IN THE FADE : PARAMPARÇA : AUS DEM NICHTS

5236A698-69E8-4BC5-A2A8-1BCF5C03CFEC

IN THE FADE : PARAMPARÇA : AUS DEM NICHTS :

“İlk tehlike patlamadan dolayı oluşan şok dalgası. Çocuk solunum sisteminde nefes alma travması, ağır gerilimle basınç travması oluşuyor ve iki akciğeri de çevresel kanama geçiriyor. İkinci tehlike ise enkaz ve şarapnel. Çocuğun merkez üst karnında hala duran sivri uçlu bir metal yüzünden üç santimlik bir yara boşluğu açılmış. Ayrıca sekizinci omurgasını da delmiş. Bundan dolayı oluşan yara büyük ve küçük bağırsakları yırtmış. Ayrıca karaciğeri parçalamış ve karın damarını yırtmış. Gövde, farklı derinliklerde on santimetreye kadar çıkan tırnaklarla on dört kez küçük, yuvarlak ve düz yaralarla zarar görmüş. Üçüncü tehlike ise çok yüksek ısı. Patlamanın merkezi kısa bir sürede 1000 dereceye ulaşıyor. Vücutta, kafada, yüzde, gövdede, kollarda ve bacaklarda yoğun yanıklar vardı. Saç kafa derisine kadar yanmıştı. Ayrıca gözlerde tamamen yanmış ve erimişlerdi. Sağ ön kol az hasar görmüştü. Bacak vücuttan altı metre uzaklıkta bulundu.” Otopsi kayıtlarından

“Beni ve Rocco’yu öldürdüklerini düşün, Nuri’ninse yaşadığını. O kadar lagalugayı dinlemezdi bile.” Katja Şekerci

GİRİŞ :

“Yine geç kaldım.” Ama ben bunu hep yapıyorum. Film ilk gösteriminin yapıldığı Cannes’dan bileğinin hakkıyla Diane Kruger’a giden en iyi kadın oyuncu ödülünü, sonra da Altın Küre’den yabancı dilde en iyi film ödülünü ve daha da pek çok prestijli ödül törenlerinden topladığı ödüllerle sezonunu kapatmışken, üstelik yeni bir Cannes Film Festivali kapıdayken, benim kalemime düşebildi en nihayet. Almanya adına yarışan “Paramparça” Oscar’larda en iyi yabancı film kategorisinde ilk beş’e girememişti. Olsun. Benim için tek mühim olan yıllar yıllar sonra izlediğim ilk Fatih Akın filmi olmuş olması. Biraz ihmal etmişiz kendisini. Üzülerek belirtiyorum. Ve yıllara göre Fatih Akın filmlerine baktığımda son olarak Soul Kitchen’ını izlemiş olduğumu görüyorum. Sene 2009 imiş. Fatih Akın sineması denilince ilk akla gelen Duvara Karşı’dır. Zeki Demirkubuz’un Kader’iyle, Fatih Akın’ın Duvara Karşı’sı benim unutulmazlarımdır. İkisi de vurucudur, ayrı ayrı duvara çarpar insanı. Kader bunu bir parça daha sakin yapsa da, Duvara Karşı’da çok kilometre hızla beton bir duvara çakılıverirsiniz bir anda.

Akın’ın izlemiş olduğum filmlerindeki ortak temalarının yanında ırkçılık başrolde bu defasında. 2000-2007 yılları arasında, Almanya’da, Nasyonal Sosyalist Grubu, göçmen geçmişli dokuz kişiyi ve bir polisi vurup birden çok bombalama yaptıktan sonra eylemlerinin amacına bir neden olarak Alman olmayan kurbanları hedef olarak seçmelerini göstermiş. Yani filmde bahsi geçen Adli Tıp uzmanının açıkladığı bir bombalı eylem sonrası vücutta oluşabilecek hasarın o çok acı boyutlarının nedeni Alman olmadan Almanya’da bulunuyor olmak, Alman olmadan Almanya’da doğmak, yine bir Alman olmadan hasbelkader bir Alman’la evlilik yapmış olmak, sonra mesela Müslüman olmak, yanlış zamanda yanlış yerde olmak, vs. olabilir pekala da. Filmin ilerleyen dakikalarında global bir Nazi ağına şahit oluyoruz bir de. Sonra da Yunanistan’da boy gösteren ve ırkçı eylemler içindeki Golden Dawn partisinin elemanlarının marifetlerine tanık oluyoruz. Bilmeyenler açısından da partinin varlığına. Ellerine düşmeye, hedefleri olmaya, yanlış zamanda yanlış yerde olmaya gör, bir Türk orospusu olarak anılırsın Neo-Nazi yanlılarının dilinde, Alman olsan bile.

Türkiye kökenli olup Almanya doğumlu ve Alman vatandaşı olması açısından da bizim en şanslı yönetmenlerimizdendir Fatih Akın. Çünkü bir başka vatanı vardır her zaman sığınabileceği. Türkiye olmazsa Almanya, Almanya olmazsa bir başka Avrupa ülkesi. Her filminde bu git geller çıkar karşımıza. Bazen de “Yaşamın Kıyısında”da olduğu üzere tabutlardaki cansız bedenlerdir iki ülke arasında gidip gelen. Bizimse sığınabileceğimiz ne başka bir ülke var, ne de açılmış da gel bize gel bize diyen geniş geniş kollar. Önümüze konan kırıntılarla günü geçirip, başımıza dert açmadan, sinirden tırnaklarımızı yesek de kimselere belli etmeden özgürlükler ülkesinde nefesimizi vereceğiz nihayetinde. Durum onu gösteriyor. Vaziyeti kurtarıyoruz kendi kendimize. Almanya’da bir Türk orospusu olarak anılmak mı, yoksa burada başka türlü endişeler içinde yaşamak mı daha zor bilemiyor insan. Ama bu film başta olmak üzere, Fatih Akın’ın kimliği çerçevesinde bu ve benzeri pek çok düşünce üşüşüyor insanın aklına. Keşke daha çok yönetmenimiz yurtdışında filmler yapabilse, bize de oturup izlemesi düşse. Lykke Li’nin şarkısıysa kulaklarımda hala: “ I know places”. Ve de Hindi Zahra’dan “The Blues”. Başarılı bir soundtrack çalışması var filmin ayrıca.

9994ABC9-6795-4C51-AE4C-817983B1C4C6

CBA4CF19-C7CA-4D06-A05A-C615AB732006

PARAMPARÇA :

Filmin kahramanı Katja biricik oğlu Rocco ve kocası Nuri’yi bir bombalama eylemi sebebiyle kaybedeceğinden habersiz, oğlunu işyerindeki kocasına emanet edip hamile kız arkadaşı ile beraber mutlu mesut Türk hamamına gidiyor. Geri döndüğündeyse işyerlerinin olduğu caddedeki polis barikatıyla karşılaşıyor. Filmin ilk bölümünü oluşturan Aile kavramı her anlamda paramparça oluyor patlamayla beraber. Kocasını ve oğlunu kaybediyor Katja. Bundan sonra polis soruşturması ve mahkemede yaşananlar gözler önüne seriliyor aşama aşama. Soruşturmayı farklı bir boyuta taşıyan yine kendisi oluyor. Bisikletini işyerinin önüne koymuş olan kızın eşgalini ve selesindeki kutunun robot resimlerini çizdiriyor polise. Polisse soruşturma kapsamında kocasını, kocasının inancını, eski uyuşturucu bağlantılarını, varsa örgüt bağlantılarını eşeleyedursun, Katja’nın şüphe duyduğu ve bu şüphesinden emin olduğu Neo Naziler var sadece. Böylelikle de soruşturmanın seyrini değiştiriyor, zanlıları yakalatıyor çarçabuk. Fakat gel gör ki mahkemede işler istedikleri yönde gitmiyor. Mağdurken asıl zanlı onlar olacaklar nerdeyse. Eylemlerinden pişmanlık duymayan Neo Nazi çift, onlardan da korkunç ve hırslı avukatları, yalancı Yunan şahit, delilleri yetersiz bulan hakim ve bu aşamada soluksuz geçen mahkeme sahnelerini izliyoruz. Çekim açıları ve Kruger’ın mimikleri sizi histen hisse sürüklerken, bu dünyada adaletin adli makamlarca sağlanamadığında, kişinin mağduriyeti de hesaba katıldığında o beklenip de gelmeyen ilahi adaletin yeryüzündeki elinin karşı hamlesinin doğruluğunu tartışırken, Akın’ın filmindeki son’un son’ların en alası olduğunu düşünüyor insan. Başka türlü bir sonla bu filmin bitirildiğini ne düşünmek istiyor insan ne de görmek. Kısaca, benim açımdan, son’ların hasıyla, son’ların en alasıyla karşı karşıya geliyoruz. Bir başka son’la, daha doğrusu tüm bu yaşananları hazmetmiş bir Katja’yla, hele ki “Üç Renk : Mavi”deki gibi bir sonla ekran karşısından ayrılmam mümkün olmayabilirdi kanımca. İnsanın en sevdiklerini böylesi şiddet dolu bir eylem sonucunda kaybettikten sonra hayata tutunup tutunamayacağını düşünüyor insan. Bütün hayatın bomboş kalıyor bir anda, başka anneler bebeklerini emzirirken, bir baba çocuğunu ertesi gün erkenden okula bırakmak telaşındayken, senin olan senden alınıyor anlamsızca ve ne devlet, ne hukuk senden alınanı sana veremeyeceği gibi, arka dahi çıkmıyor. İnsanların adına karar veren mahkeme bir de sanıkların mahkeme ücretlerini ve diğer giderlerini karşılıyor. Onlar da masraflarını nasılsa devletin üstlendiği ikinci balayına çıkıyorlar bir Yunan Adasında. Sense yenilgin ve hıncınla az evvel pataklanmış ve kapının önüne konmuş sokak köpekleri gibi ortada kalıyorsun. Başını sokacağın evin var ama içi boş. Bir adamı sevmişsin bakmamışsın oralı buralı diye, sonra da bir çocuk yapmışsın; bundan böyle hiçbiri yok. Ve aynı ikiyüzlü mahkeme yeterli delil yok diyerek, en çok da senin ve öldürülen kocanın uyuşturucu geçmişinden hareketle bir takım çıkarımlar yapmış mahkemede, özellikle de savunma avukatının fitlemesi sayesinde. Anneliği bir meslek olarak gören bir kadın ve zamanında uyuşturucu satmış eşi birer rehabilitasyon örneği olabilecekken günah keçisine dönüşmüşler adeta.

F7BF6E23-8FC1-4AB1-BF3A-923443186116

9777F9F0-1118-4C36-98AA-0DCB9B04C0BF

4CAEB85A-B365-4C63-8FEF-A9596B292D9E

Film Türkçe’ye çevrilirken uygun görülmüş olan Paramparça ismi bu filmin kahramanları için çok çok önemli. Neden mi? Çünkü iyi kötü, suçlu masum, Türk Alman, çocuk ya da erişkin hepsi paramparça ölüyorlar. Geride kalanları ise ister istemez kendileri gibi bin parçaya bölüyorlar. En başta da Katja’yı. Trajedisi kendinde saklı kadın karakterlere Fatih Akın’ın filmlerinde sık sık karşılaşıyoruz. Duvara Karşı’nın Sibel’i, Yaşamın Kıyısında’nın Ayten’i, son olarak da Paramparça’nın Katja’sı. Ayrı ayrı cefalar çekiyorlar hayatın içinde. Toz pembe hayatlar yaşayan karakterlerle işi yok yönetmenin ve Akın benim gözümde başrolüne kadın karakterler koyarak onların rüzgarına, acı tatlı serüvenlerine seyircisini katarak, galiba büyülü deniyor bu duruma biraz, bir yolculuğa çıkarıyor izleyicisini. Kahramanın yolculuğunun sonunda bütün bir hayatı sorgulatıyor bize. Katja elinde kalanlara bakıyor son bir kez. Ailesiyle beraber mutlu geçirilen anlara dair birkaç dakikalık video bunlar sadece. Bunlarla avunup avunamayacağını, kendine yeni bir hayat kurup kaldığı yerden devam edip edemeyeceğini düşünüyorsunuz film müddetince. Bir tarafınız bunun böyle gitmeyeceğini bilse de, bir minik serçe buna engel olabilir mi diyorsunuz bir an…ama sonra içinizin yağları erimiş şekilde kalkıyorsunuz gömüldüğünüz koltuktan. Fassbinder sinemasını ne kadar sevmişsem, Akın’ınkini de o kadar seviyor ve beğeniyorum. Duygularınızla hareket ediyorsunuz onun filmlerinin içinde ve en çok da dürtüsel karakterler zemin hazırlıyorlar bu gidişata.

İyi oyuncular ve iyi performanslarla karşılaşacağınız filmde, Katja’nın polise verdiği ilk tepkisinde attığı çığlıkla acısını ifade edişine şahit olduk, çaresizliğine, yaşadığı şoka. Sonra mücadelesine ve en nihayet kendi başının çaresine bakmak durumunda kalışına. Zamanında ailesiyle beraber girdikleri denizin suları gökyüzüne dönüştü ve kurtulmuş oldu nihayet Katja acısından, hem de sevdiklerinden ayrı kalmaktan. Dünya ise ırkçı eylemlerinden utanmayan iki mikroptan arınmış oldu ve yer açılmış oldu geride kalanlara.

Sen ölmezsen hep yaşarsan, ben ölmezsem hep yaşarsam, nasıl dayanır dünya bunca kalabalığa söyle!

2F290DBE-42DE-4332-8F63-4AB43EEE6E00

LAST DAYS IN THE DESERT

images-259

LAST DAYS IN THE DESERT

“İnsan her yerde var olanla yetinebilir.” Hz. İsa

“Mezarlık erkeği sonsuza dek toprağına bağlar.”

“Bundan bin yıl sonraki insanlar umursayacaklar mı seni?”

Manipüle edilmesi çok kolay bir konuyu ve sırtlandığı hikayeyi, duygusallığa batmadan ve objektifliğini yitirmeden, gözyaşlarıyla dolup taşmış duygusallık denizinin derinliklerinde boğulup, beraberinde seyirciyi de sürüklemeden, çok beğendiğim hem yerinde hem de dozunda diyaloglarla anlatmış aynı zamanda filmin hem yönetmeni hem de senaristi olan Rodrigo Garcia. İsa’nın huzur içerisinde düşünüp taşınabileceği ve dua edebileceği, derinlerine indiğindeyse kendini bulabileceği bir yer arayışının, kısaca çarmıha gerilmezden önce Tanrı’yı arayıp bulmak için geldiği çölde geçirdiği 40 gün 40 gece boyunca yaşadıklarının kurgusal bir metne dönüştürülerek anlatımıyla karşı karşıyayız film boyunca. Zamanın-söz konusu milattan çok önce- ve mekanın-söz konusu uçsuz bucaksız ama Kudüs manzaralı bir çöl- ruhunu yansıtmakta ise son derece başarılı bir iş çıkarmış. Olağandışı olarak İsa’nın gördüğü halisünasyonlar haricinde karşısına çıkan bir aile oluyor bu koskoca çölde. Bir de ara ara şeytanıyla başa çıkmak gayretiyle hiç bastıramadığı bu iç ses, tüm iyi niyetine rağmen olaylara bir de şeytani tarafından bakmasını söylüyor ikizi olarak perdeye yansıtılmış haliyle. İsa’nın tüm bunlarla başa çıkması ise hiç bitmeyen ve hiç geçmeyen yorgunluğu oluyor geçirdiği sakin günler boyunca, ve de kısa süren yaşamının bir zaman dilimi boyunca…

images-276

images-137

Ölmekte olan çok hasta bir anne, yaşlıca bir baba ve onların oğulları bahsi geçen aile. Çölde yaşamakta ısrarcı, kendi dünyası dışındaki her şeyin kendisine korkunç geldiği ve huzuru burada, bu çölde bulmuş babanın aksine, genç oğlan Kudüs’e gitmek istiyor. Her erkeğin sırası gelince bir başkası tarafından yazılmış kaderi değil de kendi kaderini yaşamak üzere sırasını devralıp, yoluna gitmesi gerektiğini düşünüyor. İsa’nın dediği gibi Kudüs her ne kadar kirli ve yozlaşmış olsa da, bir o kadar da canlı aslında. Bu yüzden vaktini orada harcamak istemiyor. Hayatı boşa harcamak günah derken; bir erkek, bir birey olarak dünyaya izini bırakmak istiyor. Ölümü bilen, zamanı zamanında doğru kullanmak endişesi taşıyan, yaşama azmi, kendini gerçekleştirebilme ve yaratmak güdüsünün Tanrı’nın izdüşümü olan insanda vücut bulduğunun bilincindeki bireyin yemek, içmek, nefes almak gibi fizyolojik ihtiyaçlarından hemen sonra geldiğini, bu bilincin bazı insanlarda bir nedenden ötürü daha yoğun ve baskın olduğunu görüyoruz. Kitle iletişim araçlarının olmadığı bir çölde, insanlar kendilerini dinleyecek bol bol zamana sahipler. Trafik yok, araç yok, ticaret yapacak insan yok. Çölde gerçekte kim olduğunu görecek kadar çok vaktin var. Çünkü bunu arayıp bulacağın hem dingin, azar azar da tüyler ürpertici bir sessizlik var. “Her şeyin ben, benimse her şey olduğum” hissine kapıldığını söylüyor çocuk. İnsanın içinde barındırdığı bu gizemli ululuk tam manasıyla çocuğun kastettiği. İşte onu bulmak gayretindeki insanoğlunun, çöllere ve sonu kestirilemeyen yollara düşüşünün, ormanın en derinine gitmesinin nedeni bu. Çilehanelere kapanma nedeni. Bazense o yer basit bir evin en kuytu köşesi. Ama muhakkak sessizlik, yalınlık, unutuş, unutuluş ve şu her şeyden çıkan ve insanı boğan yoğun hisler. Zamana teslim olmak, olan biten her şeye ve aynı zamanda her şerre, her kayba, her acıya, bütün yokluğa. Bu film bu soruların kısmi cevaplarını veriyor, anlayana. Bu yüzden de beğendiğimi belirteyim burada, sıkıştırmışım gibi dursa da.

images-176

 

 

Bazı filmleri belleğinizde unutulmaz kılan bir sahne vardır muhakkak. Benim için ve bu film için bu sahne en sonunda geldi. Filmdeki ailenin sorunları göreceli olarak çözüme kavuştuktan, İsa yoluna devam ettikten ve çarmıhta günler ve geceler boyunca kuruduktan binlerce yıl sonra turistik amaçlı gelmiş oldukları her hallerinden belli iki kişi, günümüz kıyafetleri içerisinde bir tanesi arkasına aldığı manzara önünde fotoğraf çektirirken, bir diğeri ise onu fotoğrafladıktan sonra mutlu mesut ayrılıyorlar zerre yara almadan. O topraklar ki bir zamanlar kan ve gözyaşı olmuş yorganları. Güneş yakmış kavurmuş, rüzgar esmiş dağıtmış. İnsanlar bir bir düşmüşler üstüne. Mütevazi gezilerimdeki küçük ve keyifli anlarımı yaşarken bir zamanlar etten kemikten yapılmış bir sürü insanın ne acılardan geçerek yaşamlarını binbir güçlükle sürdürdüklerini hatırlattı bu kısacık an. Bastığın yeri toprak diyerek geçme sözü geliverdi aklıma. Güneşli bir günde, sevdiğinle kol kola, birkaç anı paylaşmak ve gelecekteki olası torunlarına hikayeler biriktirmek üzere geldiğin topraklarda insanın insana ettiğini düşünmeden geçmemek gerekmiş biraz da.

 

Filmde süregiden durağanlık sırf mekanın değil aynı zamanda çağın ruhundan da kaynaklı. Yapılacak işler az ve oyalanacak insanlar da kısıtlı. Dolayısıyla herkes zaman durmuş gibi hareket ediyor. Ağırdan alıyor çoğu zaman. Zamanın tarihi son dolunaydan beriyle tarif edilebiliyor rahatlıkla. Akrep ve yelkovan gökyüzündeki takım yıldızlar oluveriyor bir anda. Ve söz konusu filmin kahramanı İsa’da olsa ayakkabısının içine girip ayağını inciten çakıl taşı yüzünden sıkıntı çekebiliyor uzun uzun, ve biz de bunu daha filmin başında çok önemliymişçesine izliyoruz. Çünkü o an, İsa için önemli bir an. Sonra yürüyor çöllerde kumları savurtarak. Bunu ve benzer günlük rutinlerini de izliyoruz aynı ağırlıkla. İnsansız ve medeniyetsiz vadilere sığınıyor. Bir deliyi, bir mecnunu andırıyor bu haliyle. Bir an gülüp, sonra çığlıklar atıyor. Sığınmakta olduğu çalıların arasında saçlarına karışan kuru otları temizlerken, dikenli tacın bir ön provası sanki tüm bu yaşananlar. Bir de hiç susturamadığı şeytanı var ona yol boyunca eşlik eden. Oğlanla karşılaştıklarında ona çölde vakit harcamaktan geliyorum diyor. Bir mesai harcıyor İsa tüm bunlara. Çok geçmeden karşılaştığı babaysa senin gibilerden çok gelir buralara diyor biraz alaylı bir edayla. Şu başka hiçbir yerde bulamadığı bir şeyi çölde arayanlardan biri onun gözünde. Ailenin karşısına çıkması da İsa’yı sorun çözmeye yöneltiyor. Evet anne hasta ve burada çölde ölecek, fakat kadın aynı zamanda kocasından olmayan oğlunun burada tıkılı kalmasını istemiyor. Kadının yardım çığlığıysa içten içe bu ailenin işlerine karışıp karışmamakta tereddütlü İsa’nın iç sesinden yükseliyor. Tıpkı bazen var mıdır yok mudur diye tereddüt ettiğimiz ve bu anlarda eğer bir parça asi isek eğer, başkaldırmaktan çekinmediğimiz, kah yakarıp, kah çaresizce neden tüm bu yaşananlar diye sorup sorguladığımız Tanrı’yı suçluyor o şeytani iç ses. Sadece kendini seven, küçük tabiat hadiseleriyle meşgul olmaktan ve bir çiy tanesinin şeklinden ve kökleri toprakta ilerlerken çıkardıkları sesleri bile daha çok önemseyen bir Tanrı onun değersizleştirmeye çalıştığı. İnsanın bazen en yakınındakine hınç duymasını anlatıyor ve bu bazen o insanın kendisi olabildiği gibi, sonuçta kendi kendini yiyip, ruhunu tüketmesiyle de sonuçlanabiliyor her şey. Ama onu bulduğun anda da yüzü olmasa da onun huzurunda hem bin parçaya bölünüp hem de değersiz hissedebiliyorsun ve bunlar aynı zamanda bizim günlük kaygılarımız olup böyle hissetmeye devam etmene de neden olabiliyorlar. Saldırı dışarıdan gelebildiği ve insan kaynaklı olabildiği gibi, bazen içeriden bir yerden ta derinlerden de gelebiliyor ansızın.

 

images-284

Söyleyin o zaman bana nedir, kimindir bu sessizlikten yükselen ses? Neden farklı duygularımıza onun adını veriyoruz? Neden hep onu bir yerlerde arıyoruz? Nereden çıkar gelir bu iç ses? Bir çölde tek başınayken bile neden yalnız değiliz? Neden iç sesimizi bastıramıyoruz? Neden insanoğlu acı çekmeye ve acıyı yaratmaya bu kadar eğilimli? Ve neden neden neden… Bu soruların cevabı bu filmde var mı diye soracak olursanız, kısmen var kısmen yok. Bu tam olarak ne aradığınıza bağlı. En çoksa size bağlı. Keşke hayat cevabı beş şıklı bir test sorusu olsaydı. Ve kesin bir cevabı olsaydı. Tek doğru da o olsaydı. Keşke.

Filmde üzerinde durulan bir başka konuysa baba oğul ilişkisi. Bir oğulun erkek olabilmesi için babasının onayına olan ihtiyacı ve her ne pahasına olursa olsun onu geçme arzusu. Tıpkı buradaki aile zincirini devralmış baba oğul gibi. Bencil ve beceride kendi başına ustalaşmış bir başka babanın oğlu olarak şimdi kendisi de bir baba olan adam, oğluna her erkeğin kendi başının çaresine bakabilmesi gerektiğini söylerken güç bela bırakıyor onu kendi kaderini yaratmak üzere. O son hüzünlü bakış geliyor elleri birbirinden kopmadan ve uçurumdan yuvarlanmadan önce. Gönlü kalmaktan yana olan adam, kendini feda ediyor oğlu için, ölmek üzere. Yolundan çekiliyor onun, kendi kanından olsun olmasın. İç ses hayatlarını mahvetmek hususunda ailenin onlara ihtiyacı olmadığını, bunu kendi başlarına da becerebildiklerini söylerken kader çizmenin ve bir kadere girmenin gökten gelmeyebileceğini söylüyor sanki. Kaderin bir başkasının elinde olabiliyor. Müdahil olup olmamak bir mesele sadece. Film çok farklı okumalara açık ve bu yazdıklarım tamamiyle benim çıkarımlarım. Ve dolayısıyla objektif olamıyorum, istesem de. Siz kusuruma bakmayın benim. Okuyun öylece. Bunlar da bir beynin ürünleri diye. Herkes tanrısını arıyor bir yerde. Bir gün bir satır arasında çıkar belki sizinki de. Belli olmaz işler, belli olmaz sonuçlar ve adına gerçek denenler. Bu dünyada netliği bulamayanlarsa çoktan göçtüler, gökyüzü denizinde yıldızları öpüyorlar delirmişçesine.

images-316

images-226

Gabriel Garcia Marquez’in oğlu olan yönetmen Rodrigo Garcia görüntü yönetmeni Emmanuel Lubezki ile çalışmış ilk defa. Hal böyle olunca doğal ışık kullanılmış film boyunca. Unutulmaz kareler var akıllarda yer edecek olan özellikle de meraklısına. İsa’nın ağırsızlaşarak yükseldiği ve tüm çölü, Kudüs’ü ve hatta hatta tüm dünyayı ve insanlığın üzerindeymişçesine durduğu sahne filme bedel kanımca. Bu ve birçok nedenden ötürü kişisel olarak çok beğendiğim filmi tavsiye ederim bir çırpıda. Nitelikli filmler çeken yönetmenlerin filmlerindeki her kare üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken deneyimin ve hayat bilgeliğinin peliküle aktarılması olduğundan Marquez’li ya da Marquez’siz Garcia’nın filmini ve harika müziklerini ve mavi gözlü İsa’sını izleyin derim son bir defa.

images-244

 

 

BUNU UNUTMA(İkinci romanımdan bir manzume-bir parçası sadece):

image

BUNU UNUTMA:

Keder, utanç ve vicdan; üç kardeştiler.
Birbirlerinin yoluna çıkmamaya özen gösterirlerdi.
Birbirlerinin arkasından konuşmamaya ise yeminlilerdi.
Yoksa adı vesvese olan üvey kardeş girerdi aralarına usul usul, bir anda.

Üçünün de ortak özelliği idi
Yalnızlık onların kaderiydi.
Tabiattan bihaber kendi tabiatlarının kölesi
Tek dostları kendileriydi.
Tek efendileri akseden kendi sesleriydi.

Fısıltıyla konuşurdu utanç.
Vicdan en suskunlarıydı
Keder’in omuzlarında taşıdığını
Dağlar istese de taşıyamazdı.
Ondan hep en sitemkar olandı.

Aynı bedene sığamaz oldular yıllar aktıkça
İsyan ettiler konumlarına
İsyan ettiler yaşadıklarına, yaşamlarına,
Varoluşlarına.

Utanç bir gün dayanamadı
Onca biriktirdiğini kusmaya başladı
Ağzından dökülenler anlaşılmazdı.
Vicdan girdi devreye
Toparladı tüm sözleri
Dizdi hepsini birer birer
Tıpkı bir inci gerdanlık gibi.
Keder geldi aralarına
Sırtlandı bütün sözcükleri
Her zaman yaptığı gibi
Taşıyabildiği en yüksek yere taşıdı onları
Günler, aylar, yıllar sürdü bunu yapması
Bereket yüksünmeden yaptı tüm bunları.

O gün hava pek fenaydı
Fırtına koptu kopacaktı
Keder önünü göremez oldu bir anda
Sığınacak bir mağara aramaya başladı dağın başında
Uçurumun başında tökezledi son anda
Neredeyse düşecekti aşağıya
Kardeşleri ne söylerdi arkasından?
Emanete hıyanet etti, gitti intihar etti diyeceklerdi
Korkaklığın meskeni ben değilim diyecek fırsatım olmadı ki hiç hayatta!
Yüksek sesle haykırdı ilk defa
“Neden istediklerim olmadı hayatta?
Neden benden vazgeçtin bir anda?
Neden kardeşlerim beni anlamaktan çok uzaklar?
Neden hep aynı acı var sol yanımda,
Söküp atamıyorum çok istiyor olsam da?”
Bir ses duyuldu o anda
Fırtına dindi, sessizlik çöktü tüm dünyaya
Ses hemen arkasındaydı ve de yanıbaşında
Dönüp durdukça kendi etrafında
Ses de dönüyordu onunla.
“Ben seni bir his olarak yarattım, bir bedenin ortasında
Tahammülün vardı çünkü o bedende yaşamaya
Başka türlü nereye giderdin ki bir başına?
Yeni bir hayata başlamak çok kolay sanma
Girdiğin yeni hayatlarda eskiyi anıp duracaksın bir başına kaldığın anlarda.
Bir çocuk var bak çok uzakta duyuyor musun şu anda?
Hayır, çünkü dinlemek benim işim.
Ve binlerce, milyonlarca çocuk var ağlayan aynı anda.
O çocuk sanki onlardan biraz fazla öfke taşıyor sol yanında.
Dünyanın renklerini unutmuş körler gibi
Algılayamıyor bazı şeyleri.
-Neden oyuncaklarım yok?
-Neden annemi aldın erkenden ben daha memesini emerken?
-Babam buradaydı az evvel, şimdi tüm sevdiklerim nereye gittiler? diyor.

Şimdi şu an kararını ver keder!
İster misin o çocuğu, ister misin yeni bir hayatı?
Giyebilecek misin yeni bir deriyi, kirpikleri, saçları?
Teslim olacak gücün var mı tüm bunlara?
Sana bir de sır vereyim aramızda kalacak inanıyorum buna
O çocuk çok zorluklar çekecek,
Çok yalnız kalacak uzun yıllar boyunca
Ama talihi dönecek bir gün, talihin dönme huyu olmasa da
Ve kaderlerin üzerine çıkacak bir şekilde.
Söyle şimdi ister misin ona ait olmayı?
Kabul edebilecek misin geçmiş hayatını unutmayı?
Kıyaslama yapmadan, bir daha, başka yükleri taşıyabilecek misin omuzlarında?
O çocuk çok yalnız, baksana tek başına kaldı hayatının başında
Eşlik edebilecek misin ona, gücün var mı buna,
Soruyorum son bir kez daha?
Kaderler değil, kederler yer değiştirir; bunu unutma!”
.
.
.

TARSUS, ÜÇÜNCÜ VE SON BÖLÜM(DÜNYA KADINLAR GÜNÜMÜZ KUTLU OLSUN)

KİMMİŞ BU ARZU TEKELİ?:

20150302_144117

Özkısmet Sürücü Kursu’nda olduğunu öğrendiğim kadını görmeye gidiyorum. Arzu Tekeli. İsminin çağrışımları bir yana Emine Hoca’nın, kendisinin geleneksel bir kadın olduğuna dair betimlemeleri karşısında bocalıyorum düşündükçe yol boyunca. Ne ile karşılaşacağım konusunda ise daha bir meraklanıyorum. Tariflere göre sürücü kursunda aynı zamanda direksiyon dersi veren, eli ayağı her yere yetişen geleneksel kıyafetler içerisinde bir kadın bahsi geçen. Yüksekçe bir tahta oturmuş Hürrem beliriyor gözümün önünde. Hükümet gibi kadın dediklerinden. Tarif edilen bankanın hemen yanındaki ara sokaktan içeriye sapıyor ve bir sürü adamın oturduğu tabureleri geçip sürücü kursunun kapısından içeriye giriyorum. Büyükçe bir bahçe var karşımda, iki tarafı kah avlusundan girebileceğiniz, yahut merdivenlerle dershaneliklerine çıkacağınız bir üst katı olan binalarca çevrelenmiş olan. Kibar bir bey karşılıyor beni. Arzu Tekeli’yi soruyorum. Yemekte olduğunu söyleyip, oturduğu yeri gösteriyor. Birkaç adım sonrası karşılıklı oturmuş iki kadından arkası dönük olanın telefonla konuştuğunu, yüzü bana dönük olanınsa iştahla yemek yediğini görüyorum. Kimselere bir şey söylemeden yüzüm avluya dönük olsun diye iştahla yemek yiyen kadının yanına geçiyorum. Oranın çalışanı olan kadın hemen bir tabak ve kaşık koyuyor önüme. Kazan büyüklüğünde tencerelerin içlerine bakıyorum. Barbunya(dünkü menü hatırlarsanız, kaderimde hep barbunya var Tarsus’ta), pirinç pilavı ve nefis turşu. Pilav koyduruyorum bir parça. Benim gibi başkaları da geliyor sofraya. Hepsi erkek. Burası bir çeşit aşevi gibi işliyor. Acıkanlar ve bilenler soluğu sofrada alıyorlar. Gelen erkeklerden biri limon istiyor barbunyasına. Şöyle bir sıkacak herhalde derken ortasından ikiye ayrılmış limonun ikisini birden sıkmıyor, eziyor adete avucunun içinde sularını çıkarmak için. Limon suyuna barbunyasını kaşıklıyor sonra da. Ekşiye aşermek böyle bir şey olsa gerek. Karşımdaki kadın hala ateşli bir şekilde telefonda. Yanımdakiyse bir iştah bir iştah tabak tabak barbunya, pilav, turşu ne varsa götürüyor. En sonunda da önümdeki tazecik ekmekten bir lokmacık alıp tabağını mis gibi yapıyor. “Bir sürü hastalığım olsa da boğazımdan feragat etmem” diyor. Yanımda oturduğundan yan gözle bakabiliyorum ancak fiziki yapısına. Taş gibi, kaya gibi sağlam. Ne yese öğütecek cinsten. Yüzü gergin, gözleri çekik. Tek bir kırışıklığı yok. Siyah çarşafının altına gizli heybetli bir bedeni var. Bu arada en nihayet karşımdaki kadının uzun ve pek mühim telefon görüşmesi bitiyor. Bana bakıyor soran gözlerle. İlk önce yanımdaki hanımın torunu olduğunu düşünüyor. Beni size Emine Hoca gönderdi diyorum. Bir tabak kaptığı gibi içini barbunyayla dolduruyor(Tanrım ben barbunya sevmem ama yiyeceğim mecburen. Herkes getirip getirip önüme barbunya koyuyor). Yiyenler kalkıyor, yeni açlar geliyor. Bir şeyin farkına varıyorum, yanımdaki hanım oturan tüm adamlardan daha çok yedi ve hiçbir sıkıntı yok görünürde, kuş gibi kalkıyor masadan da. Gelen misafir sayısı arttıkça gölgelikte duran bir küçük masanın olduğu yan tarafa geçiyoruz. Avluya dolayısıyla giriş kapısına nazır bir masa bu ve herkesi görmek mümkün. Anında geliyor çaylarımız. Bir yandan lıkırdıyor, bir yandan laflıyoruz. Ve benim hayatıma bir daha görüp görmeyeceğimi bilemediğim iki unutulmaz kadın daha girmiş oluyor: Arzu Tekeli ve Fatma Kılıboz.

FATMA KILIBOZ:

Az önce bahsettiğim gergin yüzü, çekik gözleri ve sağlam yapısıyla ellilerinde olmadı altmışlarında gösteren kadının yetmiş beş yaşında olduğunu öğrenmiş bulunuyorum. Özbekmiş aslen. Çekik gözlerini, dolgun yanaklarını ve gergin yüzünü açıklamaya yetiyor bu ipucu. Hayat hikayesini ben sormadan anlatmaya başlıyor. “Bacılığız bir Arzu’yla” diyor. Hayat hikayesi bir Alman gazetesinde yayınlanmış. Yıllar yıllar evvel Tarsus’ta evlendiklerinde kocasıyla beraber eskiden şehirde kanalizasyon sistemi kurulmamışken foseptik kuyuları açarlarmış. Bir oda, bir mutfak evlerinde rahmetli kocası ailesini çok sevip ayrılamadığından odayı büyüklere verip, kendileri el ayak çekilince mutfakta yere serdikleri döşeklerde uyurlarmış, iki de çocukla beraber. Sonra duruyor ve gözyaşları bölüyor hararetli konuşmasını. Geçmişten günümüze geçiyor. Altı ay önce ölen kızını anıyor. Yazgı imiş ismi. Onun niyetine Umre’ye gidecekmiş. Daha önce defalarca gitmiş. Sonra da yaşayan ama o da bir parça hasta olan kızı Kader’den bahsediyor(Kader ismini çok önemserim). Kaç çocuğu olduğunu soruyorum. “Yedi” diyor. İkinci eşiyle evlendiğinde yani teyzesinin eşiyle, onun da üç çocuğu varmış, bir de ortak çocukları olmuş. “Evlenmek farz, boşanmak sünnettir. Bense Allah’a şükür kazandıklarımla kimselere muhtaç olmadan yedi çocuğuma birden arsa, arazi, bir sürü de ev bıraktım. Hali hazırda bağlı üç emekli maaşı bana yetiyor, daha da ne yapayım malı mülkü, üzerime çöp bırakmadım.” diyor. “Bunca malı mülkü bu işle mi yaptınız? Nasıl bunca varlığa sahip oldunuz?” diye soruyorum. Asıl hikaye bundan sonra başlıyor. Fatma Kılıboz oluyor aktarıyorum size yaşadıklarımı: “Kızım, o zamanlar Almanya işçi alıyordu. Beni de bir tanıdık yazdırıverdi. Ne olduysa önden benim isteğim kabul oldu. Baktım burada çocuklar sefil, onların geleceği için gideceğim dedim kendi kendime. Onları kurtaracağım dedim. Daha küçük olan memeden kesilmemişti. Giderken yol boyunca memem sızladı durdu. Bu ne demek bilir misin? Çocuğum orada ağlarmış, benimse ondan uzakta memem sızlarmış. Allahtan kayınbabam, kaynanam iyiler de gözüm açık gitmedim gurbet ellere. Bir hastanede iş buldum. Hastabakıcıydım. O zamanlar Berlin Duvarı, bir sürü siyasi olaylar filan, fıttıran bizim hastanede alıyor soluğu. Deliren delirene. Bir bereket bir bereket. Ben çok çalışkandım kızım. Doktor vardı beni çok tutuyordu. O ara memlekete döndüm, erime, çocuklarıma kavuştum, hasret giderdim, tam beraber döneceğiz ki eşim kalp krizinden ölüverdi. Tekrar Almanya’ya döndüm ama çalışmak istemiyorum. O kadar fenayım anlayacağın. O doktor hep beni kolladı, idare etti, Allah razı olsun ondan. Hemşire oldum sayesinde. Ama bende hep bir iç sıkıntısı, keder. Geçmek bilmiyor. Benden iyi maaşın var, bırakma, yazık olacak emeklerine dedi durdu bana doktor. Söz dinleyeceğim mi varmış, kaderim öyle mi yazılmış, Allah bilir. Ama ben kaldım kızım. Direndim, tutundum. Tutunmayacaksın da ne yapacaksın. Üç tane çocuk. O ara ben ölü yıkanan yere geçtim. Kusura bakma Almanca konuşmaktan yıllardır, dilim kolay dönmüyor. Nerede kalmıştık.. öyle işte ama ben ölü yıkamadım çok. Ben güçlü kuvvetliydim. O yüzden ölüleri kestim. Nasıl mı? Uzun çizmeler çekerdik dizlerimize kadar. Gene de içi kanla dolardı akşamına. Aletler vardı, alırdım elime uzuvları ayırırdım tek tek. Kol, bacak ne varsa. Bir süre sonra alıştım. Patlıcan keser gibi keserdim. Ne yaparsın? Ölüyü bütün halinde yakmazlardı. Koyarlardı uzuvları tek tek ayrı poşetlere, üzerine de künyesini yazarlardı, şunun kolu, bunun bacağı diye. Sonra da verirlerdi fırına, yakma işlemi için. Göreceksen görgü çok, çekeceksen çile çok kızım. Hayat işte.” Arzu Tekeli giriyor burada söze. “Bu kadarını ben bile bilmiyordum.” diye. Bense o acımasız soruyu soruyorum kendisine. “Çocuğunuz ölmüş. Büyük bir acı çekmişsiniz ama zamanında çok çalışmışsınız, iyi insan olmaya çalışmışsınız. Karşılığını alabildiniz mi sonunda?” diyorum. Önce hayır manasında başını bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde sallıyor ama sonra topluyor kendini sulanan gözlerine rağmen.”Allah’ın takdiri işte. İyilik yap, denize at!” diyor. Açtırmış oldukları ve isimlerini verdirdikleri kuyulardan bahsediyorlar sonra. Somali ya da Mekke tarafında kuyu açtırılıyormuş, ücret karşılığında hayrına. “Arzu ismi nereden geliyor?” diye soruyorum. “Anneannemin ismiydi” diyor. Dershanelerinde düşük gelir gruplu ailelerden gelen gençler için bir fırsat olsun diye fiyatı yarı yarıya düşürmüşler. Rakipleri haksız rekabet diyerek bir parça mırın kırın etmiş olsalar da(Dershaneler kimlerin biliyorsunuzdur!), sonunda uzlaşmışlar. Birden bir ses başlıyor Arapça dua okumaya. Şaşırıp Sela veriyorlar sanıyorum-zira aklımda kesilen uzuvlar kalmış- sofra duası ediyormuş gençten bir çocuk. Susup dinliyoruz. Sonra çevrede bir hareketlenmedir başlıyor. Herkes harıl harıl abdest alıyor. “Aferin aferin” diyor Fatma Kılıboz. Onu avukata yollarken, uzun uzun bakıyorum arkasından. Yıllarca ölülerin uzuvlarını kesmiş bir kadın az önce Tarsus’ta işlenen malum cinayeti anarken gözyaşlarına hakim olamıştı. “Minibüs iki saat kapının önünde bekledi, yardım eden oğlanın ailesi komşumuzdu. Kötü bir aile değillerdi. Nereden bilebilirdik? Gözümüzün önündeymiş vahşet.” diyor. Faillerin tanıdıkları birer birer terketmişler şehri. Bir numaralı failin karısı çocuğunu almış çekip gitmiş. Aile soyadını değiştirmiş. Tarsus’taki esnaf konu komşu o bizden değil diyerek faillerin kökenine dair başka başka şeyler söylüyorlar ama.. ama Fatma Kılıboz’un dediği üzere buranın çocuğuymuş kendisi. Geçmişi değiştirse kaçmak.. Uzakta olsa da tek gerçek şey geçmişimiz. Aklıma Gümüşler Kasabası’ndan Yunus Amca’nın sözü geliyor: “Asil azmaz, bal kokmaz, kokarsa yağ kokar, kökü ayrandır.” diye. İnsan ruhu çok karanlık olabiliyor bazen, kimseler bilemiyor kötülüğün nereden çıkacağını.

image

ARZU TEKELİ:

Araplar için tatlı dilli derler. Arzu Tekeli’de öyle. Hükümet gibi kadın beklentilerimi ise karşılamaktan biraz uzak. Zira gelmeden gözümde canlandırdığım, saltanatına kurulmuş, etine dolgun, selamları başının tek hareketiyle kabul eden suskun siluet, karşımdaki minyon kadına dönüşüverince bir parça şaşırtıyor beni. Arzu Tekeli elli üç yaşında, Mekke’den göçmüş ailesi. Bu arada son derece cabbar bir kadın. Çok hızlı hareket ediyor. Pır pır. Kanatları olsa uçacak. Hızlı hızlı yürüyor, öyle de konuşuyor ve kafasında düşüncesiz geçirdiği bir an yok gibi. Zihni sürekli meşgul. Bakışlarına, en kolaysa diline yansıyor düşündükleri. İşini anlatıyor, çocuklarını anıyor, cinayete hayıflanıyor, Tarsus’un geri kalmışlığına, bir üniversite olmayışına, Mersin’in gölgesinde kalışına, her şeye, herkese.. Düzeltilmesi gereken her şeyi düzeltiyor gündelik hayatında elinden geldiğince. Düzeltemediğini de söylüyor hiç çekinmeden. Aklı ticarete yatıyor. Bilmese de o da bir kelime avcısı. Sözcüklerden etkileniyor. Hayatı boyunca önemsediği kelimeler karşısındakinin ağzından çıktığından hemen kulak kesiliyor. Eğitim eğitim eğitim diyor. Kız çocukları özellikle okutulmalı diyor. Çocuklarını hep iyi okullarda okutmuş. Toplum tarafından kabul gören meslekleri var. Eşraftanmış ailesi. Ben yobazım, çocuklarım öyle değildir diyor. O kadar tanımıyorum ama kendine yobaz sanırım. Çoğu kadın laf gelmesin, söz gelmesin diye mahrum eder kendini çoğu şeyden. Korunma mekanizmaları geliştirir kendince. Bir de şu örtü meselesi var; örtünmek Arap kültüründe bir gelenek ve Türkiye’ye politik nedenlerle dayattırılmaması gerekiyor. Buradaki kadınların örtünmeleri beni rahatsız etmiyor. Bu yörelerin meselesi olmalı zaten, devlet erkanının değil. Kaldı ki bu kadınlar şatafattan uzak, sade kıyafetler içerisindeler. Başkasının ateşini üzerine salmayacaksın diyorlar. Kırkkaşık Bedesteni’nde erkek çalışanın olmaması bu yüzden önemli. Kadınlar kendi yağlarında kavruluyorlar. Dayanışma halindeler ve özgürler kendi metrekarelerinde. Erkeklerin de desturla girmeleri gereken yerler olmalı. Her yer erkek zaten böyle toplumlarda; sokaklar, çarşılar, şoförler, esnaf, milletvekilleri, onların aday adayları.. Kadınlara çalışacak ve rahat bir nefes alacak yer kalması mühim. Hiçbir tehdit unsuru olmayan yerlerde gezmek insana özgüven veriyor. Yoksa küçücük kalıyorsun olduğun yerde. Bir sürü adam sana kendini öyle hissettirtiyor çünkü bilerek ve isteyerek. Erkekler kadınları çok eziyor.

20150301_144522

Kadın direksiyon hocamla beraber yola çıkıyoruz. Tarsus’ta sınıf atlamış gibi hissediyorum kendimi. Trafikteki sayılı şoförlerden biri benim yanımda çünkü. Tarsus’un daracık ara sokaklarında çılgınca kullanıyor arabayı. Dediğim gibi dinamik ve seri bir kadın ve mıymıntı gibi araba kullanmasını beklemiyorum kendisinden. Beni bırakmıyor tek başıma. Ben götürürüm diyor. İyi ki de götürmüş yoksa uçağı kaçırırmışım yok Eshab-ı Kehf, yok Taşkuyu Mağarası derken.

20150302_152915
Taşkuyu Mağarası Girişi

Taşkuyu Mağarası Beyrut’taki benzeri Jeita Grotto kadar büyük olmasa da sarkıtlar ve dikitlerden oluşuyor olması ve Eshab-ı Kehf’in eteklerinde oluşundan ötürü önemli bir turizm merkezi olmaya aday. Bekletmemek adına bir koşu inip, bir koşu da çıkıyorum. Sonra mı? Sıkma yiyorum ilk defa, peynirli. Güzeldi evet, hamur olsun da çamurdan olsun, o hesap. Büyük hayalleri olan ve bu hayallerin bir kısmını gerçekleştirmiş aynı zamanda mahallenin muhtarı ve mağaranın çevresindeki tek işletmenin işletmecisi Yusuf Elgin’le çalışanları, sonradan aramıza katılan tarlada çalışmış gelmiş eşi Ayşe ile beraber oturuyoruz. Zeytinler ve zeytinyağları var kasalarda. Kilosunun fiyatını duyunca ağzım bir karış açık kalıyor. Altı liraymış. Biz şehrin kazığını yemekten ölürken ve zeytin ağaçları hiç acımadan kesilirken ve Komili bile bu sene zeytinleri Tunus’tan ithal etmişken.. Giderayak muhtarın akrabamız dediği bir amcayı da arka koltukta buluyoruz. Bizimle Tarsus’a gelecekmiş. Önce Eshab-ı Kehf’e gideceğiz diyoruz. Olsun, ben beklerim diyor. Caminin imamı Arzu Tekeli’nin de ricasıyla mağaranın Kur’an ayetleri doğrultusunda tarihini anlatıyor. Dinliyoruz küçük çapta bir kalabalık olarak. Sonra dışarıya çıkıyoruz. Sanıyorum benim yüzümden namazını kaçırıyor mihmandarım. Aynı anda ise bir başka şeyi unuttuğumuzu anlıyoruz. Arabanın arka koltuğundaki amca! Yaklaşık bir saattir buradayız ve bu zaman zarfında kendi imkanlarıyla üç kez Tarsus merkeze gidebilecek olan amcayı bıraktığımız yerde sakin vaziyette buluyoruz. Adana Osmaniyeli ve siyah şalvarı ilk defa bir erkekte sempatik buluyorum. Gözüm alışmış olabilir mi acaba? Amcanın iyi niyetinden de olabilir. “İyi ki gelmişim bak burada da namaz kılmak nasip oldu.” diyor. “Hayat nasıl geçiyor?” diye soruyorum. “İşte diyor. Yetmiş yaşındayım. Bağkur emeklisiyim. Kahvehanem vardı. Devrettim. Gittiğimde benden para almıyorlar. Şükür, namazımı kılıyorum. Bir şey beklemiyorum. İyiyim, sağlıklıyım.” İsmini sorduğum ama unuttuğum tek insanı önemsiyorum. Çok dürüst ve doğal bir şekilde insanların hayatının nasıl olması gerektiğini dürüstçe özetleyiverdiği için. Hayat kolay, basit, çok uğraşılmaması gereken bir şey olmalı. Hırslanmadan, kibirlenmeden, namazı niyazı kaçırmadan(tercih meselesi, inanç meselesi, isteyen kılar), sıkıntı çıkartıp, insanların sıkıntısı olmadan, kolay yaşayıp, kolay ölebilmeliyiz. Ağaçların altında, kuş seslerinin arasında, sessizliğin ortasında olması gereken bu galiba. Biraz basit yaşayıp, her şeyin öyle olmasını dilemek, öyle de ölmek bir gün aniden, sessizce.

ONCA MUTSUZLUK VARKEN: sayfa 352-353 “Mektup” bölümünden

 

onizleme - meric aksu kapak 6

“Kader,

Neler hissettiğimi bir gün bilmeni istedim. Çok istiyorum sürekli uyumak, hep gitmek, ölmek. Bugüne kadar dayandıysam oğlum yüzündendi. Ama artık ona da acı veriyorum biliyorum. Canım ilgilenmek istemiyor. Canım yataktan çıkmak istemiyor. Ağlamasın istiyorum. Bazen o kadar ağlıyor ki, yastıkla kulaklarımı kapatıyorum. Sonra susuyor. Uyuduğunu umuyorum. Ya da öldüğünü. Yeter ki beni yataktan çıkarmasın istiyorum. Sütüm var ama ne zaman emzirmeye kalksam çıkmıyor. O da asıldıkça asılıyor. Göğüs uçlarım yara oldu. O kadar acıyorlar ki. Ve o sürekli ağlıyor. Nüfus kağıdını çıkaramadım daha. Sanırım çıkarmayacağım da. Bu kadar kısa sürede bir baba bulamadım.

Ben galiba öleceğim Kader. Yok olup gideceğim. Oğlum beni annesi bilmesin. Ona bir baba verme lüksüm bile olmamışken ve geceleri ölsün diye dua ederken.. Çok yorgunum artık dayanamıyorum. Yazarlar nasıl yazar demiştik hani? İnsan hissetmeden yazamıyormuş. Ben hissederek bir roman olmasa da bir mektup yazabiliyorum ancak giderayak.

Mektubumu ne zaman okuyorsan o zaman doğru zamandır. Ne öncesi, ne sonrası. Bizim öncemiz yoktu. Ama geçirdiğimiz aylarda sana yaslandığım ve kendimi iyi hissettiğim anlar vardı. Az kaldı sayende şair olmama. Bak gülümseyebildim en sonunda. Biraz param var ve Rahime’ye bıraktım hepsini. Kenan’ın bakımı için. Bilirsin eski Türk filmlerini severim. Oğlumu bulursan onun seni, senin onu sevmeni dilerim. Kendini suçlama. Olana üzülme derdik. Ben oldum. Bitti artık. Artık benim için üzülme. Kendini suçladığını biliyorum çünkü son zamanlarda benim de en çok yaptığım şey bu oldu. Yapma.

Ölmeden bilemezsin yaşamın kıymetini. Sevmeden bilemezsin kimsenin ne çektiğini. Hani böyle bitersin ya. Ben bittim. Bundan sonrası başka bir hayat. Başka bir insan. Duy ve sev. Dinle ve git. Nereye olursa. Çok şeyler gizli bu yaşananlarda. Kimsenin duymadığını duy, sevmediğini sev. Bırak kopsun. Bırak yok olsun. O senin değil. Kimsenin olmadığı gibi.

Sevgi hiç geçmez.

Gizem.”

ONCA MUTSUZLUK VARKEN: Sayfa254-256 /”Sitem” bölümünden, Emsal’in aklından:

onizleme - meric aksu kapak 6

Deli gibi içtim. Zaten canım sıkkındı. Babama, Uğur’a, anneme, kendime.. Gözümü açtığımda yerdeydim, otel odamdaki. Aradaki kopukluklar olmasa filmi birleştireceğim ama tam olarak hatırlayamıyorum. Kordon’da oturmuş içiyordum. Viski söyledim. Sonra açık bir bar buldum. Orada da içtim. Bir adam geldi karşıma. “Nen var?” dedi. “Kara safram var benim” dedim. “Çok içiyorsundur, ondandır,” dedi. Sonra “O nedir?” dedi. “Melankolim var benim,” dedim. Baktı ve anlamadı. Sonra ben gene içtim. Sonrası yok. Kopuk. Sadece bir an bir müzik sesi duydum. “Yapayalnız dolaşırken, unutmaya çalışırken, unutama beni” diyordu. Sonra aklıma geldin işte.. Aklımın yerinde olduğu zaman değil, aklımı ararken geliverdin öylece.. Senin de ben gibi için yansın Uğur. Bir şehrin kaçağı olmak neymiş gör. Ben herkesi ya kaybettim, ya terk ettim. Sevdiğim şeyleri kaybetmemden değil huysuzluğum. Beni seven şeyleri kaybettiğimden ağlıyorum. Küçükken annemin kardeş ısrarlarımı bastırsın diye aldığı küçük finomuz arabanın altında kalıp ezildiğinde de çok ağlamıştım. Beni seven minik köpeğim yoktu artık. İnsan en çok sevildiği zamanları unutmuyor ve içimizdeki küçük çocuk asla ölmüyor. Ebeveynleri onları dövse de, onlara sövse de gene bağır çağır onlara koşuyorlar, onların adını sayıklıyorlar. Saf sevgi böyle bir şey. Sevmek böyle bir şey. Sevilmeyi istemek böyle bir şey. Bir gün gelecek ve ben tekrar seveceğim. Sevilmeyi istemeyi bırakıp daha çok ben seveceğim. Ama bu sefer çok başka seveceğim. Çünkü sevmenin ne demek olduğunu daha yeni öğrendim. İşte o zaman yan sen. Gün gelir sen benim izlerimi takip edersin serçeler gibi. Fotoğrafım çıkar bir gün bir yerde aniden karşına uluorta, sen hiç beklemezken. Bir şey çağrıştırır beni sana, çarpılırsın bir anda. Adıma benzer bir ad, tenime benzer bir koku.. Bir gazete köşesindeki haber getirir beni aklına. Pişman ol o zaman e mi? Gölgem değil, özlemim avutsun seni gittiğin yerlerde. Aşkın ve tutkunun ne olduğunu anla o zaman. Beni anarken düşündüğün kelimeleri kimin için söyleyebildin bir daha? Hiç kimse. Çünkü onlar yoktular ve senin zihnin her nasılsa hep benimle dolu, tıpkı benimkinin olduğu gibi. Anladın mı şimdi benim ne çektiğimi? Nasıl bir çile olduğunu bunun? Çilehane böyle bir yer işte. Acını çekiyorsun sessizce, kendi kendine. Sükut ondan altın. Kelimeler ondan boğazında dizili. Kalbin ondan ağrıyor. Beynin ondan yorgun. Gözlerin ondan çakmak çakmak. Ondan hissizsin böyle ben hariç her şeye ve herkese. Zihnin tek seninle konuşuyor ve aklın yerinde. Aklını bir başka yerde bırakmanın imkanı yok bunca severken, bunca isterken. Akla hıyanet sana ihanet demek. Yapar mıyım öyle bir şey, hiç unutur muyum ben seni, siler miyim her şeyi? Ama sen kim olursa olsun herhangi birini koy yerime. Dayanmaya çalış ona. Konuşmalarına dayan, sevimsiz sevimliliğine katlan, vakit öldür onunla. Dünyanın zamanı var bak önünüzde. Geçmez olur durur o zaman, sen kendin olmaktan vazgeçip daha az sevmeyi kabullendiğinde. Önündeki küçük bir umut yerine seni azaltanı seçmek ne acı. Ben denedim ama beceremedim seni sevmemeyi ya da bir başkasını yerine koymayı. Bir köşede duruyordun her zaman. Evliliğimde, ilişkilerimde. Atamadım bir türlü seni içimden. Sessizlik o zaman kıymetli oldu ama sensizlik dünyayı çekilmez kıldı. Bunca çok sevmek nereden geliyor, bu kadar çok sevgi sözcüğü neredelerdi onca yıldır ve ben seni neden aklımdan çıkartamıyorum hala bilemiyorum ama biliyorum ki ben o yollardan çoktan geçtim. Sense kalbimin haritasını çıkarmaya çalışırken kafi gelecektir bir kadeh; orada dur ve bul beni ve ağla sonra arkamdan her yudumunda. Çığlığını bir ben duyayım, sen hayal edemesen de gözyaşların avucumdayken. Yan sen kavrulana kadar ve kimselere bahsedeme benden, bir kez bile anamaz ol adımı herkes içinde. Cezan olsun adım. Cezan olayım ben senin. Cezamız olsun evren denen bu mezarlık. Zamansız bedduaların, beklenmeyen ahların karşısında durayım çırılçıplak. Razıyım ben bunlara. Ölüm kaşla göz arasında. Bak aradaki mesafeye ne kadar kısa. Ya bana bir şey olsa? Ya ben ölüversem Uğur bir anda? Üzülmez misin o zaman? Çünkü bu dünyada bilmeden yaşayanlardan ve bilerek yaşamaktansa, düşünüp yazdıklarını yaşatanlar var. Sen ve ben hangisiyiz söyle bana? Ben kaderin önüne çıkmaya karar verdim sonunda. Savaş onunla benim aramda. Önsözü olmayan hayatımın sayfaları karşısında, onun kehanetleri var sadece. Sen neredesin, ne ile meşgulsün şu an bilsem! Yoksa kendi kaderinden de mi kaçıyorsun köşe bucak?

BENİM UTANGAÇ SAF YANIM

“İnsanın kendini teslim ettiği her acı sükunete dönüşür.” Marguerite Yourcenar

936full-the-remains-of-the-day-screenshot

Öyle mi acaba? Ve bir sızı olarak kalır da yaşar mı bizimle ilelebet, sanki hiç kapanmamış bir yara gibi? Kazuo Ishiguro’nun aynı adlı romanından beyazperdeye aktarılan “Remains of the Day/Günden Kalanlar” böyle bir yaranın bir geminin güvertesindeki camdan bakıyormuşçasına hatırlanmasıyla başlıyordu. Babadan oğula sanki nesilden nesile geçen bir genmişçesine aktarılan her şartta ve her ortamda titizlikle duygularını gizleme meziyeti, yıllar sonra geç kalınmış ve harcanmış hayatıyla baş başa kalmış bir adamın hem kendine hem kendisini seven kadına miras olarak bıraktığı pişmanlık ve hayal kırıklığına bırakıyordu yerini. Yavuz Turgul’un ’90 yılı yapımı “Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni”nde sert görünmeye çalışan Şener Şen kuytuda saklıyordu  Kerime Nadir romanlarını. Miss Kenton’da, Mr. Stevens Junior’ın benzer türde bir kitap okuduğunu gördüğünde sert çocuğun mizacındaki gizli romantiği keşfettiğini düşünmüştü. Anlamazlığa gelinen aşkının karşılık görmeyeceğini anlayan Miss Kenton’sa daha fazla acı çekmeye katlanamayacağını düşünerek soluğu, aşkını cüretkarca sunan bir adamın kollarında almıştı.

Kimse kimseye ait değil belki ve hiçbir şey sonsuz olmasa da kötü huylarını kendisine Tanrı edinmiş az kibirli ama çok gururlu adamın yaşlılığında da tek sahip olduğu el değiştiren aynı malikanenin, yeni ev sahibi oluyordu. Geleceğin geldiği gün bekleyecek bir şeyi olmadığını anlayan insanların, ne kadar yüce ve asil olurlarsa olsunlar yalnızlığın akamayan bir damla gözyaşında gizlendiğini göreceklerdi. Bekçiliğini yaptığımız odalardan sıyrılabildiğimizde akmakta olan hayatın ne kadarına dahil olabildiğimizi göreceğiz sonunda. Dahil olduğumuz kısmının ne kadarı içimize nüfuz etmiş, kanımıza girebilmiş? Kaç insan, dolayısıyla kaç hayat için “kanım” diyebilirsin, gerçekten kanın olanlar hariç? Belki damarlarında taşıdığın asil kanı nakletmenin zamanı gelmiş de geçiyordur bile. Benim için geç değil, hiç geç değil ve çok geç değil. Daha saf bir tarafım var. Gülme! Sen olsaydın gülerdin. Bense çok ciddiye alarak yazıyorum. Kendimi çok ciddiye alıyorum sanıyorum. Halbuki ben tüm bunları akşam çökünce yazıyorum, akşamlar insanların kendilerini çok ciddiye almamaları gereken zamanlar olmalı. Akşamları sabahlara bağlayan geceler zor. Uyur uyanık gördüğümüz rüyalar ve korkunç karabasanlar var saniyeler sürüp, aslında bütün korkularımızı ve acılarımızı aklımıza geldiğinde yüzümüze vuran. Her şey olana kadar. İş, olduğu kadar; aşk, benim olana kadar; sevgi, ulaşana kadar; huzur, bulana kadar; mutluluk, keşfedilene kadar; hayat, bitene kadar(tek çocuk/lar çıkana kadar değil). Ve ben artık hayata sahibim, o benim, bana ait, hayatım benim malım, bedellerini ödediğim; taksit taksit ve bekliyorum gayretle  benden alınacağı ve benim kaybedeceğim saatini. Ve halen daha saf bir yanım var, sadece gizlendiği yerden çıkmak istemiyor, biraz utangaç çünkü benim saf tarafım. Dışarısı soğuk ve üşütmek istemiyor.

Bense saf tarafıma inat, yorulana kadar karşı tarafı suçlayıp yorgun argın yatağa girmek istiyorum. Deliksiz altı saat uyku hayalim. Planlı imkansızlıklar dahilinde üstesinden gelemeyeceğim çok basit isteklerim var ve çocuksu bir saflıkla  istiyorum. Safça istiyorum. Ver bana benim olanı diyorum. Güzel düşler istiyorum senden diyorum. Az işiten kulakların ilettiğiyse, senin mi sandın benim olanları diyen belli belirsiz bir ses oluyor. Çok derinde o ses. Haliyle çok bozuluyorum ve kendimi avutuyorum belki duyulmasını istemiyordur diye. Çok öteledin beni diyorum. Beni görmen için daha ne yapmam gerek? Seni seviyorum diyemiyorum, çünkü istediğin sevgi değil. Sana aşık olmak için, ermiş olmam gerek. Ve biliyorum ben senin seçilmişin değilim. O zaman ben de ısrarcı bir umutla bundan sonrası için dileniyorum: “Bundan sonrası için bir şeyler ayarlayamaz mısın, lütfen?” diyorum. Seni sevmenin mahiyetini ve var ise eğer aşamalarını öğrenebilirim zamanla. Çok geç değil, hiç geç değil. Belki ererim, sen iste olsun, yaprakları kımıldat bu kez benim için ne olursun.

Teoride mantıklı, pratikte salaklaşabilen ben, en çok keskin virajları görmek istiyorum, vites küçültebilmek için. Bir kaplumbağa hızında gidiyorum, altımdakiyse bir ferrari değil, bence külüstür. Ferrari’sini satmış bir bilge de değilim, olmayan bir şey satılamıyor çünkü. Güvenli bir şekilde düşük viteste gidiyorum. Güvenlik, sıkıcılık diyordu Tim Parks, “Destiny/Kader”de, ama ben de sıkıcı bir insanım nihayetinde. Sıkıldıkça daha çok sıkılıyorum ve göğsüme bir pencere açıyorum kırmızı kalemle çizdiğim ve pof…kirli havam atmosfere dağılıyor. Kırmızı kırmızı.

—-.—-

Akşam akşam gözlerim elverdiğince “Kara Kitap’ın Sırları”nı okumaya çalışıyorum Nasıl yazdığını bazen kendisinin de anlamadığını söylemiş Pamuk, tuhaf, çok tuhaf. Herkes bir sürü şey yazıyor. Bir kitap yazmak değil mühim olan. Herkes kitap yazıyor kendince. İşçilik önemli ve Pamuk’un zanaati iyi, bir kez daha anlıyorum eve gelmeden tüm o karıştırdığım raflarda gördüğüm ingilizce/türkçe kitaplarına göz gezdirip birbiri ardınca sıralanmış ustalıklı cümlelerine baktığımda. Sanki cümleler bekliyorlarmış bir köşede de ortalığa çıkacaklarmış zamanı gelince. Ben en çok Bay Ka’nın gittiği baş harfi “k” ile başlayan şehirde, çevresi daha çok  “k” harfiyle başlayan isimleri olan insanlarca çevrilmiş, gökten “k” harfli şeylerin yağdığı ve nihayetinde ismini aldığı romanını sevmiştim. Okuyucusuyla arasına kibar bir mesafe koymasının ustalığını sevmiştim, İstanbul başrolde olmadığından iki kat daha çok sevmiştim. “Yeni hayat”ı da aynı nedenden ötürü sevmiştim. Bir otobüsten inip, bir otobüse binmiştim. Hiç bilmediğim şehirlere gitmiştim. “Being John Malkovich”de olduğu gibi kahramanın beyninin içine girmiş gibi hissetmiştim. “Yeni Hayat”ın ilk cümlesini ingilizceden okumaya başladığımda eksik bir his vardı sanki adını koyamadığım. Türkçesi beyinlere kazınıyor ve o kitabı okuduğumuz anda bizim de aynı hisleri yaşayacağımızı vaat ediyordu. Benimse okuduğum hiçbir kitap hayatımı değiştiremedi; bir anlam kattı sadece. Yani ben daha bulamadım o kitabı. Belki de değiştirdi de ben anlamadım. Öyle bile olmuş olsa, o bir kitap hangisi, henüz bilemiyorum. Bulurum diye ümit ediyorum. Bildiğim bir şey var ki, edebiyat hayat demek ve edebiyat hayat kurtaran bir şey. Bir yazar için hayatın orta yeri bir kitabın yazılmaya başlandığı, bir okur içinse o kitabın okunduğu yer demek. İnsan hayatındaki dönemeçleri ve virajları görebilse keşke. Ve senin beni gönderdiğin her yol çıkmaz bir sokağa çıkmasa, keşke.

“Benim Adım Kırmızı”yı ve “Kara Kitap”ı da beğenerek okumuştum. Sanki herkesin hayatında taktığı ve devamlı çevresinde dolaştığı bir harf var bir isim veya cümleden önce(aksi de olabilir elbet, harf sana kafayı takmış, seninle bozmuş olabilir mesela, takıntılı bir j harfi düşünün her işinize burnunu sokan ve tabiatından kaynaklı kısıtlı bir soyağacı olan) ve o harf hayatına yön veriyor bunun farkına varabilmiş insanların. K harfiyle başlayan kimi önemli Türkçe ve ecnebicesinden devşirme kelimeleri sıralıyorum size hiç sözlük açmadan: “kabiliyet, karanlık, kavrama, kelime, kınama, kırgınlık, kırılganlık, kırmızı, kıskançlık, kızgınlık, kinaye, kirlilik, korku, körebe, körlük, kurnazlık, kuytu, küskünlük, küstahlık..” Benimkiyse “m”; ama ismimin baş harfinden kaynaklı değil ve alın size m harfiyle başlayan birkaç önemli kelime: “mabet, makul, mana, mağdur, marifet, mavi, maya, mazlum, merhale, mesafe, metanet, meziyet, mızrak, moda, money(şakaydı ama gerekli bir şaka), mundar, mutluluk, mutsuzluk, mükemmel, müsrif, müzik..

—-.—-

Ve erken ölenler hep en kıymetliler. İzin ver kıymetlin olayım. Beni kirpiklerinle de olsa öldür, sakın cayma, o kirpikler kalktı mı bir kere inmeli yerine.

Hatırı sayılır bir iz bırakamazsan eğer seni sadece yakınların anacak ve onlar da gün gelip öldüğünde hepten unutulup, anılmaz olacaksın. Ölen fakat yok olmayan uzun ömürlü olan.  En kötüsü artık anılmamak, en fenası yalnızlık.

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: