DETROIT

095E0E56-8DD4-405F-915D-8B84BDC03BA9

DETROIT :

”Nefret zamanlarında aşk daha kıymetli oluyor.”

“Birinci Dünya Savaşı öncesinde harekete geçirilen Büyük Göç yaklaşık altı milyon Afro-Amerikalı’yı Güney’deki pamuk tarlalarını terk etmesi için teşvik edecekti. Fabrikalardaki işlerin ve Kuzey’deki sivil haklarının cazibesiyle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra beyaz Amerikalılar, kendi göçlerini banliyölere doğru yaparak, kent mahallelerindeki para ve iş fırsatlarını da yanlarında götürdüler. 60’larda ırksal gerilim kopma noktasına geldi. İsyanlar, Harlem, Philadelphia, Watts ve Newark’ta baş gösterdi. Detroit’teki Afro-Amerikalılar, çoğunluğunu beyaz polislerin oluşturduğu, saldırganlığıyla bilinen devriye ekiplerinin gezdiği sokaklarda sıkışıp kalmıştı. Herkes için sunulan eşitlik fırsatı bir illüzyona dönüşmüştü. Bir illüzyon. Değişim kaçınılmazdı. Geriye kalan tek soru nasıl ve ne zaman olacağıydı.”

Nasıl oldu nasıl bitti diye uzun uzun anlatmadan önce filmin yönetmeni, filmin “kadın” yönetmeni Kathryn Bigelow’dan bahsetmek istiyorum kısaca. Irak saldırısını(sözlüklerde karşımıza çıkan manasının haricinde savaş, bence, kendi ülke sınırlarını korumak ve gözetmek için yapılır, yapılmalıdır, buna dış savaş denilemeyeceğinden sadece savaş denir, iç savaş dış olmayan savaştan farklıdır; ortada sınırlarını koruyup kollamak gibi kimi anlamlı nedenler de olmadığından ötürü Irak’a yapılan şeyin adı ne iç savaştır ne de dış, bir saldırıdır enikonu. Ortadoğu nere, Amerika nere derken, ne olacak canım uçakla on saat, füzeyle daha kısa sürer diyebilen içten pazarlıklı/çı iç sesimi tek yumrukla susturdum canım, merak etmeyin) savunan Cumhuriyetçi yönetmen için muhafazakar bakış açısına sahip olduğunu söyleyebiliriz. Bense halen daha Strange Days ile hatırlarım kendisini. Zor filmlerin ve bolca aksiyondan doğabilecek karmaşanın üstesinden kolaylıkla gelebildiğini düşündürtür her defasında. Setine, kalabalık oyuncu kadrosuna hakim, ne yaptığının ve işin sonunun nereye varacağının bilincinde olduğu izlenimi yaratır. Sevin sevmeyin, kimsenin yüzünü kara çıkartmaz, dört başı mamur bir filmi havada karada çeker, yapar, muktedirdir. Mazisinde üç yıl süren bir evlilik yapmış olduğu kişi mavi yaratıklardan oluşan bir de film çekmiş, büyük gemi ve büyük prodüksiyon seven, derin suların altına kafayı takmış James Cameron’dır. Kaldı ki Cameron’ın da özgüvensiz, sıradan bir kadınla evlendiğini düşünmek ihtimaller dahilinde dahi olamaz. Onlar evlenip ayrılmışlar habire filmler çekip, ara sıra Oscar almışlardır(oturduğum yerden bir anlığına da olsa Hollywood Reporter’a dönüştüğümü hissediyorum, fakat siz iyisi mi sabah kuşağındaki dedikodu kumkumalarını izleyin, sonra da koşarak gelin benim nadide yazılarıma konun).

6AD22681-7371-4254-93EC-962534C2D393

Film Amerika’nın Michigan Eyaleti’nin ülkenin beşinci en büyük şehri olan Detroit’te beş gün boyunca süren zenci ayaklanmalarında(bol bol zenci diyeceğim yazım boyunca çünkü zaman zenciye zenci dendiği zaman, Afro-Amerikalı desem her defasında yazması uzun sürüyor, siyahi hepsinden acayip) yaşananlar çerçevesinde Algiers Motel’deki ırkçı polisin sniper bulma dehşetini anlatıyor. İkisi beyaz kadın olmak üzere toplam dokuz kişinin maruz kaldıkları işkence dolu saatler ve sonrasında gelişen soruşturma, mahkeme süreci ve insan hayatlarının nereden nereye geldiğini gösteren iki buçuk saatlik yapım hareketli kamera kullanılarak çekilmiş olup bu haliyle belgesel bir tat veriyor aynı zamanda ve tüm bu anlatılanlar gerçekten yaşanmış bir zamanlar. Martin Luther King henüz hayatta ‘67 yazında. JFK’den sonraki başkansa Lyndon B. Johnson. Aralarında savaştan dönmüş bir arkadaşlarının da olduğu sırf zencilerden oluşan özel bir parti alkol ruhsatı olmadığı gerekçesiyle basılıyor ve tutuklamalar yapılıyor. İsyanın tetiğini çeken bu olaydan sonra, vitrin camları kırılıyor, dükkanlar yağmalanıyor. Vandalizm batı gettodan altı kilometre ötesine kadar yayılıyor. Haberlerde ateş edildiğine dair bazı raporlar kaydedildiğini, polisin ateş etme izninin olmadığını, zaten sayılarının da az olduğunu, onların da itfaiyeyi koruduğu söyleniyor. Michigan kongre üyesi ve Demokrat Parti adına isyancılara seslenen politikacı John Conyers de bu öfkeli kalabalığı sakinleştiremiyor. Değişimin bir gecede gelmeyeceğini ama yakında geleceğini, kendi mahallelerini mahvetmemeleri gerektiğini, yakıp yıkmanın bir cevap olmadığını söylüyor ama nafile. Ortalık savaş alanına dönmüşken, sözde sniperlar için eyalet polisini desteklesinler diye, ulusal muhafızlar giriyorlar devreye. Buluttan nem kaptıkları için de olası sniper çıkma endişesiyle sağa sola ateş ediyorlar. Filmin en can alıcı sahnesinde zenci bir kız çocuğu sokakta olan biteni öğrenmek için pencerenin önüne gelip merakla panjuru araladığında parlayan kurdelası ya da başka bir şey yüzünden zırhlıdan açılan ateş sonucunda vuruluyor daha ne olduğunu anlayamadan.

A5610AE6-A90C-4F35-B147-12324AC18B56

Detroit Burning: Photos From the 12th Street Riot, 1967

Filmin kötü adamları arz-ı endam ediyorlar devriye arabasının içinde. Burası Amerika olamaz, Afrika gibi, sokaklar yangın yeri diyor içlerinden biri. Ona göre tüm bunların kabahatlileri yine kendileri. Çünkü çok fazla yüz vermişler zenci halka. Sivil halka ateş etmeleri yasak olduğu halde, bir dükkandan elinde poşetlerle çıkan zenciyi sırtından vuruyor aralarında en gaddar olanı. Tehdit oluşturmayan bir hedefi vurmuş oluyor böylelikle. Bunlar şiddete eğilimli polisler ve Krauss ve Flynn, her şeyden önce bana Michael Haneke’nin Funny Games/Ölümcül Oyunlar’ındaki Peter ve Paul’ü anımsatıyor. Bütün dehşet evi andıran motelde yaşanıyor burada da. İsyanın başladığı günlerde tam da sahne almadan önce performansları ertelenen The Dramatics grubunun üyeleri kaldıkları moteldeyken yaşanıyor her şey. Polis ateş açıldığı ve aralarında bir sniper olduğunu varsayarak kızlar da dahil kim var kim yoksa duvarın önüne arkası dönük vaziyette dizdiriyor ve ölümcül oyun başlıyor. Kendi geliştirdikleri ve manyakça büyüttükleri bir çeşit sorgulama taktiği uyguladıkları şey. Aşağılayıp ara ara dövdükleri gençlerin her birini sırayla bir odaya kapatıp vurulmuş süsü veriyorlar. Onlar da can korkusundan çıtını çıkartamıyor. Fakat işler istedikleri gibi gitmiyor çünkü ortada bir sniper yok. Yok olan bir şeye de kimse var demiyor. Dövdükleri zenci gençlerden bir tanesine kızın pezevengi diyorlar, çocuk savaştan yeni dönmüş çıkıyor. Üstelik de Hava kuvvetleri mensubu imiş. Aralarındaki üçüncü kötücül polisse taktikten bihaber, vur dedikleri zenciyi vuruveriyor tereddütsüz. Kızlara fahişe diyorlar, kızlar aile terbiyesi alarak yetişmiş kızlar çıkıyor. Suçu atacakları bir kimse arayıp bulamadıkça batıyorlar. Ek cinayetler işler hale geliyorlar. Üç çocuğu yok yere vuruyorlar. Üstelik bütün bunların olma nedeni haset. İki beyaz kız onları değil, saçlarında afro sprey olan, kokan, derilerinin rengi siyah olan ve hiç durmadan sorun çıkaran bu yaratıkları seçmiş çünkü. Neden bizimle değil, onlarla yapıyorsunuz, bizim neyimiz eksik diye soruyor biri açık açık. O gün o motelde zencilerle beraber olan iki beyaz kız olmasaydı belki de işler bunca rayından çıkmayacaktı. Masum kanı akmayacaktı. Bu esnada dışarıda olaya müdahale etmek için gelen Michigan polisi, içeride Detroit polisinin çıldırmış gibi davrandığını ve terör estirdiğini öğrendiğinde sivil haklarını öne sürerek geri adım atıyor, davayı üstlenmiyor. Bakmadan olay yerini terk ediyorlar. Çocukların selameti bir avuç manyağın hoşgörüsüne terk edilmiş oluyor böylelikle. Öyle olmasa iki ölüm daha gerçekleşmeyecek halbuki.

Bu olayların yaşandığı gecenin ertesinde polis ilk fırsatta Dismukes’u tutuklayarak nezarethaneye koyuyor. Devletin gücü kolluk kuvveti dahi olsa ilk önce bir zencinin hakkından gelerek başlıyor işe. Bir günah keçisi seçilecekse eğer, yine ilk önce ötekinden seçiliyor. Mahkeme sonucu verilen kararsa polislerin lehine çıkıyor. Suçsuz bulunuyorlar. Polis şiddeti yargılanmıyor. Bazı insanlar işlerini yapan polislerin yargılanmasını istemiyor. Kazanan devlet oluyor. Ölen öldüğüyle kalıyor, aileleri hiç geçmeyen bir matemin içinde buluyorlar kendilerini. Müzik grubu ile sahne almak sevdası içerisinde olan Larry, bu yaşananlardan sonra çok başka bir halet-i ruhiyeye bürünüyor. Eski Larry yok artık çünkü. Motown kayıt için grubu çağırdığında, isteksizce söylüyor şarkısını. Grubu terk ediyor, beyaz insanlar için müzik yapmayı reddediyor, ısıtamadığı bir evde battaniyelere sarınıp sarmalanarak yaşıyor. Yaşananları hazmedemiyor bir türlü. En nihayet yakın bir mahalle kilisesinin koro şefi olmak üzere başvuruyor. Belki de bir yıldız olabilecekken, tüm fırsatları elinin tersiyle itiyor. Rahip ona fazla para veremeyeceğini, bu yüzden kulüplerde söylemesi gerektiğini öğütlediğinde, o tip yerlerin güvenli olmadığını ve polis bulunduğunu söylüyor. Korkudan, aşağılanmanın utancından, çaresizlikten kiliseye sığınmış olup The Dramatics yol alırken, kendisinin güvenli bir köşeye çekilmeyi tercih ettiğini görmüş oluyoruz. Larry Cleveland Reed halen daha kilise korosunda söylemekte olup, filmin prömiyerindekendisini canlandıran aktörle ve oyuncularla bir araya gelmiştir.

The_Dramatics_1967
The Dramatics

Yaşananlarla ilgili kesin bir ceza takibatı yapılmadığından, filmin tamamı katılımcıların hatıraları ve mevcut belgeler temel oluşturularak çekilmiştir. Bizler de Hollywood sayesinde ve yıllardır alışık olduğumuz şekilde Amerika’nın karanlık bir sayfasını daha iki buçuk saat süresince öğrenmiş bulunmaktayız. Kendi karanlık taraflarımızsa bir başka baharadır. Hollywood’umuz olmadığından, Hollywood’u olan Amerika’nın karanlık taraflarını izlemek zorundayız maalesef ki. Filme dair eleştiri konusu edilecek birkaç şey vardır elbette. Bunlardan ilki senaryosunu Mark Boal’un yazmış olduğu metnin arasına bir yerine sıkıştırılan ve bu kadar kötünün arasında elbet iyi polisler de vardır sahnesinde geçen diyaloglar olup, ikincisi de ev terörü esnasında kafası karışmış vaziyette sağdan soldan çıkan eli kolu bağlı, geceyi kazasız belasız atlatmak derdindeki Melvin Dismukes karakterinin pasifliğidir. Bunların dışında film başarılıdır, amacı neyse ulaşıp ulaşmayacağını da zaman gösterecektir. Kurgu olmadığını bildiğimiz konusunun etkisiyle motelde yaşanan gerilim bir hayli fazladır. Amerika’dan gelen ve filme karşı duyulan en büyük tepki ise tüm yapım ekibinin beyaz olmasıdır. Doğrudur, alayı beyaz tenlidir.

images

 

HIDDEN FIGURES – GİZLİ SAYILAR

images-28

HIDDEN FIGURES – GİZLİ SAYILAR :

“Birimizin gelişmesi, hepimiz için gelişmedir.” Dorothy

“İnsan hakları her zaman insani değildir.” Levi Jackson

“Ne zaman öne geçmeye çalışsak, bitiş çizgisini öteliyorsunuz.” Mary Jackson

“İki kişinin yarıştığı bir yarışta nasıl ikinci olduk?” Al Harrington

Gerçek olayların, bir kısmı kurgu olan karakterlerin olay örgüsüne dahil edilmesiyle hareketlendiği(şimdi reklamlar: küçük bir detayla hareketlendirilen objeler, kostümler, mekanlar ve de sıradan hayatlar; doğrudur dünyanın hiçbir şey üzerine bir ton gevezelik edebilen ve bunu da niye yaptığını bilmeyen çok gereksiz sayfasına geldiniz tek tıkla, hemen çıkın o frekanstan yoksa beyin ölümü çok daha erken gerçekleşebilir umduğunuzdan, çözümse…ne çözümü…ne çözüm ne de sözüm…tıpkı doğumun(şaşkın) ve ölümün gibi(bitik ve yenik, yenilmeyen çıkmadı şimdiye kadar hiç)…), altmışlı yılların başında tam da Rusya ile Amerika arasındaki uzay yarışı tam gaz devam ederken, hem ırkçılık hem de önyargıyla baş etmeye çalışan NASA çalışanı üç siyahi kadın karakterin iş hayatında olduğu kadar özel hayatlarında verdikleri mücadeleyi de iki saat gibi kısa bir süreye sıkıştırmayı başarıp, ucunu kaçırmadan, hiç açık kapı bırakmadan ama düz bir anlatımla, bol bol da seyirciye oynayarak ve bunda bile başarılı olmayı başararak tatlı tatlı anlatabilmiş bir hikayeye sahip “Hidden Figures”. Filmin yönetmeni olan Theodore Melfi’yi tanımıyorum, o da muhtemelen beni tanımaz ama fotoğraflarına bakıldığında kendisinin ve filmde de rol verdiği-tersi ise aldığıdır kendi yöntemleriyle-eşinin de beyaz olduklarını görüyoruz. O da ilginç. Filmin başında çok beyaz olan Ruth karakterini canlandıran Kimberly Quinn, filmin ilerleyen dakikalarında Katherine karakterinin sıkışıklığından etkilenerek en çok, azar azar kararıyor oturduğu yerde; belirtmekte fayda var burada gereksiz bir başka bilgiyi de. Bazen muziplikten kendini alamazsın ya. Almaya çalışarak yazmaya çalışacağım bundan böyle. Yoksa ipin ucu kaçmak üzere.

images-31

666109-970x600-1

Dehası öğretmeni tarafından fark edilir edilmez altıncı sınıftan sekizinci sınıfa tam bursla geçirilen küçük, gözlüklü, siyah kız çocuğu büyüdüğünde, kendisi gibi çeşit çeşit zekalara sahip iki samimi arkadaşı ile birlikte siyahların çalıştığı departmanda, sadece siyahlara tanınan alanlarda -ilk başta ve en mühimi WC-çalışıyorlar deyim yerindeyse dirsek dirseğe, edepleriyle. Bağlı bulundukları kurum NASA, yıllardan da 1961. Onlar gibi siyah ve beyaz bir sürü “kadın” personel var uzay programında çalışan. Sovyetler Birliği’nin uzaya fırlattığı ve böylelikle aleni bir gözdağı vermesiyle başlayan ve Sputnik 1, Sputnik 2 şeklinde bir başına ya da öldükten sonra dönüşü zaten hesapta olmayan kaniş cinsi Laika/Layka isminde sonradan Moskova yakınlarında anıtı dikilen bir köpekle başlayan uzay yarışına, NASA, biz daha iyisini içine insan koyar, sonra da sağ salim geri getiririz iddiasıyla dahil olunca çalışanlar açısından zorlu bir süreç başlamış oluyor. Kevin Costner’ın başarıyla canlandırdığı kurgu bir karakter olan Al Harrington her başarısızlıkta çalışanlarını fazla mesai ya da maaş kesintisiyle korkutuyor. Siyahlarsa zaten daha çok çalışıyorlar, daha az maaşa mahkumlar, bir beyaz gördüklerinde ekstra saygılı olmak zorundalar, beyazların el sürmediği ayrı bir kahve makineleri, beyazların girmediği ayrı bir yemekhaneleri ve ortak işeyemedikleri bir de tuvaletleri var. Biz NASA’da aynı renk işeriz diyerek bu ayrımı balyozla kıran Al Harrington’dan sonra ancak gerçeği idrak ediyor çalışanlar. Beklentilerini düşük tutmak nedir’in cevabı, bu insanların yazgısı imiş o dönemlerde.

190117
Octavia Spencer, Dorothy Vaughan rolünde

Yardımcı kadın oyuncu dalında Oscar adaylığı getiren Dorothy Vaughan rolüyle Octavia Spencer, yaş olarak üçlünün en kıdemlisi. Müdürlük için ne kadar başvursa da, üstlerinden ret cevabı alıyor her defasında. İsyanı, on yıldır çalıştığı kurumda işe hiç geç kalmadan, hiç hasta olmadan, hiç şikayet etmeden, kendisine verilen her işi zamanında ve doğru yapıp müdür sorumluluğu alsa da, müdürlüğe terfi edemeyişinden ve düşük maaşa talim etmek zorunda kalmasından. İki erkek çocuğunu yükselen siyah karşıtı eylemlere karşı korumaya çabalarken, diğer yandan da onları bilinçlendirmeye ve haklarını nasıl savunacaklarını öğretmeye çalışıyor. Kütüphanelerde bile siyahlar ve beyazlar için ayrılmış yerler var tıpkı otobüslerde ve mahkemelerde olduğu gibi ve elbette ki hep arka sıralar, arka koltuklar ve kütüphanelerdeki sınırlı sayıdaki kitaplar. Sokaklarda eylemler artarken, alınan tedbirler ve şiddetin dozu da artıyor. Kennedy ve Martin Luther King var alanlarda, duvarlarda ve de zihinlerde.

372156

images-29
Janelle, Mary Jackson rolünde

Moonlight’la birlikte bu sene bir diğer performansıyla izleyici karşısına çıkan Janelle Monae, Mary Jackson rolüyle NASA’nın ve Amerika’nın ilk kadın hava mühendisi olmak için Virginia’da sadece beyazların eğitim aldığı bir okuldan ders alabilmek adına mahkemeye başvurmak zorunda kalıyor. Zira NASA, kadınları mühendislik programına almıyor ve Virginia Eyaleti’ndeki hiçbir siyahi kadın beyazların lisesinde okuma şansına erişememiş şimdiye dek. Kocası, bana ve herkese rağmen diyerek mücadelesinde karısını destekliyor, başlardaki kendi tutumunu eleştirerek. Üstelik o da biri kız, diğeri erkek iki çocuk büyütmeye çalışıyor.

images-33
Taraji P. Henson, Katherine rolünde

Katherine Coleman Goble Johnson, ilki kızlık, ikincisi ilk, üçüncüsü ise ikinci kocasına ait soyisimlerine sahip, tüm bunlar bir yana beyin tümöründen ölen eşinden sonra üç kız çocuğu ve annesiyle birlikte yaşayan, matematik dehası bir kadın. İkinci eşi Albay Johnson’la tanıştıklarında NASA’da çalışmakta ve kendi payına düşen eziyeti çekiyor o da her şekilde. Bir NASA pardon bir oda dolusu önyargılı beyaz adamla ve onlardan daha da erkek, beyaz ve pek de dost canlısı olmayan Rose’la çalışıyor ilk başta. Günde birkaç kez siyahların gidebildiği tuvalette ihtiyacını giderebilmek için, ince topuklu ayakkabıları ve daracık eteğiyle yarım millik mesafeyi koşarak katediyor her dafasında kan ter içinde. Beyazlar onun dokunduğu kahve makinesinden içmemek için şahsına özel ve nispeten küçük bir kahve makinesi koyuyorlar kendilerininkinin yanına. Bilgiler kendisinden saklanıyor, bir Rus ajanı olabileceği şüphesiyle sorguya çekiliyor ve hep aynı sağduyusuz, önyargılı bakışlar karşılıyor onu birazcık ön plana çıkmaya çalıştığında. Çünkü Katherine, değiştiremeyeceği siyah bir tene sahip ve de en önemlisi bir oda dolusu adamdan daha zeki.  Bir rakip olarak görülüyor her fırsatta. Dehası olmasa o odada bir dakika fazla kalması mümkün görünmüyor.

“Senin işin ne biliyor musun Paul? Bu dahiler arasındaki dahiyi bulmak. Hepimizi yukarı çıkarmak. Zirveye ya hep birlikte çıkarız ya da hiçbirimiz çıkamayız.” Al Harrington’dan cinsiyetçi ve ırkçı ama sonradan kahveci güzeli olan Paul Stafford’a cevap

images-37

images-24

Tüm bunlar yaşanırken hesap makineleri ve personel alımı yerine, IBM iş hayatında iyiden iyiye rol çalmaya başlıyor. Bu arada 1.57 cm. boy uzunluğuna sahip Rus kozmonot Yuri Gagarin 1961 yılında Vostok uzay arcıyla uzaya çıkarak, dünya yörüngesinde turunu tamamlıyor. Bundan tam 23 gün sonra da New Hampshire doğumlu deniz kuvvetleri mensubu Alan Shepard’da ikinci insan fakat ilk Amerikalı oluyor yıldızlara değen. Tarihler 20 Şubat 1962’yi gösterdiğinde de John Glenn en nihayet dünya yörüngesindeki ilk Amerikalı olarak uzay ve NASA tarihine geçiyor.

Sonuç olarak NASA’sı tasası derken Amerikan tarihine, Amerikan sivil havacılık tarihine ve Amerika’nın her türden insanlarının haklarının mücadelesinin tarihine hem de tarihler eşliğinde iyice hakim olmaktan mest olmam gerekirken, hüzünleniyorum sadece oturduğum yerde. Alem uzaya gitmiş fi tarihte, aradan geçmiş altmış yetmiş sene, biz daha Sabahattin Ali’nin hayatını bile filme çekememişken, Tübitak onaylı ”nolur bir salavat da sen çek” projesiyle yetinmek zorunda kalmaktan ne duymak ne hissetmek gerektiğini bilemiyor insan. Yüz, yüz elli yıl kadar geriye gittik son on, on beş yıl sayesinde. Sadece üç “Amerikalı” oldukları için, üç siyah kadının adının da tüm dünyada duyulmasını sağlayan Amerikan sinema endüstrisinin gücünün karşısında kendimi pire gibi hissediyorum bir kez daha sadece.

Filmin güçlü bir başka özelliğine gelince, seçilmiş bu üç kadının sonu zaferle biten bireysel mücadeleleri hep başrolde. Mary Jackson gitmeden önce çok iyi hazırlandığı mahkemede, yargıcı tatlı tatlı ikna ederek, akşam derslerine katılmaya hak kazandığında bahçede topuklarının üzerinde sevinçten ve gururdan zıp zıp zıplarken ve içi içine sığmazken aynı duygu size de geçiyor. Önyargılara teslim olmadan ve de pes etmeden ulaştılar hem kendileri hem de dünya için çok önemli hedeflerine. Geçen sene Oscarlar ne kadar da beyaz derken bu sene oyunculuk dallarında ve ana dallarda birçok adaylık alan filmlerdeki hikayelerde seslerini duyurup, ödüllere kavuşabildiler nihayet. Bu arada dünya ya da Amerika daha iyi, daha güzel bir yer olabildi mi? Herkes bildiğini okumakta nihayetinde. Trump, Pentagon’a elli dört milyar dolarlık savunma bütçesi artışı verdi bile. Öte yandan Ashgar Farhadi ikinci defa bir İranlı olarak kendi tercihi olup, gelmemeyi seçmiş olsa bile Oscar’ını aldı bir kez daha ”Satıcı” filmiyle. Şans, kader ya da adı her neyse doğru zarlar önemlidir her seferinde. Özellikle de ucunda adını tarihe yazdıracak önemli bir olay var ise.

Oyunculuklara gelince beyaz kısımlarda görülen rol çalmalar bir adım öne çıktı benim gözümde. Kevin Costner-bu adama altmışlı yıllar hep yaramıştır, bir de Kızılderili halkı-başta olmak üzere, Kirsten Dunst ve Jim Parsons var diğer yan rollerde.

downloadfile-2

 

LOVING

tdkdgkc_6rr-iv9symb91fvept4_dc7ea50tydp8gnu3zbyqi4v_k42svw63xxilrcmjaqskzlu-6j5fbmncrz8tylijcg8w470-h313-nc

LOVING :

“Bu Tanrı’nın koyduğu kanun. Serçe için serçe, bülbül için bülbül yarattı. Bir sebepten ötürü farklılar.” Şerif Brooks

“Seni koruyabilirim.” Richard Perry Loving

“Biz kimseye zarar vermedik.” Richard Perry Loving

Sade bir açılışla yola koyulan ve başladığı gibi de sakin sakin ilerleyen, gücünü hikayesinden, gücünü bir adamın bir kadına duyduğu sevgiden alan “Loving”, bir yandan da sıradan hayatlar yaşayan bir çiftin Amerikan tarihine, dolayısıyla insanlık tarihine nasıl yön verdiğine tanıklık etmemizi sağlıyor. Erkek severse dağları deler demekten kendini alamayan ama hep kendi kendine kendini alamayan, tahripkar zihinlerde kapanması zor yaralar açmaya müsait olan film siyahi bir kadının beyaz bir erkeğe çekinik bir sesle hamile olduğunu söyledikten sonra, karşı tarafın tepkisini beklediği saniyelerle başlıyor. Bundan önce ne yaşanmışsa yaşanmış, biz sonrasına bakıyoruz. Erkeğin olumlu tepkisiyle beraber evlilik yoluna giren çift, Washington’a giderek nikahlarını kıydırabiliyorlar ancak. Çünkü Virginia’da ırklararası evlilik yasal değil ve böyle bir beraberlikten doğan çocuklar “piç” sayılıyorlar. Bu küçük ayrıntıyı çok sonradan öğrenen çiftimizse evlilikleri süresince dura kalka ama kısa aralıklarla üç piç yapmaya devam ederler miydi bu mevzuyu bilselerdi, tartışmaya açık olsa da, Richard, Washington’dan beraberlerinde getirdikleri ve çok güvendiği evlilik sözleşmesini -evlilik bir sözleşme ve öte yandan Virginia eyaletinin kabul etseydi eğer bu sözleşmeden sonra yaptıkları şeylere piç değil ürün adını vermek uygun düşecekti- yatak odalarının duvarına asıyor ilk iş olarak. Çiçeği burnunda çift, kendi evleri olana dek Mildred’ın ailesinin yanında kalırlarken, nikahtan beş hafta sonra, bir günün çok erken saatlerinde, şerif ve yardımcıları onları yatak odasından polis nezarethanesine taşıyorlar hem de çok büyük bir istek ve coşkuyla. Yan yana koğuşlarda geçirdikleri gecenin ardından, Richard salıveriliyor. Mildred’sa pazartesiye kadar nezarethanede tutuluyor. Şerif’in ırkçı söylemlerini dinleyen Richard sabaha kadar kamyonetin içinde karısını bekliyor bütün bir hafta sonu boyunca. Bir erkek için çok ağır şeyler bunlar. Karısının yanında küçük düşürülüyor. Kanuna ve onu temsilen karşısında duran kanun adamlarına karşı çaresiz bırakılıyor, karısını nezarethaneden çıkartmaya, kanunun karşısında durmaya ise gücü yetmiyor. Şerif ona yüksek perdeden, ders verir nitelikte bir nutuk atıyor. Mildred’ın karışık olup ne olduğunu bilmek istemeyen kanından dem vuruyor üstü kapalı; biraz kızılderili, biraz yerli, biraz zenci… Mildred’ın “ne olduğunu bilmek istemeyen kanı” depedüz onu ilgilendiriyormuş en çok, görmüş oluyoruz böylelikle. Ayrıca bu işin peşini bırakmayacağının sinyallerini de veriyor Şerif. Tekrar tutuklamakla tehdit ediyor onu ve karısını.

images-19

İyi bir avukatla, mevzuya sempati beslemeyen bir hakimin karşısına çıkıp suçluluk savunması yapıyorlar ki bir yıl hapis cezasına çarptırılmasınlar. Karşılığındaysa yirmi beş yıl boyunca beraber Virginia’da yaşayamamakla cezalandırılıyorlar. Bir çeşit zorunlu göç yaşamak ve çekmek zorunda bırakıldıkları ve kanunlar vatandaştan intikam alıyormuşçasına hareket ediyor. Tüm geçmişlerini, ailelerini geride bırakan çiftten Mildred on sekiz, Richard’sa yirmi dört yaşında henüz. Daha önce hiç görmediği ve özlemini çektiği şehir hayatının hiç de beklediği gibi olmadığını gören Mildred’ın gözüyle bakıyoruz yaşayacakları yere. Çöpleri karıştıran köpekler, balkonlardan sokaklara taşarak bira içip gevezelik eden siyahlar, belirgin bir düşkünlük hali, mahalledeki yegane yeşillik olaraksa bir ağacın dibinde biten kurumaya yüz tutmuş otlar… Richard inşaatlarda çalışarak nafakalarını çıkartsa da, özellikle Mildred hiç mutlu görünmüyor ve onu mutsuz gören Richard da mutsuz oluyor. Televizyonda bilmem hangi açıyla ay’a, uzaya füze gönderişini müjdeleyen ülkenin hallerinden, televizyon karşısına geçmiş ırklararası evlilik yaptığı için doğdukları topraklarına dönemeyen bir çift. İroni ancak böyle güzel ifade edilebilir kelimelere dökmeden. Doğum yaklaştıkça huzursuzluğu artan Mildred, Richard’ın ebe olan annesinin doğumunu yaptırtacağını düşündüğünü söylediğinde dayanamayıp evlerine gidiyorlar ve doğum ertesinde olanlar oluyor, gene yakalanıyorlar, gene hakim karşısına çıkartılıyorlar ve aynı iyi avukat son bir kereye mahsus olmak üzere kurtarıyor onları. Artık önlerinde yılları var toprak hasreti çekecekleri. Yaklaşık on yıla yakın bir zaman zarfında çiftin, üç çocukları oluyor toplamda ve hala aynı mahallede yaşıyorlar. Martin Luther King’in tarihi “I have a dream” konuşmasını yapmak üzere Lincoln Anıtı etrafında toplanan yüzbinlerin yürüyüşü ilham veriyor ve filmin ikinci yarısında Mildred’ın Bob Kennedy’e yazdığı mektubun değerlendirilmesi sayesinde onlar da kendi hayallerinin peşine düşüyorlar. Yüksek mahkeme tarafından itirazları kabul edilen çiftin davasına bakan ve hem genç hem de tecrübesiz olan iki avukat işin nereye varabileceğini çok iyi biliyorlar; zira bu davanın büyüklüğü Birleşik Devletler Anayasası’nı değiştirebilecek güce sahip olmasında yatıyor ve yüksek mahkeme her yıl, her dört yüz davadan birini önemseyip görüşüyor ancak. Bu dava içerik ve önem açısından tarihi bir olay haline geliyor. Öte yandan canlarına tak eden ve tekrar Virginia’ya dönen çift kuytu bir yerde hala daha yakalanıp hapse atılma korkusu içinde yaşıyorlar. Eller ay’a giderken…

Filmi anlat anlat bitmedi diyenleriniz varsa eğer zaten tanıdık ve çok bilinen bir hikaye olmasının ve daha önce konuyla ilgili bir de dökümanter filmin yapılmış olmasının etkisi de olabilir üzerimde. En azından ben böyle tuhaf bir his içerisindeyim ve filmi neredeyse saniye saniye anlatmaktan “çok” zor tutuyorum kendimi. İsterseniz bir de Time ‘dan gelen fotoğrafçı Grey Villet’in Loving çiftinin ve çocuklarının çok özel anılarını fotoğraflarıyla ölümsüzleştirdiği anların nasıl doğduğundan bahsedeyim. İster misiniz? Hayır, bahsetmeyeyim. Bence oturup ’78 doğumlu, altı filmlik enteresan bir filmografiye sahip, aynı zamanda Loving’in senaryo yazarı olan yönetmen Jeff Nichols imzalı filmi izleyin. Oyunculuklardan Mildred’ı canlandıran Ruth Negga’nın ismi filmin kazandığı tek adaylıkla Oscar’larda temsil hakkını kazanmış olsa da, Exodus’da Ramses’i canlandıran Avustralya doğumlu oyuncu Joel Edgerton’ı da şahsen ben çok beğendim. Köylülüğünü ve çaresizliğini asaletle taşıyan, sakin mizaçlı, az konuşan, kameralar karşısında hiç konuşmayan, içine kapanık, bir kadını çok seven ve sevmekten de hiç vazgeçmeyen, beyaz olmakla beraber siyahların arasında huzuru bulan ve onlarla kaynaşan, sevdiğini sahiplenen ve avukat Cohen yüksek mahkemeye çıkmayı reddeden Richard’a senin adına orada ne söyleyeyim dediğinde “hakime karımı sevdiğimi söyle” diyen Richard Perry Loving rolünde sapsarı saçları ve yumuk gözleriyle ve tüm dünyaya karşı durmaktan yorgun düşmüş olsa da, seni koruyabilirim derkenki haliyle bir adamın kendi iç dünyasında çektiği sıkıntıları ve hissettirmemeye çalıştığı yetersizliklerini olanca naifliğiyle aktarmayı başarıyor izleyiciye. Sevgi nedir, sevmek nedir, seven insan nasıl olur sorularının bütün cevapları Richard karakterinde cevap buluyor sanki. Ona söz verdiği evi kendi elleriyle yaptıktan sonra, içerisinde çok da uzun süre oturamadan, sarhoş bir sürücünün çarpması sonucu çok genç yaşta hayata veda ediyor. Mildred ömrünün sonuna kadar bu evde, bir daha evlenmeden oturuyor. Ölmesine yakın bir tarihte -2008- verdiği bir röportajda onu özlediğinden ve kendisini hep koruduğundan bahsediyor. En önemlisi ise Loving v. Virginia adı verilen karar anayasaya aykırı bulunarak evlilikte ırk yasağını kaldırtmış olup, evliliğin doğuştan gelen temel bir hak olduğunu kabul etmiştir. Bizler de endüstrileşmiş bir sektör vasıtasıyla bizim olmayan bir tarih hakkında fikir sahibi olmuşuzdur. Kendi ülkemizde sanata verdiğimiz önem sayesinde kendi tarihimizi tanıtmamız ve hatırlamamız ve dünyaya izletmemizse olanaksızdır şu koşullar altında.

the-loving

lying-on-couch

images-10

ruth-negga-loving-photocall-at-cannes-film-festival-5-16-2016-4

FENCES – ÇİTLER

images-7

FENCES – ÇİTLER :

“Bazı insanlar insanları uzak tutmak için çit inşa ederler. Diğerleriyse insanları içerde tutmak için.” Bono

“Sen hala bir hiç’i kovalıyorsun. Hayat sana bir şey sunmaz. Sen kendin kazanırsın.” Troy Maxson

“En az ihtiyacı olan hep daha şanslı oluyor.” Rose Maxson

”Bir tohum ektim, izledim ve dua ettim. Çiçeklensin diye bekledim. On sekiz yıl sonra anladım ki toprak kayalık ve kıraç. O tohum hiç çiçek açmayacak.” Rose Maxson

Fences, aynı zamanda Oscar’lı oyuncu Denzel Washington’ın yönetmenliğini yapmış olduğu üçüncü uzun metraj çalışması. Filmin uyarlanmış olduğu Tony ödüllü oyunun senaryo yazarı Tony Kushner’ın adı sadece yürütücü(tamam tamam idari) yapımcı olarak geçmekle beraber, biraz da 2005 yılında aramızdan ayrılmış olan siyahi yazar “August Wilson”ı onurlandırmak adına bu şekilde düşünülmüş anlaşılan. Pittsburgh doğumlu yazar ise daha önce yine beyazperdeye uyarlanmış olan “Piyano Dersleri”nden sonra “Çitler” ile de drama dalında iki defa Pulitzer ödülüne layık görülmüş; başka başka oyunlarıyla kazanmış olduğu daha da birçok ödülün yanında. Ölümü “Siyahi Amerika’nın Tiyatrosunun Şairi 60 yaşında öldü” başlığı altında duyurulmuş yazılı basında. Hayat hikayesine vakıf olduğunuzda oyunlarındaki paralellikler çıkıveriyor karşınıza. Alman asıllı, beyaz, fırıncı, çok içen, sinirli mizaca sahip bir baba ve Afro-Amerikalı bir annenin altı çocuğundan biri olarak gelmiş dünyaya. Irkçı yaklaşımlar yüzünden yarım bıraktığı eğitimini kendi başına kütüphanelerde geçirdiği saatlerle doldurmuş kolaylıkla. Yirmi yaşında şair olmaya karar vererek “Black Power” hareketinden esinlenip 1968 yılında bir grup şair arkadaşıyla birlikte bir tiyatro atölyesi ve sanat galerisi kurmuşlar. Hiç tecrübesi olmamasına rağmen hem reji yapmış hem de aktör olarak rol almış. Wilson 1999 yılında verdiği bir röportajda en çok etkisi altında kaldığı 4B’den bahsediyor. İlki ve en önemlisi olan Blues, Jose Luis Borges, oyun yazarı Amiri Baraka ve dördüncü olarak ressam Romare Bearden. İki B daha ekliyor bu harikulade dörtlüye; her ikisi de Afro-Amerikalı olan yazarlar Ed Bullins ve James Baldwin. Hollywood 1990 yılında Fences’ı filme çekmek istediğinde, yazar, siyahi yönetmen konusunda diretiyor ve proje ancak 26 yıl sonra tıpkı istediği gibi siyahi bir yönetmenin elinde hayata geçiriliyor. Üstelik Broadway’de sergilenen oyunun tüm kadrosu olduğu gibi yer alıyor filmde.  Ve biliyorum ki filmin yönetmenindense, yazarı Wilson’la neden bu kadar uğraştığımı düşünmektesiniz ama neticesinde bu bir oyun uyarlaması ve filmi izlerken, film yönetmenindir ilkesinden uzaklaşıyor insan oyuncuların her zerresiyle oynadığı sahneleri izledikçe. En iyi yardımcı kadın oyuncu dalında almış olduğu Altın Küre ve olası Oscar’ını sonuna kadar hak ediyor Viola Davis. Yüz olarak binlercesini bulabileceğiniz bir rolde, akıl almaz bir performansla çıkıyor izleyicinin karşısına. Bu senenin Isabelle Huppert’le birlikte farklı çizgilerde, eline su dökülemez performanslarını sergilemiş oluyorlar benim gözümde. Gene yönetmeni es geçtiğimi düşünebilirsiniz ama Paul Verhoeven ve Denzel Washington olmasaydı da ne “Elle” ne de “Fences” olacaktı ve ikisi de birbirinden farklı kulvarlarda, apayrı dertleri olan ama çok güçlü filmler olarak kaldılar akıllarda.

downloadfile-1

Bir çöp kamyonunun arkasında bir yandan işlerini yaparken, gevezelik etmekten vazgeçemeyen iki adamdan daha geveze ve daha siyah görüneni çöp arabasının şoförlüğüne terfi olmak peşinde anlatıyor da anlatıyor filmin başladığı ilk anlardan itibaren. Hep beyazların şoför, kendilerininse çöp toplayıcısı olmasından yakınıyor. Beyazların araba sürme yeteneklerinin daha üstün olmadığını söylüyor. Olayların geçtiği yer ve zaman Ellilerin Kuzey Amerika’sında açık açık belirtilmese de Pittsburgh’daki bir evin çitleele çevrili arka bahçesi çoğunlukla. Troy Maxson rolündeki Denzel Washington ellilerinde, on bir kardeşli bir aileden gelen, okuma yazması olmayan, anlamadığı her şeye şeytan diyen, cebindeki son kuruşa, terinin son damlasına kadar ailesi için çalışan, sorumluluk sahibi, hayat dolu, zaman zaman direncini kıran yukarıdakiyle restleşip duran, deyim yerindeyse hodri meydan diyen, elinden geldiğince çapkın, gelmezse de çevresindeki tüm kadınlara karşı ilgili olmakla yetinmesini bilen, çilekeş karısının üzerine Floridalı bir gülü koklamaya başlamasının üzerinden uzunca bir süre geçmiş, şişeden cin içmeyi seven, arka bahçede gevezelik etmeyi seven, bir zamanlar Zenci liginde beyzbol oynamış, uzunca bir süre de hırsızlık suçu işlerken kazara adam öldürmekten girdiği hapishanede devam etmiş olduğu kariyeri dönemin ırksal engellerinden ötürü yüksek lige geçip iyi para yapmasını engellenmiş bir adam rolüyle çıkıyor karşımıza. İsyankar ruhlu Troy’un on sekiz yıllık karısı Rose, iki oğlu, Japonlarla savaşırken aldığı yara sonucunda kafasının bir miktarına yerleştirilmiş metal tabakayla yaşayan savaş gazisi kardeşi Gabe ve tek dostu, kendisi gibi çöpçü arkadaşı Bono’nun yıllara yayılı ilişkilerini izliyoruz film boyunca. Oturdukları evi devletin Gabe’e vermiş olduğu 3000 dolar sayesinde alabilmişler zamanında. Büyük oğlu Lyons babasız bir çocukluk geçirmiş, grubuyla beraber bir barda müzik yapıyor ama babasından on dolar borç isteyişinden anlaşıldığı üzere meteliğe kurşun atıyor, üstelik evli, sabah yataktan kalkma ve dünyanın bir parçası olma nedeni olan müzik dışında başka bir iş yapmaya da niyeti yok. Babası onu çöpçü olarak işe aldırabileceğini söylediğinde kimsenin ayak işini yapmak istemediğini söylüyor. Küçük oğlu Cory ise ergenlik çağında ve kendisiyle zıtlaşan babasıyla miktarınca zıtlaşıp duruyor hemen hemen her konuda. Oğlan beyzbol oynamak istiyor. Babası ise bütün kapıları kapatıyor ona. İstiyor ki oğlu kendi parasını kazansın. Meslek sahibi olsun. Kendisi gibi çöpçü olmasın. Ona kendi hayatından hiçbir şey dilemiyor. Beyazların onun önünü kapatacağını düşünüyor. Kısacası oğlu babası gibi olmak istedikçe, babası kendi gibi olmasın diye paralanıyor-bu ne yaman çelişki ve bu uğurda onu karşısına almayı göze alıyor hiç sakınmadan. Hep bahsettiği babasına dönüşüyor zamanla Troy. Bu cahil ve kaba saba adamın filmin sonunda ancak anlıyoruz oğluna yaptığı büyük iyiliğin boyutunu. Belki hayallerini gerçekleştiremiyor genç oğlan ama dönemin koşullarında bir hayalin kaçta kaçının gerçek olabileceğini bilmeden o hayalin peşinde koşturmanın gereksizliği karşısında bir meslek sahibi olmuş olarak çıkıyor karşımıza Cory. Babasından ve duyduğu sevgisizlikten ötürü orduya yazılmaya karar veriyor bir anda. Babası bilerek ya da değil bir asker olarak yetiştirmiş onu içten içe. ”Yemek var mı, var. Başının üzerinde bir çatı var mı, var. Sırtında giysi var mı, var.” Yıllar sonra baba evine döndüğünde abisinin hayatının daha kötüye gitmiş olduğunu ve üç yıl hapis yattığını öğreniyoruz. Devletin içinde kalıp erken emekli olmasını öğütlüyor ona abisi, burada bir şey yok derken. Hala çalıyor ve hala sabahları yataktan kalkmak için tek ”bir” nedeni var. Orada kalsa nasıl bir hayatı olacağını bilemediğimizden babasının ona büyük iyilik ettiğini görüyoruz. JFK ve Martin Luther King resimlerini görüyor Cory evin duvarlarında. İnsanın içi sızlar ya bazen, konu itibariyle insanın içini sızlatan çok anlar saklıyor içinde “Fences”. Biraz geveze başlayıp, öyle devam etse de izlemezseniz çok şeyler kaçıracağınız bir baba oğul, karı koca ilişkileri ekseninde yaşamın kendisi anlatılıyor tüm çıplaklığı ve acımasızlığıyla. Max’in dediği gibi hayatı olduğu gibi kabul etmek gerekiyor belki de aynı acımasızlığıyla. İnsanları oldukları gibi kabul eden bir başka isimse Max’in bu hayattaki tek dostu olan Bono. Hapishanede başlayan arkadaşlıkları biri ötekini ölmek suretiyle geride bırakana dek devam edecek türden. Bono onunla tanıştığı ilk andan itibaren, bu adamın yanında kalayım, beni bir yerlere götürür demiş kendince. Çok şey öğrenmiş Max’i izlerken. Hayata karşı durup direnmek, iyiyi kötüden ayırdetmek, aynı hataları yapmamak gibi. İyi bir baba olarak bir şeyleri düzeltme şansı hiç olmamış Bono’nun, on altı yıllık evliliğinden hiç çocuğu olmayınca. Bu yüzden de daha neşeli, daha kalabalık olan Max’lerin evinde uzun saatler geçiriyor gevezelikle her bulduğu fırsatta. Arkadaşının bir başka kadınla olan ilişkisini öğrendiğinde, Rose kırılmasın, yuvaları dağılmasın diye uyarıyor hemen arkadaşını. Max şoförlüğe terfi ettiğinde de, aralarına mesafe giriyor iki arkadaşın. Ama yine de birbirlerinden havadis alabilmişler eşleri sayesinde. İkisi de yalnızlık çekmiş bu dönemde. Ama en çok Max yalnız kalmış şoför koltuğunda, çöp kamyonunun arkasında beraber geçirdiği günler göz önüne alındığında.

maxresdefault

downloadfile

On sekiz yıllık evlilikleri boyunca kocasına sadık kalmış Rose Lee. O yüzden onun ihanetini duyar duymaz dizlerinin bağı çözülüyor. Halbuki asıl yıkımı kocası altı aylık zaman zarfında eve gelmediğinde yaşıyor. Yaşamının merkezine oturttuğu kocasının yokluğuna dayanmak çok daha zor onun için. Her şeyi sineye çekiyor vefakar ve cefakar bir eş olarak. İhaneti ilk duyduğundaki siteminin zerresi kalmıyor yıllar sonra. Kendi tercihlerini yaşadığını biliyor çünkü artık. Kendini biliyor bundan böyle artık. Çevresindeki herkes gibi iyi anıyor o da eşini. Evini hem heybetiyle, hem neşesiyle dolduran, daha ilk gördüğünde çocuk sahibi olabilirim dediği, ona tek isteği olan içinde şarkılar söyleyebileceği bir ev veren Max’in hayatını her şeyiyle sahiplenen Rose Lee yaşamın ona sunduğu seçeneği kendi iradesiyle kabul etmiş. İsteklerini, hayallerini, ihtiyaçlarını bir kenara atıp Max’in içine gömmüş. Max kadar boğulmamış hiçbir zaman. O sorumluluklarından bıkmış, kendisiyle ilgili bir başka seçenek sunan bir kadının kollarında teselli ararken, izleyiciler olarak sizler Rose gibi bir kadına bunlar yapılır mıydı diye homurdanırken, üzerindeki bütün sorumluluklardan ve baskıdan uzaklaşarak farklı bir adam olabilmeyi, çatıyı nasıl tamir edeceğini, faturaları nasıl ödeyeceğini düşünmekten kurtulmak için çırpınan bir adam duruyor orada, bir evin arka bahçesinde, tam da tıpkı bir hapishanenin çevresini sarıyormuşçasına dış dünyayla aralarına yüksek bir duvar ören çitlerin önünde.

25fences-history1-articlelarge
August Wilson

downloadfile-2

WHAT HAPPENED, MISS SIMONE?

images-191

WHAT HAPPENED, MISS SIMONE?

Milyonların idolü, hatta sevenisin. Ama gerçekten ne oldu, Bayan Simone?” Maya Angelou

“Annemin yıllarla arası bozuk değil, yılların annemle arası bozuk.” Lisa Simone Kelly

Akademi Ödüllerine En İyi Belgesel dalında aday olmayı başarmış beş filmden biri olan ama ödülü Amy’ye kaptıran; beni izlerken ve izledikten sonra o da güzeldi, bu da güzel ama diye diye pek çok dünyevi düşüncelerle baş başa bırakan, yine de dokümanter olarak Amy’i daha başarılı bulduğumdan oturduğum yerde ancak çok geç kaldığımı düşünerek hayıflanmama sebep olan bir film var karşımda. Nasıl oldu da bu film ön plana çıkmamış, gerçekten anlayabilmiş değilim. Nina Simone’un hayatındaki kimi bilmediğim ayrıntılarını günyüzüne çıkardığı; bir kadının, siyah bir kadının, hem de ırkçılığın yoğun yaşandığı dönemlerde, Amerika’da, şarkıcı kimliğinin yanında, yaşanan olaylara duyarsız kalamayıp, sivri dilli demeçler verip öyle de şarkı sözlerine imza atması sonucu piyasa tarafından cezalandırılması, tüm kayıtlarının boykot edilerek, konserlerinin iptaline dek uzanan sivil haklar hareketine dahil olmuş bir müzisyenin hayatı var gözler önüne serilen aynı zamanda. Aretha Franklin, Gladys Knight gibi siyahi vokaller önemli televizyon programlarına çıkarken, tıpkı şu an benim yaptığım gibi içi sızlayarak izlemiş onları oturduğu yerden. Halbuki aynı zamanda çok başarılı bir piyanist kendisi Amerika’nın görmezden geldiği. Belgeselin daha ilk dakikalarında kendisiyle yapılan bir röportajda özgürlüğün kendisi için ne anlam ifade ettiğini soruyor muhabir. Özgürlük korkmamak demektir diyor, hayatının yarısını korkmadan geçirememiş Simone. Neden mi korkmuş bu kadın hayatı boyunca? Renginden ötürü ırkçı saldırılara maruz kalmaktan, nerden ve ne zaman geleceği belirsiz yağmur gibi yağan tokatlardan dolayısıyla kocasının uyguladığı şiddetten, bir gün gelip de şöhretini belki de sesini kaybetmekten, maddi çıkmazlardan, başarısızlıktan, delirmekten, yalnız ölmekten, hatalarından kısaca bir sürü şeyden. Ülkede şiddetin dozu her geçen gün artmış, ırkçı saldırılar rayından çıkmışken ve Martin Luther King önderliğinde hakları için birçok siyah yollara dökülmüşken hem de ölürken, o da meslektaşları gibi sessiz mi kalmalıydı sorusu geliyor akıllara. Yaşar Kemal Paris’te karşılaştığı ve neşesi ve mutsuz görünen Nazım Hikmet’e benzer bir soruyla gidiyor ve aldığı cevap insanı çok şaşırtmıyor aslında. “O şartlarda mecburdum.” diyor Nazım. Nina’nın da cevabı benzer oluyor. Bir şeyler var onu da mecbur kılan, bir şeyler var ona başka bir seçenek bırakmayan.

images-171

Kızı Lisa’nın nazarında annesinin en büyük handikapı yedi yirmi dört Nina Simone olmasıyken, sahnedeyken göz alıcı olan, sevilen ve aynı zamanda da devrimci olan Simone böylelikle kendisine bir gaye bulmuş oluyordu. Sesiyle, insanlara, kendi düşüncelerini dile getirebileceği bir yer. İnsan daha da ne ister? Halbuki gösteri bittiğinde, herkes evine gidiyordu. O ise yalnız başına kaldığında da, hiç bitmeyen mesaisinde şeytanlarıyla savaşıyordu öfke ve hiddetle. Kendisiyle barışık olamadığından, her şey hayatını karartıyordu sanki azar azar. Bu ise en çok hayatının konforuyken, canavarına dönüşen annesinin hayatına tanıklık etmek zorunda kalan kızını incitiyordu.

images-201

Gerçek adı Eunice Kathleen Waymon olan Simone ilk siyah klasik müzik piyanisti olmak için daha üç dört yaşlarındayken başlamıştı piyano çalmaya. Tryon, Kuzey Carolina’da bir papazın altıncı çocuğu olarak gelmişti dünyaya. Topluluk önüne çıkıp piyano çaldığı ilk yerde kilise oluyordu bu vesileyle. Çok disiplin gerektiren klasik müzik için fon sağlamaya çalışıyor ve bol bol resitaller veriyordu. Günde yedi sekiz saat pratik yapmak zorunda kalmaksa onun hem siyah hem de beyaz akranlarından izole bir çocukluk ve ergenlik geçirmesine neden oluyordu. Fonlar bittiğinde Philadelphia daki Curtis Müzik Okulu’na başvuruyor ve Bach ve Rahmaninov’u çalabiliyor olmasına rağmen siyahi olmasından ötürü geri çevrildiğini ancak altı ay sonra öğrenebiliyordu. Aynı müzik akademisi ölümünden sadece iki gün önce on dokuz yaşındayken reddettiği sanatçıya yetmiş yaşında onur ödülünü layık görüyordu. Çok acı gerçekten.

Ailesi de beraberinde Philadelphia’ya taşındığında, çalışmak zorunda olduğunu anlıyor Simone ve Atlantic City’de köhne bir barda gecesi doksan dolardan anlaşıyordu. Fakat daha ikinci gece patronu şarkı söylemezse eğer sahne alamayacağını belirtip onu zora sokarken, bilmeden bir şarkıcının doğuşuna vesile oluyordu. Ailesinden bu durumu saklamak isteyen Simone’sa, Nina Simone’a dönüşüyordu bir gecede. Nina küçücük demekken, Simone’un ilham kaynağı aktrist Simone Signoret oluyordu. Onun meslektaşları arasından sıyrılmasını sağlayan müziğe kattığı farklı yorumuydu. Nina müziği başkalaştırıyor, kendi deneyimine göre biçimini değiştiriyordu. Duygusal mesajını seyirciye aktarabiliyordu ve kabul etmek gerekirse bu doğuştan gelen bir yetenekti. Baritonun derinliğine sahip bir kadın sesi vardı onda. O derinlik ve belirsizlikse Nina’nın ruhundaki sezgilerini taşıyordu. Klasik müzikten aşina olunan teknik ve disiplinle müziğini besliyor, caz dünyasının kaygısız doğaçlamalarıyla füg ve kontrpuanı tanıştırıyordu.

İstediği şeyi elde etmekte ısrarcı kocasıyla tanışıyordu Nina aynı zamanlarda. Andy New York’ta çalışan bir ahlak polisi ve devriyeye çıktığında dediği bir hey’le insanları titreten bir adamken, Nina’yı kendisine aşık etmeyi  başarıyordu. O da bir süre sonra polisliği bırakıp, Nina’nın menajerliğini üstleniyor, evliliklerinin iyi ve ilk zamanlarında birlikte inşa edip, beraber büyüyorlardı. Andy vizyon sahibi, akıllı bir iş adamıydı ve yaptığı doğru hamlelerle karısının Carnegie Hall’de ilk siyahi kadın klasik müzik piyanisti olarak sahne almasını sağlayabilmişti. Bu sayede başarılı ve saygın bir döneme giren Nina için çöküşse bundan sonra başlıyordu yavaş yavaş. Zirveyi erken görmüştü ve üzerine ne koyacağı belirsizdi.Öfke patlamaları, sorgulamalar, eşyaları parçalamalar zaman içinde artmakla beraber, Andy’de ona şiddet uygulamaya başlamıştı kızlarının gözü önünde.

images-160

images-221

images-223

Yakın zamanda patlak veren ’63 Birmingham olayları onu geri dönülmez bir yola sokuyordu. Bir pazar günü ayin esnasında kilisede yaşanan ve dört küçük siyahi kızın ölümüyle sonuçlanan bombalama olayı sivil haklar hareketini harekete geçirdi. Simone’da bu yaşananlara karşı tepkisini, Mississippi Goddam adlı bestesini yaparak ortaya koydu. Sözleri vurucu, acımasız ve devrimsel nitelikler taşıyordu. Birikmiş öfkesini kusuyordu adeta bu şarkıyla. Her şey umutsuz ve bir hayatta kalma mücadelesiyken, dahil olmak dışında elimden bir şey gelmiyor diyordu kısaca verdiği röportajlarda. Çok önemli bir soru sormaktaydı bu devrimci kadın birçok meslektaşına emsal teşkil edebilecek olan; “Hem sanatçı olup hem de zamanı nasıl yansıtamazsın?” diyordu. Devrimden, mücadeleden yana tavrını koymuş oluyordu böylelikle. Kariyerini beslemezsen devam etmez demişti kocası bir tarihte ona. Nina’ysa soğukkanlılıkla ilerliyordu ve artık konserlerinde sadece bu tip bestelere yer veriyordu. Ateşle oynuyordu. İnsanların gözünü açmak istiyordu. Sivil haklar hareketine dahil olmakla birlikte, harekette entelektüel bir geçmişi yoktu. Onunki müzikal bir maziden ibaret olmakla beraber verdiği mesajlar itibariyle gerçek bir devrimci olduğunu ortaya koyuyordu sadece. Her şeyi açıkça uluorta söyleyiveriyor, devrimin bir nevi efendi azizi ilan edilmekle beraber kolaylıkla agresifleşedebiliyordu da. Toplumsal düzenden usandığını, Amerikan halkının kanserden başka bir şey olmadığını, kanserin tedavi edilmezden önce ortaya çıkarılması gerektiğini, kendi yolu olsaydı katil olacağını, silahlanıp güneye gideceğini, tüm Amerikan halkını uyaran bir tonda söylüyor ve nihayetinde tüm beyazları küçümsüyordu. Sistemle uzlaşamadığından da iş kapılarını teker teker kapatmış oluyordu. Kızı Lisa ise suçu kendi gibi davranmak olan annesinin cezalandırıldığını düşünüyordu. Elinde mikrofon dilediği gibi konuşan bu kadının her devrim sonrası yaşandığı ve söylendiği üzere devrimin ilk önce kendi evlatlarının başını yediği sözünü doğruluyordu adeta. Amerika yavaş yavaş ona dar gelmeye başlıyor ve her şeyden önce iş alamadığından parasız kalıyordu.

Sesi titreyerek ve gözyaşları içerisinde söylediği toplumsal meselelere duyarlı olmayan sanatçıların daha mutlu olduğu tespiti ise bir yere kadar doğru sadece. İnsan düşünen bir varlık ve kendini ilerletmeye, geliştirmeye meyilli ve bunun için önüne çıkan her fırsat bir lütuf aslında ve bu fırsatları değerlendirip değerlendirmemek de onun mizacına bağlı. Bir adım yol almadan yaşamak var durduğun yerde, her ne pahasına olursa olsun gökyüzüne uzanmak da. Psikolojik altyapısı ve erken gelen başarısıydı belki onu zamanla bipolar ve manik depresif yapan ama bunlar da şöhretin cilveleriydi ve herkes yaşadığı sürece bedel ödüyor bir şekilde. Bir dahi, bir devrimci, bir kuralsız ve gözalıcı bir kadın olarak Gladys Knight ya da Aretha Franklin olarak mutlu olamayacağının farkına varamamış sadece. İçerisinde trajik anlar barındırmayan hiçbir hayat belgesellere konu olmuyor ya da kolay kolay hatırlanmıyor. Mutlu olamadım derken kim mutlu olmuş ki şu dünyada demek geçiyor insanın içinden. En azından benim içimden. Bir Eunice Kathleen Waymon var kimselerin duyduğunda umursamayacağı. Birde Nina Simone var Sinnerman’ın, Wild is the Wind’in, I Put a Spell On You’nun, My Baby Just Cares For Me’nin derinlikli, özgün sesi. Kırık aksanıyla Ne me quitte pas’yı söyler kırık aksanıyla. Don’t Let Me Be Misunderstood tüm dünyaya mesajı olarak kalıyor hatıralarda, sanki kendi yazmışçasına. Aynı sözler en çok onun dudaklarından döküldüğünde anlam kazanıyorlar bir anda. Benim için en çok Wild is the Wind’dir Ninasimooon kendi özel sebeplerim işin, pardon, duygularımın içine girince.

“Evim yok
Ayakkabılarım yok
Param yok
Sınıfım yok
Eteklerim yok
Kazaklarım yok
Parfümüm yok
Sevgim yok
İnancım yok
Kültürüm yok
Annem yok
Babam yok
Abim yok
Çocuklarım yok
Halalarım yok
Amcalarım yok
Sevgim yok
Aklım yok
Ülkem yok
Eğitimim yok
Arkadaşlarım yok
Hiçbir şeyim yok
Şarabım yok
Param yok
İnancım yok
Tanrım yok
Sevgim yok

Peki neyim var?
Saçım var, kafam var
Beynim var, kulaklarım var
Gözlerim var, burnum var, ağzım var
Cinsiyetim var
Omuzlarım var, ellerim var
Parmaklarım var, bacaklarım var
Ayaklarım var, ayak parmaklarım var
Karaciğerim var
Kanım var
Hayatım var
Baş ağrım ve diş ağrım var
Ve kötü zamanlarım; tıpkı, senin gibi

Özgürlüğüm var…” Ain’t Got No, I Got Life

images-229

LISTEN TO ME MARLON – DİNLE BENİ MARLON

image

LISTEN TO ME MARLON / DİNLE BENİ MARLON:

“Sen anılarınsın.” Marlon Brando

“Çalıntı bir ülkede yaşıyoruz.” Marlon Brando

“New York’a geldiğimde çoraplarım ve aklım delikti.” Marlon Brando

“Herkes nefret edebilir, herkes sevebilir. Bu ikisinden birine kendimizi adasak katil ya da aziz olurduk.” Marlon Brando

“Nevrotik bireyin özgüveni ona hayranlık duyulmazsa ortadan kaybolur.”

Şimdiye dek hiçbiri kamuoyuna duyurulmamış yaklaşık üç yüz saat süren özel ses kayıtlarından derlenmiş bir biyografi “Dinle Beni Marlon”. Seyirciler olarak oturup güzel güzel izliyoruz Brando’nun sesinden Brando’nun hayat hikayesini. Kendisi bir gün tüm bu kasetlerin özenle dinlenip ayıklandıktan sonra hayatının anlatıldığı bir filmde kullanılacağını planlamış mıydı bilinmez. Öte yandan özel hayatını  saklamaya çalışıp, zamanla bir münzeviye dönüşmüş olsa bile ailevi sorunları ve trajedileri basının önüne çıkmasına engel olamamış ve yıllar içinde devleşen gövdesini beraberinde mahkeme salonlarına taşımak zorunda kalmıştır istemeyerek de olsa. Gözyaşları içerisinde oğlu için hakimden ve jüri üyelerinden çaresizce merhamet dilerkenki hali içler acısıdır. Film sıradan bir 911 aramasının, arayan kişinin Marlon Brando, maktulün, kızı Cheyenne’in erkek arkadaşı, zanlınınsa oğlu Christian Brando olmasıyla tüm dikkatlerin üzerlerine çekildiği, basını günlerce meşgul eden bir cinayet davasına dönüşme anlarıyla başlıyor. Peki işler nasıl olmuştu da bu noktaya gelmişti? Film bize neden göstermeden Brando’nun hayatından kesitler sunarken, cevaplar Brando’nun sesinden veriliyor tek tek. Bazen Shakespeare’den bir alıntı tercüman oluyor içinde bulunduğu açmazı tarif etmesine, bazen kendi anıları ve o anılardan çıkardığı çok özel, acı tatlı anları. Çocukluğu, ailesiyle olan ilişkisi, iş ve özel hayatına dair çok önemli ipuçları seriliyor önümüze tüm hakikatiyle, rehberimiz Brando’nun sesiyle.

image

Oyunculuğa yeni bir boyut kazandırmış bir ekolün simgesi olmuş, kadınların aklını başından alacak kadar yakışıklı, unutulmayacak işlere imza atmış, alıngan, asi, flörtöz, mimikleriyle insana absürtlük hissi verebilen ve bu özelliğini de annesinden aldığını söyleyen, sıradan olamayan, aklına estiği gibi hareket eden, milyon dolarlık antlaşmalar yapacak bir ismi yaşatabilen ama kalan hayatı boyunca ondan başarı ile alınan akıl sağlığını ve gerçeklik duygusunu korumakla güçlükle baş edebilen bir ikon. Ama kendi şöhretiyle baş edememiş bir ikon. Brando’nun o çok bilinen hayat hikayesinin bir de perde arkası var ve bunu kendisinden duymak filme tuhaf bir gerçeklik boyutu katıyor. Sanki o hiç ölmemiş gibi. Simülasyonunda yaşıyormuş gibi. Ya da sanki tüm bu yaşananlar Brando’nun değil de oynadığı bir karakterin gerçekliğiymiş gibi. Sorunlu, yalnız, anılarla dolu, kafası karışık ve kederli bir adam var geçen yıllarla beraber yalnızlaşan ve etrafında dostu kalmayan.

“Düşünce insanların ve kaderin gözünden
Aforozlular gibi, yapayalnız ağlarım;
İrkilir sağır gökler çığlıklarım yüzünden
Bahtıma lanet okur, yüreğimi dağlarım.” 29. Sone, William Shakespeare

New York’a geldiğimde aklım ve çoraplarım delikti derken hem meteliksiz olduğunu hem de ne yapacağını bilmediğini vurguluyor. Kazara oyuncu olmasaymış eğer ne olabileceği hakkında pek de bir fikri yok. Sorduklarında dolandırıcı olurdum herhalde diyor. İnsanın içinden, er ya da geç sen yine de oyuncu olurdun Marlon demek geçiyor. Zorlu bir çocukluğu atlatıp, kendisini New York sokaklarına attığında insanlara duyduğu merak su yüzüne çıkıyor. Sokaktaki insanı izleyip, kişilik tahmininde bulunurmuş kendi kendine. Bu o sıralar farkına varamasa da mesleğe adım atarken onu çok beslemiş olsa gerek. Kendi kaçmak istediği geçmişiyle barışması çok kolay olmamakla birlikte, hep bir şeyleri sakladığını düşündüğü insanların kendi haklarında bilmedikleri şeyleri tahmin etmek ilgisini çekermiş. Gözlem yeteneğinin sonsuz olduğunu çıkartıyor bundan insan ve mayası insan ve duygular olan mesleğinin malzemesini öyle ya da böyle sevdiğini hissettirtiyor içten içe. Aktörlüğe ara verdiğinde ise insan hakları için mücadele ediyor. Zenci hakları için Martin Luther King’in yanında yer alıyor, sonrasında ise Wisconsin’de silahlı Kızılderililerin yanında yer alıyor. Çalıntı bir ülkede yaşıyorsunuz derken, toprakları işgal edilen ve öldürülen Kızılderililer oluyor bahsettiği. Kızının ismi de oradan geliyor; “Cheyenne”. Film boyunca Brando’nun çok bilinmeyen taraflarına tanıklık ediyoruz. Vietnam’a tepkili. Amerikan halkına hitaben siz cahilsiniz, aptalsınız ve aydınlatılmanız gerek diyor. Oğullarını Vietnam’da kaybeden ailelerin ülkeleri için ölen çocuklarıyla gurur duyduklarını söylediklerinde, çocuklarını bir hiç uğruna öldürdüklerini ve dolayısıyla kurban ettiklerini söylemekten çekinmiyor. Hollywood starlık sisteminin yarattığı bir aktör bir süre sonra bir sistem muhalifine dönüşüyor. Sanatın ve sanatçının olmadığını, sadece paranın olduğunu dile getiriyor. Bizler birer işadamı, tüccarız diyor. Süreci anlamayı  öğrendikten sonra da Tahiti’ye yakın bir ada satın alıyor. Elbetteki para  karşılığında. Tahiti’de yani “sebepsizce seni öpenlerin adasında” geçirdiği zamanları ise hayatının en mutlu zamanları olarak nitelendiriyor.

image

 

image

image

Brando Hitler Almanyasından kaçan Yahudilerin takas okulu olan The New School’a giriyor. Ve meşhur Stella Adler’dan ders almaya başlıyor. En büyük şansı bu oluyor belki de mesleki anlamda. Bir profesyonelin tecrübeli kanatları altına giriyor. Adler hem bir profesyonel hem de bir ebeveyn gibi her düştüğünde topluyor onu. Ve Güney’den gelmiş, bir parça buruk aktör adayında gelecek görüyor aslında “Sende gördüğüm şeyi, dünya bir gün senden duyacak” derken. Brando, şöhret merdivenlerini bir bir tırmanmaya başlıyor aldığı önemli roller sayesinde. Sahnelerden, sinemaya geçiş yapıyor. Method oyunculuğunu üst üste gelen başarılı ve doğru projelerde bir bir sergileme fırsatı yakalıyor. İlk filmi “Men”de belden aşağısı felçli savaş gazisi Ken karakterini canlandırıyor. Bunun için bir rehabilitasyon merkezinde kalmaya başlıyor bir ay boyunca ve bu süre zarfında çevresindeki paralize olmuş insanları gözlemliyor. Bir engellinin elindeki tek şeyin zihni olduğunu keşfediyor. Annesi paralize olmuş bir insan olarak bu gözlemin çok doğru olduğunu söyleyebiliyorum sadece. Brando’nun bu filmdeki oyunculuğu ise eleştirmenlerce övülüyor. Daha sonra Actors Studio’nun kurucusu Elia Kazan’ın yönetmenliğinde “İhtiras Tramvayı”ndaki her tarafından adrenalin fışkıran ağzı bozuk, serseri Stanley Kowalski karakteriyle seyircisiyle bir sefer de beyazperdede buluşuyor. Viva Zapata, Julius Caesar, The Wild One ve ona bir oscar heykelciğini bahşeden yine bir Elia Kazan filmi “Rıhtımlar Üzerinde” geliyor. Bunlar kariyerinin en parlak döneminde cereyan ediyor ve fiziksel olarak zirvede. O ise aklına estiği gibi hareket eden bir asi. 60’lardan önce insanlar isyan isterken, doğru zamanda doğru ruh halinde isyan uğruna isyan ettiğini kabul ediyor. Adler ona en çaresiz ve kendisini yenik hissettiği anlarda korkma, kimsen o olmaya hakkın var derken Brando’nun tüm hayatı boyunca insanların onu görmek istediği değil, onun özünde olduğu adamı bulmak için çırpınışını izliyoruz. Arayışlarını ve doyumsuzluğunu sevgisiz kalışına bağlıyor. Pek çok insanın aksine kendisi deli gibi sevmekten korkuyor olabilir mi, bunu öğrenmek mümkün olmuyor.

“Sevilmediyseniz,
Sevgiyi tanımazsınız.
Nerede olduğunu bilemezsiniz.
Ne görüntüsünü ne de sesini
Onu bulmak için en olmadık yerlere bakarsınız.” Marlon Brando

image

image

image

image
Ona absürtlük duygusunu, doğa ve hayvan sevgisini verdiğini söylediği annesini anımsamayı seviyor Brando. Nefesindeki likör kokusuyla hatırlıyor onu. O tatlı nefesiyle. Halbuki annesi bir alkolik, bir ayyaş. Hayatta bir noktadan sonra kayboluyor ve gittiği yerde onu bulmak, çekip çıkarmak mümkün olmuyor. Brando sadece ara ara onu kodesten çıkarmaya gidiyor. Gücü buna yetiyor ancak. Kocası tarafından tartaklanan bir kadın annesi. Babası oğlunu da tokatlamayı ihmal etmiyor fırsat buldukça. Babası bir seyyar satıcı ve bar dövüşçüsü. Sert bir mizacı var, eve gelmediği zamanlarda fahişelerle takılıyor ve annesinin kaybolma nedenini anlamış oluyoruz böylelikle. Ünlü olduktan sonra babasıyla çıktıkları bir televizyon programında baba oğulun arasındaki iletişimsizlik gözler önüne seriliyor. Birbirlerine zor katlandıkları her hallerinden belli baba oğul program sonrası gülücüklerle dolu pozlar veriyorlar Brando’nun hayranlarına. Bir adamın varlığının başka bir adamın varlığını tehdit ettiğini görüyoruz. Ömrü boyunca babası gibi olmamaya, onun gibi davranmamaya çalışan Brando ise farkında olmadan ebeveynleri gibi davrandığını itiraf ediyor. Ve nihayet babası öldükten sonra ancak onu affedebiliyor. Ebeveynlerimizi suçlayarak değil onları affederek ancak günahkar olmaktan kurtulabiliriz. Brando’nun babası da bir günahkardı. Çünkü annesi onu terk ettiğinde sadece dört yaşındaydı. Brando’nun kızı Cheyenne’de başka nedenlerden ötürü babasını suçladı ta ki yirmi beş yaşındaki son intihar girişiminden mutlak bir sonuç alıncaya dek. Kimi sabahlar “Lanet olsun ne hayat bu!” diye uyandığını söylüyor kayıtlarda. Ve bu cümleyi kurmak için Marlon Brando olmamıza gerek yok. Hayatının bir döneminde gönül kuruluğundan muzdarip olmamış insan herhalde yoktur bu dünyada. Hepimiz bir gün kırılma noktasına gelmişizdir. Yok gelmediyseniz eğer merak etmeyin er geç o virajları almak zorunda kalacaksınız bir başınıza. Kaldı ki en zoru kalabalıklar içinde yalnız olmak ve nereye gidersen git beraberinde o derin, zaman zaman sızlayan kara safrayı taşımak. Acıyla baş etmeye çalışan Brando’nun tavsiyesiyse binlerce dolarını psikanalistlere akıttıktan sonra, herkesin kendi psikanalisti olması hususunda. Hiçbir şey yapamadılar ki diyor. En iyisi kendi kendinin analisti olmak diyor hayatı boyunca bol bol meditasyon yapmış aktör. Ve evet kimse kötü doğmuyor. Sadece.. Hayat işte..

“Yarın, yarından sonra ve bir yarın daha
Sürüp gidiyor günden güne küçük adımlarla;
Geçmiş günlerimiz ise nice sersemlere ışık tutmuş,
Ölüm yolunda toz toprak olmazdan önce.
Sön, cılız kandil, sön! Hayat dediğin nedir ki:
Yürüyen bir gölge, bir zavallı kukla bu sahnede:
Bir saat boy gösterip, boyun kırıp gidecek!
Bir daha da duyulmayacak artık sesi.
Bir aptalın anlattığı bir masal bu:
Kuru gürültüler, deli saçmalarıyla dolu.” Macbeth, William Shakespeare(Sabahattin Eyüboğlu çevirisi)

image

image

SELMA

SELMA:

“Hangi biriniz kaygılanmakla ömrünü bir anlık uzatabilir?” Matta 6:27

“Bir insanın uğruna öleceği bir şeyi yoksa, yaşamaya da hakkı yoktur.” Martin Luther King

“O sana benziyor. Başkalarının göremediğini gören bir çocuk o.” Anthony Doerr/Göremediğimiz Bütün Işıklar

image

Otuz dokuz yıllık yaşamını sığdırdığı kalbinin, öldüğünde son on üç yıllık yurttaşlık hakları eylemciliği sırasında yaşadığı yoğun stres yüzünden altmış yaşındaki bir adamın kalbi kadar yorgun ve yıpranmış olduğu söylenen, dört çocuk babası, 1964 yılının Nobel Barış Ödülü sahibi, sosyolog, din adamı, politik eylemci, yazar ve tüm bunların ötesinde çok çok iyi bir hatip ve hepsinden de önemlisi “Bir hayalim var” adlı ölümsüz cümlesini de içeren konuşmasını ilk defa iki yüz elli bin insanın önünde, Lincoln Memorial’ın basamaklarında yapmış ve en nihayetinde bu hayalini gerçekleştirebilmiş siyahi önder, “Martin Luther King”. Bir suikast sonucu bedeni bu dünyadan silinmiş olmakla birlikte, düşünceleriyle rengi ne olursa olsun ardından gelen her nesli ve birçok kesimi etkileyebilecek sözleriyle yaşıyor ve yaşatılıyor günümüzde de. Ölümünden beş yıl sonra eşi Coretta Scott King, The King Centre’ı kuruyor kocasının anısını yaşatmak, düşüncelerini ve ideallerini canlı tutabilmek adına. Daha bir sürü ayrıntı var kısacık bir hayata sığmış olan. Amerikalı kadın yönetmen Ava DuVernay’in elinden çıkmış çok da başarılı bir eser var 2014 yılı yapımı ve benim maalesef ki biraz geç olmakla beraber nihayet izleyebildiğim ve çok çok beğendiğim. Bir çok film var izlediğim ve bundan sonra izleyeceğim ömrüm ve şartlarım el verdiğince. Ama çok az filmde hissedebildiğim bir şey vardı Selma’da; o da kabaca sinemanın ölüyü diriltme gücü. Martin Luther King hiç ölmemiş ve öldürülmemiş gibi. Martin Luther King uzak bir coğrafyadan bu defa özel hayatı, kadim dostları, karısı, çocukları, hiç aklından çıkmayan ve hep sol yanında taşıdığı ölüm düşüncesi, acıları, sonsuz sıkıntıları, sigarası, yorgunluğu ve hapishane anları ile aklımıza siyah beyaz bir fotoğrafa sığmış nadide anlarından çok daha güçlü ve insani bir şekilde kazılıyor belleklerimize. Ama neticesinde bir insan öldüğünde bir insan ölmüş ölüyor. Tıpkı Malcolm X, James Reeb, Viola Liuzzo, Jimmie Lee Jackson ve hayatları ellerinden alınmış tüm diğer kurbanlar gibi.

image

image

Dönemin ve çook uzuun yılların FBI Başkanı J.Edgar Hoover tarafından politik ve ahlaki bir soysuz olarak tasvir ediliyor şiddete başvurmayan -nam-ı diğer “MLK”-, Amerikan başkanı Lyndon Johnsan’a. İleri görüşlü vaazleri, doğuştan liderlik vasıfları, kendine güveni, kürsüye hakimiyeti, bireyleri ve toplumları etkileyebilme gücü ve kıvrak zekasıyla ne çeşit bir tehlike olarak görülüyorsa artık olabilecek her yerde dinleniyor ve aile düzenini bozmak, karısını yıldırmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Ve tüm bunlar Amerikan devletinin bir kurumuna verilen yetkilerle gerçekleştiriliyor(her zamanki/çoğunlukla olduğu gibi). Başka ne gibi yetkilerle hareket ediyor federal Amerika’nın federal beyaz valileri ve şerifleri diye soracak olursak eğer, kamçılı Indiana Jones’larla silahsız halkı kırbaçlamak, gaz bombası atmak, öldüresiye dövmek gibi bir takım aklımızda kalan eylemleri geliyor hemen aklımıza. Zincir geçirilmiş coplarla(billy clubs) yapılan paylaşımlar da altmışların Amerikasında son derece çığır açıcı görünüyor. Ama her şey aile içinde kalıyor. Her ebeveyn kendine ait olduğunu düşünerek asilik eden üvey evlatlarını dövüyor, öldürüyor, yok ediyor. İşler, buradan bakınca da, okyanus ötesine geçsen de aynı şekilde yürüyor.

image

Sık sık ölümü düşünüyor MLK. Biliyor ve hissediyor bunu. Kendini umudun ve zaferin bir ışığı olarak görmenin kendisine yettiğini, gelecek güneşli günleri göremeyeceğini söylüyor. Filmle aynı adı taşıyan ve olayların büyük bir kısmının geçtiği ve tarihle kaderin kesiştiği Alabama’ya bağlı Selma şehri ise ölmek için iyi bir yer gibi görünüyor O’na ve dostlarına. Filmin en beğendiğim sahnesi ve repliği geçiyor iki adam arasında tutuklu oldukları koğuşun içinde. Bu sefer dinleme sırası Martin Luther’e geçiyor. Bense olduğu gibi aktarıyorum İncil’den yapılan bu alıntıyı. Din misyonunu gerçekleştirmiş oluyor bir kez daha. Tesellisi oluyor korku dolu ruhların.

:”Havadaki şu kuşlara bir bak. Ne ekiyorlar ne de biçiyorlar, ne de ahıra ürün depoluyorlar. Buna rağmen cennetteki baban karınlarını doyuruyor. Senin onlar kadar değerin yok mu? Sen kim oluyorsun da onun hayatını bir saat daha uzatmak için endişeleniyorsun?”

MLK:”Matta 6.27″

image

Kanlı Pazar’da Edmund Pettus Köprüsü’nde yaşananlar televizyonlarda naklen yayınlanıyor. İnsanlar naklen şiddeti izliyorlar ve direniş bütün Amerika’ya yayılıyor. Beyazlar da destek oluyor bu davaya karşılığını er ya da geç canlarıyla ödeseler de. Ve tüm bunlar ülkede o tarihlerde nüfusu yirmi milyonu bulan siyahların en insani haklarından biri olan oy verme haklarını kazanabilmeleri için gerçekleştiriliyor. Nesiller boyunca dövülmüş ve kırılmış insanlar yine dövülerek ve kırılarak ancak bir takım hakları elde edebiliyorlar. Ve Amerika, Nobel Barış Ödüllü vatandaşını onu öldürerek yok ediyor nihayetinde. Bu adam bir kez silah almıyor eline. Aynı adam olası ölümleri önlemek için yürüyüşten vazgeçiyor, herkesin ondan nefret etmesi pahasına. İnsan hayatını önemsiyor çünkü, herkes bir değer çünkü. Yumruk yediğinde karşılık vermiyor öteki yanağını uzatan İsa gibi. Ama illa ki ölüyor O da, tıpkı İsa gibi. İsa nasıl insanlık adına acı çekmişse, O da insanlık adına acı çekerek yeryüzündeki misyonunu tamamlıyor, hayatının anlamına duyduğu güveni yitirmeden.

image

En nihayet olduğumuz şeye bizleri hazırlayan bir geçmiş var arkamızda serili. Siyahlara oy hakkı için mücadele veren bu bir avuç insanın da kendilerine özgü hikayeleri var arkalarında bırakamadıkları. Bir adama inanıp, bir adama güvenip onun önderliğinde ilerliyorlar ölmek pahasına. Önlerinde uğruna ölünecek bir davaları, ellerinde oyunun kurallarını gösteren bir kılavuzdan başka bir şey olmayan İncilleri ve en çok da bu öğretilere sığınan sağduyulu önderleriyle, yobazlaşmadan, kan dökmeden, el ele, omuz omuza ilerliyorlar Beyaz Saray’a doğru. Başkan Johnson tarihi konuşmasında Siyahi ya da Güneyli sorunu yoktur, yalnızca Amerika sorunu vardır diyerek en azından dilinden çıkartıyor ayrımcılığı. Birçok ama birçok fırtınalar sonrasında güneşli gökyüzü gösteriyor yüzünü. Ve her ne olursa olsun toplumlar için kurtuluş bir yerden, bir adamın gırtlağından doğuyor. Yeter ki arkalarından gelen ve bu zor kazanılmış değerli mirası devralan nesiller basiretli, vicdanlı ve akılcı olabilsinler.

BİR HAYALİM VAR(I HAVE A DREAM) 1963:
“Bugün diyorum ki dostlarım, şu anın ve yarının getireceği güçlüklere ve engellemelere rağmen
hala bir hayalim var benim. Amerikan Rüyası içinde derinden yer edinmiş bir hayal.
Bir hayalim var: Gün gelecek bu ulus, ayağa kalkıp kendi inancını gerçek anlamıyla
yaşayacak; Şunu kendinden menkul bir gerçek kabul ederiz ki, bütün insanlar eşit
yaratılmıştır.
Bir hayalim var: Gün gelecek eski kölelerin evlatlarıyla eski köle sahiplerinin evlatları,
Georgia’nın kızıl tepelerinde kardeşlik sofrasına birlikte oturacaklar.
Bir hayalim var: Gün gelecek, adaletsizliğin ve eziyetin sıcağıyla bunalıp
çölleşmiş olan Missisippi Eyaleti bile, bir özgürlük ve adalet vahasına
dönüşecek.
Bir hayalim var: Gün gelecek dört küçük çocuğum, derilerinin rengine göre değil
karakterlerine göre değerlendirildikleri bir ülkede yaşayacaklar.
Bugün bir hayalim var!
Bir rüyam var: Gün gelecek ahlaksız ırkçılarıyla, “müdahale etme” ve “etkisiz hale getirme”
kelimelerini dilinden düşürmeyen valisiyle Alabama, işte tam orada Alabama’da, küçük siyah
oğlanlar ve kızlar; küçük beyaz oğlanlar ve beyaz kızlarla el ele tutuşma şansına sahip olacaklar.
Bugün bir hayalim var!
Bir hayalim var: Gün gelecek her vadi yüceltilecek, her tepe ve her dağ alçaltılacak, engebeli alanlar
engebesiz hale getirilecek ve eğri büğrü bölümler dümdüz olacak; Tanrı’nın zaferi ortaya çıkacak ve
bütün bedenler bunu birlikte izleyecekler.”  MARTIN LUTHER KING

Genel olarak film hakkındaki düşüncelerimse niceleyici bir sıfat ekleyerek ifade edeceğim şekilde çok beğendiğimdir. Zaten beğenmediğim hiçbir filmin eleştirmek için kritiğini yapmıyorum. Gerek görmüyorum. Her film bir umutla başlıyor, bir dolu emek harcanıyor. Sonuç kötü de olabilir. O benim meselem değil. Ama çok iyi filmler var ve bu da onlardan biriydi. Oyunculuklar ve canlandırdıkları karakterlerle olan benzerlikleri, tüm yan roller, senaryo, görüntü yönetimi, müziklerin hepsi ve şarkıların olaylarla örtüşen sözleri, film daha gösterime girmeden hazırlanmış ve Martin Luther’in sözleriyle ritm tutturmuş harikulade trailer’ıyla 2014’ün en başarılı filmlerinden, çok önemli biyografik bir eserdir.

image

image

New York Historical Society - Freedom Journey 1965: Photographs of the Selma to Montgomery March by Stephen Somerstein - January 16 ñ April 19, 2015 Coretta Scott King and husband civil rights leader Dr. Martin Luther King, Jr., on platform at end of 1965 Selma to Montgomery, Alabama Civil Rights March - March 25, 1965. (Photo by Stephen F. Somerstein)
New York Historical Society – Freedom Journey 1965: Photographs of the Selma to Montgomery March by Stephen Somerstein – January 16 ñ April 19, 2015
Coretta Scott King and husband civil rights leader Dr. Martin Luther King, Jr., on platform at end of 1965 Selma to Montgomery, Alabama Civil Rights March – March 25, 1965. (Photo by Stephen F. Somerstein)

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: