TUHAFLIKLAR DENİZİ

 

28 02 2016 - 1

TUHAFLIKLAR DENİZİ

Kollarım kanatlarım
Bacaklarım köklerim
Bir tanesi uçmak
Bir tanesi durmak
Bir tanesi esmek
Bir tanesi dinmek
İstiyor
Ne yaparım ki?

Gözlerim masmavi
Biri göklere çıkmak
Biri okyanuslara karışmak
İstiyor
Ne yapayım ben şimdi?

Pençelerim sanki bir kartalınki
Vahşi, yırtıcı, endişesiz
Tutmak, koparmak, parçalamak
İstiyor
Acımasızlıklarına yürekler dayanmıyor
Ne olacak şimdi?

Yüreğim kalmak
Aklım kaçmak
Ellerimse kürek,
Kazmak
İstiyor
Hepsi benden geçmiş
Uzaklaşmak istiyor
Tutulamaz olunca
Asılıyorum
Dağıtmıyorum,
Onlar benim
Kıyamıyorum
Dağılırsam
Ruhum da yok olacak, biliyorum.
Ne olacak bundan sonra, onu da bilmiyorum.

Tüm bunlardan kaçmak
Geçmişi atmak
Teselli bulmak
Aşık olmak
Seninle olmak
İstiyorum
Kızıl Çukur’un üzerinde
Bir kuytu köşede
Akşam gelen dolunay’ın eşliğinde
Ay’a seyahat var diye
Gidiyoruz eş dost ziyaretine
Kardeş çocuklarımızı görmeye
Dağılmazken yeryüzüne
Doldurmazken gölleri, barajları
Birer gözyaşı damlasıydık
Birikiyorduk peş peşe.

Geri dönüşüm olmaz diye
Ben dönemezsem geride kalacaksın diye
Büsbütün yüreğine dert olmayayım diye
Bağlıyorum seni kendime
Uçuyoruz bir balon’un içinde
Göklere.

Bir hastalıkmış şiir
Bir takıntı ezelden
Bazen şımarıklık
İnsanın içinden gelen.
Tüm varlığım
Ellerim, kollarım, gözlerim
Yüreğim, aklım, köklerim, her şeyim
Emrine amade
Şiirimsin sen benim
Vazgeçilmez olansın bende.

Gün gelir gidenler tutulamaz olur
Herkes bir tarafa savrulur
Dertler bir gün elbet son bulur
İnsan bir kez sever
Sevilmezse
İnsan bir kez sever
İstenmezse
Kendi içini yakar,
Kor olur
Gözlerini dağlar
Kör olur.
Her rüzgar esişinde
Kurumuş yaprakların ardında savrulur durur.

THE DRESSMAKER

images-153

THE DRESSMAKER

“Önemli olan, insanlara saygınlıklarını iade etmek değil, gerçek anlamda saydam ve eksiksiz bir bellek oluşturabilmektir.” Jorge Semprun

Sanki Vahşi Batı’da hiçbir şekilde var olmasını istemeyeceğiniz türde bir kasabaya geri dönüş’ün hikayesini anlatıyor Avustralyalı yönetmen Jocelyn Moorhouse, Rosalie Ham’ın aynı adlı kitabından uyarladığı filminde. Western filmleri ve bilakis bestecisi David Hirschfelder’in akıllarda kalıcı müziğiyle, video klip estetiğini harmanlayan bir açılış sahnesiyle başlayan “The Dressmaker”, 1951 yılının Avustralya’sının Dungatar adlı kasabasına elinde Singer marka dikiş makinesiyle geri dönen içi intikam ve kendini aklama isteğiyle dolu bir kadının yaşadıklarını anlatıyor. “Geri döndüm, piç kuruları” diyen Myrtle ‘Tilly’ Dunnage, Kill Bill’deki Bride’ı anımsatsa da kılıçlarını kuşanmak yerine terziliğini konuşturuyor sadece. Amacı ise bundan yirmi beş yıl önce kendisiyle uğraşan sınıf arkadaşı belediye başkanının kötü kalpli oğlu Stewart Pettyman’i kasti olarak öldürmediğini kasaba halkına, annesine ve herkesten önce kendisine kanıtlamak. Acı olansa Tilly’nin bir süre sonra intikam almayı bir kenara bırakıp, kendini sevdirmek, saydırmak ve onaylanmak için bunu yaptığına şahit olmamız. Bir grup tuhaf ve manyak kasaba halkınınsa tüm bunlara değmiyor olması. Bana kalırsa böyle bir çabaya girişmenin kimse için değmeyecek olmasının yanı sıra, yine de bir zamanlar doğduğu, büyüdüğü ve Tilly olarak var olduğu topraklara, geride kasabanın tepesindeki evde kendini yalnızlık, pislik ve hiçlikle cezalandıran yarı aklını kaçırmış bir anne bırakmanın burukluğu da eklenince, üzerindeki laneti kaldırmak için dönüyor bir yerde. Futbol maçında sergilediği albenili kıyafetler sayesinde dikkatleri üzerine çekmeyi başarıyor. Tilly kumaşlarla harikalar yaratıyor. Kusurları yok ediyor, doğru renkleri buluyor, onları olmak istedikleri insanlara dönüştürüyor, olduklarındansa. Dior modaevinden çıkmış gibi görünen kasabanın kadınları, aynı kasabanın tozlu ve kurak sokaklarında ayaklarında topuklu pabuçlar kuğu gibi süzülüyorlar verev kesimlerde başarılı Tilly’nin diktiği rengarenk tuvaletler içerisinde.

images-71

images-200

images-128

Costuming-the-cast-of-The-Dressmaker

Tuhaf ve manyak kasaba halkı derken, filmin ilk on beş dakikasında hepsiyle tek tek müşerref oluyoruz ve birey olarak sergiledikleri tuhaflıklar dışında, bir aradayken tek yumruk olup bir çeşit cadı ilan ettikleri Tilly ve annesine karşı nasıl bu kadar acımasız olduklarını da görüyoruz. İşleri düştüğünde bireyden iyisi olmazken, negatif bir olay karşısında bir anda günah keçisi ilan ediyorlar kendince dışladıklarını. Riyakarlıklarını da her başları sıkıştığında sergiliyorlar. Çıkarları el verdiği sürece kara kuzuyu ak koyunlardan uzak tutma gayreti içerisine giriyorlar. Dışarıya kapalı, geri kalmış ve cahil toplumların tipik özelliklerini sergiliyorlar. Evlerinde televizyon izleme, kitap okuma alışkanlığı olmayan, olsa da gösterilmeyen küçük kasabanın halkı başlarını çevrelerinden kaldıramıyorlar. Cumartesi gecesi dansı için gittikleri salon belli, alışveriş ettikleri dükkan da. İç içe, dip dibe bir girdabın içinde yuvarlanıp dıruyorlar. Kasabanın delikanlıları bir araya gelip içiyorlar. Daha sonraysa cesaretlerini birbirlerine kanıtlamak için tuhaf şeyler yapıyorlar: Onlarca sıçanın arasında uzanmak gibi. Evlilikler, evlilik dışı ilişkiler hepsi bu az haneli kasabada gerçekleşiyor. Herkes herkesin ciğerini biliyor ve şehirlerde kaybolan ve şehirlerce yutulan milyonların yanında az nüfuslu bir kasabada insanlar birbirlerini yutuyor. Kasabanın en canayakın simasıysa vestitesi olan ve yıllar boyunca bunu gizlemiş olan Hugo Weaving’in canlandırdığı Çavuş Farrat karakteri. Tilly’nin kumaşlarının cazibesine kapılıyor, otrişler, tüyler, tüller, satenler içinde kaybediyor kendini. Filmin en tatlı sahnesinde yine o var. Tilly’e aşık Teddy’nin hazırlamış olduğu ayna ağacının karşısına geçiyor kırıtarak sarıldığı satenler içinde, fonda ise “Flower Duet” eşliğinde. Yaptığı yanlışlığın farkına varan ve bunu düzeltebilen tek karakter olan Farrat, hayatını kelimelerle anlatılamayacak derecede zenginleştiren Tilly’e teşekkür edip özgürleşiyor en sonunda.

images-111

images-207
Muhteşem Judy Davis

“Durup dururken birine seninle kaçıp gitmesini söyleyemezsin.”

“Benim güzel oğlum”

“Katmerlen dert, üzüntü, katmerlen!
Ateş yan! Kazan fıkırda!
Bataklık yılanının kaburga eti, kazanda kayna da piş…” Cadılar Korosu, Macbeth, William Shakespeare

Yerleşik toplumsal normlardan ve yaşam tarzından uzak yaşayan McSwiney ailesinin Aborjinleri anımsatan yaşantıları küçük oğullarının engelinden ve kasaba halkını sevmeyişlerinden kaynaklanıyor. Teddy, Tilly’e hep iyi niyetli vaatlerde bulunuyor. Buradan kaçalım, uzaklara gidelim, ben sana bakarım, ben seni korurum derken kastettiği en çok da sevmediği bu kasaba sakinleri ve bir umut taşıyor belediye başkanı da dahil olmak üzere hepsinden uzaklaşacağına, kurtulacağına dair. İyimser ve iyi bir çocuk Teddy. Tilly’nin az çatlak annesi ve kendi engelli kardeşini yanlarına alabileceğini düşünüyor. Onları normal görünen halktan daha çok önemseyip, daha çok seviyor çünkü. Tıpkı annesinin de o öldüğünde kasabadan kimsenin onun ölü bedenine dokunmasına izin vermediği gibi. Sadece Tilly’den onu yıkayıp, giydirmesine yardım etmesini istiyor. Teddy’nin Tilly’nin lanetli olmadığını kanıtlamak istercesine atladığı buğday sandığı yığın, süpürge darısı olduğundan sessizce ve gömülerek boğuluyor içinde. Aynı beden mosmor vaziyette önlerinde uzanıyor şimdi yıkanmak üzere. Annesinin güzel oğlu ölüyor gerçekten, çok acı. Hayatta çocuğunu kaybetmekten daha korkunç bir şey yok diyen Tilly’nin öngörüsü gerçekleşiyor sanki ve o bu halin canlı tanığı oluyor istemeden. Tıpkı Teddy’nin Billie Holliday’in sesindeki acıyı hissedişi gibi.

images-122

images-121

Tilly’nin annesi bir yandan kızının çektiği vicdan azabından ötürü üzülürken, bu kokuşmuş kasabanın ne olduğunu en iyi bilen kişi de yine kendisi aslında. Aşkının, tüm kasaba halkının nefretinden daha büyük olduğunu kanıtlamaya çalışırken ölen Teddy için, bunu kim kanıtlamaya çalışırsa çalışsın ölürdü zaten derken, çocuğun ölümünden tüm kasaba halkını sorumlu tutuyor. Bir kötülük var herkesi sarmış olan ve sırf bu yüzden kasabanın kendi haline bırakılması ya da kadere teslim edilmesi doğru görünmüyor. Lanet bu kahrolası kasabanın içinde, Tilly’de değil. Bir kurban gerekiyor bazen en masumundan ve fitili çekecek de bir başka masum. Tilly, Macbeth’teki cadılar’ın sözlerini tekrarlıyor kasabanın kadınlarının suratına. Annesini tek başına tepedeki evde ölüme terk eden, çocuk yaşta bir anneyi haksız yere kızından ayıran kadınlara olan öfkesini saçıyor bunu yaparken. Ve ateşe veriyor en sonunda bütün kasabayı. Ne var ne yoksa.

images-143

images-66

ETEKLERİMDE YAĞMUR

20160107_132412

ETEKLERİMDE YAĞMUR

Eteklerimde yağmur
Başımda bulutlar
Başucumda sen.

Sokaklar uğursuz
Ben kendimden huzursuz
Nasıl baş edeceğimi bilmezken
Ne yapacaksın sen
Bir ben’len?

Bu aşk burada bitmez
Beklemekle bahar gelmez
Altındaki toprak göç etmeyi bilmez
Def’lemekle belalar gitmez
Bir kez sinmişse
Asla vazgeçmez.

Beklerim bulutlar dağılsın
Beklerim mavi tekrar çıksın
Beklerim yüzün karşımda canlansın
Hayatım öylece sonlansın.

Dağılmış şimdi bulutlar
Yağınca tabağına
Meze yapıp içsen
Yudum yudum
Bir kadeh rakıyla

Her adam gün gelir
Bir kadına tutulur
Sonra unutamaz onu
Belki bir belki bin defa
Sarıldığı başka kollarda

Sen de,
Artık ağlama
Acıma kendine
Acıtma kalbini
Sızlanma durduk yere
Tek bir hayat seninmiş gibi
Bu evrende.

 

ANOMALiSA

images-73

 

ANOMALiSA

“Bir yerlerde herkese göre birinin olduğunu ve sevecek birilerinin olduğunu ve konuştuğunuz her insanın sevgiye ihtiyacı olduğunu hatırlayın.” Huzursuz Michael Stone

“İnsan olmanın anlamı nedir?” Huzursuz Michael Stone

“Acı çekmenin anlamı nedir?” Huzursuz Michael Stone Peki ya,

“Hayatta olmanın anlamı nedir?” Huzursuz Michael Stone

Ve tüm bu soruların üzerinden naif bir hikaye doksan dakikaya sığdırılarak anlatılabilinir mi? Hem de bu soruların somut ama kati olmayan cevaplarına yaşadığımız yeryüzü cehenneminde ulaşamayacağımızı bile bile. Hem de başrollerde stop motion tekniğiyle canlandırılmış kuklaları kullanarak. Hem de tüm karakterleri seslendirmek için sadece üç ses kullanarak: Michael Stone’u seslendiren David Thewlis, Lisa’yı seslendiren Jennifer Jason Leigh ve tüm diğer sesleri kadın erkek fark etmeksizin seslendiren Tom Noonan. Duke Johnson ve Charlie Kaufman tüm bunları yapmış ve de olmuş. Çok da özel bir film olmuş. İçerisinde çok derin anlamlar barındıran, soran sorgulayan, zamanın ötesinde ve yetişkinlere yönelik bir animasyon olmuş. Zamanın akışı içerisinde sorgulamayı bırakın anlama şansı bulamadığımız anlamsız gibi görünen anları Kafkaesk bir yaklaşımla aktarabilmiş ikili izleyiciye. Bunu da son derece sevecen bir tonda yapmışlar, sevecen kuklalar eşliğinde. Kuklalarını seven yaratıcıları olarak kalıyorlar hafızalarda sırf bu yüzden. Yetişkinlere yönelik bir animasyon olduğunun filmin başında belirtilmesinin nedeniyse birazcık küfür, birazcık argo, birazcık kukla çıplaklığı, bir de kuklalar arasında geçen bir baştan çıkarma ve sevişme sahnesi barındırmasından kaynaklanıyor olması. Benimse kulağımda hiç geçmeyen “Lakme” operasından “Flower Duet” var. Tıpkı Michael Stone’un çevresindeki sıradanlıktan ve anlamlandıramadığı durumlardan kaçmak için ipod’una sığınması ve sonra melodinin ıslık versiyonunu taksinin içinde çalması gibi. Bazen müzik her şeyin üstesinden gelebiliyor, ortak ve sevilen bir nokta olabiliyor ve bazen müzik teselli verebiliyor huzursuz ruhlara bu karmakarışık dünyada.

1401x788-Screen-Shot-2015-11-02-at-11.06.31-AM

images-204

720x405-079-ANOMALISA-011R

İngiliz asıllı Michael Stone bir konferans vermek üzere Melekler Şehri Los Angeles’dan Batı’nın kraliçesi olarak adlandırılan Cincinnati’ye giden uçak daha inmezken başlıyor etrafına çektiği insanlarla yaşadığı sınırlı, garip ama çoğunlukla gereksiz diyaloglara. Yan koltuğundaki yolcudan, taksi şoförüne, oteldeki resepsiyonistten komiye kadar herkes ayrı bir alem gündelik sıradanlıkları paylaştığı. İnsana her gün aynı metrekareyi paylaştığı yüzünü bir daha hatırlamayacağı insanlarla yaptığı diyalogların anlamsızlığını, sıradanlığını ve değersizliğini anlatmaya çalışıyor sanki. Kurgu bir isim olan Fregoli ismindeki otelin gerçek anlamıysa nörolojik bir rahatsızlık olarak tanımlanan Fregoli Sanrısı-bir diğer adıyla Binbir Surat Sendromu, yani kişinin kendisi dışında gördüğü herkesi birbirinin kopyası sanması durumu. Tıpkı zaman zaman ve gitgide artan dozlarda Michael’ın da herkesin aynı kişi olduğunu ve o aynı kişi tarafından rüyasında, telefonun ucunda taciz edildiğini ve tehdit altında olduğunu düşünmesi gibi. Michael’ın varoluş ve orta yaş krizine ek olarak beraber yaşamak zorunda olduğu bir de böyle bir rahatsızlığı var onu huzursuz edip kafasını karıştıran, hayatının sıkıcılaştığını düşünmesine sebep olan. Telefonun öbür ucundaki karısı Donna ve küçük oğlu Henry’nin sesleri bile aynı geliyor kulağına. Kendisinden sadece oyuncak isteyen oğluna ve eşine yabancılaşması bundan. Kafasının içinde duyduğu sesin peşine düşüyor otelde. O mükemmel sesin sahibiyse Akron’dan arkadaşıyla onun vereceği konferansı dinlemek üzere gelen Lisa oluyor. Lisa Orta Batının her yerine paketli pastane ürünleri gönderen bir firmanın müşteri hizmetlerinde çalışıyor. Yürüyüş yapmayı, bisiklet sürmeyi, kitap okumayı, sinemaya gitmeyi, scrabble ve Yahudi pokeri oynamayı ve mızıka çalmayı seviyor. Kendini kıyasıya eleştirebiliyor. Fiziksel olarak ortalamanın altında ve çoğu insanın ona bakmaktan hoşlanmadığını, Michael’ın kitabını, sözlük yardımıyla ancak, okuyabildiğini itiraf ediyor. Üniversiteye hiç gitmemiş. Hep çağrı merkezlerinde çalışmış. Çünkü mağaza ve restoranlar onu hiç işe almamışlar. Sekiz yıldır erkek arkadaşı yok. İlk erkek arkadaşıysa 60 yaşında, evli, kızı kendisinden büyük bir adammış. Lisa’nın peşinden koşmasının nedeni ondan “iyi” bir çocuğu olmasını istemesiymiş. Tüm bunlara rağmen Michael, güneşe doğru yürümek isteyen, tüm zamanlar ikisininmiş gibi varsayıp öyle hareket eden Lisa ya da Anomalisa ya da Japonca karşılığı olan Cennetin Tanrıçası’nda özel bir şeyler buluyor. Onu tüm diğer seslerden ve bedenlerden ayıran, kendine özel kılan bir şey oluyor bulduğu her neyse. Fakat biz ikimiz farklıyız derken bunu kastetse de, Lisa’nın da anısı yok oluyor bir süre sonra, Michael’ın hastalığı yüzünden. Filmin güzel yanı da bu oluyor. Fregoli’nin varlığından bihaberseniz eğer, varoluş krizinin ortasındaki mesleki anlamda başarılı olmuş, iyi paralar kazanmış, hayranlar edinmiş, bir ev, bir eş, bir oğul ve bir sürü arkadaş edinmiş ama yine de yalnız olduğunu düşünen bir adamın şaşkınlığı üzerinize siniyor. Maskelerin ki bu maskelere kendisininki de dahil, bir bir düştüğüne, başta belirttiğim Gregor Samsa misali bir çeşit dönüşüm geçirerek gitgide etrafındaki herkese yabancılaşmasından kendi hayatınıza pay çıkartıyorsunuz. En azından benim öyle oldu. Kafka’nınsa tüm yazılı metinlerde ne kadar önemli bir iz bıraktığını anlamış oldum. Bir adam bir bunalım bir bunalım çıkmakta direndiği Şato’sundan yazmış durmuş ve üzerinden geçen bir yüzyılda etkisini yitirmeden her metnin ve bilinçaltlarımızın bir köşesine sinmiş azıcık da olsa.

Anomalisa-poster

Uzmanlığıyla ilgili bir kitap yayınlamış, konferans vereceği salonu da doldurmayı başarmış Michael Stone konferans esnasında zihin bulanıklığı yaşıyor. Ağzından çıkanlar yani kalbinden geçenlerle, önündeki didaktik metin örtüşmüyor bir türlü. Silinen yüzler gibi, hazırladığı metindeki kelimeler de siliniveriyor bir anda. Kaybolmuş bir adam var şimdi izleyicinin karşısında. Issız bir adanın ta kendisi. Çırılçıplak. Sarf ettiği her cümle kendisine çıkan: “Her müşterinin bir birey olduğunu hatırlayın. Konuştuğunuz her kişi bir gün geçirmiştir. Bazı günler iyi geçmiştir. Bazı günler kötü. Konuştuğunuz her kişi bir çocukluk geçirmiştir. Hepsinin bir bedeni vardır. Her bedenin acıları vardır. İnsan olmanın anlamı nedir? Acı çekmenin anlamı nedir? Hayatta olmanın anlamı nedir? Bilemiyorum. Aşkımı kaybettim. O denize doğru sürüklenen bir gemi. Benimse konuşacak kimsem yok…” Sonra mı, ondan sonra bir gün bir yerde ölüm geliverir ve tüm bunlar biter. Sanki hiç var olmamışız gibi.

anomalisascreenshot-xlarge

Fregoli’yi, Kafka’yı bir tarafa koyduğumuzdaysa çok tatlı bir aşk hikayesi yaşanıyor gözümüzün önünde. Orta yaştaki bir adam, ortalama bir kıza tutuluyor. Michael tıpkı yıllar evvel Cincinatti’de terk ettiği kız arkadaşına yaptığı gibi Lisa’yı da terk ediyor sonunda belki ama, optimist Lisa Hasselman ona müteşekkir kalıyor aşkı hiç böyle hissetmemiştim derken. Güzel bir gece yanlarına kar kalıyor ikisinin de. Yüzünü güneşe doğru çevirerek dönüyor evine. Mutlu ve özgür. Ve kısa da sürse de aşk güzel bir şey. Yaşamak için bir neden olmamakla birlikte, yaşanılan sıradan bir hayatı çekilir kılıyor zaman zaman geriye bakıp düşündükçe.

“Gün ışırken eve gelirim
Annem der ki, hayatını ne zaman doğru düzgün yaşayacaksın?
Anne, biz talihlilerden değiliz
Kızlar eğlenmek isterler
Bazı erkekler güzel bir kızı alır ve onu dünyanın kalanından saklarlar.
Ben güneşe doğru yürüyenlerden olmak isterim.
Kızlar ise eğlenmek isterler…” Girls Wanna Have Fun, Cyndi Lauper

downloadfile-41

images-172

images-75

images-85

 

 

BEN BİLİRİM

 

20160107_134254 (2)

BEN BİLİRİM

Sen bilmezsin
Ben bilirim
Sen duymazsın
Ben durmadan konuşurum seninle içimden,
Derinlerde kalmış köşemden.
Sanırsın hayat bana güzel
Sanırsın ben uçabilirim kanatlarım olmadan
Sanırsın ben yaşayabilirim senden sonra
Yaşadığını duymadan.

Arayışını benimle sınırlandırmadığını
Üzülerek,
Nefes aldığına
Çalışabildiğine
Sevinerek
Bakarım uzaktan
Ve benim bir parçamın sende olduğunu
Sen bilmezsin
Tek ben bilirim

Tek ben bilirim
Benden sonra
Evlendiğini,
Eğlendiğini,
Akşamları birkaç kadeh içtiğini
Yoksa neşelenemediğini,
Her sabahkinin aynı
Huysuzluk illetinin hala devam ettiğini.

Yaşadım ben
Sen yaşadın diye
Varım ben
Sen varsın diye
Ne yapalım kaderimizmiş böyle
Çocuksuzuz diye
Sanırlar ki rahatız böyle
Evlatlarını kurban veren bir ülkede
Nasıl rahat olur insan söyle!

Çekip gitmek gerek
Gidip de dönmemek gerek
Gökleri yükselten’e bir kerecik yakarmak gerek
Dertleri bir de O’na açmak gerek

Geride bir mektup bırakmıştım
Çekmecenin kenarına sıkışmış beklemekte
Yıllar yıllar geçmiş üzerinden
Zamanın zamanı gelmiş, hislerimi açmam gerek

Zamanı geldi sebeplerimi bilmenin
Zamanı geldi kapalı gönlümü açmanın
Zamanı geldi içimdekileri ortalığa saçmanın
Zamanı geldi sessiz ve suskun kalbimin taşıdığı ağırlığı atmanın.

Sen yorul bundan sonra
Sen üzül benden sonra
Sen tüken
Ben bittim nasıl olsa.

Pişman oluyorum bir anda
Anılar eziyor anları
Ah’larım soluyor bir anda.
Hepsi bir yana
Sen bir yana.
İki mutlu son çok gelir bir anda
Sen mutlu ol
Bundan sonra.
Varoluşumuz hata olamaz
İnanmalıyız buna.

NEVŞEHİR, ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : ÜRGÜP, AVANOS, GÖREME

NEVŞEHİR, ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : ÜRGÜP, AVANOS, GÖREME

ÜRGÜP :

12 02 2016 - 1

Ürgüp’teyim. Ülkenin en turistik ve dolayısıyla en kalabalık olması gereken bölgesinde hemen hemen hiç turist yok. Yollar boş, ara sokaklar ıssız, oteller kapalı. Yıllar önce bir günde kalkan balon sayısını düşünüyorum da, şimdi tek tükler. Kriz, savaş, kaos, geleceğin belirsizliği, patlayan bombalar son derece cazip fiyatlarla Türkiye’ye gelen yabancı turistin ayağını kesmiş. Eskiden de bombalar patlardı bu ülkede. Ama bu kadar sıklıkla olmazdı. Afganistan, Pakistan, Irak ve Suriye’den sonra tehlikeli olarak kabul edilen bir ülkede yaşamanın verdiği sıkıntının, hassas dengeler üzerine kurulu ülkenin can damarlarından biri olan turizmi nasıl etkilediğine kendi gözlerimle şahit oluyorum. Avrupalı turist az. Rezervasyon iptalleri var İstanbul’daki saldırıdan sonra. Çinlilerin bayramı da bitmiş. Sezonu kapatmış esnaf çaresiz. Bu sene tatil planı yapacaksanız, buralara gelin. Anadolu başkadır gene de. Kapadokya bölgesindeki enteresan doğayı bulamazsınız başka yerde. Her yeri kendine özgüdür. Her sokağından, tüm yerleşim bölgelerinden ayrı bir güzellik çıkar. Bir yere gidecekseniz, buraya gelin. Taş evlerde kalın. Atv’lere binin, at sürün kovboylar gibi, güzelim şaraplarından için. Kapadokya bölgesi ve Eski Mardin insanı allak bullak eder. Türkiye’de eşi benzeri yoktur. Mardin için, tüm GAP için-Gap turları yapardı eskiden turizm firmaları bundan çok da uzak olmayan tarihlerde, bir projeymiş cidden kolaylıkla harcanabilen- yanlış politikacılar, kötü niyetler, misillemeler… Şu geldiğimiz noktaya bak! Gel de şu halimize bak!

20160113_153038

20160113_144516

20160113_151205

20160113_144408

20160113_151459

Ürgüp Öğretmenevi’ne giriyorum. Güzel, eski bir taş bina. İçerisi bomboş. Kimsecikler yok. Çay var mı diyorum usülden çalışanlara. Demleriz diyorlar kibarlıktan. Düşünün. Lokantalar boş. Öğle arasını da geçtiğinden memur ya da banka personelinin gelme ihtimali de yok. Kalamayacak olsam da gece hayatı olduğunu bildiğimden soruyorum esnafa, nasıl acaba gece hayatı diye. Kayserililer bitirdi diyor bir tanesi. Kayserililer buraya gece hayatına mı geliyorlarmış diyorum. Olanca ciddiyetleriyle kafalarını sallıyorlar. Kayserililerin bu bitirme işi hakkında bir fikrim olamıyor yazık ki. Ayrıntıları duymak istediğimi de sanmıyorum zaten.

20160113_153629

20160113_145019

Elinde bir büyük Divan-ı Kebir misali kitap olan İngiliz bir kadın ve ben yabancısıyız buraların. Dışarıdan şaşkın ve bakımsız görünüyoruz. İkimizin de botları toz içinde. Saçlarımız papaz gibi. Onun yüzü sapsarı, benimkisiyse kirece bulanmış gibi. Kadın benimle ilgilenmiyor. Ben onunla ilgileniyorum ya! Yine de garipseyerek bakıyor bana. Hiç alışılageldik bir durum değil sanırım buralarda son günlerde bir başına dolaşan turist kadınlar.

AVANOS :

20160113_165338

Her defasında en az ya da hiç miktarlarda gezi programıma dahil ettiğim Avanos’tayım nihayet. Galiba şu çanak çömlek meselesi hiç ilgimi çekmediğinden böyle. Hiç ama. Avanos’a hava kararmak üzereyken geliyorum ve hava buz gibi. Ayaz mı çıktı ne? Köprüden geçiyorum önce sallana sallana, Kızılırmak’ın üzerinden. Karşı taraftaki pastaneler bomboş. Otursam iyice geç olacak, dükkanlar kapanacak. Gözümün önünden şuruplu ağdalı hamur tatlıları ve üzerinden çikolatalı soslar akan, karnı kremalı yuvarlak pastalar geçiyor. Soğukta insanın canı hep tatlı istiyor. Hevesimi sonraya saklıyorum. Çarşının içine yöneliyorum. Chez Galip’in önünde buluyorum kendimi. Yıllar önce atölyesine gitmiştim Malezyalı bir çiftle. Şimdi onun yeğeni olduğunu söyleyen Mustafa var dükkanda. Saç müzesini gezdiriyor bana. Odalar odalar içinde tavanlara, duvarlara asılı rakamla on altı bin olduğu söylenen ve her geçen gün bu rakamı geçen saç uzantıları ve üzerlerine yapıştırılmış notlar çıkıyorlar karşıma. Adını, soyadını, uyruğunu, telefonunu, mail’lerini bırakmış kadınlar. Alt katlarda yer alan ruhsuz odalara ruhundan bir tutam katmış dünyanın dört bir yanından gelmiş kadınlar. Bir yandan ürkütücü görünüyor yıllanmış saçlar, bir mağaranın içinde yıllar yıllar içinde oluşmuş sarkıtları andırıyorlar bu halleriyle. Her saç bir hayat ve üzgün bir kadınla, ileriyi gören bir adamın aklı, burada, kadınlardan olma sessiz bir dünya yaratmış. Ben de bırakıyorum bir tutam saçımı Avanos’ta Chez Galip’e. Pittsburgh’da Kuzuların Sessizliği’ndeki Buffalo Bill’in yaşadığı yeri anımsatan ama aslında hiç var olmamış ünlü bodrum katını andırıyor burası her haliyle.

20160113_170958

20160113_172748

Karanlık çöküyor iyice ve insan ürküyor bir anda sokaklarda bir başına. Bir kadın sesleniyor arkamdan. Sonra daha yüksek sesle, derken daha da yüksek sesle. Durak çıkıyor karşıma. Orada da bir adam. Mahallenin delisine çatmışsın diyor. Gelme diyor kadına. Kadın geliyor daha hala arkamdan. Beni bir arabaya bindiriyorlar. Kadın arabanın arkasından da geliyor, hala daha nereye gidiyorsun diye diye. Avanos’un delisiymiş. Deli sever beni diyorum kendi kendime. Unutmuşum çoktan.

19 02 2016 - 1

GÖREME :

Sabahın çok da erken olmayan ama erken bir saatinde buradayım. Saat dokuz buçuk. Ben buradayım da, herkes nerede? Koreli bir çift var hemen önümde. Başka da bakıyorum da hani sağıma soluma, kimsecikler yok. Kimi esnaf daha dükkanını açmamış bile. Üç tane yavruluktan çıkmış, büyümüş kocaman olmuş kedi var bir dükkanın önünde aynı paspası barış içinde paylaşan. Çok ciciler. Pek şekerler. Sadece bakıyorlar gelene geçene hiç istiflerini bozmadan. Gelen geçen de fazla olmadığından, bana da poz veriyorlar iki arada bir derede. Teşekkürler.

2016-01-31 20.08.54
Aynı Paspas’ın Çocukları
20160114_111231
Koreli Çift

Koreli çiftle rastlaşıp, birbirimizi anlamadan konuşuyoruz. Bu genellikle şöyle olur: sen bir şey söylersin, karşı taraf başka bir şey anlatır ve hoşça kal diyerek vedalaştığınızda aklınızda kalan bir şey yoktur. Ne aydınlanmışsınızdır ne de karşı tarafı aydınlatabilmiş. Suretleri silinir kolaylıkla gözünüzün önünden. İşte öyle bir ayrılış oluyor bizimkisi de.

Bugün Cuma ve Cuma hutbesi veriliyor. Ağzım bir karış açık, dinleye söylene yürüyorum kendimi kaptırıp. Hayır bugün cuma değil, verilen de cuma hutbesi değil. İmam almış eline mikrofonu konuşuyor. Mevzusu ise şu: “Müminler, inananlar vazgeçin şu zinadan”. Sonra da uzuun uzuun Allah-u Teala’ya bağlıyor mevzuyu. Yatay bir soruna dikey bir çözüm getiriyor kendince. Çok başarılı bir hatip ama saçmalıyor. Her yerden şehit haberleri gelirken, canlı olduğunu sanan cansız bombalar ülkende cirit atarken, insanlar birbirine düşmüş, mezhep ve etnik kimlik ayrımı yapılırken, millet gırtlağına kadar borç içinde yüzerken, ne zinası? Kime ne milletin yattığı yerden? Her yer çok ağır bir mutsuzluk ve belirsizlikle horlandıkları topraklarda zencinin zencisi olarak yaşamaya çalışan mültecilerle dolmuşken, ne zinası böyle bir günde söyle akılsız adam. Alan razı, veren razıysa Hocaefendi, sen fazla fazla takılma bu mevzulara. Pompei değil burası, Caligula değil bu halk, bu insanlar. Ne kadar boş tüm bu yobazlıklar. Tecavüzlere, kadınlara dayağa sesiniz çıkmaz ama kolay kolay.

Göreme Açık Hava Müzesi’ne gelmeden kafelerin ve hediyelik eşyaların olduğu dükkanların arasından geçiyorum. Bir anda bir dükkan sahibi çıkıyor karşıma. Adam bana duyup duymadığımı soruyor. Duydum diyorum. Meğer Nevşehir Merkez Camisine bağlanıp, oradan da hoparlörlerle naklen yayın yapıyorlarmış tüm ilçelere, köylere. Allah’tan bu saçmalıklardan anlamıyor turistler. Yerli halkın damarına basıyorlar ancak. Böyle günde olur mu böyle vaaz diyor. Milletin oğlu ölmüş gitmiş, ölüsünü yıkamak cenazesini kaldırmak peşindeyken nedir bütün bu saçmalık? Sıcak şarabım var diyor. Dönüşte uğrarım diyorum ben de.

20160114_110557

20160114_112140
Manşet girin

20160114_114120

28 01 2016 - 1
Göreme Açık Hava Müzesi

Açık hava müzesindeki her bir kiliseyi ziyaret ediyorum tekrar tekrar. Kültür Bakanlığına bağlı görevliler var her yerde, olası fotoğraf çekimlerini engellemek için kendi paylarına düşen kiliseyi bekliyorlar. Kimi görevli yasak bizim bilgi vermemiz, audio alsaydınız diyor. Haklısın ama teorik bilgi her yerde varken, senin kelimelerin kaçıyor, bir bilsen. Unesco Dünya Miras Listesi’nde yer alan açık hava müzesinde manastır hayatına şahitlik ediyorsunuz gezdikçe. Vadi manzaralı kiliseler ve şapellerle bezeli alanda erken dönem Ortodoks Hıristiyanların hayatına tanıklık ediyorum yüzyıllar sonra. Kullandıkları boyalar her nasılsa bozulmamış, gelmiş bugünlere kadar. Görevli günümüzün plastik duvar boyalarıyla karşılaştırıyor zamanın malzemelerini, beni de bir gülmedir alıyor. Plastik satenlerle boyanmış fresklerin halini düşünüyor insan. Olmayacaklardı o zaman şimdiye tüm bunlar. Müze kapsamında, Kültür Bakanlığına bağlı harika hediyelik eşyalar satılan bir mağaza var burada. Onu da gezip ayrılıyorum müzeden. Çıkışta fotoğraflar çekiyorum. Aşırı soğuktan ne yaptığımı bilmez halde çektiğim rastgele karelerden birine takılan, cinsiyeti belirsiz bir insanın soğuğa karşı aldığı önlemlerle objektifime yansımış haline bakıp da korkmayın sakın. Mevsim normallerinde seyreden havalarda ben de objektiflere yansımasam da aşağı yukarı bu hallerde dolaştım durdum. Hayatımda yemediğim tatlıyı da bu bölgede yemişliğim var.

20160114_124253 (2)

20160114_113521
Doğal Kapalı Otopark

Geldiğim yoldan dönüyorum tekrar. Beş tane tur otobüsü var araç yerinde park edilmiş olan. Müzeye gelmeden konuştuğum cafe sahibiyle karşılaşıyorum. Giderken masada bıraktığım biracı ve tembel Alman’ı buluyorum içeride. Soğuktan buraya sığınmış turistler, divanlarda büzüşmüş oturuyorlar. Biracı, tembel ve tombiğin yanakları al al olmuş alkolden, hem de sobanın sıcağından. Biraya devam. Bense sıcak şarap söylüyorum. O kadar iyi geliyor ki, içim ısınıyor. Dünyayı kurtarmaya hazırım diyorum kendi kendime. Dünyanın hele de benim tarafımdan kurtarılmak konusunda çekimser kaldığını düşünüyorum. Hiç ses etmiyor bana.

Kafeyi işleten iki kişiyle Almanya ve Hindistan’dan gelmiş turlar gidince konuşabiliyoruz nihayet. Onlara şarap on beş bana beşmiş. Malum euro şu kadar, dolar bu kadar, sosyal devlet onlarda, bizim olay bambaşka. Ödesin bakalım canlar. Doksan dokuz euro’ya geliyorlarmış buraya adam başına, tur kapsamında-söyleyenlerin yalancısıyım. Hava bedava, su bedava. Arada canlı bombaların hedefi olsalar da, biz her gün yaşıyoruz aynı korkuları kalabalıklara karıştığımızda.

NEVŞEHİR, İKİNCİ BÖLÜM : HACIBEKTAŞ

20160113_114311

NEVŞEHİR, İKİNCİ BÖLÜM : HACIBEKTAŞ

“Mezhep kavgası politik bir suçtur.”

KURGU KISMI:

Gözlerimi açtım. Sıcacık yatağım daha da ısınmadan içerisinde doğruldum, sonra da kalkıp otel odasının penceresinden dışarıya baktım. Nevşehir’de soğuk bir gün olacağı belliydi. Yüzümü yıkadım. Makyaj yapmadan önce bıyıklarım çıkmış mı diye ayna karşısında dikkatli dakikalar geçirdim. İstenmeyen bir tüy güzelliğimi bozabilirdi. Tüy yoktu. İç rahatlığıyla makyajımı yaptım. Giyindim. Özenliydim. Botlarımın üzeri tozlu olduğundan, bavulumun içinden çıkardığım özel süet boyasıyla boyadım her ikisini birden. Bağcıklarımı bağladım. Sırtımdaki kamburu attım. Süzülen bir kuğu misali lobiye indim. İnsanlara gününüz aydın olsun dedikten sonra kahvaltı salonuna geçtim. Açık büfeden tabağıma aldığım dört tane siyah zeytin, üç tane karnı kırmızı biberli yeşil zeytin, iki dilim hellim peyniri ve cherry domateslerini birbirleriyle temas etmeyecek şekilde konumlandırdım. Aralarındaki mesafeli ilişki bir iki yudum ılık çay eşliğinde ağzıma berabercene tıkılıp mideme gönderildikten hemen sonra bozuluverdi. Yıllardır altlı üstlü oturmaktan birbirinden bıkmış ve içten içe kin gütmüş kırk yıllık komşular misali karıştılar bir anda. Benim içinse sorun yoktu. Ben ağzıma atmaya bakarım. Sonrasında yaşananlar kendi meseleleridir. Beni ilgilendirmez. Minik kahvaltımın ardından lobiye geçip ağzımı küçük küçük açarak esneyip hoşbeş edecek birkaç tanıdık yüz aradım. Bulamayınca lobi çalışanlarının ve karşıma çıkan tüm otel çalışanlarının zamanını gasp ettim. Kendimi çekmek zorunda hissettirdim onlara. Çektiler de. Çekmeyip de ne yapacaklardı? Sonra ufak bir şehir turuna çıktım, yorulmadan geri döndüm. Terlemek istemedi canım. Gazetelerin ön sayfasından yükselen savaş çığlıkları ve ölümler ilgimi çekmedi. Kapattım. Moralim bana lazımdı. Saatim on iki’yi gösteriyordu. Öğle yemeğine indim ve

Bu kurgu kısmıydı. Beni bir de böyle hayal edin istedim. Kabul ediyorum yazarken ben de kendimden sıkıldım. Şimdi gelelim benim gerçekte neler yaşadığıma.

NEVŞEHİR :

O sabah kafamda bir tuhaflıkla kalkmıştım. Kafamın içindeki uğultunun sebebini anlamak için ağırlaşmış gözkapaklarımı araladım. Yerde uzanmış yatıyordum. Altımdaysa ne bir yatak, ne de bir şilte vardı. Üzerine yattığım sağ tarafım yüzünden sağ kolum ve sağ bacağım acı içinde kalmıştı. Kendime bakmaya çalıştım. Kazağımın altını araladım. Ufak morluklar vardı. Sanki biri tarafından tekmelenmiştim. Aynı morlukların bileğimde de olduğunu gördüm. Odanın diğer taraflarına baktım. Rutubetten akmış duvarların üzerine çivi bile çakılmamıştı. Pencereler içeriden gazete kağıdıyla kaplanmış, günler öncesi tarihli gazetenin kalan sayfaları yerlere saçılmıştı. Soğuktan buz gibi olmuş ellerimi bacaklarımın arasına sıkıştırarak ısıtmaya çalıştım. Kaçırılmış ve unutulmuştum. Ya da kaçırılmıştım ama unutulmamıştım. Dirseğimin üzerinde doğruldum. Nihayet ayağa kalktım. Her yerim ağrıyordu. Kapıya doğru yöneldim. Elbette kilitliydi. Biraz zorladım hatta bedenimde kalan son gücü denedim üzerinde ama gene nafile. Pencereye yöneldim. Gazete kağıtlarını parçalayarak aldım. Demir vardı üzerlerinde. Çığlık atmayı denedim. Sesim önümdeki ıssızlıkta kayboldu. Bir evin giriş katıydı burası. Hafızam yavaş yavaş geri geliyordu. En son Nevşehir garajından bindiğim bana özel arabanın Toki konutlarından aşağı süzülmek yerine, yönünü değiştirip ara sokaklara saptığını ve bunu fark ettiğimde çığlık çığlığa koltuk ve döşemeyi yumrukladığımı, buna karşılık şoförün tepkisizliğini anımsadım. Robot gibi hiç konuşmadan, karşımıza çıkması olası insanları ezmek pahasına büyük bir hızla geçiyordu daracık sokaklardan. Beni düşüncelerimden uzaklaştıran bir el kapının kilidini çevirdi aynı anda. Bir tanesi tıknaz ve kısa boylu, diğeri esmer ve korkutucu derecede iri iki adam tam karşımda bana doğru yönelttikleri alaycı bakışlarıyla bir şeyler fısıldaştılar. Panikten ve korkudan ne dediklerini anlayamadım. Neredeydim? Kimdi bu insanlar? Kısa ve tıknaz olan kayboldu bir anlığına. Sonra elinde yarım ekmek ve beyaz peynirle döndü. Tabağın üzerindeki sözde sabah kahvaltımı yere koydular ve kapıyı kapatıp kayboldular. Tabaktakileri yemek içimden gelmedi ama çok da acıkmıştım. Ekmeğimden bir parçayı dişlerimle kopardım. Ekmeğe karşı hırslanmış gibiydim. Bir parça peynirden attım ağzıma. Hırsla çiğnedim ikisini aynı anda. Peynir yağ gibi eriyiverdi ağzımın içinde ilk etapta. Bir an geldi, doygunluktan mahsunlaştım. Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Saatime baktığımda, on iki’yi gösteriyordu ve

Bunu son romanımda kullanabilirim. “Nevşehir’de bir kırık kaçırılma öyküsü”. Bir bölümün adı bile olabilir. Okuyucu aksiyon sever. Biraz hareket katmam gerek yazdıklarıma. Böylesi heyecanlı olmakta. Aksiyonlu kurgu. Bunu da mı beğenmediniz yoksa? Ama şimdi geliyorum kendi hayatımın kurgusuna.

GERÇEK KISMI :

Yaşlıyım. Daha az gülüp, daha çabuk yoruluyorum. Her neyse, enerjim eskisi kadar yüksek değil ama bana yetiyor. Soğuk iklim insanı erken uyandırdığından, tüm yorgunluğumla yattığım yataktan, dinlenmiş olarak kalkıyorum. Bölgelere ayırmıştım gelmeden şehri. Orjine dönüp dönüp baştan başlayacaktım. Nevşehir merkez, ilçeler enfes. Zamanın daraldığı hissinden kurtulamadığımdan palas pandıras giyinip yola fırlıyorum. Aynada uzamış bıyıklarıma bakma fırsatım da olamıyor haliyle. Çok yazık. Benim günlerim de işte böyle yollara fırlayarak geçiyor. Kahvaltım kraker ya da yollardan aldığım poğaçalarla telaş ve panikle başlayıp, öyle de bitiyor.

20160113_103122 (1)

20160113_101807

O kadar hızlı yürüyorum ki beş dakika içerisinde durakta oluyorum. Az bir nüfusla Hacıbektaş’a hareket ediyoruz. Saflaşmış ya da hep safmış bu kadın, yanında onu yönlendiren bir adamla şaşkın şaşkın biniyor arabaya. Adam onu kolundan tutarak çekip çeviriyor. Hiç konuşmuyorlar aralarında. Kadın yol boyunca yola bakıyor sadece, inen binen umurunda değil. Uzun süre aynı havayı solumuş ve nihayet dışarıya çıkmış bir çocuğun saflığı var bakışlarında. Yollar alıyoruz beraber ve iniyoruz beraber. Aynı heyecansızlık var üzerinde. Çarşamba pazarına denk geliyorum. Hem soğuktan, hem adetten insanlar öğlene kadar pazar yapıp toparlıyorlarmış. Üç bacılık var bir tezgahın önünde(burada öyle diyorlar bacılara: bacılık). Biri fotoğraf hususunda hevesli. Çabuk çabuk diyor bana, müşterileri kaçırmamak için. Gülüyorum ben de kendisine. Kıpkırmızı domatesleri, karnabaharları tezgahında sergileyen iki adam takılıyor gözüme. Birisi ufak tefek ve zayıf, diğeri tombul toraman. Yanyana Laurel ve Hardy’e benziyorlar. Aynı anda bir amca yaklaşıyor tezgaha. Benim fotoğraf çektiğimi görünce doktorumuz geldi diyorlar kendisini göstererek. Nasıl yani diyorum ben de. Aletsiz tansiyon ölçer eliyle, bir hastalığımız olsa ona gideriz diyorlar. Öyle mi diyerek fütursuzca uzatıyorum kolumu kendisine, ölçsün diye. Besmelesini çekip saymaya başlıyor. İçimden on dört dokuz geçiyor. “Büyük on dört, küçük dokuz” diyor. Büyük olan bir puan fazlaymış ama olur o kadar soğuk havalarda diyor. İsmini soruyorum. Kadir Doğan’mış. Oğlu varmış, Burdur’daymış. Bana yanında taşıdığı defterini gösteriyor. İçinde almış olduğu notlar var. Eski zamanaların şamanlarına benziyor. Seyyar, natürel doktor. İlk defa besmele eşliğinde tansiyon ölçtürmüş bulunuyorum halk pazarında. Hayat garip. Çok garip işte.

2016-01-18 23.19.28

2016-01-18 22.39.49
Kadir Doğan

20160113_101853

Hacıbektaş-ı Veli Müzesi’ne giriyorum. Her zamanki gibi ücretsiz. İkinci Avlu olarak da bilinen Dergah Avlusu’ndan geçiyorum. İlk önce Balım Sultan Türbesi’nin yanındaki mezarlığa gidiyorum. Genç bir erkek var benim gibi ziyaretçi olarak gelen. Gözümü yüzüne çevirdiğimde kafasını çeviriyor. Arkasını dönerek oturuyor mezarlığın başına. Türbenin içine giriyorum. Görevli sakin, nazik ve bilgili. Hiç duymadığım ya da gözden kaçırdığım şeyler anlatıyor bana. Ulusoy’lardan bahsediyor. Eşikten atlıyoruz beraber. Çıkarken aynı gençle karşılaşıyoruz. Buğulu gözlerini kaçırıyor yine benden. Elinde Kur’an bir yandan dua okurken bir yandan duvarlarda gezdiriyor ellerini. Kutsuyormuş gibi duvarları, alçı gibi sürüyor duvarlara duaları. Bunu yaparken transa giriyormuş gibi oluyor. Görevli beye soruyorum kimdir, kimlerdendir diye. Hep gelir cevabını alıyorum. Hep gelirmiş, okur okur gidermiş. Ben o karışık aklımla Fatiha’yı zor getirirken aklıma, kendisi okurmuş okurmuş, gidermiş sonra da Ankara’sına. Beni görmezden gelmeye çalıştı belki ama ben onu, yüzünü ve buğulu gözlerini nerede görsem tanırım. Ara ara aklınıza olur olmadık anlar, yüzler gelir ya. Onların hiç biri anlamsız değildir. Her rastlaşmanın, her izin küçük ya da büyük anlamı var bu hayatta. Biz o Abdal’la bir gün yine bir yerde karşılaşırız. Abdallar var Anadolu’da. Kalabalığa karışmadan yaparlar ibadetlerini, gözlerden ırakta. Pirleriyle karşılaşma umudu taşıyan Abdallar. Bir zamanı var bu karşılaşmaların. Beklemek lazım. Sabırlı olmak lazım. Bir Veli’nin dediği üzere arayıp bulmak gerek, murada ermek içinse sabırlı olmak gerek. İnsanları mazur, kendini kusurlu görmek gerek. Başkalarını tam, kendini noksan görmen gerek. Hak ile arana perde koymaman gerek.

20160113_104045

31 01 2016 - 1 (2)

Saatime bakıyorum. Tam on iki olmuş. Pazarcılar tezgahlarını toplamaya başlamışlar bile. Minibüs durağının içine giriyorum. Görevliye en yakın saatli bileti kestiriyorum. Bir yandan da simit yiyorum, aynı anda telefonumu şarj etmeye çalışıyorum ve uslu uslu oturuyorum. Üç kız var benimle birlikte fakülte öğrencileri olan. Yarıyıl tatiline girmenin mutluluğu içindeler. Birkaç müzisyen, Bulgar göçmeni pazarcı bir kadın, yerlilerinden de erkekler var. Herkes birbirini tanıyor. Tek ben varım ne olduğu belirsiz. Gözleri bir yerden ısırıyor olsa da tam adını koyamıyorlar varlığımın. Nereden geldim, nereye gidiyorum, kimlerdenim gibi sorular soruyorlar. Telefon, ulaşım ve koordinasyon işini yapan adam en çok ilgileniyor benimle. Annem nereli, babam nereli, kardeşim var mı? Nereli olduğumu öğrenince olduğum yerle ilgili bütün tanıdıklarını sayıyor. Ben hiçbirini tanımıyorum. Gidince sor diyor. Gitmiyorum ki diyemiyorum. Gitmeli miyim acaba, ya bu bir işaretse? Hışımla kapı açılıyor. İçeri giren adam öfke içinde ve soru sormayı ve anlatmayı seven adamın yanına oturuyor başı diğer yöne çevrili vaziyette. Konuşkan olan şu an hatırlamadığım ama ötekinin damarına basan birkaç cümle sarf ediyor. Hışımla içeri giren ve hala daha öfkeli olan “Sus artık kafamı dinleyeceğim” diyor. Bulgar göçmeni hanım Gönül Bey diyerek arayı yumuşatmaya çalışıyor. Diğer adamalar da minibüs geldiğinde öfkeli olanı, takma kafana diyerek sakinleştirerek uğurluyorlar. Bizi Nevşehir’e götürecek olan şoförümüz oymuş meğer. Geriye dönüp baktığımdaysa Gönül Bey konuşmaktaydı aynı hararetle. Bulgar göçmeni hanıma soruyorum kocan var mı diye. Var diyor. Neden sordun diyor. Erkeksiz yaşamak güç olsa gerek Anadolu’da diyorum. Her yer erkek. Onlar soruyor, onlar konuşuyor. Anadolu’da benim gezdiğim yerler arasında, İslam Rönesansı olarak kabul edilen Alevilerin yaşadığı Hacıbektaş’ta bile yalnız bir kadın olarak yaşamak güç olsa gerek. Öyle geçiverdi içimden, soruverdim ben de hesap etmeden.

gplus459425306 (1)

20160113_105245

20160113_113411 (1)

20160113_104900 (1)

 

NEVŞEHİR, BİRİNCİ BÖLÜM :

20160112_160906

NEVŞEHİR’e DOĞRU :

“Kişinin ne aradığını kendisinin de bilmediği durumlarda, arayış çok güç bir işe dönüşür.”   Kadınsız Erkekler, Haruki MURAKAMi

GİRİŞ :

Kim bilir rüzgar nereye götürür? Götürüyorsa eğer nazik esiyordur, çünkü sürüklediği de görülmüştür. Nereden alır, ne yöne çeker? Çünkü bazen o rüzgar sert eser. Bazen hiç esmez. Ağacın dallarına, dalların hışırtısına, uçuşan yapraklara, denizin yüzeyindeki dalgalara bakmazsan bilemezsin nefes alıp veren hırçın varlığını. Bazen yağmur getirir, bazen felaket. Ama görünmeyen elleri kağıt kalem tutar. Hafızası mükemmeldir. Karşına çıkacak kişileri  tek tek kendisi belirler hiç üşenmeden. Notlar alır, üzerine yağdırır. Dilsizdir, mesafelidir, kolaylıkla yön değiştirir. İtiraz hakkını kullanabileceğin bir yetkili merci bulamadığından, gelene razı olmak kimsesizliğindenmiş gibi seni yiyip bitirir. Bir parça muzip düşünmeye çalışırsın, çareler tükenince. Rüzgar, sana söylüyorum beni dinle. Tüm bu ayarlamalarının, karşılaştırmalarının son anda ya da çok kısa bir süre önce oluşturulduğunu düşündüğüm için, değiştirebilme payımın olduğunu ve bu hakkın bir şekilde benim içimde saklı olduğunu düşünmekteyim. Yani kısaca yaprak düşer ama nazlı nazlı düşer. İtiraz ede ede, tatlı tatlı, bir o yana bir bu yana sallanan ve içinde ağır bir beden taşıyan bir hamak gibi görünmeyen bir el tarafından ama çokça kendi gayretiyle sallana sallana düşer. İşte böyle kader bir anda önüne düşmez. İnsanlar da karşına öylesine çıkmaz. Bir nedeni vardır tüm bu kesişmelerin, bir matematiği, bir kimyası. Olasılıklar üzerinden giderken, çarpıtılmış kanıtların peşine düşer insanoğlu. Görmek mümkün müdür peki işaretleri? Değiştirmek mümkün müdür geleceği? Elbette. Rüzgar dilsiz olabilir ama sen kör değilsin ki. Yoksa öyle misin? Ahh yavrucuğum toymuşsun da. Biraz da şaşkın. Hayatın boyutunu yüz yaşına gelmiş ölmek bilmez kör ninenle karşılaştırmaktan olmuş sanki tüm bunlar. İlla uzamalı çektikçe, öyle mi? Günleri ve geceleri genişletmek gelmiyor mu hiç aklına? Dümdüz sona doğru ilerliyorsun. Kör değilsin ama körebeden de habersizsin. Ahh duydum seni. Çocukken oynardık dedin. Gene oyna. Ne kaybedersin? Yanılt seni oluşturanı. Yanılt tüm dünyayı. Ne kaybedeceksin ki? Sanki ne kazanmıştın ki? İtaatkardın. Bir kez asi ol. Razıydın. Bu kez dirençli ol. Asilik oyununa alışmak kolay olacak. Herkese, her şeye omuz silkmeyi dene bir de. Gökyüzüne bak da söyle bir kere de. Yüksek sesle. Seni yeneceğim de. Şimşekleri çek üzerine. Yağmurlar yağsın üzerine. Kör nineni düşün. O da yaşıyor işte. Zirveye tırman, durduğun kabahat. Everest’e tırman bundan sonra. Sonun belliydi madem, ne değişecek ki? Bir saniye zirveye çık, tüm ömrün yere çakılmakla geçsin. Boşver. Hayat bütün bunlara değer. O bir ana değer.

Yuvarlanarak düşüyorsun ve bana lanetler ediyorsun. Seni duyuyorum. Çok acı çekiyorsun. Ama et acısını unutur. Sen zirveyi düşün bir de her düşüşünde.

YOLDA GEÇEN BİR GÜN :

Ercan Havalimanı’nda tanıştığım aslen Adanalı Yıldız Hanım’ın anlattığı gotik hikayelerle bir saat rötar yapan uçağımızı bekliyoruz. Geçim derdi, çocukların derdi, beyinin keyfi, Kıbrıs’ın pahalılığı, kilosu altı buçuk liralık domatesi alıp da yemenin verdiği sıkıntı, düşük ücretler ve emekli maaşının kıtlığı. Çok çocuk ve çok hikaye, Adana ile Kıbrıs arasına sıkışmış hayatlar. Çareyi beraber tuvalete gitmekte buluyoruz uçağın rötarı uzayıp gittikçe. Ben valizimi geride bırakmak istemeyince burası Adana değil diyor. Sorumluluğu üzerine atıp, tıpış tıpış gidiyorum peşinden. Bir şey olmamış vaziyette buluyoruz eşyalarımızı döndüğümüzde. Kendini anlatmayı seviyor Yıldız Hanım; konuşkan çokça, tuhaf detaylarına takılıyor hayatın. Durmadan şükür diyor. Derdini dinleyen ben, şükrettiği gözlerini dikip görür müyüm acaba bir kere de diye merakla baktığıysa gökyüzü. Suretiz, elçisiyiz ama haksızlık oluyor gibi geliyor bir anlığına. Tüm çocuklarını, onların ne iş yapıp nerede yaşadıklarını ve oturdukları evlerin kime ait olduğunu öğrenmem on dakikamı almıyor. İki şişeden fazla içki getirilemeyeceğini tembihliyor bana sıkı sıkı. Adana işi sıkı tutuyor diyor. Gele gide ine bine işi öğrenmiş Yıldız Hanım.  Ama dediği de çıkıyor. Valizlerini bar tezgahı gibi şişe şişe içkilerle donatanlar gümrükte takılıyorlar. Geçemeyenlerin acı çığlıklarıysa hala kulağımda. Kolay değil, boşa gitti onca para.

Çok az fark ediyor hava durumu Adana’da, Kıbrıs’tan sonra. Ilık bir havada çekiştiriyorum valizimi. Adana’yı havalimanıyla ıskalıyorum her zaman olduğu gibi. Kalabalık, karışık, insanları çok çılgın. Yıldız Hanım valizlerimizi beklerken yan koltuğunda oturan adamın ter koktuğunu, erkeklerin de roll on kullanması gerektiğini söylüyor. Herkes her gün banyo etmeli diyor. İki adamın arasına sıkışıp kendini kasmaktan mahvolarak geldiğini anlatıyor. Haline bakıyorum. Hiç de öyle mahvolmuş görünmüyor. Bilakis o adamları mahvetmiştir. İstediğini söyleme cesareti taşıyanlardan çünkü. Natürel kadın, Yıldız Hanım. Sıkıştım kaldım ben burada diyebilmiştir. Kalan ve beraber geçirdiğimiz sınırlı dakikalar boyunca daha da bir sürü şey anlatıp durmuştu. Ama tek gözüm bir türlü çıkmayan valizimde olduğundan, ettiği bir çok lakırdı da havaya gitti. Bir nefes yanımda Yıldız Hanım. Hepsi buydu. Sizinle bu kadarmış Yıldız Hanım.

Nereye geldiğimi anlamaya çalışıyorum. Yürüyerek havalimanından çıkıyorum. Gökyüzü pırıl pırıl. İnsanlar hep esmer burada. Yıldız Hanım gibi. Uzun boylu, iri kemikli bir kadındı. Vücut ağırlığını ilk önce tabanlarının arkasına vererek yürüdüğünden tüm ağırlığını yasladığı haşmetli gövdesiydi onu korkutucu bir hale sokan da buydu. Gür ve yer yer beyazlaşmış siyah saçları ensesinden itibaren lüleleniyor, az bakımlı, hiç makyajlı, ama temiz görünüyordu.  Yalnızken erkeklerin bana doğru arsızca baktıklarını, o geldiğinde kaçamak bakışlar attıklarını hissetmiştim. İzbandut gibi duruyordu yanımda. Küçücük kalmıştım onun gövdesinin gölgesinde. Eğilerek bir şeyler söylüyordu daima. Ürkütücü tarafı aşırı korumacılığından da geliyordu. Beni sahipleniyordu, oturduğu mahallesini, Adanasını, sahip olduğunu sandığı, dahil olduğu her şeyi. Anlattığı hikayeler değil de kendisi daha gotikti. Eşine almış olduğu 70’lik rakıların fiyatını son bir kez de burada kontrol etmişti. Sonuç memnuniyet vericiydi.

Nihayet havalimanının dışındayım. Taksiler nerede olduğumu ve olduğum yeri tanımama fırsat vermiyorlar bir türlü. Bir akşam gene valizimi çekiştirerek yürümüştüm bu yollarda. Tarsus dönüşüydü. Biraz anımsar gibi oluyorum ama hepsi bu. Taksilerin içindeki adamlar yarı bellerine kadar dışarıda arabaların içinden o kadar çok bağırıyorlar ki aptallaşarak dolu bir taksiye biniyorum. Şoförün ağzında sınırlı sayıda dişi var ama konuşmaya da meyili var. Yanında oturan Antakyalı olduğunu söyleyen mimar çocuk benimle konuşmaya çalışıyor. Telefonumu istiyor. Şoför “Ooo bu ne hız” diyor. O trafikte dönüp bana “Verme sakın” diyor. Vermeyi düşünmüyorum zaten. Sonra da yanındaki çocuğa dönüp “Ooo sen de ne hızlı çıktın” diyor. İki kaçıkla şehirlerarası terminale gitmeye çalıştığımı idrak ediyorum o an. Antakyalı küçük garajda iniyor. Küçük bir para krizi yaşıyorlar aralarında. Şoförün tek mevzusu oluyorum yalnız kalınca. Bana dönüyor ve “Ooo nikah kıyacaktı neredeyse bu ne hız böyle Antakyalı’da, bunlar hep böyle midir” diye soruyor. “Siz siz olun vermeyin böylelerine telefonunuzu” diye de ekliyor. Vermeyecektim zaten. On dakikalık yolu üç dakikada alıyoruz beraber. Adana insanı hakkında bir parça fikir verebildim sanıyorum. Çılgın şehrin çılgın insanları. Ne olduğunu anlayamadan iniyorum arabadan. Yüzünde tebessüm “Kısmetlisiniz” diyor. Nereye çekersen çek. Ben sadece valizimi çekiştiriyorum. Ona da garajdakiler izin vermiyor. Ben daha bavulu göremeden bir grup insanın eline geçiyor valizim.

-Nereye?
-Nevşehir.
-Ne zaman?
-Derhal.
-Götürelim.

Pratik şehrin pratik insanları sayesinde iki açma alıp on dakika içerisinde otobüsteki tek kişilik koltuğuma kuruluyorum. Pozantı, Niğde, Nevşehir. Güzergah böyle. Bayan hostesimiz çabuk çabuk ikram ediyor, ondan da çabuk ikramları geri topluyor. İnesiye kadar tek bir çöp bırakmamak için kartal bakışlarıyla tarıyor her bir yolcu koltuğunun arkasına çöp sıkıştırılacak yerleri. Sıcak içecek isteyenlerden hoşlanmadığını anlıyorum. Kola, meşrubat ve su içenlere memnuniyetle bakarken, çay kahve içenlere gizleyemediği bir öfke duyuyor. Su istiyorum ben de sadece.

Öğlen kalkan üç otobüsünden indiğimde ve Nevşehir otogarına vardığımda hava kararmış oluyor çoktan. Bir günüm gelmekle geçiyor Kıbrıs’tan Nevşehir’e. Saat yedi buçuk ve ben ancak gelebiliyorum. Sabahın köründen beri geliyorum ve sıkılmış oluyorum karanlığın çöküşünden, hiçbir şey görememekten. İstediğim kadar bileyim, istersem onuncu kez geleyim, bir şehrin akşamına düştüm mü kendimi huzursuz hissediyorum istemeden.

Günün fotoğrafı olarak taksinin arka koltuğunda ne ara ve hangi şartlar altında çektiğimi hatırlayamadığım bu pozu buluyorum. Sanki bir başkası çekmiş bırakmış müthiş taksi maceramdan geriye bir anı olarak kalsın diye. Sabancı Merkez Camisi, Adana’dan bir küçük anı sadece.

20160112_141015
Sabancı Merkez Camii

SOL YANIMA

 

20160114_135028 (1)

SOL YANIMA

Hayyam’ı getirin bana
Bir şiir yazacaksam eğer
Burada,
Bir şişe şarap açın ona ve bana
Ama muhakkak getirin onu bana
Yanıbaşıma.

İçimde ne varsa tek ona dökeceğim
Ayıp olmasın kalanlara
Ruhumun sırlarını suskun, mahsun Hayyam’a anlatacağım
Gölgesi olsun yeter
Suskunmuş ne fark eder
Sessizliği olsun tek yoldaşım
Kalan zamanımda.

Pencereye tutulup süzülen titrek yağmur damlaları
Avutmak zorunda bundan sonra
Şeffaf ve unutkan gözyaşlarımı
Buhar olup uçtuğunda anlaşılacak
Büyük boşlukları
Tanrım insaf et
Boşa gitmemiş olsun her bir damlası.

Gözyaşlarım soğumadan
Sabrım daha taşmadan
Anılarımsa yok olmadan
Bir masal olsun anlatılsın
Hep dillerde dolaşsın.
Hayyam sade bir sihirbaz
Kelimeler ona yoldaş
Getirin o zaman o sihirbazı buraya
Bekletmeden daha fazla
Hemen şuraya
Sol yanıma.

Çiçekler toprağı yakından severler
Ondan hemen başlarını eğerler
Çimenler görev bilirler
Yorgun toprağı örterler
Bulutlar ve yıldızlar sınırdır gökyüzünde
Sevgiyi anlatırlar geceyle gündüze
Bir bildiği vardır dünyanın
Bir nedeni vardır yaşananların
Bunca yanlışlığın
Bunları anlatmam lazım
Çağırın çağırın çabuk Hayyam gelsin
Sol yanımı daha fazla üşütmesin.

Yeni bir nesil büyüyor şimdi eskittiğim yollarda
Adımları benimkinden telaşlı
Sızıları bilmeden büyüttükleri yaraları
Koşar adım eziyorlar asfaltı
Bir güne dört mevsim sığdırıyorlar hızlı hızlı
Gökkuşağıyla aynı renk tüm duyguları
Onlara onları anlatmam gerek
Aramıza bir elçi koymam gerek
Bunları Hayyam’a anlatmam gerek
Sol yanımla fısıldamam gerek.

Ocak 2016
Nevşehir, Uçhisar

 

EL CLUB

images-309

EL CLUB

“Ve Tanrı ışığı iyi olarak gördü ve onu karanlıktan ayırdı.” Genesis 1:4

“Hayatın suç ortağın.”

“Dört peder dördü de birbirinden beter.” Sakin bir sahil kasabasındaki evde günlerini sükunetle, dualarla, İncil’de bahsi geçen tek köpek türü olan tazılarla ve onları dahil ettikleri yarışlardaki performanslarından kazandıkları bahis paralarıyla ne yapacaklarını konuşarak geçiren rahipler ve bir rahibe giriyor kadraja filmin ilk sahnelerinde. Buraya kadar her şey yolunda giderken, pek fazla olmaması sürpriz sayılmayacak izleyicisine çok ağır bir yumruk sallıyor Pablo Larrain okyanus ötesinden, hem de bu dört peder üzerinden. Yumruk sert bir şekilde konuyor yüzlere Şili üzerinden. Gülüşler yüzlerde donuyor. Çok zor bir deneyim bekliyor sizi, hazır olmanızın neyi değiştireceğini bilememekle birlikte ben yine de söylüyorum, varsa önleminiz alın diye. Yönetmen kelimelerin gücünü kullanmış en çok anlatımda ve başlarına sevimsiz sıfatlarını eklemiş hiç çekinmeden. Her şey tüm çıplaklığıyla karşınıza serilmiş vaziyette ve karanlıkta kaçacak yer bulamıyor insan kendine. Ve maalesef ki aynı karanlık film bittikten sonra da yakanızı bırakmıyor. Şilili yönetmen kafa tutuyor kiliseye ve kurulu sistemin bir parçası olmuş bireylerin, bir daha da kopması mümkün olmayacak aidiyetlerine. Kilise ve onun gücü bir kimlik kazandırıyor bu insanlara ve bastıramadıkları dürtüleri yüzünden kendilerinden güçsüzlerin canını yakıyorlar. Sürekli Tanrı’ya yakın durup, bu kadar günah işlemek arasında sıkışıp kalıyor insanlar ve bu yıllarca süren çaresizlikleri ve bastırılmışlıkları dillerine vuruyor eninde sonunda. Tahammülü zor, izlenmesi güç, üzerine söylenecek çok şey olan ya da hiçbir şey olmayan bir film “El Club”. Katolik kilisesindeki çocuk tacizlerini ortaya çıkarmak için çabalayan bir tutam gazetecinin yaşadıklarını anlatan Amerikan yapımı bir film olan ve benim de yazmış olduğum Spotlight, El Club’ün yanında masal gibi kalıyor. Bu kadar sert, bu kadar vurucu ve yalın değildi hiçbir zaman, iyi olmakla beraber. Bundaki temel nedense bu suçları işlemiş ve günümüze geldiğimizde tüm bu yapılanları göz ardı eden ve unutmak isteyen insanların hayatlarına objektif bir şekilde tanıklık ediyor olmamız.

images-182

Film boyunca karakterler özellikle ayarlanmış gibi ister iç çekimlerde olsun ister dış, seyircinin gözünü rahatsız eden ve kah pencereden süzülen, kah dışarıda parlayan güneş ışınlarını arkalarına alarak kadrajdaki yerlerini alıyorlar ve bu ışığın varlığı kutsaliyeti simgelemesi gerekirken, inanılmaz rahatsızlık veriyor ve bu kalıcı bir imgeye dönüşüyor zamanla. Işık vurdukça isli puslu bir hal alıyor mevcudiyetleri. Bir kirlenmişlik varmış gibi.

el-club-07
Rahip Matthias
images-191
Sandokan

Bir gün gelen bir siyah araba rahiplerin hayatını değiştiriyor. Yeni bir rahip aralarına katılmak üzere getiriliyor. Sakallı ve mesafeli rahibin günahım yok sözü henüz daha soğumadan Sandokan çıkageliyor bahçe kapılarına. Yeni gelen rahibin kendisine çocukken yaptığı tacizi tüm ayrıntılarıyla nameli nameli anlatıyor. Bir türlü de susturulmak bilmiyor. En nihayet içeriden getirdikleri silahı çocuğu susturmak ve tüm kasabanın bu skandalı öğrenmesini engellemek için rahibin önüne koyuyorlar. Rahip ne yaptığını bilmez bir halde sokağa fırlıyor çocuğa yönelttiği silahla. Sonra da bir anda kendini vuruyor başından. İlk önce ölmüş rahibin duasını ediyorlar başına geçip. Sonra da polise üzerinde anlaştıkları ortak bir yalan söylemeyi kararlaştırıyorlar. Rahibe Monica’da bir güzel süpürüyor bahçedeki kanları. Filmin bundan sonrasında kriz durumlarına yönelik tecrübesi olan, çok ülkede bulunmuş, psikoloji eğitimi almış manevi yönetici Rahip Garcia giriyor devreye. Silahın nereden çıktığına, olayların nasıl geliştiğine ve ne çeşit insanlarla bir arada bulunmakta olduğuna dair bir soruşturma başlatıyor kendince, hiçbir zaman polis kayıtlarına geçmeyecek olan. İlk önce Rahibe Monica’nın ağzını arıyor. Monica hayatından memnun görünüyor. Onun gözünde kırsal bir hayat yaşıyorlar ve burası bir çeşit dua ve kefaret merkezi. Garcia ise her şeyin farkında ve filmin konusu hakkında bir fikri olmayan izleyici buranın ne bir çeşit kaplıca ne de bir inziva yeri olmadığını, her bir rahibin kendince günahlar işleyip bu ve benzeri evlere  aforoz edilerek gönderildiğini öğreniyor. Günahkar rahipleri takip eden geçmişin mağdurları er geç evlerin varlığını keşfettiğinden, bu tip evlerin yavaş yavaş kapatıldığını öğreniyoruz. Sırada da şimdi içerisinde bulundukları ev var.

el-club-piffl-medien-filmbild-128~_v-img__16__9__l_-1dc0e8f74459dd04c91a0d45af4972b9069f1135
Rahip Garcia
images-211
Rahibe Monica

images-216

club1
Rahip Vidal
downloadfile-49
Peder Ramirez

Dört rahipten ilki ve en derin düşünebileni Padre Vidal. Rahip Garcia ile yüzleşmesi ve tüm sırlarını ortaya dökmesi çok zor olmuyor. Sır saklayamıyor. Sandokan ona günah çıkarmak istediğini söylediğinde de günahlarını dinleyemeyeceğini çünkü sır tutamadığını söylemişti. Eşcinselliğin onu insanlaştırdığını ve gay olmanın çok derin bir şey olduğunu söylüyor. Ama o da çocuklara tacizden ötürü aforoz edilmiş. Kendi gibi bekarlık yemini etmişlerin durumunu gayet güzel özetliyor: “Duadan çok müstehcen şeyler düşünürdüm. Sevmek yok, sevişmek yasak ve buna bedenin dayanamıyor. Çünkü kaderine terk edilmiş aldatıcı bir vücudumuz var.” Bir de yarıştırmak üzere evcilleştirdiği tazısına karşı beslediği derin sevgisi var onu ayakta tutan. Onda gördüğü bazı şeylerle köpeğin insancıllaştığını, kendininse onun sayesinde hayvancıllaştığını öğreniyoruz. Aralarında en aklı başında görünen rahip orduda otuz beş yıl hizmet vemiş zamanında. Önceden sadece suçlara tanıklık ederken, sonrasında bir parçası oluyor benzer suçların. Üçüncü rahip Ramirez aralarında en yaşlı olanı ve geçmişine dair pek bir bilgi yok. Altmışlı yıllarda gelmiş eve ve ilk geldiğinde çok zayıfmış. Arada dalıp gidiyor. Rahibe onun altını bezliyor. En korkuncuysa hayalle gerçeği karıştırdığı zamanlarda ağzından çıkanların hep müstehcen detaylar olması. Son rahipse alkolik. Evin lanet suç ve suçlularla dolu bir zindan olduğunu, Tanrı’nın bu adreste oturmadığını düşünüyor. Garcia ev halkından daha çok sebze, daha az tavuk tüketmelerini istiyor. Ve daha çok dua, daha az yürüyüş. Alkolü de yasaklıyor. Birbirlerine giriyorlar bu yüzden.

images-193

images-258

Sorunlar ve sorularla yüklü geçmişler taşıyan rahiplerin hayatından Sandokan’ın bunalımlı hayatına geçtiğimizde tüm ağzı bozukluğuna rağmen harcanmış bir çocukluktan ötesini gözünüz görmüyor. Sandokan pasif gay ve her ne kadar ben kadınlarla oluyorum dese de olamıyor. Çocukken her tür istismarı ve rezilliği yaşadığından, şimdi o diliyle zehirliyor önüne çıkan herkesi. Hayattan ve insanlardan intikam alma şekli bu oluyor. Aşkın doruğuna Rahip Mathias’la çıktığını sanıyor. Çok acınası. Rahip Garcia onu oluşturan rahibi ve onun yaptıklarını öğreniyor, şimdi de kendisine yapılanların aynısını başka çocuklara yapmak istediğini söylediğinde ise tehlikenin büyüklüğünü görebiliyor ve onu kurtarmaya karar veriyor. Acılardan arınmış yeni bir Sandokan yaratıp, onu kefaret olarak rahiplerin arasında bırakıyor. İlk başlarda adam yerine konmadığından, ileride onu soracak, umursayacak birileri olmayacağından dertli olan Sandokan, bu anlamda en sonunda muradına eriyor bir yerde. Başında çok istekli olmasalar da ona sonsuza kadar değer verip, evini açan insanlara kavuşuyor. Zamanında rahip Matthias için ayarlanmış tek kişilik odada kalmak ona nasip oluyor. Böylelikle ev kapatılmıyor. Rahibe Monica’nın en büyük korkusu olan sırlarının duyulup, evin kapatılması endişesinin üzeri örtülmüş oluyor. Çok küçük işlerde güvencesiz çalışırken, bir kurumun parçası oluyor sonunda Sandokan. Tüm rahipler ve rahibeler bunun cazibesine kapılıyorlar sanki en başında ve içine girdikten sonra işler çıkılmaz bir hal alıyor. Tüm bu gerçekleri göre göre iki bin yıllık kiliseye olan bağlılığından ve sevgisinden ötürü her şeyin üzerini örtüyor ve kapıda bekleyen siyah arabaya binip hepsini geride bırakıyor sonunda Rahip Garcia. Herkes için böyle bir çıkar yolu bulmuş oluyor. Kilise kendi gücünden bir sürü suç ortağı yaratıyor ve tek galip gene kilise oluyor. Ayakta kalıyor her şeye rağmen.

Geçmez bir iç sıkıntısı ve dünyanın nasıl bir yer olduğuna dair soru işaretleriyle geride bırakıyor Larrain izleyiciyi. Kendi sinemasını oluşturmuş çok genç bir yönetmenden, çok ağır bir film ve deneyim oldu benim için “El Club”. Berlinale’den ödüllü, dinin kurumsallaşmasının doğurduğu sonuçları, bekar kalma yemininin anlamsızlığını ve olasılıksızlığını anlatan, bir süre etkisinden kurtulamayacağınız çok özgün bir çalışma olmuş. Olasılıklar içindeki en doğru kararı verdiğini düşünüyor insan Garcia’nın. En doğru karar her neyse… Ben hala daha o doğru kararı arıyorum çünkü.

cdn-indiewire

downloadfile-45

THE BRAND NEW TESTAMENT

brandnewtestament

THE BRAND NEW TESTAMENT

“Hayatımızın geri kalanıyla ne yapacağız?”

“Hayat bir buz pisti gibi. Birçoğu düşer.”

“Babam Tanrı. Onun evinden kaçtım. Altı havari bulmalıyım. Sen birincisisin.” Ea

BAŞLANGIÇ :

Başlangıçta bunun başlangıç olduğunu bilemezsiniz. Bir şeyler oluyordur. Sonra birden bire yok olurlar. Sonra sormaya başlarız onlar nereye gittiler, biz nereden geldik, nereye gideceğiz diye. “Yepyeni Ahit” ise Tanrı nedir, nerededir, kalplerde midir, yükseklerde midir sorusundan çok çok uzak, Tanrı insan olsaydı varsayımıyla hareket eden ve Brüksel’de ağzına fermuar taktığı evhanımı eşi, asi küçük kızı ve ondan da asi oğul’undan geriye kalan biblosu ve Babil Kulesi’ni andıran kasalarla çevrelenmiş çalışma odasında, bilgisayarının başında kaderleri yazarkenki haliyle hayal edebilecek kadar esnekseniz eğer, bu filme bir göz atmakta fayda var. Ama yok benim tanrım insan olamaz, ağzında sigara önünde içki şişeleri, binbir eziyet yaşadığımız kaderlerimize binbir keder yükleyen ağzı bozuk, aksi, kaba saba bir adam olamaz diyorsanız da yol yakınken dönün derim bu sevdadan. İki saat boyunca yönetmenine ettiğinden, senaristine de yazmış olduğu şeytan ayetlerinden ötürü söylenip durmakla bir yere varılamayacağından her şeye anlam katmaya çalışan ve bu uğurda kendini yitiren insancık için(kendimi buldum diyen herkesin bulduğu her neyse, eskiden olduğundan başka bir şey oluyor çünkü) boşa zaman kaybı ve sinir harbi olacaktır. Gerçek kaderleri yazansa kısa tutmuş olabilir sirk hayatlarımızı. Hiç düşünmedik belki ama kurtarmaya çalıştığımız insanlar kurtarılmalı ya da tedavisi yapılmalı mıydı? Önceden ısırdığımız parçaların yerine, elimizde iğne iplik dikmeye çalışıyoruz açık yaraları kibar kibar. “Vicdan rahatlar mı hiç bu şekilde?” Sonunu göremediğin bir hayatın içinde, döngünün nerede son bulacağını bilmezken, düşüncesiz sirk hayvanlarından farkın ne? Bu bir film sadece. Hebdo’nun çizdikleri de karikatürdüler sadece. Aşırı sıcak kan, Radikal İslam ve hoşgörüsüzlük…Bom. Ba.

images-153

Çok büyüttüğümüz, bir sürü anlam katmaya çalıştığımız, varoluşumuzun nedenlerini düşünmekten kütüphaneler eskittiğimiz ya da yaktığımız şey bir hiç belki sadece. Dinlerse tek bir din aslında özünde, yoksa aynı şeyi söylemezlerdi kutsallık çizgisinde yüzyıllar geçmiş olsa da birbirlerinin üzerinden. Bir gün bir ceninsin yumuşacık duvarların içinde. Ne yerse seni koruyup gözeten, yiyorsun sen de sessizce. Gün gelip de çıkman gerektiğinde yani sesini duyurma günün geldiğinde uzatıyorsun başını dışarıya minik omuzlarının üzerinden. Sonra da başlıyorsun ümitsizce büyümeye; çocuk olayım, genç olayım, eş olayım, baba olayım ya da anne, işimi kurayım, emekli olayım, giderayak iyi de bir kul olayım diye. Sevileyim, seveyim, her işin üstesinden gelebileyim, bunu da bütün dünyaya gösterebileyim, iyi arkadaşlarım, süper akrabalarım, son model arabalarım, en güzel benim karım, en havalı en zengin benim kocam olsun, ailem ayakta dursun, çocuklarım hayırlı olsun, damatlarım adam olsun, gelinlerim edepsiz olsun(pardon klavyem sürçtü, erdemli diyecektim) diye. Tek yaptığın ışığa doğru ilerlemek. Ölmeye çalışıyorsun kibarca bir an evvel. Ama söyleyemiyorsun kimselere. Ölümse düşünürken kolay sadece. Ölürken çırpınıyor herkes gitmesem olurdu daha diye. Ama bir nedeni vardı tüm bunların, bütün bu yaşananların; yoksa ana rahmindeki cenine dilediği simayı veren, bütün sebepleri yaratmazdı. Bunlar benim naçizane düşüncelerimdir, zahmet edip de okumak gayreti içerisine girenler için. Şimdiyse gelelim bir başka bölüme ve elbette ki filmimize:

images-75

images-210

YARADILIŞ :

Ea, Tanrı’nın kızı olarak ağabeyinin firarından sonra annesi ve babasıyla aynı evde yaşıyor. Tanrı ona ve karısına çok fena davranıyor. Sindirilmiş annesi, insanların çok konuştuğu oğul İsa için masaya bir tabak koymaktan hiç vazgeçmiyor, bir gün döner diye. Dünyayı yaratmazdan önce can sıkıntısı yaşayan Tanrı ise, bu yüzden Brüksel’i yaratıyor. Sonra da hayvanları. Ama Tanrı’nın sıkıntısı dinmiyor. Yarattıklarıyla da işler yolunda gitmiyor ve ilk önce erkeği/Adem’i yaratıyor kendi suretinde. Sonra da Havva’yı gönderiyor peşinden. Nesiller, ırklar genişliyorlar dünya üzerinde. Ve yine canı sıkılan Baba “Savaşın” diyor Tanrı için, Allah için, Baal için. Acı ve ıstırap çektirdiği oyuncakları yapıyor onları. Yangın, yağmur, çokça sefalet ve azıcık mutluluk bahşediyor insanlara. Yeni yeni başağrısı yasalar yazıyor madde madde: “Diğer sıra her zaman daha hızlı ilerler” gibi. Ya da “Bela teker teker gelmez” gibi. “Eğer bir gün bir kadına aşık olursan muhtemelen hayatını onunla geçiremeyeceksin” Bir başkası ve en acıklısı içlerinde.

Üç odalı, tam donanımlı, mutfak ve çamaşırhaneli bir apartman dairesinde oturan Ea bir türlü babasının istediği gibi bir kız olamıyor. Çizilen tablodaki Tanrı bir parça gaddar ve güç hastası. Öyle ki bir gün geliyor ve kendi öz kızını kemerle dövmekten çekinmiyor. Canı yanan Ea ise acı içinde intikam almaya karar veriyor. Ve onun hayatını mahvetmek üzere çantasını hazırlayıp yola koyuluyor.

1218422_The Brand New Testament 1

downloadfile-34

GÖÇ :

Ea ilk önce odasındaki İsa heykeliyle konuşuyor ne yapacağına dair. Beraber annelerinin sevdiği beyzbol takımı oyuncu sayısına eşdeğer olan on iki havarinin on sekize tamamlanmasına karar veriyorlar. Altı havariyle yepyeni bir Ahit yazmasını tembihliyor ona İsa. Ea babasının bilgisayarına girerek tüm insanlara cep telefonları aracılığıyla kaç günlük ömürleri kaldığını mesaj olarak gönderiyor. Yaşam süresinin önceden bilinmesi imkansız diyen doktorlar bir yana, belirlenen gün ve saatlerde ölümler gerçekleşiyor bir bir. İnsanlarsa tek bir soruyla kalakalıyorlar ortada: “Hayatımızın geri kalanıyla ne yapacağız?”

Ea bir Ateist. Ölümden sonra bir şey olduğuna inanmıyor. Ona göre cennet burada. Adem hemen buraya gelmiş. Kardeşi İsa’da öyle. Süratle yeni dünyaya adapte olan Ea’ya yolculuğu esnasında kendisine yardımcı olması için bir yazıcı olan Victor eşlik ediyor. Bir evsiz. Ea ona ne zaman öleceğini sorduğunda, telefonu olmadığı için bilmediğini söylüyor. Yepyeni Ahit’i yazması için küçük notlar alıyor kendince. Öte yandan aynı anlarda Tanrı’nın tek korkusu yavaş yavaş gerçekleşiyor ve Ea tıpkı ağabeyi gibi havarilerini topluyor etrafında. Altı havariden ikisi kadın. Bir tanesi çocuk ve kalan üçüyse erkek.

images-120

The-Brand-New-Testament

images-202

 

İlk havari Aurelie tek kolunu metroda trene kaptırmış ve 600 gramlık silikon bir kolla yaşıyor o gün bugündür. Münzevi bir hayat yaşıyor ve bir sürü de hayranı var aynı apartmanı paylaştığı. Çoğu ona aşık. Ea ilk teklifi Aurelie’ye götürüyor. “Babam Tanrı, onun evinden kaçtım, altı havari bulmam lazım, sen birincisisin” diyor. Ea’ya göre herkesin bir kendi iç müziği var ve Aurelie’ninki sevgi dolu Handel oluyor. Ona senin için bir rüya yaratacağım derken “Lascia ch’io pianga” eşliğinde yıllar önce kopmuş olan eli masanın üzerinde müziğe uyumlu bale yapıyor, Aurelie gözyaşları içinde kalırken. İki el yıllar sonra birleşiyor o kısacık anda Ea sayesinde. Bu anlar filmin en güzel sahnesiydi benim için.

downloadfile-42

Kızının yaptıklarını televizyondan öğrenen baba soluğu dünyada alıyor. Sivri dili ve geçimsizliğiyle kök söktürüyor herkese. Rahibi çıldırtıyor. Herkesi çıldırtıyor. Doktoru dövüyor, sayısız kez dayak yiyor. Öz oğlunun kendini bir papağan gibi askılığa çiviletmekten başka bir şey yapmadığını söyleyiveriyor. Kendi koymuş olduğu yasalar başına dert açıyor. Her bir havari eklendikçe İsa’nın Son Akşam Yemeği tablosunda yeni yüzler belirmeye başlıyor. Ve evinde oturup, sakin sakin iş yapan anne en nihayet bilgisayarın başına geçiyor ve kendi dünyasını yaratıyor. Rengarenk çiçek desenleri yapıyor gökyüzüne. Yerçekimini kaldırıyor, küresel ısınmayı durduruyor. Tepegözler yaratıyor. Erkekler hamile kalıyor bundan sonra. Aurelie Francois’yı hamile bırakıyor. Ondan kıllı bacaklarını traş etmesini istiyor. Benim, şahsen sevdiğim ikinci sahneydi. Dünya, saf bir kadının elinde çok daha iyi bir yer haline geliyor. Baba’ya gelince Özbekistan’daki çamaşır makinesi üreten bir fabrikada evine dönmenin yollarını arıyor çaresizce. Yepyeni Ahit’se çoktan yazılmış bile. Yazarı Victor bir kitabevinde imza gününde.

szDKu13hIAGR6o45_3SaGO0gRqnVKwCyVycnOC6cUAFq4GzK-NvJCRvEv9lDeHMm9Z22kbApqx3f0Ofb0IRIb-Cg2BhDrk7Siqn-F-_OTXAw=w590-h249-nc

images-164

LeToutNouveauTestament

226788

images-207

Ben en çok filmin müzik seçimlerini beğendim. Klasik eserlerin ardından Charles Trenet’den ” La Mer”, Adamo’dan “Tombe la neige”i duymak insanın içini ferahlatıyor zaten genel çizgisi ferah ilerleyen filmde. Bol ödüllü Mr. Nobody’nin yazar ve yönetmenİ Jaco Van Dormael’den başka bir özgün ve enteresan film daha izlemiş oluyoruz yıllar sonra.

STEVE JOBS

the-new-trailer-for-steve-jobs-makes-it-clear-that-sorkin-is-going-to-show-us-the-man-like-never-before

STEVE JOBS

Ben dünyayı değiştireceğim.” Steve JOBS

“Bu gücü, bu eğlenceyi avucunuzun içinde hissettiğinizde bir daha asla geri dönmek istemeyeceksiniz.” Steve JOBS

“Seni seviyorum Steve. Çünkü insanların kazandığı paraları değil, yaptıkları işleri önemsiyorsun.” Joanna Hoffman

Orwell’ın distopik bir dünyayı anlattığı 1984’ten farklı bir 1984 yılında Steve Jobs, bilgisayar mühendisi Andy Hertzfeld ve Polonya asıllı Mac’in satış departmanının başı Joanna Hoffman ile kafa kafaya vermişler lansman öncesi ses demosundaki sorunu halletmeye çalışıyorlar; yaptıklarıysa satirik bir gevezelik. Jobs kendisine “Merhaba” dedirtmekte ısrarcı ve Andy’i hatayı düzeltmesi için-aksi takdirde lansman esnasında, tüm izleyicilerin önünde bir türlü çalışmayan ses demosunun tasarımcısı olarak ayağa kaldıracağıyla-tehdit ediyor.

images-176

Yıl 1998. On dört yıl geçmiş. Jobs bir sürü badireler atlattıktan sonra Apple’a geri dönüyor. Filmin son lansmanı gerçekleşmek üzere. Jobs’ın tabiriyle “şeytanın baş mühendisi Hertzfeld” kapısında. Jobs’ın kızı yüzünden karşılıklı atışıyorlar. Andy ona on dört yıl önceki tehditini hatırlatıyor. Jobs’sa merhaba dedirtip dedirtemediğini soruyor. Elbette ki dedirtmiş ve Jobs ona “Teşekküre gerek yok” diyor.

downloadfile-41

Karşınızda böyle bir adam varsa yapacak fazla bir şeyiniz olamaz. Ama o da yanılıyor ve yanıldığını on dört yıl sonra kavrayabiliyor, o da sağ kolu, iş eşi Joanna sayesinde. On dört yıl önce Time’ın kapağındaki heykel onu hiddetlendirse, röportaj ağlatsa bile, o sene yılın adamı ödüllerinde konuşmadığı halde kan kaybetmiyor. Gerçekliğin bozulma alanı dedikleri, gerçeğin çarpıtılması aslında tüm bu yaşananlar. Time ne yapacağını çok önceden biliyor zaten ve o heykelin, o başlığın altında yatan çok başka anlamlar var. Jobs bir şey kaybetmiyor kısaca. Gazeteciliğin ezik bir parçası dediği Time ve iş dünyası ve Amerika, dehasının, ileri görüşlülüğünün, yapabileceklerinin ve kazandıracaklarının farkında ve bu adam daha yolun başındayken yok olmasına izin vermiyorlar. Arkasında güçlü bir ailesi bile yokken, geleceği vaat edişi akıllara durgunluk verici. Bir ülkenin, bir milletin ya da tüm dünyanın kaderini değiştiren adamlar son derece basit ailelerden çıkıyorlar. Erken yaşta yaşanan travmalar ve cezalar, sonunda ödülleri oluyor. Jandali’nin oğlu Steve dünyayı değiştiriyor. Bir mucit değil, mühendis değil; çok büyük hayalleri var sadece ama aynı zamanda ve en önemlisi çok iyi bir pazarlama uzmanı ve en iyi pazarladığı şey de kendisi ve o isimden yarattığı markası. Büyük resimdeki adamın ta kendisi. Yoksa işletim sistemi olmayan Next’i piyasaya sürmek için reklam yapabilecek bir başka isim yoktur herhalde dünyada, bir şarlatan dışında. Bir araba var ama motoru yok. Kaporta sağlam ama motor diye ancak biraz olsun ilerleyebilmesi için içerisine yerleştirilen bir golf arabasının motoru var. Yani siyah küp görebileceğin en havalı siyah küp aslında ama, ama’sı var işte.

images-137

Jobs’ın kafası zehir gibi çalışıyor, oyunu sert oynuyor, hazırcevap, kibirli, küstah, kırıcı, aşağılayıcı, satirik(Yentl Joanna, toprakağası Chrisann, şeytanın baş mühendisi Hertzfeld sevimli benzetmelerinden sadece birkaçı), hırslı, alttan almayı bilmeyen ama yeri geldiğinde tavır koymasını bilen, her şeye ve herkese baş kaldıran, sonuna kadar fikren ve zihnen çarpışan ve genellikle kazanan, insanların kendisinden nefret etmesini umursamayan ama tıpkı Julius Caesar gibi etrafının düşmanlarla çevrili olduğunu düşünen ve al ya da alma haricinde asla üçüncü bir seçeneğin varlığını kabullenmeyen ama özünde ve neticeye neden olan başlangıcında duygusala bağlamanın iyi bir şey olduğunu düşündüğümden olsa gerek Steve bir evlatlık sadece. Üstelik de istenmeyen bir evlatlık. Avukat bir çiftin bir ay içerisinde kız isteriz biz diyerek fikrini değiştirerek ailesine geri iade ettiği siyah beyaz bir televizyon sanki. Biyolojik annesiyse fakir oldukları için varlıklı, iyi eğitimli ve Katolik bir aileye evlatlık vermek istiyor onu. Ama o da mümkün olmuyor. Hayatındaki yitik baba figürünü dolduran isimse zamanında önüne seçenek sunduğu ve, ya ömrünün sonuna kadar şekerli su satarsın ya da dünyayı değiştirirsin diyerek aklını çeldiği Pepsi’nin CEO’su varlıklı, iyi eğitimli ve Katolik John Sculley oluyor. Biyolojik babasının restoranına götürüyor onu. 1983 yılında o restoranda geleceği okuyor ona Steve, sağ elinin yerinde tüm insanlığın eli olacak derken. Hem de dünyadaki herkesin. Dehası şaşırtıyor insanı. Zeka seçilmişe verilse de, kullanabilmeyi başarmak ve onunla baş edebilmek mühim olan ve bunu başarıyor yani zekasını alt edebiliyor kendince. Sakin görüntüsü, dünyayı daha iyi bir yer olarak görebilme hayali olan müzisyenlerin sözlerini önemsemesi ve bir slogana dönüştürmesi, dolaylı da olsa İkinci Dünya Savaşı’nı asıl kazanan kişi olarak Alan Turing’i anmadan geçmemesi bir yana, içinde kopan fırtınalardan bir anafor dalga dalga yayılıyor her geçen gün. Zen budizmine inanan ve bu uğurda beraber yol aldıkları Kubun’un sözleri geliyor insanın aklına: “Hayatımızın önemi, mükemmel şeyler yaratmakta saklı değildir. Apple, IMAC bunlar seni tamamlayan şeyler olamaz. Apple kuduz köpeğin olmasın”.

images-235

images-86

Tanıtımlar esnasında değil de, hazırlık aşaması yani hemen öncesi sorunlu geçiyor Jobs açısından. Bizim göremediğimiz perde arkasındaki koşturmacanın matematiğinde gerginlik, telaş ve gerilim var. Jobs’ın sorunsuz ve kavgasız lansman öncesi yok hemen hemen. Yukarıdaki salonda kalabalık çığrından çıkmış, alkışlarla salon yıkılırken o artık özel olmaktan çıkmış hayatının insanlarıyla çatışıyor hiç durmadan. Ama profesyonellikle tüm bunları aşıyor, sinir içinde kalsa da işine konsantre olması uzun sürmüyor. “Tüm tanıtımlardan beş dakika önce herkes bara gidip içiyor ve bana gelip gerçekte ne düşündüğünü söylüyor” derken haklı olmakla birlikte insanları bu noktaya getiren de kendisi oluyor her zaman. Çevresindeki insanlar onun tek bir övgüsü için ölüp biterken, o görmeden geçiyor. Çalışanların kendisinden ödü kopuyor. Wozniak’ın tüm ısrarlarına rağmen Apple’a teşekkür etmeyi reddediyor, zamanında kızını da reddetmişti. Aynı anda hem iyi hem de yetenekli biri olabileceğini kabul edemediğinden kaynaklanıyor bütün bu gerilim. Jobs’ın doğasında hep bir şeylerin üstesinden gelmek var. İkinci lansman öncesi baba bildiği Scully’i alt ettikten sonra Joanna’nın yanına hiçbir şey olmamışçasına geliyor. Basamakları kullanmak yerine, trabzandan kayıyor pür neşe. Tap dansı yaparcasına takip ediyor Joanna’yı. Başarmaktan, üstesinden gelmekten, yenmekten ötürü dışına taşan bir enerji üzerindeki.

Steve-Jobs-Michael-Fassbender-Jeff-Daniels

images-298

Filmde Jobs’ın parayla olan tuhaf ilişkisine tanıklık ediyoruz. Apple’ın hisse değeri 441 milyon dolardan fazla iken, DNA testi sonucu öz kızı olduğu ispat edilen tek kızı ve annesine mahkemenin belirlemiş olduğu 385 dolardan fazlasını kavga dövüş veriyor ancak. Bu yıllar sonra da değişmiyor. Kızı Lisa büyüyüp de genç kız olduğunda onu üniversite harcını ödememekle tehdit ediyor. Andy ödüyor onun yerine, Hertzfeld olan. Ona da bozuluyor. Kararlarını geçersiz kıldığı, kızına terapiste gitmesini salık verdiği için ve daha da birçok şey için. Kendisi de zamanında istenmemiş olduğundan belki de, o da kızını ister, sever görünmek istemiyor. Beş yaşındaki çocuğun yüzüne Lucy ismini verdiği bilgisayarla adlarının aynı olmasının “tesadüf” olduğunu söylüyor. Andy’nin söylediği gibi-Hertzfeld olan, yedi başlı kobra simgeli Simbiyonez Özgürlük Ordusu’na katılıp Patty Hearst gibi banka soymadığına şükretmesi gerekirken, zıtlaşıp duruyor anne kızla. Öte yandan bir proje olan Lucy, Apple tarihinin başarısızlıklarından biri olup çıkıyor. Scı

images-80

images-66

Steve Jobs rolündeki sarışın aktör Michael Fassbender çok enteresan bir Jobs’la çıkıyor seyircinin karşısına. Fiziksel olarak bire bir benzerliğin üzerinde durmadığı belli. Zaten Suriye kökenleri olan birini oynamak için fazla Avrupalı kaçıyor, zaten böyle bir benzerliğe de gerek yok ve zaten Hunger / Açlık’tan beri takip ettiğim (çok) yakışıklı aktör ortaya yine harika bir iş çıkartmış. İkili diyaloglardaki güveni müthiş, üzerinden gelemeyeceği bir senaryo yok gibi. Uzun diyaloglarla bezeli senaryoyu ezberlemekte bulmuş çareyi. Kontrollü oyunculuğuyla Fassbender’i unutturuyor göz göre göre. Doğuştan yetenekli bir aktörün artık ödül alması gerekiyor. Yan rollere gelirsek hepsi de kendi çapında son derece başarılılar. Kate Winslet’in canlandırdığı Joanna Hoffman ile 1998 yılına dek tam on dokuz senedir beraber çalışıyorlar ve Jobs ona sonunda neden birlikte olmadıklarını sorduğunda çünkü aşık değildik diyor. Hayatını işinde yaşayan bir adam için bu olasılıklar dahilinde ve iş eşi rolündeki tamamlayıcı ve toparlayıcı Winslet ve diğer oyuncular Jobs’ın gölgesinde kendi üzerlerine düşen vazifeyi yerine getiriyorlar usul usul ve hepsi de başarılı. Öte yandan Shallow Grave ve Trainspotting’den beri yönetmen Danny Boyle’un en iyi işi bu, benim gözümde. Çok zor bir metnin, çok zorlu bir karakterin ve bütün her şeyin kontrolünü kaybedip elinden kaymasına izin vermeden onca karmaşanın içinde derli toplu bir şekilde beyazperdeye aktarılmasını sağlayabilmiş. Duygu sömürüsüne kaçmayan senaryosu Aaron Sorkin’in elinden çıkma ve filmin büyük başarısı da bunda gizli. Jobs, Sculley’e erkekler böyle yapar derken, filmin alttan alta erkeklerin ve onların şekillendirdiği iş dünyasının hallerini gösteriyor olması dikkat çekiyor. Yol gösteren, yol açan, sert oynayan çocuklar bunlar ve arkalarında iz bırakanlar bu tavrı koyabilenler oluyor. Tüm bu lanetliğin altında yatan neden bu. Neticesindeyse erkekleri anlatan ama sadece erkeklere hitap etmeyen bir film olmuş “Steve Jobs”. Klasik biyografilerden uzak, Jobs’ın mesleki anlamda en kritik dönemlerini, zorlu evlat serüvenini, çevresindekilere kök söktürüşünü tüm çıplaklığıyla gözler önüne seren, kimsenin hakkını yemeyen, benim biraz geç kaldığım çok çok başarılı bir film olmuş. Belki senenin en iyisi değil ama en iyilerinden. 

images-226

images-111

images-95

images-91

TRANSPARENT, İKİNCİ SEZON

images-195

images-187

TRANSPARENT, İKİNCİ SEZON 

“Büyük işler asla insanın kendisine bağlı değildir. Doğum, ölüm ve aşk. Ve hangi çeşit bir aşkın bize sunulacağı da biz doğmadan önce tespit edilir.” Middlesex, Jeffrey EUGENIDES

“Platon ilk insanın hermafrodit olduğunu söylemiştir. İlk insanın yarısı kadın, yarısı erkekti. Sonra bu parçalar birbirinden ayrıldı. İşte o gümden beri herkes diğer yarısını arar.” Middlesex, Jeffrey EUGENIDES

“Cinsiyet biyolojik, cinsel kimlik kültüreldir.” Middlesex, Jeffrey EUGENIDES

“Seni kısacık bir an için bıraktım; ancak büyük bir merhametle geri toplayacağım.” Tora, TANRI

Transparent’ın ikinci sezonunda tren çoktan istasyona girmiş bulunmakta. Ama bu bir son değil, bir netice sadece ve daha da önünde sayısız istasyon var gibi görünüyor. Karakterlerin içlerine düştükleri kederin sona ermesi, suların durulmasıysa mümkün değil şimdilik. İlk sezonda sıkışmış oldukları kapandan kurtulmuş, hepsi ayrı ayrı özgürlüğünü ilan etmişti. Bu sezonsa seçimleri, dolayısıyla yeni hayatlarıyla karşımızdalar. Hem kendilerine hem de ailelerine ve çevrelerine kabul ettirmeye çalıştıkları cinsel kimlikleriyle yaşamasını öğrenmeye çalışıyorlar. Aile bireylerinin yarısından bir fazlası ölmüş de tekrar dirilmiş gibi bu halleriyle. Bu sezonu ilkine göre özel kılansa 1930’lardaki aile geçmişine yapılan dönüşler. Kalıtsal travmalar yaşayan karakterler farkında olmadan teğet geçiyorlar özdeşleştikleri karakterlerle. Alttan alta söyleyecek çok şeyi olan bir dizi ve öyle de bir sezon geçiyor ve inanın bana boşuna değil tek saniyesi. Bu kadar cesur bir dizi bizim televizyonlarımızda prime time’da gösterilebilir miydi? Asla. Çekilebilir ama gün yüzü göremezdi kanımca, hele de televizyonda.

downloadfile-53

images-217

Sezonun ilk bölümü düğüne gelmiş kız tarafının(aslında iki kız tarafı var ve biz aşina olduğumuz gelinlik giyen kız’ın tarafı oluyoruz ama neyse) ailesinin bir garip fotoğraf çekimiyle başlıyor. Düğünün hiç de umulduğu gibi gitmeyeceğinin bir işareti sanki tüm bu yaşananlar. Irkçı fotoğrafçının iyi pozlar verilsin diye tekrarlattığı hiçbir söz gülümsemeyle bitmiyor. Zaten düğünün sonu da gelin ve damat açısından iyi bitmiyor. Sarah ağlayarak tuvalete sığınıyor, erken verilmiş bir karar yüzünden gerçekleşen düğün sayesinde davetliler kurtlarını dökmüş oluyorlar bahaneyle. Hava Nagila eşliğinde ter ter tepinen misafirler gittiğinde, sessizlik dolduruyor aynı salonu.

4240

puCcZVfSCOWZGMwiMxgO-wRvX_ZEWUSktGdKW0Okt43pQHUMTc0fDnzKgeBndD02wYOPekVI3djMoOJpM9RdfOFQHenmqbgXPSDpV6Ny3XA=w350-h197-nc

screen_shot_20151214_at_4.22.12_pm.png.CROP.promo-xlarge2.22.12_pm

Josh’un yeni kız grubunun havuz başı partisinin yapılacağı günde Ali anne ve annesine iki lezbiyen olduklarını söylüyor. Maura bu işten hiç hoşlanmasa da pratikte ve görünüşte dönüştükleri şey bu. Ama Maura hormon tedavisine başlamayı düşünse de aslında kadınlarla birlikte olmaktan hoşlanan bir erkek ve işin bu yanı yani bir transeksüelden travestiye geçiş hakkında kafasında geçmez soru işaretleri var. Doktor tavsiyesi de bu doğrultuda geliyor: “Kendinize bir iyilik yapın ve vücudunuzu tanıyın”. Maura bu uğurda karısının yanından ayrılıp trans arkadaşlarıyla yaşamaya başlıyor ama orada da sorunlar bitmiyor. Bir huzurevinde yaşayan annesini ziyarete gidemiyor bir türlü bu son haliyle. Halbuki annesi Rosie’nin aile geçmişinde de benzer bir hikayesi var ve oğlunun bu durumunu kınayacak hali yok. ’30’larda Berlin’den göçmüş aslen Polonyalı bir çiftçi ailesinden olma Rosie, Amerika’daki babasının yanına gidebilmek için annesi ve kendisi adına para istemek üzere seksolog Dr. Magnus Hirschfeld’in Cinsel Araştırmalar Kuruluşuna gidiyor. Burada Gershon olarak doğan erkek kardeşi Gittel’i buluyor ve kendisinden gerekli para yardımını aldığı gibi o ve onun gibi insanlarla orada bulunmaktan da son derece memnun kalıyor. Eğlenen, dans eden, şarkılar söyleyen, aykırılıklarını kabullenip, bedenleriyle barışmaya çalışan insanlardan zarar gelmiyor. Mutlu insandan kimseye zarar gelmiyor. Rosie, annesi gibi önyargılı değil. Öte yandan tarihte gerçekten yaşanmış 6 Mayıs 1933 gecesi enstitüyü basan, kitapları yakan faşist Nazi zulmünün ötekine yaptığının canlı tanığı oluyor Rosie, kurgu da olsa. Doktor Hirschfeld’se sembolik olarak aynı gece oradaymış gibi gösteriliyor. Halbuki bu esnada Almanya’da bile olmayan doktor bir daha ülkesine dönemiyor bile. Rosie elden ele geçen ve son olarak torununun takmış olduğu ve zor şartlar altında üstelik tatlı Gittel’ini geride bırakarak Amerika’ya gelişlerinin anısı olan yüzüğü Ali’nin boynunda bir kolyenin ucuna takılı olarak gördüğünde hatırlıyor geçmişini. Ama gene de büründüğü sessizlikten çıkması mümkün olmuyor.

downloadfile-5
Dr. Magnus Hirschfeld

images-162

images-92

images-71

Ali hala aynı Ali. Tuhaf bir espri anlayışı ve upuzun koltukaltı kılları var. Kız arkadaşıyla bir ilişkiye başlıyor. Fakat sadık olamıyor. Hep muzip, meraklı ve gelişime açık. Üniversite hocası, aynı zamanda olgun şair Leslie Mackinaw’la görüşmesi kız arkadaşıyla ayrılmasına neden oluyor. Toplumsal cinsiyet çalışmaları üzerine üniversitede ders veren kadının öğrencisi oluyor, sevgilisi olmamak şartıyla. Maura ve Ali, en çok, Gittel ‘in ruhunu taşıyor ve onun izinden gidiyorlar bilinçsizce. Maura’nın vestitesinde, Ali’nin lezbiyenliğinde görünmeyen duvarların ardından izliyor onları. Nedenler, sonuçlar, geçmişte yaşanmış ve aile arasında dillendirilmemiş travmaların günümüze etkisi, aile mirasının sonraki nesillerde bilinçsizce duygusal boyuta taşınması Alman asıllı Doktor Bert Hellinger’in “Aile Dizimi” teorisini çağrıştırıyor. Kapanmamış yaraları, tamamlanamamış hayatları taşıyor sonraki nesiller. Görünmeyen ipler, duygusal izler bağlıyor nesilleri birbirine. Çektikçe götürüyoruz beraberimizde, biz bıraksak onlar bizi bırakmıyorlar, sırtımızdaki birer kamburcasına. Ne kadar uzaklaşmaya çalışsak, o kadar yanımızdalar aslında. Rosie çok bilmiş kocasından hamile kalıp doğum başladığında, kocası annesiyle bekleme salonunu paylaşırken doğacak kızının adını Fay koyacağını söylüyor. Kayınvalidesi kız olacağından nasıl bu kadar emin olduğunu sorduğundaysa, bir baba bunu bilir diyor bilgiçce. Rosie doğum masasındaki son yırtınışlarına müteakiben, bebeği dünyaya gönderdiğinde en nihayet, doktoru “Tebrikler! Bu bir erkek.” diyor coşkuyla. Gelense Mort oluyor, beklenen Fay iken.

images-143

images-161

images-237

images-209
Sia

Josh, haham olan Raquel’le sakin bir ilişki yaşamaya çabalarken, böyle bir ailede bunun mümkün olamayacağını çok geç anlıyor ne yazık ki. Hepsi bir olmuşçasına ama ayrı ayrı her şeylerini birbirine anlatmadan duramazken, üçüncü şahısların gıyaplarında da konuşmaya devam ediyorlar. Bu üçüncü şahıslarsa ailenin diğer fertleri oluyor her zaman. Kimsenin ağzında bakla ıslanmıyor. Josh mesleki bir başarıya imza atıp, tam da oğluna kavuşmuşken, Raquel ve ortak bebeklerinden oluyor, zamanında her ikisi için oğlunu evden göndermişken. Josh etrafındaki herkesi kaybediyor ama öte yandan onu büyük bir kederin içine düşürenin baba kaybı olduğunu söylüyor Haham Buzz. Josh onun kollarında ağlayarak teselli bulmaya çalışıyor bir parçacık. Günümüzden iki iyi akılda kalıcı sahnenin de kahramanı Josh oluyor. Öncelikle sinagogdaki sahne için, sonra da battaniyeye sarıp bir çocuk gibi omzuna alıp eve getirdiği ördeği küveti doldurup yüzsün diye içine koyduğu sahne için.

16transparent2-articleLarge

Susan ilk sezonda Tammy uğruna kocasını terk etmişti. İkinci sezonun ilk bölümündeyse Tammy’yi terk etti. Burada Tammy için daha acı olansa hiç kimse uğruna terk edilmesiydi. Ataerkilliği önemsiyor oluşundan lezbiyen olmadığı, Ali’ninse lezbiyen olduğu kanaatine varan Susan bir başına yaşamaya başladığı yeni ve boş dairesinde akşamlarını, ışığı kapatıp karşı apartmandaki komşularını izleyerek geçirmekten sıkılınca farklı farklı arayışlara girmeye başlıyor. Uyuşturucu, alkol derken Yom Kippur yani kefaret gününü hatırladığında, Laik Yahudiler için bile en kutsal sayılan günde kendisini Ali’nin verdiği aile yemeğinde buluyor. Simsiyah göz altlarıyla ortalıkta dolaşıp, depresyonunu aşmaya çalışıyor kendince. Mazoşist eğilimleri bu yüzden. Kendini dövdürtüp kredi kartından ödeme yapıyor.

images-302

Transparent-Season-2-Episode-9-23-080c

Pfefferman kardeşlerin Los Angeles’taki bir yazları daha kazasız belasız böyle geçti. Josh mutsuz oldu, Sarah mutsuz oldu, Ali ilk sezona göre daha mutlu olabildi, anneleri bir haham tavladı ve yalnızlıktan kurtuldu, babalarıysa anneleri oldu ve sezon finalinde parmaklarındaki eflatun ojeleriyle annesinin kaldığı merkezin yolunu tuttu. Yaşlı Rosie genç Rosie oldu ve Gittel’le güzel zaman geçirdiği pervasız ve uçarı gençlik günlerine döndü. Bu sezon özellikle otuzlu yıllar Berlin’ine yapılan geri dönüşler, Jeffrey Eugenides’in Middlesex’ini hatırlattı bana ve aile dizimi kavramına referans olabilecek karakterlerin kalıtsal travmalarını çok hoş geçişlerle anlatabilme başarısını gösterdi. Ali ormanın içinde iki renkli ve çıngıraklı pabuçlarıyla kayıp Maura’yı ararken, büyükanne Rosie otuzlu yıllardaki haliyle 6 mayıs 1933 gecesinin kör karanlığında tatlı Gitter’ini arıyordu. Kayıp ruhlar binlerce kitabın yakılması için hazırlanmış ateşin başında dehşet içerisinde anın travmasını yaşıyorlardı. Kendi adıma paralel hikayeyi ana hikayeden de çok beğendim. Bir de en çok Alice Boman’ın “Waiting” adlı parçasını sevdim. Gitter’in ruhunu en iyi şekilde temsil ettiği melankolik sahnelerin arka fonunu oluşturduğu için.

downloadfile-27

images-171

images-240

images-160

HUMAN

images-192

HUMAN / İNSAN 

“Hayat, çocukluğundan yaşlılığına taşıdığın bir mesajdır. Yolda bu mesajı kaybetmemeye çalış.”

“Bırakın da yaşayayım adamım. Sizden bir şey istemiyorum. Yiyecek bir şey istemiyorum. Sizden hiçbir şey istemiyorum. Yardıma ihtiyacım yok. Ama bırakın yaşayayım.”

“Bugünlerde olduğu gibi ölmezdik biz. Kavgamız öldürmedi. Bizi yok eden kalaşnikoflar. Önceden sadece hastalıktan ölürdük… Kavgamız yozlaşıyor.”

“Sahip olduğumuz tek bir hayatı bir başkası için feda ederken o doğruluk anını nasıl tanımlarız?”

“Kaybedecek bir şeyi olmayan insanlar daha az çekingen ve daha cesur olmalı. Değişimi kaybedecek bir şeyi olmayanlar başlatmalı.”

Benim için kabul edilemez olan azınlığın refahının çoğunluğun sefaletine bu derece bağlı olması. Bu kabul edilemez.”

“Ölmeden önce mutlu olursam, öldükten sonra da mutlu olurum.”

Belgeselcinin aklı ve zaferi karşısında doğru kelimeleri bulmakta güçlük çekiyorum. Filmin yönetmeni Yann Arthus-Bertrand sonrası için aşılması zor bir duvar çekmiş önüne. Başrollerdeyse dünyalı komşularımız var. Geride, insanın aklında komşusu aç yatarken yatağa tok giriyor olmanın hazımsızlığını bırakıyor ve daha bir sürü düşünceyle kalakalıyorsunuz. Bazen yoksulluğun ve yoksunluğun içinde yaşayan insanların kendilerini ve içinde bulundukları durumu tüm açıklığıyla ifade edişlerindeki gizli gurura ve çaresiz boş vermişliğe hayran oluyorsunuz. Hiçbirinin elinde yazılı bir metin yok. Sadece az bir kısmı eğitim alma şansına sahip olabilmiş. Kendileri söylemedikçe ya da belirtmedikçe ne titrlerini, ne uyruklarını öğrenebiliyoruz. Lisanları aşinalık yaratıyor sadece. Çoklukla birer isimsiz kahramana dönüşüyorlar. Kötü tecrübeleri, dünyanın sıkıntısı, tok komşular ve taşımakta oldukları ağır yükler onları birer filozofa çevirmiş, ağızlarından çıkan cümlelerin bilgece olmasına sebebiyet vermiş. Dünyanın hemen hemen her ülkesinden ve her milletinden bir yüze rastlamak mümkün filmde. Bertrand’ın ekibi binlerce kişiyle röportaj yapmış bu uğurda. Film üç yıllık bir çalışmanın eseri. İnsan olmanın ne menem bir şey olduğu sorusu filmin tamamını izledikten sonra şekilleniyor. Galiba bizler fazlaca büyütüyoruz meseleyi ve kişisele bağlıyoruz hemen kendi şahsi meselelerimizi. Bizler gibi etten kemikten olma bir sürü hayvan var ve hiçbiri mevzuyu bu kadar ciddiye alıyor görünmüyor. Tek yaptıkları yaşamak. İrade deniyor bizi bu dünyada yakana ve film boyunca muhakkak bir ortak nokta buluyoruz irade sahibi olan diğerleriyle. Evlat kaybı, eş kaybı, öksüzlük, senin olmayan ve senin başlatmadığın anlamsız bir savaşın içinde kaybolmak, demir parmaklıkların ardına mahkum olmak, paralize olmak, sakatlık, hastalık, yalnızlık korkusu, ölüm korkusu, eşcinsellik, mültecilik, depresyon, varoluş kaygısı, sevmediğin ama muhtaç olduğun bir işte zor şartlar altında çalışıyor olmak… Yalnız değiliz yedi milyar insanın içinde ve muhakkak dünyanın bir köşesinde bizimle aynı acıları, sıkıntıları, mutlulukları yaşayan ama farklı bir dilde konuşan insanlar var. Bir çıkış noktası arıyorlar ya da aradılar aradılar bulamayınca da vazgeçtiler. Şu bile yaşamak için bir neden çoğumuz için: “Seninle aynı dertten muzdarip insanların varlığı.”

human-film-bolivie-francesoir_field_image_diaporama

HUMAN-3-650x466-300x215

Bazısı doğal komik, kıkırdamaktan konuşamıyor. Kimisi dişleri dökmüş erkenden. Her yaştan, her tenden ve her telden, gay, lezbiyen, evli, bekar, büyükanne, büyükbaba, tutuklu ya da özgür, mülteci, sığınmacı, AIDS’li, kanser ya da tekerlekli iskemleye bağlı, daha çocuk ya da ihtiyar, siyah, beyaz, çekik, Ateist, Müslüman, Yahudi, Pagan, Amerikalı, Fransız, Afgan, Hintli, Lübnanlı, Sudanlı, Alyoşa’nın babası ya da artık hayatta olmayan Abir’in babası, fakir, çok fakir, çok çok fakir, zengin, belki biraz kaçık, bazısıysa filozof; ülkesinde kendisine hayat olmadığını düşünen Estima Joseph ya da hayatının on üç yılını mahkum olarak geçirmiş bir önceki dönem Uruguay devlet başkanı Jose Mujica, evinde sadece tek bir tavuğu kalmış, o da yumurtlar yumurtlamaz pazarda satıp tuz benzeri basit ihtiyaçlarını alacağını söyleyen, başka da bir hayvanı ve de hiçbir şeyi olmayan bir kadın, herkes tarafından küçümsenmekten dertli Bangladeşli bir konfeksiyon işçisi, kardeşlerini okutmak için hayat kadınlığı yapan genç bir kız ya da yirmi yedi yıl çalıştıktan sonra işini kaybedip annesinin yanına sığınan içi öfkeyle dolu bir Yunanlı, hiç kimse ya da hiçbir şey olamamaktan kısaca insanlık tarihinin bir parçası olamamak korkusu taşıyan bir genç, son olarak Mevlana misali her kim olursa olsun Namibya’daki evine çağıran yaşlı bir kabile üyesi ve daha yüzlercesi, açık yüreklilikle insan olmaya dair sorulan soruları yanıtlıyorlar, kendilerince.

images-163

images-152

1280x720-ZdN

images-263

images-147

Havadan yapılan çekimler, ilahi bakış açısı verirken iki farklı düşünce sarıyor insanı. Ya dünya çok büyük ve bizler çok küçüğüz ya da dünya çok küçük ve nüfusumuzla, dertlerimiz, ihtiraslarımız ve acılarımızla fazla geliyoruz dünyaya. Ne çöller, ne okyanuslar çok büyükler aslında. Hepsinin kapladığı alanın bir sonu var karşı kıyıda. Biri diğerine açılıyor, uç uca ekleniyorlar aynı kürenin içinde. Akrobatların el ele verip, birbirlerinin omuzlarında yükseldikleri sahnede, çevredekiler nefeslerini tutmuş bu zor sahnenin canlandırılmasını izlerken, onca tehlikenin içinde birkaç korkusuz zirveye çıkıyorlar el ele, omuz omuza. İnsanların birbirlerine değmeden tek başlarına yükselmelerinin mümkün olmadığını, zirveye çıkanların tek başına olmadıklarını görüyoruz. İnsanlar içlerinde korkunç bir güç barındırıyorlar ve bu enerjinin açığa çıktığı nadir anlardan birine şahitlik ediyoruz biz de. İstesek çok çok daha büyük işler yapabilir, istersek bir karıncayı bile incitmeden yaşayabiliriz. Tercih bizim ve hayatta hiçbir şey için geç değil.

98dd30de7f_Human_A003_C002_082910

images-208

Meslek olarak oyunculuk yapan aktörlerle karşılaştırdığımızda kendi hayatlarının rolünü oynayan, bunun için de ekstra hiçbir çaba göstermeyen doğal oyuncular, hikayeleri, hayat dersleri, korkuları ve açmazlarıyla karşımıza geliyorlar. Kimisi mimikleriyle rol çalıyor, kimisi hikayesiyle. Bazıları gerçekten unutulmaz. Mahkumiyetleri devam etmekte olan üç karakterden biri kadın, siyah ve müslüman. Kürtajın yasak olduğu bir İslam ülkesinde yaşıyor ve bedelini ödemekte halen daha yattığı hapishanede. Diğer iki hikayeden ilki filmin açılışında yer verilen ve berbat bir çocukluk geçirmiş olan bir siyah. Üvey babası, sevgisini, eline geçen her ne varsa onların yardımıyla oğlunu döverek gösterdiğinden, büyüdüğünde sevdiği herkesi inciten bir adama dönüşüyor o da. Sevgiyi öğrendiğinde ise hayatın acı tokadını yemiş oluyor. Agnes adında bir kadın ona sevgiyi öğretiyor affederek: Patricia ve Chris’in annesi ve büyükannesi. Yani öldürdüğü anne oğulun annesi ve büyükannesi. Üçüncü mahkumsa on beş yaşında müebbete mahkum olmuş bir başka siyah. Hayatta herkesin bir amacı vardır derken, kendi amacının ne olduğunu bilemiyor bile. Bildiği bir şey varsa hayatın böyle, cezaevinde ömür geçirerek bir anlam taşımadığı. “Burası kimseye uygun bir yer değil” diyor.

images-118

Yerli bir kadın çok basit bir şekilde nasıl mutlu olduğunu anlatıyor. Maddeleri arasında sağlam bir kariyer, bol maaşlı bir iş, bir iç mimarın elinden çıkma şık mobilyalarla döşenmiş bir ev yok. Mutluluğu bulduğu şeyleri yazacağım şimdi madde madde:

1-Yağmur yağması
2-Süt içmek
3-Sevdiği şeyleri yemek
4-Ona güzel şeyler söyleyen sevdiği erkekle beraber uyumak
5-Onu yağmur ve soğuktan koruyan güzel bir kulübe(bir parça hırsı olduğu hissedilen tek madde ama neticesinde barınma)
6-Başka yok. Sonra da gülüyor bembeyaz dişlerini sergileyerek. İşte mutlu insan örneği. Bana mutlu insandan zarar gelmeyeceğini hatırlattı bir anda.

maxresdefault

Savaş giriyor sonra araya. Savaşmış ya da savaşa tanıklık etmiş insanlarla röportajlar yapılıyor. Bir tanesi İsrailli olduğu için hava saldırısında, diğeriyse Filistinli olduğu için(kulağa mantıklı geliyor değil mi, o o olduğu, bu da bu olduğu için) ensesinden aldığı tek kurşunla vurulan çocukların İsrailli ve Filistinli babaları. İsrailli baba zamanı geldiğinde kendini feda edebilecek bir nesil yetiştirildiğinden ve iki toplum için de bunun geçerli olduğundan yakınıyor. Filistinli babaysa affetmiş. Ölen kızı Abir adına konuşuyor. Ne affetmenin ne de intikam almanın hakkı olmadığını düşünüyor kızı adına.

İnsanların kafalarını her daim meşgul etmiş olan ve teorikte yaşandığında pratikte yaşanandan çok daha az acı verici olan “aşk”tan ne anladıklarını soruyorlar. Bir kişi onu her gün almalısınız diyor. Kıkırdayan, siyah bir erkek sevişmeden aşkın başarısız olduğunu söylüyor. Aşkın sonunda seks gelir diyor. Aklı fikri onda galiba.

Anlatıcı erkeklerin hayatı çok daha girift. Beni en çok etkileyen iki hikayenin de kahramanı erkekti. Bir tanesi ellinci evlilik yıldönümünden önce karısı ağır bir hastalığa yakalanan ve iki yıl boyunca yataktan çıkamayan karısına kendi elleriyle, tam zamanlı hemşirelik hizmeti sunan kocaydı. Kimsenin yardımı olmadan yapmayı becerebildiği için de bunu yapmayı sevdiğini, karşılığında da karısının kendisini takdir ettiğini söyledi. Yürüyemeyen karısını arabaya taşıyan, olmadı oksijen tüpünü ve tekerlekli iskemlesini taşıyan, onu gezdiren, sonra da evlerine geri getiren, onu yıkayan, yatağına yatıran bir erkeğin “Aşk” tanımıydı bu. Bir diğer erkekse hep bir oğul sahibi olmak isteyen ve en nihayet erkek çocuğuna kavuşan ama o da engelli olan ve bu istisna durumu epey bir sorguladığı her halinden belli olan ve nihai olarak en güçlü aşk tanımını yapan insan olarak kaldı belleğimde. Dostoyevski’nin topraklarından ve O da bir Alyoşa babası olan Rus’un sözlerini unutmamalı.: “Aşk beraber yaşamak için kendinizi, eşinizi, tüm çocuklarınızı, aşağı da olsa tüm insanları sevmektir. Dünyayı sadece insan sevgisi kurtarabilir.” Bu sözden ötesi yok.

Çeşitli ülkelerden çıkarak Avrupa’ya mülteci olarak gelmiş yersiz yurtsuzlar filmin en mutsuzları. Kimse keyiften vatanını terk etmeyeceğine göre, herkes arkasında acı dolu hikayeler bırakarak gelmiş konmuş bulunuyor başka başka lisanların konuşulduğu ülkelere. Göç vakti gelmiş kuşlar değil hiçbirisi ve tepelerine bombalar yağarken ya da rejim tarafından rahat bırakılmazken terk etmek durumunda kalıyorlar ülkelerini. Fransa’da Calais Ormanları’nda barınmak zorunda kalan ailesini kaybetmiş bir Afgan mülteci, kendisini rahatsız eden ve ormanı terk etmesini isteyen polise “Nereye gideyim?” diyor. Dönecek bir ülkesi olmayan, toprakları katliam bölgesine dönmüş, otuz yedi farklı ülke tarafından defalarca kontrol edilmek ya da kurtarılmak için gelinen vatan, vatan olmaktan çoktan çıkmışken soruyor çaresizce “Benim ülkem neresi?” diye. Sonrasında beni çok üzen şu cümleleri sarf ediyor: “Bırakın da yaşayayım adamım. Sizden bir şey istemiyorum. Yiyecek bir şey istemiyorum. Sizden hiçbir şey istemiyorum. Yardıma ihtiyacım yok. Ama bırakın yaşayayım.” Çok acı. Dünyanın kahrını çekiyor bu insanlar. Hepimizin kahrını. Çok yazık. Çok çok acı. 110 kişinin arasında, mazotun içinde vücudun mahvola mahvola, saatlerce oturarak, hiç bilmediğin bir denizi aşıyorsun lastik botlarla. Gittiğin yerde ne olacağını ne yapacağını da bilmiyorsun üstelik.

images-247

Ve fakirlik. Çok çok fakirlik. İnsanın kanına giren, midesini ağrıtan, çöplük içinde yaşatan, gece gündüz farkını ortadan kaldıran ve devam eden bir durum hiç geçmeyen. Fakirliğin zekayla alakası olduğunu bile bile kendini ve aileni bu durumdan kurtaramamak. Yemek yiyememek, uyuyamamak, eşinin ve çocuklarının da seninle birlikte acı çektiğini bilmek. Ve bir insanın gururunu fakirlik kadar kıran bir şey olmadığını bilmek ama gene de değiştirememek. Belgeselin en renkli karakterinden hayatı ve insanları ciddiye almadan tüm boşvermişliğiyle yaşadığı sefaletin içinde, ağzında kalan son üç beş dişiyle sormak istediği sorusu: “Bu lanet olası yerde ne işim var benim?”e müteakiben “Neler olup bittiğini görmek için senin olduğun yerde neden ben olamıyorum? Bir dakikalığına değişelim mi? Sen ben ol, hadi! Ben de sen olayım. Ekvatorun orta çizgisinde buluşalım, golf oynarız.” diyordu.

-lF1YpaKlCuc6XKn2C3I9N3EOIuilSix09WYLA2FwLykplwykhe9eA4nyU46HsT4hdTTHojLPj-h1mUHkeMOFksZ6qbKn0y1hcC5IQ=w512-h288-nc

560488

downloadfile-39

images-243

downloadfile-46

Tek bir film izleme şansınız varsa bu filmi izleyin. On tane film izleme şansınız varsa ilk önce yine bu filmi izleyin. Düşünün düşünün… Ben hala ara ara bu belgeseli düşünüyorum. Afganlı mültecinin sözleri kulaklarımdan gitmiyor bir türlü: “Bırakın yaşayayım” diyordu ve tek talebi buydu hayattan, yetkililerden. “İnsan”, bu senenin en insani filmiydi. Bir süreliğine de öyle devam edeceğine inanıyorum.

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑