FAS’IN ARDINDAN

IŞIK DOĞUDAN YÜKSELİR/KENDİNİ BİLMEK/DOSTOYEVSKI

Şimdi, şu an daha kıymetli olurdu eğer anında okuyabilseydin yazdıklarımı; ama bir gün okuyacaksın biliyorum. O zaman satır aralarında çıkacağım karşına. Her yazan kendinden yazmış, her yazar kendini yazmış. Sende beni okuyorsun aslında. O ben değildim dediğimde bile sakın inanma bana. Çünkü ben buyum. Tam da okuduğunum. Beni böyle kabul et. Herkes öyle yaptı çünkü, ben kendime kabul ettiremesem de. Beni böyle sev, ben beni inkar etsem bile. Beni iyi an, hatırına geldiğimde. Ve beni şunlarla kabul et; günahlarımla. En sevdiğin olsun günahkarlar. Çünkü onlar bir doğrunun üzerinde duramazlar. Ve iyi kuluna Tanrı duyurmazmış, onlar sağırmışlar çünkü.

—-.—-

Tanrım sen lütfet bana ve sen mani ol şerre. Sensin adil olan. Sarıyer’de oturduğum kafeden yazıyorum kafamın içindeki türlü çeşitli düşünceleri. Tanrı’nın sıfatları dolaşıyor kafamda, ama ben en son Karamazov Kardeşler’i okumaktaydım ve sanmayın ki Dostoyevski farklı bir şey söylemiş kutsal kitaplardakinden farklı. Süslemiş sadece etkin ve yetkin bir kalemle Tanrı’nın sözlerini, Tanrı’nın bir kulu olarak. Yıllar önce “Konken Partisi” adında bir piyes izlemiştim. Rahmetli Şükran Güngör ve Müşfik Kenter’in sahnesiyle açılıyordu oyun. Allah korusun’u andıran bir cümle ile başlıyordu sözlerine ve sanıyorum Müşfik Kenter’in repliğiydi. Bunun üzerine Şükran Güngör “Eski ateist, inanç sahibi mi oldu?” deyince, karşı taraf “Serde yaşlılık var, bir ayağımız çukurda, insan korkuyor haliyle.” diyordu. Ben de yaşlandım. Galiba. Yahut bunca Allah’ın adını anıyorsam sonum yaklaşmış demektir. Bir seçenek daha var ama o bana kalsın lütfen. Belki içimden gelirse yazımın sonuna doğru çıtlatabilirim sizlere.

Varoluş, inanç, sevinç, hüzün, kayıp, gayb, ölüm, tabiatın düzeni, adalet, ibadet, iyi kalp, fitne, vicdan, sahiplenme, aile bağları, karı-koca, usta-çırak ilişkisi üzerine kalbini esneterek yazmış tüm düşüncelerini hayatının son yıllarında kaleme alıp tamamlayabildiği eserinde Dostoyevski.(“Bir adam için karısı ne demektir bilir misiniz?” diye sorar ve cevap vermez. Her evli erkeğin bu soruyu sorması gerekir hayatının bir döneminde ve içtenlikle cevap aramalıdır kendince ne demektir acaba diye, o zaman öfkeyle bile dolu olsa kabaran yürek, yumuşayıverir kendiliğinden ve bir kadın kırk küsur yerinden bıçaklanmaz şehrin orta yerinde ya da mahalle arasında ve başka kadınların kocaları böylesi bir sahne karşısında sessiz kalmazlar kanımca). Her satır içten, her satır evlat acısı çeken bir yazar peygamberin görkemli kalemiyle kutsanmış. Neden-sonuç ilişkisi üzerine ders verir nitelikte. İnsan kalbini açmazsa eğer art niyetli oluyor sanki yazdıklarında. Saklıyorsun kendini, ilişmesinler ve üstüne gelmesinler diye(haksız da sayılmazsın, kör korku bunun adı). İnsanlar korku uyandırabiliyor ve hiçbirimiz yaşarken neyle karşılaşacağımızı bilemiyoruz ve ürküyoruz bunca nüfustan, bilmemekten, çok bilinmekten, düşüncelerden, hayatı mahveden şeylerden. “Öteki Renkler”in başından alıntıdır: “Her renge boyan da renk verme.” Şeyh Galip’ten yaptığı alıntıyı destekler Orhan Pamuk  kendimi en çok açık ettiğim kitabım budur derken. Freud’un da araştırma konularından biriydi dehanın yazdıkları(deha dehayı..). Hastalığına da bağlıyordu kaleminin olağanüstülüğünü. Dostoyevski ise mütevaziydi yaratıları konusunda, hepimiz Gogol’ün “Palto”sundan düştük/çıktık derken. Herkes bir yerlerden düşüyor/çıkıyor işte ama seçilmiş olmak gerek bazı şeyler için, özellikle güçlü bir idrak yeteneği için. Kazablanka’daki otelde Samsun’lu bir adam vardı(bu yazdıklarımı asla okuyamayacak ve bilmemeye devam edecek ve Samsun sen beni gene sev, ama böyle bir olayınız varmış bilin istedim, kendileri geri dönecek evine elbet). Fırlamış gelmiş memleketinden. Atlamış uçağa, inmiş Kazablanka’da. Tur şirketlerinin üçkağıtçı olduğundan bahsediyordu. Kendisi kabaca bir hesap yaptığında hep beraber idrak etmiş olduk zararlı çıktığını. Yalnız gelmiş, hanımı istemiş ama onu getirmemiş. Hac’da tanıştığı birilerinin peşine takılıp gelmiş. Mardin’li bir teyze var yanımda. Onun yanında başlıyor atıp tutmaya. Bedava verseler gitmezmiş Güneydoğu’ya. “Deli miyim?” ben diyor, bizse kendi aramızda konuşuyoruz delilik ayrı bir şey, manyaklık ayrı bir şey diye ve bu deliliğin ötesinde bir şey sanıyoruz(Avrupa’nın vize uygulamasını sonuna kadar destekliyorum, zira vizesiz ülkelerde dolaşımda olan bir sürü yarı kaçık Türk var ve bu hem bizim ülkemiz hem de o ülke vatandaşları ve devleti için ciddi bir tehlike arz ediyor, Tanrım sen akıl fikir ver). Sen Mardin’e gitme, ama Afrika’ya gel daha az tehlikeli diye, her şeyi garipti. Bir çeşit depresyon geçiriyordu belki ve bizler anlayamadık ama dilinin cüretkarlığı inanılmazdı. Kürt kötü, Avrupalı hin, Arap paracı, Amerikalı en kötü filan derken maazallah konuşacak insan bırakmadı dünyada. Her milletin iyisi de var kötüsüde, sana iyi gelen bana fenalık etmiştir, senin sevdiğin beni sevmez, nereden bilir insan, yaşamadan bilinmez ki, bunca önyargıyla da yollara düşülmez ki. Bir genç kendisine acımış, zira damla Arapçası yok. Uçaktan almış bunu, kalmakta olduğu otele taşımış. Adam bu otelden de memnun değil. Yer değiştirmek istiyor. Çok üçkağıtçılarmış(tüm Kazablanka, hatta tüm dünya üçkağıtçı sanki, anlattıklarından çıkardıklarım bunlar). Lobide esir aldı hepimizi, oturduk dinledik adamı, anlattıkları pek mühim şeylermiş gibi, kısaca o kötü bu kötü dedi durdu, Riga dışında. Nam saldığından olsa gerek, tanıyan gençler bir musibet gelmeden akıllanmayacağını söyleselerde, Mardin’li teyzenin içinde merhamet duygusu olduğundan, Allah akıl fikir versin deyip durdu ardından(uçakta da yandaki üçlü koltuk boş kalsın diye dua etmişti aynı teyze ve tutmuştu, gitti orada uyudu; ilk karşılaştığımda pırpırpır dudakları oynuyordu, dua ediyormuş, sonradan alıştım, hep içmek istedim bir kadeh çok değil, hep dua etti masaya içki gelmesin diye, bir yudum içemedim; gel de duaların gücüne inanma, hepimiz ya çay ya kahve, ya portakal suyu içtik durduk, bir Kazablanka birası içmek istemiştim halbuki, içki lafı geçtiği anda duaya başlıyordu ve suya teslim oluyorduk. Hepimiz senelik perhizde gibiyiz ve şu Ramazan geçsin, bayram namazımızı kılalım, ilk iş likör içelim der gibiyiz, bebekler kadar temizim bebeğim, arındım). Aynı hanım 30 sene önce dul kalmış 3 çocukla. Şimdi 60 yaşında. Tek kocası olmuş, sonra çocukları. Ben duramazdım, bekleyemezdim, sizin yerinizde olsam bir daha evlenirdim dedim. Hiç sesini çıkarmadı, mahçup oldu sadece. Kendini dualara teslim etmiş, sakinleşmiş, öyle var olmuş, öyle dayanmış, kaçık adamın bile iyi hallerde eve dönmesi için dua edebildi. Dediğim gibi ben bekleyemeyebilirdim sanki yerinde olsaydım.. Otuz yıl çok uzun bir zaman aşksız ve yalnız.

Nihayet gitti adam, yeni oteline yerleşmek üzere(daha az üçkağıtçı olan). Gençse çilesini dile getiriyor o gider gitmez. Kahvaltıya yedi buçukta iner olmuş sırf adamın çenesinden kaçmak için. Her yere onunla gitmek istiyormuş, çocuksa ben çalışıyorum diyor. Bu arada amcanın gitmediği vizesiz ülke kalmamış. Favorileri ise Rusya ve Ukrayna(iç çekişinden belliydi). Nedense Riga’da kalmış kalbi(gel de kurtlanma ve Riga’lı Liza’yı anma)! Yoldayken bizim genci arıyor gene. Resepsiyondan pasaportunu istemişler, bizimkisi vermek istememiş ve oteli birbirine katmış(bar bar bağırıyormuş, Türkçe), şimdi otel arıyormuş tekrar. Kendisine söyleyeceğimiz sözler tükendi hepçek. Dönüş gününe kadar daha 4 gün vardı ve cezalı bilet alalım dön memleketine uyarılarına da kulak asmadı 150 dolar ödemek istemediğinden, halbuki daha masraflı olacak kalışı ama maceracı ya, bulur gene gariban bir Türk, ekşir başına, cebelleşir durur tüm dünyayla. Kazablanka’nın kendisinden çekeceği vardı kendisini son bıraktığımızda(geldiğin ülkenin kanunları hakkında bir fikrin olmadan, kafanda bir sürü manyaklıkla yollara düşmenin başına açabileceği olası felaketleri hiç hesaba katmadan ortalıkta serseri mayın gibi dolaşabilme cesaretine haiz insan modeli, şeriat kanunları geçerlidir belki, senin yasak ya da suç bilmediğin orada suç ihtiva eder, öyle değil mi yani? Ondan diyorum, Avrupa kendi iyiliği için vizeye devam etmeli, bizde bunlardan daha çok var çünkü, Avrupa Birliği’ne girebilseydik bizim için iyi olurdu kabul ediyorum, bir üst ligde oynamayı kim istemez ama Avrupa ne yapsın, Kazablanka bile başa çıkamazken..).

—-.—-

Parmaklarım tuşlarda gezinirken rengi iyiden iyiye solmuş sağ elimdeki kınama gidiyor gözüm ister istemez. Daha tam atamamışım kalbimden Fas’ı, elimdense kınayı ama solmaya başladı artık ve anılar da solacaklar bir gün eskimiş fotoğraflar gibi. Hatırladıkça gülümseyebiliyorum güzel anlara. Hani film şeridi gibi gözünün önünden geçer ya. Ara ara akıyor benim filmimde. Beşinci Muhammed Havaalanı’nda başlamış ve bitmiş bir kısa metraj. Bir yaşamdan çalınmış dört hırsız gün. Onca hayıflandığım ve küçük gördüğüm fakirlik, sefalet, ilkellik ufkumu açmış, ben farkına yeni yeni varıyorum. Derin düşünme şansım olmuş. Çünkü medeniyette düşünmeye fırsatınız olmuyor, yapılacak her şey yapılmış ve ayarlanmış oluyor sizin yerinize. Siz üzerine tecrübe denen taşları koyuyorsunuz sadece, duvarlar çoktan örülmüş bile. Herkes her şeyi sizin yerinize düşünmüş, icat etmiş, yazmış, çizmiş, resmetmiş. Tüm asil cümleler söylendi birilerince. En iyi yazarlar ürettiler ve öldüler çoktan. Aradığın hiçbir derin his medeniyetten çıkmayacak artık. Işık doğudan yükselecek, İsa doğudan doğacak tekrar, İslamiyet bu topraklara indi zamanında. Hayrında, şerrinde bir nedeni var dedik biz bu topraklarda. İtaat etmeyi, yenilgiyi, baş eğmeyi umutla kabullendik gelecekteki büyük zaferler için. Hayat bu, böyle bir şey, hayat bu kadar böyle coğrafyalarda. Ama kan damlam, sen beni gene de iyi an aklına düştüğüm zamanlarda.

—-.—-

Soğuk bir kış günü Sarıyer Merkez’de İskele Can restoran ve kafede(restaurant & cafe) oturuyorum. Dışarısı çok soğuk olduğundan çepeçevre naylonla kaplanmış ve havadan ısıtılmaya çalışılan bölümde, denize nazır en köşedeyim. Yüzüm Tarabya’ya dönük. Denize iki ya da üç kere bakabildim çünkü deniz benimle konuşmuyor. Önüme bir baba oğul oturdu ve kalktılar çayları bitince. Sonra orta yaşlı bir çift geldi, sonra iki hanım oturdu ön masada, sonra da ben kalktım zaten. Güler yüzlü bir kadın ve adam bana servis yaptılar. Her zamankinden söyledim, orta türk kahvesi. İki lokum getirdiler yanında, ikramdı, bir bardak da su. Soğuktu, suyu içemedim. Sonra bir kapuçino(capuccino) istedim. Kırmızı paltom var daha hala üzerimde. Otururken bile çıkartamadım. Başımdaysa kuzenimin beresi. Siyah rengi. Fena olmadı, yakıştı sanki. Ama bazen gözümün önüne düşüyor ve ben görmekte zorlanıyorum etrafımı. Tuvalete gidiyorum. Hesabı ödüyorum. Çıkıyorum. Ayaz var. Çarşıda biraz turlayıp, eve dönmem gerek. Bugün cuma, yarın cumartesi. Bugün yirmidokuzu, yarın otuzu. Sonra aralık var. Soğuk biraz kırılmış sanki dışarıda. Sabahkinden iyi gibi. Pek fenaydı dün. Aynı anda hem yağmur, hem ayaz. Ellerimi ovuşturuyorum. Üşümesinler diye. Eldivensizim. Onlar da konuşmuyor benimle. Refleks sadece. Yanaklarıma değdirince hissediyorum. Çok üşümüşler. İstanbul çok soğuk bu günlerde. Sakın gelme.

—-.—-

Söylemeyeceğim.
Sus-tum.
Merak et istedim, merak edin istedim.

MAJİK MAKALE: MOROccO

                                                                               FAS

                                                         “Kendini kaybet ki bulasın.”  

20131121_111918

Bir gün gelecek, hayatındaki sevdiklerini bir bir kaybedeceksin küçük. Önce annen ve baban. Sonra senden büyük kardeşlerin ya da küçük olanlar göçecekler. Belki onlarla ayrı şehirlere düşeceksin. Tesellin olacak nefes alıp verdiklerini bilmek. Ne kadar yalnız ve kötü hissetsen de ağzını açıp tek kelime etmeyeceksin. Eğer bir yuva kuramadıysan, gerçekten vermenin ne demek olduğunu çok sonra anlayacaksın. Bir çocuğun sevgisini hiç bilmeyeceksin. Hiç doğmamış çocuğun da senin sevgini hiç bilmeyecek. Kadehlerde aradığın boşlukları sabahları dolduramayacaksın. Gün gelecek boğarcasına seni bir kişinin en çok sevmesini isteyeceksin. O sana yeter gelecek. Bir kişinin nefesinde huzur ve güveni bulacaksın. En sevdiğin saatler bunlar olacak. Sonra o da gidecek gün gelecek ve kendini en güvende hissettiğin anının, en güvensiz anın olduğunu göreceksin. Sense koşarak Tanrı’ya sığınacaksın. Sonra daha çok zaman ayıracaksın ibadete. Sevgiyi yerde değil, gökte bulacaksın belki. Olsun o da güzel. Bırak senin de Tanrın olsun tek. Seni tek o sevsin yeter. Ya o da giderse, ya o da terk ederse ne yaparsın o zaman? Hiç kimsenin peşinde koşmadığın kadar onun peşinde koşmuş olduğunu göreceksin. Sen karanlıkların ortasında boğulmuşken, bir ışığın tam önünde olduğunu söyleyecekler. Kurtuluşun o ışıktayken sen göremeyeceksin. Belki tek sen hariç herkes görüyor olacak. Sen hala karanlıktasın ve kurtuluşun tam önünde. Neden ki bu panik? Hayat körlüğü bu. Boşversene hayat duruyor aslında, bir yere gittiği yok, sadece herkes bir şeyler yaptığını sanıyor. Bunun gayretiyle koşuşturuyorlar. Herkesin durduğu bir zaman, koştuğu bir zaman vardır halbuki. Sen daha hala o ışığı görmedin, değil mi? Ondan bu hırçınlığın. Ondan bu sitemin. Ayarsız gururun, dengesiz hallerin. Başını kendinden kaldırıp bakabildiğinde, çoğunluğun aynı durumda olduğunu göreceksin. Her yüz sana haykırıyor aslında. Çünkü hepsi aynı yüz. O yüzler yüzsüz aslında. Olağanüstüyse hiçbir şey yok hayatta. Sensin mucize bu hayatta. Bak bunca yıl sonra buldurttun bana kendini. Bense çoktan gömmüştüm seni. Sevdiklerimi almana kızmıştım. Belki kendime kızmıştım, adını anmamıştım. Ama sen beni gözden çıkarmamışsın. Adını anıyorum çünkü korkuyorum. Adını anıyorum çünkü beni örtecek, koruyup kollayacak bir şeye ihtiyacım var ve ben bir insanım sonuçta.

Hayat huzursuzluklarla geçiyor, hayat sevgiyi harcayarak geçiyor. Ama hayat geçiyor. Kendini kaybetmek için geldiğin Afrika’da ne bulacaksın bakalım? Sakın merhamet yorgunu yapmasın seni bu kızıl topraklar?

                                                       “Uzun zamandır aşığım sana”

Il y a longtemps que je t’aime(ilyalontomköjötem).. Seni o kadar çok sevdim ki.. Yakın tarihli bir filmin adını aldığı eski tarihli bir şarkının sözleri ve melodisiyle yollardayım. Sana o kadar çok kızgınım ki.. Ben yazsaydım böyle yazarmışım sanki ve araya da eklermişim. “Sana daha hala öyle kızgınım ki..”

“İngiliz Hasta”nın başı, çöle gölgesi düşen planörün “Szerelem” (macarca aşk demek ve Macarca, Yunanca’dan sonra kulağa en kibar gelen dil olsa gerek) adlı şarkı eşliğinde süzüldüğü sahneyle başlıyordu yanlış anımsamıyorsam. Gece kum fırtınaları, gündüz aşırı sıcağın yaşandığı Sahra Çölü’nü de içinde barındıran kızıl kumlu Fas’taysa yağmur yağdırmayı başarıyoruz, hem de sağnak. Senede yedi gün yağan yağmurun üç günü bizi takip ediyor. Tarımla geçinen, susuz kalmış Fas’lılar için olağanüstü sevindirici olan bu durum, benimki gibi kayıp ve huzursuz bir ruha sahip bünyeyi iyiden iyiye hüzünlendiriyor. Neşeli Afrika değil burası. Bir duygudan bir duyguya, bir halden ötekine sürükleniyorum. Tek bildiğim ne bildiğimi bilmediğim. Filmdeki Catherine’e gelirsek, hiç kızgın değildi bir adama, sitemsizdi ölmek üzere olduğu mağarada. Kont Laszlo Almassy ise daha o kadar özlemedim dedikten sonra ayrı kaldıkları saatler boyunca içini kemiren boşluk, yalnızlık ve kıskançlık duygularıyla baş edemeyip, öfkesini patlatıyordu yemek masasında içtiği içkilerden sonra tıpkı aşık bir kadının taşkınlığı gibi. Benim olanları istiyorum diyordu. Yasak aşk ortaya dökülüyordu. Ondaatje’nin romanından uyarlanan filmdeki kont rolündeki Fiennes geleceğin Bogart’ı olarak lanse edilmiş fakat bu uzun vadede aktörün karakter rollerine geçişiyle son bulmuştu. Bir adam var burada da Kont’a benzeyen. Ama kitaptakine.

MARAKEŞ: Sabah iniyoruz Kazablanka’ya. Saat 3:36’yı gösteriyor. Fas saatiyle. Bizim saatimizden iki saat gerideyiz. Air Arabia ile uçtuk yaklaşık beş saat boyunca. Sharm el Sheik ve Kazablanka yolcuları arasındaki fark gençlerin ve eğlenmek isteyenlerin daha çok ilk şıkkı tercih ediyor olması. Uçakta önden ikinci sırada oturdum. Kavga gürültü binen adamları ve kadınları inceledim rahat rahat. Fas’lı kadınların abartılı kıyafetleri ve makyajlarının yanında erkekleri neşeli, konuşkan ve dost canlısı. Hani göz teması kurmaya gör. Merak ediyorlar ama neyi merak ettiklerini tam olarak onlar da bilmiyor gibiler, dost edinmen an meselesi. Beş saati hiç uyumadan ve sürekli konuşarak geçiren insanlarla çepeçevre sarılıyım. Afrika’da var olma fikriyle hiç uykusuz duraksız, fazla sızlanmadan ilk inen oluyorum uçaktan sırt çantamla. Bagajım olmadığından kapının önüne çıkıyorum ve başlıyorum beklemeye. Dakikalar geçiyor ve çıkanlar gidiyor. Tek başıma bekliyorum. Bir adam yaklaşıyor yanıma ve Türkçe olarak yanlış kapıda beklediğimi söylüyor. Tanja’da yaşıyormuş. Bir yerin genel müdürüymüş. Yalnızlığım merhamet uyandırdığından, benim adıma bir sürü şey yapıp, bir sürü telefon açıyor ama misafirleri gelince vedalaşıp ayrılıyor yanımdan. Beklemeye koyuluyorum gene kırmızı paltomla. Elinde telefonuyla bir adam bana doğru yaklaşıyor, iki saniye bana bakıyor sorar gibi, sen o musun der gibi. Ve evet o benim ve daha kaç kişi olduğunu soruyorum benimle beraber. Dört kişi, artı benmişiz. Merhabalaşıp, biniyoruz minik dolmuşumuza. Herkes uyuyor içeride, çünkü Kazablanka-Marakeş arası çok kilometre ve herkes şoförün sütüne havale. Ama Hassan iyi kalpli ve dikkatli bir Berberi(nüfusun çoğunluğu ya Arap, ya Berberi). Otele varmadan kahvaltı ediyoruz. Her yer zeytin. Sıvı yağ kullanıyorlar. Otele varmadan bir sürü yer görüyoruz, çünkü girişler 2’de. Mezar taşı olmayan mezarlıklarını geziyoruz. İngiliz Hasta”nın sahnelerinin çekildiği saraydayız. Medina’sında yürüyoruz. Adım başı bir motorsiklet, bisiklet ya da el arabası terörü yaşıyoruz ama olsun sonradan da hatırlayacağım gördüğüm en gizemli medinanın burada olduğuna kanaat getiriyorum. Rengarenk yerel kıyafetleri içerisindeki adamlar, kadınlar, dilenciler, sokak satıcıları, sucular, baharatçılar, fırınlar, muz satıcıları, ekmekçiler.. Büyük balkonlu evlerden geçiyoruz Yahudi mahallelerindeki. Araplar dışa dönük yaşamadıklarından, küçük balkonlu, pasio tarzı  evlerde oturuyorlar. Bir daha yürüme şansı bulamadığım bu dar sokaklarda geçirdiğim saatlerde hissettiklerimi asla unutmam. Bazen sizi siz yapan ruhunuz sizden önde yürür, bir hayaleti takip eder bedeniniz. Tek burnunu alırsın yanına. Kokuları takip edersin körler gibi.-Tek gerçek kokundur ten kokunun ve tek gerçek kokularıdır onların, ten kokuları. Kulaklarını bedeninde bırakırsın işitmemek için. Gözlerini de bırakırsın. Üçüncü gözünle takip edersin geçtiğin yolları, dokunduğun insanları. Beden bir gölge gibi takip eder kaybetmek için kaybettiği ruhunu. Bir anlam katmak gerek bu bedene. Bir anlam katmak gerek tüm yaşanmışlıklara.

image

20131121_105105

20131121_101558

20131121_110847

20131121_115949

20131121_09380620131121_093927

Nihayet meydandayız. Burada bulunma nedenimdi bu meydan. Panayır gibi bir pazar yeri hayal edin. Etrafı kafelerle ve restoranlarla çevrili. Yılanla fotoğraf için kıran kırana pazarlıklar var. Bense dişlerin peşine düşüyorum. Dişlerin sahibi natürel dişçi çıkıyor. Fiyat soruyorum çünkü merak ediyorum. Adam söylemiyor. Sonra, sonra olan oluyor. Adam yerinden fırladığı gibi üzerime geliyor, “Ne kadar paran var, kaç para verirsin?” diyor İngilizce; belli ki ne verirsem bir çift diş alabileceğim alt ve üst damak olarak. Ama adamın aniden kalkışı o kadar ürkütücü ki, tüm grup korkuyla dağılıyor. Sonra benim gerçekten almak istediğimi düşündüklerini söylüyorlar. Oysa ki ben sadece merak etmiştim. Hermitage’da üzerimize yürüyen odaların bekçileri kadınlar mı yoksa bu az kaçık Araplar mı daha korkunç diye içimden geçiriyorum ister istemez. Orada kurallara çağrı vardı. Buradaysa sürekli paranızı isteyen adamlarla çevrilisiniz. Sizden talepleri hiç bitmiyor. Sürekli pazarlık yapmalısınız(Kapalıçarşı esnafını saygıyla anarım). Ortalık sirk gibi. En nihayet zorla elime kına yakıyorlar. O kadar çaresizim ki, elimi kaptırırken. Burada mücadelelerden yenik ayrılıyorsunuz hep. Önümde bir saat boyunca güneşe tutmak zorunda kaldığım pırıl pırıl bir elim var üzeri simlerle bezeli. Büyücüler var burada, sebzeciler, maymun ve yılan oynatıcılar ve kumarhaneye büyücüyle gidecek kadar aklı evvel insanlar(40 yıl düşünsem de asla aklıma getiremeyeceğim şeylerin ilk maddesi olmaya aday, Tanrım bana bir boş vaktinde bir parça cin fikir ver, ama öncelikle beni sev, çünkü ara ara küssem bile doğduğumdan beri tek sen dediğimsin, tek herşeyimi bilensin ve herkes mucize ararken ben hep seni arıyorum, burada olma nedenimsin, tek sen bana ders verensin).

20131121_150441

Bir duş alıp tek başına dolaşma isteği kabarıyor içimde. Alelacele yerleştiğim odamdan çıkıyorum. Kırmızı paltom üzerimde, adımlarımla yürüdüğüm yerleri titreterek çıkıyorum odamdan. Nereden geldiği belli olmayan bir özgüven ve coşkuyla ilerliyorum asansöre doğru. Rujumu da sürüyorum ki Fas halkına karşı mahcup olmayayım, keza onları da hayal kırıklığına uğratmayayım. Fatih Sultan Mehmet beni görse bu azim bende olsa, bırak İstanbul’u, dünya benim olurduyu dedirtecek kadar büyük bir fetih coşkusu bahsettiğim ve asla mübalağa etmiyorum. Tek ayrıntı var o anki hissiyatımdan aklımda kalan, bir başıma kalmak istediğimden resepsiyonda karşılaştığım insanlarla göz kontağımı kısaca kurup, dilimin ucuyla iyi akşamlar dedikten sonra, emin bir vaziyette otelden sola doğru dönüp kocaman adımlarla yürümeye başlamak. Saatler beşe geldiğinden kepenkleri kapatan esnafla karşılaşıyorum. Cehennem Meydanı’na gitmek istiyorum tekrar ve atılan bir iki öpücük beni hiç rahatsız etmiyor. O kadar Cehennem Meydanı ile doluyum ki, anlatamam. En nihayet en lüks sayılabilecek alışveriş mağazaları ve restoranlarının olduğu yere geliyorum ve az fransızcamla anlaşmaya çalışıyorum insanlarla. Genç yaşlı hepsi fransızca biliyor ama ingilizce bilen yok. Defalarca yanıma yaklaşıp, lonely lonely diyen genç beyleri bertaraf ediyorum. Tekrar yürüyüşe geçiyorum. Taarruza devam, fetih için herşey tamam. Birden karşıma nereden çıktığını anlamadığım bir kadın fransızca bir şeyler söyleyerek düşüveriyor sanki koca meydanda. Zayıf, kumral bir kadın bu. Elli yaşlarında gibi, kırışıklıklarından çıkartmaya çalışıyorum. Bana “Aide moi!” diyor. O panikle “Aime moi!” anlıyorum. Sonra “S’il vous plait!” diyor. Kadın bunu söylerken sevecen, yalvarıyor. Ürküyorum kadından. Ona da şimdi hatırlayamadığım bir şeyler geveleyip, kaçıyorum. Elli metre yürüdükten sonra ancak kadının bana ilan-ı aşk etmediğini, bana yardım et dediğini anlayabiliyorum. İçim parçalanıyor. Yalvarmıştı, çok çok garip bir yüzü vardı. Eğer sıyrılamazsanız, kolaylıkla yozlaşabileceğiniz yerler buralar. Beni aptala çevirdi bile.

Biraz daha yürüyorum ve trafik lambası olmayan caddelerdeki insan seline katılıp, karşıdan karşıya geçmeye çalışıyorum. Nispeten ıssız bir yola saptığımda on yaşlarında bir çocukla burun buruna geliyorum. Bana avucunu uzatıyor ve sonra açıyor. Haplar var elinde. Nasıl yutulacağını gösteriyor. Sanki prospektüs kendisi. Ondan da kaçıyorum. Kendimi gizlemek için kuytulardan yürüyorum(kırmızı palto giyip gizlenmek istemek). Bir adam gözlerini kaydırarak üzerime doğru yürüyor. Hemen ışığa çıkıyorum. Arkamdan yüksek sesle bağırıp çağırarak gelen bir grubun sesiyle irkiliyorum, bir daha karşıya geçiyorum. Karşı yaka beni kurtarsın diye medet umuyorum. Taksiler ürkütücü geliyor. Erkeklerse korkunç. Tekrar Fransız kadın geliyor aklıma. Ona çok korkmuştum demek istiyorum şimdi. Ne işimiz var burada ayrı ayrı bunca ilkelliğin içinde demek istiyorum.

Dönmeye karar veriyorum. Bir süre sonra saymaktan vazgeçiyorum tacizkar lafları ve atılan öpücükleri. Beyrut’ta karşılaştığımda güldüğüm öpücükler, burada çok sevimsizler. Şık bir restoranın önünden geçerken bu sefer gerçekten ürkütücü bir adam takılıyor peşime. Restoranın içine girip yardım istiyorum. Adamı işaret ediyorum, adam gitmiyor, polis çağırın diyorum, aptal aptal suratıma bakıyorlar. En nihayet adam gidiyor ve ben dışarı çıkıyorum. Ama bu sefer de aklım bulandığından iyice yolumu şaşırıyorum. Daha korkunç ve ölümcül bir hata yapıyorum. Otelimin adını unutuyorum. Zihnim sıfırlandı sanki. Belgelerim otelde ve isim zihnimden siliniyor. Halbuki çok kolaydı. Cep telefonuma indirdiğim belge aklıma geliyor bir anda yoksa elçiliğe gideceğim(Tanrı’ya blöf çekiyorum, umarım görmez). Etrafta hiç kadın yok, erkekler var. Uzaklaşmış olduğumu anlıyorum iyice otelden. Belgeyi buluyorum. Bir butikten rica ediyorum. Adam İtalyan çıkıyor(şansıma hep güvenmeye çalıştım ama hep yalnız bırakıldım). Tezgahtarın yardımıyla nihayet adresi buluyorum ve otelin lobisinde bir süre gergin vaziyette oturuyorum. Aynaya bakıyorum, bir havalarla sürdüğüm rujum çoktan uçmuş. Dokunsalar ağlayacağım aslında. Ama ağlamak için gözden yaş mı akmalı? Hem ağlamak için biraz sevgi görmek gerekmez mi?

Bir daha rehberimiz olmadan tuvalete gitmemek için and içiyorum(içimden). Ah aptal, ah koca kafalı, burası Afrika, unutma! Fransızca konuşuluyor diye kendini Concorde Meydanı’na mı geldin sandın?

                    “Her ülkenin o ülkeyi çağrıştıran bir şarkısı olmalı.”  

Ve işte seninki geliyor bana her dinlediğimde seni anımsatacak.. Stromae’den “Formidable”.. Bu Fas’ın ve daha çok Marakeş’in şarkısı olmalı.

http://m.youtube.com/watch?v=S_xH7noaqTA

Esaquira’e gitmek üzere yola çıkmış bulunuyoruz. Gidiş dönüş toplam 6 saat sürüyor. Burada ne yaparsan yap, 4 saat uyursun deniyor. Ben onu da uyuyamıyorum gece. Huzursuzluk. Sabaha doğru sızıyorum. Keçilerle bezeli ağaçlarda mola veriyoruz. O kadar garip ki herşey. Bir sürü keçi bir argan ağacının dalları üzerinde hiç kımıldamaksızın duruyorlar. Ayaklarından zamklı gibi hayvanlar. Uyuşmuş gibi bakıyorlar. Ağacın yapraklarını koparıp çiğnerken, uslu uslu size doğru bakıyorlar. O kadar garip ki. Yolun kenarı olmasına rağmen, fazla araç geçmediğinden yol da ıssız olduğundan, uhrevi bir sessizlik içerisinde öğle yemeklerini yiyiyorlar. Onlara da biz garip geliyoruz sanırım. Hayvanlar en doğal ihtiyaçlarını karşılarken aptal aptal bakıyoruz ve fotoğraflıyoruz bu ölümsüz anı( gene deli deli tepeli insan soyu geldi, bakıp bakıp gittiler demiyorlarsa.. çünkü ben keçi olsam derdim).

20131122_105349

Sırada kadınlar kooperatifi var. Saf hali bildiğin haşhaşla kahve arası bir şeymiş arganın, görmüş oluyoruz. Yerli kadınlar oturdukları yerde yapıyorlar. Balla karıştırıp ikram için koymuşlar ortaya. Her şey argan içeriyor burada. Yiyecekler, şampuanlar, kremler, ayak kremleri.. Referanssa Arap kadınlarının parlak cildi(doğal beslenmelerine ek olarak).

image

image

20131122_154341

En nihayet Essaquira’ya geliyoruz. Deniz çekilmiş bizim geldiğimiz saatte. Yerel bir rehberimiz var burada. Aziz. Bize yol gösteriyor, isteyene tuvalet buluyor, arzu edene cami. Konuşuyor ve konuştuğunu bir şekilde herkes anlıyor. Aziz vücut dilini çok iyi kullanıyor. “Kingdom of Heaven/Cennetin Krallığı”nın çekildiği yerlerdeyiz. İspanyol yapımı topatarlar var kalenin surlarını çevreleyen. Aşağıda ise kıyı şeridi uzanıyor. Bizse bir Medina daha görmek üzere aşağıya iniyoruz. Bir şehirden, ötekine geçişi belirliyor çeşmeler. Buradaki daha Avrupai. Turist sayısı artıyor. Alman ve Japon turist kafileleri ağırlıkta. Yunan ve İtalyanlar da var. Aziz ise her yerde. Restoranlar daha temiz. Yağlı ellerle tutulmaktan ötürü kayganlaşmamış tuzluklar ölçütümüz. Bir hamamın önünden geçiyoruz. Aklıma ” Kutsal Gece” ve hamamda geçenler geliyor. Gülümsüyorum ama kitaba. Burada da hamam bekçisi irice bir kadın var ve asla fotoğraf çekilmesini istemiyor, boyun eğiyoruz bizde. Kitaptaki Zehra’nın safça soruşunu duyar gibi oluyorum yollarda “Bu muydu aşk?” diyen ve Zehra benimle yürüyor bundan sonra ve boyun eğiyoruz beraber “Görünmez Efendinin Yasasına”. Çünkü biliyoruz ki yalnız ölmek ve kimse tarafından sevilmemek dayanılmaz bir acı. Tüm bu ilahi ve insani halleri bir kenara bırakıp soruyorum kendi kendime”Sonsuzluk nerede başlıyor?”diye.

20131122_154142

image

Dönüş yolunda tekrar keçileri görme hayalimiz var. O keçiler vahaymışlar. Fotoğrafları da olmasa hiç yokmuştular.

Üçüncü gün Rabat’ı görüp, Kazablanka’da konaklayacağız. Coğrafya dağınık olduğundan bir yerden bir yere gitmek çok kolay değil. Fes buradan 8 saat uzaklıkta. Babel filminin geçtiği Quarzazatine ve köyleri ise gidiş dönüş dörder saatten toplam 8 saat uzaklıkta. Filmden hatırladıklarımla yetiniyorum bende. Afganistan gibi dağlık bir bölge, bencil Amerikalı turistler, yumuk gözlü-çıplak ayaklı-nargileci(!) nene, Habil’le Kabil ve dünyanın en içten öpücüğü en sıkışık anda verilebilecek. Muhteşem iki=iyi yönetmen+iyi senarist.

Gitmeden “Yves Saint Laurent’in Bahçesi”ne gidiyoruz. “Majorelle”. Hiç görmediğim değişik kaktüsler, beyaz begonviller ve ağaçlarla bezeli Uzakdoğu’da bir cennet sanki. İçerisinde bir butik, resim sergisi ve kitapçısı var. Fas’a, Marakeş’e, modaya, sinemaya dair hiçbir yerde olmayan orjinal dillerinde de kitaplar.

Rabat şimdiki başkentleri. Ankara’ya geldim sanki. Uzaktan girilemez ve gezilemez saraylarını görüyoruz. Traşlı Benjamin’lerin arasından geçiyoruz saray yolu boyunca. Dilek havuzunun olduğu yere götürülüyoruz. Her yerde bir para atmasam olmaz. Onlarca leylek görüyoruz havada. Uçanı ayrı, kafasını yuvasının üzerinde 180 derece ters döndüreni ayrı ve tak-tak-tak-tak.. Hepsi birmişçesine tak-tak-tak-tak.. Bizi havada gördün, bu sene artık durmaz uçarsın der gibiler. Havalara giriyorum ama derhal ayaklarım yere bastırılıyor. Bu senenin bitmesine bir ay varmış. Olsun bende leyleklerin göç yolunu takip ederim yeni yılda. Öyle düşerim yollara.

20131123_144137

20131123_144955

20131123_151532

Şoförümüz kapıları açmaktan, bizeyse inip binmekten gına geliyor ama daha da geç olmadan Kazablanka’ya gitmek üzere yola çıkmalıyız. Karanlıkta varıyoruz şehre ve yağmur hiç dinmiyor. Kaldığımız vasat otelden çıkıp, yağmurun altında kedi gibi ıslanarak yürüyoruz. Rehberimiz yok, dolayısıyla bize çevreyi sevdirecek kimse de yok. Ama etraf başlı başına sevimsiz. Hiç kadın şoför yok. Yollarda hiç kadın da yok. Saat geç değil. Kafama dank ediyor. Nereye gidersem gideyim kadınlar benim medeniyet ve o şehirde yaşanabilirlik ölçütüm. Ne giymişler, etek boyları nasıl(milletvekilliğine adaylığımı koymalıyım, dönüşte), saçlarını özgürce savurabiliyorlar mı?

Sonuç olarak biz gene Mc Donald’s yiyoruz.

20131123_083741

20131123_085811

20131123_084141

20131123_084256

20131123_090624

20131123_084310

20131123_083323

İlk defa Kazablanka’da uyuyorum. Ama burger menü beni alabildiğine susatıyor. Saat üç buçuk ve daha sabaha çok var. Çaresiz paltomu geçiriyorum, çıplak ayaklarıma geçirdiğim parmak arası terliklerim, leopar pijamamla resepsiyona iniyorum. Uzun uğraşlar sonucu bir fanta alıyorum adamlardan. Dünyanın en şekerli fantası bu olmalı. Derken bir ölümcül hata daha yapıyorum. Oda numaramı unutuyorum. Kartın üzerindeki numaraya bakıyorum. Silinmiş olduğunu görüyorum. Imperial Otel’de üçüncü kattaydım. Şansımı deniyorum. Üçüncü kattaki köşe odaya gidiyorum. Kartı içeri sokuyorum. İçeriden homurtular geliyor. Terliklerimin içindeki tabanlarımı yağlıyorum. Bir alt kata iniyorum(yarattın, neden takip etmezsin ve nedir benden çektiğin?). Doğru adresteyim. Uyumaya çalışıyorum kendime kızmadığım anlarda.

20131124_121823

image

Gruptan bir hanım, oğluna sormuş camı açtığında ne gördüğüne dair. Dolapdere yanıtını aldığını söyledi. Biz galiba sanayi mahallesinde kaldık. Ama mutsuzluk geçici. Değil mi ama? Hep mutsuz yaşanır mı? Bir simit alırsın, bir piyango, umuttur bunlar yaşamak için. Bir lokma tazecik simit, yanında çay, cebinde ya çıkarsa diye aldığın piyangon. Küçük şeylerle de hayat güzel. Camiye namaz kılmak için girmiş yüzlerce insan var ve ben onlardan uzaklaşıp, Pasifik kıyılarını andıran dalgaların sahile vurduğu Atlas Okyanusu’na doğru yürüyorum rüzgarda saçlarım savrulurken. Bir dakika ya da kaç dakika sürmüş olursa olsun kendimi özgür hissediyorum ve bunlar normalde hiç kıymet vermediğim değerli anlar, biliyorum. Bir tel koparıyorum saçımdan, Atlas’a doğru parmağımın ucundaki saç telini bırakıyorum. Rüzgar alıp götürüyor. Belki bir daha hiç gelemem buralara. Bir tel saçım kalsın geriye. Benden bir şey kalsın geride. Nereye gidersem gideyim aynı şehirdeyim aslında. Biraz daha öfkeli olmalarının dışında ya da daha tuzlu veya buzlu ne farkları var okyanusların birbirinden? Ne değiştirebilir bir başka kara parçası? Nerede görülmüş şey, bir başka ülkeye, bir başka denize gittiğinde ceset gibi olan kalbinin dirileceği? Ama bazen olur. Cesetler de uyanır Cehennem Meydanı’nda hemde. Birisi gelir kapınıza vaatlerle. Ama bilirsiniz ki kötü bir fikirdir. Kapılar kapanır bir bir, her kapanan kapı vazgeçilendir ve Tanrı her tür kuvveti verendir. Ölçüsüzce sevenlerin başı hep beladadır. Kalpten sevmek yeter halbuki. Tek nefeste seversin, tek bakışla gizlersin. Bazen eteklerindeki tüm sevgini saça saça gezersin. Karşılıksız olsun, sen gene sev, hiç vazgeçme; sevgi hayat kurtarır çünkü. Ben yaptım oldu. Ben yaptım kurtuldum. Karşılıksız sevdim, kaçtım ve kasım’da Fas’a geldim. Bir açık kapı buldum ve atladım eşikten kendimce. Freddie Mercury’nin nispeten az bilinen ama çok sevilen bir şarkısını dinlemeliyim mümkün olan en kısa zamanda. “These are the days of our lives”. Çok içten söylerdi aşk şarkılarını. Hep severim, her zaman anarım. Sonuna gelinmiş bir hayatın manifestosudur.. “When I look and I find I still love you..” Kavuştuğumuzda bana tek bu şarkıyı söyle Freddie, şimdi biliyorum müziğin kimler için yapıldığını ve ölümsüzlüğün ne demek olduğunu. Tanrı’nın seçilmiş çocuğu olmanın kutsaliyeti var sesinin tınısında. Gökyüzü nikahı kıyarız belki ben gidince.

http://m.youtube.com/watch?v=QVtYIxYg1jg

Döndüğümde kuzenime okuttum yazımı. Okudu okudu ve bana söylediklerini size aktarıyorum: “İnsan tatile gider eğlenir, adamlardan kaçmışın, şaşırmışın kadından kaçmışın, b.klu yollarda yürümeye çalışmışın, yağmur çamurda Tarlabaşı’na çıkmışın, işin mi yok Avrupa dururken? On belki yirmi sene önceydi Avusturya’dan gelen arkadaş elektrikler kesilince sevinçten çığlık atmıştı, biz çamurlu yollara, düzensiz trafiğe küfrederken yüzünde tebessüm, keyfini çıkarmıştı paçasına bulaşan çamurun. Seninki o hesap olmuş, ben ilk uçakla evdeydim. Döndüğünde toprağını öptürtecek memlekette işin neydi?” Biliyorum ki benim bir sonraki gezim yine bir tarafın doğusu olacak. Uzak doğu, yakın doğu, orta doğu.. Seksenlerde ve öncesinde ülkemize gelen Avrupalı turistler ellerinde makina nerede bir sefalet görseler atlarlar ve fotoğraflarken, bizler ülkemiz yalan yanlış tanıtılıyor diye öfkeden deliye dönerdik fotoğraflar sağda solda karşımıza çıktıkça. Eurovision(örovizyon) tanıtım filmlerimiz bile olay olurdu. Fas’taysa bulduğum her tür ilkelliği fotoğraflamaya çalıştım. Fotoğraf çektirmekten hoşlanmayan halkı gizlice fotoğrafladım. Dilencilere birkaç kuruş para verip, ellerini uzatırkenki hallerini çektim adice. Şaşkınlıkları bana zevk verdi. Cellabeleri ve ağızlarını kapadıkları peçelerinden arta kalan uzuvlarını inceledim sonra uzun uzun fotoğraflardan; gözler, burun ve ellerdi haliyle bana kalanlar. Daha Tanja ve Fes’i göremedim. Paul Bowles, Jean Genet, William Burroughs Tanja’da yaşamış ve üretmişler. “Naked Lunch, Sheltering Sky” bu topraklardan esin. “Babel” filmindeki mutsuz ve bir trajedi atlatmaya çalışan bir başka evli çiftin esin kaynağı, kurtuluş bileti idi belki “Esirgeyen Gökyüzü/Çölde Çay”, bizde bile bir şarkının sözlerine konu olabilmişken. Birlikte ama yalnız..  Genet ve Beckett Tanja’da Meşhur Hafa Kahvesi’nde oturmuş yeşil nane çaylarını yudumluyorlardır. Bense Tanja’nın hayaletlerini göremeden ayrılıyorum bu topraklardan.

20131124_135648

                 

 

                                                                 BİRİNCİ BÖLÜM

                             “Bazı insanların kaderinde büyük şeyler yapmak vardır.”   FAUST

KADER:

Kırılganlıklar mevsimiydi. Kayıpların çok olduğu, hayal kırıklıklarının içe kapanmaları getirdiği, doğumdan çok ölümün kapılarda dolaştığı, düğünden çok düğümlerin peşi sıra geldiği, huzursuz ruh popülâsyonunun sakin ruhlara açık ara fark attığı, erkek çocuk beklerken kadın çocukların doğduğu, sokağa çıktığın anda ayazın yüzüne çarpıp tek yalamakla kalmayıp ısırdığı, sobaların tek göz odayı ısıtıp, diğer odaları rutubetiyle çürüttüğü kapkaranlık bir kış. Böylesi bir kış gününün akşamında bir taşra kentinin kenar mahallelerinden birinde başlayan doğum sancılarına, doktorsuzluk ve hiç bitmeyen parasızlık da eklenmiş ve altıncı çocuğunu doğurmakta olan genç kadın komşu kadınların elinde kan kaybından ölmüştür. Çektiği ızdıraplar dindiğinde ölümün hakkını verebilmiş kadının yüzüne huzurun serin dokunuşu temas etmiş, sevenlerine ileride hatırlayabilirlerse eğer ufak bir teselli kalmasına sebebiyet vermiştir. İşte bu altıncı çocuk kadının davasının hükmü, kâinat tarafından yazılmış olup, mahkûmiyetinin nedeni ölüme sebebiyet verme, cezası ise ömür boyu bu dünyada bu bedene ve bu isme sıkıştırılma cezasıyla kayıtlara geçirilmiştir.

Evren yazar evren bozar misali genç kadın bebekken bilmemiş, kendinden büyük kardeşlerinin elinde döne dolaşa çocukluğa erdiğinde ve çocuk felcinden bir bacağı topal kalıp da aksaya aksaya en büyük abisinin yanında okula götürüldüğünde idrak edebilmiştir ancak sebebiyet verdiği anasızlık ve güzide kaderi tarafından buna ek olarak topallıkla cezalandırılmanın ne demek olduğunu. Hoş ne geldiyse onun ve ailesinin başına yoksulluktan gelmiştir ama kader adı, evreni aklayan bir kelime olduğundan hoşa gitmekte, avutmaktadır herkesi. Kaderdendir doktora gidememek, kaderdendir aşı olamamak. Abi ve ablaları kâh evlenerek, kâh kaçıp giderek, kâh askere gidip gelemeyerek bir bir evi terk ettiklerinde çok defalar baş göz edilmeye çalışılan babası inatla direnerek kızının yazgısına ortak olurcasına bir daha evlenmez asla, ta ki ölene dek. Dışarıdan bakıldığında tuhaf bir ikili olmuşlardır. Kız akıllı çıkmış öğrenim hayatı boyunca tüm derslerinden geçmiş, kimselere sorun çıkarmadan sessiz sedasız mezun olmuştur liseden. Bu zaman zarfında babanın üzerine çökmüş korku ve kaygılar yerini kızını daha hala kendi elleriyle okula götürüp getiren, hayatını elinde kalan tek şey olan kızına adamış bir adamın umutlarına bırakmıştır. Sınıf arkadaşları ve mahalleden komşuları arkalarından konuşur olmuştur bu yaşta kız okula babayla mı gelirmiş diye. Ne bu böyle karıkoca gibi diyen bile çıkmıştır. Dış dünyayla bağlarını iyiden iyiye koparmış baba kıza cesaret edip bir şeyler çıtlatmaya yüz bulamadıklarından da mahalle aralarında ettikleri dedikodularla yetinmek zorunda kalıp, bir süre sonra da kendi dertlerine düşüp iyiden iyiye unutmuşlardır bu karmaşık ikiliyi. Bir gün babası öldüğünde ise kimselere haber vermeden acısını kalbine, babasını mezara, arayıp sormayan kardeşlerine inat birkaç parça eşyasını alarak çıktığı evini de dökmüş olduğu benzinle iyice ıslattıktan sonra, alevlere teslim ederek çıkıp gider tam 19 yaşında. Yanında götürdükleri ise babasından kalma bir miktar birikmiş para ve bir kaç parça da kıyafettir. Nüfus kâğıdını da atmak ister alevlerin arasına sanki hiç Kader olmamış gibi. Evini yakmıştır bir daha dönmemek için, eşyalarını yakmıştır ona geçmişini hatırlatmamaları için; eğer bir imkânı olsa kimliğini de değiştirip yeni bir kimlik ve yeni bir isimle, yeni bir hayata başlıyor olmayı tercih ederdi. Bu olasılık gelecekte olabileceğinden şimdilik gerçekleştirmeyi dilediği hayalleriyle düşer yollara bir başına Kader.

—-.—-

On dokuz yılın ardından genç kız hayatında ilk defa şehrini, semtini, evini barkını terk etmiş; ama aynı zamanda ilk defa şehirlerarası bir otobüse binmiş, tabi bunun için semt garajındaki görevli memurun cam kenarı mı, koridor mu olsun sorusuna ne diyeceğini bilemeden ama sonra pencere kenarı ona hep akmakta olan ama kendisinin bir türlü dahil olamadığı geçmişte kalan hayatını anımsattığından, koridor demiş, yol boyunca onunla beraber seyahat eden yolcular ve arada meşrubat ikramı için gezen muavini gözleriyle takip etmekten yolun ne kadar sürdüğünü anlayamamıştır bile. Babasının hiç konuşmadığı ama arada sırada haber aldığı ana bir baba ayrı bir erkek kardeşi vardır. Önce onu bulacaktır İstanbul’da. Eyüp’de oturmaktadır amcası. Adresini evi toparlarken bir zarfın üzerinde görmüştür. Adam hala orada oturmuyorsa da sora sora bulacaktır ama şansını deneyecektir her şeyden önce. Bu saatten sonra gidecek kimsesi yoktur. Kardeşleri bir daha ne onu, ne babalarını arayıp sormamıştır. Babası ise bu gidişlerin ruhunda açtığı yaraları kızına sezdirmemeye çalışmış, tek bir şikâyet etmemiştir sınırlı yaşamı boyunca. Zaten çok konuşmayı sevmeyen adam, geçmişin üzerine bir perde çeker, bir daha da perdeyi aralamaz. Küçük yer olduğundan, ana göçtü, kardeşler kaçtı, babanın da arkasında kalacak diye erken yaşta biraz da acıdıklarından olsa gerek Kader’e bir bir kısmetler çıkmaya başlamış; ancak babası yarı hiddet çoğu tiksinti dolu ama çok kesin bir dille reddetmiştir kızı kusurlu diye gelen kâh iki karılı kuma götürmeye meraklı yüzsüzleri kah yaşlı ve dul kalmış dedeleri. Anne tarafı ise köyden hiç çıkamamıştır ve kasabadan köye geçmeyi istemez Kader’de. Oradaki hayat daha çilelidir çünkü. Bir küçük bakkalları vardır, sonradan gelmiş bir de sağlık ocakları. Kış geldi mi kar kaplar yollarını, zaten yürümekte güçlük çektiğinden buzlar çözüldükten sonra kalan çamurla karışmış eriyik karlar daha da güçleştirir yaşamını. Bozuk yollarında kaç defa kaymış, düşme tehlikesi atlatmıştır. Her doğrulduğunda önce sağlam bacağını kontrol etmiştir. Bir can hakkını kendini bilmezden önce kaybettiğinden, kalan canına yani bacağına gözü gibi bakar olmuştur. Soba yakmak, odun kesmek, bir başına evin onca işiyle uğraşmak ve bunlarla ömrünün biteceği düşüncesi her aklına geldiğinde sırtı ürpermiştir Kader’in. Köyde gençte kalmamıştır artık. Kalanlarda Fatih gibidir. Fatih’se..

Köylü kaç dönüm toprakları varsa oradan ekip biçtikleriyle geçinmektedir. Onlara sorsan çok yoktur, ama hiç yoktan iyidir. Kendi aralarında yok olanın yok olur dediklerinden ama var demekten de göz olur kaş çıkar diye söylemeye çekindiklerinden biraz vardır ama kendilerine yetecek kadardır diye kestirip atarlar hep. Evin hatta sülalenin tek üniversite okumaya hevesli olan erkek çocuğu ise İstanbul’a okumaya gitmiş, İstanbul’da çalışmış ama tutunamadığından olsa gerek, altı ay gibi kısa bir sürede baba ocağına dönmüş, çiftçi olmaya okumuşum ben diye hayıflanarak ve büyükşehirde tutunamamanın verdiği kompleksle kös kös dönmüş, yaşamaktadır köyünde, evinde, ana babasıyla. Fatih koymuşlardır çocuğun adını ve Fatih, Boğaz’ın güzelliğinden bahsederken, bir anda çektiği sıkıntılardan, ulaşım araçlarına binebilmek için mesai saatlerinde aynı anda hücum eden binlerce insanın hoyratlığına dek uzanan hemen hemen aynı hikâyeleri anlatıp dururken söze girmeye çalışan çoğu ilkokul terk akrabalarını siz nereden bileceksiniz benim ne çektiğimi, cahilsiniz hepiniz diye azarlayıp durmaktadır her fırsatta. Koskoca adamlar ve kadınlar da hiç gitmeyip hiç görmediklerinden elleri böğürlerinde nefes almaya korkarak aynı hikâyeleri bıkıp usanmadan dinler görünmektedirler kah sobanın başında titreşerek, kah yaz geldiğinde bahçenin içindeki sedirlerin tepesinde sıcaktan mayışmış bir şekilde tüneyerek . Köy yerinde evlenebilmek için son derece geç sayılabilecek bir yaş olan yirmi dokuz yaşına gelmiş olan Fatih, kendini ne şehirli ne köylü saydığından köyün kızlarını beğenmeyip, şehirli kızlara da uzanamadığından gün boyu davar güdüp, tohum ekip, taşa toprağa küfrederek ailenin başına patlamıştır tabiri caizse. Okuttuklarına bin pişman olmuştur aile ama iş işten geçmiştir artık. “Hiç görmese iyi olacaktı emme..” diye devamını getiremedikleri cümleler kurarlar sürekli. Kader en çok Fatih’e benzemekten korkmuştur hayatta. Babasına göreyse sülalede bu tipten bir akıl hastalığı vardır karısının tarafında. Bu neslin delisi de Fatih’tir. Adına güvenip, İstanbul’u fethedicim diye gitmiş, tarih okumuş, bir rivayete göre hiç bitirememiş, hatta hiç okuyamamış, belki hiç kazanmamıştır bile ve bir aralar Bakırköy’e kapatılmış, yirmi bir günlük tedavisi bitip eve gönderilince, İstanbul’da her kaybolduğunda telefon kulübelerinden yaptığı aramalarla Fatih Camii’ne göre koordinat verdiğinden, zaten İstanbul’u pek de bilmeyen babasınca bulunması epey zaman almakta, gizli bir şifreymişçesine, sanki bir duyan bir dinleyen varmış gibi fısıltıyla konum bildirmelerinden kolay kolay ne dediği anlaşılamadığından başa çıkamayıp eve getirmişlerdir hava değişimi bahanesiyle çocuklarını. Sıkıldı mıydı, hele ki kafası attı mıydı köylü kurnazları, aşağılık kompleksliler diye bas bas bağırmaktadır önüne gelene. Köylü bildiğinden ses etmemektedir ama hastalığı ailesi tarafından gizlendiğinden okumanın pek faydalı bir şey olmadığı dersini çıkarmışlardır kendilerince. Şehre okumaya giden tuhaflaşıp gelir onların gözünde. Ankara yakındır onlara, büyük şehirse oda büyüktür. İstanbul’un keşmekeşinde kaybolacağına, toplaması daha kolay olacağından ailenin neden Ankara’ya yollanmadığını konuşurlar fısır fısır sokak aralarında, kahvehanelerde. Ama Fatih tutturmuştur bir kere İstanbul İstanbul diye. Kader bu köye ve benzer bir kaderin kucağına sığınmayı bu yüzden gururuna yediremez. Babası ise annesinden sonra gidip gelmez olmuştur karısının köyüne. Arada sırada aracıların ulaştırdığı selamlar ve havadisler hariç yavaştan bir Berlin Duvarı’nı örmüştür aralarına.

—-.—-

Kader’in Eyüp’e geldiğinde tam adresi bulmak için epey yürümesi gerekmiştir. Kaç para tutacağını bilemediğinden taksiye de binmez. En nihayet evin önüne geldiğinde iri yarı, beyaz atletinin ardından göbeği belirginleşmiş, yüzü falçata izli, dişleri yer yer kırık, kafası dumanlı adam açar kapıyı. Babasını görür gibi olur karşısında. Ne kadar benzemektedir ona. Babası daha ufak tefektir, bir de daha az saçı vardır. Kader anlık tereddüdünün ardından kendini tanıtarak içeri girer izin isteyerek. Adamın şaşkınlıktan dili tutulmuştur adeta. Nasıl buyur edeceğini bilemeyip, doğru kelimeleri arar iken genç kız içeri girmiştir bile. Salonun orta yerinde yanında yere bıraktığı bavulu, özensiz ve bakımsız hali ve iri kahverengi gözleriyle bakmaktadır amcasından yana. Adam üzerindeki az evvel balık kızartıp yağladığı beyaz fanilasının üzerine attığı düğmelerini iliklemediği kısa kollu gömleği ve efkârdan derin derin içine çektiği sigarasıyla döner odadan. Geniş omuzları, kaslı kolları vardır, bir bakıma yakışıklı ama hırpanidir. Kadınsızlık bu ailedeki adamların kaderlerinde vardır sanki. Bir şey vardır ona kanını kaynatan. Amcadır, babanın yarısı ne de olsa. Bir huyu daha vardır babasında da olan ve kendi huyunun da çektiği. Çok konuşmamak. Gerektiğinde susmak. ‘’Karşı taraf böylelikle ne senin hakkında ne düşündüğünü anlayabilir, ne de hislerini tahmin edebilir.’’ demişti babası bir keresinde ve eklemişti de; “Bir sırra dönersin insanların gözünde, merak ederler ama sormaya da cesaret edemezler.” tıpkı bu ailede yaşanan ve Kader’in de hiçbir zaman bilmediği o büyük sır gibi.

—-.—-

Amcası hiç konuşmadan gittiği mutfaktan, az evvel yağda kızartmış olduğu bir tabak balıkla döner. Salata ve ekmek getirir. Bir şişe de Tekirdağ rakısı vardır koltuk altına sıkıştırmış olduğu. Bir kadehi yarısına kadar doldurup, sek içmek üzereyken bir an kıza doğru bakar ve kadehini yerine koyar. İçeriden getirmiş olduğu bir diğer kadehi kendisininkine nazaran daha insaflıca doldurup, kızın önüne koyar. Şimdiye kadar hiç önüne içki bardağı konmamış olan genç kız elleriyle büyük bir iştahla yemekte olduğu balığını bitirir önce; sonra da temiz kalan parmaklarıyla kadehi tutar ve merak içinde bir yudum alır. Amcası ne tepki vereceğine bakar kızın. Yüzünden anlayamaz. Kız bir yudum daha alacakken, kendi kadehini tutup kızınkine dokundurur yavaştan. Kız bir yudum daha alır. Bir yudum daha, bir yudum daha derken, rakısı biter. Kadehi doldurur adam usulca ama temkinlidir nispeten. Tüm bu yaşananlardan gizli bir keyif almaktadır belli etmeden. İlk defa içen, 45 kiloluk bir kıza göre hayli dayanıklı çıkmıştır Kader. Amcası ise aralıksız içmektedir, litrelik rakının dibini bulduğunda ömrü hayatında ilk defa gördüğü yeğeninin karşısında bekârlığın da getirdiği alışkanlıkla masada sızar kalır. Genç kız amcasını bırakıp en az sahibi kadar bakımsız evin odalarını gezmeye başlar. Bir odada bir yatak, onun da üzerinde silme eşyalar ve kıyafetler vardır. Son kez amcasını kolaçan eder, adam horul horul uyumaktadır. Eşyaları yoklar, kutular vardır. Eline aldığı ilk kutunun içi boştur. İkincisininse içinde silah vardır. Dokunmadan önce elini dudaklarına götürür. Şaşkınlıkla bakar. Bir iki kutuyu daha yokladıktan sonra bir iki silah daha bulur. Zamanında babasının ağzından amcasıyla ilgili cımbızla çıkan birkaç kelime gelir aklına. Yaptığı iş tetikçilikmiş, birkaç kez başı belaya girmiş ama sonra toparlamış galiba. Yatmadan kurtulmuş. Eski polismiş. Televizyonda izlediği bir film gelir aklına. Hani şu kısa saçlı kızla, kolunda saksı taşıyan adamın oynadığı. Sonra amcasını düşünür ve tüm o kötü kalpli adamları. Gerçi amcasının masadaki horuldayan, yarı masum haline baktığında bir kahraman ya da soğukkanlı bir katil olmaktan bir hayli uzaktır ama tüm kahramanlar da birbirine benzemez ya. Filmlerde ya da kitaplarda son sözü hep kahramanlar söyler. Çocukluğunun kahramanlarını düşünür o da bir bir. Onun kahramanı bellidir. Bir gün Türkçe öğretmeninin derslerdeki başarısından ötürü eline tutuşturmuş olduğu kitaptaki Çingene çocuğu onun aklını başından almaya yetmiştir. Cathy ona ihanet etmiş, bir aptalla evlenmiştir. Heathcliff’se hayatının merkezi yapmış olduğu genç kadının varlığıyla yaşama gücü bulmuş, kendisinin asla yapamadığı bir şeyi yapabilmiştir hayat boyu. Öfkesini dışarı vurabilmiş ve intikam almak için geri dönmüştür getirildiği topraklara. Sonunda mutlu olmadığını kavrayamamış, zaten hiç mutluluk arayışı içinde olmamıştır ama yinede onda kendisini yüreklendiren, yaşama gücü veren bir şeyler vardır. Cathy öldükten sonra hayatta olmak cehennemde olmak gibidir, Heathcliff ruhunu kaybetmiştir Cathy’nin ölümüyle. Kader’inse hırsı gizlidir, anlaşılamaz, açığa vurulamaz. Aklına koyduğundan beridir de tek yaşama gücü vardır. Tutunabilmek. Bir hayat kurmak istemektedir kendine nerede olursa. Bir şehre, gelecekte bir insana, belki bir işe sarılmanın gerekliliğinin çok fazla bilincindedir erken yaştan itibaren, elinde avucunda olanların bir bir dağılıp, yok olduğunu gördükçe.

Dalmış olduğu hayal dünyasından, gerçek hayata döndüğünde elindekileri değerlendirmeye koyulur kendince. Yaşlı ve görünüşe bakılırsa içmeyi alışkanlık haline getirmiş amcası ve onun bir oda dolusu eşyası ve silahlarıyla, topal bacağı ve kimsesizliği ve kıt kanaat toparlayabildiği parasıyla geldiği ve gelmeden önce kırk kere kaybolduğu bu devasa şehrin bir semtindeki evinde ne yapacağını bilmez bir halde aklı yettiğince plan yapmaya koyulur. Önce kendine bir yatak ayarlayacak, sonra eşyalarının arasından diş fırçasını ve pijamalarını çıkartacak, sonra da amcasını yatırmaya çalışacaktır. Hiç vakit kaybetmeden iş yapmaya koyulur Kader.

—-.—-

Sabah olmuş, geçici bellek kaybının ardından uyandığı sandalye tepesinde akşam yaşananların dökümünü çıkarmaya çalışmaktadır Hakim. Filmin nerede koptuğunu hatırlayamaz, her zamanki gibi. Yalpalayarak ve öksürerek kalkar yerinden. Neden sonra bir kurt düşer içine. Acaba kız nerededir. Kendisi, kendine yer bulamazken, el kadar kız bu pis ve bakımsız bekâr evinde kendine hangi köşeyi bulup da uyumak yerine sinmiştir diye iyice meraklanır. Sonraki tereddüdü ise içerideki odada bulunan silahların varlığı olur. Kız onları görmüş müdür acaba? İhtimal içini ürpertir. Tamam meslektendir ama hap kadar kızın içi silah dolu odada uyumuş olma ihtimali bile rahatsızlık duymasına yetmiştir. Sonra bu dünyadaki tek amcasının hayatını kazanmak için şimdilerde ne iş yaptığını söylemiş midir acaba babası? Merak içinde girdiği odaların ilkinde kendisini bekleyen sürpriz kendi adına korkunçtur. Kız herhalde sabaha kadar çalışmış olsa gerektir. Oda pırıl pırıl parlamaktadır. Yatağın üzerindeki gömlekler, pantolonlar, temiz pis fırlatıp attığı her ne varsa kaldırılmış, odanın tozları alınmış, en önemlisi silahlar büyükten küçüğe kabında ya da açıkta sıralanmıştır. Ağzı şaşkınlıktan bir karış açık kalan adam öfkeyle odadan çıkar. Aynı şekilde toparlanmış diğer odadaki tekli somyada kıvrılmış uyumakta olan kızı şiddetle sarsarak kaldırır yerinden. Kız neye uğradığını şaşırmış halde sürüklene sürüklene çıkartılır odadan. Diğer odada daha üç beş saat evvel özenle tozlarını alıp boy sırasına göre dizdiği silahların tam karşısındadır şimdi. Bir başkası olsa korkar ya da korktuğunu belli eder ama kız sessizdir ve en önemlisi sakin. Adam hesap sormaktan öte gözdağı vermektedir kendince. Ama nafiledir. Adam bastırdıkça, kız kozasını örmektedir. Gözlerini silahların olduğu yerdeki görünmez bir noktaya diker transa girmiş gibi. Amcası bir sürü şey söylemekte, bas bas bağırmakta, o ise dahil olduğu bir başka evrende tüm bunlardan sıyrılmış, okyanusun orta yerinde etrafında çeşit çeşit yarı balık, yarı insan bir sürü deniz canlısı yüzerken ve ona hoş geldin dercesine göz kırparken, sakat olan ve hep çekiştire çekiştire bir çanta gibi taşıdığı bacağı yokmuşçasına tatlı tatlı yüzmektedir yüzünde tebessümle. Bir gün gazetenin birinde okumakta olduğu uzaylılarla ilgili yazının yanındaki şimdi adını hatırlayamadığı bir okyanusun kıyısındaki bungalovların dışında keyfe keder güneşlenmekte olan insanların görüntüsü gelir aklına. O zamanda ne hava, ne atmosfer, ne kıyı şeridi dikkatini çekmiş, sadece babasının en sevdiği ve bu yüzden hep dikkatle ütülediği mavi ketenden gömleğinin sırt kısmını andıran denizin derinliklerinde balık ve deniz türleri dışında bir hayatın var olup olmadığı fikrine takılıp kalmıştır. Ama şimdi o denizin kıyısından bile uzaktadır olduğu yer. O kıyıda huzur vardır. Dolayısıyla oradaki denizin altında yaşayan canlılarda sakin, huzurlu ve mutlu olsa gerektir. Bir hayat vardır okyanusların derinliklerinde balıklardan öte, bir lideri vardır denizin derinliklerinin de..

Amcası nihayet hem yorulmuş, hem sıkılmış ama susmuştur. Ne yapacağını, nasıl baş edeceğini bilemez gibidir. Açık açık dile getirir düşündüklerini çaresizce. Onunla ne yapacağını sorar, seninle başım dertte der gibidir. Ani bir refleksle genç kız silahları okşar. Bunu ona yaptıran şey her ne idiyse o bunun farkında değildir. Amcası garipseyerek bakar. Salona doğru geçerken, dönüp hadisene gibisinden kıza işaret eder, onu geride bu odada onca tehlikeli şeyin arasında bırakmak istememenin getirdiği  tedirginlikle karışık bir histir onunki. Gerisin geri döner bir anda ürkütücü düşüncelerin de etkisiyle, kız odadan çıkar çıkmaz kapıyı kilitler ve anahtarı cebine atar.

Tekrar masanın başındadırlar. Kıza oturmasını işaret eder. Kendisi de kafasını toparlamaya çalışıp ilk ve son kez Hakim usulü eşsiz cümlesini kurar:

-“Ne gördün, ne duydun! Orada değildin.”

Bu kadardır. Kız devamının gelmesini beklemez. Amcasının düz, basit ve pratik bir yolu ve olanlar için tek kelimeden oluşan; o da hepi topu bir yüklemden ibaret olan soru veya cevapları vardır. Tıpkı babası gibi. Anası ölmüştür; eceldendir. Kardeşleri bir bir hayatından çıkmış, bir daha arayıp sormaz olmuşlardır; gerektiğindendir ya da gerekmediğinden. Aynı anda dışarıda yağmur bastırmıştır. Herhalde onun da yağası gelmiştir diye düşünür. Böylesi kolaydır. Hem anı belki de tüm hayatı kurtarır. Başarabilirse aynısını tatbik edecektir bundan sonra. Gereksizse görmeyecek, gereksizse duymayacak, sade ve pratik düşünüp fazla kafa yormadan işin içinden sıyrılıverecektir. Acaba hayat böyle bir şey midir? Planlandığı gibi akan, düşündünğü gibi gerçekleşen. Dışarıda ise yağmur hala devam etmektedir. Tıpkı akan hayat gibi. Hayat akar. Kimine sel olur akar, kimini selle alır başka taraflara atar.

                                                                         

               TRAKYA

“Herkesin beni konuşmasına ciğerlerim el vermeyebilir.”

image

Ben giderken mevsimlerden yaz, aylardan ağustos. İstanbul’dan Edirne’ye giden otobüsün içerisinde, okumak istemeyen bluğ çağındaki oğluyla başı dertte bir kadının yakınmalarını dinlemekle o kadar meşguldüm ki, bir an başımı çevirdiğimde gördüğüm ayçiçekler aklımı başımdan almaya yetti. Ayçiçek tarlaları git git bitmedi kilometreler boyunca. Başları gökyüzüne dönük, binlerce.. Renkleri, suskunlukları, titreyişleri, zarif duruşları, bir ince sapla hayata tutunuşları umut verdi. Tekrar yan koltukta oturan kadına çevirdim başımı. Adımı öğrenince Trakyalı sandı beni. “Dayım koymuş” dedim. Meriç Sümen’i çok beğenirmiş. “Dayının adı neydi?” dedi. “Ayçiçek” dedim. Ben kaynağıma geldim.

Sonra bana ikinci kocasının fotoğrafını gösterdi. Çok güzel bir adam bulmuş(kendisi buldum dedi üzerine basa basa). Emlakçıda tanışmışlar. Aşık olup, evlenmişler. İkisininde ilk evliliklerinden tek çocukları var ve kadın itiraf ediyor. “Bu sefer çok başka sevdim, tutuldum.”diyor. “Ne güzel.” diyorum. İlk kocası da iyi insanmış ama bu başka deyişinden, gözlerinde adamı her anışındaki pırıltıdan belli oluyor aşkının korunmuşluğu. Mutluluğunu kıskandım bir an. Mutlu mu bilmesemde. Aşkını kıskandım diyelim, aşık olma şeklini. Ama bunu size söylediğimi unutun. Hiç kıskanmadım, hiç tanımadım belki ben onu. Hiç açmadı bana sırrını, bende ona benimkini. Sustuk biz. Yol boyunca hiç konuşmadık. Sizler öyle bilin.

image

Garajdayım ve yol arkadaşımla ve yolcularla kuru, sıcak, bunaltıcı bir iklimde servisin gelmesini bekliyoruz. Bir sürü şey daha anlatıyor bana aşık kadın; şehri, insanlarını, iklimini. Onu bırakıp gitmek gelmiyor içimden. Burada İstanbul gibi yapış yapış olmazsın diyor. Evet ama haşlanıyorum ben şu an. Hiç böyle bir hava beklemezken, birde bana buraların kışını anlatıyor. Evde kalorifer yoksa, sobalı bir evde, sobanın yanmadığı bir odasında uyuyup uyandığında ayakların buz kesermiş yün çorapların içinde. “Sivas gibi mi?” diyorum. “Hiç gitmedim.” diyor. Enteresan bir şekilde çizgilerle bölgelere ayrılmış ülkemin havaları da enteresan, soğuğun nereden çıkacağını kestiremiyor insan(Balkanlar ve Rusya bu konuda çok cüretkar olabiliyor bize karşı), bunca sıcağın akşam akşam nereden geldiğinin bilinemezliği gibi.

image

Selimiye Cami, Mimar Sinan’ın ustalık işi eseri. İkinci Selim’in talimatıyla yaptırılmış. Büyük bir avlusu var, aynı zamanda müezzinliğini yapan imamı içerideydi. Turistik olduğu için ziyaretçilere açık her zaman. Sinan, Koca Sinan işinde pek maharetliymiş. Nereye giderseniz gidin bir şekilde Selimiye’ye çıkıyorsunuz şehirde ve dört minaresiyle size daima yol gösteriyor. Bir caminin etrafında kurulmuş şehir izlenimi veriyor insana. Esnaf, turistler, sokaklar hep Selimiye’ye ayarlı. Beş veya on dakikalık mesafedeki karşılıklı müzelerinden birini seçiyorum. Arkeoloji Müzesi’ymiş. Çok fazla eser yok. Yalnız Atatürk’e ait Yunanca bir harita var. Görevliye soruyorum “Atatürk Yunanca’da biliyor muymuş?” diye. O da bilmiyor, “Hediye galiba” diyor. Çok padişahlar geçmiş buradan. Ama Edirne akla en çok Atatürk’ün pırıl pırıl gözlerini getiriyor benim aklıma(sevdiğim en ve tek mavi gözlere sahip insan). İçimdeki Atatürk sevgisini atmam mümkün değil, çok işlemiş. Devri geçmiş lider diyenlere inat, Nutuk’ta Ortadoğu’da yaşanacak kargaşadan bahsediyor 100 yıl sonraki. Nutuk hakkında ufak çapta bile olsa bilgiye sahip olmak gerekiyor Atatürkçü’yüm ben diyebilmek için.

—-.—-

Ertesi sabah bol bol cami, köprü, nehir, bağ, bahçe, mesire yeri olan şehirde yarım günlük tur atıp, ayrılıyorum sessizce. Saniyelik aralıklarla ezanlar okunmaya başlıyor şehrin dört bir yanındaki camilerden ve sayısız köprü geçmişim hissine kapılıyorum Karaağaç’a giderken. Meriç Nehri’nin karşısındaki belediyenin tesislerinde kahvaltı ediyorum. Garson masama gelip, yalnız mısınız dedikten sonraki beşinci dakikada arıların istilasına uğruyoruz tostum ve ben. Arıların da bir ruhu var mıdır acaba? İğneli, bal yapan, kanatlı kuşumsu böcekler. Ekmeğimi paylaştım ben onlarla, daha ne yapayım? Gene bir telefon trafiği yaşanıyor tam da Kırklareli’ne gitmek için yola çıkmışken. Ne işin var orada, Venedik’in suyu mu çıktı(bekar kız arkadaşım), Kırkpınar ne zamandı(gay arkadaşım), havalar nasıl, esinti var mı(babam).

image

Edirne’den Kırklareli’ne geçiyorum. Kadınlar gecenin bir vakti sokaklarda gezebilirlermiş bir başlarına. Trakya’nın medeniyetini seveyim. Güvende hissetmek güzel oluyor. Nispeten daha küçük bir çarşısı var Edirne’yle karşılaştırınca. Trakya’nın Paris’i de Edirne olsa gerek. Eski ama bana daha sevimli görünen çarşısında dolaşıyorum. Güzel, temiz esnaf lokantaları var. Kasaplar Sokağı’nda Kırklareli köftesi yiyorum. Bir dolmuşla Kavaklı’ya gidiyorum. Buranın da Belediye Başkanı kadın ama tek çivi çakılmıyor. Görünüşe bakılırsa ihtiyaç da yok. Sınırlı sayıdaki insana yönelik yaşamda fazla gürültü patırtı çıkarmadan çalışıyor anlaşılan belediye. İnler cinler top atıyor derler ya; ya gerçekten atıyor iseler.. Evlerin arasından tek başına geçiyorum. Sağıma soluma bakıyorum. Bir Allah’ın kulu yok. Zaman durmuş gibi, evlerden çıt çıkmıyor. Ortalıkta çocuk, genç, yetişkin kimse yok. Kahvelerde boş. Otobüs şoförü ve durakta bekleşen üç beş kişi var. Bana ne işin var ki buralarda der gibi bakıyorlar. . Bilmiyorlar ki benim bu soruyu kendime her gittiğim yerde binlerce defa sorduğumu. Ayşe diyorum, Ayşe Hanım’ın evini aradığımı söylüyorum. Verdiğim tarifle nihayet buluyorum evini. Zayıf bir kadın, koyu renk olan saçlarına beyazlar düşmüş. Gözlerinizi gözlerinden alamıyorsunuz. Kaşık kadar yüzünde gözlerini belirginleştiren yaygın, kalın ve kıvırcık kaşları var. “Ne işin var burada? Hem benim adım Yaşa, Ayşe değil.” diyor.” “Olsun babaannemin adı Ayşe, severim bu ismi diyorum”(sıcakta mantıksızlaştığımı kabul ediyorum, kadınla abuk sabuk konuşuyorum). Beni içeri alıyor genede. Yere oturuyor. Ara ara beni süzüyor, Sanki bir şeyler arıyor. Ağzını açıp tüm o tuhaf cümleleri, değişik vurgularla olanca çıplaklığıyla söylemese alelade bir kadın aslında. Hatip gibi konuşuyor, birde diktatörlüğü var, kuralları burada ben koyarım, benim dediğim olur der gibi. Ve o anlatırken ben ikincil duyuyorum sözlerini sanki, bir başkasına daha söylüyor ve bana aksediyor boş bir duvara vurup geri dönen kelimeleri efsunlu kadının. Evin içinde ikimiziz ama sanki çok kişiyiz. Aklım karışıyor, zihnim bulanıyor.”Ben fal için..” Bıçak gibi kesiyor sözümü. “Ben falcı değilim, şifacıyım.” “Otur!” diyor. Kusu kusu çöküyorum önüne. Ocağını yakmak için hamle yapıyor. Çakmak arıyor. “Birde dağınık olmasan, aklını toplayabilsen neler yapacaksın, değil mi?”(bir keresinde ceketimi büyük bir mağazanın giyim reyonunda, nüfus cüzdanı ve benzeri tüm kartlarımı en az iki defa, pasaportumu defalarca kaldığım otellerde, annemi ise arabada unutmuşluğum var) diyor. Fiziksel hastalıklarımı ve kaynağını gösteriyor. Tüm oklar beynime çıkıyor, fiziksel olarak turp gibiymişim. Kurşun döktürüyorum. Standart olarak o bunu yapıyor. Ekmek parçaları atıyor bir tasın içindeki suya. Bana yaşayacaklarımı söylüyor bir bir. “Burası kalabalık değil mi?” diyorum. “Yok benim oğlum öldü, gelinle torun da yok.” diyor. Kazada öldüğünden ve oğlunun tabutunun kapağını açıp, onu kucakladığı gibi masaya yatırışından bahsediyor. Çocuğum olup olmadığını soruyor. “Ne güzel işte derdin yok, bak ben benimkini gömdüm, derdi bitmiş mi oldu şimdi, en büyük yaramı gömdüm, gözümü gömdüm, oğul’umu gömdüm ben.” derken duvardaki fotoğrafına bakıyor oğlunun. Bir kaç kez daha yapıyor bunu farkında olmadan. Oğul duvarda fotoğrafının çekildiği yaşta. Oğul bizimle. Hemen yanımızda. Gömdüm diyor oğlumu. Ama Oğul burada. Gayba inanan ve gaybtan ürken bir insan olarak Tanrım kafalarımızı karıştırma, huzur ver ruhlarımıza, bizi dünyevi işlerle meşgul et sıkça ki uğraşamayalım öteki tarafla diye mırıldanıyorum. Yaşa seçilmiş, yoksa bilemezdi çok şeyi, mutlu mu, nasıl olsun, nasıl olabilir? Seçilmişe mutluluk yokken, sıradan insan ne yapsın? “Ruhların Evi” ve “Yüzüklerin Efendisi” geliyor aklıma. Son zamanlarda izlediğim “Hereafter”var konuyla ilgili, bir referans olarak geldi aklıma. Tüm o orklar, elfler, kıllı ayaklı, koca kulaklı hobbit’ler(bakar mısınız Tolkien’e sen git bilim adamı ol, sonra da köyünün üç harflilerini, dört harflilerini yedir yuttur okuyucularına. Acaba bir çeşit Gandalf’la karşı karşıya olabilir miyim bende şimdi, şu an?). Yok değil. Mihaly Hoppal’in “Avrasya’da Şamanlar” kitabındaki şifacılar gibi Yaşa Kadın. İşaretleri okuma yetisi bahşedilmiş ona ya da o bir şekilde öğrenmiş kapıları zorlayarak. Benim günlük hayatta üzerinde durmadığım bir sürü ayrıntıyı görüyor. Çünkü üçüncü gözü açık. Besmelesini çekiyor, Elhamdülillah müslümanım diyor. Sonradan hepimiz olduk tamam da, peki ya öncesi..

Netice itibariyle hepimiz biraz batılız, Freud bile(17 rakamının hayatındaki uğursuzluğuna inanırdı). Bizi, hepimizi ilgilendiren cinsel hayatımızla ilgili bir sürü fikri vardı ve o devirlerde henüz daha etkin bir doğum kontrolü olmadığından, karısından uzak durmaktaydı(diline vurmuş derler o hesap, dertliymiş adam, ne yapsın?). Ve Dostoyevski yıllar yıllar öncesinden bilmiş ve açıklayıvermişti gaybı: “Hayaletlerle, hortlaklar başka dünyaların parçalarıdır, başlangıcıdır. Sağlıklı bir adamın hortlakları görmesine sebep yoktur. Çünkü sağlıklı bir adam her şeyden çok yeryüzünün çocuğudur. Yaradılış kanunları gereğince, yalnız bir dünya yaşamı sürmek zorundadır. Ama sağlıklı bir adam biraz hastalanıverince, organizmadaki normal yeryüzü düzeni bozuluverir, hemen başka bir hal alır. Adamın hastalığı arttıkça öteki dünya ile olan ilişkisi artar. Böylece insan öldüğü zaman öteki dünyaya göçer. Bu öteki dünyaya inanmaktır.” ==> Suç ve Ceza

İğneada’ya giden bir dolmuştayım. Değişik kadınlar, anlattıkları tuhaf şeyler zaten karışmış aklımı iyice karıştırıyor. Biri geveze, öteki kekeme iki kadınla oturma ihtimalim vardı öncesinde. Gevezeyi kaldıramayabilirim. Öteki zaten uğurlamaya gelmiş. Şans eseri yanıma bir Kürt kadın oturuyor. Nasıl uslu anlatamam. Sormazsan sormuyor, konuşmazsan susuyor ve düşünüyor. Ne düşünüyorsun dediğimde bana çok sayıdaki(tam rakam aklımda değil ama çok işte, altı artı filandı) çocuklarından birinin hastalığını düşündüğünü söylüyor. İçten bir kadın. “İyi ki sen geldin yanıma.” diyorum. “Neden?” diyor, sonra benim cevabımı beklemeden “O çok konuşuyor, hep öyle o.” diyor, gülüşüyoruz. Nereden geldiğini anlamadığım yiyecekler ikram ediliyor bize, bana “Al al!” diyor, ben yanımdakileri tutuyorum, anlayacağınız yiye içe gidiyoruz. Önce Demirköy’den geçiyoruz. Uslu kadın burada iniyor. Kızı karşılıyor onu. Bir tek ev onlarınki bayırdaki. Ve civardaki. Nerelerden nerelere gelip, ne şartlarda nereye ev yaptıklarına bakıyorum. Aklım almıyor. Ama indiğinde kızını gördüğünde yüzüne yayılan tebessümü.. Unutmam. Anneliğin en özel tarafı, çok sevebiliyorsun çocuğunu, çok çok, anlatılmaz derecede çok. Canım kızım, canım oğlum diyorsun ona, göğsüne sıkı sıkı bastırır gibi. Öperim kızı öperim, öperim oğlu öperim…

Longoz ormanlarının arasından geçiyoruz, yeşeriyoruz gelirken. Istrancalar çıkıyor karşımıza. Başın öne eğilmesin “Kürk Mantolu Madonna”.

İğneada’yı bir Bodrum, bir Marmaris olarak hayal etmeyin. Ama fiyatlar uygun. Ondan olsa gerek tatilin de verdiği rehavet üzerine eklenince bir sürü insanın kendini yemeye içmeye verdiğini görüyorum. Çekirdekler çitleniyor, kafelerde çaylar, biralar gırla gidiyor. Akşamları canlı müzik oluyor, herkes plastik sandalyesinde önce şöyle bir kaykılıp, çok fazla nazlanmadan kendini dans pistinde oyun havaları eşliğinde göbek atarken buluyor. Yıllar olmuştu salonlarda yapılan düğünlere katılmayalı. Figürlerde bir ilerleme yok, aynı el kol hareketleri.

image

Öğle üzeri denize girmek üzere şemsiye, şezlong örtüsü, litrelik kola, ekmek araları ne varsa kapıp akın akın civar muhitlerden gelmiş neşeli ailelerin peşisıra sürükleniyorum bende maviye doğru. Kolay barınamayacağımı düşünerek hemen denize girip kaçmayı planlarken önümden geçmekte olan ambülansın acı siren sesiyle irkiliyorum. Ne olduğunu anlamıyorum. Toplanan kalabalık yavaş yavaş dağılırken, bugün tam 4 gencin boğulduğunu öğreniyorum. Ölmüşler. İnanamıyorum ama ne gelir ki elden?

Salına salına ilerliyorum dalgalı denize doğru. Nazlanıyor bedenim; ayaklarım, bacaklarım derken kalçama kadar batıyorum ve hop beklenen son: zarif bir şekilde dalıyorum suyun altına. Atıyorum kulaçları, dalıyorum çıkıyorum derken bir ses duyuyorum önce üzerime alınmadığım. Öfkeli ve çaresiz bir ses bu: “Geç sağa, topluluktan ayrılma, uğraşamam ben.” diyor. Bana. Cankurtaran. Yerinden fırlamış düşmanca bakıyor. Uğraşamamışın zaten sen, onlarda ölerek uğraşmışlar. Çocuk gibi azarlıyor beni. Az evvel yer açıp da yüzemediğim dubalarla çevrilmiş, güneşin altında kızışmış bedenlerin fin hamamına çevirdiği ıkış tıkış bölümde çimlenen yüzler suyun yüzeyinde kalma gayretine ek olarak beni izliyorlar. Buradaki ilk ve son deniz faciam da kapanmış oluyor böylelikle.

image

Denize, güneşe, ayara doymuş bedenim, fazla d vitamini depoladığından ertesi gün tekrar yola çıkıyorum. Garip bir güzergah çiziyorum kendime. Kırklareli’nden Tekirdağ’a geçiyorum. İyi ki gelmişim diyorum görür görmez. Trakya’nın asıl Paris’i burası galiba. Hem denizi de var. Tekirdağ köftecilerinin önünde orta üst kesimin aileleriyle beraber gelip yemek yedikleri bir sürü restoran var. Sahilde çay bahçeleri, ötesinde de keyifli balık restoranları. Şimdilik alkol satışları da var. Dayan Tekirdağ.. Adına kuvvet..

VOL 6: ANTAKYA

                                                                          ANTAKYA

                                       “Ya kuş olur uçarsın, ya tavuk olur kaçarsın.”

image

Bir arkadaşım Antakya’ya gitmişti yıllar önce. Beğenmedim, fazla övmüşler demişti. Onu dinlemeyen bir başka arkadaşım da gitmişti. Geldiğinde diğerine hak vermiş, kız kardeşine ve eşine çok abartmışlar, marka olmak böyle bir şey demiş ve fakat kızkardeşi ve kocası da meraktan gitmiş ve şehri çok beğenmediklerini itiraf etmişlerdi. Her şeye rağmen kendi gözlerimle görmek üzere bende buradayım. Kimin ne söylediği değil mühim olan, benim ne hissedeceğim, ne düşüneceğim önemli. Genel kanımı yazımın sonuna saklıyorum. Ama dolmuştan indiğim semt garajında gördüğüm manzara telefona sarılmama neden oldu. Ciddi ciddi sordum kendime, ben neden geldim diye. Şehir karanlık, deniz yok, bir Asi Nehri var akmakta olan, ona da çamur yağmış sanki. Tek mozaik müzesi var, görebileceğim. O kadar hayıflanıyorum ki geldiğime. Bir şehir muhatap alınıp, darılıp gücenilir mi? Özne bensem, evet. Küsüyorum şehre. Öfkemden deli tavuklar gibi semt garajının etrafında dönüp duruyorum. Sonunda çantamın ağırlığına dayanamayıp, emaneten garaja bırakıyorum. Çalınırsa çalınsın diyorum içimden de. O kadar bıraktım ki her şeyi, o kadar umutsuzluk çöktü ki yüreğime.. Son şehrim olacaktı ve ben büyülenmeliydim. Dönüş biletimi almam gerekiyor ama önce yakın olduğu için Saint Pierre Kilisesi’ne gideyim diyorum. Karşıya geçiyorum. Sıra sıra dükkanlar var ve ben araba tamiri yapan birine rastgele giriyorum. Uzun boylu, esmer bir adam çıkıyor. Yolu soruyorum. Sıcakta zor olur, yokuş çok, mesafe uzak, ben bırakırım sizi diyor. Yanında da oğlu var. Onu ön koltuğa oturtuyor. Siyah bir tulum giydirmişler çocuğa. Gıkı çıkmıyor yol boyu, gözleri hep dışarıda. Bense arkadayım ve yukarı çıkar çıkmaz kilisenin tadilatta olduğunu öğreniyoruz. Eğer arabayla getirilmiş olmasaydım, çığlık çığlığa bağıracak olan ben, hayatıma kısa bir süreliğine dahil olan baba oğulla beraber tıpış tıpış dönüyorum geldiğim noktaya. Kısacık zaman diliminde bana inancından ötürü bir sürü şey söylemek istesede, engellendiğinden bahsediyor. Devlet bize sahip çıkmıyor, hiçbir zaman da çıkmadı zaten diyor. Bu bir işaret mi bilmiyorum ama bunca öfkelendiğim şehrin insanları çok dertli sanki ve bundan sonra yaşayacaklarım için karşıma çıkmış oldukları düşüncesi geçiyor kalbimden bir an. Teşekkür edip, Saint Pierre’i de kalbime gömüp, bir kez daha karşıya geçiyorum, çarşıyı bulduğumda kurtulurum diyorum. Sayısız kereler geçmişim, sonra bir daha geçmişim karşıdan karşıya, oradan oraya, iki ileri bir geri. İlk otobüs kaçtaysa binip gideceğim. Her şey bitecek o zaman; ama eğer ben gerçekten istersem. Siz hiç “gerçekten” terk etmek istediğiniz bir şehrin yollarında hırsla yürüdünüz mü? Hiç ne aradığınızı bilmeden dolaşıp durdunuz mu? Kendimden şüpheye düşüyorum. Acaba ben aslında hiç istemediğim bir şeyi mi arayıp duruyorum? Şehirse şehir, köyse köy, yolsa yol, kiliseyse kilise, camiyse yüzlerce, o zaman ne? Ne?

image

image

image

Bir durağın önündeyim. Artık hayal olmuş bir kaç cümle konuşuyorum esnafla. Aralarından genç bir çocuk çıkıyor, ben seni götürürüm diyor. Gene yürüyorum. Bilet almam için beni Metro Turizm’e götürüyor. O kadar zor alıyorum ki biletimi. Çocuk beni dışarıda bekliyor. Sedat ismi, 28 yaşında. Vaktim var bugün benim, çalışmıyorum diyor. Nereye gitmek istediğimi soruyor. Antakya Mozaik Müzesi diyorum ve taşınmadan önce yerinde gezebiliyorum. Sedat beni dışarıda bekliyor. Beğenip beğenmediğimi soruyor. Gene yürümeye başlıyoruz. Şimdiki rotamız bir başka kilise. Aziz Pierre ve Paul Kilisesi. O da kapalı. “Neden bu kadar çok kilise gezmek istiyorsun?” diyor. “Bilmiyorum.” diyorum. Aynı yollardan ve çarşının içinden geçiyoruz tekrar. Asi’nin önündeyiz. Nehri yüzerek geçtiğinden bahsediyor. “Su yuttun mu, çamurlu çok da.” diyorum. O kadar gayret etmiş ki yutmamak için. O da bilmiyor nehrin neden böyle olduğunu. Saat dörde geliyor. Acıkıyorum. Kahvaltıyı hatırlamıyorum bile. Herkes yöreye özgü yemekler yer gittiği yerde. Gaziantep’te aç kaldığımı hatırlıyorum. Antakya Han Restoran’a giriyoruz bu sefer.Kendisinin misafirim olduğunu söylüyorum. Katiyen yemiyor. Su bile içmiyor. O kadar gururlu ki. Bense o kadar açım ki. “Bizi sevmezler mum filan diyorlar.” diyor. “Öyle bir şey yok.” diyorum. Rahatlıyor. Ben yiyorum, o izliyor.

Konu kiliseden camiye, oradan fala geliyor. Fal baktırmak istersen benim yengem çok güzel bakar diyor. Ama köyüne gitmemiz gerek. Bir dolmuşla(seyahatim esnasında bindiğim dolmuşlarla yaptığım kilometreleri birbirine eklesem Trabzon’a varmıştım). gideriz diyor. Armutlu’yu soruyorum. Beni önce Armutlu’ya götürüyor. Uzun bir cadde, çift taraflı yüksek apartmanlar var. Abdullah Cömert’in öldürüldüğü yere gidiyoruz. Duvar yazıları var. Tek bir poz çekebiliyorum. “Rahatsız oluyor halk.” diyor. O gece ve diğer gece yaşananları anlatıyor. Gözleri doluyor anlatırken. Kıstırıldıkları yeri gösteriyor. Armutlu halkı direnişler esnasında sabaha kadar uyumamış. Polisin attığı biber gazından etkilenen gençleri evlerinde saklamışlar. Aynı halk Suriye’den kaçıp gelen mültecilere de evlerini açmış(Şehir, ben senin insanlığını sevdim galiba).

Tekrar çarşıya geliyoruz. Emanetten almak zorunda olduğum bir sırt çantam var ve çarşıdaki kalabalığın bir hayli arttığını görüyorum. Kızlar mini etek giymişler. Nasıl mutlu oluyorum anlatamam. Bak diyorum(çocuk deli demiştir), ne güzel kızlar mini giymiş, bu iyiye işaret diyorum. Bizde giyerler, ne isterlerse, ne ile rahat ederlerse onu giyerler ki diyor(en sevdiğim şehir modeli: herkes her istediğini yer, içer, giyer ve kimse karışmaz). Çantamı alıyoruz ve dolmuşa binmek üzere yola çıkıyoruz. Yengesinin evine gelmeden bana yolda “Seni kız arkadaşım olarak tanıştıracağım.”diyor. “Benim için sorun olmaz.” diyorum. Kuzeni karşılıyor bizi. Yengesi çıkıyor az sonra. Müthiş güzel ve güler yüzlü bir kadın düşünün. Simsiyah saçları var, şıkır şıkır takılar takmış. Kendimde hayal edemeyeceğim ışıltılar bu kadına anlam katmış. Bana hoş geldin dedikten sonra yarı Türkçe, yarı Arapça konuşuyor. Şukulti kadına şukult erkeğe söyleniyormuş(ne haber gibi bir şey demekti). Kız arkadaş olarak tanıştırıldığımdan, bana alıcı gözle bakmaya başlıyorlar(Aradan geçen zaman zarfında beni unutmuşlar mıdır acaba ya da ara ara akıllarına geliyor muyumdur, beni soruyorlar mıdır Sedat’a? Belki bir gün bu yazdıklarımı okurlar ve beni anarlar. Onlar beni unutmuş bile olsa, ben hepsini ayrı ayrı anarım hala ve insan anılmak ister, ölse bile, o zaman sevdiklerimiz hiç gitmez, kalır bizimle). Kahvemi içiyorum, üzerine de falıma baktırıyorum. İyi mi? Bir komşuları beni soruyor. Selamlaşıyoruz. Gülüyor bana. Daha geç olmadan bir başka eve gidiyoruz. Bir başka yengesi geliyor ve onun çocukları. Onunla da sohbet ediyorum. Birileri geliyor beni görüp hoş geldine. Son durak ağbisinin evi. Burada yemek yiyecekmişiz. Tokum ama ayıp olmasın diye yiyorum. Abisi iki gündür evde çocuklara bakıyormuş. Beş çocuk. Boy boy. Hepsi bir şey yapıyor, ilgi istiyor. İki büyük oğlan kendini kurtarmış ama diğerleri hep bir beklenti içinde. “Karıların işi ne zor!” diye kendi kendine söylenirken yakalıyorum onu. “Bir gün daha evde oturursam deliririm.” diyor. Öyle dediğine bakmayın iyi bir baba aslında. Karısı da hamarat. Bir anda bir sürü şey getiriveriyor masamıza(hemen sahiplendim masayı bile). Uzun zamandır hiç tanık olmadığım şeyler. Beş çocuk, dörtte biz; dokuz kişi masayı çepeçevre sarıyoruz. Çocuklar kımıl kımıl, kimse ne yediğini anlamıyor ama güzel şeyler yedik, hatırladığım kendi sakinliğim oldu. Herkes o kadar hızlı hareket ederken ben sadece geçişlerini görebiliyorum. Çorbadan, meyve tabağına uzanan bir aksiyon içerisindeyiz. Utanmazca bir kahve daha içiyorum. Bazen şuursuzca yapar, şuursuzca istersin ya.. Ne verirlerse yiyorum ve içiyorum. Bahçeden toplanmış narları bölüyorlar. Çocuklarsa bir parça ilgi istiyorlar. Hepsi bu. Hava bir anda karardığından ve çok fazla dış faktör olduğundan tam  anlayamasamda köy çok güzel. Bahçeler, yeşillik.. Akşam otobüsüm olmasa yerim hazır. Öyle diyorlar. “Daha Samandağ’a bile gitmemişsin, yazık!” diyorlar. “Gene gelirim.” diyorum. Bir arkadaşı beni yani bizi terminale bırakıyor. Tuvalete girmem gerek ve çıkışta parasını verdiğini görüyorum. Mahçup oluyorum. Sabah varmış oluyorum Ankara’ya. Bomboş evde tek başınayım. Çocukların sesi var kulağımda. Son akşam yemeğim..

Genel kanım: Bir başka arkadaşıma görmüş oldukları arasında en sevdiği şehri sormuştum.Bana “Köln” demişti. “Başka şehir mi bulamadın?” demek o zaman aklıma gelmemişti. Garipsemiştim(Roma, Paris beklerken). Ama her seferinde Köln’ü başka türlü anlatırdı. Bu sabah neden diye sorduğumda bana, orada gittiği bir kilisede bir rahiple karşılaştığını ve onunla içtenlikle saatlerce sohbet ettiğini söyledi. Kilisenin içerisinde konuşmuşlar. Her şeyden; aileden, ibadetten, hatta müzikten bile. Bende Antakya’yı sevdim. Kendi yağında kavrulan, vergisini ödeyen, saklı gizli ibadetini yapan, mahremiyetinde bile bir erdem olan, evini, kapısını, sofrasını bir yabancıya açan, aynı zamanda direnen, aynı zamanda ölen ama Stalin’in tavuğu olmayı reddeden; bunun karşılığında tek istedikleri bir parça saygıyı da göremeyen Nusayrileri sevdim. Tek ayakları bağlı olsada, kanat çırpıp uçmaya çalışan halkına, gençlerine saygı duyarım. Her zaman.

                                                              İSKENDERUN

          “Yaşanmışlıklarıdır insanın hikayesi. Ve ölü ya da diri, insan ya da değil, anılmak isterler .”

image

Gece bir perde çeker; sonra gelir ve çöker sıkıştırılmış hayatların üzerine. Bunca sıkıştırılmış şehrin insanlarına duyduğum meraktan, gün yüzüyle görmek istiyorum İslenderun’u. Dolayısıyla bir gece kalmam ve gün ışır ışımaz önce şehir sanıp, sonra Hatay’ın en büyük ilçesi olduğunu öğrenmem neticesinde onu anlamaya çalışmakla geçiyor buradaki yarım günüm. Bir şehri anlamak ve insanlarını tanımak ve her zerresiyle sindirmek çok başka şeyler. Bense sadece bir parça da olsa anlamaya çalışıyorum. Küçük bir tesadüfün devamını getirdiği tanışmalar yetmiyor tek. Kendi gözlerinizle gördüğünüzde bir fikriniz oluyor ama sevgide, sevgisizlikte insandan geliyor. Dolayısıyla bu şehri bana sevdirecek bir insan gerek. Bulabilir miyim henüz hiçbir fikrim yok. Tek bildiğim Antep’ten buraya doğru gelirken garip bir yolculuk daha yaptığım ve bana “Kilis et kokar.” diyen yan koltuktaki kız. Birbirimizi hiç sevmedik. O da zaten boş bir koltuk bulur bulmaz, kalktı ve gitti. Ona hayatından memnun musun diye sorduğumda(çünkü küçük bir köyde yaşıyordu ve Gaziantep’e üniversite okumak için gidip geliyordu, sanıyorum onun mutsuz olduğunu düşündüm, önyargılı davranmışım, benden daha çok mutlu olma ihtimali vardı, bir ihtimal olsa da), “Evet, çünkü ailem iyi.” dedi. Kendi kendime aileme dair böyle bir çıkarım yapmadığımı düşündürttü. Nankörmüşüm. Ya da kör. Küçük şeylerle avunmayı unutalı yıllar olmuş. Huzursuzluk buradan çıkıyor ve dağılıyor insanın bedenine. Kalbin huzursuz oluyor, ciğerlerin de, damarların düzensiz kan pompalıyor yaşamsal organına. Benim böyle oluyor en azından. Ah hayat, bir akşam vakti hiç bilmediğim, hiç tanımadığım köylerden geçirtiyorsun beni. Evet, sen yapıyorsun, beni meşgul ediyorsun kendinle, oysa ki ben senin kaynağını bulmak için körü körüne düşüyorum yollara, her taşın altında seni arıyorum, bir parça mutluluk vermen için dileniyorum. Tanrı bana beni vermiş ve ben bununla yetinmek zorundayım; yani kendimle. Merhameti de, huzuru da önce kendim için istemeliyim. Tanrım bana kendimi çok hırpalatma. Sevgisizliği al at kalbimden.

image

image

image

Sabah olur olmaz neyle karşı karşıya olduğumu anlamak için kaldığım yerin balkonuna çıkıyorum. Deniz. Denizle karşı karşıyayım. Ne güzel şehir böyle, ne güzel şey böyle diyorum kendi kendime. Ufak bir kahvaltının ardından bomboş caddesinde yürümeye başlıyorum. Çok az araba geçiyor. Çok az insan yürüyor canım sahilinde. Halbuki balkondan bakarken ne olağanüstü bir manzara ve onu süsleyen gemicikler vardı. Bir kafeye oturuyorum. Bilmediğim bir nedenden ötürü yaşı küçük bir kıza gözlerim kayıyor diğer masalar da dolu olmasına rağmen. Parmaklarımı daldırdığım, içerisinde küçük çikolata parçalarının olduğu minik kaba dikkatimi vermişken bir ses dağıtıyor dikkatimi: -“Selam, oturabilir miyim?” -“Tabi.” derken başımı kaldırıp baktığımda gözümün takıldığı kızı görüyorum. -“Adım Se..” -“Memnun oldum.” diyor ve ekliyorum: -“Kaç yaşındasın?” -“17” diyor ama daha küçük sanki. -“Okullar açıldı, kaçıncı sınıfa gidiyorsun?” -“İlkokul beş.” Garson çayını getiriyor. Gençler sıcak çay sevmez; pek parası yok herhalde diyorum. -“Ben çayı şekersiz severim.” dedikten sonra göz göre göre bir poşet şekeri çayına boşaltıveriyor. -“Çikolata sever misin?” -“Evet ama çok sevmem.” dedikten sonra da çikolataların içinde bulunduğu kabı önüne çekip nefes almadan yemeye başlıyor. Aç galiba! -“Arkadaşın yok mu?” diyorum. -“Uzun hikaye. Beni şutladı.” -“Neden?” -“Ben kaşındım. Hatalıyım. Ama şimdi çok yalnızım. Arkadaşım olur musun?” -“Ben senin arkadaşın olmak için çok yaşlıyım.” diyorum haliyle ve soruyorum: -“Ne olmak istersin?” -“Eveeet kuaför olmak isterdim mesela. Hadise’ye bayılıyorum. Çok güzel, çok güzel saçları var, benim gibi.” derken havalara giriyor, saçlarını attırıyor ve bu arada Hadise sarı saçlı, bu kızın saçları kahverengi, Hadise’nin saçları uzun, bu kızınkiler kulak hizasında. -“Sana bir şarkı söyleyeyim Hadise’den.”diyor ve şu an inanın hiç hatırlamadığım sözlere sahip, hiç bilmediğim bir şarkıyı hiç güzel olmayan bir ses ve makamda okumaya başlıyor. Ben bakakalıyorum. Sanıyorum kişilik bozukluğu var. Dövmesini açıyor. Sırada o var çünkü. Kalemle uydur kaydır bir şeyler çizmiş. Ona dövme diyor. Annesi hemşireymiş. Bugün evde temizlik varmış(iş günü bugün), halıları yıkıyormuş , bu da “Bende evden kaçtım.”diyor. Tüm çikolatalarımı yedi. Çayını bitirdi. “Gitmem gerek.” diyorum. Üzülüyor ben kalkarken. Garsona soruyorum kızı. Arada gelip, çay içer gidermiş, onlar da bilmiyor ama başkalarının masasına gitmezmiş. Çekim gücü böyle bir şey işte ve ben her yaştan bunları çekebiliyorsam..

Sırt çantam ve ben tarif üzerine on dakikalık teke tek bir seyahat yapıyoruz. Antakya’ya kalkan dolmuşların kalktığı yere geliyorum. Bir kıza soruyorum bana “Praymmolden geçen.” diye açıklıyor. “Ne mol?” diyorum. “Praymmol” diyor üstüne basa basa. Hiç anlamıyorum. Kız öfkeleniyor ve beni küçümsüyor. “Nasıl bilmezsin alışveriş merkezimizi?” diyor. İçimden bilmek zorunda mıyım diyorum. En büyük ve tek büyük olma ihtimali yüksek alışveriş merkezleri onlar için çok çok önemli. Şehir çok güzel. Herşeyden önce deniz var. Karşıda Toroslar. Harika bir bulvarı var ama insanlar burada ne isteyip, ne ile mutlu olacaklarını bilmiyorlar. Canları sıkılıyor. Şehir serbest halbuki. Bir arkadaşım vardı. Buralıydı. Okul çıkışı içlerinde mayoları olurmuş, denize girer öyle giderlermiş evlerine. Şimdiyse praymmolları var övündükleri.

GÜNEYDOĞU ANADOLU VOL 4: GAZİANTEP

                                                                GAZİANTEP

                                                “Sic transit gloria mundi!”

20130917_112344

Yan koltukta oturan ip gibi incecik kadın yaklaşık dört saat sürecek seyahatimdeki yol arkadaşım. Evliymiş, bir kızı var ve ameliyat hemşiresiymiş. Dört yıl Diyarbakır’da görev yapmışlar. İşini severek yaptığını söyledi. Ameliyatta teslimiyet var. Şimdi şoföre teslim olduğumuz gibi. Tek farkla, bilincimiz açık şu an ve ben onu heyecanlandıran ameliyatların hangileri olduğunu sorabiliyorum: Sezeryan ameliyatlarıymış. Bebek çıktıktan sonra rahim derhal eski boyutuna geliyormuş. Bunu görmenin mucize olduğunu söylüyor. Rahim kapanırmış tıpkı bir çiçek gibi. Doğumun kendisi başlı başlına bir mucize zaten. Bahşedilenlere nankörlük ettiğimizi düşündürttü bu bana. Bas bas bağırıyoruz dünyaya gelirken, belki hayata olan şikayetimiz ondandır. Kim uykusundan uyandırılmayı ister? Kim sıcacık yatağından buz gibi odaya kalkmayı ister? Başaşağı tutulup, tepildiğinizi hayal edin; bi rahat vermediklerini, yamru yumru bacaklarınızdaki yabancı ellerden hesap edin. İçerisine yerleştirildiğiniz sera gibi kaba konduğunuzu bir düşünün. Daha bitmedi. En nihayet ev sahibinizle koyun koyunasınız ve top gibi başı olan içi beyaz sıvıyla dolu iki büyük tepenin(kiminin nasibi dağ) ağzınıza dayatıldığını hayal edin. Tamam zirvedesiniz ama bu sizde hazımsızlık yapacak haliyle. Ve son olarak suratınız kıpkırmızı şişerek alttan üstten tüm o içtiklerinizi bıraktığınızı hayal edin. İki paralık zevkinizde ağzınızdan burnunuzdan (tek ordan olsa yeri) geldi, değil mi? Tam huzuru bulmuşken gıdıklanmak da nesi? Ev sahibiniz sizi önce kendi evinden attı, sonra ellere verdi, sonra bir oda verdi, sonra ufak ufak rahatsızlık verdi. En korkuncuna geliyoruz şimdi. Tüm bunlar için kendilerine müteşekkir olmanız gerekiyor. Nietzsche haklıydı. “Hiç doğmamış olmak, en büyük ihsaniyet.” derken. Kafamdaki bu güzel fikirleri söylemiyorum. Başka ameliyat türlerinden konuşuyoruz. Kalp ameliyatlarına girmek istiyormuş bundan sonra. Diyarbakır’ı sevip sevmediğini soruyorum. Bana şunları söylüyor bir solukta: “Doğu’da bulundum, Anadolu’da bulundum. Ama asla kendimizi buradaki kadar yalnız ve yaban hissetmedik, ben ve ailem. Bizi sevmiyorlardı, biliyorduk ama bizde keyfi gelmedik, gönderildik. Tayinimiz çıktığı için çok mutluyuz. Kolu, bacağı kopmuş askerlerin ameliyatına girdim ve asla affetmiyorum, hakkım varsa helal olmasın.” Bence hepsi, herkes haklı. Herkes yaşadıkları ve kendilerine yaşatılanlar ölçüsünde haklı. Ama neysen osun ve ne kadar oynarsan oyna, ne kadar kendini farklı göstermeye çalışırsan çalış ırkına-sınıfına-zümrene ihanet, kendine ihanet demek. Çoğu oyuncu, bir çoğu pandomim ustası milletvekillerince temsil ediliyorsun. İçmem dersin, viski içerken yakalanıverirsin bir otelin lobisinde belki bir gün, hayat bu, belli mi olur? Ne bekleyebilirsin ki böyle bir ülkenin geleceğinden? En fenasıymış kendi ülkenle ilgili umutsuzluğa düşmen. Bu aklı başında “hemşiranım”da beklemiyor zaten. Beklemeyi bırakmış. Bizde bıraktık. Bizimde eğer var ise bir parça aklımız, helal olmasın hakkımız. Helikopterler ve sınırda bekleşen askerler var. Bir şeyler olmuş olmalı ama bir şekilde kopuğuz herşeyden.

image

Garaja iner inmez dilencilerce karşılanıyoruz. Garaj şehirden çok uzakta. Dolmuşa binip, merkeze gelirken geçtiğimiz sokaklar bana Tarlabaşı’nı anımsatıyor. Her yer öğretmen burada da. Tayinleri çıkmış, Türkiye’nin dört bir yanından gelmişler. Umutlu ve mutlular. Doğunun Paris’i burası diyor bir tanesi. Diyarbakır değil miydi yahu Paris diyorum(önceden Iğdır için de duymuştum, Doğu’nun Paris’i diye). Heryer Paris, herkes ya Parizyen ya Parigot buralarda. Şaka bir yana gün bitiyor, hava kararıyor. Zeynep isminde bir kızla tanışıyorum. Nasıl güzel bir kız! Ben onu da öğretmen sanıyorum. Yüksek lisans için başvurmuş. Olursa burada kalacak. Daha önce Doğu’daki tüm üniversitelere başvurmuş, neresi olursa diyor. Öğretmenlik için yaptığı tercihleri bana da sıraladı. Kimsenin gitmeyeceği, istemeyeceği her yeri yazmış, en ücra, terörün olduğu yerler. Kız bir hayat kurmak için çırpınıyor. Her yere gidecek bu uğurda. O beni cesur buluyor, ben onu. Ben buralarda ne şimdi, ne önce kalamazdım diyorum. O ben senin gibi tek başına gezemem diyor. Ben ona hayat nasıl geçer Şemdinli’de diye soruyorum; o bana nasıl çektin onca yolu bir başına diyor. Otobüsle seyahat ona zül geliyor ama durağan bir coğrafyada aylarca kalabilecek. Otobüsler yol alır halbuki. Mevsimlerin değiştiğine tanıklık edersin. Coğrafya değişir. Dağların arasından, ırmakların kıyısından ama çokça otobanlardan gidersin. Gün geceye döner, yol arkadaşların değişir, bir daha karşılaşma ihtimalini düşünmediğinden rahat rahat açarsın kalbini, o seni unutur sen onu. Uyursun uyanırsın bir bakarsın sabah olmuş. Tıpkı şimdi olduğu gibi.

Önce “Zeugma” diyorum. İpek Yolu önünden geçiyor müzenin. Muhteşem. Bir medeniyet çıkartılmış, önümüze getirilmiş. Göz kamaştırıyor her yer. Çingene Kız’a gelesiye kadar iyice içime sindirmeye çalışıyorum her bir mozaiği. Barkovizyon gösterisinde Zeugma’nın tarihinden bahsediliyor ama ingilizce. Ben Japonlarla izliyorum(Koreli olmalarını dilesemde, bir daha hiçbir Koreli beni dilemeyecek bundan eminim, kara listedeyim). Nihayet siyah perdeli, siyah döşemeli taşlı bölüme giriyorum. İçeride karanlıkta bekleşen güvenlik elemanı var, bolca da Japon turist. “Çingene Kız”ı her yerden, sağdan soldan, tam karşısından, az gerisinden, az ucundan, yukarıdan, aşağıdan çek çek bitiremiyorlar. Bir şeye bunca ilgi oldu mu beni usandırır. Bir an alın götürün diyesim geliyor. Mona Lisa gibi. Ne kadın ne erkek. Ama kız demişler. Tarih ondan tarih. Herkes atıyor ve tarihe değil, tarihçinin kim olduğuna bakmak gerekiyor; yoksa herkes kendi tarihini yazıyor. Bu “kızın” hikayesi de biraz karışık olsa gerek. Yoksa tatlı tatlı bakıyor, her yerden size bakıyor. Güvenlikçi karanlıktan sıkılmış, en çok Japonlar çekiyor diyor. Dakikalardır buradalar, gitmek bilmiyorlar diyor(ilgi alanım Koreliler demiyorum). Fırsat bıraktıklarında birkaç poz da ben çekebildim. Leonardo ” bile” bu teknikle yapmış resimlerini. Varın görün sanatın sıfır noktasındaki akıl almaz başarıyı. İşte dünyanın ihtişamı böyle geçer(sic transit gloria mundi).

image

20130917_111740

image

Dünyanın üçüncü büyük hayvanat bahçesindeyim. Maymunlarla başlıyorum. Çok ciddiler. Havada esinti var ve hayvanlar büzüştükleri kafeslerinden ve ıssızlardan çıkmak istemiyorlar. Yalnız bir rakun vardı. Halini halime benzettim. Kuğular başlarını gömmüşler, bembeyaz tüyleri rüzgarda dikilince içim ürperiyor. Alemlerin 3’e ayrıldığı aklıma geliyor. Bir kolu hayvanlar alemi. Onlarında değişik birer ruh halleri var ve ben hepsini insanlardan daha “mantıklı” buluyorum. Nitekim aslanların olduğu kafesin başına geldiğimde her ne kadar sınıflandırmak istemesemde iki adet “kro” ellerindeki boş pet şişesini kaşla göz arasında çitlerin üzerinden atıveriyor. Halbuki yasak ama kro yasak dinlemez( bu türün Aids ve benzeri bulaşıcı hastalıkların üstün ırk olan Türk halkına işlemediği yolunda bir takım bilimsel hipotezlere başvurmuşluğu da vardı geçmişte). Çitlere tırmanıp, ıslıklar çalıyorlar. Hayvan ne tepki verdi biliyor musunuz? Oturduğu yerde hiç istifini bozmadan iki patisinin arasına almış olduğu şeyi yemeğe devam etti. Uzağı geç algılayan gözlerim bir süre sonra bana aslanın yediği şeyin yemek değil pet şişe olduğunu ve hayvanın manyaklarla uğraşmaktan edebini bozmadan nasıl azar azar delirdiğini gösterdi. Yüzlerce pet şişesi, suyu içen aklı evvel vatandaşlarca bir ritüelmişçesine hayvanın önüne fırlatılıp atılmış. Bu zavallıcıksa kafesin gerisinde olmasa yakaladığı yerde hepsinin poposunun bir lobunu keyifle ısırıp kopartacakken, sinirinden tırım tırım şişeleri parçalamakta. Çıkışta sormayı unutuyorum aslanlar şişe atılmasını talep mi ediyorlar ya da dişleri için faydalı bir oyun mu bu? Ama unuttum işte. Ayıların kafesinin önünde de hop hişt ayı diye bağırıyorlardı. Ayılar o kadar bıkkındı ki, oralı bile olmadılar. Hayvanlar aleminden zoraki pandomimci çıkmıyormuş görmüş olduk.

20130917_131839

Gaziantep çarşısını gezdim son saatlerimde. Çeşit çeşit baharatlar ve yemişler hem ucuz hem kaynağından. Oyuncak müzesine dışarıdan şöyle bir baktıktan sonra, Savaş Müzesini ve Mevlevihaneyi geziyorum. “Tahmis Kahvesi”nde oturacak kadar vaktim kalmadı. İskenderun’a gitmek üzere yola çıkıyorum.

GÜNEYDOĞU ANADOLU VOL 3: DİYARBEKİR

                                                                         DİYARBAKIR

                                “Üşürsen soğukları, hastaysan mikropları bana ilet.”

image

Demiş bir adamın memleketine gitmek için yola düşüyorum bu sefer. “Seni bütün şafaklarda, evrenlerin o ıssız ihanet saatinde öperim ve sen geçersin içinden, bitmek bilmezsin.” Gibran’da böyle yazar, aşkı kutsar, sanki kalmış gibi. Olsun biz kırıntılara da razıyız.

Diyarbakır’da yalnız gezmeyeceğim ve benim tek yapmam gereken erken kalkmak idiyse bile başaramıyorum ve tüm programımı yeni baştan yazıyorum. Pazar ayinlerini kaçırmış olmam da cabası. Otelden ayrılıyorum; dolmuşu durdurup, garaja gitmem gerekiyor. Önde oturuyorum ve sırt çantamı çıkartmaya üşendiğimden yüzüm yolculara dönük gidiyorum. Sarı bir kürt kaptanımız var ve üç yaşlarındaki oğlunu ise ben tutuyorum düşmesin diye. Çocuğun gıkı çıkmıyor. Babası o kadar çılgın ki, oğlu sakin(şimdilik). Yokuş yukarı ya da aşağı hiç fark etmiyor, hız ibresi hep aynı. Ayvalar var cam kenarına konmuş iki tane. Yuvarlanıp duruyorlar. Bizse delirmiş gibi zıplaya zıplaya gidiyoruz kayrak taşlarının üzerinde dengesiz dolmuşun içerisinde. Bir iki kazayı bertaraf ediyor kendince kaptan ve her seferinde karşı taraf haksız ve kusurlu(bana dönüp öyle dedi), biz sadece cengaverce hızımız sabit dönüyoruz, giriyoruz, çıkıyoruz. Yolcular can havliyle bağırıyorlar inecekleri duraklara gelmeden önce. Çünkü durmayabilir bizimki. Ön sıraya oturmuş ileri yaşta bir çift var. Kadın tayyör giyinmiş ve belli ki sabah ayininden geliyorlar. Adamınsa kolunda Haç dövmesi var. Koltuklarının önündeki demire tutunmuşlar can hıraş, yoksa savrulacaklar. Adam aynı zamanda bastonunu idare etmeye çalışıyor. Üzülüyorum hallerine. Adrenalin için fiziksel durumları ve yaşları müsait değil. Ama dolmuştaki hiç kimse pazar sabahı sporu için müsait değil. Hoop popomuz koltuktan yükseliyor, küüt popomuz geri konuyor. Kimse de bir şey demiyor. Paralize oluyorum. Benimde sesim çıkmıyor. Bana Diyarbakırlılar, Mardinlilere benzemez, kabadır onlar diyenlere referans olarak şoförü götürmeliyim sanırım(sizinki az biraz kaçık çıktı, koltuklarımız ısınsın istemiyor diye). Garajda iner inmez Diyarbakır dolmuşuna biniyorum ve son yeri kapıyorum. Şoför yanı. Yanımda evrak çantalı gençten bir oğlan var. Telefonlarım susmuyor. “Pazar pazar Mardin-Diyarbakır dolmuşunda mısın(evet); neden oradasın(bilsem); ne aradın ne buldun(bir iz-bir işaret arıyorum, işaretleri layıkıyla okumayı hala daha başaramadığımdan ne bulduğumu da bilmiyorum); erkekleri nasıl(bekar kız arkadaşımın, her gittiğim yer için yönelttiği ufuk açıcı sorusu, yanıt vermeyi düşünmüyorum); tek başına sıkılmadın mı(ben değil Koreliler sıkıldı, teklik extra rahatlık ve özgürlük veriyor, tek olmasam yazamam, ağlıyorum geçiyor); karşılaştırabilir misin batıyla doğuyu(en manyak soruydu); erkekleri nasıl, egzotik mi(gay arkadaşım); yollar nasıl, PKK var mı(babam).

Yeni kaptanımız(insanoğlu adaptasyonel, hemen alışıyor) Kürtçe konuşuyor ağırlıklı olarak,  paraları baştan topladı ve Diyarbakır’a kadar inen olmadığını öğrendikten sonra ne çok hızlı ne çok yavaş yola koyuldu. Bol bol da beni dinledi. Bir ara bana döndü ve “Gezmek güzel.” dedi. Tüm konuşmalarımı dinlediğini o an anladım. Ses etmedim. Gezmek güzel ya. Bir dolmuş daha değiştirdim. Merkeze vardım. Geniş geniş yolları var. Ve alışveriş merkezleri. Ve Suriyeliler her yerde dileniyorlar. Memlekete dilenci de gerek(az ya). İlk defa burada bir mihmandarım olacak. Gezdirileceğim yani. Buluşmamız, sonra bir kahve içmemiz, sonra kalkmamız, sonra yürümemiz derken; hemen hemen bütün müzelerin, kiliselerin kapanmalarına göz göre göre tanıklık ediyoruz. Mal bulmuş mağripli misali, insan bulmuş insanın sohbet ihtirası bir ayrılık selamı çaktırıyor Ahmed Arif ve Cahit Sıtkı Müzesi’ne. Bizde Keçi Burcu’na çıkıyoruz. İki yükseklik korkusu olan insanın gelmesi gereken son yerdeyiz. Düzlüğe iniyoruz. Gene çok insan var etrafta. Çok fazla erkek var. Yürüyorlar biz gibi. Urfa’da gibi. Uygun adım marş Sülüklü Han’a gidiyoruz şarabın yanında makarna ve peynirli börekleri var. Burası onların sinemacılarının buluşma noktası. İmiş. Sinemalarında ideoloji, sanatın önüne geçiyor. İmiş. Benim içinse “Sürü” ve ” İki Dil Bir Bavul”. Asla unutmam. Dışarı çıkar çıkmaz kaldırımları basan ciğerci terörüyle karşılanıyoruz. Dumanlar göklere yükseliyor. Tüm içtenliğimle Yezidiler’i tanımayı çok isterdim derken is, et, ter kokusuna bulanıveriyoruz. Toma’larla insanları sulayacaklarına, sokakta yakılan ocakların üstüne sıksın polis suyu. Hava temizlenir. Göz gözü görmüyor ve havada esinti olmadığından dumanlar dağılmıyor. Belediye başkanlarının dediği kadar var: “Yıllarca bomba konur diye çöp varili yoktu sokaklarda, şimdi her yer çöp bidonu, atmayın çöplerinizi yedinci kattan, yeter yahu(Diyarbakır’ın karpuzuyla meşhur olduğu ve yazın bol bol tüketildiği düşünülürse, yedinci kattan atılan çöpün kasksız bir kafaya değdiği andaki delici etkisini varın siz düşünün)”! demiş Osman Baydemir. Adam haklı yahu.
Netice itibariyle şimdiye kadar gezmiş olduğum her şehir bir derya, bir kaynaktı benim için. Urfa’nın geçmişi ve mistik havası, Mardin’in saklı geçmişi ve şiirselliği vardı. Ama hiçbiri Diyarbakır kadar Güneydoğu demek değildi. Güneydoğu demek Diyarbakır demek(ciğer sevmesemde), bunu ancak geldiğinizde ve geri dönüp salim kafayla düşündüğünüzde idrak edebiliyorsunuz. Tarihi, turistik anlamda çok fazla ve aklınızı başınızdan alacak bir yeri yok bu şehrin; ama burada başka şeyler var. Herşeyden önce kontrolsüz bir nüfus var. Merkezde dönüp duruyorum hissine kapıldım tüm bu insanlarla. Daireler çiziyormuşuz gibi geldi ve bu bir süre sonra aklınızı karıştırıp, zihninizi bulandırabiliyor. Benim Diyarbakır’da aklım karıştı. Ne düşüneceğimi bilemedim. Merkezde dolanmanın bir şehri tanımaya yetmediğini bilen bir insan olsamda kısa zamanda burayı anlamak için, kalbinin attığı yerden geçmek yeter dedirtti. Ben yarın buradan Antep’e geçeceğim. Çünkü gene huzursuzum. Geceyi kovalayıp, sabaha ulaşsam keşke.

Ve ne dövünmek ne de düşünmek hayatı değiştirmiyor(Ahmed Arif). Bazen akışına bırakmak gerek. Çok masum olmayan coğrafyalarının tabiatlarını şekillendirdiği mücadeleci Diyarbakır insanına barış gerek, huzur gerek(ben gibi). Bazende koca bir aptallık  gerek herkesi kurtarmak için.

GÜNEYDOĞU ANADOLU VOL 2: MARDİN

                                                                           MARDİN

“Bir gün hayatımı yazacağım.Herkes kağıt üstüne yazılanları benim hayatım sanacak, ben de hayatımı saklamış olacağım böylelikle. Saklanmanın en iyi yolu fazla görünmektir, biliyor musun? Herkes seni gördüğünü sanır, sen de rahat edersin. Kasada oturan kız gibi! Herkes kasadaki kızı görür, ama kimse tanımaz. Günün birinde yazdıklarımdan bir perde çekeceğim.” ===> Murathan Mungan image Urfa’dan Mardin’e doğru yola düşmüşken bir perde de ben çekeyim üzerine diyorum herşeyin ve herkesin, kasadaki kız gibi olayım istiyorum. Mümkün müdür? Şu an kafamı meşgul eden bir başka mühim konu ise Mardin otobüsünün geç kalkacağı ve benim için diğer bir alternatifin Viranşehir’den Kızıltepe’ye oradan ise ancak Mardin’e ulaşabileceğim gerçeği. Bu azap dolu ve türlü çeşit travmalara yol açabilecek seyahatimi yol arkadaşlarım sayesinde bir nebze çekilir kıldırtmaya çalışıyorum. Öğretmenlere denk geliyorum ve onların peşine takılıyorum, iniyoruz bir dolmuştan, biniyoruz bir başka dolmuşa. Her yer kazılı, tozun dumanın içinde yürüyoruz. Viranşehir’in adı viran, kadın belediye başkanı var ve eşeleyip duruyor anlaşılan. Birde yol boyunca bayan şoförler dikkatimi çekiyor. Allah Allah diyorum kendi kendime. Yollarda yoktu bu kadınlar, şimdi hepsi şoför olmuş, maşallah maşallah diyorum ama bir de bakıyorum hepsi entarili erkekmiş. Bakar mısınız şu işe. İnsan nasıl görmek istiyorsa öyle görürmüş. Benimki de o hesap olmuş. Gene çok erkek var etrafta(erkek görmekten bayılacağım kimin aklına gelirdi). Sınıf öğretmeni Adana’lı kıza takılıyorum bende. Tayinleri zor çıkıyormuş, oda kabullenmiş Urfa’yı, gezmeye gidiyormuş haftasonları Mardin’e. Aşk romanları okuyan, doğu gerçeğini kanıksamış ve özümsemiş romantik bir yol arkadaşım var kısa bir süreliğine. Bense otelimi ayarlamaya çalışıyorum telefonda. Kendimi Yeni Mardin’de (indirimli fiyatıyla 70 liraya) buluyorum. Kocaman bir havuzu var ama giren  yok. Çalışanlar güleryüzlü ve sevimli komi beni tatlı tatlı uyarıyor. Otel dahilinde içki tüketimi yasak ama odalara bira çıkartabiliyormuşuz( içki=sadece bira). Giysi dolabında bir adet seccade var ama buzdolabında bir bira yok(bir birayla insanlara saldırıp yoldan mı çıkılıyor, şeytanlar dolaşıyor kafamda, bir bikinim var yanımda, acaba diyorum havuzlarını şenlendirmeli miyim; ama sonra izleyici kitlemi düşünüp vazgeçiyorum, cesaret ayrı bir şey, delilik başka bir şey ne de olsa). Kendimi tuğralı odamdan atıp, eski Mardin’e, gerçek Mardin’e, asıl Mardin’e doğru yola çıkıyorum. Dolmuş bana şehir turu attırıyor. Bende mecburi atıyorum. Yüksek yüksek tepelere ev kurmalılar(hem ağlarım hem giderim versiyonu da var bunun), araçlar ve ayaklar zorlansada, gözler doyuyor manzaraya. İner inmez ertesi gün için bir tur ve hediyelik telkariler bakıyorum. Turu garantileyip, girdiğim gümüşçü dükkanında esnafın, kucağında bebeğiyle benim ardımdan içeri giren dilenci Suriyeli kadınla benim aramdaki dilemma’sına tanık oluyorum. “Siftah yapmadan geliyorlar, günde defalarca geliyorlar, bizim bundan önce dilencimiz yoktu”diye hayıflanıyor adamlar. “Burası yüksek, buralara varıncaya kadar geldiler” diyor öteki(olabilir ama bir Ağrı değil). Turistin azlığından şikayetçiler, Reyhanlı’ya bombalar düşerken, turizmden geçinen halk güvenlik nedeniyle tur iptallerinden şikayetçi. Sabancıların kurmuş olduğu Kent Müzesi ve Sanat Galerisi akşam altı buçuğa kadar açık. Rahatlıkla gezebilirsiniz. Hatuniye Medresesi biraz daha ileride. Rehberlerinizse derslerine çalışmış çocuklar. Gül kokusu ise var. Beynim bana oyun oynamadıysa evet duydum ama.. Ama’sı var işte. Sadece eşeklerle eşya taşınabilen daracık, sinematografik sokaklarında geziyorum. Resulullah bir kölenin bile davetine gider, merkebe biner, yün elbise giyer(dış görünüşüne önem vermez, kendisi yamarmış)miş. Peki Arap sanatındaki anımsama tamam ama abartı nereden geliyor, yol gösterici bu kadar sade iken? Yemek vaktinde bir esnaf lokantasında Koreli turistler görüyorum. Ve ne yapıyorum, söyleyeyim. Lokantadan içeriye dalıp kuru fasulye pilav yemekte olan turistlerin başına çöküyorum. Onlara kim olduğumu, nereden geldiğimi, Mardin hakkındaki fikrimi beyan ediyorum. Bana sordular mı peki? Elbette hayır. Üstelik bana alttan alta, ellerinde tam ağızlarına götürmeye çalışırken yarıda kalan dolu kaşıklarıyla bakarken son derece çaresiz görünüyorlardı. Bu(yani ben) nereden geldiği belli olmayan ani darbe onları alt üst etmiş gibiydi. Ama umurumda değil, konuşmam gerek. Lokanta sahibi yemek yiyip yemeyeceğimi soruyor ama benim derdim Çekiklerle(bir an şehri yabancıladım sanıyorum ve kendimi yalnız hissettim, beni en iyi bir yabancının anlayacağını düşündüm, otelde yanlış tercih biliyorum ve ben ne yaptım? Bulduğum tek turist grubunu gafil avladım. Tanrım az akıl ver yeter ama mantığımı tamamiyle alma benden böyle zamanlarda, soğukkanlılığımı kaybettirme bana, ruhuma huzur ver, kendime güven ver, korkaklığımı al üzerimden, beni ben yapanları bana hatırlat, Tanrım sen beni sev, bana yeter). Sonrasında ise ev yapımı Süryani şarabı eşliğinde gün batımını fotoğraflayıp, homurdanarak ısınamadığım otelime döndüm. Korelileri bir daha görmedim, benden korkularına otellerine sığındıklarını düşünmekteyim. Esnafın korkusu Suriyeliler, Korelilerin korkusu ben. Hayat herkes için ayrı tuhaf.

Ertesi Gün: Kasimiye Medresesi, Deyrulzafaran Manastırı, Dara Antik Kenti, Beyaz Su Vadisi, Hasankeyf ve Midyat program dahilinde(Fidnay Turizm, 60 ytl.).

Önce otobüsün içinden başlayayım. Şoförümüzün 36 yaşında ölen yengesinin cenazesine katılması, bizi asıl mesleği kuaförlük olan yeni şoförümüzle tanıştırmış oldu. Rehberimiz, önümde oturan dil, tarih ya da coğrafya öğretmeni ve eşi, ben(hemen arkalarında), sarışın bayan(hemen arkamda), kumral bey(aynı oteldeymişiz ama şikayetçi bulmadım kendisini), aslen İskoçlu ama Bodrum’da ikamet eden bir karı-koca ve en arkada dört tane örtülü genç kızımız, kelalaka 12 artı 1(şoför)  insan buluşmuş olduk sabah sabah. Sekiz buçukta başlayan toplanmamızın başında akşam 6’da dönme olasılığından bahsedilsede bunun bir ütopya olduğu sonlara gelindiğinde anlaşılmıştır.

Deyrulzafaran Manastırı: Turdan ekstra olarak giriş için 6 lira veriyorsunuz ve içeride gruplara özel rehberler var. Güneş Tapınağını, 640 yıllık Patriklik Kürsüsünü, ve tüm bölmeleri açıklıyorlar. Mezarlar doğuya dönük ve oturur vaziyette gömülüler. İsa’nın doğudan geleceğine inanılıyor ve onu yatakta değil ayakta karşılamak istiyorlar saygıdan. Grubun gerisindeyim hafiften. Aynı yalnızlık hissi. Bir papaz geliyor, 30 yaşlarında ve papaz adaylarına akustiği göstermek için, Süryanice dua okumaya başlıyor. Tek bildiğim ılık ılık yanaklarımı ıslatan gözyaşlarım. Tek kelimesinden anlamadım. Ne dediğini bilmiyorum. Ayinin yapıldığı bölüme geldiğimizde sıralara oturuyoruz. Sadece biz değil bir sürü turist var. Arkalara geçiyorum. Gözlerim az evvelki rahibi arıyor. Nihayet o da geliyor. Tek bir gülüşünü yakalıyorum. İsa’nınkine benzer sakalları var. O kadar güzel ki.. Manastır dahilinde kalıp, köylerden getirilmiş 50 kadar Süryani çocuk bu taş binalarda dillerini öğreniyor. Yeni nesillere aktarılmasını, dolayısıyla unutulmamasını sağlayacaklar. Ve benim gözyaşlarımın akma sebebi akustikten. Tek ben ağladım, tek ben tanık olmasamda. Akustik ağlatır öyle bazen. İsa ve Havarilerinin dili de. image

Dara Antik Kenti: http://m.youtube.com/watch?v=ceTrhAKUvss Dara’ya akustik bir gezi yapmak isteyenler için biçilmiş kaftan olmuş bu klip(son günlerde çok işitselim). “Fiddler on the Roof/Damdaki Kemancı”nın Dara’lısı olan klipteki çocukların hepsi ya da bir kısmı karşılayacak sizleri ve tüm mekanları anlatacaklar dilleri döndükçe. Kimisi öğretmen, kimisi turist rehberi olmak istediğinden bahsedecek(rol modelleri). Biraz bahşiş vereceksiniz onlara. Vereceksiniz. Bakkaldan çikolata ya da cips alacaklar o parayla, kimisi ailesine götürecek ya da okul harçlığı olarak saklayacak. Dım dım dım.. Birde bu köyün tatlı bir delisi var(hep gülüyor, çok gülüyor), belki size de rastgelir. Dım dım dım.. image

Beyaz Su Vadisi: Nusaybin yolu üzerinde yemek molası için ideal bir yer. Menüler 20’şer liradan. Ihlara Vadisi’ne benziyor. Serin serin akan suyun çevresindeki yer sofralarına yahut benim gibi rahatsızlar için masalara geçip keyifle yemek yiyebilirsiniz. İskoç çift ve ben masamızda rahat rahat oturduk(şehirli ruhu ve konformizm böyle bir şey, insan insanı bilirmiş, bulurmuş da). İngiliz sinemasından, aktörlerinden, gazetelerinden, gazetecilerinden, planladıkları gezilerden(Galapagos’a gidecekler sta travel’la), temel eğitimin yetersiz olduğundan, dinden, Tanrı’dan(koca ateist idi, mistik bir bakış açısı yok, telepati ilgisini çekti, onun dışında kilise, cami, sinagog onun için bir anlam ifade etmiyor; onun dışında üçümüzün de ortak noktası Anthony Hopkins hayranı olmamız(kendisi Galli olur) ve sinemadaki tüm psikopat tiplemeleri unutamamamız(Hannibal, Tooth Fairy, Amon Goeth, Bill the Butcher; onlardan bir tık öte hepsine dönemsel olarak tutulmuşluğum vardır).

Hasankeyf: Dicle Nehri’nin ayırdığı Batman ilinin bir ilçesi. Baraj nedeniyle yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Buranın bir kardeş şehri olmalı. O da Mostar olmalı. Çarşıya serbest zaman için bırakıldığımızsa ise bir kardeş şehir daha yakışır diyorum İskoç çifte. “Marakeş”. Buranın sular altında kalmaması için çok ciddi uğraşlar veren insanlar var. Size kendinizi her yüzyılda hissettirebilecek mağara evler var burada. Keçiler otluyor, turistik ve değişik. Ben sadece oraya buraya benzettim, burası çok daha değişik. Köprünün üzerinden geçerken süratle geçen arabalar sizi asma bir köprüdeymişçesine sallıyor, zelzele oluyor sanki, köprü yıkılacak ve bizler sığ Dicle’ye çakılacağız tepetaklak. image image

Midyat: Nihayet. Son durak. Hükümet Konağı’na giriyoruz. Yukarıda fotoğraf çekimi ve gelinle damat var. Arka fonları o kadar muhteşem ki. Ortodos Kilisesi, Katolik Kilisesi ve Cami. Çepeçevre sarıyor bizi. Arkada oturan dört kızla sonunda bir araya geldik. Bir tanesi sağır dilsizlere öğretmenlik yapıyormuş. Alfabeyi ve şehirleri nasıl gösterdiklerini öğreniyorum ondan. Noktalı harfleri yapmak çok fiyakalı. Parmaklarını şıkllatıyorsun. Sihir gibi. İ’de tek, Ü’de çift şık. Bana bir harf öğretenin 40 yıl (sessiz) kölesi.. (Hz. Ali). Bu sözü söyleyen birini nasıl sevmez ki insan?image image

Daracık sokaklarını, meşhur telkarilerine bakmak için gümüşçülerini geziyoruz Midyat’ın. Günü dumur olacağımız bir olayla kapatıyoruz. Yorgunluktan oturduğumuz banka bir adam yaklaşıyor. Derdi İskoçlarla. “Sizinle ingilizce konuşmak istiyorum. Malum fazla turist yok, haydi konuşalım, İngilizcemi ilerletmek istiyorum” diyor. Yorgunluktan ve şaşkınlıktan adama bakıyoruz. İngiliz kibarlığı devreye giriyor ve kadın “o.k.” diyor. Kocasıyla göz göze geliyorum, ne yapalım der gibi bana bakıyor adam(mevzu bahis olan İngiliz koca 1.90 ve boyunca da kilosu var). Adamı kovamıyorum çünkü hanımı onay verdi, ama kocası istemiyor, karşı tarafsa kırık ingilizcesiyle akıllara ziyan bir dialoğa girdi bile. Bereket tur rehberi imdadımıza yetişiyor ve yaka paça otobüsümüze doğru gidiyoruz. Yolda beni bir gülmedir alıyor. Çifte dönüyorum ve bunun tam tersi İngiltere’de benim başıma gelmeyecektir diyorum(Londra’ya gidip birkaç İngiliz’in boğazına yapışasım var). Bu yıllardır olan bir hadisedir. Dil dile değmeden dil öğrenilmez lafı nesilden nesile yurdum insanına aktarıldıkça ve bunun yani sokak ortasında turist benimle konuşur diye yakasına yapışmanın yanlış olup ikaz edilmesi gereken ayıp ve rahatsız edici bir şey olduğu söylenmedikçe, söylense bile umursanmadıkça böyle komik, saçma salak, anlamsız anlar yaşanacaktır sıkça.

Mardin Merkez’de Tur Abdin’de konaklıyorum ve şehrin insanlara şiir yazdırma potansiyelini seziyorum. Elbette ev yapımı şaraplarının etkisi var bunda. Önüme serilmiş Mezopotamya bana bir akşam daha kendimi sonsuz hissettiriyor. Ve başımı yastığa koyar koymaz uykuya dalabilmenin lüksünü yaşıyorum dört kişinin rahat rahat kalabileceği odamda. Üç ay öncesinin zevkiyle kafamda iki şarkının gidip geldiğini anımsıyorum: Servet Kocakaya’dan “Gewre” ve Ilena Eliya’dan “Susin”. İkincisi ağır basıyor galiba. Halk türküsüymüş.

http://m.youtube.com/watch?v=PQT4P6VbrgQ

Kaldığım otelin sahibi olan bey son derece enteresan, ben yola çıkmadan kahvaltıda uzun saatler sohbet ediyoruz. Değişik bir dünya görüşü var. Bana enteresan bir şey söylemişti. O sözler bana yeni kitabımda gerek. Demem öyle kolay, paylaşmam öyle hemen.. 20130913_180201 image

                                                                         URFA

                                   “Gizli bir hazine idim, bilinmek istedim.”

image

Aramakla bulunmuyor ama neticede bulanlar da hep arayanlar. Bense elde edemediğim şeyi(bu bir kimse olabileceği gibi; bir his de olabilir) kalbime gömdüğümü söyleyerek büyüklenmektense haykırıyorum. Ama fısıltıyla. Unutmadım diye. Ben seni. Gündüz bindiğim otobüste, akşam geçti, gece bitti, sabah oldu, öğleni buldu. Urfa garajına indim. Öğretmenlerin tayin zamanına denk gelmişim. Garajın girişinde stand açmışlar, yardımcı olmak için. Hepsini pas geçiyorum ve kendimi bir anda artan ısıya adapte etmeye çalışan dış yüzeyim ve buram buram terimle(neyse ki eylül) belediye binasının içinde buluyorum. Altıncı kat: kültür sanat, halkla ilişkiler. Beni hemen karşıdaki Harran Oteli’ne yönlendiriyorlar. Hem yerli, hem yabancı turistin az olduğu bir dönem sınırdaki gerginlik yüzünden. Tekrar sohbete geleceğimi söyleyip, otelime geçiyorum. Zaten belediyenin karşısı. Üst katta bir oda Bir saat içerisinde kendimi tekrar belediye binasında buluyorum. Yemekte yakalıyorum çalışanları. Hemen beni de buyur ediyorlar. Açlık sofuluğu bozarmış, hiç hayır demiyorum, çünkü oturup kahvaltı edecek fırsatım olmadı ve hem sohbet edip, hem bilgilendirilirken, atıştırmak iyi geliyor. Önümde çok şehir, az gün var. “Başkanınızın ismini biliyorum.” diyorum. Nereden mi? Böyle bir soyad unutulmaz da ondan: “Fakıbaba”. Üstelik sadece şehre girmeden bir ilanda okumuştum ve adı aklımdan çıkmıyor: Fakıbaba, Fakıbaba (marka olunmaz, marka doğulur üstelik tek bir soyadla), isim dönüp dönüp geri geliyor bumerang misali…

Harran: Garaja gitmem gerekiyormuş Harran’a gitmem için. Hemen tarif üzerine on dakika mesafedeki duraklara gitmek için ağırdan alarak yürümeye başlıyorum. Sabahki telaşımı üzerimden attığımdan, insanlara baka baka yürüyorum. Çok fazla erkek var yollarda yürümekte olan. Genç nüfus bunlar ve üçerli beşerli gruplar halinde yürüyorlar. Kadın sayısı çok az. Bayram değil seyran değil, kendimi büyükşehirde gibi hissediyorum. Sanki bir pazar günü ve insanlar bayramlık alışverişinlerine çıkmışçasına dirsek dirseğe geçiyoruz yollardan. Garaja giden otobüsten indiğimdeyse, alt kata gitmem gerektiği söyleniyor. İç hatlar oradaymış. Sıcak iyice yakıcı olmaya başladığından başıma biraz suyla ıslattığım fularımı takıyorum. Suyum bitti ve yol ne kadarlık mesafede bilemiyorum. Harran yazısını görür görmez, ağız kuruluğumun da etkisiyle “Haran!” diye bağırıyorum. Kıvırcık saçlı, biraz tombik bir genç adam gülümseyerek bana doğru geliyor(umulmadık anlarda yapabildiğim ecnebi gırtlağımla benim nereli olduğumu çıkarmaya çalışıyor ve ben hemen türkçe konuşmaya başlıyorum tedirginlikle.) “Gel!” diyor bana, eliyle de çağırmasını destekliyor. Kuzu kuzu sözünü dinliyorum. Ön koltuğa geçiyorum(isyankar ama garip zamanlarda itaatkarlık baş özelliğim). “Ne kadar?” diyorum. “Beş lira.” diyor üç ay öncesinin parasıyla. Dolmuş azar azar ama seri bir şekilde her duraktan toparladığı insanlarla doluyor. Dolmuşa hakim genel lisan Arapça. Asfalttan ön cama sıcak o kadar vuruyor ve beni sersemletiyor ki, aklımın ucuna dönüp ne var ne yok, kim binmiş kim inmiş diye bakmak gelmiyor. Ama gözlerimi dantelli toz savar örtülerden alamıyorum. Sakil durmuyorlar aslında. Sanki annesi sermiş gibi ve sadece sıcakta paralize olmuş ben gözlerimi alamıyorum onlardan. En nihayet bir durakta haddinden fazla durulup, şoförün yokluğundan ve bağrış çağrış Arapça konuşan insanların seslerine daha fazla duyarsız kalamadığımdan uyuşan ayaklarımı betona basma dürtüsüyle iniyorum dolmuştan. Entarili, ağızlarında sayılı(sayı tam, altın dişleri yokluk hissi veriyormuş) dişi olan iki Arap ve bizim tombik şoför arasındaki çığrınmaların nedenini anlıyorum. Dolmuşta ayakta bile yer yok ve bir tanesi benim yanıma geçecek ama günah olduğunu düşünerek birbirlerine sen geç sana yazsın(günah) şeklinde bizim telkin dediğimiz şeyi gürültülü ve birbirlerini ittirerek yapıyorlar. “Hah!” diyorum bende, “Ölüyorum sizlerle oturmaya.” Hınçla ön koltuğa geçiyorum. Arkaya dönüyorum. En arka koltukta oturan kadınlara gel işareti yapıyorum. Bir tanesi, en cesur olanı belki de, yanıma geliyor ve tüm bunlar saniyeler içerisinde gerçekleşiyor. Ön koltuktaki tek kişilik yalnızlığım ve pişmeme bir ortak çıkıyor ve iki kişilik yalnızlık ve sıcaklık yaşamaya başlıyoruz beraber. Başımı ıslattığım suya hayıflanıyorum, şimdi bir damla su bulamazken. Kafam iyice terliyor. Tek çare yemeni şeklinde bağladığım fularımı açıyorum ve saçlarım dökülüyor ortalığa. Tüm dolmuş hep bir ağızdan yüksek sesle;
-“Haaaaaaa!” diyor.
Ne olduğunu anlamaya çalışıyorum ama ilk etapta üstüme alınmıyorum. Saçlarımı geriye itip, fularımı geçiriyorum tekrar başıma. Gene arkadan yüksek sesle ve hep bir ağızdan tek ses çıkıyor;
-“Oooohhhh!”
Banaymış. Bakar mısınız? Bir dolmuş dolusu Arap erkeğine saçlarımı açmışım, en büyük günah. Sonra örtmüşüm, herkes rahat. Hayatımda en büyük darbeyi aldığım, gafil avlandığım zamanlar, hep büyük konuştuğum zamanlar olmuştur. Yola çıkmadan önce içimden artık beni şaşırtacak şey kalmadı, benimde insanları şaşırtacak halim demiş idim kendi kendime ama hayatımda bir hayal gibi bir gün geçip gittiğinde, yüzümde bir sırıtış kalacak tek, bu anlara dair. Saçlarım ve kabahatim ve var güçleriyle beni konuşup ama kanıksayıp gülen adamlar ve bana tımarhaneden kaçmış buralara gelmiş gözüyle ara ara yan yan dönüp bakan şoförümüz ve baştan aşağı siyahlar giyinmiş, çilekeş koltuk arkadaşımla tek kelime etmeden, sıcaktan kurdeşen dökerek gidiyoruz. Nane şekeri ikram ediyorum ona ferahlarız bir nebze diye. Önce hayır diyor, sonra alıyor. Şoföre tutmuyorum. O da onlardan, hain diye geçiriyorum içimden. Dişlerimin arasında katır kutur şekeri parçalarken, gözlüğümün arkasından başımı çevirmeden bakıyorum gizlice. Alınıyor ve burnunu çekiyor küskünce kafasını öte yana çevirerek. Alındığını belli ediyor. Saklamıyor, gizlemiyor. Şekere öldüğü yok, onu adam yerine koymadığımı, nezaket göstermediğimi, dolayısıyla onu saymadığımı düşünüyor. Burada herkes neyse o. Kimse rol yapmıyor. Kızan kızıyor, öfkeleniyor, bağırıyor, çağırıyor. Ağız dolusu gülüyorlar, 32 dişleri meydanda. Kimsede maske yok. Herkes olduğu gibi. Bende(artık nasıl görünmek istediğimi tam olarak bilmesemde). Dolmuş “Harran Konteynırkent Konaklama Tesisi” yazısının önüne geldiğinde, beni kendime getiriyor. İçerisi hemen hemen boşalıyor ve ben mülteci gerçeğiyle seyahat ettiğimi ancak şimdi idrak edebiliyorum. O zaman farklı bakıyorum bu insanlara. Temerküz kamplarına benziyor kaldıkları yer. Biraz da hapishanelere. Yalakların içindeki suya ayaklarını sokmuş, serinlemeye çalışan bir adamla göz göze geliyorum. Bana bakarken başka şeyler düşünüyor. Ayaklarıyla suda bale yapar gibi daireler çiziyor.

20130912_152843

20130920_162440

Dolmuşta tek başına kalıyorum. Sanıyorum. Ama sessiz bir nüfus varmış arkada. Şoför beni dayım/amcam dediği meşhur Ağa’nın yanına götürüp, bırakıyor(Aşağıda linkini vermiş olduğum Şanlıurfa tanıtım videosunda başrolde kendileri). Sıkı sıkı da tembihliyor(bana kalırsa benim durumumu patetik buldu, beni emin ellere teslim etme ve bilinçli/bilinçsiz bir şekilde ruhumu huzura kavuşturma derdine düştü) upuzun adama. Entarisinin üzerinde siyah ceketi, ayağında makosen ayakkabıları var. Ve nihayet Harran’ın kalbindeyim. Birden sakinleşiyorum. Duruluyor içim. Ezan sesiyle beraber Ağa beni bırakıp, abdest almaya gidiyor. Sonra çimenlerin üzerinde namazını kılıyor. Bunu gösterişten uzak yapıyor. Arkamda usul usul namazını kılarken, ilerideki Harran Üniversitesi’nin kalıntılarına bakıyorum bende. Sonra develere. Sonra ters külah evlerine. Huzur onu aradığımı bilmiş gibi, geldi ve beni buldu. Dakikalar geçiyor. Beraber çimenlerde oturuyoruz. Telefonu hiç durmuyor. Türkçe konuşuyor karşı tarafla. Karşı taraf kızını vermeyi teklif ediyor. Kızının güzelliğinden dem vuruyor. “Bende çok var, istemem.” diyor Ağa. Boy boy oğlanlar geliyor. Oğul ya da torun, bir sürü. “Daha var mı?” diyorum. “Çoook.”diyor.
Beraber odaları geziyoruz sonra, süs eşyaları filan derken yaklaşmakta olan tur otobüsünden inen yolcuların sesleriyle irkiliyoruz. Dışarıda oturuyorum rehber ve şoförle. Onlarla beraber dönüp dönemeyeceğimi soruyorum ücret karşılığı. Para almayacaklarını söylüyorlar. Toparlanma vaktine yakın sohbet koyulaşıyor. Böyle bir yerde konu tarikatlara geliyor. Kahta’daki Şeyh’den bahsediliyor, sonra Malatya Darende’de olan bir diğerinden. Kahta’daki anladığım kadarıyla Taliban gibi kadınları doğrudan kabul etmiyormuş ama Darende’de sorun yokmuş. Bana “Siz gider miydiniz?” diye soruyorlar. “Kadınların elini sıkmasında ne kötülük olabilir ki?” diyorum. “Elimi sıkmayacak bir kimsenin ayağına gitmek çok onur kırıcı.” diyorum ama biliyorum ki merak duygusu var ya içimdeki ben gene giderdim(ne geldiyse başına bu pisinin..) tek görmek için. Ayrılırken Ağa’yla el sıkışıyoruz. Kuvvetle sıkıyor elimi. Bende onunkini. Giderken siyahlar içerisindeki kadınlara takılıyor gözlerim. Gördüğüm en güzel gözler bunlar. En güzel göz badem göz. Sanki boya karıştırılmış gözbebeklerine. Öyle ışıl ışıl, kendinden sürmeli.

image

image

image

image

image

Tur otobüsünün ön iki sırasını hanımlar kapatmış. Tekli oturanlarda koridor tarafında ve hiçbiri geldin ama hoş geldin mi bakalım der gibi bakıyorlar. Çaresiz cam kenarına oturmuş bir beyin yanına oturmak için hamle yapıyorum. Beni tek candan karşılayan o. Başlıyor anlatmaya. Eşi midesini bozmuş, geziye katılamamış. Aksanlı konuşmasından anlıyorum yurtdışında yaşadığını, iyi eğitimli olduğunu. İngilizce konuşulan bir ülke ama hangisi olduğunu sormuyorum, o da söyleme gereği duymuyor ama Türkiye’nin genel halinden şikayetçi ve her geçen sene daha kötü bulduğundan bahsediyor. Eskiden emekli olduğunda yerleşmeyi düşündükleri topraklarından o çoktan umudunu kesmiş(el sıkışmanın ayıp ve günah sayılmadığı bir ülkeden geldiğinden, bir sürü zevzek ve zevzekçe hal ona çok manasız geliyor ve karısı da olmayınca oturup konuşacak birini bulduğu için mutlu sadece ve insan doyduktan sonra gene ülkem diyor, doğduğum topraklar diyor). Bunları neden söylüyorum diyecek olursanız, az sonra yan koltukta oturan yeni evli(oldukları öpüş kokuş hallerinden ve birbirlerine gerksiz sırnaşıklıklarından belli) çiftten erkkek tarafı “Ağbi, yenge nasıl, aradın mı?” deyiveriyor. Adam kibar kibar “Sabah konuştum, daha iyiymiş.” diyor. Bu kadarla kalıyor mu? Hayır. Karşı taraf tatmin oluyor mu? Hayır. Ve üsteliyor. “Sende unuttun ablayı, bak akşam oldu, kaç saat geçti üzerinden, vefan nerede?” diyor. Diyebiliyor. Sonra da bıyık altından gülerek yan yan bana bakıyor. Bu bugün ikinci yan yan süzülüşüm. Ama ilkinde saflık vardı, merak vardı. Bundaysa haddini bilmezlik ve her boka maydanoz olmaklık var. On beş dakikalığına esas kızı yani ablayı unutturan, “vefa duygusu yoksulluğu yaratan ben”se hakim olduğum iç çekişimi içime atarak(adı üzerinde iç), nezaketle konuk eden tur rehberine ve bana yer veren adını bile sormadığım beye karşı ayıp olmasın diye susuyorum. Konuşmamız bir anda kesiliveriyor. Hani hal kalmaz ya konuşacak, işte öyle bir şey. Bizde sustuk. Halbuki Göbeklitepe ve Petra’dan bahsediyorduk ve Galapagos’tan. Ben bir yerlerde indim ve kendimi özgür ve mutlu hissettim iner inmez. Daha turun başındalar ve akşam beraber katılacakları bir Sıra geceleri var. Bir araba dolusu tanımadığın insanla seyahat etmeyi ve bunun sakıncalarını bana hatırlatan nahoş bir anı olarak asla unutmam Harran’dan dönüşümü.

Balıklıgöl: Akşam iyice çökmüş oduğundan henüz daha yemek yiyemediğimi aklıma getirtiyor, belediye’deki atıştırmalarla durduğumu anımsıyorum. Ama Balıklıgöl var daha İbrahim Peygamber’in suya atıldığı yer olan. Ve merkezin güneybatı ucuna doğru başlayan yarım saatlik yürüyüşüm bana gene aynı şeyleri söylüyor. Çok fazla insan, çok fazla erkek. Herkes akşam yemeği derdinde. Adım başı kebapçı, ciğerci. Balıklıgöl’se tam bir mesire yerine dönüşmüş. Piknik yapanlar, çekirdek çitleyenler, ezan vakti namaza koşanlar.. Kadınlarını görüyorum Urfa’nın. Günyüzüyle görememiştim, çünkü yoklardı. Neredelerdi? Sıkıştırılmış oldukları evlerinde, kuşatılmış hayatlarında yaşayan bir sürü kadın. Ancak akşam çıkabiliyorlar tek tük. Belki bu şehrin ritmi de bu. Kadınlar gececi ve Balıklıgöl çevresinde dolaşıyorlar. Sonra hayatta yoklar. Her yer , dağ taş adam. Burada bir disco açılışı olmuş. Erkek erkeğe. Benim aklım almadı. Adam adama kurdeleyi kes, meşrubat dağıt(belki alkol satışı vardır ama sadece erkeklerin girebildiği bir discoda alkol olması kanımca sakıncalı olabilir, istenmeyen ve beklenmedik ve sürpriz bir takım açılımlara neden olabilir sanki. Urfa beni güldürdün, Allah’da seni güldürsün), hopçiki dans et(slow çalmasalar bari), sonra sevdiğini an, sonra kahırla dol, dertle dol..

20130912_193749

En çok merak ettiğim yer ise Çilehane. Tarifle ancak, Eyüp Peygamber’in çilehanesine gelebiliyorum. Haremlik/selamlık olarak ayrılıyor. Girişteki görevli halime bakıp gerekli ikazlarda bulunuyor. Kapansanız iyi olur, terliklerinizi çıkarmalısınız. Uzun örtülere bakıyorum. Kimlerin kimlerin giyip çıkardığını düşünüyorum, ürperiyorum ama içeri de girmek istiyorum. Özgür irademi kullanıyorum ve örtülerinizden kıllanıyorum, ben iyi bir müslüman olamayabilirim, zaten layıkıyla üstesinden gelemediğim onca rol var ki, dinimde buna dahil(ama Kur’an başka, o her zaman aradığım Tanrı’nın sözleri, başlarda korkutsada yazıldığı dönem itibariyle indirilmiş olduğu yerdeki insanların anlayacağı şekilde gönderilmiş, yazılmış, yazdırılmış, fakat ne yazık ki din bezirganlarının istismarına uğramış ama kabiliyeti olanlar ve günahkar ruhu olduğunu düşünenler için en yüce, en güzel lisan Kur’an, kendi güzel, Arapçası güzel) ve din inanca, köy yolları şehir yollarına dönüştüğünde arıza çıktığını, öteki tarafa çırılçıplak gideceğimizi ve dönüşümümüzdeki enerjinin kıçımızı başımızı örten birkaç parça çul çaputa ihtiyacı olmadığını düşündüğümü söyleyemeden, adama hıristiyan olduğumu söylüyorum ve o şekilde içeri giriyorum. Ama tek bir şeyi hesaba katamamışım. Onu da girince anlıyorum. Ayağımdaki terlikleri çıkardığımda ıslak zemine basmak durumunda kalıyorum ve içim bir kez daha ürperiyor ama baş döndürücü rutubet kokusu beni kendime getiriyor. Yerlerde seccadeler var. Kadınlar görüyorum gözyaşları içerisinde. Çilehane camın arka bölümünde. Mağara gibi. Yalıtılmış, sessiz. Bir adamın her kim olursa kendini bulabileceği bir yer. Ama gel gör ki bana yönelik bakışlar gel ağla der gibi. Kadınlardan biri gözyaşları içinde bana bakıyor, yüzünde aptallaşmış bir ifadeyle. Diğeri abdest alıyor. Bendeyse durum aynen şöyle: Ayaklarım çıplak, yerler ıslak, ortam ağır kokuyor, zaten Hıristiyanım dedim, neden yalan söyledim, kalabalıkta ağlayamam ben, aklım karışır, zihnim bulanır, sizler imana gelirken, ben burada onlarca dışsal faktörle uğraşıyorum ve başaramıyorum nihayetinde, konsantre olamıyorum. Kaçarak ayrılıyorum oradan. Ne yani sizler ağlayıp zırladığınız ve bunu bana gösterek yaptığınız için her dileğiniz kabul olacak ve ben zındıklık listeme bir madde daha mı eklemiş olacağım? Tanrım beni kızdırtma. Tanrım bana tahammül gücü ver, sabır ver, merhamet ver, beni sen sev. Ben belki o zaman kurtulurum.

Göbeklitepe: Dünyanın ilk tapınağına hoş buldum. Urfa Merkezden çok yakın fakat toplu taşım araçları yok buraya. Dolayısıyla taksiyle anlaşmanız gerekiyor, getir götür, 100 lira; ama Stonehenge’den bile çok çok eski burası ve Alman arkeolog Klaus Schimidt’in söylediğine göre daha 50 hatta 100 yıllık bir çalışma gerektiriyormuş ve benim ömrüm yetmez diyor. Çok önemli turna motifini arayıp, buluyorum. Tek eşli turna kuşu. Alevi inancında Semah esnasında Cem ayinlerinde de kullanılan. Yerleşik düzene henüz geçmemiş insan ibadet amaçlı, tapınma amaçlı kullanmış burayı, birlikten kuvvet doğar diyerek, toplu halde bir araya gelmek için ve kendi dillerinde eğer ağızdan konuşabiliyorlarsa yoksa zihinsel konuşarak. Her dönemde insanlar başlangıç ve varoluş üzerine kafa yormuşlar kendilerince. Bahşedilmiş hayatlarının anlamını aramışlar, bir iz bırakmak istemişler ölenlerin suskunluğunu ve yok oluşunu gördükçe. Dünya kurulalı insanoğlu arıyor, bunun için imkanları dahilinde ufuklarını genişletmek için seyahat ediyorlar, en sonunda ise Dostoyevski’nin dediği gibi biz faniler için “Her şey hayalimizde kalır, hayat da hayal gibi bir gün gelip geçer.”. İşte kalan bu oluyor. Yani hiçbir şey. İnsanlar değil; birkaç resim, birkaç söz, birkaç motif baki Göbeklitepe’de; yoksa turna kuşunu motifleyenlerin ne adı kalmış ne sanı.

SAINT PETERSBURG

                                                          SAINT PETERSBURG

“Yeryüzünde insan ruhları üzerinde Petersburg kadar karanlık, keskin, tuhaf etkiler yapan bir başka şehre çok az rastlanır ve karakteriyle tüm Rusya üzerinde etkilidir.” Suç & Ceza’dan

IMG_1755

Pulkovo Havalimanı’na indiğimde  merakımın beni iyiden iyiye sessizleştirmeye başladığını kavrıyorum. Neyle karşılaşacağımı bilemiyorum. Dostoyevski’nin haleti ruhiyesinin izdüşümü çamurla kaplı yollar, at arabaları, silindir şapkalar biliyorum ki bir fanteziden ibaret. İkinci dünya savaşı esnasında tam 872 gün ablukaya alınmış, ülkeyle bağlantısı kesilmiş şehirde açlıktan yamyamlığın başladığı söylentileri günümüze kadar gelmiş bir sefaletin içine düşecek halimiz de yok; onu takiben yaşanan Soğuk Savaş biteli on yıllar geçti ve haliyle her üç kişiden biri Amerika’nın en büyük korkusu yuri(gagarin olan değil) olabilirim diye beni yanlışlıkla kaçırıp(korkunç ingilizce aksanıma rağmen), beynime çip yerleştirip Amerikan Elçiliğinin önünde bana kendimi patlattırtamayacak. Gelmeden önce defalarca kendimizi korumamız için neredeyse tebligat çıkartılacak olan R.O.M.(Rus Organ Mafyası) ya da R.F. M.(Rus Fuhuş Mafyası) için bir kur tekvando kursuna gitmeyi bile düşünen paranoyak zihinlerden kendimi korumayı başarabilecek miydim peki(bir kur rusça daha mantıklı değil mi sizce de?) Buradan şunu çıkartıyorum: hepimizin başka bir şehre ya da ülkeye giderken internet ve gezi kitapları sayesinde ufak da olsa bir fikri olmuştur. Bizi, içimizden taşıp kabaran ruhumuzu oraya yönlendiren bir takım çekici ögeler ön planda olmuştur hep. Kimisi bir saraya takılır, kimisi bir müzeye, kimisi bir duvara, bir göl manzarasına, mevsimsel güzelliğine, vs. vs. ama ben gibiler o coğrafyayla şekillenmiş; saçının, gözünün, teninin rengini almış insanların çeşitliliğini görmek, tanımak için gidiyorlardır aslında.Tarih insanları süsleyen bir fon. Sana kimliğini veren, aidiyet duygusu hissetmeni sağlayan, yer yer ağlatıp terk etme noktasına getirten, bazen şartlarıyla öldüren hatta diri diri gömdürten(uzağa gitmeye gerek yok, yakın coğrafya, şimdiki zaman, bkz. İran) ve sen öldükten sonra ancak yerini alabildiğin bir geçmiş. Bazısı iyi ya da kötü anılıyor yaptıklarıyla. Osmanlıların tabiriyle Deli(bataktan bir cennet yaratmak normal akılla olamadığından ve maalesef Osmanlı’ya ait hiç mi iz kalmaz şuralarda sende delir, sende yap demekten…) Petro’nun ve Katerina’ların hırslarıyla var olmuş bir şehrin son halini görmeye gidiyoruz. Soğuk ve sevimsiz ve hiçbir şeysiz bir koridordan geçip, pasaport kontrolüne giriyoruz. Güzide şansıma bir kadına rast geliyorum. İmzam tutmuyormuş. Bunu ben ve arkamda oluşan kuyruğun idrak etmesi beş dakikamıza patlıyor. Kadın sadece rusça konuşuyor, bense her lisanda(mizacımda hep var olmuş olan ve haliyle dışsal faktörler işin içine giriverince aniden geliveren suçluluk duygusundan ötürü içsel tepkim sefil bir yaranma içgüdüsü olarak dışa yansıyor ve aciz bir şekilde “I can’t speak your language!” bu benim suçum ve evet gelmeden bir kurcuk Rusça öğrenmeliydim.). Anlatılmış korkunç hikayeler mesela uzun ve acı dolu sorgulamalardan sonra tıpış tıpış ülkelerine geri gönderilmiş(sonraki uçak kaçta acaba?) vatandaşların dilden dile aktarılmış ve çarpıtılmış hikayeleriyle gelmiştim ama o an vardır ya kendi kendinize sorarsınız acaba gerçek miydi diye, o o andı ve ben takla at deseler atabilirdim. Kulübedeki sarışın, kırpmalı bayan en nihayet olur verdiğinde, kahpe bizans diyorum ama içimden. An itibariyle anlatımda hala daha bagaj kısmına gelemediğimi görüyor ve bu yazının gereksiz uzun olacağı geçiyor aklımdan. Daha şehri göremedim bile ve sizlerde. Trafikleri Boğaz trafiğini aratmıyor cidden. Otel merkezde değil ama bu bana toplu taşım araçlarını ve metrolarını kullanmam için bir şans veriyor. No svinini=No Pork=No domuz demek. Kişinin kendine kalmış ne eti yediği. Yediğin etin huyu sana geçiyor derler, bu aynı zamanda o insandan bir parçayı içinde taşıdığın anlamına gelmiyor mu, protein kana karışmıyor mu(bir kur tıp dersi almalıydım, ya da biyoloji, kimya da olur)? Ben borç çorbasıyla vaziyeti idare ediyorum. Çok doyurucu yediğiniz her şey. Türkiye’de bir paket bisküvi yiyip açlık hisseden bünye burada iki bisküviyle doyma noktasına geliyor(acaba svininili miydi tüm o bisküviler?) burada yalan yanlış, malzemeden kaçırma, gıda maddeleri üzerinde akıl almaz üçkağıtlar filan yok. Her şey tam kıvamında ve doyurucu. Nevsky’deki mağazalar bize ülkemizi hatırlatıyor. Colin’s, Mavi gözüme çarpanlardı. Birde sanki bizimmiş gibi hissedip, bağrımıza bastığımız Mango’da olmazsa olmazıydı. Fiyatlara gelince tekstil çoğu bizden gittiğinden ve burada daha pahalı olduğundan almanızı tavsiye etmem ama günlük saray turunuzdan sonra sadece ayaklarınızın günümüz çağına adapte olması ve yüzyıllık geçişi yapmanız icap ettiğinden bir uğramakta fayda var( nasıl yani? Saray, Ayvazovsky, kabarık etekler, prensler, çarlar, kiliseler, Gorki, Puşkin, otelinize giderken karşınıza çıkan 35 metrekarelik komünist rejimde devletin halka bir örnek sunduğu hap kadar evler, üzerine Mango-Zara mı? Karma felsefesi böyle bir şey olsa gerek.) Şehir 1703 yılında yani 18. yy.’da terbiye ve dehanın çağında Birinci Petro tarafından gençliğinin verdiği yılmaz bir cesaret ve müthiş özgüvenle, doğaya meydan okunarak bu bataklı ve kararsız topraklar üzerine kurulmuştur. Şehir kurulurken binlerce insanın hayatı mahvolmuş, şehrin kaderindeki feci ve karanlık günler buna bağlanmıştır. Tam üç yıl işgale direnen şehir ve şehrin cesur insanları Prag gibi hemen teslim olmamış ve zafer coşkusunu meydandaki Astoria Otel’de kutlayacak olan istilacı ayaklara geçit vermemiştir. 1724-1824-1924(tesadüfün böylesi) tarihlerinde Neva Nehri’nin taşması sonucu 3 büyük taşkın yaşamış düz arazi üzerine kurulmuş topraklar çok uzak bir tarih olmayan 2024 için kara kara düşündürmektedir insanları. Siz siz olun ben gibi soğuk havalarda değil de mayıs-temmuz ortasına kadar olan süre içerisinde gelin ki, Beyaz Geceler’i yaşayabilin. Yoksa yüksek basınç üzerine hava durumundaki yirmi derecelik düşüş de eklendiğinde dönesiye kadar kendinize gelemeyebilirsiniz(Gözlerimi açtım ve hiçbir şey görmedim!). Ve eğer sınırlı gününüz varsa çabuk olun çünkü bu şehri üç gün içinde bitirmiş olmanız için yüksek kondisynlu bir atom karınca olmanız gerekiyor.

IMG_1484 IMG_1499 IMG_1561 IMG_1567 İşte size atom karıncanın günlüğü: Birinci Gün: Peter&Paul Katedrali, Isaac Katedrali, Kazan Katedrali, İsa’nın Dirilişi nam-ı diğer Dökülen Kan Üzerine Kurtarıcılık Katedrali’ni hızlı bir şekilde gezdiğinizde öğlene doğru anlatılmakla bitmeyen Hermitage’a varmış oluyorsunuz. Eski Rusya mimarlığı için bir olayın hatırası olarak kilise inşa etmek yıllanmış bir gelenektir. Yeniden Diriliş Uğrunda Katedral imparatorun tam bu ölümcül yarayı aldığı yerde kurulmuştur. İçeri girdiğinizde görkem ve heybetin cisimlenmiş hali karşılar sizi. İçini gezemediğim Isaac Meydanı’ndaki Isaac Katedrali’nin inşasının tam 40 yıl sürmüş olduğunu ve imparatorluğun ana katedrali olduğunu hesaba katarsak hiç olmazsa girişine nazır parktan fotoğrafını çekerek ayrılıyorum. Hermitage: Fransızca kökenli bir kelime Hermitage. Bu h’yi okumayabileceğimiz anlamına da geliyor. İnziva yeri anlamı. Keşiş kulübesi ya da. Ama bugün her yıl milyonlarca insanı ağırlıyor ve ismi duyulmamış sanatçıların eserleri burada kimlik kazanıyor. Dünyada doğum günü olan tek müze. Her yıl Aziz Katerina gününde(7 Aralık) kurucusunun adına kutlanıyor. Ipad ve Iphone’da ücretli/ücretsiz aplikasyonları var. Dilediğinizce gezip, ufak çapta bir fikir sahibi olabiliyorsunuz. İlber Hoca’nın dediğine ise katılıyorum. İlk turu bilgili bir rehberle yapmanızda fayda var; çünkü hiç olmazsa en önemli salonları ve eserleri kısa anlatımlar ve bir Rus’un gözünden dinliyorsunuz ve bu da size değişik fikirler veriyor. Tur bitiminde, ki artık ayaklarınız yok yahut siz hissetmez oldunuz, tüm odalar, tüm eserler birbirine karışmış gibi bir hisse kapılıyorsunuz. Her oda ayrı bir sürprize, yeni yeni kapılara açılıyor. Olağanüstü ne ise; Hermitage o. Oda bekçileri hep kadın ve kimi odalarda fotoğraf çekiliyor, kimisinde ise yasak ve siz bunu öğrenene kadar eğer bekçilerin gözlerine soka soka fotoğraf çekmiş iseniz tiz sesli ve son derece öfkeli ve formalı bir kadın bir anda çıkıverdiği yerden direk rehberinize doğru ilerliyor ve yüksek perdeden kendisini lisansını almakla tehdit ediyor. Rusça tek kelime anlamadığınızdan, rehberinizin size dönmesini bekliyorsunuz. O da korkuyla çekmeyin diyor. İlber Hoca Türkler Hermitage’ı gezmeyi bilmiyorlar demişti. Bense sınıflandırmaya çalıştım. Birinci sınıf işi bilenler, onlar tek geziyorlar ve audio kiralıyorlar ve gözleri hep eserlerde, göz teması kurmanız mümkün değil. Çünkü bir esrime söz konusu. İkinci sınıf meraklı ve istekli olanlar. Her söyleneni can kulağıyla dinliyorlar, gelmeden derslerine çalışmışlar, diğer müzelerle karşılaştırma yapabiliyorlar, bilgiçlik taslamıyorlar. Üçüncü sınıf gene iyi dinleyicilerden oluşuyor ve her çektikleri karede kendileri de olsun istiyorlar ve sosyal paylaşım sitelerinde konum bildiriyorlar(hermitage’dayım bebeğim, geziyorum tozuyorum, kültür patlaması yaşıyorum). Dördüncü sınıf en bombası. Moskova, Saint Petersburg fark etmez Rus kızı olsun deyip, bir kaç resmin önünde fotoğraf çektirdikten sonra babama göstereyim de oğlum müze geziyor desin dedikten yarım saat sonra pizza yemek için gruptan ayrılan ve geceleri revü şovlarına akan(genelde genç nesil) bir kesimden oluşuyor. Benim hangi gruba dahil olduğumu sorduğunuzu duyar gibiyim. Bende işi gücü bırakmış, bir tarihçinin tespitini sınıflandırmaya çalışan ve Türkler ne ediyor acaba grubundanım. Bu arada çok şeyler kaçırdığımı da düşünmekteyim. Rehberimizse Leonardo’nun eserlerinin de olduğu odaya geldiğimizde iyi ki bu iki eseri bizde diyor. Leo’nun eserlerine olan gıpta Rus’ların Avrupa’ya öykünmelerinin ne ilk ne de son dışavurumu. Vatikan’a benzeyen kabartmaları, ondan daha güzel belki, ışıl ışıl her yer, her şey; ama çoğu taklit. Krallar ve kraliçeler, güçlerinin o yüzyıldaki göstergesi olan saraylarını ve bir adam bir şehri, Avrupa’ya meydan okumak için kurmuş sanki(hırslanmaya gör). Karşısı Finlandiya, Bodrum-Kos arası kadar ha var ha yok. O dönemlerde büyük beyaz kuşlar yok, insanlar uzun uzun yolları aşmak zorundalar ama karadan ama denizden. Birde turist kavramı yok 18. yüzyılda. Başka bir ülkenin sınırına geldiğinizde ne amaçla geldiğinizi soran memurlarda. http://www.hermitagemuseum.org/html_En/index.html. http://www.hermitageapp.com/e_egypt.html http://www.russiamap.org/images/full/city-spb-tour.jpg IMG_1633 IMG_1614 IMG_1599 IMG_1611 IMG_1598 İkinci Gün: En zorlu gün bugün olsa gerek. Çünkü günün menüsü bir hayli uzakta ve iyice bastıran kar ekim ayında olmamıza rağmen bir hayli artmış durumda. Uzun uzun yolları aşıp nihayet varıyoruz Peterhof’a. Rus Versailles’ına. Korkutulduğumuz trafikse programımızda bir aksama yaratmıyor.Linkini vereceğim harita nereden nereye gittiğimiz hakkında bir fikir sahibi olmanıza yarayacaktır. Bundan sonrası Finlandiya artık. Kuzey batıya gelmişiz. Önce Sarayın içini geziyoruz, sonra sayısı yüzü aşan meşhur Peterhof fıskiyeleriyle tanışıyoruz. Şakacı Çar’ın parktan geçerken açılıveren gizli fıskiyeleri 2’den sonra açılıyormuş. Islanmadan vaziyeti idare ediyoruz kısaca. En çok aklımda kalan “Monplaisir Sarayı”( adından olsa gerek) ve “Satranç Dağı”( satranç tahtası şeklindeki görüntüsünden olsa gerek). “Katerina  Sarayı” olarak bilinen ama mimarı Rastrelli’nin İmparatoriçe Elizaveta Petrovna için değiştirdiği Çar köyü’ndeyiz yani “Tsarskoye Selo”dayız. “Kehribar Odası”nda fotoğraf çekilmesi yasak ve önceki tecrübelerimiz bize ders olduğundan, elimiz makinelere gitmiyor.  “Taht Odası”da ondan aşağı kalır gibi değil. Ama kelimenin tam anlamıyla olağanüstü bir abartı var. Hermitage’ın eserlerinin bolluğu yanında burada da her bir odanın iç dekorasyonu insanın aklını başından alıyor. Her bir oda ayrı bir dünya ve ayrı bir renkle dekore edilmiş. Kilolarca altın kullanılmış dış süslemeleri için. Duvarları, kapıları, yerleri, bilhassa tavan resimleri insanın nereye bakacağını bilememesine neden oluyor. Ben en çok tavanlardaki figürleri sevdim. Pavlovsk ve Konstantinovskiy Sarayı için vaktimiz kalmadı. Onlar bir başka tarihli gezinin özneleri olabilecekler. IMG_1663 IMG_1669 IMG_1720 IMG_1712 Üçüncü Gün: Bugün ayrılık vakti ve akşam kalkacak olan uçak için erken yola çıkmamız gerekiyor. Saraydan ve ihtişamdan gözleri doymuş ve yorulmuş ve sade ülkeme dönme yolundaki bir bünye için ruha ne derece iyi gelir bilinmez ama ruhu huzursuz bir adamın evinde sükuneti bulmayı amaçlayarak düşüyorum yollara. Beş hatlı bir metrosu var Saint Petersburg’un. Benimse hat değiştirmem gerek Gostiny Dvor’dan sonraki istasyonda inip, Dostoyevskaya’ya gidiyorum adı üzerinde Dostoyevski’nin Evi’ne. Metrodan iner inmez yol sorma derdine düşüyorum. Size şunu rahatlıkla söyleyebilirim burada İngilizce bilen kişi sayısı çok az. “Dostoyevsky’s House”la sonuca ulaşabileceğimi sanmıyorum ama bu işten zevk aldığımı düşünmeye başlıyorum gitgide. Çocuk arabasıyla bebeklerini gezdiren anneler en zarif avlarım oluyor. Çok nazikler ama anlaşamıyoruz. Bir pazar günü insanı kesen bir ayazda hızlı hızlı bebek arabalarını ittiren annelerin bu kısacık mesafede sayılarının çokluğu beni şaşırtıyor. En nihayet orta yaşlı kolkola gelen bir çifti gözüme kestiriyorum. Aramızdaki dialog şöyle gelişiyor: Ben: Do you speak English (ingilizce bilir misiniz)? Erkek: Ask (sor). Ben: Dostoyevsky’s House (Dostoyevsky’nin evi)? Erkek: Walk (Yürü). A hundred meter(100 metre). Stop(dur). Turn from one, two, three, four right(dön bir, iki, üç,dörtten). In the first, at the corner(ilkinde, köşede). Ben: Thank you! Erkek: Not thank you(teşekkür istemez)… Burada her gittiğiniz müzede, sarayda paltonuzu vestiyere hiç tartışmasız bırakmak zorundasınız. Dostoyevski’nin evini kolay bulup bulmadığımı sorduğunuzu duyar gibiyim. Ben dörtten döndüm, köşe başındaki apartman olduğunu çıkarmam biraz zamanımı aldı. Navigasyon şart dediğinizi de duyar gibiyim ama o zaman tüm bu güzel dialogları yerel halkla yaşamam mümkün olmayacak ve ben iletişim kurmaya çalışmayı seviyorum. Bu sanki beni mekanik bir aletle yolumu bulmaktan daha güçlü kılıyor. Çok tatlı bir madame var girişte çalışan. Türkçe menüsü olmayan bir audio kiralıyorum. Yirmi iki bölümden oluşan haşmetmahın evini gezmeye başlıyorum. Hiçbir evde üç yıldan fazla oturamamış kendileri. Bizi şapkası, şemsiyeleri karşılıyor. Çalışma ve misafir odaları, çocuklu bir evde olabilecek bir sürü ıvır zıvır da cabası.  Güzel bir el yazısı var, masanın üzerinde bırakmış olduğu el yazması mektubu, çocuklarının oyuncakları. Çıkışta bilimum Dostoyevsky t-shirt’ü, kalemi, takvimi, ayracı, kupasının olduğu tezgahtan rubleleriniz kaldıysa eğer eşe dosta hediyelik eşyalar alabilirsiniz. Özel bir hayranlığınız var ise Nevsky’e de yakın olması itibariyle bir uğrayın derim. Benimse yolum uzun ve Kunstkamera’ya doğru yola çıkmam gerkeiyor. Yürüyerek ve bol bol sorarak tekrar yollara düşüyorum. Neva’ da bir tekne gezintisi düşlüyorum ama vakit az ve hava soğuk. Hakkımı Etnografya Müzesi’nden yana kullanacağım. Neva’nın üzerindeyim ve yanımdan geçmekte olan bir erkeğe yol soruyorum. Bana ben de oraya gidiyorum diyor(ve evet biraz da olsa ingilizce biliyor). Beraber yürümeye başlıyoruz. Arada fotoğraf çekmeye çelışıyorum ama adamı da gözden kaçırmamam gerekiyor sanki. İçeri giriyorum. Gişede yan yana geliyoruz. Yerli yabancı bir sürü turist var. Elimi cüzdanıma götürüyorum ama hiç rublem kalmadığını görüyorum. Dolar uzatıyorum, gişedeki kız olmaz diyor. Kart uzatıyorum, geçmiyor diyor. Bir anda kapana kısılıyorum. Kahramanım yanımda. İki bilet alıyor ellişer rubleden. Bu şu demek oluyor. Borçlandım ben. Cin fikirler kafamda dolaşmaya başlıyor. Müze gezimiz biter bitmez cesurca kahve içmeyi teklif ediyorum kendilerine. Beni müzenin kafeteryasına götürüyor ve aynı şeyler. On ruble daha borçlanıyorum. O çay içiyor ben kahve. Ne iş yaptığını soruyorum. Money driver diyor. Hiç anlamıyorum. Moskova’da oturduğunu öğreniyorum. Siz çıkartabildiniz mi mesleğini. Yazımın sonunu beklemek zorundasınız. Bu arada düşünün bakalım. Bilenler benim ve Kuzmin Gena’nın ruhunu takip etsin. Saint Petersburg’a gelip, benim ve Kuzmin’in oturduğu rahatsız taburelerde tünesin ve sıcak bir şeyler içsin… Ruslar çay seviyor, ne de olsa Karadeniz’in öte yakası. Evlerinde ne kadar çok çay içerseniz o kadar memnun kalıyorlarmış. Biz birer fincandan sonra Uslu uslu çıkıyoruz müzeden. Biraz parklarını dolaşıyoruz, biraz anlaşmaya çalışıyoruz. Petro’ya bizim ülkede deli derler diyorum. O bir bilim adamıydı diyor. Bende bizimkiler akıllıydı diyorum, gülüyoruz. Ceninleri hatırlıyorum hastalıkların tedavisinde kullanılmış olan. Birde eski korku filmlerindeki yaratık karakterlerin bu iki başlı tek gövdeli ya da basık suratlı ya da  ezik kafalı ama esrarengiz ve ürkünç görüntülerden etkilenilerek yaratılmış olduğunu öğreniyorum. Yani yalnız sağlık sektörüne değil, sinema sektörüne de bir hizmet söz konusu. Çıkışta yürüyoruz otele doğru ama Primorskaya’da kaldığımdan metroya binmem gerek ve jeton alacak dahi tek kuruşum yok. Beraber metroya biniyoruz. Biraz alışveriş yapmam gerektiğini söylüyorum. Bir markete giriyoruz. Çok lezzetli siyah ekmekleri var. Pancar suyu kullanılıyormuş, kek gibi tadı var. Yolda yürürken onun şaşkın bakışları altında bir dilim ikram ediyorum. Utanarak alıyor. Neden olduğunu anlamıyorum. Ben afiyetle yerken, aptallaşmış bir suratla yiyor ekmek dilimini. Yemese olmayacakmış gibi. Yemek yiyecek vaktimiz yok ve ucu ucuna gidiyoruz otelime. Kendisine bir dilim daha ikram ediyorum bu arada. Ama yemiyor. Bana ayıp olmasın diye aldığını anlıyorum. Montunun cebine koyuyor. Serçeler geliyor aklıma. Sonra söylüyor bir anda. Bizde fakirler yer ekmek diyor. İyi bir adama denk geldim diye düşünüyorum. Onun sayesinde müzeye girebildim ve bunu ona söylüyorum çok geç olmadan, teşekkür ediyorum. Gerek yok diyor. Kızlar rus erkekleri hiç fena değil ve teşekkür etmenizden hiç hoşlanmıyorlar. Yarım günüm hiç tanımadığım bir rusla geçti ve iç organlarım ve retinam hala yerinde. Havaalanı servisine bindiğimde bana öpücük atıyor Kuzmin. Yol boyunca tırtıkladığım ekmek de bana hep onu hatırlatıyor. İnsan ekmeğini paylaştığı birine kalpten bir şeyler hissediyor. Sevgi aşktan kutsal.

—-.—-

Ben artık dönüş yolundayım ve eğer unutmadıysanız sizi buralara taşıması muhtemel sorumun cevabını veriyorum: Kuzmin Gena para taşıyan bir banka arabasının şöförü ve evet o bir “money driver”. Ve evet Chris de Burgh’ün hemen hemen her şehir ya da ülkeye istinaden bestelemiş olduğu bir şarkısı var. http://m.youtube.com/watch?v=dvoswP8TyTA

IMG_1777 IMG_1766 IMG_1768 IMG_1559 IMG_1807 IMG_1810

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑