THE SELFISH GIANT/ BENCİL DEV:

b001-0093

Bu sene içerisinde, acaba 2014 yılının ocak ayını mı yoksa bir sene öncesine giderek o günden itibaren bugünü mü hesaba katmalıyım bilemiyorum, ama aynı ya da ayrı yerkürede ama aynı zaman diliminde, bugün, şu saate kadar izlediğim ve en çok beğendiğim film Clio Barnard’dan “The Selfish Giant”/ “Bencil Dev”. Filmi izlerken yönetmeninin erkek olduğu hissine kapıldım. O karedeki hareket doğru zamanda geldiğinde hayat kurtarabiliyor ve tüm filme yayılmış olan acımasızlık değil acımasız anlatım Haneke’den, Loach’a ya da Dardenne’lere ılık bir geçiş oluyor. Ve bahsettiğim o sahnedeki hareket en azından sizi hayata bağlayabiliyor kısa süreliğine de olsa.. Yaşanmıştır bir gün bir yerde.. Ve doğru insandan gelmiş olmalıdır, doğru zamanda, doğru yerde.

Konusuna gelince; sistemin bir türlü baş edemediği biri asi ve öfke kontrolü olmayan gözüpek kahramanıyla, diğeri  sistemin bir nefes aldırtacak kadar bırakıp sonra geri dönmesi taahhüdü ve vaadiyle öğrenimine ara verdirttiği iyi kalpli tombikten oluşan onlu yaşların başındaki iki çocuğun yaşlarına, kendilerine en az iki beden büyük gelen dış dünyaya, parasızlığa, acımasızlığa, kendilerinden daha güçlü adamların varlığına kısaca maruz kaldıkları tüm haksızlıklara sadece birbirlerine tutunarak direnmelerinin hikayesi. Doğanın kendi içinde bir kanunu var ve her zaman güçlü olan ayakta kalıyor, duygusal ya da ne anlamda olursa olsun zayıf olan bir ders verir gibi çekiliyor kareden, pardon hayattan. Ama insan ne kadar batarsa batsın, daha dibe batmaya muktedir ve tıpkı öfke kontrolü eksik hırçın ve minik kahramanımız Arbor gibi kişi, kendinden nefret ettiği için de nedamet getirebilir ve kendi başına kaldığında da içindeki nedamet büyür, büyür ve bir çığ olur. İngilizlerin çok sevdiği ve sık başvurduğu filistenliktense eser yok bu filmde. Kibir yoksunu bir İngiliz filmi izlemenin coşkusunu ve şaşkınlığını üzerimden atabilseydim daha entellektüel bir şeyler yazabilirdim sanıyorum. Ben de duygusal yazayım o zaman: Uzun zamandır bir sahnesiyle üzüntü şokuna girip, bir sahnesiyle de hıçkırarak ağlamama neden olan tek filmdi. İsmini Oscar Wilde’ın “Mutlu Prens” indeki bir masaldan alan filmin masalla olan benzerliği ise çocukların ne şimdiki zamanın fakir İngiliz mahallelerinde ne de Wilde’ın İngiltere’sinde kendilerine oynayacak bir bahçe bulamamaları, dolayısıyla zar zor çocukluklarını yaşayabilmeleri ve kurtarıcı Mesih’in sadece masallarda görünmesi. Arbor’ın Mesih’i ise Swifty’ye dönüşüyor ve her şeyini yitirenin her şeyi kazanabileceğine dair bir umut doğuyor insanın içinde. Her ne olursa olsun bir film umut vermeli dünyadaki tüm manyaklaşmış, sapkın ve açgözlü insanlara inat…

The Selfish Giant Clio Barnard

EZİYET ÜNİVERSİTESİ:

“Bizi dünyayı güzelleştirmek için yaratmıştın!” dedik
“Sizi daha da hoşnutsuz kılarım!” dedi
“Kimin ne olacağı aşikar” dedik
“Kimsenin sonunu bilemezsin” dedi
“İnsan arızalıdır” dedik
“Ikınmadan nereden bilirdin?” dedi
“Boştur bu geçen zaman” dedik
“Siz öyle sanın” dedi ve kinayeli bir tonda ve güçlü bir şekilde güldü.
İtiraf etmek gerekirse korktuk. Sanki gökgürültüsüydü. Ama altta kalamazdık ve sıkıştırdığımız kuyruklarımızı olabildiğince gizleyerek;
“Vermekte cimriydin” dedik
“İstemeyi bilmediniz ki!” dedi
“Sağımız solumuz karanlık” dedik
“Önünüze bakmadınız ki!” dedi
“Kendilik bilincimiz yeni oluştu” dedik
“Hayatta hiçbir şey için geç değil” dedi
“Bize karşı kinayecisin” dedik
“Sizse gereksiz sitemkar” dedi
“Tüm idareler yanlış” dedik
“Çobanı seçen sizdiniz” dedi
“Gelecek ürkütüyor bizi” dedik
“Gününüz ne güne duruyor” dedi
“Bölündük” dedik
“Tevazunuz nerede?” dedi
“Bizim elimizde değildi yaşananlar” dedik
Gene güldü.
“Biz ayrım yapmadık” dedik
Daha şiddetli güldü güldü güldü…
Sustuk
O da
Çok sürmedi bilmeye açtık
O ise sabırlı
Gene sorduk sorduk sorduk…
Her şeyi bildi
Zamanla gördük.
Ama biz de öldük. Her anlamda.
—-.—-

Şu an aynı müziği dinliyor olabiliriz mesela. -Dik mi demeliydim?

—-.—-

YERİ GELDİĞİNDE YAŞAMAK İÇİN YA DA HAYATINA DEVAM EDEBİLMEK İÇİN YOKTAN VAR ETTİĞİN YAHUT HAYATININ BİR PARÇASI OLAN VE HATTA SAPLANTIN OLAN TAM 66 KİŞİYE SORULDUĞUNDA ALINMIŞ 66 PARLAK NEDEN/CEVAP(UZMAN KİŞİNİN YORUMLARIYLA):

Soru:Yaşamak için neden/leriniz nelerdir?

1-Çocuğum
2-Gene çocuğum
3-Çocuklarım
4-Oğlum
5-Kızlarım
6-Mesleki başarım
7-İşim
8-Ailem
9-36 beden bikinime girmek, 38’de olur(ama 40 olmasın, nolur Tanrım!)
10- Üç gece, beş günlük(uygun fiyatlı tur programı bu nihayetinde ve muhtemelen ilk uykusuz gece sonrası gittiğiniz ülkeye, dönüş gününüzde ise topraklarınıza alışmakla geçirilecek şaşkın ve bilinciniz uykuyla uyanıklık arasında garip bir noktaya ulaşmışken “şimdi ülkenin en büyük ama pek büyük..” anonslarıyla uyandırıldığınızda aslında hiçbir yerin çok büyük olmadığını idrak etmenize müteakiben ben şimdi neden burada bunca yorgunluğu çekiyorum diye kendi kendinize sorduğunuz o anda az ya da çok bir başka ülke gördüm diye atacağınız cakaların tesellisiyle sıkı sıkıya tutunursunuz anınıza) gez götüm yolları konulu, televizyondaki gezgin programlarına özenip de çıktığım yurtdışı seyahatimde koca bulmak(en patetik olan buydu; evde kalmış kız kurusu logolu bu grubun yaş aralığı 30 ila 40 arasında değişmektedir, azaladabilir, çoğaladabilir, bazı yaşlar hep aynıdır değişmez kırksa kırktır on yıl boyunca. Halen daha umudunun olması ise takdire şayandır, bir umuttur yaşatmaktadır insanı..)
11-Daha çok para kazanmak, yeni bir ev için, olmadı arsa alır müteahhide veririz.
12-Doktor koca bulmak
13-Öğretmen bayanla evlenmek
14-Para
15-Money
16-Argent
17-Aşık olduğum kızla yarın öpüşmek, yarın ama; olmadı ondan sonraki yarın
18-Çok para kazanıp güzel kızlarla yatmak
19-Çok para kazanıp erkeklere muhtaç olmamak
20-Çok para kazanıp dünyadaki bütün kızlarla yatmak(bu gencin yatmaktan kastı tek uyumaktı sanıyoruz yahut hiç uyumamak, bizler de tam anlayamadık)
21-Para yapıp içinde bulunduğum sefaletten kurtulmak
22-Ciddi para yapıp ailemi ve kendimi içinde bulundukları müşkil durumdan kurtarmak
23-Para biriktirip bir an önce kendi uzmanlığım olan işimi kurmak ve ağız kokusu çekmemek(bunu söyleyen arkadaş dişçi idi!)
24-Baş aşçı olmak
25-Baş mühendis olmak
26-Başbakan olmak
27-Bir yerin başı olmak, artık nerenin olursa.
28-Şu akıl hastanesinden kurtulur kurtulmaz, cadaloz kayınvalidemle, geveze kayınbabamı ve hanımın tüm paragöz sülalesini jülyen jülyen doğramak ve etlerinden salam ve sosis yapmak.
29-Zengin koca bulup, balayına Maldivler’e gitmek
30-Zengin koca bulup, eski gecekonduma Mercedes’le gitmek
31-Hafta sonu gideceğim Deep Purple konseri
32-Rus aftosunun koynundan çıkmayan kocamı kara büyü ile eve döndürüp, evi üzerime geçirdikten sonra habersiz satışını yapıp tüpçü Murtaza ile sayfiyeye yerleşmek:Fadime
33-İş yerimdeki rakiplerime üstün gelmek için çevirdiğim tüm tezgahların, bugüne dek kurduğum tüm kumpasların su yüzüne çıkarılmadan müdürlüğümün gelmesi.
34-KPSS’yi kazanmak, memur olarak herhangi bir yere atanmak ama ne olursa olsun devlete kapağı atmak, devletin olmak, yeter ki devletin olayım demirbaşı bile olurum.
35-Hamile kalmak için sıfır sperm sayılı kocamla sayısız kereler başvurduğumuz embriyo transferi işlemlerinden sonra en nihayet rahme tutunan şimdilik fasulye büyüklüğündeki bebeğimle sorunsuz bir hamilelik geçirmek ve artık içime işlemiş olan kendimi üzerine tüm haşmetimle oturup, sıcak tutmak gayretiyle en çok da üşümesin diye çift sarılı bir yumurta olarak insanoğlunun kursağına gitmek üzere teflon tavada üzerine karabiber serpiştirilen bir kahvaltının parçası mı yoksa bir civciv olarak bana mı kalacağı endişesiyle yaşayan bir tavuk olarak hissetme duygumdan sonsuza dek kurtulmak.
36-Doğal yollardan hamile kalmak(bunu diyen yeni evli kadın, 35 numaradaki bayanın hiç sonu gelmeyen cümlesinin etkisiyle bir çırpıda söyleyiverdi. Yaşama nedeni miydi bilemiyoruz, kendini kötü hissetmiş olduğundan olsa gerek ya da bu uzuun cümlenin bir şeylerin öncülü olabileceği hissine kapıldığından kim bilir, bir yakarış hatta bir çığlıktı ağzından dökülenler).
37-Popçu olmak, topçu olmak, en sonunda da ismimi kullanıp çorbacı açmak.
38-Yeşil sahalardaki boşluğu doldurmak(geniş görüp bana da yer vardır diye ortama dalmak isteği hiç bitmeyebilir).
39-Emekli olup bağlan bahçeylen uğraşmak, köyüme geri dönmek
40-Çocuklarımın mürüvvetini görmek
41-Çocuklarımın mürüvvetimi görmesi
42-İkinci evliliğimi genç hanımla yapmak
43-Üçüncü evliliğimi genç hanımla yapmak
44-Gazetelerin birinci sayfasına manşet olmak(Oldu da pek iyi olmadı.)
45-Devreden sayısal 146. Hafta çekilişleri
46-Seri piyango biletlerim
47-Evi tuğladan yapıp, kızı Muğla’dan almak.
48-Arkamda saygın bir isim bırakmak
49-Arkamda saygın bir miras bırakmak
50-İçine tutku karışmış üniversite cinayetini araştırıp, üzerine roman yazmak(kız güzel miydi acaba?) ve acıların üzerinden bir başarı inşa etmek(şimdiden bravo bana, sefil ve az gelişmiş aklıma)
51-Genç Turkcellliler kampanyası devam ediyor ise, çocuğun telefonunu alıp hanımın sinema biletini bedavaya getirmek(en yaratıcı ve kısa vadeli yaşama nedeni buydu)
52-Kuğu Gölü gibi bir şey bestelemek(en çılgıncasıydı ama gözlerinden tuhaf pırıltılar geçiyordu besteci aday adayımızın, bir an korktuysak da biliriz ki müzisyenlerden kimseye zarar gelmez, Bertrand Cantat’sa istisnadır.)
52-Tibet’te Budist rahiplerle yanyana ibadet edip tesbih çekerken, neden kendi ülkemde aynı derinliğe inemediğimin cevabını bulmak. Muhtemelen Tibet’te de o derinliği bulamayacağım çünkü derin olan yerler değil, sığ olan benim kalbim(böyle bir durumda herkes okyanusun en derin yerine atlar bir daha da çıkmazdı, oysa ki..)
53-Tatlı tatlı anırmak(söyleyen beş yaşında bir çocuk idi).
54-Tüm dünyanın müslümanlaştırıldığını görmek(sakalları çorbanın içindeydi, Vahabiymiş)
55-Şehrime denizi getirmek(dört tarafı karayla çevrili bir ilin belediye başkanı idi, “ölmeden ama” dedi, gözleri doldu, cümlenin sonunu getiremedi, ağlamaya başladı:duygusal başkan)
56-Hacca gitmek
57-Umreye gitmek
58-Salondaki üçlüyle, iki berjerin yüzlerini kadifeyle kaplatmak
59-Bizim adama bulaşık makinesi aldırmak, bulaşıktan çıkmayan ön yüzeyi kıpkırmızı olmuş ellerimi pamuklarla sarıp sarmalamak, vazelinlerle ovmak
56-Bazen bağırışlarından cinnet getirecek hale geldiğim tüm çocuklarımı ve dışarıda top peşindeki tüm diğer çocukları bir gemiye atıp uzak diyarlara, ufukları açılması bahanesiyle gönderip, arkalarından su dökmeden uğurlamak, bazen böyle hislere kapılıyorum işte yerli yersiz.
57-Amcamın sapıkların şahı oğlundan hamile kaldıktan sonra annemin baskılarıyla ve babamın dayaklarıyla konu komşudan ve tüm sülaleden gizli doğurup cami avlusuna bıraktığım o günden tam on sekiz yıl sonra hala daha her gün tekrar, her gece hiç aralıksız rüyalarıma bulaşmasıyla hiç dinmeyen vicdan sesimi ne yastıkla, ne ellerimle, ne de ilaçlarla boğamadığımdan bedensel özürlü vicdanımsa bir başına camdan atlayamadığından bebeğimi bulmak, bebeğimi bulmak, bebeğimi bulmak. O şimdi on sekiz yaşında bir genç adam.
58-Düğünü ucuza getirmek, ev eşyalarını ikinci el bit pazarından almak
59-Anne tarafından gelecek olan mirasa konabileceğim günleri görmek; yaşamak, yaşamak, daha uzun(uzun dediysem ömür denen şeyi çan eğrisi gibi uzunlamasına düşündüğümden olsa gerek sanırım yoksa çok derdim geniş açıyı baz alarak) yaşamak.
60-Tüm Milliyetçi Kürtleri topraklarımızdan sürmek(çaprazlama ve misilleme)
61-Tüm Milliyetçi Türkleri topraklarımızdan sürmek(çaprazlama ve misilleme)
62-Tüm Milliyetçi Paganları topraklarımızdan sürmek(kalmışlarsa)
63-Kimseye muhtaç olmamak için diet yapmak, spor yapmak, sağlıklı olmak(en dokunaklı cevap idi, sanki sağlıklı sağlıklı bir araba çarpsın ya da biri bir kurşun sıksın, olmadı yanlış kabloyu keseyim de anında öleyim der gibiydi).
64-O çocuğun tek beni sevmesi
65-O çocuğun tek beni seçmesi
66-Acılara gark olup -ama hep ve mutlak ve hiç geçmeyen acıya- Rimbaud’dan iyi şiir, Tolstoy’dan iyi romanlar yazmak(Ve hep bir ölüyle bilek güreşine girerek zaten baştan yenilmek. Tımarhanedekinden daha büyük bir deli varsa o da buydu. Mezardakilerden ne istediğini kimseler bilemedi).

 

 

GAGAVUZYA:

image

Bir arkadaşımın ülke biterse eğer (aklıma getirmekten itinayla kaçındığım ama olası manzara post-apokaliptik filmlere ve kitaplara benziyor; son kaynakları yediğimizi hayal ediyorum  ya da son kertede birbirimizi; yahut kıçımıza bir tekme yedikten sonra sınırdışı edildiğimizi düşünüyorum; ama bu en yakın sınır mı olur yoksa son yemek gibi son bir şans tanınır mı gitmeden bilemiyorum); gidip yaşayabileceğimizi düşündüğü yer. Kendi kendine planlar yaptı sanırsam ya da çok fazla belgesel izledi ya da ülkesinden ve geleceğinden umutsuz çoğumuz gibi-çoğumuz kadar; ama bir yerden bu Gagavuzya hadisesini yakalamış aklı evvel arkadaşım. Hiç aklıma gelmez. Bravo valla. Ben egzotik Sahra, Sokotra Adası, çöl iklimi, matrak Araplar(evet aslında dünyanın en eğlenceli olabilecek ırkının üzerinde fi tarihinde başlamış olan kavim savaşları bir kabus gibi çökmemiş olsaydı ve kah etnisite kah geri kalmışlık bunca semerleri olmasaydı dünyanın en eğlenceli insanları olduklarına kesinlikle hemfikirim), teslimiyet, boşvermişlik, salt inanç ve az kuşku dolu ilkel bölgeler sayıklarken; biz Türkleri çok seviyorlarmış diye yaşamak için-ne olur ne olmaz diye-Gagavuzya’yı seçmek ve o doğrultuda planlar yapmak ve giderken beraberinde yaşamak için seçtiği insanlara da telkinlerde bulunmak Gagavuzya için. Gagavuzya ya!

image

Küreselleşme insanların kafasında çığırlar açabiliyor. Artık eskisi gibi değil her şey. Anadolu seyahatlerimde inip bindiğim arabalarda her on dakikada bir karşıma çıkan Yunus Emre buradan geçti yazılarını hatırlıyorum da, bizim motorlu araçlarla on dakikada teptiğimiz yolu at-eşek-merkep üstünde olmadı yayan olarak tepmenin güçlüğü asırlar sonra Emre’lerin ve benzerlerinin zahmetlerine bir övgü olarak hatırlanmayı hak ediyor.

Bir uçağa binip gitmekle başlayabilir bir gün her şey; yeter ki o cesareti kendinde bul, yeter ki iste, çok iste, olur.

Sevilmek ne olursa olsun daha çok sevilmek ve akabinde kabul görmek. Bunun için bir iç savaş çıktığında yahut sınır dışı edildiğinde seçtiğin ülkede sevilebilinir olma ihtimalini düşünmek. Dil, Tarih ve Coğrafya’nın önemi burada ortaya çıkıyor. İnsan önce doğduğu ülkenin, bölgenin coğrafi yapısıyla şekilleniyor ve hatta komşu coğrafyalarla ve ne kadar çok değişik coğrafyayı görür ve tanırsa o kadar çoğalıyor hayatta. Sonra diliyle karışıyor hayata. Dilin yok olduğunda aidiyetin bitmiş oluyor. Seni sen yapan şifrelerin bir kıymeti kalmıyor artık. Tarihse ne gidip görmek, ne de onunla konuşabilme şansı tanıyor sana. Sadece okudukların kadar var. Tarihçinin sütüne havalesin nihayetinde. Tarihçiler geçmişte yaşanılanlarla geleceğin inşasında bir köprü görevi görürler. Köprünün ayakları çok sağlam olmalı ve harcının içinde kendi de yoğrulmuş olmalı, bazen bir duvar olmalı o harca bulanmış.

”Kitaplarını okuduğum tarihçilerin bir fenomen olmuş olması gerekiyor onlarla ilk defa karşılaşıncaya dek.”  diyen insanlar tanıdım. Her nesil bir öncekini gözünde büyütür belki ama tarihçilerin tarih isminin eskiliğinden gelen bir kuyrukları var ve onlardan yaşlı yazmaları isteniyor ve yaşlı olmaları. İlber Ortaylı’nın gençliğini hayal bile edemiyorum. Hatta yaşlı bir bebek olarak doğduğunu hayal ediyorum. Daha da ileri gidecek olursam  Kanuni ve Fatih kavuk ve sakalla doğmuş olmalılar. Arkadaşlarımın ortak kanısıysa şu; aynı kodlar üzerinden yürümeliyiz başından diyorlar. Yani herkes kendi dilediği tarih yazılsın istiyor. Kamplaşmanın ve zıtlaşmanın tabiatından iyisi mi objektif olmak adına yabancı kaynaklı tarih kitapları okumalı insan eğer çok merakı varsa.

Tarih denen ürkütücü ve aslında bilinemez zamana saplanıp kaldığında ise, intiban güç olabiliyor şimdiki zamana ve hayat sürekli olarak o sever, bu sevmez, bunun ölçüsü bu, şunun ölçüsü şu kadar diye geçmiyor. Her baba farklı miktarlarda sever ama öz, ama üvey. Kimisinin verebileceği sevginin bir limiti vardır. Daha çok sevgiyi gösterecek kolları kısadır, aklı yavaştır, kavraması zayıftır ya da zalimdir hem tabiatından, hem iklimden kaynaklı. Sadece yaşamalı bir iklimde, bir mevsimde, bir coğrafyada. Ancak zamana sıkıştığında sonsuz olabilirsin. Irkların sonsuzluğu yok, sadece devamı var. Değişmezliğin olmayacağı gibi. Senin ortak ya da değil geçmişinden gelen öfke kaynaklı, o ölçüde, o kadar, ben de sevemiyorum seni diyebilir bir gün birisi. “Senin sevmediğin kadar, ben de sevmiyorum seni.” diyebilir sana. Ne diyeceksin o zaman? “Hadi vur beni. Yoksa ben mi seni..” mi? Tek şey düşünmeli insan birileri yazsın diye yazılır yazgılar ve sen değilsin aslında yazan, tek kabahatli bilinçaltın. O istedi sen yazdın, o istedi sen yaptın. Suçlu yok, suçlu aramamalı. Minik ellerdir hayatı en iyi kavrayan, umudun ne olduğunu bilmezden önce bir bebeğin sabırsız büyüme gücüyle dolu içgüdüsel yaşam enerjisiyle tutunmalı hayata. Yoksa hep aptallar mutlu, sakın tasalanma. Bir gün, bir gün ama gidilip görülmeli Gagavuzya.

Cuma akşamı, 2014 Kış Olimpiyatları açılış törenine denk geldim Soçi’deki. Bir sürü ülkenin geçmesini bekledim. Türkiye’ye sıra gelmesi için. Bir sürü mutlu zıpır bayrak sallıyordu. En coşkulu ekip Amerika’nındı. Bizse altı sporcuyla katılmışız sadece. Olsun. İnsan bayrağını görünce gururlanıyor. Kırmızı kırmızı. Gagavuzya filan işin şakası. Yaşarsın ve dönersin kendi memleketine eğer üzerinde yaşayacak topraklara sahipsen. Her şeyden vazgeçmiş, bir daha dönmem asla onca manyaklığın ortasına desen de dönersin gene tıpış tıpış. Yapma. Sevimsiz politikacılarına rağmen doğduğun topraklar bunlar, zaten politikacılar her yerde aynı. -Hep sevimsiz yahut yapmacık olmayı başarabilmişlerdir kendilerince-. Senin gerçeğin bu, bayrağını seversin, hep sevdin. O kadar değil. Bunun fena bir tarafı yok. Kim demiş?

Bu sene kimse bana oy attıramaz. Kimseye dalkavukluğa seçim sandığına gitmiyorum. Milletini düşünen yok. Hepsi suçlu. Otursunlar birbirlerinin kasetlerini dinlesinler, filmlerini izlesinler ve mevcut vaziyetlerini idare etsinler. Kurunun yanında yaş da yanar bazen. Zahmet edip, gidecek olsaydım BDP’ye verirdim, inadım inat kıçım iki kanat. Bir onlar var davalarına sadık olan çünkü.

YEMEK & KÜLTÜR:

Fırsat bulduğumda severek ve şaşırarak okuduğum tek dergim kendi kültür hayatımdaki: “YEMEK ve KÜLTÜR” Artık sizin de. Sürreal-benim için- yemek isimlerine(Hılındor, Kurutlu Kelem Çorbası, Mannama, Hasbeli Aş, bunlar son sayısından), tariflerine(çok pişirilebilinir tariflerdense, nasılsa yapamayacağımı bilmenin verdiği hazla sayfaları gönül rahatlığıyla karıştırmanın olağanüstü gücüyle nefs kontrolümü yapabilmenin kolaycılığını sağlaması açısından) ve malzemelerine(5 adet kurut, 2 kg. yerli kelem, 100 gr. gilgil unu, 1 adet Doğu Anadolu tandırı, 1 adet küp, aynı bölgede yumurtlamış 10 adet “serbest” gezen tavuk yumurtası ya da 500  gr. Bölgedeki köy değirmeninden buğday unu ya da 3 litre yeni doğum yapmış ineğin ilk sütü-ineğin yüzü gözünüzün önüne geldi değil mi, yoksa memeleri mi sütle dolmuş ve sağılmayı bekleyen?-Ben kendimi o köydeki evin bahçesinde, bir naylon taburenin tepesinde, ayağımda naylon terlikler, içinde yün patikler, başımda yemeni, kovayı ılık gelen sütle doldururken hayal edebiliyorum ve hoşuma gidiyor bu her şeyi telaş etmeden yapabilen hayvanın sakinliği ve bana açtığı serveti) ve her şeyden önce bu yöresel tatların hikayelerine; ayrıca beslenme ve kültürle alakalandırılan yemek yapmanın ve saklamanın  kültürel kodlarına ve bunların altında yatan alt metinleri hakkında bir fikir edinmemizi sağlayan(saklama kültürünün kökeninde yatan korku ve kıtlık olgularına, soyun devamlılığını, dolayısıyla süreklilik sağlama nedenlerini ve kadın ve mutfak arasındaki köklü ilişkinin saklama boyutunun kadının genetik kodlarında aranabileceğini de ekler yazarı) yazılarına, aynı anda bir çok kültürün etkileşimiyle sentezlenip ortaya çıkan harikulade mutfağımıza selam gönderisine, zevkli konularına ve her ay karşıma çıkan ve kimi zaman nostalji yaşatan ufuk açıcı yazarlarına(2001 tarihli hiç eskimeyecek bir Murathan Mungan yazısı barındırır “Buz ve Peçete” isminde “Soğuk Büfe” adlı kitabına dahil ettiği) ve yine son sayısında Mario Levi’nin hiç aklımdan çıkmayan bir cümlesine istinaden beraber yaşadığı gelinini mutfağa sokmayan babaannesinin güçlü nedenine; yani gizli iktidar savaşına.. “Yemek yapan kişinin elinde iktidar var aynı zamanda.” Mario Levi.

http://www.yemekvekultur.com/

—-.—-

Kim yaptı ilk tohumu?

diye sordu küçük ağaç.
Bana bir bakın,

Ufacık bir tohumdum
Saklıydım derinlerde

Öte bir dünyadaydım
Bilmezdi beni ne gündüz ne gece

Çiğ suyunu içtikçe içtim
İçten içe büyüdüm

Kök saldım
Filiz verdim

Güneşle oynadım
Rüzgarla dalgalandım

Yıkandım yağmurlarda
Kudret kazandım

Ama büyüdükçe gün be gün
Hep bilmek istedim

Tohumumu kim yaptı
ve içinden beni dışarı kim saldı?

Söyle bana küçük dostum
Kim yaptı ilk tohumu?

Küçük çocuk önce bir kahkaha
ardından bir cevap patlattı

Seni küçük budala!
Tanrı gelmez mi aklına?

Beni de o yaptı,
Seni de o yaptı.

Sabancı Üniversite’sinden Prof. Dr. Selim Çetin’in kaynağını tam olarak belirleyemediği ama tohumu anlatırken sıkça kullandığım dediği bir anonim şiir “Kim yaptı ilk tohumu?”. Ben “Yemek ve Kültür” dergisinden alıntıladım. Şu fasulye deneyim geldi aklıma sonu hüsranla biten, çürüttüğüm mahsül. Benden anne de olmazmış, bir fasulyeyi bile öldürmüştüm ben. Bundan sonra başkalarının mucizelerine tanık olabilirim ancak. Yıllar sonra belki yüzyıllar “Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan?” sorunsalına kendimce getirmiş olduğum cevabım; neyin nereden ve kimden çıktığının mühim olan kısmı hangisinin buna daha çok değeceğinde yatıyor sanki. Bazen o tavuktan çıkmaktansa, kabuğumda çürüseydim keşke; dememeli sadece.

—-.—-

“Çıplak fotolara bakmak gusulü götürür mü?” diye google’a yazıp karşısına ikinci sırada çıkan sayfamı gördüğünde uğradığı hayal kırıklığını başka sayfalarda telafi etmeye çalışan insana sesleniyorum. Burası diyanet değil maalesef. O fotoğraflar ne götürür ne getirir bilemem ama diyaneti böyle şeylerle meşgul etmemeli. Bana sorarsan bu tür sorunların altında yatan nedenlerin cevapları için Dr. Haydar Dümen’e bir göz atmanda fayda var derim. İnsanın ufku genişliyor, neşesi geliyor, moral buluyor. Karartma içini, bozma moralini. Hem teselli bile bulursun belki sayfasında. Yeterli ve kaliteli ses rengine sahip olmayan kuşlar, epik ve lirik bir anlatım, doz aşımına yol açmadan oluşturulması gereken fantezinin hesaplanmasında yardımcı olacak iksir kıvamında ölçüler, doğru ve yanlış kullanım üzerine prospektüs sayılabilecek ve literatüre geçecek açılımlar.. Bir gün çok mutsuzken kahkaha atmak istediğinizde açılmalı, okunmalı. Bir kahır bir kahır hayat geçmiyor. Güldürmek en zor zanaat ve Dr. Haydar Dümen bunu başarıyor kanımca.

 BİR YERDE

“Gölgem değil, özlemim avutsun seni gittiğin yerlerde.”

image

Yerine ben mecnun oldum ve çöllerdeyim yine(bu işte bir terslik olmasın sakın!). Burası ne sıcak, ne soğuk.. en azından İstanbul’un soğuğu kadar işlemiyor insanın içine. Marakeş’ten sonra sevecek yerler biter sanmıştım halbuki ve yine tam da umudu kesmişken, bir coğrafya daha göz kırptı bana. Sanki sen gibi, seni anımsattı bir şey burada bana. Tam adını koyamıyorum ama çöl mimarisi ve hepsi benzer sonuçta, daha bilemiyorum, gidiyorum sadece. Hindistan’da olacağım çok yakında. Sonra belki Endonezya. “Gravity”de “Ganj Nehri’nde güneşi görmelisin, olağanüstü.” der yerçekimsiz ortamda bu dünyanın dışında bir adam bir kadına giderayak/ölürayak. Hayatının son zamanlarında hepimiz hayatla dalga geçmeyi bırakıp, alayı-kini-öfkeyi-bağımlılıklarımızı bir kenara atıp kendimiz olacağız ve biz bilmesek de Tanrı bunun için de son bir kez göz kırpmış olacak. Son sarf ettiğimiz cümleler(ne çok son diyorum bakar mısınız, korkum mu beni şüpheye düşürüyor yoksa şüphe mi beni kör kuyunun diplerine çekiyor?) bizi anlatacak, bir hayatın manifestosu olacak o cümleler. Son zamanlarda ne zaman önemli bir şey söylüyorum hissine kapılsam, ölmeme az kaldı diye düşünmeye başlıyorum. Bende “Ölüm bitti, o yok artık.” diyebilecek miyim acaba? Ölmek de bir iş değil mi nihayetinde? Hastalandığını öğreniyorsun ve başlıyorsun beklemeye, emekiliğine gün sayar gibi tekrar tekrar hesaplar yapmaya, birikitirdiğin insanlara, ötelediklerine, kıyıda köşede kalmış yenmemiş paralarına bakıyorsun, kefen paran-doktor paran-kalanlarda varsa çocuklarına, eşine, dostuna; sonra.. sonra her iş gibi bir gün senin nihai işinde son buluyor, kısaca işin bitiyor. Acısız olmasını diliyorsun, tatlı tatlı uykuda gelse keşke ya da ölüm bizi gündelik işlerimizde bulsa diyorsun. Bense cebime doldurduğum taşların ağırlığıyla bir nehirde boğulma cesaretini gösterebilecek kadar cesur değilim henüz, o yüzden  sürpriz bir sonum olacak şaşırtıcı derecede sıradan bir şekilde.

“Mehr Licht” mi”Mehr Nicht” mi diye uzun uzun kafa yormuş öfkeli dolayısıyla kırılgan Bernhard “Goethe Öleyazıyor”da(bunca yakışıklılıkla yazar olunmaz ki), Goethe gibi bir dehanın son zamanlarına denk gelen pespaye Krauter’in şansını anlatırken ironi dolu satırlarında. “Hayatımın İnsanı” dediği bir kadın vardı, o kadının yerinde olmak isteyen çok kadınlar tanıdım(bir tanesi için çok uzağa gitmeye gerek yok, tam karşınızda, platonik aşkın sonsuz gücüne -vuslata erilemediğinden sonsuz tabirini kullandım- inanmış bir insanın sevgiyi paylaştırmasının sevap olduğunu düşündürtmesidir referansım; tıpkı miras gibi, hak geçmesin kimseye, eşit dağıtmalı herkese, bazen bonkör bazen cimri bu hayatta insanoğlu ve böyle bir çeşidiz bizlerde işte).

Java’daki Nilüfer Çiçeği şeklindeki en büyük Budist tapınağı olan Borobudur’da ise tasavvufa da kaynaklık etmiş olan vazgeçiş, teslimiyet ve tevazu sözcükleri fısıldanır kulaklara. İnsan hırsların hatırlatılmadığı yerde mutlu oluyor ve bırakmak gerekiyor, istememek gerekiyor, isteyince, direnince ve diretince ve sonunda elde edince de mutlu olamıyor ki insan. Ama kalbimi bırakmam mümkün olmadığından, sen de geliyorsun benimle beraber tıpış tıpış, mecbursun buna. Yoksa sen bilirsin ve görürsün ıssızda kalmak neymiş? Ben kaldım, çok fena oluyor. Gene gel benimle, gücenme bana, kızarsın geçer unutursun biter.

“Yanmaktır, efendim, biricik çâresi aşkın;

Ağlatma da yak, hâl-i perişanıma bakma.”    Yaman Dede

Bir kitap okudum sıkışık zamanlarda kalakalmış insanlar üzerine. Bir adamın tecavüzünden kurtulabilmek için fahişe olduğunu söylemen gereken bir coğrafya bahsettiğim ve o coğrafyanın savaşmaktan sevişmeyi unutmuş adamları ve burkalarının arkasına gizlenip, çile çeken kadınları üzerine. Gizleri kalbine mühürlenmiş kadın, sadece bitkisel hayattayken, bir çeşit suni teneffüsle yaşatmaya çalıştığı adamının kulağına  fısıldayabiliyor sırlarını. Görülmeyen, isimsiz bir kadın o da diğerleri gibi, çünkü hiç sevilmemiş ve burkası onun kadifeden perdesi. Hiç sevilmemiş bir kadını sevebilmenin kutsaliyetini anlatmaya başlıyor aynı adlı filmi de ikinci yarıdan sonra. Mümkün müdür acaba? Benzer temalı bir Suudi Arabistan filmi var, tüm kalbimle oscar’ı almasını dilediğim ama aday bile olamayan. “Wadjda”. Simsiyah çarşaflara bürünmüş kadınlar ve çarşafa girmelerine az kalmış kadıncıklar var başrollerde. Kadın kadının kurdu oluyor erkek egemen dünyada bu kez. Namaz kılarken omuz omuza veriyorlar iyice, şeytan geçemesin diye; et ete değiyor ama. Hayatta Vecide’ler kazansa keşke. Ve Şili’den “Gloria”, Romanya’dan “Child’s Pose”da aday olamadılar. Çok yazık. Halbuki dans etmeyi  seven iki kadından Gloria güzel gülüyordu, Cornelia ise içli içli ağlıyordu ve erkekler kaçarken onlar duruyorlardı.  Erkekler Tanrı’nın kaçış halindeki suretleri olmasınlar sakın? Sakın ola büyük konuşma, olmaz olmaz deme bu hayatta; olur olur.. bir bakmışın kaçar vaziyetteki bir surete aşık olmuş bulunmuşsun, kim bilir? Hadi bakalım, ayıkla pirincin taşını. 

http://m.youtube.com/watch?v=3koigluYOH0

http://m.youtube.com/watch?v=Ax8lYeZIh44

http://m.youtube.com/watch?v=-KGu9OJxsxQ

—-.—-

Beni o kadar çok sev ki, kendimi bir şey sanayım.

Hayatı hazmedemediğin zamanlar vardır ve kaçacak yer arar durursun kendine; oraya mı gitsem, şurada mı olsam diye. Tesellisiz ağla derim ben böyle zamanlarda. Ama ağla. Rahatlarsın çünkü. Gözyaşı dökmek güzeldir, tuzlu tuzlu. Biriktirdiklerin de beraberinde çıkarlar fışkırarak. Sev gözyaşlarını her zaman, çünkü çok yaşananlar gizli o gözyaşlarında..

Radyoda bir şarkı var ve aklımı başımdan almaya yetti. “How long will I love you?/Seni daha ne kadar seveceğim?” diyor ve ben inan bilmiyorum, belki sonsuza kadar, belki sadece ölene kadar. Tek çiçekle bahar gelmiyor diyordu Tolstoy ve aralık bitmek üzere olsa da, daha çok var bahara. Avuntu olmadan yaşanmıyor, kışın sonu bahar hem de ilkbahar. Öleceğimi bilsem tek avuntum olacaktır mevsimleri hissedebileceğim bir yere gidiyor olma fikri. Ben orada da bekler dururum baharı ve yazı ve sonra her bahar aşık olurum. Bir ölünün sevebilmesi mümkündür çünkü ve ruhlar da hissederler mevsimleri. Güzel havalarda onlar da coşar. Buğulanmış bir cama isimlerini yazarlar. Tek nefeste hissedersin eğer o sana hissettirirse. Bir süre sonra camdaki isim akmaya başlar, buğular çözülür. Tesellisiz ağlayanların gözyaşlarıdır onlar. Ben de böyle yapmalıyım. Tesellisiz ağlamalıyım, içtenlikle, kimse veya hiçbir şey avutamamalı beni. O zaman gerekli bedelleri ödemiş, cezamı çekmiş olurum, kalbime gömülenler açığa çıkar. Artık daha çok sevmeye, daha çok vermeye gönüllü olurum. İşte o zaman ben olurum, işte o zaman insan olurum. İnsan olmak her ne demekse.. Merak edip bakıyor insan haliyle, işte size insanın sözlük anlamı: Memeliler (Mammalia) sınıfının,insangiller (Hominidae) familyasından, iki ayağı üzerinde duran ve yürüyen, kolları kısa, vücudunun birçok yerlerinde tüyler azalmış, çeneleri belirli, beyinleri çok gelişmiş, kafatası yuvarlak ve yüz açısı yüksek, konuşabilen tek yaratık. Ama sayın sözlük, itiraz ve itiraf ediyorum ve Tanrı şahidimdir ki; “İnsan susar.” diyorum. İnsan bir gün, an gelir susar ve sustuğu o an dinlemeyi öğrenir. İnsanlar sorar, eşeler dururlar sizi ve sizi siz yapanları ve siz susarsınız “tek”. O anlara ulaşabildiyseniz eğer; yani susmayı öğrendiyseniz artık hayat sizindir. Hayat heyecanın bittiğinde, hayatı öğrendin demektir sonunda. Varoluşumuzun içinde gizli gizli barınmakta olan ve bizim genel olarak kötüye kullandığımız ya da nasıl kullanmayı bilmediğimiz durumlarımızı -pembe panter kılıklı şeytan da buna dahil- kısa bölümlerle anlatmaya çalışan, geçişlerdeki kopukluğu önemsemeyen bir filmin(Post Tenebras Lux) rahatsız edici sahneleri üşüşüyor kafama. Asap bozucu sahnelerin, kışkırtıcı bir şekilde verilip akılda kalabilmesi yönetmenin başarısı ve her şey şaşırtıcı şekilde gerçekçiydi. Reygadas, Malick’in yolundan ilerliyor sanki. Agresifleşmeden ve sıradanlık içerisinde veriyor tüm sertliği ve telaşsızca oturduğumuz koltuklarımızdan yüksek tevazu içerisinde bu sakin hayvanın sınırlarını sorgulatıyor bize, yargılatmadan. Evrime karşı pasif bir direniş halinde gibi yönetmen. Bizi çok tanıdık yerden yakalıyor, filmin başındaki yer ve gök olaylarına çok başka anlamlar yükleyen o küçük kız çocuğuyuz biz. Etrafındaki köpekler de çok tanıdıklar, havlayıp koşturup duran ve insanlara bir türlü laf anlatamayan ve hep havaya doğru uluyan..

—-.—-

Seni seviyorum ve sen bunu hiç bilmeyeceksin. Ne acı. Ben şanslıyım, bakma. Seven benim. Önce kızsam da, sonradan kazanan benim. Sırt çevirip kaçansa sensin.

Saçak altı kurudur, misafirin yoludur, benim de gitmem gerek uzaklara, misafirim burada sonuçta. Bir kadın vardı ve bana “Musibete de şükret.”demişti. Öyle ya, şükür, buna da şükür. Senden gelen musibete de şükür.

Seni hep sevdim. Bana sevgi gerekti çünkü. Ve dönüp baktığımda etrafımdaki herkes sevgisizdi. Sakın beni unutma. Sarhoşken birbirine kabul ettirtilmeye çalışılan o saçma sapan sözler hep unutulur; ama hani dilinin buğusu kalır ve gerçek olur ya.. ahh işte onlar gerçekleşseydi.. Belki.. Hiç gerçekleşmemesini istediği şeyleri arayıp duran bir insanın son sözleri bunlar, gidemeden.

Şu kader meselesini çok büyütmemek gerekiyor, ben çok büyütmüşüm gereksizce. Halbuki yazdıklarını yaşıyorsun işte. Gözyaşlarının ve gülücüklerinin pırıltısından bahsetmelisin bana. Her ikisinde beynin hangi tarafı uyarılır söyle bana. Hangisi daha kuvvetli? Eğer aşk kuvvetli bir duyguysa, güldüren mi yoksa ağlatan mı daha güçlü düşün sadece, hayatımın kahramanı. Bense seni değil, seni sevmeyi sevdim. Sakın beni unutma.. Kim söylemişse, yalan söylemiş. Aşk tek kişilik, yoksa adı meşk olurdu ve ayakta yolcu kabul edilmiyor, sen arada kaynamayı sevsen de. Ve aynaya baktığında çekil aradan, çekil; çünkü bir gün gelecek karşıdan karşıya geçemez olacaksın trafikte. Bir trafik ki sorma, keşmekeş. İşte o zaman iste, yolların açılmasını dile, trafik akmasın, dursun de, gör bak çekilecekler aradan, bir kuş gibi geçeceksin karşıya, hatta süzüleceksin, yollar açılacak önünde ve kapılar, gerçekleşmesini istediğin tüm isteklerin senin kendi hırsların, komplekslerin; kurtul onlardan, boşalt semerindekileri, yeni doğmuş bir tayın kürdan gibi bacaklarıyla ilk defa doğrulmaya çalıştığı gibi tutun hayata, yıllarca yürüyememiş felçli bir kötürüm gibi, bitkisel hayattan yeni uyanmış, beynin yıllarca komut  verememekten yürümeyi unutmuş bacaklarına sahip olduğunu hayal et, ilk adım, ilk öpüş, ilk nefes sanki. Seni çok seviyorum, inan buna. Beni kerelerce oku satır aralarında. Yüz kere, bin kere, milyon kere. Her kelimemde sen gizlisin, sakın unutma.

—-.—-

Ülkem çalkalanıyor şimdilerde. Günlerin ve yılların birikmiş öfkesi vardı benim de bir zamanlar üzerimde. Çok öfkeliydim her şeye ve herkese. Oldu bitti ve ben rahatladım sanki, daha fazla öfke biriktirmemeyi öğrendim uzaklarda. Şimdi bakıyorum da, dövize çevirmediğimiz her kuruşun acısını çekeceğiz belki ama cezasız değil hiçbir şey ve cezaları olsun işgaliyetleri beyinlerimizdeki. Allah aratmasın sizi bize ve mahçup etmesin bizi dünya aleme.

“Bükmemekte mesele ne boynunu  ne fikrini ne vicdanını;

Kendi keyfin için diyar diyar gezinmek

İlahi güzelliklerine doğanın hayret ederek

Ve sanat ve ilham yaratıları karşısında

Titreyip coşmalı insanın sarsılan ruhu.

İşte mutluluk bunda! İşte hak bunda…”.    Puşkin.

 

                 

 

                                                                 BİRİNCİ BÖLÜM

                             “Bazı insanların kaderinde büyük şeyler yapmak vardır.”   FAUST

KADER:

Kırılganlıklar mevsimiydi. Kayıpların çok olduğu, hayal kırıklıklarının içe kapanmaları getirdiği, doğumdan çok ölümün kapılarda dolaştığı, düğünden çok düğümlerin peşi sıra geldiği, huzursuz ruh popülâsyonunun sakin ruhlara açık ara fark attığı, erkek çocuk beklerken kadın çocukların doğduğu, sokağa çıktığın anda ayazın yüzüne çarpıp tek yalamakla kalmayıp ısırdığı, sobaların tek göz odayı ısıtıp, diğer odaları rutubetiyle çürüttüğü kapkaranlık bir kış. Böylesi bir kış gününün akşamında bir taşra kentinin kenar mahallelerinden birinde başlayan doğum sancılarına, doktorsuzluk ve hiç bitmeyen parasızlık da eklenmiş ve altıncı çocuğunu doğurmakta olan genç kadın komşu kadınların elinde kan kaybından ölmüştür. Çektiği ızdıraplar dindiğinde ölümün hakkını verebilmiş kadının yüzüne huzurun serin dokunuşu temas etmiş, sevenlerine ileride hatırlayabilirlerse eğer ufak bir teselli kalmasına sebebiyet vermiştir. İşte bu altıncı çocuk kadının davasının hükmü, kâinat tarafından yazılmış olup, mahkûmiyetinin nedeni ölüme sebebiyet verme, cezası ise ömür boyu bu dünyada bu bedene ve bu isme sıkıştırılma cezasıyla kayıtlara geçirilmiştir.

Evren yazar evren bozar misali genç kadın bebekken bilmemiş, kendinden büyük kardeşlerinin elinde döne dolaşa çocukluğa erdiğinde ve çocuk felcinden bir bacağı topal kalıp da aksaya aksaya en büyük abisinin yanında okula götürüldüğünde idrak edebilmiştir ancak sebebiyet verdiği anasızlık ve güzide kaderi tarafından buna ek olarak topallıkla cezalandırılmanın ne demek olduğunu. Hoş ne geldiyse onun ve ailesinin başına yoksulluktan gelmiştir ama kader adı, evreni aklayan bir kelime olduğundan hoşa gitmekte, avutmaktadır herkesi. Kaderdendir doktora gidememek, kaderdendir aşı olamamak. Abi ve ablaları kâh evlenerek, kâh kaçıp giderek, kâh askere gidip gelemeyerek bir bir evi terk ettiklerinde çok defalar baş göz edilmeye çalışılan babası inatla direnerek kızının yazgısına ortak olurcasına bir daha evlenmez asla, ta ki ölene dek. Dışarıdan bakıldığında tuhaf bir ikili olmuşlardır. Kız akıllı çıkmış öğrenim hayatı boyunca tüm derslerinden geçmiş, kimselere sorun çıkarmadan sessiz sedasız mezun olmuştur liseden. Bu zaman zarfında babanın üzerine çökmüş korku ve kaygılar yerini kızını daha hala kendi elleriyle okula götürüp getiren, hayatını elinde kalan tek şey olan kızına adamış bir adamın umutlarına bırakmıştır. Sınıf arkadaşları ve mahalleden komşuları arkalarından konuşur olmuştur bu yaşta kız okula babayla mı gelirmiş diye. Ne bu böyle karıkoca gibi diyen bile çıkmıştır. Dış dünyayla bağlarını iyiden iyiye koparmış baba kıza cesaret edip bir şeyler çıtlatmaya yüz bulamadıklarından da mahalle aralarında ettikleri dedikodularla yetinmek zorunda kalıp, bir süre sonra da kendi dertlerine düşüp iyiden iyiye unutmuşlardır bu karmaşık ikiliyi. Bir gün babası öldüğünde ise kimselere haber vermeden acısını kalbine, babasını mezara, arayıp sormayan kardeşlerine inat birkaç parça eşyasını alarak çıktığı evini de dökmüş olduğu benzinle iyice ıslattıktan sonra, alevlere teslim ederek çıkıp gider tam 19 yaşında. Yanında götürdükleri ise babasından kalma bir miktar birikmiş para ve bir kaç parça da kıyafettir. Nüfus kâğıdını da atmak ister alevlerin arasına sanki hiç Kader olmamış gibi. Evini yakmıştır bir daha dönmemek için, eşyalarını yakmıştır ona geçmişini hatırlatmamaları için; eğer bir imkânı olsa kimliğini de değiştirip yeni bir kimlik ve yeni bir isimle, yeni bir hayata başlıyor olmayı tercih ederdi. Bu olasılık gelecekte olabileceğinden şimdilik gerçekleştirmeyi dilediği hayalleriyle düşer yollara bir başına Kader.

—-.—-

On dokuz yılın ardından genç kız hayatında ilk defa şehrini, semtini, evini barkını terk etmiş; ama aynı zamanda ilk defa şehirlerarası bir otobüse binmiş, tabi bunun için semt garajındaki görevli memurun cam kenarı mı, koridor mu olsun sorusuna ne diyeceğini bilemeden ama sonra pencere kenarı ona hep akmakta olan ama kendisinin bir türlü dahil olamadığı geçmişte kalan hayatını anımsattığından, koridor demiş, yol boyunca onunla beraber seyahat eden yolcular ve arada meşrubat ikramı için gezen muavini gözleriyle takip etmekten yolun ne kadar sürdüğünü anlayamamıştır bile. Babasının hiç konuşmadığı ama arada sırada haber aldığı ana bir baba ayrı bir erkek kardeşi vardır. Önce onu bulacaktır İstanbul’da. Eyüp’de oturmaktadır amcası. Adresini evi toparlarken bir zarfın üzerinde görmüştür. Adam hala orada oturmuyorsa da sora sora bulacaktır ama şansını deneyecektir her şeyden önce. Bu saatten sonra gidecek kimsesi yoktur. Kardeşleri bir daha ne onu, ne babalarını arayıp sormamıştır. Babası ise bu gidişlerin ruhunda açtığı yaraları kızına sezdirmemeye çalışmış, tek bir şikâyet etmemiştir sınırlı yaşamı boyunca. Zaten çok konuşmayı sevmeyen adam, geçmişin üzerine bir perde çeker, bir daha da perdeyi aralamaz. Küçük yer olduğundan, ana göçtü, kardeşler kaçtı, babanın da arkasında kalacak diye erken yaşta biraz da acıdıklarından olsa gerek Kader’e bir bir kısmetler çıkmaya başlamış; ancak babası yarı hiddet çoğu tiksinti dolu ama çok kesin bir dille reddetmiştir kızı kusurlu diye gelen kâh iki karılı kuma götürmeye meraklı yüzsüzleri kah yaşlı ve dul kalmış dedeleri. Anne tarafı ise köyden hiç çıkamamıştır ve kasabadan köye geçmeyi istemez Kader’de. Oradaki hayat daha çilelidir çünkü. Bir küçük bakkalları vardır, sonradan gelmiş bir de sağlık ocakları. Kış geldi mi kar kaplar yollarını, zaten yürümekte güçlük çektiğinden buzlar çözüldükten sonra kalan çamurla karışmış eriyik karlar daha da güçleştirir yaşamını. Bozuk yollarında kaç defa kaymış, düşme tehlikesi atlatmıştır. Her doğrulduğunda önce sağlam bacağını kontrol etmiştir. Bir can hakkını kendini bilmezden önce kaybettiğinden, kalan canına yani bacağına gözü gibi bakar olmuştur. Soba yakmak, odun kesmek, bir başına evin onca işiyle uğraşmak ve bunlarla ömrünün biteceği düşüncesi her aklına geldiğinde sırtı ürpermiştir Kader’in. Köyde gençte kalmamıştır artık. Kalanlarda Fatih gibidir. Fatih’se..

Köylü kaç dönüm toprakları varsa oradan ekip biçtikleriyle geçinmektedir. Onlara sorsan çok yoktur, ama hiç yoktan iyidir. Kendi aralarında yok olanın yok olur dediklerinden ama var demekten de göz olur kaş çıkar diye söylemeye çekindiklerinden biraz vardır ama kendilerine yetecek kadardır diye kestirip atarlar hep. Evin hatta sülalenin tek üniversite okumaya hevesli olan erkek çocuğu ise İstanbul’a okumaya gitmiş, İstanbul’da çalışmış ama tutunamadığından olsa gerek, altı ay gibi kısa bir sürede baba ocağına dönmüş, çiftçi olmaya okumuşum ben diye hayıflanarak ve büyükşehirde tutunamamanın verdiği kompleksle kös kös dönmüş, yaşamaktadır köyünde, evinde, ana babasıyla. Fatih koymuşlardır çocuğun adını ve Fatih, Boğaz’ın güzelliğinden bahsederken, bir anda çektiği sıkıntılardan, ulaşım araçlarına binebilmek için mesai saatlerinde aynı anda hücum eden binlerce insanın hoyratlığına dek uzanan hemen hemen aynı hikâyeleri anlatıp dururken söze girmeye çalışan çoğu ilkokul terk akrabalarını siz nereden bileceksiniz benim ne çektiğimi, cahilsiniz hepiniz diye azarlayıp durmaktadır her fırsatta. Koskoca adamlar ve kadınlar da hiç gitmeyip hiç görmediklerinden elleri böğürlerinde nefes almaya korkarak aynı hikâyeleri bıkıp usanmadan dinler görünmektedirler kah sobanın başında titreşerek, kah yaz geldiğinde bahçenin içindeki sedirlerin tepesinde sıcaktan mayışmış bir şekilde tüneyerek . Köy yerinde evlenebilmek için son derece geç sayılabilecek bir yaş olan yirmi dokuz yaşına gelmiş olan Fatih, kendini ne şehirli ne köylü saydığından köyün kızlarını beğenmeyip, şehirli kızlara da uzanamadığından gün boyu davar güdüp, tohum ekip, taşa toprağa küfrederek ailenin başına patlamıştır tabiri caizse. Okuttuklarına bin pişman olmuştur aile ama iş işten geçmiştir artık. “Hiç görmese iyi olacaktı emme..” diye devamını getiremedikleri cümleler kurarlar sürekli. Kader en çok Fatih’e benzemekten korkmuştur hayatta. Babasına göreyse sülalede bu tipten bir akıl hastalığı vardır karısının tarafında. Bu neslin delisi de Fatih’tir. Adına güvenip, İstanbul’u fethedicim diye gitmiş, tarih okumuş, bir rivayete göre hiç bitirememiş, hatta hiç okuyamamış, belki hiç kazanmamıştır bile ve bir aralar Bakırköy’e kapatılmış, yirmi bir günlük tedavisi bitip eve gönderilince, İstanbul’da her kaybolduğunda telefon kulübelerinden yaptığı aramalarla Fatih Camii’ne göre koordinat verdiğinden, zaten İstanbul’u pek de bilmeyen babasınca bulunması epey zaman almakta, gizli bir şifreymişçesine, sanki bir duyan bir dinleyen varmış gibi fısıltıyla konum bildirmelerinden kolay kolay ne dediği anlaşılamadığından başa çıkamayıp eve getirmişlerdir hava değişimi bahanesiyle çocuklarını. Sıkıldı mıydı, hele ki kafası attı mıydı köylü kurnazları, aşağılık kompleksliler diye bas bas bağırmaktadır önüne gelene. Köylü bildiğinden ses etmemektedir ama hastalığı ailesi tarafından gizlendiğinden okumanın pek faydalı bir şey olmadığı dersini çıkarmışlardır kendilerince. Şehre okumaya giden tuhaflaşıp gelir onların gözünde. Ankara yakındır onlara, büyük şehirse oda büyüktür. İstanbul’un keşmekeşinde kaybolacağına, toplaması daha kolay olacağından ailenin neden Ankara’ya yollanmadığını konuşurlar fısır fısır sokak aralarında, kahvehanelerde. Ama Fatih tutturmuştur bir kere İstanbul İstanbul diye. Kader bu köye ve benzer bir kaderin kucağına sığınmayı bu yüzden gururuna yediremez. Babası ise annesinden sonra gidip gelmez olmuştur karısının köyüne. Arada sırada aracıların ulaştırdığı selamlar ve havadisler hariç yavaştan bir Berlin Duvarı’nı örmüştür aralarına.

—-.—-

Kader’in Eyüp’e geldiğinde tam adresi bulmak için epey yürümesi gerekmiştir. Kaç para tutacağını bilemediğinden taksiye de binmez. En nihayet evin önüne geldiğinde iri yarı, beyaz atletinin ardından göbeği belirginleşmiş, yüzü falçata izli, dişleri yer yer kırık, kafası dumanlı adam açar kapıyı. Babasını görür gibi olur karşısında. Ne kadar benzemektedir ona. Babası daha ufak tefektir, bir de daha az saçı vardır. Kader anlık tereddüdünün ardından kendini tanıtarak içeri girer izin isteyerek. Adamın şaşkınlıktan dili tutulmuştur adeta. Nasıl buyur edeceğini bilemeyip, doğru kelimeleri arar iken genç kız içeri girmiştir bile. Salonun orta yerinde yanında yere bıraktığı bavulu, özensiz ve bakımsız hali ve iri kahverengi gözleriyle bakmaktadır amcasından yana. Adam üzerindeki az evvel balık kızartıp yağladığı beyaz fanilasının üzerine attığı düğmelerini iliklemediği kısa kollu gömleği ve efkârdan derin derin içine çektiği sigarasıyla döner odadan. Geniş omuzları, kaslı kolları vardır, bir bakıma yakışıklı ama hırpanidir. Kadınsızlık bu ailedeki adamların kaderlerinde vardır sanki. Bir şey vardır ona kanını kaynatan. Amcadır, babanın yarısı ne de olsa. Bir huyu daha vardır babasında da olan ve kendi huyunun da çektiği. Çok konuşmamak. Gerektiğinde susmak. ‘’Karşı taraf böylelikle ne senin hakkında ne düşündüğünü anlayabilir, ne de hislerini tahmin edebilir.’’ demişti babası bir keresinde ve eklemişti de; “Bir sırra dönersin insanların gözünde, merak ederler ama sormaya da cesaret edemezler.” tıpkı bu ailede yaşanan ve Kader’in de hiçbir zaman bilmediği o büyük sır gibi.

—-.—-

Amcası hiç konuşmadan gittiği mutfaktan, az evvel yağda kızartmış olduğu bir tabak balıkla döner. Salata ve ekmek getirir. Bir şişe de Tekirdağ rakısı vardır koltuk altına sıkıştırmış olduğu. Bir kadehi yarısına kadar doldurup, sek içmek üzereyken bir an kıza doğru bakar ve kadehini yerine koyar. İçeriden getirmiş olduğu bir diğer kadehi kendisininkine nazaran daha insaflıca doldurup, kızın önüne koyar. Şimdiye kadar hiç önüne içki bardağı konmamış olan genç kız elleriyle büyük bir iştahla yemekte olduğu balığını bitirir önce; sonra da temiz kalan parmaklarıyla kadehi tutar ve merak içinde bir yudum alır. Amcası ne tepki vereceğine bakar kızın. Yüzünden anlayamaz. Kız bir yudum daha alacakken, kendi kadehini tutup kızınkine dokundurur yavaştan. Kız bir yudum daha alır. Bir yudum daha, bir yudum daha derken, rakısı biter. Kadehi doldurur adam usulca ama temkinlidir nispeten. Tüm bu yaşananlardan gizli bir keyif almaktadır belli etmeden. İlk defa içen, 45 kiloluk bir kıza göre hayli dayanıklı çıkmıştır Kader. Amcası ise aralıksız içmektedir, litrelik rakının dibini bulduğunda ömrü hayatında ilk defa gördüğü yeğeninin karşısında bekârlığın da getirdiği alışkanlıkla masada sızar kalır. Genç kız amcasını bırakıp en az sahibi kadar bakımsız evin odalarını gezmeye başlar. Bir odada bir yatak, onun da üzerinde silme eşyalar ve kıyafetler vardır. Son kez amcasını kolaçan eder, adam horul horul uyumaktadır. Eşyaları yoklar, kutular vardır. Eline aldığı ilk kutunun içi boştur. İkincisininse içinde silah vardır. Dokunmadan önce elini dudaklarına götürür. Şaşkınlıkla bakar. Bir iki kutuyu daha yokladıktan sonra bir iki silah daha bulur. Zamanında babasının ağzından amcasıyla ilgili cımbızla çıkan birkaç kelime gelir aklına. Yaptığı iş tetikçilikmiş, birkaç kez başı belaya girmiş ama sonra toparlamış galiba. Yatmadan kurtulmuş. Eski polismiş. Televizyonda izlediği bir film gelir aklına. Hani şu kısa saçlı kızla, kolunda saksı taşıyan adamın oynadığı. Sonra amcasını düşünür ve tüm o kötü kalpli adamları. Gerçi amcasının masadaki horuldayan, yarı masum haline baktığında bir kahraman ya da soğukkanlı bir katil olmaktan bir hayli uzaktır ama tüm kahramanlar da birbirine benzemez ya. Filmlerde ya da kitaplarda son sözü hep kahramanlar söyler. Çocukluğunun kahramanlarını düşünür o da bir bir. Onun kahramanı bellidir. Bir gün Türkçe öğretmeninin derslerdeki başarısından ötürü eline tutuşturmuş olduğu kitaptaki Çingene çocuğu onun aklını başından almaya yetmiştir. Cathy ona ihanet etmiş, bir aptalla evlenmiştir. Heathcliff’se hayatının merkezi yapmış olduğu genç kadının varlığıyla yaşama gücü bulmuş, kendisinin asla yapamadığı bir şeyi yapabilmiştir hayat boyu. Öfkesini dışarı vurabilmiş ve intikam almak için geri dönmüştür getirildiği topraklara. Sonunda mutlu olmadığını kavrayamamış, zaten hiç mutluluk arayışı içinde olmamıştır ama yinede onda kendisini yüreklendiren, yaşama gücü veren bir şeyler vardır. Cathy öldükten sonra hayatta olmak cehennemde olmak gibidir, Heathcliff ruhunu kaybetmiştir Cathy’nin ölümüyle. Kader’inse hırsı gizlidir, anlaşılamaz, açığa vurulamaz. Aklına koyduğundan beridir de tek yaşama gücü vardır. Tutunabilmek. Bir hayat kurmak istemektedir kendine nerede olursa. Bir şehre, gelecekte bir insana, belki bir işe sarılmanın gerekliliğinin çok fazla bilincindedir erken yaştan itibaren, elinde avucunda olanların bir bir dağılıp, yok olduğunu gördükçe.

Dalmış olduğu hayal dünyasından, gerçek hayata döndüğünde elindekileri değerlendirmeye koyulur kendince. Yaşlı ve görünüşe bakılırsa içmeyi alışkanlık haline getirmiş amcası ve onun bir oda dolusu eşyası ve silahlarıyla, topal bacağı ve kimsesizliği ve kıt kanaat toparlayabildiği parasıyla geldiği ve gelmeden önce kırk kere kaybolduğu bu devasa şehrin bir semtindeki evinde ne yapacağını bilmez bir halde aklı yettiğince plan yapmaya koyulur. Önce kendine bir yatak ayarlayacak, sonra eşyalarının arasından diş fırçasını ve pijamalarını çıkartacak, sonra da amcasını yatırmaya çalışacaktır. Hiç vakit kaybetmeden iş yapmaya koyulur Kader.

—-.—-

Sabah olmuş, geçici bellek kaybının ardından uyandığı sandalye tepesinde akşam yaşananların dökümünü çıkarmaya çalışmaktadır Hakim. Filmin nerede koptuğunu hatırlayamaz, her zamanki gibi. Yalpalayarak ve öksürerek kalkar yerinden. Neden sonra bir kurt düşer içine. Acaba kız nerededir. Kendisi, kendine yer bulamazken, el kadar kız bu pis ve bakımsız bekâr evinde kendine hangi köşeyi bulup da uyumak yerine sinmiştir diye iyice meraklanır. Sonraki tereddüdü ise içerideki odada bulunan silahların varlığı olur. Kız onları görmüş müdür acaba? İhtimal içini ürpertir. Tamam meslektendir ama hap kadar kızın içi silah dolu odada uyumuş olma ihtimali bile rahatsızlık duymasına yetmiştir. Sonra bu dünyadaki tek amcasının hayatını kazanmak için şimdilerde ne iş yaptığını söylemiş midir acaba babası? Merak içinde girdiği odaların ilkinde kendisini bekleyen sürpriz kendi adına korkunçtur. Kız herhalde sabaha kadar çalışmış olsa gerektir. Oda pırıl pırıl parlamaktadır. Yatağın üzerindeki gömlekler, pantolonlar, temiz pis fırlatıp attığı her ne varsa kaldırılmış, odanın tozları alınmış, en önemlisi silahlar büyükten küçüğe kabında ya da açıkta sıralanmıştır. Ağzı şaşkınlıktan bir karış açık kalan adam öfkeyle odadan çıkar. Aynı şekilde toparlanmış diğer odadaki tekli somyada kıvrılmış uyumakta olan kızı şiddetle sarsarak kaldırır yerinden. Kız neye uğradığını şaşırmış halde sürüklene sürüklene çıkartılır odadan. Diğer odada daha üç beş saat evvel özenle tozlarını alıp boy sırasına göre dizdiği silahların tam karşısındadır şimdi. Bir başkası olsa korkar ya da korktuğunu belli eder ama kız sessizdir ve en önemlisi sakin. Adam hesap sormaktan öte gözdağı vermektedir kendince. Ama nafiledir. Adam bastırdıkça, kız kozasını örmektedir. Gözlerini silahların olduğu yerdeki görünmez bir noktaya diker transa girmiş gibi. Amcası bir sürü şey söylemekte, bas bas bağırmakta, o ise dahil olduğu bir başka evrende tüm bunlardan sıyrılmış, okyanusun orta yerinde etrafında çeşit çeşit yarı balık, yarı insan bir sürü deniz canlısı yüzerken ve ona hoş geldin dercesine göz kırparken, sakat olan ve hep çekiştire çekiştire bir çanta gibi taşıdığı bacağı yokmuşçasına tatlı tatlı yüzmektedir yüzünde tebessümle. Bir gün gazetenin birinde okumakta olduğu uzaylılarla ilgili yazının yanındaki şimdi adını hatırlayamadığı bir okyanusun kıyısındaki bungalovların dışında keyfe keder güneşlenmekte olan insanların görüntüsü gelir aklına. O zamanda ne hava, ne atmosfer, ne kıyı şeridi dikkatini çekmiş, sadece babasının en sevdiği ve bu yüzden hep dikkatle ütülediği mavi ketenden gömleğinin sırt kısmını andıran denizin derinliklerinde balık ve deniz türleri dışında bir hayatın var olup olmadığı fikrine takılıp kalmıştır. Ama şimdi o denizin kıyısından bile uzaktadır olduğu yer. O kıyıda huzur vardır. Dolayısıyla oradaki denizin altında yaşayan canlılarda sakin, huzurlu ve mutlu olsa gerektir. Bir hayat vardır okyanusların derinliklerinde balıklardan öte, bir lideri vardır denizin derinliklerinin de..

Amcası nihayet hem yorulmuş, hem sıkılmış ama susmuştur. Ne yapacağını, nasıl baş edeceğini bilemez gibidir. Açık açık dile getirir düşündüklerini çaresizce. Onunla ne yapacağını sorar, seninle başım dertte der gibidir. Ani bir refleksle genç kız silahları okşar. Bunu ona yaptıran şey her ne idiyse o bunun farkında değildir. Amcası garipseyerek bakar. Salona doğru geçerken, dönüp hadisene gibisinden kıza işaret eder, onu geride bu odada onca tehlikeli şeyin arasında bırakmak istememenin getirdiği  tedirginlikle karışık bir histir onunki. Gerisin geri döner bir anda ürkütücü düşüncelerin de etkisiyle, kız odadan çıkar çıkmaz kapıyı kilitler ve anahtarı cebine atar.

Tekrar masanın başındadırlar. Kıza oturmasını işaret eder. Kendisi de kafasını toparlamaya çalışıp ilk ve son kez Hakim usulü eşsiz cümlesini kurar:

-“Ne gördün, ne duydun! Orada değildin.”

Bu kadardır. Kız devamının gelmesini beklemez. Amcasının düz, basit ve pratik bir yolu ve olanlar için tek kelimeden oluşan; o da hepi topu bir yüklemden ibaret olan soru veya cevapları vardır. Tıpkı babası gibi. Anası ölmüştür; eceldendir. Kardeşleri bir bir hayatından çıkmış, bir daha arayıp sormaz olmuşlardır; gerektiğindendir ya da gerekmediğinden. Aynı anda dışarıda yağmur bastırmıştır. Herhalde onun da yağası gelmiştir diye düşünür. Böylesi kolaydır. Hem anı belki de tüm hayatı kurtarır. Başarabilirse aynısını tatbik edecektir bundan sonra. Gereksizse görmeyecek, gereksizse duymayacak, sade ve pratik düşünüp fazla kafa yormadan işin içinden sıyrılıverecektir. Acaba hayat böyle bir şey midir? Planlandığı gibi akan, düşündünğü gibi gerçekleşen. Dışarıda ise yağmur hala devam etmektedir. Tıpkı akan hayat gibi. Hayat akar. Kimine sel olur akar, kimini selle alır başka taraflara atar.

                                                                         

               TRAKYA

“Herkesin beni konuşmasına ciğerlerim el vermeyebilir.”

image

Ben giderken mevsimlerden yaz, aylardan ağustos. İstanbul’dan Edirne’ye giden otobüsün içerisinde, okumak istemeyen bluğ çağındaki oğluyla başı dertte bir kadının yakınmalarını dinlemekle o kadar meşguldüm ki, bir an başımı çevirdiğimde gördüğüm ayçiçekler aklımı başımdan almaya yetti. Ayçiçek tarlaları git git bitmedi kilometreler boyunca. Başları gökyüzüne dönük, binlerce.. Renkleri, suskunlukları, titreyişleri, zarif duruşları, bir ince sapla hayata tutunuşları umut verdi. Tekrar yan koltukta oturan kadına çevirdim başımı. Adımı öğrenince Trakyalı sandı beni. “Dayım koymuş” dedim. Meriç Sümen’i çok beğenirmiş. “Dayının adı neydi?” dedi. “Ayçiçek” dedim. Ben kaynağıma geldim.

Sonra bana ikinci kocasının fotoğrafını gösterdi. Çok güzel bir adam bulmuş(kendisi buldum dedi üzerine basa basa). Emlakçıda tanışmışlar. Aşık olup, evlenmişler. İkisininde ilk evliliklerinden tek çocukları var ve kadın itiraf ediyor. “Bu sefer çok başka sevdim, tutuldum.”diyor. “Ne güzel.” diyorum. İlk kocası da iyi insanmış ama bu başka deyişinden, gözlerinde adamı her anışındaki pırıltıdan belli oluyor aşkının korunmuşluğu. Mutluluğunu kıskandım bir an. Mutlu mu bilmesemde. Aşkını kıskandım diyelim, aşık olma şeklini. Ama bunu size söylediğimi unutun. Hiç kıskanmadım, hiç tanımadım belki ben onu. Hiç açmadı bana sırrını, bende ona benimkini. Sustuk biz. Yol boyunca hiç konuşmadık. Sizler öyle bilin.

image

Garajdayım ve yol arkadaşımla ve yolcularla kuru, sıcak, bunaltıcı bir iklimde servisin gelmesini bekliyoruz. Bir sürü şey daha anlatıyor bana aşık kadın; şehri, insanlarını, iklimini. Onu bırakıp gitmek gelmiyor içimden. Burada İstanbul gibi yapış yapış olmazsın diyor. Evet ama haşlanıyorum ben şu an. Hiç böyle bir hava beklemezken, birde bana buraların kışını anlatıyor. Evde kalorifer yoksa, sobalı bir evde, sobanın yanmadığı bir odasında uyuyup uyandığında ayakların buz kesermiş yün çorapların içinde. “Sivas gibi mi?” diyorum. “Hiç gitmedim.” diyor. Enteresan bir şekilde çizgilerle bölgelere ayrılmış ülkemin havaları da enteresan, soğuğun nereden çıkacağını kestiremiyor insan(Balkanlar ve Rusya bu konuda çok cüretkar olabiliyor bize karşı), bunca sıcağın akşam akşam nereden geldiğinin bilinemezliği gibi.

image

Selimiye Cami, Mimar Sinan’ın ustalık işi eseri. İkinci Selim’in talimatıyla yaptırılmış. Büyük bir avlusu var, aynı zamanda müezzinliğini yapan imamı içerideydi. Turistik olduğu için ziyaretçilere açık her zaman. Sinan, Koca Sinan işinde pek maharetliymiş. Nereye giderseniz gidin bir şekilde Selimiye’ye çıkıyorsunuz şehirde ve dört minaresiyle size daima yol gösteriyor. Bir caminin etrafında kurulmuş şehir izlenimi veriyor insana. Esnaf, turistler, sokaklar hep Selimiye’ye ayarlı. Beş veya on dakikalık mesafedeki karşılıklı müzelerinden birini seçiyorum. Arkeoloji Müzesi’ymiş. Çok fazla eser yok. Yalnız Atatürk’e ait Yunanca bir harita var. Görevliye soruyorum “Atatürk Yunanca’da biliyor muymuş?” diye. O da bilmiyor, “Hediye galiba” diyor. Çok padişahlar geçmiş buradan. Ama Edirne akla en çok Atatürk’ün pırıl pırıl gözlerini getiriyor benim aklıma(sevdiğim en ve tek mavi gözlere sahip insan). İçimdeki Atatürk sevgisini atmam mümkün değil, çok işlemiş. Devri geçmiş lider diyenlere inat, Nutuk’ta Ortadoğu’da yaşanacak kargaşadan bahsediyor 100 yıl sonraki. Nutuk hakkında ufak çapta bile olsa bilgiye sahip olmak gerekiyor Atatürkçü’yüm ben diyebilmek için.

—-.—-

Ertesi sabah bol bol cami, köprü, nehir, bağ, bahçe, mesire yeri olan şehirde yarım günlük tur atıp, ayrılıyorum sessizce. Saniyelik aralıklarla ezanlar okunmaya başlıyor şehrin dört bir yanındaki camilerden ve sayısız köprü geçmişim hissine kapılıyorum Karaağaç’a giderken. Meriç Nehri’nin karşısındaki belediyenin tesislerinde kahvaltı ediyorum. Garson masama gelip, yalnız mısınız dedikten sonraki beşinci dakikada arıların istilasına uğruyoruz tostum ve ben. Arıların da bir ruhu var mıdır acaba? İğneli, bal yapan, kanatlı kuşumsu böcekler. Ekmeğimi paylaştım ben onlarla, daha ne yapayım? Gene bir telefon trafiği yaşanıyor tam da Kırklareli’ne gitmek için yola çıkmışken. Ne işin var orada, Venedik’in suyu mu çıktı(bekar kız arkadaşım), Kırkpınar ne zamandı(gay arkadaşım), havalar nasıl, esinti var mı(babam).

image

Edirne’den Kırklareli’ne geçiyorum. Kadınlar gecenin bir vakti sokaklarda gezebilirlermiş bir başlarına. Trakya’nın medeniyetini seveyim. Güvende hissetmek güzel oluyor. Nispeten daha küçük bir çarşısı var Edirne’yle karşılaştırınca. Trakya’nın Paris’i de Edirne olsa gerek. Eski ama bana daha sevimli görünen çarşısında dolaşıyorum. Güzel, temiz esnaf lokantaları var. Kasaplar Sokağı’nda Kırklareli köftesi yiyorum. Bir dolmuşla Kavaklı’ya gidiyorum. Buranın da Belediye Başkanı kadın ama tek çivi çakılmıyor. Görünüşe bakılırsa ihtiyaç da yok. Sınırlı sayıdaki insana yönelik yaşamda fazla gürültü patırtı çıkarmadan çalışıyor anlaşılan belediye. İnler cinler top atıyor derler ya; ya gerçekten atıyor iseler.. Evlerin arasından tek başına geçiyorum. Sağıma soluma bakıyorum. Bir Allah’ın kulu yok. Zaman durmuş gibi, evlerden çıt çıkmıyor. Ortalıkta çocuk, genç, yetişkin kimse yok. Kahvelerde boş. Otobüs şoförü ve durakta bekleşen üç beş kişi var. Bana ne işin var ki buralarda der gibi bakıyorlar. . Bilmiyorlar ki benim bu soruyu kendime her gittiğim yerde binlerce defa sorduğumu. Ayşe diyorum, Ayşe Hanım’ın evini aradığımı söylüyorum. Verdiğim tarifle nihayet buluyorum evini. Zayıf bir kadın, koyu renk olan saçlarına beyazlar düşmüş. Gözlerinizi gözlerinden alamıyorsunuz. Kaşık kadar yüzünde gözlerini belirginleştiren yaygın, kalın ve kıvırcık kaşları var. “Ne işin var burada? Hem benim adım Yaşa, Ayşe değil.” diyor.” “Olsun babaannemin adı Ayşe, severim bu ismi diyorum”(sıcakta mantıksızlaştığımı kabul ediyorum, kadınla abuk sabuk konuşuyorum). Beni içeri alıyor genede. Yere oturuyor. Ara ara beni süzüyor, Sanki bir şeyler arıyor. Ağzını açıp tüm o tuhaf cümleleri, değişik vurgularla olanca çıplaklığıyla söylemese alelade bir kadın aslında. Hatip gibi konuşuyor, birde diktatörlüğü var, kuralları burada ben koyarım, benim dediğim olur der gibi. Ve o anlatırken ben ikincil duyuyorum sözlerini sanki, bir başkasına daha söylüyor ve bana aksediyor boş bir duvara vurup geri dönen kelimeleri efsunlu kadının. Evin içinde ikimiziz ama sanki çok kişiyiz. Aklım karışıyor, zihnim bulanıyor.”Ben fal için..” Bıçak gibi kesiyor sözümü. “Ben falcı değilim, şifacıyım.” “Otur!” diyor. Kusu kusu çöküyorum önüne. Ocağını yakmak için hamle yapıyor. Çakmak arıyor. “Birde dağınık olmasan, aklını toplayabilsen neler yapacaksın, değil mi?”(bir keresinde ceketimi büyük bir mağazanın giyim reyonunda, nüfus cüzdanı ve benzeri tüm kartlarımı en az iki defa, pasaportumu defalarca kaldığım otellerde, annemi ise arabada unutmuşluğum var) diyor. Fiziksel hastalıklarımı ve kaynağını gösteriyor. Tüm oklar beynime çıkıyor, fiziksel olarak turp gibiymişim. Kurşun döktürüyorum. Standart olarak o bunu yapıyor. Ekmek parçaları atıyor bir tasın içindeki suya. Bana yaşayacaklarımı söylüyor bir bir. “Burası kalabalık değil mi?” diyorum. “Yok benim oğlum öldü, gelinle torun da yok.” diyor. Kazada öldüğünden ve oğlunun tabutunun kapağını açıp, onu kucakladığı gibi masaya yatırışından bahsediyor. Çocuğum olup olmadığını soruyor. “Ne güzel işte derdin yok, bak ben benimkini gömdüm, derdi bitmiş mi oldu şimdi, en büyük yaramı gömdüm, gözümü gömdüm, oğul’umu gömdüm ben.” derken duvardaki fotoğrafına bakıyor oğlunun. Bir kaç kez daha yapıyor bunu farkında olmadan. Oğul duvarda fotoğrafının çekildiği yaşta. Oğul bizimle. Hemen yanımızda. Gömdüm diyor oğlumu. Ama Oğul burada. Gayba inanan ve gaybtan ürken bir insan olarak Tanrım kafalarımızı karıştırma, huzur ver ruhlarımıza, bizi dünyevi işlerle meşgul et sıkça ki uğraşamayalım öteki tarafla diye mırıldanıyorum. Yaşa seçilmiş, yoksa bilemezdi çok şeyi, mutlu mu, nasıl olsun, nasıl olabilir? Seçilmişe mutluluk yokken, sıradan insan ne yapsın? “Ruhların Evi” ve “Yüzüklerin Efendisi” geliyor aklıma. Son zamanlarda izlediğim “Hereafter”var konuyla ilgili, bir referans olarak geldi aklıma. Tüm o orklar, elfler, kıllı ayaklı, koca kulaklı hobbit’ler(bakar mısınız Tolkien’e sen git bilim adamı ol, sonra da köyünün üç harflilerini, dört harflilerini yedir yuttur okuyucularına. Acaba bir çeşit Gandalf’la karşı karşıya olabilir miyim bende şimdi, şu an?). Yok değil. Mihaly Hoppal’in “Avrasya’da Şamanlar” kitabındaki şifacılar gibi Yaşa Kadın. İşaretleri okuma yetisi bahşedilmiş ona ya da o bir şekilde öğrenmiş kapıları zorlayarak. Benim günlük hayatta üzerinde durmadığım bir sürü ayrıntıyı görüyor. Çünkü üçüncü gözü açık. Besmelesini çekiyor, Elhamdülillah müslümanım diyor. Sonradan hepimiz olduk tamam da, peki ya öncesi..

Netice itibariyle hepimiz biraz batılız, Freud bile(17 rakamının hayatındaki uğursuzluğuna inanırdı). Bizi, hepimizi ilgilendiren cinsel hayatımızla ilgili bir sürü fikri vardı ve o devirlerde henüz daha etkin bir doğum kontrolü olmadığından, karısından uzak durmaktaydı(diline vurmuş derler o hesap, dertliymiş adam, ne yapsın?). Ve Dostoyevski yıllar yıllar öncesinden bilmiş ve açıklayıvermişti gaybı: “Hayaletlerle, hortlaklar başka dünyaların parçalarıdır, başlangıcıdır. Sağlıklı bir adamın hortlakları görmesine sebep yoktur. Çünkü sağlıklı bir adam her şeyden çok yeryüzünün çocuğudur. Yaradılış kanunları gereğince, yalnız bir dünya yaşamı sürmek zorundadır. Ama sağlıklı bir adam biraz hastalanıverince, organizmadaki normal yeryüzü düzeni bozuluverir, hemen başka bir hal alır. Adamın hastalığı arttıkça öteki dünya ile olan ilişkisi artar. Böylece insan öldüğü zaman öteki dünyaya göçer. Bu öteki dünyaya inanmaktır.” ==> Suç ve Ceza

İğneada’ya giden bir dolmuştayım. Değişik kadınlar, anlattıkları tuhaf şeyler zaten karışmış aklımı iyice karıştırıyor. Biri geveze, öteki kekeme iki kadınla oturma ihtimalim vardı öncesinde. Gevezeyi kaldıramayabilirim. Öteki zaten uğurlamaya gelmiş. Şans eseri yanıma bir Kürt kadın oturuyor. Nasıl uslu anlatamam. Sormazsan sormuyor, konuşmazsan susuyor ve düşünüyor. Ne düşünüyorsun dediğimde bana çok sayıdaki(tam rakam aklımda değil ama çok işte, altı artı filandı) çocuklarından birinin hastalığını düşündüğünü söylüyor. İçten bir kadın. “İyi ki sen geldin yanıma.” diyorum. “Neden?” diyor, sonra benim cevabımı beklemeden “O çok konuşuyor, hep öyle o.” diyor, gülüşüyoruz. Nereden geldiğini anlamadığım yiyecekler ikram ediliyor bize, bana “Al al!” diyor, ben yanımdakileri tutuyorum, anlayacağınız yiye içe gidiyoruz. Önce Demirköy’den geçiyoruz. Uslu kadın burada iniyor. Kızı karşılıyor onu. Bir tek ev onlarınki bayırdaki. Ve civardaki. Nerelerden nerelere gelip, ne şartlarda nereye ev yaptıklarına bakıyorum. Aklım almıyor. Ama indiğinde kızını gördüğünde yüzüne yayılan tebessümü.. Unutmam. Anneliğin en özel tarafı, çok sevebiliyorsun çocuğunu, çok çok, anlatılmaz derecede çok. Canım kızım, canım oğlum diyorsun ona, göğsüne sıkı sıkı bastırır gibi. Öperim kızı öperim, öperim oğlu öperim…

Longoz ormanlarının arasından geçiyoruz, yeşeriyoruz gelirken. Istrancalar çıkıyor karşımıza. Başın öne eğilmesin “Kürk Mantolu Madonna”.

İğneada’yı bir Bodrum, bir Marmaris olarak hayal etmeyin. Ama fiyatlar uygun. Ondan olsa gerek tatilin de verdiği rehavet üzerine eklenince bir sürü insanın kendini yemeye içmeye verdiğini görüyorum. Çekirdekler çitleniyor, kafelerde çaylar, biralar gırla gidiyor. Akşamları canlı müzik oluyor, herkes plastik sandalyesinde önce şöyle bir kaykılıp, çok fazla nazlanmadan kendini dans pistinde oyun havaları eşliğinde göbek atarken buluyor. Yıllar olmuştu salonlarda yapılan düğünlere katılmayalı. Figürlerde bir ilerleme yok, aynı el kol hareketleri.

image

Öğle üzeri denize girmek üzere şemsiye, şezlong örtüsü, litrelik kola, ekmek araları ne varsa kapıp akın akın civar muhitlerden gelmiş neşeli ailelerin peşisıra sürükleniyorum bende maviye doğru. Kolay barınamayacağımı düşünerek hemen denize girip kaçmayı planlarken önümden geçmekte olan ambülansın acı siren sesiyle irkiliyorum. Ne olduğunu anlamıyorum. Toplanan kalabalık yavaş yavaş dağılırken, bugün tam 4 gencin boğulduğunu öğreniyorum. Ölmüşler. İnanamıyorum ama ne gelir ki elden?

Salına salına ilerliyorum dalgalı denize doğru. Nazlanıyor bedenim; ayaklarım, bacaklarım derken kalçama kadar batıyorum ve hop beklenen son: zarif bir şekilde dalıyorum suyun altına. Atıyorum kulaçları, dalıyorum çıkıyorum derken bir ses duyuyorum önce üzerime alınmadığım. Öfkeli ve çaresiz bir ses bu: “Geç sağa, topluluktan ayrılma, uğraşamam ben.” diyor. Bana. Cankurtaran. Yerinden fırlamış düşmanca bakıyor. Uğraşamamışın zaten sen, onlarda ölerek uğraşmışlar. Çocuk gibi azarlıyor beni. Az evvel yer açıp da yüzemediğim dubalarla çevrilmiş, güneşin altında kızışmış bedenlerin fin hamamına çevirdiği ıkış tıkış bölümde çimlenen yüzler suyun yüzeyinde kalma gayretine ek olarak beni izliyorlar. Buradaki ilk ve son deniz faciam da kapanmış oluyor böylelikle.

image

Denize, güneşe, ayara doymuş bedenim, fazla d vitamini depoladığından ertesi gün tekrar yola çıkıyorum. Garip bir güzergah çiziyorum kendime. Kırklareli’nden Tekirdağ’a geçiyorum. İyi ki gelmişim diyorum görür görmez. Trakya’nın asıl Paris’i burası galiba. Hem denizi de var. Tekirdağ köftecilerinin önünde orta üst kesimin aileleriyle beraber gelip yemek yedikleri bir sürü restoran var. Sahilde çay bahçeleri, ötesinde de keyifli balık restoranları. Şimdilik alkol satışları da var. Dayan Tekirdağ.. Adına kuvvet..

                                                              İSKENDERUN

          “Yaşanmışlıklarıdır insanın hikayesi. Ve ölü ya da diri, insan ya da değil, anılmak isterler .”

image

Gece bir perde çeker; sonra gelir ve çöker sıkıştırılmış hayatların üzerine. Bunca sıkıştırılmış şehrin insanlarına duyduğum meraktan, gün yüzüyle görmek istiyorum İslenderun’u. Dolayısıyla bir gece kalmam ve gün ışır ışımaz önce şehir sanıp, sonra Hatay’ın en büyük ilçesi olduğunu öğrenmem neticesinde onu anlamaya çalışmakla geçiyor buradaki yarım günüm. Bir şehri anlamak ve insanlarını tanımak ve her zerresiyle sindirmek çok başka şeyler. Bense sadece bir parça da olsa anlamaya çalışıyorum. Küçük bir tesadüfün devamını getirdiği tanışmalar yetmiyor tek. Kendi gözlerinizle gördüğünüzde bir fikriniz oluyor ama sevgide, sevgisizlikte insandan geliyor. Dolayısıyla bu şehri bana sevdirecek bir insan gerek. Bulabilir miyim henüz hiçbir fikrim yok. Tek bildiğim Antep’ten buraya doğru gelirken garip bir yolculuk daha yaptığım ve bana “Kilis et kokar.” diyen yan koltuktaki kız. Birbirimizi hiç sevmedik. O da zaten boş bir koltuk bulur bulmaz, kalktı ve gitti. Ona hayatından memnun musun diye sorduğumda(çünkü küçük bir köyde yaşıyordu ve Gaziantep’e üniversite okumak için gidip geliyordu, sanıyorum onun mutsuz olduğunu düşündüm, önyargılı davranmışım, benden daha çok mutlu olma ihtimali vardı, bir ihtimal olsa da), “Evet, çünkü ailem iyi.” dedi. Kendi kendime aileme dair böyle bir çıkarım yapmadığımı düşündürttü. Nankörmüşüm. Ya da kör. Küçük şeylerle avunmayı unutalı yıllar olmuş. Huzursuzluk buradan çıkıyor ve dağılıyor insanın bedenine. Kalbin huzursuz oluyor, ciğerlerin de, damarların düzensiz kan pompalıyor yaşamsal organına. Benim böyle oluyor en azından. Ah hayat, bir akşam vakti hiç bilmediğim, hiç tanımadığım köylerden geçirtiyorsun beni. Evet, sen yapıyorsun, beni meşgul ediyorsun kendinle, oysa ki ben senin kaynağını bulmak için körü körüne düşüyorum yollara, her taşın altında seni arıyorum, bir parça mutluluk vermen için dileniyorum. Tanrı bana beni vermiş ve ben bununla yetinmek zorundayım; yani kendimle. Merhameti de, huzuru da önce kendim için istemeliyim. Tanrım bana kendimi çok hırpalatma. Sevgisizliği al at kalbimden.

image

image

image

Sabah olur olmaz neyle karşı karşıya olduğumu anlamak için kaldığım yerin balkonuna çıkıyorum. Deniz. Denizle karşı karşıyayım. Ne güzel şehir böyle, ne güzel şey böyle diyorum kendi kendime. Ufak bir kahvaltının ardından bomboş caddesinde yürümeye başlıyorum. Çok az araba geçiyor. Çok az insan yürüyor canım sahilinde. Halbuki balkondan bakarken ne olağanüstü bir manzara ve onu süsleyen gemicikler vardı. Bir kafeye oturuyorum. Bilmediğim bir nedenden ötürü yaşı küçük bir kıza gözlerim kayıyor diğer masalar da dolu olmasına rağmen. Parmaklarımı daldırdığım, içerisinde küçük çikolata parçalarının olduğu minik kaba dikkatimi vermişken bir ses dağıtıyor dikkatimi: -“Selam, oturabilir miyim?” -“Tabi.” derken başımı kaldırıp baktığımda gözümün takıldığı kızı görüyorum. -“Adım Se..” -“Memnun oldum.” diyor ve ekliyorum: -“Kaç yaşındasın?” -“17” diyor ama daha küçük sanki. -“Okullar açıldı, kaçıncı sınıfa gidiyorsun?” -“İlkokul beş.” Garson çayını getiriyor. Gençler sıcak çay sevmez; pek parası yok herhalde diyorum. -“Ben çayı şekersiz severim.” dedikten sonra göz göre göre bir poşet şekeri çayına boşaltıveriyor. -“Çikolata sever misin?” -“Evet ama çok sevmem.” dedikten sonra da çikolataların içinde bulunduğu kabı önüne çekip nefes almadan yemeye başlıyor. Aç galiba! -“Arkadaşın yok mu?” diyorum. -“Uzun hikaye. Beni şutladı.” -“Neden?” -“Ben kaşındım. Hatalıyım. Ama şimdi çok yalnızım. Arkadaşım olur musun?” -“Ben senin arkadaşın olmak için çok yaşlıyım.” diyorum haliyle ve soruyorum: -“Ne olmak istersin?” -“Eveeet kuaför olmak isterdim mesela. Hadise’ye bayılıyorum. Çok güzel, çok güzel saçları var, benim gibi.” derken havalara giriyor, saçlarını attırıyor ve bu arada Hadise sarı saçlı, bu kızın saçları kahverengi, Hadise’nin saçları uzun, bu kızınkiler kulak hizasında. -“Sana bir şarkı söyleyeyim Hadise’den.”diyor ve şu an inanın hiç hatırlamadığım sözlere sahip, hiç bilmediğim bir şarkıyı hiç güzel olmayan bir ses ve makamda okumaya başlıyor. Ben bakakalıyorum. Sanıyorum kişilik bozukluğu var. Dövmesini açıyor. Sırada o var çünkü. Kalemle uydur kaydır bir şeyler çizmiş. Ona dövme diyor. Annesi hemşireymiş. Bugün evde temizlik varmış(iş günü bugün), halıları yıkıyormuş , bu da “Bende evden kaçtım.”diyor. Tüm çikolatalarımı yedi. Çayını bitirdi. “Gitmem gerek.” diyorum. Üzülüyor ben kalkarken. Garsona soruyorum kızı. Arada gelip, çay içer gidermiş, onlar da bilmiyor ama başkalarının masasına gitmezmiş. Çekim gücü böyle bir şey işte ve ben her yaştan bunları çekebiliyorsam..

Sırt çantam ve ben tarif üzerine on dakikalık teke tek bir seyahat yapıyoruz. Antakya’ya kalkan dolmuşların kalktığı yere geliyorum. Bir kıza soruyorum bana “Praymmolden geçen.” diye açıklıyor. “Ne mol?” diyorum. “Praymmol” diyor üstüne basa basa. Hiç anlamıyorum. Kız öfkeleniyor ve beni küçümsüyor. “Nasıl bilmezsin alışveriş merkezimizi?” diyor. İçimden bilmek zorunda mıyım diyorum. En büyük ve tek büyük olma ihtimali yüksek alışveriş merkezleri onlar için çok çok önemli. Şehir çok güzel. Herşeyden önce deniz var. Karşıda Toroslar. Harika bir bulvarı var ama insanlar burada ne isteyip, ne ile mutlu olacaklarını bilmiyorlar. Canları sıkılıyor. Şehir serbest halbuki. Bir arkadaşım vardı. Buralıydı. Okul çıkışı içlerinde mayoları olurmuş, denize girer öyle giderlermiş evlerine. Şimdiyse praymmolları var övündükleri.

                                                                         URFA

                                   “Gizli bir hazine idim, bilinmek istedim.”

image

Aramakla bulunmuyor ama neticede bulanlar da hep arayanlar. Bense elde edemediğim şeyi(bu bir kimse olabileceği gibi; bir his de olabilir) kalbime gömdüğümü söyleyerek büyüklenmektense haykırıyorum. Ama fısıltıyla. Unutmadım diye. Ben seni. Gündüz bindiğim otobüste, akşam geçti, gece bitti, sabah oldu, öğleni buldu. Urfa garajına indim. Öğretmenlerin tayin zamanına denk gelmişim. Garajın girişinde stand açmışlar, yardımcı olmak için. Hepsini pas geçiyorum ve kendimi bir anda artan ısıya adapte etmeye çalışan dış yüzeyim ve buram buram terimle(neyse ki eylül) belediye binasının içinde buluyorum. Altıncı kat: kültür sanat, halkla ilişkiler. Beni hemen karşıdaki Harran Oteli’ne yönlendiriyorlar. Hem yerli, hem yabancı turistin az olduğu bir dönem sınırdaki gerginlik yüzünden. Tekrar sohbete geleceğimi söyleyip, otelime geçiyorum. Zaten belediyenin karşısı. Üst katta bir oda Bir saat içerisinde kendimi tekrar belediye binasında buluyorum. Yemekte yakalıyorum çalışanları. Hemen beni de buyur ediyorlar. Açlık sofuluğu bozarmış, hiç hayır demiyorum, çünkü oturup kahvaltı edecek fırsatım olmadı ve hem sohbet edip, hem bilgilendirilirken, atıştırmak iyi geliyor. Önümde çok şehir, az gün var. “Başkanınızın ismini biliyorum.” diyorum. Nereden mi? Böyle bir soyad unutulmaz da ondan: “Fakıbaba”. Üstelik sadece şehre girmeden bir ilanda okumuştum ve adı aklımdan çıkmıyor: Fakıbaba, Fakıbaba (marka olunmaz, marka doğulur üstelik tek bir soyadla), isim dönüp dönüp geri geliyor bumerang misali…

Harran: Garaja gitmem gerekiyormuş Harran’a gitmem için. Hemen tarif üzerine on dakika mesafedeki duraklara gitmek için ağırdan alarak yürümeye başlıyorum. Sabahki telaşımı üzerimden attığımdan, insanlara baka baka yürüyorum. Çok fazla erkek var yollarda yürümekte olan. Genç nüfus bunlar ve üçerli beşerli gruplar halinde yürüyorlar. Kadın sayısı çok az. Bayram değil seyran değil, kendimi büyükşehirde gibi hissediyorum. Sanki bir pazar günü ve insanlar bayramlık alışverişinlerine çıkmışçasına dirsek dirseğe geçiyoruz yollardan. Garaja giden otobüsten indiğimdeyse, alt kata gitmem gerektiği söyleniyor. İç hatlar oradaymış. Sıcak iyice yakıcı olmaya başladığından başıma biraz suyla ıslattığım fularımı takıyorum. Suyum bitti ve yol ne kadarlık mesafede bilemiyorum. Harran yazısını görür görmez, ağız kuruluğumun da etkisiyle “Haran!” diye bağırıyorum. Kıvırcık saçlı, biraz tombik bir genç adam gülümseyerek bana doğru geliyor(umulmadık anlarda yapabildiğim ecnebi gırtlağımla benim nereli olduğumu çıkarmaya çalışıyor ve ben hemen türkçe konuşmaya başlıyorum tedirginlikle.) “Gel!” diyor bana, eliyle de çağırmasını destekliyor. Kuzu kuzu sözünü dinliyorum. Ön koltuğa geçiyorum(isyankar ama garip zamanlarda itaatkarlık baş özelliğim). “Ne kadar?” diyorum. “Beş lira.” diyor üç ay öncesinin parasıyla. Dolmuş azar azar ama seri bir şekilde her duraktan toparladığı insanlarla doluyor. Dolmuşa hakim genel lisan Arapça. Asfalttan ön cama sıcak o kadar vuruyor ve beni sersemletiyor ki, aklımın ucuna dönüp ne var ne yok, kim binmiş kim inmiş diye bakmak gelmiyor. Ama gözlerimi dantelli toz savar örtülerden alamıyorum. Sakil durmuyorlar aslında. Sanki annesi sermiş gibi ve sadece sıcakta paralize olmuş ben gözlerimi alamıyorum onlardan. En nihayet bir durakta haddinden fazla durulup, şoförün yokluğundan ve bağrış çağrış Arapça konuşan insanların seslerine daha fazla duyarsız kalamadığımdan uyuşan ayaklarımı betona basma dürtüsüyle iniyorum dolmuştan. Entarili, ağızlarında sayılı(sayı tam, altın dişleri yokluk hissi veriyormuş) dişi olan iki Arap ve bizim tombik şoför arasındaki çığrınmaların nedenini anlıyorum. Dolmuşta ayakta bile yer yok ve bir tanesi benim yanıma geçecek ama günah olduğunu düşünerek birbirlerine sen geç sana yazsın(günah) şeklinde bizim telkin dediğimiz şeyi gürültülü ve birbirlerini ittirerek yapıyorlar. “Hah!” diyorum bende, “Ölüyorum sizlerle oturmaya.” Hınçla ön koltuğa geçiyorum. Arkaya dönüyorum. En arka koltukta oturan kadınlara gel işareti yapıyorum. Bir tanesi, en cesur olanı belki de, yanıma geliyor ve tüm bunlar saniyeler içerisinde gerçekleşiyor. Ön koltuktaki tek kişilik yalnızlığım ve pişmeme bir ortak çıkıyor ve iki kişilik yalnızlık ve sıcaklık yaşamaya başlıyoruz beraber. Başımı ıslattığım suya hayıflanıyorum, şimdi bir damla su bulamazken. Kafam iyice terliyor. Tek çare yemeni şeklinde bağladığım fularımı açıyorum ve saçlarım dökülüyor ortalığa. Tüm dolmuş hep bir ağızdan yüksek sesle;
-“Haaaaaaa!” diyor.
Ne olduğunu anlamaya çalışıyorum ama ilk etapta üstüme alınmıyorum. Saçlarımı geriye itip, fularımı geçiriyorum tekrar başıma. Gene arkadan yüksek sesle ve hep bir ağızdan tek ses çıkıyor;
-“Oooohhhh!”
Banaymış. Bakar mısınız? Bir dolmuş dolusu Arap erkeğine saçlarımı açmışım, en büyük günah. Sonra örtmüşüm, herkes rahat. Hayatımda en büyük darbeyi aldığım, gafil avlandığım zamanlar, hep büyük konuştuğum zamanlar olmuştur. Yola çıkmadan önce içimden artık beni şaşırtacak şey kalmadı, benimde insanları şaşırtacak halim demiş idim kendi kendime ama hayatımda bir hayal gibi bir gün geçip gittiğinde, yüzümde bir sırıtış kalacak tek, bu anlara dair. Saçlarım ve kabahatim ve var güçleriyle beni konuşup ama kanıksayıp gülen adamlar ve bana tımarhaneden kaçmış buralara gelmiş gözüyle ara ara yan yan dönüp bakan şoförümüz ve baştan aşağı siyahlar giyinmiş, çilekeş koltuk arkadaşımla tek kelime etmeden, sıcaktan kurdeşen dökerek gidiyoruz. Nane şekeri ikram ediyorum ona ferahlarız bir nebze diye. Önce hayır diyor, sonra alıyor. Şoföre tutmuyorum. O da onlardan, hain diye geçiriyorum içimden. Dişlerimin arasında katır kutur şekeri parçalarken, gözlüğümün arkasından başımı çevirmeden bakıyorum gizlice. Alınıyor ve burnunu çekiyor küskünce kafasını öte yana çevirerek. Alındığını belli ediyor. Saklamıyor, gizlemiyor. Şekere öldüğü yok, onu adam yerine koymadığımı, nezaket göstermediğimi, dolayısıyla onu saymadığımı düşünüyor. Burada herkes neyse o. Kimse rol yapmıyor. Kızan kızıyor, öfkeleniyor, bağırıyor, çağırıyor. Ağız dolusu gülüyorlar, 32 dişleri meydanda. Kimsede maske yok. Herkes olduğu gibi. Bende(artık nasıl görünmek istediğimi tam olarak bilmesemde). Dolmuş “Harran Konteynırkent Konaklama Tesisi” yazısının önüne geldiğinde, beni kendime getiriyor. İçerisi hemen hemen boşalıyor ve ben mülteci gerçeğiyle seyahat ettiğimi ancak şimdi idrak edebiliyorum. O zaman farklı bakıyorum bu insanlara. Temerküz kamplarına benziyor kaldıkları yer. Biraz da hapishanelere. Yalakların içindeki suya ayaklarını sokmuş, serinlemeye çalışan bir adamla göz göze geliyorum. Bana bakarken başka şeyler düşünüyor. Ayaklarıyla suda bale yapar gibi daireler çiziyor.

20130912_152843

20130920_162440

Dolmuşta tek başına kalıyorum. Sanıyorum. Ama sessiz bir nüfus varmış arkada. Şoför beni dayım/amcam dediği meşhur Ağa’nın yanına götürüp, bırakıyor(Aşağıda linkini vermiş olduğum Şanlıurfa tanıtım videosunda başrolde kendileri). Sıkı sıkı da tembihliyor(bana kalırsa benim durumumu patetik buldu, beni emin ellere teslim etme ve bilinçli/bilinçsiz bir şekilde ruhumu huzura kavuşturma derdine düştü) upuzun adama. Entarisinin üzerinde siyah ceketi, ayağında makosen ayakkabıları var. Ve nihayet Harran’ın kalbindeyim. Birden sakinleşiyorum. Duruluyor içim. Ezan sesiyle beraber Ağa beni bırakıp, abdest almaya gidiyor. Sonra çimenlerin üzerinde namazını kılıyor. Bunu gösterişten uzak yapıyor. Arkamda usul usul namazını kılarken, ilerideki Harran Üniversitesi’nin kalıntılarına bakıyorum bende. Sonra develere. Sonra ters külah evlerine. Huzur onu aradığımı bilmiş gibi, geldi ve beni buldu. Dakikalar geçiyor. Beraber çimenlerde oturuyoruz. Telefonu hiç durmuyor. Türkçe konuşuyor karşı tarafla. Karşı taraf kızını vermeyi teklif ediyor. Kızının güzelliğinden dem vuruyor. “Bende çok var, istemem.” diyor Ağa. Boy boy oğlanlar geliyor. Oğul ya da torun, bir sürü. “Daha var mı?” diyorum. “Çoook.”diyor.
Beraber odaları geziyoruz sonra, süs eşyaları filan derken yaklaşmakta olan tur otobüsünden inen yolcuların sesleriyle irkiliyoruz. Dışarıda oturuyorum rehber ve şoförle. Onlarla beraber dönüp dönemeyeceğimi soruyorum ücret karşılığı. Para almayacaklarını söylüyorlar. Toparlanma vaktine yakın sohbet koyulaşıyor. Böyle bir yerde konu tarikatlara geliyor. Kahta’daki Şeyh’den bahsediliyor, sonra Malatya Darende’de olan bir diğerinden. Kahta’daki anladığım kadarıyla Taliban gibi kadınları doğrudan kabul etmiyormuş ama Darende’de sorun yokmuş. Bana “Siz gider miydiniz?” diye soruyorlar. “Kadınların elini sıkmasında ne kötülük olabilir ki?” diyorum. “Elimi sıkmayacak bir kimsenin ayağına gitmek çok onur kırıcı.” diyorum ama biliyorum ki merak duygusu var ya içimdeki ben gene giderdim(ne geldiyse başına bu pisinin..) tek görmek için. Ayrılırken Ağa’yla el sıkışıyoruz. Kuvvetle sıkıyor elimi. Bende onunkini. Giderken siyahlar içerisindeki kadınlara takılıyor gözlerim. Gördüğüm en güzel gözler bunlar. En güzel göz badem göz. Sanki boya karıştırılmış gözbebeklerine. Öyle ışıl ışıl, kendinden sürmeli.

image

image

image

image

image

Tur otobüsünün ön iki sırasını hanımlar kapatmış. Tekli oturanlarda koridor tarafında ve hiçbiri geldin ama hoş geldin mi bakalım der gibi bakıyorlar. Çaresiz cam kenarına oturmuş bir beyin yanına oturmak için hamle yapıyorum. Beni tek candan karşılayan o. Başlıyor anlatmaya. Eşi midesini bozmuş, geziye katılamamış. Aksanlı konuşmasından anlıyorum yurtdışında yaşadığını, iyi eğitimli olduğunu. İngilizce konuşulan bir ülke ama hangisi olduğunu sormuyorum, o da söyleme gereği duymuyor ama Türkiye’nin genel halinden şikayetçi ve her geçen sene daha kötü bulduğundan bahsediyor. Eskiden emekli olduğunda yerleşmeyi düşündükleri topraklarından o çoktan umudunu kesmiş(el sıkışmanın ayıp ve günah sayılmadığı bir ülkeden geldiğinden, bir sürü zevzek ve zevzekçe hal ona çok manasız geliyor ve karısı da olmayınca oturup konuşacak birini bulduğu için mutlu sadece ve insan doyduktan sonra gene ülkem diyor, doğduğum topraklar diyor). Bunları neden söylüyorum diyecek olursanız, az sonra yan koltukta oturan yeni evli(oldukları öpüş kokuş hallerinden ve birbirlerine gerksiz sırnaşıklıklarından belli) çiftten erkkek tarafı “Ağbi, yenge nasıl, aradın mı?” deyiveriyor. Adam kibar kibar “Sabah konuştum, daha iyiymiş.” diyor. Bu kadarla kalıyor mu? Hayır. Karşı taraf tatmin oluyor mu? Hayır. Ve üsteliyor. “Sende unuttun ablayı, bak akşam oldu, kaç saat geçti üzerinden, vefan nerede?” diyor. Diyebiliyor. Sonra da bıyık altından gülerek yan yan bana bakıyor. Bu bugün ikinci yan yan süzülüşüm. Ama ilkinde saflık vardı, merak vardı. Bundaysa haddini bilmezlik ve her boka maydanoz olmaklık var. On beş dakikalığına esas kızı yani ablayı unutturan, “vefa duygusu yoksulluğu yaratan ben”se hakim olduğum iç çekişimi içime atarak(adı üzerinde iç), nezaketle konuk eden tur rehberine ve bana yer veren adını bile sormadığım beye karşı ayıp olmasın diye susuyorum. Konuşmamız bir anda kesiliveriyor. Hani hal kalmaz ya konuşacak, işte öyle bir şey. Bizde sustuk. Halbuki Göbeklitepe ve Petra’dan bahsediyorduk ve Galapagos’tan. Ben bir yerlerde indim ve kendimi özgür ve mutlu hissettim iner inmez. Daha turun başındalar ve akşam beraber katılacakları bir Sıra geceleri var. Bir araba dolusu tanımadığın insanla seyahat etmeyi ve bunun sakıncalarını bana hatırlatan nahoş bir anı olarak asla unutmam Harran’dan dönüşümü.

Balıklıgöl: Akşam iyice çökmüş oduğundan henüz daha yemek yiyemediğimi aklıma getirtiyor, belediye’deki atıştırmalarla durduğumu anımsıyorum. Ama Balıklıgöl var daha İbrahim Peygamber’in suya atıldığı yer olan. Ve merkezin güneybatı ucuna doğru başlayan yarım saatlik yürüyüşüm bana gene aynı şeyleri söylüyor. Çok fazla insan, çok fazla erkek. Herkes akşam yemeği derdinde. Adım başı kebapçı, ciğerci. Balıklıgöl’se tam bir mesire yerine dönüşmüş. Piknik yapanlar, çekirdek çitleyenler, ezan vakti namaza koşanlar.. Kadınlarını görüyorum Urfa’nın. Günyüzüyle görememiştim, çünkü yoklardı. Neredelerdi? Sıkıştırılmış oldukları evlerinde, kuşatılmış hayatlarında yaşayan bir sürü kadın. Ancak akşam çıkabiliyorlar tek tük. Belki bu şehrin ritmi de bu. Kadınlar gececi ve Balıklıgöl çevresinde dolaşıyorlar. Sonra hayatta yoklar. Her yer , dağ taş adam. Burada bir disco açılışı olmuş. Erkek erkeğe. Benim aklım almadı. Adam adama kurdeleyi kes, meşrubat dağıt(belki alkol satışı vardır ama sadece erkeklerin girebildiği bir discoda alkol olması kanımca sakıncalı olabilir, istenmeyen ve beklenmedik ve sürpriz bir takım açılımlara neden olabilir sanki. Urfa beni güldürdün, Allah’da seni güldürsün), hopçiki dans et(slow çalmasalar bari), sonra sevdiğini an, sonra kahırla dol, dertle dol..

20130912_193749

En çok merak ettiğim yer ise Çilehane. Tarifle ancak, Eyüp Peygamber’in çilehanesine gelebiliyorum. Haremlik/selamlık olarak ayrılıyor. Girişteki görevli halime bakıp gerekli ikazlarda bulunuyor. Kapansanız iyi olur, terliklerinizi çıkarmalısınız. Uzun örtülere bakıyorum. Kimlerin kimlerin giyip çıkardığını düşünüyorum, ürperiyorum ama içeri de girmek istiyorum. Özgür irademi kullanıyorum ve örtülerinizden kıllanıyorum, ben iyi bir müslüman olamayabilirim, zaten layıkıyla üstesinden gelemediğim onca rol var ki, dinimde buna dahil(ama Kur’an başka, o her zaman aradığım Tanrı’nın sözleri, başlarda korkutsada yazıldığı dönem itibariyle indirilmiş olduğu yerdeki insanların anlayacağı şekilde gönderilmiş, yazılmış, yazdırılmış, fakat ne yazık ki din bezirganlarının istismarına uğramış ama kabiliyeti olanlar ve günahkar ruhu olduğunu düşünenler için en yüce, en güzel lisan Kur’an, kendi güzel, Arapçası güzel) ve din inanca, köy yolları şehir yollarına dönüştüğünde arıza çıktığını, öteki tarafa çırılçıplak gideceğimizi ve dönüşümümüzdeki enerjinin kıçımızı başımızı örten birkaç parça çul çaputa ihtiyacı olmadığını düşündüğümü söyleyemeden, adama hıristiyan olduğumu söylüyorum ve o şekilde içeri giriyorum. Ama tek bir şeyi hesaba katamamışım. Onu da girince anlıyorum. Ayağımdaki terlikleri çıkardığımda ıslak zemine basmak durumunda kalıyorum ve içim bir kez daha ürperiyor ama baş döndürücü rutubet kokusu beni kendime getiriyor. Yerlerde seccadeler var. Kadınlar görüyorum gözyaşları içerisinde. Çilehane camın arka bölümünde. Mağara gibi. Yalıtılmış, sessiz. Bir adamın her kim olursa kendini bulabileceği bir yer. Ama gel gör ki bana yönelik bakışlar gel ağla der gibi. Kadınlardan biri gözyaşları içinde bana bakıyor, yüzünde aptallaşmış bir ifadeyle. Diğeri abdest alıyor. Bendeyse durum aynen şöyle: Ayaklarım çıplak, yerler ıslak, ortam ağır kokuyor, zaten Hıristiyanım dedim, neden yalan söyledim, kalabalıkta ağlayamam ben, aklım karışır, zihnim bulanır, sizler imana gelirken, ben burada onlarca dışsal faktörle uğraşıyorum ve başaramıyorum nihayetinde, konsantre olamıyorum. Kaçarak ayrılıyorum oradan. Ne yani sizler ağlayıp zırladığınız ve bunu bana gösterek yaptığınız için her dileğiniz kabul olacak ve ben zındıklık listeme bir madde daha mı eklemiş olacağım? Tanrım beni kızdırtma. Tanrım bana tahammül gücü ver, sabır ver, merhamet ver, beni sen sev. Ben belki o zaman kurtulurum.

Göbeklitepe: Dünyanın ilk tapınağına hoş buldum. Urfa Merkezden çok yakın fakat toplu taşım araçları yok buraya. Dolayısıyla taksiyle anlaşmanız gerekiyor, getir götür, 100 lira; ama Stonehenge’den bile çok çok eski burası ve Alman arkeolog Klaus Schimidt’in söylediğine göre daha 50 hatta 100 yıllık bir çalışma gerektiriyormuş ve benim ömrüm yetmez diyor. Çok önemli turna motifini arayıp, buluyorum. Tek eşli turna kuşu. Alevi inancında Semah esnasında Cem ayinlerinde de kullanılan. Yerleşik düzene henüz geçmemiş insan ibadet amaçlı, tapınma amaçlı kullanmış burayı, birlikten kuvvet doğar diyerek, toplu halde bir araya gelmek için ve kendi dillerinde eğer ağızdan konuşabiliyorlarsa yoksa zihinsel konuşarak. Her dönemde insanlar başlangıç ve varoluş üzerine kafa yormuşlar kendilerince. Bahşedilmiş hayatlarının anlamını aramışlar, bir iz bırakmak istemişler ölenlerin suskunluğunu ve yok oluşunu gördükçe. Dünya kurulalı insanoğlu arıyor, bunun için imkanları dahilinde ufuklarını genişletmek için seyahat ediyorlar, en sonunda ise Dostoyevski’nin dediği gibi biz faniler için “Her şey hayalimizde kalır, hayat da hayal gibi bir gün gelip geçer.”. İşte kalan bu oluyor. Yani hiçbir şey. İnsanlar değil; birkaç resim, birkaç söz, birkaç motif baki Göbeklitepe’de; yoksa turna kuşunu motifleyenlerin ne adı kalmış ne sanı.

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑