HIDDEN FIGURES – GİZLİ SAYILAR

images-28

HIDDEN FIGURES – GİZLİ SAYILAR :

“Birimizin gelişmesi, hepimiz için gelişmedir.” Dorothy

“İnsan hakları her zaman insani değildir.” Levi Jackson

“Ne zaman öne geçmeye çalışsak, bitiş çizgisini öteliyorsunuz.” Mary Jackson

“İki kişinin yarıştığı bir yarışta nasıl ikinci olduk?” Al Harrington

Gerçek olayların, bir kısmı kurgu olan karakterlerin olay örgüsüne dahil edilmesiyle hareketlendiği(şimdi reklamlar: küçük bir detayla hareketlendirilen objeler, kostümler, mekanlar ve de sıradan hayatlar; doğrudur dünyanın hiçbir şey üzerine bir ton gevezelik edebilen ve bunu da niye yaptığını bilmeyen çok gereksiz sayfasına geldiniz tek tıkla, hemen çıkın o frekanstan yoksa beyin ölümü çok daha erken gerçekleşebilir umduğunuzdan, çözümse…ne çözümü…ne çözüm ne de sözüm…tıpkı doğumun(şaşkın) ve ölümün gibi(bitik ve yenik, yenilmeyen çıkmadı şimdiye kadar hiç)…), altmışlı yılların başında tam da Rusya ile Amerika arasındaki uzay yarışı tam gaz devam ederken, hem ırkçılık hem de önyargıyla baş etmeye çalışan NASA çalışanı üç siyahi kadın karakterin iş hayatında olduğu kadar özel hayatlarında verdikleri mücadeleyi de iki saat gibi kısa bir süreye sıkıştırmayı başarıp, ucunu kaçırmadan, hiç açık kapı bırakmadan ama düz bir anlatımla, bol bol da seyirciye oynayarak ve bunda bile başarılı olmayı başararak tatlı tatlı anlatabilmiş bir hikayeye sahip “Hidden Figures”. Filmin yönetmeni olan Theodore Melfi’yi tanımıyorum, o da muhtemelen beni tanımaz ama fotoğraflarına bakıldığında kendisinin ve filmde de rol verdiği-tersi ise aldığıdır kendi yöntemleriyle-eşinin de beyaz olduklarını görüyoruz. O da ilginç. Filmin başında çok beyaz olan Ruth karakterini canlandıran Kimberly Quinn, filmin ilerleyen dakikalarında Katherine karakterinin sıkışıklığından etkilenerek en çok, azar azar kararıyor oturduğu yerde; belirtmekte fayda var burada gereksiz bir başka bilgiyi de. Bazen muziplikten kendini alamazsın ya. Almaya çalışarak yazmaya çalışacağım bundan böyle. Yoksa ipin ucu kaçmak üzere.

images-31

666109-970x600-1

Dehası öğretmeni tarafından fark edilir edilmez altıncı sınıftan sekizinci sınıfa tam bursla geçirilen küçük, gözlüklü, siyah kız çocuğu büyüdüğünde, kendisi gibi çeşit çeşit zekalara sahip iki samimi arkadaşı ile birlikte siyahların çalıştığı departmanda, sadece siyahlara tanınan alanlarda -ilk başta ve en mühimi WC-çalışıyorlar deyim yerindeyse dirsek dirseğe, edepleriyle. Bağlı bulundukları kurum NASA, yıllardan da 1961. Onlar gibi siyah ve beyaz bir sürü “kadın” personel var uzay programında çalışan. Sovyetler Birliği’nin uzaya fırlattığı ve böylelikle aleni bir gözdağı vermesiyle başlayan ve Sputnik 1, Sputnik 2 şeklinde bir başına ya da öldükten sonra dönüşü zaten hesapta olmayan kaniş cinsi Laika/Layka isminde sonradan Moskova yakınlarında anıtı dikilen bir köpekle başlayan uzay yarışına, NASA, biz daha iyisini içine insan koyar, sonra da sağ salim geri getiririz iddiasıyla dahil olunca çalışanlar açısından zorlu bir süreç başlamış oluyor. Kevin Costner’ın başarıyla canlandırdığı kurgu bir karakter olan Al Harrington her başarısızlıkta çalışanlarını fazla mesai ya da maaş kesintisiyle korkutuyor. Siyahlarsa zaten daha çok çalışıyorlar, daha az maaşa mahkumlar, bir beyaz gördüklerinde ekstra saygılı olmak zorundalar, beyazların el sürmediği ayrı bir kahve makineleri, beyazların girmediği ayrı bir yemekhaneleri ve ortak işeyemedikleri bir de tuvaletleri var. Biz NASA’da aynı renk işeriz diyerek bu ayrımı balyozla kıran Al Harrington’dan sonra ancak gerçeği idrak ediyor çalışanlar. Beklentilerini düşük tutmak nedir’in cevabı, bu insanların yazgısı imiş o dönemlerde.

190117
Octavia Spencer, Dorothy Vaughan rolünde

Yardımcı kadın oyuncu dalında Oscar adaylığı getiren Dorothy Vaughan rolüyle Octavia Spencer, yaş olarak üçlünün en kıdemlisi. Müdürlük için ne kadar başvursa da, üstlerinden ret cevabı alıyor her defasında. İsyanı, on yıldır çalıştığı kurumda işe hiç geç kalmadan, hiç hasta olmadan, hiç şikayet etmeden, kendisine verilen her işi zamanında ve doğru yapıp müdür sorumluluğu alsa da, müdürlüğe terfi edemeyişinden ve düşük maaşa talim etmek zorunda kalmasından. İki erkek çocuğunu yükselen siyah karşıtı eylemlere karşı korumaya çabalarken, diğer yandan da onları bilinçlendirmeye ve haklarını nasıl savunacaklarını öğretmeye çalışıyor. Kütüphanelerde bile siyahlar ve beyazlar için ayrılmış yerler var tıpkı otobüslerde ve mahkemelerde olduğu gibi ve elbette ki hep arka sıralar, arka koltuklar ve kütüphanelerdeki sınırlı sayıdaki kitaplar. Sokaklarda eylemler artarken, alınan tedbirler ve şiddetin dozu da artıyor. Kennedy ve Martin Luther King var alanlarda, duvarlarda ve de zihinlerde.

372156

images-29
Janelle, Mary Jackson rolünde

Moonlight’la birlikte bu sene bir diğer performansıyla izleyici karşısına çıkan Janelle Monae, Mary Jackson rolüyle NASA’nın ve Amerika’nın ilk kadın hava mühendisi olmak için Virginia’da sadece beyazların eğitim aldığı bir okuldan ders alabilmek adına mahkemeye başvurmak zorunda kalıyor. Zira NASA, kadınları mühendislik programına almıyor ve Virginia Eyaleti’ndeki hiçbir siyahi kadın beyazların lisesinde okuma şansına erişememiş şimdiye dek. Kocası, bana ve herkese rağmen diyerek mücadelesinde karısını destekliyor, başlardaki kendi tutumunu eleştirerek. Üstelik o da biri kız, diğeri erkek iki çocuk büyütmeye çalışıyor.

images-33
Taraji P. Henson, Katherine rolünde

Katherine Coleman Goble Johnson, ilki kızlık, ikincisi ilk, üçüncüsü ise ikinci kocasına ait soyisimlerine sahip, tüm bunlar bir yana beyin tümöründen ölen eşinden sonra üç kız çocuğu ve annesiyle birlikte yaşayan, matematik dehası bir kadın. İkinci eşi Albay Johnson’la tanıştıklarında NASA’da çalışmakta ve kendi payına düşen eziyeti çekiyor o da her şekilde. Bir NASA pardon bir oda dolusu önyargılı beyaz adamla ve onlardan daha da erkek, beyaz ve pek de dost canlısı olmayan Rose’la çalışıyor ilk başta. Günde birkaç kez siyahların gidebildiği tuvalette ihtiyacını giderebilmek için, ince topuklu ayakkabıları ve daracık eteğiyle yarım millik mesafeyi koşarak katediyor her dafasında kan ter içinde. Beyazlar onun dokunduğu kahve makinesinden içmemek için şahsına özel ve nispeten küçük bir kahve makinesi koyuyorlar kendilerininkinin yanına. Bilgiler kendisinden saklanıyor, bir Rus ajanı olabileceği şüphesiyle sorguya çekiliyor ve hep aynı sağduyusuz, önyargılı bakışlar karşılıyor onu birazcık ön plana çıkmaya çalıştığında. Çünkü Katherine, değiştiremeyeceği siyah bir tene sahip ve de en önemlisi bir oda dolusu adamdan daha zeki.  Bir rakip olarak görülüyor her fırsatta. Dehası olmasa o odada bir dakika fazla kalması mümkün görünmüyor.

“Senin işin ne biliyor musun Paul? Bu dahiler arasındaki dahiyi bulmak. Hepimizi yukarı çıkarmak. Zirveye ya hep birlikte çıkarız ya da hiçbirimiz çıkamayız.” Al Harrington’dan cinsiyetçi ve ırkçı ama sonradan kahveci güzeli olan Paul Stafford’a cevap

images-37

images-24

Tüm bunlar yaşanırken hesap makineleri ve personel alımı yerine, IBM iş hayatında iyiden iyiye rol çalmaya başlıyor. Bu arada 1.57 cm. boy uzunluğuna sahip Rus kozmonot Yuri Gagarin 1961 yılında Vostok uzay arcıyla uzaya çıkarak, dünya yörüngesinde turunu tamamlıyor. Bundan tam 23 gün sonra da New Hampshire doğumlu deniz kuvvetleri mensubu Alan Shepard’da ikinci insan fakat ilk Amerikalı oluyor yıldızlara değen. Tarihler 20 Şubat 1962’yi gösterdiğinde de John Glenn en nihayet dünya yörüngesindeki ilk Amerikalı olarak uzay ve NASA tarihine geçiyor.

Sonuç olarak NASA’sı tasası derken Amerikan tarihine, Amerikan sivil havacılık tarihine ve Amerika’nın her türden insanlarının haklarının mücadelesinin tarihine hem de tarihler eşliğinde iyice hakim olmaktan mest olmam gerekirken, hüzünleniyorum sadece oturduğum yerde. Alem uzaya gitmiş fi tarihte, aradan geçmiş altmış yetmiş sene, biz daha Sabahattin Ali’nin hayatını bile filme çekememişken, Tübitak onaylı ”nolur bir salavat da sen çek” projesiyle yetinmek zorunda kalmaktan ne duymak ne hissetmek gerektiğini bilemiyor insan. Yüz, yüz elli yıl kadar geriye gittik son on, on beş yıl sayesinde. Sadece üç “Amerikalı” oldukları için, üç siyah kadının adının da tüm dünyada duyulmasını sağlayan Amerikan sinema endüstrisinin gücünün karşısında kendimi pire gibi hissediyorum bir kez daha sadece.

Filmin güçlü bir başka özelliğine gelince, seçilmiş bu üç kadının sonu zaferle biten bireysel mücadeleleri hep başrolde. Mary Jackson gitmeden önce çok iyi hazırlandığı mahkemede, yargıcı tatlı tatlı ikna ederek, akşam derslerine katılmaya hak kazandığında bahçede topuklarının üzerinde sevinçten ve gururdan zıp zıp zıplarken ve içi içine sığmazken aynı duygu size de geçiyor. Önyargılara teslim olmadan ve de pes etmeden ulaştılar hem kendileri hem de dünya için çok önemli hedeflerine. Geçen sene Oscarlar ne kadar da beyaz derken bu sene oyunculuk dallarında ve ana dallarda birçok adaylık alan filmlerdeki hikayelerde seslerini duyurup, ödüllere kavuşabildiler nihayet. Bu arada dünya ya da Amerika daha iyi, daha güzel bir yer olabildi mi? Herkes bildiğini okumakta nihayetinde. Trump, Pentagon’a elli dört milyar dolarlık savunma bütçesi artışı verdi bile. Öte yandan Ashgar Farhadi ikinci defa bir İranlı olarak kendi tercihi olup, gelmemeyi seçmiş olsa bile Oscar’ını aldı bir kez daha ”Satıcı” filmiyle. Şans, kader ya da adı her neyse doğru zarlar önemlidir her seferinde. Özellikle de ucunda adını tarihe yazdıracak önemli bir olay var ise.

Oyunculuklara gelince beyaz kısımlarda görülen rol çalmalar bir adım öne çıktı benim gözümde. Kevin Costner-bu adama altmışlı yıllar hep yaramıştır, bir de Kızılderili halkı-başta olmak üzere, Kirsten Dunst ve Jim Parsons var diğer yan rollerde.

downloadfile-2

 

POST MORTEM

images-41

POST MORTEM :

-Ayy
-Ne oldu anne?
-Ahh
-Ya ayy, ahh ne oldu anne ya? Elinde telefon dıt dıt ay ay vay vay!
-Sorma kızııım sorma. Cafer ölmüş bizim.
-Hangi Cafer bizim, bizim hiç Cafer’imiz olmadı ki!
-Babanın tarafından, babanın analığının kardeşinin torunu olur.
-Torunu mu, kaç yaşında ki?
-Büyük abinle yaşıt.
-Allah rahmet eylesin. Nesi varmış? Cenazeyi nereden kaldıracaklarını mı haber veriyorlar sana?
-Yook kızım, toprağa vermişler bile. Feys’den bakıyorum da, fotoğraflarını çekmiş koymuşlar hemen. Kefenli hali var burada, küçücük kalmış bak çocuuum, vah vah… Ne genç ne genç. Şurada tabuttan çıkartırken, Cavidan’ın kocası inmiş mezara. Yüzünü göremiyoruz Cafer’in. Şurada üzerine toprak atıyor erkekler, annesi de yeni çıkmıştı hastaneden. Bak ne kadar solgun kadıncağız. Rengi ruhsarı atmış hepten. Koluna girmişler garibin. Ana yüreği nasıl dayansın bu acıya? Yavruum size bir şey olsa ben yaşayamam bu dünyada. Gelirim arkanızdan hemen.
-Yaşarsın annem yaşarsın, cenazemizi fotoğraflar facebook’a atarsın. Bizim sana bu dünyada daha çok ihtiyacımız var bir sosyal medya direktörü olarak.
-Saçmalama şimdi.
-Ben mi saçmalıyorum, işi gücü bırakıp kefenli ölü fotoğrafları çekip oraya koyan mı saçmalıyor?
-Belki parayla tutmuşlardır!
-Hiç sanmıyorum. Birden çok gönüllü çıkmıştır merak etme. Kimin hesabı o?
-Cafer’in hesabı bu.
-Cafer senin arkadaş listende miydi?
-Öyle tabii. Akrabam o benim.
-Bundan böyle ölü bir arkadaşın var öyleyse. Sakın kapak fotoğrafı yapmasınlar son halini?
-Hangi halini?
-Kefenli halini. Arka fona da kara toprağı koydular mı gezdiği gördüğü yerler hakkında da bir fikir sahibi olur tüm sevenleri. Romantikler için parlak bir gökyüzü, kötümserler için fırtınaya yakalanmış bir kayık.
-Sana da bir şey söylemeye gelmiyor. Ne güzel işte gidemesek de oturduğumuz yerden üzüldük bak. Bir abdest alır ruhuna okurum şimdi ben çocuğumun. Öyle böyle diyorsun ama Cafer burada yaşayacak ilelebet. Unutturmayacağız bu genç insanımızı!
-Dur bakayım. Bravo valla. Like’ını da yapmışsın. Kırk iki like, üç üzgün surat. Seveni çok olsun.
-Dalga geçme.
-Geçmeyeyim diyorum ama görünce insan mani olamıyor kendine. Bu arada seni de tebrik etmek gerek. Benden daha faalsın sanal ortamlarda. Altı yüz arkadaşı ne ara yaptın sen? Normalde kimse için arkadaşım demeyen insan…
-Akrabalar var; babanın taraf, bizim sülale. Komşular var, bir de babanın soyismiyle aynı soyismi taşıyan bir adamcağız vardı.
-Eeee
-Meğer o, yurdumuzun dört bir yanından aynı soyisme sahip soydaşlarımızı eklermiş. O oldu işte. O eklendi, bu ekledi, yüzer yüzer gitti.
-Anne!
-Söyle kuzum.
-Tanımadığın adamları mı ekledin sen ülkenin dört bir yanından? Aynı soyismi taşıyor diye insan insana akraba olur mu? Screenshot yapıp fotoğraflarını sağa sola koysalar ne olacak?
-Aynı babanın huylar bu sendekiler. Pozitif düşünmemek, öküz altında buzağı aramak hep sizde. Ne ben de ne de bizim tarafta yok böyle acayip huylar. Hem aynı soyisminden zarar gelmez. Bak şunlara çoğu aile bunların.
-Huylarımı kendim tayin etmedim ki anne. Ama sendeki bu rahatlık, insanlara güven, kendine duyduğun özgüven hiç kimsede yok.
-Ben insan seviyorum. Ben de insanım, e öyleyse kendimi de seviyorum. Ne demiş Rumi? Ne olursan ol gel demiş. O da bir insansevermiş. En büyük Türk düşünürü.
-Mevlana Türk değilmiş ki.
-Ya neymiş?
-Afganistan doğumluymuş. Farsça yazmış. Demek ki Farsça düşünmüş.
-Olsun. O bizim Konyamızın… Hem de terazi burcuymuş bak.
-Sakın terazi burçlarını da sırf terazi burcu diye ekliyorum deme de.
-Aaaa yeter ama biraz ciddiye al bakim anneni. Her gün bir özlü söz de bile bugün itibariyle Mevlana’dan paylaşımda bulunulmuş. Bu bir işaret kesin. Bu işareti takip etmek gerekir. Şimdi ben de onun paylaşımının üzerine bir şey yazıp paylaşmalıyım derhal.
-Sözün üstüne söze ne gerek var? Neyse. Söylesene bu kalabalıkta zor olmuyor mu aradığını bulmak?
-Kimisi bir şey koymuyor zaten.
-Onlar röntgencidir.
-Mesleklerini sormadım. Hastanede çalışan var ama. Biz burada ev hanımları olarak whatsapp grubu yaptık. Oradan muhakkak like’larım geliyor. Üç beş derken, kırktan aşağısına düşmez annen, sen merak etme. Seni en iyi şekilde temsil ediyorum orada.
-İyiymiş.
-Bak bu kadın mesela, kadın kolları başkanı aynı zamanda. Ama işini evden yürütüyor. Eylem yapmaya, yürüyüşe çıktıklarında hemen fotoğ…
-Kadın kolları başkanlığının oturduğun yerden yürütüldüğü nerede görülmüş?
-Öyle dedi valla. Eylemden eyleme çıkıyor olamaz mı? Bayrakları kaptığı gibi meydanlara fırlıyordur belki!
-Önlenemez bir şekilde fırlıyordur belki de! Aaa anne bu sensin. Bu da evimiz. Saçlarını sarmışın akşamdan, kahve yapmışın yanında da lokum, dur bakayım ne yazmışın: “Buyurun kaveye!” Elli iki like. Bravo çok iyi düşünmüşsün. Şurada da karnıyarık yapmışın, bir iki üç, tam sekiz tane. Ne demişin “Bostan patlıcanı bunlar!” Altına da Hayriye Tizses demiş ki “Ellerine sağlık, afiyetler olsun arkadaşım!” O bile facebook yapmış, vay anasına! Yalnız sen tutmuşun, biri çekmiş fotoğrafını. Kim o babam mı yoksa? Bak bak kendi parmağını da çekmiş amatör fotoğrafçı.
-Yok. Baban çok karşı facebook’a ve tweet atmaya. Geçenlerde hötledi bana. Gizli profile aldım ben de. Ama gizli gizli paylaşım yapıyorum tabii. Sanal ortamlara takılmadığı için nereden bilecek ki zaten, kuşlar fısıldamazsa tabii. O fotoğrafı çeken de Asiye. O da çok faal.
-Takılmak, tweet atmak… filan… lügata da hakimsin bakıyorum. Gördüm. Saçları sarıp yine bizim evde selfie yapmışsınız. Yüz iki like. İki kişi olunca tabii, onunkiler, seninkiler derken… Burada da bizim arka sokaktaki Neriman Teyze’nin işlettiği kadınlar kahvesinde kahve içip fal kapatmışsınız hepiniz birden. Neyse halimiz demişsiniz. Yuuh yüz doksan like.
-On sekiz kişi gün yaptık. Olmaz mı? Az bile canım. Hesapladım adam başı yirmi etmiyor bile. İlk bir saat yaptın yaptın zaten. Sonrası tek tük gidiyor. Hemen yeni foto’lar, yeni gözde mekanlar çıkıyor, eskiyoruz kuzucum. Bir de kimisi ne yaparsa yapsın popüler olamıyor. Şu mesela. Kimsecikleri yok. Ne ailesi var, ne de arkasını kollayanı. Toplasan toplasan üç beş like.
-Pek havalı duruyor halbuki.
-Dış görünüş aldatıcı. Çevre onunla olmuyor.
-Benim yaptığım gibi yap, kim var kim yoksa ekle sen de deseydin ya.
-Gülmesene!
-Gülmeyeyim diyorum ama duyunca insan mani olamıyor kendisine.
-Geçen ne oldu bak, sana da göstereyim ne üzüldüm kıza. Rana, bizim üç kızla dul kalmıştı, ben ne yapacağım adam da gitti diye kederlenip dururdu. İçine ata ata lösemi olmaz mı? Bir seneyi bulmadan öldü gitti kadıncağız. Ertesi gün kızı paylaşmış beraber çektirdikleri bir fotoğraflarını. Ana kız sarmaşmışlar. Kızı ben de arkandan gelmek istiyorum anne demiş. Bak profil fotoğrafı yapmış yavrum. Hayriye’nin kızı da “biz de bir annenin kızıyız. Bizler de her an için annesiz kalabiliriz.” demiş. Teselli vermiş acılı kıza. Aferin bak Afet’e.

images-27
İşte tam o anda facebook çılgınlığına yakalanmış annesinin eylemleri karşısında şaşkına dönen kızcağızıyla- söyleyecek söz bulamadığından olsa gerek-aralarındaki sessizlik uzunca bir süre devam eder. İki çift meraklı göz kalp içine alınmış fotoğraf ve kırk sekiz like’dan gözlerini alamamaktadır. Süre daha da uzar uzar uzar… Derken;
-Annesi ölenin orada ne işi varmış?
-Ne bileyim anne. Millet delirmiş sanki. Mezara koyuyorlar, ağlaşıyorlar, taziyeleri kabul ediyorlar, kederlerini paylaşıyorlar, helvası, lokması, insan yedisini beklerdi eskiden bir köşede, ne tuhaf insanlar olduk biz böyle! Ölürsem kimse bilmesin Allah aşkına anne. Sanki en büyük Türk düşünürü öldü. Biz kimiz ki? Sıradan faninin kendini önemsetme çabası bunlar. Basit bir memurum alt tarafı Tapu Kadastro’da. Aldığım maaş belli, yaptığım iş belli. Beni beğenseler ne, beğenmeseler ne?
-Öyle ya. Dur bak kafam attı şimdi. Şu televizyonu açalım da kafamız dağılsın azıcık.
-Sen al kumandayı anne, ben bilmiyorum nerede ne var ne yok.
-Nasıl bilmezsin?
-Evde televizyonum yok. Unuttun mu?
-Adetlerin bana o kadar ters ki. Ne diyeyim ben şimdi sana? Benden nasıl çıktın bilmiyorum ki?
Beraber kanal kanal gezerler sükunet içinde. İlk adresleri haber kanallarıdır, sonra magazin programına bakarlar hipnotize olmuşçasına. Kızın tahammül gücü azalmıştır, bir anda patlar ekrana doğru.
-Hayatın gerçekleri, gerçek gündem, bu ülkenin gerçek koşulları bunlar değil ki anne. Deli saçmalarını izletiyorlar. Eskiden eğitmek maksatlı, düzgün konukların katıldığı programlar olurdu. Senin facebook’tan beter olmuş burası. Şu hale bak! Bu adamlar kim? Milletin hali dumanken, şu bahsettikleri mevzulara bak. Göçle gelenler geldikleri yerlere uyum sağlamak gayretindelermiş! Öte yandan göçtükleri yerlerin insanları memnunlar mıymış acep bu halden diye soruyor karşısındaki zat. Yeterince Suriyeli ağırlıyoruz, İstanbul’un hali duman zaten. Kim kimden memnun ki? Asker neden sınır ötesinde? İnsan davasından bıkar zamanla, gerilla savaşıyla hiçbir güç baş edemez diyorlar, şartlar bu insanları bıktırmıyor demek ki, bitmiyor işte on yıllar geçse de. Neden bu kadar kayıp var karşılıklı, neden hınçla büyüyor nesiller? Devlet politikaları yanlış. Kötü halklar diye bir şey yok, kötü politikacılar var. Bizi bizimle bıraksalar yaşamanın bir yolunu buluruz bir şekilde. Bizi bizle bırakmıyorlar ki. Ya gökten bombardıman, ya meclisten dayatma. Yukarı tükürsen… Ortada sıkıştık kaldık biz anne. Ezildikçe eziliyoruz, ezdikçe eziyorlar.
-Kızııım sakın bu fikirlerini ulu orta paylaşma kimselerle. Beni de panikletme. İyi kötü yaşatmaya çalıştığım bir parça huzuru bana bu çatının altında çok görme. Bak ben korkumdan hayır bile diyemiyorum sanal ortamda bile. Sandıkta hayır ama… Bıçak gibi kesildi siyasi paylaşımlar. Kimse devlet’in de’sini alamıyor ağzına. Eskiden çok büyük görünürdü gözüme devlet kelime olarak bile. Dövvlet derdi rahmetli Burhan Amcan. Allah rahmet eylesin. Gülüşürdük hep birlikte. Şimdi ödü patlıyor herkesin başıma bir iş gelecek diye. Biz kendi aramızda bile şifreli konuşuyoruz ne olur ne olmaz diye. Milletin tabiatı değişti. Gammazcılar var. Sakın konuşma sakın, işte güçte ortalık yerde olur olmadık kimselere.
-Bir anda patladım sadece. Yoksa bizim işyerinde de böyle. Kimsenin ağzını bıçak açmıyor ki konuşasın. Herkesin borcu var harcı var. Bunun hapsi var, mahkumiyeti var. Devleti karşına aldın mı yanarsın, sen yanmasan yakarlar. Ahh Sabahattin ahh…
-Çalışanlardan mı? Ne olmuş? Başını mı yediler çocuğun? Ahh… elleri kırılsın. Vicdansızlar!
Anne doğrulup oturduğu koltukta dizlerini döverken,
-Doğru ya… Vicdansızlar…
Der kızı da zor anlaşılır bir sesle. Gelelim bu anlatıyı anlatan kişinin ruh haline. En önemlisi de o olsa gerek ama o da ne? Bu anlatıyı anlatının ruhu kaçmış, çıkmış gitmiş uzunca bir seyahate, ruhsuz kalmış anlatıcı; o yüzden de gündemin sığlığına, sosyal medyanın geçiciliğine sığınmış çaresizlikle. “Sizlere ömür”demek geçiyorsa deyin şimdi yüzüne yüzüne, yoksa da cesaretiniz, daima susun işte hah şöyle. Ayıplayın durun ya da bu kişiyi durdun durdun da bu başlığın altına yaza yaza bunu mu yazdın diye. Hayat işte. İnsan beşer, kuldur şaşar işte. Çizimler filozof gibi bir karikatüriste ait, gibisi az da işte…

ÇİZER : PAWEL KUCZYNSKI

SATICI – FORUSHANDE

images-26

SATICI – FORUSHANDE :

“-Bir adam nasıl ineğe dönüşür?
-Yavaş yavaş.”

“Hayatın sadece ilk yüz yılı zordur.” Emad

“Küfür eden biri yozlaşmış demektir.” Babak

Kendisine ve mensubu olduğu ülkesine bir Oscar adaylığı, olası da bir Oscar ödülü daha kazandırma şansı yakalayan, son filminin sevincini yaşayamadan ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’ın da dahil olduğu yedi ülkeye vize kısıtlaması getirmesiyle, vetoya veto ile karşılık verme kararı alan, şahsına özel istisnai vizeyi Oscar törenlerine katılmayacağını açıklayarak reddeden ve yazılı bir basın açıklaması yaparak ABD’nin yeni yönetimini İran’ınkine benzeterek, okyanusun iki tarafındaki muhafazakarların dünyayı benzer şekilde algıladıklarını ve eylemlerini meşrulaştırmak için insanların içine korku saldıklarını ifade etmişti yönetmen Ashgar Farhadi. Neyse ki uzak ülke, diğer kıta; ve sınırı olan bir komşu değil İran, yoksa Meksika sınırına döşenen o anlamsız Çin Seddi’ne ne demeli! Onu da Meksikalı bir yönetmen protesto etsin, Trump’sa sosyal medya hesabından cevap versin, sonra o Sed Meksika Seddi’ne dönüşsün ve üzerine konuşulsun konuşulsun uzuun uzuun, sonra da her şey unutulsun… Zaman geçsin, insanlar yenilensin, yeni muhafazakarlar kalabalık kitlelere kalabalık aileleriyle seslensin.

downloadfile-1

Film bir tiyatro sahnesi içine açılıyor. Dekorlarda geziniyor kamera. Bir sonraki sahnede ise Rana ve Emad Etesami çifti yan taraftaki inşaatın binayı çökme noktasına getirmesiyle zar zor terk ediyorlar yuvalarını apartmanda yaşayan diğer sakinlerle beraber. Duvarlarda çatlaklar oluşuyor camlarla birlikte. Yan binanın zemininde buldozer bir köstebek gibi çalışırken, oturdukları bina da çatır çatır çatlıyor. Akşam suarelerde başrol oynayan çiftten Emad, gündüz erkek öğrencilerden oluşan bir okulda edebiyat dersleri veriyor. Arthur Miller’ın oyunu “Satıcının Ölümü”nü sahneye koyma aşamasında, bir yandan provalar devam ederken, öte yandan çiftin yeni bir mesken arayışı da devam ediyor. Aktör arkadaşlarından Babak onlara bir ev teklifiyle geliyor. Gidip bakıyorlar beraber. Burası bir arkadaşının oturduğu kiralık bir çatı katı ve bir odasında hala daha eşyaları var. Aynı eşyalardan bir kadın ve çocuğunun oturduğunu anlıyoruz. Aslında bir apartmanın en üstüne sonradan yapılmış, eğreti duran ekleme bir bülbül yuvası sanki. Çatıdaki gecekondu. Terastan izliyorlar manzarayı. Bir manzara yok aslında, sadece binalarla önü kapanmış dağlar var. Babak ve Emad betonarmeyi eleştiriyorlar. Yıkıp tekrar yapanların eserleri ise ortada. Zevksiz binalar, düzensiz moloz yığınları. Yine de imkanlar dahilinde ve de çaresizlikten en çok, eve taşınmayı kabul ediyorlar seve seve. Filmde kaderin dönüşüyle ve uğursuz döngüyle ilgili ilk sinyalleri Rana’nın evin banyosunun ışığını açmak istemesiyle, patlayan ampul veriyor. Banyoda yaşanacak olan dehşetin ilk sinyalleri oluyor adeta. Film esnasında çok çeşitli anlarda elektrikle ve şalterle sınav veriyor oyuncular. Şalterin bir vesileyle indirilmesi, yaşam enerjisinin körelmesi, ruhun dolmasını,  çürümeye başlamanın bir tasviri olarak çıkıyor karşımıza. Emad’sa saf saf seviniyor evi gördükten sonra, Tanrı bize merhamet ediyor derken.

images-22

Oyunun gidişatına paralel giden bir kurgusu var çiftin hayatının. Satıcı’nın ölümüyle beraber onların da içinde bir şeyler ölüyor en nihayet. Sansür kurulu altı değişiklikten üçünü onaylamış ve provalar esnasında duştan pardesüyle çıkıp giysilerim olmadan nasıl çıkabilirim diyen kadın oyuncu karşı tarafı kahkahalara boğuyor ister istemez. Taksi dolmuşun içinde ben şimdi başımızı sokacak uygun şartlardaki bir evi nasıl ve nereden bulacağım diye kara kara düşünen Emad’ı biraz bacağınızı toplayın, rahatsız oluyorum, ben ön koltuğa geçiyorum, durdurun arabayı, taciz var diyerek karşı tarafı taciz eden kadının savunmasını, aynı dolmuşta oturan öğrencisine karşı Emad yapıyor yine de, daha önce muhakkak başına gelmiş böyle bir olay olmuştur da ondan böyle davranmıştır diye. İran’da yaşamaya çalışan okumuş yazmış, aydın kesimin gündelik hayatına tanıklık ediyoruz bir yandan da. Çok zor yaşıyorlar aslında. Sansür, baskı, kapanmak, yozlaşma, düşüncelerini ifade edememek, kısıtlanan özgürlükler, güvensizlikten kaynaklı huzursuzluk, baskı ve şiddet.

images-23

Filmin ilk yarım saati bizi gerçekleşecek olan şiddet olayına hazırlıyor. Sonraki süreçte kendi paylarına düşen kederi yaşıyorlar kendi çaplarında. Olayla baş etmeye çalışıyorlar. Polise gitmek istemeyen taraf Rana oluyor. Karakola gidip başına gelenleri bir polis memuruna anlatmak istemiyor.  Emad’sa ne yapacağını bilemiyor. Aralarında git gide artan iletişim bozukluğu en çok adamı sersemletiyor. Günlük yaşantısında agresifleşiyor. Karısı geceleri onu yanında istemezken, gündüz olunca da işe gitmesin istiyor. Onu hiçbir şey yapmamakla suçluyor. Işıklar ve kapılar açıkken uyuyabiliyor ancak. Tek başına evde kalamıyor, saldırıya uğradığı banyoda yıkanamıyor. Ona saldıran adam hakkında belirsiz konuşuyor. Unutmak istiyor aslında yaşanan olayları. Kocası ne biliyorsa, ne kadar biliyorsa, bizler de o kadar biliyoruz. Arkadaşları banyoda kadının ayağının kaydığını sanıyor. Olaya dahil olmuş komşular tek bir sözleriyle adamı intikam almaya sevk ediyorlar. En çok da kadınlar yapıyor bunu. Kendilerinden önceki kadının fahişelik yaptığını komşulardan öğreniyorlar. Üstü örtülü bir linç kültürüdür gidiyor inceden. Fakat ortada zanlı yok, konuşmaktan kaçınan bir mağdur var sadece. Aktör arkadaşı Babak bu dedikoduların asılsız olduğunu söylüyor. Oyun esnasında kendini kaybedip eğer eline geçse karısını darp eden adama söyleyeceklerini söylüyor Babak’a izleyicilerin önünde. İyice kinlenen koca, bireysel intikam peşine düşüyor. Uslu ve geçimli adam intikam planı için ağır ağır hazırlanıyor. Kamyonetin sahibini öğreniyor bir öğrencisinin polis olan babası sayesinde. O fırıncıya gittiğinde önyargısı yüzünden bunu yapanın bir genç olacağını düşünüyor mutlaka. Finalde bunun aksini görmek şaşırtıyor Emad kadar bizi de. Bunu yapanın genç ve güçlü bir erkek olabileceğini düşünüyoruz. Sert bir adam bekliyoruz belki de. Halbuki yaşlı, evli, kalp hastası-hem de, kızını evlendirme arifesinde, karısıyla kardeş gibi olmuş, dışarıdan bakıldığında böyle bir kadınla para karşılığı seks yapmaya gitmesi imkansız gibi duran mazbut bir adam var Emad’ın karşısında ve o da ne yapacağını tam bilmiyor aslında. Adamı karanlık odaya tıkıyor ite kaka. Gidip o arada suaresinde rol alıyor. Satıcı’nın sahne üzerindeki ölümü gerçekleşiyor. Sonra da karısını getiriyor beraberinde intikamını onun gözleri önünde almak üzere. Ailesinin önünde rezil etmek en büyük gayesi. Adam yalvarıyor, af diliyor azledilmek için ve de karısının ve çocuklarının önünde küçük düşürülmemek için. Rana vazgeçiyor adamın çaresizliğini gördükçe. Rana gitsin diyor, Emad otursun istiyor. İntikam alıyorsun diyor kocasına. Kocasını tehdit ediyor adamın ailesine bir şey söylediği takdirde onu terk edeceğine dair. Emad yine de adama yapacağını yapıyor. İntikam almak kimseye mutluluk getirmiyor nihayetinde.

-Ben geldimmm…
-Sevinmem mi gerekiyordu?
-Ne güzel film hakkında konuşacağız işte.
-Sonu kavgayla bitiyor ama.
-Anlaşalım da etmeyelim kavga. Ben sorayım, sen cevapla. Sevdin mi filmi?
-İyiydi.
-O kadar mı?
-Çok daha iyi Farhadi filmleri izlemiştim.
-Yani beğenmedin mi?
-Tüm kalbimle Oscar almasını isterim. Zaten iki Altın Palmiye ödüllü. “Geceleri Sessizdir Tahran”ı okumuştum yakınlarda. Devrimden sonraki üç yıl boyunca kapalıymış üniversiteleri. Çoğu kaçmış ya da idam edilmiş kadrolarının. Bütün dini hareketlerin bir süreç meselesi olduğundan bahsediyordu ama din adamlarıyla halkı elinde tutan bir yönetimi yenilgiye uğratamazsın ki.
-Bu konuların filmle ne ilişkisi var yahu?
-Toplumsal yozlaşma, kadının film boyunca yaşadıklarını bir türlü dile getirememesi, yaşadıklarından utanç duyması, adamın da intikam ikisiyle yola çıkması… Tüm bunlara bir neden gerek. Al sana bir sürü neden.
-Çok katmanlı filmi bir soğan gibi soymak gerek diyorsun. Karakterler hakkındaki düşüncen nedir? Kocayı çok yargılamışlar kişiselliğe döktü, intikam almak peşine düştü diye.
-Merhameti yitirdi ama onun üzerinde hem toplumsal baskı vardı hem de karısının baskısı. Fiziksel şiddete uğramış, travma geçirmekte olan bir insanla yaşamak çok kolay değil. Bir dakika birbirlerine dokunduklarını görmedik. Kadın adamı yanına yaklaştırmadı.
-Adam haklı yani.
-Adam mı haklı? Ben öyle bir şey dedim mi şimdi adam haklı diye?
-Onun tarafından konuşuyorsun ama…
-Kimin?
-Adamın.
-Adamı böyle bir son yazmaya iten ortamdan bahsetmek onu haklı bulmam demek değil ki. Gene başladın.
-Neye?
-Lafı kıçından anlamaya.
-Küfür yozlaşmaydı hani?
-Ben küfür etmedim. Kıç demek kalça demek.
-Bu küfür değil diyerek öne sürdüğün ilk kelime küfürdür.
-Sabır ver. Emad gibi etme beni.
-Duymadım.
-Duyma zaten sen.
-Filmin en hoşuna giden tarafı neydi?
-Farsça.
-!
-Azizem, Ranacan, saket…
-Komşu ülkeler, komşu diller. Peki Oscar alır mı sence bir kez daha?
-Alsa da konuşma yapamayacak. Ama alsa keşke. İran sineması Ranacandır. Ne baskılarla çekiliyor o filmler. Sansüre takılmak için kendi lisanlarını oluşturmuş bir avuç adamı desteklemek gerek dünyanın neresinde olursa olsun.
-Çok duygusal konuştun be.
-Kıç.
-Aaa… Yoz.
-Kavgaya girişmeden bir kez de bwn bir soru yönelteyim; Asghar Farhadi mi Asgar Ferhadi mi doğrusu?
-Zor bir soru ama Bir Ayrılığın yönetmeni en doğrusu.

9076c7fa956a03b043eb3df1716d632c

LA FILLE INCONNUE – MEÇHUL KIZ

images-16

LA FILLE INCONNUE – MEÇHUL KIZ :

“Ölmüş olsaydı sürekli aklımızda olmazdı.” Jenny Davin

“Kapıyı açsaydım, şu an yaşıyor olacaktı.” Jenny Davin

“Sığınmak için kapıyı çaldığında açmadım, bir sorumlu varsa o da benim.” Jenny

Bu sene izlediğim filmler arasında yönetmenliğini Mungiu’nun yaptığı Mezuniyet’inden sonra başrol oyuncusunun bir doktoru ve ekseninde gelişen olayları anlattığı ikinci önemli filmin yönetmeni Belçikalı Dardenne Kardeşler’in, 2016 Cannes Film Festivali’nden elleri boş, ortalama eleştiriler yüzündense belki kalpleri bir parça kırık ayrılmalarıyla sonuçlanan Meçhul Kız’ını en nihayet izleyebildim ve de şaşıra şaşıra “çok” beğendim. Ya bende bir tuhaflık var ama bu tuhaflığım her neyse onunla barışığım ve de ona alışığım, yahut zevklerim şahsıma münhasır diyerek kendime çok fazla yüklenmeden hayatıma ve yoluma devam etmeye karar veriyor, bir beyaz sayfa açıyorum önümde ve başlıyorum film için birkaç satır karalamaya(mütevazı bir film için mütevazı kelimelerdi özel olarak seçtiklerim). Sıradan hayatlara yükledikleri anlamlar, evrensel kaygılar ve hümanist yaklaşımlarıyla filmlerini eşsiz kılan Kardeşler’in yine benzer temalar içeren filmiyse, çok genç yaşta mesleğini olanca özverisiyle gerçekleştiren Jenny’nin, uğrunda yok saydığı özel hayatını göremeyen izleyiciler olarak, iş yerinde uyuyup uyanan ve hasta bakan genç kadının, mesleki disiplinini sadece bir anlığına göz ardı etmesiyle, bir saniyelik bir olay ve üzerine verilmiş kararın bir hayatı ve o hayata bağlı diğer hayatları, dolaylı yollarla da kendi hayatını, bir karar aşamasında olduğu konumunu, olaylara bakış açısını nasıl değiştirdiğine tanık ediyor izleyicisini(zor bir paragrafın daha sonunu görme mutluluğuna erişmiş olup bundan böyle kolaya kaçmak istiyorum).

images-19

Jenny, Belçika’nın Liege şehri yakınlarındaki Seraing bölgesinde, özel bir klinikten aldığı teklif öncesinde stajyeri Julien’le rutin hasta muayeneleri yapıyor. Bir önceki doktordan devraldığı hastaların profilleri aşağı yukarı belli. Ortalama gelir düzeyine sahipler, pek çoğu da göçmen. Olaylar zinciri sara nöbeti geçiren küçük İlyas’la beraber değişmeye başlıyor. Julien dona kalıyor çocuk yerde nöbet geçirirken. Bunun üzerine Jenny tarafından azarlanıyor bir güzel. Yalnız kaldıklarında ise ona iyi bir doktor duygularını kontrol edebilmeli, düzgün tanı koyabilmeli diyor. Eğer hastanın çektiği acıdan etkilenirse koyduğu tanı da yanlış olacak çünkü. Peki Jenny tüm bunları başarabiliyor mu? Kısmen. Kısmenden kalan kısımdaysa o da bir insan neticesinde ve duygularına yenik düştüğü anlar oluyor elbet ve bu özel anları izliyoruz bundan sonra. Jenny muayenehaneyi kapatalı bir saat olduğundan, Julien’in sadece bir kez çalınan kapıyı açmasını engelliyor. Sonra da bu hareketinin altında yatanın genç asistanına üstünlük taslamak olduğunu itiraf ediyor kendi ağzıyla. Julien muayenehaneyi terk ettikten sonra, Jenny, işe başlayacağı Kennedy Kliniği’ndeki iş akadaşlarının kutlamasına katılıyor. Ondan övgüyle bahsediliyor burada. Asistanlığını yaptığı profesörü otuz yıldır sahip olduğum en iyi asistanımdı derken, ondaki azmi, özveriyi, insan sevgisini, disiplini ve adanmışlığı görmüş olsa gerek.

Nehir kenarındaki bir inşaatta cesedi bulunan kızla, Bryan ve ailesiyle müşerref olmamız aynı zamanlarda gerçekleşiyor. Akşam saat sekiz’i beş geçe çaresizlik ve korku içinde kapılarını çalan Afrikalı kız’ın güvenlik kamerasına yansıyan görüntüsü Jenny’i darmadağın ediyor. Hem muayenehaneyi hem de hasta ziyaretlerini aksatmadan yürütse bile, kız’ı bir saniye olsun aklından çıkartamıyor. Bir dedektif gibi ama onlarınkinden daha büyük bir gayret ve cesaretle bir yandan kız’ın kimliğini öğrenmek, diğer yandan faillerini bulmak için insanların üzerine gidiyor her bulduğu fırsatta. Telefonundaki görüntüsünü bir bilen çıkar diye gösteriyor her önüne gelene. Hani davasından ne olursa olsun dönmeyen insanlar vardır ya, işte Jenny onlardan. Öte yandan sen git onca insan kurtar ama senden hayatına mal olacak bir küçük yardımı isteyen kız’a farkında olmadan sırtını dön… Malzemesi insan olan bir mesleği icra eden, toplum sağlığı için çalışan genç kadın, onun kapısına yardım için gelmiş ve gerekli yardımı göremeyince öldürülen kız’ın değerini  kendi varlığından üstün tutuyor. Bir hayaletin peşine düşüyor Jenny. Film esnasında bir tanesi başka nedenden ötürü, dördü ise meçhul kız’la ilgili olmak üzere toplamda beş kez darp ediliyor Jenny. Kadın olduğu için fiziksel olarak kolay korkutulacağı düşünüldüğünden, insanların işlerine burnunu sokup sağda solda kız’ı araştırmasından ve hiç vaz geçmemesinden  ötürü yaşıyor bütün bunları. Ama her defasında derin bir nefes alıp kendini toparlıyor ve işlerini aksatmadan yoluna devam ediyor.

images-14.jpg

Kız’ın üzerinden ne bir kimlik ne de bir telefon çıkıyor. Eski bir kaban ve pembe bir etekten ibaret olan kız’ın otopsi sonuçlarına göre kafası yarılmadan önce iki bilekte birden oluşan hemorajik eziklerden, boğuşmuş olduğu anlaşılıyor. Jenny’nin sanki kendi sebep olmuş gibi, suçluluk duygusu da iki katına çıkıyor böylelikle. Kennedy Kliniği’nde çalışmaktan vaz geçiyor. Doktor Habran’ın muayenehanesini devralmaya karar veriyor. Hastalarına bir bebeğe bakar gibi bakıyor. Bir yandan da kız’ın mezarının yapımının ücretini üstleniyor. Yakınında bir ağaç olan mezar yeri seçiyor ona. Bu arada Belçika’daki mezarlık ücretleri hakkında fikir sahibi oluyoruz bizler de. Her on’ar yıla göre fiyatlandırılan mezarlıklarda ilk on yıl 420 euro’dan kiralanıyor. Yatacağın yerin bile bir bedeli var. Nefes almanın, artık nefes alamamanın, her şeyin.

Jenny’nin tüm gayreti Meçhul Kız’ın ismini öğrenmek ve onun huzura kavuşmasını sağlamak, dolayısıyla da kendisi huzura kavuşacak. Olaylar netlik kazandığında, daha önce bir defa karşı karşıya geldiği, ancak sonradan kim olduğunu öğrendiği meçhul kız’ın ablası olan Afrikalı kadın bir gün ansızın iş yerine teşekkür etmek için geliyor. Ağlaya ağlaya hem çalıştığı internet kafeye gelip kardeşinin fotoğrafını gösterdiği için hem de bir nevi günah çıkartıyor kardeşini sevgilisinden kıskandığını, kız ortadan kaybolduğunda rahatladığını itiraf ederken. Daha on sekiz yaşına basmamış meçhul kız’ın adını öğreniyor en nihayet Jenny: ” Felicie Koumba”. Rosetta’daki geç kadın karnında taşıdığını varsaydığı çocuğuna tutunarak hayatta kalıyordu. Burada ise filmin son sahnesinde Jenny izin istiyor Felicie’nin ablasına sarılmak için. İnsan insana tutunarak, dayanarak, dayanışmayla ayakta kalıyor, yaşama tutunuyor işte böyle. Tek bir an teselli veriyor insana, tüm hayatın vicdan azabıyla dolu olsa da. Dardenne Kardeşler’den son dakikada vicdan muhasebesi yaptıran, insana rağmen insanı sevdirten, bence çok iyi bir film daha “La Fille Inconnue”. İzlemekten sakınmamanız dileğiyle.

2016-05-18_11h17_06

KRISHA

images-20

KRISHA :

“Senin de daha önce ön cama çarpmış yaralı bir kuş olduğunu biliyorum. Ama arabalar hızlandıkça, kuşların kanatları da zayıflıyor.” Doyle

“Bende bir sorun var. İçmenin ötesinde. Daha ötesinde. Aptalım.” Krisha

“Beni sadece kardeşin olduğum için mi seviyorsun? Krisha

Film Krisha’nın depresif yüzüyle başladığı gibi de bitiyor. Seksen bir dakikalık ekonomik süresiyle hiç sıkmadan hem de, filme ismini veren Krisha’nın derdini anlatıyor bize seksen sekiz doğumlu yönetmen Trey Edward Shults. Kendisinin aynı zamanda rol de aldığı filmdeki oyuncuların çoğu akrabaları ve arkadaşlarından oluşmuş. Bu da filmin maliyetini epey düşürmüş olsa gerek. Öte yandan annesini oynayan Krisha Fairchild aslında altmış beş yaşındaki öz teyzesi imiş. Annesi ise onu büyüten teyzesi rolünde. Tüm amatör oyunculuklar son derece makul performanslar sergiliyorlar. Filmin ortalarında Şükran Yemeği’ne gelen büyükanne de Trey’in gerçek hayattaki büyükannesi imiş. Trey, Terrence Mallick’in üç filminde kamera arkasında görev almış. Birden çok kısa filmi ve en nihayet aynı adlı kısa filminden uyarlamış olduğu Krisha’sı var bol ödüllü. Bu sene içersinde vizyona girmesi beklenen başrolünde Joel Edgerton’ın oynadığı, zaten hepi topu altı kişiden oluşan minnacık kadrosuyla korku, gizem türündeki filmi “It comes at night”ı merakla bekliyorum doğrusu, türün meraklısı olmasam da.

Sinir sistemini bozan bir açılış ve fon müziğiyle başlayan film, sanki bir zamanlar bir arabaymış ama oyuncak arabaymış izlenimi veren küçük kamyonetini park eden ve telaşlı olduğu arabanın kapısına sıkışmış siyah etek ucundan anlaşılan altmış yaşlarında, beyaz saçlı, kilolu, uslu da bir köpek sahibi Krisha’nın valizini çekiştire çekiştire aradığı dokuz köpekli adresi bulmak için verdiği mücadeleyi takip eden kamerayla sürüyor. En nihayet doğru adresi bulduğunda ter içinde sarılmak zorunda kalıyor aile bireylerine. Uzun zamandır görüşmedikleri aradan geçen zaman zarfında, çocukların genç, bir zamanlar genç olanlarınsa evlenip çoluk çocuk sahibi olmalarından anlaşılıyor. Hep beraber yiyecekleri Şükran Günü Yemeği için kızkardeşinin evinde toplanmışlar. Özellikle ebeveynler kendi çaplarında sıkıntılılar ama Krisha hepsinden daha sıkıntılı ve onu özyıkımına götüren taşlar teker teker döşeniyor inceden. Krisha bir bağımlı. Anahtarını kolye olarak boynunda muhafaza ettiği içinde çok çeşitli ilaçların olduğu bir kutusu var. Pandora’nın Kutusu açılmaya görsün, yok yok içersinde. İlerleyen dakikalarda bir şişe şarabı açmak için ne yollara başvurduğunu görünce, ikinci bağımlılığın da adı konmuş oluyor. Olaylar ve o olayları tetikleyen insanlar üzerine gelmeye başladıkça ve bu gelişlerin dozu da arttıkça zıvanadan çıkması da çok zamanını almıyor. Bu süreçte Şükran Günü hindisini pişirmeyi üstleniyor. Fakat hindi çok kişilik, dolayısıyla da çok ağır olduğundan tek başına kaldırması mümkün olmuyor. Önce tüyleri yolunmuş hayvanın içini boşaltıyor bir güzel. Alex iğrenerek bakıyor hayvanın içersinden çıkanlara. Ciğerleri, kursağı, yuttukları… Sonra da karıştırdığı bir sürü malzemeyi tıkıyor hayvanın boşalan içine. Bu beyhude uğraşı izliyoruz bizler de, Alex gibi, oturduğumuz yerde. Evin içiyse tam bir curcuna. Gençler ve yüksek enerjileri gürültü olarak dönüyor. Tavana top atıyorlar, hiç yoktan güreşiyorlar. Köpekler dokuz tane ve evin hem içinin, hem dışının tozunu attırıyorlar. Bir küçük bebek var, biri geveze öteki endişeli iki de enişte, ortancaları olduğu üç kızkardeş ve nihayet bir de tekerlekli iskemlede bir nine. Durum böyle böyle.

images-15

İzleyiciye Krisha’nın neden ve ne kadar süreyle ortadan yok olduğuna dair sağlam bir bilgi verilmiyor. Aile bireyleri de çoğu şeyden habersiz görünüyor. Mesela Krisha’nın her açtığında bir merhem sürerek kapattığı kesik işaret parmağının neden kesik olduğu bilinmiyor, kimse de neden diye sormuyor. Oldukça uslu bir köpeği var ve ona da ilaç mı veriyor, hayvan neden öyle onu da öğrenemiyoruz ama bir kez onu adam yerine koyup bağırıp boğazını sıktığında, hayvanın da hafif kaçık sahibinden ürktüğü için bu halde olduğunu söyleyebiliriz. Bir bebeği uyutur gibi üzerini örtüyor hayvanın. Köpekse uzaklara dalıp gidiyor yattığı yerden. Çok acayip çok. Trisha’nın oğlu Trey’i kızkardeşine bırakıp ne zaman gittiği de bilinmiyor, tam olarak neden terk ettiği de. Eniştesi neredeydin, neler yaptın bunca zaman diye sorduğunda da, maneviyatımı güçlendirmeye, iyi insan olmaya, içimdeki huzurlu insanı bulmaya gitmiştim filan diyor. Adam da haklı olarak onun altmış yaşında olduğunu hatırlatıyor. Yirmi yaşında, sırt çantalı, kendini bulmak için Avrupa’ya giden, Alpler’i dolaşan bir üniversite öğrencisinin ruh hali bunlar diyor. Fakat gene de Krisha’nın ağzından nereye gittiğini, hatta gidip gitmediğini bile öğrenemiyoruz. Belki de durdu ve bekledi. Haşere suratlı pis çöp torbaları dediği dokuz köpeğe, Krisha’nın kızkardeşine, çocuklara ve daha da bir sürü şeye katlanan eniştesi, onun kalp kırıp, terk edip gittiğini, sonra da insanların hayatına kaldığı yerden girmeye çalıştığını söylüyor. Bu arada da hindi fırında pişmekle meşgul kendi kendine. Tıpkı Krisha’nın gittikçe ısınan beyni gibi. Tüm bu olayların üzerine tuz biber eken ve artık tahammül gücü iyice tükenen kadının tekerlekli iskemledeki kırış buruş annesi eve getirildiğinde, ortanca kızının yüzüne onun doğduğu yerden ve yaşadığı şeyler yüzünden utanç duyan bir kadın olduğunu söylediğinde, Krisha’nın ne kadar da kaybolmuş olduğunu ve kendini küçük gördüğünü anlıyoruz. Ailesi de ona sempati beslemiyor, öyle görünüyorlar sadece. İlk sırada oğlu var, onu hala daha affetmemiş olan. Annesinin telefonlarına bakmamış,  dönmemiş de.

Filmin final bölümü yaklaşık yarım saat sürüyor ve bu süre zarfında Krisha, Nina Simone’un “Just in Time”ının eşliğinde önce ufaktan sonra bir anda deliriyor. Binbir zahmet doldurduğu hindiyle beraber zemini öptüğü ve buna sebep olan boş şarap şişesinin kanıt olarak aile büyüklerine sunulmasıyla aradaki açık, uçuruma dönüşüyor ve hem doktor hem de karate bilen diğer eniştesinin enerjisinden yüksek bir enerjiyle oğlunun ve tüm aile bireylerinin önünde, kızkardeşiyle saç saça baş başa girip, masadaki tabağı bardağı fırlatıp attıktan sonra güçlükle zaptediliyor. Kırmızıları giyen Krisha öfkeli bir boğaya dönüşüyor sonunda.

Krisha-ne çok dedin be Krisha Krisha-, öfke sorunu olan, içince abartan, abarttıkça coşan, coştukça da çığrından çıkan, uyumsuzluktan kaynaklı hallerini sergiledikçe, ondan uzaklaşmak yerine ailedeki hepsi birbirinden gıcık huylara sahip olsalar da bunu baskılayan hepsi sosyal bir varlık olan akrabalarına deli oluyorsunuz içten içe. Huzursuz ruhlu bir kadın o ve ne yaparsa yapsın değişmeyecek çünkü tabiatı böyle. Bir defasında kızkardeşine ben iyiydim, aile arasına girince böyle oldum deyince, onu bozan birincil nedenin ne olduğu anlaşılıyor böylelikle. Haydi bakalım konuşa konuşa ilerleyelim bundan böyle:

-Filmi beğendin mi?
-Evet, çünkü özgündü. Evet, çünkü bir ilk film için çok başarılıydı, Whiplash gibi bir kısa film uyarlamasıydı ve Cannes’da Altın Kamera için yarışma hakkını kazanmıştı. Evet, çünkü parlak kamera hareketleri vardı. Eve…(sözümü kesti, kesin ne söyleyeceğimi unutturacak ve bu konuşma çok başka yerlere gidecek. Salak.)
-Parlaktan kastın?
-Işıltılı ve parlak saçlar.
-Anlamadım!
-Anlama zaten.
-Sordum kabahat.
-Sormasan da kabahat.
-Ne yapayım peki?
-Sözümü kesme.
-Tamam. Devam et!
-Emir verme bana. Nereden devam edeceğimi de unuttum zaten.
-Parlak diyordun.
-Evet. Krisha’nın mutfakta deli tavuklar gibi döndüğü sahne mesela, biz de onunla döndük durduk. Bizim de kafamız karıştı, sabrımız taştı, fırında pişmekte olan içi tıka basa dolu hindiyle eşzamanlı olarak öfkemiz kabardı. Hindi çıtır çıtır, Krisha kıtır kıtır…
-Aileye neden gıcık oldun sen şimdi?
-Şundan ötürü: Trey hadi haklı diyelim, çocuk meçhul bir süre boyunca terk edildi. Diyelim enişte de haklıydı sözlerinde. Bir anne aydınlanma yolculuğuna altmış yaşında mı çıkarmış, ya da elii. Ya da her neyse… Tamam bu sorumluluklardan kaçmak demek ama ya yapamıyorsan, ya çok mutsuzsan… İş gibi düşün kısaca, ya sana hiç uygun olmayan bir işte ömrünü tüketiyorsan ve bu seni korkunç derecede kapana kıstırılmış ve kötü hissettiriyorsa? Bir fırsatın varken kaçıp kurtulmaz mısın bu halden?
-Çocuğunu bırakarak mı? Üstelik hala bağımlı ve o parmak neydi öyle? Çok içtiği bir gün kendini mi kesti ki?
-Bravo doğrusu, tebrik ederim seni. Çok harika senaryo yazıyorsun kafadan. Bunları ben bile düşünemezdim.
-Aklımı severim.
-Enişte de böyleydi. Onun da kendinde sevdiği pek çok özellik vardı. Krisha’yı küçük görmek ve yargılamak bunlar arasındaydı.
-…

images-11
Soldaki öz annem, sağdaki öz Krisha teyzem, ortadaki gözlüklü de ben Trey Edward Shults

JACKIE

 

images-7

JACKIE :

“Geleneksel olmak için zaman gerekir.” Jackie

“Hayattan geriye güçlü kalan tek şey gelenektir.” Jackie

“İnsanların geçmişe ihtiyacı vardır. Geçmiş onlara güç verir.” Bill Walton

“Acımızı ellerinde oyuncak etmek istiyorlar.” Jackie

“Onunla yürümeliyiz, bu son şansımız.” Jackie

“Bazen tek başına ıssız bir yere gider ve şeytanın kendisini cezbetmesine müsaade ederdi. Ama hep bize döndü, sevgili ailesine; ve ben sigara içmem.” Jackie

“İnsanlar peri masallarına inanmak isterler. Ben bir sayfada yazılan kelimelerin onu yanımda durmuş o adamdan dahi daha gerçekçi yapacağına inanıyorum.” Jackie

Ortalama puanı ve kimi eleştirmenlerin ve izleyicinin vasat olarak değerlendirdiği filmin yorumlarını bir kenara bırakarak izlediğimde, beni hayli şaşırtan ve de çok beğendiğim bir yapım oldu “Jackie”. Bunun birçok nedeni olabilir; mesela filmi vasat bulanları ben vasat buluyor olabilirim-bu durumda onlar da beni filmi çok beğendiğim için vasat bulabilir, her şey mümkün olabilir- ya da herkes az beğendi, ben neden az beğeneyim, ben daha çok beğenip bir orjinallik yapayım içgüdüsüyle yaklaşmış olabilirim, olabilirim de olabilirim ama kesinlikle net değilim. Pablo Larrain’e olan sempatim de ağır basmış olabilir ama o da mümkün değil. Bir film iyi mi kötü mü diye yönetmeninin kim olduğundan bağımsız olarak değerlendirilmelidir-netliğim bilgiçliğimden geliyor olamaz mı, olabilir, her şey mümkün olabilir; söz konusu duygularsa eğer reaksiyonlar elbette ki kişiden kişiye değişebilir-. Biyografi düşkünlüğüm var mıdır? Özellikle değil ama arka planda tarihin bilmediğiniz ya da unuttuğunuz bir kesitinden ufak çapta da olsa bilgi sahibi olabilirsiniz sayelerinde ve bu da merak duygunuzu körükleyebilir ve sizi araştırmaya itebilir çünkü anlatılanlar kurgu değildir. Peki biyografik olmayan bir filmin dönemin ruhunu anlatan arka planı yok mudur? Vardır elbet ama birebir yansıtmayadabilir, ödevi de değildir. Ödev diye film mi çekilirmiş? Ne için, kim için film çekilir sorusunun cevabını vermem yakışık alabilir, almayadabilir. Biz en iyisi eleştirmenleri ikiye bölen filmimize dönelim yoksa tuhaf düşüncelerle dolu kafamla kafanızı daha beter karıştırabilirim. İyisi mi işte size “Jackie”:

images-5

Her şey bitmişken başlıyor film. Kırk altı yaşındaki JFK hiç afsız başına ve boynuna isabet eden kurşunlarla beyninin bir kısmı parçalanmak suretiyle olay yerinde anında ölmüş ve cenazesi Arlington Ulusal Mezarlığı’na büyük bir seremoniyle gömülmüş bile. Aradan çok uzun zaman geçmeden Billy Crudup’un eşsiz mimiklerle hayat verdiği bir gazetecinin röportaj yapmak üzere Jacqueline Kennedy’nin kapısını çalmasıyla Massachusetts, Hyannis Limanı’ndaki Kennedy’lere ait sayfiye evine misafir oluyoruz beraberinde. Daha kapıyı açar açmaz içine sindiremediklerini sıralıyor teker teker yaslı dul. Konuşmalarının çerçevesi çizilmiş oluyor böylelikle; yani JFK’in nasıl anılmasını istediği üzerine şekillenecek olan konuşmaları. Kocasının, yaptıklarının ve anılarının unutulmaması en büyük gayesi. Zamanında CBS kanalı için Beyaz Saray’a tur düzenlemiş ve bunun bir amacı olduğu düşünülmüş hep. Nesnelerin ve eşyaların insanlardan daha uzun ömürlü olduğunu ve bu şeylerin tarih, kimlik ve güzellik gibi önemli düşünceleri temsil ettiğini düşünen Jackie, bunu televizyonlarının karşısındaki milyonlarca Amerikalı izleyici için yapmış olduğunu söylüyor. İnsanların pek bilmediği huyundan bahsediyor. Kitap okumak ve okudukça da artan merakı. Bir şeyin yazılı olmasının onu gerçek yapıp yapmadığı tartışma konusuyken, televizyon sayesinde artık insanların her şeyi kendi gözleriyle ve tüm çıplaklığıyla gördüğünden bahsediyor. Tarih yazmak, yapmak kadar mühimken; yazan, yapana sadık kalmazsa eğer, değişmeyen hakikatin insanlığı şaşırtacak bir mahiyet kazanması içten bile değil diyen Atatürk’ün sözlerini çağrıştırıyor. Gözlerimizle gördüklerimiz ve ileriki nesillere miras kalan görsellik unutulmaması bir yana, anın değişmezliğini koruyor nesilden nesile aktarılan bir mirasmışçasına. Filmin bir kısmında Natalie Portman’ın canlandırdığı Jackie bize sarayı gezdiriyor uzun uzun. Yayını orijinal haliyle izleyip, Jackie ile Portman’ı karşılaştırdığınızda Portman’ın mimiklerde ve konuşmalarında ne kadar başarılı olduğunu ve üzerinde uzunca bir süre çalışmış olduğunu anlıyorsunuz. Bu kez yapımcı koltuğuna oturan Darren Aronofsky, Portman’ı gene Oscar’a taşır mı bilemeyiz ama kendisi bu filmde Black Swan’dekinden daha da başarılı. Natalie Portman yok, Jackie var sadece.

natalie-portman21

Jackie, Saray’ın gördüğü üçüncü en genç eş olarak suikast esnasındaki şaşkınlığı geçtikten sonra cenazenin nasıl olması gerektiğine dair güvenlik nedeniyle sık sık fikir değiştirmek zorunda kalmış olsa da, son derece mantıklı kararlar verip, aynı zamanda metanetini korumayı başarabilmiş. Kimine göre bir gösteriye dönüşen cenaze alayı ile birlikte hemen yanıbaşında da çok sevdiği Bobby ile beraber sekiz blok yürümüşler sükunet ve siyahlar içinde. Çocukları ise zırhlı arabanın içinden eşlik etmiş onlara. Yıllar yıllar önce, Oliver Stone’un çekmiş olduğu JFK’de ayrıntılarıyla anlatılan suikast, tetiği çektiren el ve derin devlet mevzuları üzerinden olaylar işlenmişti. Bu kez bir başka yönetmen farklı bir bakış açısıyla, kederli eşinin gözünden anlatıyor yaşananları. Kendisinin neler çektiğini görüyoruz. Hareketli kamera bir an olsun peşini bırakmıyor. Geriye kalan iki babasız çocuğun varlığını göstermek suretiyle empati kurmamızı, dolayısıyla işin bir de bu boyutunu görmemizi sağlıyor. Biliyoruz ki bu tip suikastlerde tetiği çeken el de kolaylıkla yok edilir tıpkı masum olduğunu haykırsa da, suikastten iki gün sonra kendisi de bir süre sonra yargılanma aşamasında kanserden ölecek olan bir başka mahkum tarafından öldürülecek olan Lee Harvey Oswald gibi. Bu ve benzeri durumları Sabahattin Ali’den, Uğur Mumcu’ya ve de günümüze dek pek çok defalar görmekte olduğumuz ülkemizde pek de yadırgamaz olduğumuz ve artık yazık ki normal karşıladığımız bir olgu haline gelmiş suikastlerde ölen ölüyor da, bir de geriye kalanlar  ve her şekilde mağdur olanlar var. Bilinçli ailelerin çocukları ve vakur kalmayı başarabilen eşler seviyeli bir öfke içinde yaşamaya çalışıyorlar, en azından ben öyle olduklarını tahmin ediyorum. Yoksa insan nasıl dayanır haksızlığın böylesine? Jackie’de aynı soruyu sorup duruyor kendi kendine ve nihayet bir rahiple paylaşıyor içinden yükselip gelen öfkeyi. Gazeteci, Jackie’ye Kennedy’lerin bir parçası olmak nasıl bir duygu diye sorduğunda, JFK’in durumunu özetliyor kısaca: abisini savaşta kaybeden Kennedy, onun gibi savaşa katılıp bir kahraman olarak dönmüş olsa da, insanlar önyargılar içinde onun refah ve ayrıcalıklarla dolu bir dünyaya doğmuş bir erkek çocuğu olduğunu görmüşler sadece. Kendi düşünceleri uğruna her şeyi feda etmiş adamın düşüncesi ise milletine hizmet etmekmiş. Suikastten beş yıl sonra sivil haklar mücadelesi veren avukat ve senato üyesi, aynı zamanda başkan adayı iken sürdürdüğü kampanyalar esnasında Robert “Bobby” Kennedy de(RFK olarak bilinir) benzer bir suikaste kurban gidince doğruluk ve dürüstlüğün aile bireylerinin şiarı olduğunu ve her birine ayrı ayrı çok yazık olduğunu düşünmeden edemiyor insan. İşte Kennedy olmak böyle bir şey. Bir çeşit uğursuzluk var üzerlerinde nesilden nesile geçen.

images-8
Filmde Kennedy’lerin iki yıl, on ay ve iki gün süren başkanlığı döneminde sanatla ve sanatçılarla olan bağları ve görkemli partiler söz konusu olduğunda, bir sosyete kızı olarak görülen Jackie’nin aynı zamanda entelektüel altyapısı ve mükemmelliyetçiliği de ortaya çıkıyor. Filmde belirtilmese de Jackie, George Washington Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Fransız dilinde okumuş ve medya tecrübesi var. El yazısını beğenmediği gazetecinin aldığı notları teker teker okuyor, beğenmediği yerlerin üzerini çiziyor. Zevk sahibi ve koleksiyoner aynı zamanda. Eskinin değerini bildiğinden bir zamanlar eşiyle beraber açık arttırmayla satın aldığı Lincoln’e ve eşine ait olan özel parçaları yatak odalarında kullanıyorlar. Yine yatak odalarındaki Lincoln ve eşine ait resimlerle bir yandan onlara duydukları hayranlığı dile getirirlerken, diğer yandan da benzer bir kader döngüsünde birleşiyorlar bir zaman sonra. Lincoln’ün dulu olarak adlandırdığı Mary Todd Lincoln’ün kocasını kaybettikten sonra parasız pulsuz kaldığını, sırf başlarının üzerinde bir çatı kalsın diye teker teker eşyalarını satmak zorunda kaldığını hatırlıyor kalabalığın ortasında. Aynı anda Kennedy ailesi kadınları cenazenin aile arsasına gömülmesi için baskı yapmakla meşguller başında. Halbuki son sözü söyleyecek tek kişi var, o da Jackie. Onun da Kennedy’nin duluna dönüşmesi beklenirken, hiç öyle olmuyor. Kendine özgü tarzı, herkesin sözünü dinleyip dinleyip en sonunda kendi kararını verişi, saçıyla, kıyafetleriyle bir moda ikonuna dönüşümünü dolayısıyla birinin dulu değil de “Jackie” oluşuna tanıklık ediyoruz ve tüm bunları çok çaba sarf etmeden yapıyor, zaten kendi de ne yaptığını bilmiyor o anlarda ve her şey öngörülemez bir planın parçasıymışçasına kendiliğinden oluveriyor. Çocuklarının okul masrafını çıkarmak, kendine yeni bir hayat kurmak için hesap yapmak zorunda hissediyor kendini bundan böyle. Travması bir yana bir de bunları düşünmek zorunda kalıyor. Yeni başkan, eski başkan yardımcısı Lyndon Johnson ve eşi daha uçakta başkanlık yemini edip birbirlerini kutlarlarken bir köşede duruyor çaresiz çaresiz tıpkı bakıldığı evden atılan yavru bir kedi gibi. Az evvel kucağında ölen kocasının simsiyah tabutunun başında şaşkın şaşkın oturuyor. Ona üzerini değiştirmesini söylediklerinde şiddetle reddediyor. Herkes görsün istiyor ne çektiğini. Odasında yalnız kaldığı ana dek kocasının kanı üzerinde başında, ipek çoraplarında, pembe takımında onunla beraber yaşıyor. Banyoya girip içlerinde kocasının kanı ve deri parçalarının olduğu tırnaklarını törpülüyor çılgınca. Ağlaya ağlaya çıkartıyor kanlar içindeki ipek çoraplarını. Duşa girdiğinde başından akan kanlar sırtına iniyor. Onlar kocasının kanları. Natalie Portman’ın ayna karşısında gözleri ağlamaktan kanlanmış, yüzündeki kanları silmeye çalıştığı ve bağıra bağıra ağladığı yakın plan sahnede özellikle, kadının neler çektiğini, ne kadar çaresiz kaldığını anlıyoruz. Bu senenin en iyi, en özel, en akıllarda kalıcı sahnelerine imza atmış bir yandan başarılı oyuncu. İnsanın içi parçalanıyor izledikçe. Hepimizin bir şok anında sevdiğini kaybettiğinde ya da kaybetmek üzereyken hıçkıra hıçkıra ağladığı bir an vardır muhakkak-yok demek, duygular alındığında öyle olur bazen ya da insanlığını kaybettiğinde-. Gerçekten mi yok?

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

İşin bir diğer acıklı olan yanı ise ne kocasının ne de kendisinin tüm bunların kendi başlarına geleceğini hiç düşünmemiş olmaları. En azından bu şekilde. Her şey iyi gidiyormuş onlara göre. Böyle bir zamanda ona teselli veren tek isim kayınbiraderi Bobby oluyor ve yemin töreninin Teksas’ta olmasını istediği için hedef gösterilmekten ötürü dertli o da kendince. Jackie, Bobby, ortalarındaki tabutta da JFK, cenaze aracının içinde giderlerken Jackie’nin şoföre yönelttiği soruyla bizler de Lincoln ve JFK haricinde iki Amerikan başkanının daha öldürülmek suretiyle yok edildikleri gerçeğini öğreniyoruz. James Garfield ve William McKinley, her ikisi de suikaste kurban giden iki başkanın isimleri belki kendi ülke vatandaşları tarafından biliniyor olsa da, adını yeni gelen nesillere taşıyacak olan rüzgar kapılarını çalmamış anlaşılan. Her zaman sevgiyle ve hep iyi düşüncelerle hatırlanacak olan Lincoln ve JFK var sadece. Ben size bunlar iyi, diğerleri kötü demiyorum, sadece ananları pek yok diyorum ya da hatırlayanları.

images-13

Bobby’nin tavsiyesi üzerine bir limuzinin içinde başlayan bilge rahiple konuşmalarında, Tanrı’nın zalim olduğundan yakınan Jackie’yi uyarmak zorunda hissediyor yaşlı adam, yoksa kederli başını Tanrı’yla daha çok belaya sokacağına dair. Bizlerse görüyoruz ki, dinler, mezhepler, yüzyıllar, ülkeler, kıtalar ve insanlar değişse de bazı şeylerin asla değişmiyor, değişmeyecek de. Avutan taraf itaatkar olmaya ikna ediyor karşı tarafı, aksi halde ters giden şeylerin daha da ters gideceğine bağlıyor durumu daha da güçleştirmemek için. Peki Tanrı neydi? Tanrı sevgiydi. Tanrı neredeydi? Tanrı her yerdeydi ve sonsuz bilgeliğiyle herkese bir görev vermişti, çekebilecekleri kadar acı ve sonunun ne zaman, ne şekilde geleceği bilinmeyen bir vade. Jackie ise küskün ve öfkeli ona karşı. Tanrı madem her yerdeydi, o zaman Jack’i öldüren merminin de içindeydi ve günlerini gizlenmekle geçiriyordu, ortaya çıkmak yerine. Aynı Tanrı, onun iki küçük çocuğunu, daha da bir sürü küçük çocuğu babalarından mahrum etmekteydi. Daha da ötesi içi boş vaatlerle dolu cennetinin başında beklemekteydi. İnancının yanında hayatını da sorgulayan Jackie, teki ana rahminde, diğeri doğumundan otuz dokuz saat sonra ölen iki çocuğunun kaybını sorguluyor önce. Sıradan hayatlar yaşayan ve öyle de adamlarla evlilik yapan kadınlara gıpta ettiğini, kendininse gözü açık uyuduğunu söylüyor. Saf saf itiraf ediyor en nihayet, cenaze merasimiyle ilgili tüm ihtişamın kocasını onurlandırmaktan çok, kendini avutmak ve meşgul etmek için kendi tasarısı olduğunu, bir sahnede belirttiği gibi bu durumun iş edindiği bir planlama olduğunu ve de her gün her sabah uyandığında ölmek istediğini. Son olaraksa birlikte yaşlanmayı ve çocuklarının büyüdüğünü beraber görmelerini istemenin çok fazla şey olduğunu yeni yeni anladığını. Şimdiye kadar görev almış Abd başkanları arasında Roma Katolik Kilisesi’ne mensup yegane başkanın JFK ve dolayısıyla ailesi olduğu bilgisini de burada belirtmek gerekiyor sanırım. Konuşmalarında sıklıkla Roma ve Yunan tarihinden örnekler veren ve genel olarak tarih okumayı seven JFK, tıpkı Kral Arthur ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri gibi dünyayı kurtarmak için idealleri olan ve bunun için mücadele veren, yeri başka başka şekillerde doldurulacak olsa bile bir başka Camelot’un olmayacağını söyleyen Jackie ve beraber yapacakları tüm işlerin yarım kaldığını söyleyen Bobby rolündeki Peter Sarsgaard’ın çaresizliği çıkmıyor akıllardan.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Filmi giriş, gelişme, sonuç diye ayırmak bir yana, çok akılcı bir tercihle kesitlerle anlatımın yeğlenmiş olduğu görülüyor. Başlarda birbirinden bağımsız görünen bu sahnelerin son derece mantıklı bir kurguyla ilerlediğini görüyoruz. Gazeteciyle Jackie’nin evin çeşitli bölümlerinde geçen diyalogları, Jackie’nin ilk defa sarayın kapılarını açıp televizyoncular vasıtasıyla uzuun uzuun bu masa, bu sandalye bu da peçete som altından işleme diye anlattığı, kısaca halka burası sizin de eviniz dercesine gösterdiği sahneler, suikast sonrasında uçakta, Beyaz Saray’da yaşananlar ve cenaze korteji yürüyüşü, Jackie’nin bir başına kaldığında veya Bobby’le bir araya geldiklerinde birbirlerini mutsuz eden itirafları, öfke patlamaları, Jackie’nin rahiple konuşup içini döktüğü, nasihat aldığı ve bu vesileyle aralara serpiştirilen beş çok önemli sahne, suikastin apaçık işlendiği sahne ve Jackie’nin en mutlu günlerimizdi dediği saray günlerinden geriye kalan “küçücük, parlak bir an” olarak bir partideki yanak yanağa dansları. Tüm bu parçalı anlatımsa kurgusal anlamda filmi değerli, olayları ise daha anlamlı kılmış ve güç vermiş. Başına oturup izlemeden önce çok nazlanıp, tıpkı benim gibi bir parça burun büyüklüğü ile yaklaşacağınız, bu sene Larrain’den Neruda varken Jackie de kimmiş, biri şair diğeri JFK’in dulu diyeceğiniz ama sonra sonra fikrinizi değiştirecek çok önemli anlar yakalayacağınız, yakalayamazsanız da eğer bu satırlara kadar okuyup yazık oldu yüz dakikama, lanet olsun sana deyip, şahsıma ve yakınlarıma ettiğiniz küfürleri kabul etmekten başka çarem olmayacaktır şu aşamada, canınız sağ olsun. Daha da ne denir ki?

-Jacqueline Kennedy Onassis’i nasıl bilirdiniz?
-Tayyörlerinin içinde zarif ve narin bir hostesi andırırdı.
-Önceliğim fiziksel özellikleri değildi.
-JFK’den sonra gidip Yunan armatör Onassis’le evlenmesini içime sindirememiştim.
-Annem gibi konuştun. Önceliğim medeni hali de değildi bu arada.
-Bak annen de sindirememiş
-Annem seksen yaşında.
-Allah daha çok versin.
-Konumuza dönebilsek.
-Kişiliği hakkında bir fikrim yoktu ki. JFK’in karısı, iki çocuk annesi, bir de Marilyn kısmı var tabii. Kaldı ki filmde bahsettiği şeytanlardan biri de o olsa gerek.
-Bilmiyorum film Jackie’yi anlatıyor, Monroe’yu değil.
-Ağzımdan duymak istediğin şey Jackie’yi sevip sevmediğimse eğer, sevdiğimdir. Çok da üzüldüm yaşadıklarına. İki çocuğu yaşamamış. Yaşayanlarsa yetim olarak büyüyecekler. Film süresince ne zaman ki şoku bir parça atlatıyor, ben ne olacağım demeye başladığını görüyoruz. Bir günde eski ve dul bir başkan eşine dönüşüvermek kolay değil ki. Kaldı ki kocan bir suikast sonucu mutlak ölüm için özellikle baş ve boyun bölgesi hedef alınmak suretiyle öldürülüyor, otopsi yapılıyor, olay herkesin gözü önünde cereyan ediyor ve sen bir arabanın içinde, kucağında kafası dağılmış kocanla en yakın hastaneye götürülüyorsun. Kafasından koparak üzerine düşen parçanın rengini hatırlıyorsun. Bir gece yatıp, bir sabah uyanamamak yok bu anlattıklarımda. Kısa bir zamanda tüm hayatın alt üst oluyor. Hiç tanımadığın adamlar eşyalarını toplamaya koyuluyorlar evin dediğin ama aslında sana ait olmayan bir yerden. Ne gideceğin yer belli, ne de geleceğin. Bir kocan vardı, artık yok. Sıradan bir adam olmaması da cabası. Başkanla evlenme derken haklıymışsın Jackie. Bir de can havliyle arabanın arkasından gitmeye çalıştığın anlar var, kocanın kafası ikinci gelen kurşunla dağılmışken. Koruma bir kartal gibi aracın arkasına tutunarak, ivedilikle hastaneye gitmeleri emrini veriyor şoföre. Sağduyusuyla senin arabadan çıkıp nereye gittiğini bilmeden sağda solda çığlık çığlığa koşturmanı engelliyor.
-Ne iş yaptığın önemli değil, o işi iyi yapıp, en iyi olman mühim lafına geliyoruz bir kez daha. Koruma mantıklı bir kararla bir arada kalmalarını sağlayıp toparlayabilmiş hepsini, biri ölü, biri yaralı, biri de firardayken.
-Aynen öyle. Bir de bazı kadınlar bir erkekle tamamlanmış hissederler kendilerini. Jackie’nin her defasında şeytana uyup uyup dönen kocasını affettiği anlaşılıyor ama yalnız bir hayat düşünemiyor. Etrafındaki insanlara bana ne olacak, çok korkuyorum derken, ona çok genç olduğunu ve önünde uzun bir yaşam olduğunu söylüyorlar, John Hurt’ün canlandırdığı bilge rahip ve Greta Gerwig’in canlandırdığı Kennedy’lerin özel sekreteri Nancy Tuckerman da dahil olmak üzere.
-Greta Gerwig bana Gülse Birsel’i çağrıştırır nedense.
-Olabilir. Çağrışımlar için neden bulmak zorunda değiliz.
-Değiliz, değil mi?

 

PATERSON

images-2

PATERSON :

“Ben şiirle nefes alırım.”

“Emily Dickinson seven bir otobüs şoförü.”

“Bazen boş bir sayfa daha fazla olasılık sağlar.”

“Aşk yoksa, her şeyin sebebi ne olabilir?”

“Only Lovers Left Alive”dan üç yıl sonra çıkagelen ama iyi ki de gelen Jim Jarmusch’un son filmi “Paterson”, gücünü sadeliğinden ve şiirden alıyor. Film süresince fiili olarak ve farkında olmayarak bir kez kahramanlık yapacak olan Adam Driver’ın canlandırdığı otobüs şoförü Paterson, aynı zamanda New Jersey eyaletinin nüfus bakımından üçüncü büyük kenti ve ABD Türkleri’nin en yoğun olarak yaşadıkları yer. Vikipedi’ye göre de Eskişehir’le kardeş şehir olmuşlar bir tarihte. Bu hoş anekdotun ardından ve de arayı daha da fazla lüzumsuz bilgiyle doldurmadan tekrar filmimize dönüyorum. Jarmusch, sadece kendisinin okuduğu şiirler yazan karakterine çok büyük anlamlar yüklemekten kaçınıyor iç dünyasına dahil olduğumuz şiirlerini satırlara döktüğü zamanlar dışında. Çünkü Paterson son derece basit ve sıradan bir yaşam sürdürüyor. Laura isminde bir karısı ve kendisini rakip olarak gören Marvin adında İngiliz buldoğu bir köpekleri var. Cannes Film Festivali’nden Palm Dog alarak dönen Marvin’in oyunculuğu ise kelimenin tam anlamıyla efsane. Filmin ilk saniyelerinde, Laura, ikizleri olduklarını gördüğü rüyasını anlattığında, Paterson’ın tepkisi bundan böyle iki değil, dört kişi oluruz iken, aslında Palm Dog Marvin’in bir köpekten öte başlı başına evin üçüncü kişisi gibi hareket ettiğini dikkate almıyor. Halbuki evde gizli bir rakibi var oyunculuk açısından Oscar’lık bir performans sergileyen. İntikamcı Marvin, Laura’nın gülü iken, dikenlerini de Paterson’a batırıyor önce gizliden, sonra da alenen. Sırf gıcıklık olsun diye her gün Paterson’ın eve girmeden önce kontrol ettiği posta kutusunu eğiyor. Sonra da bir zevk bir zevk pencereden ne tepki verdiğini izliyor. Paterson akşamları onu hava almaya çıkardığında inatla kendi yolunu çiziyor. Sahibi barın içinde bir bira içerken, park yerine bırakılmış araba gibi bekliyor dışarda. Evin reisi gibi kurulduğu tekli koltuk yatağı, tahtı, her şeyi. Kendisinin Laura ve Paterson’ın köpeği olması olayın bir boyutu iken, olayın diğer boyutu ise onun da insanı olarak Laura ve Paterson olması.

Paterson ismindeki filmde
William Carlos Williams’ın beş ciltlik şiir kitabıyla aynı ismi taşıyan
Paterson ismindeki karakter
Her sabah 23 numaralı Paterson otobüsüyle yolcu taşıyor.
Şiirler yazıyor yola koyulmadan önce ve de her boş vaktinde
Bir kutu Ohio Bue Tip marka kibrit oluyor ilham kaynağı ya da dördüncü boyut olan zaman
Günler birbirinin aynı ilerlerken
Güneş her sabah doğduğu gibi
Her akşam batıyor da
Ama hep yeni bir gün geliyor
Kimselere hissettirmeden.

paterson-tt-width-750-height-630-fill-0-crop-1-bgcolor-000000

Bir pazartesiden sonraki ilk pazartesiye dek kahramanımızın sabah uyandıktan sonraki rutinine şahit oluyoruz hafta içi ve hafta sonu olmak üzere. Laura’ya sarılmış vaziyette uyanıyor yatakta. Altı’yı biraz ya da birazdan fazla geçmiş oluyor saati gözünü ilk açtığında. Sessiz bir alarm var sanki onu uyandıran. Güçlükle ayrılıyor sıcak yatağından ve Laura’sından. Mısır gevreğini yiyor kahvaltı olarak. Erken kalkmışsa eğer Marvin eşlik ediyor ona yemek masasında. Her sabah aynı yollardan yürüyerek varıyor işyerine. Hintli Donny istasyon müdürü. Çıkıyor musun derken çıkma saatinin geldiğini belirtiyor kibarca. Bazen, fırsatları varsa tabii, birbirlerine nasıl olduklarını soruyorlar. Paterson için her şey aynı olduğundan verecek cevap bulamıyor. Donny ise ayaklı dert fabrikası sanki. Bazı sabahlar bir çırpıda dökülüyor dertleri ağzından madem sordun diyerek -kısaca sen kaşındın diyor- bazense boş veriyor çünkü bu dertleri bitmeden yeni dert dalgaları yapışıyor üzerine ve nedense hep onu buluyor. Misal; böbreğim yorulmuş, arabamı tamire götürmem gerek, eşim Florida’ya gitmek istiyor ama kirayı ödeyemiyorum, Hindistan’dan amcam aradı, yeğenimin nikahı için para istedi, sırtımda garip bir şey çıktı… Bu dertlere ek olarak birkaç gün sonra gelen yenileri ise şunlara benzer oluyorlar kısaca; kayınvalidem bize taşınıyor, kedimiz diyabet olmuş ama ilaçlar çok pahalı, kızım keman dersleri almaya başladı ve sesi kafayı yedirtiyor(gıy gıy gııyyy bir evin içinde). Karşı tarafı sabır ve sükunetle dinleyen Paterson, aracıyla düşüyor yollara. Her gün birbirinden farklı yolcu profillerinin konuşmalarına kulak kabartıyor. Her yaştan, her ırktan ve nesilden yüzlerce insan inip biniyor her gün otobüsüne. O ise henüz dünyanın bilmesine hazır olmadığı şiirlerini çoğaltmak için uğraşıyor her boş vaktinde. Bu beyhude uğraş Marvin’in dikkatinden kaçmıyor olsa gerek ki, Paterson’ın en çok değer verdiği, biricik ve kopyasız defterini lime lime ediyor o evde yokken. Sonra da sessizce insanlarının tepkisini izliyor kapının ardından, kabahatini gayet iyi bildiği halde.

Paterson iş çıkışında, günün kendine ayırdığı saatlerini, bir bira keyfi yapmak için gittiği, sahibinin müşterinin ısrarına rağmen televizyon almayı reddettiği aynı barda, kişilerden çok kimi siyah beyaz fotoğraflar ve kesilerek çerçevelenmiş gazete kesitleriyle ilgilenerek geçiriyor. Yüzeysel sayılabilecek birkaç çift söz, geç gelen birkaç küçük itiraf ve samimi görünmeye çalışılan birkaç an dışında yaşananlar burayla sınırlı ve dışarı taşmadığı gibi taşınmıyorlar da. Aynı zamanda filmi kaleme alan yönetmen, şairlere, yazarlara, Iggy Pop’a çok çeşitli göndermelerde bulunuyor film boyunca. İtalyan yazar ve şair Francesco Petrarca’nın uzun yıllar boyunca sevdiği ve şiirlerinin esin kaynağı olan kadının adının da Laura olması bir tesadüf değil. Uluslararası pek çok yapımda rol almış olan Gülşifte Ferahani canlandırıyor Laura’yı. Evde oturmaktan sıkıldığı her halinden belli genç kadın her akşam yorgun argın işten dönen kocasının karşısına parlak bir fikir ve gün boyu parlattığı ve akşama doğru artık iyice göz kamaştıran yaratıcı bir zihinle çıkmayı başarıyor. En büyük hayali kendi kapkek işini kurmakken, Patsy Cline gibi bir country şarkıcısı ve bir star da olmak istiyor aynı zamanda. Baştan aşağı siyah beyaz giyinerek kendi tarzını yaratmayı planlıyor. İnternetten siparişini verdiği gitarı geldikten sonra, onu da siyah beyaza boyuyor, her şeyi boyadığı gibi. Tüm kapkeklerini kakaolu, üzerlerini de beyaz kremalı yaptığı gibi. Perdelerini zımbalıyor, duş perdelerini dahi boyuyor  ya da geometrik desenler çiziyor üzerlerine halka halka. Tabii ki siyah beyaz. Hep yeni bir şeyler icat ediyor. Cheddar peyniri ve brüksel lahanalı turtasının tadına bakan Marvin’den sonra Paterson’ın da kendine gelmesi bir hayli uzun sürüyor. Bu enteresan çifti birleştiren şeyse evde buldukları huzur. İkisi de evcimen ve sakin; üstelik evde beraber vakit geçirmeyi seviyorlar. Bir de çiftin hiç esamesi okunmayan aileleri var. Sanki bu dünyada yalnız kendileri ve birbirleri için varmışçasına hareket ediyorlar – bir de Marvin’leri var tabii. Paterson tasmaya benzettiği cep telefonlarını taşımaya yeltenmezken, Laura tam bir teknoloji tutkunu. Laptop, ipad dahil her şeyi var ve her tür bilgiye internetten kolaylıkla erişiyor. Birbirlerinin tüm tuhaflıklarını kendi tuhaflıklarıyla sarıp sarmalayan alternatifsiz bir ikili olarak uyuyup uyanıyorlar her sabah.

-Filmi beğendin mi?
-Evet.
-Çok mu?
-Eh. Biraz çok.
-Yani?
-Üst üste pek çok iyi film izleyince biraz sönük kalmış olabilir aralarında. Çok daha iyi Jarmusch filmleri izlemişliğim de var öte yandan.
-Hani sade ve şiirsel diyordun ilk başlarda?
-Sade evet. Ama şiirsel demedim, gücünü şiirden alıyor dedim. İkisi çok farklı şeyler.
-Anlamak istemiyorum desem?
-Sana deli misin nesin derdim. Demek anlayabilecek durumdasın ama anlamamayı bir tercih olarak görüyorsun.
-Aynen canım.
-Canım?
-He canım.
-Bak şimdi sana ne soracağım: ” Bir balık olmayı mı tercih ederdin?”
-Anlayamadım.
-Tahmin etmiştim. Bir tercih olamayacağını da bilmiştim.

LOVING

tdkdgkc_6rr-iv9symb91fvept4_dc7ea50tydp8gnu3zbyqi4v_k42svw63xxilrcmjaqskzlu-6j5fbmncrz8tylijcg8w470-h313-nc

LOVING :

“Bu Tanrı’nın koyduğu kanun. Serçe için serçe, bülbül için bülbül yarattı. Bir sebepten ötürü farklılar.” Şerif Brooks

“Seni koruyabilirim.” Richard Perry Loving

“Biz kimseye zarar vermedik.” Richard Perry Loving

Sade bir açılışla yola koyulan ve başladığı gibi de sakin sakin ilerleyen, gücünü hikayesinden, gücünü bir adamın bir kadına duyduğu sevgiden alan “Loving”, bir yandan da sıradan hayatlar yaşayan bir çiftin Amerikan tarihine, dolayısıyla insanlık tarihine nasıl yön verdiğine tanıklık etmemizi sağlıyor. Erkek severse dağları deler demekten kendini alamayan ama hep kendi kendine kendini alamayan, tahripkar zihinlerde kapanması zor yaralar açmaya müsait olan film siyahi bir kadının beyaz bir erkeğe çekinik bir sesle hamile olduğunu söyledikten sonra, karşı tarafın tepkisini beklediği saniyelerle başlıyor. Bundan önce ne yaşanmışsa yaşanmış, biz sonrasına bakıyoruz. Erkeğin olumlu tepkisiyle beraber evlilik yoluna giren çift, Washington’a giderek nikahlarını kıydırabiliyorlar ancak. Çünkü Virginia’da ırklararası evlilik yasal değil ve böyle bir beraberlikten doğan çocuklar “piç” sayılıyorlar. Bu küçük ayrıntıyı çok sonradan öğrenen çiftimizse evlilikleri süresince dura kalka ama kısa aralıklarla üç piç yapmaya devam ederler miydi bu mevzuyu bilselerdi, tartışmaya açık olsa da, Richard, Washington’dan beraberlerinde getirdikleri ve çok güvendiği evlilik sözleşmesini -evlilik bir sözleşme ve öte yandan Virginia eyaletinin kabul etseydi eğer bu sözleşmeden sonra yaptıkları şeylere piç değil ürün adını vermek uygun düşecekti- yatak odalarının duvarına asıyor ilk iş olarak. Çiçeği burnunda çift, kendi evleri olana dek Mildred’ın ailesinin yanında kalırlarken, nikahtan beş hafta sonra, bir günün çok erken saatlerinde, şerif ve yardımcıları onları yatak odasından polis nezarethanesine taşıyorlar hem de çok büyük bir istek ve coşkuyla. Yan yana koğuşlarda geçirdikleri gecenin ardından, Richard salıveriliyor. Mildred’sa pazartesiye kadar nezarethanede tutuluyor. Şerif’in ırkçı söylemlerini dinleyen Richard sabaha kadar kamyonetin içinde karısını bekliyor bütün bir hafta sonu boyunca. Bir erkek için çok ağır şeyler bunlar. Karısının yanında küçük düşürülüyor. Kanuna ve onu temsilen karşısında duran kanun adamlarına karşı çaresiz bırakılıyor, karısını nezarethaneden çıkartmaya, kanunun karşısında durmaya ise gücü yetmiyor. Şerif ona yüksek perdeden, ders verir nitelikte bir nutuk atıyor. Mildred’ın karışık olup ne olduğunu bilmek istemeyen kanından dem vuruyor üstü kapalı; biraz kızılderili, biraz yerli, biraz zenci… Mildred’ın “ne olduğunu bilmek istemeyen kanı” depedüz onu ilgilendiriyormuş en çok, görmüş oluyoruz böylelikle. Ayrıca bu işin peşini bırakmayacağının sinyallerini de veriyor Şerif. Tekrar tutuklamakla tehdit ediyor onu ve karısını.

images-19

İyi bir avukatla, mevzuya sempati beslemeyen bir hakimin karşısına çıkıp suçluluk savunması yapıyorlar ki bir yıl hapis cezasına çarptırılmasınlar. Karşılığındaysa yirmi beş yıl boyunca beraber Virginia’da yaşayamamakla cezalandırılıyorlar. Bir çeşit zorunlu göç yaşamak ve çekmek zorunda bırakıldıkları ve kanunlar vatandaştan intikam alıyormuşçasına hareket ediyor. Tüm geçmişlerini, ailelerini geride bırakan çiftten Mildred on sekiz, Richard’sa yirmi dört yaşında henüz. Daha önce hiç görmediği ve özlemini çektiği şehir hayatının hiç de beklediği gibi olmadığını gören Mildred’ın gözüyle bakıyoruz yaşayacakları yere. Çöpleri karıştıran köpekler, balkonlardan sokaklara taşarak bira içip gevezelik eden siyahlar, belirgin bir düşkünlük hali, mahalledeki yegane yeşillik olaraksa bir ağacın dibinde biten kurumaya yüz tutmuş otlar… Richard inşaatlarda çalışarak nafakalarını çıkartsa da, özellikle Mildred hiç mutlu görünmüyor ve onu mutsuz gören Richard da mutsuz oluyor. Televizyonda bilmem hangi açıyla ay’a, uzaya füze gönderişini müjdeleyen ülkenin hallerinden, televizyon karşısına geçmiş ırklararası evlilik yaptığı için doğdukları topraklarına dönemeyen bir çift. İroni ancak böyle güzel ifade edilebilir kelimelere dökmeden. Doğum yaklaştıkça huzursuzluğu artan Mildred, Richard’ın ebe olan annesinin doğumunu yaptırtacağını düşündüğünü söylediğinde dayanamayıp evlerine gidiyorlar ve doğum ertesinde olanlar oluyor, gene yakalanıyorlar, gene hakim karşısına çıkartılıyorlar ve aynı iyi avukat son bir kereye mahsus olmak üzere kurtarıyor onları. Artık önlerinde yılları var toprak hasreti çekecekleri. Yaklaşık on yıla yakın bir zaman zarfında çiftin, üç çocukları oluyor toplamda ve hala aynı mahallede yaşıyorlar. Martin Luther King’in tarihi “I have a dream” konuşmasını yapmak üzere Lincoln Anıtı etrafında toplanan yüzbinlerin yürüyüşü ilham veriyor ve filmin ikinci yarısında Mildred’ın Bob Kennedy’e yazdığı mektubun değerlendirilmesi sayesinde onlar da kendi hayallerinin peşine düşüyorlar. Yüksek mahkeme tarafından itirazları kabul edilen çiftin davasına bakan ve hem genç hem de tecrübesiz olan iki avukat işin nereye varabileceğini çok iyi biliyorlar; zira bu davanın büyüklüğü Birleşik Devletler Anayasası’nı değiştirebilecek güce sahip olmasında yatıyor ve yüksek mahkeme her yıl, her dört yüz davadan birini önemseyip görüşüyor ancak. Bu dava içerik ve önem açısından tarihi bir olay haline geliyor. Öte yandan canlarına tak eden ve tekrar Virginia’ya dönen çift kuytu bir yerde hala daha yakalanıp hapse atılma korkusu içinde yaşıyorlar. Eller ay’a giderken…

Filmi anlat anlat bitmedi diyenleriniz varsa eğer zaten tanıdık ve çok bilinen bir hikaye olmasının ve daha önce konuyla ilgili bir de dökümanter filmin yapılmış olmasının etkisi de olabilir üzerimde. En azından ben böyle tuhaf bir his içerisindeyim ve filmi neredeyse saniye saniye anlatmaktan “çok” zor tutuyorum kendimi. İsterseniz bir de Time ‘dan gelen fotoğrafçı Grey Villet’in Loving çiftinin ve çocuklarının çok özel anılarını fotoğraflarıyla ölümsüzleştirdiği anların nasıl doğduğundan bahsedeyim. İster misiniz? Hayır, bahsetmeyeyim. Bence oturup ’78 doğumlu, altı filmlik enteresan bir filmografiye sahip, aynı zamanda Loving’in senaryo yazarı olan yönetmen Jeff Nichols imzalı filmi izleyin. Oyunculuklardan Mildred’ı canlandıran Ruth Negga’nın ismi filmin kazandığı tek adaylıkla Oscar’larda temsil hakkını kazanmış olsa da, Exodus’da Ramses’i canlandıran Avustralya doğumlu oyuncu Joel Edgerton’ı da şahsen ben çok beğendim. Köylülüğünü ve çaresizliğini asaletle taşıyan, sakin mizaçlı, az konuşan, kameralar karşısında hiç konuşmayan, içine kapanık, bir kadını çok seven ve sevmekten de hiç vazgeçmeyen, beyaz olmakla beraber siyahların arasında huzuru bulan ve onlarla kaynaşan, sevdiğini sahiplenen ve avukat Cohen yüksek mahkemeye çıkmayı reddeden Richard’a senin adına orada ne söyleyeyim dediğinde “hakime karımı sevdiğimi söyle” diyen Richard Perry Loving rolünde sapsarı saçları ve yumuk gözleriyle ve tüm dünyaya karşı durmaktan yorgun düşmüş olsa da, seni koruyabilirim derkenki haliyle bir adamın kendi iç dünyasında çektiği sıkıntıları ve hissettirmemeye çalıştığı yetersizliklerini olanca naifliğiyle aktarmayı başarıyor izleyiciye. Sevgi nedir, sevmek nedir, seven insan nasıl olur sorularının bütün cevapları Richard karakterinde cevap buluyor sanki. Ona söz verdiği evi kendi elleriyle yaptıktan sonra, içerisinde çok da uzun süre oturamadan, sarhoş bir sürücünün çarpması sonucu çok genç yaşta hayata veda ediyor. Mildred ömrünün sonuna kadar bu evde, bir daha evlenmeden oturuyor. Ölmesine yakın bir tarihte -2008- verdiği bir röportajda onu özlediğinden ve kendisini hep koruduğundan bahsediyor. En önemlisi ise Loving v. Virginia adı verilen karar anayasaya aykırı bulunarak evlilikte ırk yasağını kaldırtmış olup, evliliğin doğuştan gelen temel bir hak olduğunu kabul etmiştir. Bizler de endüstrileşmiş bir sektör vasıtasıyla bizim olmayan bir tarih hakkında fikir sahibi olmuşuzdur. Kendi ülkemizde sanata verdiğimiz önem sayesinde kendi tarihimizi tanıtmamız ve hatırlamamız ve dünyaya izletmemizse olanaksızdır şu koşullar altında.

the-loving

lying-on-couch

images-10

ruth-negga-loving-photocall-at-cannes-film-festival-5-16-2016-4

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑