BURNING

C4729FC0-FAD3-4507-AAE6-73786172AD74

BURNING :

“İki tür aç insan vardır. Küçük açlık ve büyük açlık çekenler. Küçük açlık fiziksel olarak acı çekmektir. Büyük açlıksa insanın hayatın anlamına karşı çektiği açlıktır. Neden yaşıyoruz, hayatın anlamı nedir gibi şeyleri araştıran insan gerçekten açtır.” Hae-mi

“En iyi gün bugün olabilir.” Hae-mi

GİRİŞ :

Güney Kore’ye uzanıyoruz. Yönetmen koltuğunda Lee Chang-dong var. Senaryosunun uyarlandığı hikayenin yaratıcısı olaraksa Haruki Murakami. Yönetmenin 2010 yılında çekmiş olduğu Poetry’nin başarısından tam sekiz yıl sonra bu projeyle karşımıza çıkmış olması da elbette ki beklentilerimizi arttırıyor. En azından Peotry’e hayran olmuş olan benim. Film Cannes’da yarışmıştı bu sene. Büyük ödüle uzanamadan dönmüş olmakla birlikte, burada beni asıl ilgilendiren mevzuysa projenin varlığından haberdar olduğum andan itibaren Murakami’nin izlerini ekranda görüp görmeyeceğimdi. Bu hususta filmi ne ölçüde başarılı bulduğumu yazımın ilerleyen satırlarında sizlerle paylaşacağım. Ya da sizleri daha fazla merakta bırakmadan çala kalem yazacağım. Bakalım hangisini gerçekleştireceğim! Bir kez filmin sabır isteyen bir süresi var. Yaklaşık iki buçuk saatlik zaman zarfında hakkını ağır ağır veren bir gidişatla baş başa kalıyorsunuz ve zaman zaman yönetmen aklınızı başınızdan alıyor. Metnin başarısını tartışma şansım yok çünkü okumadım. Okusaydım eğer çok başka türlü olabilirdi her şey. Öte yandan filmin, uyarlandığı kitap ya da hikayeden bağımsız olması kanısındayım. Ama üzerine basa basa söyleyeyim Murakami’nin havasının sirayet ettiği pek çok anı barındırıyor film. En son “Sputnik Sevgilim”ini okuduğum ve hem genel hem de geleneksel olarak takipçisi olduğum yazarın isminin heyecanıyla öncelikli olarak ekran karşısına geçtiğimi de belirteyim son bir defa. 

“9 1/2 Hafta”yı anlatıyorum gibi olacak ama filmde yer alan erotizm içeren sahneleri son derece başarılı buldum. Bu arada yaşım yüzünden vermiş olduğum erotik film örneğimin de son derece demode olduğunun farkına varabildim. “Grinin Bir Milyon Rengi”, “Daha Daha Bin Milyon Rengi” olabilirdi muadili. Ama inanın “9 1/2 Hafta” hepsinden iyi. Her neyse konumuz Burning ve filmin uyarlandığı öykü Barn Burning ilk defasında The New Yorker’da yayınlanmış. Sene 1992, aylardan ekim, yazarın yaşı kırk üç imiş. Sonra da “The Elephant Vanishes” adındaki kitabının içinde yer alan on yedi hikayesinden biri olmuş. Murakami’nin öyküsünün isim babasıysa filmde bahsi sıkça geçen William Faulkner’in aynı adlı hikayesi imiş. Bu kadarcık ön bilgiden sonra gelelim filmimize. 

6601B6EF-AB6C-4587-AA46-8171B1BB7A56

YANIYOR YANIYOR :

Kız ve oğlan karşılaşır. Biri çekingen, diğeriyse dışa dönüktür. Biri karamsar, diğeri hayat doludur. Elbette ki dışa dönük olan ilk hamleyi gerçekleştirir. Küçükken aynı kasabada yaşamış olduklarından girer, yakın zamanda estetik ameliyat olup güzelleştiğinden çıkar. Kız tarafından bahsediyorum, yani Hae-mi’den. Okulu bitirmiş, bir mağazada part-time çalışmaktadır. Yazar olmak isteyen, bir roman yazdığını söyleyen Lee Jong-su ile bir şeyler içip ona yakın gelecek planlarından bahseder tüm tatlılığıyla. Afrika’ya gidecek ve hayatın anlamını arayacaktır. Genç kız genç oğlanı günde yalnızca bir kez güneş ışığının girdiği evine davet eder. Ortaokul boyunca onun yüzüne sarf ettiği tek cümleyi hatırlatıverir tüm doğallığıyla: “Sen çirkinsin!” Sonra da yabancı geldiğinde kendini saklayan kedisini ona emanet eder genç kız. Evim dediği odasının anahtarını da. Sonra da kız oğlanı baştan çıkarır ve sevişirler. Ve kız Afrika’ya gider. Oğlan da kendi problemlerine gömülür. Aklıysa kızdadır. Kamu görevlisini darp etmekten tutuklanan, çiftçilik yapan, savaş gazisi babasının duruşmasına katılır. Aynı zamanda babasının en iyi arkadaşı olan adam avukatlığını üstlenmiştir. Sınıf birincisi olan babasının kendi tercihiyle hayvancılığa başladığını öğreniriz arkadaşından. Jong-su ile beraber evindeki bıçak koleksiyonunun varlığını keşfederiz. Evi kırsal bir bölgede, Kuzey Kore sınırındadır. Uzaktan askeri anons sesleri duyulur. Komşularından öğrendiği kadarıyla babası hiç de öyle dost ve komşu canlısı değildir. Münzevi bir hayat yaşamaktadır. Jong-su’nun annesinin onu ve kocasını terk edişinin üzerinden yıllar geçmiştir. Kabahat babasındadır. Kendisinden çok şey beklenen adam savaş görüp, çiftçiliği tercih edince asi ve geçimsiz bir bireye dönüşmüştür hayatta.

Hae-mi’nin gidişinin ardından ona karşı duyduğu özlem bir gün bir telefonla son bulur. Genç kız ondan kendisini havalimanında karşılamasını istemektedir. Gittiğinde onu beklemekte olan Ben isminde bir sürpriz vardır. Jong-su Ben’i, Fiztgerald’ın muhteşem kahramanı Gatsby’e benzetir. Her manada sofistike bir hayat yaşayan ve ondan sadece altı yedi yaş büyük olan Ben altında Porsche’si, lüks apartman katı dairesi, gurme zevkleri ve yurtdışı seyahatleri için kaynağı belirsiz kaynaklardan beslene dursun, orta alt gelire sahip Jong-su’nun kıskançlığına mazhar olmuştur çoktan. Kısa bir zaman içinde de Jong-su’nun içten içe ve alttan alta(nasıl ama) rakibi olarak gördüğü genç adama karşı beslediği kıskançlığı artık düşmanlığa doğru evrilmektedir. Onu Hae-mi’den ve yaşamın kendisine değil de Ben’e sağladığı konfordan ötürü kıskanmaktadır. Oysa ki Ben’in de karanlık tarafları vardır. Seraları yakmak yani kundakçılık en büyük tutkusudur. Terk edilmiş, çirkin görünen, göze batan seraları yakmaktan zevk alır. Bu arada Hae-mi bir kez daha ortadan kaybolur. Ben, onun göründüğünden de yalnız olduğunu, beş parasız ailesiz ve arkadaşsız olduğunu söyler Jong-su’ya. Üstelik bu dünyada güvendiği tek insan Jong-su’dur. Bir zamanlar evinin bitişiğindeki kuyuya düşen Hae-mi’yi Jong-su kurtarmıştır. O zamanlar henüz daha yedi yaşlarındalarmış. 

D6A42591-386E-4B80-9262-E19FC47FBB80

Bundan sonra neler olduğuna gelince işte Murakami orada dilleniyor. Herkes birbirinin içindeki dipsiz kuyuda kayboluyor. Kaçan kurtuluyor, kaçamayan bıçak darbelerine maruz kalıyor, metafor metaforu takip ediyor, tüm hikayenin klişeye kaçmadan ve yaslanmadan sadece ve sadece koşan bir çocuğun kafasının içindeki yazarlık hevesinden, tutunduğu hayallerden, yarattığı karakterlerden, yalnızlıktan, özlemini çektiği kız arkadaş yoksunluğundan kaynaklandığını ve dananın ağzının sonunda bağlandığını görüyoruz. Hala ne tür bir roman yazdığının bilincinde olmayan, kafası karışık yazar adayının gizem arayışının olmak istediği kişi Ben’de, beraber olmak istediği kız Hae-mi’de vücut bulmasını takiben, ıssızlığında boğulan bir Jong-su kalıyor geride. Murakami’nin karanlık bir çağına denk gelmiş bir hikaye karşımızdaki ama maharetli bir yönetmenin elinde, dilinden anlayacak seyircisine amade. Zordu ama güzeldi özetle. Yandık kavrulduk içten içe. 

F3DCF69D-EB70-4C9A-AEFB-D639089E882B

BENİM VAROŞ HİKAYEM : MY SUBURBAN STORIES

9628F643-1A76-4573-98F5-6FB2B8838D37

BENİM VAROŞ HİKAYEM : MY SUBURBAN STORIES

“Demir olsam çürürdüm, toprak oldum da dayandım.” Yaşar Kemal

“Pasaklı herifler, başarılı kadınları kıskanır.” Naime(çok doğru bir tespit)

“Yokluk düzene sövdürür.” (bu da öyle)

GİRİŞ :

2016 yılında yapılmış ve yakın tarihlerde sadece ve sadece bir yerde gösterildiği için o gösterildiği platformu online satın almama neden olmuş bir belgeseldir “Benim Güzel Çamaşırhanem” pardon “Benim Varoş Hikayem”. Benim için anlamı büyüktür yani. Filmin yönetmeni olan Yunus Ozan Korkut’sa, sesinden anlaşılacağı üzere genç bir arkadaşımız ve belgeselin geçtiği sokakların çocuğu imiş. Bu özel durumunu filmin başında ve sonunda kendi sesinden de dinlediğimiz gibi, aynı özel durumun adıysa Adana Ceyhan’lı olmakmış. Hepsi o kadar. Neymiş bu Adana’lı ama bir de Ceyhan’lı olmanın insana kattığı anlam ve önem dediğinizde, onun cevabını filmin sonunda Çulluk Yusuf veriyor kısaca: “Adana yetiştirir, Ceyhan bitirir.” Yani insanı bitiren bir tarafı varmış Ceyhan’lı olmanın, o topraklarda doğmuş olmanın. Bir suç batağına doğuyormuşsunuz herşeyden önce, siz masum olsanız da çevre faktörü diyorlar ya hani, işte o bırakmıyormuş yakanızı ya da doğanızda olan suça eğilim ortamını da bulunca palazlanıyormuş iyice. Filmde öyle çok örneği var ki bunun. Yunus Ozan nasıl kurtulmuş peki diyeceksiniz, okuyarak kurtulmuş diyeceğim ben de. Sonra da izleyerek, son olarak da filmler çekerek. Sonra da ilk iş dönüp gelmiş, sokaklarının belgeselini yapmış. Böyle bir filmin, onu, kariyerinde hangi noktalara getireceğini ise zaman gösterecek. Yakın zamanda filmde yer alan karakterlerden bazıları uyuşturucuyu, suçu ve suçluyu özendirdiği gerekçesiyle polis tarafından(en başta narkotik olsa gerek) düzenlenen bir şafak operasyonuyla gözaltına alınmış olup, iki kişinin o esnada zaten cezaevinde yatmakta olduğu tespit edilmiştir. Filmde hayatına özenilecek kimse yoktur. Bu filmi çekmek, hadi çektin yayınlatmak, hadi yayınlattın belaya bulaşmadan yoluna devam edebilmenin öyle kolay bir şey olmadığını anlamış bulunmaktayız bu şekilde. Cesur bir iş yapmış bu açıdan Yunus Ozan kardeşimiz. Cesur bir şey yapmış bütün oyuncu kardeşlerimiz ki, onların tabiatları öyle imiş anlaşıldığı üzere. Öte yandan filmdeki anlatıcı konumundaki karakterlerden çoğunun bir ya da birden çok defa bu tip tecrübeleri olduğu düşünüldüğünde, zahmetinin filmde rol almaktan daha az önemli olduğunu düşünüyorsunuz içten içe. Kaybedenlerdensen eğer, bir kez daha kaybetmenin zararı olmuyor olabilir. Bu karakterlerden pek çoğu zaten doğuştan kaybedenlerden, yine anlaşıldığı üzere. Devran’ın dediği gibi “Acı Hayat” yakıyor tadına bakanı, iyice acıtmadan da bırakmıyor öyle kolay kolay.

874D3BD6-96A8-4E1A-9726-0D6ACF1F18DE

301CE6D6-F499-4E52-B680-2005D79FF80D

D9952BC2-7EB6-406A-9A00-35D83509268C

BENİM VAROŞ HİKAYEM :

Filmin başında yönetmenin mahallesine dönerek geçmişinden bahsedişinde bile trajikomik bir hal var. Yunus Ozan’ın kendi sesinden arkadaşlarının yarısını sulama kanallarında kaybedişini dinliyoruz. İnsanın ilk gözünün önüne gelen şey, Adana’nın yakar yakar kavurur sıcağında üzerlerinde külotlarla, buldukları en yakın su birikintisine atlayan çocukların görüntüsü oluyor. Başıboşluk, kolluk simit gibi koruyucu materyaller takmamış olmak, ayrıca bir yüzme öğretmeni eşliğinde olimpik bir havuzda çalışmamış olmanın eksikliği ve burjuvazinin gizli çekiciliği sarmamış dört bir yanlarını. Sonuç mu, boğularak ölüyorlar saçma sapan şekilde. Boğulup ölmeden kurtulanlarsa başka başka hayatlar yaşıyorlar mahallelerinde. Hayatta kalan için de kolay olmuyor ki hiçbir şey. Bu film işte onların ve onların babalarının, ablalarının, annelerinin ya da komşularının hikayesini anlatıyor. Bu filmi tavsiye eden arkadaşım bir şans verilmemiş çocuklar bunlar diye ağlamıştı. Duygusal bir anındaydı ama son derece haklıydı. Fırsat eşitsizliğini çok net bir şekilde görüyorsunuz filmde. İnsanın ailesini, içine doğduğu çevreyi seçemediği gerçeği var ortada. Şafak operasyonu yapan polislere de çok çok yazık, en başta eğitim şart bu ülkede, gerisi ise önlem sadece. Yapacak başka bir şeyin yoksa eğer, bildiğin en iyi şeyi yaparsın. Buradaki erkek çocuklarından hemen hemen hepsi en yakınlarındaki baba figürlerinin bir taklidi sadece.

Yönetmen kamerasını kendi sokaklarına tutmuş ve o sokakların diline hakim oluyoruz bu gerçek karakterler sayesinde. Yaptığı röportajları da belli bir sıraya göre kurgulamış. Yirmi kadar karakter konuşuyor film boyunca. Her yaştan, kadın erkek, genç yaşlı, emekli, profesyonel hırsız, çete üyesi, mekan sahibi, dükkan sahibi, horoz dövüşçüsü, muhtar, terlikçi, kuşçu, topçu, şikeci, ağır abi… Çulluk Yusuf film boyunca en çok karşımıza çıkan karakter oluyor. Filmin başında var, ortasında var, sonunda da var. En rahat konuşabilen ve gırgır yapan karakter o çünkü. Baskında yaşadıkları da, hastaneden kaçışı esnasında yaşadıkları ta tam bir efsane. Rahat rahat anlatıyor böyle telaşsızca, böyle sindire sindire… Ceyhan’ın karakteri kendi karakteri olmuş çünkü. Kuşları, kolası, cigarası ve övgüler düzdüğü hapishane hayatı var. Çünkü daha iyisini görmemiş, bilmiyor. Çünkü bünyesi özdeşleşmiş artık Ceyhan’la, daha iyi bir hayat düşünemiyor. Alışmadık şeyde derler ya durmazmış o şey, onunki de bundan sonra durmayabileceğinden bildiğini okuyor Çulluk. Şafak operasyonu esnasında o çok sevdiği ve özlemle andığı hapishanesinde imiş. Kuş çalar, kuş yakalar, kuş satar; kafesteymiş.

Müslüm Gürses, “Güz Gülleri” Hakan Taşıyan, Ceza; yani arabesk, rap ya da arabesk rap ruhu var Ceyhan sokaklarına uyarlanmış olan. Sıkılan faça atıyor kendine. Yani isyan var gençlerin içinde ama doğru yerlere kanalize edilemediğinden, kendi kendilerini yiyorlar uyuşturucuyla ve akıttıkları kanlarıyla. Eğitim şart diyordu bir berberin bıçaklanması haberini duyuran bir adam. O nasıl olacaksa olacak ama fırsat eşitliğiyle olacak. Yunus Ozan Korkut’ların sayısı on’u, yüz’ü, bin’i aşacak ve ancak o zaman eğitimden, kadın ve çocuktan sorumlu tüm yetkililer medeniyetin göstergesi olan insani bir başarıya imza atmış olacaklar. Kriter bu olacak, olmalı da. Herkes okuyamaz, herkes zanaat de öğrenemez, arada doğal komikler de çıkacak elbet. Çulluk Yusuf gibi ya da çaldığı koyunun yirmi iki eniştesinden birisinin olduğunu ancak eniştenin müracatıyla öğrenen Kaçakçı lakaplı genç gibi. Kendisi de diyor ya zaten yirmi iki eniştem var, nerden bileyim eniştem olduğunu diye. Ben olsam ben de bilmezdim ki. Yirmi iki enişte yirmi iki abla eder, bir o kadar da abi ve ve yenge, biri öz olmak üzere de en az dört beş üvey anne eder. Kaçakçı da böyle kalabalık ve kim kime dum duma bir ortamda büyüdükten sonra, bu lakapla ve dört dosyasıyla gelmiş bugünlere.

Karakterlerin çoğunun halen daha cezaeviyle bağlantıları var. Kimi özlemle anıyor hayat okulda değil cezaevinde öğrenilir diye, kimine telefonlar geliyor akrabalarından ya da kader mahkumu arkadaşlarından. Kiminin cezaevinin şanından sırtına yaptırdığı dövmeler var, şimdi şimdi sildirmeye çalıştığı. Kimi on iki on üç yıl yatmış ve çıktığında çok zor alışmış yeni hayatına, evlenmiş, çocukları olmuş, hepsini üniversitede okutmuş, kendisi emekli olmuş, yeniden işi olmuş, tek dileği, bir mesajı var kameraya karşı dile getirdiği; o da cezaevinde yatan mahkumlara tahliye.

AFB4463C-BD08-47A9-8F98-9D7F5B8DC9DA

Çete üyelerinin ortak derdi doğup büyüdükleri hızlı mahallelerinde dönüştükleri şey karşısında kendilerine karşı takınılan tavır; ve önyargıyla yaklaşan insanlara karşı aslında ne kadar merhametli, ne kadar iyi kalpli, başı darda olana koşan, yufka yürekli, hem mert hem delikanlı olduklarının ispatı. Yusuf’un dediği gibi, gecenin bir vakti mahalleye girdiği anda insanın kendi kendisinden korkar sözünü hatırladığınızda, bırak geceyi gündüz gözüyle bile karşına çıksalar aklını almayacaklarının garantisini vermek imkansız. Sinemanın büyüsünün payı bunda çok büyük işte. Aranızda bir beyaz cam ve karşınızda ne hayatlar…ne hayatlar… Robin Hood Sherwood Ormanları’nda efsaneyken, Rocco ve Kardeşleri Visconti’nin bir filmiyken, Adana Ceyhan’da yolda yürürken Roko ve Çetesi’nin herhangi bir üyesi elinde jilet karşınıza çıksa, nasıl başa çıkacağını, altına yapmayacağının garantisini vermekse zor. Bu ise başka bir filmin konusu işte. Madalyon’un her zaman iki yüzü var öyle ya da böyle.

Gözdağının farklı tezahürleri mevcut Ceyhan’da. Su deposuna çıkan gençlerin intihar teşebbüsü de bunun bir göstergesi. Fırat Derya adlı karakter, her iki ayda bir gerçekleşen ve birilerinin su deposuna çıkarak yüksek sesle intihar edeceklerini beyan etmelerine karşılık, tankın altında toplanan yüzlerce insanın önce bakıp sonra seslenip nihayet ikna ederek özneyi aşağı indirmek suretiyle biten eylemini sakin sakin anlatıyor kameraya, son derece de kanıksamış vaziyette. Olay bir geleneğe dönüşmüş besbelli mahallelerinde. Neyse ki sonu iyi biten bir geleneğe.

A0BE5C67-0F47-4CFE-B0F6-9AB81752DE8D

89E07CB8-E8F8-4E2B-A8D1-CD1A68E39BF0

Filmde hep erkekler var, hani kadınlar diyecek olursanız, üç farklı hikayenin dört ayrı karakteri de kadın. Adana Ceyhan’ın kadınları onlar. İlki Mangit köyü muhtarlığı yapmış ve bu pozisyonda beş yıl kalmış, eli maşalı, hem feminist hem dört çocuk annesi, dediğim dedik Naime. Diğeri terlikçi Serap. s.k.r.m İstanbul’unu da, Ankara’sını da, biyomedikal mühendisliğini de diyerek geldiği babaevinde terlik ve ayakkabı satarak geçimini sağlayan genç kadın lunaparkta bindiği balerinde atıyor stresini. Ona göre akıllı yok, herkes deli Ceyhan’da. Son olarak da iki kardeşten Nesrin ve ablası müzmin bekarlar olarak arz-ı endam ediyorlar. Nesrin tüm engellenmelerini anlatıyor açık yüreklilikle. Kah ağabeyi tarafından, kah kadersel olarak. Yine de neşesini ve hayattan ümidini kesmemiş, buğday tenli, asla kısa boylu olmayan bir eş adayıyla izdivaç beklentisini de. Bu dört kadını ayrı ayrı tebrik etmek gerekiyor böylesi bir filme, kendi hayatlarından önemli bir kesitle verdikleri katkılarından ötürü. Büyük cesaret doğrusu.

Filmin sonunda çalan, gitarıyla Deniz Bijen Rahimi’nin eşlik ettiği, Mertkan Erkan’ın seslendirdiği, “Lose Yourself” geliyor dediğim “Dünyayı Garipler Yakacak”ın sözlerinde geçen “Yokluk düzene sövdürür” cümlesinin bir başka halini anlatıyor bu belgesel baştan sona. Boşluklar, eksiklikler, hatalar varsa bunu giderecek olan toplum olmalı en başta. Eğitim Şart olmalı, Fırsat Eşitliği sağlanmalı. Olmalı da olmalı. Ben başka çıkar yol bulamıyorum. Düşünüyorum da düşünüyorum. İnsanın aklını kurcalayan şeyde ışık vardır her zaman. Çok başka şartlar altında olsalarmış, Çulluk’tan stand up’çı ve komedyen, Naime’den milletvekili, Keleş’ten aktör, Fırat Derya’dan öğretmen, Sedat’tan TRT’de müzisyen, Yağız’dan Ümit Karan, Kesik’ten psikolog, Drej Hasan’dan da bir folklorcü çıkarmış. Olurmuş yani. Neden olmayacakmış ki?

WILD WILD COUNTRY

EA8F2B9D-923F-45EE-8EA6-81021F2D3047

WILD WILD COUNTRY :

“Köprülerinizi yakın, ileri gidin.” Bhagwan / Osho

“Kendimle yaşamak zorundayım. Kendimle yaşarken kendi içime bakmalıyım. Ben kimim? Ben neyim? Neden benim? Bu iyi veya kötü, doğru veya yanlış siyah veya beyaz değil. Tabii ki ölünce cennete mi cehenneme mi gideceğimi bilmiyorum. Ama nereye gidersem gideyim kendi cennetimi yaratacağım.” Ma Anand Sheela

Her taç, giyotinle gelir. Giyotin olmadan tacı takamazsın ve bu benim kaderim. Ama insan neden bir başkasını giyotininin altına yatırır? Gücü yüzünden. Gücünü kırmak isterler ve giyotine rağmen beni henüz öldüremediler. Ruhumu da. Nereye gidersem gideyim bu tacı takacağım. Giyotinin altında olmak beni korkutmuyor.” Ma Anand Sheela

“Gücümü kullanmayı seviyorum. Neden sevmeyeyim? Bhagwan bana gücümü kullanmayı öğretti. Onu boşa harcayacağımı mı sanıyorsunuz?” Ma Anand Sheela

“Biz iyi eğitimli değildik. Güya bize kusursuz toplumun nasıl olacağını göstereceklerdi. Bir şey bilmez kroların yanına taşındıklarını, hiçbir şey anlamayacağımızı düşünüyorlardı. Çok zeki olduklarını sanıyorlardı.” Antelope’un çaresiz ve endişeli halk’ından bir kişi, tıpkı diğerleri gibi

Bazen düşmanlarını yakınında tutmalısın. Onlara iyi davranarak çok şey öğrenebilirsin.” Bir Antelope’lu

“Zührevi hastalık, suç, uyuşturucu ve alkolizm olmayan tek topluluğuz. Bizler cinsellikten tam anlamıyla zevk alan tek topluluğuz.” Çok iddialı bir Sheela söylemi

“Bhagwan bir Zen ustasına dair bir hikaye anlatmıştı. Zen ustası bir müridinin aydınlanmaya hazır olduğunu görünce, sopasıyla vurup onu öldürmüş. Ölümünden hemen önceki anda aydınlanmış olurmuş böylelikle. Kendime tekrar tekrar sordum, ustanın darbesini kaçırdım mı? Bana aydınlanma getirecek darbeyi yemeyi beklemedim mi? Başarısız olduğuma dair bu şüpheden kurtulmam yıllarımı aldı. Bunu söylerken, zihnimde kozadaki bir tırtıl görüntüsü var. Kozasından çıkan güzel bir kelebeği izlediyseniz, bu uzun ve zor bir süreçtir. Sıkışık halde hareket eder. Koza, güvenin bedenine tutunur. Son bir kez çırpınıp, son itişler sayesinde kendisini çıkarana kadar.” Jane Stork/Ma Shanti B

GİRİŞ :

Diziyi izlemiş olan karşı cinsten iki kişinin diyaloglarına şahit olacağız az sonra. Kız kısmını K ile, erkek kısmını E ile adlandırıyorum. Karmaşa olmasın.

K-İzledin mi?
E-Şimdi bitti. Neymiş bu Osho böyle?
K-Biz kızken fakülteye giderdik, kendisini çok severdik. Aslında ben sevmezdim. Aslında ben hiç Osho okumadım bile ama dedim ya arkadaşlar severdi ve ondan çok çok ve sık sık bahsederlerdi. Öyle ki insanı sıkacak ve okumadığı için dışlanacak kadar.
E-Anasının gözüymüş. Sizi bile etkilemiş bak, kaldı ki müritleri ölüyordu bunun için. Başta da Sheela. Kıllı göğsü filan deyip durdu…herifi yakışıklı sanırsın bir de. Halbuki tipsizmiş be.
K-Bambi gözleriyle yaptı herhalde!
E-Neyi pardon?
K-Etkileme işini!
E-Öyle olsa bambi gözler derdi Sheela, kıllı göğsü değil.
K-Jane Stork gözlerinde kaybolmaktan filan bahsediyordu ya…
E-Onu da anlamak mümkün değil ki. Evliliği kötüye gidiyormuş, bir oğlu olmuş, sonra mutsuz olmuş, sonra Bhagwan’ı görmüş, gözlerine vurulmuş. Hatırladım bak şimdi. Ah siz kadınlar, çok tehlikeli bir türsünüz. Unutmuyorsunuz hiçbir söyleneni. Koskoca Osho bile ne çekti Sheela’dan!
K-O kıllı maymun kızcağızı kullandı.
E-O da kendini kullandırtmasaydı. Hem karşılıklıdır bu işler.
K-Klasik erkek söylemi. On altı yaşında babasının teşvikiyle kapısına götürülmüş. Ne yapacaktı oncacık kız?
E-Çoraplı ayağının üzerine tokyo giyen bir adamdan bu kadar etkilenmiş… demek etkileneceği varmış.
K-Safmış çünkü. Safsındır o yaşlarda. Sonra da bir sürü sorumluluk yüklerler sırtına. Tüm cehaletinle ne yapacağını bilmeden saldırırsın oraya buraya.
E-Sakin.
K-…im. Zaten.
E-Dişlerin gıcırdıyor ve Sheela’ya dönüşüyor gibisin azar azar. Lütfen. Kunduz yemek ya da zehirlenmek istemiyorum gece gece.
K-Peki ama beni provoke etmezsen sevinirim.
E-Ya birbirini provoke eden zavallı Oregon halkına ne demeli?
K-Antelope’lular mı? Zavallı bir halleri yoktu bence. Sadece azınlık kaldılar. Statü kaybından korktular. Hem hep Amerikalılar mı işgal edecek her yeri? Sorsan Kızılderili topraklarıdır oralar. Hayatlarının hiç değişmemesini isteyen, bir avuç geleneksel beyaz Amerikalı. Birbirini gazlaya gazlaya Oregon’dan çıkan tüm savcılara ağladılar gel bizi kurtar diye. Babalarının eteğine yapışan sümüklü çocuklar gibiydiler.
E-Ya ne yapacaklardı? Zavallı yaşlı teyzeler gece gece kulaklarına tıpa mı taksalardı sevişme seslerini duymamak için? Ya o FBI görevlisine ne demeli. İki ay ne çekmiş be adam? Bunlar ortalık yerde sevişirken, adam mecbur işini gücünü yapmış.
K-Gerekiyorduysa tıpayı taksalarmış. Gerekmiyorduysa bakmasaymış.
E-Allah Allah. Sen bayağı… İlk iki bölümde bunları iyiniyetli bulmuştum ben de ama adamlar kunduzları blenderdan geçirip şehrin şebeke suyuna filan karıştırdılar yahu.
K-Kunduzlara çok yazık olmuş tabii.
E-… Bence bu tartışma çok gereksiz biliyor musun?. Survivor Adası’na düşmüş ünlüler ve gönüllüler gibiyiz.
K-Bir dahaki sefere İstanbullu Gelin’i izler tartışırız. İster misin?
E-Tartışılacak ne var ki orada?
K-İzleyince söylerim. Ada’ya gelince para için pul için, neyse ne. Ne çok zavallılık var orda da. Bak ne diyeceğim, çok uzun zamandır düşünüyorum da, perdenin arkasında kalan eller dışında insanoğlu çok zavallı aslında. Bize uygun olmayan rolleri oynuyoruz. Çoğumuz beş parasızız. Bir şeylere tutunmaya çalışıyoruz, sonra tutunduğumuz şeyin bize daha çok muhtaç olduğunu görüyoruz. Herkes bir politikacının peşinde, parti derdinde, olmadı şarkıcı türkücüye erişme derdinde.
E-Herkes aynı ki.
K-Herkesin aynı olması, bunu benim de kabul ettiğim anlamına gelmiyor. Ben kendim kendimi değersiz ve yetersiz buluyorum. Her konuda.
E-Nedenmiş o? Sen benim için çok değerlisin.
K-Öyle mi dersin? Her ayrıldığımızda birini buldun.
E-Hep sen oldun terk eden.
K-Neden diye sormadın ki hiç!
E-Neden?
K-Çünkü fazla bir arada durmak seni sıkıyordu. Benimle mutluydun ama her zaman değil.
E-Çok incesin, çok naziksin. Çok teşekkür ederim. Bunu düşünerek beni defalarca terk etmene anlam vermeliydim. Belki de bir komün hayatı sana benden daha iyi gelir.
K-Öyle bir komün yok etrafımda. Tarikatlarda da Arapça ibadet, bir sürü itaat filan…bana dayanamaz onlar. Ben de onlara. Gördük bir yaz günü başımıza yağanları. Atatürk’ün yolundan çıkarlarsa olacağı o… Bir de bu usta çırak ilişkisinde hep sakat bir taraf var gibi geliyor. Bir süre sonra fazla müdahale kadı kızını bile usandırır. Hem usta neye göre usta yani? İki çift doğru söz söyleyebiliyor diye mi? Felsefe masterı yaptı diye mi? Senden daha olgun diye mi? Yirmi yaşında gözünde büyütürsün sadece herkesi.
E-Asiliğini bilirim. Söyle bakalım bir dahaki sefere ne zaman terk edeceksin beni?
K-Gözlerinde bana bakarken görmeye alıştığım parıltı ne zaman biterse, o zaman.
E-Sheela da mı senin gibi o parıltıyı görmez olmuştu dersin?
K-Olabilir.

78F67482-3718-42E7-8893-D653661A49A4

WILD WILD COUNTRY :

Netflix’in çok yeni tarihli, vizyon yüzü görmüş altı bölümlük bir belgesel dizisi “Wild Wild Country”. 15 Temmuz 2016 darbe girişimi üzerimizden silindir gibi geçmişken ve geride bıraktığı toplumsal travmayı atlatmaya çalışırken, ne yapıp edip önyargılardan arınarak izlemek gerekiyor bir başka vahşi vahşi ülkede yaşanmış gerçekleri. 15 Temmuz bir silahlı darbe girişimiydi, herhalde Osho Pentagon’u ele geçirmemişti derkenki müstehzi ifadelerinizi görmezden geliyorum. Usta mürit ilişkisine ışık tutması açısından öneminden bahsediyorum burada. Birin binlere, binlerinse ülkenin dört bir yanından akın akın Oregon’daki çiftliğe gelerek, müritliğe evrilişlerini izledik aşama aşama. Kitapları milyonlar satmış ve halen daha satmakta olan bir adamın parlak aurası sayesinde oluşturduğu müritlerle ülkesi Hindistan’dan kilometrelerce uzak olan Anayasası’ndaki özgürlük vaadine güvenerek geldiği bir başka ülkede kendi cumhuriyetini kurup, saklı cennetini kuldan ve gazetecilerden sakınmadan toplum önünde sergileyişini ve de en nihayet iç karışıklık, dış baskı, vs. vs. sonucunda yaşananları gördük bir solukta. Bir döneme tanıklık ediyoruz, bir çatışmaya, çapı ülkeyi aşmış, sınırları Avrupa’ya kadar uzanan bir hayalin, eski ve yeninin, geleneksel ve aykırının bir araya gelemezliğinden, önyargılardan, küstahlıklardan, başkaldırışlardan, insanın içindeki güçten, potansiyelin ortaya çıkarılmasından başka daha da pek çok şeyden bahsediyor Wild Wild Country. İster din deyin, ister tarikat, başındakine ister usta deyin ister şarlatan, sonunda radikalleşmeye mahkum bu tip organizasyonların ve yaşanan komün hayatının ne noktalara geldiğini görüyoruz. İyi niyetli de olsalar, cumhuriyet kurmanın ve o cumhuriyeti yönetmenin pek de kolay bir şey olmadığını da görüyoruz. Dünyanın neresine giderseniz bu böyle, insanlar güç için, para için, adanmışlık için, kollektivizmin gücüyle kendini iyi ve güvende hissetmek için ya da özgür cinsellik için pervane misali mumun etrafına üşüşüyorlar. Dünyanın tüm kaybolmuş ruhları ya bu uğurda yanıyorlar ya da bir köşede dünyanın onları keşfetmesini beklerken ziyan oluyorlar. Bu dizi bu arayışın hikayesi en çok da. Herkes umduğunu bulabiliyor mu peki? Elbette ki sonu hayal kırıklıklarına uzanan hayat yolculuğunda tekamül oluyorlar. Tutundukları kozalardan güzel birer kelebek olarak çıkıp uçmaya başlamaları ise kelebek için sonsuzmuş gibi görünen birkaç gün oluyor sadece ve sadece.

76300432-56AD-4CD9-A8E7-53416A7CDDB9

BCB6494A-0A49-42D4-948A-D637C5729800

Dizi altı bölümden oluşuyor oluşmasına ama hiçbir bölümüne isim verilmemiş. Altı bölümden oluşan bu diziyi bir film gibi izliyorsunuz eğer hiç ara vermezseniz. 1981 yılında etraf karlarla kaplıyken başlıyor dizi. Oregon eyaletinin Wasco Bölgesi’nde yer alan bir şehir olan Antelope’da geçiyor hikayenin tümü. Issızlığın ortasında, sessiz, küçük bir yer burası. Elli kişiden oluşan bir nüfus var Antelope’un içinde yaşayan. Dolayısıyla herkes birbirini tanıyor, anlaşıyor ve yardımlaşma var. Toplu mangal partileri yapan, işçi sınıfından olan, hayatlarında ilk defa, o da Antelope’da ev sahibi olabilmiş, son yıllarını huzur içinde geçirmek isteyen bu mutlu azınlığın saadetinin, bir başka mutlu azınlık tarafından bozulması ise an meselesi. İzole bir hayat yaşayan halkın huzurunu bozansa yakınlardan çiftlik alan zenginlerin Rolls Royce’lu gurusu olarak bilinen ve bu topraklarda bir tarım komünü yaratacağı söylenen Bhagwan. Aradan geçen neredeyse kırk yıla rağmen, bugün bile tripadvisor’a baktığınızda Antelope’a en yakın otelin 27 mil uzaklıkta olduğunu ve iki restorandan ibaret olduğunu, etraftaysa yapacak hiçbir şey olmadığını görüyorsunuz. Hobi olarak avlanan bir halkı var içinde. Şimdiyse kırmızı halılar döşeniyor Bhagwan’ın geçeceği ve halkı selamlayacağı yerlere. Prefabrik evleriyle koyuluyorlar yola. Çölün ortasında 50.000 kişilik bir şehir kurulacağı söylentisiyle, çıkacak kargaşaya zemin hazırlanıyor halk arasında. FBI tarafından Amerikan tarihindeki en büyük zehirleme, telekulak ve göç yolsuzluğu olarak nitelendiriliyor sular durulup, olaylar kapandığında. Bhagwan Shree Rajneesh, nam-ı diğer Osho, oluşabilecek bütün önyargıyı karşısına alarak, özel sekreteri, komünü, manikürlü elleri ve milyon dolarlık saatleriyle dört yıl boyunca hiç çıkmadığı Pune’daki Ashram’dan bir gün ansızın uçağa atladığı gibi geliyor Antelope, Oregon’a. O yıllarda Osho ellisinde. Gençken durdurulamayacak bir gücü olan genç adam, Hindistan’dayken, ilk önce küçük gruplara seslenir ve bu topluluklardan mürit edinirmiş. Genç yaşta kendi kitaplarını yazmış ve kısa bir süre içinde de bir rock star gibi karşılanır hale gelmeye başlamış daha büyük kalabalıkların önünde. Öğretileri Batı’da ses getirir olduktan sonra, nükseden alerjik rahatsızlıkları yüzünden Bombay’dan Pune’a taşınmış ve bundan sonraki nihai hedefi uluslararası bir komün kurmakmış. Her gelenin kendini buraya ait hissettiği, sanki eve geldik dedikleri, huzuru buldukları, gecekonduların orta yerindeki Ashram’daki hayatın sosuysa cinselliği reddeden eski guruların aksine, Bhagwan’ın bu konularda son derece esnek olmasıymış. “Açılımlar yapan, yenilikçi Bhagwan.” Vietnam kapıdayken, New Age uyanışının bir parçası oluvermiş bu sayede o tarihlerde. Meditasyonu bir ürün olarak pazarlayıp, finans işinden de anladığından, komüne devamlı surette gelir gelmediği takdirde, masrafların altından kalkamayacaklarının da bilinciyle büyümek için ilk adımları atması uzun bir zamanını almamış zaten.

E5BA2396-31C1-46CA-92FA-4D8CEDB7AE3E

ÜSTAT BHAGWAN ve ÖZEL SEKRETERİ MA ANAND SHEELA :

Sheela on altı yaşındayken tanıştırılıyor Bhagwan’la ve o yıllarda Osho’ya Bhagwan deniyor daha. Babası alıp götürüyor onu Bhagwan’ın huzuruna. Bir apartman dairesi burası ve babası ona uzun yaşadığı takdirde onun ikinci Buda olacağını söylüyor yüksek bir inançla. Görür görmez çok farklı hisler içinde yaklaşıyor ona Sheela. Zihninin eridiğinden, tekamüle ermekten, onun güzel kıllı göğsünden filan bahsediyor röportajında. Öl dese ölecek bir hale getiriyor Bhagwan onu. On altı yaşında babam beni Bhagwan’la ya da herhangi bir guruyla tanıştırmadığından(umarım sizi de) ve kayıtsız şartsız itaat biraz çevre koşullarına, biraz aile durumlarına göre değişen bir şey olduğundan, on altı yaşındaki Sheela kızımızın da babasının tesiriyle, kısacası ailesinin onayı ve desteği sayesinde Bhagwan’a karşı böyle bir teslimiyet içine girdiğini anlıyoruz. Bhagwan’da ondaki kıvrak zekayı ve organizasyon yeteneğini görmüş olacak ki, her işini onun emin ellerine teslim ediyor bir süre sonra. Tüm komünü bir genç kadının yönetimine bırakıyor ve kendisi basınla konuşmayı da reddederek sessiz bir Tanrı gibi suskunluğa bürünüyor. Bundan sonra tek adamın arkasındaki tek kadın Sheela oluyor. Hinduizm ve meditasyonun birleşimi olan ve Bhagwan tarafından icat edilmiş olan(doğru kelimeyi bulamıyorum, yaratılmış mı deseydim) Dinamik Meditasyon’u deneyimlemek ve öğretmek Sheela’nın işi olmuyor hiçbir zaman. Kendi itiraf ettiği üzere, ben çalışmaktan anlardım diyor. Pazarlamaya ve kapitalist yöntemle çalışan bir topluluğu çekip çevirebilecek kabiliyete sahip, kendini dinlemeye değil. Gerekli olan miktarda para, ev ve yeni arazi gereksinimini karşılamak üzere sayıları 3000 ila 4000 arasında değişen Sanyasin’den borç alarak getirdikleri kart sistemi ile banka ve nakit akışını sağlıyorlar ilk önce. Bundan sonraki ilk hedefleri olan Sanyasin şehrini kurmak içinse tüm dini inançları uygulama hakkını veren özgürlükler ülkesi ABD biçilmiş kaftan oluyor. Ülkesinde artık birer tehdit olarak görülemeye başlanan Bhagwan ‘ın Amerika macerası böylelikle başlıyor.

 

Hiçliğin coğrafi bölgesi olarak addedilen Wasco Bölgesi’nde sokakta yan yana yürüyen beş kişiyi bulamazken, 25.000 hektarlık alan üzerine inşa ettikleri ve bir de isim verdikleri Rajneeshpuram’ı bir vahaya çeviriyorlar adeta. Kutsal Kitaplardaki, kutsal ağızlardan çıkma, kutsal metinlerde yazılanlara benzer bir dayanışmayla kuruluyor şehir, tam da çölün ortasında. Bir tür tapınak şehri inşa ediyorlar. Ayrıca bir butik, pizzacı, banka, yaklaşık 10.000 kişiyi barındırma kapasitesine sahip bir meditasyon binası, havaalanı, baraj, alışveriş merkezleri kuruyorlar. Bunu da basına açıyorlar, çünkü yaptıklarıyla gurur duyuyorlar ve bu çalışmalarından ötürü beklentileri bir adet Nobel ödülü. Öte yandan basına yansıyan, farklı yaşam şekilleri olan, sokaklarda sarılan, öpüşen çiftlerin varlığı, Bhagwan’a yakıştırılan seks gurusu lakabı, muhafazakar Hıristiyan halkı delirtiyor. Kültürlerinin yok olacağının, kırsal bir topluluk olarak tarikat tarafından ele geçirileceklerinin endişesi içine düşüyorlar. Hayattan pek fazla beklentisi olmayan, sadece huzur içinde ve sakin bir yaşam bekletisi içindeki emekli insanlar için komün hayatı, çıplak güneşlenme alanları ve özgür seks fikrini bünyeleri kaldırmıyor. Bu arada Antelope tam olarak şehirleşemediğinden arka plan sesi yok. Yani tüm gece onları aynı odada gibi duyabiliyorken ve kimi yaşlılar yatak odasını bu insanlarla paylaşmaktan memnun olmazken, ne yazık ki önlerindeki ilk seçimleri de kaybediyorlar. Seçim ertesinde kaldıkları otelleri bombalanan Rajneeshee’ler ve Antelope sakinleri bu noktadan sonra ciddi ciddi karşı karşıya geliyorlar. Kendilerine silahlı muhafızlardan oluşan bir birlik oluşturuyorlar misilleme olarak. Sheela basın yoluyla hedef haline geliyor ki bunda kendi sert söylemlerinin de payı var. Şoke edici olmayı öğrenirken, doğasının bir parçasının da buna kolayca uyum sağlamaya hazır olduğu söyleniyor ve öyle de oluyor. Odak noktası haline geliyor zamanla. Onu fırını olmayan Hitler’e benzetiyorlar. Tüm bunlar reklamın iyi ya da kötüsünün olmadığı ve getirisinin uluslararası kitap satışlarından elde edilen gelirler olarak döndüğü düşünülecek olursa, başarılı olmuş oluyor. Bok gibi para kazanıyorlar, festivaller sayesinde geçinip büyüyorlar. Antelope yağmur duasına çıkmışken, her tür olumsuz hava koşuluna rağmen 15.000 kişi dolduruyor festival alanını. Antelope sessizliğe bürünmüşken, Bhagwan krallar gibi karşılanıyor. Ama herkes için geçerli olan dünyanın güllük gülistanlık olmadığı ve çıkışlar kadar inişlerin de olacağı gerçeği onlar için de geçerli oluyor bir süre sonra. Federallerin iyice dikkatini çeken komüne karşı ABD’nin kurumları devreye giriyor bu sefer. Komünün yok edilme fikriyse Sheela’yı çılgına çeviriyor. Savaş açıyor tüm Amerika’ya. Henüz Bhagwan’la ters düşmemişler ve tüm bu fikirlerin ata babası da bizzat Bhagwan’ın kendisi iken,  Amerika’nın dört bir yanına gönderdikleri müritleri misyonerler gibi çalıştırarak, hiç olmadı broşür dağıttırarak, 7.000 evsizi çiftliğe getiriyorlar. Daha önce dünyada benzeri görülmemiş bu olay, aslında bir meydan okumaya dönüşüyor. Şimdi yerleşik düzene savaş açma sırası onlara geliyor. Bu işten kısa bir süreliğine de olsa karlı çıkan evsizlerse toplum hissini tadıyor, benimle ilgilenen de varmış diyorlar, hayatlarında böyle bir lüksleri olmamış çünkü hiç. Hepsi teker teker sağlık kontrolünden geçiriliyor.

Amerika kalbini kaybetti. Kalbi artık burada, Rajneeshpuram’da. Dışarıda değil. Rajneeshpuram artık Amerika’ya: “Bize yorgunlarınızı, fakirlerinizi, özgür olmak isteyen evsizlerinizi getirin. Onları Ellis Adası’ndaki gibi aşağılamayacağız. Chicago ve New York’taki gibi fabrikalara koyup köle gibi günde 12 saat çalıştırmayacağız. Onlara saygıyla yaklaşacak, güzel evler vereceğiz. Biz buna sahibiz. eğer Amerikan ve demokratik olan bir şey varsa, o Rajneeshpuram’dır, dış dünya değil. Burası evimiz ve onu çok seviyoruz.” Bir Rajneeshee

“Bir an önce kıçınızı kaldırmazsanız, boynunuzda Bhagwan resmiyle dolaşmak zorunda kalacaksınız.” Kızgın bir Oregon’lu

Öte yandan tüm bu evsizler önlerindeki seçim için birer seçmen demek. Bu şekilde Wasco’yu kolaylıkla ele geçirebilecekler. Fakat seçim kurulu(korkudan) yeni seçmen kayıtlarını kabul etmeyeceklerini bildirince, evsizlerle uğraşmak masraf ve dert olduğundan, bir de Sheela öfke sorunu olan bir evsiz tarafından saldırıya uğrayınca, Rajneeshee’lerin yavaş yavaş fetret dönemine girmiş olduklarını anlıyoruz. Antelope’luların bir sonraki problemi de çiftlikten gönderilen ve başıboş kalan evsizler oluyor bir de. Öte yandan Sheela yine rahat durmuyor. Wasco’da Salmonella salgını başlıyor. 750’den fazla kişi gıda zehirlenmesi teşhisiyle hastaneye kaldırılıyor. Rajneesh tıp merkezi hedef gösterilirken, eşi Godfather’ın yapımcısı olan zengin bir kadın olan Hasya yavaş yavaş komünün içine giriyor ve Sheela’yı ekarte ediyor. Sheela ise geride Bhagwan ve tüm komünün ona karşı beslediği nefrete karşılık, on beş yirmi kişilik grubuyla beraber uçağa binip çiftliği terk ediyor. Almanya’da yepyeni bir hayat var bundan böyle onları bekleyen. Dört yıldır var olan komün iki ay boyunca FBI ajanlarına, savcılara ev sahipliği yapıyor. Sheela ve Bhagwan’sa farklı kıtalardan nefret dolu söylemlerde bulunuyorlar birbirlerinin ardından. Ve Bhagwan uzun zamandan beri ilk defa kırık İngilizcesiyle Sheela’nın gidişinin ardından televizyon programlarına katılarak demeç vermek zorunda hissediyor kendini.

BA4CB86C-6FBF-4A48-A1A3-5E47E056FF77

87DC5CBC-F64F-4A85-9CB8-0ADAE3596A6D

Sürecin başlangıcında Sheela, Antelop’luları kıskançlıkla suçlarken, şimdi kıskançlıkla suçlanma sırası Sheela’ya geçiyor Bhagwan tarafından. Hedefiyse Sheela. Aynı zamanlarda Bhagwan yine bir ilke imza atıyor, Nietzschevari bir tavırla kendi kurduğu din olan Rajneeshizm’i öldürüyor, insanlarını özgür bırakıyor kendince. Bu akılcı karar sayesinde iyice inişe geçen kariyerini, televizyon ekranlarında çizilen karizmasını unutturuyor sevenlerine. Bhagwan ölüyor, yerine Osho doğuyor küllerinden. Tüm bunlar, döneminin en tartışmalı figürlerinden olan Osho elleri kelepçeli vaziyette tutuklanıp uçaktan uçağa, eyaletten eyalete sürülenip, en nihayet Federallerle yaptığı anlaşma sayesinde, Yüksek Mahkeme’ye gitmeden sınırdışı edilerek Amerika’dan gönderildiği zamanlarda ve hemen sonrasında gerçekleşiyor. Hindistan’daki tartışmalı ölümünden sonra mirasının ne olduğu ise bir muamma oluyor. 59 yaşında ölüyor. Geride ona ve öğretilerine adanmış topluluklar bırakıyor. Elli farklı dilde basılan kitapları da bir çok baskı yapıyor dünyanın dört bir yanında.

SON SÖZ : Nerrrde çokluk ordaaa bokluk. Bir sürü insanla…haytalık, ekmek elden su gölden, kolay kız düşürme hayalleri, kocamla yapamıyorum kiminle ne yaparım serüvenleri filan tamam da, bir sürü insan diyorum hani… Herkesin yürüdüğü yoldan yürünemeyeceğini, yoksa kişinin sıradanlaşacağını, herkesin aklının herkese uymayacağını, sonunda muhakkak çatışmalar yaşanacağını, usta usta diye diye uğruna öldüğün adamın da bir gün geldiğinde elleri kelepçeli bir vaziyette tüm zavallılığıyla gazetecilere gülümsemeye çalışarak mahkeme önüne çıkabileceğini ve de ölümlü olduğunu unutmamak gerekiyor. Master master diye sokaklara fırlayacağına, gir bir ustanın yanına öğren zanaatini kolayca. Kimsenin kimseye akıl verecek hali yok bu dünyada. Herkes aynı. Kişisel gelişim saçmalıklarını okuyacağına, roman oku, şiir oku hiç olmazsa. On sıradan kitap okuyarak insanların hayatlarını değiştirebileceğin türde zırvalıklar yazar, ciltletir, böbürlenir durur sosyal kelebekler. O sosyal kelebeklerin de ömrü kaç gün eder? Proust onlarca kere reddedilmişti Kayıp Zamanın İzinde’yi bastırmadan evvel, bir o kadar yıl sürdü seriyi tamamlaması. Beni değil, Proust okuyun. Hiç olmazsa “gerçek” bir yazar tanımış olursunuz. Avucunuzun izindeki zamana hükmedebilirsiniz belki de onun bir cümlesi sayesinde. Bir saniyeliğine olsa bile.

Senin aklına mı kaldık diyenlere diyorum ki; ben demiyorum ustam diyor diyorum, içimdeki usta diyorum, şaka diyorum. Altı buçuk saat boyunca insanların çıldırışlarını izledikten sonra, azıcık da benim çıldırma hakkım olmalı diyorum. Toplu yoga, toplu meditasyon, toplu seks, her şey toplu mu yapılırmış diyorum(tam çıldırdım ama iyi geldi). Öte yandan muhafazakarlığıyla bilinen, FBI’ın taktığını yaktığı Amerika’da bu tip oluşumlara neden tüm dünyadan daha çok bu topraklarda rastlandığı da ayrı bir tartışmanın konusu olsa gerek.

2589C8D8-E8AB-4ED1-9F47-D02FD095A263

 

 

LOVELESS – SEVGİSİZ

99AF6BA0-25E2-4A51-A7D9-484ED89113C5

LOVELESS – SEVGİSİZ :

“Sevgisiz yaşanmaz.”

SEVGİSİZ’liğe GİRİZGAH :

Bir sürü insan tanıdım, yaptığı işten memnuniyetsiz; yapılan işse yapanın bu memnuniyetsizliğinin sessiz bir tanığı olarak yapılıyor olmaktan buruk, keyifsiz, heyecansız ve de zevksiz. Bir sürü insan tanıdım, bir başka işe olan yatkınlığının değerlendirilemeyip, sevmediği bir iş kolunda sırf geçim için çalışmaktan muzdarip olmasından ötürü söylenip durmakta karşısındakini düşünmeksizin. Daha enteresan insanlar tanımışlığım da olmuştur; mesela, eski mahallemde, Koç Holding’in başında olsa kar marjını yüzde doksan(yüzde yüz dememişti, mütevazı bir hali vardı) arttırabileceğini düşünen bir bakkal gibi. Kendisini halen daha tanımaktayım. Aynı mahallede, aynı bakkal dükkanını işletmekte, en azından bir süpermarketler zinciri bile oluşturmamış halde, gerçi sorsan gerek yok ya da ihtiyacım yok diyecek kadar da gururludur ya… İşletmesine kattığı farklılıklar vardır elbet, yok değildir, dünden güne. Şimdilerde damacana damacana su satıyor mesela, tüp satıyor. O tüplerin bir ismi var, şişman tüp diyor onlara, şu bodur ve yassı olanlara. Kentkart dolduruyor talep oldukça. Patates cipsleri ve poşet içerisinde satılan patlamış mısırlar dükkanının hemen önündeki rafları süslerken, içkiler en kuytu köşelerde tutuluyorlar. İçleri şıngır şıngır siyah poşetler iş çıkışlarında yol alıyorlar onları taşıyan ellerin himayesinde. İnsan gazete, ekmek nereye gidiyor diye merak etmiyor da, otuz beşlik bir rakının nereye gittiğini önemsiyor azıcık da olsa. Biz gelelim hikaye kısmından, bu noktaya hangi niyetle geldiğim gerçeğine. Kısaca, bazı adamların/kadınların yönetmen olmak için yaratıldığı gerçeğine. Andrey Zvyagintsev de onlardan biri. Aktörlük yapmış bir süre ve sektöre girişi böyle olmuş Rus yönetmenin. Oyunculuk eğitimi almış ülkesinde, fakat çok doğru bir kararla geçtiği yönetmenlik koltuğundan ölene kadar kalkmasın diyor insan içten içe. Yönetmeni olduğu beş adet uzun metraj filminden dördünü izlemiş bulunmaktayım bugüne kadar. Leviathan yönetmenin filmografisindeki tek eksiğim ve bir sonraki yazımın konusu olacak kendisi, eğer bir aksilik çıkmazsa, eğer Koç Holding’den çok daha iyi bir teklif almazsam. Mesela. Kulağına gittiği takdirde eski mahallemdeki bakkal bu işe bozulsa da ihtiyacı olmadığından önemsemeyecektir sanırım bendeki pozisyon değişikliğini. Büyük hayalleri oup da gerçekleştiremeyenler böyle şeyleri önemserler gerçi ve asla unutmazlar, aksi gibi göstermeye çalışsalar dahi.

Nasıl ki Romanya sineması dendiğinde ilk akla gelen isim Cristian Mungiu, Avusturya deyince Michael Haneke, Yunan Yorgos Lanthimos, Türkiye sineması için Nuri Bilge Ceylan oluyorsa, Rus sineması deyince de bir sinema dili oluşturmayı başarabilmiş Zvyagintsev geliyor hemen akıllara günümüz sinema dünyasında. Cannes Film Festivali’nin de katkısı tartışılmaz bu arada bu yönetmenlerin bileklerinin hakkıyla elde ettikleri başarıları geniş kitlelere duyurmalarında. Bir de adı Andrey olup da, yönetmen olmayanları Rusya’dan kovuyorlarmış taşla ve sopayla. Bu da işin şakası pek sevgili kıymetli okuyucum. Sevgisiz’se şakadan anlamıyor, dolayısıyla şaka barındırmıyor. İzlenmesi güç filmlerden hiç değil. İki saati aşkın süresine rağmen ara vermeden, büyük bir merakla izliyorsunuz ve sadede geldiğinizde aslında gelmediğinizi ve başa döndüğünüzü görüyorsunuz. Bir tokat var filmde ve bu tokatı atan on iki yaşında bir velet(öz babasının deyişiyle).

A018D0EE-0EAD-4DFD-A1AB-55DAC8D77622.jpeg

5CDAB5E0-2A55-423B-BAF4-B81F9BA898A5

SEVGİSİZ – LOVELESS :

Soğuk bir Rusya manzarası ile açılıyor film. Donmuş ya da donmaya yüz tutmuş bir göl ve çevresi bir çok açıyla seriliyor önümüze. Bizler bu durgunlukla yönetmenin ne demeye çalıştığını anlamaya çalışaduralım, bu pastoral manzaranın ardından bomboş bir okul bahçesini bir anda dolduran gençlerin, sessizliği yırta yırta okuldan çıkışlarına tanık oluyoruz şimdi de bir süre boyunca. Kamera gençlerin arasında yer alan soluk ve hüzünlü bir yüzü olan on ikilik sarışın Alyosha’yı takip ediyor. Evleri satışa çıkarılmış ve az sonra bebek bekleyen bir çift emlakçıyla beraber evlerine bakmaya gelecek. Evin satılma nedeni ise Alyosha’nın anne babasının boşanma arifesinde oluşları. Hem annesi hem de babası sadece kendilerini ve yeni hayatlarını ve hayatlarındaki kişiyi düşünmekten başka bir şey yapmıyorlar görünüşe göre. Öfkeli, sert mizaçlı annesi küçük oğluna karşı, filmin ilerleyen dakikalarında erkek arkadaşına da itiraf edeceği üzere son derece sevgisiz davranıyor. Herkes içinde yaptığı gibi, bire bir ilişkilerinde de sürekli horluyor onu. Kocasıyla ayrılır ayrılmazki tek derdi ve çocuk için en büyük planı, ondan yatılı okula göndermek suretiyle kurtulmak. Babanın korkusu ise Çocuk Esirgeme, Sosyal Hizmetler, çocuk psikiyatristleri ve tüm kamu denetçilerinin başlarına dert açacak olma ihtimalleri. Satış departmanındaki işini kaybetmekten ve Ortodoks şeriatı başlatmış olan sakallı patronundan da deli gibi korkan adamın, oğlunu sonsuza dek kaybetme korkusu aklının ucundan geçmemiş o zamana kadar. Kendisi üzerinden dönen acımasız konuşmaları duyan Alyosha ise ağladığı duyulmasın diye ağzını kapatıyor sımsıkı. Sonra da ben ne olacağım diye giriyor yatağına korku ve umutsuzluk içinde. Çocuk acı çekiyor ve kimse bunu görmüyor, kimse onu istemiyor. Kimse Alyosha’yı sevmiyor.

O oluyor, sabah halsiz bir şekilde kahvaltısını edip, uçarcasına indiği apartmanlarının merdivenlerinden dışarı çıktıktan sonra görünmez olacağını ve anne babasına unutulmaz bir ders vereceğinin kimse farkında değil henüz. Nitekim bir gece ve iki gün boyunca ortalıkta görünmeyen çocuğun yokluğundan haberdar olan ilk isim okuldaki öğretmeni ve okul müdürü oluyor. Annesi çocuğun evde olup olmadığına bakmamış bile. Kadın, paralı ve sağlıklı kırk yedilik sevgilisi için aynı zamanda çalıştığı güzellik salonunda hazırlanmakla meşgul, adamsa hamile bıraktığı yeni sevgilisiyle olmaktan o kadar mesut ve bahtiyar ki, müdür arayıp sormasa bir oğlumuz var ama nerede demeyecekler.

8E7E8687-4CEF-4D16-A4D9-72514687AD16

F69E1F6B-8FFC-424C-BC53-7A56A8632A05

94783698-7DA3-4ACD-B67D-8E6BA0371193

33472FCD-474D-425A-A81D-140D1F4CEC36

Kadının sevgisizliğindeki temel sorun anne faktörü. Hayatta tek sevdiği insan olan annesinden o da bir karşılık görememiş zamanında. Annesi ona nasıl davrandıysa, o da aynı şekilde davranmış Alyosha’ya bir anne ve insan olarak. Kadın, kızını hiç sevmemiş ve sevgi göstermemiş. Hiç nazik bir şey söylememiş. Sadece baskı yapmış, emir vermiş ve ders çalış demiş. Her aradığında rezalet çıkarmış. Nitekim Alyosha belki büyükannesine gitmiştir diye kadının evine gittiklerinde demediğini bırakmıyor ona. Kocasının ona Stalin benzetmesi yapıyor oluşuna ise tepki gösteriyor annesini canavarlaştır diye. Halbuki kadın tam bir canavar. Gerçek sevgisiz o. Tam bir paranoyak. Nefretten başka bir söz yok ağzından çıkan. Tek cümlede hem küfrediyor, hem de dua ediyor. Üstelik o da dindar ve koyu bir Ortodoks. Sırf annesinden kurtulmak için, hiç aşık olmadan, hiç sevmeden, sadece hamile kaldığı için yaptığı evliliğin de sonu hüsranla bitiyor ve bu hüsranın meyvesi olan zavallı Alyosha’ya her baktığında asla affedilemeyecek hatalar yaptığını düşünmesine neden oluyor çocuk. Hem kendisini hem kocasını bu yüzden suçlayıp dururken, aslında faturayı çocuğa kesmiş oluyor. Pısırık baba, hem dominant hem de sevgisiz bir anne, onlardan da kaçık bir anneanne kapanında zavallı Alyosha nefes almaya çalışadursun, film bize herkesin anne baba olamayacağını gösteriyor bir yandan. Bir sıfat ve alt kimlik olarak annelik babalık, kısaca ebeveyn olmak ikisi için de çok ağır gelmiş ve taşıyamaz oldukları bir paltoya dönüşmüş zamanla.

FCCF2B5A-CEB6-478C-8086-8394A552F9BF

Polisle yapılan ilk görüşmede, birçok vakada ergenin bir hafta bilemedin on gün içerisinde eve geri döndüğünü, çünkü aile ne kadar felaket olursa olsun, sokakların yuva olmadığını anladıklarını ve bu düşünceyle geri döndüklerini söylüyor polis memuru. Ve onlara işleri hızlandırması için arama kurtarma ekibine başvurmalarını salık veriyor. Rusya’da bulunan bu ekip devletten bağımsız olarak çalışan gönüllü işçilerden oluşmakta ve bürokrasi olmaksızın yirmi dört saat adanmışlıkla çalışabiliyorlar. Bu ekip sayesinde yol alabiliyorlar ancak. Alyosha yeni bir kimlik kazanıyor bundan böyle: o bir “kaçak” artık. Fakat ilanlar, aramalar fayda etmiyor. Çocuk yer yarılmış da içine girmiş sanki. Ondan geriye son görüldüğünde giydiği ceketten başka da bir şey çıkmıyor. Çocuk kendi kendini yok ediyor adeta ve korkunç bir ceza vermiş oluyor hepsine. Telafisi mümkün olmayan bir gedik açılıyor içlerinde. Yokluğu, kaybı ve bilinmezliği oluyor ondan geriye kalan.

Filmin en etkileyici iki sahnesinden biri ilk başlarda Alyosha’nın gizlendiği kapının ardında ağzından çıkacak hıçkırıkları önlemek ve sesini duyurmamak için ağzına bastıra bastıra ağlayışı ve öyle de yatağa girişi iken, ikinci sahnede olası çocuklarını teşhis etmek için anne babasının gittikleri morgda yaşananlar oluyor. İçi dışına çıkmış, boylu boyunca uzanmış çocuğu teşhis etmeye çalışan çiftten babanın kireç gibi beyaz utanç içindeki yüzüne karşılık, annenin tepkisi ve yaşanan itiş kakış kadının adamdan alamadığı hınç ve adamın çaresizce her tokadı kabullenişi. Şimdi ağlama sırası onlara geçiyor işte ayrı ayrı. Çok üzdükleri çocuk intikam alıyor ikisinden de. Kimsenin kanı yerde kalmaz derler ya… Çocuk onları bir ömür cezalandırmış oluyor. Kendisinden geriye kalanla da bitiyor film. Filmin son dakikalarında, yaşadıkları trajedi sonrası neye dönüştüklerini görüyoruz bu iki insanın. Kalpleri kurumuş, iyice katılaşmış ayrı ayrı hayatlar yaşayan iki insan daha tahammülsüz, daha sevgisiz olmuşlar. Adamın yeni karısıyla yaşadığı evdeki buzdolabının üzerindeki mutluluk pozları ve selfie çekerkenki sahte mutluluk anları birer yalandan ibaret. Filmde üstü kapalı olarak eleştirilen Rusya’daki yozlaşmışlığın yanında teknoloji ve sosyal medya bağımlılığı da her fırsatta önümüze seriliyor. Teşhirciler ve röntgenciler bir kenara ayrılıyor ve hayatlar devam ediyor bir şekilde kaldığı yerden. Hayatlar… tahammülsüz ve de sevgisiz…

E60355F1-5E34-4D23-8725-9E78F85F7846

FARGO, İKİNCİ SEZON

 

 

images-2

FARGO, İKİNCİ SEZON:

“Bizler bir grup üzgün insanlarız.”

“Kral’ı öldür, kral ol. Dünya böyle. Bundan memnun değilsen, Napolyon’a mektup yaz.”

İlk sezonundan bağımsızmış gibi görünüp öyle olmadığı ilerleyen bölümlerde anlaşılacak olan, ikinci sezonunun açılış sahnesi olarak bir film setini tercih ederek, atalarından ötürü sıkıntı çekmenin ne demek olduğunu bilen Yahudi bir yönetmenle, atalarından bihaber Kızılderili bir figüranı kendileri açısından yararsız bir diyaloğun içine sokan ve bundan da büyük bir zevk aldığı tahmin edilen, emsalleri arasında toplu oyunculukları, müzik seçimleri ve eksik gedik bırakmayan senaryosuyla bir adım ve senaristi Naoh Hawley sayesinde bir adam boyu önden giden kıymetli bir uzun film izledik on bölüm boyunca ve bu eşsizliğin her bir bölümü ve bir bütün olarak tamamı çok başarılıydı. Çılgınlar gibi başlamıştı, tatlı tatlı bitti. Kan revan içinde başlamıştı, huzur içinde bitti. Ölmemeyi başararak geride kalan bir grup hüzünlü insan bıraktı bizlere. Mesaj vermeksizin derdini anlatmanın dayanılmaz hafifliğiyle bitti “Fargo”. Jimmy Carter Beyaz Saray’da, Ronald Reagan seçim kampanyası için yollarda. Gaz fiyatları uçmuş, ülkede bir güven sorunu var ve bunda da John Wayne Gaby(evinin altındaki topraktan kendi elleriyle gömmüş olduğu otuz üç genç erkek cesedi çıkartılan palyaço lakaplı katil) ‘nin işlediği cinayetlerin büyük etkisi var. Yazar kasa yok, büyük alışveriş merkezleri yok, siyah beyaz televizyonlar baş köşelerde ve dergiler altın çağını yaşıyor, bodur bira kutuları ve uzay mekiği gibi kocaman ve rengarenk arabalar karla kaplı yollarda usul usul ilerliyorlar.

image

1979 yılının Minnesota’sının suçlarla örülü karla kaplı yollarında dolaştık durduk, televizyon tarihinin en iyi dizilerinden birinin en parlak sezonunu izlerken. İlk sezondan geriye kalan açık kapılar kapandı bu bölümde. Lorne Malvo’nun hayat öğretmenini öğrendik son bölümde. Yıllar sonra bile sırtını dik tutmayı başarabilen Lou Solverson’ın ağzından erkeği kadından ayrıcalıklı kılan nedir, onu öğrendik. İnsanı rezil de vezir de edenin, aileyi bir arada tutanın kadın değil de erkek olduğunu, erkeğin sevgisinin aileyi ayakta tuttuğunu; ailenin, karı koca olmanın ne demek olduğunu gördük. Gözüpek, adalet duygusu güçlü ve insan ilişkilerinde mesafeli bir adamın çırpınışlarının boşuna olmadığını gördük. Her zaman iyi polislerin var olduğunu ve olacağını ve tüm bu hikayelerin onların güçlü adalet duyguları üzerinden doğmuş olduğunu gördük. Suç, polisiye, dram ve kara komedinin sınırlarında gezinirken en çok da insanın anlık bir kararının kendisinin ve çevresinin başına ne gibi işler açabileceğini izledik.

GERHARDT AİLESİ:

image

Dizinin suç kısmının ailecek kahramanları olan Gerhardt’lar, Cermen kökenli ve Nazi sempatizanı bir aile. Kendi çaplarında önemli bir servetleri olsa da alışkanlıklarının ve kalıpların dışına çıkamıyorlar. Bundan şikayetçi olanlarsa liderliğe oynamayanlar ve aile içinde daha çok itilip kakılıp, ufak işlere koşturulanlar. Hayatta olan üç oğlu var Gerhardt’ların. İlk oğulları savaşta öldüğünden, Dodd ailenin en büyük oğlu durumuna terfi ediyor ve küçüklüğünden beri babası Otto’nun işlediği cinayetlere maruz kalıp, yardımcı da olmaya çalışıyor çocuk ellerinden geldiğince. Öğrendiğimize göre Otto’nun da kendi babasıyla benzer bir ilişkisi varmış ve dağıtım işi yapan Gerhardt ailesinin başındaki Dieter yasak zamanında içki kaçakçılığı yaparak girmiş bu işlere. Sonra da kamyon imparatorluğunu kurmuş. 1951 senesinde Otto babasından işleri devralmazdan önce Dieter başından on dokuz kurşunla vurulmuş(isabet etmiş demiyorum etmeme ihtimalini düşünemediğimden. Yakın bir mevziden kafasına kafasına kurşun sıkıldığını düşünmekteyim ve bu yazıyı yazarken ağır gribim; dolayısıyla konudan uzaklaşıp, Peggy’ninkine benzer dumanlı bir kafadan çıkan muğlak ama çok sesli hayallerin etkisinde olabilirim. Bu kadar kişisellik ve bundan fazla kişisellik hakkını nereden bulduğumu soracak olursanız eğer hayatta her şeyin kişisel olduğu olacaktır cevabım. Tıpkı Fargo’da olduğu gibi. Benim sayfam, istersen okumazsın/sağ üst köşedeki çarpının üzerine gidebilirsin ve bir hırs kapatabilirsin, beni araştırabilirsin/beni merak edebilirsin/beni küçük görebilirsin/kendini büyük görebilirsin ama farkındaysan hep bir takım olasılıklardan bahsettik ve kesinlik yok, ama keskinlik var; sen benden önce de ölebilirsin ama elbet geleceğim yanına, Tanrı’nın gizemi bunda). Dönelim Gerhardt’lara:

image

Rye Gerhardt : Ailenin en küçük erkek varisi, iki çılgın ve gözü dönmüş abisinden sonra gelmenin ezikliği içinde ama polis memuru Ben(jamin) Schimidt’in tabiriyle “bücür, ortalıkta dolaşıp caka satıyor ancak”. Aileden para kaçırıyor. Dodd kendin için değil, aile için para kazanırsın derken Rye kendisine yaptırılan küçük işlerden memnun olmadığını, kendi cumhuriyetini kurmak istediğini belli etse de ömrü vefa etmiyor dileklerini gerçekleştirmesine. Nasıl olduğunu tam olarak kavrayamadan bir hakim, bir eski sporcu sonradan aşçı, bir de garson kız haklıyor. Sonra da ufo görüp bir arabanın ön kaputunun önünde öldü sanılarak garaja kapatılıyor ve en nihayet kıymaya dönüşüyor Luverne’lü kasap Ed Blumquist’in ellerinde. Doktorlardan sonra anatomiye hakim meslek grubu olarak kasaplar geliyor sanırım uzuvlar birbirinden satır darbeleri aracılığıyla ayrılırken.

image

image

Dodd Gerhardt : Ailenin büyük oğlu, babası felç geçirdikten kısa bir süre sonra, ağzından akan salyaları tutamaz hale geldiğinde ailenin reisi o olmak istiyor. Tek rakibi olan Bear’la geçinemiyorlar. Annesi de olsa bir kadından emir almayı ise zar zor sindiriyor. Sağduyulu hareket edemiyor, her zaman bir savaşın içinde olunabileceğini düşünüyor. Yoksa da yaratılması gereken bir savaş hayali var. Rye’ın hakim öldürmüş olduğuna inanmamak için haklı nedenleri var, hepsi bizim derken. Dört kız çocuğu var ve bu durumdan hiç hoşnut olmadığını kendi kendine söylenirken duyuyoruz sık sık. “Ben erkek evlat istedim, Tanrı lanet olasıca kızlar verdi” diyebiliyor mesela yüksek sesle. Kimselerin gözyaşına bakmayan astığı astık kestiği kestik bir adamken, asi kızı Nicole’le baş edemiyor tek. Ve asla yıldızları barışmıyor. O kızının üzerine gidip, her baş edemediğinde tokat atıp hırpaladıkça, Nicole’de hırsından Kansas City’nin adamlarıyla ihanet ediyor ona ve tüm aileye. Ama Dodd o kadar şanssız ki, bir kadın onu defalarca haklıyor. Ve o kadın Peggy Blumquist. Şeytanın bir kadın olduğunu düşünen Dodd’un şeytanları hep kadınlar oluyor, nedense… Deli deliyi görünce misali, ödü patlıyor Peggy’den, kocasına şikayet ediyor onu. Ed’e onun bir deli olduğunu söylüyor en uysal haliyle ya da orada olmayan şeyler hakkında, orada olmayan kişilerle konuştuğuna dair. En şanssız ölüm onunkisi oluyor. Sağ kolu tarafından bulunup öldürülüyor ve en önemlisi tüm bunlar olup bitmeden önce Peggy’yle geçirdiği anlaşılamaz, tuhaf ve korku dolu saatler var ve zamanında kendi yaptığı işkenceler gün gelip onu buluyor. Dodd ve Peggy’nin yalnız kaldıkları saatlerde yaşadıkları bir Stephen King uyarlaması olan Misery’deki Annie’nin Paul’e yaşattıklarının bir başka versiyonu. Annie daha korkunçtu belki ama Paul’de daha masumdu Dodd’a göre.

image

image

Bear Gerhardt : Dış görünüşü itibariyle adını aldığı hayvana benziyor. Elinde bir küçük çakı yarısına geldiği elmayı kese böle yerken aynı hayvanın insan bedeni bulmuş da içine kaçmış haline dönüşüyor. Koşarken bile bir ayıya benziyor. Heybetinden ve vahşi görünümünden karşı tarafı ürkütse de abisine nazaran çok daha mantıklı kararlar verebiliyor hayati konularda. Çok fevri davranmıyor. Söz dinliyor. Belli bir inancı var ve İncil okumuşluğu da. Annesinin otoritesinden ve liderliğinden şikayetçi değil. Kurnaz değil. Engelli bir oğlu var ve onun hayatıyla ilgili de mantıklı karar verebiliyor. Böylelikle oğlu Charlie hapse giriyor, mezara değil.

image

Floyd Gerhardt : Soğukkanlı görüntüsünün ardında yatan acı dolu uzun yıllar var. Sevdiklerini yitiriyor. Kocası bir sebzeye dönüştükten sonra imparatorluğun başına geçiyor ama işler boyunu aşıyor. Bizler küçüğüz derken, Kansas şehir mafyasıyla uğraşamayacağını bilecek kadar sağduyulu ama Dodd işleri bozuyor ve savaş başlıyor. Her şeyden öte işler başına kalıyor. Küçük oğlu yok oluyor, kocası önce felç geçirip sonra öldürülüyor, Dodd fevri, Bear akıllı değil, bir torunu engelli, Nicole güven vermiyor. İşler büyüyüp kızıştıkça ne yapacağını bilemez hale geliyor. Hanzee’nin ihanetini tahmin bile edemiyor son ana kadar, tıpkı diğer Gerhardt’lar gibi ve yüzündeki soru soran ifadeyle, şaşkınlık içerisinde bakıyor Hanzee’ye, o ise karnına sapladığı bıçağı içinde çevirirken.

image

Hanzee : Otto Gerhardt’ın sekiz yaşındayken yanına aldığı kızılderili çocuk büyüyor ve Gerhardt’lardan kurtulduktan sonra ismini değiştirip kendi imparatorluğunu kurmak üzere bir tanesi ilk sezondaki Lorne Malvo’ya dönüşecek olan çocukları yetiştiriyor. Son bölümlere yaklaştığımızda hapishanedeki Bear’ın oğlu dışında bizim gördüğümüz tüm aile bireylerinin teker teker öldürüldüğüne tanık oluyoruz. Rye Gerhardt’ın kaybolmasından sonra, Kansas City’e başkaldıran aile bireylerinin infazının önemli kısmı ailenin içine aldıkları, sadıkmış gibi görünen Kızılderili Hanzee tarafından gerçekleştiriliyor. Dodd ve Floyd’u haklıyor birçok nedenden yahut hiçbir sebep yokken. Önüne çıkan ve engel olarak gördüğü tüm insanları soğukkanlılıkla ve tereddütsüz öldürüyor. Tıpkı tatlı, küçük, beyaz tavşana yaptığı gibi, önce bir güzel sevip okşuyor sonra da boynunu kırıyor ya da boğuyor onları. İşini az konuşarak görüyor. Tetiğe korkusuzca basıyor. Tüm dünyaya meydan okuyor.

image

Peggy Blumquist : Rengarenk kıyafetleriyle kara komedinin sıfat kısmından çok uzakta duruyor sanki. Sarı saçları, akça pakça teni ve tüm şirinliğiyle normalde mesleği olan kuaförlükte kullanılması gerekirken, eline geçen kesici ve delici aletleri, başı sıkıştığında enseye, karşı tarafı nezakete çağırmak adına sağlı sollu göğüs hizasına saplayabiliyor hiç çekinmeden. Aslında suç kısmına meyilli ama öyle tatlı, öyle şirin ki… Dükkandan tuvalet kağıtlarınu çalıp, evdeki dolapta istifliyor. Tıpkı dergilerini bodrum katta istiflediği gibi. Bir terslik var onda ve hayatında. O da bunun farkında. Olayları algılayış şekli farklı. Herkes oradayken ve bedensel olarak o da oradayken, aslında ruhu çok başka yerlerde. Olmayan hayaller görüyor, izlediği film karesini gerçek hayatta yaşadığını zannediyor, bir sürü derdin ortasında tam potansiyelini kullanamadığından duyduğu endişe ağır basıyor. Bir şey, bir kişi olmak istiyor ama bu tam olarak nedir, yirmi dokuz yaş aklıyla, hiç bilemiyor. Peggy dinlemiyor, rahatlamak için konuşuyor. Anlattıklarıysa ipe salmaz gelmez şeyler. Zavallı Ed var onu dinleyen ve onaylayan. Bir de ortada yanlış giden bir evlilik var freni patlamış duvara çarpmak üzere olan. Aynı arabanın içinde kocasının başına bir sürü iş açmış, adamı katil etmişken ve zavallı Ed yan koltukta çözüm üretmeye çabalarken, turistik bir seyahate çıktıklarının hayali içerisinde. Süratle boyut değiştirebiliyor. Her şey uçuşabiliyor bir anda ve sıkışıp kalmadık burada derken, kendi sıkışmışlığı var aklında ve bir türlü göremediği California’nın hayalleri. Her şey olup bittikten, Ed öldükten, yol açtıkları çete savaşlarından ötürü de onlarca insan ayrı ayrı öldükten sonra, elleri kelepçelenmiş vaziyette, direksiyonda Lou, polise teslim edilmek üzere giderken ilk önce biraz pişmanlık duyuyor. Ama sonra federal yargılanmanın hayalini kurmaya başlıyor. Cezasını California’da çekmek istiyor. Kuzey San Francisco’da sahili gören bir oda hayal ediyor, bir de pelikan görmeyi.

Bir adama çarpıp onu öylece eve getirmesinin cevabını bile kendince vermişti Peggy. Bu tip şeylerin şıklı bir sınav olmadığını, rüyadaymışçasına karar verildiğini söylemişti. Peggy’nin gerçeklik algısı da farklı diğer insanlardan. Pozitif Peggy’nin bir sürü hayali var gerçekleştiremediği, bir insan var hiç olamadığı. Bodrum katında belki binlerce moda ve güzellik dergisi var. Hanzee’nin anılarının olduğu evde yaşadığı için kendine bir başka dünya yaratmış bir kadın o. Geçmişin müzesinde yaşıyorum derken, o da bir yandan kendi tarihini yaratıyor moda ve güzellik dergilerinden kurulu. Kaçarken bile alfabetik sıraya göre dizilmiş dergilerinden seçtiklerini götürüyor yanında. Hayatını değiştiremeyince, başka çıkışlar arayan ve paralel bir evren yaratan bir kaçığa dönüşüyor gitgide.

image

image

image

Ed Blumquist : Kendi halinde yaşayıp giden, hayatındaki en büyük amacı yardımcı kasap olarak çalıştığı kasap dükkanını satın almak ve kendi işinin patronu olarak kendi Amerikan rüyasını gerçekleştirmek olan Ed bir tek şeyin farkına çok geç varıyor. Vardığında ise iş işten çoktan geçmiş oluyor. O da bir saatli bombayla yaşadığı gerçeği. Ve o saatli bomba karısı Peggy. Ed, Peggy ne zaman ki bir Gerhardt’a çarpıp, karakola ya da hastaneye gitmek yerine onu arabasının üzerinde evin garajına sokup hamburger helper’la akşam yemeğini hazırlayıp sofra dualarına müteakiben adamın dirilmesiyle bodruma inip yaralı adamı istemeden öldürüp, gelecek planlarının mahvolacağı korkusuyla kasap dükkanına götürüp kıyma yapmaya karar vermek suretiyle yok ediyor; işte o andan itibaren çete savaşlarının ortasına düşüyorlar beraber. Gerhardt’lar Rye’ın kaybını Kansas City mafyasından biliyorlar. Kansas City’nin bir ayağı olarak da Luverne’de yaşayıp kimliğini gizlediği sanılan zavallı Ed, bir anda Luverne Kasabı’na dönüşüyor. Kansas City’se temsilen ve katilen(bu uydurulmuş bir kelimedir ve ben de kendi dilimi yaratma telaşına düşmüş bir birey olabilirim) adamlarını Gerhardt’ların üzerine salıyor. Hanzee ve Simone bir o yana bir bu yana aslında kendi taraflarına çalışıp dururken, kan gövdeyi götürüyor ve onlarca insan ölüyor. Ve tüm bu absürt ve nedensiz ölümlere Peggy’nin esrarengiz bir kararı sebep olmuş oluyor. Ed ne yapsın? Sonuna kadar karısının arkasını kolluyor. Ailesini kurtarmak için elinden ne gelirse yapacağını söylediğinde sadece söylemekle kalmıyor, yapıyor da. Lou Solverson en çok bunu düşünüyor. Çünkü o da bir baba ve reisi olduğu bir ailesi var, her ne pahasına olursa olsun korumak, kollamak ve kurtarmak zorunda olduğu. Bunu bütün erkeklerin ittirdiği bir kaya olarak düşündüğünü söylüyor Ed ona. Her sabah kalktığında Sisifos miti misali tekrarlanan benzeri günler ve ödevler var. Ve erkekler buna yük deseler de, bu erkeklerin bir ayrıcalığı. Baba olmak, koca olmak, erkeklik taslamak her zaman çok kolay değil. Ed iş işten geçtikten sonra sahip olduklarına tekrar dönmek istediğini söylese de, her şey için çok geç artık bu saatten sonra. Her şeyi karısının mutluluğu için yapmış ve onu sevip inanan bir adamın son çırpınışları bunlar. Hayatının merkezi, anlamı ve tüm dünyanı üzerine kurmadığın bir insan için bunca fedakarlık yapman mümkün değil çünkü. Ve zavallı Ed…

image

image

Mike Milligan & the Kitchen Brothers: Mike Milligan, annesi kasvet hastası olduğundan yemeklerini karanlıkta yiyen bir ailenin sırf bu yüzden iyimser olduğunu söyleyen oğlu. Kansas şehir mafyası adına çalışıyor. Kendini Martin Luther sanırken, göz kırpmadan adam öldüren, felsefik cümlelerle konuşup karşı tarafı çıdırtan, sağlı sollu etrafını saran, Hank’in Bathroom Brothers olarak anımsadığı, bir tanesi hiç konuşmayan ve biri öldüğünde hangisi olduğu anlaşılamayan ikiz katillerle isimleri bir çırpıda okunduğunda bir rock grubunu anımsatan bir tetikçi. O da işin suç kısmında. Okay then dediğinde söylenecekler bitmiş, olanlar olmuş oluyor onun için ve herkes için ve sık sık okay then diyor. Onca cinayet, silahlarla haşır neşir olma halleri, bağımsız iş saatleri ve özgürlükten sonraysa sürpriz olarak bir beyaz yakalıya terfi ettirilmek oluyor ödülü. Cezaevi, duvarlarla kaplı daracık ofisi oluyor. Aslında terfi ediyor ama özgürlüğü bitiyor. Punk saçları, tuhaf kravatları ve aforizmalarıyla bu ortamda ne kadar yaşayabileceği meçhul. Vahşi kapitalizmin bir tetikçisiyken, memuruna dönüştürülüyor, üstüne üstlük bir bitki gibi toprağından alınıp bir saksıya oturtuluyor. Hem de dünyada kalan son işi yani para işini yapmak üzere, tüm zevksizliğiyle.

image

Karl Weathers : Arkadaşı Lou’ya Ronald Reagan’a Joan Crawford’ın kasık biti olup olmadığını sordurtacak kadar densiz. Neyse ki Lou bu gibi konularda daha mantıklı ve öyle bir şey yapmam diyerek net tavrını sergiliyor. Onun dışında Ed’in avukatlığını yapmak üzere çağrıldığında yüksek düzeyde risk taşıyan bu iş için çağrılmasının öneminden bahsedip böbürleniyor. Oysa ki kasabanın tek avukatı var ve o da kendisi. Boşboğaz, alkolik, sulugöz ama kötü bir adam değil. Hiçbir şey bulamazsa kutu kutu biraları deviriyor. Bekar olduğu sanılıyor ve silah taşıyor ve Cumhuriyetçi ve her ne kadar Reagan’ın elini sıkmam dese de koşa koşa ilk gidip sıkanlardan biri de kendisi. Az evvel konuşmasını dinlediği Reagan’ın vatanseverlik içeren konuşmasında da gözleri dolan ondan başkası değil. Bir şekilde korkudan ayılıp, oğlu Charlie konusunda Bear’ı teskin ederek ikna eden de kendisi.

image

Lou Solverson : Molly’nin babası, Betsy’nin kocası, Hank’inse damadı. Eyalet polisi. Vietnam’da savaşmış, direncinin, ağırbaşlılığının ve metanetinin bir kısmı orada yaşadıklarından ve gördüklerinden kaynaklı. Çok ölümler görmüş. Beyni öldüğü halde, gerçekliğini kabullenememiş askerlerin saplandığı çamurlarda onları avutmaya çalışmış yaşayacaklarına dair. Bir sürü hikayesi var yeri geldikçe ve insanları özellikle de Blumquist’leri akıl yoluna çekebilmek için. Ama nafile tabii ki. Karısı üçüncü evre lenfoma hastası ve dünyanın hastalığıyla, karısının içindeki hastalığın aynı olduğunu düşünüyor ve bir yandan Betsy’nin hastalığıyla baş etmeye çabalarken, bir sağanak gibi yağan cinayetler geliyor üst üste. Akıl sağlığını kaybetmiş gibi hareket eden bir çift, belalı Gerhardt’lar ve tuhaf Mike Milligan ve adamları, kim için hareket ettiği belirsiz garip bir kızılderili, mantıksızlıkta tavan yapmış federaller… ve tüm bunlar karşısında sağduyulu davranabilen Lou Solverson. Hep bir mesafesi ve kibar bir cana yakın olmama hali var. Kimseye borçlu olmadığından, yakasına yapışan alacaklıları da yok. Gerhardt’ların karşısında dimdik duruyor ve tavrını koyuyor. Mesai arkadaşı Schimidt gereksiz sevgi gösterilerinde bulunurken, oralı bile olmuyor. Saygı duyuyorsun haline, tavrına, kendisine. Dizinin ilk sezonunda muhteşem Keith Carradine tarafından canlandırılmıştı, şimdiyse yakışıklı Patrick Wilson hayat veriyor kendisine. İkisi de başarılı benim gözümde. Her zaman fazla güzel dolayısıyla mükemmel görünen bir adam olan Wilson bu defa karakteriyle ön plana çıkıyor ve siliyor üzerine sinmiş erkek güzelliğini bir kalemde.

image

Betsy Solverson : Lou’nun karısı, küçük Molly’nin annesi, Hank’in kızı, üçüncü evre lenfoma hastası ve geleceği sadece rüyalarında görebiliyor. Xanadu isminde almayı kabul ettiği kemoterapi ilaçları sahici de olabilir, placebo etkisi için verilmiş şeker de olabilir. Bir denek olmayı kabul ediyor, çünkü başka çaresi yok. Lou, o görevdeyken kendisine göz kulak olsun diye eşi dostu ayarlarken, o ise Karl Weathers’a Lou’nun evlenmesini vasiyet ediyor. Maureen’in Camus’den “öleceğimizi bilmemiz hayatı absürt yapar” alıntısına altı yaşındaki kızı ve ilerleyen hastalığıyla cevap veriyor. Tanrı’ya ve hesap gününe inanıyor, bir Fransız’ın şakasına değil. Hepimizin bir iş yapmak için dünyaya geldiğine ve her birimizin kendi işini yapacak kadar vakti olduğuna inanıyor. O sadece altı yaşındaki kızını, kocasını ve içinde kendini güvende hissettiği basit ama onun olan hayatını bırakmak istemiyor. Evliliğinde küslükler, kıskançlıklar, kaprisler yok. Genç bir kızken bahçesinde tavuklar olan bir evmiş hayali. Şimdiyse içinde bir grup hüzünlü insanın yaşadığı o evin sahibi. Hayat işte!

Bunlara ek olarak Betsy Solverson akıllı bir kadın. Saçlarını kestirmeye gittiğinde Peggy’nin aklını alıyor yaptığı çözümlemeyle. Adım adım cinayeti çözüyor. Olay yerine gittiğindeyse kimsenin bulamadığı  cinayet silahını buluyor. Ama başta babası Hank inandırıcı bulmuyor yoldan geçmekte olan bir arabanın çarpıp öylece yoluna devam etmiş olabileceğine. Sonra da o kişinin ön camında bir Gerhardt’la eve gidip yemek hazırlayabileceğine.

Saklayıp saklanarak, son çare ört bas etmeye çalışarak suça suç katan Blumquist’ler sayesinde dokuzuncu bölümde yaşanan katliamdan kurtulabilenler ufoyu gördüler. Her zamanki gibi sadece Peggy umursamadı bu olayı Çünkü o sadece uçan bir ufo aracıydı. Aynı ufo aracı Rye’ın aklını başından alıp, Peggy’nin arabasının önüne çıkmasına neden olmuştu. Hayat tuhaf  karşılaşmalarla geçiyor ama dünyanın en akılsız kıdemli polislerinden bir kısmı rutin görevlerindeymişçesine, cep telefonlarının ve internetin henüz icat edilmediği yıllarda tek iletişim araçları olan telsizlerini kapatıp cumburlop yatağa girip uykuda öldürülürlerken, şelale olup akacağını hayal ettikleri o muhteşem başarıyı yakalama şansı bulamıyorlar haliyle. Neticede bir aile yok oluyor hemen hemen. Bu aile yerin altını hak ediyor diyen Simone’un ahı tutuyor ama kendisi de öteki tarafı boyluyor amcası sayesinde. Zavallı Ed istemeden bir sürü cinayet işliyor. Eceliyle ölen kimse olmuyor. Herkes ya kafası kesilerek, ya ateşli silahlar ya da kesici aletlerin içlerine saplanmasıyla veda ediyor hayata. Betsy’se çaresizce içindeki canavarı yani kanserini büyütüyor.

image

image

image

 

MOZART IN THE JUNGLE, BİRİNCİ SEZON

 

images-5

MOZART IN THE JUNGLE:

“Ardımda hiçbir şey yok, her şey karşımda duruyor. Tıpkı yollarda olduğu gibi.” Jack Kerouac

“Muazzam yeteneklere sahip bir adam sonsuza dek aynı yerde kalırsa yeteneklerini kaybeder.”

“Gerçek sanat bütün önyargıların önündedir.”

Ölüm olmadan yaşam olmaz.”

Nefesli çalgılar ailesinden, 1170 yılından önce “hautbois”olarak anılan yani haut/yüksek ve bois/ahşap nefesli çalgı bileşik kelimelerinden türetilen obua adlı müzik aletini çalan Stanford’da gazetecilik, Berkeley’de ise müzik eğitimi almış Blair Tindall’ın yirmi üç yıllık müzikal geçmişi boyunca yaşamış olduğu tecrübelerinden faydalanarak kaleme aldığı 2005 yılında yayınlanan aynı adlı romanının televizyon adaptasyonu “Mozart in the Jungle”. Parlak bir ilk sezon ve iki adet Golden Globe adaylığı var. Adaylıklardan biri şahsına münhasır maestro Rodrigo’yu başında poşusuyla, Yaser Arafat’ı anımsatan Gael Garcia Bernal canlandırıyor tüm çılgınlığı, dehası ve karışık aklıyla. Latin kökenleri, Latin aksanlı İngilizcesi, rejoice reklamıymışçasına pazarlanmaya çalışılan çılgın saçlarıyla kabul etmek gerekirse son derece egzantirik bir kişilik. Dehası küçüklüğünden beri taşıdığı altın bileziğiyken, onu şekillendirebileceği bir parça ilham peşinde koşup duruyor, beraberinde de New York Senfoni Orkestrası elemanlarını sürüklüyor. Kendisinden önceki yaşlı, kuralcı ve sürmeli maestro Thomas rolünde ise “Otomatik Portakal”ın başrol oyuncusu Malcolm McDowell var. Kırk üç doğumlu aktörün mesleki geçmişi destan niteliğinde. Kah upuzun filmografisi, kah bembeyaz saçlarıyla aynı jenerasyondan ve kendisi gibi İngiliz olan meslektaşı Derek Jacobi’yi anımsatıyor. Sezonun ilk bölümünün hemen hemen ilk dakikalarında başlıyor Rodrigo ile aralarındaki çekişme. Joshua Bell’in müthiş keman solosunun ardından eski maestro tahtını yeni maestroya devredecek ve bunu hazmetmesi çok kolay olmuyor giderek eskimekte olanın. Ona karşı hep iğneleyici ve aleni kıskançlık besliyor. Üstelik düşman çok büyük, çünkü Rodrigo hem seyircinin hem orkestra elemanlarının gönlünü almayı iyi biliyor ve onları gülümsetebiliyor. Her daim orjinal bir fikirle çıkıyor orkestrasının karşısına. Provaya papağan getiriyor, kestikleri çitlerin gerisinde, açık havada, halka açık prova niteliğinde bir performans sergilerken, pizzalar eşliğinde dans ediyorlar gösteri sonrasında. Özel mülke girdikleri polis tarafından keşfedilip, gözaltına alınmazdan önce oluyor elbetbütün bunlar. Rodrigo bir tarafıyla The Knick’in başhekimi deneysel doktor John Thackery gibi, biraz da 221B Baker Street’in bekçisi Sherlock’la benzer özellikler gösteriyor. Liderlik, deha, yaratıcılık farklı bünyelerde benzer sonuçlar gösterebiliyor ve beraberinde farklılığı getiren başarıya, dikensiz yollardan geçilerek varılamayacağını gösteriyor. Rodrigo’nun bir farkı ise dehasına rağmen mütevazı olması ve sonunda manyak ama o da kendi çapında çok başarılı bir kemanist olan eşi sayesinde emsallerine oranla nispeten daha az olan egolarından sıyrılıp doğru kararı vermesi yani orkestranın ve deneyimin ön plana çıkmasını sağlayabilmesi. Şefliği Thomas’a bırakıp, soloya birinci kemanı çıkartıyor ve kendisi onun yerine oturup keman çalıyor. Ama bu arada yüksek bilinçli olsa da kişinin bünyesinin, egosuz, böyle bir mesleği hayata geçirmeye el vereceğini sanmıyorum onu milyonların, milyarların arasından sıyrılmasını sağlayarak bir ve tek yapacak mesleğini icra ederken. Kendini beğenmeden tek kişilik bir şov, önünde orkestra elemanların geride bir sürü seyirci ve beklenen yüksek başarı yani doğru notalar öyle kolay gelmeyebilir. Kısaca herkesin her şeyi yapabilirim dediği bir ülkede, ben de diyorum ki her şeyi yapar görünebilirsin ama sadece tek bir şeyi iyi yaparsın. Bunu yaparken de bir parça güven eksikliğini gösterdiğin anda harcanırsın bir şekilde. Hep tetikte olmak gerek köpekbalıkları tarafından ısırılmamak için. Gençlik hızlıca geçiyor ve çağırmakla gelmiyor. Bir yerlerdeki geride kalmayı sindiremeyen bir ihtiyar senin toprağını eşeleyebiliyor. Ama aynı zamanda sana iyilik yapan saray müzisyencisi olarak hatırlanan Salieri’n de olabiliyor. Hayat işte.

image

image

image

image

image

Thomas’ın veda konuşmasında ailem olarak nitelendirdiği orkestra elemanlarının hepsi ayrı alem. Evlatlar otoriter bir babanın koruyucu kanatları altından sıyrılıp, eğlenceli bir babanın 60 santimlik yeleğinin altına giriyorlar. On dakikalık tuvalet molalarını hiç usanmadan hatırlatan sabırsız birer ilkokul öğrencileri gizli aralarında. Prova aralarında çocuklarından, hava durumundan bahsediyorlar. Yevmiye usülü çalışıyorlar, geçinebilmek için ek işlere gidiyorlar. Başroldeki obuacı Hailey ile aynı zamanda senfonide çalan çellist Cynthia bu ucuz şovlardan birinde tanışıyorlar. Hailey senfonide çalmak için yanıp tutuşurken, ara ara kendini sorgulayıp duruyor o kadar yetenekli olup olmadığına dair. Hailey sayesinde obuacı olarak beşinci sandalyenin sahibi olabilmek için biraz da akşamdan kalma haliyle son dakikada seçmelere gidiyor ama iş kabul edildikten sonra bile o kadar kolay olmuyor. Yılların obuacısı yan koltuğundaki saati dört yüz dolardan özel ders veren Betty, bir yeni yetmenin bir anda yanındaki koltuğa geçmesine şüpheyle bakıyor. Maestroyla uyuduğunu(ne yani yattığını mı deseydim?) ima ediyor ona açık açık ve her fırsatını bulduğunda kızı rencide ediyor. Orkestrada kıdemlilerin çaylaklara çok da sevecen davranmadığını görüyoruz. Betty yalnız yaşlanmanın keyifli olduğunu düşünenlerden. Yeğeni var, kendi çocuğu yok. Fotoğrafını çerçevelettiği ölmüş bir kedisi var, köpeği yok. Güzel döşenmiş bir evi, zengin bir plak koleksiyonu ve evde hazır bulundurduğu otları var gelen misafirlerine ikram ettiği. Hayatından hiç de şikayetçi değil bu bağlamda. Yalnız yaşlanmanın keyfini sürüyorum diyor. Olasılılıklar onu korkutmuyor ya da aklına getirmek istemiyor. Onun bu cümlesinden sonra Cynthia’nın da gülüşü dudaklarında donuyor yavaş yavaş.

image

image

Çaylak ilk profesyonel provasını batırdıktan sonra Rodrigo’ya asistanlık yapmaya başlıyor. Aralarında kelimelere dökülmemiş bir çekim var. Rodrigo ruhunu araştırıp, bastıramadığı öfkesiyle keman parçalayan bir kaçıkla evli, Hailey’se evini eski kız arkadaşıyla paylaşmaya devam eden ve onunla sahnede yakın ve sıcak performans sergileyen bir dansçıyla çıkıyor. Bir umudu tekrar sahneye çıkmak ama yeteneğinin farkında olsa da ara ara üzerine yapışan güvensizliği ve Betty’nin tacizleriyle olduğu yerde duruyor.

image

image

Kariyerinde belli bir yere gelmiş olan Cynthia ise eski maestro Thomas’la uyuyor(ne yani yatıyor mu deseydim?). Thomas evli. Eşi kendi yaşlarında(ne yani yaşlı mı deseydim?) ve çocukları var. Uzun süredir devam etmekte olduğunu hissediyoruz bu ilişkinin. Karısının da Cynthia’yı bildiği ortaya çıkıyor. Cynthia ise Thomas hiç habersiz ortadan yok olduktan sonra bir gecelik bir ilişki yaşamak için gene yaşlı bir adam tercih ediyor. Bir, bir baba istiyor olabilir bir sevgiliden çok, iki, yaşlı adamları güvenilir buluyor olabilir, üç ikisi birden ve dört tüm bunlara ek olarak alışkanlıktan. Belki de aradığı ve istediği hala Thomas’tır, kim bilir? Nitekim orkestranın pikolocusu(küçük flüt) Bob bile şaşırıyor Cynthia’nın kendisiyle flört etmesine. Bob’un pikolosu onda kompleks yapmış sanki biraz. Halbuki Cynthia’nın vurmalı, yaylı ve hem caz hem klasikçilerle engin tecrübeleri olmuş zamanında. Bu seferlik bir pikolo neden olmasın? Bob’un sabah kalkar kalkmaz keyifle söylediği Sia’nın Chandelier’inin klasik usül versiyonu ise çok hoştu doğrusu.

image

images-4

images-8

Mozart_104_day_02_3564.NEF

Dizide tatlı tatlı üzerinde durulansa aradaki uçurumlar. En bariziyse yaş farkları ve beraberinde getirdiği mevki farkları ve hayata bakış açıları. Bir diğeri sanatı satın alan zengin kesimle, emekçi müzisyenler. Çellist Cynthia ve pikolocu Bob. Thomas kendisiyle röportaj için gelen programcıya(kendisi aynı zamanda dizinin yaratıcılarından Jason Schwartzman) kameraların nerede olduğunu soruyor. Hepsi çantamda bu bir podcast olacak derken Thomas hayal kırıklığına uğruyor. Thomas teknolojiden bihaber. Bir başka türlü hayal kırıklığını ise röportaj esnasında yaşıyor. Şaşırtıcı şekilde röportajın odak noktası Rodrigo oluyor. Klasik müziğin kalıpları içerisine sığmayan, tartışmalı politik kararları ve halk onayına sunduğu halüsinojenlerle adından söz ettirmeyi başaran değnekli şaman, takım elbiseler içindeki beyaz adamdan daha çok dikkat çekiyor. New York’un sanatsal kültürünün yüreği göçmenlerin getirdiği yeni tecrübelere bağlıdır dediği ’88 yılındaki kendi beyanını hatırlayamıyor Thomas. Üzerinden çok yıllar geçmiş ve o, artık statükocu bir adam olmuş çıkmış bile. Müzisyenlerinse dile getirmekte zorlandıkları, evrensel bir sorunları var ve buna tüm gerçek sanatçıların da pekala da dahil edilebileceği. Bu insanlar müziği para için mi yapıyorlar yoksa para kazanmak için mi müzik yapıyorlar, bir zaman sonra sorgular hale geliyorlar. Kendi kuyruğunu yiyen yılan gibiler ve bu bir kısır döngü, bir paradoks. Zira yönetim hastalık ödeneklerini %40 azaltmaya ve emeklilik maaşlarını da yarıya indirmeye çalışıyor. Pek de mütevazı olmayan bir malikanede bağış toplanmadan önce varlıklı ev sahibesi Rodrigo’nun kulağını büküyor biraz eğlence olmadan bağış olmayacağına dair. Bir dahi de olsan bir gün ödün vermen gereken şeyler çıkabiliyor karşına. Onların da eski zaman saraydan beslenen yazarlardan ve bestecilerden bir farkları kalmıyor ve Orson Welles’in sarf etmiş olduğu “Hayatım boyunca enerjimin ve yeteneklerimin ancak %2’sini kullanabildim. Geri kalan %98’i küçük insanlarla itişmekle geçti.” söz öbeğinin içerisinde geçen ilk yüzdenin daha çok olmasını diliyor insan, elinden gelen bir şey olmadığı zaman, gökyüzüne doğru bakarken yada benim gibi eğmiş başını yazmaya çalışırken.

images-3

Hailey bocalıyor, saçmalıyor, küçük düşüyor, kahveci güzeli, şoför, kırtasiyeci, sekreter oluyor. Ama yine de bu dünyadaki en önemli şey olan kendini bulma hikayesi onun bir şekilde başarmış olduğunu gösteriyor. Ve ilk sezonun son bölümü herkes için olumlu bitiyor. Hailey Rodrigo’nun ayarlamasıyla ilk performans gecesinde sahne alıyor yanında Betty olmadan ve hem düzgün hem de iyi çalıyor. Cynthia ve orkestradan bir arkadaşı ise erkenden açılış gecesine geldiklerinde ne yapacaklarını bilmez haldeler, çünkü uzun zamandır, ilk defa Thomas’sız sahne alacaklar ve nasıl olacağını onlar da kestiremiyor gibiler. Bir kez daha anlıyoruz ki aslında kalıpları yıkmak mümkün, adetleri ve alışkanlıkları değiştirmek de. Ama öyle kolay kolay olmuyor her şey. Yılların alışkanlığını yok etmek ve bir yerde yeniden başlayarak tutunmak, kimyaların tutması, dokuların uyuşması çok zor ve Rodrigo’nun çok güç bir işin üstesinden geldiğini görüyoruz. Bu dizinin ana temalarından birisi ve en önemlisi bu: Tutunmak ve tutulmak. Bir boşluğu doldurmak ve kendi tarzını ortaya koyarak bunu yapabilmek. Rodrigo bağış gecesine katıldığı gün bir kaçış olarak belki de Beyaz At’ı ve Alice’i görüyor. Alice’le oturup sohbet ediyor. Kütüphanede ise ilham peşindeyken Mozart’la konuşuyor. “En şanslı kişiler, en küstah olanlardır, hiç kimsenin ne yergisine ne de övgüsüne değer veririm.” diyen Mozart’ın sözleri, kendi kafasındaki düşünceler aslında. Yolunu bulmaya, kendi kendine yol açmaya, bir çözüm bulmaya çalışan tek ses kendi iç sesi. “Ben senin yaşındayken ölüydüm.” diyor Mozart uzaktan seslenirken. Bu doğru işte. “Daha dün annemizin kollarında yaşarken”in de bestecisi sadece otuz beş yaşında iken hayata gözlerini yummuştur. İlk bestesini beş yaşında yaptığı düşünülürse yeterince yaşamıştır. “Tüm dünya bir sahnedir.” diyen Thomas’sa bir çeşit metamorfoz geçirdiği Küba seyahatinden sonra başarılı geçen açılış gecesinin ardından Cynthia’nın övgü dolu sözleri karşısında “Bunu senin söylemen benim için geri kalan herkesten daha fazla şey ifade ediyor ve geri kalan bütün adamlar ve kadınlar yalnızca birer oyuncuydu.” sözleriyle önemsenilen ve sevilen olmanın karşılığında önemsediğin ve sevdiğin bir kişiden duyabileceğin en güzel sözlerden birini sarf ediyor Cynthia’ya. Dünyanın Bütün Sabahları’ndaki “Müziği kimin için yaparız?” sorusunu getiriyor akıllara.

images-6

images-7

image

BIRDSONG

image

BIRDSONG:

“Daha ötesi yok: Sevmek ve sevilmek.” Firebrace, Jack

Hayat yavaşça geri geliyor.” Saint- Exupery

Sebastian Faulks’un aynı adlı romanından uyarlanmış iki bölümlük bir mini dizi “Birdsong”. Yazarın eleştirmenlerce en beğenilen romanı aynı zamanda. Hiçbir kitabı Türkçeye çevrilmemiş Faulks’un Birinci Dünya Savaşı merkezli romanına başarılı senarist Abi Morgan aracılığıyla dahil olma şansını yakalıyoruz bizler de bu dizinin sayesinde. Kuzey Fransa’da, 1916 yılında bir cephe gerisi görüntüsüyle açılıyor dizi. Stephen rolündeki Eddie Redmayne başında miğferi, kollarını birleştirmiş, gözyaşları akmak üzereyken bakıyor üzüntü içerisinde bir sürü asker etrafında yaralarını sarmaya çalışırken. Sanki kıyamet kopmuş ve geride kalanlar sadece bu bir avuç genç savaşçılarmış gibi. Bir sonraki sahne ise bizi bu post apokaliptik manzaradan altı yıl öncesine götürüyor. Bir bahar havası var, yemyeşil ağaçlar, pırıl pırıl bir gökyüzü ve müjdeci kuşlar değişecek olan kaderlerin ilk sinyallerini veriyorlar. İngiliz Stephen yanında çalışmaya başladığı kapitalist ve Fransız Rene’nin eşine tutuluyor gencecik yaşında. 1910 senesinde Stephen daha sadece yirmi yaşında ve annesini, babasını o daha çok küçükken yitirmiş tıfıl bir delikanlı. Isabelle’se Rene’nin ilk eşinden olma iki çocuğuna annelik yapabilecek ölçüde olgun-ama bir kadının bir adama aşık olmasına engel olabilecek bir olgunluk yok elbet yeryüzünde-. İlerleyen dakikalarda çiftimizin bu hallerine şahit oluyoruz bizler de. Yasak aşk şişede durduğu gibi durmuyor ve Rene eşinin onu aldattığını öğreniyor. Stephen ve Isabelle’se yeni bir hayata başlıyorlar beraber. Stephen’ın geride bıraktığı hiç kimse yok, Isabel’se hazır bir ailenin arasına girip annelik vazifesini üstlenmiş olsa da, geçmiş yaşamından yeni düzenine beraberinde getirdiği  bir aile olmaya özgü alışkanlıkları var ve alışkanlıklardan kolaylıkla kurtulamayan insanoğlu için yenilikler, tüm heyecanına rağmen bir süre sonra insanın içindeki boşluğu doldurmakta pek de başarılı değiller. Stephen ailenin önemini anlayamıyor. Bir insan hiç sahip olmadığı bir şeyin kıymetini nasıl bilebilir ki? Ve herkes yetim olarak dünyaya gelmiyor ki. O bu dünyaya çocuk getirmeye de inanmıyor onları sürekli olarak korumaya ve hayatta kalmaya söz vermedikçe. Isabel’in bir anda ortadan kaybolma nedeni bu. Yaptığı bir çeşit ghosting. Bir anda, varolduğu ve neredeyse beraber nefes aldığı adamın hayatında görünmez oluyor. Stephen daha bir çocuk çünkü. Yeterli olgunluğu gösteremiyor ortak hayatlarında. Onun doğacak olan çocuğuna babalık edemeyeceğini düşündüğünden eski hayatına dönüyor. Gerçeği en nihayet öğrenmekse yıllarına maloluyor Stephen’ın. Hayat geçiyor üzerinden tüm yıkıcı etkisiyle. Teselliyi beraber geçirdikleri güzel günlerin anılarında buluyor. Kafası burada, kalbiyse sürekli Isabel’de ve onunla geçirdiği günlerde. Anların güzelliğine yaslanıp yaşamaya çalışıyor o da cephedeki tüm diğer askerler gibi.

image

image

image

Stephen’ın orduya yazılmasının, ağır yaralandıktan sonra bile nekahat dönemini atlatır atlatmaz cephe gerisindeki hakkı olan masa başı işini reddederek, savaşa kaldığı yerden devam etmesinin nedeni de bu büyük ölçüde. Büyümek, olgunlaşmak, Isabel’i unutmak, hayatı tanımak, anlamak için burada, bunca acının, tehlikenin ortasında. Riske atabileceği hayatı var tek ve onu önemseyen kimsesi yok görünüşe göre. Hayatı strateji ve taktiğe dayalı askerlerin yanında elinde iskambil kağıtlarıyla gelecekten haberler veren Stephen biraz garip ama son derece gizemli bulunuyor askerlerince. Sırrını sükunetinde ve soğukkanlı tavırlarında gizliyor. Derdini kimseyle paylaşmıyor. Hakkında konuştuğu, mektup yazdığı ya da ona mektup yazan kimsesi yok. Hem bir öksüz hem de bir yetim o. Üstüne üstlük sevdiği kadın da onu terk ediyor ve dolayısıyla cephe gerisindeki Stephen’a hiç mektup gelmiyor. Kızıl Haç’sa çikolata gönderiyor askerlere bir parça avunsunlar diye.

Stephen’ın bir diğer özelliği defalarca ölümden dönebilmesi. Yaralanıyor, öldü sanılıyor ki Firebrace onu bulmasa neredeyse diri diri gömülecek. En ağır çatışmalara giriyor. Alman siperlerinin içinde buluyor kendini yanlışlıkla. Alman askerleriyle şuursuz ve şaşkınca mücadele ediyor ama bir şekilde artık evi haline gelen silah arkadaşlarının yanındaki yerini alıyor, öyle ya da böyle. Bu yüzden bir diğer lakabı “Şanslı Tılsım”. Etrafında kim var kim yoksa bir bir ölürken, annesi, babası, sevdiği kadın, silah arkadaşları da bu listeye dahil, çok sevgili yazarın bahşettiği hiç geçmeyecekmiş gibi görünen faniliğiyle savaşı sonlandırıyor nihayet, tek parça halinde.

image

image

Redmayne’in başarılı oyunculuğunun yanında en az onun kadar başarılı bir başka isim var tünelci Jack Firebrace rolünde: “Joseph Mawle”. Birbirlerinin hayatlarını kurtarıyorlar ya da gayret ediyorlar bu hususta. En azından biri diğerinin bu dünyadan ayrılırken yalnız ölmesine izin vermiyor lanet bir tünelde. Jack dizanteri olan oğlunun haberini alıyor cephedeyken. Ölmeden önce tünelde Stephen ona belki bininci kez soyismiyle hitap ederken, ona kendi ismini söylüyor: “Jack”. John adında güzel bir çocuğun babası olan Jack. Kıymetlisi, gözdesi olan tek oğlunu kaybeden bir babanın oğlunun yanına gitmeden önce bu dünyada varoluşuna bir neden arayıp da bulmasına tanıklık ediyoruz kendi ağzından. “Daha ötesi yok: Sevmek ve sevilmek”. Jack’inse bir nedeni var bundan sonra yaşamak için. Bir kız çocuğu, üstelik sevdiği kadından olma. Tünelden çıktığında, hayatını hatırlatacak ve doğru yere bakmasını sağlayacak, onu bunalımdan kurtaracak bir ve tek gerçek neden.

Redmayne’deki oyunculuk kumaşı satenden sanki. Duygularını mimikleriyle seyirciye aktarışı, sesinin tonlamaları, düz çizgide gitmeyi sevmeyen oyunculuğu, dizinin ruhuyla uyumlu yavaşlatılmış çekimlerdeki ifadeleri oyunculuğun içeriden bir yerlerden geldiğini hatırlatıyor insana ister istemez. Arzu dolu, ürkek bakışlarla bakıyor Isabel’e teknede ayakları birbirine değdiğinde. Karşındakini arzulamak daha başka türlü nasıl ifade edilebilinir ki? Herkes uyurken iki kişinin ruhunun uyumadığını gösteren sahneden geriye sadece Redmayne’in başarılı kompozisyonu kalıyor akıllarda.

image

image

image

Dizinin açılış sahnesi olan post apokaliptik yer çok şiddetli çatışmaların yaşandığı muharebe alanının gerisi. Zafer kazanmak peşindeki Albay Barclay hafif kalpli olmakla suçluyor Stephen’ı, savaş taktiklerinin ve ortamın kendileri için elverişli olmadığını söylediği için. Stephen savaş başlamadan önce Amiens’ta yaşamış olduğundan çatışmanın merkezi olacak olan Somme uzmanı. Nehir boyunca bataklık olduğunu ve yolların bozuk olduğunu söylüyor Stephen. Almanlarsa daha uzun süredir o bölgede olduklarından hakimiyet onlarda ve makinelilerini yere iyi gömmüş durumdalar. Albaysa tünelciler mayınları döşerken, bombardımanla telleri yok edeceklerini ve düşmanı çılgınca bir yenilgiye uğratıp, bir daha toparlanamayacaklarını ve döşenen mayınları patlatmakla Almanları göklere uçuracaklarını hayal ediyor. Taburda bulunan yaklaşık 1700 kişinin önünde, atının üzerinde öngördüğü büyük zaferi kutluyan Albay’dan taarruzdan önceki akşamda ellerine tel kesiciler tutuşturulan askerlere geçiyoruz. Teller kesildiğine göre neden ellerine tel kesiciler verildiğini soran askerlere verecek cevap bulamıyor Stephen. Çünkü teller değil, tellerin ardı bombalanmış stratejik bir hata olarak ve zavallı çocuklar telleri kesmeye çalışırlarken gündüz gözüyle, düşman askerlerinin hedefi oluyorlar.  “Oğullarım, zavallı evlatlarım” diye dövünüyor çatışmayı yukarıdan izleyen yaşlı bir asker. Katılmamak mümkün değil. Yüzbaşı Weir’sa tabur ağaçlıklarda toplanılıp ölen kalan sayımı yapılırken “İngiltere’nin yarısı öldü. Biz ne yaptık?” diye ağlamaya başlıyor. Ölenlerden geriye kalanlarsa, bir gece önce yazdıkları mektupları oluyor. Yüzbaşı, askerlere bir parça konyak verilmesini söylüyor ve çoğunluk son sayılacak mektuplarını sevgi sözcükleriyle dolduruyorlar. Kimisi madalyasını gönderiyor mektubuyla beraber. Kızına ya da oğluna kendisinden bir şey bırakmak tek gayesi. O kadar acı ki korkuların geleceği kaplaması ve geleceğin sisler arasında kaybolup gidecek olması.

2012 yılı BBC yapımı dizi için iki bölümden oluşan, toplamda üç saatlik sürenin kafi gelmediğini düşünüyor insan. Sanki anlatacağı şeyleri bağlamakta zorluklar yaşıyormuş, dolayısıyla bazı şeyler havada kalmış gibi  geliyor. Isabel’in bir anda  kaybolan tavşan gibi bir çırpıda da şapkadan çıkmasını bekliyor insan beraberinde haklı ve geçerli nedenlerle. Eldeki malzeme elverişliyken, kullanmak ve aktarmak için yeterli süre yok. Çözüme ulaşmak seyircinin gayretiyle gerçekleşiyor. Ama buna rağmen cephe gerisini anlatmadaki başarısı yadsınamaz. Önemli bir kısmı siperlerde geçen Birinci Dünya Savaşı’nda, tünelcilerin ne kadar önemli olduğunu görüyoruz. Kendilerine göre sıçan, bana göreyse bir köstebek gibiler indikleri dehlizlerde, yaşamla ölüm arasındaki çizgide gidip gelirlerken. Ve savaş masumların katli demek. Çocuk yaştaki genç erkekler geleceklerini ve umutlarını kazdıkları siperlerde, aslında kimsenin sahibi olmadığı bir savaşın orta yerinde bırakmak zorunda kalıyorlar.

Tılsımlı Redmayne’se içinde bulunduğu her karede pırıl pırıl parlıyor. Ondan rol çalabilen tek karakterse Firebrace rolündeki Joseph Mawle oluyor. İki adamın tünelde bir süreliğine mahsur kaldıklarında aralarında geçen diyalog ve katliam gibi taarruzun ertesinde yaşananlar aklımda kalan, etkileyici sahnelerdi.

image

image

image

image

TRUE DETECTIVE, İKİNCİ SEZON

image

TRUE DETECTIVE, İKİNCİ SEZON:

“Fakirliği geride bırakamazsın.” Ray Velcoro

“Sadakat önemlidir ve genellikle acı verir. Bir gün bir sebepten kendine şunu sorabilirsin. Yaşadığın acının sınırı nedir? Ve hiçbir sınırı olmadığını öğrenirsin. Acı bitip tükenmez. İnsanlar tükenir.” Ray Velcoro

“Aşk nereye gider, gittiği zaman?” diye soran bir cümleye de sözleri içerisinde yer veren şarkının melankolisine uygun bir finalle son bulan, ortak dertleri sevdikleri tarafından iyi bir insan olarak anılmak telaşındaki bir takım talihsiz adamların ve kadınların, talihin bir cilvesi olarak hatırlanacak buluşma noktaları olan asidik bir suç ediminin ve yine asidik bir cesedin etrafında  yarı istekli, çokça şaşkın ve de şuursuz bir şekilde pervaneler misali dönmeleri anlatılıyor sekiz bölüm boyunca. Benim açımdan varlığı tartışmalı aşkınsa hiçbir yere gittiği yok. Sadece boyut değiştiriyor. Bir başka bedende, bir başka formda ve farklı bir zaman diliminde tekrarlanıyor tarih gibi. Cinsiyetsiz, kimliksiz, hesapsız ve olduğu gibi; adına aşk denen o gamlı, avutan balon.

image

Dedektif Ray Velcoro: Colin Farrell tarafından canlandırılıyor. Meslek erbapları arasında sağlam pabuç olarak nitelendirilebilecek derecede dürüst, güvenilir ve nesli tükenmekte olan adamlardan. Tıpkı babası gibi polislik mesleğini seçmiş, tıpkı babası gibi ikisi de yozlaşmış ortamlardan içerek ve çekerek sıyrılmaya çalışıyorlar. Kendisine hiç benzemeyen kızıl saçlı, tombik, uslu ve çekinik halleri yüzünden okulunda arkadaşları tarafından istismar edilen, kendisine göre metanetli bir oğlu var onun da. Karısının uğradığı tecavüzden sonra dünyaya gelmesi, kendi çocuğu olmama ihtimalini barındırsa da, Ray onu kendi oğluymuşçasına seviyor ama bir çok nedenden ötürü onunla doğru ve düzgün bir iletişim kuramıyor. Los Angeles’ın hayali bir şehri olan Vinci’de bir sürü çıkar ilişkisinin içine düşmüş güveneceği kimse kalmamışken ve bir kumpasın içine dahil edilirken bir yandan da karısı ve velayet davasıyla uğraşmak zorunda. Koruyamadığı metaneti ve tabiatındaki sertlik uysal oğlunu ürkütüyor haliyle. Hışmına uğrayanları da. Oğlunu taciz edip, ona aldığı yeni ayakkabıları elinden alan on iki yaşındaki oğlunun sınıf arkadaşının evine gidip, çocuğun gözleri önünde elinde muştusu ağzını burnunu dağıtıyor babasının, çocuğa ders olsun diye. Çocuk ya bundan sonra ömrü yettiğince tüm polislerden nefret edecek ya da gidip polis olacak. Ama bir tarafı daha güçsüz olduğu için babasını ve bu işleri başına açtığı için kendisini asla affetmeyecek. Hani adalet yukarıdan gelirdi? İnsan insana neler eder bilir misin sen?

image

image

image

Dizinin üçüncü bölümü Ray’in sonunu muştuluyor adeta. Saçmayla vurulduktan sonra yerde baygın yatarken Elvis sahnede “The Rose”u seslendiriyor ve karşılıklı bilmedikleri bir yerde, üniforması içinde babası karşısında oturuyor ve Ray’i dev ağaçların altında yeterince hızlı koşamazken ve sonunda parçalanana dek vurulurken gördüğünü söylüyor. Bu rüyanın, öngörünün gerçekleştiğini izlemek için sezon finaline erişmeniz gerekiyor. İnsan varoluşuna neden arar ve bulamaz ya, bu o anlardan işte. Dünyayı değiştirmeye, güzelleştirmeye, kendini kanıtlamaya, şartlarını iyileştirmeye giden yollar çok virajlı ve sen o dev ağaçların altında kendi sonunu hiçbir zaman net olarak göremiyorsun. Kör dövüşü hayatın kendisi. “Babalar ve Oğullar” ve benzer kaderleri üzerine söylenecek çok şeyi olan bir bölüm oldu ikinci sezon üçüncü bölüm. Benim de en çok beğendiğim ve içerisinde çok anlamlar gizli olan.

 

image

images-1

Tekrar Ray’e dönecek olursak, aklı bulanık dedektifimiz, hayal kırıklığına uğratacağı kişi sayısını sınırlı sayıda tutmaya çalışıyor kendince son derece yalnız ve münzevi hayatında. Frank Semyon’la paylaştığı viskilerini yudumlamak yerine yutarken bir yandan iş konuşup bir yandan karşılıklı felsefi aktarımlarda bulunuyorlar. Frank onun hayatında bir kadın olması gerektiğini söylüyor. Ray’se o defteri kapattığını itiraf ediyor. Onun yerine hayatını dolduran içki ve onun vermiş olduğu rahatlık var. Ama aradan bir zaman geçip de Ani Bezzerides’le tekrar karşılaştığında aslında onun hep aklının bir köşesinde olduğunu itiraf etmekten kendini alamıyor. Ani, iyi ama şanssız bir adamdan bir erkek çocuk sahibi olacak. Bu da bir artının, bir eksiyi götürdüğünü ve durumu eşitlediğini gösteriyor.

Doktor ne kadar içtiğini sorduğunda, cevabı içebildiğim kadar demek  oluyor Ray”in. Yani bir bar köşesinde viski kadehlerini sek devirip artık bir başkasınınmış gibi algıladığın kollarını yerinden kaldıramayacağın kadar ağırlaşana dek, yani sızana dek, yani iyice uyuşana, her şeyi unutana, boşalan sinirlerin yüzünden bir bebek gibi ağlayana dek, dünyadaki tüm ağırlığın bir kuşun kanadından koparak gelen ve nazlı nazlı süzülen bir tüy kadar oluncaya dek.. Ölmüşçesine. O duyguyu iyi bilirim. Yok oluncaya dek içme isteğini. Doktor odayı terk etmeden önce Ray’e cevapsız kalacak bir soru soruyor: “Yaşamak istiyor musunuz?” …

FRANK SEMYON: Kaybolan milyon dolarları ve beraberinde gün geçtikçe azalan itibarını geri kazanmak için elinden geleni yapsa da, o da bir kumpasın içinde ve etrafı bir sürü piranayla çevrili. Tüm bu piranalar deli gibi suyun içinde büyük parçayı koparmak için çırpınıyorlar ve su bulanıklaştıkça görüş mesafesi azalıyor Frank’in. Kuyruğunu dik tutmaya çalışan işadamı rolünde Vince Vaughn var. Dış görünüşü onun herşeyi sanki. Jilet gibi takım elbiseleri, pahalı Rolex’leri, traşlı yüzü, dimdik sırtı ve dünyanın yükünü taşıdığını farz eden gergin omuzlarına rağmen başını kaldırıp da aynaya her baktığında karşısında koca bir soru işareti görüyor sanki. Mutsuz bir çocukluk geçirmiş Frank. Annesinin evi terk etmesinden babası onu sorumlu tutmuş. Çok hoş ve seksi ama ne yazık ki kısır bir karısı var ve o da zor zor gelebilmiş bu günlerine. Gençlikleri beraber geçmese de birbirlerine destek çıkıyorlar her fırsatta. Tüp bebek denemeye çalışıyorlar ama çalışıyorlar sadece. Karısının aksine evlatlık edinmeyi reddediyor, başkasının yerine hapis yatılamayacağını ve başkasının kederini üstlenemeyeceğini düşündüğünden. Çocuğu keder olarak tanımlıyor. Kendi aralarında çocuk sorununu çözümlendiremiyorlar süreçte. Sorunlar başka türlü halloluyor sonunda. Olması gerektiği gibi belki de.

image

image

image

image

Frank eski ve çok da hoşuna gitmeyen ama durumu kurtarabilecek ve dolayısıyla bir parça gelir getirebilecek her işe giriyor. Vinci’nin belediye başkanı ve onun birkaç nesildir kök salmış İtalyan asıllı soyundan sonra Latin mafyasına, Rus mafyasına, aracı konumunda olup sözde pastane işleten tedarikçi Ermenilere, pırlanta işinde ise Yahudilere uzanan geniş bir yelpazede tüm dünya milletleriyle haşır neşir oluyor. Diyorum ya o kadar çaresiz ki.

Dizide Vinci ismiyle anılan şehir ismen kurgu olmakla birlikte, Los Angeles merkeze birkaç dakika uzaklıktaki Vernon kullanılmış panoramik çekimlerde ve şehrin genel havasını yansıtmak üzere. Fabrikalar, tren yolları ve antrepolarla bezeli bir sanayi şehri burası göçmen işçilerin bol miktarda yaşadığı. Dizinin dördüncü bölümünün sonundaki çatışmada kurban gidenlerse ellerinde “Ulaşımımızı kurtarın!” pankartları taşıyan ve toplu taşıma araçlarına bel bağlayan aynı vatandaşlar. Otobüs seferlerinin ve bakımlarının azalmasını protesto ederken katliam gibi bir çatışmanın ortasında kalıyorlar. “Ölümün anası beni bulur!” diyerek son sözlerini söyleyen Latin mafyası mensubu, yaşlı rehinesini infaz ediyor ve kendi ölümünü hazırlamış oluyor böylelikle. Polis açısındansa fiyasko bir baskın ve geri döndürülemez kayıplar çıkıyor ortaya. Olaylar beşinci bölümde aradan bir zaman geçtikten sonra başlatılıyor. Bir bakıma antrakt giriyor dizinin tam ortasında ve farklı yönlere giden elemanların neler yaşadığına tanıklık ediyoruz, tekrar bir araya geldikleri beşinci bölüme kadar: Ani elleri titreyinceye kafar içer hale gelmiş. Woodrugh salondaki kanepeyİ kendine yatak yaparak doğacak torununa refakat edecek olan kayınvalidesiyle yaşamak durumunda. Ray’se Frank’e bağlı çalışıyor ve sefil durumdaki göçmenlerin kalabalık nüfuslar halinde barındığı evlerden tahsilat yapıyor. İstifasını vermiş çoktan duyduğu vicdan azabından.

Dedektif Ani Bezzerides: Babası komün hayatı yaşayan bir grubun ruhani liderliğini yapan, karşı cinsle uzun süreli ilişkilerde başarısız ve isteksiz, bir kısmını hapse, bir kısmını mezara gönderdiği kardeşlerinden ona kalan kendinden küçük kızkardeşinin porno filmlerde oynadığını öğrendiğinde ona yeterince destek çıkamadığını düşünen kadın dedektif rolünde Rachel McAdams var. Ray’le aralarında bir yakınlık doğuyor fiyasko baskının yaralarını henüz saramamış ve gitgide daha çok pisliğe beraber bulaşırlarken. Spiritüel bir takım kabiliyetleri olan babasından bilgi toplamaya gittiklerinde adam Ray’in başından beri yaşlı bir ruhu olduğunu ama gördüğü bütün odayı dolduran en büyük auralardan birine sahip olduğunu ve sanki yüzlerce ömür yaşamış gibi olduğunu söylüyor. Ray bir tanesini daha kaldıramayacağını söylerken, kızların her ne kadar romantik prensten uzak gibi görünse de düşünceli, dertli ve kahraman olma potansiyeli yüksek olan erkeklerden- sözkonusu çok feci gömlekler giyen bakımsız Ray olsa bile- hoşlandığını düşündürtüyor insana. Saçmalarla vurulduğunda altına işediğinde yanına gelen Ani “Bu ne koku lan!” dediğinde az önce işlediği suçu örtbas etmeye çalışan kabahatli finolar gibi gözlerini kaçırdığında tatlı olabiliyor mesela.

image

image

Ani, Frank Semyon ve onun bir çanta dolusu pompalı tüfeğiyle bir odada bulunmak zorunda kaldığında ilk önce önyargıyla yaklaşıyor ilerideki şimdilik belirsiz hayatında ondan çok şey taşıyacağını bilmeden. Hayatın cilvelerinden biri belki de, sevdiklerimizi erken kaybederken, hiç hayal etmediğimiz olayların ve insanların bize tutunup kalması, bizimle beraber yürüyecek olması. Frank mecburi bir iyimserlik içinde karısı Jordan’ı bulmasını istiyor Ani’den, kendisi Venezuella’ya gelemediği takdirde. Frank çöle düşüyor, Venezuella yerine.

Memur Paul Woodrugh: Bir türlü olduğu gibi olamayan, bu dünyada ne yapacağını bilemeyen, eşcinselliğini saklayan, onun da tek takıntısı olan iyi bir insan olarak bilinmenin ve hatırlanmanın yolunun eşcinselliğini saklamaktan geçtiğine inanan memur rolünde yakışıklı Taylor Kitsch var. Kanının son damlasına kadar rol yapıyor, sert polisi oynuyor. Bir kadını tacizle suçlandığında bile kendini ele vermiyor. Çalışma arkadaşları da anlamıyorlar onun gizli eğilimini. Hiç açık vermeden vaziyetini idare ediyor. Soruşturma esnasında şantaja uğrayan o oluyor bu yüzden. İsmi bir hatıra otoyolunda yaşatılıyor öldükten sonra, motorsiklet ve anayol tutkusu olan Paul’ün. Yan yolların ona göre olmadığını itiraf ediyor devriye polisliğinden alınması söz konusu olduğunda. Dürtülerine hakim olabildiği ölçüde anayolda boy göstermek istiyor. Çatışmanın en gözüpek adamlarından biri o oluyor. İş sadece işse ve içinde kendisi yoksa soğukkanlı kararlar verebiliyor. Sakladığı sırrı ona Ray’inkinden daha farklı ama keskin bir münzevilik yaşatıyor. Ray’in öfkeli, küskün ama sağ bir babası var. Frank’inkiyse öfkeli, gaddar ve ölü. Paul ‘e gelirsek annesinin aynı anda birlikte olduğu hangi adamdan ona gebe kaldığı belli değil. Normal olduğunu ispat etmek adına sevmediği bir kadınla evlenmeyi ve baba olmayı kabul ediyor. Zavallı kız arkadaşı ise birlikte oldukları her dakika boyunca ona hep aynı soruyu soruyor, doğru düzgün bir cevap alamayacağını bile bile, “Neden beni seçtin?” diye ve muhtemelen hiçbir zaman öğrenemeyecek Frank’in gizemini ve onu neden seçtiğini.

image

Sırtının yere gelmesi mümkün görünmeyen adamlar bir bir ya sırtından, ya böğründen, olmadı sol böbreğinden vurulmak ya da bıçaklanmak suretiyle kah kızgın kumlar üzerinde sevdiği kadının hayali gözlerinin önünde, kah kalın gövdeli ağaçların gölgesinde bir ormanın içinde ama pırıl pırıl bir gökyüzünün altında, en vahimi de kaçtım, kurtuldum, nihayet ışığı gördüm derken kahpece sırtından vurularak benzer ama farklı boyutlardaki bir başka ışığa kavuştuğu bir buruk sonla veda ediyor hayatlarına. Neyse ki hayat var, neyse ki hayat onlardan büyük ve dünyaya gelen iki bebeğin varlıklarıyla kalplere umut serpiliyor bir parçacık olsun.

İkinci sezon True Detective’i beğendim mi? Aksi olsa üzerine düşünüp yazmazdım. Bir seri katil yerine içerisine emniyetten güçlerin, belediye başkanlarının, büyüük büyüük adamların karıştığı, intikam almak isterken giderek hayatta psikopatlaşan mağdurların, marazi adamların ara ara dahil olduğu, para ve güç odaklı çok daha büyük güçlerin savaşının ortasında kalarak çarpışmak zorunda kalan dedektiflerin boylarını fersah fersah aşan suların altına gömülmesini izledik. Ray oğlunun velayeti için bulaşıyordu bu işlere ikinci defa. Dna testiyle oğlunun kendine ait olduğunu ise öğrenemeden öldü. Karnaval zamanı bir gazeteciye yaşanılanların nedeninin arazi dolandırıcılığı olduğunu, işin içine rüşvet, cinayet, şantaj ve bitmez tükenmez ihanetlerin de dahil olduğunu anlatan Ani’nin son sözlerine yürekten katılıyorum. Daha iyi bir dünyada yaşamayı hak ediyoruz. Hepimiz.

My Least Favorite Life”

This is my least favorite life
The one where you fly and I don’t
A kiss holds a million deceits
And a lifetime goes up in smoke
This is my least favorite you
Who floats far above earth and stone
The nights that I twist on the rack
Is the time that I feel most at home

We’re wandering in the shade
And the rustle of fallen leaves
A bird on the edge of a blade
Lost now forever, my love, in a sweet memory

The station pulls away from the train
The blue pulls away from the sky
The whisper of two broken wings
May be they’re yours, maybe they’re mine
This is my least favorite life
The one where I am out of my mind
The one where you are just out of reach
The one where I stay and you fly

I’m wandering in the shade
And the rustle of fallen leaves
A bird on the edge of the blade
Lost now forever, my love, in a sweet memory   ,Lera Lynn

—.—

“The mystery that no one knows
Where does love go when it goes?
The mystery that no one knows
Where does love go when it goes?”    Lately ,Lera Lynn

—.—

“Just remember in the winter
Far beneath the bitter snows
Lies the seed that with the sun’s love
In the spring becomes the rose.”   The Rose  ,Amanda McBroom

image

 

SECRETS AND LIES / SIRLAR VE YALANLAR

image

SECRETS AND LIES:

Sırlar ve Yalanlar: Bu iki sözcük çoğul eklerle çoğaltıldığında, öncelikle bir cinayet mahallinin şeritlerinin içine hapsolmuş minik bir beden görmemize sebep oluyor bir daha kıpırdaması mümkün olmayacak. Sonra tipik bir Amerikan banliyösünün, oradan da Amerikan orta sınıfa mensup insanların hayatlarının, şömine üzerinde yüzlerinde sonsuzmuş gibi görünen gülücüklerle verdikleri pozlara indirgenmiş anlarının büyük ölçekte tüm hayatları düşünüldüğünde hiç de öyle fotoğraflardaki gibi mutlu mesut gitmediğini görüyoruz bölümler ilerleyip, insanların iç yüzleri ortaya çıktıkça. Bu çerçevelerin altında yatan sırların ve yalanların başrolde olduğu on bölümlük dizinin ismiyse “Secrets and Lies” yani “Sırlar ve Yalanlar”. Sabahın erken saatlerinde yürüyüşe çıkan Ben, komşularının küçük oğlu Tom’u ormanlık alanda yerde soluksuz bulduktan sonra, kendi soluğu kesilircesine evine doğru koşup polise haber veriyor. Polis ekiplerinin başındaki Müfettiş Andrea ise hem Tom’un hem de komşularının hayatlarını, gelmişlerini geçmişlerini didik didik ediyor alenen.

Tom’un hep güzel giyinen, her daim bakımlı, her daim hoş, hep kibar, hep seviyeli ve emlakçı bir eşi ve iki tane de mükemmelmiş gibi görünen kız çocukları var. Küçük kız babasına hayran ve bunu asla gizlemiyor. Müfettiş Andrea babasına zehirli oklarını acımasızca saplarken karşısında durup, ona tavır alabilen yalnızca o var. Andrea sadece bu kızın çıkışları karşısında bir parçacık olsun geri çekiliyor. Tom’un mahalleden uzun soluklu tek dostu olan Dave’se biraz çapkın, biraz tombik, biraz içkici, bazen hapçı olsa da ve arkadaşının başını ara ara belaya soksa da nihayetinde onun için elinden gelenin en iyisini yapıyor ve hep arkasını kolluyor tek ve kadim dostunun.

image

image

Ben boyacılık yapıyor gittiği evlerde. Karısı ise hem daha varlıklı bir aileden geliyor hem de şehirde büyük bir emlak firmasında çalışıyor. Eve daha çok para getiren kadın yani. Andrea ilk ev teftişinden evliliğin çatırdadığını anlıyor salon kanepesinin üzerindeki telaştan toplanmamış yataktan gözlerini ayıramazken. Andrea’nın titiz araştırmaları sonucunda elde edilen birtakım bilgiler, Tom’un biyolojik babası olması gibi, basına sızdırılınca zaten çok büyük paralar kazanamadığı işlerde de istenmez oluyor bir süre sonra. Komşuları, müşterileri yahut hem komşuları hem müşterileri ona karşı tavır alıyorlar. Gazeteciler bitmek bilmez soruları ve patlayan flaşlarıyla kapılarının önünde gece gündüz nöbet tutarlarken ve Ben sürekli merkeze çağrılırken komşular gittikçe daha tedirgin oluyorlar. Ben’se üzerindeki baskı ve Andrea’nın bitmek bilmez suçlamaları yüzünden kendi avukatlığına soyunuyor çaresizlikten ve bir avcıya dönüşüyor, çoğunlukla av olsa da. Ben deştikçe, her ailenin sakladığı bir sırrı ve henüz kapanmamış bir yarası olduğunu görüyoruz geçmişten günümüze taşıdığı. Ben umutsuzca katili ararken bir yandan da ortaya dökülen sırlarla yüzleşmek zorunda kalıyor. Yalan makinesine girdiğindeyse ara sıra yalan söylediğini itiraf ediyor çaresizce.

image

image

image

İnsanların kendi üzerlerine vazife olmayan durumları bir çeşit tahrik ve tehdit olarak algılayıp içlerinde biriktirdikleri öfke ve nefreti gizlice ve azar azar büyüttüklerine ve gün geldiğinde, fırsat da bulduklarında bir güzel kustuklarına şahit oluyoruz. Hiç kuşkusuz bu insanlar hasta ama dışarıdan hiç belli etmiyorlar ve büyük bahçeli şirin mobilyalarla süslü evlerinde, akşam verdikleri barbekü partileri eşliğinde farklı kompozisyonlar çiziyorlar. Dört temmuz olan Kurtuluş Günlerini barbekü eşliğinde kutlarkenki halleri yirmi dokuz ekim olan Cumhuriyet Bayramımızı ellerinde kömür, mangal ve piknik tüpleriyle park ve bahçelerde kutlayan insanlarımızınkiyle benzeşiyor çok.

Dış işlerinde görevli işkenceden sorumlu siyahi komşularının sınırlarda gezindiğini görüyoruz mesela. Ben’in evine girip gizli kamera yerleştirmesi haricinde en nihayet Ben’i kaçırdıktan sonra metruk bir binaya getirerek, kendisine savaş suçlusu muamelesi yapıp önce bir kazığa bağlaması, sonra da boğuldu süsü vermek için beraberinde getirdiği nehir suyunu yüzünü örttüğü havlunun üzerinden ciğerlerine doğru göndermesi, insana şu soruyu sordurtuyor “Acaba kapı komşum gerçekte nasıl bir insan?” “Çocuklarımın başını okşarken ya da bayramlarda ev ziyaretimize gelirken aklının yatak odamızda olmadığı ne malum? Kıyaslamalar yaparken kendi hayatının önüne seninkini koymadığını nereden bilebilirsin?” Amacının sadece bir çocuk katilinin itirafını almak olmadığını anlıyoruz işkence dolu dakikalar sürdükçe. Bu komşunun son derece geçerli bir nedeni var: Kendisi yıllar evvel bir kez gerçekleşen ve küçük Tom’un dünyaya gelmesine neden olan anı gözleriyle görmüş bulunuyor istemeden. Bundan kendine göre ders çıkarması ise kadının kocasının kendisi gibi orduda çalışıyor olması ve evinde bulunmaması oluyor. Kısaca kendini boynuzlanan askerin yani kocanın yerine koyup, zamanında kendi aldatılışının küllerini tutuşturuyor. Herkesin aslında sadece kendi hayatına ve yaşadıklarına karşı öfkeli olduğunu görüyoruz. Herkes kendisi için ağlıyor aslında. Bunun acısını da en yakın, en kolay ve mağdur hedeften çıkartmaya çalışıyorlar.

image

image

image

Sıkı topuzu, gri takım elbisesi ve sesine verdiği koyu ton Andrea’yı erkeksileştiremiyor. İnsana üstten üsten bakan, kibirli bir tonda işini yapmaya çalışan obsesif bir kompozisyon yaratıyor bu rolüyle Juliette Lewis. Kızını iflah olabilsin diye hapse göndermekten çekinmiyor. Gerçek katili keşfettiğinde, onun da tıpkı kendi kızı gibi hapse girmesini istiyor. Suç oranının her geçen gün düştüğünün bilincinde olmakla birlikte son derece vurdumduymaz, duygusuz, bencil ve saldırgan bir beynin daha iyi bir katil olmak üzere kendini hayata hazırlayışını ve hiçbir şey yaşanmamışçasına sokaklarda elini kolunu sallayarak gezme ihtimalini içine sindiremiyor bir türlü.

Bir aile parçalanıyor ve bunlar olmazdan önce cinayetin işlendiği gün barda bir yandan içerken bir yandan da her bireyin kırk yaşından önce evlenmemesi gerektiğine dair aforizmalarını paylaşıyor Ben kendisine anlamaz gözlerle bakıp, uyuşmuş kulaklarla dinleyen bar kelebekleri eşliğinde. Sorumluluklarından boğulup, yüzme bildiği halde reddeden ve çırpındıkça suların altına gömülen bir aile babasını izliyoruz bizler de.

Abby cinayeti itiraf ettikten sonra bir kaçış ve Abby’i kurtarma planı yapıyor  çaresiz Ben. Karı koca karşılıklı birbirlerini suçlamayan bir tonda konuşuyorlar bir el valizini dolduracak kadarlık bir süre boyunca. Nerede yanlış yaptıklarını soruyorlar birbirlerine. Kendi rızasıyla hapse giren baba parmaklıklar ardında geçireceği yirmi yılın her günü bu soruyu kendine soracak olsa da, asıl müşkil durumda olan kişinin psikopat kızıyla birlikte olmak durumunda kalacak olan annesi olduğunu düşünüyor insan. Bir anne on iki yaşındaki kızının kafasından geçen manyaklıklara şahit oluveriyor o kısacık anda. Planlı bir şekilde işlemiş olduğu cinayetini itiraf ediyor Abby umarsızca.

Sırlar ve Yalanlar ortalamanın üzerinde bir dizi. Ama hepsi bu. Benim için asıl güzelliği Damien Rice’dan aşağıdaki sözlerin ait olduğu şarkının son anda diziye dahil olmasıyla, on bölüme çok şey katabilmiş olmasıydı. Bir ders niteliğindeki sözleri Dedektif Andrea ağlarken dizinin hissettirdiğinden çok daha yüksek duygu durumlarına taşır umarım sizleri de…

“It takes a lot to know a man
A lot to know, to understand
The father and the son
The hunter and the gun

It takes a lot know a woman
A lot to comprehend what’s coming
The mother and the child
The muse and the beguiled

It takes a lot to give, to ask for help
To be yourself, to know and love what you live with
It takes a lot to breathe, to touch, to feel
The slow reveal of what another body needs…

What are you so afraid to lose?
What is it you’re thinking that will happen if you do?
What are you so afraid to lose?
(You wrote me to tell me you’re nervous and you’re sorry)
What is it you’re thinking that will happen if you do?
(Crying like a baby saying “this thing is killing me”)
What are you so afraid to lose?
(You wrote me to tell me you’re nervous and you’re sorry)
What is it you’re thinking that will happen if you do?
(Crying like a baby saying “this thing is killing me”)
You wrote me to tell me you’re nervous and you’re sorry
Crying like a baby saying “this thing is killing me”   It takes a lot, Damien Rice

image

image

image

FARGO 2014

“Kaygısızlar felaketi küçümser,
Ayağı kayanı umursamaz.” Eyüp 12.5:Kutsal Kitap’tan

“Kalabalıktan çok korktuğum,
Boyların aşağılamasından yıldığım,
Susup dışarı çıkmadığım için
Suçumu bağrımda gizleyip
Adem gibi isyanımı örttümse”… Eyüp 31.33-34:Kutsal Kitap’tan

image

DİZİNİN BAŞKARAKTERLER ÜZERİNDEN YORUMLANMASI:

Lester Nygaard:

Dizinin ilk bölümlerinde korkak, pısırık, ezik, acınası ve şaşkın, ilerleyen bölümlerinde korkak, acınası ve şaşkın, sonlara doğru ise yine bir parça şaşkın ve korkak olmakla beraber işini bilen, nispeten soğukkanlı, karizmatik, karşı cinsin idolleştirdiği(karısından ayrılana değil, karısı ölene var varacaksan diyen çeşitli kategorilere ayrılmış ve kalem kalem kritize edilmiş Anadolu, aydın, kırsal, kentli, okumuş, az okumuş, off o da çok okumuş kadınlarımızın ortak feryadı, Amerika’nın Minnesota eyaletine kadar ulaşmış olsa gerek) bir karaktere dönüşür yavaş yavaş. Lester’in erkeklik gururu denen şeyi tekrar kazanmasına yönelik geçirdiği değişim ve örtbas edilen onca suç ve cinayet vahşi kapitalizmin modern dünya insanının beş duyusundan sızım sızım sızmasının mübah sayıldığı zamanlarda bile insanın içini huzursuz ediyor bir parça da olsa, değer miydi tüm bunlara diye. Değer miydi Lester? Ve ne yazık ki ince buzun kırılganlığından Lester cevap veremiyor bize. Herkesin kendi küçük cehennemini kolaylıkla yaratabildiği dünyamızda, Lester’da bir küçük kara delikte yutulup gidiyor nihayet. Kendi küçük kara deliğinde. Ama gitmeden tuhaf izler bırakıyor insanların yaşamları üzerinde. Hess’ten karısının yardımıyla, erkek kardeşinden kendi işlediği suçu üzerine atıp hapishanede çürümesine sebebiyet vererek, eşinden de kafasına vurduğu çekiç darbeleri sayesinde intikam alıyor, onca zaman içinde biriktirmiş olduğu öfkesini çıkartarak. Satış primleri düşük, başarısız bir eş  ve çalışandan, hayatının ikinci baharında kazandığı özgüven ve saklandığı yerden çıkan şeytani zekası sayesinde maşayı tutan ele dönüşüyor. Sorun şu ki önceki Lester mı, sonraki Lester mı daha iyi diye kendi kendinize sorduğunuzda, ikisinden de pek hoşnut olamıyorsunuz. Ne dönüşümü, ne baştaki pasif ve sürekli aşağılanan, hor görülen halleri içinize sinmiyor bir türlü. Erkek kardeşinin de dediği gibi Lester’ın doğasında bir terslik, bir gariplik var ve bunu sevmeniz mümkün olmuyor. Lester sevimsiz bir dönüşüm geçiriyor. Henüz karakteri oturmamış bir ergenden, bir mitomana dönüşüyor.

image

Lorne Malvo:

İsmine dizinin ilerleyen bölümlerinde vakıf olacağımız, sosyopat, psikopat, her renge bürünüp de rengini belli etmeyen, her mesleğin erbabı(papaz, dişçi, ortopedist, imaj maker, kiralık katil, keyfi katil), kutsal kitap üzerinden entrika çeviren, aklı bir başka çalışan, hikayeler anlatmayı seven, cennetten kovulmuş olduğunu kendi ağzıyla itiraf eden, insanların kaderlerine, hayatın hal ve gidişine, toplu ölümlere sebep olmayı tüm bunları yaparken de Tanrı’nın eli değil, kendi kitabına göre kaderlerle oynayıp Tanrı’nın kendisi olmayı seçecek kadar özgüveni yüksek bir karakter. Aslında tam bir zırdeli olmakla beraber, süreç boyunca öğrenme şansını yakalayamadığımız bir geçmişsizlikten ötürü içindeki kötülüğün esasını ve temellerinin nasıl ve ne şekilde atıldığını da asla bilemiyoruz ama sinsi tahminlerimiz de yok değil hani kendimize sakladığımız. “Hayatımız kızıl bir gelgittir.” derken duruşuyla asla dışına yansıtmadığı kendi içindeki ateşten, anlamlandırılamayan insan doğasının ve genel olarak tüm tabiatın dengesizliğinden bahsediyordur belki de. Romalıların kurtlardan geldiği efsanesini hatırlattığı bir anekdotta ise “Hayvanların dünyasında azizlere yer yoktur” derken dünyanın birkaç peygamber tarafından iyileştirilemeyeceğini işaret eder inceden Stavros’a. Stavros’sa Tanrı var mıydı yok muydu diye olan biteni sorgular dururken hayatının dizginlerini kaybeder yavaş yavaş ve kendi felaketini kendi hazırlar. Malvo için ağzından çıkan ilk kelime kanundur ve başkalarının fikirlerine değer vermez. Gevezeleri, yaşam dilencilerini sevmez. Tek bir kişiye iş teklifinde bulunur beraber çalışmaları içn, o da kiralık katil olarak tutulan ikiliden Molly’nin vurduğu sağırdır, yani Mr. Wrench. Molly, orjinal filmdeki Marge’ın az konuşan ve cinayet işlerken enselediği Peter Stormare’le yaptığı konuşmanın benzerini, hastane odasında Sağır’la yapar.  Billy Bob Thornton, Steve Buscemi’ye dönüşür bir nevi, partner arayışındaki. Herkesi, her şeyi birbirine kattıktan sonra uzaktan izlemekten tuhaf bir zevk alır gibidir. En büyük zaafı hor görülen insanların yeni bir başlangıç yapabilmelerini sağlamak için önlerindeki engelleri kaldırmaktır. Ezenlerle, ezilenleri yüzleştirir. Cinayet işlemeye giderken asla maske takmaz, korkusuzdur. Tek bir karakter hariç hepsiyle yüzyüze gelmişliği, konuşmuşluğu vardır. Molly hariç. Tipi fırtınası esnasında bir an bir düşmüşçesine karşı karşıya gelirler sadece. Molly bir şekilde Malvo’yla asla karşı karşıya getirilmez. Malvo’yu yakalamak da Molly’e kısmet olmaz.

image

Molly Solverson:

Meslek erbaplarına bakış açımı değiştiren baba kızdan, kız olanı Molly. Ve tabii polis. Kendi vermiş olduğu bir karar olmamasına rağmen vicdan azabının kaynağı olan mesai arkadaşının kendisinin yerine gittiği Lester’ın evinde vurulması ve geride hamile bir eş ve boyası tamamlanmamış bir bebek odası bırakması aklını kurcaladıkça onu hırslandırmakla beraber, dizinin ilk bölümünde gördüğümüz şaşkın ve mesai arkadaşının bilgi ve tecrübesine yaslanmış Molly’den(kaputu açmak aklına gelmiyor cinayet mahallindeki), yine öldürülen arkadaşının önsezileri doğrultusunda şefliğe doğru ilerleyen bir kadına geçiş yapıyor adım adım korkusuzca. Etrafını çevreleyen ve hep bir şeylerden kaçan ödlekler ordusu erkeklerden daha cesurca ve daha soğukkanlı davranabiliyor her zaman. Nitekim kendisini sislerin içinde yanlışlıkla ama salakça vuran müstakbel kocası polislikten postacılığa terfi ediyor. Lester’ı her daim sorguya çekmekten kaçınan şefi evinin önündeki karları küreyen insanların yokluğundan şikayetlenip istifa etmek istediğini söylüyor  ve Lester’ın hep bir şekilde yırtmasına sebebiyet veriyor, Molly sorguya çekmek için paralansa da. Lester’sa tüm fiziki yetersizliklerine, ilk merhum eşinin söylediği üzere içi boş bir tabancayla kendini vuran ilk kişi sen olursun benzetmesini haklı çıkarırcasına tek fiske yemeden her defasında kendini yaralamayı başarıyor. Hatta son sürek avında da kaderin bir cilvesi olarak kendi küçük kara deliğine saplanıyor, polis tarafından vurulmadan. Kısacası erkekler kaçıyor, yan çiziyor, korkuyor, yalan söylüyor, iş işten geçtikten sonra olaylara el koyup, her şeyi yüzlerine gözlerine bulaştırırken, göz göze bile gelemiyorlar karşı tarafla ama Molly hep duruyor.

image

Lou Solverson:

Dizinin en karizmatik erkeği Keith Carradine tarafından canlandırılıyor. Korumacı, aklı başında, dolayısıyla doğru kararlar verebilen, aksaklığı bir mesaisinden yadigar kalmış, aynı zamanda iyi şarap ve iyi adam olmanın benzer kriterlerine haiz bir baba karşımızdaki tek çocuğunu bir başına yetiştirmiş olan. Dizideki erkek karakterlerin arasından sıyrılıyor bu ayrıksı, uzun adam(bizde de var bir uzun, karışmasın lütfen). Billy Bob ineze görünümlü sevimsiz bir cani, Lester pısırık olabilecek kadar küçük ya da küçük olabilecek kadar pısırık, Molly’nin kocası baş edemeyeceğini düşündüğü her tehlike sinyalinin karşısında bir atom bombası varmış gibi titreyip, bir an önce bertaraf etmek için vurarak kurtuluyor korku nesnesinden, polisler ebleh ve durgun akıllı ve aslında sanki kasabanın kalan tüm erkekleri tuhaf bir çılgınlığa kapılmışçasına aptallar ve kar, tipi ve sonsuz beyazlık onların ruhlarını ve akıllarını da dondurmuş her anlamda. Birkaç cingöz dışında hiç açıkgöz yok. Şark kurnazları da yok. Zaten Minnesota Kanada sınırında olduğundan kuzeye kaçıyor, bu da bize her yerin kuzeyinin daha bir soğuk olduğunu gösteriyor. Satıcılar alabildiğine saftirik. Kimse taksiye binmiyor. Kimse büyük tipinin yaşandığı gün hariç dışarı çıkmamazlık etmiyor kar diz boyu oldu diye. Küçük sapmalar, büyük kışkırtmalar olmazsa insanlar kaderlerine razı geliyorlar. Büyük kötülükler hep dışarıdan geliyor. Karsa son bir iyilik yapıp hepsini örtüyor kuş tüyünden bir yorgan gibi.

image

Stavros Milos:

Dizinin en trajik hikayesinin baş aktörü kendisi. Adından da anlaşılacağı üzere bir Yunan Ortodoksu. Ve hikayesinin başlangıcı Yunanistan’dan göç ettikleri güne rastlıyor. Karısının sızlanmaları(tüm kadınlar değil, bazıları hep sızlanır, bende sızlanırım her fırsatta, fırsat buldukça), arka koltuktaki bebek arabasındaki küçük oğluyla cebindeki son beş dolarla almış olduğu benzin suyunu çekip, onları beyazın ortasında bıraktığında ve bir tır tüm çabalarına rağmen durmayıp onu yolun ortasına savurduğunda, çenesi kara bulanmış halde Tanrı’ya yalvarırken bir mucize gerçekleşiveriyor ve bir çanta dolusu dolar buluyor kimin olduğunu bilmediği ve Tanrı’yla olan anlaşması bu şekilde başlamış oluyor yıllar yıllar önce. Lester’ın ve boşamaya çalıştığı halen daha sızlanmayı seven karısının Türk hamamı açma hayalleri içindeki fitness hocasının şantajları ve oyunları sonunda kendini Kutsal Kitap’taki kehanetleri savmaya çalışır halde buluyor. Kutsal Kitap’a göre Firavun, İbrani halkını azat edip ülkeyi terk etmeye izin vermediği için Mısır’ın başına 10 felaket gelmişti. Bunlar: 1) Nil nehrinin kana dönüşmesi=Stavros’un kan banyosu; 2) Kurbağa istilası; 3) Sivrisinek istilası; 4) Atsineği istilası; 5) Hayvan ölümleri=Köpek King’in odunla katli; 6) Çıban belası; 7) Dolu belası; 8) Çekirge belası=Süpermarketteki çekirge istilası; 9) Karanlık Belası; 10) İlk doğan çocukların ölümü’dür.=Stavros’un önlemeyi başaramadığı ilk ve tek evladının kaybı. Zavallı Stavros!

image

Gus Grimly:

Şaşkın damat, önce polis sonra postacı, müstakbel karısını dalağından vurdu ama öldüremedi, Lorne Malvo’yu da defalarca vurmak kendisine kısmet oldu hortlayıp da kendisini vurmasın diye. Onun dışında iyi kızı kaptı, dalağını aldı ama spermlerini bıraktı, huzuru ve mutluluğu buldu, apartman dairesinden ev düzenine geçti. Kanımca hep artıya geçti durdu. Zaten kıza göz koymuştu. Arada safların da şanslarının yaver gittiğinin bir örneği oldu. On bölümün en etkileyici hikayesi ise Gus elinden kaçırdığı Malvo yüzünden beşinci bölümde çaresizlik içindeyken Yahudi komşusu tarafından anlatılan ve mezartaşının üzerine de “Her şeyini veren adam” diye yazılan dünyadaki acıyla baş edemeyip malını, mülkünü, tek böbreğini akabinde de tüm organlarını bağışlamak için bileklerini usturayla kesen adamın hikayesi olmuştur. Elbette aynı hikayeyi paylaştığı Molly’nin bulduğu çıkış yolu daha akılcı olmuştur.

image

Ve  dizi boyunca bir takım işaretler ya da evrenin nazik hatırlatmaları olarak adlandırabileceğimiz bir takım göndermeler bir sebepten karakterlerin karşısına çıkıyor ve onları bir başka kadere doğru sürüklüyor ister istemez. Kör karanlıkta ortaya çıkıveren bir geyik bir arabanın yoldan çıkmasına ve Lester’la, Lorne Malvo’nun yollarının kesişmesine neden olabildiği gibi(Gel de kadere inanma!), bir kurt hikayenin sonunda Malvo’nun evini deşifre edebiliyor. Tıpkı orjinal filminde olduğu gibi çok kuvvetli bir müzikle açılan açılış sahnesinden sonra, karların ortasında bagajdan don paça fırlayan bir muhasebeci, sıradan orta sınıf hayatlar ve rutine dair sıkıcı konuşmalar şahit olduğumuz. Sıradan insanların hayatları bir süre sonra çığrından çıkabiliyor. İlk bölümde Lester’a sigorta poliçesini hamile eşini ve cinsiyetini henüz bilmedikleri çocuklarını da kapsaması için getiren karı kocadan araba satıcısı olan yeni evli genç adam, son bölümde Lorne Malvo’nun kurbanı olmadan önce küçük bir kızım var diye yalvarıyor hayatını bahşetmesi için ve çocuğunun cinsiyetini öğrenmiş bulunuyoruz bizde giderayak. Kanserden, ülserden ölen insana rastlamak imkansız bu kasabada. Herkes kiralık katiller, pısırık olmaktan gözü dönmüş kocalar tarafından hakkın rahmetine kavuşturuluyor ve tirbuşonun büyüğü ve elektriklisi olarak tarif edilebilinecek bir makineyle açılan delikten buzlu sulara atılan insanlarsa arkalarında boş mezarlar bırakıyorlar. On bölümün en etkileyicisi ise altıncı bölüm oluyor. Stavros’un acı dolu hikayesi, Malvo’nun yem olarak kullandığı fitness hocası ve polisin Litany eşliğinde karşı karşıya gelmesi, evin ve biçare adamın taranması, biri sağır ve dilsiz, diğeri erken gelen ölümü tadan iki kiralık katilin Malvo’yu sıkıştırmaları ve tipi altında göz gözü görmeksizin yapılan çatışma hep bu seçilmiş bölüme denk getirilmiş sanki.

Netice itibariyle birçok filmin başarısının yanından bile geçemeyeceği ve aynı adlı orjinal filmin ardından neredeyse yirmi yıl sonra; fakat bu sefer yapımcı koltuğunda oturan Coen Kardeşler’in belki de öngörüsüyle risk alınarak ortaya çıkmış, yaslandığı Kutsal Kitap’tan alınan referanslarla Tanrı’yı, kaderi, peygamberleri, aklın sınırları özgür kaldığında elinde kullanma kılavuzu bulunmayan insanlarca ne çeşit sonuçlara ulaşılabilineceğini gösteren, erdemli olmayı, cesur olmayı anlatan ama ne şekilde olursa olsun hiç kimsenin kendi küçük hikayesinin sonunu bilmediği(en başta Malvo), her şeyin yerli yerine oturduğu, izlediğim en iyi senaryoya sahip bir dizi film olmuş FARGO. En iyi senaryo.

image

TRUE DETECTIVE

TRUE DETECTIVE

 image

Birinci sezonunun ilk bölümü iki adamın karanlıkta omuz omuza usulca uzaklaştıkları bir yangın yerinde başlarken, dizinin sekizinci ve son bölümü her yıldıza bir hikayenin yakıştırılabileceği karanlık bir akşamın ortasında aydınlık bir yakın gelecek beklentisi içindeki iki dedektifimizin yarı komik yarı hüzünlü diyaloglarıyla son bulur Lafayette General Hospital’in önünde. Marty Hart(Woody Harrelson) zamanında geleceği görmüş olacak ki-bunda kadınlarla yaşadığı sayısız kaçamağın da etkisi olsa gerek-çimlerinden, karısından dolayısıyla da evinden uzak durmasını istediği meslektaşını evinden uzak tutmuş olmakla birlikte karısından uzak tutamamış olmasının öfkesini geçen onca yılda gördüğü bir sürü manyaklıktan belki, belki solgun geçmişin hatırından, belki de olaylara daha soğukkanlı bir bakış açısıyla bakabilme kabiliyetine sahip erkek durgunluğunun ve bir yere kadar başarısız sayılabilecek istikrarsız özel hayatının etkisiyle, daha da bir sürü duygusal sebepten dolayı yok sayıp korkusuzca ortak davalarının üzerine gidebilmiştir elinden geldiğince. Evlat acısı ya da ona benzer travmatik trajediler(tdk beni sever) atlatmış her adamın Rust Cohle(hızlı okuyunca raskolnikov) gibi bir guruya, insafsız bir yaşam, evren ve insan sorgulayıcısına ya da sağlam bir ruh okuyucusuna dönüşme imkanının ancak yüksek IQ’ya sahip bir adamın beyin kapasitesiyle gerçekleşebileceğini ise çözmüş bulunuruz ilerleyen bölümlerde. Marty ilk başlarda Rust’la ne yapacağını, nasıl baş edeceğini bilememekle beraber, tabiatından kaynaklı alık ve kafası karışmış halleriyle ara ara ondan akıl almayı da ihmal etmez. Başlarda çok da içinin almadığı mesai arkadaşıyla sezonun son bölümünde omuz omuza hastaneden sözüm ona kaçtıkları sahnede sırf bu yüzden enfestir. Marty yaşadığı şiddetten sonra ailesinin yanında duygusal bir patlama yaşayıp zırıl zırıl ağlarken, Rust’ın gözyaşları dostunun yanında akar yaşadığı ölüm deneyimini anlatırken. Zamanında zorunluluktan mesai harcadığı arkadaşıyla yılların, olayların ve yumrukların eskitemediği bir bağ oluştuğunu görürüz. Matthew McConaughey tarafından canlandırılan Rust mesafeli tavırları, dinlere ve insanlara yönelik pesimist fikirleri, avurtları çökük hiç gülmeyen yüzü ve plastik makyajıyla hiç açık vermeden canlandırdığı özünde iyi bir adam hallerini kapattığı sandıktan hiç çıkarmadan ve hiç deşifre etmeden oynar. Bizse hayata anlam katmanın ve bu dünyayı değiştirmenin olanaksızlığından dem vurduğu dialoglarıyla ve sevimli olmaya çalışmadan yaşadığı hayatından ve fikirlerinden ödün vermemesiyle yavaş yavaş alışırız ona ve evrenine. Aslında çok şey yapmak için çırpınan bir adam vardır kendi içinde hiç belli etmese de dünyayı güzelleştirmek için değil güzelliği kurtarmak için çırpınan; bir de her şeyi kabullenmiş ve rasyonalize etmiş bir adam vardır dışardan. Ve fakat bizler bu anti kahraman dedektifi çok ama çok severiz Gülbeşeker misali(Kamuran’sa Woody).

image

image

Sert ve küfürbaz adamların, uyuşturucu satıcılığı yapan Neonazi’leri çağrıştıran motorsiklet çetelerinin ve zenci mahallelerine sağanak misali baskınların yapıldığı, kuytu, kırsal köşelerinde nüfuzlu ve pedofil adamların çocuk kurban etmek suretiyle düzenledikleri manyakça ritüellerin nüfuzlu başka adamlar tarafından örtbas edildiği, ensest ilişkilerden doğup ailesinde gördüklerini başkalarının çocuklarına uygulamaktan çekinmeyen insanların yaşadığı merkez Houston’a komşu günümüz Louisiana’sında yaşanan olaylar nihayetlendiğinde dedektiflerden bir tanesi hastane yatağında yatmakta olan Marty’ye olanların ayrıntılarını ve perde arkasını anlatmak için niyetlenirken, zavallı Marty uğruna olası komiserliğini heba ettiği bir olay olan gittikleri bir olay yerinde keş bir adamın kurusun diye mikrodalga fırına koyup patlattığı bebeğin görüntüsünü gözünün önüne getirmiş midir bilinmez ama duymak istemiyorum diyerek yılgınlığını dile getirir yattığı yerden. Zamanında Rust istifasının nedenini sorduğunda bir daha böyle bir şeye bakmak istememesini sebep olarak göstermiştir. Şimdi ise gördüklerinden sonra duymak da istemiyordur. Üçüncü sayfa haberlerini okuyup eşe dosta ballandıra ballandıra anlatmaktan ve olayın içi yüzünü deşmekten büyük bir zevk alan meraklı üçüncü şahıslar bu tip olaylarla her gün burun buruna gelse aynı şekilde ne duymak ne de görmek isterler bizce.

image

image

image

Rust Cohle’un ancak birkaç bölüm devam eden ama  Hannibal’in zarafet, nezaket ve gurmelik gibi kimi şık özelliklerinin ardına gizlediği yamyamlık ve psikopatlık gibi nahoş birtakım özel durumlar barındırdığının deşifre edilme isteği ve şüphesi True Detective’deki ilk iki bölümden sonra sis perdesi aralanıp da karakterler oturup yer ettikten sonra gereksiz başvurulmuş bir entrika olarak ara ara sokuşturuluyor sanki(eleştirecek bir şey bulamamamın sıkıntısıyla çaresizce sığındığım çook gereksiz bir paragraf oldu bu kanımca) ve Marty’nin sadakatsizliğiyle sınadığı zamanla ex eşe dönüşen Maggie’nin mutfak ve yatak odasına bağlı gergin hallerini üzerinden atıp da nasıl ve ne ara bir doktora dönüştüğünün ise esamesi okunmuyor.(gözyaşartan doğru eleştiri).

image
Güney’in dövmeli sert çocukları, bol içki ve uyuşturucunun etkisindeki dumanlı kafalar, sigara(Marty’nin aramıza hoşgeldin Rust hediyesi bile bir paket Camel), fahişeler, banliyölerdeki sürek avları, katiller, sorgu odaları, mahzenlerde saklı cesetler ve dünyanın her yerindeki birbirine benzer varoşlarda geçen acımasız hayatlar Güney aksanıyla konuşan insanların dillerini kibarlaştırmıyor elbet. Uyuşturucu baskınındaki Afro-Amerikalı tabiatından kaynaklı  olsa gerek kafasına bir silah dayanmışken bile solgun gtl beyaz adam diye küfürler savurmaktan alamıyor kendini. Sıkı çocukların aşk meşk durumlarına gelince durumları yıılar geçtikçe içler acısı bir hal alıyor. Marty karısına etmiş olduğu bağlılık yeminini kısa aralıklarla cinsel partnerleriyle bozuyor ve böylelikle çözüm sürecini baltalamış oluyor ve en nihayet binmiş olduğu dalı kesiyor. İçler acısı bir halde iki kadına aynı anda aşık olmanın imkanı olup olmadığını bile Rust’a soruyor. Rasyonalist Rust’tan olumlu bir yanıt elbette ki gelmiyor. Bu öyle büyük aşkların yaşandığı bir dizi değil zaten ama sevişme sahnelerindeki mizansen ciddi anlamda başarılı bir şekilde seyirciye aktarılabilinmiş(ben beğendim). Demiştik ya sıkı çocuklar bunlar. Dizinin son bölümünde yer alan “Yellow King(lavabo pompası maskeli)” ile meçhul  akrabalık bağları taşıyan kadının sevişmeleri ise çirkinler de sevişirden çok, çöp evde, bir sürü pisliğin ve karmaşanın içinde, şaşkın da bir köpek eşliğinde tuhafların da sevişip fantezi kurabileceği ihtimalini gözler önüne seriyor. Bahsi geçen fantezi bile enseste dayalı olduğundan bu insanların tüm bu yaşananları normal saydıklarını görüyoruz. Çocuk kaçırmak normal, kaçırdığın çocuğa bir süre işkence edip mahzende bir süre beklettikten sonra biz seyirciler hayatlarımızı dünyada çok fazla acı var diyerek intihar etmeden geçirebilelim diye ayrıntılarını göremediğimiz feci bir şekilde çocuk katletmek ve kurban etmek normal, adam öldürmek, çocuk öldürmek, köpeğin, adamın beynini patlatmak normal,  tüm bunları yaparken Nietzsche’ci aforizmalarla durumu rasyonalize etmek normal, aile içi ensest ilişkiler hep normal; bunlara bakıp bakıp davaları çözmeye çalışan dedektiflerse dizinin ilk bölümünde haç altında uyuyup uyanan İsa misali çarmıha gerilmek istediğini belirten Rust gibi son bölümde hastanede kendine geldiğinde bu sefer Yeniden Doğan İsa gibi elinde televizyon kumandası, mor bir göz ve yorgun bir bedenle beyazlar içinde doğrulmuş, acıyla yoğrulmuş yarı şaşkın ama en çok ben bundan sonra ne yapacağım hayatta der gibi bakarken bir parça hüzünleniyoruz sadece bu dünyaya neden çocuk getirdik biz diye(üremezsen acı çekmezsin).

image

ACI/WALLANDER

ACI KISMI:

image

Sen tren beklerken, ben raylarda uzanmış yatıyor olacağım.
Senin bensiz hatıraların olacak benden sonra; bensiz gezip bensiz güleceksin.
“Suç ve Ceza”nın ve’sinden önce unutulan bir şey var, daha mühim sanki: “acı”; sonrasında yerini “sızı”ya ve bir sonraki aşamada da “yara”ya bırakan. Tüm bunlar senin içinde aşama aşama gelişirken, “ceza” kısmı gerçekleşiveriyor kendiliğinden. “Ceza”nın da bir ön hazırlığı var sanki.
Sevgiler ve sevgililer bazen yanlış yerlerde gezmeyi tercih ederler.
Mani olamazsınız.
Oluşacak acıdan ötürü üstlenilmesi gereken sorumluluğu ve bırakacağı hasarı kabullenecek uygun birisi çıkabilir her an için.
Sabırlı olmak lazım.

Şiddetli hayal kırıklığına müteakiben, çok şiddetli delirme yaşamışsın.
Geçer.
Sen içindeki kötülüğü öldür önce.

Hepimiz dilimizin altında gizliyiz(Hz. Ali).
Ben de.
Dil yalancıdır.
Kalbin ne der bu işe?
Hadi bir sor bakalım..

—-.—-

Çevreme vermiş olduğum her türlü kayıtsızlıktan ötürü artık özür dileyebilirim, daha çok geç olmadan.

—-.—-

İnsan bazen oturduğu yerden diğer insanlara sinir olurken buluveriyor kendini. Soruyor sonra kendi kendine bu kadar sinir nerede birikmiş diye? Sonra alışverişe çıkıyorsun o sinirle ve bir bakmışsın aklından silinivermiş hepsi. Sinir, fani sanki. İyi beslenemezse ölecek gibi.

—-.—-

Koşturup duruyorum, kendi eksenimde.

—-.—-

Bindiğim taksinin şoförü halen okumaya devam ettiği bir kitap olan “Türkler Nasıl Müslümanlaştırıldı?”daki derin mevzular üzerinden yapmış olduğu daha da derin çıkarımları derin derin anlatıyor gelmiş olduğu yer kadarınca. Benim de daha daha, çok daha derinleşebilmem için radyonun sesini kısıp, belirli aralıklarla boğazını temizleyip sesinin tonunu bir düşürüyor bir yükseltiyor. Adını o an hatırlayamadığı kitabın yazarının yorumuna ek olarak kendi eklediği yorumla sayısını hatırlayamayacağı kadar Türkün, Araplar tarafından nasıl kılıçtan geçirildiğini ve zorla müslüman edilen Türklerin düşmüş olduğu müşkil durumları yaşarmışçasına bir bir anlatıyor sakin sakin. Bir garip şekilde cinai bölümlerde sesinin tonu düşüyor, fısıldar gibi konuşuyor(bana kendimi Türkleri pusuya düşüren Araplar gibi hissettirmeyi başarıyor; yemyeşil, yüksek ağaçların arkasında kapkara gözlerimle avımı bekliyorum sanki ve her ne hikmetse Anadolu’da gerçekleşmiş olması gereken hadisede ağaç nerde gezer diye sonradan düşünebiliyorum. Kılıç sanki Robin Hood’u çağrıştırmış ruhumda, Sherwood’a gitmiş aklım). Bipolarlaşıyoruz karşılıklı. Söylediklerine beni inandırmak istiyor. Öyle gözüküyorum. İnanıyorum sana. Aç kalbini bana sormadan. Seninim nasılsa. Trafikte, arabasında sıkıştım, nasıl onun olmam? Uysalca başımla onaylıyorum söylediklerini ve mümkün olduğunca suyuna gitmeye çalışıyorum. İstanbul trafiğinde çılgına dönmüş şoförleri idare etmek için gayrete düşmüş bir çok yolcu var. Varsa sendikal haklarımız için başvurmalıyız. Sonra mevzu kendisinin şimdiye rahmetli olmuş kayınbabasına geliyor. Mirasını bölüştürürken oğullarına(üç oğulmuş) miktarınca altın -tam miktarını da ben şu an hatırlayamıyorum, ama çok miktardı-, kızlarına bölüşmeleri içinse bir daire bırakıyor-beş kıza Ümraniye’de seksen metrekare daireydi-. Üstelik giderken-öte tarafa, İtalya’ya değil-damatlara mı çalıştım ben diyerek son noktayı koymuş ve bizim şoförde o beş damattan biri. Konuşmanın devamıysa şöyle gelişti aşağı yukarı:
-“Biliyorum siz bir bayansınız(neyse ki), ama çok özür dileyerek, kardeşimsin(nereden?) bak, bu p.z.v.n.(rahmetli) öbür tarafta cennete gider mi? Beş vakit namaz kılıyor, ben kılmam; oruç tutar, ben tutmam, hacca gitti, ben gitmedim; ne olacak şimdi?”
Beni bu konuda otorite olarak kabul edip, fikrimi sorması zerre kadar gururumu okşamadı. Dini meselelerde, yasalar ve yasak konularda da çok fikrim yoktur, hele ki bu dünyayı aşanlar hususunda. Ama öyle bir trafik var ki dışarıda, yağmur da cabası..
-“Beyefendi(p.z.v.n.”e rağmen seviyeyi düşürmüyorum kendimce) memleket neresiydi?”
-“Kütahya.”
-“Kayınbaba?”
-“O da.”
-“İç Ege?”
-“Evet.”
-“Hiç gitmedim. Güzel memleket midir?” (Konuyu dağıtmak istiyorum, hiç yakından tanıdığım bir Kütahyalı olmadı.)
-“Güzeldir. Ama bizim tarafın insanı bir hoştur. Cebinde taksi parası olmayan kızın gece gece yürüyerek eve gelmeye kalksa, pardon ama o.o.p.(alıştım amca sana) olmuş senin kız derler, oğlan gelse hovardalıktan geliyor olur. Kıza iki vereceksin, oğlana bir. ” (Susmayacak, asla). “Nereye gider ki acaba?”(O kadar takmış durumda ki, paralel ve meridyenine kadar koordinatlarını vermemi istiyor, çok gereksiz baskı oluştu üzerimde.)
-“Tek bu konu üzerinden fikir beyan edemeyiz, oraya mı gider buraya mı diye(Adam turistik geziye gitmedi ki, haritada yer seçeyim)”.
Altın hakkı uçan beş damattan birini, cevaplarım mutlu etmiyor. Kendi dünyasına dönüyor nihayet. Aradığı yolcu profiline uymuyorum. Benden duyduğu hoşnutsuzluğu, radyonun sesini açarak gösteriyor. Haber dinliyoruz bundan sonra. Döviz yükselmiş, altın çıkmış(haberler de hüsranını katlıyor sanki, acıma doğdu içimde). İç çekiyor.

Nihayet arabadan indiğimde hem yürüyorum hem düşünüyorum. Benim halkla yaptığım konuşmalarım hep ufuk açıcı oluyor ve sonrasında beni gülümsetebiliyor ama içeriklerini düşününce çok tuhaf, bazen de aslında hiç yapılmamışlar gibi geliyor. Sokağa çıktığımda, tanımadığım insanlarla yaptığım konuşmaların konu başlıkları şunlar oluyor: Dış güçler(kimseler artık; uzay sanki dış ya) ve onların memeleket pardon memleketimiz üzerindeki korkunç feci komplo teorileri ve bitmek bilmeden üzerimizde oynadıkları bunaltıcı oyunlar(saklambaç, körebe), garip aile meseleleri(şoförün soy ağacını kısa zamanda öğrenebilmem gibi), esnafla istemeden yaptığım ve sonu hep benim aleyhimde sonlanan tuhaf pazarlıklar, yanıma yaklaşan dilencilerin dilenmesinin altında yatan acı dolu hastane ve hastalık mevzuları(lösemi ve ilik kanseri oluyorlar hep, daha da yanıma bizim oğlan Aids kaptı, Numune’de rehin kaldı diyen çıkmadı) ve enn fenası tarafına göre muhalefeti ya da iktidarı yeren ve kınayan karşılıklı atışmalar. Buradan bakıldığında kendi küçük trajedileri dışında insanlar tek tek hasta değil, toplum toptan cozutmuş sanki ve ben de buna dahilim. Esnaflar kendi içlerinde bir tür, memurlar(küçüğünden büyüğüne) ayrı bir tür; hastane personeli çok çalışmaktan sosyopatlaşmış, kendine sanatçı diyen bir azınlık var çoğu Kaf Dağının arkasında yaşıyor gibi, fakirlerin dili farklı, polisler krimi dizilerine konu olacak kadar derin değil, vekiller boksör gibi, liderler güven vermiyor, politikacıların söylemlerinde fetvalar ve karalamalar var, gazeteciler taraflı(iyi niyetle ve karşılıklı müzakerenin öneminden dem vurulduktan sonra başlayan karşılıklı bağrışmaları sonlandırmamakta direnen bir sürü insanı idare edecem diye diktatörleşen bir sürü moderatör var gecenin ilerleyen saatlerinde Gestapo’ya dönüşen), hakimler saygınlığını yitirdi(Nisa Suresi, 135. Ayet, “Allah adına şahitlik yapınız” der ve ekler..), çok gereksiz ve sebepsiz zenginleşmiş adam var-zenginleşemeyen ve kıt kanaat geçinene de bunca parayı versen neler yapacağı tartışılır..-, çok bilen çok ukala, bilmeyen çok şaşkın, elinde her çeşit bayrak hakkını aramak için çıkanlar da da anormalleşebilme potansiyeli var, birileri hep az kazanıyor; onlar da ya küskün oluyor, ya daha hiddetli. Mezarlıklarda, hastanelerde sükunet yok-yeterli paran ve bilincin varsa ölüme ve hastana karşı daha dirençli oluyor, daha makul düşünebiliyorsun; yoksa da ne yapacağını bilemeyip, üstünü başını parçalıyorsun ve ter ter tepiniyorsun ki bu da nihai sonu değiştirmiyor.- Merhamet duyduklarım tepeme biner mi diye merhamet etmeksizin yaşayan çok insan var ve onlar da haklı. O yüzden herkes bir başına yırtmaya çalışıyor ve iş iyice çığrından çıkıyor. Toplu dualar yok artık, hep bireysel istekli ve içerikli yakarışlar var. Toplu cinnetin nedeni bu sanki. Gereksiz acılarla günler geçiyor. Yaşamak zevksizleşiyor. Böyle zamanlarda sinirini besliyorsun, beslendikçe serpilip gelişen sinirinle iç organlarını parçalayacak duruma geliyorsun. İsveç’te, Ystad’ta yaşıyor olsaydık ve tek sıkıntımız can sıkıntımız olsaydı.. Başa çıkılmaz değil. Balık tutar insan, denize açılır, sakin geçen televizyondaki tartışma programlarını izler, ABBA dinler, Bergman filmleri izler ve planlı programlı bir şekilde tasarlanıp gerçekleştirilmiş seri cinayetlerin altında yatan nedenleri öğrenmek için bol bol krimi diziler izler, Henning Mankell okurduk, sonra da medeni ve sıkılgan diğer sınır komşularımızı ziyaret ederdik. Alkolik olup, intihar etmezsek tabi. Bizde cinayetler plansız programsız hep, insanlar trafikten kurtulup intihar edecek fırsat bulamıyorlar, hep öleyim de kurtulayım ne bitmez çilem varmış diyen bünyelerin temennisi hayatın hay huyu içinde buhar olup uçuyor. Dilinin buğusu kalanları bilemeyiz.

http://www.youtube.com/watch?v=1HnOFwqpLRQ

WALLANDER:

Faceless-killers-Kenneth-Branagh-485x728[1]

BBC’nin Bafta ödülleriyle taçlandırılan, İsveç’li yazar Henning Mankell’in “Kurt Wallander” karakterinin takip ettiği vakaların ve sorunlu aile ilişkilerinin çevresinde gelişen olayları anlattığı dizi tekrar izlendiğinde bile aynı buruk tadı bırakabiliyor ağızlarda. Buruk çünkü ölümlerin yakasını bırakmadığı dedektif her seferinde aldığı darbelerle Hollywood filmlerindeki klişelerden çok uzak, soğuk ve melankolik kuzey ülkesinin kıyı kasabasında dikiş tutturamadığı özel hayatı, sorunlu aile ilişkileri ve alkol sorunuyla baş edemediğinde her şeyi ve herkesi arkasında bırakıp gidebiliyor. Bir sürü vaka çözmüş, sebep sonuç ilişkisini kurmaktaki becerisini davaların sonuca erdirilmesinde kullanabilen “şair dedektifimiz Wallander” için tüm ekip arkadaşları ve ailesi endişe duymaktan kendini alamıyorlar. En zor vakaları çözmeye çalışırken bir yandan da Alzheimer’lı babası için de koşturup duruyor.

Serinin ilk sezonundaki vakalar gençlik ve gençler üzerine kuruluyken, ikinci sezonda karşımıza çıkan vakalar ve Wallander’ın hayatında gelişen olaylar yaşlılık, demans ve ölüm temaları çerçevesinde şekilleniyor. Babası-insana bilgeliği, hazır cevaplılığı ve aklıyla Bergman’ı çağrıştırıyor- ona birlikte oturması için birini bulması gerektiğini söylüyor ölmeden önce. Cenazeden sonra babasının tuvallerinden birinin başına oturup, kendini saklarken Gertrude’la yaptığı konuşmada patetik bir şekilde gelecek planlarını anlatıyor ona. Sahilde bir ev, biraz arazi ve bir köpek. Gertrude türünü sorduğundaysa, babasının ölmeden önce ona verdiği öğüdü söylüyor, onunla yaşamaya katlanacak tek şeyin bir köpek olduğunu düşünüyor, bu yüzden bir köpek diyor. İş yerindeki arkadaşlarının taziyelerini samimiyetsizce kabul ediyor, babasının yaşlılığı kisvesinin altına sığınıp, önemsemez görünüyor; cenaze kıyafetlerini çıkarıp bir atlet ve külotla toplu giyinme salonunda ayağında çorapları ve dağılmış saçlarıyla öylece dururken, babasını yeni kaybetmiş sekiz yaşında, hayatının bundan sonrasıyla nasıl baş edeceğini bilemeyen bir oğlan çocuğu varmışçasına korunmasızca kala kalıyor geride.

http://www.youtube.com/watch?v=w098rz-rdiQ

Ystad,-Sweden-Downtown[1]

Bir Adım Geriden, Beşinci Kadın ve Sonbaharda Bir Olay sırasıyla üç sezonun en yaralayıcı bölümleri. Yine sırasıyla umutsuz aşk ve yalnızlık; baba oğul hikayelerinin acıklılığının ve bir hayat kurtarmaya çalışırken kurtarılmaya çalışılan hayatların birbirine karıştırıldığının; üçüncüsünde ise hayatta yaşadığımız onca şeye bir anlam katma çabamız aksi takdirde hayatın manasızlığı ve var ise eğer -ki umalım olsun- hayatımızın ancak bir döneminden sonra izleri takip ederek, içimizden gelen sesi dinlediğimizde o sesin bizi yanıltmayacağını idrak etmemizi anlatan bölümler bunlar. Birbirinden kilometrelerce uzak, iletişimsiz insanlar, hayata bakışlarındaki gerçekçiliğin kısmen de olsa inançlarını çok sonradan sorgulattığı, sokaklarında bir karnaval ya da panayır olmadıkça insanların gezmediği bu şehrin melankolik dedektifi elinden düşürmediği kırmızı şarap kadehleri, hiç değişmeyen telefon melodisi, koruyucu babalık iç güdüsüyle sanki Mankell’in annesi onları bıraktıktan sonra kendisine ve oğluna bakan babasını düşünerek yazdığı izlenimini uyandırıyor. Bir yazar karakterine bunca anlam ve bu kadar acı yüklüyorsa, onun ruhunu kurtarmaktaki çaba, hayatındaki kendi koruyucu figüre duyduğu minnetten olsa gerek. İnsanlar en çok en çok acı çekenleri ve bunu söyleyemeyenleri severler. Karakterinize yaşattığınız acı onun ruhunu kurtarır ve yüceltir. Bu sizi de kurtarır bir anlamda ve özgürleştirir en sonunda.

wallander the 5th woman

—-.—-

Lüzumsuzca çok anlam yüklüyoruz hayata ve hep arayış içindeyiz. Belki hiç gerek yok tüm bunlara. Satranç taşları hiç acı çekmezler. Kimse duymaz ikiz filin ardından bir diğerinin yasını. Kendi küçük hamleleri vardır ve iki taraf yoktur aslında. Sınırlar bellidir. Dimdik dururlar yerlerinden oynatılmazlarsa. Bir taraf kazanır sonunda, karşı taraf içinse mutlak mat/ölüm.

Ötenazi yasağı kaldırılmalı, insanlar gururlu ölmeli. Birkaç kanun koyucu gerizekalının elinde olmamalı her şey. Kimsenin duyguları önemsediği yok bu dünyada.

İNANÇ MESELESİ/REV

DOĞAL OLMAYAN ÖLÜM:

Seni bir şişe suda boğmak istedim
Sonra da şişenin kapağını kapamak
Hemen şimdi
Seni koltuk altımda boğmak istedim
Hiç vaktim yok bekleyemezdim
Bir sefer
Seni kendi ellerimle boğmak istedim
Seni artık sevmemek istedim
Seni artık yok saymak istedim
Öl istedim
Susuz kalarak
Kuru istedim
Diz kapaklarına şiddetle vurmak istedim
Diz çökmen için
Sordular bana, mutlu oldum mu diye
Hayır dedim
Hepsi benim eserim
Kendi gelmedi
Kendi çökmedi
Kendi ölmedi.
Belki de seni artık eskisinden de çok sevdiğimdendir
Teslim oldum
Kabullendim
Razıyım
Seni severim
Hep sevdim
Bilirsin
Benden çok yaşa
Benden uzun yaşa
Ben ne yapacağım
Hiç bilmiyorum.
Nefes alıyorum
Biraz
Yaşıyorum
Biraz
Günler geçiyor
Onlar hep geçer zaten
Gün işte
Genellikle kötü geçer.
Tanrım günleri döndür
Geceyi sabah
Okyanusu kara
Dağları ova
Kurtları kuzu
Kadını erkek
Efendiyi köle
Beni sen yap.
Bir ona inandım
Bir sana.
O bana inanır mı
Sen bana inanır mısın
Emin değilim.
Kimse bilmez.

—-.—-

Genel olarak yalnız olduğumu düşündüğüm dünyada/dünyamda bir iz arıyorum bana yol gösterecek. Bir kimse değil aradığım, bir şey ya da bir his. Güzel düşler bir yere kadar, asıl kabuslar yol gösteriyor bana. Sense kötüde saklanıyorsun sanki. Hatırlatmak için. Trajediler elbiselerin. Kısa mutluluklarımızda seni hissetmemiz mümkün değildi, sevinçle doluyduk çünkü. Biz seni acıyla tesadüf edince andık. Pardon tesadüf yoktu hayatta. En azından buradakinde. Hiç doğmamış olmayı dilemek için çok geç artık. Olduk biz. İznin olmadan ayrılırsak gazabından korkarız. Arada kalmak en zoru. İki tarafı idare etmek cambazların işi. Ama biz senden ve suretlerinden beslendik. Kötüm de sensin iyim de, acım da sensin tatlım da. Yönlendirmen için beklemekten yoruldum. Yörüngemde döndüm durdum. Güneş bozuldu bu işe. Ay da. Tüm gezegenlerle aram bozuk son günlerde. Tesellim tek sen kaldın, o da nafile..
—-.—-

Çok yaş aramızda. Kaç milyon ışık yılı. Nasıl ulaşırım ki ben sana? Farklı coğrafyalarda..

—-.—-

REV:

rev-large[1]

Künyesi:

Adı: Adam(Adem)

Soyadı: Smallbone(Küçükkemik)

Mesleği: Rahip

Yaratıcısı: Tanrı ve BBC ortak yapımı

Memleketi: İngiltere

İkameti: Doğu Londra

Medeni Hali: Evli ve köpekli

Aksesuarları: Rahip kıyafeti ve yakalık

Zaafları: İçki, sigara, olumsuz eleştiri(ilk ikisini baş etmek için kullanıyor, üçüncüsü hemen depresyona sokabiliyor)

Bir papaz düşünün; Tanrı’ya inanan ama onun kendisine inandığından emin olamayan. Bir papaz ve bir koca düşünün; geleneksel olmayan karısının türlü çeşitli fantezilerini dinleyip kendinde olmadığı için kendi kendine hayıflansa da gerçekleştirmek için çırpınan ve boş zamanında tüm bunların gerçek olması ve karısını mutlu edebilmesi için kilisede Tanrı’ya yakaran. Bir papaz ve bir erkek düşünün; her gün işyeri olan kiliseye girerken inşaat işçilerinin tacizlerini yutmak zorunda kalan. Bir papaz ve bir insan düşünün; Facebook ‘u olmayan ve dolayısıyla hiç arkadaşı olmadığını sanan ve tüm bunlar için hayıflanan ama sonunda zaten onların çok boş olduğunu anlayıp evrendeki tek dostuna sığınan. Bir papaz düşünün bir muhasebeci ya da işletmeci değil; finans sorunlarıyla uğraşmayıp, kendini  işine ve cemaatine adamak ve üstlerinden uyarı almamak için yakaran. Ve son bir kez bir papaz ve bir insan düşünün; internetteki bir vaazına düşük puan verildiği için depresyona girip kendine ters psikolojiyle yaklaşan ve tüm bunlar için hayatı kendine kahreden. Ama en nihayetinde ölmekte olan bir kadının yanında olması için polis eşliğinde hastanın yanına götürülen ve onun son saniyelerinde elini tutan, duasını eden ve onu  sakinleştirirken kendi yaralarını saran. Ölürken başınızı beklemekte olan çocuklarınız olmayabilir, bu herkes için geçerli değil zaten ve bazen çocukların varlığı da yetmeyebilir. İnsan olmak, yaşlı olmak, ölmek üzere olmak bunu gerektiriyor. Korkmayı. Bir insana teselli olabilmekse, bir hayatı yani kendi hayatınızı kurtarmak demek. Kurtardığınız hayat size karşı nankör olabilir, hiç olabilir, piç olabilir, köstek olabilir hiç mühim değil. Hiç denememiş olmaktan bin kez, milyon kez iyidir.

—-.—-

Bungee jumping yapacak gücü kendimde bulduğum yazdı.
-Amacım neydi? Ayaklarımdan bağlanıp, aşağı itildikten sonra çığlık çığlığa kan beynime sıçramışken dünyaya bir de buradan, böyle bakabilmek mi?
-Hayır.
-Yaptım deyip, herkese böbürlenmek mi?
-Hayır. Aklımdan çıkmıştı çoktan. Sonunda kendimi bunu gerçekleştirebilecek kadar güçlü hissedebildim sadece. O cesareti kendimde bulabildim sonunda. Kendinizi bir kuş gibi boşluğa bıraktığınızda kanatlarınızın olmadığını idrak edip de yukarı çıkamazken ve hep düşerken-o an/larda hep yukarı çıkmak istiyorsunuz engel olunamaz bir dürtüyle bağlı olduğunuz ipin sonuna geliyorsunuz ve o an bir şey, bir töz sanki- kesinlikle mideden gelen safra değil- boğazınıza geliyor dışarıya çıkmak için. Ölümden tek farkı bu bungee jumping’in; ölmüyorsun ve 21 gram seni terk etmiyor. Ölüm çok şiddetli geliyor bazen. Herkes uykusunda ölmüyor. O kadar kolay değil. Zor zor ölmek var. Çığlık çığlığa bağıranlar vardı atladıktan sonra. Deşarj olmak için yaptıklarından bu şekilde rahatlamışlar. Bana öyle söylediler. Benimse nefesim kesildi. Ağzımı açamadım. Geriye doğru onlar saydılar ve beni boşluğa bırakmak için ittiler. Kendi yapacak gücüm yoktu. Ben sadece kollarımı açtım, onlar kanatlarımmışçasına. Gözlerimi yumdum-ne gelecek bilemiyorsun çünkü ve sanırım kötü bir şey görmek istemedim-. Ölürsem elbet bir açan olacaktır diye düşünmüş olabilirim. Bir battaniye olmasını istedim beni saracak bir şey, güven verecek-örtecek herhangi bir şey. Üşüdüm. Sonsuz bir şeyler var belki ama bu dünyada sonsuzluk bana ait değil. Bir yalan bile olsa inanmak istedim bir an ve inanmaya başladım. “I need something to cover me.” “Beni örtecek bir şeye ihtiyacım var.” Bütün mesele bu. Bu kadar. Tanrı burada başlar. Hadiseyi büyütüp, kendine yontup, yozlaştırmadan inanmalı. Peygamberler bungee jumping yaparak girmediler tabi bu yola.-O bana mahsus bir şeydi-. Daha derin hissetmişlerdir ve hep dediğim gibi ben seçilmişlerden değilim, ben ermiş de değilim.

der-himmel-uber-berlin-original[1]

Gün boyunca sesim kısıktı ve az konuştum, pek çok az. Yükseklik korkum vardır, aklımın ucuna gelmedi kaç metrede asılı olduğum zaten fazla gözlerimi açamadım, dudaklarım ince birer çizgi gibiydi sıkmaktan. Bütün gün bembeyaz bir suratla gezdim. Bir daha dener miyim? Evet. Bir gün tekrar her şeyi boş verdiğimde gene yaparım, ne olursa olsun. Çünkü geri dönüyorsun hayata. Ama bu yaz yaptığım bir çok şeyi bir daha yapmam. Kimisi gereksizmiş, çok.

—-.—-

Rev, Birinci Sezon Bölüm Özetleri:

Birinci Bölüm: Adam Smallbone/Tom Hollander-soyadı ve fiziksel özellikleri bire bir örtüşmekte-Doğu Londra’nın St. Saviour Kilisesi’ne tayin olmuştur. Evlidir ve karısı bir papaz eşi olmak dışında avukattır ve bu sıradışı bir konumdur bir papaz eşi olarak; İngiltere’de bile. Kendisini papazla özdeşleştiren Colin’le ve yeni mesleki aynı zamanda zoraki sosyal çevresiyle tanışırız: sosyal statü kazanmak için kiliseye gelenler, bağımlılar ve kendisini bar çıkışından toplayacağının duyumunu alan Başdiyakoz gibi.. Adam, kilisesine çocuklarını İngiliz Kilisesi Okulu’na kayıt ettirmek için gelen ikiyüzlüleri ayırt etmek için yardımcısıyla çalışmalara başlar. İlk eleyecekleri geç vaftiz olanlardır. Yedi yaşındaki bir çocuğun geç vaftizini daha çok bir şeytan çıkartmaya benzetirler(geç sünnetin bir başka türlüsü sanki. Çocuklar bayılana ve acıdan çıldırana kadar ritüelleri yerine getirmek için çabalayan anne babalar dünyanın her yerinde varlar tüyler ürpertici bir şekilde). Adam, Colin’le oturduğu bankta İngiliz zoolog, bilim adamı, yazar ve Ateist Richard Dawkins’i ve “Tanrı Yanılgısı”nı eleştirir. Bir salyangozun kabuğundaki matematiksel olarak mükemmellik ve olmuş olmasının gerekliliği ya da gereksizliğidir Adam’ın bir yaratanın varlığını açıklarkenki referansı. Dawkins’i çok severim bu arada. Şöminenin başına oturmuş, elinde bilgisayarı nefret mesajlarını okumakta olduğu bir de videosu vardır. Eski ateist olarak hala ateist adamlardan hoşlanan bir tarafım var. Tanrı’ya muhalefet alelade bir insana baş kaldırandan daha çekici geliyor sanki. Ve biyografisinde ateist ve hümanist diyor. Sanki Tanrı’ya çok ama çok inananlar insanı es geçiyorlar çoğu zaman ve hani bizler  surettik..

http://www.youtube.com/watch?v=Oxm8PKhzNW0&app=desktop

İkinci Bölüm: Adam, Tanrı’ya yakarıyor kendisine yatakta biraz enerji vermesi ve kilisesi için finans bulması için. Ve ben de Adams’a katılıyorum ve soruyorum: Neden finans bizim için devamlı günlük bir sorun?  Eşzamanlı olarak yardım gökten değil bir başka popülist ama Protestan bir rahibin desteğiyle geliyor.
Baştan çıkarılmak isteyen karısının beklentilerini karşılamak Adam için çok daha güç: Asansörde seks, halka açık yerde seks, insanlar varken yaramazlaşma, striptizci veya fahişe gibi giyinme, ünlü biriyle beraber olma, yüzsüz iki adam, hükmedilmek, bağlanmak… Liste o kadar uzun ki Adam’ın dimağsı da almıyor kısa bir süreliğine. Bakar mısınız evdeki bir kadınla uğraşmak bir adam için tüm cemaatle uğraşmaktan daha zor olabiliyor zaman zaman. Adam’ın Colin’i fiziksel aşk yerine İlahi aşkla avutmaya çalıştığı diyalogsa şahane.

rev-2[1]

Üçüncü Bölüm: Müslüman çocuk grubuna kiliseyi açıyor Adam, kullanmaları için. Ve genel olarak Hıristiyanların Müslüman korkusunu dinliyoruz kendi ağızlarından. Aşırı tutucu ve peçeli insanlar olacaklarını düşünüp, çocuklarını ırkçı yetiştirip bomba yapmayı öğrettiklerini, Batı’yı nasıl yok edeceklerini anlattıklarına dair önyargıları; dinleriyle ne kadar rahat olduklarını görüp, İslam’ı günlük hayatlarıyla birleştirdiklerini idrak etmeleri ve kendi pazar günkü ayinleriyle kısıtlı kalan kendi cemaatleriyle karşılaştırıldıklarında yıkılıyor. Adam şunu unutuyor sadece. İslamiyet’teki teslimiyet ve itaat, Batı medeniyetlerinde kolaylıkla sindirilemez. Sormaya, sorgulamaya, araştırmaya dayalı temel eğitim kayıtsız şartsız boyun eğişi baştan reddeder. Ve zavallı Adam ilkokula her gittiğinde küçüklerin soruları karşısında müşkil duruma düşmekten kurtulamaz.

Dördüncü Bölüm: Reggae müziğine kaynaklık etmiş bir dinle tanışıyoruz: “Rastafaryanizm”. Colin’e göreyse, Hıristiyanlık gibi ve bolca kutsal dumandan tüttürüp kafa bulabiliyorsun. Sorunu yalnızlık olan adam Katolik Kilise’sinden keskin bir dönüş yaparak Rastafaryanizm’e geçiyor.
Adam’ın televizyondaki gay esprisi başına bir sürü iş açar ve televizyonda ve radyoda soğukkanlılıkla konuşmak hususunda çok haz etmediği bir arkadaşından nasihatler alır. Arkadaşınınsa tek yaptığı şudur: mikrofona bakmak ve onu dinleyen tüm insanları küçümsemek. Onların ne kadar aptal, cahil, eğitimsiz, görgüsüz, bilgisiz, mutsuz, UFAK, başarısız, ömürlerinde umutsuzca yol gösterecek birini aramakta olan ayak takımı sürüsü olduklarını hayal etmek, tıpkı seremoni yaparken ki gibi.. Bizde  da var bunlardan sanırım, ahkam kesen bir sürü kibirli, gıcık adam hemen hemen her konuda. Ben de şu an farklı bir şey yapmıyorum ve size ahkam kesiyorum Türkiye’de az izlenen bir dizi hakkında. Az izlendiğini bile bile ve milyon tane dizi varken..

Beşinci Bölüm: Herkesin bir gün bir şekilde bulaştığı sosyal medya çılgınlığı yüzünden kendini yalnız ve tecrit edilmiş hisseden Adam ilk bulduğu çıkışa atılıyor çaresizce. Bu derin düşünceleriyse, insanın en derin düşünebildiği yerde geliyor aklına. Etrafımızda çok insan var gibi gelir ve daha çok olsun isteriz hani. Çok insan, daha çok insan, yüzlerce-binlerce insan, seni sevdiklerini sandığın çok az gördüğün, belki de hiç görmediğin yüzler. Hey modern insan, bu yüzyılda öyle büyük sevgiler yok ve her insanın egoları var zamanla yoktan var ettiği ya da beraber doğduğu ve zamanla besleyip büyüttüğü. Nietzsche’nin”Will to Power”ı. Yani, kısaca ne iki ne üç ne yüz “cambazın” bir ipte oynamasının resmen değilse bile bireysel olarak mümkün olmadığı. Hayatının tanığı olmayan insanın senin dostun olamayacağı gerçeği öte yandan. Zayıfları sevmemiz ve seçmemizin nedeni. Onların zayıflığının seni tek kılacağı ve lider yapacağının gerçeği. Bilginle, zenginliğinle, yeteneğinle ya da  çalışkanlığınla bindiğin dalı kesmemeyi de başarabilirsen eğer doğal seleksiyon ve var ise eğer şansın da yardımıyla zirveye çıkarken üzerinden geçeceğin, topuk izlerini yüzlerinde bırakacağın insanlar bunlar. Buradan bakıldığında Naziler, Nietzsche’nin bu fikrini mükemmelen uygulamışlar. Ticarette bu kadar başarılı bir milletten ve yapabileceklerinden korkmuşlar. Kimse sebebli ya da sebepsiz zenginleşeni sevmez, kendinden başka. Ve insanların işine yaradığın sürece var olursun, bunu sonsuz kılmak için umutsuzca çabalarsın ama bir gün bir yerde pilin biter ve azar azar unutulursun. Hayat adil değil. Kimse için.

446_rev[1]

Altıncı Bölüm: Hıristiyan Din Adamları’nın internetteki sayfasında kendisi hakkında yapılan olumsuz bir eleştiriyi kafasına takan ve dijital dinin kurbanı olan Adam umutsuzca içiyor, dünyadaki tüm umutsuzlukları kafasına takıyor, daha daha çok umutsuzca içiyor, televizyon karşısında şahane saatler geçiriyor, hırsızlık yapıyor, yüksek miktarda ontolojik ümitsizlik deneyimliyor ve Tanrı’yı sorguluyor, kendini iyi hissetmek için aklına geleni söylüyor, okul müdürüne asılıyor ama kilisede düzenlenen “papazlar ve fahişeler” konulu kostümlü baloda harika dans ediyor. İngilizlerin mizah anlayışına hayran olmamak elde değil.

Rev size bunları düşündürtecektir eğer İslamcı bir fundamentalist değilseniz-hayır sizi aptal yerine koyup akıl vermiyorum, yol açıyorum ve ikisi arasında fark var-. Ve her zaman bir taraf vardır ve ne tarafta durduğunuz değil, ne kadar olduğunuz önemli sanki. Babil Kulesi’yle doğdu taraflar ve taraftarlar.

—-.—-

İngiliz oyuncular çok iyi aktörler ama her nedense Amerikalılar onlardan rol çalıyor her zaman.  Bakınız “12 Yıllık Esaret”te Paul Giamatti ve Benedict Cumberbatch’in köle pazarlığı yaptığı evin salonundaki sahneye. Giamatti İtalyan ve İngiliz kanı taşımakla birlikte Amerikan “Endüstrisi” için çalışmaktan ezip geçiyor içinden doğmuş olduğu sistemin verdiği özgüvenle. Amerika beşyüz yıl daha baş aktörler çıkaracak, daha büyük bir güç yok dünyada.

BAZAROV vs SHERLOCK

“Beni unutacaksınız. Bir ölü, yaşayan birine arkadaş olamaz.” Babalar ve Oğullar

150px-Otsy1880[1]

Pekala da olur. Bir roman okursunuz, bir film izlersiniz ve karakterlerin arasından birini kendinize usta, arkadaş, dost, aşık olarak seçersiniz.. Kanınıza girer, sizinle yaşamaya başlar. Süresi size kalmıştır bundan sonra, ilişkinizin derinliğine ve beyninizde harcadığınız mesaiye bağlı olarak.

Umberto Eco, “Genç Bir Romancının İtirafları”nda; “Sevdiğimiz birinin öldüğünü gördüğümü gündüz düşünden uyandığımızda hayal ettiğimiz şeyin yalan olduğunu anlarız, “sevdiğim kişi hayatta ve sağlıklı” savını doğru kabul ederiz. Tersine, hayali sanrı sona erdiğinde -yani Paul Valery’nin “rüzgar şiddetleniyor, yaşamaya çalışmalıyız” diye yazdığı gibi, kendimiz birer kurmaca karektermişiz gibi davranmaktan vazgeçtiğimizde- Anna Karenina’nın intihar ettiğini, Oedipus’un babasını öldürdüğünü, Sherlock Holmes’un Baker Sokağı’nda oturduğunu doğru kabul etmeyi sürdürürüz.” der ve devam eder: “Bunun çok tuhaf bir tavır olduğunu itiraf ediyorum, ama sık sık olur. Gözyaşlarımızı akıttıktan sonra Tolstoy’un kitabını kapatır, şimdiye döneriz. Ama Anna Karenina’nın intihar ettiğine inanır, Heathcliff’le evlendiğini söyleyen biri çıkarsa onun aklını kaçırmış olduğunu düşünürüz. Değişken varlıklar olan bu sadık hayat arkadaşlarımız asla değişmezler ve sonsuza kadar kendi eylemlerinin sahibi olarak kalırlar. Eylemleri değiştirilemez olduğundan, onların bazı niteliklere sahip olduklarının ve belli bir tarzda davrandıklarının doğru olduğunu her zaman ileri sürebiliriz. Clark Kent Süperman’dir ve sonsuza kadar da öyle kalacaktır.”

—-.—-

Bazarov’un içine doğmuş olduğu roman olan “Babalar ve Oğullar” 1859 yılında Turgenyev tarafından kaleme alınmaya başlanmış ve üç yıl sonra yani 1862 yılında piyasaya sürülmüştür. Nihilizm konusunun işlendiği ilk roman olma özelliği taşımaktadır; nihilist bir roman değildir, içerisinde nihilist bir karakter barındırır. 1840’ların iyi niyetli, beceriksiz ve zayıf insanlarıyla, devrimci yeni nihilist gençlik arasındaki ahlaki çatışmayı sergiler. Roman, zamanının çoğu yazarı gibi çok sarih yazılmış, hiçbir şey okurun sezgilerine bırakılmamıştır. Bir şeyi akla düşürdükten sonra, sıkıcı bir şekilde ne olduğunu açıklamaya girişir Turgenyev. 1859 yılının mayıs ayında, Arkadi ve arkadaşı Bazarov babasının ve amcasının olduğu çiftliğe gelirler. Baba Kirsanov, oğlu Arkadi yokken, Feniçka adında bir köylü kızıyla yaşamaya baş­lamıştır. Kardeşi Pavel Pavloviç, muhafazakâr bir kişi olduğundan ağa­beyinin alt sınıftan biriyle evlenmesine karşı çıkmıştır. Bu yüz­den Nikolai, Feniçka ile metres hayatı yaşamaktadır. Nikolai, çevresine göre daha serbest görüşlü, kuralları önemsemeyen biridir. Bu yüzden, tüm kölelerini azat etmiştir. Geleneklere bağlı Pavel’le, nihilist Bazarov arasında sert tartışmalar yaşanır. Arkadi ise dostunun yeni-bulunmuş bilgeliğine erişme gayretinde olup, tamamiyle onun etkisi altındadır. Pavel, Feniçka’yı yani Kirsanov’un metresini kameriyede Bazarov’la öpüşürken görünce düelloya davet eder. Nihilist Bazarov ise bir başkasına karşılıksız aşık olur; kendisine karşı aynı hisleri beslemeyen, zengin, duygusuz ama serbest fikirli Anna Sergeyevna Odintsova’ya. Anne babasının taşradaki evine sığınıp çalışmalar yaparken tifüse yakalanır ve ölür. Arkasından anne babası dışında ağlayanının olduğunu ne yazık ki göremeyiz, neticede herkes kendi hayatına devam etmektedir. Ve Bazarov’un Arkadi’den ayrılırkenki öngörüsü doğru çıkmış olur böylelikle: “Bütün bütün ayrılıyoruz, bunu sen de biliyorsun.”

Bazarov’un Künyesi:

40231069[1]

Adı: Yevgeniy Vasilyiç Bazarov

Memleketi: Rusya

Gerçek Babası: Ivan Sergeyeviç Turgenyev

Baba adı: Nikolay Petroviç Kirsanov (emekli askeri doktor)

Anne adı: Arina Vlasyevna (ev hanımı)

Kardeşleri: Tek çocuk

Mesleği: Nihilist(Arkadi’nin kendisini tanıştırırken ifade ettiği üzere) ve Tıp fakültesine girmek için çalışan fen bilimleri öğrencisi aynı zamanda.

Doğum yeri ve yılı: Yirmilerini geçmiş. Burcunu bilemiyoruz. Hiçbir şeye inanmazken, aşkın kör kuyularına düştüğü göz önüne alındığında değişken ve dengesiz ruh hali ve seksist bir bakış açısı varken bir anda aşk kelebeği kesilip, duygularını ayan beyan ortaya döküşünden balık burcu olabileceğini düşünmekteyiz. Öte yandan dengesiz ve kibirli bir terazi de olabilir. Evcimen bir yengeç de. Parası tatlı bir akrep de. Neden evcimen; çünkü evden en çok uzaklaşıp gerisin geri döndüğü mesafe veranda ve kameriye arası, neden parası tatlı; üste başa para vermediğinden ve kitap boyunca bir kuruş para harcamayıp, zengin dula abayı yakışından(Rus edebiyatı üzerine ciddi bir takım yorumlar beklerken, farz edin ki Kelebek’in astroloji sayfasını açtınız ve gelecek hakkında bilgi verdiklerini söyleyen astrologlara inat Einstein çıkıyor karşınıza ve “yıldızlara bakarken aslında geleceğe değil, geçmişe bakıyor olursun.” diyor ama sizler o astroloji palavralarını okumaya devam edeceksiniz gelecekte de ve geçmişinizi geleceğinizmiş gibi yutturacaklar size) ve neden kibirli; çünkü nihilist ya da neden nihilist; çünkü kibirli ve aşırı gururlu.

En belirgin aksesuarı: Mikroskop

En sevdiği hayvan: Kurbağalar

En sevdiği insan: Anna Sergeyevna Odintsova

Düşmanları: Barışana dek Pavel Petroviç ve bizatihi kendisi

En yakın arkadaşı: Kendisine büyük bir sevgi duyan ve ona gıpta eden ezik bir karakter olan Arkadi.

Adresi: Arkadaşının ailesinin çiftliği ve ailesinin evi.

Doğduğu Yer: Babaevi

Öldüğü Yer: Babaevi

Yasını tutmakta olanlar: Sadece anne ve babası. Kısa süreliğine de okuyucu.

Katili: Turgenyev’dir. Bazarov’u dünya aleme nihilist olarak tanıtmış, sonra da yazgının kör buyruğuyla öldürmüştür. Kitabın sonsözünde de yazgı her şeyi, herkesi, hatta kitaptan taştığı gibi bizi bile ele geçirir.

Somut Ölüm Nedeni: Yakalandığı tifüs sonucu azar azar ölmek.

İnancı: Nihilist(Hiçbir şeye, hiç kimseye inanmamak demek, ne kurtarıcı beklerler ne kurtarılmayı, hiçbir otorite önünde eğilmezler, hiçbir prensibe inanmazlar, doğudan gelen de batıdan yükselen de birdir; bir dönem Sartre’da da vardı bu haller, Castor bozdu onu da).

Tanınmış nihilistler: Mersault, Raskolnikov, Ivan Karamazov(nam-ı diğer havaleli), Zerdüşt, Lao Tzu, Sean Penn(Maddy’den sonra bir süre karavanda yaşamıştı saçı başı dağıtıp), yakın birkaç arkadaşım.

Unutulmaz Sözü: “Bol bol çocuk yap. Daha iyi bir çağda dünyaya geldikleri için hepsi akıllı olur, senin benim gibi değil.” ==>Arkadi’ye söylemiştir.

Sherlock’un Künyesi:

Sherlock-PA[1]

Adı: Sherlock Holmes

Memleketi: Birleşik Krallık

Doğum Yeri / Yılı: Londra / 06.01.1854 (keçi burcu)

Baba Adı: Sir Arthur Ignatius Conan Doyle (doktor)

Kardeşleri: Bir ağbisi var; Mycroft (Microsoft değil)

Mesleği: Özel Dedektif

En Belirgin Aksesuarları: Mikroskop, Pipo, Asa

Hobileri: Keman çalmak, morfin yapmak, acıklı acıklı Watson’a bakmak

En Sevdiği Hayvan: Baskerville’lerin köpeği

En Sevdiği İnsan: Dr. John Watson

En Büyük Aşkı: Dr. John Watson

En Yakın Dostu: Dr. John Watson

En çok hırpaladığı insan: Dr. John Watson

Düşmanları: Liste uzun. “I will burn you.”= “Seni yakacağım.” diyen James Moriarty ve Hannibal’in büyük ağbisi ve Lumosity’nin kurucusu Charles Magnussen en bilinenleri.

İkameti: 221B Baker Street/ Londra, second floor

İnancı: Ateist, Tümdengelimci

Bilinen Hastalıkları: Asperger

Kendinden sonra gelen kriminal vakalarda suç mahallerinde vesilesiyle en fazla tekrarlanan sözü: “Bir şeyi saklamanın en iyi yolu onu herkesin görebileceği bir yere koymaktır.” Benim şu an kendimi koyduğum yer gibi.

Gelelim Umberto Eco’nun yukarıdaki sözlerine istinaden benim hangi Sherlock’u düşünerek Bazarov karakteriyle bir çeşit kıyaslamaya gittiğime; kitaptaki Sherlock mu yoksa 21. yy Londra’sında, Afganistan Savaşı’ndan-savaş yanlış kelime, ortada bir savaş değil saldırı var çünkü-yeni dönmüş Dr. John Watson’la oluşturdukları izleyiciye inceden inceye ama çok şık bir üslupla hissettirtilmeye çalışılan üzeri örtük ama doktorun ısrarla reddettiği ve fakat  hiç rahatsızlık duymadan sürdürebildiği aynı evde kendisine aşık bir adamla yaşamanın cüretkarlığını bizlere parmak ısırtacak bir gıptayla seyretmemize vesile olan diziye mi? Elbette ki ikincisi. Peki bu ikincisi hangisi? Sherlock Holmes mu, yoksa Holmes’u oynayan Benedict Cumberbatch mı? İşte orada işler biraz karışıyor sanıyorum ben hem elbiseyi taşıyan askıyı, hem elbisenin kendisini beğeniyorum ve bu aklımı korumama yardım ediyor. Kısmen. Ama yine de ikinci sezonun finalinde binanın tepesinden kendisini kuğu ve kuş karışımı bir nezaketle boşluğa bırakan Holmes’un ardından yüksek sesle “Ölmesinnn!” diyebiliyorum herkes içinde. Kırk tane bahane buluyorlar bana”Sen sevmezsin gökgözlü.” ya da “Fasulye sırığı gibi bir şey, nesini beğenmişim?” gibi. Bense kendilerini bulursam neler yapabileceklerimi gözden geçiriyorum tilki tilki. Ol dese Dr. Watson bile olabilirim, sorun yok. Ben deli miyim? Tam değil, aksi takdirde kendimi Sherlock’un yerine koyardım. Ama ben bizzat kendisini istediğimden hobbit olmayı kabul edebiliyorum. Sherlock, Benedict, askı, her neyse.. Ağzına geleni kuldan esirgemeyen,  kadınlara has o tatlı bakışa sahip, duygusal zekası hayli düşük, ailesiyle sorunlu, sosyopat, aseksüel, tümdengelimci, septik, yarı çatlak, latent gay.. ama ama belki ben de bir Molly Hooper’ımdır ve sen de tam benim tipimsindir, Sherlock. Olmasını istediğim.. Nazik, kibar, öngörülemez, korumacı, şefkatli, maceracı ruhlu, yaratıcı, sevimli, atak, zeki, tatlı deli, güzel bakan, güzel görünen, sevimli, sınırsız..

Cumberbatch ne anlama gelmekte acaba? Benedict çok soylu bir isim sanki. Topuklu giymem gerekecek. Ses tonu şiir gibi. Londra çok yağmurlu. Merkezde oturacağız, metroya da yakınız. Kapının önünden taksi var. Aksanımı kuvvetlendirmem gerek. Vizemi uzatmalıyım. Melez çocuklar daha güzel oluyorlar.  Diet yapmam gerek. Sadece Sherlock, Sherlock’tur. Bu isimde tanıdığım başka bir İngiliz ve  Sherlock yok. Robert Downey’in de adı buydu sanki. “Benedict, Sherlock’sa, Robert’ da Sherlock’sa; o zaman Benedict Robert’dır ve  bu tümdengelimci nihai sonuca bakıldığında ben çok şanslı oluyorum. Çünkü iki Sherlock sahibiyim bundan sonra. Sherlock’un kendisini de hesaba katarsak, üç.(Tanrım mantık Tanrım mantık, indir-yağdır-gönder, beynimin içinde Sherlock’lar geziyor sanki).

A woman, the woman..

TV Sherlock 4

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: