UZUN İNCE BİR YOL : DÖRDÜNCÜ BÖLÜM, MARDİN’den URFA’ya

20170930_100815-01

UZUN İNCE BİR YOL : DÖRDÜNCÜ BÖLÜM, MARDİN’den URFA’ya

DÜNDEN KALANLAR :

Mardin’deki üçüncü akşamımı dışarıda geçirmeye karar veriyorum. İlk iki akşamı menüsündeki yegane yiyecek olan Mardin Kebabını yiyerek geçirdiğim Yusuf Usta’nın bahçesinden gına geliyor. İnsan baklava yese bıkar yahu her gün her gün! Farklı bir şey yapmanın zamanı geldi de geçiyor çoktan. İlk akşamlarımda acaba nereden ne kötülük gelir diye düşünürken, rehberimle geçirdiğim bir tam gün, Nusaybin’den Midyat’a uzanan maceralı mesaimizden sonra yüklendiğim aşırı özgüvenle akşam programı için düşüyorum yollara. Bu programı gerçekleştirmek zorundayım da. Çünkü kaldığım otelde davullu zurnalı tepinmeli bir kına gecesi yaşanmakta ve davullar sanki kulağımın içinde dövülüyorlar. Bağdadi’ye git demişti Fehmi, işletmecisi bayan olduğundan sorun çıkmayacaktır demişti. Bazen söz dinlemek gerekmiş. Tek bayan rahat rahat oturuyorum, bir sürahi Süryani şarabımı da yudumlamaya başlıyorum. Şaka şaka ikinci kadehte uykum geliyor. Bozcaada’nın ve Mardin’in şaraplarını yerinde içmeli insan. Ben gene de çok geçe kalmadan evin pardon otelimin yolunu tutuyorum. Hala davullar çalıyor gümbür gümbür, otel yıkılıyor. Ne çok seviyoruz millet olarak düğünleri, davulları, zurnaları, göbek atmayı, eğlenmeyi. O davullar gecenin köründe çalınıyordu daha, bilmem anlatabiliyor muyum?

20170927_172656-01
MARDİN

UFAK UFAK URFA :

Bugün cumartesi ve sabah sabah ne yapacağımı bilmez haldeyim. Çünkü kaldığım otel dolmuş vaziyette. Benim için aranan başka otellerde de sadece kral daireleri kalmış ve küçük çapta bir servet istiyorlar tek gece için. Urfa’ya geçeceğim ama Mardin’den sonra hareketlerimin kısıtlanacağı bir yer Urfa, bunu bildiğimden canım hiç gitmek istemiyor ama elbet bir gün gideceğim. Sonsuza kadar Mardin’de kalamam ya! Harran’ı tekrar göreceğim üstelik. Odayı son kez kontrol etmek için çıktığımda, birbirine karışmış merhem kokularını duyuyorum. Çarşafım sapsarı olmuş Fucidin’den. Oda temizliğini yapan kız bana yüz kere küfretse ve yüz bir, yüz iki diye de eklese haklı ama böyle olmasını bende istemezdim ki. Üstelik ağrım devam ediyor. Aynı dizi bir başka şehre taşımak için bir an önce yola koyulmam gerek. Ama önce biraz daha Mardin’in ara sokaklarında dolaşıyorum. Her yer tarih. Bu şehri sindirmek gerekiyor ama bunun için vaktim kısıtlı. Sokaklar turistlerle dolmuş. Haftasonu için yurdun dört bir yanından gelmiş konuklar esnafın yüzünü güldürüyor. Herkes mutlu mesut dolaşıyor. Her ara sokakta karşıma yeni yüzler çıkıyor. Bazı ara sokaklarsa, benzerlerine Avrupa’da rastlayacağınız, zamanında üzerinde şövalyelerin dolaştığı Ortaçağ’dan günümüze kadar orijinalliğini korumuş bir çehreye sahip. Yüksek yüksek basamaklardan atlaya zıplaya ilerledikçe her defasında bir başka vaha ile karşılaşıyorsunuz. Yüzyıllık taşlarla örülü duvarları sarmalamış sarmaşıklar, kulağınıza çalınan Arapça, Kürtçe şarkılar, her nereden geldilerse içerisine düştükleri bu çokseslilikten memnun yüzler… Bunun en önemli nedeni de elini kolunu nispeten daha rahat sallayarak yaşama özgürlüğüne sahip olman. Bu coğrafya için çok büyük bir lüks bu tahmin edeceğiniz üzere. Kaldı ki benim görmediğim ve dışarıdan fotoğraf çekmenin bile yasak olduğu, yitmiş gitmiş köylerinden zorunlu göçle ayrılmak zorunda bırakılmış insan hikayeleri barındıran bir coğrafya üzerindeyiz. Baş kaldırdığın anda başının ezilme ihtimaline karşılık, çoluğun çocuğun varsa hele, susuyorsun mecburen. E öyle.

20170927_173151-01
MARDİN

snapseed

Snapseed

Varışımın ilk gününün akşamında ara sokaklarda oynayan çocuklarla karşılaşmıştım. Çocuklar iyi ki varlar. Uzaktan da olsa hepsi birer neşe ve umut kaynağı oluyorlar. Şehirde bu saflıkta kalmak zor, çocuk bile olsan zor. Mardin’in daracık ara sokaklarında kendi uydurdukları oyunları oynuyorlar. Her defasında bir nine bekliyor oluyor başlarını. Yavrularını. Fehmi’nin söylediği gibi geçimi, idareyi, birbirini kollamayı öğreniyorlar daha bu yaşlarda. Bense hayatımda gördüğüm en güzel okul binasıyla karşı karşıya huzur dolu dakikalar geçiriyorum. Mardin Kız Meslek Lisesi’nin bahçesinde, müthiş de bir Mardin manzarası ayaklarımın altında, bir yanda yüzyıllık tarihi bina, rüzgarın uğultusu kulağımda, ilk defa bir okula gıptayla bakıyorum. Burada okumuş olmak da, öğretmenlik yapmak da ayrıcalıkmış gibi geliyor. Hadi buradan mezun oldun diyelim, diplomanın hakkını vermen gerekiyor, yoksa yüzyıllık duvarlar seni döver gibi geliyor. İnsana çok ağır bir sorumluluk yüklüyor okulun endamı(endam yerine koyabileceğim daha iyi bir söz şimdilik aklıma gelmiyor, gelince değiştiririm unutmazsam). Şimdiyse içeride hazırlanmakta olan el sanatları sergisi için hummalı bir çalışma var. Tüm çalışanların erkek olması tuhafıma gidiyor, sonra geçiyor. Benim içinse gitme vakti gelmiştir. Daha garaja gideceğim, yaralı dizimi ilk otobüse atacağım, beraberimde de çek çek bitmez bavulum var içerisinde merhemlerden bir dünya yarattığım. Sabancılar’ın müzesini geziyorum ayrılmadan. Çilekeş eşekler yolcu ediyor beni, çıkardıkları tıkır tıkır nal sesleri çalınıyor kulağıma. Bu kadar güzel bir şehrin böyle bir coğrafyada harcandığını düşünüyorum bir yandan, diğer yandan burada olmasaydı böyle değerli olamayacağını idrak ediyorum. Güneydoğu’nun incisidir Mardin, insan hayatında bir kez burada bulunmalı.

Çocuk gibi bir oğlanın kullandığı taksinin içinde rüzgar gibi giriyorum garaja. Urfa dediğim anda biz gideriz diyen otobüsün içinde beklemeye koyuluyorum. Biraz müşterisi olmakla beraber çok da dolu değil otobüs. Ne zaman ki yola koyuluyoruz ve muavin yanıma geliyor, Urfa bize ters diyor. İnsem de bana ters, otobüs çoktan hareket etti bile. Bakacağız diyor bana manalı manalı. İstanbul’a giden otobüsün içinde bir ben miyim ters? Urfa’ya girmeyeceğiz ki diyor. Beni neden aldınız diyorum, ben almadım ki diyor. Güneydoğu Anadolu’daki otobüs firmalarının seyahat politikalarına, müşteri memnuniyetindeki sorumluluğuna, en çok da konfor yaratma çabasındaki olağanüstü gayretine hayranlığımı dile getirmektense, diken üstünde geçirmeyi tercih ediyorum yolculuğumu. Kızıltepe’ye geldiğimde ise derhal bir başka firmanın otobüsüne sepetleniyorum. Orta kapının hemen arkasındaki çiftli koltuğa geçiyorum her yer boş dedikleri için. Suriyeli zapzayıf bir oğlan otobüsün kapısına yöneldiğinde, ürkerek cep telefonumu saklıyorum. Sonra da kendimden utanıyorum. Çocuk otobüsün içindeki çöp kutusunu boşaltmak için gelmiş sadece. Zapzayıf, çıplak ayaklı bir oğlan çocuğu karşımdaki. Dimdik duruyor aşağıda. Az önce çalma ihtimaline karşılık sakladığım telefonumla aşağıya iniyorum ve muavine “O kim?” diyorum. “Suriyeli” diyor sadece. Fotoğrafını çekeceğini anladığımda sırtını iyice dikleştiriyor oğlan, uzaklara bakıyor. Bana poz verdiğini fark ediyorum. Dönüp de bir şey söylemiyor, rahatsız da görünmüyor. Bir an göz göze geliyoruz, bu kare o an çıkıyor. “Neden onun fotoğrafını çekiyorsun ki?” diyor muavin şaşkınlıkla. Ondan güzel kare mi olur diyorum içimden. Kızıltepe’den yadigar bu Suriyeli çocuk kalacak geriye sadece. Tüm yolculuğum boyunca çektiğim fotoğraflar içinde benim için en değerli ve en özel karedir. Böyle biline.

20170930_141009-01
Kızıltepe, MARDİN

Seyahatimin kalanı nasıl mı geçti? Yerimin sahibi varmış. Beni arkanın arkası bir koltuğa atıverdiler. Alıştım artık. Biraz homurdansam da çok da oralı olmadım. Diyorum ya alıştım. Şirketlerin seyahat politikası olunca daha doğrusu bir politikası olmayınca elden gelen bir şey yok. İki buçuk saati aşkın süren yolculuğum esnasında acıtan bir şey geliyor aklıma. O da bugünün cumartesi oluşu ve elimde sınırlı sayıda pansuman malzemesi kaldığı. Bacağımı neyle kapatacağım, gazete kağıdıyla mı? İnternetten nöbetçi eczane bakıyorum, hepsi de ayrı ayrı bilmediğim yerlerde çıkıyor. Her şeyi boş veriyorum. Otelde bir yolunu bulacağım diye avutuyorum kendimi. Daha önce de kaldığım Harran Otel’ine geliyorum. Resepsiyonda bacağımın durumunu anlatıyorum. Arkadaşımız dışarıda, ona söyleyelim ama siz konuşun isterseniz diyorlar. Minik bir telefon veriyorlar elime, kulağıma dayıyorum ben de can havliyle. Merhaba dedikten sonra, bir şişe baticon, dört tane pomad, dört tane sargı bezi istiyorum, ben ücretini öderim ne tutarsa diyorum. Karşı tarafın sesi gidip geliyor, ben diyor başaramayabilirim, ben sizi götüreyim en iyisi diyor. Üstelemeye gerek yok değil mi böyle bir durumda, gülerek telefonu geri veriyorum. Resepsiyonist çocuk, gelince arkadaş sizi götürsün diyor. Gülerek asansöre doğru gidiyorum, başaramayabilirim dedi diyorum yüksek sesle. Bavulumu bırakıp, gerisin geri iniyorum aşağıya. Arkadaşımız geldi diyorlar, “siyah araba”. Kapının önündeki siyah arabaya doğru ilerleyip kapıyı açıyorum. Kibar bir çocuk, bu nasıl Urfalı diyorum kendi kendime. Değilmiş zaten. Babası Adanalı, annesi ise Antepliymiş. Salih ben babama benzemişim diyor. Beraber açık eczane arıyoruz. Sonra da Arapoğlu’na götürüyor beni. O anlamıyor ama hayatım boyunca gördüğüm garipliklere bir yenisi eklenmiş oluyor. Yanyana dizilmiş bir sürü lokantanın hepsinin önünde ve de arkasında birçok masası ve her bir masanın üzerindeki dikdörtgen sepetlerin içinde iki üç kilo kuru soğanları var. Kendimi yemek yapmak için masaya oturmuş gibi hissediyorum. Yok diyor burada adet böyle, ben şimdi gösteririm öyle yersin sen de diyor ve garsona iki ciğer, iki ayran söylüyor. Ciğerler lavaşların arasında ve kalınca bir tahtanın üzerinde geliyor. Bir tabakta da bol nar ekşili kuru ve de acılı soğan var. Neyse ki o doğranmış. Karşımda titiz titiz kabuklarından ayırdığı soğanı ince ince doğruyor. Lavaşın içine ciğerlerin üzerine serpiştiriyor. O ısırarak yiyor. Ben nar ekşiliden yiyorum. Mecburum, soğan yemek zorundayım. Urfa böyle yapıyor, böyle istiyor. Balıklı Göl’e gidiyoruz. Hayatım boyunca içmediğim kadar çok çay içiyorum arka arkaya. Bir bardak çay Arapoğlu’nda içmiştim. Burada ise bardakları  tazelemeden duramayan garsonların esiri oluyorum. Urfa’da alkol alabileceğin bir yer yok. Sıra gecelerinde bile maşrapada filan geliyordur herhalde. Öyle olunca herkes yemek sonrası çaya kahveye adamış kendini. Kolaylıkla adapte oluyorum ben de vaziyete. Bir yandan Balıklı Göl’ün hikayesini dinliyorum, bir yandan kaçıncı olduğunu saymayı unuttuğum bardağımdaki çayımı yudumluyorum. Şunu anlıyorum, yalnızken ve ortama güvenmiyorsam dizim ağrıyor. Şu an ağrımıyor mesela. Unuttum. Yarın erken kalkıp, Harran’a gitmem gerek. Şu an dizim ağrımaya başlar gibi oluyor mesela. Güven meselesine bağlı diz ağrım bir artıyor, bir unutuluyor. Bir de yarın yanımdaki tek şişe Süryani şarabını Salih’e vereceğim, Harran’dan acı biber almak çok uygun kaçmayabilir. Başka da Harran’dan ne alınır ki?

20170930_215943-01
Balıklı Göl

BOZCAADA / TENEDOS, İKİNCİ BÖLÜM

20160925_113834-1

BOZCAADA / TENEDOS, İKİNCİ BÖLÜM :

GİRİŞ :

Bozcaada yazımın ikinci bölümüyle siz değerli okurlarımın karşısındayım bir kez daha. Tek kanallı TRT günlerinde Beraber ve Solo Şarkılar programını takdim eden spiker tonuyla sesleniyorum beni okumakta olan 2000’li yılların okuyucularına. O tarihler ki TRT kraldı yani bir ormanın bir aslanıydı ki meraklı kulaklar onu işitmek arzusuyla yakın temasa geçerlerdi radyolarıyla, gözlerini ayıramazlardı atmış yedi ekran tüplü televizyonlarının ekranından. Çok heveslenmiş olacağım ki kısmet bir günmüş, o günse bugünmüş diyerek sesleniyorum bende sizlere Bozcaada semalarından. Nasıl memnun kaldınız mı yazımın ilk bölümünden? Eğer kaldıysanız bunu da okuyacağınızı hayal ediyorum kendi kendime. Yok biz sitene öylesine girdik, tanımayız da bilmeyiz de seni, bir iki fotoğrafa bakıp çıkacaktık diyorsanız eğer sevincimi kursağıma koyup bir parça daha az hevesle yazıma devam edeceğim kaldığım yerden. Ama muhakkak edeceğim, yani, kaçışınız yok benden. Nerede mi kalmıştık? Bir cumartesi akşamı üzeriydi feribotla Bozcaada’ya vardığımda. Sonbahardı ve serin bir hava vardı hele bir de akşam olunca. Beş kişiden oluşan Yunan bir grup sahne almıştı aynı akşam. Grup sahne alırken organizasyonda görevli insanlara teker teker sormuştum bu grubun bir adı yok mu diye. Bir kişi bile çıkmamıştı ki adı şudur bu grubun diyen. Ada Ada oturup bu isimsiz grubu izlemiştik bizler de rüzgarlı ve serin bir Ada akşamında.

Gündüz yerel tatları fazla tadamayacağımı anlayıp şarap tadımlarına ağırlık vermiştim ve son derece memnun kalmıştım bu deneyimlerimden. Aydın’la çıktığımız dalgalarla kaplı deniz üzerindeki başarısız kalamar avında tatmak zorunda kaldığım tuzlu sulardan bahsetmiş miydim hiç size? Bu her zaman şarap içilemeyeceğini, bazen ne bulunursa onun içileceğini öğretmişti bana. Ama size Münevver’i anlatmıştım değil mi? İyi ki. Bir de ben vardım yazımda nasıl bunalım nasıl buhran. Kendi içimin sıkıntısıyla doğru orantılı sizleri de sıkmak değildi gayem elbette. Bir duygu yaratmaya çalışmıştım, gayem güçlü olsun da ne olursa olsun diye. Öyle de oldu. Ama her gün benzemez ki birbirine. Her anım tutmayabilir  benim de bir diğeriyle. Dolayısıyla daha neşeli başladığım şu günün şu dakikalarında bir parça maskaralık geçiyor sanki kalemimden. Kendilerini ziyadesiyle ciddiye alan adamlar gördükten sonra ve bunca ciddiye alınmaya onların da mutlu olmadığını gördükten hemen sonra, sonra da bir anda bitiveren hayatlara tanık olduktan bir süre sonra geçmişi geçmişte bırakıp, yürüyorum ileriye ve elimde var bir titrek fener yine(bu sonralar fazla geldiler tek bir cümle içine). Tek fark ışığın kalitesine bakmıyor oluşum bundan böyle. Beni yarı yolda bırakabileceği gibi, böyle kör topal kör kuyulara düşmeden hedefime varmama yardımcı olma ihtimaliyle de pekala yetinebilirim. Dedim ya; olsun. Ne çıkar öyle ya da böyle hayat geçiyor nasılsa. Daha ölmedik daha. Daha var daha. Belki çok, belki az var daha. Kimin umrunda ki bundan sonra?

Bozcaada’yı Kill Bill’i çeken Tarantino misali ikiye bölerek yazmama tepki gösterenlere cevaben söylemem gerekiyor ki; yazılarımın bin beş yüz kelimeyi geçmemesi aksi takdirde okuyucunun sıkılıp dikkatinin dağılmasından endişe duyduğum için elimde ışın kılıcım bölüyorum böyle ortadan hart diye ikiye. Böylelikle iyice dikkati dağılmıyor mu okuyucunun ya da unutmuyor mu önceki bölüm, sonraki bölüm ne anlatıyordu bu bize diye soruyorsanız eğer sanırım öyle. Yani bölsem bir türlü bölmesem başka türlü gibi bir saçma açıklamayla geliyorum önünüze. Bu yüzden iyisi mi hiç açıklama yapmamak ve içimden geldiği gibi bölmek, çarpmak toplamak ama eksiltmeden katiyetle. İyi okumalar, iyi Bozcaadalar benden size. Bir gayret ilk yazımı da okuyun diyorum siz hassas okurlara yeri gelmişken hassasiyetle. Münevver orada yatıyor çünkü boylu boyunca bir başına.

20160925_113144

20160925_171435-1

BOZCAADA :

İki saat verin bana tüm dükkanlarına girip gezip çıkayım. O iki saat yeter bana. Emin olun size de yetecektir. Dolayısıyla iki günden fazla burada kalarak Ada’yı sular seller gibi ezberleyip içinize sindirmeye çalışırken kendinize yabancılaşacaksınız umarsızca, ama Ada halkınca kanıksanacaksınız yollarında yürüyüp, dükkanlarına gire çıka.
Dükkan dükkan gezmekten sıkıldığımda, kendimi sokaklarına vuruyorum. Bir uçtan bir uca. Rüzgar tam olarak nereden nereye esiyor çıkartamasam da, bir esiyor ki sormayın ve iki gene esiyor ve üç hiç durmadan esiyor. Doğal Brezilya fönü isteyen genç kızlarımız için ideal bir hava. Vuuu vuuuv konuşuyor da aynı rüzgar benimle ve diyor ki: “Sana özel muamele yapamam zira dün de estim, ondan önceki gün de, bugün de benim yarın da ve ne gece ne de gündüz ayrımı yaptım; bu böyle biline. Esiyorum çünkü esmek için yaratıldım kural kaide böyle, esiyorum çünkü canım istiyor, esmezsem canım sıkılıyor, tabiatım böyle. Rüzgar olup esmek için varsam, ifa ediyorum görevimi ve eğer daha çok sıkarlarsa beni hortum olup geliyorum döne döne. Bir de muzip tarafım var seviyorum etekleri kaldırmayı, saçları allak bullak etmeyi, her şeyi her şeye katıp bir taraftan öte tarafa savurmayı. Marilyn’in eteği benim eserim, orada gözler benim üzerimdeydi, siz bilmezdiniz. Bana saçma sapan isimler verdiniz. Yok poyraz, yok karayel. Kişilik bölünmesi yaşadım sayenizde. Siz insanlar neden böyle kalıplara sokarlar her şeyi canları istediğince?”

Böyle yalnız yürüyee yürüyee(uzata uzata hah şöyle) rüzgarla konuşur oldum, olacağı buydu deliriyorum galiba Çanakkale civarında, Ege açıklarında bir boz Ada’nın pek de kuytu olmayan bir köşesinde.

20160925_103739

20160925_123557

20160925_103620

20160925_112033-1

20160926_191404-1
ÜÇMÜZ

 

LÜTFÜ YETİŞ :

Poz verir misiniz dedim, verdi. Bi çaya gel dedi, gittim. Otur dedi, oturdum. Ne içersin dedi, kahve dedim. Kalacak yerin var mı dedi, var dedim. Seni kazıklamasınlar dedi, davetliyim dedim. Daha da bana benim hakkımda bir şey sormadı, o hep kendini anlattı ben hep dinledim durdum. Seksen yaşındaki Lütfü Yetiş daha önce gazino işletirmiş, aslen Burhaniyeliymiş. Selam etmeden geçmiyor kimseler dükkanının önünden. Motorsikletli gençler yavaşlıyorlar sesleri duyulsun diye ve sesleniyorlar ”Selam Selam!” diye. Bozcaada’nın bildik simalarından kendisi ve bir popülaritesi varmış Ada halkınca ve sosyal medyada. Bizim yollarımızın kesişmesiyse tamamen tesadüfi. Geçiyordum uğradım ben öylesine. Biz otururken kendi yaşlarında bir erkek geçmekte yanımızdan, elindeki bastona sımsıkı sarılmış. “Bastona düştük” derken bana bakıyor garip garip ama Yetiş’e söylüyor, belki de tam tersini yapmak gayreti içersinde ya da kendi kendiyle konuşanlardandır ben gibi, kim bilir? Yetiş “Bu yaşta bu olur” diyor. Düşünüp susuyor bastonlu adam önce, sonra da göz göze gelince “Ben biraz güneşe çıkayım” diyor. Eliyle bastonuna sımsıkı tutunmuş gidiyor ve yeri eze eze ilerliyor güneşe doğru dışına taşan bir öfke ve yenilgiyle.

20160925_115021

Otuz sene önce tek böbreği alınmış Yetiş’in. Aslında apandisit ameliyatına girmiştim diyor. Otuz sene sonra öğrenmiş röntgen çekilirken. O ameliyat esnasında yaşananlardan şüphe duyuyor. Zaten daha da bayıltılmamış. Şiddetli akciğer enfeksiyonları geçirmiş ama neşter vurulmamış. Bir oda olurdu diyor mahrumiyet zamanlarında her doktor bir hastayı alır aynı odada keser biçerdi diyor. Bayılana kadar görürmüşsün her şeyi. Şartlar diyor. Yetiş’in böbreğinin akibetiyse bilinmiyor. Bense kaldığım süre boyunca her sabah kahvaltıdan sonra gidiyorum yanına kahve içmeye. Bir defasında bir yaz boyunca ona yardımcı olan, şimdiyse nişanlısını tanıştırmaya gelmiş benim dede deyişinden torunu sandığım bir kızla nişanlısı geliyorlar. Buralı değil diyor dede. Ama soyadını bilmem, hiç sormadım, merak etmedim ama yaralı bir kuştu diyor geldiğinde. Beraber köfte yapıp satmışlar. Gecede bin, bin beş ciro yapardık diyor kız. Dedenin köftesi güzeldir diyor. Yeşil Köşk ve onun nevi şahsına münhasır köftecisine gelip bir köfte bahanesine dinleyin derim, konuşmayı seven, dinletmeyi bilen, insan kırmayı bilmez Yetiş’i.

BOZCAADALI VELİ DEDE VE ONUN KORUK SUYU :

Niğde’de içtiğim Niğde gazozu ve Datça’da içtiğim goca moğla gazozunun üzerine lokal bir lezzet daha yakalıyorum. O da Bozcaadalı Veli Dede’nin koruk suyu. Bir de pastaneleri var bu işletmenin tam da mitolojik isimli Üçmüz’ün hemen yanında. Değişik böyle, pipetle içime çektikçe koruğun çekirdekleri de geliyor ağzıma rahatsızlık vermeden. Tadıysa buruk fakat içerken insanın içini baymıyor, bu iyi işte. Her yudumunda eski gezilerimi anımsatıyor bana. Sırf Gümüşler Manastırını görmek için bulunduğum ve hiç beklentisiz gittiğim Niğde’yi özel bir çaba sarf etmeden bana sevdiren halkıyla geçirdiğim sayılı saatleri getirtiyor aklıma. Nevşehir’den geçmiştim Niğde’ye. Uçhisar’daydık bir önceki gün tanıştığım çiftle. Erkek kaleye tırmanmıştı, bizse karısıyla hevessiz hevessiz kaleye tırmananlara çevirmiştik yüzümüzü çene çala çala. Çevresinde turlamıştık bir ara. O oldu şimdi defalarca gitsem de bir kez olsun çıkamıyorum yukarıya. Hep bakıyorum uzaktan. Beni tutan bir şeyler var sanki kaleye çıkmamı engelleyen. Eteklerinde dolaşıp duruyorum nedenini bilmeden.

 

Goca moğla gazozunuysa daha yakınlarda Reşadiye’deki kahvede içmiştim sıcakta, bir yandan içim ferahlaya ferahlaya, oh diye diye. Aynı şey oluyor yine. Eski mezbahada belediyenin işlettiği kafede rüzgar yüzünden açılamayan şemsiyeler sayesinde tam üç defa masa değiştirip bir türlü ve her türlü beklediğim huzuru yakalayamazken, yine benzer ferahlığı gönderiyorum mideme. Midem rahatlasın bari, başım huzursuzken.

20160925_140557

Aydın’la oturmuş börek çörek yerken bana tekneden indiğinde toprağı öpmek zorunda kaldığı kendi deyimiyle en baba hikayesini anlatıyor içinden babasının da geçtiği, hatta bizzat rol aldığı. Bundan yıllar yıllar önce tatlı bir havada kendisi gibi balıkçı babasıyla çıkmış olduğu balık avında yaşlı babasının bir anda dönelim diye paniklemesine önce kulak vermese de adamın yaşına ve tecrübesine sığınarak geri dönmek üzere dümeni kırmış sahile doğru balıkları beklemeden. Çok fazla zaman geçmemiş üzerinden bir fırtına kopmuş, yağmursa bardaktan boşanırcasına. İçi boş yarım bir ceviz kabuğu misali sallanıyorlarmış böyle koskoca denizin ortasında. Ne dönebilmişler, ne kalabilmişler oldukları yerde, sürüklenip durmuşlar akşamdan sabaha korku içinde. Yaşlı babamın üzerine bir battaniye verdim, sardım üşüttüm hasta olmasın diye, sonra da tek başına sabaha kadar mücadele ettim dev dalgalarla diyor batmayıp kurtulalım diye. Toprağı öpmüş tabii karaya ayak basar basmaz. Bayağı bayağı dizlerini kırmış, eğilmiş yere. Nasıl bildi baban diyorum fırtınanın kopacağını. Ta ilerde, gökyüzünde, enine doğru ince bir çizgi görmüş. İşte o çizginin gelmesi çok ani olmuş. Tecrübe bazen çok şey demektir insan hayatında. Aydın’ın babası görebilmiş, söyleyedebilmiş ama fırtınadan kaçamamışlar. Yıllar yıllar sonra bunu bana anlatacağı varmış Aydın’ın ve benim de paylaşacağım varmış burada sizlerle. Tıpkı ilk yazımda Münevver’i görmüş kadar olmam gibi. Bir garip elçi oluyorsun hayat yolunda. Vesilelerle yönünü bulmaya çalışıyorum bende. O yüzden her çağrıldığım şehre gidiyorum muhakkak. Merak ediyorum ne olacak, hayat neler anlatacak diye. Aydın’ın hikayeleriyse bitmez, bir Melville çıktı içimden onu dinledikçe. Birkaç deniz, birkaç ada hikayesine konu olacaklar onlar bundan böyle.

20160926_184232

 

AYAZMA ve  AKVARYUM KOYUNDAKİ TOPLU VİLLALAR :

Ayazma’nın kelime anlamını araştırıyorum internette. Ayaz kelimesinden türetilen sözcük ”Ayazma”ya dönüştüğünde hem soğuk su kaynağı hem de çardak ve serinlenilen yer anlamına geliyormuş. Ayrıca  Ortodoks Hıristiyanlarınca kutsal sayılan kaynak veya pınarlara da verilen ismmiş. Bir de İstanbul’un Fatih ilçesindeki Fatih Camii içindeki çeşmenin de ayazma çeşmesi olduğu dolayısıyla da bir mucizesi olduğu düşünülüyormuş(kaynağım vikipedi). Bana gelince sadece iki defa parmağımı sokabildim denizinin içine. Onda da ayak parmaklarım seni reddederiz dediler isyan halinde hem de önlem olsun diye, bu suya girip de onları üşütürüm diye. Çıkabilecek ve bastırılması güç bir iç isyana karşı ben hep gelip baktım uzaktan. Çift akıntılı denizi izledim kah, kah güneşi batırdım denize. Ama öyle de güzel batıyor ki o güneş o denize, aklın durur böyle bak dur ben gibi hiç gerek yok bir damla bile içkiye.

Koreli Restorandan izliyorum bir gün güneşin batışını. Önümdeki masaya geliyor o. İçimden geçiyor muhakkak bir karenin içinde olması gerek diye. Sonra dönüyor ve göz göze  geliyoruz. Gök mavisiydi gözleri, hırçındı mizacı. İzlemeye gelmiş manzarayı. Bir paket sigara ve bir şişe biraydı masa arkadaşları.

20160924_185640

Akvaryum koyuna yaptırılmakta olan yaklaşık yirmi beş villa umuyoruz ki başka başka villaların, şantiyelerin önünü açmayacak, Türkiye’de köyü olmayan tek ilçenin bakirliğini bozmak yolunda kazulet bir örnek teşkil etmeyecektir. Umuyoruz. Ben değil sırf, tüm Ada halkı için dileğimdir bu. Adalılarınsa endişesi. Kurumsal çalışan araştırmacı gazeteci kimliğim olmadığından benim yazabileceklerim ve ulaşabileceğim insan sayısı son derece sınırlı, elimden gelense bu kadar. Kapatılan Taksim Parkı geliyor bir anda gözümün önüne. Hepimiz tek partili olamayız a canlar. Olmayalım da. Kabuslardan uyanamayız sonra bir daha. Ama kim olursak olalım, nerede olursak olalım  yeşil alan olmadan yaşayamayız. Taştan tuğladan zindanların içine tıkılarak mutlu olunamadığını da gördük. Mutluluğu ararken mutluluğun ne olduğunu sormalı insan kendi kendine. Nedir mutluluk? Belki sevenlerin için güzel bir cenaze, saygın bir isim bırakmaktır geride mutluluk. Hüseyin Kağıt değil de Fazıl Say’ın sahne aldığı bir törendir bu, mesela. Mesela Genco Erkal ”Yaşamaya Dair” diyecektir ve bir başka Sürgün’ün sesinden seslenecektir. Mesela mesela Bozcaada masal gibi bir Adaymış kendi çapında yaşayıp giden. Bozmayın onu da, etmeyin sürgün asla. Sakın ha.

BOZCAADA / TENEDOS, BİRİNCİ BÖLÜM

20160924_153404

BOZCAADA / TENEDOS, BİRİNCİ BÖLÜM :

GİRİŞ :

Geride bırakmaya çalıştıklarım, içinde bulunduğum hayli karışık hisler ve hep beklenen tarifi her geçen gün değişen muğlak bir gelecek. Geçmişle şimdiki zaman arasında keskin ve kesin bir çizgi yok insanın kişisel tarihinde. O çizginin varolma olasılığı dahi şüpheli. Olsa olsa isimler, yüzler-kimi hatlarıyla andığın, sözler en çok acıtanlar kim bilir, tarihler, birkaç hikaye; hepi topu bundan ibaret hepsi. Geçmiş dediğin nedir ki? Şimdi ne zaman başladı, ne zaman şimdi oldu, şimdi oldu da ne oldu… Bundan sonra ne var, o var’ların içinde neler var, aynı var’lar bir zamanlar şimdi olan ama şimdi kurumuş ve dalından kopmuş solgun bir yaprak gibi ordan oraya savrulup ölmeye çalışırlarken hışırtılar içinde, gelecek gelmiş ve şimdi olmuş, şimdiyse geçmiş olmuş bile. Rüzgar olmasaydı eğer sessizce ölecekti o yapraklar teker teker. Çığlıkları kendilerini yakacaktı içten içe. Kum gibi olacaktılar toprağı döve döve. Kursakta sıkışmış, renkleri birbirine karışmış yiyecekler misali kenetlenip birbirleri olacaklardı tek sessiz ses olarak bundan böyle. Yerinse umrunda olmayacaktı bu serzeniş. Yerini sağlamlaştıracaktı olduğu yerde. Duygusuz bir zırh altımızda, geçilmez bir mavilikse üzerimizde. Sıkıştık kaldık biz canlılar orta yerde. Bir yol gösterici bekler dururum ben böyle günlerde; başımı okşasın benim hiç usanmadan ve inandırıcı bir sesle “geçer geçer” desin diye ya da “selam selam” sözünü işitmek uğruna canımı veririm azgın dalgaların ortasında. Ne bir boş söz ne de günaha sokacak bir şey(Vakıa Suresi, 25 ve 26. Ayetler) olsun bundan böyle. Her yeni gün eşsizdir gözümde. Yol göstericim gelsin diye bekler dururum köşemde. Ama öyle olmuyor işte. Tek yol göstericim titrek bir fener kaldı elimde, o tek ışığım benim bundan böyle. Belki de ışık benim, sen ne bilirsin ki? İnsansın benim gibi. Berbatsın ben kadar. Ne vahim hatalar yaptın, ben bilirim. Şiddetle de tekrar ettin durdun aynı hataları eline her fırsat geçtiğinde. Hiddet ve asabiyette bir ölü gibi olacaktın hani? Hani? Kırdığın kalplerin toplamından bir köprü kurdun nihayet. Sevap günahtan doğsun bu sefer dedin. Haklıydın da. Beynin tersten çalışır senin. Sondan başlarsın hep geriye doğru saymaya. Girişler ücretsiz, geçişler de. Bir iyilik ettin madem, tam olsun tamamına ersin. Sen en son kitabımsın benim. İnan buna değersin. Bilme daha iyi olur böylelikle ilhamsız nasıl yaşandığını görürüm gözlerinde. İlhamım sensin, öznem sensin şu soon geniş zamanlar içinde ve evet iki o ile. Zamanlardan söz açılmışken ben en çok geniş zamanları severim. Bu da gelir bu da geçer diyen bir ozanın sözleriyle çıktım bu sefer yola. Eyüp sabrı ile gitmiş Mısır’a, ben sabırsızlığımla buradayım bir cumartesi akşamı üzeri Bozcaada’da.

20160925_183403-1

BOZCAADA :

Kırk diyen var, otuz sekiz de. Bu da yaklaşık olarak Ada’nın ölçülüp biçildikten sonra kapladığı kilometrekare sayısının rakamlara indirgenmiş toprak miktarı, yani yüzölçümü. Çarşısı da yaklaşık sekiz kilometrekarelik bir alandan oluşuyor olabilir. Bu rakam da değişiyor olabilir, yani rakamla altı olabilir, on olabilir ama daha çok değil. Altıdan daha az olursa herhalde hem esnafı hem yazlıkçısı ölür sıkıntısından, bir aşağı bir yukarı al sana altı kilometrekarelik yaşam alanı. Turizme yönelik hizmet sektörü bu kadarcık alanda hizmet vermek uğraşısı içerisinde günleri kovalarken, bakmayın şikayetlenseler bile mutlular da bir yandan. Neden mi? Çünkü Ada hayatı, Ada havası, Ada balığı, Ada üzümü, Ada şarabı ve Ada işte yani kısacası. Bazen kapalıdır diyen tek bir tane kitapçıya, kıyılarında balık lokantalarına, sokak aralarındaki bir sürü açık hava meyhanesine, şarap evlerine, bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki hediyelik eşya dükkanlarına, esnaf lokantalarına, pastanelere, bir postane,  bir Ziraat Bankasına, bir sürü de atm’ye, bir müzeye, bir antikacıya, Polente Deniz Fenerine, Ayazma’ya, süslü püslü pansiyonlara, süslü püslü de sokaklara sahip, güzel şarapları ya da güzel havasından mıdır kim bilir sabahları baş ağrısına bulaşmadan güne başlayabileceğiniz anakara bağlantısız bir küçücük adası burası, Bozcaadası.

Bir garip gezi yazıları yazmaya başlayışımın son derece farkında oluşumun dördüncü yılında bu ikinci Bozcaada yazım, buradaysa üçüncü bulunuşum. İlk defa kırık bir sonbahar akşamında buradayım. İlkbaharın umudu, yazın cıvıltısı yok bu defa. Poyrazdan lodosa bir esinti, soğuk akşam üstleri ve geceleri, Yine de şarap daha çok şarap var Ada’da, daha da ne olsun ki? Bu sene yedincisi düzenlenen Yerel Tatlar Festivali adı altında zorlu bir organizasyona insan taşıyan Ada vapuru yorgun bir gün geçiriyor. Yemek yemeyi başaramayanlarsa Ada havası almanın mutluluğu içersindeler. Çatal bulamadığımdan, asma yaprağını kaşık yapıp bulgurlu pilavı kavrayacak şekilde dürüp büküp ağzıma atıyorum. İkinci hamle için hevesim kaçıyor bir anda. Hiç bulgur bulamaç havamda değilim. Tavuklu pilav da. Zaten ne anlarım ben lokal lezzetten, damak tadından. Akşam düzenlenecek olan konserin sürpriz konuklarıysa beş kişiden oluşan ve komşu yakadan gelen misafirlerimiz. Tatlı Yunan ezgileriyle uyumlu Ada havasını çekiyorum içime bir sürü şarap içince. Sigarayı unutmuş ciğerlerim açılıyor iyiden iyiye. Ohh diyorum oturduğum yerde kendi kendime.

20160925_104726

20160925_105452

BOZCAADA MÜZESİ :

Adet olduğu üzere Ada’nın kendi bilincine bir sene süresince neler kattığını öğrenmek maksadıyla Hakan Gürüney’in bireysel mücadelesiyle biriktiree biriktiree biraraya getirmiş olduğu türlü çeşitte koleksiyonlardan oluşan Bozcaada Müzesi’ne neler neler kattığını dinliyorum kendi ağzından. Fesler ve deniz kabukları ilk göze çarpan yenilikler oluyor. Son derece emekli ve yapımı için özel bir kalıp gerektiren fesler o dönemde Macaristan ve Çekoslovakya’dan getirtiliyormuş. Ara Güler fotoğrafları ve evin maketinin olduğu girişten hemen sağdaki oda ise değişikliklerden ilk nasibini alacak olan bölümmüş. Kitapların sergilendiği bölüme geçtiğimde Ada aşıklarının sayısının bir hayli fazla olduğunu idrak ediyorum. Kimi romanlarının meskeni yapmış Ada’yı, kimininkinde başrol sadece Ada’ymış. Ben dolaşırken bi yukarıyı bi aşağıyı, meraksız bir adamla, sitemkar bir kadından oluşan bir çift geliyor müzeye. Adam içeriye girmek istemiyor. Kadın bireysel kavgasını yapıyor çiftinin diğer yarısıyla önce, sonra da hevesimi öldürüyorsun, hiçbir şey yapmak istemiyorsun dediği erkeği bırakıp müze hakkında bilgi almak üzere içeriye giriyor. Artık eskisi kadar genç olmayan ve kendi içinde yoğun yaşayan Bozcaada Müzesi bir kavgayı daha sessizce dinleyip sindiriyor kendi içinde. Benim de yaptığım üzere.

20160925_183131

AYDIN ve AHH MÜNEVVER :

Bana dünyanın orta yerindeki bir ceviz kabuğunun içinde olma hissinin ne demek olduğunu öğreten Münevver’in eşi Aydın’la açılıyorum denize. Kırık bir sonbahar akşamında, üzerime en kalın ne varsa alarak çıkıyorum yola. Amacımsa… bir amacım yok aslında. Belki Hemingway’den etkilenmiş olabilirim biraz. Melville’den Moby Dick belki. Aydın’sa bir Kaptan Ahab değil. Baba mesleğini icra ediyor yalnızca. Bir yanda fırtınalı deniz, diğer yanda Aydın ve hikayeleri. Açıldıkça dalgalar büyüyor. O dikkat dediğinde daha sıkı tutunuyorum sağlı sollu. Ve o her büyük dalgadan sonra kontrol amaçlı bana dönüyor. Bakıyor yerimde miyim diye. Bakıyor bulantım var mı, dayanabiliyor muyum diye. Bir yandan da bıyık altından gülüyor sen kaşındın diye. Bir sürü bir sürü çalkantıdan sonra en nihayet aklım yerine oturuyor sanki. Alabora olur mu tekne diye sorabiliyorum. “Bu ne ki!” diyor. Bu hiç demek ki. Batmayacağımızı anladığım anda rahatlıyorum ama deniz rahattan anlamıyor, zaten rahatlık vermek gibi bir derdi de yok. Açıklara çıktığımız andan itibaren en dev dalgasını geliyor çarpıyor ve üstüm başım her yerim az önce yakalanmış tek bir kalamar misali oluyor. Havanın kötülüğüne rağmen bizden cesaret alan diğer balıkçı tekneleri de irili ufaklı sarıyorlar çevremizi. Genç bir çocuk zodiac’la geliyor keskinleşen dalgaları aşarak. En tehlikeli işi de o yapıyor. Ben ne kadar keyfi çıksam da, bu insanlar ekmek parası için denizdeler. Tutabildikleri balıkları restoranlara satacaklar. Olmadı akşam yemeği yapacaklar. Kilosu kırk lira kalamarın. Palamutunsa zamanı şimdi. Yerken burun kıvırdığım balıklara yakalanırlarken harcanmış binbir emeği görünce lokmaya ve emeğe saygı duymak gerektiği gerçeğini kavrıyorum tam da av mevsiminde. Bir tane kalamar var koskoca yoğurt kovasının içinde. Boncuk gözleriyle bakıyor bana. Aydın affetmez seni diyorum içimden. Aydın’sa bana izlediği filmleri anlatıyor teker teker. Pi’nin Hayatı ve Kusursuz Fırtına’yı izlemiş olması değişik geliyor. Aslında Aydın denizcilikle ilgili tüm Hollywood filmlerini izlemiş ve bu konuda benden iyi. Karanlık Sular’ın konusunu anlatıyor uzun uzun. Pi’deki Richard Parker’dan etkilenmişe benziyor. Bilse Richard Parker’dan daha vahşi, daha tehlikeli bir şeyle aynı teknede bulunduğunu, bir Bengal kaplanını tercih edecektir tahminimce.

20160925_195334-1
Boncuk gözlü şanssız kalamar
İşte böyle Aydın, her mavi onun mavisi. Bu tekne de onun evi. Ada’da kaldığı süre boyunca burada uyuyor uyanıyormuş. Havanın güzel olduğu zamanlarda denize çıkarlarmış ve güzel sofra kurarlarmış beraber tabii ki erkek erkeğe. Sonra sabaha kadar sohbet muhabbet. Aydın, Münevver’den sonra içkiyi bırakmış ama o zamana dek güzelce içmiş her fırsatta. Bir anda Aydın siliniyor gözümün önünden. Münevver geliyor tek başına ilk önce. “Kırk beş kilo var mısın Münevver?”diye soruyorum karşımdaki tüysiklet kadına. “Varım” diyor Münevver. “Çok yorulmuştum, dinleniyorum şimdi” diyor. “Hayat mücadelesi zordu benimse dayanma gücüm çok yoktu ama belli etmiyordum kimselere” diyor. “Çok fedakarmışsın” diyorum. “Hiç pişman değilim. Gene yaşasam, gene aynı insan olurdum. Pişman değilim kendimi harcadıysam, yapabileceğim ne varsa yaptım ömrüm yettiğince. Ölmem de boşuna değilmiş, Aydın içmez oldu bu vesileyle. Yemini benim üzerimden. İçemedi benden sonra tek damla bile. Birimizden birimizin yaşaması gerekti. Oymuş ömrü olan koskoca dünya üzerinde, bir Ada’nın bir köşesinde. Bir sır vereyim sana, dünyanın çilesini çekmek hem çok zor hem de boş. Ne çok çekersen, o derece şanssızsın söyleyeyim ben sana gizlice aramızda kalması şartı ile.”

Münevver gidiyor gülümseyerek. Hafifti, iyice hafiflemiş. Denizin üzerinde nazlı nazlı ilerliyor nazik bedeni. Ayakları suyun üzerinde ustalıkla gidiyor sanki altındaki pamuk tarlası. Yolunuz Ada’ya düşerse eğer Münevver oralarda bir yerdedir. Ben rastlaştıysam eğer, sizin karşılaşmanız da an meselesi. Eğer isterse size varlığını belli edecektir. Ahh Münevver. Çabuk pes ettin sanki. Terk ettin gittin bizi. Görürseniz eğer bir selamımı iletiverin bari.

Tek başına kaldığımı sanıyorum Münevver de gidince. Halbuki Deniz var çevremi olduğu gibi kaplayan. Alınıyor sanki onu adamdan saymadığımdan. Suskun ama sinirli ve hırçın bir kadın sanki. Ürkütüyor bazen insanı. Tavrı, rengi, dalgaları.

Uzaklardaki tekneler birer gezegen sanki. Yakınlık kuramıyorum bir tanesiyle bile. Dünyanın kendisi de çok uzak burdan bakınca. Evrende bir ceviz kabuğunun içinde gibiyim tıpkı Aydın’ın söylediği gibi. Bir o yana bir bu yana sallanıp duruyorum çaresizce. İçimdeki Bengal kaplanı yatıştı artık. Bir kirpi çıktı geldi oturdu kalbime onun yerine. Kimseleri yaklaştırmıyor yanına yöresine. Yaşlandı artık. Hali de yok çok fazla şeye. Şaşkın bakıyor hemen önündeki kovanın içindeki bir tanecik yalnız kalamara ıslak gözlerle, bugünlük kısmet bu kadar diye. Kısmet filan aramıyormuş. Ne aradığını hala bilmiyormuş. Sadece bekliyormuş oturduğu yerde.

20160925_190044

20160925_191124

BİR GARİP DARBE GİRİŞİMİ

1- mehdi azizi, iran

BİR GARİP DARBE GİRİŞİMİ

Cep telefonu çalmaktadır. Arayan malum kişidir:

-İstanbul’da köprüler kapanmış, haberin var mı?
-Neden ki?
-Darbe olmuş diyorlar.
-Darbe mi?
-Darbe.
-Ne darbesi?
-Askeri olan.
-Sivili de var mıydı bunun?
-Bilmem. Hep derler ama biz askeri kısmını biliriz.
-Şakadır kesin.
-Bizim amcaoğlu haber verdiydi. Neden şaka yapsın ki?
-Nereden bileyim senin dayıoğlunun huyunu?
-Amcaoğlu.
-Her neyse. Neredesiniz şimdi tam olarak?
-Aksaray’a geldik bile. Bu hızla dört saat sonra Olimpos’dayız.
-Sesin gidiyor. Alo alo…

Bir araba dolusu adam Olimpos yollarındalar. Üç gece dört gün boyunca konaklayacakları ağaç evlerde yerleri ayırtıldı bile günler öncesinden. Günlük programları belli, gece takılacakları barlar da belli. Ben gücenmeyeyim diye de darbe masalını atıyor şimdi. Dayıoğluymış. Köprüler kapatılmışmış. Kolaydı köprü kapatmak! Beni ne zannediyor anlamıyorum. Bir sürü şey yapmam gerekirken kafamı bunlarla meşgul etmeyi reddediyorum. Olimpos’a da gelmiyorum. Joyce Carol Oates okumayı yeğliyorum. Ama bir şeyden ötürü de konsantre olmayı başaramıyorum. Yani kitap bana bakıyor, ben kitaba bakıyorum. Az evvel bitirdiğim Pyongyang var aklımda hala daha. Kuzey Kore’nin başkenti Pyongyang’a hem iş hem de ileride birikimlerini bir kitap olarak değerlendirmek için giden ve doku uyuşmazlığı yaşayan Quebec’li bir animasyoncunun, elinde 1984, üç sene boyunca bombalan başkentte, dünyanın tek komünist hanedanının muhalefet hissi uyandıran her şeyi yok etmesi sonucu halkın çoğunluğunun ezim ezim ezilerek bugünlere gelişinin paralel hikayesi anlatılıyor kitapta. McDonald’s yok, kot yok, kola yasak. Kim İl-sung ya da oğlu Kim Jong-il, muzaffer bir toplum için nüfusun sadece yüzde 30’unun hayatta kalması gerektiğini buyurmuş. Gangnam Style halleri, semirmiş, dev gibi gövdeleri, al yanakları ve birbirinden tuhaf demeçleriyle oğul babanın bir adım önünde popülarite açısından ve onca benzerliğe baktıkça armut dibine düşmüş demekten başka da ne denir, bilemiyorum. Her neyse. Ama o da ne? Boğaz trafiği askerlerce kesilmiş diyor bir internet sitesi. Tanklar getirilmiş. Herhalde Nice’deki olayın benzerinin yaşanma şüphesiyle kapatıldı köprü. Hangi köprü acaba? Fatih Sultan Mehmet mi, Boğaziçi mi?

Nice’de yaşananlar var bir de, öyle kolay unutulacak şeyler değil orada yaşananlar. Üç çocuklu bir adam korkunç bir miras bırakarak göçtü bu dünyadan. On ikisi çocuk ve genç olmak üzere 84 kişiyi zigzaglar çizdiği kamyonuyla biçmek suretiyle öldürdü. Bir sürü de yaralı. İnsanlar çıldırdı. Bu bir salgın sanki tıpkı Saramago’nun kitaplarında yaşananlar gibi. Ya da Romero’nun zombileşen ve süpermarketleri talan edip birbirini ısıran nükleere maruz kalmış tipleri gibi. Artık normal ölüm şansımız azalıyor. Yatağında ölenler şanslıymış. Zafer kutlaması esnasında çocuğunu almışsın omuzlarına, önce şiddetli gelen bir şey çarpıyor sana, sonra seni ve çocuğunu önce havaya savurtup sonra da sert zemine toslamana neden oluyor. Şansın varsa hemen oracıkta ölüyorsun gelen ilk darbeyle, şansın varsa havaya savruluyorsun, koskoca tekerleklerin altında kalmak yerine. Bir sürü hayalinin de üzeri örtülüyor bedeninle beraber olay mahallinde.

Aaa her iki köprüyü birden kapatmışlar. Birileri toplu intihara kalkıştı galiba. Puma tarikatı mı bu, Charles Manson hapiste. Ne saçmalıyorum ben durduk yerde, ne işleri var onların İstanbul’da bir köprünün üzerinde? Televizyonu açayım hiç olmazsa. Altyazı geçiyor işte ve bir sürü bilmiş konuşuyor. Gazeteciler de senden benden fazla şey bilmiyorlar, fikir yürütüyorlar habire. Bazı kanallarsa her zamanki gibi susuyor. Genelkurmay Başkanı esir alınmış. Yok artık. Paralel yapmış. Bu paralel isim olarak bana çok farklı şeyler çağrıştırmıştır her zaman. Benden bir tane daha olduğunu ve yerçekimsiz ortamda serin serin havalanmakta olduğunu hayal ediyorum mesela. “Hey, şu Satürn galiba!” diyor ve uzatıyor ellerini arsızca Satürn’ün üzerine.

Aaa aaa sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş. TRT binası ele geçirilmiş. Spiker muhtıra veriyor. Onu askerin vermesi gerekmiyor muydu? Aaa aaa. Ne olacak bundan böyle? İnsanlar çatışıyor. Toplar, tüfekler… Bu yüzyılda olur mu hiç böyle şeyler? Aaa aaa müezzin sela veriyor. Hiç olur mu bu saatte, herkes tümden delirmiş, darbede sela mı verilirmiş? Yoksa sesler gökyüzünden mi geliyor? Hayaller mi duyup görüyorum ben? Tanrım aklımı koru. Neler oluyor ve olacak bundan böyle?

—-.—-

-Alo, Hale!
-Alo! Çok kötü çok.
-O kadar kötü demek Ankara?
-Bundan kötü ne olabilir? İki gün oldu geleli. Bayramla birleştirmiştim iznimi. Şu hale bak. Yalnızım ben burada şimdi. Gurbette çok zor, bir başına, dışarısı savaş alanı gibi. Tanklar kapımın önünde, düşünebiliyor musun? İnsanlarda onların üzerinde. Askerler, barikatlar, silahlar, tüfekler…
-Geçer merak etme.
-Emin misin? Ajansa yardıma gidecektim, kaldı. Haber yetiştirmeye çalışıyorlarmış. Maltepe’de oturuyorum. Anıtkabir’i görüyorum. Meclis bana yakın ve Kızılay’da. Duyuyor musun sesleri? O kadar yakından uçuyorlar ki.
-Duyuyorum. Sabaha geçer. Ama çok kızıyorum her şeye ve herkese. Bize bunları yaşatanlara, dinlere, etiketlere. Dün bir manyak uluorta girdi masum halkın içine. Bugünse tüm bunlar tuz biber ekti üzerine.
-Aaaa aaaa aaaaa camlaaarrr
-Hale ne oldu, ses versene!
-Bomba patladı aaa aaaa ben bunları yaşamak istemiyorum.
-Yok bir şey.
-Annem aradı, gelirim dedi. Ben bu geceyi çıkartamayacağım. Büyük bir patlama oldu çok yakında hem de. Yine istifa etmeyi düşünmüştüm halbuki. Bu karanlık şehre dönmeyecektim asla. Biraz daha dişimi sıkayım dedim. Sol ayağım, dudağım seyirirken buldum kendimi bir anda.
-Geçer. Yok bir şey. Hedef sivil halk değil ki. Keşke bugün işte olsaydın. En azından çevrende insanlar olurdu. Haber yazmakla meşgul olurdun. Sen yalnızsan, senin gibi yalnızlar da vardır elbet çevrende.
-Kapıcı daireleri tek tek gezdi zaten. Bodrum kata inmişler.
-Bodrum mu? Sığınak mı var apartmanda? Yahudi apartmanında mı kalıyorsun?
-Piyanonun içine saklanmıyoruz herhalde. Eşyaların konduğu iki odalı bir yer var zeminin altında.
-Giy bir sütyen, in aşağıya.
-Sütyen mi?
-Lafın gelişi.
-Şu sesleri duyuyor musun? Çok yakın geçiyorlar, F16’lar.
-Pilotu çek içeriye, kurtul şu yalnızlıktan.
-Taşıkardim tuttu.
-Bir acil doktoru da olur.
-Offf ben öleceğim diyorum, sen beni anlamıyorsun.
-Anlıyorum da çözüm üretmeye çalışıyorum.
-Böyle mi?
-O zaman aşağıya in ve komşuluk ilişkilerini geliştir. Çevrende insan olsun.
-Gurbette çok zormuş. Bir Hakan Abim vardı, o da tatilde, şehirde yapayalnızım. Sahi sen niye aramıştın beni? Ne giy demiştin aşağıya inerken?
-Sütyen ve merak ettiğimden. Aramıştım.

—-.—-

-Banu?
-Aa
-Ya
-Aaa
-Yaa
-Şok şok.
-Çeşme’deyiz biz. Atm kuyrukları var metrelerce. Paramız bitti, çekelim demiştik ama bu gidişle çekemeyeceğimiz anlaşılıyor. Zaten herkes bütün parasını çekerse Atm’ler boşalır. Bardan çıkan, soluğu para kuyruğunda almış. Hiç görülmemiş şey. Dur sana darbe haberiyle sarsılan genç kızlarımızın Atm’deki kuyruk çilesini fotoğraflayıp whatsapp’dan yollayayım.
-Yolla yolla. Ankara Suriye gibi olmuş baksana. Bombalar, bariyerler, tanklar, tüfekler… Ne olacak bundan sonrası?
-İç savaş çıkar ya da çıktı zaten. TRT’yi basmışlar doğru mu? Sığınma talebinde bulunan kim? Asker polis birbirine ateş açmış. Havalimanı kapatılmış.
-Genelkurmay başkanını da düğün kıyafetiyle, comparsita eşliğinde rehin almışlar.
-Anlamadım.
-Boşver.
-Fotoğraf yolluyorum hemen.

—-.—-

-Alo!
-Odanda tv var mıydı?
-Var var. Sıradan bir pansiyondayım. Beni doğayla kaynaştırmak, müşteriye kafasını dinletmek gibi kaygısı yok buranın sahibinin. Çanakkale’nin köylüsü, sade ve basit insanlar kendileri.
-Anladım. Sen orada kaldın sanırım. Bozcaada güzeldir ama. Gelme istersen bir süre.
-Söylediğin gibi yaptım ilk gün. Şarabın kadehini 27 liradan içtim. Otuz lira bıraktım geldim yani bir kadeh şaraba. Üzerine de yediğim ama çok lezzetli yoğurtlu bezelye yüzünden ishal oldum. Bi tost ye yat di mi?
-Nerden geldi aklına bezelye yemek yaz gününde?
-Canım çekti. Yarın her şeye rağmen dönmeyi düşünüyorum. Burada sıkıştım kaldım. Kurtulamıyorum da. Dünyevi dertlerden kurtulurum sandım gelince, televizyonun karşısından ayrılamaz oldum.
-Oscar’lı bir İtalyan filmi vardı Akdeniz diye. Bir grup İtalyan asker, İkinci Dünya Savaşı sırasında bir Yunan Adasına geliyorlardı. Geliş o geliş kopamıyorlardı bir türlü. Ne anılar, ne maceralar… Seninki de o hesap olmasın bundan böyle?
-Bir, burası bir Yunan Adası değil, ama tipik Rumistan. Neden bize vermişler ki burayı insan anlayamıyor. Ahir zamanda göremeyeceğini burada görüyor İstanbul ahalisi. Medeniyet dediğin… İki, elli yaşındayım ve şu saatten sonra macera peşinde değilim. Denizi de buz gibi ama girince güzel. Arıtmayı denize vermeyince, o denizler temiz kalabiliyormuş.
-Hale’yle konuştum da, durumlar vahim. Yarın sokağa çıkamayacak mıyız, anlayamadım ben şimdi.
-Burası sakin canım. Cennetten bir parça sanki. Darbe olmuş filan pek kimsenin umurunda değil, pansiyonun sahibi teyze çoktan yattı bile. Sabaha bir darbe gerçeğiyle uyanacak ama muhtemelen anlamayacak bile. Zaten miras paylaşımı ve hayta bir oğul gibi şahsi dertleri varken, darbeye pabuç bırakacaklarını sanmıyorum ailecek.
-Bozcaada seni nüktedan yapmış bakıyorum. İncelikli espriler yapar olmuşsun. Adalara gittin o kadar, pansiyon sahibi teyzenin hayta oğlunu mu dinledin yani? Pes.
-Anlattı, bende dinledim. Sus, konuşma mı deseydim yani?

—-.—-

-Komplo bu. Lokal darbe mi olurmuş? Hani Adana, Mersin darbeleri? İstanbul’da olmuş, Ankara’da olmuş, Kars uzakmış olmamış, öyle mi? Komik. Ama gülmüyorum yani. Kimi kandırıyorlar?
-Kanmamak mı gerekiyor yani?
-Elbette. Bu bir tezgah. Bir oyun. Dış güçlerin, emperyalistlerin bir oyunu bu. Sağolsun onların ortakları da bütün bir ülkeyi oyuncak ettiler.
-Oyun mu bu yani?
-Elbette. Merak etme yakında çıkar kokusu. Bölük pörçük darbe mi olurmuş? Şöyle basacaksın TRT’yi, gerine gerine geçeceksin ekran karşısına, vereceksin muhtırayı, basacaksın devletin tüm kurum ve kuruluşlarını, keseceksin telekominikasyonu, bozacaksın frekansları, gelsin Hasan Mutlucan. Mutlucansız darbe mi olurmuş? O girişim olur ancak. Böyle de bulaştırırsın her tarafına, masum katli bu. Çok olacak ölen, gör bak. Neden? Çünkü böyle olmaz işte bu işler. Hem gece gece, ne darbesi yahu? Sabahın erken saatlerinde başlamalılardı bu işlere. Öğlene temiz bir hükumetleri olurdu cepte. Yaktılar milleti de, askeri de, kendilerini de.
-Eline sağlık Kemal Amca. Ama yemeğin dibi tutmuş biraz diyorsun, öyle mi?
-Ne yemeği?
-Ne bileyim, sanki yemek tarifi verir gibisin. Kendi suyuyla azcık daha tıklattın mı pişer kendi kendine der gibisin aynı zamanda… Bana döver gibi bakma Kemal Amca, korkuyorum valla.

—-.—-

-Alo Hayat Abla!
-Yaaa
-Yaaa, ya.
-Dün öyle bugün böyle. İğneada’dayım ben de, yeni geldik. Yola çıkanlar dönmüşler gerisin geriye. Köprüden dönmüş insanlar, düşün bugün cuma. Herkes serinlemek için geliyor bu taraflara. İstanbul yanıyormuş. Sela verdiler duydun mu?
-Duymaz mıyım!
-Güzel ezanlarımız nelere alet oluyor böyle? Avrupa müslümanları, dolayısıyla İslam’ı tukaka belleyecek iyice. Bunun İslamiyetle ilgisi ne? Kendileri zamanında desteklediler. Bundan sonrası tam Haçlı zihniyeti olacak, gör bak yeni günler nelere gebe? Dünyanın hiçbir yerinde emniyette değilsin bundan böyle.
-Almanya’ya gidecek misin?
-Bilmiyorum. Ben ülkemi seviyorum, politikacılarına rağmen. On tane çocuk yürüdüğünde, bir ton suyu armağan ederler tomalar lıkır lıkır için diye. İki bin kişi yürür Işid’e destek diye, tomalar yatar dururlar miskin vaziyette. Bunun neresinde tarafsızlık? Bu mudur hakkaniyet? Ne kolay harcıyorlar kendilerinden olmayanı? Ne kolay harcıyorlar düşünen insanları?
-Ne olacak bunun sonu, sen söyle?
-Bu ahlar bir gün çıkacak, kalmayacak merak etme. Minnet etmeyeceksin zalime.
-Ahlar vahlar minnet diyorsun anahtar kelimeler.
-Yakındır bir paspas gibi ezileceğimiz günler. Bu bombalar tüm bunlara gebe. Yine de direnmek, pes etmemek gerek. Başka bir çare de göremiyorum zaten.

—-.—-

-Alo!
-Naber?
-Benden iyilik. Siz ne yaptınız?
-Hiiç. Viski içiyoruz.
-E iyi. En güzeli.
-Yollar nasıl?
-Jandarma çekti bir kenara. Dedim beni değil, arkadan gelen kız arkadaşım var. Onu alın dedim, beni bırakın.
-İşiniz gücünüz dalga. Daha giderken başladınız içmeye yolda. Hep beraber, hep beraber, bıkmıyor musunuz birbirinizi görmekten?
-Yoo. İyi anlaşıyoruz.
-Erkek erkeğe?
-Erkek erkeğe.
-Küçük yerlere özgü galiba. Kadınlar evde, erkekler imece… Her neyse?
-Bayramda ne yapmıştın? Konuşamadık.
-Hiiç. Sabah kalktım. Bayram namazına gittim. Sonra kahveye gittim. Bayramlaştık. Sonra dükkana geldim. Saat tam on iki’yi beş geçe ilk rakımı içtim Ramazan’dan sonraki. Sen?
-Sakız likörü içtim. Saatini hatırlamıyorum net olarak.

—-.—-

-Çocum nasılsın? Annen baban nasıl?
-İyiler Leyla Teyze. Sen söyle sen nasılsın?
-Dizlerim, bacaklarım ağrıyor. Yaşlılık işte. Geçen bizim eski mahalleden Fitnat’la karşılaştık romatolojide. Tevellüt kaçtı dedi bana. Hatırlayamadım bile. Çook dedim böyle, hem de elimle de gösterdim çok manasında.
-Olsun kalbin genç senin Leyla Teyze.
-Dizlerde iş yok ki gülüm. Kalp genç kalsa ne! Baksana memleketin haline. Elim iş tutsa başta, savaşırım ben tüm yobazlarla. Ne çektik biz onlardan zamanında. Bir rahat vermezler adama. Giyimine karışırlar, konuşmana karışırlar, doğumuna karışırlar, doğurduğuna karışırlar, saçına, başına, her şeyine. Bunları yapan neydi bakayım onun adı? Fito muydu? O nerede şimdi?
-Amerika’da.
-Ne yapıyor orada elin gavur memleketinde. Gelsin yurduna.
-Gelirse yakalanma kararı çıkartıldı. Hapse girecek.
-Olsun. Gelsin, girsin. İnsan yurdunu özlemez mi? İnsan kendi toprağına gömülmek istemez mi?
-İster ister. Bak ne söyleyeceğim Leyla Teyze, bizim aile mezarlıklarımız yan yana ya. İkimiz de öldükten sonra birbirimize gidip gelelim yine apartmanda yaptığımız gibi. En çok senin sohbetini seviyorum çünkü.
-Kız ağzından yel alsın. Önce benim gitmem lazım. Sen seneler sonra gelince de yarenlik ederiz gene böyle. Kapı mı çaldı? Kim ki? Dur bakalım kim gelmiş?
-Mahmut Amca gelmiş köyden.
-Ammann. Çek kapat şu kapıyı. Ben dul kaldıktan sonra her gördüğü yerde diliyle alt dudağını yalardı kedi gibi. Gözü vardı bende, gözü çıkasıca. Yüz yaşına gelsem gene istemem ben onu. Ama aileden olunca onunla da aile mezarlarımız yakın.

—-.—-

-Alo, günaydın.
-Off günaydın. Hiç uyumadım, biliyor musun? Sabah saat altı’ya kadar uçak sesi, silah sesi derken… Şimdi geldim zaten eve.
-Nerdeydin Hale?
-İn dedin, indim ben de. Kapıcıda kaldım.
-Kapıcıda mı kaldın?
-Evet bir kız daha varmış benim gibi yalnız yaşayan, onunla beraber kaldım. Sağolsunlar bana kızlarının yatağını verdiler.
-Aaa ne alem kızsın yahu! Ben sana git insanların arasına karış dedim. Kapıcının evinde uyu demedim ki.
-Sen ortamı bilmiyorsun. Hem huzur içinde uyudum. Güven geldi. Böyle zamanlarda insana insan gerek. Dışarıya da çıktım bir ara. Yan apartmandan bir kız eğer yalnızsanız gelin dedi. Onlar toplanmışlar bir araya. Sağolun dedim.
-Ve gittin kapıcıda uyudun. Huzur içinde.

—-.—-

-Boğaz köprüsünde darbe girişiminde bulunulduğundan, emir zoruyla, bihaber köprüye getirilmiş erin kafasını kesmişler. Bunu yapan insan mı şimdi?
-Off. Karşılıklı konuşuyoruz alt tarafı. Cümleleri bu kadar uzun ve devrik kurmak zorunda değilsin roman cümlesi gibi, biir. O katile gelince o öyle olduğunu iddia edecektir kesin. Hem İnsan, hem iyi bir Müslüman, hem Allah dostu, hem Bayraksever, hem Vatansever, hem Başkeser. Gör bak yakında bu ülkede bizi yaşatmayacak bu adamlar. Kafamızı kesmekle tehdit edecekler. Giyimimize karışacaklar. Daha dün ayağında çarık, siyah, uzun sakallı bir adam geliyordu karşıdan, kaymakamlığın oradan. Beni görünce sakalını sıvazladı, yanında da karısı ağzı yüzü kapalı. Bu hakkı kendinde buluyor, anlıyor musun? Bende sinir ola ola gözlerine diktim gözlerimi. Kaçırır sandım. Kaçırmadı. Nefret vardı. Abdestini bozdum. Bir yanıyla benden nefret ediyordu yani. İçim ürperdi o an. O gruptan biri, Ypg’li kadınların kafalarını kesmiş, at kuyruklarından tutarkenki fotoğrafları var internette. Militanlar koyun gibi insan kesebiliyorlar. Normal akılla olacak şeyler değil tüm bunlar. Hani dün darbe olmuştu? Yine masumlar öldü. 161 kişiymiş. Kim bunlar? Kimlerin evine, ocağına ateş düştü bir anda, yok yere? Devletin namusu o erler, kurban ediliyorlar yok yere. Şimdi sahte kahramanların zamanı. Küllerinden doğacak hepsi. Allah kahretsin bu insanları. Nasıl verecekler karşısında hesaplarını adını ala ala bitiremedikleri Allah’ın karşısında? Hiç yirmi yaşında delikanlının kafası kesilir mi? Masum katli bu. Adı darbe.

ÇİZER : MEHDİ AZİZİ

YUNANİSTAN, BEŞİNCİ VE SON BÖLÜM : GİRİT

20160608_093841

YUNANİSTAN, BEŞİNCİ VE SON BÖLÜM : GİRİT

“Hiçbir şey ummuyorum; hiçbir şeyden korkmuyorum; özgürüm.” Giritli Alexis Zorba

Hepten katılıyorum delifişek Zorba’ya. Bu özgürlükten ötürü de gezi yazımın son bölümünü bir süre ara verdikten sonra yazabiliyorum ancak. Tek nedenim bu öyle mi? Değil; çünkü karşılıklı zaman sorunumuz olduğunu düşünmüyorum. Neden? Çünkü bir türlü tamamına eremediğimden ve hep bir şeylerin eksik kaldığını düşündüğümden, ayrıca ekranları başında o kadar da hevesli bir okuyucu kitlesi göremediğimden, tembellikten ve öldürmek, bayıltmak ve cinnet getirtmek  için gelen sıcak sıcak çok sıcak havalar yüzünden bir klimanın altından diğerine çaresizlikler içerisinde koşuşturmam yüzünden, aklımı tam anlamıyla toplayamayıp, konsantre olamadığımdan ve üzerine de bir ufak Çeşme turu yapmış ve dağılmış olmamdan ötürü belki de ama nihayet karşınızdayım, buradayım, gitmedim hiçbir yere. Sizler de oturun oturduğunuz yerde ki, başlayalım bir güzel Akdeniz’in beşinci, Yunanistan’ın en büyük adasını gezmeye.

20160608_100947

20160608_10092620160608_095607

20160608_094252

Gemi Hanya’ya ve dolaysıyla limana yaklaştığında ilk inenlerden oluyorum ve bunu koşa koşa yapıyorum. Gemi hayatı, kalabalık, insanlara şirin gözükmeye çalışmamak ve bu hususta ısrarcı olmak, gemi kaptanının yaptığı anonslarda belirttiği üzere kuzeyden sert esen rüzgarlarla sallana sallana gittiğin kamaranda gece on bir’den sabah saat üç’e kadar bitişik komşundaki şiddetli kavgayı dinlemek yıldırdığından olsa gerek canımı zor atıyorum karaya. Çiftler bazen birbirlerini mahvetmek üzere bir araya geliyorlar sanki. Dört saat boyunca önce bağırıp çağırıp sonra kah ağlayıp kah tuhaf sesler çıkartarak tatillerini kendilerine, uyumam gereken saatleri bana zehir eden çift geliyor aklıma. Farsça konuşuyorlardı pardon bağırıyorlardı ve anlamadığım bir lisan da olsa tek bildiğim hiç durmadan birbirlerini suçlayıp durduklarıydı. Yoksa insan dört saat ne diye bağırır? Sayelerinde öfkeyle kalkıyorum yataktan. Onlar bağırdı çağırdı sakinleşti, ben dinledim durdum, hiç uyumadım. Hem uykusuz, hem aksi, hem mutsuz hem de aptal gibiyim şimdi. Ne bir planım var ne de programım. Gemiden ilk fırlayan bu yüzden ben oluyorum. Hanya’ya gitmek üzere kalkan otobüsler var. Bir otobüs dolusu İranlıyla gideceğiz Hanya’ya eğer binmeyi başarabilirlerse. Çok şaşkın hareket ediyorlar, kalabalıklıkları onları geveze ve zevzek yaptığından kendilerinden başkasını düşünmüyorlar, otobüs onların kararsızlığından hemen kalkamıyor, şoför ya sabır çekiyor ve kadınlar her zamanki gibi erken kalkmış, uzun uzun makyaj yapmışlar.

Yol aldıkça dikkatim dağılmaya başlıyor. Evlere, balkonlarına, mimariye, yollarda ve trafikte gördüğüm insanlara bakıyorum. Bir ada değil de bir şehirdeyim sanki. Hem de çok kalabalık bir şehir. Kazancakis’in ‘Zorba’sının ruhunu bulmak için boş yere umut etmemeye karar veriyorum. O zamandan bu zamana köprünün altından çok sular akmış. Hayat filozofu bir yol arkadaşı bulmanın imkansızlığından belki de sığınmak zorunda kaldım Kazancakis’in romanına. Gülten Akın’dan Kazancakis’e geçişim şaşırtmasın lütfen sizi. Ben böyleyim daldan dala konarım. Duraklarda kısa süreliğine konaklarım. Yaradılışımdandır içimdeki huzursuzluk, kim bilir?

20160608_105019

Limandan kalkmış olan otobüsten indiğimizde ancak Hanya’ya geldiğimi idrak ediyorum. Göz aşinalığım olan herkesten uzaklaşıyorum bile isteye ve de seve seve. Kuzey ülkelerinden gelen çok yoğun bir nüfus sarıyor bir süre sonra etrafımı. Bir yerin yerlisini bulmanın ne zor şey olduğunu hatırlatıyor insana, hele ki büyük şehirlerde. Köylerine gitmek gerekiyor ne yapıp edip. Ne sezgilerine göre hareket eden Zorba’yı, ne de atalarımın izini bulabileceğim anlaşılıyor iyice, bu garip kalabalığın içinde. “Burada olmamın bir nedeni olması gerekiyordu ama” diyorum kendi kendime. Düşünüyorum içimden sessiz bir hayvan gibi. İçim içimi yiyor oluyor liman kısmına geldiğimde. Doğu’nun Venedik’i, bana, İstanbul’un ve Boğazlar’ın eski zamanlarının fotoğraflarını anımsatıyor. Yüzyıllar öncesinin ruhu sinmiş taş binalara. Dokuysa bu bölgede korunabilmiş bozulmadan. Denize nazır restoranlar ve kafelerde bunu bozamamış. Tanca’da oturmuş ilham kovalayan şairler, yazarlar geliyor gözümün önüne. Bir sürü ruh dolaşıyor çevremde. Fotoğraf çekme telaşım çok anlamsız geliyor. Bir kafeye oturup, Yunan kahvesi söylüyorum. Hava kapalı ve yağmur gelebilir her an için. Olsun diyorum, yağsın üzerime. Belki susamıştır şairin dili. Yazamaz olduğundan artık, bir damla su iyi gelecektir kendisine. Belki de Hanya’yı görmek iyi gelecektir ona, Konya’yı görmüşken defalarca. Hanya’nın kelime anlamına bakıyorum ilk defa. Rumca “hanlar” demekmiş. Hanlar, hamamlar belki de, bir deniz feneri ileride, Küçük Hasan Paşa Camisiyse hemen köşede, tarihi Hanya Limanı içerisinde. Çarşısında bulunan Katolik Kilisesi’ne komşu Folklor Müzesini bir çırpıda geziyorum vaktim yettiğince. Fotoğraflar, albümler, mutfak eşyaları, dönemin yöresel kıyafetleriyle bezenmiş odalar. Bir sürü detay kaplıyor etrafımı. Penceresindeyse kilise manzarası. İki euro’da müze parası.

20160608_143755

20160608_143951

Ara sokaklarından garajına varıyorum ve gidiş dönüş olmak üzere Resmo’ya biletimi alıyorum. Bir saatte Girit’in bir idari bölümünden diğerine gidiyorum en ön koltukta. Yol arkadaşım üç yaşlarında İsveçli sarışın bir minik olacakken şoför uyarıyor derhal anne ve babasını çocuklar ön koltukta oturamaz diye. Halbuki uslu uslu oturmuştu yanıma çitlembik, mavi gözleriyle de benimle iyi anlaşmak isteğinin tedbirli ve utangaç bakışlarını atmıştı hemen alttan alta. Ama olmadı işte. Annesi bağlandığı koltuktan emniyet kemerini çözerek kurtardı onu. Onun yerine kendini kurtaracak kadar İngilizcesi olmayan bir güvenlik görevlisiyle geldim Resmo’ya. O da sarışındı. Üç yaşındaki ilk ve kısa süreli yol arkadaşımdan da 40 yıl ve on dakika fazla oturdu yanımda. Bense neden Resmo’ya gidiyorum diye sordum durdum kendi kendime bu bir saat süresince. Sonra da koşa koşa önce ara sokaklarından birkaç fotoğraf çeke çeke, sonra da deniz tarafında balıkçılar, iç kesimde oteller ve pansiyonlar barındıran ve bir de kale yolu olan viyadüklü yoldan indim nihayet düzlüğe. Bozcaada Ayazma’dan geçtim, Foça’ya indim bir anda. Eski Foça ama. Yenisi taş yığını ne de olsa. Fakat Eski Foça’dan çok daha şirin bir yermiş burası. Fırsat bulursam balık yemeye çalışacağım bir saat filan ayırıp. Kalabalık masalarda şaraplar içiliyor keyifle, şarkılar söylüyor insanlar. Aklım kalıyor bir an. Lindos kadar olmasa da daracık sokakları olan eski şehrine giriyorum ve burası bir şekilde çok çok hoş bir kıyı kasabası havası taşıdığından ve Hanya ne kadar büyük bir şehre benziyorsa, burası da tam aksine şirin bir cennet olduğundan olsa gerek ummadığınız bir kalabalık tarafından karşılanıyorsunuz içerilerde de. Fakat çok hoş doğrusu. Bol bol tahta kaşık satıyorlar dükkanlarda,; Poseidon’un üç uçlu mızrağı misali büyük tahta çatallar, kepçeler, boy boy kaşıklar… İnsanlar her yerde dolaylı yollardan aş derdinde. Hayat böyle.

20160608_133016

20160608_124702

20160608_124757

20160608_132224

20160608_133120

Resmo’ya beraber seyahat edemediğim ufaklık çıkıyor karşıma, yolda ve kök söktürüyor babasına gelmeyeceğim, gitmeyeceğim hatta durmayacağım diye. Asfalta tutkalla yapışmış gibi. Babası kımıldatamıyor yerinden. Sarı damar. Babası sabırlı davranıyor onun huysuzluğu karşısında. Bir de o siyah çoraplar dizine kadar, o kadar komik görünüyorlar ki yan yana. Kızlar babalarını bir tarafa çekiştirip dururlar yaşamları boyunca. Büyüyünce dertler azalacak, çekiştirmeler bitecek sanmasın bütün o kız babaları. Şiddetlenerek artacaktır, buna emin olun. İki kız babası benimki de. Oradan biliyorum ve söyleyebiliyorum sonsuz bir güvenle.

20160608_130932 (3)

Bir sürü dükkan, bir  o kadar insan, pek az kedi ve köpek sahipsiz dolaşan 
Denizde dalga, güneş nihayet yukarıda, bir kadeh şarap yuvarlamalı biraz vakit bulunca.
Bir kadeh şarap, biraz da kalamar, aperatif olarak kalamata bunlardan başka
Masalar doldukça, garsonlar koşturup durdukça, alkol şişede durduğu gibi durmadığından, keyfim geliyor bak en sonunda.”

Paylaştığım bu saçmalığı yazarken ne düşündüm bilmiyorum ama not etmiş olduğumdan illaki, biraz da birkaç satır fazla olsun diye belki, bazen de insanın kafasının içindeki en ahmakça düşüncelerini ve en gamsız anlarını paylaşması gerektiğine olan inancımdan ötürü biraz da paylaşmış bulunuyorum bu satırları. Daha da ne diyeyim size? Portishead’den SOS’i dinliyorum bir yandan. “Çok güzeldi, çok iyiydi.” diyor. Yani bir zamanlar öyle imiş. Şimdiyse ulaşmaya çalışsa da aklını kapatan bir sevgili var. Beth Gibbons’sa parçanın ruhunu değiştirmiş karizmatik sesi ve tarzıyla.

Kazancakis’in romanı “Zorba”dan yaptığım alıntıyı ne kadar uygulayabiliyorum hayatımda diye düşünüyorum ve hemen akabinde paylaşıyorum şimdi burada dürüstçe. Katılmak ve onaylamak başka yaşam felsefesi yapıp uygulamaksa bambaşka olan bir durum bu aslında. Ben mesela bir çok şey umuyorum hayattan aksini söylesem de, medet umuyorum en çok biçare kulundan. Kendim için bir sürü şey istiyorum bunu açıkça söyleyemiyorum yalnızca. Hiçbir şeyden korkmuyorum diyordum ya, çok şeyden korkuyorum aslında. Korkum güvensizliğimden en fazla. Kimseye güvenmiyorum mesela. Herkes haindir çıkarları doğrultusunda, ben de dahilim bu gruba. Bir gün bir canlı bombaya tesadüf etmekten ve zerrelerimin duvarlara yapışmasından ve bir kefeni bile dolduramamaktan, ayrıca trafikte seyir halindeyken kaza yapmaktan ya da kazanın gelip beni bulmasından ve arabanın camının gelip de boynumu koparmasından ve bu sefer de dikilmediğim takdirde tek parça olarak kefene girememekten, bir manyağın bana takıp enseme kurşun sıkmasından ki bu sefer de yüzümün bütünlüğü bozulacak ve yine kefene yakışmayacağımdan, garip saatlerde eve dönerken ya da yurtdışında ıssız ara sokaklarda, mezarlıklarda derinleştim derinleşeceğim diye dalgın dalgın gezinirken bir tecavüzcünün hedefi olmaktan, yobazın fesadından, söylediklerimden ve söyleyemediklerimden ve daha da sayıp moralinizi bozacağını bildiğim birçok şeyden ödüm patlarken hani korkmuyordum hiçbir şeyden! Özgürlükse bu dünyada canlı kalmış, nefes alan son yakın hısım akrabanın da ölümüyle gerçekleşecek bir durum olduğundan şu an için mümkün gözükmüyor eğer ben elimi kana bulamazsam. Ve bu dünyada hele ki bu ülkede özgürlüğünü kısıtlayan şeyden bol bir şey olmadığı bilindiğinden demek ki özgür bile değilmişim.Ben çok yanlış anlamışım hayatı, çok geç anladım. Bundan sonra Zorba var elimde tekrar okuyacağım. Belki Kazancakis’tir o hep aradığım hayat filozofu hayat ve yol arkadaşım.

”Hepimiz bir yerlerde hayatlarımızın canına okuyoruz azar azar ya da bulunuyor o hayatların canına okumaya meraklılar. ”

20160608_132102

 

YUNAN ADALARI VOL-2:MiKONOS ADASI

MiKONOS ADASI:

image

PROLOG:

“Round,like a circle in a spiral
like a wheel within a wheel
never ending or beginning
on an ever-spinning reel
as images unwind….
like the circle that you find
in the windmills of your mind”… zihninin içindeki yel değirmenlerinde bulduğun daire gibi…

image

Mikonos’u ve beraberinde hayatın tuhaf döngüsünü sözleriyle güzel güzel anlatan şarkının melodisi zihnimde dönüp dururken, bir yandan da Don Kişot’u düşünüyorum yel değirmenlerine bu kadar yaklaşmışken. “Gördün deli dön gel geri, ah zavallı yel değirmenleri.” Düşman çok yakın ama mağrur da. “Si.” Hiç pas vermiyor. “Hola!” İnsanlığın sersemletici varoluşundan gözleri kamaşmıyor. Dağ, bayır, manzara fotoğrafı ve selfie çılgınlığının Karakter oyuncusu olmalarına rağmen şımarmak nedir bilmiyorlar. Sabırlı ve tahammülkarlar da ayrıca. Rüzgar tek efendileri ve gizleyecek bir şeyleri de yok. Bir deniz fenerinin gizemli tavırları yok üzerlerinde mesela. Aralık kalmış kapılarından ruhlarına sızamıyorsun. Tek yapabildikleri gizli kibirleriyle beklemek, hep yaptıkları ve yapacak oldukları gibi. Ada’nın tüm sırlarını biliyorlar. Bu ise kiliseden ya da bir mabetten daha çok revaçta olmalarını sağlıyor; ayrıcalıklı konumlarından ötürü ziyaretçi akınına uğramalarına sebebiyet veriyor. Bir eğlence adası burası ve insanların aradıkları derinliği, eğer arıyorlarsa tabii, kilise, şapel ziyaretlerinde bulmaları pek de mümkün görünmüyor. Burada, kulak dolusu rüzgar aynı zamanda eteklerinizi havada dans ettirirken, bir parça yalıtılmışlık hissiyle ayrılıyorsunuz huzurlarından.
Bir yerde bir şeyler hissetmişsen bu çok değerli demişti bir gün bir adam. Burayı değerli buluyorum kendi tarihimde. Manzara eşsiz. İyi ki bulunmuşum.

image

image

image

GEMİ SEYAHATİNİ NASIL BULDUM?:

Yedi katlı geminin dördüncü katında deniz manzaralı odamda kendimi kötü hissettiğim söylenemez. İyi hissettiğim de. Ama pratik ve fonksiyonel odanın tamamı. Dolayısıyla rahatım. Yatağıma oturup, dışarıda akan manzaraya bakma fırsatını bulduğum anlarda ise Melville aklımda. Her yerinden eğlence fışkıran, animatörlerin konukları eğlendirmek için paralandığı, insanlara denenmedik kokteyl bırakmadıkları, Türk’ün beş vakit açık büfeyle imtihanı şeklinde kabaca tasvir edilebilir ortamda içimdeki Moby Dick kuzular gibi usul uslu uyumakta. Bir cruise yerine korsan gemisini yahut mülteci botunu tercih etme şansım olsaydı eğer, sağ kurtulabildiğim takdirde, “magnus opus’um yoldaydı belki de. Ama şartlar ve olanaklar beni bu noktaya sürükledi, adına “kader” dediklerinin etkisiyle.

Nadide bir karışım olarak beni şaşırtan hem Kayserili hem de yakışıklı bir personel bize gemide 400 kişilik mürettebat bulunduğunu söylüyor. Kaptanımızsa Yunan asıllı imiş. Malezyalı personelin en rahat çalışılan ülke insanı olduğunu söylüyorlar. Alakart bölümünde Goa’lı yani Hintli bir servis elemanı, Mısır’lı baş garson, Ukraynalı bir başka mutsuz ve asık suratlı garson ve birkaç “çekik” ülke mensubu diğer elemanların rengarenk varlıkları eşliğinde yiyorum yemeğimi bir sonraki günde. Sınırsız sunum ve delirmiş gibi tüketen yolcular gemiyi başka türlü batırmaz mı diye soruyorum. Free shop ve kumarhane sayesinde imkansızmış. Elinde tespih, bıyığını bura bura dolaşan ve sabaha kadar kah rulet, kah poker masasından kalkmayan bir hayli ağır ağabeyleri düşününce hak veriyorum söylenenlere. Makinelerin müdavimleri düğmeye her basışlarında ya da kolu her indirişlerinde yürekleri ağzına kadar hırsla dolu vaziyette aynı sırada aynı tür meyveleri bulmak umuduyla daha çok hırslanıyorlar oturdukları yerde. Üç muz ya da üç siyah üzüm salkımı yanyana gelmek zorunda. Makine biraz veriyor, sonra söküp alıyor hepsini birden. İnsanı sersemleştiren, uyuzlaştırıp, umut dilencisine dönüştüren tuhaf bir bağımlılık bu. Üç muz istiyorum yanyana. Üç yedi, nihayet yirmi bir de olur, uğurlu sayım olmasa da. Sadece beş euro’luk oynadım merak ettinizse eğer.

Kübalı bir grup piyano başında, Yunan müziği ise yedinci katta güvertede servis edilmekte. Habire içmek eşliğinde. Her telden eğlence her yerde. Kaçacak yer bulamıyorsunuz pek çok kez. Akşamları animasyonu var, diskosu bile varmış bir rivayete göre. Yüzen oteldeyim tabir-i caizse. Gemi yolculuğunu tercih eden ailelerin çocukları var ama çok küçük değiller. Bekarlar var ama çok yok. Mühim olduğu söylenen bir sigorta şirketi personeline özel ne kadar çok satış o kadar çok avanta mantığıyla yılın en çok satmış çalışanlarını tutmuş getirmişler buralara. Kendi soyutlanmış grupları içerisinde o turdan bu tura sürüklenip duruyorlar. Kars şubesinden gelmiş bir elemana bakıyorum hayretle. Kars’ın Kağızman ilçesinde en fazla ne kadar yaşam, deprem, araç sigortası poliçesi satmayı başarıp da buralara gelmeye hak kazanmış olabileceğini hesaplamaya çalışıyorum içimden. Başarısız oluyorum. İki gün önce Kars, bugün Mikonos. Hayat böyle.

MİKONOS’u TAVSİYE EDİYOR MUYUM?

Çok mu mühim? Öyleyse ediyorum. Şöyle izah edeyim: Sabah kalkar kalkmaz hiç tanımadığım insanlarla adadaki yoğunluktan ötürü boş ve uygun bir araç kiralamak üzere Rent a Car’ları gezdik durduk. En sonunda, Delos idi ismi, yokuşta bulunan bir firmadan bir minik Nissan bulabildik ve sığdık. İlk önce adayı anlamaya çalıştık. Beyaz, şık, bol kumsallı, plajlı, rüzgarın esmeyi eksik etmediği, daracık sokakları ve Little Venice/Küçük Venedik’i ile tarzını belirlemiş. Her yer Atv, motorsiklet ve minyatür arabalarla bezeli. Park ücreti, plaja girdin ücreti yok. Şezlong ve şemsiye ücretli sadece. Fiyatlarda ittirme kaktırma yok. Neyse o. Menüyü, yemekleri yahut ikisini de sevmedin diyelim, zorlama yok. Kalkıp gidebilirsin. Kimse arkandan ve içinden yedi sülalene yönelik şık söylemlerde bulunmayacaktır. Her şey serbest, çünkü burası Mikonos.

image

image

image

image

image

image

Biz daracık daracık yollardan Super Paradise Beach’e gittik. Deniz harikaydı. Kızlar yarı çıplak dans ediyorlardı. Kimi beyler çıplak kalmadan dans ediyorlardı. Biraz daha tombik olan hiç yorulmadan saatlerce dans edebiliyordu. Saatlerce benzer figürleri sergileyip, müziğin ritmine uydurup, insanları coşturdu durdu. Beyaz slip mayonun bir erkeğe yakışabileceğini tahmin etmezdim. Mümkün olduğunu burada gördüm. İ.nelerin adası orası diyerek dudak bükenlere cevabım şudur: Olabilir ama küçümsediğiniz i.bneliği yakıştırmışlar kendilerine. Mühim olan hakkını vermekti hani? Kimse kimsenin kafasını koparmıyor burada. Kimse kimseyi i.bne diye dövüp de bırakmıyor sokağın ortasında. Kimse kimseyi zorlamıyor burada. Fassbinder’in Querelle’inden fırlamış gibi kimisi. Elele yürüyorlar özgürce. Denizde şakalaşıyorlar biraz. Güneşleniyorlar biraz. Gün geçiriyorlar neticesinde, sen gibi, ben gibi. Karışan olmadığı gibi görüş alan da yok. Kısaca sorup danışarak olunmuyor demeye getiriyorum. Bir potansiyel gerekiyor bir takım şeyler için. Bir parça da merak.

MiKONOS’un GECE HAYATI NASILDI?:

Soruya soruyla karşılık veriyorum. Mikonos’un mu yani adanın mı yoksa insanlarının ya da turistlerin gece hayatını mı soruyorsunuz? İkisi bir, aynı kapıya çıkar diyorsunuz sanırım. Hayııır… Yanılıyorsunuz. İnsanların olmadığı bir kış akşamı düşünün siz bir de burayı. Adanın gecesi o gece olacaktır işte. Bir başına kendi başını dinlerken. Şimdiyse insanların bir gece hayatı var şık dükkanlarla bezeli sokaklarında. Milano’yu anımsatıyor şık beyler, mini mini etekler giymiş hanımefendiler. Restoranlar dolu. Queen’den çıkan bir adam’ın saksafonundan çıkan keyfi melodi eşlik ediyor sokaklara. Sanat galerilerine girip çıkıyorum. Parfüm kokuları birbirine karışıyor. Puro ve alkol kokusu hoşuma gidiyor. Loş barlar var ara sokaklarında ama açık havada yürümek daha cazip geliyor. Sanırım yaşlanmışım. Meteliksiz de olsan burada olmak keyifli. Zaten etrafta cruise’larla gelip akşam yemeğini de gemide tıka basa yedikten sonra windows shopping yaparak gezinen insan topluluğu ve bir de keyif yapmak için kalabalık masaları dolduran dünya milletlerinden insanlar var. Bir de Suriyeli dilenciler var. Akşam giderken ve gece dönerken aynı elleri uzanmış gördüm bana doğru. Midilli’deki kadar yüzlerce, binlerce değiller. Ama her nasılsa buraya kadar gelmişler. Burada da varlar yani çoluk çocuk. Dünyaca ünlü markaların dükkanlarıyla bezeli sokaklarında gezdikten sonra uzanan ellere adapte olmakta güçlük çekiyorum. Ada’nın görüp göreceği ilk ve son dilenciler onlar belki de.

image

image

Tüm bunlara ek olarak, Mikonos’a gelirseniz eğer bir benzeri Bozcaada’da olan ve yerleşik halkın günümüze geliş öyküsünü kitaplarla, lokal kıyafetlerle, mobilyası mutfağıyla, kabıyla kacağıyla tasvir eden Chora’da bulunan Mykonos Folklore Museum’u gezin derim. Hoş ve nazik bir bey vardı sorumlusu olarak içeride ve müze girişinden para almadılar. Bu da bir mucize. Bense sorabileceğim birçok soruyu ıskaladım ve bunun da çok geç farkına vardım. Zira başım hep kalabalıktı ve bir kez daha anladım ben yanımda birileriyle gezerken bir aptala hatta bir gerzeğe dönüşüyorum ve asla yapmayacaklarımı yapıyorum, soracaklarım varsa bile soramıyorum. Aklım karışıyor, kafam bulanıyor. Herkesin derdi beni geriyor. Ant içiyorum bir daha ona buna sağa sola takılmamaya. Kalabalıkların içinde yalnız olmak en güzeli imiş. Hele de gezginler için. Bir kez daha anladım.

image

image

image

image

image

image

URLA/KLAZOMENAİ

image

URLA/KLAZOMENAİ:

“Ve ruh
kendini tanıyacaksa eğer
Yine bir ruhun
içine bakmalı.
Aynada gördük yabancı ile düşmanı.” Argonotlar/Yorgo SEFERİS


Gavur İzmir’in gizli hazinesi. Aynı zamanda çok özel bir Nobel konuşması sahibi, dünyanın büyük ve küçük yerleri yoktur diyen Yorgo Seferis’in doğduğu, Tanju Okan’ın ise öldüğü topraklar. Sokaklarında çöp bulamayacağınız, her sabah saat 10’da balık mezatında balıksever emeklileri başcağızına toplayan, ara sokaklarında çok cevherler gizli, hoşgörü sahibi halkı sayesinde temmuz ayının ortalarında ancak yarım yamalak döşenmiş asfaltıyla hem esnafını hem de sakinlerini deliye çeviren(Çeşmealtı bahsi geçen) ama Belediyesi’nden de bir türlü vazgeçemeyen(her şey hizmet olmamalı, bazen zihniyette bir faktördür), güzel şarapların yapıldığı, anasonun önemsendiği, Mübadele zamanında gitmek zorunda bırakılan Rum komşularını halen daha sevgi ve saygıyla anan, Rumca bilen insanlarla karşılaştığınızda bu tatlı dilin cazibesiyle başa çıkmakta zorlanacağınız bir şirin ilçe Urla, geçmişten gelen ismiyle Klazomenai.

Bozcaada’da cumartesi sabahı Gemlik’ten gelip de yanaşmakta olan arabalı vapurdan ağır aksak inen araçlar ve yayalar, sanki çok eski bir tarihte sessizliği top ve tüfek arabalarının uğultularıyla yırtıyormuşçasına akın eden istilacılar gibi giriyorlardı Ada’ya. Bomboş sokaklarında buldukları gölgelerde kedilerin bir keyif bir keyif cirit attığı yollarda, ardı arkası kesilmeyen bir araba trafiği oluşuveriyordu ister istemez ve miskin kediler süpürgeler misali sokaklarını temizledikleri kuyruklarıyla beraber yerlerinden kalkıyorlardı isteksizce, büyük gövdeli insanoğlunun kendisine ne pahasına olursa olsun yer açıp, yemek bulma gayretine izleyici kalarak. Benzer bir durumsa haftasonları ve bayramlarda, Urla’da, en yakını Güzelbahçe olmak üzere İzmir’in tüm ilçelerinden ve farklı illerden gelmekte olan tatilcilerin arabalarıyla çılgınlaşıveren ve garip bir trafiğe gark olan ilçenin başına geliyor her seferinde. Devlet Demir Yolları Kampı’nın önünde sıra sıra dizilmiş araçlardan neredeyse yarı balıkadam kostümleriyle inen insanlar bir kostüm balosuna gelmiş gibi görünüyorlar. Soyunmak için bir kabin aramak telaşı duymadan kendilerini gizlediğini düşündükleri açık bagaj kapılarının ardına sığınarak kostümlerini değiştiriyorlar. Deniz pırıl pırıl ve ne beklemek ne de bekletmek istiyor sakinlerini. Bayram günleri ve haftasonu dönüşlerde ağaçlı yol araba mezarlığına dönüşüyor. Ucu bucağı gözükmüyor trafiğin, sonsuz gibi. İzmir’in sıcağından çıldırıp, kendini bir an önce serin sulara atma telaşındaki yerli halk dönüş yolunda yine çıldırarak dönebiliyor ancak evine(halksan çıldırmalısın yaşadığın müddetçe, işin fıtratında var bu, kayıtsız şartsız teslim olmalısın seni deliliğe sürükleyen halk işi çılgınlığın güvenli güvensiz kollarına).

URLA’DA DURAKLAR:

Cuma ve cumartesi kurulan Sanat Sokağı’ndaki tezgahlarda hem ev hem el yapımı türlü türlü reçeller(enginar reçeli mesela), süs eşyaları, bez bebekler, çantalar, kıyafetler tezgahlarda müşterilerini beklemekte. Pembe saçlı hanımlar bile var tezgahların başında(herkes sarı saçlı, siyah saçlı olmak zorunda değil ya) ve hanımlar var çoğunlukla stantların başında. Sokakta Gaye Ve Hakan’ın işlettiği Boho Chic Butik var. Kendileri İstanbullu ve bir daha arkalarına bakmamaya and içerek  kurumsal şirketteki işlerinden ayrılıp yerleşmişler Urla’ya. Burada büyütüyorlar çocuklarını, burada yaşıyorlar hayatlarını. Otantik kıyafetler satıyorlar. Dışarıdan Nişantaşı butiklerini andırıyor. Dedim ya İstanbullu imiş sahipleri. Uğrayanlar, selamımı söylersiniz belki!

image

image

image

image

image

image

Plaj her yerde plaj, kumsal her yerde kumdan, insan her yerde su ve topraktan. Şehirlerde çiğleştikçe, dar sokak aralı mahallelerde huzur buluyor insanlar. Komşuluk, insanlık, hoşgörünün tükenmeyecek gibi göründüğü sokakları var Urla’nın. Tırmandıkça tırmanıyorsun keçiler gibi benzer sokaklarından süzülerek. Pamuk tenli insanların cenneti buralar. İki katlı evlerinde, serin mutfaklarında iş yapıyor teyzeler. Evlerinin önlerine attıkları sandalyelerine oturuyorlar ellerinde örgüler. Kimisi hiç konuşmuyor plastik sandalyelerinin üzerinde. Gelen geçen olursa bakıyor öylece. Kimisiyse sohbete muhabbete gelmiş. Kadınlı erkekli oturuyorlar. Hep bir esinti var akşam üzerleri. Serin tutuyor bu da kafaları, bedenleri.

Malgaca Pazarı, adını alış şekliyle gülümsetiyor insanı(bir rivayete göre mal gaça mal gaça derken olmuş sana Malgaca Pazarı). Kokoreççisinden, kasabından, manavından, askıda ekmek barındıran dolayısıyla aşsızları da düşünen fırınından, baharatçısından tutun da halihazırda envai türde malzeme bulunduran esnafıyla, yaz kış konserlere evsahipliği yapan meydanı ve kafeteryaları kapsayan alanıyla, Urla’nın orta yerindeki sıcak kalbi Malgaca Pazarı. Normal ve makul fiyatlar talep ettikleri. Küçük bir şehir burası Urla’nın geçmiş ve günümüz tarihindeki. İlerisinde Han Otel var ve de sıra sıra, küçük çapta şöhreti yakalamış restoranları.

image
image

image

image

image

image

image

image

Ramazan’dı ilk çıktığımda Urla’nın yokuş yollu sokaklarından. On beş on altı yaşlarında bir genç ayakkabılarının arkasına basa basa elinde tepsi üzeri hoşafından cacığına, etli pilavından çorbasına, sırtı rüzgarla aralanan gazete kağıdıyla çevrili iftar menüsünü taşırken ne kadar nostaljik olduğundan habersiz, beni görünce düştüğü mahcubiyeti saklamaya çalışarak iniverdi öylece. Gavur İzmir oruç da tutarmış böyle. Bir başka kız çocuğu iki üç yaşlarında bir eli annesinde, yürüyor ağır aksak. Ahh ne güzel eteğin var öyle, uçuşuyor rüzgarda böyle..

image

ÇEŞMEALTI:

İçerik olarak Çeşmealtı: Yazlık yazlık yazlık…

Resmi olarak Urla’nın nesi olmakta?: Köyü

Sonuç: Başka olur Ege’nin köyü.

image

Ara ara siteler halinde ama genellikle müstakil evlerle bezeli, denizinden dalgası, havasından rüzgarı eksik olmayan; İzmir’in yerlisinin zamanında ekonomik şartlarda edindiği şimdiyse bir mutfak, bir banyo daha diyerek iyice genişlettiği, insanı hoşsohbet, akşam oldu mu çoluk çocuk, kalabalık sofralarından bereket eksik olmayan, bir yandan da mangalların değişmez konuklarının kemiğinden, derisinden sokak kedilerine ve köpeklerine de bir sofra yaratan yazlıkçıların bir çoğunun yazlıkçı kavramını genişleterek kah emekliliklerinde kah şehir kaçağını oynadığı dönemler içerisinde hem yaz hem kış rahatlıkla kalabildiği bir yer Çeşmealtı. Bu satırları yazdığım pazar gününün miskinliğini öyle kolay kolay üzerimden atmam mümkün olmadığından, parmaklarımın çalışkanlığını sokuyorum devreye. Bir evin, bir odasının içinde döne döne yazıyorum ben de. Dünya saatiyle neredeyim ben böyle? Etrafım kimlerle sarılı çepeçevre? Düşünmek için bol zaman gerek. Bugün pazar ve benim de önümde bir sürü sıcak geçen saatim var. Dolayısıyla ben de başlıyorum yazmaya: Sağ komşu Karşıyakalı, sol komşu Karataşlı. Sağ evin beyi sizlere ömür, sol evin beyi seksen yaşında. Sağ komşunun ortanca çocuğu da sizlere ömür, yıllar önce, otuzlarının başında. Şimdi babasıyla beraber sakin sakin yatmakta Çeşmealtı, Güvendik mezarlığında. Yedi yıl boyunca karısıyla beraber sürüklenmiş durmuş mezarlığa oğlunun peşisıra ve o yolunu çoktan yapmış aslında. Sağ evin komşusunun bir kız torunu iki yaşında, sol evin bir kız torunu Benim Küçük Günışığım’ın Abigail Breslin’ı. Sağ eve nispet yaparcasına gün itibariyle bir cenaze de sol evden çıkıyor. Allahtan uzak akraba. Herkes cenazeye gitti, oradan da mezarlığa. Genç ölüm var, düşman başına. Bir ev daha var ötede, mobilyacı kendisi. Üç katlı evinin her bir katına mutfak yaptırmışlar inip çıkma derdi olmasın diye. “İzmirli sandım Manisalı çıktı” diyor karısı için, Manisa’ya taşınmışlar İzmir’den, “Ben hanım köylüyüm ondan böyle oldu” diyor. Yemeklerden, ucu kendilerine dokunan esprilerden ve itiraflardan hiç gocunmuyorlar kısaca. Evin beyi porsiyonları az koyan gelinine karşı bir parça sitemkar ve de Maraşlı(bir Maraşlının kendi malzemeleriyle yaptığı kısırı görüp yediğinizde anlayabilirsiniz ancak ne demek istediğimi, kahverengi olur onların kısırları, İzmir’in hafif ve pembemtırak bulgurlarından çook uzak, apayrı). Sol taraftaki evin adı Nesrin Hanım, sağ taraftaki evin adı Şadan Hanım. Evlerini bir bekçi gibi, mutfaklarını bir aşçı gibi beklemişler bunca yıl. Kedilerden feyz alıp evlerine, köpeklerden feyz alıp eşlerine sadakat göstermişler. Mütevazı ve hatırşinazlar. Bugünlere isimleriyle beraber gelen evler getirmişler. Her ev bir kadın aslında dünlerden bugünlere gelen. Ev sahipleri ölseler bile, evler onların isimleriyle anılıyor yıllar üzerinden geçse de. Evin erkekleriyse misafir sanatçılar sadece ve sadece, yaşadıkları müddetçe.

RAKI’NIN KADEHLERİ:

Benim elimde manileşen aşağıdaki dörtlük, sağ taraftaki evin hayatta kalan oğlunun ağzından çıkmış olup, baba kaybından sonra bir erkeğin acısının acısını çıkartabilmek için neler yapabileceğini söyledikten sonra söylenivermiştir öylece. “Biz erkekler” demişti.. Ahh evet ya siz erkekler! “Biz erkekler bazen dağıtmak isteriz. Mesela kendini kaybedercesine içtikten sonra kaldırımda yatmak isteriz.” Aferin size siz erkekler, tabiatınız böyledir, daha da elden ne gelir? Tüm erkeklerin içip içip ister kaldırım tepelerinde, ister sandalye tepelerinde hep tatlı ve hep güzel kalmaları dileğiyle..

İlk kadehte tatlıyımdır
İkincide bir başka güzel
Karar derler çevremdekiler üçüncüye erişirsem eğer
Olduğum yerde ben, ben olarak kalabilirim ancak
Dördüncü kadehin rezilliğini paylaşmazsam eğer.”

MURAT VE GÖKÇE:

Ayaklarında parmak arası terlikleriyle iki kardeşten, ağabey olan Murat masmavi gözlü, küçük kız kardeşi Gökçe ise ağabeyine tutunmuş vaziyette bir parça yabani görünse de, aslında ürkek bakışlarıyla süzüyor beni ve çevresini. Evlerini gösteriyor ağabey Toptepe sırtlarındaki. Eskiden top buradan atılırmış. Annesi bakıyor evlerinin balkonundan kuşbakışı. Sonra da kaldığı yerden devam ediyor görevini ifa etmeye. Balkonunu süpürüyor elindeki çalı süpürgesiyle. Murat ve Gökçe eşliğinde minaresi kopmuş Kamanlı Camii’ne doğru yol alıyoruz. İnli cinli hikayelere konu olmuş burası bir zamanlar. Issız bir tarlanın ortasında uzaktan bile bir başka görünüyor. İçerisinde çok hikayeler barındırıyormuşçasına duruyor yüksek yüksek otların ortasında. İnsanın içini ürpertiyor duruşuyla. Tıpkı bir başka gelişimde karşıma çıkıveren Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesine konu olmuş Fatih İbrahim Bey Camii gibi. Bir de yemyeşil bir yatır vardı onun ön bahçesinde. Kaldı ki Camii’nin bahçesinde bir sürü başka mezarlar da vardı Osmanlı’dan kalma. Yatır manzaralı evlere sorduğumdaysa tatminkar bir cevap almam mümkün olmuyor. İnsanlar dünya telaşında unutmuşlar ötesini. Rutin manzaraları olmuş gözlerinin önündeki. Hayat, insanı fazla düşündürtmüyor ki! Önümdeki iki miniğe çeviriyorum başımı. Önlerinde belirsizliklerle dolu bir yol var. Birbirlerine sığınarak yürüyorlar. Setsuko ve Seita gibi Murat ve Gökçe’de. Tüm hayatları boyunca eski kuşakların eylemlerinin sonuçlarına katlanmak zorunda kalacak olan bir başka neslin çocukları onlar da.

image
Murat ve Gökçe

image

image

image

BOZCAADA/TENEDOS

BOZCAADA/TENEDOS:

image
image
image

Bir varmış bir yokmuş, kedilerin sahiplendiği, martıların, kargaların ve baykuşların kuşbakışı sahiplendiği, yerlisinin sahiplendiği(bir yerin yerlisi kediler ve köpekler demişti bir büyüğüm), yersizinin bir gün gelip gördükten sonra durduk konduk aşık olduk biz bu adaya diyerek derin hislerle sahiplendiği, kimi zamansa nedensizce sahiplenilen, anakaradan kopuk olduğundan belki de hep sahiplenilmek istenen, çevresi mavi sularla çevrili bir adacık var imiş. Her adacık gibi bu adacığın da kaderinde yalnızlık var imiş. Kendisinden daha büyük olan kardeşi Gökçeada(İmroz)’dan uzağa düşürmüş onu bir takım oluşumlar, sular ve depremler.. Bir daha da yakınlaşamamışlar, araya girmiş mesafeler. Uzaktan bakışmış durmuşlar yıllar yıllar boyunca. Yalnızlıktan bunalan tüm diğer adalar gibi misafirler kabul etmeye başlamış o da yavaş yavaş canı iyice sıkılınca. Kış gelince hasret çekermiş misafirlerine, yaz geldi mi bıkarmış gürültülerinden, cilvelerinden, hüzünlerinden. Bir geçişmiş yaşadığı insanların tam da ilkbahardan yaza geçerken yaşadığı, bir tatlı güzelleme. Bir sabah erkenden gözyaşlarına boğuveren bu Ada’da, sesinizi bırakırmışsınız geride gözyaşlarınız kuruduktan sonra, eğer kader adımlarınızı mıknatısla çekmiş bulunmuşsa.

Yukarıdaki fotoğraflarda görülen iki bızdığın sonsuz enerjisinin tezahürüyle indim Ada’ya. Tozunu attırdılar geminin. Daha sonra defalarca gördüm ikisini Ada’da başka başka bızdıklarla bisiklete binerken, sağa sola çocuk enerjileri yettiğince koşturup dururken. Kızın ruhu sonsuzdu. Cesareti de. Hayat yanıltmazsa eğer kiminin geleceği okunur küçüklüğünden. Kız öyleydi, belliydi hallerinden. Bu satırları yazdığım restoranın adı ise Tenedos. Ada henüz boş. Bir kısım kalmasız gelmiş. Onlar binip gidecekler akşam olunca ve ada daha da sakin olacak akşama. Yoğunluk sezon açılır açılmaz başlayacak. Sonrası iyilik güzellik, kalabalık, bol da kazanç, umalım. Garsonlar şimdilik pineklemekle meşguller. Bu günlerini arayacaklar bir süre sonra. Tenedos hareketlenecek. Benim kalmakta olduğum adanın merkezindeki Delos Adası’ndan ismini alan otel de dolacak. Bozcaada daha çok şarapçıların, tatlı tatlı esen poyrazla içmek isteyenlerin durağı. Keyifli, nazik, huzurlu, cepte para bırakmayı sevmeyenlerin memleketi. Güzel ada, hoş ada. Ayak tırnaklarını denize sokmamaya özen gösterenlerin adası bu ada. Buzzz gibi suyuyla ağustosa göz kırpan, benim en güzelim eylüldür diyen, temmuzla flörtleşen ada. Güneş aynı, gökyüzü aynı, huzursa Bodrum, Kuşadası’ndan fazla. Atla bisikletine, git gidebildiğince. Yürü, uzan kumlara, denize bak, tüm sıkıntılarını at, atamazsan da bir parça çakırkeyif ol ki bir süreliğine bari unutabil her şeyi ve herkesi, o kadar kolaysa. Dünyaya dönene kadar yeni bir benliğin oluşsun içinde. Burası Bozcaada. Ca eki yüzünden midir bilinmez olasılıklar ihtiva eden, belirsizlikler adası bu Ada. Kaçakların, hor görülenlerin ya da görenlerin, çıkış arayanların, mehtap peşinde koşuşturanların, şarapçıların, biracıların, kayıp ruhların, kaybının peşinden yas tutmaktan yorulanların, hayat alışkanlıklarını kaybedenlerin, bohemlerin, sanatçıların, boboların, tüm yorgunların, benim, senin, hepimizin adası.

Bir perşembeyi belirsiz bir haftasonuna bağlayan bir günde geldim buraya. Sabahki feribotu kaçırarak geldim. Ya Gökçeada idi gideceğim ya da burasıydı geleceğim. Ama kaderimde var imiş ve ben da buraya geldim. Bu ilk gelişim değil. Son mudur, bilemem. Ama yiyecek ekmeğimiz, içecek suyumuz var imiş beraber. Ve ben geldim.

Hiç rezervasyonsuz, hiç beklentisiz, sadece kalmak için, tek başına, hiç düşünmeden ve hiç umursamadan, yer olsun da diyerek gelenler için Ada’nın ikiye bölünen coğrafyasında benim de kaldığım Türk tarafı bir şekilde ya daha sükseli yahut da bilinmez bir ayak alışkanlığı yüzünden daha çok cezbediyor insanı ilk görüşte. Deniz kenarındaki balıkçılar bunda etken sanırım. Binalar yokuş yukarı konumlandığından feribotla gelirken ya da uzaklaşırken rol çalıyor diğer taraftan. Rum tarafı ve üzerine kurulu eğlencesi ise daha çok akşam kurulan meyhane sofralarıyla şenleniyor. Akşam üzeri restoranların dışarıya atmış olduğu masalarının arasından geçerken kulağınıza çalınan envai türdeki müzikler sizi farklı yerlere götürüyor. Telaşsız, nispet yaparcasına tüm dünyaya, geçmişinize, geleceğinize inat, durmayın yürüyün bu yollarda elleriniz cebinizde. Izgara balık, anason, tütün ve parfüm kokularını çekin içinize. Oturmasanız da olur. Paranız cebinizde kalır bahaneyle. Göz çapkınlığı yakışır her birinize. Göz kirası alınmıyor ki dünyanın hiçbir yerinde.

BOZCAADA YEREL TARİH MÜZESİ:

image

image

image

image

Muhakkak gelin, muhakkak görün. Görmüş olduğum adalar ve ziyaretçisi olduğum müzeleri arasında müstesna bir yere sahip olarak hatırlayacağım kendilerini. Neden bu kadar önemsediğime gelince, şimdilik yakın tarihli müzenin arka fonunda yatan başarı hikayesi ilgimi çekti her şeyden önce. Hakan Gürüney Odtü Fizik mezunu ve adaya nadide bir deniz kabuğunu bulmak umuduyla gelip, tutulup kalıyor anladığım kadarıyla ve kök salıyor yavaş yavaş. Ama onun kökleri başka başka köklerden de besleniyor ve başlıyor toplamaya filizlerini. Ada hakkında ne bulursa topluyor, biriktiriyor, hiçbir ada ve geçmiş yaşantısı hakkında bunca bilgi sahibi olup, bu kadar beslenebileceğinizi sanmıyorum açıkçası. İşin arkasında bir kamu kuruluşunca görevlendirilmiş devlet memuru olmadığından ve kendisi birebir açıklama yapıp, odaları tek tek gezdirdiğinden hem kendinizi değerli hissediyorsunuz, hem de birinci ağızdan bilgi almış oluyorsunuz. Oda oda gezdiriyor sizi nezaketle yaz odası, kış köşesi diye. Girişteki ilk odada hem Ara Güler’in bağışlamış olduğu Bozcaada fotoğrafları, hem de Ada sakinlerinin sakinlemek üzere kayıklarla gelişlerini gösteren, Ada yaşantısından ve yıllarla birlikte değişen ellerde sahip olduğu yeni çehresinden ufak çapta bilgi sahibi oluyorsunuz. İki katlı müzenin giriş yani birinci katı, Rum halkının inançlarından, Ada’ya gelen ve bir zaman geçiren yabancı uyruklu askerlerin hüzünlü mektuplarına kadar geniş bir yelpaze sunuyor ziyaretçilerine. Zemin katı ise çok daha ilgi çekici. Kimi artık unutulmaya yüz tutmuş meslekler ve meslek erbaplarının özel hayatlarını sergiliyor fotoğraflar, onlardan günümüze kalan parçalar eşliğinde. Nazik, neşeli, rahat insanlardır Rumlar. Düğünleri de öyledir, yaşantıları da. Tek tük bile olsa, en kuytu da da dursalar, dokuyu korumak, geçmişi yaşatmak adına hep olmalılar bir tarafta. Bizans ve Mezopotamya, biz kalmışız ortasında. Kendimi hangisine yakın hissettiğime gelince, Egeli kanıma rağmen ruhen her ikisinden de beslendiğimi düşünmekteyim. Tekrar dönecek olursak Müzemize, Tipitip’i anımsamak ve gülümsemek, nostaljik sakızları, rengarenk çıkartmaları ve sizde çağrıştırdığı anıları hatırlamak için bile efendim muhakkak geliniz ve görünüz! İlk insandan günümüze kadar gelen, mesleklerin atası, kolay kolay açıklayamadığımız dürtülerimiz ve bizi esir alarak kimi zaman bir tutkuya dönüşen ve zamanla güçlenen alışkanlıklarımızın müsebbibi avcı ve toplayıcı kodlarımızın nasıl olup da kanımıza karışmak bir yana hiç hissettirmeden sızdığını, tüm bunların bir insanı hayatta nerelerden nerelere sürükleyebileceğini ve kısaca bir başarı hikayesine de tanıklık etmiş olacaksınız iki arada bir derede. Buna değer, bence.

image
Büyük şeyler devrinin başladığını öngören bir mektup

image

image

SAÇAKLI:

Bozcaada lokantalarını ve aşçılarını, patronlarını, hepsini, hepinizi protesto ediyorum. Neden mi? Yöresel pardon Adasal bir lezzet olan Isırgan Çullaması’nı yapmayı bıraktığınız için. Üzerine de “Çok kolay, bak biz sana tarifini verelim, sen git bir güzel evinde pişir” dediğiniz için. Beyler, lokanta lokanta gezdim durdum, aranızda tas kebabım var harika diyeniniz bile oldu. Beyler, ben bazı şeyleri evde yapıp yiyebilseydim zaten aranmazdım deli deli, değil mi? Neyse, alacağım olsun hepinizden.

Geldim perşembe, döneceğim pazartesiye. Bugün günlerden pazar, bugün günlerden babalar günü. Denk geldi öylesine. Benim babam İzmir’de olduğundan, başlıyorum tüm babaların babalar gününü kutlamaya. Beş çocuk babası Hüseyin, kız babası Erdoğan, kız babası Derya, oğul babası Kenan, kimden kaç çocuğu olduğunu tam anlayamadığım Salman ilk karşıma çıkanlar. Yazıklar olsun bana, sıfır çocuk annesi olarak. Başkalarının aksine iki önemli gün var hatırlanması gereken. Annem babam yaşadığı müddetçe kutlayacağım, sonra da ağlayarak hatırlayacağım iki önemli gün. Sonra mı? Hiç kimsenin çocuğu olamayacağını anladığın o gün çok koyacak bazı şeyler(bu sözünü hiç unutmadım Banuhan Güvenir).

Ada’da karşılaştığım babaların gönüllerini fethettikten sonra Güveç’te bana ikram edilen çayımı içiyorum. Saçaklı’nın yeri burası. Güveç’te zeytinyağlı ve et yemekleri yapıyorlar. İnsan her gün balık yiyemez değil mi? Ben mesela. Erdoğan Baba’da bunun bilincinde. Ne çektik biz diye başlıyor anlatmaya. Hep çalışmış, pek okuyamamış bir sürü kardeşin en büyüğü olarak. Biriktirdiği bir sürü hikayesi, her akşam onu bekleyen 400 miligramlık rakısı var, içmeden yatağa girmediği. Tıka basa yemiş olduğum kahvaltının üzerine bir tabak mantı geliyor ikram olarak. O kadar tokum ama yemezsem o kadar ayıp olacak ve o kadar lezzetli ki. Çaresizim, yiyorum. Lezzetli bir çaresizlik yaşadığım.

image

AYDO(AIDO) CAFE:

Facebook sayfasında “uğrak yeri” olarak tanımlanıyor. O kadar doğru ki. Ada’da karşınıza çıkmasını istediğiniz biri varsa buraya oturun ve başlayın beklemeye. Elbet geçecektir O kişi, hemen şimdi olmadı bir zaman sonra. Söyleyin çayınızı, arpanızı, ister tavla atın, ister iki lafın belini kırın. Geleni izleyin, geçene bakın, benim göremediğim ve yakın tarihte açılacak olan kitap standının ziyaretçilerine bakın. Burası Bozcaada’nın gündüz ve gece hayatının nabzını teferruatlı ama kimselere belli etmeden usul usul tutan, fanatik Aydoğanseverler’in(Aydoğan İnce) uğrak yeri olup, babamın ismini taşıdığından olsa gerek son derece mesafeli ve çekingen yaklaştığım bir yer olarak kalacaktır anılarımda. Üstelik bünyesinde ön bacağı habire kırılıp durduğundan sahibinin kucağında istirahat eden ve melemeye melemeye melemeyi unutan bir kuzu, her sabah vapura binip Geyikli’ye geçen ve havasını aldıktan sonra da dönen, yaşını başını almış ve artık insanlaşmış ve neredeyse Türkçe öğrenmiş hev derken mev diyen, kuzu dilini de çözen bir de köpek barındıran, sahibinin gelenlerden yiyip içtiklerinin ücretini tam olarak almış olsaydı eğer sahilden beş yüz metrekarelik dükkan alabileceği rivayet edilen bir enteresan oluşum olup, haykırıyoruz aklımıza geldikçe kendileri “Yaşa yaşa yaşa!” diye.

BİR GARİP MEHTAP TURU VE POLENTE DENİZ FENERİ:

Gelir gelmez bir panik, bir heyecan ön rezervasyonumu öğleyin yaptırdığım ve benim için ayrılmış olan yol manzaralı ön koltuğa geçiyorum minibüs durağından. Adam başı yirmi lira. Çift şoförle kendimi uzun yola çıkmış gibi hissediyorum. Önce şarap ve reçel tadımına götürülüyoruz. Sonra da o koy bu koy tepeden fotoğraf çekimi için uygun her yerde mola veriyoruz. Ayazma’dan içkiler alınıyor. Nihayet mekana geliyoruz. Bir sürü araba var. Herkes o kadar hazırlıklı ki. Sandalyeler açılıyor, şaraplar dolduruluyor, biralar höpürdetiliyor. Havada garip bir elektrik var. Sigortacı bir çift, bir anne oğul ve ben ortamdaki romantizmden zerre etkilenmiyoruz. Koşa koşa Polente’ye gitmeye karar veriyorum. Gidiyorum da. Fener’in çevresini özel mülke girdiğinden çitlerle çevirmişler. Uzakta metruk bir taş ev var ve rüzgarın coşturduğu yel değirmenlerinin uğultulu sesi kaplıyor kulaklarımı. Ne aşığım, ne Don Kişot, sadece telaşlıyım ya minibüsü kaçırırsam diye. Polente’ye bakıyorum uzaktan. Deniz fenerleri hep böyle yalnızdırlar. İzole, tek başlarına, bir yamacın başında, gemiler karaya vurmasın diye yanar söner dururlar. Zirvede yalnızsındır her zaman. Bu Polente’ye ikinci gelişim ama nereden bilirdim üçüncü bir kez daha geleceğimi önümüzdeki günler içerisinde?

image

Koşa koşa geliyorum. O kadar esiyor ki. Bir kilometre git, bir kilometre dön saçlarım karışmışlar birbirine. Anne oğuldan anne olan minibüsün kuytusuna sinmiş soğuktan, yaşlı kadın. Karı koca önce memleketi kurtarıyor güneş romantizm saçarken, sonra memleketin haline içlenip içlenip kahroluyorlar çiftler güneşin batışını öpüşüp koklaşarak kutsarken. Parfüm kokuları yerini alkolün keskin kokusuna bırakıyor dönüş yolunda. Hiç içmemiş sigortacı çift kontak açılmazken daha çok daha derin bir sohbetin içine giriyorlar. Adam başı yirmi lirayı kişi sayısıyla çarpıp, minibüsün gün boyu kaç kez sefere çıktığından hesapla her şeyi her şeyle çarpıp toplayarak, yüzde otuz gideri de çıkardıktan sonra, çıkan rakamı on iki aya bölüp kabaca bir nihai ama kendince net, adamların aylık kazancına ulaşıveriyor erkek olan. Minibüsten çıt çıkmıyor. Erkek “İyi para diyor.” Böyle kazançlı bir iş bulsa kendi işini süratle kapatacağından bahsediyor. Kadın “Sen de iyi kazanıyorsun bırak yahu başkasının kazancını.” diyor. Minibüsten gene çıt çıkmıyor. Romantizm devri kapanıyor bir anda. Getirisi yüksek addedilen bu işin kime ne kazandıracağı kimsenin umurunda değil. Tek ayıklar olarak ben ve anne oğul dinliyoruz aynı çifti pür dikkat. Romantizm karın doyurmuyor olabilir ama ayaklı bir hesap makinesiyle evli olmak çekilecek çile değil kanımca. Dönüş yolunda ise pozisyon değiştiren ikinci şoförümüz(çünkü ilki efkarlanıp, bira içti ve daha çok efkarlandı) oyun havalarını açıp “Haydi kızlar eller havaya!” diyerek el çırpıp direksiyona burarak tempo tutmaya başlıyor. Hesapçı kocasından bıkan mağdur eş “Kızların içi ölmüş!” diyor. Asıl içi ölen kendisi olduğundan çevreyle avunmak istiyor sanırım. Ben mi? Tuhaf bir asabiyet vardı üzerimde kelimelerle açıklayamayacağım. Buraya tek başıma gelseydim bu kadar acayipliklere tanık olamacağımın bilincinde dönüyorum otele.

20150611_194929

AN
BE
AN  CAFE:

Deniz kenarında L şeklinde bir oturma düzeni olan sağ taraftaki geniş koltuklara çekildiğinizde önünüzdeki balıkçıya gelenleri tatlı tatlı izleyebildiğiniz, bir süre sonra kendinizi sinema salonundaymışçasına aksiyona kaptırdığınız, garsonların gündüzden başlayarak interaktif olarak sayım sayıp, masa kontrolü yaptığı, akşamsa kim gelmiş, ne yemiş, ne kadar içmiş, hesap ne gelmiş, kim itiraz etmiş derken vaktin su gibi aktığı, en güzel Kale manzarasına sahip, havaların havasına göre size verilen şalların sayısı artan, esintisiyle serinleten, güzel şaraplarını içtiğim yer.

image

Bir gündüz vakti kuşların acı çığlıkları gelmişti kafenin yan tarafındaki kayalıklardan. Yavru bir kargayı kapıp götürmekteydi bir martı. Çaresizce bağıranlarsa diğer kargalardı. Sonsuzluğa kadar kovalayacaklardı imkanları olsaydı. Martıysa karşı kayalıklarda işini bitirdi yavruyla. Bir anlıkmış hayat. Bir varmışsın, bir yokmuşsun. Bir yavru karga olmuşsun, sonra birden bir martının hışmıyla boğulmuşsun. “Ah evlatçım vah evlatçım” dediler durdular sen ruhunu terk ederken güzel evlatçığım. Çok ağladılar arkandan. Ama şimdiye hayat unutturdu onlara da.

HÜSEYİN VE AYGÜL:

Yarım günümüzü birlikte geçirdik. İstanbul, Sultanbeyli’den gelmiş olan aynı oteli paylaştığımız çiftle. Aygül Kastamonu’lu, Hüseyin Adıyaman’lı, anne tarafı ise Siirt’li. Mütevazı ve muhafazakar bir çift. Erkek saatlerce dalıyor. Kadın bir kez dalmış ve bir sonraki dalış için istekli görünmüyor. Erkek yüzmek istiyor ve beraber yüzmek istiyor, kadın o konuda da o kadar istekli değil. Erkek tırmanmayı seviyor, kadın yükseklikten korkuyor. Aynı burcu, aynı evi, aynı hayatı ve beş çocuğu paylaşıyorlar. Ama aynı denizi paylaşamıyorlar bir türlü. Ama birbirlerine karşı sevgisiz de değiller. Bizse bir süreliğine aynı otomobili paylaşıyoruz. Deniz mi, ben mi? Yok ben serçe parmağımı bir soktum bir çıkardım haziran ayında buz kovası gibi olan denizin kıyısından. Hal böyle olunca gidilmedik koy, görülmedik deniz bırakmayan çiftle beraber dolaşmaktan ben bir parça ıstakoza döndüm. Ama hiç anlamadım.

Erkek her bulduğu yola girmek istiyor. Sanırım hiç bir arabanın girmeye cesaret edemediği yolları açıyoruz, altımızdaki buldozermişçesine. Ağaçların dalları açık pencerelerden içeriye giriyor, yollar daralıyor iyice. Ormanın tam göbeğinde buluyoruz kendimizi. Ağaçlar intihar etmişler, belki de ecelleri gelmiştir, kim bilir? Boylu boyunca yatıyorlar hiç istiflerini bozmadan. Kurumaya yüz tutmuşlar çoktan. Çook uzun zamandan beri ormanın ve onun çocuklarının insan türünden olma ilk ziyaretçileri bizlermişiz gibi geliyor.

image

image

Araba dört bir yandan çizilmiş asi ve meraklı dallar tarafından. Erkek pasta cila lazım dönünce diyor. Kadınsa canın sağ olsun diyor. Hiç ummadığın insanlarla, hiç umulmadık anlar yaşarsın. Çook başka hayatların içinde, çook farklı dertlerin içine gömülecek olmamıza rağmen geri döndüğümüzde, o ormanın içinde, kavuşan ağaçlardan gökyüzünü görmenin mümkün olmadığı kuytunun ortasında bu dünyada ismini koyamayacağımız bir an paylaşıyoruz.

Nihayet Polente’ye gelebiliyoruz. Birkaç gün önce yalnız ve telaşla yürüdüğüm yolu konuşarak bitiriyoruz. Çitlerin ardından selamlıyoruz gene ıssızlığı. Ada’nın en batı ucundaki denizlerin bekçisini selamlıyorum içimden. Senin benimle bir derdin var ama nedir bilmiyorum henüz. Öğreneceğim bir gün gelir elbet.

IMG_2424[1]

image

ÖNEMLİ BİR NOT:

Kimden ya da nereden edindiğimi bilmediğim bir kaynaktan aldığım haberin asılsız olduğu ortaya çıktı. Babalar günü önümüzdeki pazarmış. Herkesin babalar gününü kutlayıp, kendi aralarında da kutlamalarını sağladıktan sonra bu bilgiyi edinmem çok çok faydalı oldu sanırım. Sakın benim ipimle kuyuya inmeyin, emi? Sakın. Halen daha anlayamadığım, esrarını koruyan bir şey var. Daha doğrusu hatırlayamadığım. Ben nasıl bir sabaha uyandım da, o günün babalar günü olduğuna karar verdim, daha doğrusu ilan ettim ve herkesi de inandırdım? Babamı aradım, kutladım. İnandı. Ada’da önüme çıkan, önünde bebek arabası ittiren, çocuğum var diyen herkesin gözlerindeki buğunun sebebi oluverdim bir anda. Bir kişi yalnız tereddüte düştü. O bugün müydü diye. Sonra da sustu, olabilir diye. Diğerleri tokalaşıp öpüştüler sayemde. Bu sene çifte bayram olsun gariplere. Bu da benden size hediye. Otel sahibi televizyon vardı kafalar dinlensin dedim televizyonları çıkardım dedi. İnternet olsa da ada psikolojisinden sadece kendi işlerinize bakıyorsunuz, ötesi hiç yokmuş ve hiç de olmamış gibi geliyor. Biraz gayret etsem Cumhuriyet Bayramı’nın geldiğine dahi ikna edebilirdim sanırım herkesi. Burada hiç kimse ne tanıkların ne de kanıtların peşinde nasıl olsa.

Kaldığım süre boyunca bir düğüne katıldım, birkaç ölüme(ölenlerden biri yavru bir karga idi, katili ise sokaklarda pardon bir havalarda)rast geldim, bir mehtap turu, iki Polente, bir orman ziyareti yaptım. Pazar akşamı feribot kuyruğunda çıkan kavgaları sinema izler gibi izledim. Tüm koylarını gördüm. Harika bir müze gezdim. Otları bakımsızlıktan dizlere değen, kimlerin yaptırdığı sır olarak kalmış, en bakımsız kaleyi fethettim. Bir sürü insan tanıdım. Onlar da beni. Aynı zamanda bir aile işletmesi olan ferah bir otelde güzel kahvaltılar ettim, güzel şaraplar içtim, nüfusumu da Çanakkale’ye aldırmaya karar verdim. Çok ciddiyim. Fahri vatandaşlık filan nasıl oluyor, hepsini araştıracağım önümüzdeki günlerde.

image

image

image

image

image
Gündüz başka
20150613_213347
Gece başka

image

image

image

image

image

image

IMG_2435[1]

image
Siestama dokunma. Süpürgeyi yersin kafana.
image
Bu ada bizim!!!

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: