UZUN İNCE OLMAKTAN “ÖTÜRÜ” UZAK BİR YOL, İKİNCİ DURAK : RİZE, AYDER

20180106_124432-01

UZUN İNCE OLMAKTAN “ÖTÜRÜ” UZAK BİR YOL, İKİNCİ DURAK : RİZE, AYDER

GİRİŞ :

Yol arkadaşı bulmak, edinmek, anlaşmak, geçinmek, geçimin yol boyunca daim olmasını sağlamak, ayrılırken iyi ayrılmak, kafalarda tereddüt varsa en başından yan çizmek filan öyle kolay, öyle yenilir yutulur cinsten hadiseler olmadığından, benim gibi seçilmiş münzevilik yaşayanlar için, yani kısaca geçimsiz, aklına estiği gibi hareket eden, tur sevmeyen, katılsa da hır çıkartan, lanet, dengesiz, patavatsız, sorunlu, kibirli, egolu, hem kibirli hem egolu, bir anda parlayan bir anda sönen(daha sayayım mı?), yığınlarla uyumsuz, yığınlar kendisinden umutsuz, bencil, başına buyruk, tuhaf davranışlar sergileyen, bazen ne istediğini bilmeyen ya da hep çok şey isteyen, empati kurmaktan aciz, bazen zil zurna sarhoş olmak isteyen, bazen sabaha kadar ışıklar açık kalsın ya da yatağında aniden dikilip şimdi okumak zamanıdır diyen tipler için tek alternatif olan bir başına da gezerim konseptini yaşayan ben ve benim gibiler aslında son derece yumoşuzdur da ama sadece münzevilik başımızdayken, insanlardan uzaktayken. Kalpleri fethetmek, kendini ispat etmek, kim yılışık kim değil, kim aciz ya da korkak, kim değil gibi insanın en zayıf noktalarını görme şansına vakıf olamayacağımızdan ötürü kendimize dönük ve dışarıdan gelebilecek olası tehlikelere karşı duyarlı hareket ederiz sadece. Tehlike geçtiğindeyse bizden iyisi yoktur. Çünkü insan insanı delirtir ya bazen… Şöyle de söyleyebiliriz mesela,  insanı insan delirtir ya yüzde doksan… Dünyaya karşı bir başına olmanın verdiği özgünlükse seni ayrıcalıklı kıldığı gibi, geçime de zorlar ister istemez. Benim gezilerimdeki yol arkadaşlarım günlük tur aldığım takdirde dişe dokunur birkaç kişi çıkarsa ama en çok da şoförler, bazen de bire bir gezilerimdeki rehberim, götürüldüğüm yerlerdeki halk oluyor genellikle. Yer hakkında, yöre hakkında pratik bir takım fikirler alıyorum kendilerinden kolaylıkla. Bunlar da o yörenin şaşmaz gerçekleri oluyor haliyle. Beraber geçirdiğimiz saatlerden sonra odamda kafamı dinliyorum, ki bu da bir çeşit meditasyon oluyor benim için. Bu seyahatimdeki yol arkadaşımsa turun şoförü oluyor. Bana o kadar çok şey anlatıyor ki, yerel bir rehberden bunca bilgiyi edinmem mümkün olmayacaktı kanımca. Çok gezen mi, çok okuyan mı bilir’in çok gezeni kendisi ve yaşı da bir hayli olunca, dinliyorum sözlerini sabırla. Hayat böyle, arada kulak veriyorum ben de önüme çıkan seslere, tüm bunlar bir tesadüf olamaz diye. Çıkalım şimdi bakalım Ayder’e. “Yüksek Dağlara Doğru”, Koliva’nın eşliğinde.

20180106_124331-01

20180106_124624-02

AYDER’e DOĞRU :

Kış mevsiminde olmamıza rağmen yeşil’in elli tonunu görebileceğimizin söylendiği Uzungöl’de gördüğüm tonları unutmam mümkün olmazken, bu sefer daha uzakta olan Rize’nin Çamlıhemşin ilçesinin bir yaylası olan Ayder’e çıkıyoruz yavaş yavaş. Düne nazaran kalabalık bir grupla yol alıyoruz bu defasında. Arap kızlar, genç bir çift, iki kız arkadaş ve ben. Ön koltuğa geçiyorum, şoförün yanına. Dinleye dinleye gidiyorum ve türlü bilgiler alıyorum ondan. Uzungöl’e beraber gittiğimiz Fatma Şahin gibi, o da bir parça konuşkan. Anlatmayı ve kendini dinletmeyi seviyor. Aslen Bayburtlu imiş ama Trabzon’da doğup büyümüş. Meslek şoförlük olunca çok gezmiş. Gürcistan’ı avucunun içi gibi biliyor mesela. Az sonra aramızda geçen diyalog sonucu benim Gürcistan planımın nasıl bozulduğunu ve bundan sonraki kararımın beni hangi illere taşıdığını göreceksiniz. Bir Bayburtlu sayesinde ne umdum ne buldum demeyeceğim size. O kadar nankör değilim elbette. Çünkü hiç pişman olmayacağım bir rotayı takip ediyorum bu sefer de.

-Buradan sonra Artvin Borçka’ya, oradan da Macahel’e(ç ile de söyleyen çok) gitmek istiyorum.
-Bu havada, şu mevsimde, tek başına mı?
-Evet.
-Mümkün değil. Bu mevsimde oraya çıkan araba bulamazsınız. Çıkanın da aklı yoktur. Yolda kalma ihtimaliniz var. Kalacak yerler de açık olmaz. Zaten ısınmaz. Isıtamazlar ki. Aşağıda orta alanda bir soba yakarlar. Isın ısınabilirsen. Açık kapıda yatılır mı? Yatılır ama sen yalnızsın güzel kardşim. Olmaazzz. Havalar ısınsın, güneş karları eritsin azcık, öyle gel sen tekrar. Ama sen sen ol kapın açık yatma.
-Yaa aaa tamam o zaman. Ben de direk Gürcistan’a geçerim. Atrvin’i görmüştüm nasılsa. Hopa’yı da. Bir gece Batum ki onu da görmüştüm, bir iki gece Tiflis, oradan da Ermenistan’a geçerim. Erivan’ı görmek gerek.
-Bu havada, şu mevsimde, tek başına mı?
-Evet.
-Mümkün ama gerek yok. Bana sorarsan tabii. Orada yollar böyle değil bak. Otobüs bulamazsın, Nuh Nebi’den kalma trenleri var. O da tıngır mıngır öldürür adamı. Hava muhalefeti bir yandan, dört saatlik yol olur sana on dört saat. Çünkü yol yok. Çok fakir onlar. Fakirlikten yol yapamamışlar. Bir de Tiflis iyice kuzeyde kalıyor. Sibirya soğuğu vardır oralarda. Otobüsleri de eskidir onların. Bir yandan mal taşırlar, bir yandan insan. Mal dediğim bazen hayvan bazen mal. Yerlerde yatarak gidersin. Kimseciklerde yoktur şimdi karda kışta. Havalar ısınsın, güneş karları eritsin azcık, öyle gel sen tekrar.
-… C planına geçmeye çalışacağım o halde. Düşünüyorum…
-Evet.
-… Ben buradan Kars’a gideyim o zaman.
-O olur bak.
-Nasıl olur? Kars’ın Sibirya’dan, dolayısıyla Tiflis’ten, Erivan’dan farkı ne? Soğuktur Kars’ta.
-Olmaz olur mu? Orası memleket.
-Sırf bu yüzden mi?
-Karayolları faktörü de var tabii.
-D planımı söylüyorum hemen, iyisi mi ben sizin memlekete gideyim Bayburt’a.
-Git ama orada da pek bir şey yok. Baksı Müzesi kapalıdır şimdi. Ama Kars Sarıkamış’ta Şehitlerimizi anma etkinlikleri vardır şimdi.
-Sarıkamış’a gitmiştim. Şimdi arkadaş yazdı. Bak bak Sarıkamış ve Kars otelleri doluymuş, tüm misafirhaneler de dahil olmak üzere.
-Ne olacak şimdi? Neden bu kadar popüler ki bu Kars?
-Ee biz gezginler yaptık bunu böyle. Gezginler, fotoğrafçılar… Kamerasını kapan giderse, olacağı böyle. Söyleye söyleye Ani’yi Unesco Dünya Kültür Mirası Listesi’ne aldılar. Çıldır Gölü, kaz eti, Kars kaşarı derken patladı resmen.
-Rota ne tarafa o zaman?
-Bilemiyorum artık. Siz karar verin. Borçka olmuyor, Tiflis Sibirya ve zaten memleket değil, Ermenistan da memleket değil. Bayburt’ta aradığım şey yok o şey her ne ise. Kars’ta ise boş oda yok. Erzurum çok afedersiniz ama aşırı yobaz olabilir ve ben dayanamayabilirim. Gerçi Erzurum’u da görmüşlüğüm var ama halkın bana sakıncalıymışım gibi davranmasını kaldıramayabilirim. Ben bir harita açayım en iyisi.
-Aç aç.
-Gümüşhane.
-Komşumuzdur.
-Nasıl bilirsiniz?
-Tarihi yerleri çoktur ama…
-Ama’sı yok. Gümüşhane.
-Peki Gümüşhane. Memleket hem.

20180106_132148-01

20180106_131703-01

AYDER :

Yağmurlarla yok aldık. Karın ortasına düşüverdik Çamlıhemşin’den itibaren. Nasıl güzel anlatamam. Buz gibi de bir hava var. Dün yanıma aldığım atkı, bere, eldiven üçlüsünü pek kullanmadığımdan, boşu boşuna yanıma almayayım dediğime yanıyorum şimdi. Kimi yerlerde diz boyu kara batıyorum. Öyle ki şelaleden akan suya bakmak daha da üşütüyor insanı olduğu yerde. Buralar öyle soğuk öyle soğuk ki ablası.

Serbest zamanda herkes yoluna gidiyor. Biraz acıkmışım diyorum kendi kendime. Aklıma bir soru takılıyor. Gelmişim Trabzon’a, gelmişim Rize’ye, insan bir kara lahana çorbası içmeden döner mi evine? Döner mi döner. Sap da döner, saman da. O yüzden karşıma çıkan her restorana soruyorum kara lahana çorbası var mı diye. Bugün cumartesi belki yapmışlardır diye. Nispeten turist yoğunluğu fazla olmalı ve açık olan restoranlarda da bir kara lahana çorbası olmalı. Ara tara, en nihayet bende var diyen bir ses beni işletmenin içine çekiyor. Nasıl güzel yapmış anlatamam. Dana eti, Meksika fasulyesi(buralarda yaygın demek ki), bol kekik, bol tuz, bol biber, insan daha ne ister? Kara lahana rengi itibariyle çorbadaydı, daha çok bir karmaşayı kaşıkladım gerçi ama olsun içtim ya. Sonra da televizyonda Başbakan’ın Nev’i şahsına münhasır şehir Nevşehir konuşmalarını dinledim. Yaşgünü pastası kesmekte olan gençler ilgiyle, ayakta ve bravo sesleri eşliğinde dinlediler kendisini. Karadeniz’in hemen hemen hepsi iktidar partili olabilir. Olmama ihtimali pek yok gibi. Aklıma Mardin’deki Arap rehberin sözleri geliyor. Sistemle ters düşersen, acı çekersin demişti. Ben gittiğim yerlerde herkesle ters düştüğümden, susmayı yeğler oldum. Çorbam güzeldi ama. Kaşıkladığıma değdi. Kazıklandığıma da.

20180106_134717-01
No filter. Kara Lahana Çorbamın üzerine ay doğar, ışık saçılır.

Üç buçuğa kadar toplanmamız gerekiyor kararlaştığımız yerde. Çorbayla aradaki vakti karın içinde dolaşarak geçiriyorum. Biraz yukarıya çıktığımda manzara beni şaşırtıyor. Her taraf otel olmuş. Yazın yer bulunmaz buralarda demişlerdi. Özellikle de Arap turistlerden. Uzungöl’de de aynısını duymuştum. Buralarda insandan yürüyemezsin, lokantalarda masa bulamazsın diye. Bir ses bölüyor düşüncelerimi o anda. Kızlar kol kola vermişler horon tepiyorlar. Atkılar bereler eldivenler, kar yağıyor bir yandan; kızlar horon tepiyor bir yandan. Tepmeleri bittiğinde yanakları al al oluyor hepsinin. Sonra da dağılıyorlar. Etrafıma bakıyorum, dükkanlardan çıkanlar, yolda yürüyenler bir an tebessümle izledikleri manzarayı, sona erdiğinde unutmuşçasına yollarına devam ediyorlar. Benim de onlardan bir farkım yok. Bir an durup bakıyorum, sonra yoluma devam ediyorum sessizce. Ooohhh boş bira şişeleri var kimi otellerin arkasında. Bu soğukta bira değil de kanyak olsa insan içer içi ısınsın diye. Tuvaletim geliyor karın içinde bata çıka ilerlerken. Vakit de yaklaşıyor iyiden iyiye. Buluşacağımız yere gidiyorum. Tuvalete gidiyorum ve muazzam bir kuyrukla karşılaşıyorum. Soğuk ve çaydan diyor önümdeki hanım. Gülüşüyor sonra da arkadaşıyla. Dönüşte Çamlıhemşin’de bir tur atsa mıydık demiştim ama yağmurdan göz gözü görmediğinden yolumuza devam ediyoruz. Zilkale’ye de çıkamıyoruz. Fırtına Deresi’nden geçiyoruz tekrar. Gelirken mola vermiş Zıpline’a binmişti kızlar. Arap kızlar’ın bilhassa, yaptığı akrobatik hareketler inanılmazdı. Hala Köprüsü’nde mola vermiştik bir de. Çamlıhemşin’e yaklaşık altı kilometre mesafede. Saat altı gibi de Trabzon merkeze inmiş bulunuyoruz nihayet. Uzungöl mü, Ayder mi diye soracak olursanız, mukayese edilemeyecek kadar güzeldi ikisi de diyeceğim sizlere.

ANLAR VE İNSANLAR : SEKİZİNCİ BÖLÜM, KARS – SARIKAMIŞ DÖNÜŞÜ

20160314_171031

ANLAR VE İNSANLAR : SEKİZİNCİ BÖLÜM, KARS – SARIKAMIŞ DÖNÜŞÜ

Sarıkamış merkeze inmiş bulunuyorum nihayet. Kar yağışı iyice şiddetleniyor, soğuk daha da ısırır oluyor. Otogarın durumu malum ve önümde iki saatim daha var otobüsüm kalkmazdan önce. Tuvalete girmem gerekiyor. Acilen. Yolun karşısındaki İş Bankası’na takılıyor gözlerim. Nimete bakar gibi bakıyorum. Bir de bakıyorum ki bir çift meraklı göz de bana bakıyor. Ak Parti’de görevli iki beyden meşguliyetsiz kalmış olan beyin bakışlarıymış onlar. Tuvalete girmem gerek diyorum. Bana lokantada girebileceğimi söylüyor. Bu sefer daha temiz bir tuvalet hayalim olduğunu söylüyorum ve ekliyorum güvenlikten rica edeceğim tuvaletini kullanmak istediğime dair(tüm bunlardan adama da neyse). Güvenlik tuvaletin arızalı olduğunu söylüyor. Oyunculuk dalında asla bir oscar alamayacak olan görevliye bunun doğru olamayacağını söylüyorum. O zaman personele söyleyin diyor. Bulduğum ilk masaya gidiyorum. Hemcinsim olmasına da özen gösteriyorum. Bana yukarıyı işaret ediyor. Yukarı çıkıyorum, işimi hallediyorum, geri iniyorum ve kendisine teşekkür edip, Bilkent şubesi personeli arkadaşımın ismini veriyorum “Şenay Çınar”, ona deyin ki diyorum Meriç Aksu Kars, Sarıkamış şubesindeydi. İçimden sadece ekliyorum bir de hiç bitmeyen tuvalet problemi vardı beraberinde taşıdığı.

Taşra kelimesinin sözlük anlamı olarak bir ülkenin başkenti ya da en önemli kentleri dışındaki yerlerin tümü, dışarlık tanımı yapılmış. Benim şahsi tanımıma gelirsek de bu yüzyılın ilk çeyreği itibariyle, nam salmış bir takım mağazaların şubelerinin ya hiç olmadığı ya da nadir olduğu, Mcdonalds’da değil lokantasında sulu et yemeklerinin aç mideleri beklediği, yabancıların parmakla rahatlıkla gösterilebilindiği, memurların öğle yemeklerinde toplu halde o az sayıdaki lokantaların masalarını şenlendirdikleri, etin nispeten ucuz olduğu, spor ayakkabılarını, daracık taytlarını üzerlerine geçirip mağaza mağaza gezen afili hanımlara çarşılarında rastlanılmadığı, zaten hava karardı mıydı hiçbir kadına rastlanılmadığı, yerlisi hanımların arasında muhafazakar giyimin, günlerin ve ziynet eşyalarından altının rağbet gördüğü, ayıp ve günah kelimesinin korkutmak, sindirmek ve cinsellikten soğutmak amaçlı günlük kullanımda çokca rağbet gördüğü, içinden ya da dışından muhakkak bir nehrin geçtiği ya da doğal kaynak sularının olduğu, köy yada ilçe dahi olsa bağlı bulunduğu ilin plaka numarasını önemseyip, trafikte ve gurbette seyir halindeyken bile kilometrelerce öteden küçücük rakamı seçebilip, içi cızz eden insanların toplu halde oturduğu yer nolarak tanımlayabilirim. Ve o yerde oturan özlemli insanların da türlü türlü hikayelerinin olduğunu ve benim hep o benzer hikayelerden yola çıktığımı da ekleyebilirim hazır yeri gelmişken.

20160314_152050

20160314_152135

Sarıkamış’ın çarşısında yürüyorum yağan lapa lapa karın altında. Bir berbere giriyorum, içerisi hıncahınç dolu zaten hepi topu yirmi metrekare ha var ha yokken dükkan. Fotoğraf çektirmek için izin istiyorum. Diyorum ya vaktim var ama az var ve gidecek yer bulamadığımdan kafama göre takılmaya karar verdiğimden ve bir de sırf iş olsun diye girmiş oluyorum işte içeriye. Biraz fotoğraflıyorum yağız delikanlıları. Bir havayla marifetlerini gösteriyorlar. Çırak bir hevesle yerleri süpürüyor, gözüyse bende. Bana bakarsan olmaz ama diyorum, lan bakma da dediği gibi yap diyorlar. İçimden ben de tekrarlıyorum lan bakma da dediğim gibi yap diye. Gene de ara ara bakıyor cin cin. Teşekkür edip çıkıyorum. Yan taraftaki Trabzon Çayevi’ne giriyorum. Sahibi Lokman Bey bir önceki Trabzonlu sahibinden devralmış burayı, adını da değiştirmemiş. Özel bir çay getiriyor bana. Yaprakları üzerinde kalmış ve kıtlama şekerle ikram ediyor. Sarıkamış’a has iki şeyden bahsediyoruz. Öncelikle kayağa yapışmayan, yumuşacık, pamuk gibi kristalize karından konuşuyoruz. Pistimiz güzeldir çıktıysanız diyor. Palandöken’den daha güzel olduğunu duymuştum. Hayatımda bir türlü fırsat bulamadığım iki şeyden biri kayağa gitmek, ikincisi yaylaya çıkmaktır ve her ne hikmetse bana bir türlü kısmet olmaz. Gene kaçırdığım için hayıflanıyorum. Demek ki kaderimde yok! Bir de sarıçamdan bahsediyoruz buraya özgü. Serpsen sarıçam olur diyor. Toprak bereketli burada anlayacağınız. Gelmişken biraz da buranın fotoğrafını çekiyorum. Kimi beyler istifini bozmazken, kimisi ciddi ciddi poz veriyor. Lokman Bey beni boşver diyor. Ocağını fotoğraflıyorum ben de çaylarını demlediği ve de masmavi çaydanlığını.

2 (4).04.2016 - 1

20160314_152847

20160314_152829 (2)

20160314_152917

Merkez otogara gelmeden çevrenin fotoğrafını çekiyorum son bir kez. Tezgahını kurmuş meyve sebze satan satıcıların olduğu tarafa gidiyorum. Hemen hemen hepsi  Digorlu çıkıyor. İmkansızlığın içinde bana çay ikram etmeye kalkıyorlar. İkram çay içmekten öldüğümü, zaten kaynağından geldiğimi söylüyorum. Tek çay mı ikram ettiler diyorlar sitemle. Yemek vermediler mi diyorlar daha da ısrarlı bir tonla bir tanesi. Şaka mı söylüyor, ciddi mi anlaşılamaz olsa da ben istediğim kareleri alıyorum. Kars’ın insanı, merkezi, ilçesi, binaları ve ören yerleri anılarımda çok uzun süre canlı kalacaklar kuşkusuz. Kapkara gözlü tezgahın ortasında  duran bu çocuk korkusuzca bakıyor objektife iri iri açılmış gözleriyle. Bir şansı olsa okuyabilecekken, çamurun içinde ayakta, sokakta ekmek parası peşinde koşuyor. Belki de böyle daha mutlu olmuş olacağını varsayarak devam ediyorum yoluma. Belki imkanlar mutluluk için yeterli değildir bu dünyada. Belki bu çocuk daha mutludur şimdi şu anda.

20160314_160700

20160314_161045

20160314_160513

2 (2).04.2016 - 1

12 (3).04.2016 - 1

Bir otobüs ama benim otobüsüm yanaşıyor nihayet çamurlu yollu otogarına Sarıkamış’ın. Nasıl Nevşehir’e gidebileceğim hususunda anlaşmaya çalışıyorlar kendi aralarında. Ankara’da inmem en mantıklısı onlara göre. Otobüs Balıkesir’e gidiyor. Ve benim çeşitli vesayetler değiştirerek ancak ilerleyebileceğim çileli Nevşehir yolculuğum böylelikle başlıyor. Yine fotoğraf çekiyorum hiç durmamacasına. Akşam çöktüğünden iyi çıkmıyor hiçbiri. Şoförlerden biri kötü gösterme Sarıkamış’ımızı diyor. Bunu söyleyenin sonradan Sivaslı olduğunu öğreniyorum. İlk mola yerinde şahsına münhasır bir kişiliği olan muavinimiz yanıma geliyor, gel abla bacımsın yemek ye diyor. Bir üst kata çıkıyoruz ve hayatımda uzun yol şoförlerinin benim için gizem dolu  olan dünyalarına tanıklık ediyorum en sonunda. Yedekli çalışan iki şoför, muavin ve bir de benim gibi bir yolcu var. Sofraya bakıyorum, ortada büyükçe bir tabağın içinde bulgur pilavı, ortasına serpiştirilmiş adana kebap, tavuk kanat var bolca. Bir tabaktan torba yoğurduyla yapılmış duru cacığı kaşıklıyorlar. Muavin sürekli bana ye diyor. Beni teşvik edebilmek için de ekmeği eliyle tutup uzatıyor. Etli tabağı elindeki çatal yardımıyla sanki insan dürtüyormuşçasına tabağın dört bir tarafına daldırıyor. Bunu neden yaptığını anlamaya çalışıyorum. Mümkün değil koca tabakta ne aradığını bulamıyorum. Söğüş domates salatalık yiyeyim diyorum. Herkes o kadar misafirperver ki, yanımdaki şoför bana sormadan tabaktaki limonu bir güzel söğüşümün üzerine sıkıyor. Teşekkür ediyorum fakat bu hareketin de manasını çözemiyorum. Ben sıkardım canım. Bunca ikramın ortasında Egeli kanım kabarıyor. Canım pırasa istedi diyorum. Şımarıklık değil bir çeşit kültür çatışması ve kavram karmaşası yaşadığım. Pırasa var mı diye soruyorlar, garson da şaşırıyor. Tatlı öneriyor onun yerine. Aşure ve sütlaç varmış. Aşure severim diyorum. Sevdiğim bir şey bulunduğu için memnun oluyorlar. Fakat aşure kahverengi ve de beklemiş. Karşımdaki muavin sütlacı soluksuz yiyor. Ağzını silip, haydi bana eyvallah diyerek masayı terk ediyor. Yanımdaki şoför de aşure pek fena gözüküyor diyor ve hoop kaşığıyla aşuremden biraz alıyor. Ben bu hareketten önce yiyemez oluyorum zaten. Buralar diyor soğuk iklim diyor. Et yemezsen doymazsın, biz sebze yersek aç kalırız diyor. Aklıma Diyarbakır’da sabah sabah başlayıp hiç geçmeyen ciğer dumanları geliyor. Orası da mı soğuktu diyorum içimden. Yemek bir kültür işi. İlk yemek faslımız böylelikle bitiyor.

20160314_190710

İkincisinde ben uzak durup kendime kaşarlı tost yaptırıyorum. Tam ödeme yaparken Digorluyla göz göze geliyoruz. Digorlu Aykut muavinimiz. Alınıyor ve içerliyor sanki bana. Çocukları birer genç kız ve erkek olmuş yabancı uyruklu çiftin otobüse binmek istediğini söylüyor Digorlu. Paraları yokmuş diyor. Al diyor şoför bana bakarak uzaktan. Otobüs hareket ettiğinde hemen önümdeki koltuğa kızla oğlan, onların hizasına da karı koca geçiyor. Digorlu bana bir arkaya geç, rahat edersin diyor. Adam pencere tarafında oturuyor. Önümde de aynı şey, oğlan cam kenarına geçmiş. Sadece kadın Digorluyla konuşup anlaşmaya çalışıyor. Nağmeli nağmeli ona derdini anlatmaya çalışıyor kadın. Digorluysa kemikli parmaklarını kadının omzuna bastırarak susss diyor. Tammamm diyor. Kadın susmak bilmiyor. Dillerini anlayamıyorum. Bir sonraki molada Digorluya soruyorum nereli olduklarını. Afganlılarmış. Digorlu içecek servisi yaparken yüzünü kadının yüzüne yaklaştırarak ti, kofe, kola, fanta diyor tek tek her bir kelimenin üzerine basa basa. Bir süre geçiyor ve kocası yerinden kalkıp arka koltuğa geçiyor uzanmak için, ayakkabılarını çıkartarak. Karısı uyarıyor hemen, sonra da bana doğru kaçamak bir bakış atıyor. Ayakkabılarını giyen adamı bir başka sefer de Digorlu rahat bırakmıyor. Adam mecburen koltuğuna geçiyor sıkış sıkış oturmaya. Bu fırsatla adamı görüyorum. Bi çirkin ki(istiyorum ki bu şahane benzetmem Proust’u mezarından kaldırsın)! Kel, zayıf, olağandışı en ufak bir sapma yok üzerinde güzelliğe giden. Üstüne üstlük bir defasında da pembe renkli bornoz kuşağına benzer bir şey bağlıyor alnına. Dilleri değişik, adetleri değişik ama gene de son molada kadını ayaktayken, oturan kocasının boynuna elini koymuş hüzünlü bir şekilde okşarken yakalıyorum. Bu adam kim bilir kaç defa karısının ve çocuklarının önünde benim sayısını bilmediğim kadar çok aşağılandı durdu. Parasız kaldılar, aç kaldılar, yersiz yurtsuzlar neticede ve kim bilir neler gördüler, neler çektiler…. Ama o an karısı sırtını sıvazlarken dünyanın en mutlu insanıydı o adam. İki çocuğunun babası, aynı dili konuşan, bir sürü çilelerini bunca yıl beraber çekmiş hem kendileri, hem çocukları için daha iyi bir gelecek olur ümidiyle ülkelerinden uzakta her tür aşağılanmaya maruz kalarak çıktıkları yolculukta tutunacakları, güvenecekleri başka da kimseleri bulunmamaktaydı adlarını hiç bilmeyeceğim Afganlı karı kocanın. Bir şey daha var anlatacağım bu insanlarla ilgili ve de kısa tutmaya çalışacağım. Ertesi gün Nevşehir’de televizyonu açtığımda Afganlı mültecilerin çıktıkları ve neredeyse sonu ölümle sona erecek yolculuğundan bahsediyordu televizyonda. Ayvalık’tan Midilli’ye gitmekte olan bot sakini mülteciler sahil güvenlik ekiplerine direnmeye çalışmışlar inatla. Atılan halatları çözerek yollarına devam etmek istemişler herşeye rağmen, ölüme rağmen. Karaya çıkmak zorunda kalan umudu tükenmiş bir avuç insanın arasında daha dün beraber yolculuk ettiğim karı kocayı görüyorum o anda. Adamı tanıyorum, henen yanında da karısı var. Üzerlerindeyse ucuz ve patlamaya hazır can yelekleri. Ne diyeceğinizi bilemediğiniz anlar vardır. Bu onlardan biriydi.

Üçüncü büyük molada kahvaltı ediliyor. Digorlu sayesinde bu ana da tanıklık ediyorum. Maço maço adamlar bir masanın etrafında toplanmışlar sadece yemekten bahsediyorlar. Söyledikleri kabak tatlısını bir kaşık sen, bir kaşık ben diyerek ortaklaşa yiyorlar. Bir tanesi kabak tavsamış diyor. Ötekisi en güzel kabak tatlısını yiyecekleri yerden bahsediyor. Bu parlak fikir berikinin aklına yatıyor. Bense Digorlunun bir lop yumurtayı soyup hiç ısırmadan midesine götürmesine tanıklık ediyorum. En nihayet biri diğerine gördün mü diyor. Öteki de neyi diyor. Polisleri diyor. Sen söylemesen anlamazdım diyor. Kendi aralarında kimin kim olduğu belli değil deyip, şüphe içerisinde bana bakıyorlar. Nereli olduğumu soruyorlar. Ben İzmirliyim diyorum(alıştım ve en kolayı bu). Sessizlik oluyor. Fethiyeliyim diyorum biraz yumuşatmak için. Sivaslı olan öfkeli. Ama Batı sonuçta diyor. Kekeliyorum eevvet diyorum. Doğu’da olmak, burada yaşıyor olmak kolay mı sanıyorsun diyorlar. Digorlu susuyor. Sanki bu adamları buraya ben atmışım gibi, kaderlerini ben çizmişim gibi bir hisse kapılıyorum. Batılı olmanın, batıda doğmanın ve orada yaşıyor olmamın bu adamları rahatsız ettiğini idrak ediyorum. İçmekte olduğum çayı zoraki bir son yutkunmayla gönderiyorum mideme. Bir bahane uydurup masadan kalkıyorum. Sonrasında saatler bir şekilde akıyor. Akara’ya geliyoruz ve isli puslu bir hava ve sevimsizlik hakim Güzel Ankara’da. Digorlu geliyor yanıma, geldin diyor. Adın neydi diyorum; Aykut diyor. Aykut’un kendine has bir üslubu var insanlarla diyalog kurarken. Durması gerektiği, gitmesi gerektiği anı, tecrübelerine, içgüdülerine dayanarak gayet güzel ayarlayabiliyor. Daha çok vahşi bir hayvan gibi. Dinlerken, susarken bir amacı var hep. Hızlı hızlı yemek yiyor ve doyduğu anda yerinden apar topar kalkıyor. Nereye gidiyor, ne yapıyor bilmiyorum ama bir süre ortalıktan yok oluyor. Sonra da hiç umulmadık bir anda yanında beliriveriyor insanın. İzliyor ve bekliyor. Doyuyor ve kalkıyor. Kafasından kim bilir neler geçiyor ama asla aptal değil. Adını sorduğumda bıyık altından gülmüştü. Otobüsten indiğimde de arkamdan baktığını hissettim uzun uzun. Kim bilir neler düşünüyordu? Kimdim ben onun gözünde? On altı saat ara ara beni kontrol etti durdu. Beni taşıdı durdu oradan oraya. Tuvalet orada, yemek üst katta, ekmekse aslanın ağzında…

Nispeten sessiz bir Ankara karşılıyor beni otogarında. İnsanlar çok keyifsiz. Sabah sabah normaldir diyecekseniz eğer katılmıyorum sizlere. Bu başka bir şey tarifi mümkün olmayan. Havasına da sinmiş bir güvensizlik, mutsuzluk, umutsuzluk dolayısıyla da sessizlik bu,  insanların yüklendiği şey. Daha iki gün önce yine yeni yeniden çok ağır bir bedel ödedi bu şehir. Girişteki sayısız güvenlik güvenliği sağlamaya çalışıyor kendince. Bir tanesi yüzüme bakıp arama bile yapmıyor. İlk buçukta kalkan Niğde otobüsüne biniyorum ben de. İki saat kadar sürecek olan yolculuğumda hep merak edip göremediğim Tuz Gölü manzarasıyla kucak kucağa ilerliyorum. Şereflikoçhisar’da mola veriyoruz. Göl donmuş gibi duruyor. Sahilinde tek tük evler ve sosyal tesisler var ama mevsim itibariyle de son derece cansızlar.

20160315_095311

Niğde otogarında indiğimde sesleri dinlemeye koyuluyorum. Doğu’nun bilgeliği yok buradaki insanların üzerinde. Sinirli ve huysuz bir şeye dönüşüyorum bir anda. Çünkü uykusuzum, yorgunum ve git git, in bin varamadığım bir Nevşehir var önümde. Nev ki şehir ola demiş Damat İbrahim Paşa görür görmez. Bense daha ulaşamıyorum bile. Sakinleşmek için oturduğum kafeteryada vaktin geçmesini bekliyorum asabi asabi. Bir kahve söylüyorum cadı cadı. Mübalağasız aynada kendimi görür görmez teşhisim bu oluyor: bir cadı. Saçlarım tel tel ve tarak yüzü görmediği aşikar, yüzüm yorgun ve kara sarı bir şey olmuş. Az evvel sürmeye çalıştığım rujsa dam üstünde saksağan olmuş. Birkaç dakika önce sinir içinde bağırırken beni izleyen bir kadın giriyor içeriye. -Uzun uzun neden bağırdığımdan bahsedemeyeceğim, zaten deli gibi bir şeydim, Kars’tan geliyorum diyordum yüksek sesle, millete neyse.- Masama çağırıyorum kendisini can havliyle. Yozgatlı Döndü Çakmak. On yaşındaki kızını kendi başına büyütmeye çalışan gencecik bir kadın karşımdaki. Üstelik aşçı. Dünya mutfağından her şeyi yapabilirim diyecek kadar da iddialı. Yeni patronları Niğde Ortaköy’de bir otel açmışlar. İş için buradaymış kısacası. Kızını anne babasına bırakmış, Ankara İncik’teki lokantasını da çok olmamış kapatmış. Eşim vefat etti diyor. Doğalgaz sızıntısından ölmüş. Daha önce defalarca yetkilileri uyarmışlar ama nihai sonucu değiştirememişler. İhmal bir cana, Döndü Çakmak’ın kocasının canına mal olmuş. Fakat acı da olsa tatlı da, hayat geride kalanlar için devam ediyor. Sonsuz bir döngü bu. Yaşıyorsun çocuğun için, anan baban için, yaşamak zorunda olduğun ve intihar edemediğin için. Sonra bazı güzel günlerin de oluyor, çok fena anların da. Ama ne yapacaksın, yaşamaya çalışacaksın işte kendi köşende gamınla kederinle, azar azar bitireceksin hayatını. Kimi büyük işler başararak bitirecek hayatını, kimi olduğu şey olarak kalacak, insan olacak herşeyden önce. Galiba gerisi hikaye ve o hikayeleri yazacak çok az insan var etrafta. Yaşam bir andan ibaret ve en doğrusu, en güzeli mutluluk istemek hayattan. Çünkü dedim ya gerisi hikaye…

20160315_101348
Tuz Gölü
20160315_100419
Tuz Gölü 

ANLAR VE İNSANLAR :YEDİNCİ BÖLÜM, KARS – SARIKAMIŞ

20160314_144826 (1)

ANLAR VE İNSANLAR : YEDİNCİ BÖLÜM, KARS – SARIKAMIŞ

“Donmuş doksan bin kişiyi, donmuş bitleriyle kar örttü.  Sarıkamış, Altunbulak, Allahüekber’i biz ne bilek? Ağıtlar yakıldı bütün Anadolu’da Allahüekber üstüne. Bizim uşak böyle gezer, ağlı zıbın, kara yelek.”  Vay Anam Kurasının Ağıdı

Huzursuz, az ve dolayısıyla da kalitesiz bir uykuyla geçen gecenin sabahında, aynı sabahın ilk ışıklarıyla uyanıp yatakta doğruluyorum. Hava o kadar erken doğuyor ki doğuda, canı sıkılıyor dakikalar geçtikçe tek başına ve bir parçacık aralık gördüğü penceremden süzülüveriyor gün ışığı, sonra da ne yapacağını şaşırıyor muzipçe girmiş olduğu odamın içinde. Uyma diyor bir ses ona ama kalkmaktan başka çare bulamıyorum. Bu dünyanın belli kuralları var. Sabah oldu muydu kalkıyorsun yataktan, gece oldu mu da  giriyorsun yatağa. Dikey durman gereken zamanlar ve yatay kalman gereken zamanlar biraz gün ışığıyla alakalı. Düzen böyle, sistem böyle. İçine uyandığım yeni gün ve dünyanın iç burkangidişatı hal bırakmasa da başka çarem yok benim de. Şehir ya da ülke dışındayken ve sürekli hareket halinde olmak zorundayken anlayamaz oluyorsun bir yerde yaşananların vahametini, kapıldığın rüzgarın peşinde giderken. Ne olmuştu dün? Ankara, Güven Park’ta patlama olmuştu. Sonuç? İnsanlar ölmüştü. Neden ölmüşlerdi peki bu insanlar? …kader. Bir de yanlış zamanda yanlış yerdeydiler. Anlaşılamaz ve de anlatılamaz kader. Öyle de bir zamanlama. Bir garip keder. Yazana sormak gerek neden bir anda yanan bir anda da sönüveriyor diye. Neden bunca zahmet bu dünya için bu kadar değersizken her şey diye. Kalk artık Meriç diyor o ses yine.

VIP Turizm’in bürosuna giriyorum çarşıdaki. Az sonra kalkacak olan ve Erzurum’a gidecek olan servisimiz sizi Sarıkamış’a bırakır, oradan da otobüse binersiniz diyorlar. Tamam diyorum. Oradan da Nevşehir’e gitmek aklıma yatıyor. Ağrı ya da Digor hayal oluyor. Bomba Ankara’da patlamış olabilir, sevdiklerim de ölmemiş olabilir, bu seferlik, ama insanda hal kalmıyor, kendini güvenli bir limana sığınma ihtiyacı hissederken buluveriyorsun. Bindiğim minibüsü Hüseyin kullanıyor ve birazdan kelimeleri tek tek ve üzerine basa basa söyleyerek konuşan bir özel eğitim öğretmeni oturuyor yanıma. Konuşkan ve nefis tatlı kızıl saçları var. Hiç bu tonda bir kızıl saç görmemiştim. Saçlarından gözlerimi alamadığım öğretmene burada hayatının nasıl geçtiğini soruyorum. Nişanı varmış, kendisi gibi öğretmen olan Zeynebine gidiyormuş Sivas’a. Tayinin çıkar gelirsin Doğu’ya, ilk yıllarda ailene destek olursun, sonra kendini dinlersin, sonra yalnız yapamayacağını anlarsın ve evlenmek istersin, senin gibi bekar öğretmenlerle tanışır, kaynaşır, içine sinen bir tanesiyle evlilik yoluna girersin. Hayatın basitliğini hiçbir zaman kabul edemediğimden ağzım bir karış anlattıklarını dinliyorum. İnsan hayatı böyle olmalı aslında. Basit şeyler istemelisin ya da hiçbir şey istememelisin hayattan. Sonra olana razı olup, birkaç mutlu an için bir rüzgara kapılıp hayatı yakalamalısın bir ucundan. Bundan fazlasını beklemek ve istemenin ne kadar zor olduğunu çok sonradan anlıyorsun da… Hayat buymuş işte, bu kadarcıkmış her şey.

Kar yağıyor. Sonunda Doğu’nun karını görebiliyorum. Hem de Sarıkamış’ta. Nasıl hem soğuk ve ayaz ama nasıl da insanın içinde saklı kalmış mutluluk kapısını aralayıveriyor. Ve nasıl güzel Sarıkamış karın altında, anlatmam mümkün değil. Kendini bırakıversen tatlı tatlı uyursun şurada, yağan karlar yorganın olur bir anda. Kafkasya Cephesi’ndeki kayıplarımızın çoğu da bu şekilde ölmüşler ve de kalmışlar dondukları yerde. Cepheyi terk ettikten sonra İstanbul’a dönen Enver Paşa uzun bir süre Sarıkamış hakkında yayın yapılmasını yasaklamış ve yaşananlar halk tarafından ancak yıllar yıllar sonra öğrenilebilmiş.

Belediye binasının altındaki lokantaya giriyorum. Nispeten korunaklı aile kısmına geçmeden yemeklere bakıyorum. Herkes telaş içinde yemek peşinde. Nasıl olmasınlar, dışarıda hava eksi bilmem kaç, burada herkes aç. Salça, et, pide, ekmek kokuları kaplamış ortalığı. Peşinde koştuğumuz şeylere bak hayatta! Güzel bir veya birkaç kap yemek, gönlüne göre bir kadın ya da adam, tüm bunlara sahip olmak ve kendi cumhuriyetini/özgürlüğünü ilan edip özerk bir bölgede yaşayabilmek için de birazcık para, geçim, iş.

20160314_143737

İlçenin içindeki otogarın yolu tam mezbelelik. Yollar bozuk ve çamur içinde. Bavulumun tekerleği kırılıyor, o derece. Adamlara söyleniyorum bu ne hal böyle diye. Bir de siz söyleyin belediyeye, bizi dinlemiyorlar diyorlar. Önce biletimi kestirip, sonra bavulumu yazıhaneye emanet edip, söylene söylene gidiyorum tekrar lokantanın olduğu yere. Hani bazen olur ya bir sözü içinizden defalarca tekrarlar durursunuz, belediyeye gidiyorum, belediyeye gidiyorum, belediyeye gidiyorum diyorum mesela ben o an içimden ama ayaklarım beni aynı binanın içindeki ilçe teşkilatına götürüyor. AKP ilçe teşkilatının içerisinde otururken buluyorum kendimi kuzu kuzu. Bir neden arıyorum kendime ben şimdi neden buradayım diye. Yok bulamıyorum. Belediye bir üst kattaymış. O da aynı partiden ama en azından belediye yahu. Bir anne kız var içeride. Zorla çay ikram ediyorlar bana da. Herkese zoraki çay dayatmalarından ötürü ortam bir anda kahvehaneye dönüşüyor gözümde. Canın sıkıldı mıydı gel çayını iç, kahveni iç, derdini söyle, ağla, bağır çağır, dinliyorlar da nasıl olsa.. İkram diyor içeceksin mecbur diyor anne kızdan, anne olan. Zaten doğuda gittiğiniz her yerde siz yok deseniz de neredeyse huniyi dayayıp çay içirten bir kültür var ve bu amansız ritüelle baş etmek çok kolay değil. Yolun sonu gözükmüyor, her yerde umumi tuvalet bulunmuyor, üzerimde baharlık kot, yollarda hemen çişim geliyor, erkek değilim bir ağaç altına etmem mümkün olmuyor diye açıklama yapmak geliyor içimden, gömülüyor kelimeler iç sessizliğime. Gözlerim duvarlarına takılıyor parti binasının. Bir duvarı boydan boya başbakanın fotoğrafı, diğerini cumhurbaşkanının fotoğrafıyla kaplamışlar. Aptal aptal bir o duvara, bir ötekine bakıyorum. Sonra da teşkilatta görevli iki adama dönüp haykırarak ben bu partiye hiç oy vermedim ama şimdi buradayım diyorum. Adamlar sakin sakin nerelisiniz diye soruyorlar. İzmirliyim diyorum olmasam da. Ooo diyorlar orası CHP’nin kalesi diyorlar. Çok uzun hikaye ama ben İzmirli ve CHP’li değilim diyeceğim ama gene aynı iç sessizliğim giriyor aramıza. Sonra da olsun, siz bizden ne istiyorsunuz diyorlar. Diyorum ya adamlar bana karşı sakin ve uslu bir tavır sergiliyorlar. Ben de diyorum ki şehrin içindeki semt garajının yollarında bavulumun tekerleği kırıldı. Anne kız yavaştan kalkmaya yelteniyorlar. Neden yaptırmıyorsunuz diyorum. Malum hava soğuk, kar çamur, geçsin, bahar gelsin, sırada orası var diyorlar. Sonra sessizlik oluyor aramızda, şimdi siz ne yapacaksınız diyorlar, ben diyorum araç istiyorum Katerina’nın Av Köşkü’ne gidebilmek için. Tanıdık taksi ayarlıyorlar bana. Gene bekleriz filan diyorlar ben çıkarken, beylerden biri araca kadar geçiriyor beni. Öylece biniyorum arabaya. Nasılsa çayımı da içtim. Uslu uslu geçiyorum arka koltuğa.

20160314_145818

20160314_145828

Kars’ın Sarıkamış ilçesisinin, BenliAhmet köyünden Kadir Bey şoförüm. Av köşküne gidebilir miyiz diye soruyorum yağan karı hesaba katarak, bakacağız diyor o da. Bu bakacağızda çok anlamlar gizli olduğunu biliyorum çünkü gideceğimiz yerin hemen karşısında Enver Paşa’nın pek mantıklı kararı sonucu heder olan şehitlerimizin anıtı, av köşkünün gerisinde de sarıçamlardan oluşan geniş bir arazi üzerine kurulu orman var. Ayak bileği hizasını geçmiş ve tutmuş karlı ve virajlı yollardan ilerliyoruz rampa yukarı. Önümüzden büyük bir araç çıkmış ve onun soğumamış izlerini daha doğrusu henüz daha karla kaplanmamış tekerlek izlerini takip ediyoruz. Berdelacuz soğuklarında gelmeseymişsiniz iyiymiş diyor Kadir Bey. On bir martta başlayıp sekiz gün boyunca süren halk arasında kocakarı soğukları olarak bilinen berdelacuzun tam ortasında Kars ve Sarıkamış’ta olmanın mutluluğu kaplıyor içimi. Valla. Buraya şu soğukta benden başka kim gelir diyorum içimden, sonra da soruyorum dışımdan. Ben müşteri çok getirdim ama şu havada değil diyor Recep Bey’de. Aracı sağ tarafa çekip, buraya kadar diyor. Bundan sonrasını arabayla çıkmamız mümkün değil diyor, hele de bu arabayla. Çaresiz iniyorum. Kar tesellim oluyor. Nasıl yağıyor tatlı tatlı. Recep Bey bagajından direk kadar bir sopa çıkartıyor. Sırıtarak bir sopaya bir Recep Bey’e bakıyorum. Burası orman diyor, geçende bir müşteriyle geldik siz gibi diyor, fotoğraf çekmeye gidiyorum diye sarıçamların arasına daldı gitti adam, sonra bir baktım koşarak dönüyor ardında tilkilerle diyor. Soğukta hayvanlar aç kalır, koku alma ustaları diyor. Daha bir sokuluyorum Recep Bey’e ve sopasına. Peşisıra ilerliyorum. Kayıyorum bir yerde, çantamı alıyor eline, bir elinde sopa, ben de arkasında elimde cep telefonumla kurt mu iner, tilki mi çıkar, yoksa hımbıl bir yaban domuzu mu diye düşüne düşüne ve de tırsa tırsa yürüyorum karla kaplı yolun ortasında.

20160314_142650

İki yüz metre kadar karlara bata çıka ilerledikten sonra kapısız bacasız, çoktan terk edilmiş köşke varıyoruz. Konumu varlığına değer katıyor. Yalnız ve vakur. Bir de sakın internetteki fotoğraflarına aldanmayın. Ama gelecekseniz de her tür imkansızlığa karşı kışın gelin, karlar yağarken gelin. İçine girin ve camsız pencerelerinden dışarıya bakın uzun uzun. Dünya üzerinde eşi benzeri sadece Alpler’de bulunan kristalize kar tanelerinin sarı çamların cılız dallarına nazlı nazlı konup, ısrarla tutunuşlarını izleyin. Kendinizi evinizin salonundaki koltuğa gömülmüş televizyon izler bir haldeyil gibi bulacaksınız, inanın.

Yekpare ağaçtan çivi kullanılmadan yapıldığına şahit oluyorum gözlerimle. İkinci Çar Nikolay’ın eşi için yaptırdığı düşünülen bu köşkü esasında hasta oğlu Aleksey için bir rehabilitasyon merkezi olarak yaptırdığı ve hem yaz hem de kış aylarında av köşkü olarak kullandığı ve halka yüzünü göstermek istemeyen Katerina’nın yüzüne taktığı peçeyle köşkün altındaki tünelden geçerek pazara inip, halkın arasına karıştığı da rivayetler arasında. Köşkün içiyse artık tam bir harabe. Duvarlarına işte geldim burdayım yazıları yazanlar mı istersin, gece ya da gündüz herhangi bir saatte buraya gelip de içtikten sonra bira şişelerini bırakanları mı! Ulaşımı bir meseleyken, özel olarak içmek için gelmek, hele ki camsız çerçevesiz pencerelerinden sarıçam manzarasına bakıp bakıp da şimdi kurt, olmadı yaban domuzu işgali ihtimali karşısında kıyak kafayla beklemek dünyada bizim yiğitlerimize mahsus olsa gerek.

12 (1).04.2016 - 1

20160314_144142 (1)

20160314_144730 (1)

Recep Bey’le o önde ben arkada aynı yolları geçip taksiye ulaşıyoruz. Yavaş geçen dönüş yolculuğumuzda köyün önünden geçerken durduruyorum bir anda arabayı. Bir fotoğraf istiyorum kabul eder mi diyorum. Hiç üşenmiyor Recep Bey, iniyor arabadan ve benden bahsediyor. Onay aldığını duyar duymaz iniyorum peşisıra arabadan. İsmini soruyorum önündeki el arabasını ittiren gence. Selçuk diyor. Kars, Sarıkamışlı Selçuk bana poz veriyor. Bu benim tarif edemeyeceğim kadar önemli bir andır. Anlatsam kelimelere sığdıramam. Pamuklar gibi yağan karın altında ayağında lastik çizmelerle verilen pozun değerini size tarif edemem. Tutmakta olduğu el arabasını bırakışını, sırtını dikleştirip, gülümseyerek bana bakışını asla unutmam. Nasıl unuturum? Canımın içi Kars.

20160314_150612
Sarıkamış’tan Selçuk

İyi ki gelmişiz diyorum. Ben zaten Kars’ta nereye gelmiş olursam olayım iyi ki gelmişim diyorum. Yurtdışında Marakeş için hissettiklerimin benzerini yaşattı bana Kars. Dünya Marakeş, Türkiye Kars’tır benim için. İyi ki gelmişim. İyi ki gelmişim. İyi ki gelmişim.

ANLAR VE İNSANLAR : ALTINCI BÖLÜM, KARS – “KEDERLİ ANİ”

20160313_131901
Tigran Honents Aziz Gregory Kilisesi

ANLAR VE İNSANLAR : ALTINCI BÖLÜM, KARS – “KEDERLİ ANİ”

Taksinin içerisinde şoförümüz Muzaffer Bey haricinde iki de misafirim var. İstanbul’dan Ankara’ya uçakla, oradan da Doğu Ekspresiyle Kars’a gelmiş gazetecilik mezunu iki maceracı ruh; Hanım ve Gökçe(n). Ani’ye giden olursa demişler bizi de götürün. Ve şanslarına ben çıkmışım. Muzo(Muzaffer Şimşekli) onlar öğrenci, göremeyeceklerdi başka türlü diyerek rotayı ilk önce Kars Kalesine çeviriyor. Kızlar geliyorlar koşa koşa. Hanım benim yanıma oturuyor. Çılgınlar ama mantıklılar, güzeller ama sadeler. Daha çok Hanım konuşuyor, cümleleri aklıma yatıyor. Henüz çalışmıyorlar ve mezunu oldukları bölümle ilgili iş sahibi olacaklarından da pek umutları yok. Muzoysa hayatından memnun. Beş, altı ya da daha çok çocuğu varmış ve her biri doktor, öğretmen ve şu an net olarak hatırlayamadığım bir devlet memuriyetine girebilmişler. Komik şeyler anlatıyor yol boyunca. Hayatı çok gerekmedikçe ciddiye almayan, ekmek parası peşinde bir adam. Ağrı Dağı buradan görülür mü diyorum, dönüşte gösteririm diyor. Asfalt yolda uzun uzun gidiyoruz. Uzakta birkaç köy var, hepi topu bu. Kahverenginin ortasında ilerliyoruz bir sarı taksinin içerisinde. Ocaklı Köyü’nü geçer geçmez de Ani’nin girişine erişiyoruz nihayet.

20160313_135505

Arabadan iner inmez tuvaletlerine doğru yol alıyorum. Turistler çıkıyorlar tek tük. Gürcülere benziyorlar. Konuşmuyoruz. Sadece göz teması kuruyoruz. Girişi insanda merak uyandırmaya yetiyor Ani’nin. Her biri birbirinden uzak, dağınık binalara bakıyorum. Kiremit rengi gotik mimarinin birer örnekleri usul usul bekliyorlar ziyaretçilerini. Saçma ya da değil kendimi Pensilvanya’da modern çağa yüz vermeyi reddetmiş ve zamanla yok olmuş Amişler’in yaşadığı bir kasabada hayal ediyorum ve öyle de hissediyorum. At arabaları geliyor gözümün önüne bir yerden bir yere giden aceleyle, kadınlar eteklerini savurta savurta yürüyorlar kollarında sepetlerle, adamlar tarlaları sürüyor çiftlerle, çocukların yanakları al al olmuş oradan oraya koşturup duruyorlar boş arazide, bir mezarlık yok çünkü herkes ölüsünü arka bahçeye gömüyor. Sonra ben gözlerimi açıyorum ve kendimi Muzo’nun uyarılarını dinlerken buluyorum: “Buradan gireceksiniz, şuradan dolanıp aha da buradan çıkacaksınız, kolay gele.”

20160313_140534 (1).jpg

20160313_141843
Muzo(Muzaffer Şimşekli)

İpek Yolu kervanlarının uğradığı, Arpa Çay’ın şimdiki Ermenistan sınırını oluşturduğu, son derece korunaklı bir vadinin üzerinde tam da kayalıkların üzerinde, Ortaçağın en büyük ticaret merkezi olarak anılan Binbir Kiliseli Şehir, Krallar Diyarı Ani, camisi, kilisesi ve ateşgedesiyle hem hoşgörüyü, hem de kader olgusunu getirtiyor ilk evvel akla. Sadece rüzgar sesi var bu ıssızlığın ortasında dolaşırken. Vadi göz alabildiğine uzanıyor ve girdiğiniz her binanın kendine özgü bir sesi var duvarlarına kazınmış. Bir parça dikkat ettiğiniz takdirde duymanız an meselesi. Bir zamanlarki ihtişamına ağıt yakıyor bu taşlar. Doğa da insaflı davranmamış onlara. Depremler görmüşler. Terk edilmişler. İstila edilmişler. Şimdiyse en acımasızıyla karşı karşıyalar: Saygısızlık. Zamanında dokunmalara kıyılamayan duvarlarına, hunharca sprey boyalarla ismilerini yazmış öfkeli nesiller. Kirletilip durmuş saygısızlarca. Ne görkem, ne usta ellerce yaratılan olağanüstülük engelleyebilmiş bu terk edilmişliği. Gözden düşmüş, istenmez olmuş. Bu sessizliğin altında yatan neden bu gibi geliyor. Her biri ayrı ayrı küskün, kaderlerine yenik bekliyorlar vadilerini, topraklarını. Akibetlerini bilmeden Doğu’nun bir ucunda, sınır boyunca, küskün, yalnız bekliyorlar öyle kendi hallerinde.

20160313_141541
Abukhamrents  (Polatlı Kilisesi)

20160313_141618

20160313_152914

20160313_140927

20160313_134259.jpg

Kimi geziler ve o gezinizdeki belli duraklar özellikle çok mühimdir ve bunu anın sıcaklığından kavrayabilmeniz pek mümkün olmaz. Zaman gereklidir içinize sindirmeniz için. Kızlardan uzaklaştığımda gözlerimin dolduğu anlar olmuştu çok net hatırladığım. Şükrettim Ani’yi görmekten ötürü. Buraya gelene kadar Kapadokya bölgesi birinci olmak kaydıyla(sayamayacağım çok çok uzun bir çok nedenden ötürü), Güneydoğu yani büyüleyici Mezopotamya ikinci sıradaydı. Şimdi ve bundan sonra bu unutulmuş topraklar, vakur ama içli Ani bana yaşattığı çok mühim duygular sebebiyle ikinci sıraya yerleşti. Bir bağınız olsun olmasın buraya geldiğinizde geçmişten bir şey dolanıyor ayaklarınıza bırakmamacasına. Hem burada yaşamış inanların tarihi hem kendi tarihiniz birbirine karışıyor bu topraklarda. Attığınız her adımın mühim olduğunun ayırdına varıyorsunuz. Bir ses var sanki sonu gelmez sorularla yapışan yakanıza. Bir büyüsü, ah bir konuşabilecek olsa söyleyecek çok lafı var size Ani’nin. Ben bir kısmını dinledim ve çok yaralayıcıydı. Rüzgar uğultusunun hayattaki tüm yenilmişliğinizi sizden alıp başka yerlere taşımasını istiyorsanız gelin buraya. Bir küskünlüğünüz varsa, gelin buraya. Küskünlük neymiş görün. Hem beklemek hem omuz silkmek, bir yandan isterken mağrur olmak neymiş görün. Bu coğrafyanın, tarihin size verebileceği en büyük ders belki de bu olacaktır kanımca.

20160313_142529 (2)

Farklı milletlerden, ayrı ayrı dinlerden gelmiş bir nüfus dirlik içinde yaşamış bu topraklarda. İnsanlar geçimi bilmiş. Kervanlar buradan geçmiş. Her gelen bir parçasını bırakmış; kültürünü, kelimelerini, kahkahasını, ağıdını, hayvanını, malını.. Gurur duyduğum çok fazla şey yaptığımı sanmıyorum hayatta. Ama buraya gelmekten, burada bulunmaktan ötürü gurur duydum kendimden. Ölmeden önce Ani’ye geldim ve Ani’yi gördüm dünya gözüyle. Gam yemem. İyi ki gelmişim. İyi ki gelmişim. İyi ki gelmişim.

Muzo geliyor koşa koşa bize doğru. İki buçuk saattir dolanıyormuşuz. Adam sıkılmış, çatlamış patlamış bir halde çıkageliyor yanıma. Kızları soruyor. Kızlar diyorum selfie çekiyorlardır, kıkırdıyorlardır falan filan. Çobanlığa soyunuyor Muzo. Ama fazla uzun sürmüyor çobanlığı çünkü kızlar yine ayrı bir dünya. Ermenistan’a bakıyoruz beraber. Vadinin bir ucunda biz, bir ucunda onlar, ortada Arpaçay. Köyleri çarpıyor gözüme. Aklıma anlatılanlar geliyor dünden. Köyler yakın olduğundan hayvanlar kaçarmış sınırdan. Bizden onlara, onlardan bize. Bizden kaçtı mı, geri verirmiş Ermeniler.
Onlardan kaçtı mı, keser de yermiş bizimkiler. Bu da böyle bir anekdot işte. Ama bunu nedense hiç unutamıyorum. Öyle işte.

20160313_152621

20160313_131101 (1)

Dönüşte hepimiz acıkmış oluyoruz. Benim yanımda sekiz parçadan oluşan ve her birimize iki parça düşen kakaolu eti gofret var gelirken otobüsün ikramı olarak dağıtılan. Muzo yemem ben şekerli şeyler dese de kendi payını yiyor. Birazcık bastırıyor midemizi sadece. Dönüş yolunda yemekten bahsediyor kızlar. Hepimiz açız anlayacağınız. Kaz eti ve fiyatı, restoranlar ve fiyatları, yöresel yemekler, mevzu hep bunlar üzerine kurulu. Yöresel yemekler yenen bir restorana gitmiş dün kızlar. Her şey mezelikmiş. İstanbul’da olsak bir kadeh rakı isterdik yanında diyorlar. Siz siz olun buralarda böyle şeylere yeltenmeyin, çok hoş karşılanmayabilirsiniz. Burası Doğu Anadolu. Burada adamlar içerler geceyarısı. Hep de kötü kadınlarla. Bilmem anlatabiliyor muyum? Doğu’da kaçak çay içilir en doğrusu, en güzeli.

Dönüş yolunda Muzo arabayı sağa çekiyor ve işte diyor eğer gidemezsem diye Ağrı Dağı’nı seriyor gözümün önüne. Haşmetini bu kadar uzaktan anlayabilmem imkansız ama yakası etekleri karlı Ağrı’yı bir kez olsun görüyorum nihayet. Uzaktan da olsa. Aynı günün akşamı yemek yedikten sonra hüzünlü hüzünlü dolaşıyorum Kars sokaklarında. Dükkanlarına girip çıkıyorum. Yabancı bir kentte bir başına yürümek insanın başını öne eğdiriyor. Ne güvenecek kimsen, ne tutunacak dalın olduğunu biliyorsun. Kimsecikler erişemez öyle kolay kolay başına bir iş gelse. Ve bu korkunç hisle yaşamaya çalışıyorsun. Hayatta baş edilmesi en zor şey yalnızlık ve ondan da acısı bu hissi iliklerine kadar hissedebileceğin özel bir vaktinin olması. Çok koyuyormuş insana. Çok geç anladım.

Akşam çökmüş oluyor yine erkenden. Hangi dükkana girsem gözler bir karış açık ekrana bakarken buluyorum insanları. Aklıma gelip de başımı kaldırıp bakmıyorum bile. Nelet olup bittiğini anlamam için hiç tanımadığım bir kadının üzülüyorum çok demesi gerekiyormuş. Haberlerde Ankara’daki son patlamanın ve hayatını kaybeden ve yaralananların net olmayan bilgileri geçiyor altyazıyla. Olay yerine yakın bir yerden bildiriyor muhabir. Çok geçmeden de yayın yasağı geliyor. Yarın ne yapacağımı düşünüyorum önce.  Her şey anlamsız geliyor sonra. Bir sürü ölü ve yaralı var. Ankara’daki arkadaşlarımı arıyorum. Biri tatildeyim ben diyor. Diğeri kendi yakınlarının peşine düşmüş sağla solla konuşuyor. Kuzenim arıyor ne işin var Kars’ta dön gel geri, ülke bu haldeyken ne işin var kaç bin kilometre uzakta diyor. Her şey iki katı anlamsızlaşıyor. Banuhan arıyor İstanbul’dan. Yarına çıkacağımız belli değilken ve ölenler bizler de olabilecekken diyor… İkimiz de ölenlere üzülsek de ilk önce kendimizi sorguluyoruz aslında içimizden. O az sayıdaki konuşmadığı insanları sayıyor içli içli. Bense kalbini kırdıklarımın listesini yapmaya çalışıyorum ve kabarık listemin içinden çıkamıyorum. Lidteyi boşveriyorum, televizyonu kapatıyorum, bir kahve içmek üzere dışarıya çıkıyorum ve bir mesaj atıyorum birisine. O kadar. Şu üç günlük dünyada diyor o da, boşver.

20160313_145715
Çook uzaktan Ağrı

20160313_145732

ANLAR VE İNSANLAR : BEŞİNCİ BÖLÜM, KARS – MERKEZ

gplus1616612781

ANLAR VE İNSANLAR : BEŞİNCİ BÖLÜM, KARS – MERKEZ

Cumartesi akşamı itibariyle Kars’a inmiş bulunmaktayım. Ama uçakla piste değil, minibüsle şehrin kalbine inmiş bulunmaktayım. Önce öğretmen sandığım ama Erzurum’da üniversite okuyan son derece hoş, annesi Ağrılı, babası Karslı nedense adını hatırlayamaz olduğum bir kızla konuşarak yürüyoruz bir süreliğine. Annesi buradaymış, babası Almanya’da. Ben en çok İstanbul’u seviyorum diyor. Annesinin yanına gelmiş Kars’a ve de eşyalarını toplamaya. Bir sürü hayali var gerçekleşmesini istediği. Hayatta ne istediğini bilmek ve bunu çok dolandırmadan söyleyebilmek güzel bir şey. Bana sorsanız ben daha hala ne istediğimi bilmiyorum. Bilmeye bilmeye de şu yaştan sonra ne istediğinin pek de kıymeti kalmıyor. O ise böyle yapmıyor, bir çırpıda söyleyiveriyor hayattan beklentilerini.

Otogarlarda inip binmekten mecburi olarak vazgeçmem mümkün olmadığından, bir şehrin tam kalbinde inince afallıyorum ister istemez. Yaz saati uygulamasına bir hafta var daha ve akşamın yedisi burada gecenin on ikisi gibi. Gece çökmüş sanki şehrin üzerine. Çarşısında indiğimden insanların alışveriş telaşına tanıklık ediyorum. Dükkanlar açık henüz. Değişik bir yere geldiğimi düşünüyorum sadece. Hiç böyle bir şehirde bulunmamıştım. Anlatılanlar kadar varmış, Kars çok enteresan derlerdi. Öyleymiş. Gündüz çıkacağım keşfe. Karanlıkta tek başına yürüyen ben varım ağzı bir karış açık. Bir şehir böyle anlaşılmaz, akşam akşam olmaz.

7 (2).04.2016 - 1

Sabah sabah düşüyorum yollara. Önce şehri tanımaya çalışıyorum. Rus etkisi çok belirgin. Kopkoyu taş binalar kah belediye, kah özel ve tüzel kimlikli kurumlar tarafından kullanılmakta. Elli tane böyle bina varmış ve ben çekebildiklerimin fotoğrafını çekiyorum. Kimi fotoğraflar görüntü kirliliğinden iyi çıkmıyor. Orasına burasına bayrak asmışlar, ilanlar yapıştırıp, afişlerle kapatmışlar boydan boya. Bembeyaz bir belediye binaları var. O kadar beyaza boyanmış ki, hayalet gibi duruyor. Şehre yatırım yapılamadığı kimi çok metruk binalardan belli. Şehrin merkezinin toplandığı çok dar bir alan var ve buradan saptığınız anda ıssızlık, sessizlik ve bırakılmışlık hissi sağduyunuz ve yoldaşınız oluyor. Her şehrin bekçisi, kalesine doğru tırmanışa geçiyorum. Sınava girmiş gençleri bekleyen yakınlarının okulun etrafında vakit geçirmeye çalıştığı bir lisenin yanından kıvrılan yolu takip ederek çıkıyorum ağır ağır yukarı doğru. Nihayet zirvede buluyorum kendimi. Bir de böyle bakıyorum Kars’a. Gözüme ilk çarpan şey belki de birçok şehirde göreceğiniz rüküşan renkli evlerden burada bulunmaması. Turuncu, çivit mavisi, kız pembesi gecekondudan bozma ya da üçüncü sınıf müteahhit işi binalar ilk etapta göze çarpmıyor. En cırtlağı neyin ispatı olduğu bilinmez bembeyaza boyanmış belediye binasıydı. Şeffaflık imajı yaratalım derken bir acayip bir şey olmuş canım bina.

7.04.2016 - 1

20160313_090934

20160313_092416

20160313_191755.jpg

İki adam, iki kadın, bir de kız çocuğundan oluşan bir grupla ve aynı doğrultuda geziyoruz kaleyi. Kısaca kaleyi içeriden fethediyoruz. Konuşmaya başlıyoruz. Erzurum Pasinler’den gelmişler. Annem babam orada görev yapmıştı diyorum. Bir şey demiyorlar. Oğulları sınavdaymış. Onlarda bahaneyle gelmişken kaleye çıkalım demişler. İyi etmişsiniz diyorum. Onlar da bana soruyorlar. İzmirliyim diyorum, olmadığım halde. Gene bir şey demiyorlar. Ani’ye gitmek istiyorum diyorum. Yine sessizlik oluyor. Aramıza garip bir duvar örülüyor. Biz bugün gitmeyeceğiz Ani’ye diyorlar. Erkekler çay içmek istiyor. Kadınlar biz istemeyiz diyorlar. Ben fotoğraf çekmek üzere yanlarından ayrılıyorum ama bir mıknatıs gibi çekiyoruz birbirimizi kendimize. Onlar basamakların üst tarafındayken erkeklerden biri bizim bir fotoğrafımızı çeker misin deyiveriyor. Ben de doğal olarak kendisinden makinelerini istiyorum. Kendininkiyle çek ve kullan diyor. Aaaa.. diyorum içimden, tamam diyorum dışımdan. Bir güzel poz verdirtiyorum, onlar da bir güzel poz veriyorlar. Sol üstteki iki adam var ya, onları hiç tanımıyorum mesela. Nereden geldiler, nasıl kareye girdiler, neden kareye girdiler, verecek cevabım yok. Tek bildiğim bu iki adamın da benim tanışmış olduğum gruptan farklı iki ayrı adam olduğudur ve çekim bitip de ayrıldığımızda uzaktan bana doğru ayrı ayrı gülümsedikleridir. Daha sonra fotoğrafı göndermem için verdikleri numarayıysa maalesef silmiş bulunmaktayım. Belki bir gün kendilerini görme şansına nail olurlar. Tesadüfen. Dünya küçük, internet ondan da küçük. Kim bilir? Alın size Kars Kalesi hatırası… Gönül rızasıyla şu kareyi çektirtebilecek insanı Batı’da bulamazsınız, inanın buna.

20160313_101358 (4)

20160313_100140

20160313_094929 (1)

20160313_100251 (1)

Bir acente bulmadan önce epey fotoğraflıyorum kaleyi, camiye çevrilen kiliseleri ve kabaca tüm şehri. Her yer peynirci gibi geliyor. Kalın tekerlek kaşar peynirleriyle süslenmiş Kars’ın vitrinleri. Sarı sarı, boy boy camekanları şenlendiriyorlar kaderleri olan satın alınıp dilimlenmek üzere sofraları süslemezden önce(sanırım bu cümle bir kaşar peyniri kalıbına adanmış en duygusal betimlemeydi). Bir an fiyatını sormak geçiyor içimden, sonra hemen unutuyorum. Aklımda Ani var sadece. Uçak biletleri satan bir acenteye giriyorum. İçerideki koltuklarda önce müşteri sandığım, sonra öyle olmadığını anladığım erkekler var. Oturun diyorlar, sanki kırk yıllık tanışıklığımız varmışçasına rahatlıkla oturuyorum, karşılarına, sonra da sohbet başlıyor. Her şeyden konuşuyoruz, herkes konuşmak konusunda istekli. Bana çay içer misin der demez, hoop çay getiriyorlar. Hem çayımı yudumlayıp, bir yandan da aynı anda konuşan bir sürü adamı dinliyorum büyük bir hevesle. Karşımdaki koltukta oturan Kenan Bey, kendisi kasapmış ve etten konuşuyor ara ara, taze etin nasıl anlaşılacağına dair püf noktalarından bahsediyor önce, başından geçenleri anlatıyor sonra, oğlundan bahsediyor en sonra. Astsubay olan oğlu Şırnak’tan her gün arıyormuş babasını. Bugün de sağ kaldım baba diye. Dua et benim için, bizim için, hepimiz için diyormuş. Her gün diyor Kasap Kenan oğlumun canı için yakarıyorum Allah’a diyor, başka sığınacak kimsem yok, kim ne çare derdime diyor. Sonra boynundaki yarayı gösteriyor. İhtilal öncesinden hatıra bir kurşun yarası. Sonra seksen öncesi Kars’a geliyoruz. Hani şu kardeşin kardeşi bu seferde solcu ya da öteki, sağcı ya da öteki diye diye öldürdüğü zamanlar aramızda bahsi geçen. On sekiz yaş altı ve elli yaş üstü esnaf dışında kimsenin çarşıya gelip kepenk açamadığı zamanlardan ve olaylardan bahsediyorlar. Esnaf geleneğinden geldiklerinden ve baba mesleğini devam ettirdiklerinden çarşının durumunu yakından biliyorlar. Çocukluklarının unutulmaz anları bunlar, bana anlattıkları. Birer ergen olma yolunda korku içerisinde açmışlar her gün kepenkleri. Yeri gelmiş aynı anne babadan olma, sonradan farklı görüşten olma kardeşler birbirini vurmuş öldürmüşler. Sonra da bir ömür bu vicdan azabıyla yaşamışlar. Zülfü Livaneli’nin Sis filmini hatırlıyorum hayal meyal. Kayığı ve sisin altında sessiz bir kuğu gibi süzülüşünü… Kemal Bey’in boynunu teğet geçen kurşunun nedeni yaktığı sigaraymış. Karşı taraftan ateş açmışlar kıvılcımı görünce. Sıyırmış geçmiş boynunu kurşun. Kan dedi, anlayamadım anın değişmezliğinden, kanın ılıklığından, korkudan ne olduğunu dedi. Verilmiş sadakası varmış, bana bize bu yaşadıklarını anlatacakları varmış. Sonra arada oğlum diyor yine ve Allah büyük diye de ekliyor. Ama o kadar renkli bir kişiliği var ki, elleri ve kollarıyla o anları canlıymışçasına anlatıyor, resmen yaşıyoruz beraber. Yaşadıkları sıkışmışlıktan kendilerini kurtardığı için Kenan Evren’den Allah razı olsun diyorlar. Her gün bir tabut taşırdık biz diyorlar. Sonra… sonrası var ama, seksenlerden bugüne gelen oluşumlar var. Bir iyiliğe bin kötülük olmuş sonrası. Ne akılsız kardeş, kardeşi öldüreydi, ne de kimse kimsenin huzursuzluk kaynağı olmayaydı, ihtilal olmaz, bugünlere de böyle gelmezdik. Neticedeyse aynı noktaya geldik: Yine sokaklara çıkamaz haldeyiz. Güneydoğu’da böyle, Batı’da böyle. Bir kurşunun hedefi olma ihtimaline karşılık, şimdi de canlı bombanın kıyısından yamacından geçme ihtimalin var ve o kişinin o an, tam o an bombayı patlatmak gibi bir düşüncesi var. Seksen ihtilalinin üzerinden otuz altı yıl geçmiş ve biz yüksek gövdeli binaların ve avm’lerin gölgesinde tekrar aynı noktaya gelmişiz. Üstelik de tek bir komşumuz kalmamış. Ne de itibarımız. Eskiden örovizyonda puan peşinde koşardık, şimdi Avrupa kapısında mülteci pazarlığı yapıyoruz. Aldığımız alamadığımız iki puan oldu sana şimdi üç milyon öro. Bu noktaya geldik ve getirildik. Bir kabahat varsa bu hepimizin kabahati. Ya sustuk ya boyun eğdik çünkü. Sonuçta geldiğimiz, dönüştüğümüz ve de sonunda bulduğumuz ve de olduğumuz şey bu.

20160313_092107.jpg

20160313_103945

Az bir zamanım var şehirde değerlendirebileceğim, en doğru ne yapmalıyım, nasıl bir rota çizmeliyim diye soruyorum nazik beylere. Onlar da bana güvenilir bir şoför ayarlıyorlar Ani’yi gezdirmesi için. Ağrı Dağı’nı fotoğraflamak istiyorum diyorum. Kars güzel, ne yapacaksın Ağrı’da diyorlar. Nahçıvan’a kapı açık mı Iğdır üzerinden diyorum, orada bir şey yok diyorlar. Gürcistan’a git diyorlar, gittim diyorum. Hep derler Ağrı Dağı’nın Ağrı’ya faydası yok, en güzel Ermenistan’dan, Iğdır’dan görünür diye. Bir bakan bir daha ayrılamazmış diye rivayet edenler vardır. Bir de Yaşar Kemal’in muhteşem Ağrı Dağı Efsanesi vardır okunası. Bir de benim bulunduğum Sencer Turizm var, Burhan Abakay konuştuğum firma sahibi. Ha bir de ben Şehri Kars’tayım şimdi. Doğu’nun en ucunda, sınırla kol kola, bir başka diyarda. İyi ki gelmişim buralara. Evimden bin beş yüz kilometre uzağa.

20160313_093250

20160313_103429

ANLAR VE İNSANLAR : DÖRDÜNCÜ BÖLÜM, KARS’A DOĞRU

 

ANLAR VE İNSANLAR : DÖRDÜNCÜ BÖLÜM, KARS’A DOĞRU

Sivas’tan Kars’a aktarmasız giden bir otobüs bulamadığımdan, ilk önce Erzurum’a gitmemin en doğrusu olacağı söyleniyor otogara açmış bulunduğum sayısız ve umutsuz birçok telefon görüşmesinden sonra. Razı oluyorum kaderime. Nasılsa alıştım parça parça dolaşmaya dünya üzerinde. Bir kız arkadaşım arıyor, tam da ben on’a doğru otogara girip, yolcu aldıktan sonra da on gibi kalkacak olan otobüsümü bekliyorken. Bu kız arkadaşımın belirgin bir özelliği hep Avrupa’ya gidiyor olmasıdır. Atlar uçağa ve Avrupa’ya gider. Fransa’yı şehir şehir bilir ve ne nerede onu da bilir. En iyi Fransız, Ortadoğu ve Uzakdoğu lokantalarını bilir. Versailles’i, Louvre’u defalarca dışarıdan tavaf etmiş, içeriden fethetmiştir. Ressamların, heykeltraşların özel hayatlarına dair trajik anları, büyük aşklarını seyahatlerini anlatırken araya tatlı tatlı sıkıştırmasını bildiğinden, ondan sonra gidip de gezdiğimiz her yerde onun ayak izlerinin ve hikayelerinin üzerinden geçeriz adım adım. Rodin, Camille Claudel, Leo, Picasso, büyük aşkları ve tuhaflıklarıyla yanıbaşımızdadır onun sayesinde. Yine bu kız arkadaşım sayesinde keşfetmiş olduğum ve hep uygular olduğum bir başka sanat eseri değerlendirme düsturumsa ondan sonra bir tabloyu incelerken o tabloya bakarken ressamın neler çektiğini düşünmemdir. Ne büyük aşk acısıyla ama ne büyük bir ilhamla, yasak aşkın kollarında ya da savaşın tam ortasında yüreği kan ağlarken ve tüm bunların yansımasında oluşan tablonun gerisindeki hikayeye odaklanmaya çalışırken bulurum kendimi onun sayesinde. Tablodaki göçmen kuşların, o karanlık dev dalgalarıyla bakanı yutmaya hazırmış gibi görünen denizin ressamın ruh haliyle bir ilişkisi olduğunu bilirim her zaman. Müsaadenizle, kız arkadaşımla yaptığım bu tuhaf konuşmanın metnini olduğu gibi sizlere aktarıyorum. Kız arkadaşımın mahremiyetini korumak adına şaşırtmacalı bir isim veriyorum, Ayşe babaannemin adıdır ve dolayısıyla da çok sevdiğim bir isimdir.

Ayşe : Selam, nerelerdesin, görüşemedik.
Ben : İyiyim, ben Anadolu oldum, gezmekteyim.
Ayşe : Aa yine mi?
Ben : Yine.
Ayşe : Neredesin peki?
Ben : Sivas.
Ayşe : Gitmemiş miydin? Sivas’a?
Ben: Gitmiştim ben Sivas’a. Gene geldim ben Sivas’a.
Ayşe : Ne zaman döneceksin? Görüşelim sen gelince.
Ben : Şimdi yola çıkmak üzereydim, on otobüsüyle Erzurum üzerinden Kars yapacağım.
Ayşe : Aa… İşin mi yok kızım ya? Roma, Amsterdam varken? Üstelik bu havada. Pes diyorum sadece.
Ben : Derinlik arıyorum ben.
Ayşe : Aklını mı kaçırdın sen? Derinliği bulmaya bir uçtan bir uca hem de otobüsle mi gidilir? Yollarda telef olduğunla kalacaksın. Vakit varken dön gel geri. Gel beraber Paris’e gidelim.
Ben : Bu kadar yaklaşmışken olmaz. Altı saat sonra Erzurum’dayım. Akşama da Kars’ta. Üstelik aşıklar şehrine seninle gitmeyi düşünmüyorum.
Ayşe : Buldun mu bari?
Ben : Neyi?
Ayşe : Aradığın derinliği.
Ben : Henüz değil, çalışıyorum.
Ayşe : Bir koca bulalım sana.
Ben : Sen buldun ne oldu?
Ayşe : Buldum en azından. Bulmuştum en azından. Bir başkası benimkini bulana kadar diyelim.
Ben : Ben almayayım.
Ayşe : Neyi alacaksın bilelim de. Mülteciler bir yanda, PKK’sı, Işid’i… Kızım korkutuyorsun beni. Hiç bilmedin canının kıymetini. Böyleydin sen. Alem gider Mersin’e, sen gidersin tersine. Kör kuyuya atla deseler, ilk sen atlarsın.
Ben : Artık atlayamam, çünkü yaşlandım. Mülteciler her yerde. PKK beni ne yapsın? Annem gibi konuştun. Otobüsüm kalkmak üzere.
Ayşe : Ondaydı otobüsün, daha yarım saat var.
Ben : Erken geldi, erken de gidecektir.
Ayşe : Nereye? Off tamam, kendine dikkat et.
Ben : Ederim.
Ayşe : Ben şimdi ne yapayım?
Ben : Ne gibi?
Ayşe : Senin için.
Ben : Yasin oku.
Ayşe : İnşallah trafik terörüne kurban vermeyiz seni. Öne geç de bari, şoförleri takip et.
Ben : En önde giderek, şoförü ayık tutmayı nasıl başarabileceğimi söylersen tam olacak. Sen pilot kabinine giriyor musun?
Ayşe : Eskiden kazalar öyle olmaz mıydı? Adamcağız yorgun olurdu, transa girer ve uyurdu.
Ben : Trans mı?
Ayşe : Sözün gelişiydi. Neyse sen kendine dikkat et yeter.
Ben : Tamam. Tamam. Binlerce, milyonlarca kez tamam. Yeter ki sen tamam.

Gidenin yolundan döndürülemeyeceğine dair iyi niyetli bir telefon görüşmesi daha son bulmuş olup, yoluma bir başka engel daha çıkmasına fırsat vermeden perona yaklaşmış olan otobüsün içine kendimi atmamla, gerisin geri dışarı atmam bir oluyor. Uzun yolculuklardaki en mühim kuralı unutuyorum. Eğer bir otobüse ilk duraktan binmiyorsan, sakın ola kendini darda kalmışlar gibi içeri atma. Tabii eğer buna fırsatın varsa. İzmir’den yola çıkıp, Erzurum’a gitmekte olan Esadaş firmasına ait otobüsün uzun saatler boyunca süren çileli ve havasız kalmış yolcularının besmeleler çekerek ve şükür sesleriyle boşalttıkları ve gecenin tortusunun silinmesinin öyle kolay mümkün olmadığı otobüsün daha ilk basamaklarında burnuma gelen ağırlaştırılmış müebbet yağ ve ter kokusuyla nasıl başa çıkacağımı bilemeden tıpkı Ayşe’nin dediği gibi transa geçiyorum bir anda. Herkes uyumuş uyanmış ya da daha uyukluyorken, uykularının tatlı bir anında, yolculuklarının biteceği anı ümit etmekten yorulmuş, saçları başları dağılmış yolcular, kendine gelmeyi başaramayacak gibi görünen muavin ve ikinci kaptan dökülerek ve sallanarak iniyorlar aşağıya. Küçük çekçekli valizimi emanet etmeye çalışıyorum muavine bir gayret. Muavinde benim balizimi kaldıracak hal yok. Sadece bakıyor küçük mor valizime. Karşılığında bilet vermeyecek misiniz diyorum, kim ne yapsın senin bavulunu dercesine omuz silkiyor. Adamın saçlarına takılıyor gözüm. Sağ tarafına yattığı ve ellerini dayandığı yere siper ettiği yüzündeki kızarıklıktan belli oluyor. Saçları yukarı doğru havalanmış, gözlerindeki mahmurluğu atamamışken, üzerine gelen güneş ışınlarının hedefi oluyor bir de benim sayemde. Yüzünü buruşturup lavaboya doğru kaçıyor.

Nihayet yola çıkıyoruz. Otobüsün içi tenha. Önümdeki ikili koltukta bir anne kız oturuyor. Onların yanında da ilk önce dedeleri olduğunu sandığım ama kavgalarından karı koca olduklarını kavradığım çiftten adam karısına bağırırken yakalanıyor bana. İtaat edeceksin bana diyor, aklınca sert bir çıkışın karşı tarafa ders vereceğini düşünerek. Aralarında çok yaş farkı var ve evde işler kim bilir nasılsa, kavgaları sokakta da dinmiyor. Genç kadın kapalı da olsa itaat etmiyor adama. Bağırıveriyor sinirlerine hakim olmaya çalışmadan. Adam kadına bağırırken kızarıp bozarıyor, kadın her defasında kontrollü bağırıyor. Ee yeter beee ve ne yaparsan yap derkenki çıkışları ciddi anlamda tutarlı ve kadın ses tonuna hakim. Göz göze geldiğimizde adam gözlerini kaçırıyor, kadın umursamadan hem adama çıkışıyor hem de beni süzüyor bir taraftan. Bunlar molalar esnasında paylaştığımız gizli anlarımız oluyor. Bu garip evliliğin, dışarıdan tek güzel görünen tarafıysa dedenin pardon babanın torununa off kızına sevecenlikle yaklaşıyor olması. Küçük kızlarıysa uykusunu almış olduğundan bir şeyler atıştırdıktan sonra yerinde duramaz hale geliyor. Annesiyse oralı bile olmuyor, takıyor kulaklığını dizi izliyor, akan manzarayı izliyor. Kız kendi kendine oyunlar uyduruyor çaresiz. Adamın enerjisi olsa kızıyla ilgilenecek ama yaşlılık ve yorgunluktan bayılıp bayılıp ayılıyor. Bazen gözünüzün önünde cereyan eden olaylar sizi bir takım şeylerden soğutur ya, ben de evlilikten soğuyorum.

Yaşam enerjimi düşüren çiftten uzaklaşmaya çalışıyorum her ne kadar gözümün önünde olsalarda ve dışarıda akan manzarayı izliyorum uysal uysal. Tülü, Sarhan ve Şaip köylerinden geçiyoruz. Burası Erzincan, Refahiye. Çok az haneli köyler bunlar. Yönleri, yolları şehirlerarası karayoluna bakıyor. Karlar örtmüş evlerinin damlarını. Tülü’deki sakinliği anlamaya çalışıyorum. Nedenini izlediğim bir video söylüyor. Göç yüzünden köyde sadece dört ihtiyar kaldı diyor. Onlardan biri muhtardır. Kalanlar da ona oy vermiştir. Herkes birbirini bilmektedir, nasıl bilmesin ki? Zaten onlar da akrabadır. Kız almış vermiştir. Birbirlerini en yakın hastaneye götürüp getirip, sonra da gömeceklerdir köyün mezarlığına. Hayat işte. Burada da böyle geçiyor. Dağları aşa aşa geliyoruz Erzurum’a. Sabahattin Ali’nin dizeleri var dilimde; “Benim meskenim dağlardır ” diyordu Ali, güzel Ali.

“Bir gün kadrim bilinirse
İsmim ağza alınırsa
Yerim soran bulunursa:
Benim meskenim dağlardır”

Dediği de çıkmıştır en sonunda. Meskeni dağlar olmuştur başı dağ, saçları kar, deli rüzgarları seven, kadri aslında çok çok iyi bilinen am herkesçe söylenmeyen Kürk Mantolu Madonna’nın Tanrısının. Bir medeni vardır bu coğrafyanın içine doğmuş olmasının, bir nedeni vardır Sinop Cezaevinde yatmasının, bir süre sonra aynı topraktan ekmek yiyemez olmasının, dışlanmasının, örselenmesinin. Aldırmaması gereken kendisidir, aldırması gerekense geride kalan hepimizizdir.

Nihayet Erzurum’a gelmiş bulunuyorum. Etrafta evin barkın olmadığı rüzgar sesinin mesken tuttuğu otogarında iniyoruz. Nasıl soğuk anlatamam. Çok da esiyor. Başıma kapişonumu geçiriyorum, önümü ilikliyorum telaş içinde. Dağdan gelen esinti başka şeye benzemiyor. İnsan buz kesiyor bir anda. Beni Kars’a giden bir firmaya bırakın diyorum. Merkezde bir yazıhanenin önüne teslim ediliyorum. Esadaş Turizm’in içindeki iki yağız ve esmer delikanlıya biletimi kestiriyorum yirmi liradan. Bavulumu bırakıp çevreyi anlamak için dışarı çıkıyorum. Bir sürü kafeteryayı doldurmuş bir sürü genç var yürüdüğüm bulvar boyunca. Bir büyükşehir burası. Usulca girdiğim kafelerden birinin tuvaletini kullanıyorum kimselere belli etmeden. Önümde uzun bir yol var ve ne olacağı, başıma neler geleceği hiç belli olmaz.

Ucu ucuna Esadaş’a gidiyorum. Sizin minibüs geldi diyorlar. Yarın Lgs sınavı varmış ya da Ygs. Öğretmenler dolduruyor bu yüzden otobüsü. Sınav görevi çıkmış hepsine. Hemen arkamdaki dörtlü koltukta oturmakta olan üç bayan öğretmen kendi aralarında kıkırdıyorlar. Bir tanesi telefonunu bagaja düşürüyor. Komik şeyler söylüyorlar. Hizamdaki tekli koltukta elinde hakimlik giriş sınavı belgesi olan esmer bir genç var. Şoför ve muavin onu öne çağırıyor bir süre sonra. Neden diye soruyor, burada daha rahat edersin diyorlar. Çaresiz öne geçiyor genç. Haremlik, selamlık bir oturma planı yaratılıyor. Hava kararıyor, göz gözü görmüyor, karanlıkta Kars’a ineceğim. Hayatta en sevmediğim şey ilk defa göreceğim bir şehre kör karanlıkta inmek. Asabım bozuluyor. Arkadaşımla konuşmalarımız geliyor aklıma. Al sana derinlik diyorum. Karanlık derinlik. Ne işim var Kars’ta? Ne işim var Doğu’da? Herkes bir yerin batısına gider, bense hep doğusuna. Berbat bir müzik çalınıyor kulağıma açtıkları kanaldan ya da koydukları cd’den gelen. Gene geliyor o. “İç sesim”. Nerelerdeydin diyorum, bana Deep Purple mı bekliyordun diyor. Tarif edilmez bir yalnızlık içerisindeyim, bir teselli ver diyorum, oh olsun sana, bana, bize diyor. Çok gaddarsın diyorum, önce kendi kendine acımayı öğren diyor. Ben herşeye rağmen seni seviyorum diyorum, sen zaten anca kendini seversin diyor. Sonra da gidiyor. Beni de bir başına bırakıyor. Gaddar pislik. Nedeni belirsiz bir huzursuzluk ve endişe taşıyorum yüreğimde. Bir daha gelme, istemiyorum artık seni diyorum. Derin bir sessizliğe gömülüyor. Ben de susuyorum.

İn bin, koştur, düşün, ürk, kork, hayaletleri kovala dur derken seyahatimin bu aşamasında hiç fotoğraf çekmemiş olduğumu görüyor ve bunu size hissettirmek için tüm perişanlığımla çekmiş olduğum selfie’mi bari diyorum paylaşayım da renk olsun yazıma. Kars’ta buluşmak umuduyla.

20160313_102547

ANLAR VE İNSANLAR : İKİNCİ BÖLÜM, SİVAS – DİVRİĞİ

20160310_084634

ANLAR VE İNSANLAR : İKİNCİ BÖLÜM, SİVAS – DİVRİĞİ :

Uyuyakalmışım. Bir gün önceki gece yolculuğu ve gün boyunca uykusuz duraksız Sivas’ın içinde deli tavuklar gibi koşuşturup dururken attığım binlerce adım sayesinde saat yedi buçuk gibi isyan ederek çıkıyorum sıcacık yatağımdan. Sersem gibiyim, yorgunum, her yanım ağrıyor. Derhal B planımı uygulamaya koyuluyorum. B planım olmadığından bir B planı yaratıyorum. O da şu: Acil giyinme, acil sokağa fırlama ve acil acil  ne yapacağıma gittiğim yerde karar verme. Sivas’ın bir başından bir başına uzun uzun yollarını aşıp Kanal 58’in olduğu sokağa varmam çok az bir zamanımı alıyor panikten. İlk önce on buçuk arabasına bilet alıyorum ama gene çalışanların benim için doğru bir şekilde planlama yapmaları sayesinde kendimi Sivas Garı’nda bulmam çok da zamanımı almıyor. Divriği’ye gidiyorum. Tekrar. Şebinkarahisar yarına kalıyor. Elemanlar vargüçleriyle benim için program yaptıktan sonra aynı güçleriyle ve sabırla beni Divriği trenine yetiştiriyorlar. Aslında amaçları otobüsle yollamak olsa da maalesef ki düşük sezonun azizliğine uğrayıp Divriği otobüsünün öğleden sonra kalkacağını öğreniyoruz. Sizin kabahatiniz beni otogara getirmek diye hiç tanımadığım adamlara kaprislenmelerim evrende doğru mesajı gönderdiğimin bir işareti olarak bana gani gani geri dönüyor ve benim için çaresiz ikinci şıkkı uygulamaya geçiyorlar. O da şu: “Gidenlerden biri kızı gara bıraksın”. Her yiğidin bir B planı var canım ülkemde. Bırakılıyorum ben de bu sayede gideceğim yere. Bütün edepsizliklerinizin söktüğü şehirler olmalı. Benimki Sivas olabilir diye düşünüyorum ister istemez.

20160310_083513

Saat dokuz’da kalkacak olan treni beklemeye koyuluyorum. TCDD görevlileri ve onların sayısından da az sayıda yolcuyla bekleşip duruyoruz gelecek olan trenimizi. Herkes ya oturuyor ya da benim gibi bir aşağı bir yukarı volta atıyor. Bilet kuyruğundan beri aramızda bir yakınlık doğan iki emekli ve tarifsiz heyecanlar içerisindeki orta yaşlı ve kasketli iki Kangallı adamın mutluluğu durup durduk yere bana fa sirayet ediyor. Dünya umurlarında değil, hiç durmadan tatlı tatlı sohbet ediyorlar kendi aralarında. Küçük birer çanta hazırlamışlar kendilerine ya da eşleri hazırlamış olmalı. Sayfiyeye gidiyorlar sanki. Sanki Kangal’da özgürlükleri onları bekliyor. Durup dinlenmeden vuslata ermiş aşıklar gibi sohbet ediyorlar. Erkekler hemcinsleriyle sohbetten daha çok zevk alıyorlar. Madem öyle bizimle de evlenmesinler. Yaşasınlar beraber.

20160310_083208

Divriği’ye önceki gelişimde uğradığım Abdullah Paşa Konağı’na, Ulu Camiye ve Konak Restorana gideceğim ve bunlar benim bildiğim yerler. Sadece ikinci seferde neler hissedeceğimi bilmek istiyorum ve burada olma nedenim de bu. Aynı yollarda yürüyeceğim. Aynı sokaklara sapıp benzer kareler çekeceğim. Aynı yemeği sipariş edeceğim. Ve hep düşüneceğim. Neden neden diye. Neden buradayım? Başka bir yerde olabilirdim. Neden bu insanlar? Başkaları çıkabilirdi karşıma. Cevaplar kimde? Bende olmadığı kesin de. Ya da o kadar bende saklı ki…

20160310_115934

20160310_115453

Fatih yedi çocuklu bir ailenin oğlu. Yirmi beş yaşında. İzmir’de okumuş ve inşaat mühendisi olmuş. Şimdi Ankara’da bir firmada çalışıyor. Çok varlıklı bir ailede doğmadığından kaderi bir şekilde çizilmiş onun ve kardeşlerinin. Matematiğe kafası çalışıyor ve Divriği’nin enteresan coğrafyası daha da çok mühendisler yaratacağa benziyor. Kocaman bir bavulu ve onun sürpriz yaparak baba ocağına geleceğini beklemiyor olan titiz de bir annesi var imiş. Uslu da bir babası. Yedi çocuk başka nasıl büyütülür bilemiyorum. Hırçın değil uysal, hem sabırlı ve hem de azimli olmaktan başka çıkar yol yok gibi geliyor. Burada gençlerin neler yaptığını ve nasıl vakit geçirdiklerini soruyorum. Sıkılıyorlar diyor. Tam bir taşra sıkıntısı onlarınki. Sosyalleşecek bir yer yok gençler için. Sinema yok, tiyatro yok. Doğru düzgün mağaza bile yok. Herkes birbirinin ciğerini biliyor. Gelmişini, geçmişini… Ve bu onlarda hareket serbestisi bırakmıyor. Gökyüzü sınırsız ama onların nefes alacak az bir havaları ve görebildikleri ufak bir ufukları var. Eğer çalışmak için ya da okumak için dışarıya gitmezlerse yan komşularıyla evlenerek çocuk yapacaklar. Kadınlar hep evlerde toplanacak, erkekler kahvelerde. Herkes kimin o gün çarşıys alışveriş için indiğini bilecek.
Ne aldığını da. Ve kimlerin evinde işlerin yolunda gitmediğini, kimin kızının azıcık kimin oğluyla kırıştırdığını da. Ayrıca üniversitelileri ve benim gibi günübirlik turistleri de. Ne aldığımı, neler yaptığımı ve neden oralarda dolaştığımı da öğrenecekler er ya da geç. Fatih uyudu bu arada. Bildiğin horluyor. Hayatının tuhaf detaylarını anlattıktan sonra yoruldu uyuyor. İzmirli bir kızla tanıştığının ertesi günü ailesinin evine davet edildiğini ve babasının kendisini damat diyerek çağırdığında duyduğu şaşkınlığı anlatmıştı. Nasıl yani, ne oluyoruz diye bana döndü. Bir şey olduğu yok. Kız senden hoşlanmış ve evleneceği erkeği bulduğunu sanmış. Zavallı babası da kız eve müstakbel damadını getirdi sanmış. Anlayabilmiş mi anlayamamış mı bilemiyorum ama Fatih daha uzun bir süre damat olacak gibi gözükmüyor. Ama hiç durmadan İzmir günlerini anıyor.

20160310_120306

24 (2).03.2016 - 1

20160310_115543

On yıl sonra da aynı olur buralar, bu mekanlar. Değişmez hiç sahiperi, ne de müşterileri. Abdullah Paşa Konağındaki tek değişiklik dökülen dış cephesi. Fatma Hanım yokmuş, Sivas’a gitmiş. İlçenin arka sokaklarında dolaşarak uzaktan Ulu Cami’ye bakıyorum bir başka açıdan. Ulu Cami’nin burada olması o kadar tuhaf bir hava katıyor ki Divriği’ye. Dağlarla çevrilmiş bir ilçenin kalesinin eteğinde paha biçilmez kapılarla süslü, uzaktan bakılınca biraz da eğri gibi duran bir oturmuşluğu var sanki hem halkın hem de topraklarının üzerine. Sinan’ın Edirnesindeki Selimiye Camii gibi, burada da her yol bu değişik atmosferli camiye çıkıyor. Az bir rampadan çıkmanız gerekiyor ona ulaşmanız için. Hem her şeyin ortasında hem her şeyden çok uzakta olduğunuz hissine kapılıyorsunuz buraya geldiğinizde. Rüzgarveşlik ediyor size. Kadın güvenlik görevlisiyse ilçede iş olmadığını, buna ek olarak kendilerine göre hiç olmadığını söylüyor. Camiye namaz kılmaya gelen bir adam ona şüpheyle yaklaşmış. İlla her yerin bekçisi adamlar olmalı o ve benzerlerinin gözünde. Her yeri gestapolar doldurmalı onun nazarında. Ve bir yerde haddi olmayarak bulunan bir kadın muhakkak bir şeytanlık çeviriyordur o küçük aklınca. Ve maalesef ki burada da zihniyet böyle. Yargılayıcı ve yadırgatıcı. Beylerin kıymetli Divriğileri hakkında onlara göre sözde, benim içinse son derece gerçekçi önyargılarım hayalkırıklığı yaratacaktır belki. Belki bana burun kıvıracaklardır okuduklarında ama ben gördüklerimi, hissettiklerimi yazıyorum sadece ve de işittiklerimi. Kendimce.

Yemek yemek için yine aynı restorana gidiyorum. Konak Lokantasındayım. Çalışanlar değişmemiş. Garson bir kadın almışlar. Geçen geldiğimde yediğimle aynı şeyi söylüyorum. Köfte. Tuz ve kıymadan ibaret. Fiyatlar makul. Lezzete gelince ilk geldiğimde çok daha güzeldi ama yine de idare eder. Çalışanlar nazik ve anlayışlı. Burada giremediğim takdirde ilçede başka tuvalet olmadığını söylüyorum. Belediyeye söyleyin o zaman diyorlar. Turistler için sıkıntı. Kadınlar için iki kere sıkıntı. Herkesin evi olamaz ya burada. Belediyeye gidip söylüyorum. Buyurun burada girin diyor. Ben restoranda girmiştim ama. Gelirse gelirim geri diyorum. Ne işin var Belediyemizde? İşim yok, çişim var beyler. Hayat işte!

Sokaklarında dolaşıp duruyorum ilçenin. Kale bakımsızlıktan çıkılacak gibi değil. Zaten yolu yok. Yolu kapatmışlar. Çarşıya giriyorum. Canım çay kahve içmek istiyor. Oturacak yer bulamıyorum. Aynı yollarında dönüp dolaşıyorum. En nihayet bir bakkalın önünde neyi beklediklerini bilmeden bekleşen iki adama bunun mümkün olup olmadığını soruyorum. Yani çay ya da kahve içecek bir yer bulup bulamama ihtimalimi. İki adam birbirlerine bakıp derin düşüncelere dalıyorlar. Yok galiba diyor biri diğerine. Yokmuş. Yok mu diyorum. Yok diyorlar. Yanlarından ayrılırken hala düşünceler içerisindeler. Bir başka bakkala giriyorum soruyorum, oraya soruyorum buraya soruyorum. Yok arkadaş. Şizofrenleşiyorum. Yokmuş arkadaş. Duydum diyor. Ne sağırım ne da salak.

Son çırpınışlarım attığım bu son adımlar. Umutsuzluk bunun adı üzerime çöken ve kovaladıkça uzaklara giden. Bir kafe ve tuvalet bulmak hususundaki azmim dakikalar geçtikçe azalıyor. Tekrar yemek yediğim yere gitmek düşüncesi beni şu an hayata bağlayan. O anda arkamdan bir ses fotoğraflarımızı çekiyorsunuz sokaklarımızın, öyle mi diyor. Sonra da derdime çare buluyor. Ali Bey, az evvel yemek yediğim Konak Lokantasındaydı. Arkamdan gelip bana yer tarif ediyor. Değişik bir adam. İnsanı rahatsız etmeyen bir tarzı var. Yol gösterip, yardımcı oluyor. Burada ne yapar hanımlar, hiç ortalıkta yoklar diyorum. Evdedirler bir de survivor var en büyük sorun olarak hayatlarında, başka dert yokmuşçasına diyor. Sesinde öfke ya da yergi tınısı hissetmiyorsunuz. Dediğim gibi insanı rahatsız etmeyen bir tarz onunkisi. Alilerden Velilerden rahatsızlık geldiği görülmemiştir bu ülkede.

20160310_120825

20160310_140635

20160310_135050

20160310_133919

Kaman’ın Çay Ocağı oluyor Ali Bey’in beni gönderdiği yer. Bir dizi çekilmiş burada. Yeğenlerinin fotoğrafını gösteriyor sahibi gururla. Bir başka dizi ya da film daha çekilmiş Divriği’de ondan bahsediyor. Otantik bir atmosfere sahip burası ama yine de her zamanki gibi hep erkeklerle çevrili etrafım. Küçük yerlerde kadınların ne işi olur kafede, restoranda? Onlar evlerinde akşama ne pişirsem derdinde çocuklar, mutfak ve televizyon üçgeninde yaşayıp gidiyorlardır bir şekilde. Her neyse iki adam çaylarını, kahvelerini içmişler kalkmadan önce hesabı ben verdim, sen verdin kavgası yapıyorlar. Sonunda biri kazanıyor, yenilen bir daha gelmeyeceğine dair ant içiyor. Bende treni kaçırmamak için bir an önce düşüyorum yola. Köşede cami tuvaletini tarif ediyorlar. Çıkışta paltomu giyerken güzel havayla beraber çay ocağının dışına çıkmış oturan erkekler beni izliyorlar ağır ağır. Bu da gelmiş diyorlardır içlerinden. Daha da ne diyor, ne düşünüyorlar içlerinden bilmek düşünmek istemiyorum ama bir adamı çekiştiriyorlar, içlerinden bir adamı. O da hep dedikodu ediyor diyor diğerlerine. Gülüp geçiyorum sadece.

10 03 2016 - 1 (1).jpg

20160310_145529

ÖZLEM, SONGÜL VE MİZGİN :

Dört buçuk trenine biniyorum. Ortada bir ufak masanın olduğu dörtlü koltuktan cam kenarına kesilmiş koltuğa kesilmiş biletim. Oturup düşüncelere dalıyorum. Hizamdaki dörtlü koltuğu işgal edense iki adam oluyor. Bir tanesi muhtar ama nerenin muhtarı bilmiyorum. Zaten küfürlü konuşuyor ve hep bir yerdeki adamlarından bahsedip duruyor. İyice gömülüyorum koltuğuma. Üç kız giriyor içeriye. İkili koltuklara geçseler biri dışarıda kalacağından bir tanesi boşsa oturabilir miyiz buraya diyor. Tabii diyorum ben de. Nedeni belirsiz rötardan ötürü üç saati aşkın sürecek yolculuğumun misafirleri kapımı çalmış oluyorlar böylelikle. Özlem benim yanıma oturuyor. Annesi Ağrılı, babası Karslı. Benim planlamış olduğum güzergah onun kökleriymiş meğer. Gidebilirsem eğer babasının Digor’daki dükkanına uğrayacağımı söylüyorum. Üçünün arasında en süslüleri Özlem. Renkli giyinmeyi seviyor ama içine kapanık ve daha sessiz. Altı kardeşin arasında sıralamada ortalarda. Karşısında oturan Songül en konuşkanları. Konuşmayı seviyor. Sivaslı sekiz çocuklu bir ailenin kızı. Paylaşımcı, anaç, kendini yanında sıkmanın mümkün olamayacağı kadar rahat ve dost canlısı kızlardan. Habire bana yiyecek içecek ikram ediyor. Poşetlerinde neler yok ki! Çubuk krakerler, buzlu çaylar, çilekli sütler… Tam öğrenci işi besleniyorlar. Yol uzadıkça uzuyor ve ben de tüm ikramlarını kabul ediyorum kızların. Migrenim tuttu dediğimde Özlem’in ağrı kesici teklifini reddedemiyorum mesela. Diyorum size. Ne verirlerse kabul ediyorum. Mizgin Halfeti’den Antep’e göçmüş bir ailenin kızı. Antebin insanını çok severim diyorum. Gülümsüyor. Bir arkadaşım ben Antep’e gittiğimde insanını nasıl bulmuştun diye sormuştu ve olumlu cevabımı alınca bizim de en sevdiğimiz, huyu en iyi olan damat Antepli demişti. Mizginse, bugün sormuş olduğum kaç kardeşsiniz sorusuna geri dönüşümde beni en çok hayal kırıklığına uğratan isim oluyor. Özlem altı, Fatih yedi, Songül sekiz demişti. Mizginler üç kardeşmişler sadece. Karşımda oturmuş, beni can kulağıyla dinliyor. Benim konuştuklarımdan pay çıkartabilme potansiyeline sahip. Özlem kendi dünyasında, Songül tüm dışa dönüklüğüyle capcanlı konuşurken, bu kız nasihat dinler gibi dinliyor sözlerimi. Benim gezdiğimi duyunca, evlenmeyeceğim dünyayı gezeceğim böyle diyor. Bu yorumu yapabilmesi çok önemli, gerçekleştirip gerçekleştiremeyecek olması değil. Ama öyle ya da böyle bu üç kız da evlenecek ya da evlenmeyi isteyecekler en azından. Aşık olacaklar, bir erkek kalplerini kıracak, bir başkası gönüllerini alacak. Onun peşinden gidecekler. Başka illere, ilçelere. Onlar istemese, aileleri isteyecek onların yerine. Hayat işte! Ama ne yaparlarsa yapsınlar, sakın ola özgürlüklerini bırakmasınlar geriye. Paul Eluard’ın Özgürlük şiiri geliyor aklıma:

“Ormanlara ve çöle
Yuvaları çiğdem
Çın çın çocuk sesime
Yazarım adını

Özgürlük.”

Fakültedeki son seneleri kızların. Hepi topu iki yıllık fakültelerinin son senesinde kara tasalar içerisindeler. Bilgisayar Programcılığı bölümünü yazarken Cumhuriyet Üniversitesinde okuyacaklarını hayal etmişler. Divriği’de değil. Hayat burada nasıl geçiyor diyorum? Sıkılıyoruz diyorlar. Gençlerin içindeki hiç geçmez görünen sıkıntıya ek olarak, sosyal açıdan ilçenin gençlere hiçbir imkan sunmayışı, üstelik merkeze bu kadar uzak oluşu ve bunların kız olup, çevre baskısına uğruyor oluşları en büyük dertleri. Erkek olsak balığa gideriz, dilediğimiz gibi gezmeye gideriz diyorlar. Ama bu kadarlık serbestlik bile sadece erkeklere tanınan haklar arasında. Balık avlayabilen de erkek, çarşıda başı dik hiç utanmadan turlayabilen de erkek. Yurtta oturmaktan başka yapacak bir şey yok bizim için diyorlar. Sivas’ta Songüllerde kalacak olduklarından rahatlar. Gelecek vaat eden bir bölümün öğrencileri boş zamanlarını kapandıkları yurt odalarında geçiriyorlar ve birbirlerinden başka dayanacak kimseleri yok gurbetliklerinde. Fakülteniz gezi düzenlemiyor mu diyorum, o da bize pahalı geliyor diyorlar. Yurt parası, yol parası, yemeleri içmeleri, kontör masrafları, biraz giyinip biraz da gezmeleri zaten çok kardeşli ailelerine yeterince ağır gelirken bir Miami olmasa bile, güneyde ya da batıda ufuklarını açacak bir tatil onlar için uzak ihtimal. Bir hamam, zevksiz mağazalardan oluşan bir ufak çarşı ve gez gez kaç kez gezebileceğin bir Ulu Camii bu gençleri bir adım ileriye götürmüyor kıstırılmış oldukları kapan içinde.

20160310_180827 (1)

YUNAN ADALARI VOL-2:MiKONOS ADASI

MiKONOS ADASI:

image

PROLOG:

“Round,like a circle in a spiral
like a wheel within a wheel
never ending or beginning
on an ever-spinning reel
as images unwind….
like the circle that you find
in the windmills of your mind”… zihninin içindeki yel değirmenlerinde bulduğun daire gibi…

image

Mikonos’u ve beraberinde hayatın tuhaf döngüsünü sözleriyle güzel güzel anlatan şarkının melodisi zihnimde dönüp dururken, bir yandan da Don Kişot’u düşünüyorum yel değirmenlerine bu kadar yaklaşmışken. “Gördün deli dön gel geri, ah zavallı yel değirmenleri.” Düşman çok yakın ama mağrur da. “Si.” Hiç pas vermiyor. “Hola!” İnsanlığın sersemletici varoluşundan gözleri kamaşmıyor. Dağ, bayır, manzara fotoğrafı ve selfie çılgınlığının Karakter oyuncusu olmalarına rağmen şımarmak nedir bilmiyorlar. Sabırlı ve tahammülkarlar da ayrıca. Rüzgar tek efendileri ve gizleyecek bir şeyleri de yok. Bir deniz fenerinin gizemli tavırları yok üzerlerinde mesela. Aralık kalmış kapılarından ruhlarına sızamıyorsun. Tek yapabildikleri gizli kibirleriyle beklemek, hep yaptıkları ve yapacak oldukları gibi. Ada’nın tüm sırlarını biliyorlar. Bu ise kiliseden ya da bir mabetten daha çok revaçta olmalarını sağlıyor; ayrıcalıklı konumlarından ötürü ziyaretçi akınına uğramalarına sebebiyet veriyor. Bir eğlence adası burası ve insanların aradıkları derinliği, eğer arıyorlarsa tabii, kilise, şapel ziyaretlerinde bulmaları pek de mümkün görünmüyor. Burada, kulak dolusu rüzgar aynı zamanda eteklerinizi havada dans ettirirken, bir parça yalıtılmışlık hissiyle ayrılıyorsunuz huzurlarından.
Bir yerde bir şeyler hissetmişsen bu çok değerli demişti bir gün bir adam. Burayı değerli buluyorum kendi tarihimde. Manzara eşsiz. İyi ki bulunmuşum.

image

image

image

GEMİ SEYAHATİNİ NASIL BULDUM?:

Yedi katlı geminin dördüncü katında deniz manzaralı odamda kendimi kötü hissettiğim söylenemez. İyi hissettiğim de. Ama pratik ve fonksiyonel odanın tamamı. Dolayısıyla rahatım. Yatağıma oturup, dışarıda akan manzaraya bakma fırsatını bulduğum anlarda ise Melville aklımda. Her yerinden eğlence fışkıran, animatörlerin konukları eğlendirmek için paralandığı, insanlara denenmedik kokteyl bırakmadıkları, Türk’ün beş vakit açık büfeyle imtihanı şeklinde kabaca tasvir edilebilir ortamda içimdeki Moby Dick kuzular gibi usul uslu uyumakta. Bir cruise yerine korsan gemisini yahut mülteci botunu tercih etme şansım olsaydı eğer, sağ kurtulabildiğim takdirde, “magnus opus’um yoldaydı belki de. Ama şartlar ve olanaklar beni bu noktaya sürükledi, adına “kader” dediklerinin etkisiyle.

Nadide bir karışım olarak beni şaşırtan hem Kayserili hem de yakışıklı bir personel bize gemide 400 kişilik mürettebat bulunduğunu söylüyor. Kaptanımızsa Yunan asıllı imiş. Malezyalı personelin en rahat çalışılan ülke insanı olduğunu söylüyorlar. Alakart bölümünde Goa’lı yani Hintli bir servis elemanı, Mısır’lı baş garson, Ukraynalı bir başka mutsuz ve asık suratlı garson ve birkaç “çekik” ülke mensubu diğer elemanların rengarenk varlıkları eşliğinde yiyorum yemeğimi bir sonraki günde. Sınırsız sunum ve delirmiş gibi tüketen yolcular gemiyi başka türlü batırmaz mı diye soruyorum. Free shop ve kumarhane sayesinde imkansızmış. Elinde tespih, bıyığını bura bura dolaşan ve sabaha kadar kah rulet, kah poker masasından kalkmayan bir hayli ağır ağabeyleri düşününce hak veriyorum söylenenlere. Makinelerin müdavimleri düğmeye her basışlarında ya da kolu her indirişlerinde yürekleri ağzına kadar hırsla dolu vaziyette aynı sırada aynı tür meyveleri bulmak umuduyla daha çok hırslanıyorlar oturdukları yerde. Üç muz ya da üç siyah üzüm salkımı yanyana gelmek zorunda. Makine biraz veriyor, sonra söküp alıyor hepsini birden. İnsanı sersemleştiren, uyuzlaştırıp, umut dilencisine dönüştüren tuhaf bir bağımlılık bu. Üç muz istiyorum yanyana. Üç yedi, nihayet yirmi bir de olur, uğurlu sayım olmasa da. Sadece beş euro’luk oynadım merak ettinizse eğer.

Kübalı bir grup piyano başında, Yunan müziği ise yedinci katta güvertede servis edilmekte. Habire içmek eşliğinde. Her telden eğlence her yerde. Kaçacak yer bulamıyorsunuz pek çok kez. Akşamları animasyonu var, diskosu bile varmış bir rivayete göre. Yüzen oteldeyim tabir-i caizse. Gemi yolculuğunu tercih eden ailelerin çocukları var ama çok küçük değiller. Bekarlar var ama çok yok. Mühim olduğu söylenen bir sigorta şirketi personeline özel ne kadar çok satış o kadar çok avanta mantığıyla yılın en çok satmış çalışanlarını tutmuş getirmişler buralara. Kendi soyutlanmış grupları içerisinde o turdan bu tura sürüklenip duruyorlar. Kars şubesinden gelmiş bir elemana bakıyorum hayretle. Kars’ın Kağızman ilçesinde en fazla ne kadar yaşam, deprem, araç sigortası poliçesi satmayı başarıp da buralara gelmeye hak kazanmış olabileceğini hesaplamaya çalışıyorum içimden. Başarısız oluyorum. İki gün önce Kars, bugün Mikonos. Hayat böyle.

MİKONOS’u TAVSİYE EDİYOR MUYUM?

Çok mu mühim? Öyleyse ediyorum. Şöyle izah edeyim: Sabah kalkar kalkmaz hiç tanımadığım insanlarla adadaki yoğunluktan ötürü boş ve uygun bir araç kiralamak üzere Rent a Car’ları gezdik durduk. En sonunda, Delos idi ismi, yokuşta bulunan bir firmadan bir minik Nissan bulabildik ve sığdık. İlk önce adayı anlamaya çalıştık. Beyaz, şık, bol kumsallı, plajlı, rüzgarın esmeyi eksik etmediği, daracık sokakları ve Little Venice/Küçük Venedik’i ile tarzını belirlemiş. Her yer Atv, motorsiklet ve minyatür arabalarla bezeli. Park ücreti, plaja girdin ücreti yok. Şezlong ve şemsiye ücretli sadece. Fiyatlarda ittirme kaktırma yok. Neyse o. Menüyü, yemekleri yahut ikisini de sevmedin diyelim, zorlama yok. Kalkıp gidebilirsin. Kimse arkandan ve içinden yedi sülalene yönelik şık söylemlerde bulunmayacaktır. Her şey serbest, çünkü burası Mikonos.

image

image

image

image

image

image

Biz daracık daracık yollardan Super Paradise Beach’e gittik. Deniz harikaydı. Kızlar yarı çıplak dans ediyorlardı. Kimi beyler çıplak kalmadan dans ediyorlardı. Biraz daha tombik olan hiç yorulmadan saatlerce dans edebiliyordu. Saatlerce benzer figürleri sergileyip, müziğin ritmine uydurup, insanları coşturdu durdu. Beyaz slip mayonun bir erkeğe yakışabileceğini tahmin etmezdim. Mümkün olduğunu burada gördüm. İ.nelerin adası orası diyerek dudak bükenlere cevabım şudur: Olabilir ama küçümsediğiniz i.bneliği yakıştırmışlar kendilerine. Mühim olan hakkını vermekti hani? Kimse kimsenin kafasını koparmıyor burada. Kimse kimseyi i.bne diye dövüp de bırakmıyor sokağın ortasında. Kimse kimseyi zorlamıyor burada. Fassbinder’in Querelle’inden fırlamış gibi kimisi. Elele yürüyorlar özgürce. Denizde şakalaşıyorlar biraz. Güneşleniyorlar biraz. Gün geçiriyorlar neticesinde, sen gibi, ben gibi. Karışan olmadığı gibi görüş alan da yok. Kısaca sorup danışarak olunmuyor demeye getiriyorum. Bir potansiyel gerekiyor bir takım şeyler için. Bir parça da merak.

MiKONOS’un GECE HAYATI NASILDI?:

Soruya soruyla karşılık veriyorum. Mikonos’un mu yani adanın mı yoksa insanlarının ya da turistlerin gece hayatını mı soruyorsunuz? İkisi bir, aynı kapıya çıkar diyorsunuz sanırım. Hayııır… Yanılıyorsunuz. İnsanların olmadığı bir kış akşamı düşünün siz bir de burayı. Adanın gecesi o gece olacaktır işte. Bir başına kendi başını dinlerken. Şimdiyse insanların bir gece hayatı var şık dükkanlarla bezeli sokaklarında. Milano’yu anımsatıyor şık beyler, mini mini etekler giymiş hanımefendiler. Restoranlar dolu. Queen’den çıkan bir adam’ın saksafonundan çıkan keyfi melodi eşlik ediyor sokaklara. Sanat galerilerine girip çıkıyorum. Parfüm kokuları birbirine karışıyor. Puro ve alkol kokusu hoşuma gidiyor. Loş barlar var ara sokaklarında ama açık havada yürümek daha cazip geliyor. Sanırım yaşlanmışım. Meteliksiz de olsan burada olmak keyifli. Zaten etrafta cruise’larla gelip akşam yemeğini de gemide tıka basa yedikten sonra windows shopping yaparak gezinen insan topluluğu ve bir de keyif yapmak için kalabalık masaları dolduran dünya milletlerinden insanlar var. Bir de Suriyeli dilenciler var. Akşam giderken ve gece dönerken aynı elleri uzanmış gördüm bana doğru. Midilli’deki kadar yüzlerce, binlerce değiller. Ama her nasılsa buraya kadar gelmişler. Burada da varlar yani çoluk çocuk. Dünyaca ünlü markaların dükkanlarıyla bezeli sokaklarında gezdikten sonra uzanan ellere adapte olmakta güçlük çekiyorum. Ada’nın görüp göreceği ilk ve son dilenciler onlar belki de.

image

image

Tüm bunlara ek olarak, Mikonos’a gelirseniz eğer bir benzeri Bozcaada’da olan ve yerleşik halkın günümüze geliş öyküsünü kitaplarla, lokal kıyafetlerle, mobilyası mutfağıyla, kabıyla kacağıyla tasvir eden Chora’da bulunan Mykonos Folklore Museum’u gezin derim. Hoş ve nazik bir bey vardı sorumlusu olarak içeride ve müze girişinden para almadılar. Bu da bir mucize. Bense sorabileceğim birçok soruyu ıskaladım ve bunun da çok geç farkına vardım. Zira başım hep kalabalıktı ve bir kez daha anladım ben yanımda birileriyle gezerken bir aptala hatta bir gerzeğe dönüşüyorum ve asla yapmayacaklarımı yapıyorum, soracaklarım varsa bile soramıyorum. Aklım karışıyor, kafam bulanıyor. Herkesin derdi beni geriyor. Ant içiyorum bir daha ona buna sağa sola takılmamaya. Kalabalıkların içinde yalnız olmak en güzeli imiş. Hele de gezginler için. Bir kez daha anladım.

image

image

image

image

image

image

ÖNERİLEN HAYATLAR

image

ÖNERİLEN HAYATLAR:

Sunulan tüm hayatlar bu kapsam dahilinde. Televizyondaki saçmalıklar, apartmandaki komşular, zorunlu din dersleri, danışıklı evlilikler, olası çocuk sayıları olmazsa sperm sayıları, organları olmadı uzuvları olmadı öncesi ve sonrasıyla tam teslimiyete düştüğümüz doktorları, kendini tanrı sanan kanun koyucuları, tatil planlayıcıları, ezberbozanları, kendini kral sananları, garip patlamaları, anlaşılmaz söylemleri, olmazsa olmazları, tutunmak için bir sürü yalakalıkları..

—-.—-

Evrene kendimi aklamaktan vazgeçtim. Ben buyum. Bu kadarım. Kimse benden daha çok ya da az bu kadar değil. Bulduğuyla yetinmesi gerek. Ben ondan çıktım. Ben onunla evrildim. Karşılıklı sürpriziz. Manevralarımız belirsiz. Karşılıklı son sözü söylemek için çırpınıp, dikleneniz. İzlerinin peşindeyim, o ise bulmacaları sever. Yukarıdan aşağıya beş harfli…

—-.—-

Kuyruğunun yarısı yok bir kedi geçti önümden. Yavru bir kedi idi. Kimi zaman kuyruğu olmayan yetişkin kediler görüyorum. Hangi akılla kedilerin kuyruğunu kesersiniz? Bir kediye onca yaklaşmak için güvenini kazanmanız gerek çok. Muhteşem riyakar oyuncular sizi.

—-.—-

İnsanlar savaşır, sonra sayıları azalır, sonra hayıflanır, hırsla ürerler; sonra gene savaşır, azalır ve çoğalmak için hayıflanır ve tekrar ürerler. Delilik bu.

—-.—-

Dünyanın anlamı nerede biter?: Ölmeye yüz tuttuğun yerde; kendi yatağında ya da oturma odandaki televizyonun tam karşısındaki tekli koltukta, herhangi marka bir arabanın ön koltuğunda ya da arka, şehirlerarası bir otobüsün on üç numaralı koltuğunda, doğumda, acil serviste, savaşta, dağda, ovada, depremde, yolda yürürken, ülkenden çok çok uzakta, metroda, banyoda, lavaboda, sevimsiz bir otel odasında, denizde, havuzda, kırmızı ışıkta durmazken, yeşil ışıkta beklerken, elin sol göğsünün üzerindeyken, ayaklarınla toprağı hissederken, bir anesteziste kendini teslim etmişken, en sevdiğin yemeği yerken, bardak bardak yağmur suyu gibi şarapları içerken, soğukta tir tir titrerken, bir hapishane köşesinde kendine kendine neden diye defalarca sorup sonra da kaçırdığın gökyüzleri için ağlarken, tetiği çekerken ya da çekemezken, dövüşürken belki sevişirken, dünyanın en rezil insanıyla karşı karşıya gelmişken, savaşta-barışta-iyi bir günde-kötü bir günde-gündüz saat birde-gece saat üçte, türlü çeşitte insan senin hakkında bir sürü gereksiz yorum yaparken bir gün bir yerde. Her an ve hemen hemen her yerde bitebilecek bir şeyin anlamı için ağlamakta olan bir sürü aciz insan tanıyorum.

Kendini anlamaya başladığın anda başa dönüyorsun ve en iyi yapabildiğin şey hayıflanmak oluyor geçirmiş olduğun sarsakça zamanlar için. Ben koca kocaman bir sarsağım, böyle olmayı istemezdim ve herkes ya kibirden ya fakirlikten ölürken ben olanca sarsaklığımla sarsakça öleceğim. Şimdiki aklınla bunca kaybedilmiş ve harcanmış zamanı ne güzel kullanırdın; ama büyük şakacının istediği de bu sanki. Biraz eğlenmek istiyor ve aklını başına ondan geç veriyor. Sense sınırlı miktarda kullanabildiğin minik beyninle işi fazlaca ciddiye alıp, kendini fazlaca önemseyip, konunun üzerine fazlaca eğilip, fazlaca tanrıyı oynamaya kalkıyorsun. Böylelikle kendi şakanın içine etmiş oluyorsun. Sonrası şöyle oluyor kanımca: içine edilmiş milyarlarca şaka dünyanın içine ediyor. Buradan bakınca acıyı biz yaratmışız sanki.

Televizyonda bizi izleyin diye yalvaran bir sürü sunucu var. Şimdi izleyin, devamını izleyin, yarın izleyin ve ondan sonraki yarın; tüm yarınlarıma programının süresi boyunca ambargo koyuyorsun. Ortada da bir şey olsa.. Evanjelist yayın yapan kanallar gibi ekranlar. Bunun nesi kötü? Çok fazla propagandası yapıldığında Kur’an’dan başka kitap okumayan bir zümre oluşuyor da ondan. Çok fazla baskı insanı saplantılı yapabiliyor sanki. Ben iyi bir müslümanım diyen insana değil, ben iyi bir insanım diyen insana gerek var. Yoksa Kur’an en güzeli, her okumada yeni müjdelere gebe.

Bana tövbe edin diyen insanlar türemiş mahalle aralarında, kişiler mevzuya hakim değiller sanıyorum. O İslamiyette yok. Camiyle kiliseyi, imamla rahibi, günah çıkarmayla tövbeyi karıştırıyorsan; aklından zorun olması gerek ya da cin gibisindir, kim bilir?

—-.—-

Kendinden hoşnut olmama hissiyle yataktan kalkıyorsun ve küçük avuntuların olmasa akşama çıkamayacağını biliyorsun. Bu eşini aldatmanı mazur gösterir mi dersin? Ya da oburca yemek yemeni?

—-.—-

Parmak izlerimiz salyangozların kabuğu gibi.

—-.—-

Paul Auster’ın Türkiye’ye gelmeme nedeni benim bu ülkeyi terk etme nedenim. Aynı dertten muzdaribiz.

—-.—-

Bir arkadaşımla yaptığım bir saatlik telefon görüşmesinden zihnimde kalanlar kadarıyla aktaracaklarımı karşılıklı diyaloglar halinde yazıyorum. Arkadaşım erkek, beyaz, 38 yaşında, evli, barklı, çocuklu, çalışıyor, iyi okullarda okudu(ne oldu göreceli mi buldunuz?), sanatın bir dalına yeteneği var.
-“Yazdıklarını okuyorum ama sen olduğun ve seni tanıdığım için. Yoksa okumam. Çok fazla kendini anlatıyorsun. Aforizmalar kalıcı değil. Bertrand Russell severim, Nietzsche sevmem. Birden hepe çıkarıyorsun. Çok fazla genelleme yapıyorsun. Hala imla yanlışların var.”
Cevap veriyorum: “Çok incesin. Sağ ol okuduğun için. Ben henüz herkesin okuması için hazır olduğumu sanmıyorum. Sanıyorum bir süre İngiltere ya da Amerika’da yaşamam gerek. Birkaç yıldan da çok belki. Sürekli aynı ülkeyle konuşmaktan sıkıldım. Ne anlatayım peki? Herkes kendini anlatmış. İkisini de severim. Sokağa çıkıp yüz kişiye fikrini soramam ya. Ben de kendi fikirlerimi yazıyorum. Evet var. En fenası noktalamalar. Uzun bir cümle kurarken acı içinde kalıyorum.”
-“Semra Can var Penguen’de yazar ve çizer. Mesela ben bıktım onun kedilerinden.”
-“Ama onun hayatı o.”
-“Dostoyevski kendi hayatını mı yazmış?”
-“Evet. Ben Tolstoy’u daha çok severim.”
-“İşte ben de tam da onu demeye çalışıyordum. Tolstoy, Anna Karenina mıydı da bir kadının çektiklerini o kadar iyi anlatabildi? İşte sen de onun gibi yazmalısın.”
-“Tren raylarına atarak mı?”
-“Kendi hayatına ait olmayan, içinde senin olmadığın bir şeyi yazmalısın! Zweig gibi mesela. Satranç ya da Amok Koşucusu gibi bir şeyler yazmalısın.”
-“Tanrım, nasıl yazarım? Zweig değilim, Yahudi değilim, Gestapo yok tepemde, yıllar, coğrafyalar, tarihler, farklı türde acılar ve coşkular var aramızda. Anna Karenina’yı da öyle yazmazdım ve yazamazdım, herkesin Karenina’sı kendince.”
-“Dostoyevski gibi de olur.”
-“Mevsimleri bilmeden mi? Ruhla kafayı bozmuş o da. Ama netice itibariyle her kardeşte kendi evrelerini anlatmış, kendi ruhunda kopan fırtınalardı onlar. Karamazov’u altmışında yazıp, ölmüş zaten. Hem benim ruhum o kadar da fırtınalı olmayabilir. Nazik esen rüzgarları kim sevmez? Burası da Saint Petersburg değil. Kars’a mı gitsem acaba sürgün niyetine? Şu eksiler geçsin, düşünsem mi?(Sanıyorum paniğe kapılıyorum, Dostoyevski olmak için ne yapmam ger.. Neler saçmalıyorum?)”
-“Demek istediğim onlar nasıl yapmışlar, sen de yap. Erkek gibi düşünebil. Erkekler bunu yapabiliyor, sen de yap.”
-“Düşünmeye gayret ediyorum ama yapamayabilirim.”
-“Beauvoir gibi yaz.”
-“Tanrım. Yatakta çok ateşli bir öğrencisi vardı vazgeçemediği.”
-“Konuyu buraya getirme. Önemli olan yazması. Cinsellik ve cinsiyet önemli değil.”
-“Değil de o da nihayetinde kendi gözlemlediğini yazmış, takıntılarını yazmış. “İkinci Cins”de kadınların evrelerini, durumlarını anlatmamış mıydı, çok oldu okuyalı.”
-“Olsun onun gibi yazabilirsin. kadınlar burada tıkanıyor işte. Hepiniz aynısınız.”
-“Bunun nesi kötü? Türler birbirine benzerler. Tabiatımızdan hep.”
-“Asla bir Juliette Vernes çıkmayacak sizden. Frida Kahlo dışında akılda kalan bir kadın ressam yok. O da bakmış bakmış kendi resmini yapmış. Kendini ne çok beğenmiş.”
-“Ama o da kazadan sonra yatmış yatmış, aynadan kendine bakmış.”
-“Sonra kalkmış ama gene kendini resmetmiş. Hepsi aynı. İnsan doğaya bakmaz mı hiç? İki portakal, üç elma çiz daha iyi.”
-“Van Gogh’da kendini çizmiş ama(korkunç bir nesli ve nefsi müdafaa yapıyorum).”
-“İki kez. Sadece. Sonra ayçiçeklerini yapmış. Dışarıya bakmış. Siz hep aynada kendinize bakıyorsunuz. Kendinize aşıksınız. Ben ben ben diyorsunuz mütemadiyen. Ondan diyorum Tolstoy gibi yaz.”
-“Ben erkek karakterleri yazarken bile kendim gizliyim içlerinde. Ama tam manasıyla bir adam gibi, erkek gibi düşünüp, yazamayabilirim. Her karakter bende gizli. Empati kurabilirim ama mantığımız çok farkli. Ondan farklıyız.”
-“Böyle asla bir başyapıt çıkartamazsın.”
-“Başyapıt?!?”
-“Evet.”
-“Evet.”
-“Yapabilirsin. Yap.”
-“Ama ben biraz melankoliğim ve ruh halim bu, yakamı bırakmıyor. Normal zekaya sahibim. Hiçbir deha göremiyorum kendimde ve hatta sınırlı yeteneğim. Başyapıt çıkartabilir miyim bilemiyorum şu vaziyette. Bir kitap yazdım, basılması fikri bile ödümü patlatıyor. Kimse de bastırmıyor. Beni bekliyor bir köşede. Bazen geri çekiliyorum. Her yazı iki üç saat sürüyor. Kitap dört ayda bitti. Üzerinden bir sene geçti. Buradan da sıkıldım, yaz yaz nereye kadar? İnsanlar kafamın içindeki tüm manyaklıkları öğreniyor, şimdi şu an bile ve sonra da bizimkinde hiç yok böyle şeyler deyip kendilerini normal gösteriyorlar. İnsanlık adi, ben ne yapayım? Başyapıt ha, aklıma gelmezdi. Kendi yaptıkların arasında en iyisi, geçtim dünya çapında olmasını.”

İşte böyle benim iyi niyetli arkadaşımın beni iyi niyetle yönlendirmeye çalıştığı şu konuşma, maalesef ki ruhumda derin yaralar açmış durumda. Kafamda yeni yeni düşünceler filizlendi sınırsız baskı yapan. İç sesim der ki; “Rusya’ya git, Prag’da olur, olmadı Kars’a, sürgüne git, kara, buz gibi soğuğa git, mümkünse Sibirya’ya ya da Yakutistan’a git, Alaska’da olur, daha çok soğuk daha çok gizli acı sanki Afrika’ya inat, insanlarla sürtüş-tartış(sanıyorum en kolay yapabileceğim), acı çek, daha çok acı çek, en büyük acıyı çek, delir, ama geri gel gittiğin yerden, İsrail’e de gidebilirsin -hem iklim ılıman-, iki örgü yap yanlardan, belki zamanı geldiğinde seni de tutup götüren olur gökyüzüne doğru, çok derin aşklar yaşa yasak olsunlar hem çekmiş hem çektirmiş olursun böylelikle ve acın katmerlenir; ama nihayetinde tren raylarından uzak dur!” Tek bir telefonla şu geldiğim noktaya bakar mısınız? Umursamaz görünüyor insan ama herkesin ağzından çıkan her cümle beyninde yuva yapacak bir yer buluyor ve her yeni söz daha çok kuş sesi ve kuş türü demek oluyor. Çok kalabalık yaşıyorum. Tanrım kafamda kuşlar ordusu var sanki.  Bir kedi alsam, uzun seyahatlere dayanıklı bir kedi alsam ve kafamdaki kuşları bir bir avlasa, hayatımı kolaylaştırsa, kimse benim kedimin kuyruğunu koparamaz, istersem bir insana karşı çok barbar olabilirim, adiler bunu sokak kedilerine yaparlar hep, sahipsizlere.

—-.—-

BULUTLAR/DEPRESYON

image

BULUTLAR:

Bir dolup bir boşalıp, yerli yersiz başınıza yağdırdığım gözyaşlarım için ÖZÜR DİLERİM.
Asfaltınızı ıslatıp, üstünüzü kirletip, trafiğinizi birbirine kattığım için ÖZÜR DİLERİM.
Planlarınızı bozduğum, randevularınıza geciktirdiğim, çamaşırlarınızı ıslattığım için de ÖZÜR DİLERİM.
Bir özür de sizden beklerdim.
Dolan çukurlarda biriken gözyaşlarıma basıp, ıslanan çoraplarınıza hayıflanıp ettiğiniz kahırlar için ÖZÜR BEKLERDİM.
Hoşlandığınız kızın elini ilk tuttuğunuzdaki romantik ortam benim eserimdi.
Benim sesim eşliğinde içtiğiniz şarabın her damlasındaki keyif de benim eserimdi.
Yağmurdan sonraki toprağın ferahlatıcı kokusu da.
“Listen to the falling rain”in intro’sundaki ses de benimdi.
O şarkının ve ayıla bayıla dinlediğiniz nice şarkının ilham perisi de bendim.
Şiirler ve romantik mesajlar benim sayemde ortaya çıktılar.
Sayemde öpüştünüz, sayemde barıştınız.
Bir TEŞEKKÜR beklerdim.
Nafile.
Gök gürültümü homurtu bilip, yok saymanız affedilmezdi.
İnsan bi ÇOK YAŞA der geçerdi.
Çok ayıp ettiniz. Çook.

Doğaya teşekkürü unutmuş bir neslin çocuğunun silkinip kendine gelmesi ve sonrasında vicdanının sesini dinlediği bir boş anında yazdığı ama hayatın hay huyu içerisinde ışık ya da teknoloji hızıyla unuttuğu “Bir Nankörün İtirafları” adlı güzide fakat kıymeti bilinmemiş adı ise muhtemelen hiç duyulmamış bir yazarın eserinden alıntıdır. Ola ki ciddiye almaya kalkıştınız, almasanız daha iyi sanki. Okuyun gitsin. Taksirat olarak doğaya saçtığımız bizden sonra yüzlerce yıl yaşayacak olan nesillerin soluyacağı plastikler, “mafettiğimiz” ormanlar ve aldığımız ahlar var daha sırada çünkü. Hayata nereden bakıyorsan oradan gördüğün kadar var. Düz bir vadiden bakabileceğin gibi, yüksek bir dağın tepesinden yahut zirveden de bakabilirsin. Tepeden baktığında görüp göreceğin bir adamın keli olabileceği gibi, Aziz İstanbul da olabilir. Ama düzlükten baktığında pırıl pırıl bir gökyüzü göreceksin ve ihtiyacın olan sığınacağın bir saçak altı ya da bir ağacın serin gölgesi olacak.

—-.—-

20130815_123435

DEPRESYON:

Sağlık sitelerinden birinden yapmış olduğum alıntı itibariyle; duygusal, zihinsel, davranışsal ve bedensel bazı belirtilerle kendisini gösteren bir durumdur. En dikkat çekici belirtisi çökkün ruh hali ile ilgi ve zevk almada belirgin azalmadır. Depresyondaki kişi duygusal açıdan mutsuz, karamsar ve ümitsizdir. Eskiden en severek yaptığı işler bile artık zevk vermez olmuştur. Kişi kendini hüzünlü ve yalnız hisseder. Kendisine ve çevresine ilgisi azalır. Yoğun suçluluk duyguları olabilir. Herkese yük olduğunu düşünüp gereksiz yere sorumluluklarını yerine getirmediğini düşünür. Genellikle iç sıkıntısı, daralma, huzursuzluk ile birliktedir. Bazen kendisinin tüm duygularını yitirmiş gibi hissedebilir.

Kendi zihnimden yapmış olduğum alıntı itibariyle; ruhunu bedeninden fazla sevmiş insanların sonu intihara teşebbüse gidebilecek kadar kendilerini kırılgan hissettikleri bir dönemden geçiyor olmaları. Bu dönem kazasız belasız atlatılmışsa eğer muhtemelen anılarını yazmaya girişeceklerdir. Yer yer blog yazarları da çıkmaktadır aralarından.

Bir arkadaşımın bir filmden yapmış olduğu alıntı itibariyle; boşta gezegen pardon gezenlerin can sıkıntısının dışavurumu ve kesinlikle  en harikulade, en yaratıcı tanımı.

Hayatı boyunca mutsuzluklarla baş etmekte güçlük çeken bir insan olarak; hayatımıza sinsice girip çıkmak bilmeyen, doktorlarınsa gez-toz-alışveriş yap adını vermiş olduğu Mısır Piramidi şeklindeki üçgenin içindeki sınırlı metrekareler dahilinde ne yapmamız gerektiğine bakmak gerekiyor. Farzet ki Mısır’dasın, Kahire’de ve  Necib Mahfuz’un “Aşk Zamanı”ndan ilham aldığın medinalarında dolaşıyorsun ve çöllerini görmeden dönmek olmuyor. O zaman ya bu deveyi güdeceksin ya bu diyardan gideceksin. Mahfuz’un dediği gibi kedere boyun eğmeyeceksin, hayat her şeyin üstesinden gelir bir şekilde.  Önce insan, her şeyden önce insan ve o bir insanın mutluluğu önemli toplumdan, hayattan, iktidardan, hükümetten öte, önce insanı kurtarmalı, gerisi gelir zaten. İbadetten sorumlu iktidar doğum kontrolünü yaygınlaştırsın önce. Bu kadar insanı kurtaracak ne psikologları, ne de doktorları var ellerinde.

20130921_133411

—-.—-

Tanrı sana bir yara verir, sonra ötekine de bir yara verir. Sonra günleri tersine çevirir. Kimse yerinde kalmaz. Acılar yer değiştirir ve dünya döndükçe insan yol alır, isterse de döl alır.

—-.—-

Uçaktayım ve tirbülansa giriyoruz. Şöyle oluyormuş(bizimki şöyle gelişti) pencere tarafındaki ben, yanımdaki japon turist, onun yanındaki el bagajımı yerleştirmemde yardımcı nazik bey ve az evvel yapılan sıcak ikramları kabul etmiş aynı bedenlere ait üç el, ellerinde karton bardaklar raks etmekte olan kollarıyla sıcak sıvıları döküp hem kendilerini, hem komşularını yakmamak için insanüstü çaba sarf ettiler ve sonuç şöyle oldu: pencere kenarındaydım ve çayım sıcaktı ve bende ilk cızlamı çeken oldum yani yere boşaltıverdim, japon turist ortada turşu gibiydi ve raks etmekte benden maharetli çıktı ve çaresizce dayandı, sıramızın erkeğininse işkembesi sağlamdı ve boğaz kanallarında klima olduğunu hayal ederek bir dikişte tüm sıvıyı işkembesine gönderdi.

Tirbülanstan çıkabildik nihayet ve garip bir rahatlama ve konuşma isteğiyle Japon turist kızla garip bir sohbete girdik yani ben girdim. Herkesin kahrını çeken bir ulus var, tarih böyle, benimkiler hep Uzakdoğulu; camdan-yandan ipe sapa gelmez sorularımla yanıltıp-şaşırtmam kendime has taktiğimin bir parçası:
-“You know Tao?” Ben soruyorum.
-“Yes.”
-“I love Tao.” Bunu da ben dedim.
-“Yes.”
-“I love “Big in Japan.”” Bunu içimden dedim. Daha da ne diyeceğimi bilemiyorum. Bunları da neden dedim hiç bilmiyorum.

“Tao dediğiniz nerede bulunur?
Her yerde.
Daha belirgin bir örnek söyle.
Bu karınca’da.
Daha alt düzeyde bir örnek.
Şu ot’ta.
Daha alt düzeyde bir örnek.
Şu çanak’ta.
Daha alt düzeyde bir örnek.
Şu tezek’te.”

Bu nereden aklıma geldi şimdi, onu biliyorum ama. Doğan Kuban’ın “Lao Tzu Tao Yolu Öğretisi”nden. Yalnız şu tezek mevzusu, monoteist dinler için bir küfür gerçekten. Bu kitabın üzerine bir Japon rehber kızla yan yana düşmemin ve manidar sorularıma aldığım kesin ve net cevapların da bir nedeni var kesin. Tanrım az akıl ver ama lütfen daha çok mantık. Beni unutma lütfen. Her unutuşunda sorunlarım katlanmakta ve ben kartopu misali döne yuvarlana bir çığ gibi gelen sorunlarımla karşına(pardon  ben daha alt kadrodayım) çıkmaktayım. Her seferinde buna buna ek olarak bu bu ve şu da oldu diye geliyorum karşına. Acı bana, yaşlandım ben artık. O kadar utanıyorum ki.. ama büyüyünce sorunlar azalmıyormuş, bunu bana hiç kimse söylememişti.

—-.—

Bundan yıllar önce bir şubat ayında Los Angeles’dan İstanbul’a gelmek için uçağa binen kuzenim ve arkadaşlarının, New York semalarına geldiklerinde tam dört saat boyunca tirbülansa yakalanıp, çakan şimşekler altında bulutların arasında zorunlu iniş için çabalayan pilotun sütüne havale neler yaşadıklarını hatırladım. Herkes dua etmeye başlamış, sakin olanlar oturdukları yerden, panik ataklar yere çöküp, secde etmişler. Seccadesiz namaz kılmışlar can havliyle. Saatlerce herkes birbirini avutup, birbiriyle avunup, Tanrı’ya yakarmış. Rahmetli Üzeyir Garih ve tüm business class ekonomi bölümüne gelmişler. İnsan ölümle burun buruna gelmeden anlayamıyor. Hayat çok anlamsız. Öyle olmaz, böyle ölürsün ama neticede ölürsün işte. Ama öleceğini anladığın an ya da şüpheye düştüğün an hiç istemiyorsun galiba ölmeyi. Erteliyorsun ve varsa şansın pazarlık yapıyorsun hayatta ertelediğin bütün mutluluklar için.

Sonra ne olmuş? Kurtulmuşlar. Pilot bir daha böyle havalarda yola çıkmayın diye ayar çekmiş bizimkilere. Pilotun dört saat boyunca çektiği sıkıntı ve sorumluluğunu düşünüp, susmuş bizimkilerde. Üzeyir Garih herşeye rağman bir başka uçakla İstanbul’a dönmüş. Kalan yolcularda New-York’da zorunlu olarak bir gece misafir edilmişler. Hallerinden pişman olduklarını sanmıyorum. Kuzenim Los Angeles’dan sonra New-York Kars gibi demişti. O New-York’u oldum olası sevmedi hiç.

Uçağın düşeceğine iyice kanaat getirdikten çok kısa bir süre sonra tek bir telefon görüşmesi yapma şansım olduğu anda arayacağım ilk insanı(Adem değil, nasılsa vuslat yakın onlarla) düşündüm. Babam, kuzenim, erkek arkadaşım, en yakın kız arkadaşım ya da ailemden başkaları. Ben kız arkadaşımı arayacağım sanırım. Dalga geçtiğimi filan düşünüp, beni rahatlatacaktır(No more drama, zaten öleceğim). Birde içimden eğer hayattaki rakibimi geçemezsem uçak düşsün dediğimi hatırlıyorum. Neden ölümü kişisel bir rekabete bulaştırdığımı hiç bilmiyorum(Tanrı bizi yarattı ama takip etmeyi bıraktı; tek sorun bu, baş olacak gibi değiliz). Değer mi değmez mi, değer mi değmez mi? On saniye kadar düşündüm ve değmez tabi aptal. Hiçbir şey senin hayatından, senden ve sevdiklerinden daha önemli değil. Sakinlediğimizde içimde bir umut yeşeriveriyor. Yenebilirim. Yanmayacağım ve kömür olmuş cesedimi teşhis etmek için morga gelip ağlaşmayacak sevdiklerim. Ve beklediğim şey her ne ise çok yakında gelecek, çünkü hayatının üzerine risk alıp, bahis oynamalısın. Ölülere mahsus der Bukowski. Risk almamak, kaybetmemek ve aynı yere geri dönmemek. Demek yaşıyorum. Bir haftadır ölüydüm, son beş dakikadır da çok çok yaklaşmıştım ama şimdi geri döndüm. Çok merak ediyorum acaba dibin dibi var mı? Eğer öyleyse dipteydim ama yeterince değil. Çünkü yüzeye çıkmam güç olmadı. Hayatın engebelerine paralel gökyüzünde de hava akımları ve sebep olduğu dalgalanmalar var sadece. Ron Howard’ın son filmi “Rush”da bir dakika boyunca sekiz yüz derecelik ısıya maruz kalarak, ciğerleri yanan ve öleceği söylenen “Niki Lauda”nın daha tam iyileşemeden yaşamının anlamı olan ve pistlere dönüşünün müjdecisi kaskını başına geçirmeye çalıştığı sahnede insanın aklına şunu getiriyor: “Bildiğin deli, tanımadığın akıllıdan daha iyi.” Uyarlaması: “İçine doğmuş olduğun hayat, bilmediğin öte taraftan daha iyi.” Şimdilik.

Mozart ve Salieri’yi izler gibi izledik Niki Lauda ve  Hunt’ın rekabetini.

—-.—-

İlk seni aramayacağım seni daha az sevdiğim anlamına gelmemeli. Tanışıklık aşktan üstün. Her zaman değil, bazen.

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: