PATRICK MELROSE

F58696C0-1701-4EA5-A93B-66A7CA526625

PATRICK MELROSE :

-“Babanın öldüğüne üzüldün mü?
-Yaşadığına üzüldüm.”

“İroniktir, babamdan geride kalanları içimde bulmakta zorlanmazken, ondan gerçekte geride kalanları bulmak zor oldu.” Patrick Melrose

“Kral Shaka kim biliyor musun? Harika ve çok güçlü bir Zulu savaşçısıydı. Askerlerini yerdeki dikenli çalıları umursamaksızın günlerce sivri kayalıklarda yürüttü. Ayaklarının tabanı yırtılmış ve yanmış haldeydi. Kızgınlardı ve acı çekiyorlardı. Bunun en sonunda artık hiçbir şeyin onlara zarar vermeyeceği anlamına geldiğini fark ettiler. Acı hissetmeyeceklerdi. Zamanında zulüm olarak düşündükleri şey aslında bir hediyeydi. Aşktı aslında. Şu anda bana teşekkür etmeni beklemiyorum ama umuyorum ki büyüdüğünde sana vermiş olduğum dersler için bana minnettar kalacaksın. Git ve kapıyı kapat. Pantolonunu indir.” David Melrose(acıyı, aşkı, saplantıyı, sapkınlığı, herşeyden önce karşısındakinin küçük bir çocuk ve kendi öz oğlu olduğunu unutan hasta bir adam, sözde baba)

“Olay gerçekleşirken bir kertenkele vardı duvarda. Eğer kendimi bir şekilde onun içine koyabilirsem, bundan kurtulabilirim diye düşündüm.” Patrick Melrose

“Kişinin hedef aldığı şey bıkkınlıktır.” David Melrose

“Bir yeteneğin varsa kullan, yoksa ömür boyu sefil olursun.” David Melrose

“Benim için bir şey yapar mısın? Onlara yağ çekme, seninle dalga geçmelerine izin verme, uyum sağlamaya çalışma… Sen de bu insanlar kadar iyisin. Hatta daha iyi. Sıcakkanlısın.” Anne Moore

-“Becky. Kendine zarar verme ve refrakter depresyon.”
-“Patrick. Narsistik, şizofreni, intihara meyilli alkolik.”

“Bazen suçu en çok hak edenler, merhameti de en çok hak edenlerdir.” Annette

GİRİŞ :

Övgüye nereden başlayacağımı bilemeden başlıyorum Patrick Melrose hakkında yazmaya. Yarı amatör bir kalem(diğer yarısı profesyonel öyle mi, güldürme beni), yarı otobiyografik bir kitap uyarlaması olan beş bölümlük mini televizyon serisini yorumlayacak size. Hakkında söylenecek o kadar çok şey var ki… Edward St. Aubyn yazmış, David Nicholls senaryolaştırmış, Edward Berger çekmiş, başta Patrick Melrose rolündeki Benedict Cumberbatch olmak üzere tüm oyuncular da döktürmüşler kendilerine düşen rollerde. Son yıllarda izlediğim en iyi “villain” karakter olarak Hugo Weaving olmazsa olmazmış diyorsunuz izledikten sonra. O kadar kötü ki… Hem Cumberbatch hem de Weaving açısından filmografilerindeki en unutulmaz roller bunlar baba oğul Melrose’lar olarak. İlk defa en kalıcı şekilde Sherlock rolünden kurtuluyor Cumberbatch hem fiziksel açıdan hem de performans olarak.

DD93320E-22C3-410B-864A-DD08D6334271

Dizinin beş bölüm olarak tasarlanmış olması tesadüf değil bu arada. Yazarının, Patrick Melrose adı altında yayınlanmış olan beş tane kitabı var. Ve dizinin her bir bölümü serinin kitaplarıyla aynı ismi taşımakta. Goodreads’de Patrick Melrose dediğiniz zaman öyle çıkıyor en azından. Henüz Türkçe’ye çevrilmemiş, belki de hiç çevrilmeyecekler ama dizisinin kendi çapında bir fenomen olması söz konusu şimdiden. Beş bölümden hangisinin daha iyi olduğunu soracak olursanız eğer, ilk önce her bir bölümün ayrı ayrı çok çok iyi olduğunu söyleyerek geçiştirmeye çalışsam da biraz baskıyla beş diyeceğim sanki(bir cenaze töreni etrafında bu kadar debdebe yaşanırken, ölünün ardından değil de kendi hallerine gözyaşı döken ya da birbirleriyle yüzleşme sevdalısı insanlar çevreliyor Eleanor’un hareketsiz bedeninin etrafını, o ise sükunetini korumakta bir tabutun içinde ve birde Patrick’in de dahil olduğu malum terapi sahneleri yüzünden), yok yok üç(nasıl da dalga geçmekteydi ikbal düşkünü kah burjuva kah aristokratlarla), ama yok yok iki-kesin ama(Hugo Weaving’in David Melrose gibi hasta bir babaya bu derece başarıyla hayat verebilmesinden ötürü, ayrıca yemek masası kronotopunun bu derece başarılı çekilmiş olması açısından, tüm o kinayeler, küçümsemeler, bir çocuğun sessiz çığlıklarını görmezden gelişler…), bir evet(bay alkoliğin ve aynı zamanda madde bağımlısı ve intihara meyilli bir şizofrenin avaz avaz takdimi olması açısından), dört fena mıydı peki(bir evliliğin bitişine tanık olurken, hayaletlerin yakamıza nasıl da yapışıp kaldığını göstermesi açısından ve dünyada en nefret ettiği kimse olan babasına dönüşen Patrick’e tanık olmamız açısından). Anlayacağınız hiç boş yok. Senaryo tıkır tıkır işliyor, hayatın parçaları birleşiyorlar bir şekilde. Patrick aracılığıyla iletilen mesaj, hayatın dikkat ederek baktığımız şeylerin tarihi olduğu, geri kalanınsa paketlenmesi olduğu yönünde. Doğrudur, hepimiz bir şeylerin hazırlığı içindeyiz yaşamımız boyunca, bunun ne olduğunu sorup soruşturmadan ölüyor kimimiz. Pek çoğumuz da çok geç anlıyoruz tüm bu hazırlığın-kimine şölen, kimine yas- ne için olduğunu. Hiç içinmiş diyenlerinizi duyar gibiyim. Pesimistler sizi. Sizler akıntıya karşı kürek çeker durursunuz, tıpkı benim gibi ve güneş başka bir seçeneği olmadığı için doğar her yeni güne, değil mi? Sevgi pıtırcıkları, size göre değil bu dizi, içerisinde çok fazla acı barındırmakta çünkü. Malum sizin hayatlar toz pembe her daim.

62141F02-8FCC-4C90-AEDF-27805DDFA171

2FC31FC7-3B51-4B76-A46F-560F52A87AFC

221DA1D8-775A-43BC-A58E-5CF65040B8B6

PATRICK MELROSE, DAVID MELROSE, ELEANOR MELROSE :

Dizinin en can alıcı sahnelerinin baş kahramanı kimdir’in yanında ne idi derseniz, bu nesnenin telefon olduğunu söyleyeceğim. Telefonun acı acı çaldığı ilk sahne ile başlıyor dizinin ilk bölümü ve yine bir telefon sahnesiyle bitiyor beşinci bölümün sonu. İlk bölümde telefonun ucundaki ses, New York’tan Londra’ya bağlanmış ve ses son derece parazitli geliyor. Patrick’i arayan akrabası Nicholas Pratt. Babasının bir otel odasında ölü bulunduğunu söylüyor ona. 1982 yılındayız bu arada. Patrick’se oralı değil, olacak gibi de değil, üzerinden bir yük kalkmışçasına gülüyor, bir yandan da içinden çok doz uyuşturucu çektiği şırıngasını arıyor yerlerde nereye düşürdüm acaba diye. Amcası, onu, babasının olağandışı hayatına kadeh kaldırmak için çağırıyor New York’a. Olağandışı evet, bir baba bir yaz günü başlamış olduğu oğluna ettiği tecavüzlerini birkaç sene daha sürdürmüş ve maaile bu olağandışı sapkınlığı önlerindeki birkaç yıl boyunca çekmek zorunda kalmışlar(bence de hiç komik değil). Oğlu dur diyene kadar da durmamış bu cinsel saldırılar. En acısı da hiç durmadan içen annesinin oğlunun yaşadığı korkunç tecrübeyi kavrayamaması, kavrasa bile kendi dünyasında kendi uğradığı tecavüzlerle bile başa çıkamadığından efendi köle ilişkisi içindeki rolüne bürünüp efendisinin sözünü dinliyor olması. İleriki yaşantısında Patrick’in bir bağımlı olarak yaşamına devam edebilmiş olması, kadınlarla ilişki kurabilmesi, problemler yaşasa ve yaşatsa da aile babası olabilmesi bile bir mucizeyken ama özünde iyi bir insan olduğunu gösterdiği bir su bardağının içine hapsettiği akrebi bile özgür bırakabilmesinde yatarken, babası büyük bir zevkle purosunun yanar ucuyla karıncaları eziyor. Biri potansiyel olarak ona zarar verme ihtimali olan hayvanı özgür bırakırken, öteki dünyanın en zararsız hayvanını yakmakta keyfince. Bir kötüden bir iyi olmuş, gördüğü onca zorbalıktan sonra bir zorbaya dönüşmemiş Patrick. Kurtulmak için içiyor sadece, öte yandan bu bir aile geleneği gibi de nesilden nesile aktarılan. David Melrose’un içinde ilk başta kendisini mahveden ve hiç sönmeyen bir cehennem ateşi var. Bu korkunç bir şey. Dünya sinema ve televizyon tarihinde hiç unutmayacağım kötü ruhlu karakterlerin zirvesine oturdu bile. Ne Amon Goethe, ne Hans Landa, ne Edwin Epps, ne Hannibal ya da Lord Voldemort, ne Nokes ne Joker hiçbiri bu kadar kötü değildi. Darth Vader yanında masum bir sinek. Ve bu yaşananlar gerçek. Bir başka gerçekse David’in hem pedofil, hem tecavüzcü, hem de ensest uyguladığı kişinin öz oğlu olduğu. Bir cümle içinde bile olsa bu kadar kötülük yeter.

2A2E5543-7067-45AE-85F2-B17440317186

EC0857B0-56AC-4C54-95F8-A0CA869D618E

D772FD9B-002E-48A0-AC3D-0032304C6A86

Onun babasının yakılmadan hemen önce tabutta yatan haliyle vedalaştığını sanıyoruz, oysa ki asıl kabus ve yüzleşmeler bundan sonra başlıyor. Patrick’in ne kadar çaresiz olduğuna, tüm o şizofrenik konuşmalarına ve karabasanlarına şahit oluyoruz otel odasındaki. Kaynar suyun içine sokmak zorunda kaldığı kolunun acısıyla geliyor nihayet kendine. O kadar zarar veriyor ki kendine, beynine ve iç organlarına, içiniz parçalanıyor bu halleri karşısında. O yıllarda daha şırınga bulmak bile meseleyken, tek başına gittiği New York’un arka sokaklarında tekinsiz adamların arkasına takılıyor hiç düşünmeden. Bir köşede bıçaklanacak ve hayatı son bulacak oracıkta, kendi kendini imha duygusu öyle kuvvetli ki, korkunç yoksunluk krizleri çekerken taksilerin arka koltuğunda kasılmalar ve kramplar eşliğinde ilerliyor gecenin karanlığında. Kalbinin durmamış olması ya da AIDS kapmamış olması tamamen tesadüf. Hayat ona vız geliyor, bu yüzden yaşıyor ve belki de hayatta kalabiliyor. Çünkü ölmek istiyor ama ölemiyor bir türlü. Delirium tremens geçirirken bile taşındığı sedyede ölmek istiyorum diye bağırıyor bir yandan. Bir adamın, herşeyden öte bir babanın biricik oğluna neler yaptığını, ona yaşattığı mutsuz çocukluktan sonra, mutsuz bir adama evrilişini izliyoruz. Kısaca mahvediyor oğlunu. Dünyada yaşanabilecek en korkunç şey, çocukken yaşanan ve sistematik olarak devam eden ve özellikle de baba tarafından gerçekleştirilen taciz ve tecavüzler(daha korkuncunu bulamadım, işkence bile daha masum bunun yanında). Bu dizi bu duyguyla yaşamaya çalışan bir adamın kendine ettiklerini anlatıyor beş bölüm boyunca. Cat Stevens’ın ilk bölümde çalan “Wild World”ü esnasında Patrick Melrose’un uyuşturucudan uyuşmuş vaziyette yıkanıp, sokaklarda insanların arasına karışmasına şahit oluyoruz kısa bir süreliğine. Aramızdan birinin Patrick Melrose olması ihtimali öyle yüksek ki ve o öylesine hiçbir şey olmamış gibi sokaklarda yürüyor ki…

DF202EBB-8CD0-4E15-9C95-6404173D798F

586F02B7-FDCD-4B42-BC99-14ECD2E0EE67

1CEF76D1-4FDC-472E-9652-775C3DF7B5DB

 

1967 sonbaharına Fransa’nın Lacoste köyüne gidiyoruz ikinci bölümde. Yaz tatilini geçirdikleri şato gibi evleri, kötü kalpli David tarafından varlıklı bir Amerikan ailesinden gelen eşi Eleanor’a aldırtılmış zamanında ve bu son derece akılcı bir yatırımken, bu şirin ve tarihi köyün içindeki malikanede yaşananlarsa tam bir trajedi ve de yaşanacak olan trajik olaylar da kapıda. David zalimlik ve sapkınlık, Eleanor alkol ve ilaç, Patrick’se kendini kuyuya atmak derdinde kendi özel tımarhanelerinde. Patrick daha sekiz , babası ise 61 yaşında o yıllarda. Oğlunun ancak zalim derslerle adam edebileceğini düşünen, kibirli, alaycı, zorba, narsist, kontrol manyağı bir doktor yalnızca. Kendi babası tarafından onaylanmamış bir adam. Zamanında doktor oldu diye babası onu küçümsemek için mirasından mahrum etmiş. Karısı Amerika’nın en zengin ailelerinden birinden geliyor halbuki. Aristokrat değiller çünkü yeni zenginler. Kuru temizleme sıvısından imparatorluk kurmuşlar. Patrick’in burjuva bir ailesi varmış kısaca. Babası çulsuz bir doktormuş Eleanor olmasa. İlk tanıştıkları zamanlarda ona aşık olma nedenini İngiliz züppelerden farklı bir genç olmasına bağlıyor. Ortak idealleri varmış hayata dair. Alkolikler için bir eve dönüştürecekleri ev, gerçekten de alkoliklerin yani kendilerinin sığınağına dönüşmüş zamanla. Eleanor bir yerde onu değiştirebileceğimi sanmıştım derken, ters giden şeyleri gençlikte görüp de görmezden geldiğini anlıyoruz ve birde çok fazla belirtilmemiş olsa da, Patrick ileri yaşlarında başlarına gelen bir şeymiş anlaşılan. Varlıklı bir aileden gelen Eleanor olsa da, susan taraf da kendisi oluyor. Her şeyi sineye çeken, patetik ve pasif bir karaktere dönüşmüş zamanla. Mum gibi hareket ediyor kocasının karşısında, ayak parmaklarının üzerinde yürüyerek kaçmaya çalışıyor evden. Evdeki tüm kararları kocası veriyor, o ise alkolden bulanıklaşmış aklıyla altı kişi oldukları halde, bir masanın etrafında hangi düzenle oturacaklarına dair komut vermekten aciz. Oğlunu da bu şekilde harcatıyor kocasına. Patrick en nihayet tecavüzü yüzüne vurduğunda. Me too diyor. Bana da tecavüz ederdi diyor. Hiç hissetmedin mi diye sorulduğunda, hayır diyor. Ruhu bile duymamış, hiç anlamamış, hiç hissetmemiş. Oğlunu korumak adına elinden geleni yapmış. O ne yaman çelişki Eleanor! Nicolas da aynı şekilde. Ama aslında hepsi bir şekilde bilmişler ama bilmemezliğe gelmişler. Güç sarhoşluğunun altında ezilmişler. David onlara çok güçlü, çok yenilmez görünmüş o zamanlar. Halbuki bir otel odasında tek başına ölen ihtiyar David, kıçına bir parça pamuk tıkıştırılan bir ihtiyar olarak giriyor nihayetinde tabuta, yatacak mezarında.

50C0749A-446A-445E-AD08-9FB55CCB2A24

CD4090DD-BB84-42F6-A03D-88CC8EA8E949

A1AAFF03-FE45-4A1C-8C3F-81177CD61EA2

Üçüncü bölümde yer alan ve yıllar sonra iki eski bağımlı Patrick ve Chilly Willy’nin mucizevi bir şekilde karşılaşmalarıyla aralarında geçen mucizevi diyalog bir parça umut serpiyor içimize. Öyle ya da böyle güzel günler de göreceğiz bir gün elbet diye. Davetin verildiği günün akşamında Patrick’in mucizesi de gerçekleşiyor. Aşık olmaya çalışmış fakat başaramamış, birinin kalbini onarabileceğini düşünüp heyecanlanıp fakat bunu yapamayacaklarını anladığında uğradığı hayal kırıklığının aksine bu sefer başarıyor. Fakat diğer tuzağa kendisi düşüyor evliliğinin devamında; yani öfke, kin, iğneleme, züppelik, hor görme ve kendine nefret olmadan geriye hiçbir şey kalmayacağı gerçeğiyle yüzleşiyor. Bu arada bir şey başarıyor Patrick, ne yapacağını bilemediği gençlik günlerinin aksine avukat çıkıyor. Gerçek hayattaysa böyle bir babaya sahip olan ve kitapların yazarı Edward St. Aubyn yazar oluyor. Onun kendini kurtarmasından duyduğum memnuniyeti anlatmam olanaksız ama kurtarmak kelimesi merhametten öte şükran barındırıyor daha çok. Yüksek sınıf mensubu yazarın bu kadar trajedi yaşamışken, kitaplarında taşıdığı ironi yazarın üslubuna saygı gösterildiğinden olsa gerek diziye de yansımış ve bu da bizim ekran karşısından düşünceli ama asla acımtırak olmayan bir ruh haliyle ayrılmamızı sağlıyor. İroniyi severim evet, kibir taşır içinde sıkça. Son olarak dizinin başarısına en büyük katkı sağlayan unsurlardan birinin, yan rollerdeki oyuncuların yıllar içindeki ruhsal ve fiziksel değişimlerinin başarıyla ekrana yansıtılmasından kaynaklandığını belirtmek gerek. Örnek vermek gerekirse, Bridget’ın özentiliğinin ve şımarıklığının kendisine zengin koca bulmasında yardımı olsa da, yaş kemale erdikten sonra, üstüne üstlük bir kız annesi ve aldatılan bir eş, üsüne üstlük sevgilisinden bir veliaht bekleyen koca sahibi olduğunu öğrendikten sonra nasıl başka yöne gittiğini, günlerce hazırlanıp durduğu partiyi gözünün görmeyişini, bir zamanlar bir parçası olmak için çok özendiği bir sürü ikbal düşkününün arasından nasıl arkasına bakmadan uzaklaştığını izliyoruz ikinci ve üçüncü bölümlerde. Bir leit motif olarak üst sınıf kıyasıya eleştirilmekte beş bölüm boyunca. Özellikle David Melrose ve elindeki puro bu sonradan görmeliğin, zalimliğin ve kibrin bir tezahürü olarak çıkıyor karşımıza. Son sözüm var sizi daha fazla sıkmamak adına izleyin bu diziyi ilk fırsatta, sonra kara kara düşünür vaziyette bulacaksınız nasılsa kendinizi tıpkı benim gibi; bundan sonra ne keser acaba bir izleyici olarak sizi?

D54FBBEA-F10E-4EC0-B68C-6AB575D4E3FC

8E898DB2-43A0-4608-A359-44309E374C9D

 

 

A VERY ENGLISH SCANDAL

A19691E8-2E2C-4E64-B843-8BA001A26E79

A VERY ENGLISH SCANDAL :

“Eşim gay kelimesinin anlamının mutlu olmak olduğu konusunda ısrar ediyor.” Peter Bessell

“Bir değeri olacaksa eğer, insanların odaklandığı bu kelime “Tavşanlar” dışında mektupta yazdığın son şey “Seni özledim” olmuştu. Bence bu bir erkeğin bir dostuna yazdığı çok hoş bir söz.” Marion Thorpe

“Yüksek yerlerde arkadaşlarım var. Alçak yerlerde daha da iyi dostlarım var ama.” Av. George Carman

“Bu bir meclis üyesine karşı yapılmış en büyük suçlamalardan biri oluyor. Tebrik ederim… Avam kamarasının 270 yıl boyunca piçler, yalancılar, sapıklar, şantajcılar, kundakçılar ve akraba evliliklerini barındırdığını göz önünde bulundurursak tabii. Bu gerçekten çok büyük bir başarı oluyor.” Av. George Carman

“Benim Güzel Çamaşırhanem”, “Tehlikeli İlişkiler”, “The Grifters” ve daha da pek çok önemli filme imza atmış olan İngiliz yönetmen Stephen Frears’dan üç bölüm halinde BBC’de yayınlanan bir dizi ile başlıyorum haziran yazılarımın ilkine. Adı gibi çok mu İngiliz; evet, fena halde İngiliz. Fena halde Hugh Grant, Alex Jennings ve Avam Kamarası barındırmakta çünkü bünyesinde. Gerçek bir olaydan yola çıkılarak kitaplaştırılan, ardından da televizyona aktarılan mini dizinin başrollerinden birinde fiziksel olarak benzerliği tartışılır olmakla beraber, oyunculuk anlamında ince bir çizginin üzerinde enfes bir şekilde yürümeyi başaran ve zaman zaman çok duygusal anlardaki hisleri duyarlı izleyiciye inceden geçiren(aktarmak fiili daha uygun düşerdi değil mi) bir Hugh Grant var. Özellikle doksanlı yılların başında, fiziksel çekiciliği yeteneğinin önüne geçtiğinden adını romantik komedilerle duyuran aktör, ilk defa, Esat Kıratlıoğlu modeli taranmış saçları, lenslerle koyulaştırılmış donuk bakan gözleriyle ama nazik bir Jeremy Thorpe tiplemesiyle buzdağının ardında ne var ne yoksa seriyor önümüze. Ama elbette ki ölçülü bir şekilde. Siz sormadan ben söyleyeyim varsayımlar dahilinde sorduğunuzu hayal ederek, bu ölçülü olma hadisesi, bu aşırı nezaket bizim coğrafyamızda yetişen insanımıza bir parça ağır gelmekle birlikte, böyle bir olasılığın varlığıyla şaşırıyoruz kopamadığımız aynı coğrafya içinde, uzun ince İngilizleri izlerken hele. Tekrar nezaket kuralları çerçevesinde her tür faaliyetini gerçekleştiren bir karakteri oynayan nazik Grant’e gelecek olursak eğer, Bafta’da şansının yüksek olduğunu düşünmekle birlikte, Benedict Cumberbatch’in de Patrick Melrose’da benzer şekilde çok iyi bir iş çıkardığını anmadan geçmek olmaz diyorum. Bu sene televizyon dizilerinde açılışı başarılı İngiliz oyuncuların sürüklediği çok sağlam dizilerle yapmış bulunmaktan da ayrıca memnuniyet duyuyorum. BBC2’de yayınlanmış olan King Anthony Hopkins’li Kral Lear uyarlamasını da izlediğim takdirde aksana doymuş bir şekilde ayrılacağım aranızdan. Ayrılmak derken, dünyanın düzeni belirsiz, ayrılabilirim de gerçekten. Bazen başka işlerle uğraşman gerekebilir ya da sıkılabilirsin ya da vazgeçersin.

1965 Londra’sında iki adam şık bir restoranda karşılıklı yemek yerlerken, bir yandan da alçak bir ses tonu ve yine o aynı ölçülü nezaketle özel münasebetlerinden ve zevklerinden bahsediyorlar birbirlerine. Yüzdeye vurdukları seçimleriyle Peter Bessell % 80 kadınlar, % 20 erkeklerden hoşlandığını belirtirken, Jeremy Thorpe bu oranın tam tersi yönde olduğunu itiraf ediyor. İki politikacıdan yıldızı yükselense Jeremy Thorpe oluyor. Her ne kadar hayatıyla ters düşse de, avam kamarasında yaptığı ateşli konuşmalar sayesinde politikada taraftar bulduğu gibi giderek de tırmanıyor yukarıya sağlam adımlarla. Nitekim Liberal Parti başkanlığına seçiliyor. Bu arada bir zaman sonra başına türlü türlü dertler açacak olan Norman’la(Ben Whishaw) tanışıyorlar hem de samanlıkta. Onunla ilk tanışmalarından bahsederken “O çok cennetti…” diyor. Fakat ruhsal dengesizlikler yaşayan ve ilişkinin ağırlığını kaldıramayıp, kendi hayatına yön veremeyen ve babasını hiç tanımamış olan Norman sinir krizleri geçirip, bana eşcinsellik virüsünü bulaştırdın diyerek(öyle mi acaba, hiç sanmıyorum bir tür virüs olduğunu ve de bulaşıcı olduğunu)pılını pırtını toplayıp gidiyor ansızın. Bu noktadan sonra kendi yoluna rahatlıkla devam edebilen Jeremy’nin aksine, düşük işlere giden ve zaman zaman meteliksiz kalan Norman, her düştüğünde kabahatlisi olarak kendisini değil de Jeremy’i görüp onun kendisini kullanıp bir çöp gibi kapının önüne koyduğunu söyleyor. Halbuki kapıyı çarpıp giden o oluyor en başta. Gururlu ama şaşkın haldeki genç adam bundan sonra önüne çıkan her fırsatı, kendini ve Jeremy’i aşamadığından teker teker elinden kaçırıyor. Oysa ki Jeremy işler çıkmaza girmeye başladığında daha derhal kendine yeni bir erkek arkadaş arayışına girmişti bile. Elbette ki genç(tırnak içinde). Norman üç bölüm boyunca ama belli zaman aralıklarıyla fakat her fırsatta kendini bir polis karakolunda buluyor bir kurban ve mağdur sıfatıyla. İlk şikayet dilekçesi elden ele dolaşıyor. Önce Scotland Yard’a, oradan özel birimlere, oradan da MI5’e gönderilip en nihayet bir kasaya kaldırılıyor. Sene 1960’ların başı olunca, mevzunun geçtiği yer İngilitere bile olsa, maalesef ki ya eşcinselliğini itiraf edecek ve de o tip bir hayat yaşayamayı kabul edeceksin demekle olmuyor. Nitekim iki adam da aslında en çok hemcinslerinden ve aslında birbirlerinden hoşlanırlarken, kadınlarla evlilik yapıyorlar, birer oğulları oluyor, bir kez daha evleniyorlar ve bu böyle sürüp gidiyor. Jeremy her defasında üst sınıftan, aşktan çok dostluk arayan kadınlarla ve onlara maddi imkansızlıklar yaşatmadan beraber olduğundan ayrılık yaşamıyor, ölüm olmazsa tabii ve dışardan mutlu bir tablo olarak yansıyor evlilikleri.

EE7E06CE-8A92-41AC-B6B5-75EA136E5F84

Filmde bir görünüp bir kaybolan karakterlerden bir tanesi de Leo Abse. İngiltere gay hakları açısından son derece önemli olan bu karakterin dizide var olması da sürpriz değil. Eşcinselliği suç olmaktan çıkarmak için uğraşan bir avukat ve bunu başarıyor da. Bunun için ilk teklifi Lord Şansölyesine götürüyor. Fakat şansölye kaya gibi sert çıkıyor ve de çıkışıyor ona oğlancılar kulübüne lisans verdiği takdirde Britanya’da oğlancılığı yasallaştıran kişi olarak anılmak korkusu içinde. Bunun üzerine Leo Abse, Şansölye’den de tuhaf ve evinde porsuklarla yaşayan Lord Arran’dan yardım istiyor. Lord intihar eden ve eşcinsel olan erkek kardeşine karşı beslediği hisler sebebiyle Abse’nin teklifini kabul ediyor. Porsuklarsa evin her yerinde giydirilmiş(çıplak da olabilirlerdi ama siyah ve evin içindelerdi) ve tasmalı vaziyette dolaşıyorlar. Herkesin çeşit çeşit huyları vardır elbette ama İngiliz aristokrat sınıfı kadar değişiğini bulmak da güç olsa gerek.

Dizinin ikinci bölümünde yaşananlar tam bir kara komedi. İlk eşini trafik kazasında kaybeden Jeremy de Norman’ı suçluyor evine telefon açtığı ve karısının kafasını karıştırarak ölümüne sebebiyet verdiği için. Bu arada Norman da evleniyor, baba oluyor; fakat bir kez daha evin sorumluluğunu alıp para getiremediğinden karısı oğlunu alarak evi terk ediyor. Eve yiyecek getirmeyi ağaçtan elma toplamak, kümesten yumurta çalmak, tarlada çamurlu patates aramak sanan Norman sürünmeye başladığı anda ulusal sigorta kartım diyerek yapışıyor yakasına Jeremy’nin. Dizinin sonunda öğreniyoruz ki Norman asla ulusal sigorta kartını alamamış; evindeyse on bir köpek beslemekte.

707C614F-D741-457D-9C84-4880185073A3

4DA265E2-1A37-4FA1-94CD-80B6CC73A6FD

Jeremy ateşli konuşmaları esnasında insan haklarından, silah satışından filan bahsededursun, Norman’ın nasıl öldürülmesi gerektiğinin planlarını yapıyor alttan alta. Cin cin fikirleri var. Kalaylı mayınla asfalta döşemek, New York’ta öldürüp nehre attırmak gibi parlak fikirler bu bahsettiklerim. Öldürme işini yaptırmak istediği kişi ise telefon üstüne telefon ederek en nihayet dünyanın en gerzek kiralık katili ile anlaşıyor. Onun profesyonel, merhametsiz ve ağzı sıkı olduğunu söyleyen kişi ise sonuna kadar yanılıyor. Adam işin mahiyetini sormadan kabul ediyor. Üstelik kiralık olabilir ama katil hiç olmamışken. Barnstaple yerine Dunstable’a gidip Norman arıyor gece gündüz. Onu bulduğundaysa tuhaf yalanlar atıyor Kanada’dan onu öldürmek için yola çıkmış gelmekte olan kiralık katille ilgili. Takma adını bile yanlış söylüyor ama Allah’tan Norman bunun bunca sersemliğine rağmen yakışıklılığına kapıldığından çok fazla irdelemiyor. En nihayet önce köpeğini vuruyor, silah tutukluk yapınca da olay yerinden kaçıyor, sonra da polisten de kaçmaya çalışıyor. On iki ay da hapis yatıyor. Çıkar çıkmaz da Watergate gibiyim diyerek hikayesini önüne gelen ilk gazeteciye verdiği ilk fiyata satıyor. Fargo karakterlerini anımsatıyor en çok. Lordlar Kamarası’ndan bir adam, öfkesinin kurbanı olarak dünyanın en beceriksiz adamlarına uzaktan iş yaptırmaya çalışınca sonuçları böyle böyle oluyor. Jeremy’nin, aynı zamanda kullandığı bu adamlar yüzünden adı kirleniyor, istifa etmek zorunda kalıyor, nezarethanede bir gün geçiriyor, basın kısıtlaması kaldırıldığından BBC dahil tüm kanallarda ve gazetelerde davanın dolayısıyla eşcinsel ilişkisinin ayrıntıları yayınlanıyor. Biz bile öğreniyoruz İngiltere’de yıllar yıllar önce yaşanmış skandalı. Vazelin ve tavşan detayını. Fakat bir şekilde tüm bunları unutacağınız bir final bekliyor sizi. Senaryo ve Frears sayesinde. Yaşanmış bir aşk kalıyor sadece geriye.

86ED82DB-D1F3-462B-AFAD-5174038D7018

Yan karakterlerden en başarılı olan iki isme gelince Jeremy’nin eşi Marion Thorpe ve avukat George Carman. Her iki aktör de üzerine düşeni üzerine düşen kadar gerçekleştirdiklerinden belki de bu kadar başarılılar. Dizinin en önemli diyaloglarının içinde onlar var. Yalnız kaldıklarında kendisi de evli olan avukat Carman müvekkiline aralarında kalması şartıyla neden ayrıcalığı ve gücü varken Norman gibi birini seçtiğini, farkının ne olduğunu sorduğunda, Jeremy onun en iyisi olduğunu söylüyor hemen hemen hepsi cinsellik amaçlı yaklaştığı erkeklerle geçen ve sonu küfür ve şiddetle geçen gecelerin sonunu anımsayarak. En zararsızı Norman görünmüş gözüne, ilişki uzamış, ona yardım etmiş ve kurtarmaya çalışmış çünkü onu sevmiş, aslında ikisi de birbirini sevmiş. Dizinin en dokunaklı sahnesiydi Jeremy’nin kalabalıklara seslenip bir yandan gazetecilere ve halka şebeklik ederken, diğer yandan uzaklara dalması ve aynı anda bir otobüsün içinde giden Norman’ın da en nihayet şirretlikten uzaklaşmış, dingin bir yüzle ama belirsiz düşüncelerle uzaklara daldığı anlar. Birbirlerini ve yaşanan bunca saçmalığı geri almayı düşündüklerini düşündürtüyor bu son sahne. Bazen sevginin yetmediğini, bazen hayatın sizin için başka türlü planlar yaptığını, çoğu zaman da beklentiler doğrultusunda elinizde kalanların bambaşka şeyler olduğunu görürsünüz ama yine de yaşarsınız yarının ne getireceğini bilmeden. Marion ve Jeremy’nin evlilikleri ölene dek devam etmiş mesela. Çiftler karşılıklı olarak kendi üzerlerine düşen görevleri yerine getirdikleri takdirde, evliliklerin de bir şekilde yürüdüğünü görüyoruz böylelikle. Anlayışlı bir eş, ateşli bir partnerin yerini doldurabiliyor belki de. Sevgi boyut değiştiriyor zaman geçtikçe. Kim bilir?

CF1506A6-891B-4670-8246-A79C8E16194F

FILM STARS DON’T DIE IN LIVERPOOL : YILDIZLAR ASLA ÖLMEZ

 

9B8C79C9-C202-4A7F-AD83-4A2FAB2C9B96

FILM STARS DON’T DIE IN LIVERPOOL : YILDIZLAR ASLA ÖLMEZ :

“-Sana bir şey söyleyeceğim. Daha önce kimseye söylediğimi hatırlamıyorum. Gençliğimde kızlardan hoşlandığım kadar erkeklerden de hoşlandım.” Peter
“-Ben de erkeklerden olduğu kadar kızlardan da hoşlandım.” Gloria Grahame

GİRİŞ :

Filmin adından anlaşıldığı üzere Liverpool bir Hollywood starının öldüğü yer olarak hatırlanmak için ideal bir yer olmayabilir. Liverpool’un kelime anlamının da bunda büyük etkisi olabilir. Viking’lere dayanan tarihinin de. Fakat aynı zamanda Beatles’ın memleketi, bir liman kenti, Londra’ya üç dört saatlik mesafede, adına bir futbol takımı olan, o futbol takımı için de yazılmış bir şarkısı olan ve şarkılarını hep bir ağızdan devre arasıdır, canlı yayındır, burası başkasının memleketidir diye bakmaksızın hep bir ağızdan söyleyen onbinlerce taraftarın da diyarıdır. Filmimize döndüğümüzde futbolla alakalı bir sahne, bir replik, bir gönderme barındırmakta mıdır diye sorduğunuzda bunun mümkün olmadığını söyleyeceğim bir çırpıda. Onun yerine dönemin ruhunu yansıtan filmler, aktörler, danslar, şarkılar, tiyatro, edebiyat, Tennesse Williams’dan Sırça Kümes, William Shakespeare’dan Romeo ve Juliet, Ridley Scott’dan Alien, Travolta’lı Saturday Night Fever var diyeceğim ve ekleyeceğim yetmez daha az diyenler için: The Big Heat başta olmak üzere ellilerin nostaljik siyah beyaz filmlerine sayısız gönderme var içinde. Aktör ve aktristlerine de. Çok fazla anlam yaratma derdine düşmeden, en son ne zaman iyi bir melodram izledim diye düşündürten, sinema tarihinde zaman tüneline girmişsiniz hissi vermeyi başarabilen filmde, Gloria Grahame de kimdi sorusuna pratik bir giriş öncesinde ve de cevap var sonrasında.

BE5EF311-45B4-47E5-9421-5CAE9264E071

FILM STARS” KISMI :

1981 yılıdır. Tennesse Williams’ın Sırça Kümes’inin Liverpool’da sahnelenmesi esnasında kuliste bayılan Gloria Grahame’in sağlık durumu Peter’ın bir mensubu olduğu Turner ailesine bildirilir ivedilikle. Bir çocukları Avustralya’ya taşınmış olan Turner’lar yakın bir tarihte oğullarını görmek üzere çıkacakları seyahatin telaşı içindeyken, davetsiz ve hasta bir eski dostu ağırlamak durumunda kalacaklardır evlerinin üst katındaki odalarından birinde. Peter ve Gloria’nın çok değil bundan iki sene önce kesişen yolları ve aralarında oluşan çekim ertesi gelişen aşk hikayelerinin nasıl bittiğini ve aralarındaki soğukluğun nedenini öğreniriz yavaş yavaş. İlk defa Primrose Hill Londra’da, Gloria elli beş, Peter’sa yirmi altı yaşında iken tanışırlar. Bir Oscar ödüllü, siyah beyaz filmlerin büyük ismi, bir parça çaptan düşmüş olmakla birlikte televizyon dizilerinde ve tiyatro sahnelerinde halen daha rol almayı başarabilen Gloria, Peter’la onun en meteliksiz zamanlarında tanışır. İkinci el eşyalar satan bir dükkanda çalışmakta, rol kovalamaktadır. Gloria ise o tarihe kadar dört kocadan, dört ayrı çocuk yapmış, çocuklarını eski kocalarına emanet edip hayatına devam etmiştir. İlk dansın ardından gerçekleşen ilk randevularında sinemada Alien’ı izlerler, bir bara giderler ve metroda sığındıkları rahatsız koltuklar vasıtasıyla evlerine dönerler. Peter yanında gerçek bir film yıldızıyla metroda gitmenin barındırdığı karmaşık hisler içindedir. Gloria ise şık kostümler içinde, durumun trajikomikliğini bertaraf etme gayreti içindedir.

Gloria’nın hırslı kişiliğine de pek çok kez şahit oluruz film boyunca. Royal Shakespeare Company’de rol almak, hem de “Romeo ve Juliet”te başrol oynamak istemektedir. Yani elli beş yaşında, baharında bir Juliet hayalleri kurmaktadır halen daha. Tanıştıkları ilk günlerden, öleceği son zamanlara dek nasıl göründüğünü, çok yaşlı olup olmadığını sorar durur Peter’a. Hoşuna gitmeyen bir cevapla karşılaştığındaysa öfkeli tepkisini gösteriverir bir çırpıda.

EDC0B469-3E6A-4384-81F8-609F26522EDA

NEREDE ÖLÜNECEĞİ KISMI :

Gloria ve Peter, Gloria’nın ailesinin yaşadığı Kaliforniya’ya giderler beraber. Tatlı tatlı başlayan yemek, acı bir lokmaya dönüşür özellikle de Gloria için. Kızkardeşi biraz bıkkınlıktan, biraz tahammülsüzlükten, bir parça da kıskançlıktan eski ilişkilerini ve Gloria’nın genç erkeklere duyduğu ilgiyi yüzüne vurur bir anda. Dördüncü kocası bir zamanlarki üvey oğludur çünkü. Ünlü yönetmen Nicholas Ray’in oğlu olan Anthony Ray. Gloria bir hışım masayı terk ettiğindeyse, anne kız Gloria ile evlenmesin diye ricada bulunurlar Peter’dan. Peter tüm bunlara kulak tıkasa da, ilişkileri Gloria’nın bitirmesiyle biter bu defa. Bunun altında yatan nedense bizim klasik Yeşilçam filmlerimizi aratmamakla beraber, kitabın uyarlanmış olduğu kitabın otobiyografik olduğu ve bizzat Peter tarafından yazıldığı düşünüldüğünde gerçek bir melodramla karşı karşıya getirir bizi.

Gloria’nın ısrarla gaz olarak belirttiği ve asla dillendirmediği hastalığında nasıl ve neden böylesi bir sonuca varıldığını öğrendiğimizdeyse yüreğimiz sızlar. İki sene önce teşhis konmuş, neşter vurulmuş fakat sonrasında Gloria’nın kendi isteği doğrultusunda kemo’yu reddetmesi sonucunda, radyoterapi yeterli gelmemiş ve hastalık bin beter bir hırsla geri dönmüştür. Üstelik artık iş işten geçmiş, kanser vücuduna yayılmıştır. Sakin ve makul görünmeye çalıştığı doktor koltuğundan son bir umut ve çaresizlikle artık tüm tedaviyi kabul ettiğini belirten Gloria neden kemo almadığını özetler doktoruna. Çünkü saçları dökülecek, bundan yola çıkarak durumunu herkes öğrenecek, Hollywood’da kimse ona iş vermeyecektir. Çünkü o Gloria Grahame’dır. Hollywood starlık sisteminin kadınlara güzel ol, olmadı güzel öl dayatmasının ayaklı ispatıdır adeta Gloria.

1FAB6298-A1D8-42D9-9307-C26E06247C58

İnsanın nerede doğduğu değil de nerede doyduğu önemliyken, New York’ta şık bir restoranda yanından Liza Minelli geçerken bile Liverpool’u özleyen Gloria için ölüm yeri tam bir meseleye dönüşür. Peter’ların evinde, kendi ailesinden, evinden koskoca bir okyanus mesafesi kadar uzaklıkta sığındığı odasında bir çeşit akıl tutulması mı bu kadının yaşamakta olduğu diyeduralım, Peter’ın annesini kendi annesi ilan edişinden, yaygara koparmayan iyi insanlarla çevriliyken hayata gözlerini kapamaya çalıştığı sonucuna varırız. Hastaneye gitmeyi, ne kadar kötü olursa olsun ambülans gelmesini bile istemeyen Gloria, en nihayet alt kattan gelen kavga seslerine daha fazla tepkisiz kalmayarak oğlunu aramalarını ister Turner ailesinden. İstese de Liverpool’da ölemeyecektir Gloria. O ölmek için Liverpool’u seçmişken, Liverpool onu seçmemiştir. Manhattan’daki St. Vincent’s Hastanesi’ne ulaştığı günün ilerleyen saatlerinde hayata gözlerini yumar. Tarih 5 Ekim 1981’i göstermektedir. Elli yedi yaşında hayata gözlerini yumar Gloria Grahame. Filmin son saniyelerinde en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülünü kazandığı anons edildikten hemen sonra, bir heyecan sahneye çıkıp, müteşekkir kalarak aldığı ödülü ve aslında tüm hayatını tek kelimelik bir cümleye sığdırışına şahit oluruz.  “Teşekkürler” diyerek sahneyi terk eder genç kadın. Sunucu arkasından “sonunda başardı” der kinayeli bir şekilde. Ödül için, başarısı daim olsun diye, ayakta ve kuyruğu dik tuttuğunun ispatı olarak ve de bir kadın olarak Gloria’nın ne kadar çok çalışıp çabaladığının kanıtı olan ödülü aldıktan sonra ne özel hayatı ne yaşadıkları, sadece başarısı ve hayatın onu istediği şekilde ödüllendirdiğine şahit oluruz. Gloria teşekkür etmekte haklıdır, çünkü başarmıştır. Darısı tüm kadınların başınadır. Er ya da geç hayatlarının teşekkürünü yapma fırsatını bulmaları umuduyla.

CADBB152-7649-46E2-8962-AB2B45012275

Bu rolde Annette Bening’i bir hususta Grahame’la özdeşleştirdim durdum film boyunca. Warren Beatty ile evlenen aktrist de yetinebilirdi pek az şeyle ama o hep üretti ve her zaman kendini geliştiren tarafıyla özgürleştirici kadın rolleriyle çıktı sinema perdesinde karşımıza. Özellikle de 2000’li yıllardan sonra. Gloria’nın bile altından kalkmayı başarabilen aktrist kendisini ilgiyle izletmeyi başarabildi tıpkı Blanche DuBois gibi. Jamie Bell’le yaptıkları kıvrak ve uyumlu danslarıysa unutulacak gibi değildi mesela. Shakespeare’ın dilinden ermişleri dinlemek vardı sonra yana yakıla. Elbette ki Vanessa Redgrave sürprizi de tuz biber ekti üstüne. Ben filmi bir bütün olarak çok beğendim. Çok fazla anlam yaratmak, kendini anlatmak ve kendini aktarmak, o çok mühim derdini milyonlarla paylaşmak gibi telaşlara düşmeyen bir yönetmenin elinden bir yıldızın hayatını anlamaya çalışarak izlemekten, çok uzun zamandır da böylesi bir filme şahit olmadığımdan ötürü çok büyük bir memnuniyet duydum ve öyle de izledim süresi boyunca. Yaş farkı mühim değil, mühim olan hayat dedim sonra kendi kendime. Diyorum hala. Yine kendi kendime.

F203C4F7-800A-42E8-B3AB-AE8B8B228523

 

PHANTOM THREAD

F9E0886A-00E7-4A86-807F-0483993B86A6

PHANTOM THREAD :

“Bence gönül yarasına sebep olan şey başkalarının beklentileri ve varsayımları.” Reynolds Woodcock

“Senin yataklara düşmeni, aciz, hassas, açık olmanı ve sadece benim yardım edebilmemi istiyorum. Sonra tekrar güç bulmanı istiyorum… Ölmeyeceksin. Ölmeyi dileyeceksin ama ölmeyeceksin. Biraz yola gelmen gerekiyor sadece.” Alma

“Ona aşık olmak hayatın muazzam gizemini ortadan kaldırıyor.” Alma

GİRİŞ :

İki kız arkadaş konuşmaktadırlar,  her ikisi de bekardır. Bir de kulak misafirleri vardır:

-Phantom Thread’i izledim ve çok beğendim. Aklıma ne geldi bak bu Selim İleri var ya, Selim İleri…
-Evet?
-O Selim İleri…
-Evettt?
-Doksanlarda benim fakülteden bir arkadaşım vardı, kız mahalle arkadaşımdı da aynı zamanda, Onun ilişkisini sonlandırmıştı?
-Nasıl yani?
-Oğlan kıza Selim İleri’yi nasıl bilmezsin demişti ve ayrılmıştı kızdan. Kız da çok ağlamıştı arkasından.
-Yapma ya.
-Yaa…
-İnsan nasıl bilmez Selim İleri’yi?
-? Sen de mi Brütüs?
-Öyle tabii, yüksek öğrenim görmüş insan hem de o yıllarda, nasıl bilmez Selim İleri’yi?
-Bilmez bilmez. Herkes herkesi bilmek zorunda mı? Onu bırak herkes her şeyi bilmek zorunda mı?
-Onun başka şeyi batmıştır, ondandır belki de.
-Tamam da, sadece entelektüel paylaşım yaptığın biriyle mi mutlu olunur? Bir evde sırf kitaptan, yazardan mı bahsedilir? Yatağa kitapla mı girilir? Kitaplardan kütüphaneler oluşur, evlilikler değil. Hem nerede duyulmuş şey okuyucu kavgasından boşanan yazar karı koca? Aksi söz konusu ama. Biz bu memlekette olmayacak şeyleri çok abartıyoruz galiba. Okur yazar olmak, üniversite okumak da çok büyütülüyor. Artık herkes üniversite mezunu. Herkes olmuş master şampiyonu. Alçağı, yükseği derken gelmiş adam kırkına, hala daha okumanın, bilginin peşinde. Hayatı ıskalıyor bu arada.
-Tamam da cehaletin tavan yaptığı bir ülkede okuyup yazmamayı yüreklendirirsen sonumuz nice olur? Zaten olmuşuz olacağımızı da…
-Ben onu kastetmiyorum ki. O başka bir tartışmanın konusu. Ben diyorum ki mesela bir kız tanımıştım, tek şartı vardı; ilkokul mezunu olmayan kimseyle çıkmazdı. Kendisi de üniversite mezunuydu bu arada. İşinde gücündeydi.
-Neden ki acaba? Ortaokul bile mi olmaz?
-Biz de çözemedik hiçbir zaman. Şimdi düşünüyorum da benim gönlümü yaparsa eğer entelektüel paylaşım filan ben de istemem karşı taraftan.
-Ne konuşacaksınız peki?
-Havdan sudan, konudan komşudan, savaştan barıştan, aşktan arkadaşlıktan.
-Konuşacak ortak konu bulabiliyorsanız mesele yok da…
-Mesele nedir o halde?
-Bilmiyorum. Kadın erkek meseleleri çok karışık ve ben de zaten her akşam kitaplarla giriyorum yatağa.
-Bizler böyleyken erkekler nasıl ki?
-Onların dokunulmazlıkları var. Erkeklikleri var. Ya işte ya evde ya da ikisinde birden ormanın tek kralı aslan gibi hissetme ihtiyaçları var. Aksini de ben yanımda istemem zaten.
-Maço olacak yani.
-Yoksa bir kızla çıkardım.
-Sen de haklısın. Doğru bak, ben bunu düşünememişim. Çok rahatlatıcı bir şey olsa gerek yanında sürekli gerinen ve kükreyen bir şey taşımak.
-…

6E40F651-DD32-4386-9097-0DD2CD94ADF5

6345C77C-1868-43E3-8D82-C34C1C2F628C

PHANTOM THREAD :

En son hem yönetmenliğini, hem senaristliğini ve hem de görüntü yönetmenliğini aynı ismin yaptığı bir filme şahit olduğumda yıllardan 2002 idi. Bu filmin ismi “İtiraf” iken, o filmin her şeyi olan yönetmeni Zeki Demirkubuz idi, tıpkı Phantom Thread”in her şeyi olan Paul Thomas Anderson gibi. Kendisi aynı zamanda filmografisini yakından takip ettiğim ve her yeni filmini merakla beklediğim yönetmenlerdendir. İlk uzun metrajı “Hard Eight” dışında tüm filmlerini izlemişim bu arada. Hiçbir filmiyle hayal kırıklığı yaşamamışım, bir Upton Sinclair uyarlaması “There Will Be Blood”la da benim için zirve yapan yönetmenin son filminin de başrol oyuncusu yine Daniel Day Lewis. Kendisi “There Will Be Blood”daki Daniel Plainview ya da Scorsese’nin “Gangs of New York”undaki Bill “The Butcher” Cutting karakterlerinin üzerine çıkabilecek nüanslı bir oyunculukla mı yoksa “Nine”daki kafası karışık yönetmen Guido’nun bir versiyonu olarak mı çıkacaktı karşımıza diye düşünürken çok daha enteresan bir kişiliğe sahip Reynolds Woodcock ile çıkageliyor Lewis. Film aynı zamanda bu seneki Oscar’ların sürpriz yumurtası olmayı da başardı. Çok beklenen bir filmdi, gecinden vizyona girdi. Yine de Akademi kendisini ıskalamadı ve altı dalda adaylıkla taçlandırdı. Göreceğiz bakalım neler olup biteceğini ama hepsinden öte, yalnızca değil ama; öncelikle kendisi için yazan, dolayısıyla kendi duygu ve düşüncelerini her şeyin üzerinde tutan benim için bu film çok çok iyiydi. Ne açıdan iyiydi, bir ilişki yaşamak gayretinde olan ama bir tarafın illaki de önceden mızıdığı(var öyle bir fiil, sıkma canımı) iki kişi arasındaki o ince bağı hani şu kolay kolay kopmayan ve görünmez olan şeffaf bir ip o bahsettiğim bağ, işte onun taraflarının birer oyuncu gibi o ipe ne zaman asılıp, ne zaman bıraktıklarını, kazanan tarafın erken pes eden taraf mı, ipe asılan taraf mı olduğunu, ya da kati surette bir kazananın olamayacağını itinalı bir çabayla anlatmasını bildi, sonlara doğru da iyice heyecan verici olmaya başladı. Yüz otuz dakikalık iddialı süresi boyunca esnetmedi, gözleri kaçırtmadı, arayışa sokmadı, mukayese nesnesi aratmadı. Durağan bir anlatımdı söz konusu olan, ellilerin Londrasında çok ünlü bir modacı ve hemşirem dediği beş duyusunu teslim ettiği bekar ablası ve sıkıldıkça değiştirdiği kız arkadaşlarıydı bahsi geçen. Gittiği sayfiye otelinde tanıştığı garsonluk yapan Alma’yı hem esin perisi hem de sevgilisi yapan Reynolds’ın bir zaman sonra ondan kurtulmak istemesiyle, çetin ceviz çıkan Alma’nın onu kendisine bağımlı hale getirmesi, evliliğe yanaşmayan ve hayatı boyunca da bir kez olsun denememiş olan kendisinden yaşça büyük adamı nasıl dize getirdiğini, üstelik bunu pek çok kereler yapabilme kapasitesine sahip olduğunu izleyecekseniz, benden söylemesi. Memleketin hali şöyle, herkes böyle diyerek mağdur edebiyatı yapacaksanız da sanattan uzak duracaksınız, dolayısıyla da bu filmden de. Çünkü biz burada nelerle uğraşırken, birileri okyanus ötesinde sanatını icra edebilme özgürlüğüne sahip. Çünkü dünya böyle, çünkü dünya kuralsız, öngörülemez bir çember. Üstelik döndükçe de dönüyor, bir el dur demedikçe. Çünkü film aynı zamanda zanaatini ciddiye alan ve ustalıkla yapan bir adamın öyküsü ve yine derim ki, yönetmeni yönetmen olunca da, filmin de film olduğu bir eser karşımızdaki. Müziği, kostümleri, oyunculukları, incelikli diyalogları, karakterlerin derinlikleri ile beraber nihai sona baktığınızda amacına ulaşmış olduğunu ve bizim ülkemizde yaşanmakta olan sorunları bu filme bulaştırmayı manasız buluyor insan. Derdimiz bini aşmışken, Anderson ya da bir başka auteur yönetmen bizi kurtaramaz, kaldı ki kimse kimseyi kurtaramaz. Sadece kurtardığını sanır, mutlu olur, tatmin olur. Karşı taraf kurtulduysa kendi kendine kurtulmuştur. Minnet dediğin şey nedir ki? Neden rahat rahat böbürlenebilsin diye birine ödün veresin ki?

CB8239A9-4A5E-4BDF-BF94-D7BC59CB5518

Alma çıkıyor karşımıza ilk karede. Loş bir odada, koltuğa oturmuş Reynolds’la olan ilişkisini özetliyor karşı koltukta oturan sarışın adama. Pişmanlık duymayacağı sözler çıkıyor ağzından. Bir sonraki sahnede ise Reynolds’la müşerref oluyoruz. Kendi ayakkabılarını kendi boyayan, traşını olan, burun ve kulak kıllarını da kendisi kesen, en nihayet pudralanan modacı desem de aslında kadın terzisi olan Reynolds takımının altına giydiği ve dizine kadar çektiği mürdüm rengi ipek çoraplarıyla şık ve temiz bir şekilde çıkıyor müşterilerinin karşısına. Zengin kadın müşterileriyse ilerleyen yaşlarında kaybettikleri özgüvenlerini arıyorlar onun marifetli ellerinde. Reynolds’un ağzından çıkacak kelimeyi bekleyen müşterilerin heyecanıyla, provalar birer ritüele dönüşüyor. Filmin ilk dakikalarında film boyunca sık sık karşımıza çıkacak olan aynı kahvaltı sofrasında, Reynolds’un dikkatini tekrar üzerine çekmek için çırpınan kız arkadaşının umutsuz çırpınışlarına seyirci oluyoruz. Gözdeliğini kaybetmiş, Reynolds’un hayalet farz ettiği genç kadının zavallılığı karşısında, ablası Cyril onu postalamanın yollarını öneriyor nezaketle.  Zaten iki kardeş nazik nazik yapıyorlar ne yapıyorlarsa. Reynolds nezaketle fethediyor kalpleri, Cyril nezaketle çekip çeviriyor evlerini, çalışanlarını, abisini ve de sevgililerini.

7D3C9BAF-85EC-4765-BD28-A5B8B436DB07

Alma ve Reynolds ilk görüşte aşık oluyorlar birbirlerine, eğer aşkın varlığına inanıyorsanız. Yolları kesişiyor ve gerek motive olmak için, gerekse kız arkadaşından ayrıldığı ve boşlukta olduğu için Alma dikkatini çekince çıkma teklif ediyor ona. Aradığı böyle bir şey belki de. Alma’nın kusursuz bir güzelliği yok, çok albenisi de. Alt tabakadan gelme, basit bir iş yapıyor, fakat neyse o. Bu sıradanlığı farklı kılmaksa Reynolds’a düşüyor. Varmış gibi göstereceği ve kusurlarını kapatabileceği bir esin perisi buluyor. Ona özel kostümler dikiyor. Filmin başında Reynolds hayallerimi gerçek kıldı derken bu özel durumu kastediyor Alma. Onun zanaatiyle kusursuz hale geldiğini, belki de tüm kadınların onun elbiseleri içinde böyle hissettiğini düşünüyor. Öte yandan Reynolds geçimi kolay bir insan değil. İşine gösterdiği aşırı titizlik onu kırıcı yapıyor. Münakaşada yenilmeye, laf söylenilmesine ve başlı başına münakaşanın kendisine tahammülü yok. Annesinin bir tutam saçını ceketinin kanvasının içine dikmiş, ne zaman huzursuzlansa annesini görüyor rüyalarında ya da rüyasındaki haberci konumundaki annesi önündeki huzursuz günlerin habercisi oluyor. Bir aa kuzusu var karşımızda. Ölülerin, yaşayanları gözlediğini düşünmekse ona rahatlık hissi veriyor. Hele ki bu kişi annesiyse. Evlenmeyişinin nedeni olarak evliliğin kaderinde olmadığını ve elbise dikiyor oluşunu bahane olarak sayıyor Alma’ya. Müzmin bir bekar olarak tanımlıyor kendisini ve evliliğin onu bir düzenbaza çevireceğini düşünüyor. Gönül yarasına sebep olan şey başkalarının beklentileri ve varsayımları derken daha ilişkilerinin başındalar ve bir parça kıl kuyruk oluşunun dışında Reynolds’u tanımıyoruz çok fazla, tıpkı Alma gibi. Oysa ki Reynolds, Reynolds’u gayet iyi biliyor, huylarının evlilik için uygun olmadığını da. Karşı taraf kısa bir süre sonra ve hiç hissettirmeden batmaya başlıyor ona. Kahvaltıda ses çıkardı diye, çok fazla yiyor diye, kendisine karşılık veriyor diye, evin hakimiyetini ele geçirdi diye. Reynolds aşka aşık bir adam sadece, uzun süreli ilişkiler onun harcı değil. Alma ise evin içinde konumu belirsiz bir obje gibi. Önemli müşterilere tanıtılmıyor, bir gölge gibi yaşıyor, çalışanlardan biri olarak kabul ediliyor, geldiği tabaka itibariyle de görgüsüz ve kaba olarak değerlendiriliyor ileriki zamanlarda. Sırf bu yüzden gelinlik provasına gelen ve elini sıkmaya tenezzül etmeyen prensesin yanına bizzat giderek ben burada yaşıyorum diyor, kısaca beni görmezden gelme diyor. İlişkilerde sorun nerede çözülür bilemeyiz dışarıdan bakan üçüncü şahıslar olarak. Çözüme bazen yatakta, bazen ayakta, bazen kalabalıklarla, bazen baş başa kalmışken ulaşılır. Alma ise kendisinden kurtulmak konusunda niyeti bozmuş olan Reynolds’la kendi yöntemleriyle savaşıyor. Yemeklerine kattığı zehirli mantarlarla onu hasta ettikten sonra, kendi elleriyle iyi ediyor. Onu kendisine bağımlı hale getiriyor ve hiçbir zaman evliliği düşünmeyen adam bir sabah uyanır uyanmaz Alma’nın yanıbaşına gelerek ona evlilik teklifinde bulunuyor hop diye. Huysuz, mesafeli ve müşkülpesent Reynolds huyundan vazgeçmese de, hastalıklı da olsa bu şekilde Alma kendisine ve ilişkilerine dikkat çekmeyi başarıyor her defasında, evlendikten sonra bile.

2806A7AB-9B00-464A-93A6-067CBDFE6C99

9306A960-BE4F-4FE1-8382-0483BB890F15

BB0C96FF-B94D-435E-89D8-749574E65BB3

Filmin unutulmaz anlarından bir tanesi Alma’nın sürpriz bir yemek esnasında Reynolds’la yaptığı kuşkonmaz üzerinden çıkan tartışmayla ilişkilerinin geldiği noktayı nihayet açık açık konuşabildikleri andı. Karşılıklı suçlamalara varan kavgalarının nedeni olan kuşkonmaz bir bahaneydi sadece. Bir kronotop olarak kullanılan tüm kahvaltı ve yemek sahnelerinde ilişkinin gidişatına dair önemli ipuçlarını gözlemledik. Her kahvaltıda muhakkak bir tartışma yaşandı taraflar arasında. Kah Alma ve Reynolds arasında, kah Cyril ve Reynolds ya da Alma ve Cyril arasında. Reynolds’un daha önceki kız arkadaşını boş boş oturduğu için göndermenin yollarını ortaya atan Cyril, Alma’yı sevdiğini açıkça belirtiyordu kardeşine. Biraz da onun desteğiyle ilişkileri ayakta kaldı. Kimi zaman çok belli etmeden Cyril’le Alma bir olup bir cephe oluşturdular Reynolds’a karşı. Bu gizli pakt yüzünden ateşler içinde sayıklayan bir çocuk gibi şikayet edip durdu Reynolds, Alma’yı Cyril’e. Ama yine de avcısının kendi elleriyle hazırladığı zehirli yemeği bile bile yedi. Zehirleneceğini, hatta öleceğini bile bile yaptı bunu. Bir çeşit arınma, yeniden aşık olma, hastalıkta ve en zor zamanlarında sahiplenilmenin verdiği güven, belki de bilincini kaybettiğinde gelen annesini görme ümidiyle yaptı tekrar ve daha da yapacak gibi görünüyor ne zaman ilişkileri tıkansa, ne zaman Alma’dan bıksa, sıkılsa ve de nefes alabildiği ve vücudu zehiri kaldırdığı sürece. Zehir ve panzehrin bir metafor olarak bir filmde bu kadar iyi kullanılabileceğine şahit oldum ilk defa. “Kim Korkar Hain Kurttan” ve “Kış Uykusu”nu anımsattı ara ara. Yılbaşı balosunda yaşananlar ve Daniel Day Lewis’in bile bile Alma’nın elleriyle hazırladığı zehirli mantarlı omletinden yediği sahneler hala aklımda. Bir de ruj sahnesi var filmin başlarında, ilk çıktıkları akşam yemeğinde. Başta Daniel Day Lewis olmak üzere, Cyril rolüyle Lesley Manville ve Alma rolünde Vicky Krieps son derece başarılı idiler bulundukları her karede. O, bu, şu derken ne Churchill rolünde Gary Oldman, ne yeniyetme Timothee Chalamet var aklımda Oscarlar’da en iyi aktör dalında ödülü kucaklamasını istediğim. Aklım fikrim bu uzun, ince, nazik ve “Phantom Thread” ile jübilesini yaptığını söyleyen İngiliz aktör de. Yaşayan en iyi aktördür benim açımdan.

F7AD809F-6AA5-4750-8861-34F7DB9DB8ED

FLEABAG

IMG_0520

FLEABAG :

“İnsanlar hata yapar. Bu yüzden kalemleri silgili üretiyorlar.” Boo

“Mezarlıkta koşu yapmak gerçekten çok uygunsuz. Yaşamanın cakasını atıyorsun.” Claire

Bir BBC draması olan Fleabag’in her bir bölümü yaklaşık yarım saat süren ve toplamda altı bölümden oluşan altı bölümlük ilk sezonunu bir çırpıda ve tıpkı dizinin başrolünde de oynayan, aynı zamanda yaratıcısı ve kendi yazdığı oyundan uyarlayan muzip yazarı Phoebe Waller-Bridge gibi düşünmeye çalışarak muzip muzip izledim. Esprileri Gülse Birsel’i, fiziği Meltem Cumbul’u andıran oyuncunun içindekileri paylaşmak için kameraya döndüğü ve dudaklarını büzdüğü anlar çok eğlenceliydi. Yüzüne gülmek, idare etmek, vakur edebiyatını sürdürmek için susarsın, içinden patlarken. Dalga geçmek, küçük düşürmek, hor görmek, ezmek, harcamak istersin, sinir oluyorsundur ama…ama’sı var. Fleabag bunu yapmak yerine içinden geleni kameranın açısına göre dönerek karşı tarafın duymayacağı şekilde, bir çırpıda söyleyiveriyor. İç ses içerde kalmamış oluyor böylelikle. Gizli saklı bir şey de.

IMG_0518

İlk bölümün daha ilk dakikalarında Fleabag’in özel hayatının nasıl olduğuna ve erkeklerle olan ilişkilerine odaklanıyoruz. İşlettiği kafesinde işler pek iyi gitmiyor ve tasfiye durumuna gelmiş çoktan. Londra da, hayat da çok pahalı. Dükkanına gelen tek tük müşteriyi kovalıyor umutsuzlukla. Kredi başvurusu için alıngan bir adamla mülakata yetişiyor kan ter içinde işyerini kurtarmak için. Adamla karşılıklı son derece garip davranıyorlar birbirlerine ve işler sarpa sarıyor. Kızkardeşi çıkıyor sahneye bu garip görüşmenin hemen akabinde. Onu sinirli, güzel ve anoreksik olarak tanımlıyor. Kızkardeşi ise diploması olan, bir koca sahibi ve Burberry ceket sahibi olarak tanımlıyor kendini. Gerginliğini ve stresli görünmesini hayatta başarılı olmasına bağlıyor. Dışarıdan zengin ve mükemmel görünen kadının özel hayatında çok da mutlu olmadığını görüyoruz izleyen ikinci bölümde. Evden çalışan, tablolar ve kağıt hamuru satan, hantal ve uzun zamandır seks yapmamak için bahanesi olan bir kocası var. Her zaman sinirli, gergin ve bir anda ağlayıveriyor. Yıllardır osurmadığını da itiraf ediyor. Sözün özü her şeyi içine atıyor. Finlandiya’ya terfisi söz konusu ve bunu bile paylaşmıyor kimseyle. Claire ne kadar ketumsa, Flea onun anlatma dediği her şeyi bir çırpıda söyleyiveriyor. İk kardeş gün ve gece gibiler ama ortak yasları yani annelerinde buluşuyorlar.

IMG_0522

Üç yıl önce ölmüş bu birbirine taban tabana zıt iki kardeşin annesi. İki göğsünü de aldırdığı halde doktorlar kurtaramamış. Geriye de evhamlar içinde, endişeli bir baba bırakmış. Birer yetişkin olan kızları için doktor muayeneleri alıyor onlardan habersiz. Laf arasında her gün mezarlığa geldiğini itiraf ediyor Fleabag kızkardeşine. Henüz travmayı atlatamadıkları her hallerinden belli ikilinin babaları vaftiz anneleriyle evlenmiş hemen akabinde. Bu rolde Olivia Colman her zamankinden de harika. Cinsel hayatını sergilediği bir seks sergisi açıyor dizinin son bölümünde. Ayrıntılarını anlattığı bir de konuşma yapıyor göğsünü gere gere. Hem kaçık hem çatlak(hayır, benzer olabilirler ama aynı anlama gelen sıfatlar değiller yahut ben kullanıyorum ve kullanılır diyorum daha ötesi var mı). Kocasının cins kızlarını severmiş gibi yapıyor, kızlar da onu severmiş gibi yapmaya çalışıyorlar ama aslında annelerinin yerine gelen kadınla kanlı bıçaklılar ve taraflar birbirinin gözünü oymak için fırsat kolladıkları gibi ilk fırsatta tekme tokat girişip, sonra da hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam edebiliyorlar. Dizideki her karakter arızalı fakat bununla yaşamayı öğrenmiş olduklarından alçakgönüllü bir kabulleniş içerisindeler. Babaya gelince yeni eşinden ödü kopmakla beraber, iyi ve mutlu bir hayatı olduğunu söylüyor ısrarcı bir şekilde. Her biri kendi hayatını yaşayan kızlarıyla yaşayamayacağının farkında olduğundan, karısının yanında duruyor. Yaşlı ve sorun çıksın istemiyor ama çevresindeki kadınlar hiç de öyle düşünmüyor ve de davranmıyorlar.

Ara ara karşımıza çıkan melez bir adamla bağlantıyı son bölümde kuruyoruz ve esrar perdesi aralanıyor. Kendini hafif yaralamak ve erkek arkadaşını hastaneye getirmek için bisikletin önüne atmak üzere yola çıkan, fakat önce bisiklet, sonra araba sonra da birkaç bisiklet tarafından daha ezilmek suretiyle ölen Ginedomuzu sevdalısı Boo’nun depresif yüzü, açıksözlü halleri ve can arkadaşlığının sona erme nedeni çıkıyor ortaya. Flea’nın ağlama isteği de beraberinde.

IMG_0523

Flea’nın bir dargın bir barışık yaşadığı uzatmalı sevgilisi müzisyen ve duygusal Harry tıpkı bir kız çocuğu gibi. Tüm asilikler, çıkıntılıklar Flea’nın başının altından çıkarken, ayrılıklarına kendini fazlasıyla kaptıran Harry suç mahallini temizlercesine hırsını ev temizliğinden çıkartıyor her defasında ve ovalaya ovalaya temizliyor evin her köşesini gözyaşlarına boğularak. Olayları dramatize etmeyi seven bir tarafı var Boo gibi, duygusal ve müşfik olsa da, görünen köy kılavuz istemiyor, yatakta tam bir felaket. Flea onun için kameraya dönerek beni harcıyor diyor. Ev tozlandığı zaman Flea kavga çıkartıyor, ayrılmalıyız artık diyor sırf ev tozlandı diye. Harry ise geri döneceğinin sinyallerini arkasında bıraktığı küçük oyuncaklarla netleştiriyor. Garip bir ilişki yaşıyorlar, garip olduğunu itiraf edemedikleri ama birçok ilişki kadar da gariplikler barındıran. Ayrı kaldıkları dönemlerde ise Flea kendine yeni partnerler buluyor. Dişlek bir adam var otobüste tanıştığı absürd ve boşboğaz, bir de yakışıklı ve kendine aşık bir adam var aile yemeğine davet ettiği. Hiçbiriyle uzun süreli bir ilişkisi olmuyor. Kimin kim için hayal kırıklığı olduğu ise meçhul. Brigitte Jones’da idealize edilen snob, mesafeli ve aşık Bay Darcy çıkmıyor karşısına. Zaten çıksa da Flea ile nasıl bir ikili oluşturacakları meçhul. Bir Brigitte Jones da değil Flea. Tombik değil başta. Londra’da hayat pahalılığı içinde mutsuz olduğunu, hayatının bir hayal kırıklığı olduğunu belli etmemeye çalışarak suyun yüzeyinde boğulmadan kalmaya çalışan yalnız bir kadın o sadece. Tek kız arkadaşı da onun sayesinde mefta olmuş ama buna rağmen Boo’nun telesekreterdeki sesini duymak için arıyor onu her başı sıkıştığında, kendini kötü hissettiğinde. Ajitasyon yapmadan, kendisiyle alay ederek, ona üzülmememizi sağlıyor bölümler boyunca. Sakladığı vicdan azabı da dizinin son bölümünde çıkıyor açığa. Hiddetlenebilirsiniz Flea’nın hatası karşısında ama bir hata sonuçta. Ben çok kızmadım alttan alta vicdan azabı çeken Flea’ya. Hatalarımı saysam ve birleştirsem buradan kıtanın uzak ucuna yol olur, insanlar arasında köprü olur. İnsanoğlunun bittikten sonra kısa, yaşarken emsal teşkil edecek fakat kişiye özgü olduğundan, bir formül ya da ders olarak okutulması yeni hataları önleyemeyen yanlışlarından bol miktarda yaptığım için Flea’ya kızamıyorum. Sadece ikinci sezon onayı almış dizi kahramanımızın aynı edepsizlikle hareket edeceğini umuyorum. Çünkü başka türlüsünü hayal edemiyorum. Flea’ya edepsizliğin yakıştığını düşünüyorum. Beşeriz sonuçta, şaşarız her fırsatta. Hata yapmak yakışıyor Flea’ya. Dizi iyi bir dizi, izleyin mutlaka. İkinci bölümün ilk sahnesine, metroda geçen anlara bayıldım bu arada. Muhafazakar bir ülkede, hem de televizyonda, bu kadar açıkca insan olmanın kırıcı, yıkıcı ve yakıcı taraflarını, hem de bir kadın karakter üzerinden yazıp oynatamazsın. Burası özgürlükler ülkesi değil. Bizden bir Fleabag çıkmaz, tıpkı bundan böyle bir Fahriye Abla bile çıkmayacağı gibi.

IMG_0526

IMG_0525

I, DANIEL BLAKE

IMG_0001

I, DANIEL BLAKE : BEN, DANIEL BLAKE

“Ben bir müşteri, bir alıcı ya da hizmet kullanıcısı değilim. Ben bir kaytarıcı, bir beleşçi, bir dilenci veya bir hırsız değilim. Ben bir sosyal güvenlik numarası ya da ekranda yanıp sönen bir iz değilim. Faturalarımı, vergilerimi zamanında ve kuruşuna dek ödedim. Bununla da gurur duyuyorum. Kimseye boyun eğmem, ama elimden gelirse komşumun gözünün içine bakar ve ona yardım ederim. Sadaka istemiyorum ve kabul de etmiyorum. Benim adım Daniel Blake. Ben bir insanım, köpek değilim. Bir sıfatla haklarımı talep ediyorum. Ben, Daniel Blake, bir vatandaşım. Ne bir eksik, ne bir fazla. Teşekkür ederim.” Daniel Blake

“Bu senin hatan değil. Harika bir iş başardın. İki çocukla kendi başına, burada sıkışıp kaldın. Utanılacak bir şey yapmadın.” Daniel Blake

“Hangisi daha çok insan öldürür? Hindistan cevizi mi köpek balığı mı?” Daniel Blake

“Kendine saygını yitirdiğin takdirde, işin bitik demektir.” Daniel Blake

Cannes Film Festivali kapsamında dinlemiş olduğum en etkileyici teşekkür konuşmasının sahibi, iki kez Altın Palmiye ödüllü, emekçi babanın Oxford’da hukuk okumuş, istese çok çok büyük paralar kazanabilecekken, günümüze dek seçtiği ve asla dönmediği meşakkatli yolda hiç durmadan ilerlemiş ve seksen yaşında ikinci Palmiye’sini alarak ayakta alkışlanan yönetmeni Ken Loach’un “Ben Daniel Blake”ini izleyebildim nihayet. Bu senenin en kıymetlilerindenmiş çok geç yakaladığım. Dardenne Kardeşlerle birlikte Avrupalı işçi kesiminİn dramını en iyi anlatan İngiliz bağımsız yönetmenidir kendisi. John Lennon’un “Working Class Hero”sunu getirir akıllara. Çalışan kesimin kahramanıdır çoğu kişinin gözünde. Hayatı ıskalamadığı ise yaptığı işlerden aşikar yönetmenin cafcafsız son şaheseri var karşımızda. Filmin duygu sömürüsüne müsait konusuna rağmen, karakterlerini hiç harcamadan, sığlıklar denizinde boğulmalarına da hiç mi hiç müsaade etmeyen yönetmenin usul usul ilerlemiş ustalık dönemine ait bir şaheser var karşımızda. Öte yandan filmin bu kadar başarılı olmasındaki önemli bir paya sahip bir diğer etken de senaryo yazarı Paul Laverty. Carla’nın Şarkısı ile birlikte yürüdükleri yaklaşık yirmi yıllık mazilerinde birçok ortak iş yapmışlar. “The wind that shakes the Barley” ilk defa Altın Palmiye ile ödüllendirilirken, benim hafızamda en çok yer eden filmleri ise Peter Mullan’lı “My name is Joe” idi bir nedenden ötürü. Loach’a filmografisine ekleyeceği yeni filmler ve bunun için de sağlıklı ve uzun bir ömür diliyor ve filmimize geçiyorum aklım dağılmadan, arkası yarın olmadan. İşte size “I, Daniel Blake”:

IMG_0008

Ekran henüz siyah olduğundan, bir telefon konuşması olduğunu düşündüğümüz karşılıklı görüşmenin yüz yüze yapıldığını anlıyoruz nihayet ekran aydınlandığında. Yoğun İngiliz aksanına sahip bir kadın, Daniel’in çalışma yardımına uygun olup olmadığını anlamak için sorduğu sorularla bizim Tübitak’ta yapılan projelere mantıken taş çıkartıyor. Şimdi bu bununla karşılaştırılır mı diyeceksiniz biliyorum ama kelimelerle kararttığım bu sayfa da, başımın içindeki beynim de benimse eğer, her türden karşılaştırma da benim keyfime kalmış demektir. Daniel’a yöneltilen sorularsa kısaca şöyleler: “Kimseden yardım almadan elli metre kadar yürüyebilir misiniz? Gömlek ceketinize uzanabilir misiniz? Kolunuzu kaldırıp şapka giyer gibi başınıza uzanabilir misiniz? Telefon klavyesi gibi bir şeyin düğmesine basabilir misiniz? Yabancılarla basit bir konuda konuşurken demek istediğinizi kolayca anlatabilir misiniz?” Yetmediyse eğer devamında da bunlar var: “Hiç aşırı ishal olup dengenizi yitirdiğiniz oldu mu? Bir çalar saati kurmayı başarabilir misiniz?” gibi. Daniel’ın problemi ve çalışmasına engel olan uzvuysa kalbi. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından bir Amerikan firması tarafından atanmış olan şirket çalışanı ise ne doktor ne de hemşire. O bir Sağlık Bakımı Uzmanı ve ciddi bir kalp krizi geçirip neredeyse iskeleden düşmek üzere olan Daniel’ın halinden ve kalbinden anlamaktan fersah fersah uzakta. Aldığı cevaplarsa önündeki belgelerin içindeki küçük kutulara koyacağı birer çarpıdan ibaret. Duygular bu odada yaşamıyor kısaca. Bunun üzerine doktoruna gidip durum değerlendirmesi yapan Daniel’sa, henüz işine dönebilmek için erken olduğu cevabını alıyor. Karısı ölen ve mesleği marangozluk olan Daniel’in çok ciddi bir sağlık sorunu yaşadığını bizler anlasak bile, yetkililer anlamamakta bir hayli ısrarcı davranıyorlar ve yardım parası alamayacağını buyuruyorlar. İtiraz edeceğini söyleyen Daniel içinse asıl film bundan sonra başlıyor. iş arama yardımı için başvuru yapmak üzere Çalışma ve Destek birimine itiraz etmesi gerekiyor. Güçlüklerin ilki bu şekilde gösteriyor kendini. Daniel bir evi yapabilir, pek çokları bir çiviyi bile çakmayı bilmezken. Daniel bir evi ısıtacak yöntemleri de bilebilir, bizler doğal gazla ısıtılan peteklerde üşümüş ayaklarımızı ısıtmaktan başka bir şey düşünemezken. Ama Daniel internet kullanmayı bilmemektedir ve bu onun bürokratik başvurular yaparken çekeceği çileyi, telaşı, sıkıntıyı ve yetersizliği tarif edilemez boyutlara taşır. Pes etmemeye and içse de, henüz daha bu yola yeni baş koymuştur ve başka da bir alternatife sahip değildir. Zorunlu güncel özgeçmiş yazma kursuna katılır. Katılmadığı takdirde yaptırımı olacağından mecburen katılır. Kursu veren uzmanla katılımcılar arasındaki çelişki çarpar hemen gözümüze. Yeterince iş olmadığı gibi zaten çoğu düşük vasıflı katılımcılar için hırslı ve adanmış görünmek ve aynı zamanda özgeçmişlerini şekillendirmek için türlü atraksiyonlara girmek öyle tezat bir durumdur ki, kamera, aralarında gezinip az biraz looser tiplerin üzerinde dolaşırken insanın içinden gülmek gelir. Hepsi bu. Bazı firmaların akıllı telefondan gönderilmiş özgeçmiş videosu istediğini anlatan uzmanla inceden dalga geçer aynı çaresiz insanlar. Kapitalizmin sonu yokmuş gerçekten. Ona bilgisayarda yardım eden siyahi gencin sözleriyse insanın aklında yer edecek cinsten. Kırk beş dakikada boşalttıkları kamyon için kendilerine ödenen para sadece üç pound ve yetmiş dokuz pensmiş. Çin’de bile daha iyi derken, burası düşmez kalkmaz, güneşin batmadığı ülke İngiltere ve insan sömürmenin sonu  yok gerçekten.

IMG_0005

Daniel’ın hayatındaki en güzel şeyse tam da bu açmazın ortasında çıkar karşısına; Katie ve iki çocuğu yine bir başvuru merkezinde bir sürü de sevimsiz personelin hoşgörüsüzlüğünün ortasında yaşama tutunabilmek adına bir lütufmuşçasına var olacaktır bundan böyle hayatında. Maddi anlamda ne kendilerine ne de birbirlerine hayırları dokunacaktır halbuki. Katie Londra’dan New Castle’a gelmek zorunda kalmıştır ve iki ayrı babadan olma çocuklarıyla yapayalnızdır. Telefonla konuştuğu annesiyse Londra’da kalmış, ara ara yaptıkları telefon görüşmelerinde onu üzmemek adına mutlu olduklarını söylemektedirler nezaketen. Devletin onlara verdiği ev burada olduğundan buradadırlar. Daha önce kaldıkları yerse tek odalı bir evsizler yurdudur. Gündelikçi olarak evlere işe gitmeyi bile dener çaresizce. Evlerin posta kutularına telefonunu ve ismini bıraksa da, geri dönüş olmaz. Filmin en dramatik sahnesinin kahramanı Katie’yi canlandıran oyuncu bu sahneye hazırlanmak için benzer bir süreçten geçmiş ve bu sayede en doğal haliyle açlığın ve açlıktan gözü dönmenin ne demek olduğunu canlandırmıştır başarıyla. Tek eliyle musluktan su içer gibi yer titreyen elleriyle açtığı içinde makarna sosu olan konserveyi. Sonra da ağlar herkesin gözü önünde utancından. Başta da çocuklarının gözü önünde. İnsanın gözlerinin dolmaması elinde değil bu sahnede. Hiç ajite etmeden ama insanı mahveden bir sahne bu. Çok uzun zamandır bir filmin orta yerinde gözlerim dolmamıştı.

IMG_0002

IMG_0004

Emekli maaşı, kira yardımı ve herhangi bir geliri olmadan yaşamaya çalışan ve olmayan işleri arayan Daniel Black’in hazin hikayesini hem üzülerek hem de merakla izleriz film boyunca. İşe girse sağlık durumu el vermeyen, bu yüzden iş arıyor görünen, fakat kendisine iş bulunduğunda da bunu reddetmek mecburiyetinde kalan Daniel’a, en çok Katie’ye teselli vermeye çalıştığı zamanlarda üzülüyor insan. Sistemin dışına itilen yaşlı, hasta ve yorgun adam, daha çok gençsin, önünde uzun bir hayat var diyerek avutuyordu genç kadını. Yakın bir tarihte ölen karısını anlattığı zamanlarda da görüyoruz ki, hiçbir zaman kolay bir hayatı olmamış Daniel’in. Molly özel olmasına özel olmakla birlikte, zor bir kadınmış. Çocukları olmayan çiftten Molly’nin psikolojik sorunlarının o ölünce biteceğini ve tüm zorluklarından kurtulacağını düşünen Daniel, şimdiyse hayatta yalnız kalmış. Bir anlığına Molly öldüğünde kendisini kaybolmuş hissettiğini itiraf ediyor Katie’ye. Pes edip, çok az bir parayla geçinmesine sebebiyet verecek işsizlik parası başvurusu yaptığının ertesindeyse son çare olarak kurumun dış duvarlarına sprey boyayla derdini döküyor, insanların dikkatini çekebilmek için. Daniel Blake, Daniel Bansky’e dönüşüyor bir anlığına ve her ülkenin duvarlarının dili konuşur zor zamanlarda. Duvarlardan hayatlar çıkar ortaya tüm çıplaklığıyla. Ekonomik krizin içindeki ülkelerin duvarları daha bir renklidir her zaman. Polise ise kendisini bu benim sanat akımım diyerek savunan ve kaybedecek bir şeyi kalmamış adama destek çıkan bir adamın sözleriyse efsane niteliğindedir. Elit semtin zengin piçlerine, lanet büyük kulübün üyelerine, Muhafazakar Parti’den Çalışma ve Emeklilik Bürosu Genel Sekreterliği(umarım doğru çevirmişimdir) yapan Ian Duncan’a sesleniyor bir de, keltoş pislik diye. Daniel’a senin heykelini dikmeliler derken, Ken Loach’un sıradan bir hayat yaşayan ama kendisi gibi binler ve onbinler ve ne kadarsa o kadarın sesi olabilmeyi başaran ölümsüz karakterini ve ismini unutmanın mümkün olmayacağını hissediyor insan bundan böyle, bir an bile. I… Ben… iyi ki tanışmışız sizinle Sir Daniel Blake.

IMG_0006

IMG_0003
Mhairi Black

-İzledin mi?
-İzledim.
-Nasıldı?
-Bu sene izlediğim en iyi filmdi. Etkisinden kurtulamıyorum.
-Ben de.
-İyi ki bu ülkedeyiz.
-O nasıl söz şimdi?
-Ne bileyim, ölsek kalsak oralarda başımıza gelecek olan bir gariban cenazesi sadece. Hastalansak bir kap çorba yapıp vermezler. Tarhana bilmez adamlar.
-Tarhana ?
-He ya.
-Duygusala bağladın iyice.
-Çok üzüldüm. Daniel’a, Katie’ye, çocuklarına. Hep aç gezdiler. Hep yemek az. Nereye gitseler az. Daniel, komşusu olan çocukların evine gidiyor; tek tabak, tek kurabiye, üç adam var. Yemek yapıyor Katie, tabakta azıcık bir şeyler var. Onu da önce çocuklara koyuyor. Kendi payını da Daniel’a veriyor. O da binbir itirazla kabul ediyor. Kendisiyse kaç akşamdır bilinmez yeşil elmasını ısırıyor aç biilaç.
-İngiltere öyle. Sterlin almış başını gitmiş. Biz gittiğimizde ki maaşlarımız iyiydi o zamanlar, çok fazla dışarıda yemek yiyememiştik. Hiç öyle bolluk bereket yok. Herşey çok pahalıydı.
-Değil mi? Biz de olsa pırasanın kilosu çok ucuz pazarda, pişirir yersin limonla.
-Sen acıktın galiba! Pırasa, tarhana…
-Misal verdim. En ucuz sebze diye. Yaz gelir sebze meyve bollaşır. Cennet ülkem be.
-Devlet büyüklerimize teşekkürü de ihmal etme.
-Onlar bana etsin. Burada da dolar, euro olmuş kaç para. Bozduracakmışım bir de, hassiktirsinler ordan. Mhairi Black’i örnek alsınlar.
-Aç ve asi ? Kim ki o?
-Ve de küfürbaz. İngiliz Parlamentosunun en genç, İskoç ve lezbiyen üyesi.
-Senin anıtını dikmeliler. Mhairi şu genç yaşına rağmen bizim meclis için birkaç beden büyük öte yandan. Direk Silivri’deydi şimdiye. Ian Duncan’a benzer bir devlet büyüğümüze hakarettense filmin senaristi ve yönetmeni Atatürk Havalimanı’na ayak bastıkları andan itibaren mehter, linç ve meczup ekiplerce birnvenue edilirlerdi bir çırpıda.
-Orası öyle. Benimse kıymetim bilinmedi. Henüz anıtım yok yani. Acı ama…
-Duygusal insanlar diyarı burası. Şu filmi burda çekseler melodramdan göz gözü görmezdi. Gözyaşı çılgını olurduk hepimiz. Neden bu kadar gözyaşı döktüğümüzü anlamamızsa yıllarımızı alırdı ama ağlar dururduk hiç nedensiz.
-Abartıyorsun.
-Coğrafyamdan kaynaklı.
-Ben Haneke hayranıyım.
-Michael olan mı?
-Evet.
-Gotik. Bernhard’ın memleketlisi. Coetzee dış görünüşlüsü. Mesafesinden yanına yaklaşılmaz sanki. Korku filminden çıkmış gelmiş bir hali var gene de.
-Olsun. Karizmatik.
-Bir şey demedim. Ürkütücü sadece. Bu arada Ken Loach bu filmiyle benzer dertten muzdarip ülke vatandaşlarının kaderini değiştirmeyi başarabilmiş ve Mhairi de referans olarak bu filmi göstermiş parlamentoda yaptığı bir konuşmasında. Bir adamın gücüne bak hele. Adaletsizliğe, haksızlığa,kraldan çok kralcı personelin anlayışsızlığına, tıkanmış kalmış bürokratik engellerin ortasındaki vatandaşın derdine, bütün o yemek kuyruklarında çekilen cefaya tercüman olmuş ve yasayı değiştirebilmiş sanatının gücüyle.

RIVER

 

image

RIVER

“Ben iyi bir memurum. Ama bu dünyada bu yeterli değil. Bu dünyada, senin kafa sallaman, gülümsemen ve bir bira içip “Günün nasıl geçti?” demen gerekiyor. Bu dünyada kimse farklı, garip veya hasarlı olamaz. Yoksa seni bir yere kapatırlar.” River

“Kendi deliliğinden kendine bir yol bul. Kendi kaosun içinde kendine bir düzen bul. Yoksa beni nasıl bulacaksın?”  Stevie

“Dünyayı doğru dürüst göremiyorsun. Bu senin nimetin ve lanetin.”

“Neden gittiğini bilmediğin birisini, nasıl olur da bırakabilirsin?”

“Sonsuza dek yanında kalacağım
Bu loş gecenin karanlığından hiç ayrılmayacağım.
İşte burada yatacağım, sana hizmet eden böceklerin yanında sonsuza dek dinlenip uğursuz talih yıldızımın boyunduruğundan şu dünya yorgunu bedenimi kurtaracağım.
Ey gözler son kez bakın!
Kucaklayın son kez ey kollar!
Ve dudaklar, ey siz nefes kapıları, yasal bir öpüşle mühürleyin
Doyumsuz ölümle yaptığım bu süresiz anlaşmayı!
Gel, acı ölüm; gel ey rezil yol gösterici!
Sen, umutsuz kaptan, deniz tutmuş şu yorgun tekneyi
Yalçın kayalara bindiriver artık!
Sevgilime! Aşkıma!” Romeo ve Juliet / W. Shakespeare

river_tcm48-292996
Londra’nın doğu yakasında, yüksek binaların ışıltıları yukarıdan şehrin çehresine pırıltı verip sadece kendilerini aydınlatırken, akşamın karanlığında, İskandinav kökenli ve aynı zamanda diziye ismini veren Dedektif John River(Stellan Skarsgard), henüz ismini öğrenemediğimiz yan koltuğundaki neşeli bir kadınla arabanın içinde az evvel aldıkları hamburger ve muzlu milkshake eşliğinde radyoda çalan doksanlardan kalma klasik bir disko şarkısı “Love to love”a eşlik ediyorlar. Tatlı bir flörtleşmeyle açılıp, akabinde yaşanacak tüm travmalara, bir sürü kötülüğe karşı ilaç gibi bir başlangıç oluyor bu parça. Altı bölümlük mini dizinin son bölümü de aynı parçanın eşliğinde bitiyor ve altı bölümün tümü sona eresiye kadar yaşanan cinayetleri, intiharları ve intihar girişimlerini, sevdiği için kahrolmayı, sevdiği için ölmeyi, çok çok acılar çekmeyi, çaresiz kalmayı, gözyaşlarına boğulmayı, kayıpla baş edebilmek adına deli gibi çırpınmayı, dışlanmayı, vatanından çok uzakta tutunmaya çalışmanın ne demek olduğunu, neticesinde göçmen olmayı, yalnızlığı, tecriti, birkaç yüz pound için adam öldürecek hale gelmeyi ve daha da birçok olumsuzluğu unutturuyor bize Tina Charles’ın şarkısı. Bir şairin sözleri gibi bir diziydi River: “Mutluluk iste. Çünkü ömür dediğin bir an.” River’ın sevdiği kadın kollarındayken ya da hemen yan koltuğundayken geçirdiği kısıtlı ama kıymetli ve en önemlisi mutlu olduğu anlar kalıyor geriye. Kötülükler siliniyor, her şey geçiyor ve değişiyor, tıpkı hayat gibi.

 

River

Mavi bir Mondeo’nun peşine düşen River, arabadan inen genci takibe başlıyor Londra sokaklarında. Fakir mahallelerden geçerek nihayet, varıyoruz gencin saklandığı eve. Elli dokuz yaşındaki River sonsuz bir gayretle, nefes nefese tırmanıyor merdivenleri. Genci tam kıstırmışken, panikten ve korkudan intihar gibi bir atlayış yapıyor ve çok kat aşağıya, bir arabanın üzerine düşüyor. River’ın amiri Chrissie bu yaşanan kovalamacadan ve oğlanın ölümünden sorumlu tutuyor onu. River’sa içinden Stevie’ye ateş edilen arabanın aynısı olduğunu söylüyor mavi mondeo’nun. River, amirinin yanından ayrılırken, az evvel yan koltuğunda oturan kadınla konuşup gülüşerek terk ediyor olay mahallini ve ilk defa amiri Chrissie’nin gözünden görüyoruz ki, River tek başına yürüyor ve kendi kendine konuşuyor. Ve Stevie tekrar giriyor kadraja. Başının arkasında koca bir delikle ve saçları kendi kanına bulanmışken. Bu noktadan sonra River’ın gizemi çözülüyor yavaş yavaş. Üstlerinin isteği üzerine psikiyatriste gitmek zorunda kalıyor ve bu durumdan hoşnut olmadığını her halikarda belli ediyor. Doktorun vereceği psikolojik rapor onun meslek hayatını bitirecek ya da tam tersi. River’ın çözülmesi ve doktoruyla arasında güven bağı oluşturması bir hayli zamanını alıyor. Bu değişik vaka doktorun da ilgisini çekiyor. Hiç evlenmemiş, çocuğu olmamış, ailesinden kimsesi kalmamış River yeni iş ortağı Ira’ya itirafında tüm samimiyetiyle, yardım edemediği kimseyle konuşmadığını söylüyor. Karşı taraftan bir çıkarı, bir beklentisi yok. İnsanlarla menfaaat üzerine dayalı bir ilişkisi de yok. Hiç almıyor, kendince koşulsuz verenlerden River. Bu onu tüm içe dönüklüğü, gariplikleri ve münzeviliğine rağmen, kendisini tanıyanların sevdiği ve saygı duyduğu bir insana dönüştürüyor zamanla. Stevie’nin ölümünün üzerinden üç hafta geçmişken, kendisine babası Müslüman, annesi Yahudi orjinal Gazze şeridi Ira, mesai arkadaşı olarak tayin ediliyor. Kendi kendine konuşan, dövüşen, dans eden, gülen, ağlayan, duvarları ellerini kanatıncaya kadar yumruklayan ve aralarında hava değil, kelimeler de değil, ölüler bulunan River’ı önce garipseyen Ira, onun mesleki başarılarını, insanlar üzerindeki ikna kabiliyetini, düştükleri umutsuz durumlardan çekip çıkarmak için parçalanışını gördükçe önemsemeye başlıyor ve asla, ne olursa olsun yargılamıyor onu ve davranışlarını. Kendi kendine konuşan teyzesinden bahsediyor River’a, gün gelip de amcası Ralph’i boğmaya kalkan. Beraber gülüp, beraber kederleniyorlar. Uzun mesailer onları birbirine yaklaştırıyor. Evde karısına da hiç durmadan ondan bahsettiğinden, dayak yediğinde kocasının onu ne kadar önemsediğini, değer verdiğini söylüyor kızgınlıkla genç kadın ilk defaya mahsus hastanede karşılaştıklarında. Akşam yemeği teklifine kuzu eti sevmem diyerek sıcak bakmayan River, bir sonraki yemek teklifini Ira’nın morarmış gözünü, sargıya alınmış kolunu da hesaba katarak uysalca kabul ediyor.

images-160
Ira(İbranice anaç ve tetikte demek)

River daha önce ilaç kullanmış, ama bunu asla açıklamamış. Stevie durumunu bildiğinden kontrol altına almaya çalışmış onu hep. Yardımcı olmaya çalışmış. Ama asla normal şekilde teşhis konmamış onun bu sıradışı durumuna. Annesinin daha bir çocukken kendisini terk ettiğini ve büyükannesiyle büyüdüğünü öğreniyoruz. Ölülerle konuştuğu için de, iş haricinde hiç arkadaşı olmamış. Sahip olduğu tek şey ölüler. Kimler yok ki çevresinde. 19.yy’da kadın cinayetleri işleyen bir seri katil Dr. Thomas Neill Cream, yirmi yıllık ortak mazileri olan ve asla ona olan aşkını itiraf edemediği Stevie, “Juliet” Erin, davalarını çözmeye çalıştığı bütün ölüler ve araftakiler. Bu kalabalıkta normal insanlardan dostlar yaratmak çok da kolay olmasa gerek! River onları hayalet olarak kabul etmiyor. Cennet ya da cehenneme de inanmıyor. Öbür dünya tarzı bir şey değil onlar. Sıkışmış kalmış ruhlar, huzura erememiş ya da erdirilememiş, söyleyecek son bir sözleri olan River’ın tabiriyle birer “manifest”ler yani capcanlılar onun gözünde. Çocukluğundan beri görüyor onları. Kalmaya ihtiyaçları olduğu sürece kalıyor ve sonra gidiyorlar. Ve her zaman insanlara nazaran daha dürüstler. Günlük hayatta en çok korkulan kişi, tamamiyle güven duyduğumuz kişidir derken, belki de en çok onların nankör olamayacağından bahsediyor olsa gerek. Çünkü buna gerek duymuyorlar ve hepimiz giderken, geride kendi gerçeklerimizi ve sırlarımızı bırakıyoruz. Bir de bizi seven insanları bırakıyoruz arkamızda ve onların sevgisini ve özlemini dindirmek mümkün olmuyor. Hayat unutturmuyor, hayat yenileniyor sadece.

Stevie’nin yokluğu koskocaman bir boşluk River için. Onun ölmeden önce kenarında rujunun izi kalmış milkshake bardağını saklıyor özenle, duvara çiviliyor onu, ağzının değdiği pipeti de içinde muhafaza ederek. Delil olarak saklanan ve poşetlere konmuş eşyalarına dokunuyor. Gözlerini kapattığında onu tarif ederken gözyaşlarına boğuluyor. Stevie yaşarken ona bir kez olsun seni seviyorum diyememiş halbuki. Ve bu içe kapanık adam çok zor söyleyebiliyor bu iki kelimeyi bir araya getirip de, dizinin en sonunda. Seni hayattan çok seviyorum diyor. Stevie ise sır gibi saklamış olduğu geçmişine rağmen yoluna devam edebilmiş bir kadın. Kırk dört yaşında. Problemli ailesi, kendisini kolaylıkla harcayabilen bir annesi, on altı yıl sonra hapisten çıkan erkek kardeşi, on dört yaşında uğradığı tecavüz, hamile kalışı ve çocuğunu doğuruşu, tecavüzcüsünün güçlü, varlıklı ve hep çevresinde oluşu, öz oğlunun onu ablası olarak bilmesi hayata tutunmasına ve herşeye rağmen gülerek bakabilmesine mani olamamış. Ölümü bile oğlunun elinden oluyor ve gülerek karşılıyor onu, başka da ne yapabilir ki? Sevgiyi, cinsellikten ayırdığı sözlerinde “Cinsellik sadece kaşıdığın küçük bir kaşıntıdır. Ama sevgi seni alaşağı eden bir kaşıntıdır. Ona kendi ellerinle ulaşamazsın.” diyor. Neredeyse beraber bir çeyrek asır geçirdiği mesai arkadaşını seviyor o da kendince. Sevgiyi sevgiliye karşı kelimelere dökmek çok kolay olmasa da, bazen insan sevdiğine çok geç olmadan bunu söyleyebilmeli. Ömür bitmeden, tükenmeden ve de en önemlisi aradaki gerçek sevgiyi tüketmeden.

river-463x260

tumblr_nvk4ooEfGe1qfqnq8o1_500

Abi Morgan dizinin yaratıcısı ve senaristi. Ana karakterler dışında kalan yan karakterler ve tüm bölüm oyuncularının ayrı ayrı diyaloglarının ve kompozisyonlarının başarısının altında bu kadının kalemi var. Anthony Minghella’nın “Truly,  Madly, Deeply” adlı filminden esinlenmiş. Birinci ve üçüncü bölümlerde çözümlenen bir intihar ve bir cinayet vakasının naifliği ve derinliği ve usulca bölümlere dahil oluşları o derece etkili ki ana hikayenin önüne geçiyor kimi zaman. Bir Romeo vicdan azabından kendini hapishane parmaklıklarının arkasına mahkum etmişti daha ilk bölümde. River onu, katil olmadığın için üzgünüm, sen sadece insansın diyerek teselli etmeye çalışıyordu ve de kurtarıyordu. Hepimizin insan olmaya çalıştığı bir dünya burası ve ne yapacağımızı bilemiyoruz kaç yaşında olursak olalım. Bir ergeni kahrından öldürebilen aşk, yaşlı bir adamı da mahvedebiliyor. Sevmenin, sevilmenin yaşı, rengi, cinsiyeti, ülkesi, dini ve dili yok. Tek bir dil var Babil Kulesi’nin tepesinde. Ve o dilin adı sevgi. Her şey bir gün birini sevmekle başlıyor. Nasıl seveceğimizi, kimi seveceğimizi bilmeden seviyoruz. Seviyoruz sadece. Kitaplarda ve filmlerde her zaman ilgi uyandıran ve karmaşık olan aşk için birden fazla kelime olmalı; aşkın öldürdüğünü, hayat kurtardığını, suçlu hissettirdiğini ve aşkın sevdiğini kaybetmiş birini kurtardığını gördüm diyor River(Abi Morgan). Ve sevmek hayat kurtarıyor gerçekten.

Üçüncü bölümde işlenen bir aşk cinayeti. Bir kadın kocasının başucunda beklerken bir itirafta bulunuyor dedektiflere: “Birisini her gün görürsün ama bir gün fark edersin ki onunla uzun zamandır doğru düzgün konuşmamışsın.” Gözyaşları döküyor ağır durumdaki kocasının başında. Kocaysa River’a görünüyor “Gidiciyim değil mi?” derken. Gerçekten gidici ve bir sırla gitmek üzere bu orta yaşlı adam. Üstelik evlilik yüzüğünün olduğu yerde yeller esiyor ve tüm bu gerçeklerle yüzleşmek istemeyen bir karısı var başucunda. Boş zamanlarında balığa çıkan adam bir yalnız sporunu kendine hobi edinmiş. Çünkü yalnızken rol yapman gerekmiyor ve hem taşıdığın hem de gizlediğin sırrınla bir başkası gibi davranmak zorunda kalmıyorsun çevreni saran insanlara karşı. Hastaneye itiraf etmek ve ölmeden son kez sevgilisini görmek için gelen erkek sevgilisinin varlığını görüp kendini kandırmaktan vazgeçen karısı bir hışımla girdiği hastane odasında bas bas bağırıyor kocasına piç diye her defasında daha çok yükselen bir tonla ve daha büyük bir hınçla. Aslında kendine kızıyor neden ve nasıl görmedim ben diye.

Yaşam ve ölüm gibi, canlılar ve ölüler, iyilik ve kötülük gibi ikiliklere referans olarak karakterler birbirlerine kıyaslama soruları soruyorlar durmadan o mu bu mu diye. Whitney mi Beyonce mu, Linda mı Yoko mu, Revolver mı Sgt. Pepper mı… Ve yaşamak mı, ölmek mi? Elbette yaşamak, çünkü yaşamak ölmekten iyidir. River bile ölülerle daha yakından haşır neşir olmaka beraber yaşamayı ve bu dünyayı tercih ediyor.

İzlemeye başladıktan kısa bir süre sonra dizi Henning Mankel’in Wallander’ını anımsatıyor. Melankolik ve alkolik sayfiye dedektifi Wallander’ın yeriniyse içe kapanık, problem çözücü ve duygusal zekası yüksek River alıyor. Altıncı His’teki ölülerle konuşan küçük Cole’un büyümüş halini oynuyor sanki. Ölüler onu bırakmamışlar hiç, geçen zaman zarfında.

Nordic noir olarak adlandırılan ve İskandinav ülkelerinden çıkma polisiye türünü anımsatan ve ne yazık ülkemizde 2015’in az ses getiren mini dizilerinden biri olarak kalan, biraz geç de olsa karşılaşmaktan mutluluk duyduğum,  sırtını bir usta kaleme ve iyi oyunculuklara dayamış polisiyeyi izlemenizi tavsiye ederim.

kv9G2MpPn9nUwh2d3W2r0jBXX76Rm1KdmTwE0lvwQswy7Gy7K1tpS090N24t--UfkvIpKI4t5mcSy4_F-dR4Yviu6wkWitOYPdin4Fo=w512-h288-nc

River

River

 

SUFFRAGETTE

 

suffragette-01_612x380

SUFFRAGETTE:

“Kral hazretlerinin hükumetine rağmen buradayım… Dünyaya gözlerini açan her küçük kızın, ağabeyleriyle eşit şansa sahip olacağı zamanlar için savaşıyoruz. Kaderimizi belirlemek için biz kadınların sahip olduğu gücü asla hafife almayın. Yasaları çiğneyenler değil, yasaları yapanlar olmak istiyoruz… Kendi çapınızda hepiniz militan olun. Camları kırabilenler, kırsın. İleri gidip mülkiyetin kutsal putlarına saldırabilenler, saldırsın. Bu hükûmete meydan okumaktan başka seçeneğimiz kalmadı. Oy hakkını kazanmak için hapse girmemiz gerekiyorsa, bırakın kırılan, kadınların bedeni değil, hükûmetin camları olsun… Britanya’daki tüm kadınları asiliğe çağırıyorum. Köle olmaktansa, asi olmayı yeğlerim.”  Korkusuz Emmeline Pankhurst

Göçebe kadın ilerler. Özgürlükler ülkesini arar. “Oraya nasıl ulaşacağım?” diye sorar. Mantığı cevap verir: “Yalnızca ama yalnızca tek bir yol var. İşçilik sahilinden iner, acının sularından geçersin. Başka yolu yok.” Kadın geçmişte tutunduklarını bırakarak feryat eder: “Kimselerin ulaşamadığı bu uzak ülkeye ne diye varayım? Yalnızım, yapayalnızım.”  DREAMS, OLIVE SCHREINER

“Bu hayatı yaşamanın başka bir yolu olmalı.”  Maud Watts

“Her evdeyiz. İnsan ırkının yarısıyız. Hepimizi durduramazsınız.”  Maud Watts

Kimi film vardır, yönetmeninden ötürü merakla beklenir. Kimi film vardır, aktörlerinin rüzgarına kapılır potansiyel seyircisi. Bu biraz teenage işidir; hastalıklı, rahatsızlık verici bir şeyler vardır bu bekleyişte. Senenin iyilerinin nereden çıkacağı belli olmaz ama sizin de sabrınızın bir sınırı vardır. Sundance’ın bağımsızları bağımlılık yaratmaktan uzaktır. Avrupa filmleri arasında yeni bir şey yoktur. Gay çiftler, Naziler,  Uzayda koloni kuranlar, mültecilik, çaresizlik, işsizlik; milyon kere izlemişsinizdir, milyon kere de aynı temalar işlenmiştir. Çaresiz ama gururlu izleyiciyseniz, hayal kırıklığı kaçınılmaz olacaktır. Blockbuster’lara burun kıvırırsınız, dizilere sığınırsınız. Filmin aktörlerini nazlı Amerikan bayrağının altında gördüğünüz anda burnunuza milliyetçi kokular gelir, çünkü sanat bayraktan, topraktan, hükumetlerden bağımsız olması gereken bir şeydir. -Polonya asıllı bir yönetmen vardı gerçi Fransa bayrağının renklerinden seri halde film çeken, e ama o başkadır haliyle- Hollywood dediğin nedir ki? Alt tarafı endüstridir kimselerin bir parçası olmak istemediği, ben olsam ben de içerisinde Inarritu’nun film çektiği devasa bir endüstrinin parçası olmak istemem. Haksız mıyım, aptal mı? Sanırım aptal. Bu arada aç kaldınız. Mideniz değil, beyniniz aç, ruhunuz aç. Filmlerdeki ölümler çok kahramanca değil, dolayısıyla gözyaşlarınızı kendinize saklıyorsunuz ya da aşırı kahraman karakterler tuhaf kahramanlık destanları yaratarak kendi ölüm fermanlarını imzalıyorlar, gözyaşlarınız da buharlaşmaya fırsat bulamıyorlar haliyle. Arayışa devam benim akıllı izleyicim. Kusurları olan ama önemli bir çift sözü olan bir film arıyorsanız ve nereden geldiği önemli değil diyorsanız, şimdi Suffragette’in tam zamanı derim size sadece. İyiniyetli işlerin her zaman başarılı olduğuna inanmışımdır. Bu film de yola iyiniyetle çıkanların ortaya çıkardığı bir çalışma. Yönetmen koltuğunda Sarah Gavron, senarist olaraksa çok daha tanıdık bir isim var, birbirinden çok farklı işlere imzasını atmış ve benim de sıkı sıkı takip ettiğim ve ismini bildiğim nadir senaristlerden: “Abi Morgan”. Tatlı yüzlü Carey Mulligan, Helena Bonham Carter, Anne-Marie Duff, ilk kez müşerref olduğum David Lloyd George rolünde Adrian Schiller ve Meryl Streep benim için filmin öne çıkan isimleri oldular. Meryl Streep’in filmde çok kısa bir rolde göründüğü doğrudur. Ama yazımın girişinde kullandığım sözlerle, korkusuzca balkon konuşması yaparkenki gücü ve sadece iki cümle sarf ettiği Maud’un yeşermiş fikirlerini o kısacık anda güçlendiriveren de odur. Hangi devrim, hangi dava olursa olsun “Asla teslim olma! Asla mücadeleden vazgeçme!” bu sihirli iki cümle ne kadar sıkıntıda olursanız olun, sizi kurtaracaktır pes etmişken, ayağa kaldırıp yürütecektir takıldığınız taşların büyüklüğüne rağmen. Ve Meryl Streep’in gölgesi yeterdir. Tüm başrollerinden daha bir başkadır bu filmde benim gözümde. Çok beğendim kendisini “Korkusuz Emmeline Pankhurst” rolünde.

images-138

images-106

images-77

images-103

Gelelim filmimize. Kurgu ve gerçek karakterlerin bir arada olduğu bir film var karşımızda. Bir kurgu karakter olan Maud Watts rolünde, doğuştan gelen hitabet yeteneği tesadüf sonucu keşfedilen, çamaşırhanede çalışmış bir annenin gene çamaşırhane yazgılı kızı rolünde, evli, bir oğul ve bir pısırık koca sahibi Carey Mulligan var. 1921 Londra’sının Glass House Çamaşırhanesinde kendi gibi çamaşırhane yazgılı işçi sınıfından olma ve doğma kadınlar ve erkeklerle günlerini geçiriyor bıkkınlıkla. Ta ki bir gün etrafında onun gibi boyun eğmekten bıkmış ama ne yapacağını bilen kadınların varlığını keşfedene ve iş arkadaşı Violet Miller’ın yerine Lloyd George’un karşısında kadınların oy hakkını savunmak için ifade verene dek. Dört yaşında annesi ölen, babasını hiç bilmeyen, yedi yaşına kadar yarı zamanlı, on dört yaşına kadar tam zamanlı olarak aynı çamaşırhanede çalışmış, on yedisinde baş temizleyici, yirmisinde işçi başı olup şimdi yirmi dört yaşında olan Maud’un özgeçmişi Lloyd George’u da sarsıyor. Hayattan bıkkınlığını ve aynı bıkkınlık karşısındaki çaresizliğini, bu hayatı yaşamanın başka bir yolu olmalı diyerek ifade ediyor en yalın haliyle. Kadınlara kısa bir yaşam biçen çamaşırcılık ve bıraktığı arazlar kısaca ağrı, öksürük, çarpılan parmaklar, bacaklarda görülen irinli yaralar, yanıklar ve baş ağrıları ve tüm bunlara rağmen erkeklerin üçte biri fazla mesai yapmalarına rağmen haftalık on üç şilinlik kazançları, erkekler on dokuz şilin alıp, daha az yıpranırken bu kadınların kaderi olarak gösteriliyor. Maud’un kocası zamanında patronu tarafından cinsel tacize uğrayan karısını korumaktan acizken, karısının ön ayak olduğu şeylerden rahatsızlık duyarak, onu eve almamakla, tek adam olarak çocukları üzerinde karar verip sonra da kanunlar böyle diyerek adil olmayan yasalara sığınarak cezalandırıyor. Tek oğlunu evlatlık veriyor, daha iyi bakılır diye. Bir baba daha ne kadar aciz ve sersem olabilir ki bu dünyada? Helena Bonham Carter’ın canlandırdığı Edith Ellyn insan gelecek nesle önem vermelidir derken, bir küçük oğlu için bile savaşacak nefesi yok kocasının. Yalnızca karısını kolladığını sanan eş oy haklarını aldıklarında karısına ne yapacağını soruyor. Maud senin yaptığını yapacağım diyor. Yani kocasının yaptığı gibi bu sefer o  kocasının çalışarak kazandığı yevmiyesini alacak elinden. Sorumsuzca hareket edebilecek, kendi çocuğunun sorumluluğunu almaktan kaçabilecek pekala. Erkek ve tacizkar patronu gibi küçük yaştaki oğlanları taciz edebilecek kızıl bıyıkları olmasa da. Bol bol içebilecek ve evdeki çamaşırları kocasına yıkatabilecek bundan sonra. Bir koca nasıl korkmaz bu olasılıklardan.

images-157

images-89

images-82

images-136

images-158

images-178

Nüfusun yarısını teşkil eden kadınlara, nüfusunun hepsi erkeklerce temsil edilen parlamentodan yasayı değiştirmek suretiyle oy hakkı kullanımını zoraki kılacak olan izin çıkmıyor bir türlü. Neden olarak da kadınların sakin bir mizaca ve siyasal ilişkileri muhakeme edebilecek akli dengeye sahip olmadıkları gösteriliyor. Kadınlara oy kullanma hakkını vermek demek, sosyal yapıyı bozmak demek. Zaten onları layıkıyla temsil edebilen babaları, ağabeyleri ve kocaları var… Ve erkekler bilmişler karşı karşıya oldukları tehlikenin büyüklüğünü. Kadınlara oy hakkı verdikten sonra bunun dönüşünün olamayacağını. Kadınların daha çok isteyeceklerini, parlamento üyesi, bakan, hakim olmak isteyeceklerini bilip, onlardaki gücü görmüşler. Bu film o kadınların oy hakkı savunucusu Emmeline Pankhurst’in yanında yer almasının ve mücadeleye katılışlarının öyküsünü anlatıyor. Mücadeleden, devrimden geçmişteki yaşantılarına yabancılaşan kadınlar oy haklarını kelimelerle değil, eylemlerle kazanacaklarının farkına varıyorlar. Yıllarca görmezden gelinmenin, alay edilmenin ve delice yıpranışlarının acısını çıkartıyorlar. Kölelikten bıkmış, asi olmayı kabullenen cesur kadınlar teslim olmak yok diye haykırıyorlar. Fondaysa çamaşırlarla bezeli arka sokakları var Londra’nın. Tıpkı fakir İtalyan mahalleleri gibi. Ve İngiltere’nin ve tüm Avrupa’nın savaşla imtihanı var daha önlerinde. Yüksek yüksek iplere gerilmiş kasvetli ama günümüzle ve bizim ülkemizle karşılaştırıldığında hiç bozulmamış dokusu ve mimarisiyle doğal plato Londra sokakları. Aradan geçen bir yüzyıl tarihi dokuyu hiç bozmamış. İnsan ister istemez kıyaslamaya gidiyor, Ahh İstanbul…

images-115

Maud ve diğer kadınlar defalarca tutuklanıyorlar, hapse giriyorlar. Siyasi suçlular olarak açlık grevi yapıyorlar. Hükumet yetkilileri her ne kadar polisleri maşa gibi üstlerine coplatmak için sürse de, aslında ödleri patlıyor elleri kana bulanacak diye. Aralarından bir şehit çıkarmalarından, Pankhurst’ün de bunu aleyhlerine kullanıp daha beter isyan çıkartacağından eminler çünkü. Hayatı boyunca hapse girip çıkma rekoru kırıyor Pankhurst. Ödleri kopuyor küçücük bir kadından ve onun gücünden. Polis baskın düzenliyor konuşma yapacağı yerleri öğrenir öğrenmez. Diğer kadınlar yüzlerinde peçe, onun kılığına girip Pankhurst’ü koruyorlar. Bu yüzden hapishane yetkilileri, açlık grevi yapan mahkum süfrajetleri zoraki bir işkence gibi ağızlarından besliyorlar. Kral’ın da bulunacağı at yarışında bir eylem gerçekleştireceklerinden eminler ama mani olamıyorlar. Korktukları başlarına geliyor. Emily Wilding Davison kendisini Kral Beşinci George’un, izleyicilerin ve basın mensuplarının önünde hızla koşan atların önüne atıyor, ağır yaralanıyor, iki gün sonra da hayata gözlerini yumuyor. Çantasında bulunan dönüş bileti ve yakın zamanlarda gerçekleştireceği Fransa seyahati ölümünün bir intihar mı yoksa eylemlerine dikkat çekme çabasının beklenmeyen sonucu olarak mı gerçekleştiğini anlaşılmaz kılıyor. Ama tam 6000 kadın geliyor cenazesine. Tüm dünyada kadın hakları mücadelesine olan ilgi artıyor. Bu esnada da binden fazla Britanyalı kadın hapse giriyor. 1918 yılında otuz yaşın üzerindeki bazı kadınlara oy hakkı tanınıyor. 1925 yılında bir kadın çocukları üzerinde hak iddia edebiliyor sadece. Britanyalı kadınların oy hakkını kazanmaları ise araya giren Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ancak 1928 yılında gerçekleşiyor. Kadınlar yıllarca mücadele ediyorlar “Üzerinde Güneş Batmayan Ülkede”. Filmin sonunda, ülke ülke, kadınların seçme ve seçilme haklarının hangi yıllarda tanınmış olduğunu gösteriyor film. 1934 yılında Türkiye diyor. Biz bu hakkı hiç mücadele etmeden, hiç ölmeden almışız, bize verilmiş sadece. Atatürk bunu da düşünebilmiş, giderayak. Suudi Arabistan’sa hala versem mi vermesem mi diye bakarken en sonunda bu sene içerisinde kadınlara oy hakkı tanımıştır. Yazık. Çok yazık. Bu kadınlar bu kadar çekmişken, kendilerini feda etmişken.

images-197

article-2606928-1D29B51100000578-544_634x385

Ülke çapında kadınlara oy hakkı tanıyan ülkeler şunlardır:

1893: Yeni Zelanda
1902: Avustralya
1913: Norveç
1917: Rusya
1918: Avusturya
Almanya
Polonya
1920: ABD
1932: Brezilya
1934: Türkiye
1944: Fransa
1945: İtalya
1949: Çin
Hindistan
1953: Meksika
1971: İsviçre
1974: Ürdün
1976: Nijerya
2003: Katar
2015: Suudi Arabistan, nihayet, o da reformcu kralları sayesinde.

downloadfile-2

law-makers

images-87

images-167

images-114

images-94

 

AMY

image

AMY:

“Sen esmeyi seviyorsun, ben esintiyi” Amy

“Kalbimin duracağı, öleceğim güne kadar seni seveceğim.” En favori Yahudi kızın, Amy

“Her zaman seni seveni incitirsin.” Amy

Kuzey Londralı, Yahudi bir ailenin kızı, Alex Winehouse’un kendinden küçük kız kardeşi, Janis ve Mitch’in ikinci çocukları, müziği gelecekteki bir kariyer seçeneği olarak görmemiş bir şarkıcı, besteci ve söz yazarı, aynı zamanda güçlü bir kontralto ve ne yazık ki erken gelen ölümüyle, aynı yaşta gizemli bir şekilde ölen 27’ler kulübü üyesi olmaya hak kazanmış meslektaşları gibi hep yirmi yedisinde kalacak bir müzisyen. Aileden gelen genetik yatkınlık onu müzik yapmaya itiyor. Anne tarafından müzisyen akrabaları olduğu gibi, çok sevdiği büyükannesi de bir şarkıcı. Caz sevgisi ve yaşıtlarına göre kaliteli müzik tutkusu onlardan miras. Bestelerindeki güçlü altyapı ve şarkılarının sözlerini kendi yazıyor oluşu, onu benzer pop ikonlarından ayıran özelliği. Aynı kategoride yarıştığı kendinden kıdemli isimlerin arasından her işini tek başına görerek sıyrılabilmiş genç yaşında. Kendi filminin hem yönetmeni, hem senaristi, hem de oyuncusu. Fark yaratabilmiş olmasının nedeni ise bu özgünlüğü ve sınırsızmış gibi duran kabiliyeti. Müzik için çok özel bir kumaşla yaratılmış ve dünyaya gönderilmiş sanki. Çook iyi, en iyilerden bir tanesi. Üzerine çıkabilmiş daha iyi, daha güçlü ve orjinal bir ses yok henüz.

image

Sivri dilli, hazırcevap, aklına eseni söyleyebilme cesaretine sahip, canı sıkıldığı zaman iğnelemekten çekinmeyen, pervasız/uçarı bir tarafı var. Kısaca “asi”. Aynı zamanda karşı taraf ilgisini çekmeyen ya da hoşuna gitmeyen şeylerden bahsediyorsa eğer, orada yokmuşçasına hareket edip, onu hiçe sayma özelliğine de sahip. Davet edildiği programlarda sunucuyu iğnelemekten çekinmiyor. Nereden geldiğini kendisinin de bilmediği, hesapsız bir özgüveni var. Kendine özgü saçları, üzeri dövmelerle kaplı gittikçe sıskalaşan kolları, makyajı, rengarenk kocaman küpeleri, çiçekli ve renkli desenlerle bezeli elbiseleri, ünlü modacıların kreasyonlarını etkileyebilme potansiyeline sahip stili, yarı gurur yarı utangaçlıkla sürüklediği nazik bedenini dik tutmakta zorlanıyormuşçasına parmaklarının ucunda taşıyan topuklu ayakkabıları ve uluorta dokunmaktan, öpüşmekten hiç çekinmediği ve uğruna besteler yaptığı hayatının aşkı ya da öyle sandığı Blake’i ve artık özeli kalmamış özel olmayan hayatıyla, dünyaya kafa tuttuğu sanılan ama aslında korku içinde bir kız karşımızdaki erken gelen şöhretin ağırlığını taşıyamamış olan. Ela renkli, iri ve güzel gözleriyle sanki bir başka bakıyor hayata. Kurnazlığı kaldırmayacak bir akla sahip olması çöküşünün en büyük nedeni. Hesap kitap yapmadan hisleriyle ortalıkta dolaşıp duruyor. Arada besteler yapıyor, kafasına üşüşen kelimelerin arasından seçtikleriyle şarkı sözleri yazıyor. Ve hep kendini yazıyor. Liriksel ve melodik kapasitesine bakınca, genç vücudunda çok yaşlı bir ruh taşımaktakta olduğunu düşündürtüyor. İç dünyasındaki çalkantıları, baş kaldırışlarını, incinmişliklerini kısaca kendi şahsi meselelerini içtenlikle sözlere dökebiliyor. Bir gün geliyor, Londra’nın banliyölerinden gelen samimi sözler yazan ve kendini yazan bir kız Grammy’leri kucaklayıveriyor. Hayat her zaman sürprizlerle dolu olmuştur sevgili okuyucu.. Ama hiçbir zaman adil olmamıştır. Çok fazla yetenek sanki nispet yaparcasına tek bir bedene sıkıştırılmıştır. Milyonda bir olan bir durumdur. Kendimle baş etmek için müzik yapıyorum diyen Amy’nin ne çektiğini düşünün bir de. Kimsenin hayatta neye dönüşeceğini bilemediğine bir örnektir Amy. Bilseydi eğer o şarkıları yazamayacaktı, bilseydi eğer kendini mahvetmeyecekti. Sıradan insanlar için hayatta hazır olduklarını düşündükleri şeyler çok büyük değil ve büyük şeyler yapacak olanlar da neler olacağından habersiz ve hazırlıksız yakalanıyorlar. Plan yapanlar kendilerini sevenler, sevilenler ve unutulmazlarsa unutulmadan sevilecek asiler.

image

Elinden tutmasını istediği adamların arasında ilk sırada babası var ve Amy hepsinin ellerine yapışmak istiyor sıkı sıkıya hiç bırakmamacasına. İlk darbe babasından geliyor. O daha on sekiz aylıkken bir başka kadınla ilişki yaşamaya başlıyor Mitch. Bir çocuk, sonrasında ise genç bir kız için çok önemli sayılabilecek zamanlarda baba ortalıkta yok. Çocuklar anneleriyle büyümeye çalışıyorlar. Amy zihnini topladığında, annesinin karşısında durması bir hayli güçleşiyor. Kadın Amy’e hayır diyebilecek kadar güçlü olmamış hiçbir zaman. Annesi hiç kimseye hayır diyemeyecekmiş gibi görünüyor zaten. O da kendi hayatıyla çok zor baş edebiliyordu belki de. Boşlukların acısını başka şeylerle doldurmaya çalışan Amy ise tombul kuşa dönüşüyor ergenlik çağında. İştahla yemek yediği anlar var kameraya çekilmiş olan. On dokuz yaşında depresana başlıyor. Geçmişinden miras bulimia nervozası ve madde bağımlılığı sayesinde anoreksik bir hal alıyor dış görünüşü. Ünlü olduktan sonra diksiyon derslerinde kalıcı değil, bu eleştirilse de Amy eğitim almak hususunda başarılı değil, disipline olamıyor. O yüzden konuşmalarının, coşkusunun, sınırsız sevgi arayışının ayarı yok. Okul hayatı da karışık. Çok sık okul değiştirmiş. Sırf bu yüzden belki de aklına eseni yapıyor, dilediği gibi hareket ediyor. Hareketleri frenlenemez. Başarının özgürlük demek olduğunu düşünebilen sayılı, şanslı ve yetenekli insanlardan. Disiplin altında kalmamışlığı onu uçuran. Tutunduğu erkekler bir parça daha aklı başında hareket edebilselerdi eğer-kızının hayat hikayesini kendi hayat hikayesine çeviren babası başta olmak üzere- şu an yaşıyor olabilirdi belki de.

image

Yönetmen Asif Kapadia’nın benim izlemiş olduğum ikinci belgesel filmi Amy. İlki 2010 yılı yapımı Senna’ydı. Senna ve Amy; ikisi de yaptıkları işlerde en iyiler hem yaşadıkları dönem içerisinde, hem de sonrasında birer efsane olarak hatırlanacak olan. Kapadia otobiyografik belgesellerde çok başarılı, iyi bir yönetmen. Malzemesinin üzerinde öznel olarak severek çalışıyor ve sonuna kadar arka çıkıyor ona. Taraf tutmak tarafsız olmaktan iyidir her zaman. O da öyle yapıyor. Winehouse’un magazinlere yansıyan alkolden düşmüş görüntülerini koymuyor filmine. “Sarhoş göt” diyenlerin görüntüleri var onun yerine. Sen de ahlaksızsın bu halinle “sarhoş olamayan göt”. Sarhoşken mutlu olamayan ruhun halinden ne anlarsın sen? Filmin açılışında kullanılan ilk videoda Amy henüz on dört yaşında ve o ve arkadaşları kamera karşısında türlü maskaralıklar yapıyorlar. İçlerinden bir tanesinin yaşgünü ve doğum günü şarkısını söylüyorlar ona hep bir ağızdan. Amy aniden yerinden kalkıp, aynanın karşısına geçip solo yapmaya başlıyor. Şarkıyı bitirdiğinde herkesin yüzünde bir şaşkınlık oluyor. Yaş günü sahibi için Marilyn’in Başkan’a söylediğinden daha unutulmaz bir an ve anı bu. Çünkü olağanüstü söylüyor ve kameralar kayıtta. O yaşta nasıl diye düşünmeden edemiyor insan. Trajik ölümünü bildiğimden olsa gerek, keşke diye diye izliyorum filmi. Amy’nin hayatı sonu hazin bir sürprizle biten bir kurgu harikası iki saat boyunca akmakta olan. Kendi içindeki gücün farkına varamadığından bir güç arayışı içerisinde. Her kesimden, her insana özgü olabilecek eğilimler ve arayışlar onu bitiriyor azar azar. Bazı şeyler çok erken geldiğinden şaşkın. Bu kadar asi bir kızın erkeklere aşırı düşkünlüğü, bu kadar tapması ve hayatının merkezi yapması, sonra da onların her yaptığını yapmak için paralanması çok dokunaklı. Blake kendini kestiğinde, o da kolunu doğruyor kırık cam parçasıyla. Garip bir itkinin esiri, hastalıklı bir tutkunun içinde kaybolmaya çalışıyormuş gibiler.

“Back to black”in ilk kaydını yaparkenki hali unutulacak gibi değil. Bir dönüm noktası o an Amy için, şarkıcıdan ikona dönüşmek üzere olduğu yolun kapısından girişinin ilk mahrem dakikalarına tanıklık ediyoruz sessizce, amatör kamera çekimi eşliğinde.

image

Bazı insanlar hayatlarında belli bir plan ve program dahilinde ilerlerler. Keskin virajlar yoktur onlar için. Bir bulut öbeği geçer başlarının üzerinden sabırsızca. Yağansa isteksizce çiseleyen gönülsüz yağmurlardır. Parlak bir gökyüzü sırf hayal değildir onlar için, gelmesi an meselesidir de aynı zamanda. Sonrası iyilik güzellik.. Bazılarıysa öngörülemez bir hayat yaşarlar. Virajları alamadıkları takdirde, aşağısı uçurumdur. Fırtına, tipi başlarının üzerinden hiç eksik olmaz. Gökyüzündeki bulutlar dağılmak bilmez ve cimri güneş yüzünü hiç göstermez. Sonrası karanlık, siyah.. Amy ikinci grubun üyesiydi hiç şüphesiz. Genelinde tüm hayatla, özelinde kendi hayatıyla nasıl başa çıkacağını, bir noktadan sonra neler olduğunu, onu nelerin beklediğini bilmeden girdiği ormanın ortasında, karanlığın yüreğinde..

Müzik için zamana ihtiyaç olduğunu söyleyen ve bu haliyle altmış beş yaşındaki bir caz şarkıcısı gibi düşünen, yazan ve söyleyen Amy, çok kısa zamanda söylenecekleri söylemiş ve hayatının özetini kendi yazdığı şarkı sözleriyle gerisinde bırakmış çoktan. Onların hepsi dinleyicilerine sonsuz birer armağan. Asıllarını yaşatan belgeseller de öyle.

Yavaşla, sen çok önemlisin. Hayat sana ne kadar uzun yaşayacağını öğretiyor.”  Tony Bennett

image

image

image

BAZAROV vs SHERLOCK

“Beni unutacaksınız. Bir ölü, yaşayan birine arkadaş olamaz.” Babalar ve Oğullar

150px-Otsy1880[1]

Pekala da olur. Bir roman okursunuz, bir film izlersiniz ve karakterlerin arasından birini kendinize usta, arkadaş, dost, aşık olarak seçersiniz.. Kanınıza girer, sizinle yaşamaya başlar. Süresi size kalmıştır bundan sonra, ilişkinizin derinliğine ve beyninizde harcadığınız mesaiye bağlı olarak.

Umberto Eco, “Genç Bir Romancının İtirafları”nda; “Sevdiğimiz birinin öldüğünü gördüğümü gündüz düşünden uyandığımızda hayal ettiğimiz şeyin yalan olduğunu anlarız, “sevdiğim kişi hayatta ve sağlıklı” savını doğru kabul ederiz. Tersine, hayali sanrı sona erdiğinde -yani Paul Valery’nin “rüzgar şiddetleniyor, yaşamaya çalışmalıyız” diye yazdığı gibi, kendimiz birer kurmaca karektermişiz gibi davranmaktan vazgeçtiğimizde- Anna Karenina’nın intihar ettiğini, Oedipus’un babasını öldürdüğünü, Sherlock Holmes’un Baker Sokağı’nda oturduğunu doğru kabul etmeyi sürdürürüz.” der ve devam eder: “Bunun çok tuhaf bir tavır olduğunu itiraf ediyorum, ama sık sık olur. Gözyaşlarımızı akıttıktan sonra Tolstoy’un kitabını kapatır, şimdiye döneriz. Ama Anna Karenina’nın intihar ettiğine inanır, Heathcliff’le evlendiğini söyleyen biri çıkarsa onun aklını kaçırmış olduğunu düşünürüz. Değişken varlıklar olan bu sadık hayat arkadaşlarımız asla değişmezler ve sonsuza kadar kendi eylemlerinin sahibi olarak kalırlar. Eylemleri değiştirilemez olduğundan, onların bazı niteliklere sahip olduklarının ve belli bir tarzda davrandıklarının doğru olduğunu her zaman ileri sürebiliriz. Clark Kent Süperman’dir ve sonsuza kadar da öyle kalacaktır.”

—-.—-

Bazarov’un içine doğmuş olduğu roman olan “Babalar ve Oğullar” 1859 yılında Turgenyev tarafından kaleme alınmaya başlanmış ve üç yıl sonra yani 1862 yılında piyasaya sürülmüştür. Nihilizm konusunun işlendiği ilk roman olma özelliği taşımaktadır; nihilist bir roman değildir, içerisinde nihilist bir karakter barındırır. 1840’ların iyi niyetli, beceriksiz ve zayıf insanlarıyla, devrimci yeni nihilist gençlik arasındaki ahlaki çatışmayı sergiler. Roman, zamanının çoğu yazarı gibi çok sarih yazılmış, hiçbir şey okurun sezgilerine bırakılmamıştır. Bir şeyi akla düşürdükten sonra, sıkıcı bir şekilde ne olduğunu açıklamaya girişir Turgenyev. 1859 yılının mayıs ayında, Arkadi ve arkadaşı Bazarov babasının ve amcasının olduğu çiftliğe gelirler. Baba Kirsanov, oğlu Arkadi yokken, Feniçka adında bir köylü kızıyla yaşamaya baş­lamıştır. Kardeşi Pavel Pavloviç, muhafazakâr bir kişi olduğundan ağa­beyinin alt sınıftan biriyle evlenmesine karşı çıkmıştır. Bu yüz­den Nikolai, Feniçka ile metres hayatı yaşamaktadır. Nikolai, çevresine göre daha serbest görüşlü, kuralları önemsemeyen biridir. Bu yüzden, tüm kölelerini azat etmiştir. Geleneklere bağlı Pavel’le, nihilist Bazarov arasında sert tartışmalar yaşanır. Arkadi ise dostunun yeni-bulunmuş bilgeliğine erişme gayretinde olup, tamamiyle onun etkisi altındadır. Pavel, Feniçka’yı yani Kirsanov’un metresini kameriyede Bazarov’la öpüşürken görünce düelloya davet eder. Nihilist Bazarov ise bir başkasına karşılıksız aşık olur; kendisine karşı aynı hisleri beslemeyen, zengin, duygusuz ama serbest fikirli Anna Sergeyevna Odintsova’ya. Anne babasının taşradaki evine sığınıp çalışmalar yaparken tifüse yakalanır ve ölür. Arkasından anne babası dışında ağlayanının olduğunu ne yazık ki göremeyiz, neticede herkes kendi hayatına devam etmektedir. Ve Bazarov’un Arkadi’den ayrılırkenki öngörüsü doğru çıkmış olur böylelikle: “Bütün bütün ayrılıyoruz, bunu sen de biliyorsun.”

Bazarov’un Künyesi:

40231069[1]

Adı: Yevgeniy Vasilyiç Bazarov

Memleketi: Rusya

Gerçek Babası: Ivan Sergeyeviç Turgenyev

Baba adı: Nikolay Petroviç Kirsanov (emekli askeri doktor)

Anne adı: Arina Vlasyevna (ev hanımı)

Kardeşleri: Tek çocuk

Mesleği: Nihilist(Arkadi’nin kendisini tanıştırırken ifade ettiği üzere) ve Tıp fakültesine girmek için çalışan fen bilimleri öğrencisi aynı zamanda.

Doğum yeri ve yılı: Yirmilerini geçmiş. Burcunu bilemiyoruz. Hiçbir şeye inanmazken, aşkın kör kuyularına düştüğü göz önüne alındığında değişken ve dengesiz ruh hali ve seksist bir bakış açısı varken bir anda aşk kelebeği kesilip, duygularını ayan beyan ortaya döküşünden balık burcu olabileceğini düşünmekteyiz. Öte yandan dengesiz ve kibirli bir terazi de olabilir. Evcimen bir yengeç de. Parası tatlı bir akrep de. Neden evcimen; çünkü evden en çok uzaklaşıp gerisin geri döndüğü mesafe veranda ve kameriye arası, neden parası tatlı; üste başa para vermediğinden ve kitap boyunca bir kuruş para harcamayıp, zengin dula abayı yakışından(Rus edebiyatı üzerine ciddi bir takım yorumlar beklerken, farz edin ki Kelebek’in astroloji sayfasını açtınız ve gelecek hakkında bilgi verdiklerini söyleyen astrologlara inat Einstein çıkıyor karşınıza ve “yıldızlara bakarken aslında geleceğe değil, geçmişe bakıyor olursun.” diyor ama sizler o astroloji palavralarını okumaya devam edeceksiniz gelecekte de ve geçmişinizi geleceğinizmiş gibi yutturacaklar size) ve neden kibirli; çünkü nihilist ya da neden nihilist; çünkü kibirli ve aşırı gururlu.

En belirgin aksesuarı: Mikroskop

En sevdiği hayvan: Kurbağalar

En sevdiği insan: Anna Sergeyevna Odintsova

Düşmanları: Barışana dek Pavel Petroviç ve bizatihi kendisi

En yakın arkadaşı: Kendisine büyük bir sevgi duyan ve ona gıpta eden ezik bir karakter olan Arkadi.

Adresi: Arkadaşının ailesinin çiftliği ve ailesinin evi.

Doğduğu Yer: Babaevi

Öldüğü Yer: Babaevi

Yasını tutmakta olanlar: Sadece anne ve babası. Kısa süreliğine de okuyucu.

Katili: Turgenyev’dir. Bazarov’u dünya aleme nihilist olarak tanıtmış, sonra da yazgının kör buyruğuyla öldürmüştür. Kitabın sonsözünde de yazgı her şeyi, herkesi, hatta kitaptan taştığı gibi bizi bile ele geçirir.

Somut Ölüm Nedeni: Yakalandığı tifüs sonucu azar azar ölmek.

İnancı: Nihilist(Hiçbir şeye, hiç kimseye inanmamak demek, ne kurtarıcı beklerler ne kurtarılmayı, hiçbir otorite önünde eğilmezler, hiçbir prensibe inanmazlar, doğudan gelen de batıdan yükselen de birdir; bir dönem Sartre’da da vardı bu haller, Castor bozdu onu da).

Tanınmış nihilistler: Mersault, Raskolnikov, Ivan Karamazov(nam-ı diğer havaleli), Zerdüşt, Lao Tzu, Sean Penn(Maddy’den sonra bir süre karavanda yaşamıştı saçı başı dağıtıp), yakın birkaç arkadaşım.

Unutulmaz Sözü: “Bol bol çocuk yap. Daha iyi bir çağda dünyaya geldikleri için hepsi akıllı olur, senin benim gibi değil.” ==>Arkadi’ye söylemiştir.

Sherlock’un Künyesi:

Sherlock-PA[1]

Adı: Sherlock Holmes

Memleketi: Birleşik Krallık

Doğum Yeri / Yılı: Londra / 06.01.1854 (keçi burcu)

Baba Adı: Sir Arthur Ignatius Conan Doyle (doktor)

Kardeşleri: Bir ağbisi var; Mycroft (Microsoft değil)

Mesleği: Özel Dedektif

En Belirgin Aksesuarları: Mikroskop, Pipo, Asa

Hobileri: Keman çalmak, morfin yapmak, acıklı acıklı Watson’a bakmak

En Sevdiği Hayvan: Baskerville’lerin köpeği

En Sevdiği İnsan: Dr. John Watson

En Büyük Aşkı: Dr. John Watson

En Yakın Dostu: Dr. John Watson

En çok hırpaladığı insan: Dr. John Watson

Düşmanları: Liste uzun. “I will burn you.”= “Seni yakacağım.” diyen James Moriarty ve Hannibal’in büyük ağbisi ve Lumosity’nin kurucusu Charles Magnussen en bilinenleri.

İkameti: 221B Baker Street/ Londra, second floor

İnancı: Ateist, Tümdengelimci

Bilinen Hastalıkları: Asperger

Kendinden sonra gelen kriminal vakalarda suç mahallerinde vesilesiyle en fazla tekrarlanan sözü: “Bir şeyi saklamanın en iyi yolu onu herkesin görebileceği bir yere koymaktır.” Benim şu an kendimi koyduğum yer gibi.

Gelelim Umberto Eco’nun yukarıdaki sözlerine istinaden benim hangi Sherlock’u düşünerek Bazarov karakteriyle bir çeşit kıyaslamaya gittiğime; kitaptaki Sherlock mu yoksa 21. yy Londra’sında, Afganistan Savaşı’ndan-savaş yanlış kelime, ortada bir savaş değil saldırı var çünkü-yeni dönmüş Dr. John Watson’la oluşturdukları izleyiciye inceden inceye ama çok şık bir üslupla hissettirtilmeye çalışılan üzeri örtük ama doktorun ısrarla reddettiği ve fakat  hiç rahatsızlık duymadan sürdürebildiği aynı evde kendisine aşık bir adamla yaşamanın cüretkarlığını bizlere parmak ısırtacak bir gıptayla seyretmemize vesile olan diziye mi? Elbette ki ikincisi. Peki bu ikincisi hangisi? Sherlock Holmes mu, yoksa Holmes’u oynayan Benedict Cumberbatch mı? İşte orada işler biraz karışıyor sanıyorum ben hem elbiseyi taşıyan askıyı, hem elbisenin kendisini beğeniyorum ve bu aklımı korumama yardım ediyor. Kısmen. Ama yine de ikinci sezonun finalinde binanın tepesinden kendisini kuğu ve kuş karışımı bir nezaketle boşluğa bırakan Holmes’un ardından yüksek sesle “Ölmesinnn!” diyebiliyorum herkes içinde. Kırk tane bahane buluyorlar bana”Sen sevmezsin gökgözlü.” ya da “Fasulye sırığı gibi bir şey, nesini beğenmişim?” gibi. Bense kendilerini bulursam neler yapabileceklerimi gözden geçiriyorum tilki tilki. Ol dese Dr. Watson bile olabilirim, sorun yok. Ben deli miyim? Tam değil, aksi takdirde kendimi Sherlock’un yerine koyardım. Ama ben bizzat kendisini istediğimden hobbit olmayı kabul edebiliyorum. Sherlock, Benedict, askı, her neyse.. Ağzına geleni kuldan esirgemeyen,  kadınlara has o tatlı bakışa sahip, duygusal zekası hayli düşük, ailesiyle sorunlu, sosyopat, aseksüel, tümdengelimci, septik, yarı çatlak, latent gay.. ama ama belki ben de bir Molly Hooper’ımdır ve sen de tam benim tipimsindir, Sherlock. Olmasını istediğim.. Nazik, kibar, öngörülemez, korumacı, şefkatli, maceracı ruhlu, yaratıcı, sevimli, atak, zeki, tatlı deli, güzel bakan, güzel görünen, sevimli, sınırsız..

Cumberbatch ne anlama gelmekte acaba? Benedict çok soylu bir isim sanki. Topuklu giymem gerekecek. Ses tonu şiir gibi. Londra çok yağmurlu. Merkezde oturacağız, metroya da yakınız. Kapının önünden taksi var. Aksanımı kuvvetlendirmem gerek. Vizemi uzatmalıyım. Melez çocuklar daha güzel oluyorlar.  Diet yapmam gerek. Sadece Sherlock, Sherlock’tur. Bu isimde tanıdığım başka bir İngiliz ve  Sherlock yok. Robert Downey’in de adı buydu sanki. “Benedict, Sherlock’sa, Robert’ da Sherlock’sa; o zaman Benedict Robert’dır ve  bu tümdengelimci nihai sonuca bakıldığında ben çok şanslı oluyorum. Çünkü iki Sherlock sahibiyim bundan sonra. Sherlock’un kendisini de hesaba katarsak, üç.(Tanrım mantık Tanrım mantık, indir-yağdır-gönder, beynimin içinde Sherlock’lar geziyor sanki).

A woman, the woman..

TV Sherlock 4

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: