BİR ŞEYLERİN PEŞİNDE, DÖRDÜNCÜ BÖLÜM : KOCAELİ, KANDIRA

Snapseed

BİR ŞEYLERİN PEŞİNDE, DÖRDÜNCÜ BÖLÜM : KOCAELİ, KANDIRA

GİRİŞ :

“Elli yaşındayım, elli yaşımın iki yaşını İstanbul’da geçirdim. Kalan kırk sekiz yaşım bu sokaklarda, şu caddelerde geçti. Sokağa çık, herkes herkesi bilir. Birisiyle konuş, hemen gelir sorarlar ne konuştunuz diye. Anlatabiliyor muyum?” Bir Goynük Erkeği

Hani Mudurnu’ya gidecektim? Hani oradan tekrar Safranbolu’ya doğru yol alacaktım! Hani! Ne olduysa bir anda oldu ama aynen şöyle oldu: Bavulumu çekiştire çekiştire gittiğim otobüs duraklarının olduğu yerde Erol Bey’le karşılaştım. Akşamdan odama girip çıkmayışım ona tuhaf gelmiş olacak, bana şaşkın gözlerle bakıyordu; belki de öldüğümü düşündü sesim soluğum çıkmayınca ya da intihar etmek için Göynük Hanedan Otel’i seçtiğimi. Olur ya çekiştire çekiştire taşıdığım bavulumun içinde de vakumlanmış bir ceset vardır ve canım et çektikçe bir parçasını kopartıp yiyorumdur. En iyi ve en makul ihtimal olarak camdan atlayıp kaçtığımı düşünmüş de olabilir. Bilse ki kapının arkasına sandalye koyup yastığımın altında çakı sakladığımı, daha da garipserdi hiç kuşkusuz. Bir şey olacağından değil, önlem olsun diye yapıyorum tüm bunları. Sormasalar adımı da söylemek istemiyorum. Fakat Göynük öyle bir yer ki, daha doğrusu Göynük gibi tüm yerler öyle yerler ki, bir gece geçirdikten sonra ertesi sabah tüm esnafın-adımınızı atmadığınız dükkanlar da buna dahil- bir yabancı olarak sizi tanıyor oldukları gerçeği. Benimserler benimsemezler, severler sevmezler bilemem ama en azından bilirler, bilemezlerse de sorarlar. Bir adam diyor ki; “Elli yaşındayım, elli yaşımın iki yaşını İstanbul’da geçirdim. Kalan kırk sekiz yaşım bu sokaklarda, şu caddelerde geçti. Sokağa çık, herkes herkesi bilir. Birisiyle konuş, hemen gelir sorarlar ne konuştunuz diye. Anlatabiliyor muyum?” Anlaşılmayacak gibi değil ki. Taşra sıkıntısı ve muzdarip olma hali ancak böyle özetlenebilir. Sabah kaymakamlığın olduğu tarafa geçtiğimde, bir pastanenin önünde oturmakta olan bir adam “Hoş geldin, nereden geldin, dün öteki pastanedeydin” dediğinde şaşkınlıkla “Gidiyorum” diyorum, “Gene bekleriz” diyor. Sonra da parmağının ucuyla ilerisini gösterip şöyle diyor: “Bu kadar, orada Goynük biter.” Hayretler içinde bakıyorum gösterdiği tarafa. Gerçekten de öyle, bir sonu var Göynük’ün gözle görülen. Bıçakla kesilmiş gibi bitiveriyor bir anda. Ben yaşadığım şehirlerin nerede başlayıp, nerede bittiğini bilmeden yaşadım içlerinde. Koskoca şehrin sığındığın bir köşesinden zar zor çıkartabilirsin başını ötelere. Birden çok girişi vardır şehirlerin, dünya gibi yuvarlaktırlar. Bir sarmalın içinde yuvarlandığını düşündürtür kiracılarına. Her zaman bir alternatifin vardır öte yandan. Sığınacak yerlerin vardır. Oysa burası tek giriş ve tek çıkıştan ibaret. Girdiğin yer de belli, çıktığın yer de. Nasıl olduğunu bilemeden girmiş olduğun yerde başlıyorsun büyümeye. Yıllar göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor. Evlilik yaşın gelince, kolaylıkla oluyor her şey. Büyüdüğün evde şimdi çocukların büyüyor. Hastanen burada, çocuklarının okulu şurada, zaten sende gitmiştin o okula çocukluğunda. Askerlikten kazasız belasız döndükten sonra, okuyup ettiğini düşün dışarda, gelip de açtığın eczane evinin olduğu sokakta. Kaç bayram geçirdin kim bilir dayanışma içinde komşularınla. Bahçe bitişiğin Ahmet Amca öldü çoktan, Zehra Teyze de arkasından. Çocukları bölüştü miraslarını. Sen hala aynı evdesin. Çıkmıyorsun, değiştirmiyorsun, değişmiyorsun. Çocukların uzaklarda. İş yok burada onlara. Arada devlet erkanı geliyor ilçene, ziyaret adı altında. Sözler veriliyor, sözler alınıyor ivedilikle. Tam da seçim arifesinde. Umurunda olmuyor. Sana dokunmuyorlar ne iyiliğine ne de kötülüğüne. Televizyonda göründükleri gibiler. Bazısı daha kısa ya da uzun sadece. Hap kadar kimisi. Gözükmüyorlar kalabalığın içinde. Geldikleri gibi de gidiyorlar nihayet, sakinliğe bürünüyor gene taşran. Vaatleri moral veriyor çevrendekilere. Konuşma konusu oluyor günlerce. Sonra da unutuluyor günler geçtikçe. Devam ediyorum, çıkışa yaklaşıyoruz el birliğiyle. Hep birlikte düşüyor saçlarınıza aklar. Kaç düğün, kaç sünnet yapıyorsunuz beraber. Taktığınız altınları koysaydınız bir köşeye, o köşeyi dönmüştünüz hep birlikte. Ne yaparsın küçük yerlerde adet böyle. Ömrün de bir sonu var elbette. Kemal’in kız lösemiden öldüğünde gözyaşların vardı bol bol harcadığın. Kemal öldüğünde o kadar ağlamadın. İçin cız etti sadece, çocukluğunda en çok onunla oynadın, sonrasında kahvedeki en iyi okey arkadaşındı. Bir kez olsun gönül koymadı beni yeniyorsun diye. Hafızanın bir kısmını gömdün onunla birlikte. O yüzden gözyaşların Kemal’den sana hediye. Şaşmayan bir saati var evrenin. Çıkışı merak ettin değil mi? Yok çıkışı girdiysen bir kere. Sonsuza dek ruhun da bedenin de Göynük’te, gidemez bir başka yere. Sen buraya aitsin, burası da sana. Bu düzen böyle. Aklıma geliyor da, elli yaşının, sadece iki yaşını dışarıda geçiren adam herhalde askerlikten bahsediyordu, sonra da gelmiş işte yuvasına, kendisini güvende hissettiği, sıkıştı mı borç para bulabileceği, veresiye alışveriş edebileceği toprağına. Bakmayın öyle, bunlar için mi dönülürmüş Göynük’e diye. Asıl bunlar için dönülür Göynük’e.

Bütün bunlar bir yana, kendi adıma konuşmam gerekirse, çevre planlamasına söyleyecek söz bulamadığım gördüğüm en düzenli ilçeydi Göynük. Fakat sokaklarında yürürken hep düz bir çizgi üzerinden geçtiğinizi düşünüyorsunuz, en ufak bir sapma yok sanki ve bu çizgiden şaşmak isteyenler için tek kaçamak olarak Çubuk ya da Sünnet Gölü ziyareti var yakınlarda. O an karar veriyorum işte: Kocaeli üzerinden Bursa’ya geçmeye çalışacağım. Pembe kayaların pembesini görüp, Bursa’nın yeşilini tadacağım. Var gücümle insanların içinde boğulacağım.

KANDIRA CEZAEVİ :

“Diyelim ki hapisteyiz, 
yaşımız da elliye yakın, 
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının. 
Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız, 
insanları, hayvanları, kavgası ve  rüzgarıyla yani, duvarın ardındaki dışarıyla” N. Hikmet

Önce Kocaeli’ne ulaşıyorum. Google map diyor ki, Kandıra üzerinden geçtiğin takdirde Kefken’desin. Ne güzel, yemyeşil bir coğrafya uzanıyor sağlı sollu. İçim açılıyor bir anda, ne güzelmiş buralar. Sakin ve yeşil coğrafyayı bölen bir manzara çıkıyor bir süre sonra karşıma. Kandıra Cezaevi’ne geliyoruz. Öğle vakti ve görüş saatlerine denk gelen saatler bunlar. Yakınlarını görmeye gelmiş insanlar kararlı adımlarla girişe yöneliyorlar. Arabalar, otobüsler, polis araçları, teller ve geniş bir araziye yayılı koskocaman bir beton yığını. Cezaevinin önünde duruyor otobüs. Doğulu bir kadın ve yanında ona nazaran genç bir adam inmek için hamle yapıyorlar. Nasıl Doğulu olunur değil mi, peki nasıl Batılı olunacağını biliyor musunuz, siz onu düşünürken ben de diğerini düşüneyim. Sonra da hiç konuşmadan kapatalım bu mevzuyu, bu sayfayı, tüm bunları. Bütün otobüs dönüp dönüp bakıyor onlardan yana. Neden? Çünkü herkes mahkum yakını nasıl olur diye merak ediyor. İnsan işte, uzaylı değiller mesela, üçharflilere de benzemiyorlar. Hayvan hiç değiller. Bugün doğulu olur, yarın batılı; bir mahkum yakını. Bugün kara kaşlı kara gözlüdür, yarın sarışın mavi gözlü. Bugün kadındır, yarın erkek. Bugün eştir, yarın anne. Kabahati işleyen kader’in mahkumuysa ortancıl, ya da en ufaklarıdır gözünden bile sakındığı. Bazen yanlış zamanda yanlış yerde olmuştur, bazen arkadaş kurbanıdır, bazen kıskançlıktan, bazen siyasetten, bazen el çabukluğundan, bazen kolay yollardan, bazen çekten senetten kısmen sepetten, bazen dürtüsel, bazen planlı ama suç denen olgu insanın içinde saklı.

Gözlerimi kaçırmaya çalışırken ana oğul olduklarını düşündüğüm insanların yüzünde gördüğüm rahatsız ifadenin tek karşılığı var; “utanç”. Kadın o kadar huzursuz ki. Kendilerine bakılmasından, suçlu bir yakınlarının olduğunun anlaşılmasından, bu durakta iniyor olmalarının tek bir sebebi olmasından kaynaklı utançları. Ne olursa olsun, insanın içi sızlıyor. İnince kurtuluyorlar mıdır? En azından mahkum yakını mahkum yakınının halinden anlıyordur da meraklı gözlerle süzmüyordur ötekini. Aynı gemide batan insanlar birbirlerini daha da neden dibe çeksinler ki?

20170411_143631-06
Kefken, KOCAELİ

PEMBE KAYALAR :

Kefken’den geçilerek gidilen ve Cebeci yolunda ilerlerken karşınıza çıkan tabelanın yönergesiyle nihayet varıyoruz adı gibi pembe kayaların olduğu sahile. Karadeniz’in hırçın dalgalarından nasibini aldığı belli olsa da, bugün hava güneşli ve deniz de bir hayli sakin. Güneşi batırmak gerek burada. Benimse ne o kadar vaktim, ne de sabrım var. Yazın tıklım tıkış oluyormuş burası, bütün o sahiller. Şimdiyse akşamdan kalmış boş bira şişeleri var. İki adam geliyor meraklı, bir de ben meraklı. Suyun içinde yumuşakken, dışarı çıkarıldığında sertleşen kayalar insan gücüyle kesilerek Osmanlı döneminde Sultanahmet Camii ve Rumeli Hisarı başta olmak üzere, kullanılmak üzere gemilerle taşınmış buradan İstanbullara. Buradan ötesi Şile, Ağva. Şoföre buradan intihar etmek için atlayan oldu mu hiç diyorum bir anda. Afallıyor, hiç duymadım diyor. Burası Karadeniz ne de olsa, insanı melankolikleştiriyor. Daha sert bir havada nasıl olabileceğini hayal etmeye çalışıyorum. İnsanın gözü tüm bu pembeliği görmeyebilir. İnsanın kendine karşı bir suç işlemesi gelebilir. Aniden, dürtüsel…

20170411_141444-06

KERPE VE ROMENLER :

Pembe Kayalar’ı görmüş oldum. Pembe miydiler? Evet, pembeydiler ve de suskun kayalar idiler. Sakin sakin oldukları yerde güzeldiler ama hepsi bu. Benimle konuşmadılar. Sonuç olarak bir an önce Kerpe’ye geçmem gerekiyor. Yeşilliğin içinden geçerek yaptığım bir kısa yolculuktan sonra önce belediye işçileriyle, sonra da temizlik işlerinde çalışmak üzere görevlendirilmiş matrak çingenelerle karşılaşıyorum. Ayaküstü konuşuyoruz. İçimden keşke fotoğraflarını çekebilseydim diye geçiriyorum, sonra da yanlarından ayrılıyorum. Çok fazla vaktim yok ve hızlı bir şekilde kısa bir tur atıyorum Kerpe’de. Her yer yazlık. Pek çoğu açılmamış. Her yer boş henüz bu mevsimde. Dönüş için harekete geçtiğimde kadınlı erkekli çingene pardon Romen grupla karşılaşıyorum tekrar. Onların ilerlediği beyaz minibüse doğru gidiyor ve binmek istediğimi söylüyorum şoförüne. Müdürümüze sorun diyor. Kibar bir bey olan müdürleri yolun başında bekliyor, rica ediyorum ve biniyorum izniyle ön koltuğa. Maalesef çok kısa süren, eğlenceli ve bol kahkahalı yolculuğum başlamış oluyor böylelikle. Fotoğrafınızı çekebilir miyim diye soruyorum. Biri çek çek ama meşhur et bizi diyor. Grubun en konuşkanı ve en kıdemlisi geldiler çektiler sonra da gittiler, kârımız ne ki bizim diyor. Sizin bir kârınız olmayacak diyorum. Öte yandan haklı da. Mavi tenteli evlerinin olduğu mahallelerine geldiğimizde grubun lideri olan kadın ben iniyorum diyor, birkaçı daha iniyor onunla beraber. Kalanların bir telaş pür telaş fotoğraflarını çekiyorum. Kocaeli’nin Kandıra ilçesinin Akdurak Mahallesindeydim bu fotoğrafı çektiğimde, belediyeye ait bir beyaz minibüsün içinde. Güneşten ve fotoğrafı çektiğim yerin imkansızlığından bu kadarı geldi elimden. Bu kare için burada olduğumu hissettim bir an için sadece. Fotoğraflarını çekmeyi geçirmiştim içimden, bir kısa yolculuk yaptık beraber dünya üzerinde. Hayat işte.

20170411_155030-02
Kandıra, KOCAELİ

 

BİR ŞEYLERİN PEŞİNDE, ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : BOLU, GÖYNÜK

20170410_151350-01-01

BİR ŞEYLERİN PEŞİNDE, ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : BOLU, GÖYNÜK

“Adalet nedir? Ağaçları sulamak. Zulüm nedir? Dikene su vermek.” AKŞEYH

GİRİŞ :

Uzuun bir dünün ardından, gözlerimi, erken bir sabaha daha Sapanca il sınırları içerisinde yer alan Taraklı’da açıyorum. Akşamdan bayılarak uyuyup kimselere şu saatte kalkarım, bu saatte giderim diyemediğimden, odama girip de bir daha da çıkmadığımdan, Ferah Hanım odasında ve sessizliğin ortasında şaşkın ama ferah bir şekilde ayılmaya çalışıyorum şimdi. Aşağıdan gelen ses artık dünyaya açıldığımızı söylüyor. Kilidin içinde birden çok defa dönen anahtarı tutan elin sahibi Nazan Hanım oluyor. Umuyorum adını doğru hatırlıyorumdur ama bana nefis bir kahvaltı hazırlıyor hızlı hızlı. Ekmek almaya gidip geliyor aynı hızla. Oğlu geliyor biraz sonra. Oğlu okula gidiyor daha sonra. Yalnız başına gelmiş bir kız daha var kahvaltı bekleyen. O omlet istiyor, ben yumurtaya yerim olamayacağını hissediyor ve istemiyorum. Bana bazlamam var diyor. Taraklı’da ne yesem güzel geliyor bunu anladım ama havuç ve elma reçeli, ama daha çok havuç reçeli nasıl güzeldi anlatamam(kırk iki yaşındayım, biraz damak tadım gelişti geç de olsa, eskiden ne yediğimi unuturdum, sonra sonra bir parça minnet duygum gelişti şükür). Gerisi zeytin, peynir… Hanımeli Konağında çalışan Murat ve Nazan’ın isimlerini giderayak ancak öğrenebiliyorum, onlar da benimkini. Mevzu Tarak’lıysa, içiniz rahat olsun. Kimse sizi zorlamıyor herhangi bir konuda. Adınızı bile son dakikada söyleseniz yeterli olabiliyor.

Snapseed

Snapseed

Snapseed

20170410_151037-01
Gazi Süleyman Paşa Cami

GÖYNÜK :

Bir taksi tutuyorum Göynük’e gidebilmek için. Mecburen. Uçarcasına götürüp bırakıyor beni. Bavulumu parkın içindeki kafeteryaya bırakıyorum. Ne kalacak yerim var ne de bildiğim bir emanethane. Ama biliyorum ki koyduğun gibi bulursun böyle yerlerde emanetini. Adı üzerinde çünkü; “emanetin”. Şeytan Göynük’ü tanımıyor daha. Öte yandan şoför bugün Göynük pazarıdır diye müjdelemişti. Ne sevinmiştim o an anlatamam. Bir ilçenin pazarının olduğu gün yakın köylerden insanlar gelir ve bu da renktir. Pazarın yanındaki kahvede oturup fotoğraflar çekiyorum. Ben onlara serçe diyorum. İki serçe yakalıyorum ve masumiyetlerinden faydalanıyorum. Serçelerden bir tanesi bize ne faydası dokunacak bu çekeceklerinin diyor, size bir faydası olmayacak diyorum açık yüreklilikle. Göynüklü Şerif ve Hüseyin sabah sabah poz veriyorlar objektifime.

IMG_0125

IMG_0130

IMG_0415
Peynir Pazarı
20170410_144914-01
Göynük Pazarı

Göynük, Ayaş-Sapanca Koridoru adı verilen, ipek yolunun yanı sıra kral yolu, Roma yolları, Osmanlı’nın doğu fetih ve Evliya Çelebi’nin Seyahatname güzergahları arasında yer alan bir başka durağı imiş aynı zamanda. Sapanca, Geyve, Taraklı, Göynük, Mudurnu, Nallıhan, Beypazarı, Güdül ve Ayaş bu güzergahta yer alan yerler sırasıyla. Benim gördüğüm kadarıyla, ister istemez de olsa Taraklı’yla karşılaştırdığımda, çevre planlaması yerli yerinde, derli toplu, temiz, orjinalliğini korumakla birlikte restorasyon açısından kaynak bulmakta sıkıntı çekmediği aşikar olan, çokça da yaşlı nüfus barındıran, eski evleri ve konaklarıyla Safranbolu’yu anımsatan, bir bekçi misali konumlanmış Cumhuriyet döneminden yadigar Tarihi Zafer Kulesiyle göz kamaştıran, Fatih Sultan Mehmet’in akıl hocası, mutasavvıf, alim-tabip ve şair Akşemsettin Hazretleri’nin ya da benim sevdiğim adıyla Akşeyh’in türbesini barındıran, kıyısında serinlemek için iki tane de gölü olan Göynük için fetih hareketimin borusunu öttürüyorum Allah’ın izniyle. Bu topraklarda bir parça icazet almak gerekiyor göklerdekinden. Buranın havası, suyu onu gerektiriyor azıcık. Kendi küçük fethimi ortama uyum sağlayarak gerçekleştiriyorum. Umuyorum beni anlıyorsunuzdur. Burası Bolu, Göynük dolayları ve hava fetih için açık, sıcaklıksa artı on derece. Ordumu sığdırdığım valizim parktaki kafeteryada, silahlarımdan tabletim, telefonum ve yedek şarjlarımsa yanımda. Başlasın lütfen.

Snapseed

20170410_154451-01

ZAFERLERE GEBE İLK DURAĞIM : TARİHİ ZAFER KULESİ

…’ne dilim dışarda tırmanıyorum. Kalabalık bir grup karşılıyor beni. Çıktığıma değdi diye düşünürken, bu kalabalığın kule çevresinde çalışan işçiler olduğunu kavrıyorum. Fetihle dopdolu aklım, egomu ısırmaya başladı bile. Ortalık toz duman ve hüsranımı umursamaz görünen işçilerinse tek dertleri öğle yemekleri. Fikir ayrılıklarıysa yemekten önce çay isteyip istemedikleri. Dünya için küçük, anı yaşayanlar için büyük hevesler fethimi bölse de benim de aklımda öğle yemeği var aslında. Ne yesem acaba? İçine giremediğim, hatta yüz metreden fazla yanına yaklaşamadığım Zafer Kulesi ilk mağlubiyetim oluyor böylelikle. Maça bir sıfır yenik çıkıyorum ve bu hiç hesapta yoktu. İçeri aldığım dilimle yokuş aşağı iniyorum sessizce.

AKŞEMSEDDİN TÜRBESİ :

Göynük’ün üzerindeki izlerinin silinmesinin mümkün olmayacağı, Göynük’ü Göynük yapan mutasavvıf. Şam doğumlu, Hacı Bayram Veli’nin müridi, Fatih Sultan Mehmet’in hocalarından, İstanbul’un da manevi fatihi aynı zamanda. Saçı sakalı ak olduğundan ve hep beyaz esvaplara büründüğünden “Akşeyh” olarak anılmaktaymış. Şimdiyse şöhretten uzak sakin sakin yatmakta ebedi istirahatgahında. Bir yanında asası diğer yanında oğullarıyla. Bir zamanlar ve çok zamanlar önce yani sene 1453’ü gösterirken, ellerinde çiçeklerle padişahını karşılamak için bekleyen halk, padişah sandıkları beyaz sakallı, ağır duruşlu olan Akşemseddin’e uzatırlar çiçek demetlerini. Akşemseddin göz ucuyla Fatih’i göstererek: “Sultan Mehmet odur, ona veriniz” derken, FSM, onlara: “Gidiniz, çiçekleri gene ona veriniz. Sultan Mehmet benim, ama o, benim hocamdır”, der ve İstanbul’a ilk Akşemseddin girer. Mutasavvıflığı ise aynı zamanda tıp, astronomi, biyoloji ve matematik alanındaki çalışmalarını kapsayan çok yönlülüğünden de gelmektedir. Mikrobiyolojinin babası sayılma nedeni tarihte ilk mikrop teorisini ortaya atmasından kaynaklanıyor. Az yiyip, az uyuyarak, halka az karışıp, Allah’ın adını sık zikrederek manevi huzura erilebilir ancak diyen Akşeyh’e, Diyar-ı Akşemseddin olarak bilinen Göynük’ten soruyorum sesimi bir anlığına da olsa duyacağını umarak; kaderin esirin diye buyurmuşsun hani, ya kader eserinse? Aklın varsa kimsenin bulunmadığı tarafa doğru yola çıkma demişsin, ben hep tersini yaptım Hocam, sakın kafa tutmak için böyle yaptım sanma, içimden öyle geldi, beni anla. Ekmeği ve helvayı soğuk ye demişsin, nefsini köreltmek için bu da anladığım kadarıyla, bu yüzyılda biz rejim diyoruz ona, kısaca. Bir de Allah sevdiği kulunun rızkını kısar da verir demişsin, çünkü dünya nimetlerinin azlığı gönül aynasının pasını siler diye de eklemişsin. Fatih Sultan Mehmet olmak varken, yüzlerce yıl sonra tebaa olmak hoşumuza gider mi sanırsın Hocam! Bunların dışında kalan tüm nasihatlerini okuyorum teker teker. Yusuf Bey Caddesi üzerindeki duvarlar onun öğütleriyle kaplanmış boydan boya. Göynük’ün üzerine sinmiş, onunla bütünleşmiş adeta. Oysa ki Ömer Sikkin(bıçakçı demekmiş) ya da yanlışlığa mahal vermemesi açısından Bıçakçı Ömer Dede Türbesi ile Debbağ Dede Türbesi de ziyaretçilerine açık vaziyette. Debbağ Dede’ninki evlerin arasına sıkışmış olsa da Ömer Sikkin’in türbesi ferahta. Okuduklarım kadarıyla Akşemsettin Hazretleri ile arasında bir çeşit erk kavgası olmuş, Hacı Bayram tarafından kurulmuş olan Bayramiyye tarikatı aralarındaki sürtüşmeden ötürü ikiye ayrılmıştır. Ömer Sikkin’in temsil ettiği kola Bayrami Melamiliği, Akşemseddin Hz.’nin temsil ettiği kola da Bayramiyye-yi Şemsiyye adı verilmiştir. Türbesinin içerisinde çerçeveletilmiş bir de yazı vardır. Der ki; “Bismillahirrahmanirrahim! Rabbimiz! Müslümanların dağınıklığını gider, hep birlik ve dirlik ver. Kalplerimizi birbirimize ısındır, bizleri birbirimize sevdir, bizden bütün şerleri ve zararları uzaklaştır(s.a.v)AMİN.”

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Snapseed
Bıçakçı Ömer Dede Türbesi(Ömer Sikkin)

HANEDAN BUTİK OTEL ve GÖYNÜK BELEDİYESİ YÖRESEL EL SANATLARI MERKEZİ:

Otelin sahibi ve işletmecisi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi, Coğrafya Bölümü mezunu ve emekli coğrafya öğretmeni olan Erol Bey, Göynük’ü, konaklarını ve daha da bir sürü şeyi hızlı hızlı anlattıktan sonra beni alıp belediyeye ait olan Yöresel El Sanatları Merkezi’ne götürüp bırakıyor. Benden önce on kişilik gazeteci grubunu ağırlamış otelinde. On kişi gezmek nasıl bir şey diye düşünmeye başlıyorum. Baş edemeyeceğim bir durum sanırım. İnsanlar tanıdıkça sevilesi değil, kaçılası şeylere dönüşüyorlar ve yaradana rağmen yaratılan her zaman sevilmiyor. İçimdeki insan sevgisini saklandığı yerden çıkartamazsam iyice içime kapanıp tek kişilik bir köy besleyeceğim yüreğimde, çaresizce. Şimdi de bir sürü kadının ortasında kalıveriyorum. Fakat bakıyorum da, çoklar ve mutlular. Nasıl mı? Mutlu musunuz, hayattan bir beklentiniz var mı dediğimde, mutlu muyuz değil miyiz bilmiyoruz ama bir beklentimiz de yok diyorlar. Büyük hırsları yok, küçük endişeleri var. Genç kızlar gelip gidiyor ara ara. Hiçbirinin yanlış zamanda, yanlış bir aileden doğduklarına dair şüpheleri ya da tam tersi yanlış çocuklar mıyız düşüncesi taşıdıklarını sanmıyorum. Tasasız görünüyor gençler. Coşkuları içlerinde saklı, zaten hepsi de kapalı. Hanımların fotoğraflarını çekerken gülüşmeden edemiyorlar kendi aralarında. Temiz, titiz kadınlar hepsi, belli. Evlerine git mis gibidir şimdi. Akşam yemekleri sabahtan yapılmıştır, buradaysa şimdi çay vakti. Bir çaylarını içiyorum ben de, gitmeden. Kültürel miraslarımızı yeni nesillere taşımak adına, kadınlar açısındansa altın bilezikmişçesine birer sertifika sahibi olmaları ve günlük cüzi bir ücret karşılığında harçlıklarını çıkarmak için tokalı örtme yapmayı öğrenip, öğretmeleri çok çok önemli. Aklıma geliyor da içim cız ediyor bir an kapatılan Köy Enstitülerini düşününce.

Snapseed

Snapseed

Snapseed

ÇUBUK GÖLÜ, ÇOBAN KADIN VE KARA HOROZ :

Merkezde bulunan taksi durağından sıradaki araca biniyor ve Çubuk Gölü’ne doğru düşüyoruz yola. Genç bir çocuk götürüyor beni. İyiniyetli de. Rahat ediyorum arka koltukta. Her yerde Ankara Belediyesi’nin izleri var diyorum. Öyledir diyor. Arada Gökçek eşiyle gelir, eski belediye başkanıyla yemek yer ve döner diyor. Fatih Sultan Mehmet’in hocası Akşeyh’e duyulan bir minnetin gelenekselleşmiş hali sanki bu yapılanlar. Otoriteyle hiç sorun yaşamamış Göynük’ün, her daim bir koruyanı kollayanı olmuş ve bu konuda da hiç sıkıntı çekmemiş sanki. Hep kayrılmış, hep kollanmış. Bu ayrıcalığıyla beni bile şaşırttı doğrusu.

Çubuk Gölü yolu nazik popolarımız için çok ergonomik değil ve çalışmalar sınırsız bir şekilde sürdüğünden  hoplaya zıplaya ilerliyoruz. Daha doğrusu çalışma yapan kimse yok. Yol boyunca koyun sürüleri kesiyor yolumuzu. Hele bir tanesine çobanlık eden kadın asla aklımdan çıkmayacak. Elinde değneği ve tüm telaşıyla, arabadan kaçışan koyunlara bağrıyor çığlık çığlığa. Peşlerinden koşuşturuyor, çoban köpeğini koyunların peşinden gönderiyor. İlçedeki kadınların şehirliler gibi yaşadığını anlıyorum. Benden farklı yaşamıyorlar. Asıl emekçi bu çoban kadın. Sürüsünü gütme telaşında, ayağında plastik ayakkabılar, içinde de yün çoraplar koşturup duruyor yola dağılan koyunlarını toplamak için. Her koyun ayrı ayrı süt demek, peynir demek, et demek. Sorsan, mesleğin ne desen bakar yüzüne öylece. Saysa yaptığı işleri tüm gün boyunca, apışıp kalırız karşısında. Mevzu, gezmek ve yürümek dışında bir şey olduğunda tembellikten ölen benim için özellikle, bu çoban kadın bana çok şey ifade ediyor. Böylesi çıkar karşına aniden. İyi ki varlar yeryüzünde.

20170410_164236-01
Göynük, BOLU
20170410_164247-01
Göynük, BOLU

Gölün kıyısına varıyoruz nihayet. Bir dizi çekilmiş burada zamanında. Onlardan yadigar tüm bu yel değirmenleri. Manzara harika ama gölün kenarı buz gibi. Akşam üstü olmuş, hava soğumaya başlamış artık. O kadar üşüyorum ki. Kutba düşmüşüz gibi oluyor bir anda. Göynük ılıktı buraya nazaran. Gölün kenarındaki kafeterya açık mı belli değil. Öte yandan gölün karşı kıyısındaki köy olduğu gibi İstanbul’da olsa, denize nazır yalı muamelesi göreceklerinden herhalde trilyon ederler. Şimdiyse yazı beklerler biraz hareketlenmek ve ısınmak için. Bizse evlerin arkasından dolaşıyoruz yola çıkmak için. Bir horoz çıkıyor bizden önceki kamyoneti görür görmez ve sen ne arıyorsun burada der gibi ötüyor ona hırsla. Sonra biz geçiyoruz ve bize de aynısını yapıyor. Hayvanın tabiatı değişik. Kendisini mahallenin muhtarı gibi görüp, gelene gidene öfkeden kabarttığı kanatlarıyla duvarın üzerinden bir anda fırlayıp, hesap soruyor sanki üü ürü üü’süyle. İleride köpekler var. Hayvanlar sakinlikten başlarını zor kaldıran çoban köpekleri, bu kara horozsa pek fena atarlı. Zaten onların yerine de çalışıyor ve köpekler görevlerini bir horoza devretmiş olmaktan hiç de şikayetçi görünmüyorlar. Gülmekten fotoğrafını çekemiyorum şu kara horozun. Sanki bir ruhu var ve o ruhta böyle muhtarlı birazcık.

IMG_0212

Snapseed

IMG_0370

SONUÇ OLARAK :

Osmanlı’dan miras, değişmemekte ısrarcı ama gelenek göreneklerine de sahip çıkan, geçmişteymişsiniz hissi yaratan fakat bundan da şikayetçi olmayan, yeni dünyanın ve yeni düzenin varlığından haberdar olup kendi kozasını örmüş içinde yaşayan, ondan ötürü de kendi halinde yaşamakta olan ve bu özelliğiyle desteklenip yaşatılan temiz ve bakımlı bir taşra kasabasındaydım bir gün boyunca. Aynı sokaklarda birden çok kez dolaştıktan sonra yüzümün eskidiğini hissettim, herkes tanıdık gelmeye başladı ya da ben herkese tanıdık gelir oldum ve yine aynı şeyi yaptım. Odama girdim. Sabaha kadar da bir kez olsun dışarı çıkmadım. Akşam çökünce asabım bozulmaya başlıyor böyle yerlerde, huzursuzlanıyorum küçük yerde karanlık basınca, bir de yalnız kalınca. Gündüz neyse de.

20170410_154911-01

BİR ŞEYLERİN PEŞİNDE, İKİNCİ BÖLÜM : SAKARYA, TARAKLI – 2

20170409_131930-01
BİR ŞEYLERİN PEŞİNDE, İKİNCİ BÖLÜM : SAKARYA, TARAKLI – 2

Taraklı yazımı iki bölüm halinde yayınladığımı görüp, bir günden fazla bir zamanı bu ilçeye ayırdığımı düşündüğünüz anda ilk yanılgının kucağına düşmüşsünüz demektir. Ben hala aynı gündeyim çünkü. Sonsuz bir pazar yaşıyorum ve bitmek bilmiyor. Fakat şikayetçi olduğum da söylenemez. Sadece imkansızlıdaymışım hissine kapılmaya başladım. Ne Taraklı ne de reklam filmindeki ismiyle Mümkünlü; burası İmkansızlı ve İmkansızlı’da zaman donmuş sanki. Birçok yol yürüdüm, birçok insan gördüm, iki düğün yemeği, kaşıklı bir düğün dansı, bir ulu ağaç, bir yolculuk sığdırdım günümün sadece bir kısmına ve saatime baktığımda dört olduğunu görüyorum hayretle. Dakikalar geriye mi gidiyor ne! Zaman seni tüm ağırlığıyla eziyor burada. Zamanı yakamıyorsun kolaylıkla İmkansızlı’da. Pardon Mümkünlü’de. Pardon Taraklı’da. Her neyse.

Snapseed

20170409_131019-01

20170409_130932-01

Snapseed

20170409_162940-01

20170409_130221-01

Snapseed

Bugün restoranların pek çoğu kapalı burada. İki ayrı düğün yemeği münasebetiyle pek fazla rağbet görmeyecekleri  düşünülmüş olsa gerek. Taraklı esnafıysa benden habersiz anlaşılan. Yine acıkıyorum çünkü. Ara sokaklarından birindeki esnaf lokantasında işkembe çorbası içiyorum. Dört lira. Taraklı’da yaşamak mümkün gibi gelmeye başlıyor o anda. Cumartesi kına, pazar günü düğünler, ucuz ama lezzetli mutfaklarla bezeli lokantalar… Küçük kurnazlıklar vardır bazen hayatı yaşanır kılan. Valla. Büyütemediğin bir hayatın varsa, bu küçük kurnazlıklarla günü güne bağlayıp, bir ömrü bitiriverirsin kolaylıkla. Memur olup atanmalı buralara. Havası temiz, yeşili bol, insanı uslu. Eşinin görevi münasebetiyle buraya tayinleri çıkmış bir ya da iki çocuk annesi bir kadınla konuştuğumda, insanlarından zarar gelmeyeceğini söylüyor. Gece on ikide sokağa çıkıp komşudan gelebilirmişsin. Kadınları kapalı diyorum. Ben açığım ve beni kabul ettiler diyor. Anadolu’nun bazı şehirlerinde öyle olmaz, seni istemezler, aralarına da almazlar diyor. Ama diyor, kadının eğlencesine erkek, erkeklerinkine kadınlar karışmazmış. Dünkü… Hayır, o aslında bugündü. Dilimin buğusu kalabilir her an için ve ben bugüne sıkışmış olabilirim tıpkı Groundhog Day’deki hava durumu spikeri Phil’i oynayan Bill Murray gibi. Mümkünlü burası diyorum içimden. Taraklı olması için bir sebep yok, zaten kimsenin tarak sattığı da yok. Varsa yoksa boy boy tahta kaşık, bir de kaval var seyyarlarda. Ben de bir tane kaval, bir tane de şimşirden oyma tahta kaşık alıyorum. Kaşık iyi çıktı, kavalıysa sadece öttürebildiğimi kabul etmek zorunda kaldım zamanla.

20170409_135052-01
Ertan, cümbüş çalar

Bugün ve her gün, anladığım kadarıyla hep aynı noktada, önünde kocaman sepetiyle ve Gazi alt kimliğiyle cümbüş çalan ve yanık yanık söyleyen Ertan’ı dinliyorum karşısına geçip. Konuştuğumuzda ne söylediğini anlamıyorum ama şarkıları anlaşılır. Nedeniniyse bir süre sonra kavrayabiliyorum ancak. Şarkı söyler gibi konuşuyor çünkü benimle. Bir şarkıya başlar gibi başlıyor cümlesine, bazen dalgalanmalar oluyor sesinde. Cümlesini sonlandırdığında, bu şimdi hangi makamdı acaba diye bir düşüncedir alıyor beni. O bir sokak şarkıcısı ve de müzisyen aynı zamanda.

20170409_134814-01

Mümkünlü kasabası bakkalının önünden geçiyorum. Gözüme çok sevimli görünüyor. Küçücük bir dükkan. Taraklı bakkal cenneti ama Mümkünlü Bakkalı en sevimlisi. Duvarında asılı kuru bakliyatı ölçmek için kullanılan plastik ölçeri ise efsane(nerdeyse faraş diyecektim, plastik ölçere çevirdim. TDK’ya sormak gerek bunun adına acaba ne desek?) 2011’de çıkan yangındansa eser yok bakkalda göründüğü üzere.

Gündüzki kalabalık, coşku yok olmuş sokaklardaki. Pazar gününün hüznü derdim ben buna, eğer şehirde olsaydım. Bir pazar akşamı dünyanın sonu gelecek, söylenecekler söylenmiş olacak, yapılacaklarsa bitmiş. Bense tek bir şiir yazamamaktan muzdaribim aylardır. Ya coşkumu kaybettim ya da hüznümü. Ayırt edemiyorum. Ondandır bu dolaşmalarım umutsuzca. Umudumu da kaybetmiş olabilirim. Çok üzülüyorum ama bazen neden üzülmeye başladığımı bile unutmuş oluyorum. Bu iyiye işaret olmayabilir ama umursamıyorum. Yaşamam gerekiyor. Yaşamak önemsenecek bir şey değil, bir gereklilikmiş sadece.

IMG_0347

Snapseed

20170409_135827-01

İyi ki burada yani Hanımeli Konağı’nda kalıyorum. 2000’li yıllarda İzmirli iki arkadaşın satın aldıktan sonra aslına sadık kalmak suretiyle restore ettirdikleri; tarihi 1900’lü yılların başına dayanan konağın adı gibi ferah, Ferah Hanım odasında kalıyorum. Duş alıp yatağa girdiğimde saatime bakıyorum: Aman Allahım, sadece yedi. Zaman bir parça ilerlemiş ama gene yavaş ilerlemiş. Bütün hisleri yaşadım gün boyunca. Doğruldum şimdi yatağın ortasında, cin gibi düşünüyorum. Yaşadıklarımı kafamda özetlemeye çalışıyorum. Sabah Sakarya’daydım, öğlen olmadan Taraklı’ya vardım. Habire yemek verdiler yedim, su verdiler içtim. Düğünlere davetiyesiz girdim. Kimseye hesap vermeden fotoğraflar çektim. Bir oturduğumla bir daha oturma şansına erişemedim. Endişe duydum, mutlu oldum, mutsuz oldum, eğlendim, hüzünlendim, baktım ve gördüm, hem izledim hem dinledim, yorgun hissettim, dünyayla barışık hissettim, ulu çınar ağacının altında hüzünlendim, üç asırdan fazladır ayakta kalmaya çalışan üç katlı Osmanlı’dan kalma evlerin arasında dolaşırken kendimi yaşlı hissettim, kalabalığın içinde hem yalnız hem başım kalabalık hissettim, üzerimde bir sürü bakış hissettim, bazen bitkin bazen enerji dolu bir kaşif gibi hissettim. Cesur Yeni Dünya’yı keşfetmedim, zaten cesur bile değilim. Sadece kendi ülkemde yeni bir yer keşfettim. Başımı sokacak bir yer, yiyecek yemek, içecek su buldum, telaşsız insanlar vardı, sorularıma yanıt verecek sabırları vardı. Ben daha ne arıyorum bilmiyorum dediğimde, gelin de beni vurun. Ben aradığımı bulmuşum. Bu en verimli başlayan yolculuğummuş.

Snapseed

20170410_083112-01

20170410_083148-01

BİR ŞEYLERİN PEŞİNDE, BİRİNCİ BÖLÜM : SAKARYA, TARAKLI – 1

20170409_131455-01

BİR ŞEYLERİN PEŞİNDE, BİRİNCİ BÖLÜM : SAKARYA, TARAKLI – 1

GİRİŞ :

Yola çıkmadan önce güzergahımı şu şekilde belirlemiştim: İlk durağım olan Sakarya merkezde kalmayacak, hemen Taraklı’ya geçecektim. İkinci gün bir başka Cittaslow olan Göynük’te konaklayacak, üçüncü günün sabahında da Mudurnu ve Abant’ı görüp bir kez daha Safranbolu’ya doğru yol alacaktım. Daha önce gitmiş olduğum Sinop’un Cittaslow olarak kendini kabul ettirmiş ilçesi Gerze ise son durağım olacaktı. Özetle cittaslow cittaslow dolaşacaktım. Fakat ister kader deyin, ister hepsi senin elinde canım deyin; Taraklı ile başladığım yolculuğum hiç de Sinop Gerze’de son bulmadı. Anlatayım okuyun, anlatayım anlayın, ben anlatayım sizler de gezmiş kadar olun. Olmayacak mısınız? Neden? O kadar mı zamansal açıdan dardasınız? Yoksa Taraklı sizi o kadar da heyecanlandırmıyor mu? Bir Venedik olsaydı iyiydi de diyorsunuz, değil mi? İnternette bir sürü Venedik gezi yazısı, kitapçılarda hakkında yazılmış birçok kitap bulacağınızdan eminim ama. Oysa ki Taraklı daha çok yeni, bir de bunu deneyimleyin derim. Bir de, lütfen ama, öncelikle kendi iyiliğiniz için isminin baş harfi olan te sesini doğru düzgün söyleyin yoksa yanlış anlaşılmalara sebebiyet verebilirsiniz. Şunun gibi:
-Ben (?)araklı’ya gidiyorum.
-Karşı taraf: Bence bi dur, bi iyice düşün gitmeden önce, bana sorarsan ilk önce tımarhaneye git. Lan Memed senin kız kardeşinin evlilik yaşı gelmiş de geçiyor şu hale bak tek başına nerelere gidiyor!
-Abi: Biliyorum onlar (?)arakçılarmış.
-Karşı taraf: Hiç normaliniz yok mudur? Ya da şöyle sorayım, en normaliniz bu mudur?

O işin esprisiydi. Benim hiç olmadı. Bildiğim kadarıyla. Böyle günde espri mi olur diyorsunuz ama sakın beni konuşturmayın fazla fazla. Dönüşte zar zor bulduğum tek kişilik bayan yanı sayesinde seçim için dönmeye çalışan binlerdendim sadece, ve gecenin bir yarısı ulaşabildim ancak evime. Sonuç mu? Hile hurda. Çarşafa dolanmaya meraklı bir sürü kadının ve onların gidişattan kaygı duymayan kocalarının, babalarının kurbanları oluyoruz yavaş yavaş. Kırsal kesim neyse de, şehirdekiler insanın kanına dokunuyor. Her konuya bilinçle yaklaşmak, bilimin ve bilimadamlarının açtığı yolda ilerlemek dururken, köstebekler gibi yaşamak, hayatının kontrolünü kendinden başkasını düşünmeyen adamlara vermek yakışıyor mu ne sana ne bana? Türkan Saylan’ı sakın unutma! Uğruna savaşmadan verdiğin bir hakkı kaybetmeye nasıl da gönüllüsün bunca! Sakın bir gün kadınlar olarak çoğunluk olduğunuzda gelip ahkam kesmeyin başımıza. Kıskançlıkla bizi de kendinize benzetmeyin, sakın ha! Kimisi gönülden, adetten, küçüklükten gelme alışkanlıktan, has dindarlıktan yapıyor biliyorum ama, sen sakın sonradan olmalardan olma.

Bu konular açıldığında uzayan tırnaklarımı törpüleyerek devam ediyorum yazıma. Yola çıkmadan önce, ben Taraklı’ya gidiyorum dediğim herkes mütebessim ifadelerle bakmıştı yüzüme. Bir kişi de ben gördüm orayı dememişti yalnız, dikkatinizi çekerim. Dünyaya bir hayvan olarak gelseydin sorusuna böyle zamanlarda verebileceğim iyi bir cevabım var artık benim de sonunda. “Bir tazı”. Hem de burnu çok iyi koku alan bir tazı. Doğru yoldayım sanırım. Sakarya’nın az bilinen ilçesi Taraklı yazımı sonuna kadar okuyanlarınıza bir ödül olarak gökteki en yakın yıldızı indirip vereceğim, beraberinde de Taraklı gezi yazım benden size hediye, daha ne? İyi okumalar diler, esprinin ve öfkenin dozunu kaçırmamayı, daldan dala atlamamayı temenni ederim kendi kendime.

Snapseed

Snapseed

20170409_125229-01

TARAKLI :

Sabahın köründe, üstelik de bir pazar gününde Sakarya’nın merkez otogarındayım. Hiç uyumadım gece boyunca. Zaten gece yolculukları esnasında uyumayı da beceremiyorum. Sadece gözlerimi dinlendiririm, bir de kendimi çok güvensiz ve de yalnız hissettiğimden kapalı tuttuğum gözlerimi ne zaman ki muavin ya da yolculardan biri koridordan geçiyorken hissedersem, derhal açar öfkeli öfkeli dikerim üzerlerine. İnsanın çok tuhaf savunma mekanizmaları geliştirebildiğini seyahatlerim esnasında öğrendim. Bu ülkede gezmek öyle kolay değil artık. Benim de kendi çapımda almış olduğum önlemlerim var ve öfke dolu, kin kusan bakışlarım ilk sırada. Şimdiye kadar bu bakışlarımın bir faydasını görmedim, zararını da görmediğim gibi. Taraklı’ya giden ilk minibüs dokuzda kalkıyor olduğundan Sakarya’da, otogarda tarifsiz derecede talihsiz saatler geçirirken buluyorum kendimi. Bir şeyler okumayı deniyorum, fakat aklım yerinde değil. Etraf ilgi çekici değil. Bir pazar sabahı Sakarya merkezde ne bulacağım bilemediğimden ve bu hususta da isteksiz olduğumdan, tek başına da taksiye binemediğimden bekliyorum sağa sola ona buna baka baka. Ömrümün bir kısmı havada ve karada giden araçların kalkmasını beklemekle geçmiş olabilir. Sağlık olsun. Garip garip düşüncelerle, nisan başında hem de, üzerimde kaz tüyü montla titriyorum nefes almak için çıktığım durakların olduğu yerde. Hava eksi kaç bilemiyorum, ama ayaz var sabah sabah.

Değişik bir yolcu profiliyle gidiyorum. Soluk tenli buranın insanı. Pek fazla da genç yok aramızda. Sapanca ve Geyve üzerinden yol alyoruz. Geyve’den bir hayli yolcu biniyor. Nineler ve dideler(hep nineden sonra dide demek istemiştim, kısmet bu yazımaymış) yeni yol arkadaşlarım. Ağaçlar sıklaşıyor, iklim değişiyor değişen bitki örtüsüyle birlikte. En nihayet Taraklı’ya gelmiş bulunuyorum. Gelmeden önce müsaitlik durumunu sorduğum butik otel hemen aşağıda. Girdiğim bir markette bir alternatifin daha olduğunu söylüyorlar. Ya gelmeden aradığım Hanımeli ya da bana bir seçenek olarak sunulan Kadirler Konağı olsa da ben yine de ilkini tercih ediyorum, çünkü banyo tuvalet oda dahilinde. Yıkandıktan sonra ıslak saçlarla odaya gelmek beni huzursuz ediyor. Kirli çamaşırlarım ne olacak, ya temizleri yanımda götürmeyi unutursam! Market sahibine teşekkür edip, bavulumu çekiştire çekiştire Hanımeli’ne gidiyorum. Bugün ayrılışlar var ve odalar henüz hazır olmadığından bavulumu bırakıyorum kendilerine. Bir kahve yapıyorlar bana. Günün ikinci kahvesi beni iyice diriltiyor. Merkezdeki kalabalığı keşfetmek üzere düşüyorum yollara. Düğünmüş sebebi. Kapalı bir alanda düğün yemeği veriyorlar. Hangi taraftanım desem diye düşünüyorum. İkisi de yalan olacağından nazikçe yemek yiyip yiyemeyeceğimi soruyorum. Bir Tanrı misafiri olarak geldiğim ilçenizde Anadolu adetlerinin ve misafirperverliğinin halen daha yaşatılması şehirden gelmiş, yanında parası yoksa eğer bir fırından ekmek dahi alma şansı olmayan biz zavallı şehir insanını nasıl mutlu ediyor anlatamam. Köylerde misafiri doyurmanın binbir şekli vardır ya pek severim. Her zamanki gibi fazla dağılmadan konuya döndüğümüz takdirde, bana uygun bir masa ve sandalye ayarlanması ve hoop diye tepsimin önüme konması saniyeler alıyor sadece. Yediğin içtin senin olsun diyen Atalarımın sözlerine inat, normalde yediğimi içtiğimi koymayan ben, iş bir köy düğünü olunca şimdi size neler neler yediğimi anlatacağım teker teker. Bu arada az ileride katılmış olduğum ve bu seferki açıkta yapılıyor olan bir diğer düğün yemeği daha var sırada. Benimse henüz daha bu gerçeği bilmediğimden, ilk sofrada karnımı tıka basa doldurmuş olmam ve helvayı bile kaşıklamam unutulmaz bir andı gerçekten. Aynı masayı paylaştığım iki çocuklu bir kadın dönerleri tıkıştırıyordu oğlanların ağzına. Ne yedik, ne iştah bizim masada anlatamam. Diğer masalara bakıyorum, onlar yaşlı. Sakin sakin yiyorlar. Kıyamet bizim masada kopuyor. Öyle ki mutlu mesut kapıya yöneldiğimde, daha da arsız arsız akşam da yemek veriyor musunuz acaba diyorum. Düğün sahibi daha ne kadar batayım bakışı atıyor. Bitti diyorlar. Dün kına varmış. Tuh diyorum, kaçırmışım. Kim bilir orda ne yöresel lezzetler vardı(Tanrım aklıma mukayyet ol; yöre, lezzet, döner diye diye dert alacağım başıma, fakat daha önce hiç böyle bir hal almamıştım, neler oluyor bana?)

20170409_132723-01

20170409_133256-01

İlk düğün yemeği menüm: Döner-et döner ama, beyaz pilav, helva-yöresel irmik, ayran. Favorim et dönerdi, o kadar lezzetliydi ki, iyi pişirilmiş zeytinyağlı pırasayı en sevdiği yemek sayan beni bile benden aldı.

İkinci düğün yemeği menüsü: Tas kebabı, beyaz pilav, helva-yöresel irmik, ayran. Favorim tas kebabıydı. Zaten başka da bir şey yiyecek halim yoktu, o kadar toktum ki. Tas kebabıysa et dönerden lezzet olarak aşağı değildi. Bana bir kez daha büyükşehirlerde yediğim etin et olmadığını düşündürttü. Elbette at eti kesip koymaz şarküteri kısmına Migros, Kipa ama en azından zavallı danacıkların çok lezzetsiz şeyler yediğini ve bunun bize de sirayet ettiğini düşündürttü yol boyunca. Düşünüyorum da döner bilmeyen ağzımın damağında kalan lezzet hala o et döner. Yani, sonuç olarak ve de kılpayı kadar bir farkla döner lezzette bir numara.

Kapalı yerde yapılan düğün yemeğinden çıkarken şeker, karanfil ve sigara ikramı yapılıyordu. Öte yandan açıkta yapılan düğünde müzisyenler çalıyordu. Kadınlar, masaların olduğu tarafta sandalyelerin miktarınca otururlarken, kalanlar da ayakta kıkırdaşıyorlardı kırık kırık oynamaya çalışan tanıdıkları erkekleri izlerlerken. Ortam haremlik selamlık olunca, kadınların oynaması da hiç mi hiç uygun olmayınca, işte böyle erkek erkeğe göbecikler atarsınız, mübahtır size diyorum içten içe. Öte yandan az sonra çok garip bir şey oluyor ve iki tane; başlarında erkeklerle belki gezmeye belki de ilçedeki termal tesislerde kalmaya gelmişken düğünü görüp, davul zurna seslerini duyan ve verilen kaşıklarla meydanın ortasına fırlayan iki kadın düğüne damgasını vuruyor bir anda. Şakır şakır oynuyorlar adamlara aldırış etmeden. Seyirci konumundaki ve az evvel erkeklerin olduğu tarafa sırf fotoğraf çekmek için gelen ben dahil bir grup bu manzaraya ağzımız bir karış açık bakıyoruz. Sevgili okuyucum, beni kessen yapmam. Yapamam yani. Çünkü bir: o kadar medeni değilim, iki: o kadar medeni cesaretim yok, ve üç: oyun bilmem, göbek atamam, hiçbir şey yapamam anca zıplarım, sarhoşken daha çok ve daha yükseğe zıplarım. Ya oynarsın ya da az sonra bir başka düğün yemeğinin konuk misafiri et döner olmak üzere hakkında işlem başlatılacaktır deseler, yine yapamam. Ortam o kadar müsait değil ve alanda o kadar çok erkek var ki, az sonra kadınların beraber geldiği temiz yüzlü bir oğlanın sıkıntıyla onlardan yana baktığını görüyorum. Kadınlardan birinin oğlu olduğu belli. Bir şey olur mu, laf atarlar mı, hoş karşılamazlarsa ne yapmazlar gibisinden de üç buçuk atıyor. Kadınlar onu da çağırıyorlar alana. Oğlanda tık yok. Onun aklı fikri öteki erkeklerde. Bu anlar öyle anlar ki yaşarken çok idrak edemeseniz de, bir süre sonra düşündüğünüzde dediğim gibi yaşananların garipliğini üzerinden atmanız çok da kolay olmaz. Kadınlarınki de ne cesaretti be! Böyle manzaralara alışık olmayan köylünün şaşkın hali de! Kötü niyet yok burada. Kadınların canı oynamak istemiş, oynuyorlar. Adamlar da alışık değil, bakıyor ve garipsiyorlar sadece. Bir daha nerdeee görecekler böyle bir şey, Allah bilir. Amma cesurdu kadınlar yahu! Bravo valla. Onlar gidince ortam yavanlaşıyor ivedilikle. Erkekler oyun havalarına devam ediyorlar kendi aralarında, ellerinde kaşıklarla. Bir de adını sonradan öğreneceğim Fatih var meydanda. Karşımda kocaman bir adam var sanki. Yaşlı başlı adamların yanında, yüzünü dönmedikçe anlaşılamıyor yaşı başı. Nerdeyse köpeği bile oynatacaktı, o derece rahat, pozitif ve de kendinden emin hareket ediyordu, bir de öyle tombikti ki ablası, yanaklarından kan fışkırıyor sanırdın.

20170409_143150-01
Taraklı, SAKARYA
20170409_145126-01
Taraklı, SAKARYA
20170409_145117-01
Taraklı, SAKARYA

20170409_143822-02

20170409_143846-01-01

Çifter düğün maceram burada bitiyor yazık ki. Tekrar başlıyorum ilçenin ara sokaklarında dolaşmaya, bir başına. Yedi asırdır yaşayan çınar ağacını soruyorum yolda bir kız çocuğuna. Bir yandan kıtır kıtır çubuk krakerini yerken, mahallesinde bulunan ağacın olduğu yere götürmek için de canla başla mihmandarlık yapıyor bana. Bir Osmanlı geleneğinin ürünü olan asırlık çınarın burada dal budak sarmasının nedeni adetlere göre Osmanlı topraklarına katılan her yerleşim yerinin bir çınar ağacıyla taçlandırılıyor olmasıymış. Çevresindeki yaklaşık üç asırlık evlerin bekçisi, onlardan da yaşlı, gir içine yat istersen görüntüsü veren bu vakur çınar ağacı bende merhamet duygusu uyandırıyor. Suskun, soylu, misafirperver ama yalnız bir kök salmış olarak.

Snapseed

Snapseed

Snapseed

APPLE TREE YARD

IMG_0381

APPLE TREE YARD :

“Korku bizi hayvanlaştırır.” Dr. Yvonne Carmichael

Sana kafamda aşık mı oldum?” Dr. Yvonne Carmichael

Biyolojiyi suçlayamam. Cinsellik bir hayvan zevki olabilir ama zinanın insan işi olduğunu keşfediyorum.” Dr. Yvonne Carmichael

“İki insanın arasında nadir olan bir şey bu. Beni gördün. Ben de seni gördüm.” Yvonne

Bazen hukuk kadınların işine yaramıyor.” Yvonne

Bir BBC One draması olan Apple Tree Yard’ın uyarlandığı kitabın yazarı bir kadın: “Louise Doughty”. Aynı adlı kitabından uyarlama senaryosunun yazarı bir başka kadın: “Amanda Coe”. Dört bölümlük mini dizinin yönetmeni de yine bir kadın: “Jessica Hobbs”. Bir kadın yazmış, bir kadın uyarlamış, bir başka kadın da çekmiş kısaca. Hal böyle olunca da feminist bir yaklaşımı olan metnin fena halde önemli olduğunu düşünmekteyim uzunca. Ben feminist miyim? Hala daha ne olduğumu bilmemekteyim. Bilenlerinse biz biliyoruz deyişlerinden feci halde şüphelenmekteyim. Başrolde yer alan ve minimal mimikle, sıradışı bir oyunculuk veren Emily Watson’ın kendisini sorgulamaya bol bol fırsat bulduğu hapishanede geçen günlerinde ve gecelerinde evlilik dışı bir ilişki yaşadığı adama ithafen seninle tanışmadan önce medeni bir kadındım düşüncesinden hareketle bunun bir öncesi ve sonrası olacağı gibi, bunu belirleyen anın ve tetikleyen olayın öneminin altını da çizmek gerekiyor acilen. Kimse bir kalıba ya da bir tanıma; yaşamsa düz bir çizgide ilerlemeye müsaade etmeyecek kadar gizemlerle dolu. Dizi, görünmez bir çizgiyi geçtikten sonra ancak ve bir noktadan itibaren, bir hayatın nasıl da aniden kontrolden çıkıverebileceğine şahit olmamızı sağlıyor. İnsanı insan yapan hayatlarımızın ve kurulu düzenlerimizin yok olduğu ana sebep olan şeyin ne aşk ne de tutku olduğunu görüyoruz. Bir gün, nereden geldiğini asla tahmin edemeyeceğimiz suratımıza inen sert bir tokat sayesinde ve hayatımız için ilk defa korkmaya başladığımız andan itibaren geriye kalan tüm bu medeniyet denilen şeyin bir rüya olduğunu anlatıyor Apple Tree Yard. Elleri kelepçeli Dr. Yvonne Carmichael rolünde, orta yaşlarda, menopoza ermiş, evli ve iki çocuk annesi, yakında da büyükanne olacağı müjdesini almış, sır küpü, en ve gördüğümüz kadarıyla tek yakın kadın arkadaşı tarafından Kaptan Mantıklı olarak sıfatlandırılan genetik mühendisi bilim insanı rolünde Emily Watson’ın onu bu noktaya getiren korkuyla yüzleşmesini sağlayan olaylar zincirinin başlangıcına yani dokuz ay öncesine dönerek başlıyor dizinin ilk dakikaları.

IMG_0378

IMG_0377

IMG_0379

Dr. Carmichael incecik topuklu ayakkabıların taşıdığı bir parça zarafetini kaybetmiş ve olgunlaşmaya yüz tutmuş bedenini güvenle taşıyor bir yandan, gözünü karşısına çıkan aşık genç çiftlerden alamıyor öte yandan. Aradığı şeyin onu bulmasıysa çok fazla zamanını almıyor. Katıldığı konferansta yaptığı özgüvenli sunumun ardından güvenlikten sorumlu Mark Costley ona ilgi gösteriyor. İçin için karşı cinsten görmek istediği ilgi ve beğenilme isteğine karşılık geliyor bu anlar. Kraliyet’in özel mülkü olan mezarlıktaki şapelde, tam da ünlü süfrajet Emily Wilding Davison’ın 1911 yılında yapılan nüfus sayımında saklanarak adresini “Meclis”olarak kaydettirdiği odada, hızlı ama ateşli dakikalar geçiriyorlar nasıl olduğunu anlamadan. Yvonne daha önce hiç böyle bir şey yapmamıştım diyor ve ayrılıyorlar nazikçe. Otuz yıllık evliliğin verdiği yeknesaklık, ilişkilerinde bir zamanlar var olduğunu varsaydığımız tutkuyu almış götürmüş çoktan. Bir evi, bir yatağı paylaşıyorlar ama aralarında uzun zamandır cinsellik yaşanmadığını öğreniyoruz. Bu yüzden Gary, ona aşık öğrencisiyle en nihayet birlikte oluyor. İki tarafın evlilik dışı ilişkileri olsa da dürüst davranan taraf Gary oluyor ve itiraf ediyor. Yvonne’un içerlediği şeyinse kocasının kaçamağından çok, asistanları ve öğrencileri tarafından çekici bulunan kocasına bu kadar ilgi gösterilirken, bir köşede, kırışıklıkları ve kendi tabiriyle bir jelibona benzeyen vücuduyla artık kendini çekici bulmuyor olması ve beğeni dolu bakışların ondan uzak olması. Yıllar “totalde” kadınlara zihnen olmasa da bedenen daha acımasız davranıyorlar yazık ki her zaman.

Mark Costler işini kamu servisi olarak tanımlasa da, mahkeme aşamasında ancak MI5 çalışanı olduğu ortaya çıkıyor. Gizemli ve her zaman temkinli davranan adamın cazibesi haliyle bir kat daha artıyor Yvonne’un gözünde. İkisi de evli, ikisinin de çocukları var öte yandan. Kaçamak olarak başlayan ama bir ilişkiye dönüşen ve giderek de güçlenen bağın bir nedeni de birbirlerine bir paraşütün temsil ettiği şeyler açısından bakmıyor oluşları. Spontane gelişen ve tutkuyla beslenen süreklilik zamanla tehlikeli bir hal almaya başlıyor. Zehirleri dışarıdan gelse de, panzehirleri birbirleri oluyorlar. Aylar öncesinde ilk bölümün sonunda gerçekleşen tecavüz sahnesi İngiliz izleyiciyi bile şoke eden cinsten olup, üzerine çokça konuşulmuştu. Karşı koyamayacak kadar şaşkın ve korkmuş olan kadının bu andan itibaren olayla baş etme sürecini ve peşini bırakmayan iş arkadaşından kurtulmak için çırpınışını izleyoruz bundan sonra. Son derece sakin ve zararsız görünen ve ilerleyen yaşına rağmen bekar olduğunu tahmin ettiğimiz Richard, önceden göz koyduğu ve evlilik dışı bir ilişki yaşadığını anladığı Yvonne’a planlı bir şekilde saldırıyor. Taşıdığı sır yüzünden, polise gidip şikayetçi olmayacağından da çok emin. Yine de tokat atarken elinin tersini kullanıyor ki iz kalmasın. Kısaca ne yaptığını biliyor. Yvonne, yaşananları anlattığında, Marck onun polis haricinde bir uzmanla görüşmesini sağlıyor. Annesinin doğum sonrası depresyon yüzünden o daha sekiz yaşındayken intihar ettiğini ve oğlu David’e on yedi yaşındayken bipolar teşhisi konduğunu öğreniyoruz bu vesileyle. Şikayetçi olduktan sonra mahkemede neyin kullanılıp neyin kullanılmayacağının bilinmezliğinden bahsediyor aynı zamanda danışman. Evliliğinin ve tüm geçmişinin deşilme durumu söz konusu ve olay üzerinden bir zaman geçtiği için adli delillerin yok edilmiş olmasının aleyhine işleyeceğini de düşünüyor. Yvonne’sa mahkemeye gittiği takdirde, bundan böyle insanların onun hakkında düşüneceği ilk şeyin George Selway’in ona saldırdığı ve onu hapse gönderseler bile kendisinin “bir kurban” olarak anımsanacağı.

IMG_0382

Filmin en tatlı karakteri olan Yvonne ve Gary’nin biricik ve bipolar olan oğulları Adam’ın gözünde annesi tam bir kusursuzluk abidesi. Babasıyla daha rahat iletişim kurabilen Adam, bir çocuğa en fazla bir amca olarak yaklaşabileceğini çünkü genlerini aktarmasının doğru olmayacağını, kimsenin onu istemediğini, asla kendisine uygun bir kız arkadaşı olamayacağını, onunsa onu istemeyen ama “şarkı bile söyleyebilen” çok tatlı bir kıza aşık olduğunu söylüyor. Yvonne’u kolaylıkla yargılayan ve sorgulayabilen kişi olan kızının yanında, eser akıllı Adam mahkeme ve yargılanma aşamasında yine tatlılıkla duruyor annesinin arkasında. Öte yandan kız çocukların anneleriyle didişmeleri bitmez ve bir yaştan sonra bir annenin kızı değil, aynı annenin annesi olursun ve bunun da ne ara olduğunu anlayamazsın hayat koşturmacasının içinde. Dışarıdan kontrollü ve hep güçlü görünen Yvonne, anneliğe hazırlanan kızından çekiniyor şimdi en çok. Kızı mahkemede iyi bir izlenim yaratması için onun bir danışmana ihtiyacı olduğunu söylüyor. Bu bir yandan öyle de düşünmekte olduğunun ve duyduğu güvensizliğin göstergesi aslında. Gary bir gün karısına bana ihtiyacın yok derken, Yvonne en nihayet ihtiyaç duyar hale geliyor acı bir şekilde. Bir erkeğin bir kadına verebileceği en önemli ve tek şey, belki de ” güven”.

IMG_0380

George Selway’in Mark tarafından öldürülmesinden sonra tutuklanan Yvonne kocasının ödediği yüz bin pound tutarındaki kefalet sayesinde serbest kalıyor. Gary Carmichael rolünde Mark Bonnar herşeye rağmen karısının yanında ve arkasında duran naif eş rolünde Unforgotten’dan sonra ikinci kez hayal kırıklığına uğratmıyor izleyenleri. Yaşananları bir erkek olarak kabullenmek çok kolay değilken, sakinliğiyle üstesinden geliyor olayların. Yvonne’un hayattaki iki şansından biri olan kocası onu bırakmazken, George’u öldürmesi için kışkırttığı Mark bu en önemli sırlarını açık etmiyor ve bir azmettirici olarak hapse girmesini engelliyor. Yalnız başına hareket ettiğini söyleyerek onu güvende tutuyor. Sonuçta Yvonne’un bir hapis cezasıyla arasındaki tek şey Mark. Mahkemeye gelince Mark’ın kötüdense deli olduğunu ispat etmeye çalışıyor savunma. Bunu da kişilik bozukluğu ile açıklamaya çalışıyor. Fakat kişilik bozukluğu olan birinin toplum hizmetinde bir kariyere sahip olmasının yanısıra düzgün bir evlilik yürütmesinin imkansızlığı var öte yanda. Duygusal istikrarsızlık, kendini bilememe, yasayla uyumsuz bir geçmiş, intihara meyilli hareketler ve çeşitli bağımlılıklar da cabası ve fakat evlilik dışı bir ilişki yaşamak ve gerçekleri abartmak psikolojik olarak iyi olmadığını da göstermiyor.

Dizinin dördüncü ve final bölümünün en gerilimli anları Yvonne’un sanık kürsüsüne çıktığı dakikalar oluyor. Mark’ın dişli kadın avukatı saklamakta olduğu yasak ilişkiyi deşifre ediyor. Bunun nedeniyse Mark’ın mahkeme boyunca oturduğu yerden, en nihayet insani bir tepki vererek -Gary’nin, Yvonne’un arkasında durduğunu gördüğü anda- avukatına aralarında geçen yasak ilişkiyi kıskançlıkla anlatması. Bir başka geçerli nedeni daha var ve o da ilişkilerinin gerçek olduğunun herkes tarafından bilinmesine dair dürtüsel bir şey. Ülkemizde kadir kıymeti fazlaca bilinmeyen diziyi izlemeniziyse şiddetle tavsiye ediyorum. Dünyanın neresinde olursa olsun evli bir erkeğin aldatması kolaylıkla tolere edilebiliyorken, kadın sırrını saklamak zorunda kalıyor. Tek farkla bizde olsa aynı zamanda iffetsizlikle suçlanacak olan kadın, Avrupa’da sadakatsizlikle yargılanıyor sadece. Ve bu indirgemeler beraberinde korkunç cinayetlere yol açabiliyor -hadisenin geçtiği ülke bizim topraklarımız olduğu sürece. Toplum baskısı, kafa yapısı ne derseniz deyin, hepimiz sonunda Gary gibi kocalar istiyoruz. Bizi kesip doğramayacak, yüzüstü bırakmayacak, şefkatli eşler istiyoruz. Neticede kadının temel ihtiyacı olan sevgi sadece. Sevilmemekten muzdarip kimsecikleri öldürdüğümüz görülmedi şimdiye dek.

“Sana yalan söyledim. Ben ülkenin saygın bilim insanlarından, çok zeki genetikçi değilim. Yıllardır orjinal bir iş yapmadım. Hiçbir zaman önemli bir insan olmadım. Sen beni önemli hissettirdin.” Yvonne

IMG_0376

UNFORGOTTEN, İKİNCİ SEZON

IMG_0355

UNFORGOTTEN, İKİNCİ SEZON :

“Bir kadın ya bir erkek için ya da bir erkek yüzünden öldürür.” Aileen Wournos

“Kadınların doğasında öldürmek yok.” Shakespeare

“Bir adamın yapabilecekleri sizi şaşırtır mı?” David Walker’ın karısı

“Sonraki alt ay boyunca ailem dışarıdayken evimize gelip bana hayat boyu fiziksel olarak zarar veren şeyler yaptı. Çünkü 48 yaşında bir adam 9 yaşında bir adamın içinde olmamalı.” Colin Osborne

İlk sezonu, ikincisine nazaran bir parça daha sönük olduğundan ve dizinin iki sezonunu üst üste izlemiş olduğumdan, ikinci sezonu ele almayı daha doğru buldum. İlk sezon neler yaşandı, yarım kalan bir şeyler var mıydı endişesi duymanızın gereksizliğiyse her sezonda ele alınan tek bir vakanın diğer sezondan bağımsız olarak işleniyor olması ve bunun da işleri kolaylaştırıyor olmasıdır. İzleyenlerin River’dan hatırlayacağı Nicola Walker bu defa başrolde çıkıyor karşımıza. River’da ruhu ve de nazik yaralı başı bizimle ve River’la idi, burada ise ortağı Dedektif Sunny ile birlikte vakaları çözmeye çalışan aklıyla var. Oğlu ve yıllar yıllar sonra kendisini aldattığını öğrenen karısının sevgilisiyle yüzleşme cesareti gösteren babası ile beraber yaşıyor Cassie Stuart olarak. Dizinin ilk bölümü Kuzey Londra’da bulunan Lea Nehri’nde bir valizin içinden çıkan ve sabunlaşma sayesinde aradan geçen yaklaşık yirmi yıla rağmen korunmuş olan cesedin üzerinden çıkan çağrı cihazı ve bir erkek saatinin Cassie ve ekibini yavaş yavaş ipuçlarının izinde, öncelikle kimlik tespiti yapmak suretiyle, akabindeyse maktülün bağlantılı olduğu kişileri, herkesten önce ailesine haber vererek, sonra da mahkemeye gitmeden olası zanlı ya da zanlıları bulmak üzere ilk temkinli ama hevesli adımların atılmasıyla başlıyor.

IMG_0349

Göğsüne aldığı tek bıçak darbesiyle öldürülen maktül David Warner’ın eğlence sektöründe çalıştığını, geride beş yaşında bir erkek çocuğu bıraktığını ve ondan sonra eşinin polis olmaya karar verdiğini öğreniyoruz. Meslekten olunca da kendi ağzıyla söylüyor cinayet kurbanlarının % 63’ünün eşleri tarafından öldürüldüğüne dair yapılmış olan genel bir istatistiği. Kocasını öldürmeyi en az bir kez, en çok kim bilir kaç kez düşündüğünü hissettiriyor bu düşüncesiyle. 1989 yılında piyasaya sürülmüş olan çağrı cihazı çözülmeye başladıkça isimler de netleşmeye başlıyorlar yavaş yavaş. Marion Kelsey, Sara Mahmoud ve Colin Osborne’a dolaylı dolaysız yollardan ulaşan Cassie ve Sunny çoktan unutulmuş fakat hiç affedilmemiş insanlarla yüzleşen bu üç insanın acı anılarıyla dolu havuzlarında yüzmeye başlıyorlar. İlk olası şüpheli olan Marion, ablası ve annesiyle geçinmemekte ısrarcı, hemşirelik yapan, kocası tarafından sevilen ama iş kendi sevgisine ve duygularına geldiğinde çok fazla paylaşımcı olmamayı yeğleyen, yardımsever fakat mesafeli, çocuksuz bir kadın. Geçmişinde öfke sorunu yaşamış ve bir dönem IRA’yla dolaylı yollardan bağlantısı olmuş. İkinci olası şüpheli Sara Mahmoud astım hastası, Müslüman cemaate bağlı, evli ve üç oğullu bir kadın. Edebiyat dersi veren kadının geçmişinde çocuk fahişe olduğunu ve David Walker’ın onu içki ve uyuşturucuyla yatıştırıp her şekilde kullandığını öğreniyoruz. Şimdiyse ailesinin ve kendisinin de bir parçası olduğu tutucu çevresinin, onun bu saklı geçmişini öğrenmesinden korkuyor en çok. Saçlarını örten ve geçmişini unutmaya çalışan kadının çabalarına karşılık solgun ve ısrarcı bir hayalet izin vermiyor ona adeta. Son olarak Colin Osborne’sa eski bir bankacı iken, doksanlı yıllardan itibaren sektör değiştirerek kendi kurmuş olduğu hukuk firmasında avukatlık yapmaya başlamış gay bir erkek. Hayat arkadaşı ile beraber evlat edinmek üzere başvurdukları ve yanlarında yaşamaya başlayan kızlarının velayetini alma savaşını veriyorlar bir yandan da. Bir de kızın üvey babası ve bağımlı annesi tarafından maruz kaldıkları şantaj var. Birbirinden farklı pozisyonlarda bulunan, farklı işlerde çalışıp çok başka işler yapan bu üç insanın üçü de aslında doksanlı yılların başında değişiklik yapıyorlar hayatlarında. Ve dizi bu üç insanın arasındaki bağlantının ve ortak sırlarının çözülmesi için uğraşan dedektiflerin gayretleri ve yıpranmalarını anlatıyor nihayetinde altıncı bölümün sonuna gelindiğinde. Ve yine üçünün de birilerine duydukları minnet duygusundan belki de toplum yararına işler yaptıklarını görüyoruz. Marion’un Hodgkin lenfoma hastası Zoe’ye iyiniyetli yaklaşımında, Colin’in üstlendiği ücretsiz davalarda ve son olarak Sara’nın öğrencilerine bir şeyler kazandırmaktaki gayretinde bu minnetin etkilerini görmek pekala da mümkün aslında.

IMG_0352
Sara
IMG_0360
Colin
IMG_0361
Marion

Maktül David Walker’ın gerçeğiyse ilkokuldayken uğradığı taciz ve tecavüz/ler oluyor. Bunu yapan öğretmeni ise teknesiyle açılmış, bir daha da geri dönmemiş. David’in tek sırdaşından öğreniyoruz bu gerçeği. Sık sık depresyona giren, iyi bağlantıları, içki ve uyuşturucu sorunu olan ve çocuk yaştaki kızlarla beraber olan adamın bir yetişkin olduğunda kendisini iyi yöne kanalize edip etmediğine gelirsek eğer, bir hayli kirletildiğini ve bu yaşadıklarının intikamını alırcasına başka çocukları kirlettiğini, darp ettiğini görüyoruz. Tam da bu yüzden tartışıyor Cassie ve Sunny. Cassie’ye göre insanlığı mahvolmuş biri ancak küçükken cinsel tacize uğradığında büyüdüğünde bir çocuğa aynısını yapar, yaptığının korkunç olduğunu bile bile. Sunny ise bir pedofili bu açıdan anlayamayacağını ve bunun onlara başka çocukları istismar etme hakkını vermeyeceğini söylüyor. Bir süre sonra da Walker’ın 30 sene önce cinsel istismara uğradığı için değil, kendisi cinsel istismarda bulunduğu için öldürüldüğünü keşfediyoruz dedektiflerimizle birlikte.

IMG_0353

IMG_0362

Hayatlarında çocukluk travmasına bağlı belirgin bozukluklar gösteren Marion, Sara ve Colin’le Walker’ın arasındaki bağı çözmeye çalışıyor dedektifler. Bölge hastanesi ve ıslah yurdunda çalışan Walker 1981-1983 yılları arasında bir evde düzenlediği partilerde değişik yaş gruplarından erkeklerle birlikte bakımevinden, ıslahevinden ve sokaktan topladığı çocuklara içki ve uyuşturucu verip cinsel istismarda bulunurken, yıllar sonra kendiliğinden ortaya çıkan ve ağlaya ağlaya yaşadıklarını anlatan bir tanık Sara’yı bir parti esnasında gördüğünü söylüyor. Daha fazla bu sırrı taşıyamayacağını düşünen Sara kocasına anlatıyor sır gençliğini. Neden on altı yaşından yirmi beş yaşına kadar eğitimine ara verdiğini ve neler çektiğini. Şantajlardan yılan Colin’de evlat edinmeden sorumlu sosyal danışmana anlatıyor cinayet soruşturması geçirdiğini ve olası şüpheli olduğunu. En nihayet Marion’un da gerçeği çıkıyor ortaya: Profesör olan ve elli yedi yaşında kendini astığını öğrendiğimiz babası tarafından on bir yaşında uğramaya başladığı tacizler, on iki yaşında tecavüze dönüşüyor. Üstelik annesi biliyor ve susuyor. Bunlarıysa güzel bir ev ve yurtdışı seyahatleri için yaptığı çıkıyor ortaya yıllar sonra. Hiçbir sır gizli kalmıyor. Marion’un neden hep asabi olduğunu en nihayet öğreniyor ablası. Neden psikiyatri kliniğine yattığını da. Üç olası şüphelinin akıl hastanesinde başlayan sessiz ortaklıkları ve benzer geçmişleri, onların hayatlarını mahveden adamları birbirlerine öldürtmek ekseninde şekillenmiş adeta. Belki de yıllara yayılı bir şekilde süren ortak intikam planlarını gerçekleştirdiklerinde, bir gün gelip de cesetlerden birinin ortaya çıkıp diğer olayları tetikleyeceğini düşünmemişlerdi. Gelelim Cassie’nin azimle üstüne gittiği olayların sonunda karşı karşıya geldiği Colin’in itirafından sonra karşılaştığı kendi vicdanına.

IMG_0356

IMG_0364

Benzer bir vaka vardı geçmişte kendi topraklarımızda yaşanan. Olay farklı şekillerde cereyan etmiş ve sonu mağdurun katliyle biten vakada, olay sonrası yakalanan zanlı ve babası beraber gönderildikleri cezaevinde saldırıya uğramış ve katil olan oğul öldürülmüştü. Ceza içerden kesilmiş ve bir kişi de çıkıp yazık oldu dememişti. Sessizce kabullenmiştik olayı. Cassie de benzer şekilde sessiz kalmayı tercih ediyor. Tıpkı bizler gibi. Bir de eğer cezalandırılmadıkları takdirde bu tip insanların bir zincirin halkası misali tacizlerine ve olası edimlerine devam edeceklerini düşünmeden edemiyor insan. Hepimizin yoluna devam edebilmesi için ilahi ya da hukuken adalete ihtiyacı var herşeyden önce. Affetmemiz gerekmiyor, adalete inanmamız gerekiyor sadece. Var olduğuna ve bizi terk etmediğine ve de hiçbir zaman etmeyeceğine. Zedelenen toplumsal onurumuzu yeniden kazanmamız, yaşanılanları sineye çekmekle mümkün görünmüyor. Öfkemiz büyüyor sadece. Yıllar öncesinden benzer temaları işlemiş olan Sleepers ve Yılmaz Güney’in Duvar filmlerini karşılaştırdığımızda ilkinde bir rahatlama duygusuyla ayrıldığımı hatırlıyorum sinema salonundan. İkincisindeyse işler öyle gelişmez, hadise bizim beklediğimiz gibi sonlanmaz. Kötü adam/lar cezalandırılmaz. Yılmaz Güney hiçbir çıkış kapısı, kurtuluş umudu bırakmaz geride. Kötüler bile Amerikan filmlerinde cezalandırılıyormuş gibi gelir adeta. Güney’e gelince kapıları kapatmayı tercih ediyordu teker teker, ta ki son bir kurtuluş umudu kalmayana dek. Gelelim dizimize, burada hedef ve yumuşak karnımız olan çocuk yani korunması ve kollanması gereken bir varlık olduğundan insanın en çok kanına dokunan kişi Marion’un bilir de bilmez annesi oluyor. Bile bile susmuş, göre göre gözlerini kaçırmış başka yerlere. Patates doğramış sakin bir şekilde, kızı ona çaresizce geldiğinde. Sonra da bu sırrı saklamış yaşadığı sürece.

IMG_0358

Colin, Cassie’ye itirafı esnasında çok önemli fakat çok acı bir şey söylüyor aslında. İlk seferinde bir anda sonsuza dek değişen ve içki, öfke, intihara teşebbüs, kavga, aşırı çalışma, bitmeyen ve tüketen, derinden gelen bir öfke ile baş etmekle bu zamana gelmiş olsa da, Sara ve Marion’un yaşadıklarının kendisine yapılanlardan çok daha beter olduğunu söylüyor. Özellikle Marion’un yaşadıkları en korkunç olanı. Babanın öz kızına tecavüzünden daha korkunç bir şey ne olabilir ki bu dünyada? Sapıklar çocuk yapmamalı bu dünyada.

Cassie geçerli kanıt, delil, itiraf olmadığı bahanesinin arkasına sığınarak etik bir karar veriyor aslında. Neden insanları hapse yolladıklarını sorguluyor. Ne Colin ne Marion ne de Sara’nın bir kez daha cinayet işlemek gibi bir gayeleri olmadığı gibi, bu vesileyle onları  caydırmanın da gerekmediğini düşünüyor. Yardım etmek değil, davayı çözmeye çalışan hırslı bir dedektif konumuna düşmekten kurtuluyor. Hayatları tarifsiz  acılar çekerek geçmiş insanların yıllar sonra düzenlerini bozmanın, onları cezalandırmanın çok gereksiz olduğuna, kimseye bir fayda sağlamayacağına karar veriyor. Çok da iyi yapıyor. Son olaraksa, şu İngilizler harika senaryolar yazıyor, harika da diziler çekiyorlar. Doğal oyunculuklarsa yok başka yeryüzünde. Ben bu kadar anlattıktan sonra, sizler okuya okuya şu satırlara ulaştıysanız eğer, azminizden ve sabrınızdan ötürü sizi kutlar ama yine de izlemenizi salık veririm naçizane.

IMG_0363

BIG LITTLE LIES

images-4

BIG LITTLE LIES :

“Kinlerimi severim. Evcil hayvanlarım gibidirler.” Madeline Martha Mackenzie

“Tutku ve öfkenin arasında bir çizgi vardır. Bazen bu çizgiyi geçiyoruz.” Perry

“Altı yıldır sadece sümüklü burunları silip oyun buluşmaları ayarlayıp iyi bir anne olmak için gereken şeyleri yapıyordum. Bugün kendimi canlı ve iyi hissettim. Bunu söylemekten utanç duyuyorum ama bir anne olmak benim için yeterli değil. Yakınından bile geçmiyor.” Celeste

“Yaşadığımız şeyler yüzünden birbirimize bağlandık. Ondan ayrılmak fikri eti yırtmak gibi.” Celeste

“Paran var diye bu şehir senin mi sanıyorsun kendine yetki vermiş zengin sürtük?” Joseph

“Mükemmel değilsin. Kulübe hoş geldin. Hepimiz batırdık.” Jane Mükemmeldeğil

Çekim aşamasındaki fotoğraflarını basında gördüğüm ilk anda mini bir dizi olduğunu kavrayamadığım, fakat sonra sonra ülkesinde ve Amerika başta olmak üzere birçok ülkede çok satanlar listesine giren Avustralyalı yazar Liane Moriarty’nin romanından uyarlama dizinin Amerika ile eşzamanlı olarak yayınlanan ilk bölümünü izledikten sonra büyük bir merakla bekler olduğum yedi bölümün nihayet sonuna ermiş bulunmaktayım. Bu projede yer alma şansını yakalayabilmiş tanınmış ya da bu diziden sonra tanınacak olan bütün oyuncular için büyük bir şans olduğunu da düşünmekteyim. Herkes üzerine düşeni layıkıyla yerine getirebilmiş. Dizinin yaratıcısı ve uyarlama senaryosunun yazarı David E. Kelly yapımcı olarak imza attığı birçok işin ardından akıllıca bir yatırım daha yapmış oluyor nazarımda. Wild’dan sonra beraber çalışma şansını tekrar yakalayan Jean-Marc Vallee ile Reese Witherspoon ve Laura Dern’ün arasına katılan Nicole Kidman ise uzun zamandır hiç bu kadar güzel, sade ve de cüretkar bir rolle çıkmamıştı karşımıza. Çocuk oyuncular ve diğer roller de uygun, uygun olmasına da, ne yapacağız bakalım bu enerjisi yüksek çılgın kadınlarla? Liane Moriarty’nin başarıyla gözlemlediği, başka türlü yazmasının mümkün olmadığı evli ve çocuklu kadınların dışarıdan nefes kesen, içeriden yürek burkan çeşit çeşit hayatlarının California’nın insanlarının birbirini nezaketleriyle dövdükleri, kimsenin kimseyi beğenmediği Monterey-Monerey okunuyor bir havayla- kentine uyarlanmış halinde, dizi karakterlerinin hayatlarına ev sahipliği yapan okyanus manzaralı evlerse başrolde. Zenginliğin tanımı yapılmış adeta evler, arabalar, mobilyalar, kıyafetler, aksesuarlar, yardım geceleri aracılığıyla. Bir HBO güzellemesi var karşımızda. HBO neylerse güzel eyler, zaten çaresi de yok başka onca rekabetin ortasında. İnsanın gözü gönlü açılıyor bu ihtişamın arasında. Bütün Amerika insanın gözünde bu şekilde canlanıyor ister istemez ama tüm Türkiye nasılsa, tüm Amerika’da öyle kanımca. Sebastiao Salgado’nun sözleri geliyor aklıma “Dünya ikiye bölünmüş durumda. Bir yanda her şeye sahip olanlar için özgürlük, diğer yanda hiçbir şeyi olmayanlar için tam bir mahrumiyet.” Sınırsız özgürlük lafının yerine sınırsız konfor ve rahatlık tabirlerini koymak gerekiyor aslında. Zira sınırsız özgürlük yok hiçbir canlı türü için doğada ya da şehirde. Nefes almayı saymazsanız eğer. Bu kadınlar da özgür değiller aslında. Şiddet görenler dışında mutluluklarının kaynağını bildikleri halde bunu yıkmak için çabalayanlar var aralarında. Bir tanesinin tek derdi sevilmemek mesela. Bunun karşılığında servetini sunacak ona kalsa. Çeşit çeşit kadınlar var tanıyacağımız dizi boyunca. Uzun zamandır yapmadığım bir şekilde karakterleri ele alarak yazacağım yazımı, özellikle de dizideki önem sıralarına göre.

1487163601218

MADELINE MARTHA MACKENZIE :

Dizinin ilk dakikaları etrafı bantlarla çevrilmiş olay yeri ve polis soruşturması ile başlıyor. Bir cinayet işlenmiş fakat maktülün kim olduğu sürpriz finale kadar gizemini koruyor. Ebeveynlerin katılmış olduğu okul bağış kampanyası esnasında işlenen cinayet çerçevesinde olay esnasında orada olmayan görgü tanıkları olan öğretmenler, okul müdürü ve diğer anne babalar sorguya çekilirken birikmiş öfkenin ve zengin velilere duyulan tepkinin boyutlarını görüyoruz okul çalışanlarının ifadesinde. Ortada iki taraf ve aynı zamanda lider ruhlu iki güçlü kadın karakterin rekabeti var olaylara damgasını vuran. İşte bu taraflardan ilki,  ufak tefek bir kadın olan Madeline’i tanımlayan hiç kapanmayan çenesinin boyutu ve yoğunluğu oluyor. İkinci kocası ve biri ilk eşinden olmak suretiyle aynı evi paylaştıkları kızlarıyla dahil olduğumuz hayatlarında yolunda gitmeyen şeyin kaynağının, potansiyelini hiçbir zaman tam manasıyla değerlendiremediği tek yönlü ev kadınlığından kaynaklandığını anlıyoruz yavaş yavaş. Ama bir kez hariç hiçbir zaman altta kaldığına da şahit olmuyoruz diğerlerinin karşısında. Jane’le tesadüfi karşılaşmalarının ardından bindiği arabasında, bir ev kadını olarak başka bir ev kadınıyla tanıştığıma sevindim diyor. Kariyerli kadınlarla zıttız derken tarafını belirlemiş oluyor, daha doğrusu bir taraf yaratmış oluyor kendi kendine.

Hiçbir şey üzerine çok şey söyleyebilme potansiyeline sahip, aktif konuşmacı, gerektiğinde edepsiz, halk tiyatrosunda gönüllü patron, büyüyünce büyük bir markayı yönetmek isteyen herkesin sorununu çözelim geninden gelme ilkokula başlayacak olan bir küçük kıza ve bekaretini ulvi bir amaç yani seks kölelerini protesto etmek uğruna internet üzerinden satışa çıkarmış on altı yaşında bir başka kız çocuğuna sahip, eski eşinin yeni eşini ara ara kıskanmaktan kendini alamayan, herkesin avukatı, “sadece bir köy yeter”in ateşli aleyhtarı, güce karşı takıntılı, ağzını bozmaktan çekinmeyen ve yine ağzına gelen her fırsatta enteresan küfür dağarcığını sergilemekten kaçınmayan, uysal ve evden çalışan bir kocaya sahip, facebook kullanan, Renata ve takımına karşılık Madeline ve takımının baş aktristi olan ve bu rolde çok çok iyi bir oyun vermiş Reese Witherspoon var karşımızda.

Öte yandan eski kocasının acısını tam manasıyla atlattığı da söylenemez. Bir amaç ve hayat çizgisi olarak gördüğü oyuna sıkı sıkıya sarılıyor. Aynı oyunun rejisini yapan yakışıklı Joseph’la bir yıl önce yaşadığı ateşli kaçamaklarından da vicdan azabı duyuyor. Aşk denen illet her daim insanlığın başını ağrıtıyor, Madeline’inkini ağrıttığı gibi. Bir bela, bir çeşit veba, bir hastalık bu! Kızı annesinin yeni evliliğinde tam olarak konumlanamadığından, üvey annesi Bonnie’yi seçiyor kendisine dert ortağı olarak. Hal böyle olunca da Madeline kurmuş olduğu annelik odaklı eksenin büyük kızının üvey annesiyle takılmasından ötürü dağıldığını, ve eski kocasının kazandığını düşünüyor. Bu ve benzeri düşünceler onu yiyip bitiriyor. Kendi kendine konuşuyor yolda bir hırs bir hırs yürürken. Bu haldeki bir kadını şeytanlaştırmaktan çok uzak bu anlar. Renata’nın aksine sempati besliyorsunuz ona ve evcil hayvanları gibi beslediği kinlerine. Neden her şeyi bir kavgaya dönüştürmek zorundasın diyor ona eski eşi. Madeline’inse en nihayet süngüsü düşüyor Joseph’ın hakaretleriyle tetiklenen pişmanlığı iyice artıp özgüvenini yitirdiği yardım gecesinde alkolü fazla kaçırınca. Renata’ya sarf ettiği sözler karşısında korku içindeki Celeste bile şaşkınlığa düşüyor. Jane biraz sarhoş diyor onun için. Günah çıkartıyor Madeline. Hayatta böyle bir şeye dönüşmek istemezdi belki o da ama şartlar ve olaylar insanları başkalaştırabiliyor kimi zaman.

downloadfile-4

images-1

CELESTE :

Oyunculuk ek olarak şöyle de bir şey olsa gerek: Televizyonda, en çok izlenen saatlerde, seni izleyen insanların gözleri önünde çırılçıplak kalabilmeyi göze alabilmek; hem de birden çok kez. İlkel toplumlarda normal karşılanabilecek bu durum milyonların önünde, hele de kıçını servis tabağı gibi gösteren geniş ekranlarda izleyiciyle buluştuğunda, bu sanatın bir parçası ve bedenim benim tuvalim, üstelik bu benim ekmek param gibi düşüncelere önyargıyla yaklaşan milyonlarca gözün karşısında durmak çok da kolay değil. Oyunculuk için bir tanım ve saygınlık akla getirebilecek kadar önemli bir rolü üstleniyor Nicole Kidman burada, Celeste rolüyle. Kocası tarafından fiziksel ve dolayısıyla duygusal şiddete maruz kalmış bir kadın olarak çıkıyor karşımıza. Toplum karşısındaki konumunu çok önemseyen kocası Perry ise, ikizlerinin görmemesi için elinden gelen tüm gayreti gösteriyor bu şiddet dolu anlarda. Sevgi dolu, saygılı, ilgili bir kocayı oynuyor ilk önce de olayların en yakın tanığı olan bakıcının önünde. Dışarıdan rüya çift ya da kusursuz ikili imajı çizerlerken, içeride sadist bir kocayla yaşama gayretine düşmüş, kırılgan bir kadın var aslında. Kendisinden bir hayli genç, yakışıklı ve bakımlı kocası tarihlerini bilmediğimiz bir zamandan itibaren her fırsatta canını yakıyor Celeste’in. Bütün o morluklar, çürükler fondötenlerle kapatılıyor özenle. Uzun kollu ya da boğazlı kazaklar giyiyor dışarıya çıkarken. En yakınları bile anlamıyor onun gizli yarasını. Kızgınlıkla başlayan biraz karışık seks olarak tanımlıyor Perry psikoloğa yaşadıklarını. Dizinin ikinci bölümde karı koca arasında yaşanan sahnede edilgen taraf olan Celeste’in yaşadıklarına maruz kalan bir kadının yapacağı şey en yakın karakola gidip bir manyakla yaşıyorum ve şikayetçiyim demek olacakken bir noktadan sonra alışkanlıktan belki de, olayı normalize ettiğine tanık oluyoruz. Tutku ve öfkenin arasındaki çizgiyi geçtiğini düşünen Perry sapkınlıkta zirve yapıyor aslında. Karısının güzelliğindeki kusursuzluk ve bir gün onu kaybetme korkusuyla yanıp tutuşuyor. Kendisine duyduğu sevgiden şüphe duyuyor. Onunla yetinmeyip, ona sığınmayacağından korkuyor. Karısının her şeyiyle sadece onun olmasını istiyor. Onun tek kocası, ikizlerinin yegane babası, evinin biricik süs objesi, üzerinde her tür manyaklığı deneyebileceği, hıncını alabileceği, yeri geldiğinde fırlatıp atabileceği, duvarlara çarpacağı, nefessiz bırakacağı etten kemikten olan oyuncağı. Ve en önemlisi kavga edip, delice ve öfkeyle seviştikten sonra karısına bu kirli sırlarını kendilerine saklamaktan başka çare bırakmaması. Bir de ağlıyor sonrasında pişmanlıktan bebekler gibi. Ve Perry gibi sosyopatlar(aslında manyak, hatta hasta-manyak daha doğru olacak, sosyopat kibar bir kelime ve konuşmalarımızda ona buna atfen kullandığımız manyak sıfatının en çok yakıştığı kimse de Perry bence) coğrafya, ülke, dil, din ayırdetmeksizin her yerde varlar.

Mesleğini, kariyerini, ailesini ve yaşadığı şehri uğruna bıraktığı kocası ona bunları yaşatırken, mesleğini icra etmek için yakaladığı ilk fırsat bir kaçamak kadar tatlı geliyor Celeste’e. Ne olursa olsun iyi bir anne olmak yetmiyor ona. Celeste başarılı bir avukatmış geride bıraktığı hayatında. Şimdiyse suistimale uğrayan ve bunu örtbas ve normalize etmek zorunda kalan çaresiz ve yalnız bir kadın. Bir yanıyla da çok güçlü, mağrur ve gururlu bir kadın. Psikoloğun karşısında sürekli savunma yapıyor. Kurban olduğunu kabul etmiyor. Şiddetin normal olduğunu kabul etmesi de bundan. Çünkü özsaygısı diğer insanların onu nasıl gördüğüyle şekilleniyor ve farkına varamasak da bu, insanlar için çok tehlikeli bir durum aslında. Bir ebevyn sorununa, zamanla da savaşa dönüşmüş zorbalık olayında zorbanın Ziggy değil de, Celeste’in ikizlerinden biri olan Max çıkınca şiddetin çocuğun DNA’sında olabileceği gerçeğiyle yüzleşiyor Celeste. Perry’i göz önüne aldığında, büyüdüğünde geçip geçmeyeceğini de bilemiyor tam olarak.

Son söz olarak Hours’tan ve Virginia Woolf’un ağırlığından sonra kocası tarafından şiddete maruz kalan Celeste rolünde Nicole Kidman kariyerinin son on yılında karşısına çıkmış fırsatın hakkını veriyor her şekilde.

tumblr_ojp0odlTi41rkkyz2o3_1280

images-2

JANE -orta isimsiz- CHAPMAN :

Oğlunun okula başladığı ilk gün tanıştığı Madeline sayesinde yeni tanıştığı lüks muhitte çevre edinebilen, Renata’nın onu dadı sanıp kendi Fransız dadısıyla tanıştırdığı, kendi halinde muhasebeci ve bekar bir anne olan Jane’in sakladığı büyük sırrını ilk paylaştığı isim yine Madeline oluyor. Zamanında yaşadığı bir gecelik ilişkisi tecavüze dönüşüyor ve bu birliktelikten Ziggy dünyaya geliyor. Monterey’e taşınma nedeni ise ailesinden uzaklaşarak hem yaşadığı travmayı atlatmak hem de tek başına ayakta kalabildiğini hem kendisine hem ailesine kanıtlamak. Bir de geçmişi unutmak. Fakat daha okulun ilk gününde oğlu Ziggy, Renata’nın kızına zorbalık yapmakla suçlandığından eski defterler açılıyor teker teker. Meselenin herhangi bir kızın boğazını sıkmak olmadığını, yanlış kızın boğazını sıkmak olduğunu görüyoruz ve kısa sürede kutuplarının belli olduğu ufak çapta bir savaş başlıyor taraflar ve taraftarları arasında. Belli bir hayatın hayali, oğlu için iyi bir okul ve gelecek için buraya gelen Jane bu anlamsız yarış gibi savaşın içinde buluyor kendini ve de oğlunu. Öte yandan ona tüm bunları yaşatan adamın bir yerlerde var olduğu, nefes aldığı fikriyle kendini ve oğlunu güvence altına alabilmek için evde silah bulunduruyor ve sık sık atış talimi yapıyor. Koşuyor hiç durmadan. Kadınlığını gizleyecek kıyafetler seçiyor. Özensiz giyiniyor da diyebiliriz. Madeline ve Celeste’in kusursuz giyimleri, kusursuz saçları ve kusursuz makyajları karşısında uzaydan yanlışlıkla Monterey’e düşmüş bir başka dünyalı gibi görüyor kendisini. Fakat başta vefalı Madeline ve onun uzun ve bilmiş kol ve kanatları sayesinde adapte olması çok zamanını almıyor yeni girdiği ortama. Öte yandan kabusu olan adamı asla unutmuyor, asla affetmiyor. Okulda verilen soy ağacı ödevinde baba kısmına ne diyeceğini bir türlü bilemiyor Jane. Çocuksa genlerine rağmen iyi kalpli bir çocuk ve yetimliğine rağmen olaylara iyimser yaklaşabiliyor.

Jane silahı elimde tutmanın bile duygusal travmayı yenmek için psikolojik destek sağladığını ve onu kendi yoğun ve ağır gelen duygularından kurtardığını düşünüyor. Böylelikle kendini güçlü hissediyor. Kimi zaman kendini Ziggy’nin babasının iyi bir adam olduğuna inandırmaya çalışıyor. Bunun altında oğlunun ruhsal durumuyla ilgili endişeleri yatıyor. Bir yandan da toplumun çocuğunu kurban etmesine karşı koymaya çalışıyor var gücüyle. Bekar bir anne olmak öyle kolay bir şey değil anlaşıldığı üzere, Amerika’da…Türkiye’de… Nereye gidersen git, bu böyle.

images-3

RENATA KLEIN :

En güzel okyanus manzaralı, en şahane iç dekorasyonlu ev denemeyecek kadar büyük bir malikaneye sahip, aynı zamanda CEO, finansal açıdan başarılı, buldog lakaplı, hırçın, evli ve bir kız annesi ama sevilmeyen Renata Klein rolünde ipincecik Laura Dern arz-ı endam ediyor. Madeline’in grubuna karşılık bir başına durabiliyor. Narin ve nazik kızının okulda uğradığı zorbalık karşısında tüm kesici organlarıyla etinden et koparmaya çalışıyor karşı tarafın. Saydığım kesici organlar arasında tırnak ve dil başrolde. Fakat mevzu dönüp dolaşıp kızına geldiğinde süngüsü düşüyor kolaylıkla. Madeline’le bile Madeline’e rağmen uzlaşmaya çalışıyor, vaatlerde bulunuyor ona kızının yaşgünü partisinde boynu bükülmesin diye. Reddedildiğindeyse telefonunu havuza fırlatıp atıyor. En büyük eserleri, kanları, zaafları, bir parçaları olan çocukları için anne babaların yapabilecekleri şeyler karşısında insan şaşkına dönüyor. Mevzu çocukları olunca birer atmacaya dönüşen annelerin koruma güdüleri inanılmaz. Renata ısırmaya hazır bir köpeğe dönüşüyor gözümüzün önünde. Kızı uğruna kocasını harcıyor gerektiğinde. Kısaca o da kolay lokma değil. Wild’da Reese Witherspoon’la bir anne kızı canlandıran ikili burada ezeli birer rakip olarak çıkıyorlar karşımıza. Vallee’nin yönettiği Wild’da bir roman uyarlamasıydı ve yine bir kadın yazarın aklından çıkan müthiş bir içsel yolculuğu anlatıyordu. Favorilerimdendir tüm iddiasızlığıyla. Aslında çok da iddialıdır kendi çapında.

downloadfile-2

downloadfile-3

BONNIE :

Madeline’in eski eşinin karısı ve bir kız çocuğu annesi, özgür ruhlu, bohem ve sevgi dolu, sportif, aynı zamanda esnek bir vücuda ve seksi bir duruşa sahip, erkeklerin bayıldığı bir melez olan Bonnie, dizinin sonunda kadın dayanışmasının kraliçesi oluveriyor tek bir hamlesiyle. İzleyin ve görün diyeceğim ama yaşanan kavga esnasında Perry’nin çektiği çile anlatılmaz yaşanır cinsten ve bir mikrop daha kalkıyor yeryüzünden. Feminist okumalara açık olduğunu tahmin ettiğim kitabından sonra, öyle de bir sonla bitiveren diziye bu beş kadının zaferi damgasını vuruyor aslında. Annelik, çocuklar gibi ortak noktalara sahip rekabet içindeki kadınlar arasındaki düşmanlık yerini kadın dayanışmasına bırakıyor son anda.

downloadfile-1

wenn_biglittlelies_premiere_lauradern_nicolekidman_reesewitherspoon_zoekravitz_shailenewoodley_020817_1800x1200_4

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑