedi. İçerisi kaynıyordu ve yolcular konuştukları her dilde çığrındılar fakat o klima bir türlü açılmadı. Havalandırma hiç çalışmadı. Hava sıcaklığı içeride yirmi yedi dereceyi gösterdiğinde saat üç civarıydı ve beklenilenden iki saat daha uzun bir süre sonra Kayseri’ye varabildik ve bu bir İstanbul otobüsü idi. Bu da kalanlar için şu demek oluyor: bu insanların sauna gibi bir yerde nefes darlığı, kalp spazmı gibi sıkıntılarla boğuşmalarına neden olacak ılık saatler ve on iki moladan daha fazlası var önlerinde. Bir ara önümdeki koltuktan Kürtçe yükselen bir kadının isyan, hizasındaki bir adamın yine Kürtçe uyarısıyla son bulmuştu. Burada erkeklerin borusu ötüyor anlaşılan. Ama olsun ben de söyleyeceğimi söylüyorum sırf o adama inat. Güneydoğu’daki yaygın kanı insanların cefa çekmeye alışkım oldukları yönünde. Siirt’e giderken de benzer bir durum yaşamıştım. Bozuk klima, çalışmayan havalandırma. Birileri seni gariban bilmeye görsün, tepene binmeyi bir görev addediyorlar. Nasılsa çeker bu çekmeye alışkın çilekeşler! diyor. Burada en büyük kabahatli yanıp yanıp da susan, laf söylediği için de karısını azarlayan kocadaydı. Eşek seni, senin erkeklik gururun, şoför belki de yakın akraban, eşin dostun olduğu için karını susturuşun yüzünden yandık biz “hep” en çok.

Hayatım boyunca ilk defa Maraş’tan geçiyorum, şöyle de bir görüyorum uzaktan. Garajına indiğimde çevremdeki insanları incelemeye koyuluyorum. Beslenmeden mi, doğal kaynaklarının zenginliğinden midir nedir, halkı çok sağlıklı görünüyor. Kadını da, erkeği de. Ne kof şişmanlar, ne de zayıflar. Kanlı canlılar. Yanakları al al, yüzleri yassı ve geniş, derileri kalın. Gülüyorum kendi kendime doğuştan botox var kadınlarının yüzünde diye. Ne Doğu’nun insanına benziyorlar, ne Anadolu’nun. Tarhananın ve dondurmanın en hasının memleketinde, bu yanaklar ondan böyle al al bence!

Kahramanmaraş bir İç Akdeniz şehri aynı zamanda. Bitki örtüsünün büyük kısmı orman ve makilikten oluşan il’in yeşillikler içindeki ilçe ve köylerinden pardon mahallelerinden geçiyoruz yol boyunca. Minaresiz camilerin olduğu köyler de var, içindeki her şey Tekir olan da. Her şey ama; mesela Tekir alabalık, Tekir ilkokulu, Tekir bakkal, Tekir manav, bu liste böyle uzar. Bir de Yaşar Türkleş Ormanı vardı yol boyunca. Rahmetli zat’ın soyismi bir çağrı niteliğinde galiba. Sağa sola baka ede, Kayseri’ye az kaldı gibi de…

20171003_081124-01.jpeg

UZUN İNCE BİR YOL : YEDİNCİ BÖLÜM, ADIYAMAN – NEMRUT

20171003_062422-01
Nemrut, ADIYAMAN

UZUN İNCE BİR YOL : YEDİNCİ BÖLÜM, ADIYAMAN – NEMRUT

Toprağın rengi çikolata rengine dönüşüyor Adıyaman’a yaklaştıkça. Ne eksen bin bereket, misliyle fışkıracakmış gibi geliyor. Besi üzümleri geliyor gözümün önüne. Yine bereketli topraklar üzerindeyim bir vesileyle. Bir üçgen çizmiş oluyorum Adıyaman’a gitmekle. Gaziantep’ten önce Urfa’dan buraya geçmeliydim ve bundan sonraki rotam Antep olmalıydı, ama kader denen olgunun gölgesine sığınıyorum ve başıma gelecekleri yaşamak üzere yola koyulmuş bulunuyorum. Arkamda üç bekar kız var. Aynı otelde kalacağız duyduğum kadarıyla ve ben hiç ses etmiyorum çünkü yıldızlarımız uymuyor ve elektrik alamıyoruz birbirimizden en moda tabirle. Yani kısaca sevmiyoruz birbirimizi. Birinin bakışlarında bilgiçlik var, küçümseyerek bakıyor. Üçü de devlet memuru sanırım ve izin günlerini bu şekilde değerlendiriyorlar. İn bin, dur kalk dört buçuk saat sürüyor yol. Son saatleri karanlıkta gidiyoruz. Hiç hoşuma gitmeyen şeydir bir yere akşam çökükten sonra varmak. Çünkü yalnızlık hissin katlanır, dolayısıyla hüzünlenirsin; yabancılaşırsın çünkü etrafı tanıyıp bilmiyorsundur, evine sıcak bir tas çorba içmeye giden bir yörenin yerlileri yanından geçerken, bir başına gariban gariban önündeki belirsizliklerle mücadele etmeye çalışırsın ve herkes hava karardığında potansiyel suçlu, beklenmeyen düşman, sevimsiz bir yabancıya dönüşür. Kars’a ilk gittiğimde aynen böyle olmuştu. Doğu’nun doğusunda bir yerde, şaşkın şaşkın sokaklarda dolaşıyordum. Yine de en çok kışın rahat edebiliyorum gittiğim yerlerde, çünkü paltoların, kalın kıyafetlerin ardına saklanıyorsun ve bu sayede güvende hissediyorsun kendini bir nebze. Kar üzerini örtüyor paltolarla, atkılarla, berelerle. Sen sadece buzda kayıp da düşme.

Önce Adıyaman’a, oradan Kahta’ya ve nihayet otelimize geliyoruz. Yine bütün gün aç kaldığımdan otele en yakın restorana atıyorum kendimi. Pilavı çok koyun diyorum. Çok heyecanlanıyorum pilavımı kaşıklarken. Geldiğimden beri ilk defa yeme şerefine erişiyorum. Haliyle bünyede heyecan oluyor. Güneydoğu’da etin yanına pilavdansa bol lavaş koyuyorlar. Biraz daha pilav verin diyorum arsızca, bana tencerenin dibiydi o diyorlar hayretle. Nereden geldiniz diye soruyor garson; o şaşkınlıkla Antep diyorum. Antep’ten buraya pilav yemeğe geldiğimi düşünüp beni garipsiyor. Sonra da salonun ortasındaki televizyonun sesini sonuna kadar açıp, herkesin herkesi vurduğu bir yerli diziyi izlemeye koyuluyor. Önümdeki masa boşaldığında restorandaki tek müşterinin ben olduğunu görüyorum. Bir aşçı, bir garson, bir ben. Neyse ki kapı açılıyor ve lavaşlı lavaşsız köfte ciğer peşine düşmüş yeni müşteriler geliyor. Kimse ekstra pilav peşinde değil. Garsonun gözü televizyonda, geri geri gidiyor siparişleri iletmeye. Dizide ise herkes herkesi vurmaya devam ediyor hiç durmadan.

Odama çıkmadan önce otel çalışanlarından bilgi almaya çalışıyorum. Uzun zamanların en büyük soğuğu yaşanıyormuş bugün. Şans işte. İncecik yağmurluğum dışında giyecek hiçbir şeyim yok. Hiçbir zaman temkinli olamadım ki şu hayatta. Ölümüm de temkinsizlikten olabilir gibi geliyor. Rasyonel hareket edememekten, hayatıma dair kararları fevri vermekten. Her neyse Nemrut ne kadar yukarıda, kim bilir! Size kalın battaniye vereceğiz başka türlü olmaz diyorlar resepsiyondan. Saat üç buçuk gibi toplanır sonra da yola çıkarız diyorlar. Saate bakıyorum, bir saat sonra yatsam, yarım saate ancak uyusam, dört dört buçuk saat sonra geri kalkmam gerekiyor. Hemen odama çıkıyorum. Sülüklerimi çantamdan çıkartıyorum. Yarın da yaralı dizimle gezeceğim anlaşılan, çünkü başıma bir şey geldiği takdirde, yukarısı Nemrut, aşağısı Kahta… Zor yani. Bir de şarjımı kaybettiğimi sanıyorum, hep bir şeyler aksi gidiyor, ayağıma dolaşıyor, odamda da bildiğin at sineği var. Vızz vızz beynimi tırmalıyor sesi.

Sabahın körü desem değil. Gecenin körü bu daha çok. Kapım çalıyor ve saat üç yirmiyi gösteriyor. Aptallaşmış bir halde kapıyı açıyorum. Benimki gibi bir sürü aptallaşmış, solgun suratlı insan da aynı şekilde açıyorlar kapılarını. Tam altı dakikada aşağıda oluyorum. Sonra da acele ettim deyip odaya geri gidiyorum. Pansuman yapmayı unuttum çünkü telaştan. O arada aynada kendime bakıyorum ve korkunç göründüğümü fark ediyorum. Yaşlı, yorgun, solgun, bitkin, mutsuz; ne oldu, Ayşegül tatilde… Ayşegül her yerde…. Bu hislere neden olan şey bir çeşit öngörü mü yoksa dizimin hiç geçmeyen yarasından ya da yalnızlıktan mı bu haldeyim hiç bilmiyorum. İç huzurumu kaybettim, bulamıyorum, yerini de dolduramıyorum. Pantolon giydiğim için pansuman yapmak öyle zor geliyor ki, ama yapmak zorunda olduğumdan yapıyorum. Aksi takdirde mikrop alıp yürüyecek. Sargı bezleri, merhemler derken on dakika içinde aşağıda buluyorum kendimi. Genç bir kız var ileride. Aynı otelde olduğumuza göre beraber Nemrut’a çıkacağımızı düşünüyorum. Yanıldığımı sonradan anlıyorum. Günaydın diyorum ona. Bana bakıyor ve kafasını öte tarafa çeviriyor. Nasıl bozuluyorum anlatamam. Bir araba dolusu insanla beraberiz ve o an hepsinden nefret ediyorum. Sonra çalışan bir çocuk o kıza ve yanındaki genç erkeğe odanız hazır üst katta diyor. Tabii benim günaydınım Nemrut’aydı, genç çift daha geceyi kovalayacakken. Bu bana mahsus herkesten bir anda nefret etme huyum bitmeli. Ne o çift kötü, ne de aynı oteli ve aynı yolu paylaşacağım bir araba dolusu insan. Sadece kimse kimseyi tanımıyor ve sabahın şu saatinde kimsenin ağzını açacak hali yok herhangi bir türde cana yakın ilişki kurmak için. Dünkü üç kız da beni sevmemiş olsa gerek ki, dolmuşa binince kafalarını çeviriyorlar. Gel de gör hisler nasıl karşılıklı olurmuş diye!

Rehber çocuk çok genç, çok tıfıl, çok tecrübesiz ve çok korkunç hatalar yapıyor yol boyunca. Bizlerse arkada battaniyelerimize sarınmış onun sütüne havale dolaşıyoruz peşinde. Bir hayli de kalabalık bir grup olmakla beraber sürü ve sabah psikolojisiyle ilerliyoruz beraber. Kendimize gelebilelim diye, çay kahve molası veriyoruz uzuun uzuun Nemrut’a tırmanışa geçmeden önce. Rehberle konuşuyorum, daha doğrusu konuşmaya çalışıyorum, fakat her soruma soruyla karışık veriyor. Konuşma bir yere varmıyor. Ben sabaha yoruyorum gene. Çileli yolcuğumuzsa asıl bundan sonra başlıyor. Koca koca battaniyelere sarınmış bir güruh olarak sanmayın ki “tam bağımsız Türkiye” sloganları attığımızı, berbat bir yolda rakım arttıkça nefes nefese, şiddetli de bir rüzgar ve soğuğun orta yerinde sağımıza solumuza bakamadan ilerliyoruz bok yere ve yok yere(neden bok ve de yok yere olduğunu ileride anlayacaksınız, şimdilik bir parça heyecan katmaya çalışıyorum yazıma sadece). Gaziantep’ten buraya Slovak kız arkadaşı ile beraber arabayla gelmiş ve rehberlik hizmeti almayacak olan, sadece yol parası veren bıyıklı bir gençle konuşuyorum bir süreliğine. Yol bir yerden sonra öyle bozuluyor ki, üzerimdeki battaniyeyi taşıyamaz hale geliyorum. Tam o sırada tam da gerisin geri düşecekken, bir el beni popomdan itiyor. O kişi ya Gaziantepli çocuktu, ya da Slovak kızdı. Utancımdan dönüp soramadım bile. Hangisiydi bilmiyorum ama o el olmasaydı eğer bir metre kadar aşağıya sırt üstü çakılmıştım çoktan. Neden ve nasıl böyle bir çile çektiğimi, ne tuhaf bir girdaba sürüklendiğimi düşünüyorum yolun devamında. Çok afedersiniz ama bir kez göt korkusu yaşayınca insan, hayatını sorgulayıp duruyor işte böyle benim gibi. Çilelerle dolu geçen yolumuzun bir sonraki aşamasında garip garip düşüncelere gark olmuş vaziyette ilerliyorum. Neyse ki kafamdaki korkunç düşünceler yeniliyorlar soğuk ve ayaz karşısında. Çocukluğuma gidiyorum, ilk gençliğime, tüm hatalarıma yanıyorum. Çok çok seri düşünceler bunlar. Yüzler geliyor gözümün önüne. Ben ne yapıyorum burada böyle? Bir patırtı kopuyor geride. İki hanıma bağırıyor rehber genç, sonra da öfke ve yüksek sesli homurtular içinde yanımızdan geçip en öne gidiyor. Küstü bu galiba bize diye düşünüyorum. Ne yapacağımı bilsem liderlik taslayacağım ama burnumu dahi battaniyenin içinde tutmaya çalıştığım anlar bunlar. Nihayet varıyoruz zirveye. Gün doğumunu bekleyeceğiz hep beraber, bu güzide ve yıldızı uyuşan fertler topluluğu olarak. Güneş doğmak istiyor, herkes derdini unuttu fotoğraf çekiyor, ben buraya Tanrı parçacığını bulmaya geldim ne buldum pek anlayamadım derken yine bir gürültü kopuyor. Bu seferki daha şiddetli ve sessizliği yırtıyor, son huzur parçacıklarını da alıp götürüyor beraberinde. Rehber yine bir şeylere hiddetlenmiş olacak ki diyorum kavganın neden ve nereden çıktığını anlamak için sesin olduğu tarafa gittiğimde. Aynı kadınlara çıldırmış gibi bağırıyor oğlan. Bana işimi öğretmeyin diyor. İnsanlarsa o kadar şaşkın ki bakıyorlar anlamaz anlamaz. Öfkeden sıcaklıyor ve üzerindeki battaniyeden kurtuluyor ama hala daha bağırıyor. O kadar öfkeli ki anlatamam. Ne oluyor diyorum, bana kimse bağıramaz ben yirmi sekiz yaşındayım diyor. Gel heleee… Yirmi sekiz yaş yaş mı, senden büyük kadınlara böyle bağrılır mı, bir laf yut bir belayı sav diyorum. Bunları diyebildim çünkü az evvel o kadar çok düşünce vardı ki kafamda, idmanlıydım fena halde. “Bir lafı yut, bir belayı sav”sa literatürüme Mardin’deki rehberim sayesinde girdi ve sıcağı sıcağına Adıyaman’da kullanmış bulundum bir vesileyle. İşte o rehberdi, insandı,  yol göstericiydi, bir çeşit bilgeliği vardı ve işini sakin sakin yapıyordu. Mardin’de, Urfa’da hep doğru düzgün adamlarla gezdim. Bu arada her sözcük plansızca döküldü ağzımdan. Üzerime vazife olmayan işlere neden karışıyorum ki ben, herkes susarken? Fakat rehberimiz gene sinirli, söylene söylene bırakıyor bizi, aslında bizi bu dağ başında(Ya, koskoca Komagene dağ başına dönüşüverdi birdenbire, ama öyle) bırakmak, bir daha da bulmamak gibi bir arzusu var sanırım. Olayları özetlemek gerekirse kadınlar bağırdı, rehber bağırdı, ben bağırdım, sonra arkamı döndüğümde az evvel canımı kurtaran Slovak kızla, Antepli gencin bizim bağrışmalarımız karşısında nasıl bir şaşkınlık ve korkuyla bize baktıklarını gördüm. Dünya paşa paşa dönmesine devam ederken, bazen hiç olmayacak insanların hiç olmayacak yerlerde hiç olmayacak pozisyonlar içerisine girmek zorunda olduğunun canlı kanıtları olarak o gün, o saatte kader bizi birleştiriverdi ve evet kader denen bir şey var. Adamı sık sık oyuncak eder ve bir köşeye atar işte böyle.

20171003_063444-02.jpeg

Kavganın neden çıktığını ise az sonra anlıyorum. Diyorum ya hala herkes kadar sersem gibiyim. Yol boyunca şikayet edip durduğumuz engebelerle dolu yol’un haricinde bir yol daha varmış ve biz o yolu kullanabilirmişiz paşa paşa. Kadınlar meğer onu söylüyorlarmış. Neden canlı canlı bunca işkenceye maruz kaldığımızıysa anlamakta güçlük çekiyorum. Beytüllahim’in daracık yollarında sırtında çarmıh, itile kakıla, aç susuz yürüyen Nazaretli İsa gibi geldik bunca taşın toprağın içinden, öte yanda mis gibi yol dururken. Tertemiz basamaklardan yürüyoruz şimdi, üstelik bu kadıncağızlar Batı tarafı Batı tarafı deyip duruyorlardı yol boyunca. Batı tarafındaysa asıl kalıntıların olduğunu görüyoruz. Burayı göremeden dönecekmişiz rehbere kalsaymışız. Kadınlar bunun haklı mücadelesini vermişler aslında hepimiz için. Teşekkür ediyorum eğer siz olmasaydınız buraya gelemeyecektik ve bunları göremeyecektik diyorum(paparayı hepimiz adına yemiş olsanız da). O andan itibaren bir dost daha kazanıyorum şu hayatta. Tahmin ettiğiniz üzere sağdan soldan gelmiş, bilmiş, kibirli ve onun gözünde çok paralı kadınları gezdirmekten bıkmış ve yirmi sekiz yaş olgunluğunun(!) arkasına saklanmış olan kişi bu bahsettiğim. Film burada bitti sanıyorsanız, aldanıyorsunuz. Bu bölümde bulunan güvenlik görevlisi kendini maruz kaldığı soğuk yüzünden en kuytu köşeye hapsetmişken, rehber bu defasında ona bağırıyor bir şey sormak için. “Duydun mu beni? Duymuyor musun? Türk müsün?” Bazı anlar vardır, belleklerimizin unutulmuş köşelerine atılmış aidiyetlerimizi hatırlamamıza sebep oluverirler bir anda. Bu o anlardandı işte. Bak Aslanım, bunca işkenceyi, kötü muameleyi, bağırış çağrışı biz bir grup Türk olarak çekeriz ancak.  Ve de misliyle de çektirmişizdir zamanında. Kimse sütten çıkma ak kaşık değil. Ben dahil. Tarihten bir sürü örnek sayabilirim sana şimdi burada. Ama zamanı değil, yeri değil. Tıpkı benim bundan sonra tüm Adıyaman halkına mal edebileceğim ve bir avuç insan olarak maruz kaldığımız lüzumsuz bir düşmanlıkla kanlı canlı karşılaşmış olmamız gibi. Şuraya geldik, ocağınıza düştük, o nasıl muameleydi öyle? Yaşadığımız işkence dolu dakikaların(tamam abartıyorum, hiç kamçı kullanılmadı mesela) devamı ve azap dolu bir başka otobüs seyahatim Adıyaman yazımın ikinci bölümünde. Okumaya devam, bu bölüm her ne kadar vicdan muhasebesi, acı, korku ve dehşet içinde geçmiş olsa da. Size buranın tarihinden bahsedemedim mesela, inanın benim de tarih ve coğrafya ile uğraşacak pek fazla vaktim olmadı, olamadı öyle fazla fazla. Ama ortama uygun bir türkümüz takıldı dilime, dönüş süresince.

Nemrut’un Kızı :

Nemrutun kızı yandırdı bizi
Çarptı sillesini felek misali
Sil yazımızı kurtar bizi
Çarptı sillesini felek misali
Mevla’m gör bizi
Ocağım söndü nasıl beladır
Bırakıp gitti bu ne devrandır
Dünya gözümde ker beladır
Allah’tan bulasan
Ocağım söndü nasıl beladır
Bırakıp gitti bu ne devrandır
Dünya gözümde ker beladır
Allah’tan bulasan
Kararsın bahtın yıkılsın tahtın
Yalvardım yakardım yol bulamadım
Ah olmasaydın kara yazı
Evirdim çevirdim yaranamadım
Ayandır halim
Ocağım söndü nasıl beladır
Bırakıp gitti bu ne devrandır
Dünya gözümde ker beladır
Allah’tan bulasan
Ocağım söndü nasıl beladır
Bırakıp gitti bu ne devrandır
Dünya gözümde ker beladır
Allah’tan bulasan

20171003_062312-01
Nemrut, ADIYAMAN

 

UZUN İNCE BİR YOL : ALTINCI BÖLÜM, ENTEP

20171002_094153-01.jpeg

UZUN İNCE BİR YOL : ALTINCI BÖLÜM, ENTEP 

ENTEP YOLCUSU KALMASIN :

Param yok. Var ama az. Her zaman olduğu gibi. Bir bankamatik olup olmadığını soruyorum Urfa garajında. Yok diyorlar. Az sonra kalkmak üzere olan otobüse bilet alacağım. İki katını çekiyorlar kredi kartımdan. Sonra da iki katı paranın bir katını bana doğru uzatıyor görevli. Biz sorun çözeriz, çorba parası yaparsınız yolda diyor aynı adam. Zenginsiniz diyorum, hemen bana kasayı açıp gösteriyor. Darphane bak burası diyor banknotları gösterirken. Allah arttırsın diyorum. Yeterince kazanmış olacaklar ki, bu temennim onları pek de etkilemişe benzemiyor. Otobüse doğru gidiyorum. Entep yolcusu kalmasın diye bağırıyorlar firmadan. Muavine yiyecek bir şeyler almam gerek diyorum. Gerek yok, biz seni doyururuz diyor. Mesut ve bahtiyarım, Astor Seyahat’e de hayranım. Nakdim yok diyorum, para bulunuyor. Açım diyorum, doyuracağız diyorlar. Allahtan tuvaletim yok! Yoksa… Bir aksilik olmadığı takdirde, ilk defa her şey kusursuz bir şekilde ilerliyor bir otobüs yolculuğumda. Dilimi ısırıyorum. Bu benim için hiç de olağan bir hadise değil çünkü. Hep bir aksilik çıkar çünkü, bir gariplik olur ve olmayacak işey gelir de beni bulur. Çok da uzak olmayan bir geçmişe gideceğim ve bir seyahat esnasında başımdan geçenleri anlatacağım size. Sabrınıza ve merakınıza güvenerek. Nevşehir’den İzmir’e gitmek için garaja gelmiştik erkek arkadaşımla. Sene… hatırlamıyorum hangi sene! Tek bildiğim ikimizi güleryüzle karşılayan muavin, ben tek başına otobüse bindikten sonra, sanırım o yüzünü sadece bana gösterdiği bir psikopata dönüşmüştü. Tuvalete gidiyorum arkamda bir çift kara göz, bir şeyler alacağım tam çaprazımda bana doğru bakan aynı çift göz. Arayıp soracağım üzerime alınmış olacağım, neyim battı anlayamadığımdan iyisi mi yol boyunca(Nevşehir İzmir arası on iki saatcik) dişimi sıkıp ekonomik hareket etme kararı almıştım kendi kendime. Korku içinde çay kahve aldım, molalarda tuvaletimi edip koşa koşa geri geldim, adama karşı nazik olmaya çalışıp üzerime sıçratmamak için elimden geleni yaptım kısaca. Az nefes aldım hatta, sonra da küçük küçük bıraktım içime çektiğim her nefesi. Şöyle bir oh diyemedim yani. Nihayet İzmir’e vardığımızda uyku sersemi kalkmış bir an önce otobüsten inmek için hamle yapmışken, muavinin hızla önlerden orta kapıya yani bana doğru geldiğini görüp son duamı etmeye koyulmuştum bile. O adamcağızın ismini hiçbir zaman öğrenemedim, öğrenemeyeceğim de ama; Nevşehir seyahatin sayın muavini gülerek(saat sabahın yedisi filan) “emaneti sağ salim getirdik” dediğinde, gülme sırası bendeydi(içimden). Beni muavine emanet eden erkek arkadaşım yüzünden, omuzlarına binen ağır yükü ancak bu şekilde taşıyabilen hemşehri, beni koruyup kollamak uğruna ne yapacağını şaşırmıştı. Hala daha o gece yolculuğumu gülümseyerek hatırlarım. Anadolu böyledir biraz, eziyeti boldur; o kadar kıyağı da olsun. Muavine ne dediğini sorduğumda, “hiiç, yenge sana emanetten başka bir şey” demişti. Bir daha da kimse benim için böyle bir şey demedi. Hep kendi emanetimi taşıdım kendi kendime.

20171002_140921-02-01.jpeg

20171002_093257-02.jpeg
GAZİANTEP
20171002_152933-01
GAZİANTEP

Yol arkadaşım hayatım boyunca görüp görebileceğim en nur yüzlü kadın olabilir. Öyle ki jandarmalar bütün otobüsü arayıp, kimlik istediler de genç bir jandarma eri, kadının yüzüne bakıp gerek yok sizden dedi. Bazısının yüzünden akar derler. Aslen Antepli olup, torununa bakmak için Urfa-Antep arası gidip gelmekte olan bu kadın aynen öyle. Yol boyunca içinden dua etti. Nazikti, ben soru sorduğumda duayı kesip, sorumu cevaplayıp, geri dualarına döndü. Uçarak geldik, belki arşa değecekti başımız. Sayesinde olduğunu düşünmedim değil. Gerçek dindar böyle olurmuş, şeytanlık bilmezmiş. Bana gel kal dedi, ben otele gidiyorum deyince. Evim boş dedi. Annenin fotoğrafını göster dedi. Gösterince, yüzüne merhamet çöktü. Hep mi engelli dedi, öyle kaldı dedim. Bakıcısı varmış, iyi dedi. Daha da bir şey demedi. O da torununun, çocuğunun, gelininin fotoğraflarını gösterdi. Bıcı bıcı yaptım torunlarına ama beni pek ilgilendirmedi. Benim ilgi alanım her zaman en yanımdaki olmuştur. İşte bu yüzden yalnız seyahat etmeyi seviyorum. Muhakkak bir hikaye saklı oluyor yan koltuğumda. Herkes en kendisini oynuyor seyahatlerde. Sınırlı saatlere sığdırdığınız bu özel anların devamı da gelmiyor, en güzeli de bu herhalde. Aslen Antepli olan bu nur yüzlü teyze de üç çocuğunu okutmuş, büyütmüş, evlendirmiş, torun torba sahibi olmuş, fakat hiçbir şeyden de çekmemiş hayatı boyunca nazardan çektiği kadar. Bizi çatlattılar diyor. Bana senden rahatı yok diyorlar diyor. Yine de jandarmanın hali komikti, kimlikleri aldı aldı, teyzenin yüzüne baktı baktı, munisleşti, hiç gerek yok dedi. Muavin, jandarma sizden kimlik almadı mı dediğinde, gerek yok dediler dedik. Anladım dedi gitti. Gerek yok, bu kadın kötülük yapamaz ki! Bu arada üç gelininin bir tanesinden telefon geldi, sonra da bana dönerek akşam yemeğine davetliyim dedi. Bir sevindi pir sevindi. Gelin ne pişirdi acaba dedi. Dualarla birlikte biz Antep’e girdik. Sorsalar ne oldu, ne bitti, kaç saatte geçti; diyeceğim ki anlamadan geçti.

20171002_150459-01.jpeg

20171002_094525-01.jpeg

20171002_100603-01.jpeg

Bakırcılar Çarşısı’na yakın eski bir konakta kalacağım. Olmuş sana otel. Odaları matah değil, kahvaltısı yok, temiz çarşafları var ve de güvenilir ve alt tarafı bir gece uyuyacağım ama önce yemek yemem gerek. Yener Usta’ya gidiyorum. Sarımsak ister misiniz diyorlar. Çorbada sarımsak istemiyorum diyorum. Beyran içiyorum, harikaydı. Bir sürü meze geliyor. Mutluluğumu anlatamam. Yolda olmak uzun süre aç kalıp, sonunda ne yerseniz yiyin layığıyla yemek demek biraz da. İnsan açken her lokma kıymetli. Şimdilik bana lazım olduklarını bile bile parmaklarımı da yiyorum azar azar. Beyaz tenli, renkli gözlü, her halinden belli Karadeniz kızı, Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesinde okumuş, gezmeye gelmiş genç kızla yan yana bulunmakta odalarımız. İstanbul’dan babasının işi yüzünden Bursa’ya taşınmışlar. Yakınlarda onu mutsuz eden işinden ayrılmış, ondan önce de nişanlısından ve de fırlamış gelmiş buralara. İyi ailen göndermiş diyorum, ailem bana güvenir diyor. Kendinden küçük kızkardeşi nişanlı imiş, yaptığı işten memnun, nişanlısıyla mutlu imiş. Kardeşi ne istediğini bilenlerden. O ise ailenin huzursuz ruhlusu. Arayışı sürmekte. Sırf bu huzursuz ruhu yüzünden daha önceki sefer hususi olarak Menzil’deki tarikata kadar gitmiş. Ne yaptın orada dedim, bana göre olmadığını anlamam gerekmiş dedi. Tarikat liderini görüp babbaaa diye kendilerini yerden yere atanlar görmüş orada. Çok heyecan yapıyorlar diyor. Kuldan medet umanın vay haline! Yine de insanlara kızamıyorsun çünkü herkes hayatının bir noktasında ya da ömrü boyunca anlam arayışına düşüyor. Tarikatlar da en çok böyle insanların yuvası oluyor. Bu tip ortamlarda ise asiler de, asi hısım akrabası olanlar da pek sevilmezler. Hep biat edeceksin, el pençe divan duracaksın. Üniversite son sınıfta, çaresiz kalıp Fetullah’ın yurduna gitmiş mesela. Ben asi çıktım, kızdan çok erkek arkadaşım vardı, görüşmemi yasakladılar diyor. Evdeki hiyerarşiye göre yemek ve temizlik yapılırmış, anladığım kadarıyla bizimki o konuda da kaytarıkçı çıkmış. Oh çok da iyi yapmış. O ablalar var ya o ablalar, o ablaların hepsini canından bezdirmiş. Aşçılığım kötüydü, ev işlerini de sevmezdim diyor. Kendini biliyor, ne yapacağını bilmiyor. Ben mezun oldum gittim, rahat ettiler diyor. Tahmin ederim diyorum. Herşeye rağmen sağlam karakterli ve cesur. Saçın ne renk hiç bilemeyeceğim diyorum, kapısını çaldığımda benim olduğumu anlayıp rahatlıkla açıyor. Tenine göre çok koyu kahverengi saçları var. Ben sarışın hayal etmiştim halbuki. Beraber Tarihi Tahmis Kahvesine gidiyoruz. Mekan tarihi gerçekten ama kahveleri o kadar da efsane değil. Sıradan bir Türk kahvesi içip kalkıyoruz. Mekanın içiyse Beyoğlu. Güzel yani. Tarihi yani aynı zamand.

KARDEŞLERİM :

Bakırcılar Çarşısı’nın ilk müşterilerindenim pazartesi sabahı itibariyle. Birçok fotoğraf çekiyorum. Esnaf siftah yapmadan daha, başlamış bakırları tıngırdatmaya. Çan çan çan…gelsin cezveler, gitsin tabaklar…dan dana dan dan. Fakat o ne! Aktaroğlu Baharat’ın önünden geçerken camekandaki bir yazı dikkatimi çekiyor. Sülük geldi diyor. Nereye gitmişlerdi ki? Düştüm ve sanırım kanalizasyonun olduğu bir yere düştüm ki dizim mikrop kaptı, günlerdir merhem, dezenfektan sürüyorum, bana mısın demiyor, babaannem sülükle yaralarını tedavi ederdi diyorum. Erkeklerden daha yaşlı olan, iki taneyi yaranın üzerine koy diyor. Diğer ikisini de yedek olarak al götür. Tanesi iki buçuk liradan toplamda on lira verip bir küçük şişe içine konulan sülüklerimi alıyorum, çantama atıyorum. Kendimi kalabalık hissediyorum. Amca sıkı sıkı tembih ediyor. Sakın diyor otel odalarında yapmaya kalkma, sonra kanı durduramazsın bak diyor. Tamam diyorum. Akşam Adıyaman, Kahta’da olacağım. Gene de şansımı denemeyi düşünüyorum. Bu küçük solucanımsıların ısırdığı yerden ne olur ki diyorum bir yandan da. İçim umutla doluyor. Sokağa çıkıyorum. Ben ve dört sülük kardeş aile olacağız bundan böyle. Kan kardeşlerim olacaksınız benim diyorum onlara. Kendi kendime dizim için yapmam gerekenleri tekrarlıyorum unutmamak için: “iki solucanı diğerlerinden ayır. Yaranın üzerine koy. Bırak emsinler iyice. Doyunca şişer ve ters dönerler. O zaman küle at ve sağ, eski formlarına dönsünler.” Nasıl sağacağımı düşünüyorum kara kara. Diğer kısımlar tamam da…

20171002_121937-01.jpeg

20171002_114835-01.jpeg

GAİA :

M.Ö. 300 civarında Büyük İskender’in generali tarafından kurulmuş bir antik şehir olan Zeugma’ya gidiyorum yine. Çoğunluğun Çingene olarak hatırlayıp adlandırdığı, müzenin gözbebeği ve kıymetlisinin yer tanrısı GAİA olduğunu söyleyenler de var. Gaia, mitolojide, içinden tanrı soylarının çıktığı ilk element olarak kabul ediliyor. Ben yine bakıyorum bakıyorum kadın olduğundan emin olamıyorum. Mozaiklerdeki diğer kadınlara hiç benzemiyor çünkü. Ağız kısmı olsaydı daha çok fikir sahibi olabilecekken, kalanlar baraj yüzünden sular altında kaldığından elimizdeki mozaiklerle idare edeceğiz bundan böyle. Küpesi, başındaki eşarbı, saçlarının büklüm büklüm oluşu, iri iri gözleri ve göz çukuruna bir hayli yakın kaşlarının ne anlama geldiğine bakarak hayal kurabileceğiz hakkında sadece. Biraz ürkek, biraz vahşi, biraz şaşkın bakıyor o gözler; ister bir kadına ister bir erkeğe ait olsunlar, Tanrı ya da çingeneye de.

20171002_135305-01.jpeg

DEVR-İ ALEM PARA MÜZESİ :

Zeugma dışında pazartesi olması itibariyle açık bulabildiğim ikinci ve tek açık müze “Devr-i Alem Para Müzesi” oluyor. Paranın tarihi var burada. Senin paran, onun parası, bilmiyorum kaçıncı Louis’ler, Elizabethler, ülkelerin, devirlerin, saltanatların, yaşanmışlıkların, bir zamanlar senin biriktirdiğin harçlıklarınla aldığın bir gazozun kaç paraya satıldığının, parasını verip aldığın bir çizgi romanın verdiği hazzın saklı olduğu bu kağıt ve madeni paralar arasında dolaşıyorum avlu içerisinde. Bol sıfırlı banknotlar ağaçlarda asılılar, albümlerde saklanmış kimisi. Eskiden yaprak koleksiyonu yapardık, pul koleksiyonu ya da, çizgi romanları fasikül fasikül alır ciltlettirirdik özenle. Bir adam Masumiyet Müzesi’ni kurdu bu vesileyle. Herkes bir şeyler biriktiriyor. Kimi insan biriktiriyor, kimi benim gibi atmayı seviyor. Esat Kaplan’sa para biriktirmiş. Ne paragöz adam demeyin sakın! Sormadım bu tutumluluk hali nereden geliyor diye. Bir gazeteci vardı içeride A.A. muhabiriymiş. Ahmet Ümit’ten başka ünlü olmuş Gaziantepli bir yazar tanımıyoruz diyor. Nedim Gürsel var, en azından Gaziantep doğumlu diyorum. Tanımıyorlarmış. Her neyse. On iki dile çevrilmiş kitapları vardır kendisinin. Sorbonne’da ders vermiş ya da halen daha vermekte tam bilemiyorum. Nereden bileyim kim nerede ne yapıyor? Ben bilmiyor, ben sadece diyor, uzaktan ama diyor, entelektüel ve hoş bir bey olarak tanımlıyor kendisini. Biraz Gürsel okumakta fayda var diyor.

Sokak aralarında dolaşıyorum. Çeşit çeşit yüzler çıkıyor karşıma. Bir fotoğrafınızı çekebilir miyim diyorum, hiç reddedilmiyorum. Sevindirici, ölsem onlar kalacak benden geriye, baktıkça anasınız diye. Sinagog’un bulunduğu sokağa getiriliyorum az evvel fotoğrafını çektiğim on bir numaralı evinin kapısının önünde oturmakta olan Firdevs kadının bir tanıdığı sayesinde. İçeride Metin Bey var. Fakat güvenlikten anahtarı bulması kolay olmuyor. Burası üniversiteye devredilmiş. Temiz görünmekle birlikte, rağbet edilmediği çok açık. Uzn zamandır tek ziyaretçisi benim sanki.  Geniş bir bahçesi var. Fakat daha çok bir sürü mezun vermiş bir okuldaymışım gibi hissediyorum. Son Yahudilerin gidişiyle, ıssızlaşmış burası iyice. Çok sesliliği, paletindeki renkleri birbirine bulaştırmadan, bulaştırsan da gökkuşağının renklerini ortaya çıkarabiliyorsan eğer, tek porsiyon Ali Nazik olmaktan kurtulursun(çok didaktik çook). Öte yandan en çok Suriyeli barındıran il olduğu söyleniyor Antep’in. Öyle ya da böyle insanlarını ve insanlıklarını çok sevdiğim bir şehir olmuştur benim için her zaman.

Bir an önce Adıyaman üzerinden Kahta’ya geçmem gerek. Vaktim kalmamış. Yolu ve süresini kestiremiyorum bir türlü, Sülüklerim çantamda, bavulum otelde. Zaten pet şişenin içinde çaresizce dönenip duran(dönenip diyorum evet, oldu ve de uydu da) üç yüz mililitre suyun içinde sıkışmış kalmış bu dört siyah sülüğü yanımda taşımaya karar veriyorum. Yeterince sarsıldılar zaten yavrucaklar. Bir de bavulun içinde karanlıkta gitmelerine müsaade edemem. Yanlışlıkla içmeyeyim de, tam temizlik olur yoksa bu vesileyle. İnsan kardeşini yutar mıymış, nerede görülmüş böyle şey!

UZUN İNCE BİR YOL : BEŞİNCİ BÖLÜM, HARRAN

20171001_111322-01.jpeg

UZUN İNCE BİR YOL : BEŞİNCİ BÖLÜM, HARRAN

Sağ dizimi sandalyeye uzatmışım, güzel güzel, uslu uslu oturmuş olduğum otelin restoran kısmında sabah kahvaltımı ediyorum. İkinci tabağı da birazcık dolduruyorum açık büfeden aldığım yiyeceklerle ve de silip süpürüyorum hepsini. Babaannem geride kalan tek bir pirinç tanesini kirpiklerinle toplarsın öteki tarafta derdi. Küçüktüm ve bunun imkansızlığının farkında olduğumdan kafamın tabağa yapışık kalacağını düşünürdüm. Çok mücbir sebepler olmazsa(hukuki bir terimi tabağıma uyarladım ve de yakıştı) eğer, tabağımı boş göndermeye çalışırım bu yüzden, diğer hususlarda müsriflikte bir numara olsam da. Hep babaannem yüzünden. İster bugün pazardır, zaman brunch zamanıdır psikolojisine yorun, isterseniz de gün boyu yemek yeme fırsatı bulamayacak olan biçare midemin bir çeşit öngörüsü deyin; göbeğimi çok değil, bir’az şişirerek kalkıyorum sofradan. Bacağımsa feci durumda. Sapsarı görünen katmanda hiç açılma yok. Pansumanlara bana mısın demiyor mikroplarım. İnsanın mikroplarca sevilip, mesken tutulması ayrı bir tartışma konusu olmakla beraber, şimdilik ne olursa olsun Harran’a gitmek gibi daha önemli konular var gündemimde. Yine yeniden “vatan kurtaran Şaban” pozlarına bürünüyorum. Harran’ı kurtaracağım herhalde, Harran kurtarılmayı beklemese de. İçimden de inşallah bacağım bana iş çıkarmaz diyorum. Hava o kadar sıcak ki. Son temiz pantolonlarımın kesimleri o kadar dar ki. Modaya uymak için çabalamak öyle salakça ki. Bu nasıl ekimin biri böyle dışarıdaki! Minibüs konteynır kentin kapısına kadar giriyor müşteri almak için. İnenler, binenler oluyor. Bense kendimi Suriye’de gibi hissediyorum. Herkes Arapça konuşuyor etrafımda. Bir satıcı var ileride tezgahında olgun narlar var. Ben inip fotoğrafını çekeceğim diyorum. Ben çekeyim diyor şoför. Olur mu diyorum, benim fotoğrafım ben çekeceğim. Sabırlı Suriyeli kardeşlerim bu hareketime anlam veremeseler de, ses etmiyorlar. Ne de olsa bir savaş geçirdiler, başlarına bombalar yağdı, ne yapsak diye düşündüler, sınıra kadar yürüdüler, evleri geride kaldı, belki de hiç kalmadı, vatansız vatansız dolanıp durdular, Ege kıyılarımızdan Avrupa’ya patlak can simitleriyle geçerken mağdur oldular, boğuldular, öldüler, onlara kapımızı açtık ama karşılığını da aldık nihayetinde. Bu ve bunun gibi onlarca sebep sayabilirim daha hala bana karşı bile neden nazik davrandıklarına dair. Onun yerine beyazlara bürünmüş pamuk tarlalarına bakıyorum bir süre sonra. Sabahtan beri toplanmakta olan pamuk balyaları tarlaların ortasında beklerken, köylüler ya da işçiler de binbir emekle topluyorlar kalanları. Bu manzara umut veriyor insana. İçim huzurla dolu bir halde varıyorum Harran’a.

20171001_131147-02.jpeg

Harran’ı Urfa’nın merkezinden daha çok sevdim her defasında. Harran Kültür Evi’ne girer girmez Harran’lı kadınlarca karşılanıyorum. İlla bir şeyler alayım istiyorlar. Çul çaput, çoğu da Suriye’den gelme başörtüleri, geleneksel kıyafetler olunca hiç ilgimi çekmiyorlar. Beni dışardaki tezgahlarında bekleyen kiloluk isot poşetleri ve şişelerdeki nar ekşileri ilgilendiriyor. Onlardan alıyorum ama. Bir aile, bir de genç bir çocuk var şu an bulunduğum yerde. Girişken genç, size de etrafı göstereyim diyor aile ile birlikte. Bacağım öyle sızlıyor ki, kabul ediyorum ikiletmeden. İki araba gidiyoruz. Etrafı kapatıldığından temelleri Asur ve Babil dönemlerinde atıldığı olası Harran Üniversitesi’ne gidiyoruz önce. 2013 senesinde geldiğimde Ali Kılıç vardı diyorum. O öldü diyor rehber. Benim amcamdı diyor. Yaklaşık altı ay önce kaybetmişler. Hiçbir şey ve hiç kimse yerinde durmuyor. Alman arkeolog ve Göbeklitepe kazı başkanı Klaus Schmidt de ölmüştü diyorum. Kalp krizinden ölmüş diyor Haldun. Kızdırmışız onu, üzmüşüz filan. Öyle diyordu internette. Bir Türk varmış şimdi kazının başında. Alman ekolü, Alman disiplini denen bir şey vardır, kazı ne halde ki şimdi diye soruyorum. Buradan ayrıldıktan sonra Göbeklitepe’ye ayıracak iki saatim var çünkü. Ziyaretçi alınmıyor diyor Haldun. Ne denir ki şimdi? Tarihin sıfır noktasına, tanımlanmış ilk ve en büyük tapınağına ziyaretçi giremezse, kim girecek peki? Sürüngenler mi?

Bir gün, her gün olduğu gibi, bir çiftçi, karasabanıyla tarlasını sürerken bulduğu bir taş parçasını müzeye götürüyor ve bu hiç de sıradan olmayan taş parçasının bulunuşunun üzerinden yıllar geçtikten sonra arkeolojik bir bulgu olduğu anlaşılıyor. Göbeklitepe ise en doğru tabirle küllerinden doğuyor bu vesileyle. Harran’da bereketli topraklar üzerindeyim. Ayakta durduğum yerde, toprağa bakıyorum. Her an her yerden tarihin çook eski dönemlerine ait yeni yeni terihi eserler çıkacakmış gibi geliyor. Bir de Mardin’den sonra Urfa’ya geldiğinizde yabancılık çekebilirsiniz çünkü kaotik bir trafiği ve o kaosu yaratan, kafasına göre hareket eden birçok otomobil sürücüsü var. Urfa zenginnn galiba… Araç bolluğu var. Yol yoksa ne yapsın bu zengin millet demeyin sakın, geniş geniş de yolları var. Çok şeritli, pek ferah. Sadece yetmiyor. Şehir planlaması bana Konya’yı hatırlatıyor. Her şey daha karmaşık sadece. Mardin’den sonra, kendinizi ait hissetmediğiniz sıkıntılı bir çember varmış gibi geliyor etrafınızda. O an Harran’a kaçabilirsiniz mesela, üzerinizdeki tüm elektriği Taş Devri’ndekine benzer kübik evlerin bulunduğu topraklara bıraktığınızda, bir şeyiniz kalmıyor. Urfa’da yaşamak zorunda kalsam herkesle ters düşerim derken, Harran’ı kabullenmeyi öğreniyorsunuz. Çünkü Harran sizi kabulleniyor her halinizle. Mevlana’nın hoşgörüsü Harran’ın toprağında var.

20171001_111622-01
Harran, ŞANLIURFA
20171001_113821-01
Harran, ŞANLIURFA

İki küçük çocuğuyla İstanbul’dan gelmiş karı koca buradan itibaren bizden ayrılıyorlar. Sırada Haldun’un rehberliğindeki Bazda köyü sakinleri ve de mağaraları var. Ondan önce belirtmeliyim ki, Türkiye çapında Erdoğan’a yüzde 96,8 oy oranı ile en çok destek veren ve evveeetttt diyen ilçe Harran olmuş. O da hem Urfa’ya hem de özel olarak teşekkür etmek için buraya, Harran’a gelmiş. Ben olsam ben de gelirdim. Kalan 3,2’lik azınlığın da elleri titremiş olsa gerek. Harran’daki beş ya da altı aşiret reisi ne istediyse, o olmuş. Sistemle, yerleşik düzenle uyumlu bir ilişki içerisinde olan halk, bu durumdan rahatsızmış gibi de görünmüyor ayrıca. Hepsi canı gönülden oyunu vermiş gibi. Fikir mi, benim fikrim mi? Yok kalmadı benim fikrim mikrim. Alternatifin olmadığı yerde, ne fikri, ne zikri? Benim tek anladığım seçimlerde Güneydoğu’yu alanın Türkiye’yi aldığı. Arapları arkasına alan kazanacaktır. Güç bu topraklardan doğuyor çünkü. Burası Ortadoğu’nun kalbi.

Burada en sık rastlanan isimlerden bir tanesi İbrahim. Her evde en az bir tane İbrahim var. O arada Bazda köyüne varmak üzereyiz Haldun’la beraber. Yol boyunca fotoğrafını çektiğim her çocuk bana poz veriyor. Kameraya poz vermek seçilmişliğin belirtisi olduğundan olsa gerek, çocuk akıllarıyla bunun içten içe bilincindeler. Tek kameraya baktıramadığım çocuksa karpuz çetesindeki sürünün asisi çıkıyor ve tellerin ardında ilgisini çeken şey her neyse, bana dönmüyor bile. İranlı bir fotoğrafçı var sadece yabancı olarak. Onun dışında nispeten akran iki yaşlı adam, bir kadın, üç tane de çocuk karşılıyor bizi. Bunlardan ikisi kız, biri erkek. Erkek çocuğun ismiyse tabii ki İbrahim. Kızlardan özellikle küçük olan paralanıyor. Boyunca plastik sandalyeleri taşıyor içeriden. Kendi aralarında Arapça konuşuyorlar Haldun’la. Tek kelimesini anlamıyorum. Hareketli olan ortancıl(ben öyle diyorum, okumayabilirsin eğer beğenmiyorsan uydurma kelimelerimi, bir tıkla yokum istersen, tdk odaklı yaşanmamalı geniş yazı evreninde) Emine, diğeriyse Hatice. Ablalar hep daha ağırdır ya, onlarda da öyle olmuş. Hatice ağır abla, Emine ise tam bir turizmci. Hatice daha duygusal, Emine’ye bir şirket ver onu zirveye taşımak, kara geçirmek için elinden geleni yapar. Gerekirse sabahlara kadar çalışır. Peki gayretlerin karşılığında hayatın getirdikleri seni tatmin eder mi? Her zaman değil. Çabalarsın çabalarsın sonuç ortadadır. Ama gene de çalışmaktan ve gelecekten umudunu kesmezsin. Her neyse, İbrahim mi? O iki abladan sonra bisiklete biniyor, bisküvisini yiyor, bakıyor, gülüyor, evin rahatı o, şimdilik. Bu üç çocuğun annelerinin ismiyse Güneş, bu kızlar Güneş’in kızları, o oğul Güneş’in oğlu. Kırk yaşında olduğunu öğreniyorum şaşkınlıkla. Benden küçük olduğunu öğreniyor o da şaşkınlıkla. Yüzünde derin çizgiler var, iyice esmerleşmiş teni. Herşeye rağmen çekici bir kadın. Cazibesini örtense analığı, karılığı, yaşam güçlükleri. Her gün her gün, sabahtan akşama elli koruma faktörlü krem sürmeden Harran güneşini yesem, bende benzerim Güneş kadına. Bir de benden yaşlı bir koca varsa başımda, vay bana vay’lar bana. İyi bir adam gibi görünüyor Güneş’in kocası(tam manasıyla erkeklere kefil olmam mümkün olmasa da). Ona dizimdeki enfeksiyon için ellerinde doğal bir krem olup olmadığını soruyorum. Urfa Devlet Hastanesi’ne gidiyoruz biz her şey için diyor. Doktorlar var diyor. Doktorlar Harran’a kadar girmiş yani, şifacılıkla uğraşan yok. Onun yerine turizm işlemiş iliklerine doksanlardan sonra iyice hareketlenen bölgede.

Emine elimden tutuyor, oda oda karış karış gezdiriyor, sahip oldukları her şeyi çocuk saflığıyla sergiliyor. Bu mutfak, bu banyo, bu tuvalet. Her cümlenin sonunda girer misin diyor. Nasıl namaz kılındığını gösteriyor(beni Hıristiyan sandı sanırım), çamaşır makinelerini, kilerlerini ve içindeki soğanlara kadar neleri var neleri yoksa tüm dünya bilsin ister gibi bir hali var. Nasıl coşkulu, nasıl enerjik anlatamam. Hiç yorulmaz mısın kız diyesim geliyor bir an. İbrahim hala daha bıraktığım yerde, teleşsız telaşsız oynuyor. Bu kadar mahreme girmek istemiyorum ben aslında, ama çocuklar turiste alışkın olduklarından fotoğraf çekilecekleri yerleri bile kendileri ayarlamışlar çoktan. Şimdi şu yeşilliklerin arasından çıkarken, şimdi şu duvara dayanmışken, şimdi şu biberleri toplarken, bunlar patlıcanlar… Hatta, Emine, önce benim fotoğrafımı, sonra da Güneş’le ikimizi beraber çekiyor poz poz. Ona da alışkınlar yani. Bana basacağı yeri gösteriyor bildiğinin ispatı olarak ve başlıyor çıldırmış gibi çekmeye. Güneş’le yan yana en az yirmi pozumuz oluyor. Haldun erkeklerle oturuyor, ben Emine rehberliğinde bağ bahçe dolanıyorum habire. Biraz anne duası gibi olacak ama Allah bahtlarını açık etsin, kötülere bulaştırmasın, çocuk gelin de olmasın bu tatlı kızlar. Barza mağarasına ya da mağaralarına giriyoruz şimdi de hep beraber. Hatice ve Emine de bize rehber. Kendimi yıllar sonra ilk defa Petra’da gibi hissediyorum. Anthony Minghella’nın İngiliz Hasta’sı ve Bernardo Bertolucci’nin Çölde Çay’ıdır bendeki yolda olma, çölde olma, çölde ölme hissinin kaynağı-ikisi de kitap uyarlaması. İnşallah bu topraklarda ölürüm bir gün. Mağaranın içinde hep bunları düşünüyorum.

20171001_121927-01.jpeg

Harran’a gelirken hiçbir planım yoktu. O yüzden belki de karşıma çıkan her insanın sözünü dinledim. Gel dediler gittim, ayrıldılar yoluma tek başıma devam ettim. Planda Barza yoktu, bu enteresan aile hiç yoktu. Haldun’la bir ortak yanımızın Bozcaada olduğunu öğrendim bu arada. Çiçek pastanesinde aşçılık yapıyormuş yazları, şimdiyse kadrosuz öğretmenlik yapmak üzere okullardaki mevcudiyetin belirlenmesini bekliyor. Bizi kısa süreliğine hayat bir araya getirdi. Kartını verdi, tekrar gelirsem eğer ben olmasam da Konukevi’nde kal ki iyice gez her tarafı dedi. Ben kaderden bağımsız hareket edemiyorum. Dolayısıyla tekrar yolum buralara düşer mi, onu da hiç bilmiyorum ama gelmek istiyorum ve eğer gelirsem de bu yarı çöl gibi olan Harran’ın kalbinde kalacağım. Uçsuz bucaksız tarlaları izleyeceğim. Kübik evlerde birkaç gece geçireyim, ondan sonra tekrar konuşuruz sizlerle. Pardon ben konuşurum, siz okursunuz eğer siteme yolunuz düşerse. Sırada Gaziantep var, ona göre.

20171001_120109-01.jpeg

 

UZUN İNCE BİR YOL : DÖRDÜNCÜ BÖLÜM, MARDİN’den URFA’ya

20170930_100815-01

UZUN İNCE BİR YOL : DÖRDÜNCÜ BÖLÜM, MARDİN’den URFA’ya

DÜNDEN KALANLAR :

Mardin’deki üçüncü akşamımı dışarıda geçirmeye karar veriyorum. İlk iki akşamı menüsündeki yegane yiyecek olan Mardin Kebabını yiyerek geçirdiğim Yusuf Usta’nın bahçesinden gına geliyor. İnsan baklava yese bıkar yahu her gün her gün! Farklı bir şey yapmanın zamanı geldi de geçiyor çoktan. İlk akşamlarımda acaba nereden ne kötülük gelir diye düşünürken, rehberimle geçirdiğim bir tam gün, Nusaybin’den Midyat’a uzanan maceralı mesaimizden sonra yüklendiğim aşırı özgüvenle akşam programı için düşüyorum yollara. Bu programı gerçekleştirmek zorundayım da. Çünkü kaldığım otelde davullu zurnalı tepinmeli bir kına gecesi yaşanmakta ve davullar sanki kulağımın içinde dövülüyorlar. Bağdadi’ye git demişti Fehmi, işletmecisi bayan olduğundan sorun çıkmayacaktır demişti. Bazen söz dinlemek gerekmiş. Tek bayan rahat rahat oturuyorum, bir sürahi Süryani şarabımı da yudumlamaya başlıyorum. Şaka şaka ikinci kadehte uykum geliyor. Bozcaada’nın ve Mardin’in şaraplarını yerinde içmeli insan. Ben gene de çok geçe kalmadan evin pardon otelimin yolunu tutuyorum. Hala davullar çalıyor gümbür gümbür, otel yıkılıyor. Ne çok seviyoruz millet olarak düğünleri, davulları, zurnaları, göbek atmayı, eğlenmeyi. O davullar gecenin köründe çalınıyordu daha, bilmem anlatabiliyor muyum?

20170927_172656-01
MARDİN

UFAK UFAK URFA :

Bugün cumartesi ve sabah sabah ne yapacağımı bilmez haldeyim. Çünkü kaldığım otel dolmuş vaziyette. Benim için aranan başka otellerde de sadece kral daireleri kalmış ve küçük çapta bir servet istiyorlar tek gece için. Urfa’ya geçeceğim ama Mardin’den sonra hareketlerimin kısıtlanacağı bir yer Urfa, bunu bildiğimden canım hiç gitmek istemiyor ama elbet bir gün gideceğim. Sonsuza kadar Mardin’de kalamam ya! Harran’ı tekrar göreceğim üstelik. Odayı son kez kontrol etmek için çıktığımda, birbirine karışmış merhem kokularını duyuyorum. Çarşafım sapsarı olmuş Fucidin’den. Oda temizliğini yapan kız bana yüz kere küfretse ve yüz bir, yüz iki diye de eklese haklı ama böyle olmasını bende istemezdim ki. Üstelik ağrım devam ediyor. Aynı dizi bir başka şehre taşımak için bir an önce yola koyulmam gerek. Ama önce biraz daha Mardin’in ara sokaklarında dolaşıyorum. Her yer tarih. Bu şehri sindirmek gerekiyor ama bunun için vaktim kısıtlı. Sokaklar turistlerle dolmuş. Haftasonu için yurdun dört bir yanından gelmiş konuklar esnafın yüzünü güldürüyor. Herkes mutlu mesut dolaşıyor. Her ara sokakta karşıma yeni yüzler çıkıyor. Bazı ara sokaklarsa, benzerlerine Avrupa’da rastlayacağınız, zamanında üzerinde şövalyelerin dolaştığı Ortaçağ’dan günümüze kadar orijinalliğini korumuş bir çehreye sahip. Yüksek yüksek basamaklardan atlaya zıplaya ilerledikçe her defasında bir başka vaha ile karşılaşıyorsunuz. Yüzyıllık taşlarla örülü duvarları sarmalamış sarmaşıklar, kulağınıza çalınan Arapça, Kürtçe şarkılar, her nereden geldilerse içerisine düştükleri bu çokseslilikten memnun yüzler… Bunun en önemli nedeni de elini kolunu nispeten daha rahat sallayarak yaşama özgürlüğüne sahip olman. Bu coğrafya için çok büyük bir lüks bu tahmin edeceğiniz üzere. Kaldı ki benim görmediğim ve dışarıdan fotoğraf çekmenin bile yasak olduğu, yitmiş gitmiş köylerinden zorunlu göçle ayrılmak zorunda bırakılmış insan hikayeleri barındıran bir coğrafya üzerindeyiz. Baş kaldırdığın anda başının ezilme ihtimaline karşılık, çoluğun çocuğun varsa hele, susuyorsun mecburen. E öyle.

20170927_173151-01
MARDİN

snapseed

Snapseed

Varışımın ilk gününün akşamında ara sokaklarda oynayan çocuklarla karşılaşmıştım. Çocuklar iyi ki varlar. Uzaktan da olsa hepsi birer neşe ve umut kaynağı oluyorlar. Şehirde bu saflıkta kalmak zor, çocuk bile olsan zor. Mardin’in daracık ara sokaklarında kendi uydurdukları oyunları oynuyorlar. Her defasında bir nine bekliyor oluyor başlarını. Yavrularını. Fehmi’nin söylediği gibi geçimi, idareyi, birbirini kollamayı öğreniyorlar daha bu yaşlarda. Bense hayatımda gördüğüm en güzel okul binasıyla karşı karşıya huzur dolu dakikalar geçiriyorum. Mardin Kız Meslek Lisesi’nin bahçesinde, müthiş de bir Mardin manzarası ayaklarımın altında, bir yanda yüzyıllık tarihi bina, rüzgarın uğultusu kulağımda, ilk defa bir okula gıptayla bakıyorum. Burada okumuş olmak da, öğretmenlik yapmak da ayrıcalıkmış gibi geliyor. Hadi buradan mezun oldun diyelim, diplomanın hakkını vermen gerekiyor, yoksa yüzyıllık duvarlar seni döver gibi geliyor. İnsana çok ağır bir sorumluluk yüklüyor okulun endamı(endam yerine koyabileceğim daha iyi bir söz şimdilik aklıma gelmiyor, gelince değiştiririm unutmazsam). Şimdiyse içeride hazırlanmakta olan el sanatları sergisi için hummalı bir çalışma var. Tüm çalışanların erkek olması tuhafıma gidiyor, sonra geçiyor. Benim içinse gitme vakti gelmiştir. Daha garaja gideceğim, yaralı dizimi ilk otobüse atacağım, beraberimde de çek çek bitmez bavulum var içerisinde merhemlerden bir dünya yarattığım. Sabancılar’ın müzesini geziyorum ayrılmadan. Çilekeş eşekler yolcu ediyor beni, çıkardıkları tıkır tıkır nal sesleri çalınıyor kulağıma. Bu kadar güzel bir şehrin böyle bir coğrafyada harcandığını düşünüyorum bir yandan, diğer yandan burada olmasaydı böyle değerli olamayacağını idrak ediyorum. Güneydoğu’nun incisidir Mardin, insan hayatında bir kez burada bulunmalı.

Çocuk gibi bir oğlanın kullandığı taksinin içinde rüzgar gibi giriyorum garaja. Urfa dediğim anda biz gideriz diyen otobüsün içinde beklemeye koyuluyorum. Biraz müşterisi olmakla beraber çok da dolu değil otobüs. Ne zaman ki yola koyuluyoruz ve muavin yanıma geliyor, Urfa bize ters diyor. İnsem de bana ters, otobüs çoktan hareket etti bile. Bakacağız diyor bana manalı manalı. İstanbul’a giden otobüsün içinde bir ben miyim ters? Urfa’ya girmeyeceğiz ki diyor. Beni neden aldınız diyorum, ben almadım ki diyor. Güneydoğu Anadolu’daki otobüs firmalarının seyahat politikalarına, müşteri memnuniyetindeki sorumluluğuna, en çok da konfor yaratma çabasındaki olağanüstü gayretine hayranlığımı dile getirmektense, diken üstünde geçirmeyi tercih ediyorum yolculuğumu. Kızıltepe’ye geldiğimde ise derhal bir başka firmanın otobüsüne sepetleniyorum. Orta kapının hemen arkasındaki çiftli koltuğa geçiyorum her yer boş dedikleri için. Suriyeli zapzayıf bir oğlan otobüsün kapısına yöneldiğinde, ürkerek cep telefonumu saklıyorum. Sonra da kendimden utanıyorum. Çocuk otobüsün içindeki çöp kutusunu boşaltmak için gelmiş sadece. Zapzayıf, çıplak ayaklı bir oğlan çocuğu karşımdaki. Dimdik duruyor aşağıda. Az önce çalma ihtimaline karşılık sakladığım telefonumla aşağıya iniyorum ve muavine “O kim?” diyorum. “Suriyeli” diyor sadece. Fotoğrafını çekeceğini anladığımda sırtını iyice dikleştiriyor oğlan, uzaklara bakıyor. Bana poz verdiğini fark ediyorum. Dönüp de bir şey söylemiyor, rahatsız da görünmüyor. Bir an göz göze geliyoruz, bu kare o an çıkıyor. “Neden onun fotoğrafını çekiyorsun ki?” diyor muavin şaşkınlıkla. Ondan güzel kare mi olur diyorum içimden. Kızıltepe’den yadigar bu Suriyeli çocuk kalacak geriye sadece. Tüm yolculuğum boyunca çektiğim fotoğraflar içinde benim için en değerli ve en özel karedir. Böyle biline.

20170930_141009-01
Kızıltepe, MARDİN

Seyahatimin kalanı nasıl mı geçti? Yerimin sahibi varmış. Beni arkanın arkası bir koltuğa atıverdiler. Alıştım artık. Biraz homurdansam da çok da oralı olmadım. Diyorum ya alıştım. Şirketlerin seyahat politikası olunca daha doğrusu bir politikası olmayınca elden gelen bir şey yok. İki buçuk saati aşkın süren yolculuğum esnasında acıtan bir şey geliyor aklıma. O da bugünün cumartesi oluşu ve elimde sınırlı sayıda pansuman malzemesi kaldığı. Bacağımı neyle kapatacağım, gazete kağıdıyla mı? İnternetten nöbetçi eczane bakıyorum, hepsi de ayrı ayrı bilmediğim yerlerde çıkıyor. Her şeyi boş veriyorum. Otelde bir yolunu bulacağım diye avutuyorum kendimi. Daha önce de kaldığım Harran Otel’ine geliyorum. Resepsiyonda bacağımın durumunu anlatıyorum. Arkadaşımız dışarıda, ona söyleyelim ama siz konuşun isterseniz diyorlar. Minik bir telefon veriyorlar elime, kulağıma dayıyorum ben de can havliyle. Merhaba dedikten sonra, bir şişe baticon, dört tane pomad, dört tane sargı bezi istiyorum, ben ücretini öderim ne tutarsa diyorum. Karşı tarafın sesi gidip geliyor, ben diyor başaramayabilirim, ben sizi götüreyim en iyisi diyor. Üstelemeye gerek yok değil mi böyle bir durumda, gülerek telefonu geri veriyorum. Resepsiyonist çocuk, gelince arkadaş sizi götürsün diyor. Gülerek asansöre doğru gidiyorum, başaramayabilirim dedi diyorum yüksek sesle. Bavulumu bırakıp, gerisin geri iniyorum aşağıya. Arkadaşımız geldi diyorlar, “siyah araba”. Kapının önündeki siyah arabaya doğru ilerleyip kapıyı açıyorum. Kibar bir çocuk, bu nasıl Urfalı diyorum kendi kendime. Değilmiş zaten. Babası Adanalı, annesi ise Antepliymiş. Salih ben babama benzemişim diyor. Beraber açık eczane arıyoruz. Sonra da Arapoğlu’na götürüyor beni. O anlamıyor ama hayatım boyunca gördüğüm garipliklere bir yenisi eklenmiş oluyor. Yanyana dizilmiş bir sürü lokantanın hepsinin önünde ve de arkasında birçok masası ve her bir masanın üzerindeki dikdörtgen sepetlerin içinde iki üç kilo kuru soğanları var. Kendimi yemek yapmak için masaya oturmuş gibi hissediyorum. Yok diyor burada adet böyle, ben şimdi gösteririm öyle yersin sen de diyor ve garsona iki ciğer, iki ayran söylüyor. Ciğerler lavaşların arasında ve kalınca bir tahtanın üzerinde geliyor. Bir tabakta da bol nar ekşili kuru ve de acılı soğan var. Neyse ki o doğranmış. Karşımda titiz titiz kabuklarından ayırdığı soğanı ince ince doğruyor. Lavaşın içine ciğerlerin üzerine serpiştiriyor. O ısırarak yiyor. Ben nar ekşiliden yiyorum. Mecburum, soğan yemek zorundayım. Urfa böyle yapıyor, böyle istiyor. Balıklı Göl’e gidiyoruz. Hayatım boyunca içmediğim kadar çok çay içiyorum arka arkaya. Bir bardak çay Arapoğlu’nda içmiştim. Burada ise bardakları  tazelemeden duramayan garsonların esiri oluyorum. Urfa’da alkol alabileceğin bir yer yok. Sıra gecelerinde bile maşrapada filan geliyordur herhalde. Öyle olunca herkes yemek sonrası çaya kahveye adamış kendini. Kolaylıkla adapte oluyorum ben de vaziyete. Bir yandan Balıklı Göl’ün hikayesini dinliyorum, bir yandan kaçıncı olduğunu saymayı unuttuğum bardağımdaki çayımı yudumluyorum. Şunu anlıyorum, yalnızken ve ortama güvenmiyorsam dizim ağrıyor. Şu an ağrımıyor mesela. Unuttum. Yarın erken kalkıp, Harran’a gitmem gerek. Şu an dizim ağrımaya başlar gibi oluyor mesela. Güven meselesine bağlı diz ağrım bir artıyor, bir unutuluyor. Bir de yarın yanımdaki tek şişe Süryani şarabını Salih’e vereceğim, Harran’dan acı biber almak çok uygun kaçmayabilir. Başka da Harran’dan ne alınır ki?

20170930_215943-01
Balıklı Göl

UZUN İNCE BİR YOL : ÜÇÜNCÜ BÖLÜM, MARDİN – MİDYAT

20170927_172531-02
MARDİN

UZUN İNCE BİR YOL : ÜÇÜNCÜ BÖLÜM, MARDİN – MİDYAT

Üçüncü günün sabahında Mardin’de açıyorum gözlerimi yine, yeni doğan güne. Dün çok zor geçmişti, dolayısıyla bugün daha zor geçecek gibi görünüyor iki büklüm yattığım yerden. Çünkü bugün dünün atamadığım yorgunluğunu da taşıyorum. Gece ağrıdan rahat uyuyamadım. Aslında hiç uyumadım. Yüzü koyun yatamadım, çünkü dizimin yatağa değdiği hiçbir pozisyonda acıdan duramadım. En kötü ihtimal sağ bacağımı keserler diyorum kendi kendime. Ben zaten kendi kendime konuşa danışa kendimi bitireceğim bir gün… Her neyse, diz kapağından itibaren kesebilirler mesela. İyi ama gezmek için bacak gerek bana.

Sabah sabah bandajını açtığımda diz kapağımın yaralı bölümünde bir parmak kalınlığında sarı bir iltihapla karşılanıyorum. Hiç durmadan zonklayan işte bu tabakadan yayılan sonsuz enerji. Mikropların beni terk etmeye niyetleri yok. Çok dirençliler ve asi sıfatını hak ediyorlar. Belki de beni ve dizimi çok sevdiler. Hiçbir yere gidecekleri yok bu yüzden. Pansumanını yapıp, aksaya aksaya aşağıya iniyorum. Ara ara titrediğimi fark ediyorum. En azından 112 beni ya da cenazemi alır götürür evime diye düşünüyorum şimdi de. En azından evimin en yakınındaki hastanenin morguna bırakırlar artık beni. Ne demiştim, kimselere ihtiyacım yok benim, kendim yeterim kendime, kendimi yok etmek için. Ne yani Yurtiçi Kargo ile mi gönderilceğim? Kargo muyum ben?

Yakın bir tarihte dizi çekimlerine sahne olmuş merkezi otelimde asansör yok. Hasta dizim için tüm Mardin’e yüz katlı asansör yapmaları gerek aslında. Sesimi duyan yetkili de yok. Büyükşehir ve Artuklu Belediyelerine kayyum atanmış. Kaymakama mı çıkayım, ne yapayım? Lobide karşılaştığım güvenlik görevlisi Bilal bana düşük sezon olduğundan ve talep olmadığından, tek kişilik bir tur ayarlayabiliyor ancak. Endişe dolu gözlerle bakıyorum Bilal’e. Ben diyorum, kendi kendime tahammül edemezken, bir yabancıya nasıl katlanacağım diyorum. Sorun olmaz, kardeşim gelecek diyor. Dizim için beni karşı sokaktaki sağlık ocağına götürüyor. Ne yaptınız diyor doktor bana, sadece düştüm diyorum. O da başka merhemler, mikrop öldürücüler veriyor(bendeki mikropların karakterini bilse balta, keser hazır ederdi de). Pansuman yapıp, yaramı kapatıyor. Doktor doktor gezer oldum, bir diz yüzünden. Çok kızıyorum kendime, ama kendi kendime.

Otele geldiğimde kardeşim saat on buçuk gibi burada olur diyor Bilal. Tamam diyorum. Odaya çıkıp pansuman için gerekli şeyleri çantama atıp, diğerlerini odada bırakıyorum. Son kez aynaya baktığımda dizimin acısından unuttuğum kavlamış dudaklarımı görüyorum. Biber gibi kıpkırmızı olmuşlar, acısı da cabası. Birden vazgeçmek istiyorum rehberden, gezmekten, şehirden, her şeyden. Dudağıma Silverdin sürüyorum acısını alsın diye. Dizimde Fucidin var. Her yerim krem, jel, merhem tiksiniyorum kendimden. Şu halde sakin görünmeye çalışıyorum topallaya topallaya aşağıya inerken ki, insanlar halimden ürkmesinler. Bu arada için için  Allahım ne yapacağım bütün bir gün boyunca, hiç tanımadığım bir adamla Mardin’de, aynı arabanın içinde diye düşünmeden de alamıyorum kendimi.

20170929_144536-01

BİR REHBER, BİR TAM TUR :

Rehberim uzun boylu, esmer bir adam. Aynı yaşlardayız, benden daha genç de olabilir. Adını söylüyor, derhal unutuyorum. Kur’an’da geçiyormuş. O da bir aşirete mensup, Arap aşiretine. Soğukkanlı görünüyor, dimdik yürüyor. Sonradan idrak ettiğim bir güven veriyor yanındaki insana. Onun varlığı sayesinde bütün sınırlardan, tüm ıssız ve tekinsiz yollardan hayata aldırış etmeden geçiyorum. Sadece bir kez PKK yok mu buralarda diyorum. Sınır ötesindeler diyor. Yüksek yüksek dağlara bakıyorum Nusaybin yolu üzerindeyken. Diyor ki, “eskiden akşam saat dörtten sonra bu yollar kapanırdı, Jandarma, bulduğunuz ilk köyde misafir olun, biz gideceğiz, PKK inecek, artık sizi koruyamayız derdi”. Bana gelince ben hep Batı’daydım, seksenlerde ise çocuktum, bizim böyle dertlerimiz yoktu ki! Bir dert vardı ama bizden uzaktı. Deyrulzafaran’dan başlayıp Deyrulumur’a uzanan bir güzergahta akşama kadar dolanıp duruyoruz beraber. Binmeden hiç olmadı kendimi arabadan atarım derken, konuşa konuşa akşamı ediyoruz. Asılsız bir bomba ihbarı, bir arama, bir efsunlu köy, bir antik kent, iki Süryani manastırı gezdik beraber. Daha ne olsun? Sınırın az ilerisinde, aralarında kendi köyünün olduğu Suriye’deki yerleşim yerlerini gösterdi bana uzaktan. Ataları Beyrut’tan göçüp gelmişler. Bir kısmının Suriye’de olması bundanmış. Hayatımda sadece iki şehirde, bir zırhlının üzerine çıkmış askerin, gözü silahının namlusunda, şehrin göbeğinde dolaştığını gördüğümü söyledim ben de ona; bu yerlerden ilki Beyrut’tu, ikincisi ise Mardin. O ise hayatla ve sistemle barışık. Yoksa çok acı çekersin diyor. Sen de, ailen de. Hayatında bir kez çocukken su diye rakı içirmişler, kendini kaybetmiş. Bir kadeh içmek zorunda kalsa uykusunun geldiğini söylüyor. Kur’an’a riayet ediyor. Arkadaşlarla otururuz, ben kola içerim diyor. Bilal kardeşim değil, kardeşim gibidir diyor. Aynı mahallenin çocuklarıymışlar. Beraber büyüdük farklı dinlerden, milletlerden insanlar olarak ve geçimi sokak aralarında öğrendik çocuk yaşta iken diyor. Bizde eğitim evde verilir diyor. Normal şartlarda bir arada bulunma ihtimalimin bir hayli düşük olduğu bir adamla(Doğu nire Batı nire?), sıkışık araba koşulları dahilinde epey bir mesai yapıyorum. Ve onun gözleriyle görmeye başlıyorum olayları. Söylediği çoğu şey mantıklı çünkü. Bir de sakin sakin, diretmeden, üste çıkmadan anlatıyor en önemlisi. Sakin kalabilen, susan her zaman kazanıyormuş hayatta. Böyleymiş arkadaş.

İlk durak Deyrulzafaran ya da Süryanilerin deyişiyle Mor Hananyo. Mor, Aziz demek Süryanice de. İçerideki gönüllü rehberimiz Lucas’ı beklerken çok güzel çaylarından içiyoruz bahçesinde. Dört otobüs var dışarıda. Geçen yıllarda yaşanan durgunluktan sonra esnaf da, turizmci de işlerinin açılmasından umutlu. Düşünsene diyor, çarşıda sandalyeleri alıp dışarıya koyan esnaf birbirine bakarmış sabahtan akşama kadar. Mardin’in ruhuna yakışan bir şey turist. Bu çokluk başka bir yerde yok. Hal böyle olunca da eşine az rastlanır bu hali ve tarihi dokuyu koruyup kollamak gerekiyor. Bir çay bardağındaki Süryani çayına sığıyoruz burada. Keyifle içebiliyorsunuz üstelik, benim gibi çay sevmeseniz de.

Rehberlik hizmeti için beklerken karşıdan gelen grubun içindeki adam yanında fotoğraf çekmekte olan kadına ilerideki uzuun sakallı yaşlı rahibi işaret ediyor. Ne yapayım ihtiyarlamış adamı çekip de diyor kadın. Araplar şöyle, Kürtler böyle, Süryaniler en şöyle de, biz Türkler de fırsat bulduk mu böyle dangalak dangalak konuşan bir tür’üz işte.

Sırada neresi var diyorum, Dara Antik Kenti varmış. Eski köy pardon mahalleye girer girmez, karşıdan gelen kızı tanıyorum hemen. Son gelişimde bize konu anlatımında bulunmuştu akranlarıyla beraber. Sarı sarı çocuklardı hepsi. Daha ilkokul çağındaydı bu kız ben geldiğimde, şimdiyse genç kız olmuş. Sarışındı, inceydi, ne anlattığını hatırlamıyorum bile. Şimdiyse akıllı uslu bir genç kız olmuş. Zamanın varlığını hatırlatan anlar çıkıyor insanın karşısına. Bu ise en önemsizmiş gibi görünen ama önemlisinden bir taneydi. Kaya içine oyulmuş evleri, yerin dibindeki akıllara ziyan zindanı, nekropolü, kilisesi ve tiyatrosuyla çok bin yıllık bir tarihe yataklık eden toprakların üzerinde yaşayan bir köy var şimdi. Zaman böyle bir şey işte. Bundan çok bin yıl sonra da belki de bir başka turist yanında bir rehberle geldiği topraklar üzerinde bundan çok bin yıl önce yaşamış köy evlerinden bahsedecek, kim bilir? İşin enteresan yanı aslında tarihi açıdan çok mühim olan yekpare taşların bazısı köylülerce alınıp, köy evlerinin inşasında kullanılmış olup, buradaki her bir ev de kendi çapında tarihi bir öneme sahip olmuş bu sayede. Ben bir apartman dairesinde oturuyorum mesela ve ileride tarihi bir hiçlik olacağından en fazla bir nekropol olarak hatırlanacak bu hiçlik. Hiçliğin sıfır noktasından gelmiş bulunmuş bir kul olarak, Doğu’nun Efes’ine olan hayranlığımı ancak böyle aktarabiliyorum sizlere üzülerek. Hiçlikten geldim, zenginliğin ortasına düştüm, gene hiçliğe döneceğim. Bazısı buna ebediyet diyor.

20170929_112857-01
Dara Antik Kenti

Yine soruyorum rehberime acaba bundan sonra ne var, ne var diye. Şimdi sırada asılsız bir ihbar üzerine araç kuyruğu var diyor. Kapıyoruz kontağı, oturuyoruz sıcakta, arabanın içinde. Tırlar, otobüsler, hususi araçlar olarak el elde baş başta bekliyoruz kuzu kuzu aranmayı ya da ihbarın patlamasını? Olağan bir rutinmiş aslında. Ehliyet ve ruhsatı almaya gelen trafik polisini inceliyoruz uzaktan. Yaşı küçük bir yandan, Egeli bir hali var öte yandan. Gelmiş buralara nerelerden nerelerden, belinde silah, güneş tam tepesinde arama yapıyor. Her an için başına her şey gelebilir de. Yol boyunca geçtiğimiz sayısız zırhlı ve araç arama bariyerlerine baktım durdum sadece. Dirlik yok burada, bir tür huzursuzluk sisi var tam üzerimizde. Batı’da doğmuş olmak istemez miydin diyorum rehberime. Deniz isterdim, bir de nispeten serin bir iklim, bu yaz kavrulduk biz diyor. Bu yaz hepimiz kavrulduk kavrulmasına da, buralar da ayrı kavrulmuştur hani. Bekleyiş uzadıkça garip garip şeylerden bahsediyoruz. Üçharfliler neredeler, buralarda var mı çok, Lübbey diye bir köy pardon mahalle vardır Ödemiş’te, o köy off mahalle-ağız alışkanlığı işte-istemediğini içine almaz haberin var mı, senin aile dizininden o köyün görünmez güçlerinin haberleri vardır gibi konuşmalardan sonra nihayet yol açılıyor, ihbar asılsız çıkmış oluyor ve biz de Nusaybin yolunda ilerliyoruz hızla. Az evvelki yığılmadan sızlanırken, şimdi de ıssızlıkta gidiyoruz. Ne bir araç, ne de bir insan var yolda. Kalecik Köyü aniden çıkıyor karşımıza. Dilim tutuluyor görünce. Uzaktan bir bülbül yuvasını andırıyor. Kale gibi yapmışlar evlerini. Şaşkın şaşkın bakarken, uzaktaki ihtişamlı halini fotoğraflamayı unutuyorum. Gidelim mi diyor, bu köy efsane diyor. Kıvrıla kıvrıla çıkıyoruz köye doğru. Bir merak bir merak, sus pusuz heyecandan. Öte yandan bizi bekleyen ve karşılayan şeylere karşı da temkinli ve de hazırlıklıyız. Yokuş yol’a doğru rampa yukarı çıkarken iyice pısıyoruz. Dönsek mi diyorum, dönesim olmasa da. Geldik ki diyor. Hah diyorum, köy bizi kabul etti. Aile dizinimiz sağlam diyorum. Kahraman kumandan olarak atlıyorum arabadan. Üçharfliler, beşharfliler ben geldim diyorum. Bu sene o kadar çok Gizli Tarih okudum ki, zaman yolculuğu yapacağımı filan düşünüyorum bir eşik sayesinde. Fakat park ettiğimiz yer, bir evin arka tarafı çıkıyor ve heyecanla içeriden gelen seslere kulak veriyorum. İnsanlar Türkçe konuşuyorlar. Bir kadın ninesinin banyosundan bahsediyor. Şampuan al, bak orada Elidor diyor. ??? Ne bekliyordum ki? Söyleyeyim derhal; daha önce hiç duyulmamış bir lisanda konuşan siyah tüylü varlıklar ya da pabucunu ters giymiş küçük yaratıklar. Ninemin banyosu neyse de, Elidor beni bitiriyor. Tam bir hüsran. Yine de gözü açık hafiyeler gibi ipucu peşine düşüyorum. Muhakkak olmalı, burada bir yerlerde olmalı. Sonunda uzaktan bir kız çocuğu görüyorum, sırtında da çantası. Bana yüzünü dönmesini bekliyorum sabırla. Dönüyor, olanca çocuk suratıyla. Bir başka hayal kırıklığını daha kaldıramayacağımı düşünerek ayrılıyoruz köyden, pardon mahalleden. Gene de yol boyunca tüm paranormal olaylardan konuşuyoruz. Rehberimle bir ortak ilgi noktamız daha çıkıyor Kur’an da da bahsi geçen. Araplar için Kur’an’dan okuyup öğrendikleri ve yaşamları boyunca içselleştirdikleri şeylerin önemini anlıyorum iyice. Bir edebiyatçı için ya da iyi bir okuyucu için çok önemli hayat dersleri barındırmaları açısından Klasikler ne kadar önemliyse, insanı büyütüyor, olgunlaştırıyor, muhakeme gücü sağlıyor, idrakini sağlıyor ise, onlar için de Kur’an-ı Kerim o kadar mühim ve değerli. Onların Karamazov’u da o; ya da Suç ve Ceza’sı bir çeşit. Rusların Peygamberi de diyebiliriz Dostoyevski için. Bu durumda Hz. Muhammed için de Müslümanların Dostoyevskisi diyenler çıkabilir. Biri Allah’ın vergisi, diğeri Allah’ın elçisi. O kadar mühim yani.

20170929_131659-02-01
Kalecik Köyü, Nusaybin
20170929_131134-02
Kalecik Köyü, Nusaybin

Ezidilerin köyünden geçiyoruz şimdi de. Kimse yok, çünkü göç etmişler. Küp gibi küp gibi de evleri varmış. Rehberime, Ezidilerle Yezidilerin arasındaki farkı soruyorum. O ana kadar aralarında bir fark olduğunu da bilmezdim ya. Ezidiler, Irak’ta kabri bulunan Şeyh Adiy’i peygamberleri olarak görüp, Meleki Tavus’u da adı üzerinde insanlara tapınmayı reddeden, en büyük kötülüğün insan kalbinde bulunduğunu söyleyen bir melek olarak benimsemiş, Allah’a inanan kadim bir halk imiş. Kökleri nereye dayanırsa dayansın benim en çok erkeklerini Kürtlere benzettiğim ve burma bıyıklara sahip, her fırsatta ezilmiş, göçe zorlanmış, zulme uğramış, bıraksalar kendi halinde yaşayıp gidecek halkın çektiği cefayı, sürgünü aklı almıyor insanın. Sayıları her geçen gün azalan, azınlığın azınlığı olan bu kadim halk ciddi olarak nüfusu tükenmekte olan tüm varlıklar gibi korunup kollanmalı her fırsatta.

20170929_143414-01.jpeg
Deyrulumur
20170929_142438-01
Deyrulumur

Çay içmiştik Deyrulzafaran’da, su içmiştik yolda. Açlıktan ölüyoruz ama önümüzde Deyrulumur var daha. Süryaniler Mor Hananyo ve Mor Gabriel ismini tercih etseler de, Deyrulumur kulakta öyle bir tını bırakıyor ki ben bu haliyle adlandırıyorum her fırsatta. Yıllar önce burası tadilatta imiş. Fakat ben buraya gelmiştim diyorum onlara. İmkansız tadilat vardı diyorlar, imkansız ben burada bulundum diyorum. Vatikan’ı andırıyor, ondan mı acaba? Hayır. Ben buraya geldim yahu. Deli diyeceksiniz biliyorum ama geldim diyorum size. Ne şekilde olduğunu bilmiyorum ama burayı biliyorum. Bahçesini geçiyoruz bir boydan bir boya. Kilisenin gelirinin bir kısmı da geniş arazisindeki üzüm bağlarından geliyor. Ayrıca çoğu yurtdışında bulunan Süryaniler bağışlarını esirgemiyorlar burası için. Deyrulzafaran’dan daha gösterişli duruyor dışarıdan ve nispeten gözlerden uzak olduğundan kendi çapında ayrıcalığın ayrıcalığına sahip bir konumu var. Uzun bir koridormuşçasına iç bahçeye açılan dış bahçede yürürken üç genç geliyor karşıdan. Biri kız, ikisi erkek. Kız yol boyunca tellendirdiği sigarasını, bize bakıp yere fırlatıyor pervasızca. Deyrulzafaran’da bahsettiğim dangalakça konuşan Türk’e nispet eden kaba saba Kürt kızı da bizi ayrıca deli ediyor. Yerdeki tek çöp, onun az önce fütursuzca yere fırlatıp attığı izmarit oluyor. Bal dök yala yerlerde geride bıraktığı çöpüyle nam salıyor gencimiz. Biz bize benzeriz. Burası Hıristiyanların olsun, bize kalsa çöplüğe benzetiriz çünkü. Şimdiki mihmandarımızın ismiyse Benjamin, Lucas’la aynı yaşta gibiler. O da buranın tarihinden, insanların ayaklarını bastığı yere gömülmesini şart koşan büyük büyük rahiplerinden bahsediyor. İnanılmaz, bir gram toz yok hiçbir yerde. O kadar temiz ki her yer, o kadar temiz ki bu insanlar…

Midyat’a geliyoruz nihayet. Eski ve Yeni diye, o da Mardin gibi ayrılmış ikiye. Eski Midyat’tan önce Estel adı verilen Yeni Midyat’ın Bahar Sofra Solunu’na giriyoruz. Midyat tabağı yiyoruz öncesinde mezeler, arkasından tatlılar eşliğinde. Et yemeğe Güneydoğu’ya gelmeli. Tabağımdakileri silip süpürüyorum açlıktan ama bildiğin öküz doyuran cinsten toplamda. Kaburgası, içli pilavı, kapalı lahmacunu, şu an adı aklıma gelmeyen leziz leziz yemeklerinin tadı ise hala damağımda. Bunca şeyi de öyle ucuza yedik ki üstelik. Arkadaş biz şehirlerde şehir kazığı yiyoruz, sırf havasını solumak için. Şehirde yaşamanın bedelini misliyle ödüyoruz. Ben Estel’e yerleşip, Bahar Sofra Salonu’nun önünde kamp kuracağım diyorum. Dizimin ağrısını filan unuttum burada. Tavacı Recep’inkinden güzeldi kaburgası da, pilavı da. Tavacı’da dünyayı bırakırsın hesap geldiğinde, ne yediğini de anlamazsın üstelik. Bunu söylesen Tavacı’ya; benim giderim çok, kiram fazla diye sızlanır durur. Midyat en çok mideme hitap etmiş oldu, benden söylemesi.

Midyat, Mardin’in kaotik bir ilçesi. Neden mi kaotik? Çünkü çok araba var, çok insan var, ruhunda bir eskimişlik var, az biraz da zorbalık. Çöl mimarisi etkin ve tipik bir Ortadoğu şehrini andırıyor bu haliyle. Akşam çökmeye başladığından, telkari almak istiyorum diye ısrar edemiyorum rehberime. Ama Sahra Süryani Şarap Evi’ndeki şarapları tadınca mutlu oluyorum. Şairin sözlerine ek olaraksa şarabın da, mutlulukla bir ilgisi var sanıyorum. Aho Çinar’ın kartını alıyorum, eğer yerleşik düzene geçebilirsem şarap siparişi vereceğim kendilerine şişe şişe. Tatlısı, ekşisi, likörü hepsi çok lezizdi. Bavulumdaysa sadece bir tanesine yer vardı, daha dünyanın yolu var önümde. Şişe şişe şarap taşıyamam, ben kendimi zor taşıyorum gittiğim her yere. Midyat Konukevi’nin son katına kadar çıkıp, manzaraya bakıyorum. Bir yanda sağlı sollu kiliseler, bir yanda da cami. İşte genel olarak Mardin’in özeti. Çoksesliliğe kulak vermek gerek. Her sesi saygıyla karşılamak gerek yoksa rehberim Fehmi’nin dediği gibi yaşanamaz olur bu memlekette. Dünya böyle, bir yanda zulüm, haksızlık, bağnazlık, çile; diğer yanda sefahat gırla gidiyor sen istesen de istemesen de. Sense kaderinin seni  attığı yerde, yaşıyorsun bir kavganın içinde.

20170929_161814-01
Midyat.

 

 

UZUN İNCE BİR YOL : İKİNCİ BÖLÜM, SİİRT’e DOĞRU

20170928_132249-01

UZUN İNCE BİR YOL : İKİNCİ BÖLÜM, SİİRT’e DOĞRU

Çook uzun bir zamandır Siirt’e gitmeyi istiyordum. Sırf bu yüzden Mardin’dense Batman’a uçakla gidecek ve aradaki mesafeyi nispeten kısaltmış olup Siirt’i gördükten sonra da Batman’ı transit geçip, gerisin geri Mardin’e dönecektim. Fakat evdeki hesap çarşıya uymadı ve ben kendimi Mardin’de buluverdim. Şimdiyse burada bulunuşumun ikinci gününün sabahı ve bir kez gitsem, gayri ölsem de gam yemem dediğim Siirt’e gitmek üzere yola çıkıyorum sonsuz bir enerjiyle. Yazımı sonuna dek okuma gayreti gösteren okuyucularım hakkındaki genel kanımsa şöyle; aranızda pek çoğunuz bir gün Rönesans’ın başkenti olan Floransa’yı, Venedik’teki gondolları, New York’taki Özgürlük Heykeli’ni, yedi harikayı, olası sekizincisini, Unesco Dünya Mirası listesindeki yerlerden herhangi birini görmeyi istemiş ama Siirt’i görmeyi dileyeninize rastlamak çok ender görülen bir durumdan öte, bir vaka olacaktır kanaatimce. Bu bilinçle temkinli bir yazı yazmaya çalışacağım yaşadıklarıma ilişkin, sırf sizi ürkütmemek adına. Bu arada Siirt’i göremeden döndüm, zira Baykan’a gittim ve hayatımın en zorlu, en çileli yolculuklarından birine giriştiğimi bilsem gene de gider miydim hiç bilmiyorum. Neden gittiğimi de bilmiyorum aslında ama gitmiş bulundum bir vesileyle. Vesilem kendimdim bu da böyle biline.

Ne diyordum? Uzuun ve çileli bir yolculuktan sonra Baykan’a vardım ki indiğimde toprağı öpecektim nerdeyse. Sonrasındaysa avara kasnak dolaştım durdum ilçede, nihayet döndüm daha da geç olmadan bin şükürle güzeller güzeli Mardin’e. Hayır, hiç de abartmıyorum. Bu yazımı okuyup da peh…burjuva, hatta pis burjuva Türkiye’nin gerçekleri bunlar, insanlar oralara zorunlu ve zorlu(gerçekten zorluymuş) hizmet için gidip gelip durdu yıllarca da gıkları çıkmadı diyenlerinizi duyar gibiyim. Oturduğun yerden sıkmak kolaymış, gelmeden, görmeden, yaşamadan bilemezmişsin. Geldim, gördüm, ama döndüm hemen. Burası Türkiye ama değil sanki. Arabistan’a gelmiş gibiyim. Hatta hatta gidersem bile, yabancılık çekmeyeceğimi anladım bu bana bir çeşit ön alıştırma olan seyahatim sayesinde. Siirtspor hakkında fikrim değişti mesela. Siirtliler hakkında da. Siirtspor’un maçı var dendiğinde, şöyle bir dönüp bakacağım uzaklara doğru dolu dolu gözlerle. Siirtliyim ben diyene de. Şaka bir yana, bundan sonra anlatacaklarımda ne bir yalan ne de abartı var. Bütün karakterler gerçektir, konuşmalar da. Aksini ispat edebileniz olamayacağına göre, bunun için gayret gösterdiğiniz takdirde elime geçen ilk inşaat balyozuyla kıracağım kalplerinizi teker teker. Hani temkinli olacaktım, bu tehditkar hava da nereden çıktı diyenlerinize, buna ek olarak da neden diksin bu kadar diyen bir Avanos’luya cevaben diyeceğim ki son kez; dikim çünkü tek başınayım – dikim çünkü engelli bir annem var – dikim çünkü hayat böyle ve onunla başa çıkamıyorum ve dolayısıyla ben de böyleyim, değişmem de mümkün görünmüyor bundan böyle. Bir de Siirt yolunda başıma gelmeyen kalmadı ondan böyle.

Acısının şiddeti her geçen gün artan yaralı bacağıma rağmen, müthiş bir motivasyonla garaja geliyorum. …gelmesine de, sorduğum her acenta farklı farklı saatler ve ondan da farklı ulaşım planları sunuyor önüme. Sonunda çakır gözlü, uzun boylu, etine dolgun bir görevli Midyat biletimi kesiyor. Oradan Batman’a, oradan da Baykan ve dolayısıyla Siirt’e giden otobüsler varmış. Dışarı çıkıyorum ve beş dakika geçmeden sizin araba geldi diyor çakır gözlü, uzun boylu, etine dolgun genç. Tekli koltuğa oturtuluyorum ve beyaz minibüs kolaycacık doluyor benden sonra. Zayıf, esmer, sakallı bir adam, yanında ise yaşlıca bir adam arkada kalıyor. Minibüsteyse oturacak yer kalmıyor. Bunun üzerine ikiliden daha genç olan, çakır gözlü, uzun boylu, etine dolgun görevliyle önce atışmaya başlıyor, sonra da tehditler savurmaya. Sesler o kadar yükseliyor ki etraftan birer ikişer neler oluyor diye gelmeye başlıyorlar. Bana yalan söyledin, bizi bu arabaya bindireceksin diyor ve üst üste üç beş kere sen benim kim olduğumu biliyor musun diye soruyor. Toplu taşım araçlarını kullandığına göre o da bizim gibi halk olmasına rağmen, dahil olduğu halk’ın hangi aşiretinin mensubu olduğunu anlatmaya çalışıyor sanıyoruz buna ek olarak. Bunu da en ilkel haliyle yapıyor. Malum burada aşiretler konuşuyor. Öyle olunca da kavga iki kişi arasında başlayıp iyice dallanıp budaklanıyor. Kavga uzadıkça uzuyor, çünkü kimse onun kimlerden olduğunu bilmiyor. Kavgası da kuyruklu oluyor buraların. Fakat çakır gözlü, uzun boylu, etine dolgun oğlan da alttan almıyor. Kanımı kessen seni bindirmeyeceğim diyor üst üste. Kanımı kessen, kanımı kessen, kanımı kessen… Bu cümledeki tuhaflığı seziyorum ama kavga odaklı düşündüğümden oralı olmuyorum. Minibüs yolcularının elinde çekirdek eksik kalıyor tek. İzliyoruz keyfe keder. Burada keşfettiğim bir başka şey de, hiçbir erkek çalışanın seni, beni, onu alttan almadığı. Müşterisin, para veriyorsun yok. İşin fenası eğer pısarsan iyice tepene çıkıyorlar. Tek başınayım ve pısarsam yanarım. Bunu anladığım andan itibaren, önüme gelene posta koyuyorum ben de. Kavganın sonunda ne oldu derseniz, kanımı kessen (ısrarla damarımı demedi), seni o araca bindirmem diyen çakır gözlü, uzun boylu, etine dolgun genç, bir türlü nereden, kimlerden olduğunu öğrenemediğimiz öteki genci bindirmedi arabaya ama beraberindeki yaşlı adam derhal bir koltuğa oturtuldu. Minibüs hareket ettiğinde geride kalan iki genç hala daha birbirlerine yer gibi yer gibi bakıyorlardı uzaktaan uzaktaan.

2017-10-13 18.56.38

SİİRT YOLUNDA :

Ömerli’den geçip Midyat garajına uğruyoruz ilk önce. İki tavuğu torbalamışlar yolculuk öncesi. Hayvanlar altlarındaki kırmızı naylon poşetlere o kadar uyuz olmuş haldeler ki, dönüp dönüp ditmekte buluyorlar çareyi. Sinir içinde insanların arasında dolaşıyorlar. Bir çeşit yolculuk travması onlarınki. Kimse fikrini sormuyor acaba bu seyahati onaylıyor musun bu vaziyette, kıçında bir torbayla diye. Sonunda da dertop edilip bir başka otobüse bindiriliyorlar gariban gariban. Bizse minibüsten otobüse aktarılıyoruz. İşin tek sevindirici kısmı, yıllar sonra, uzaktan da olsa Hasankeyf’i görme şansı yakalayacak olmam. Yoksa iki buçuk saatlik yolu beş saatte almış oluyorum bu güzergah sayesinde. Ordan ona bin, burdan buna geç, tüm ilçelerden geç. Teneke kutulardan simyacılar gibi hunilerle ucuz yakıt doldurulmasını bekle. Ama Mardin coğrafyasına hakim ol böylelikle. Hasankeyf’in son halini görünce de kederlen dur oturduğun yerde. Diyecek sözüm kalmadı yetkililere an itibariyle. Baraj çalışmaları tam gaz devam etmekte. Bu güzellik yok olacak yakın bir tarihte.

20170928_101836-01
Ah yavrum yavrum…

Otobüsün içi yirmi yedi derece. Benim hizamdaki ikili koltukta oturan çift, bu sıcakta, yapış yapış, el ele, diz dize. Hani şu birbirine hiç durmadan aşkım denen ve insanı gerzekleştiren karmaşık ve manasız bir sevgililik süreci vardır ya, onu yaşıyorlar ve yaşatıyorlar hepimize. Otobüsün yarıdan fazlası dolu ve bunca insanın nefesi birbirine bulaşıyor, karışıyor, gidecek yeri olmadığından da öylece havada kalıyor. İnsanın dayanıklılığını azaltan, sabrını sınatan önemli faktörlerden biri olan sıcak hava, sıcak bir ortam, buram buram akan ter bacağımdaki sızıyı unutturuyor. Öte yandan mikroplar daha çok ürüyorlar böyle havada. Altımda paçaları daracık bir pantolon var. Nasıl sıkılıyorum anlatamam. Kendimi kaybediyorum. Asabiyetten besleniyorum hunharca. Muavin çocuğa sert çıkıyorum, o da bana. Diyorum ya kimse kimseyi alttan almıyor burada. Klima zaten yok, havalandırma da çalışmıyor. Bir bebek yol boyunca ağlıyor. En sonunda bayılarak uyuyor. Bense ne uyuyabiliyor, ne de bayılabiliyorum. Sadece oturduğum yerden kin güdüyorum otobüs firmasına, şoföre, muavine, tüm dünyaya. Sanki dünya dedi bana, git Siirt tarafına. Olsun ben kızıyorum. Buranın halkına reva görülen şey buymuş, görmüş oldum diyorum kendi kendime. Ben tek seferlik binmiş bulundum, bir kez de ölmez sağ kalırsam eğer, dönüşte bineceğim sadece. Bu insanlarsa burada yaşıyor, mecburen kullanıyorlar otobüsleri, minibüsleri. Yazık değil mi onlara, bu sıcakta? Öğle sıcağı camlardan, otobüsün havasızlığı içerden vuruyor hiç durmadan. Saunaya binmiş gidiyoruz sanki. Muavin çay, kahve servisi yapıyor kaynayan otobüsün içinde. Bakıyorum üfleye üfleye içenler var her şeye rağmen. Yolun kalan kısmının ücretini istiyorlar şimdi de benden. Beş lira keseceğim diyorum. Ara söyle diyorum firma sahibine ya da ben diyeyim ver bana numarasını diyorum muavine. Yok bende diyor. O zaman inince anlatırsın diyorum. Sağa sola bakıyorum. Kimseden tık yok. Herkes cefaya alışık. Çocuk da bayılarak uyudu, kurtuldu sonunda. Bir ben varım direnen. Pencereden dışarıya bakıyorum, şimdi diyorum şoförün kafası atsa, beni sokağa atsa, ne bir benzinlik var etrafta ne bir yerleşim yeri. Onu bırak hayat belirtisi yok. Toz toprak, bomboş bir yoldayım sağlı sollu. Bir tek yol var üzerinde gittiğimiz.

Mardin’den yola çıktığımız andan itibaren beş saat geçmiş. Baykan’a geliyoruz bu süre zarfında. Koşa koşa şoförün yanına gidiyorum. Her şeyi söylüyorum, herkes beş lirayı kesse, firma havalandırmayı yaptırır, klima taktırır diyorum(sanki pencere tipi klima bahsettiğim). Şoför baygın baygın dinliyor beni, yolcular da öyle. Onlar daha Ağrı’ya gidecekler bu halde. Ben pes ettim. Veysel Karani Hazretleri’nin türbesi var burada, onunsa çılgın gibi bir ziyaretçisi. Benim için de sürpriz oldu diyorum içimden. Bakalım nasıl karşılanacağım, Siirt Baykan’da bu haldeyken.

20170928_141040-01

BAYKAN :

Otobüsten inip, kendi kendime konuşarak karşıya geçtiğim ve sağ tarafı dükkanlar, sol tarafı lokantalarla çevrili caddesini geçip, hala daha kendi kendime konuşarak geldiğim Veysel Karani Hazretleri’nin türbesinin olduğu alana giriyorum şimdi. Yeni bir bina olduğundan mimari açıdan göze hitap eden hiçbir tarafı yok. Gelmişken içerisini ziyaret ediyorum. Haremlik bölüme giriyorum ki, çok hoş olmayan bir koku çalınıyor burnuma. Kadınlar plajda gibiler. Uzanmış çene çalıyorlar. Çorapsız olanların ayaklarına takılıyor gözlerim. Kimisinin ayakları kirli. Kokuların kaynağı belli. Onların o ayaklarla bastığı yerlerde seccade sermeden namaz kılanlar var. İçime baygınlık geliyor. Yarabbim ben nereye geldim böyle?

Kaçar mısın bir yerden, kaçıyorum koşa koşa. İnsanlar yüzünden. Hacı Bektaş’a giderdim ben derinleşmek için.  Sınandığımı iyice düşünmeye başladığım anlar bir süre sonra başlıyor. Yemek yemek için oturduğum restorandaki geveze garsonun hiç susmayan çenesine yakalandığım dakikalar oluyor bunlar. İnsan hiç mi susmaz? İki dakika lokmaları ağzıma atıyorum iki dakika sonra başımda bitiyor. Emine Erdoğan Siirt Tillo’lu. Kaç bin peygamber geçmiş oradan, haberim var mı? (Yeryüzüne hiç o kadar peygamber oldu mu?) Sancaklar da buralı, haberim var mı? Amma iyi bakmış Karani Hazretleri annesine, değil mi? Biraz diyorum yukarılardan aşağıya insek de, halk nerelerden çıkıp buralara geliyor öğrensek. Nusaybin diyor, Adana diyor, Arap gelir en çok buraya diyor. Kendisi Kürt’müş ama bir Siirtli olarak Bitlis’ten çektiğimiz diyor(sormadan). Türbe ve her tür bağış Bitlis Vakıflar Müdürlüğü’ne gidiyormuş. Ah bu Bitlis! Ama diyorum esnafa kazanç kapısı buralar diyorum. Yan masaya oturan hanımlarla konuşuyorum. Adana’dan gelmişler. Buralarda elle yemek yeme kültürü var sanırım, sırf o yüzden kebapların yanına pilav koymuyorolabilirler. Koymasınlar da. Tavukları elleye külleye yiyorlar. Ekmek yok, lavaş var. Lavaşı açıp, içine mıncık mıncık etleri, sonra da garnitürü yerleştiriyorlar. Ben çoktan bitlenmiştim bu usülde. Çünkü tuvalet, lavabo için camiye gönderiyorlar insanı ve o tuvalete girenler de az evvel bahsettiğim türbede sere serpe yatan kadınlar. Gözüm kadınların arkasındaki biri çocuk olmak üzere, bir dede ve bir babadan oluşan erkekler masasına takılıyor. İki porsiyon ızgara söylemişler ortaya. Dedesi torunu yesin diye bakıyor, torunuysa dede sen ye diye yırtınıyor. Dedesine duyduğu şefkati kelimelere sığdıramam. Salata da ye, doymadın dede, sen ye dede… Bir zaman sonra haremlik selamlık oturan iki masanın tek bir aileden geldiğini anlıyorum. Torun kadınların masasına gelip ağlıyor ben doymadım diye. Dede ye, dede ye dedi dedi aç kaldı tabii. Garson geliyor gene yanı başıma, ağzı kulaklarında. Çok önemli bir bilgi daha verecek şimdi kesin. Atomun sırlarını verecek gibi bir hali var ya da kendinden başka sadece MİT’in bildiği mühim bir devlet sırrını paylaşacak benimle az sonra. Fakat diyor ki “O iki masa var ya, aynı ailedendi onlar. Bu gelindi arkası dönük olan. Adettir onlarda gelin kayınbabaya sırtını döner de yer. Karşısına geçip de ağzını açıp kapamaz öyle terbiyesinden.” Birileri MİT’e, CIA’ya bu önemli bilgiyi iletsin derhal. Benim uğraşacak halim yok. Beş saatlik, kırk vasıta değiştirmeli, uzuun bir yol var önümde çekmem gereken. Aynı gelin bu ve benzer şartlar altında, bastırıla bastırıla artık nasıl geri kaldıysa, düşmanca bakıyordu az evvel hiç tanımadığı bana.

20170928_132341-01

Yaram ne halde bilmiyorum ama çok acıyor. Burada sağlık ocağı var mı diyorum, var diyorlar. Gidiyorum doktorun yanına. Enfeksiyon kapmışsın diyor. O zamana kadar bunu anlayabilecek durumda olmadığımdan çok acıyor diyorum Mersin’li aile hekimine. O da hiç buraların insanı değil sanki. Hemşire bir kız geliyor pansumanım için. Hepsi de tayinlerine düşmüş gibiler. Eczaneye giriyorum ilaç almak için, buralı mısınız diyorum? Evet diyor eczane sahibi. Klimaya sahip olan tek ve en lüks yerdeyim sanırım. Hiç çıkmak istemiyorum eczaneden. Hep içinde kalmak istiyorum eczanenin. Silverdin ve baticon alıp çıkıyorum yazık ki. Bu arada sabahtan beri tuttuğum çişim içimde yaşayıp gidiyoruz beraber. Sıcaktı ya, terle attım sanırım bir kısmını. Geri kalanıysa çıkar beni çıkar beni diyor artık ısrarla. Tuvaletin yerini soruyorum bineceğim minibüs şoförüne. Restoranı işaret ediyor bana. Bir garsonla daha konuşacak halim yok. Hepsini görmezden geliyorum ve dışarıda bulunan tuvalete doğru ilerliyorum. Daha yaklaşır yaklaşmaz kesif bir koku ve kapısına örtülerini sermiş kadınlar ve çocuklar karşılıyor beni. Aklım almıyor o kokuyu çeke çeke neden orada oturmayı seçtiklerini, Allah’ın yeri tükenmiş gibi! Bile bile giriyorum içeriye. Tuvaletler nasıl pis anlatamam. Sifonumsu bir şeyi çekmeye çalışıyorum umutsuzca. Güya alaturka tuvaletler arasından seçtiğim en temizinin içindeyim. Üstüme başıma tuvaletten sıçrayan sular bulaşıyor. Dizimdeki enfeksiyon geliyor aklıma. Öğürecek gibi oluyorum. Boşver diyorum, et altına bundan iyidir. Tam çıkarken lavabo takılıyor gözüme. Lavaboların tuvaletlerden daha pis olduğunu görüyorum. Abdestlerini alıyorlar, ayaklarını yıkıyorlar, ağızlarını temizliyorlar, bulaşıklarını yıkıyorlar aynı yerde. Delirmemek içten değil. Bir kadın, ayağında terlik yerdeki iki parmak olmuş suya basmamak için parmak uçlarının üzerinde geliyor bana doğru. Çok geç diyorum içimden. Bağışıklık sistemine bakar, nasılsa alışmıştır bünyeniz bunca pisliğin içinde her tür mikroba. Ben düşüneyim orama burama sıçrayan suları. Ben düşüneyim enfeksiyon kapmış zavallı bacağımı. Tuvaletin bulunduğu bölümün dışında yalak gibi bir şey görüyorum. Yalağın başında çömelmiş, az evvel yıkadığı bütün tavuğu olduğu gibi küçük tüpün üzerinde kaynayan tencereye atan kadını görüyorum. Benim burada gördüklerim arasında son kare bu oluyor. Dünyanın sonu gelmiş diyorum. Restoranın bahçe kısmından geçerken, televizyonda ünlü yazar suçunu itiraf etti diyor. Neler olmuş böyle diyorum ekran karşısına geçerek. Yanıma gelen garsona tuvaletler leş gibiydi diyorum. Engel olamıyoruz, burada yatıp kalkıyorlar, acıyoruz diyor. Acımayacaksınız bunca rezilliğe diyorum. Böyle şey olmaz. Pisliğe acınmaz.

Tekrar şoförün yanına gidiyorum. Yol uzun, tuvalet pisti, giremedim diyorum. Ne yapsak diyerek birbirlerine bakıyorlar. Bir tanesi, bir başka bir tanesini çağırıyor yanına. O da ilerideki oteli işaret ediyor, ben şimdi ararım git sen diyor. Gidiyorum. Otel bomboş. Tuvaletler de. Tuvaletimi bıraktığım yere ikinci defa gelmek adetimdir. Düşünceli düşünceli ayrılıyorum Baykan’dan.

20170928_132017-01

DÖNÜŞ :

Tam bir kriz. Hasankeyf’den geçmeyeceğimizi öğrenince, yüzler düşüyor, moraller bozuluyor bende. Tarife göre Batman’da inecek, oradan Diyarbakır’a geçecek, oradan ancak Mardin’e gidebilirsem yetişirmişim evime. Evimde beni bekleyen bir şey yok diyemiyorum onlara. Buralara kıyasla Mardin benim evim, o ayrı tabii. Midyat’ta dolaşmak da hayal oluyor bundan böyle. Ama Baykan’daki tek dileğim de gerçek oluyor. Bir an önce Mardin’e varmayı dilemiştim içimden. Ferah ferah, uçarcasına dönüyorum şimdi karanlıkta gerisin geriye. Gidip Yusuf Usta’da Mardin Kebabı yiyeceğim görgüsüzce. Dün de aynı yerde aynı kebaptan yemiştim, yine aynı şeyleri yiyeceğim gidebilirsem eğer. Hele bir varayım da evime…

 

 

 

UZUN İNCE BİR YOL : BİRİNCİ BÖLÜM – MARDİN, SAVUR

 

 

20170927_145611-02
SAVUR

UZUN İNCE BİR YOL : BİRİNCİ BÖLÜM – MARDİN, SAVUR

2013 yılının ılık bir Eylül ayında çıkmıştım yola, son defasında. Öğleden sonra bindiğim otobüsten yine ertesi gün aynı saatlerde yarı uyuşuk, uykusuz, şaşkın bir vaziyette inmiştim. O defasında Urfa’da inmiştim, nasıl sıcaktı anlatamam. Şimdi uçakla Mardin’e gidiyorum. Ne mi değişti? Aradan geçen dört sene beni yaşlandırdı. Sırt çantası taşımak zor geliyor. Yirmi küsur saatlik yolu çekmek de. Bu yüzden sabah uçağıyla gidiyorum, elimin altında da benimle zıtlaşıp duran tekerlekli valizim var. Bir şeylerin ters gideceğinden haberi varmışçasına geliyor peşimden, sonunda da kırılıyor zaten. Ama bilirim ki çok kahrımı çekmiştir, beraber gittiğimiz her yerde. Benim küçük küheylanım, yanımda nerelere nerelere gelmemişti ki! Dolayısıyla bir ufak ameliyat geçirecek geri döndüğümüz zaman ve eskisi gibi olacak umarım. Sanki çekeceklerinin bilincinde, beni götürme der gibi bir hali vardı bir gün öncesinde. Benim kolay kolay iflah olmayacak bacağım da aynı gün benzer sinyaller vermişti. İlk defa düştüm. Aslında çok düşerim de… yola çıkmadan bir gün önce düştüm bu sefer, bu bir ilk ona göre. Şiş bir dizle sıcağı sıcağına döndüğüm evimde iyi olacağım telkinleriyle hazırlandım durdum, ama neticede yaralı ve mikrop kapmış bir bacak taşıdım durdum beraberimde. Güneydoğu’da doktor doktor gezdim bir yandan. Yaralı bacağım, kırık valizim, plansızlığım ve çeşit çeşit merhemlerimle, tam ben kendime acıyacakken, hayat acımayınca bir anlamı kalmıyor ahlanıp vahlanmanın ne yazık ki. Valizimin içi, oksijenli su, şişe şişe tentürdiyot ve batikon, pomad, sargı bezleri, tamponlar, bir şişe şifalı şurup, en nihayet kavanozun içinde taşıdığım dört sülükle doldu taştı git gide. O kadar çaresizdim yani. Alternatif tıp yerine alternatif sürüngen denedim en nihayet. Gaziantep, Bakırcılar Çarşısı’ndaki bir aktardan tanesi iki buçuk liradan aldğım dört sülük hayatımı kurtardı. Şurubu içmekten korktum, sülükle can buldum. Babaannem yapardı rahmetli, benim de ruhum yaşlanmış besbelli. Her neyse, herkes patlıcan kuruları, fıstıklı baklavalar, çeşit çeşit baharatlarla bavul doldururken, ben dört sülükle döndüm Gaziantep’ten. Valizimin içindeki hal böyleyken, Güneydoğu nasıldı diye soranlara şu cevabı vereceğim fazla uzatmadan; bir zamanlar, bölgede bulunduğum zamanlarda patlak vermiş olan Suriye’deki iç savaş ve bize sirayet eden mülteci sorunu, sonrasında ülkenin dört bir yanında patlayan bombalar, ablukalar ve de Sur’un çilesi bölgeyi gidilemez hale getirmiş; bizi de, bulunduğumuz yerden, yazılmış senaryoların izleyicisi etmişti. Filmin sonu ise hala belirsiz. Hiç bitmeyecek gibi duruyor. Bir taraftan durulsa, bir taraftan coşuyor. Bir film olsaydı eğer, tür olarak dram, gerilim ve korkuyu barındırıyor olurdu bünyesinde. Yer yer hepsi birbirine karışsa, iç içe geçmiş olsa da, dram yanı ağır basıyor her fırsatta. Ortadoğu mutlu sonların toprağı olmadı hiçbir zaman. Bundan sonra olması da mümkün görünmüyor. Bunun böyle olmasını halklar mı istiyor, politikacılar mı? Masaların üzerinde çok daha büyük masalar var ve onlar ne isterse o oluyor. Hakikat böyle olunca da, diren diren yollar yokuş’a çıkıyor.

20170927_141729-02
Savur

20170927_144221-02.jpeg

UÇUŞ BOYUNCA :

Rötarsız kalkan uçakta, isminin Ayşe olduğunu sonradan öğrendiğim, Mardin’in Ömerli İlçesinin, Çimenlik köyünden, annesi pencere tarafında oturmuş sessizce bulutları izlerken, ben de diğer yanda kızının ağzından aile hikayelerini dinlerken buluyorum kendimi. Güçlü kuvvetli bir kadın Ayşe. Kırklı yaşları aşındırmaya başlayalı biraz zaman geçmiş, konuşkan bir tabiatı, kendinden ve tarihinden bahsetmekten mutluluk duyan bir hali var. Kalp gözü açık, algıları açık. İki çocuğu ve kocasıyla birlikte İstanbul’da yaşıyor. Ona kalsa köyünde yaşayacak temelli ama şartlar el vermiyor. Kocasının işi, çocukların okulları, bekarlıkları var önünde. Hem Kürt, hem Arap, hem de Süryani kanı taşıyor. Zor değil mi, diyecek olursanız, çeşit olmuş, değişik olmuş onunkisi de. Bana sen nerelisin diyor, ben tek bir yerli değilim diyorum yani karışığım. O oradan, bu buradan, onun osu oradan, busu buradan… Benim yerlerim dağınık, Ayşe’ninse işler kan kısmında karışıyor. Ben tam olarak nereliyim, hiç bilmiyorum. Üzerindeki yarım kollu t-shirt’ü gösterirken, Kürdün gözü aldadır diyor. Kırmızı en sevdiği renk. Ben de severim acı kırmızıyı. Sadece yaş aldıkça, iyice karalara bürünmek geçiyor içimden. Yaşlandıkça bir ferahlık geleceğine, kararıyorum galiba ben gittikçe. Mevsim itibariyle pekmezli cevizli sucuk yapma zamanı geldi çattı, bağbozumu var şimdi diyor. Ahh…diyorum, Süryani şarapları ne harikadır. Gülüşüyoruz. İçim bir an ferahlıyor sanki. İki saatlik yol konuşa konuşa sona eriyor. Beni havaalanından köylerinin muhtarının minibüsüyle şehre bıraktırıyor. Köye gel diyor ama ben henüz gidip gidemeyeceğimi bilmiyorum. Dizim çok ağrıyor, ne yapacağımı çok bilmiyorum aslında. Bu dizle programımı yavaşlatmam gerek ama vakit kısıtlı olunca durup düşünüyorum ister istemez. Ne yapak, ne yapak?

Mardin havaalanına indiğimde kendimi Akabe’deymiş gibi hissetmiştim. Galiba son defasında Ortadoğu’da Ürdün’de bulunmuştum. Ovanın orta yerine, hatta bir çöle inmiş gibi hissetmem ondandı. Bayıcı bir hava ise dışarıda beni bekliyordu. Yeni Mardin’se yine yeni inşaatların merkezi olma yolunda ilerliyordu daha büyük adımlarla. Alçak alçak ovalara, yüksek yüksek evler kurmuşlar, kuş gibi kuş gibi de içine girmiş oturmuşlar. Ben gidiyorum dedim kendi kendime; asıl, gerçek, değişmez, özünü koruyan Eski Mardin’e. Telkarinin, tatlı şarapların, tarihin dokusunun korunduğu, kadim dinlerin başkenti, Mezopotamya’nın kalbine, ben gidiyorum gerçek Mardin’e.

20170927_142350-01

20170927_135658-01
LÜTFEN PARK ETMEYİNİZ. RİCA EDİYORUM.

İLK DURAK : SAVUUURRRR

Kadim valizim otel odasında, kadim düşünceler başımda, kadim sözcüğünün büyüsüne kapılmış vaziyette takıntılı takıntılı düşüyorum yollara. Savur’a gidebilmek için semt garajına gidiyorum. Biletimi alıyorum, bekliyorum ki minibüs gelsin. Gençten bir oğlan kendi çapında beni sorguya alıyor. Nereliyim, nereden geldim, neden geldim(deli miyim, dudu muyum, ajan mıyım, Lawrence’ın uzaktan hısım akrabası mıyım, neyim), memur muyum, öğretmen mi, doktor mu hemşire mi? Bense tek bir şeyi merak ediyorum, Savur’da bir restoran bulabilecek miyim acaba karnımı doyuracak! Kahvaltı etmedim, öğle yemeği de yemedim, bir süre daha da yiyemeyecek gibiyim. Neyse ki restoran varmış. O sırada dolmuş geldi haydi toparlanın diyorlar. İçtimaya çağrılmışızcasına ilerliyoruz büyük bir ciddiyetle beyaz araca doğru. Gidiyoruz gitmesine de, çoktan dolmuş minibüsün içinde bana bir küçük pembe tabureyi gösteriyorlar oturayım diye. Derhal cırlıyorum ben de. Cırlamam saygıyla karşılanıyor ve derhal eşi ve kızının yanından kalkan bir başka genç adam koltuğunu teslim ediyor bana nezaketle karışık mecburiyetten ötürü. Emanete sahip çıkıyorum ben de. Tüm yolcuların benim cırlamamdan hemen sonra bir başka ortak sorunları daha var önlerinde. O da insani şartlarda yirmi beş kişilik insan kapasitesine sahip minibüsle tek seferde 35 yolcu taşıma gayretleri. Mini mini tabureler, ayakta beyler ve de yine sığmayan yolcular. Şoför bıçkınlıktan ve bitirimlikten ölecek ölürse. O da şunu yapmakta buluyor çareyi: önü beşliyor. Tam beş adam ön tarafa sığıyorlar. Bir tanesi kucağına mı oturacağım diyor. Hayır diyor, şoför koltuğunu paylaşacaklarmış. Paylaşıyorlar da. O halde bizi sağ salim getiriyor ya Savur’a. Pes. Bilmem yöre insanının karakteri hakkında, dayanıklılığı, sabrı ve azmi konusunda bir fikriniz olabildi mi? Burada çok başka kanunlar işliyor. Herkes kafasına göre hareket ediyor, siz de dışarıdan gelen bir yabancı olarak kayıtsız şartsız kabul etmek durumunda kalıyorsunuz bu durumu. Ayakta kalan iki adam bir saati aşkın süren yolu dört büklüm geliyorlar sıcakta. Bir tanesinin ter burnundan damlayacak ama mendil uzatırsam yanlış anlaşılacağımı düşünerek, böyle bir girişime teşebbüs etmiyorum. Beşli koltuktan bir adam kullanılmış, sümüklü mendilini uzatıyor cömertçe. Sarışın, mavi gözlü çocuk fırlatıyor kirli mendili ve damlayan terleriyle yaşamayı yeğliyor çaresizce. Aracın içindeki nüfus git gide azalırken, yanıma oturuyor tutulmuş vaziyette. Savur’a yeni girmişken fotoğrafını çektiğim tek ev anneannesinin evi çıkıyor. O bizim diyor şaşkınlıkla, ben evi fotoğraflarken. Nazik anneannenin evinin önüne park edenlerden sıtkı sıyrılmış olsa gerek ki, evimin önüne park etmeyin, rica ediyorum diye yazmış ya da yazdırmış bir güzel. Nazik anneannenin nazik torununa da soruyorum derhal, çok aç olduğumdan, etrafta bir restoran olup olmadığını. Var diyor ve beni Savur’un galiba tek restoranının önünde indiriyor. Açlık çeke çeke giriyorum kapısından içeriye. Bomboş masalar, boşaltılmakta olan tencerelerle karşılanıyorum. Ne yemek var diyorum, güveçte patlıcan diyorlar. Yanında diyorum, güveçte patlıcan diyorlar. Aşçı ya da garson ya da hem aşçı hem garson hem lokanta sahibi, gençten bir oğlan karşı çaprazımdaki dolabın üzerine oturup bana bakıyor. İnsan, hayatında, garip anlar yaşar ve bu, o garip anlardan biri oluyor benim açımdan. Uzay gemisiyle getirilip, Savur’a bırakılmış bir varlıkmışım gibi izliyor beni. İlk önce bana böyle ağzı açık bakan birinin karşısında yemek yiyemeyecekmişim gibi gelse de, güvece yumulup unutuyorum tüm dünyayı. Karşıma geçip beni izlemesi önemsizleşiyor bir süre sonra. Güveçte etli patlıcan harikaydı bu arada.

20170927_142421-01.jpeg

20170927_154100-02-01
Savur, MARDİN

Savur, Mardin’in en enteresan ilçelerinden biri imiş gerçekten. Sokaklarında sadece “erkek” insan görebiliyorsunuz. Oyun oynayan çocuklar bile “erkek” çocuk. “Kız” çocuklar hep evde. Erkekler hep sokakta. Onlar hep evde. Hacı Abdullah Bey konağına gelin gelmiş teyze ve bir süre sonra eve gelen gelini, burada hiç çarşıya gitmediklerini, bir ihtiyaçları olduğunda evin beyini arayıp ekmek getir, et getir, süt getir diye talimat verdiklerini anlatıyor. Teyze tam dört yıldır hiç çarşıya inmemiş. Gelini ise gezmeye, çarşıya anca şehre indiklerini söylüyor. Hal böyle olunca ve dört bir yanım sırf erkekle dolunca, ne yaptınız kadınlarınıza diye soruyorum çarşıda oturan adamlara. Beni getiren minibüs şoförünü yakalıyorum oturduğu yerden. Kadın yok mu hiç diyorum; vaaarrr diyor, evdelerrr diyor. Amazonlar’ın arasına düşsem de benzer bir tepki verirdim gibime geliyor erkek yok muu, ne yaptınız erkeklerinize diye. Ama en güzeli, en doğrusu kadınla erkeğin bir arada durduğu, birbirine yabancılaşmadığı ortamlar. Bu ülkede sanayileşmenin olduğu ya da turizme açık sahil kentleri dışında bu normalliği yaşamak çok nadir bulunan bir durum benim bütün gezilerimden anladığım kadarıyla. Görmeye görmeye şaşkın şaşkın ya da ne yapacağını bilmez bir halde, şuursuzca bakıyorlar erkekler karşı cins’e. Hatta görünce gözlerine inanmayanlar bile var. Kendisinin farkında olmadığı ama vahşi bakışlar taşıyan birçok erkek görerek tamamladım bu son gezimi de sayelerinde.

20170927_142553-01
SAVUUURRRR, MARDİN

Sokak aralarında fotoğraf çekmek için dolaşıp dururken, evinin önündeki kesilmiş odunları modern sanat adı altında fotoğraflamaya çalıştığım aynı evden yükselen olgun bir erkek sesi ne yapacaksın o odunları çekip çekip de diyor alaylı bir şekilde. Birileri gülüyor bana. Bu iyiye işaret diyorum. Başımı kaldırdığımda sesin sahibinin dev cüssesi ve misafirperverliğiyle karşılanıyorum. Biz onları kışın yakacağız zaten ki diyor. İçimden siz yakmadan son bir kez fotoğraflayayım istedim desem de, hak veriyorum kendisine. Beni ılgıt ılgıt değil de küfür küfür esen bahçesine çağırıyor. Fakat zaten geç kaldığımdan ne çay ne de kahve içecek fırsatım yok diyorum. Bana gidip görmem gereken yerleri tarif ediyor. Söylediği yerlere ben zaten gittim, çok ıssızdı ürktüm diyorum. Burada bir şey olmaz diyor. Doğrudur. Uzaktan kale gibi görünen konaklarına onun sayesinde gidiyorum. İstersen bizim hanım da gelsin seninle diyor ama hanım pek istekli görünmüyor benimle dağ taş dolanmaya. Zaten ben de yanımda insan “erkek” ya da insan “kadın”la gezemiyorum. Alerjim nüksediyor insan’a karşı, duyarlılığım, bazen de duyarsızlığım artıyor birlikte geçirdiğimiz süre uzadıkça. Hal böyle olunca, yollar bana yoldaş, sırdaş. Nasıl ki Hacı Abdullah Bey Konağı’na gelin gelmiş teyzenin meskeni o konak olmuşsa,  benim meskenim de yollar bundan sonra.

20170927_143018-01.jpeg
Hacı Abdullah Bey Konağı
20170927_150028-01
Hacı Abdullah Bey Konağı
20170927_150405-01
Hacı Abdullah Bey Konağı

THE BEGUILED – KADIN AFFETMEZ

 

IMG_0697

THE BEGUILED – KADIN AFFETMEZ :

“Askerler, eli silahlı, ürkmüş bir kadından daha korkutucu şey yoktur dediler.” Bayan Farnsworth

“Cesaret yalnızca zamanı geldiğinde gerekeni yapmaktan ibarettir.” Bayan Farnsworth

“Kadın Affetmez” olarak çevrilen ve bu isimle Yeşilçam melodramlarını anımsatan film çok başka kulvarlarda dans etmekte. Bir edebiyat uyarlaması olan “The Beguiled”, aynı isimli kitabın ikinci ve söylendiğine göre çok daha başarılı bir uyarlaması imiş. Thomas P. Cullinan ise kitabının yazarı. Filmini izlemediğim ve kitabını okumadığım için şimdilik karşılaştırma şansım yok. İlk filmin ve içerisinde olduğu her filmin ağır topu olmayı başarabilmiş Clint Eastwood’un yanında, yıllar sonra, ara ara rol çalar gibi olsalar da toplu performans sergileyen oyuncuların genellikle soluk kostümler içerisinde arz-ı endam ettikleri mütevazı sayıda kadından oluşan hanımlar topluluğunun beyazperdedeki dışavurumundan bilinçli şekilde yaratılmış bir mizansen olması dışında, herhangi bir rahatsızlık duymadığımı belirtmeliyim en başta(bu uzuun cümleyi kesemiyorum öyle bir anda). Kulağa çılgınca gelen içerisinde beyazlar giyinen erkeksiz kadınların yaşadığı malikane fikri, savaş koşullarında normalize edilebiliniyor pekala da. Bu şaşırtıcı ve gittikçe acımasızlaşıp ürküten güruh, sergiledikleri çok farklı karakterleriyle aynı zamanda her biri bir başka görevi ifa etmekle görevli bir gövdenin parçası, hatta hatta bir ağacın dallarını andırıyorlar zaman zaman. Sanki bir yap bozun parçası gibiler ve ayrılsalar da yeniden birleşiyorlar bir anda sanki aralarında bir mıknatıs varmışçasına. Tıpkı Edwina’nın söylediği gibi, kaçıp kurtulmaları imkansız gibi görünüyor çoğu zaman bir cehennemi andıran kendi küçük cemaatlerinden. Öyle de oluyor, Edwina’nın kurtuluşa ve erkeksiz geçen yıllarının son bulacağına dair son umut kırıntıları da, Onbaşı’nın hazin sonu ile beraber tükeniyor en sonunda. Eğer isteniyor da olmuyorsa, erkeksiz kadınlar tabiri çok acı verici geliyor hem göze hem de kulağa.

Yönetmen koltuğunda tüm filmografisine hakim olduğum, baba mesleğini sürdüren bir kadın yönetmen olan Sofia Coppola var. Oyunculukla yola koyulan yönetmenin altıncı uzun metraj çalışması olan “The Beguiled”, bu sene Cannes Film Festivali’nde, ona, bir de en iyi yönetmen ödülünü kazandırmış. Kendisinin gözümdeki kredisini baki kılan, aynı zamanda en sevdiğim filmi olan Lost in Translation’dan yıllar yıllar sonra gelen ve kendine has nüansları olan bir film var şimdiyse karşımızda. Tür olarak gerilimi de bünyesinde barındıran Don Siegel uyarlamasından sonra, dram yanı ağır basmış, her yaştan bütün kadın oyuncuların karakterlerini doksan dakika gibi kısa bir süre içerisinde seyirciye göstermeyi başarabilmiş olması açısından bakıldığında, yönetmenin oyuncu yönetiminde son derece başarılı bir tutum sergilemiş olduğunu görüyoruz. Savaş ortamında, genel olarak soluk ve açık renk kıyafetler içinde görmeye alıştığımız hanımlar, bir birey olarak ağırlıklarını koydukları gibi, her biri özgün birer karakter sergileyebilecekleri dar alanlarda göz kamaştırıyorlar adeta. Film bir kadın oyuncu yönetme filmi gibi de öte yandan. Fakat literatürde böyle bir kavram olmamasından ötürü, şimdilik benim ve sizin aranızda kalacak bir terimle baş başayız. Yönetmeni kadın, oyuncuların tamamının bir eksiği de kadınlardan oluşmakta ve hal böyle olunca, feminist bir bakış açısı sergilenebilecek filmde, kadın ruhunun gizli kalmış yönlerini, tutkularını, kıskançlıklarını, ihtiraslarını ve ihtiyaçlarını sergilemeyi uygun görmüş yönetmenimiz. Kadın kadının kurdudur demeden, öyle bile olsa dümeni ivedilikle ters yöne kıran, onun yerine sineye çekmeyi, alttan almayı, talihsizliği kabullenmeyi gösteren filmde tutkulu bir de sahne var, benden söylemesi… Her filmin bir rengi vardır derler, bu filmin rengi ise dışarıdan vakur görünen, saflık ve temizliği temsil eden, ama aslında her tür çılgınlığa zemin oluşturabilecek “beyaz” kanımca.

IMG_0699

IMG_0698

Toplamda dört yıl süren ve eyaletler arası bir savaş olan Amerikan İç Savaşı’nın üzerinden üç sene geçmişken Virginia’nın ormanlık alanında mantar toplamaya gelmiş küçük bir kız bir ağacın altında yatmakta olan ve bacağından yaralı paralı asker Onbaşı McBurney’i pek fazla uzakta olmayan ve kendisinin de ikamet ettiği Bayan Farnsworth’un kız okuluna götürüyor. Genç hanımların bulunduğu okulda, dört öğrenci, bir öğretmen, bir Bayan Farnsworth, yakışıklı Yankee gelesiye kadar da sıfır erkek var. Erkeklerden, dış dünyadan ve kapıdaki savaştan izole bir yaşam süre gidiyor içeride, demir parmaklıkların ardında. Köleler ayrılalı çok olmuş ve bir Kuzeyli olarak gelen yakışıklı askerle ne yapacakları gerçeği filmin ana eksenine oturuyor bundan böyle. Bir sürü kadın, bir tane adamla aksi gibi görünse de güçlükle başa çıkabiliyorlar. Çünkü hepsi adama göz koyuyor. Fakat savaşın karşı tarafından geliyor genç adam herşeyden önce. Yani o bir düşman savaş koşulları altında. Üstelik uzuun zamandır erkeksiz kalan yedi kadının yedisinin de ilgi odağı oluyor bir anda. Genç, yakışıklı ve muhtaç durumdaki genç adamın cazibesine yenik düşüyorlar teker teker. İrlanda asıllı onbaşı bir paralı asker ve ilk zamanlarda yaralı bacağını tedavi eden kadınlara duyduğu minneti belirtmekte zarar görmüyor. Aynı zamanda fena halde ortamcı da kendisi. Nabza göre şerbet veriyor. Gönül almayı, kalpleri kazanmayı iyi biliyor. Onu Güneyli askerlere teslim ettikleri takdirde, başına gelebilecekleri bildiğinden, hanımların suyuna gidiyor usul usul.

IMG_0696

Malikanenin otoriter sahibi ve aynı zamanda yöneticisi olan Bayan Farnsworth gidecek başka yeri olmayan kızlara iyi bakıyor, onları besliyor ve eğitmeye çalışıyor aynı zamanda. Her işlerini kendileri yapmaya çalışıyorlar. Çamaşırlar yıkanıyor, yemekler yapılıyor, bahçe tırmıklanıyor, hayvanlara bakılıyor. Bu sıkıcı ve rutin işlerinin arasında, bir adam hayatlarına dahil olduktan sonra, büyüğünden küçüğüne hepsi onbaşıyla vakit geçirmek için can atar hale geliyorlar. Biri giriyor biri çıkıyor odasına. En nihayet Bayan Farnsworth odaya girmeyi yasaklıyor. Bir an önce iyi olup, yola koyulmasını umdukları genç adamın onlarla kalmasını istiyorlar aslında içten içe. Evde bir askerin olması her birini değiştiriyor bu arada. Giyim kuşamda daha bir özenli hale geliyorlar beklenmeyen ziyaretçilerinin karşısına çıkmadan önce. Odasına dua kitabı götürenler, bir bardak su ister misin diyenler, iyi geceler öpücüğü verenler ve kalbini ona açan hurilerle çevriliyor genç adam. Onbaşı’ya ise sırasıyla reşit olan her genç hanıma kur yapmak düşüyor. Hepsi farklı farklı hisler barındırıyorlar ona karşı. Dünyada derslerden başka şeylerin de var olduğu gerçeğiyle yüzleşiyorlar onun sayesinde. Bundan iyisi Şam’da kayısı diye düşünenler içinse, bunca arzulu bakışın nesnesi olan adamcağızın yakaladığı şansın nasıl tersine döndüğüne ve işlerin nasıl da bir anda rayından çıktığına şahit oluyoruz. En büyük tehlike olan kıskançlıklar çıkıyor su yüzüne yavaş yavaş. Sürtüşmeler, sataşmalar devam ederken, Güneyli misafirperverliğini göstermekten de kendilerini alamıyorlar bir yandan. Eskiden danslı, müzikli partilerin verildiği evdeki ruhu canlandırmaya çalışıyorlar onu çağırıp, baş köşeye oturttukları akşam yemeği sayesinde.

IMG_0702

Filmin en enteresan sahnesi olan kesik bacağı törenle toprağa verme sahnesinde, yönetmen uzaktan izletmeyi tercih ediyor yaşananları. Bu esnada uyanıp da, bacağının yerinde yeller estiğini gören onbaşı ise sinir krizi geçiriyor. Ev erkanını düşman ilan ediyor. Kendisini teskin etmekse mümkün olmuyor. Bu iyi huylu ve yardımsever genç hanımlar, deli ve kindar kadınlara dönüşüyorlar onun gözünde bir gecede. Ona göre odasına gitmediği için kendisinden intikam alma peşine düşüp, onu yatağa mahkum ediyorlar. Kin güdüyor onlara bu yüzden. Gitse, gidemiyor bacaksız haliyle. O da kırıp döküyor öfkesinden. Potansiyel bir tehlikeye düşmüş Onbaşı’yı birliğe teslim etseler, konuşmasından korkuyorlar. En şeytani fikir, ufaklıkların birinin aklından çıkıyor. Zavallı Onbaşı eve ilk geldiğinde bahçeye yıkılmış, yedi nazik el tarafından verandaya taşınmıştı tedavi edilebilinsin diye. Şimdiyse aynı verandada kefeni dikiliyor ve aynı eller onu bu sefer kapının hemen önüne, demir parmaklıkların gerisine bırakıyor. İzlemeye koyuluyorlar sonra da uzaktan. Sağ çıkmak tabirinin ne anlama geldiğini görüyoruz sayelerinde, aksi şekilde.

IMG_0701

Filmin senaryosunun sıkıntılı olduğu düşünülse de, ders verme gayretinde olmayan, insanı, özellikle de kadın ruhunu, tüm açmazlarına rağmen gözler önüne sermeyi başarmış bir filmden fazla şey beklemek de haksızlık gibi geliyor bir yandan. Oyunculukların hiç aksamadığı, Nicole Kidman’ın altın çağını yaşadığını filmografisine eklediği Bayan Farnsworth karakteriyle iyice pekiştirdiği, Kirsten Dunst’ın tatlılıkla rol çaldığı, Colin Farrell’ın rol arkadaşları açısından en talihli olduğu, çok talihsiz bir karaktere hayat verdiği, biz kadınların yan yana, omuz omuza birbirimize destek olurken, hesapsız gelen bir erkeğin yaşamlarımızı nasıl da kolaylıkla alt edebileceğini, bizi birbirimize düşürebileceğini, öte yandan bunu da bertaraf edebileceğimizi tüm acımasızlığıyla gösteren bir film olmuştur kanımca The Beguiled. Bu taraftan bakınca, Kadın Affetmez ismi çok da yanlış görünmüyor aslında.

70th Cannes Film Festival 2017, Photocall  film "The beguiled".

 

 

 

 

 

 

 

WIND RIVER / KARDAKİ İZLER

IMG_0690

WIND RIVER / KARDAKİ İZLER :

Şiiri kimin için yazdığı değil, kimin yazdığı önemli.” Cory

Acın hafiflemeyecek. Eğer insanı rahatlatan bir an varsa, o da acıya alıştığın andır.” Cory

Bir iyi bir de kötü haberim var. Kötü haber bir daha asla eskisi gibi olmayacaksın. Kendini hep eksik hissedeceksin, bu hiç değişmeyecek. Kızını kaybettin ve hiçbir şey onun yerini tutmayacak. İyi haber, bu fikirle barıştığın anda kendine acı çektireceksin… Acıdan kaçamazsın. Eğer kaçarsan, kendini esirgersin. Kızına ait bütün anılardan kendini yoksun bırakırsın. Attığı her adımdan, son gülücüğüne kadar. Acıyı kabullen. Kızından kopmamanın tek yolu bu.” Cory

Taylor Sheridan’ı dizilerde ve sinema filmlerinde aktör olarak izlemiş olanlar, “Sicario” ve “Hell or High Water” sayesinde ise senarist olarak rüştünü ispat ettiğini bilenler için, beyaz bir kelebek misali gelmiş ve ekranlarımıza konmuş bir film “Wind River”. Sinema yazısı şiir gibi mi olurmuş, beyaz kelebek de nereden çıktı şimdi diyenlere, filmin ilk sahnesinde kullanılan dizeler birer referans olacaktır kanaatimce. Bu bir film üzerine yazılmış ve paragraflara sığdırılmış düşüncelerimin bir bütünüdür neticede ve onu okuma sabrını gösterdiğiniz sürece bu yazıdaki kanaat önderiniz de ben olacağım bundan böyle. Bir film izleyene, bir kanaat önderliği benden size hediye. Kaç kaçabilirsen yazdıklarımdan ama yakalandın bir kez… Bir parçacık şansın varsa eğer, Jeremy Renner’ın canlandırdığı Cory karakteri gibi bir avcı koruyup kollayacaktır seni ya da bir savaşçıysan eğer teslim olmayacaksındır hain kurtlara. Ciğerin patlayana dek, barometreler eksi yirmi dokuz dereceyi gösterirken, altı mil boyunca koşabileceksindir kangren olmaya yüz tutmuş çıplak ayaklarınla buz gibi karın üzerinde. Çok zor şartlar altında kalmış birinin yaşama arzusunun şiddetini bilemeyeceğin gibi, kendi sınırlarını da bu zor şartlar altında kalmadan tartamazsın. Natalie kadar dayanıp dayanamayacağını düşündüğün anda kendini kurbanın yerine koymakta olduğun gerçeğiyle yüzleşirsin ve okyanusun öte tarafında konumlanmış olan üç tarafı denizlerle çevrili, yedi bölge, cins cins insanla bezeli ülkende benzer korkularla yüzleştiğini ve hele de bir kadınsan eğer kendini daha daha çok kurbanla özdeşleştirmekte olduğunu görürsün için ürpere ürpere. Sen kara kara düşünürken, siyah sana en çok yakışan renk olsa da, bu hal çok başkadır aslında. Hele de kadına karşı her tür şiddetin tavan yaptığı şu zamanlarda, ne yaş, ne baş, ne ırk, ne mezhep mühimdir dönüp de baktığında. Bu ülkede yaşayan bütün kadınlar, erkek egemen toplumun, siyasi hedeflerin, kadına aç gözlerin “şimdilik canlı” hedefleriyiz. Bunun için haddimizi bilip ıssız yerlerde dolaşmamaya, evimize hava kararmadan dönmeye, erkek arkadaş edinmemeye gayret ediyoruz. Batı’ya, sıcak iklimlere, denize yakın yerlere yerleşmeye çalışıyoruz hep bu yüzden. Evimiz, okulumuz Batı’da olsun, sosyalleşme umudumuz bizimle olsun diye. Beyaz bir Amerikalı’nın kaleminden çıkmış olsa da benim zihnimden çıkan haliyle feminist olarak değerlendirilebilinecek ama gittikçe şiddetlenen korkularıma hitap eden bir filme ait düşüncelerim var yazımın her satırının içinde. Kadınlardan nefret eden adamlarla çevrelendik kanaatimce. Kanımı donduran bu düşünce için filmin çekilmiş olduğu buz gibi Wyoming’e ya da Kars’a gitmeye gerek yok bir de. Şimdi dönelim filmimize…

Sektörün çok yönlü işlere imza atan insanı olarak Taylor Sheridan için “çok yönlü” sıfatı doğru bir tabir olsa gerek. Emin adımlarla ilerliyor ve git gide çıtayı yükseltiyor filmografisiyle. Bir filmi tamamiyle sahipleniyor ikinci defaya mahsus olmak üzere. Hem yazmış hem de yönetmiş bu defasında. Amerika Birleşik Devletleri’nden aldığı bir çok adaylığın yanısıra, ödülle taçlandırılma kısmına gelindiğinde Avrupa’dan hem de en prestijli semalarından kayda değer ödülleri topladığını görüyoruz ve bunu da usulca yapıyor Teksas doğumlu beyaz adam. Avrupalıların, Amerika’nın bu bakir ve nispeten az bilinen coğrafyasından gelen sade insanlarının hikayelerini önemsediklerini ve ondan öte entelektüel kesimin ilgisini fena halde çektiğini düşünüyorum. Kara mizaha yatkınlıklarıyla bilinen Coen Kardeşler’den aşina olduğumuz topraklar, kar, kış, sonsuz da bir beyaz, bu defa dram odaklı bir hikayeye fon oluşturmuş. Şartlar gereği münzevi ve mütevazi hayatlar yaşanıyor burada. Filmin, yaşamları ellerinden alınan iki kayıp kızı da yaşıyor olsalardı eğer, ilk fırsatta gideceklerdi buradan. Onlar da öldüklerinden, şansları da beraberlerinde giriyor mezara yazık ki.

IMG_0691

IMG_0693

Film Kızılderili bir kızın, gecenin bir vakti, çıplak ayakla nefes nefese ve çığlık çığlığa karın üzerinde koştuğu, bir an yere çöktükten sonra tekrar koşmaya devam ettiği sahne ile açılıyor. Pırıl pırıl bir havada bembeyazlığa geçiyoruz bir sonraki sahnede. Bir avcı, kılsız tüysüz koyunları gözleyen aç kurtları tek tek vuruyor pusuya yattığı yerden. Kapısını çaldığı evde onu karşılayan ve aralarının limoni olduğu her halinden belli Kızılderili kadının, onun karısı olduğunu ve yavaş yavaş gizemi çözülen fotoğraftaki kızın, yine gizemli bir şekilde ölen kızları olduğunu öğreniyoruz. Sonuçta bunca acıya dayanamayan bireylerden oluşan aile parçalanmış; kızları umutlarıyla beraber gömülmüş, geriye kalan bir tek oğulları da annesiyle yaşıyor. Olaydan mesuliyet duyan baba da film boyunca gördüğümüz üzere bir yaşam bilgesine dönmüş, felsefe yapıyor acı çeken herkese. Kendini, masumları korumaya adamış bir avcıya dönüşmüş vaziyette kar kıyafetleri, tüfeği ve kar motoruyla mesai yapıyor sağda solda. Oğlunu insancıl yetiştirmeye gayret ediyor öte yandan. Ona ata binmesini, fakat bunun için atın saygısını kazanması ve ona karşı nazik olması gerektiğini anlatıyor. Ona bir kadına ve genel olarak bütün insanalara karşı takınması gereken tavrı anlatıyor gibi. Karısının ailesi Arapaho yerlilerinden ve hem kızı Emily hem de oğlu Casey Kızılderili ırkının belirgin fiziksel özelliklerine sahipler. Belki de tam da sular duruldu derken Natalie’nin cesedini bulan kişi yime Cory oluyor ve mazi gözünde canlanıyor adeta. Üstelik Natalie, Emily’nin en yakın arkadaşı. Babasıyla da Cory çok yakın iki dost. Şimdiyse ortak bir kaderi ve de kederi paylaşıyorlar adına evlat acısı denen. Filme ismini veren Wind River’sa Kızılderili Koruma Bölgesi’ne verilen ad. Cinayet ihtimali üzerine olay yerine gönderilen FBI görevlisi ise bir damlacık bir kadın. Meraklı ve kinayeli bakışlar karşısında “sırf” ben geldim diyor umutsuzca. Üstelik görev yeri olan Las Vegas’tan buraya kadar kiraladığı araçla, üzerinde bir de ince bir paltoyla gelmiş bulunmakta. Bundan böyle, şartlara, ortama yabancı genç bir kadının bu büyük ve güçlü adamlara kendini kabul ettirme çabasına tanık oluyoruz. Cory’nin ölmüş kızının kar kıyafetlerini veriyor ona anneannesi. Önce cinayet mahalline, oradan otopsiye, oradan da kızın ailesinin yanına gidiyor. Olay mahallinde kızın çaresizliğine, otopside kendi yetersizliğine, en nihayet ailenin yanında da onların dramına tanıklık ediyor genç kadın. Kızın nasıl öldüğünü ve ölmeden önce neler çektiğini öğreniyor. Tecavüze uğramış kız koşarak kaçarken, ciğerleri soğuk hava yüzünden buz tutup, içleri kanla dolunca öksürmeye başlamış ve patlamış bir süre sonra. Kız kendi kanında boğulmuş kısaca. Otopsi esnasında adli tabip bunun bir cinayet olarak kayda geçirilemeyeceğini söylüyor. Koşmuş koşmuş yorulmuş ve donmuş gibi duruyor çünkü. Fakat bu durumda FBI bölgeye ekip gönderemeyeceğinden, amiri dosyayı kapatacak, onu da derhal Vegas’a geri çağıracak. Buradaki ekipse şerif dahil altı kişi kadar ve onlar da Rhode Island’a kadar her yerden sorumlular. Pek fazla yardımı dokunmadığını bile bile, ondan başka bu işi üstlenecek kimse çıkmayacağının da bilincinde ve bu rolde Olsen kardeşlerden, Elizabeth olan, rol için son derece uygun düşmüş. Ne eksik ne fazla. Jane ne yapacağını bilmez bir halde olduğundan, yaban hayatı korumada görevli Cory’den yardım istiyor bu yüzden. Ailenin yaşadıklarını gördüğünde ise bayrakları iyice suya indiriyor. Anne kendini doğruyor yatak odasında, babayı avutmaksa aynı sınavdan geçmiş Cory’e düşüyor. İş bu haldeyken elde edilen ipuçlarıyla potansiyel suçluların peşine düşüyor bu bir avuç insan. Başlarında da FBI’dan çaresiz Jane. Destek birim çağırmayı teklif ettiğinde, şartları iyi bilen Şerif, burada kendi başının çaresine bakması gerektiğini söylüyor ona. İkinci bir ceset daha bulunuyor, akbabalara yem olmakta olan.

IMG_0689

Filmin en önemli yan karakterlerinden biri olan Chip, Natalie’nin bağımlı erkek kardeşi. Beyaz Adam’a karşı içinde biriktirdiği öfkeyle başa çıkamamış, esas olarak kendisiyle ne yapacağını bilemeyen, hiçbir fırsatı değerlendiremeyen, kısacası kendini harcamış ve harcamakta olan bir genç. Kardeşinin tecavüze uğradığını ve öldüğünü duyduktan sonra da daha çok acı, daha çok çaresizlik ekleniyor bu hislerine. Öyle öfkeliyim ki, bütün dünyayla kavga etmek istiyorum diyor. Cory bunun yerine o hisle mücadele etmesi gerektiğini, aksi takdirde her nasılsa sonunda dünyanın onu yeneceğini söylüyor. Yeri gelmişken burada belirtmek gerekiyor; film boyunca, yeni moda tabirle Amerikan Yerlileri dediğimiz Kızılderililer genel olarak iyi, dürüst, mazlum olarak tasvir ediliyorlar, kızları tecavüze uğruyor ya da öldürülüyor, sonunda mutsuz oluyorlar, hayat onlardan çok şey çalıyor. Beyazlarsa o kadar iyi değiller, ama aralarında iyi olanları da var. Filmin bilge karakteri Cory evlat acısıyla sınanmış beyaz bir adam mesela. Ailem dediği Kızılderililer’in bu bölgeye zorla getirilişinin ve bir asır boyunca burada hapsolduklarının bilincinde ama yine de ellerinden alınmayan tek şey olan kar ve sessizlikle iç dünyasında barışık bir adam. Kendini Kızılderililere yakın hissetmesinin nedeni, onlardan bir zarar görmeyeceğinin bilincinde olmasından kaynaklı, kaldı ki Kızılderililer de onu benimsemiş vaziyetteler. Buraya gelen yabancılar huzurlarını kaçırıyor sadece, bir de kızlarını bu kar ve sessizliğin içinde. Geride onlardan kalan izler de siliniyor yeni bir kar yağışının ertesinde. Etraf gene beyaza ve sessizliğe bürünüyor. Kar görünürde örtüyor bütün izleri, geriye her tür çaresizlik hissiyle dünyanın orta yerinde kalmış görünen, dertlerle başa çıkamayan,  zarar görmüş, hep düşünceli, yorgun insanlar bırakıyor.

Jane açısından baktığımızda, film bir yandan, bir büyüme ve olgunlaşma hikayesi anlatıyor. Sonlara geldiğimizde, canını bir avuç manyağından elinden Cory sayesinde kurtaran Jane, hastane yatağında bozulan sinirleriyle teslim oluyor gözyaşlarına. Karda altı mil boyunca çıplak ayakla koşabilmiş Natalie için, kendi çektikleri için hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Onu, masum bir kuzu olarak gören ve kızının yerine koyan Cory avutuyor her zamanki gibi, kurtlar şanssız geyikleri öldürmez, zayıf olanları öldürür diyor. Diğer yandan bu ikilinin arasında yaşanabilecek olası bir mızmız aşk hikayesi yok ve bu da senaryoyu değerlendirirken verilmiş en makul karar gibi görünüyor. Wind River senenin izlenmesi gerekenlerinden. Savaşçı bir kız’ın yaşam mücadelesine ve hayatta kalma güdüsüne tanık oluyorsunuz, sonunda kazanamayacağını bilseniz de. Bu kez Dostoyevski’den bir alıntıyla bitirelim yazımızı: “Bir insana, uçurumun kenarında sadece ayaklarının sığabileceği kadar yer sağlansa ve orda sonsuzluğa mahkum edilse yine de yaşamak isteyecektir.” Bizler de direniyoruz olduğumuz yerde, yaşamaya çalışıyoruz kendi bildiğimizce.

IMG_0694

 

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑