UZUN İNCE OLMAKTAN “ÖTÜRÜ” UZAK BİR YOL, BEŞİNCİ DURAK : KAYSERİ, AĞIRNAS

20180110_172413-01

UZUN İNCE OLMAKTAN “ÖTÜRÜ” UZAK BİR YOL, BEŞİNCİ DURAK : KAYSERİ, AĞIRNAS

“Yapıt veren, hedef olur.” Mimar Sinan

“Bilirsin ey deli gönül, deniz sığmaz testiye.” Mimar Sinan

GİRİŞ :

Erzincan geride kalalı çok saatler geçti üzerinden. Gecenin bir vakti Kayseri’ye iniyorum. Sivas’ı bir uçtan bir uca geçmişiz. Kolay mı? Yarım Erzincan, yarım Kayseri derken salıyı etmeden, pazartesi gecesinde seyahatimi noktalamayı diliyorum. Neyse ki başarıyorum. Ben ne çok defa gelmişim Kayseri’ye? Doğu’dan, Güneydoğu’dan dönerken orta noktam burası olmuş her zaman. Her defasında uğramadan geçmez oldum biraz ayak alışkanlığından, en çok da görülmesi gereken yerlerini bitirememekten. Pastırma, mantı aşkının beni buralara sürüklediğini sanmayın sakın. Damak zevkim sıfırın çok altında olunca mantıdansa kıymalı makarna(bolonez evet) yerim ya da ne varsa. Benim takıntım ne etiyle ne sütüyle, Kayseri’nin sakladığı cevherlerinde sadece. Say say bitmez. Eski Talas, Tavlusun, Germir, Ağırnas… Benim için Kayseri tüm bunlar ve fazlası demek. Pastırma yemesem de olur ama hayatımda ilk defa pöç yedim mesela, merkeze yakın Sivas Caddesindeki Hacı Baba Restoran’da. Yanında ayranla fiyatı yirmi beş lira. Dananın kuyruk sokumundan yapılan ve çorbası da olan fakat benim kebabını tercih ettiğim pöç’ten önce gelen ve ikram olan “saf” et suyuysa ondan da lezzetliydi. Bir kısmını içip, bir kısmını etinizin üzerinde gezdirdiğiniz takdirde, pöç’te pöç’leniyordu hani. Tabağın sağ yanında bademli, üzümlü pilav, öte yanında dövme ayran, mis gibi pide. Gelsin Milor, gitsin Yaşin. Bu yazıyı yemek saatinde okuyanlarınız varsa eğer, sizin için kayıp mıdır, kazanç mıdır bilmesem de, benim şimdi pöç olsa da yesem dediğim anlar demediğim anlardan fazla ve yoğun olmuştu bir süre. Kayseri gezim esnasında iştahımdan ötürü endişeli ve tedirgin olduğum anlar yaşadım. Burada insanı yemeğe içmeye teşvik eden dürtüsel ve ilkel bir şey var. Teslim oluyorsunuz kolaylıkla mutfağına, yemeklerine.

Kayseri… Kayseri… Erkeklerinin sokaklarını lavabo sanıp, aklına estiğinde tükürük, balgam, sü..(pöç’ten sonra çekilmiyor, değil mi?)lerini yerlere atma gereği duyduğu da bir şehir aynı zamanda. İnsan her gördüğünde kimin olduğunu düşünmek istemediği, içerisinde barındırdığı bir mikrop’tan çıkan bol miktarda mikrop için kahrolsun dediği, ıslak ve türlü renkler barındıran bu şekilsiz kaldırım lekeleyicilerine basmamak için akla karayı seçiyor. O kadar çoklar ki. Kayseri Belediyesi, Kayseri Belediye Başkanı, Kayseri İl Genel Meclisi encümen üyelerinin de ortak kararıyla büyük puntolarla şehrin muhtelif yerlerine billboardlar döşetilmeli ivedilikle. Zabıta ve polise bu eylemi gerçekleştirenleri olay esnasında derhal tevkif edebilme yetkisi verilmeli. İşportacı kovalar gibi sokak sokak peşinden koşmalılar bu uğurda. İmamlar cuma hutbelerinde bu konuya geniş yer vermeli, söz konusu eylemin muadili olan günahları sayıp dökmeliler bir bir. Ki bu sayede caydırıcı olabilsinler. Kimse hiç tanımadığı bir adamın balgamını sırf o sokaktan geçtiği için ayakkabısının altında evcil bir hayvan gibi beraberinde eve kadar götürmeyi arzu etmez sonuçta. O billboardlarda da şöyle yazmalı: “Sokaklara tükürenler güvenlik kuvvetleri tarafından tevkif edileceklerdir. Cezası bulaşıcı hastalığı olan en az on kişinin, en az on defa ve hiç durmadan suratına tükürmesi olarak kesilecek, bu ceza asla paraya çevrilmeyecektir. Tüm bunlara ek olarak belediye tarafından mahallesinde gerçekleştirilen çöp toplama, yerleri süpürme, kanalizasyona kaçan keçiyi pardon kediyi yarı beline kadar boka bata çıka çekip çıkarma gibi görevlerde de bir yıl süreyle it gibi kullanma, dolayısıyla da bugüne kadarki tüm tükürdüklerini yalatmak olmalıdır.” O kadar mı diyeceksiniz, o kadar. Sıtkım sıyrıldı bu aynı manzaradan. Geliyorum gidiyorum, karşı yönden gelmekte olan fakat farklı istikamete gitmekte olan kelli felli(kerli ferli) bir adam alışmış aynı faaliyetleri gerçekleştirip durmakta. Buna bir çare buluna.

20180109_140642-01

20180109_135405-02

MİMAR SİNAN’ın KÖYÜ AĞIRNAS :

Sabah olur olmazki gezimin ilk durağı olacak kendileri. Yarım saat sürüyor sürmüyor, Gesi’yi ve bağlarını mevsimsel sebeplerle ıskalıyor ve Ağırnas’ın meydanında iniyorum otobüsten. Durağın hemen gerisindeki kahveye giriyorum, yanımda ise Ahmet Amca var. Ahmet Amca’nın da bıyıkları var. Kahvenin tüm erkeklerinde de bıyık var. Hemen bir çay ısmarlıyorlar bana. Tam içerken gözüm masadaki şeffaf ve şekilsiz şeye takılıyor. Bir an haykırasım geliyor, sonra susuyorum. Biri bu masada tırnak kesmiş benden önce ya da tükürüp atmış tırnağını, o da kalmış masanın üzerinde, tam da benim önümde. Derin bir iç çekiyorum, öyle hemen bırakmıyorum. Tırnaktan da bahsetmiyorum. Ara ara gözüm takılıyor yalnızca. Üflesem gider mi acaba? Ahmet’i çağıralım sana, anlatsın köyümüzü, tarihimizi diyorlar. Kendisi gönüllü müze sorumlusu imiş. Ahmet aranıyor, Ahmet bulunuyor, Ahmet geliyor ve oturuyor masamıza. Benden daha meraklı dinleyen kulaklarla yarıştığımı hissediyorum. Tam evine girmişken çağrılan ve gerisingeri gelen Ahmet Bektaş ancak bitiririz diyor şimdi çıkarsak. Kulakları geride bırakıyorum, tırnağı da, çıkıyoruz beraber Ağırnas’ın gizemini çözmeye. O gizem çözülür mü öyle kolay kolay, hiç sanmıyorum ama ipuçlarını takip ediyoruz tali yollardan giderek. İlk önce Mimar Sinan’ın doğduğu eve gidiyoruz. İçerisi yani üç katlı evin giriş katı Mimar’ın yaşam öyküsü ve eserlerinin fotoğraflarıyla döşenmiş. Evin içini gezdikten, dışına ve çevresine şöyle bir göz attıktan ve tüm köyün genelinin mimarisini, taş ustalarının marifetlerini düşündükten sonra Mimar Sinan’ın bu köyden çıkmış olmasının çok da sürpriz olmadığını düşünüyorum. Erciyes’in milyonlarca yıl önce püskürttüğü lavlardan oluşan volkanik tüf kayalar rengini vermiş evlere, işyerlerine. Gül kurusuna kaçıyor ara ara, bu yönüyle Petra’yı anımsatıyor en çok. Neticede Anadolu’nun az turist çeken bir köyü olmasından ötürü boş sokaklarındaki ıssızlıktan ve sakinlerinin kışın merkezde yaşamayı tercih etmelerinden dolayı havaya sinmiş terk edilmişlik hissi bir yandan büyüleyici, öte yandan hüzünlü. Anadolu’nun köylerinin değişmez kaderi böyle. Göç vere vere, kalan yaşlı nüfusla yenilenmeden yaşayıp gidiyorlar. Evlere, sokaklara sinen hüzün bundan belki de. Terk edilmek, istenmemek çok fena bir şey. Mimar Sinan da 22 yaşında terk etmiş köyünü, dönüşüyse üç çeşme ile olmuş. O dönem köylerde su ihtiyacı nasıl karşılanıyormuş, sakalar’a yani şehrin çeşmelerinden, deriden yapılmış “kırba”lara doldurdukları suyu atla ya da sırtında taşıyarak şehre getiren ve satan kimselere ihtiyaç var mı bilinemese de Evliya Çelebi anılarında İstanbul’un sakalarının şehrin 9999 çeşmesinden su taşıdığından bahseder. Köyün o zamanki yiğit delikanlıları, vefakar ve cefakar kadınları dururken köyde saka abesle iştigal olsa da az önceki bilgiye bu yazımı yazmadan önce okuduğum “Tezkiretü’l-Bünyan ve Tezkiretü’l Ebniye”den yani Yapılar Kitabı”ndan ulaştığımı ve bu alıntıyı da oradan yapmış olduğumu belirtmemde fayda var, zarar yok kanımca. Doksan yıllık yaşamına sırasıyla Birinci Selim(Yavuz), Birinci Süleyman(Kanuni), İkinci Selim ve Üçüncü Murat’ı yani dört padişahı sığdırabilmiş asıl adı Yusuf olan Koca Sinan. Mütevazilikte önde gelen bir isim olarak her anlamda seçilmiş, devşirilmiş, işlenmiş ustalarınca. Kendisi de adanmış, çalışmış ama çok çalışmış bir çırak olarak. Dehasının sırrınıysa çözmek mümkün olmamıştır. Dünyada da böyle bir mimar yetişmemiştir. İleri akıllı, yetenekli, hem mühendis hem mimar, amiri konumundaki insanların çeşit çeşit mizaçlara sahip Osmanlı padişahları olduğu düşünüldüğündeyse uyumlu ve geçinmeye gönlü olan çook mütevazi bir adam olduğu aşikardır. Meslek yaşamı boyunca onca saray, han, hamam, cami ve daha da bir sürü şey yapmış, en enteresanıysa kitapta da bahsi geçtiği gibi, gemi bile yapmıştır. Fırsat bulsaymış, ömrü yetseymiş, şartlar dahilinde uçak bile yapabilirmiş gibi geliyor insana. Kendisi şu anlarda çok önceden çıkmış olduğu yokluk aleminden göçtüğü sonsuzluk aleminde yapıyordur belki de ne uçaklar ne füzeler ne jetler…

Bir sonraki durağımız Agias Prokopis Kilisesi. Mübadele sonrası bu topraklardan giden Rumlar’ın yıllar sonra bir zamanlar yaşadıkları toprakları ziyaret etmek için geldiklerinde görmek istedikleri kilisenin kapıları onlara ve tüm ziyaretçilerine açılıyormuş, anahtarı ise Ahmet Bektaş’ın elinde. Rumların nüfusun çoğunluğunu oluşturduğu bir kasaba imiş bir zamanlar Ağırnas. Öncesindeyse, tarıma elverişli olmayan bölgede başka başka yollardan gelir elde etmek için halk, dokuma ve inşaat işçiliğine yönelmiş, en çok da duvar ustalığına. Germir kasaplarıyla, Ağırnas’sa marifetli duvar ustalarıyla ünlüymüş. Mimar Sinan’ın buradan çıkmış olmasının psikolojik etkisi ve baskısı muhakkak olmuştur yöre delikanlılarının üzerinde. Yöre delikanlılarını görmekse mümkün olmuyor, hatta genç görmek mümkün olmuyor. Çünkü o delikanlılar sağda solda ekmek parası peşinde, okumak peşinde ya Kayseri’de ya da başka şehirlerde bulunmaktalarmış. Gidenlerin yüzünüyse anca bayramdan bayrama görebiliyormuş Ağırnas’ın büyükleri.

Bizim bir sonraki durağımızsa Aşağı Pınar mevkiinde bulunan Yeraltı Şehri olacak. Konuşa konuşa yürürken, karşıdan gelmekte olan bir köylüsüne selam veriyor Ahmet Bektaş. Onun da ismi aynı imiş. Ahmet Amca taş ustası imiş zamanında. Buradaki pek çok evde de emeği varmış. Kısacık boyu, fakat sağlam bir gövdesi olan Ahmet Amca’nın mesleğini yaparken sıkıntı çekmediğini, o koca taşları kah sırtında kah kucağında rahatlıkla taşıyabildiğini düşünüyor insan. Dimdik duruyor karşımda, onca ağırlık ezmemiş bedenini, bilakis diri tutmuş, yıllara karşı durma kudreti vermiş. Bir fotoğrafla hatırlamak istiyorum onu. İzin veriyor eğer kötü yerlerde kullanmayacaksan diyor. Önce izin veriyor, sonra poz veriyor, sonra da beni kötü emellerine alet etme diyor. Elimdesin Ahmet Amca bundan sonra, deliliyse baş köşemde ona göre. Buradan ayrılırken aynı otobüste yolculuk ettiğim, buraya dışardan gelip yerleşmiş bir Ahmet daha vardı. Adını sormadan önce tereddüt etsem de, ister buralı ister değil bugün karşıma çıkan herkesin adının Ahmet olacağını biliyordum ve bu tesadüf olmayan bir ayrıntıydı. Ve onun da bıyıkları vardı. Bir tek o adımı sordu. Ben de söyledim.

20180109_131641-01
Ahmet Amca
20180109_145309-02
O da Ahmet

Tarihi milattan öncesine dayanan Yeraltı Şehrini dışarıdan fark etmek pek kolay olmasa da, içindeki dehlizlere girince ancak mağaralara oyulmuş ellerin sahibi olan hayatların nasıl olabileceğini az buçuk hayal etmeye çalışıyorsunuz. Başka bir dilde, başka başka kıyafetler içinde, değişik adetler peşinde, daha kısa belki dev gibi insanlarmış ama insan’mışlar neticede. İhtirasları, korkuları, acemilikleri, güvensizlikleri olan insanlar. Barınma, güvenlik, karnını doyurma, suyunu çıkarma, üreme, kadını biraz süs peşinde, erkeği bir parça Tarzan’lık peşinde ama hepsi birbiriyle mecburen geçim derdinde yaşayıp gitmişler, gömülmüş bitmişler. Bir medeniyet gitmiş, yerine yenisi gelmiş. Ağırnas bugünlere gelmiş. Bir misafirini ebediyete yollayıp, yerine gelen yeni misafirleriyle meşgul olmuş. Ben bile geldim, geçiyorum bu topraklardan. Hiç bıkmadan dayanmış her birine, bana bile.

İnsan hayatına anlam katmaya çalışıyor bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde. Bazen bunu kendisinin ve yakınlarının hayatını güvence altına almak için verdiği mücadele ile yapıyor, ama hiç farkında değil. Bir kahramanlık yapıyor bir anda, yaparken bilinçli değil. Atıyor kendini ateşe öylece, yaptığının farkında değil. Kimisi bir çocuğu kurtarmaya çalışıyor, kimisi hastasını. Kimi hatıralarının peşine düşüyor, kimi başkalarınınkinin.  Bir doktor hayat veriyor bir bebeğe, bir adam mezarını kazıyor bir kimsesizin. Hepimiz bir sarmalın içinde yuvarlanıp duruyoruz yıllar içinde. Bir vesileyle buraya geldim. Bilinç olarak köyünün üstünde bir adam olan Ahmet Bektaş’ı dinledim. Aç karnına rağmen, kızaran burnuyla, soğukta benim için fazladan mesai yaptı. Üç kız babası, varoluş nedenini Mimar Sinan’ı tanıtmakta bulmuş Bektaş’tan bahsetmesem olmazdı. Bunları yazmasam sadece ben bilecektim. Okuyanlarınızın bu bilgi sayesinde eline ne geçti? O da tartışılır. Fakat dünya dönüyor tartışmalı bir şekilde, milyonlarca yıldır döndüğü üzere.

20180109_130036-01
Agias Prokopis Kilisesi
20180109_130258-02
O da Ahmet

UZUN İNCE OLMAKTAN “ÖTÜRÜ” UZAK BİR YOL, ÜÇÜNCÜ DURAK : GÜMÜŞHANE

20180107_120254-02

UZUN İNCE OLMAKTAN “ÖTÜRÜ” UZAK BİR YOL, ÜÇÜNCÜ DURAK : GÜMÜŞHANE

GİRİŞ :

Gümüş madenleri mi vardı acep zamanında buralarda? Adı üzerinde Gümüş’hane ya. Gökyüzü mü gümüşi yoksa. Havası mı öyle ki, soğuk ve sert bir maden gibi ama yine de zevk sahibi, şekil verdiğin takdirde dünyanın en güzel süsü olacakmış gibi. Elmas kadar kıymetli değil belki, o kadar gözde de değil ama hiç olmazsa kan dökülmüyor uğruna. Çok can yakmadan canayakın olmanın gümüş kuralı belki onda gizli. Gidip görelim bakalım Gümüşhane’nin hikmetini. Yetişiyor imdadıma google hazretleri. Seksen bir il içerisinde adını madenlerden alan tek şehirmiş kendisi. Antik çağdaki ismi Yunanca’da gümüş anlamına gelen Argis’ten doğma Argiropolis iken, Osmanlıların eline geçtiğinde Canca olarak anılmış olsa da, zamanla madenlerinin zenginliğinden dolayı Gümüşhane adını almış gerçekten de. Evliya Çelebi geçmiş bu topraklardan zamanında. Gümüş madenlerinin bolluğuna şahit olmuş. Sayısız kez akınlar düzenlenmiş, defalarca işgal edilmiş. Sancakmış bir zamanlar, vilayet oluvermiş bir günde. Şehir merkezi su ve elektriğe kavuştuğunda yıllardan 1948 ve 1949 imiş. Anlaşıldığı üzere kalkınmada öncelikli bir il değişmiş. Hala da değil.  Öte yandan İkinci Dünya Savaşı’ndan köşe bucak kaçtığımız yılların ertesiymiş. Elde de yokmuş, avuçta da. Cep delikmiş, cepken de. 1989 yılında biricik ilçelerinden Bayburt’u da kaptırmış elinden. Bayburt şehirliğe terfi etmiş, kuş misali uçmuş gitmiş elinden. Pestil ve kömesi meşhurmuş en çok. Ekşi Sözlük’te kendisi hakkında yazılmış olan şu bilgileri okuduktan sonraysa merakımı iyiden iyiye çeken bir şehir olmuştur aniden. Severim ben küçük şehirleri, büyük şehirlerdense. Tek şartla ama, içerisinde yaşamadığım sürece. Bu bir Bayburt’lunun tanımlamasıymış ha, ona göre:

İki tene tükan, bi aşhana,
Ahan sehen Gümüşhana.”

20180107_113633-01

20180107_113642-01

TRABZON’dan ÇIKMIŞEM, DÜŞMÜŞEM GÜMÜŞHANA YOLLARINA :

Sabahın köründe uykusuz bir gecenin ardından bindiğim taksinin şoförüne, Trabzon’un bu korkunç mimarisine dur diyecek insan evladı yok mu derken buluyorum kendimi. Bir yandan garaja gitmek istiyorum ivedilikle, öte yandan Gümüşhane’de ATM bulamazsam diye para çekmek gayretindeyim. Küçük şehir derler, ne olur bilinmez Gümüşhane illerinde. Başarıyorum nihayet, içim huzurla doluyor cebim biraz para gördüğünde. Huysuzluğumun nedeniyse uykusuzluk, uykusuzluğumun nedeniyse, yan odadaki çiftin cumartesi gecesi ateşinden ve tükenmez enerjilerinden kaynaklı. Kendi adıma söylemeliyim ki, kabus gibiydi tek kelimeyle. Duvarlarsa kağıt. Sabaha doğru sakinleştiklerinde nihayet uyuyabildik. Yani onlar uyudu, ben yollara düştüm erken saatlerde.

Dokuz buçukta kalkacak olan mini büs’te yer buluyorum kendime zar zor. Bir pazar gününün sabahında Trabzon’dan Gümüşhane’ye gitmek üzere yola çıkmış erkek güruhunun arasından sıyrılıp ön koltuğa geçiyorum. Buraya geçtim ama diyorum şoföre, sizin yeriniz zaten orasıydı diyor. Benim için düşünmüş taşınmış ön koltuğu rezerve etmişler. İyi de etmişler. Bense pek sevinçliyim en nihayet Zigana geçidinden geçeceğim için. Bana göre kağnı hızında, şoföre göre Ferrari kıvamında gitmekte olan mini’büs’ün içinde dikkatimi kaybettiğimden biz Zigana’dan çok olmuş geçeli(bu cümlem düşük gibi). “Bir kaç defa loşluk oldu ama ne oldu, hangisi Zigana, hangisi Kop Geçidi anlayamadım, insan bir haber vermez mi, bakın şimdi Zigana ‘dan geçiyoruz diye?” sitem ettiğim şoför “Kop mu?” diyor bana. “Kop” diyorum hırsla. “Kop ya”. İlk, orta ve lise çağlarımda ikiz olarak bildiğim geçitler meğerse uzakmış birbirinden, Hanya ve Konya misali. Kop Karadeniz ve Doğu Anadolu’yu birbirinden ayırmaktaymış. Diğer taraftan bakacak olursak birleştirmekteymiş. Bayburt – Erzurum arasında yer alan ve Kop Dağı üzerinde yer alan, tünelsiz bir yol şeklinde imiş görüntüsü. Görmek için çok yakın zamanda Erzurum’a gidip, Bayburt’a geçeceğim. Ya da Bayburt’tan Erzurum’a da geçebilirim. Doğu, Güneydoğu, Kuzeydoğu, Ortadoğu, Uzakdoğu ve hep bir yerlerin doğusunda bulunarak sanırım ben de bana ayrılan süremi tamamlayacağım yeryüzündeki. Beni Los Angeles’a götürseniz çok sıkılabilirim. Orada bir köy var mı diye sorabilirim. Ben böyleyim. Değildim de aslen, sonradan sonradan bu hallere geldim.

20180107_111450-01

20180107_111557-01

GÜMÜŞHANE : İKİZEVLER KENT MÜZESİ ve SÜLEYMANİYE MAHALLESİ

Bir sürü adamı geride bırakarak, küçük şehrin küçük garajında iniyorum. Saat on bir buçuğa gelmek üzere. Acele etmezsem gitmek istediğim yerlere bir günde ve de kısıtlı saatler içinde yetişemem. Garajın içinde beklemekte olan ilk ve tek taksiye biniyorum hemen. Valilikten broşür alalım diyor, bilgi de alırız hem diyor şoförüm. Kendisi doğma büyüme Gümüşhaneli imiş fakat pek Gümüşhane’yi bilmiyor. Daha doğrusu benim istediğim kuş uçmaz kervan geçmez yerlerden bihaber. Daha önce uzun yol şoförlüğü yapmış. Akşam oldu mu evimde uyumak, çoluk çocuğu görmek istedim diyor. Pazar günü valilik açık olmaz diyorum kendisine. Olur diyor sakin bir inatla. Gidiyoruz ki, kapalı. Hemen yanında yer alan Gümüşhane İkizevler Kent Müzesi’ni geziyorum bir çırpıda. Güvenlikte Osman Bey vardı ismini yanlış hatırlamıyorsam, bana içinde bulunduğumuz pazar gününü de içine alan uzuun bir zaman dilimi boyunca gelen tek ziyaretçiymişim gibi baktı durdu. Hele ki kış mevsiminde, öğrencilerin okul tarafından organize edilen toplu ziyaretleri dışında kim gelir de burayı ziyaret eder diye düşünmeden edemiyor insan. Akıl tutulması yaşıyorum ve sormuyorum haftalık ziyaretçi sayısını. Telefonla öğrenip bilgilendireceğim sizleri de en kısa süre içinde(aradım öğrendim ki kış mevsiminde, mesai saatlerinde, okullar da kapalıyken, yeterli tanıtım da yapılmaz iken, yaklaşık üç ya da dört kişi gelmekteymiş sadece gün içerisinde ama yeni projelerle Mart ayı içerisinde hizmetinizdeyiz dedi müzenin yetkili kişisi).

20180107_114415-01
“Saltanat didükleri ancak cihan gavgasıdur, Olmaya baht ü saadet dünyede vahdet gibi.” K.S.S.

Necdet ya da j ile Nejdet Bey’le yaklaşık beş altı saatlik mesai yapacağımızı ne o ne de ben biliyoruz o ana kadar. Kürtün’e gitmek istediğimi söylüyorum, altmış üç kilometre diyor haritada. O halde diyorum en iyisi Krom Vadisi’ne gitmek. Mesafeyi otuz dokuz kilometre olarak gösteriyor üstelik. Öncelikle Gümüşhane’nin ilk yerleşim yeri olan Eski Gümüşhane’ye, şimdiki adıyla Süleymaniye’ye doğru yola çıkıyoruz. Merkezle arası yalnızca dört kilometre ve burası Türk, Rum ve Ermeni kökenli Müslüman ve Hıristiyanların bir ve beraber yaşadığı, cami ve kiliselerin yanyana yapıldığı bir hoşgörü kenti imiş. Aynı zamanda Kültür ve Turizm Bakanlığı Trabzon Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından düşük yerleşim yoğunluğu, bozulmamış dokusu, korunması gerekli taşınmazların bir arada oluşturduğu bütünlük ve kent dokusunun arazinin doğal karakterine uyumu nedeniyle “Kentsel ve Doğal Sit Alanı” olarak tescil edilmiştir de diyor okuduğum broşürde. Süleymaniye Mahallesi gerçekten de bu tanımlamaya müthiş uyuyor. Gözlerinizle görmeniz lazım bu tabiatı, evlerin dilini, zamana meydan okuyuşlarını, gizemli ve kederli hallerini. Öte yandan kimse yok ortalıkta. Hiç kimse hem de. Tamam pazar, tamam kış, tamam soğuk, yer yer kar var daha ama insanın gözü insan arıyor gittiği yerlerde. Nereye gitsek şoför Nejdet ve benden başka kimseyi bulmak mümkün olmuyor. En nihayet cami imamını yakalıyorum kaldığı lojmanda. Sizin burada işler kesat galiba demiyor ama demeye getiriyorum. Yook diyor bu cami bürokrat camisidir, devlet erkanı gelir, vali gelir, başbakan gelir, gelen gelir diyor. İyiymiş diyorum ben de. Çevre düzenlemesi harika gerçekten. Her şey yerli yerinde, mis gibi yerler, duvarlar, öteler. Gümüşhane Merkez de öyleydi. İnsanlar saygılı davranıyorlar birbirlerine, çevrelerine. Hor kullanılmamış bir şehir Gümüşhane, sahibinden az kullanılmış desek yeri ve de zamanı kanımca.

20180107_155002-01

Saat bir’e gelmek üzere. Ücretin buraya kadar olan kısmını ödüyorum takside. Biraz araştırma yapmak, biraz da karnımda çalan zilin sesini bastırmak için iniyorum arabadan. Lale Lokantası’na giriyorum. Çeşit o kadar çok ki. Ne yesem diyorum, döner ye diyorlar. Lavaşın içinde istiyorum. Ayranımı cacıkla değiştiriyorum. Cacık efsane, döner şahane. Bu hayvan ne yediyse, aynısından istiyorum diyorum. Garson boş gözlerle bakıyor bana, duymadı ya da. Umarım duymamıştır yoksa önüme bir tabak küspe getirse yeri. Müşteri velinimetleri. Mercimek çorbası içen erkekler ayrı ve tek olarak oturdukları masalardan bana bakıyorlar. Birinde hafif düşmanlık seziyorum. Öfkeyle içiyor çorbasını. Garsona soru sormam onu rahatsız ediyor sanırım. Tuvalete girip kasaya geliyorum. Dürümümün yarısını paketletiyorum, çünkü vaktim dar. Krom vadisine gitmek istediğimi söylüyorum. Bu havada tek başına derdin ne dercesine bakıyorlar. Üsteleyince lokanta sahibi köyün muhtarını tanıdığını söylüyor. Akrabasıymış ya da arkadaşı. Hem kendisi arıyor, hem de telefonunu veriyor, kaydediyorum derhal. Burada olsaydı götürürdü ama köydeymiş diyor. Taksi işini bir de onlara soruyorum. Telefon açıyorlar. Kaderimde Nejdet Bey var. Güvenilirdir diyorlar. Kapıya geliyor dakikasında. Atlıyorum arabaya. Sür diyorum Düldül’ü Yağlıdere’ye.

20180107_161139-01

YAĞLIDERE KÖYÜ, KROM VADİSİ ve İMERA MANASTIRI :

Gidiyoruz ama yollar nasıl anlatamam. Yol öyle güzel olunca da, otuz dokuz kilometre oluyor sana yüz dokuz kilometre. Ağır ağır geçiyoruz bozuk yollardan. Cehennem Vadisi Kanyonu’na varıyoruz nihayet. Yerlerde irili ufaklı taşların dağlardan parça parça düştüğünü gördüğümüzde taksinin içi daha bir sessizleşiyor. Şurayı geçsek hele diyorum, ön koltuktan cevap alamıyorum. Nihayet geçiyoruz ama bu sefer de yollar daha beter oluyor. Bu arada Lale Lokanta’sından edindiğim telefonu defalarca arıyorum. O köy mü, bu köy mü derken, en az üç köy geçerek varıyoruz Yağlıdere’ye. Köyün girişinde “Yağlıdere Köyüne Hoşgeldiniz” diyor. Ben ve ekibim hoş bulduk diyeceğiz fakat arabanın içinde yeterli coşkuyu sağlayacak kadar eleman bulunmuyor. Üç erkeğin kapısında beklediği muhtarlığın önünde duruyoruz. Taksiyi görünce içinde ne var diye şaşkınlıkla bakıyorlar. Üzgünüm ben varım. Aynı zamanda köyün muhtarı olan İdris genç bir muhtar. Beni görünce yüzü düşüyor. Kafasından geçenleri tahmin ettiğimden, ses etmiyorum. Bir süre kendine gelemiyor düşüncelerden. Ağzını açıp da tek kelime etmiyor bana. Kısık sesle ön koltukta şoförle konuşuyor sadece. Ama bu yolculuk böyle geçmez. Elbet alışacak bana. Soru bombardımanım başlayınca çaresiz kalıyor zaten. Bir ara sadece ikimizin duyabileceği şekilde diyorum ki, babam şurada bir başına hiç tanımadığım adamlarla hem de Cehennem Vadisi Kanyonu’nu geçerek gelip, şu uçsuz bucaksız manzaraya baktığımı görse “A kızım sen deli misin tepeli misin?” derdi diyorum. Hiç sesini çıkarmıyor ama babama da hak veriyor bir baba olarak. Sonra da tam tahmin ettiğim gibi, bir vahiy gibi gelen bu ilahi cümlemden sonra açılıyor yavaş yavaş, ille de temkini elden bırakmadan. Beştepe’ye çıkmış iki defa. Muhtar ya. İlahiler eşliğinde yemek yedik diyor. Parti götürüyormuş zaten. Giyinip gitmesi kalıyor bize diyor. Yan masamızda en kıdemli(yani ihtiyar) muhtarlarla oturdu Cumhurbaşkanı diyor. Çok uzundu, çok inceydi, şahane de hatipti diyor. Özetle dışarıdan kapalı kutu gibi görünen, gitmesi dert, dönmesi masraf olan köylere kolay kolay ulaşıyor hükümet bu vesileyle. Ne oluyor ne bitiyor öğreniyor bir yemekle. Sosyal medya ve muhtar organizasyonları sayesinde MİT otursun yerinde. Bütüün gün sosyal medyadan baksın dursun giren çıkana, o ne dedi bu ne dedi diye. Akıllı telefonlar sayesinde mahremiyet de kalmadı, her yerde var gizli bir kamera. Big Brother teknolojik ilerlemeler sayesinde kesiyor cezalarımızı birer birer. Durum vaziyet bizde böyledir. Sizde nasıldır, bilemem.

20180107_135157-01

20180107_134959-01

20180107_134350-01

Krom Vadisi’nde tescillenmiş on yedi kilise ve şapel olduğu söylenmekte. Hem Krom Vadisi hem de İmera Köyü(Olucak) 1. ve 3. derece sit alanı olarak ilan edilmişler. Imera Köyü’ne bana ve Nejdet şoförümün şerefine muhtarlıkta verilen yemekten sonra gidiyoruz ve görüyorum ki buranın yolu çok daha feci. İmera Manastırı’nı gördüğüme değiyor mu, değiyor neyse ki. Hiç asfalt görmemiş, muhtemelen de yıllarca göremeyecek olan çamur çamur yolları geçerek varıyoruz buraya da. Çoğu fotoğrafı taksiden inmemeye gayret ederek çekiyorum. Bizim de altımızda jip değil, alt tarafı kar lastikli bir sarı taksi var alt tarafı. Yine de canımızı dişimize takmışız gidiyoruz gündüz gece. Anadolu ve ötesini geçtiğinde, hele bir de köylerine geldiğinde dilinde hep acılı ve acıklı türküler dolaşır, mırıldanır durursun olmadık yerlerde. Ben de bilmiyorum ne haldayım, gidiyorum sadece.

Duyan gelmiş yahu. Burası Yağlıdere Köy Kahvesi. Şu an iki muhtarımız var içerde. Biri Yağlıdere’nin diğeri de Olucak Köyü’nün Muhtarı. İdris Kazancı ve Reşit Ayaz ve onların uzak yakın ama muhtemelen yakın akrabalarıyla dolu kahvede kendimi anlatmaya çalışıyorum. Muhtarlarıma ve Yağlıdere Halkına sesleniyorum siyasetten uzak bir dille. Arıcılık varsa bal satın, az sonra yiyeceğim peyniri zeytini pazarda satın gibi. Size sofra hazırladık diyorlar. Vaktimiz var mı dercesine bakıyorum Nejdet’e. Var var diyor. Canımı yesin Yağlıdere Köy sakinleri. Hemen menüyü sıralıyorum size bunun üzerine; bal, tereyağı, peynir, tatlı erişte, köy patatesi. Patates tatlı tatlı, terayağları halis muhlis ev yapımı, peynir zaten kaymak gibi, erişteyiyse şekerli yapmışlar o da mis gibi. Tuz ekmeye çalışıyorum üzerine alışkanlıktan. Çay döküyorlar. İçiyoruz bardak bardak. Nejdet ve ben nasıl mutluyuz anlatamam. Lale Lokantası’nda zamansızlıktan yiyemediğim dürüm için, iyi ki de öyle yapmışım diyorum şimdi. Hava da soğuk olunca iştahlı iştahlı yiyorum. Hayat bazen bana (da) güzel. Valla. Bazen ama, her zaman değil.

20180107_143649-01
Dediğim kadar varmış sofrası

İdris’in çocuklar okul çağında olduğundan merkezdelermiş. Ben gidip geliyorum kışın diyor. Bende sizden bir şey istiyorum diyorum. Annem için biraz peynir almak istiyorum diyorum. Ücretini de ödemek istiyorum diye de ekliyorum. Bakarız diyor. Biraz konuşuyor, biraz fotoğraf çekiyorum. Çocuklar girip çıkıyorlar içeriye. Nihayet sofranın mimarı olduğunu düşündüğüm bir hanım giriyor içeriye. Yüzünde bir tebessümle geliyor yanıma. Biraz mahçup, biraz merak içerisinde. ”Hoş gelmişen, nerelisin” diyor. Karışık durumumu ona da açıklıyorum derhal. Annem şurdan, babam şurdan, dedem ve babaannem de şurdan, diğer dedemle ninem Allah tarafından aynı köyden. “Hee, karışıkmış” diyor. “Neden geldin, gezmeye mi?” diyor. “Evet” diyorum. İdris Kazancı’nın yani Yağlıdere köy muhtarının annesi imiş kendisi. Elinize sağlık sofra için diyorum. Önemsemiyor bile, günde kim bilir kaç kez böyle sofralar kuruyordur jet hızıyla. Sonra yok oluyor. Hayal gibi bir şey gördüğümü düşünüyorum İdris Kazancı’nın annesinin suretinde. Dışardaki soğuğa inat nasıl güzel yanıyor o soba anlatamam. Karnım da doydu nasılsa. Sofranın fotoğrafını çekmiştim zaten biz silip süpürmeden önce. Bu fotoğraflar ben buradaydım demenin en naif ispatları. Ve ben buradaydım, Gümüşhane ilinin Yağlıdere köyünün kahvesinde. İki muhtar, bir anne, birkaç çocuk, bir sürü de adamın içinde.

 

İmera Köyü’ne giderkendi ya da Krom Vadisi dönüşünde, malum yollardan ötürü ağır ağır ilerlerken bir kartalın soğuk bakışlarıyla karşılaştık bir anda. Elimi fotoğraf makinesine atmak yerine, onun bana yaptığı gibi bakışlarımı diktim üzerine. Kartal bakışı neymiş görmüş oldum bu vesileyle. Arabanın yaklaştığını ve aradaki mesafenin azaldığını gördüğü andaysa bir anda kanatlarını açıp, kendini boşluğa bırakıverdi usulca. Bu an için özellikle iyi ki buraya gelmişim diyorum ve bunu bir kez daha takside yüksek sesle söylüyorum, bir de şimdi sizinle paylaşıyorum. Kalan yolu şehre kadar bizimle gelen İdris, şoför Nejdet ve bir kilo kadar da Yağlıdere peyniri ile tamamlıyorum. Mutluyum ve de gururluyum. Olucak Köyü muhtarı Reşit Ayaz’a sormak aklıma gelmemişti o an köyün ismi nereden geliyordu diye, ama adı gibi Olucak işte ve Ayaz’ın bana söylediği üzere bizim kapımız açıktır her gelene, dostlar bizi hatırlasın.

20180107_151622-02

UZUN İNCE OLMAKTAN “ÖTÜRÜ” UZAK BİR YOL, İLK DURAK : TRABZON, UZUNGÖL

20180105_140243-01-02

UZUN İNCE OLMAKTAN “ÖTÜRÜ” UZAK BİR YOL, İLK DURAK : TRABZON, UZUNGÖL

GİRİŞ :

Evliya Çelebi Trabzon için bu şehre küçük İstanbul denilse yeri demiş, sonra da hayranlığını dile getirmiş uzuun uzuun. Kendisinin 17. yüzyıl gezgini olduğu düşünüldüğünde, bu sözleri sarf etmesinin üzerinden geçen yüzyıllar da hesaba katıldığında güzelliğine pek güzel şehrin merkezinin bir müteahhitler güzellemesine dönüştüğünü görse yüreği sızlardı. Eğri büğrü, saçma sapan, zevksiz, kalitesiz apartmanlardan oluşan bir çehre sahibi olmuş ilin bu kadar savrukça harcanmış olması insanın içini acıtıyor ister istemez. İçinde yaşarken anlamıyor, bakmıyor olabilirsiniz Trabzonlular ama dışardan manzara pek öyle görünmüyor. Bahanesi de başınızı sokacak bir ev, öyle mi? Bir Ordu’ya bakın, bir de Trabzon’a. Mayamda müteahhitlik var, tuğlaları döşer, harcı kararım nasılsa, dışını da allar pullar pembelere, morlara boyarım dersin, şehri de böyle sirke çevirirsin işte. Önün deniz, içi hamsi, her yer KATÜ, havaalanın denize sıfır, hala kapalı da olsa Sümela senin, Ayasofyan var, Atatürk Köşkün hakeza, Sultan Murat Yaylan, Hamsiköy’ün, Uzungöl’ün daha da dolu yayla senin ama, ama’sı var işte.

-Trabzonluların Trabzonla ilgili sorunları yok ki.
-Kesin vardır ama söylemeye cesaret edemiyorlardır.
-Trabzonluların korktuğunu mu düşünüyorsun?
-Bilemiyorum.
-Ne biliyorsun?
-Benimle uğraşma.
-Ayrıcalığın nedir ki senin?
-Ayrıcalığım filan yok benim. Ayrıcalık tanıdım Trabzon’a gelmeyi tercih ettim. Üstelik ilk seferim değil.
-Bunu Trabzon için yaptığından emin misin? Hem sefer biraz iddialı olmadı mı?
-Ya ne için yapacaktım? O sefer o sefer değil yahu.
-Şehirle ilgili başka sıkıntıların varsa madem söyle, atma içine.
-Valla mı? Kimse bilmeyecek, he mi?
-He he.
-Halkı bi tip.
-Tip, he mi?
-He he.
-Nasıl tip?
-Şöyle ki; yolun sonunda uçurum var, azıcık fren yap, yoksa her fani gibi ama biraz erken tadarsın şahadet şerbetini diyorsun diyelim, sen olsan ne yaparsın?
-Fren.
-Ben de. Ama bunlar öyle yapmıyorlar işte. O uçurumdan uçana dek gaza basıyorlar.
-Gözleri kara, he mi?
-Artık gözleri kara mı, yeşil mi… Bir de hiç susmama durumları var. Az evvel uçurumdan uçanlar var ya, işte onlar mesela çakılana kadar kendi bildikleri doğruları söylemeye ve kabul ettirmeye devam edeceklerdir mesela. Çünkü sonuna kadar kendilerini haklı görüyorlar. Sen ne dersen de, onlar hep bildiklerini okuyorlar kısaca. Artvin’de başıma gelen bir olayı anlatayım sana. Manifaturacıydı galiba, yol yorgunu girdiğim bir dükkanda, tezgahın arkasındaki adam bana nerelisin dedi. Ben de değilim ama İzmir’den geliyorum Ankara üzerinden dedim. Sonra bana şimdi unutmuş olduğum tuhaf tuhaf laflar etmeye başladı. Ben bir şey demedim ama. O böyle saçma sapan konuştu konuştu, bir de beni suçladı dükkanına girdim diye. Zaten yol yorgunuydum, açtım, kalacak yerim tam kesinleşmemişti, akım derken bokum dedim, bir anda seni öldürürüm deyiverdim adama.
-Aaa…eee… O nedi peki?
-Baktı bana, gözlerinde şeytani bir parıltı oldu. O kadar da değul da dedi.
-Bu iyiymiş. Ama Artvin orası, Trabzon değil ki.
-Sence değişen ne ola ki? Bende korku oluştu mesela. Rize’ye gidemem ben. Ürküyorum çünkü.
-Rize’den he mi?
-He ya, Rize’den.
-Güneydoğu’ya gitmeyeceksin ki.
-Yok yok. Karşılaştırma imkanım çok oldu ve her zaman beni zıvanadan çıkartanlar Doğu Karadeniz’den çıktı. Yoksa bilirsin az değilimdir ve kendi geliştirdiğim ve bana mahsus kimi manevralarımla karşı tarafı ben de kolaylıkla çıldırtırım ama Karadenizlilere gelince süngüm düşüyor.
-Alt ediyorlar yani seni.
-Deli edebiliyorlar beni. Pratik bir şekilde. Coğrafyaları onları, onlar da bulduklarını.
-Sen de bulunmaya gidiyorsun, kaşınıyorsun demek ki?
-Ben hep kaşınırım. Sorun yok.
-Sosyal medya lincine uğramayasın sonra. Şimdi çok moda biliyorsun. Hesabı olan, gıcığı olan orda biliyorsun. Seni vatan haini ilan etmesinler sonra?
-Etseler etseler Karadeniz’in haini ilan ederler, Karadenizli bile değilim, olsam ne olmasam ne, etseler ne etmeseler ne?

— . —

Büyük şehirlerin havaalanlarına indiğinde uçağa binmek için araca bindirilirsin, hava trafiğinin nispeten az olduğu daha az büyük şehirlerde bu sefer de, uçaktan çıkıp asfaltı göremeden hoop kendini havaalanının içinde bulursun. Günde on tane uçağın indiği yerlerde ise havaalanının içine kadar kendin gidersin yürüyerek. İlk defa geldiğin bir şehir hakkında ilk dakikaların dolayısıyla ilk izlenimlerinin oluştuğu anlardır bunlar. İklimi, coğrafyası, insanları gözler önüne serilir. Kaç il, kaç bölge aşarsın bir anda. Belki denizler, göller, dağlar, dereler. Yirmi ili geçiverirsin bir iki saat içinde. Yazdan sonra kışta bulursun kendini bir anda. Güneşli bir şehri bırakırsın, karlarla kaplı bir şehir karşılar seni. İşte böyledir uçak seyahatleri.

Atlas Havayollarıyla uçtum bir akşam vakti. Özellikli koltuk satın almadığım için koridor tarafıydı yerim. Şansıma uçak boştu ve üçlü koltuğun ortası da boştu. Hava yağmurlu olduğundan beşik gibi sallana sallana geldik. Aramızdaki boşluğun diğer tarafında oturan adamcağız her defasında bana bakıp ellerini havaya kaldırdı, bu normal mi diye sordu durdu bana. Bilemediğimden normal normal dedim. Kendisine ikram edilen keki almayıp, kıza verin dedi. Kız ben oluyorum bu arada buradaki. İnişe geçtiğimizde denizin dibine havayolu mu yapılırmış dedi. Ne desem bilemedim ki. Denize sıfır havayolu fena mı, ama söz konusu manzaralı daire değil ki.

Beni nereden bulduklarını anlamadığım tur şirketinin ısrarlı mesajlarına dayanamayan zihnim Uzungöl ve Ayder turlarına katılmaya karar vermişti gelmeden önce. Merkezden bineceğim araca sabah saatinde ve ineceğim akşam saatinde. Tek bildiğim bu ve hava karardı bile. Bavulumu bırakıp şehri keşfe koyuluyorum ivedilikle. Üç sene önce geldiğim merkez lokantasında oturuyorum, değişimi anlayabilmek için. Çok aç olmasam da Akçaabat köftesi söylüyorum. Ekmek ağırlıklı hamur olmuş köfteyi yiyorum. Tatlar bozulmuş şehirde, değişim bu işte. Paralel iki caddesini, onları kesen sokaklarında dolaşıyorum yemekten sonra bir süre. Merkezde İş Bankası Kültür Yayınları var. Görüp görebileceğiniz tek kitapçı da o. Çok şeker doğrusu. Onun dışında pek fazla özel bir şey yok. Bol bol peynirci var çarşısında. Kilo kilo tereyağları ile beraber vitrinleri süslüyorlar. Muhlama için uygun olan çektikçe uzayan, uzadıkça uzayan peynirleri en revaçta olanlar.

20180105_121556-01

UZUNGÖL :

Dört kişiymişiz tur için. İnsan yalnız da sıkılıyor rehberle. Halkımla bütünleşmek için bulunmaz bir fırsat diye geçiriyorum aklımdan. Sorun şu ki nerenin halkıyla bütünleşip kaynaşacağımı bilemiyorum. Köprünün önünde beklemekte olan iki kadın bir adamla bütünleşecekmişim. Biner binmez nerelisiniz diye soruyorum usülden. Biliyorum ki buralılar. Turla kolay kolay gezmek istemişler. Fatma Şahin yanıma oturuyor. Diğer hanım tekli koltukta kulağında kulaklık müzik dinliyor, bazen kendini kaptırıp eşlik ediyor müziğe. Onu dinliyoruz ara ara. Eşi şoför koltuğunun yanına geçiyor ve fazla konuşmuyor. Fatma Şahin herkesin ve hepimizin yerine konuşuyor. Tüm soyağacını çıkartıyor tek tek. Üç çocuğu, tek torunu, askere giden oğlu, kızkardeşinin hastalığını, onun çocuklarını, nerede oturduklarını, kendi işyerini, işyerinde ne pişirdiğini, muhlama için en doğru peyniri ve daha da bir dolu pratik bilgiyi ediniyorum kendisinden. İlk durağımız olan bıçakçı, gümüşçü ve akabindeki çay fabrikasında da mekan sahiplerinin bile bilmediği değişik bilgiler veriyor hiç durmadan. Her evde bir Fatma Şahin vardır buralarda diyor. Kızlarından birine Fatma ismini koymazlarsa rahat uyuyamaz buranın insanı diyor. Bizim bir bakan da Fatma Şahin’di diyorum. Yüzü geliyor gözümün önüne. Buralıdır kesin diyoruz kendi kendimize. Baktım da Gaziantep’liymiş. Demek Antep’de de yaygın imiş aynı isim.

20180105_143144-01

20180105_144706-01

20180105_144825-01

Şoförümüz konuşmayı sevmeyen, biraz utangaç bir genç olduğundan çevre hakkında filan fikir almak çok mümkün olmuyor. Neyse ki Fatma Şahin var bizi aydınlatan. Hepimiz açız, kahvaltı etmeden çıkmışız. İlk işimiz Uzungöl’de yemek yemek diyoruz. Beraber aynı masaya oturuyoruz, yemek seçimlerini de evsahiplerine bırakıyorum. Alabalık ye diyorlar, tamam diyorum. Muhlama söylüyorlar falan filan. Garsonla öyle bir konuşuyor ki Fatma Şahin, ben böyle konuşsam herhalde adam beni döver diye geçiriyorum içimden. Haklı olmasına haklı çünkü getirilen yiyeceklerde lezzet namına bir şey yok. Balığa daha çok tereyağ gerekmiş mesela. Muhlama olmamıştı mesela. Mısır ekmeği bile yoktu masada. Dünya için küçük, biz bir avuç aç ve lezzet arayan insan için bütün bu istekler çok büyük o an için. Sonunda para vereceğiz ya. Sorun yok bir gün bir bilim adamı bir labaratuvarda bir atomu bin parçaya bölmüş, Nobel almış… Bizler de oturmuş bu mezeler olmamış diye diye ne var ne yoksa yiyoruz aslında.

20180105_142056-01

20180105_143817-01

20180105_140754-01

Yemek faslından sonra aileyi bırakıp Uzungöl’ü keşfe çıkıyorum. Uzungöl Trabzon’un Çaykara ilçesine bağlı bir köy. İsmini de içerisinde yer alan gölden almış. Göl kıyısında yer alan bembeyaz cami fotoğrafların olmazsa olmazı olmuş kısa zamanda. Gözlerimle gördükten sonra da diyebilirim ki, çok yakışmış bu cami bu göle, şu kıyıya. Gölgesinin gölün yüzeyinde nazlı nazlı aksedişini düşletiyor insana. Öte yandan Uzungöl Salonunda gördüğüm bir beyden bana poz vermesini rica ediyorum. Kabul ediyor. Dönüşte çektiklerimi beğenmiyor, bir kez daha poz vermesini rica ediyorum. Yine kırmıyor beni. Az ilerde evinin balkonuna çıkmış emekli matematik öğretmeni ile konuşuyorum. Zorla. Adamcağız ayağında terliklerle çıktığı merdivende dengede kalmaya çalışıp işini görmeye çabalarken, bir yandan da bana laf yetiştirmek zorunda kalıyor. İnsanları zor durumlara düşürmekte üstüme yok. Aybediyorum ama az sonra ayıbımı unutacağımı da biliyorum. Kendi adımı taşıyan bir otel karşıma çıkıyor. Derhal unutuyorum emekli matematik öğretmenini. Trakyalılar basmış buraları galiba diyorum. Ya da bir gelin getirdiler galiba Edirne’den ya da bir gelini sevdiler Meriç isminde.

Mevsim itibariyle belki de, insan ister istemez romantik hislerle bakıyor etrafına. Fakat aynı romantik hisleri buraya karşı mı hissetmekteyim yoksa geçmiş mi hatırlatıyor kendini anlamam zamanımı alıyor. Tam gözlerim dolacak gibi oluyor, tam geçmiş iyice üşüşüyor savruk başıma, bir ses duyuyorum tanıdık. Bunlar benimkiler olmalı. Alışveriş yapmak üzere açık mağazaları geziyorlar. Ya ağlayacağım ya boşverip benimkilere takılacağım. Ağlamak için bolca vaktim olur bir gün elbet diyerek yanlarına gidiyorum. Kardeşi tatlı ısmarlattı zorla kendine diyor. O da kötüydü, ne yediysem olmadı şurda diyor Fatma da. Beraber ilk açık dükkanla başlıyoruz alışveriş turumuza. Kasam nerde diyor kardeşine kocasını kastederek. Hediyelik eşyalar, çin malı terlikler, buzdolabı süsleri, bakır tepsiler, cezveler, kısaca ne ararsan bulabileceğin dükkanda, tek eşi yok kasada ödeme yapacak. Cezve derdine düşüyor Fatma Şahin’in kardeşi, bir de Uzungöl manzaralı ahşap tepsiler ve de kemençe şeklinde duvar saatlerine bakıyoruz dikkatle. Fatma’nın kızkardeşi aynı sebepten erkek kardeşini kaybettiği bir tür akciğer hastalığına yakalandığını öğrenmiş yakın zamanda. Bir kızını da yangında kaybetmiş. Sonra tedavi olmuş uzunca bir süre boyunca hem ruhsal hem de bedensel olarak. Az önce karşımda sakin sakin yemek yiyen kadının bu kadar acıyı hangi köşesine sığdırdığını bulmaya çalışıyorum. Nafile çabam. Şimdiyse oy birliğiyle en güzel desenli tabak, kemençe şeklinde saat ve birkaç hediyelik eşya üzerinde mutabakata varıyoruz aynı dükkanda. Bakır cezveden vazgeçiyoruz.

Çakır gözlü, kar gibi beyaz saçlı ve gerekmedikçe-hiç ama konuşmayan kocası yangında kaybettikleri kızlarının yemek masasında bahsi geçtiğinde sıkıntıyla kalkmıştı ayağa, burası sıcak oldu diyerek ceketini giymişti, sonra da önünü ilikleyip, otururken iliğini çözmüştü. Paltosuyla yemek yedi sofrada. Biz muhlama, salata, turşu kavurma yerken sofraya sırtını dönmüş, uzaktaki televizyondan haberleri izlemeye koyulmuştu. Hiç yemez demişti karısı onun için. Et, ekmek, patates olmazsa yemezmiş. Izgara biberine bile elini sürmedi, ne de domatesine. Köftesini yedi sadece uslu uslu, sessizce. Birkaç dilim de ekmek eşliğinde. Onun dışında kalanları tatmadı bile. Kız yesin dedi. O kadar. O kız benim bu arada.

NOT : Çok çok önemli sözümü sona sakladığımı düşünüyor olabilirsiniz. Yanıldınız. Muhlama muhlama dedim durdum yazımda. Aslında mıhlama diyen de var, muhlama diyen de. Her ne kadar kulağa mıhlama daha hoş gelse de, yazımın içinde pek çok kereler kullandığım muhlamayı mıhlamayla değiştirmek zor geldi sadece. Son bir kez gevezelik etme şansı buldum bu vesileyle.

20180105_155216-01

BİR ŞEYLERİN PEŞİNDE, SEKİZİNCİ BÖLÜM : BURSA “SÜMBÜLLER VE SÜRGÜNLER KENTİ” – 4

20170413_182734-01

BİR ŞEYLERİN PEŞİNDE, SEKİZİNCİ BÖLÜM : BURSA “SÜMBÜLLER VE SÜRGÜNLER KENTİ” – 4

“Dünyanın kahrı bu. Dünyada iş olduğunu bilsem hayatta gelmezdim.” Bursa’da bir Emekçi

GİRİŞ :

Son  bölümde Trilye’de kalmıştım. Kaldığım yerden devam edeyim istiyorum. Biliyorum sizleri de peşim sıra sürüklüyorum ama… Çok meşgulsünüzdür ama… Bugün On Dokuz Mayıs ama… Bu okullarda yapılacak son kutlama olacakmış baksana… On Dokuz Mayıs bahane, tatiller şahane… Bundan böyle bayram olarak da kutlanmayacakmış… Oh olsun hepimize… Her neyse… Parası olanlar otellere kaçacak, olmayanlarsa gidip akrabalarına sığınacak yine. Arabası varsa krallar gibi kurulacak koltuğuna, yoksa da toplu taşımalarda sıkışık şartlarda taşınacak. Parası olan pahalı restoranlarda sofralar kurduracak, olmayan da külahta dondurmasını yalayacak. Ama çoğunluk az ya da çok gittiği her yeri sosyal medyada etiketleyecek. Gülen yüzler(hiç ağlamazsınız bilirim), ringo ringo şişeler, mangalda tavuklar, köfteler(hem bilinçli hem de her şeyi bilen tüketici dar alanda kısa paslaşan tavukları yemeyi bıraktı çoktan)paylaşılacak bol bol, olsun bak bunlar da güzel. Avunabildiyseniz eğer, avutabildiysem eğer… Yok hiç para yok, bir yerlere kımıldayamayız, yirmi bir’i akşamı sosyal medyadaki fotoğraflara çevireceğiz yüzümüzü diyorsanız o en fenası. Size ben bile çare olamam. Sizi ben bile teselli edemem. Gıpta eder eder oturursunuz sadece. Neyse ki tevekkül denen bir şey var Müslümanlık nezdinde. Tevekkül edin ve oturun metanetle. Yoksa gıptayla başlar tüm kötülükler, filizlenir tohumlar bedenimizde, kocaman ağaçlar yetiştiririz içimizde.

Yıllara meydan okumuş, ismi Zeytinbağı olarak değiştirilmiş olsa da zeytinine ismini vermiş Trilye adıyla anılan-Trilye ya da Tirilye-ister i ile ister i’siz Mudanya’dan hemen sonra geçtiğim ve çok beğendiğim bir eski Rum kasabasıydı. Bursa’da gittiğim her yerden memnuniyetle ayrıldığım anlaşılmıştır sanırım. Vakitsizlikten gidemediğim İznik kaldı sadece aklımda. Özellikle de İznik Yeşil Camii. Kısmet bir başka Bursa seferine. Bursa fethedilmelere layık bir şehir imiş, mutlaka görülmesi gerekenmiş. Öyle gördüm, öyle bildim, tutucu diye ürktüğüm yine de sevmediğim bin türlü haline rağmen, görmek gerekmiş. Ben Bursa’yı çok ama çok beğendim.

20170412_091405-
Bursa
20170413_094833-01
Mudanya

MUDANYA :

Trilye dönüşü bir kez daha Mudanya sokaklarında dolaşıyorum. Mis gibi her yer. Bursa’da hakim olan, sokakları lavabo zannederek ağzından burnundan ne çıkarsa fırlatıp atma sevdası burada yok. Demek ki medeni bir yüzü de var Bursa’nın. Bunlarsa hep suya kıyısı olan bölgelerinde çıkıyor karşımıza. Yaklaşık yirmi beş sene önce, Ankara’dan İzmir’e taşındığımızda annem ne medeni yer burası, insanları sokaklara tükürmüyor demişti İzmir için. O hesap Mudanya’da da yerler mis gibi. Üstelik kimse çöpünü, artığını yerlere saçmıyor. Birikmiş çöp yok, kötü koku yok. İnsanı bilinçli olan yerin sokakları da temiz kalıyor. İnsanları ve davranış şekillerini gündelik hayatınızda fazlaca kafaya takanlardansanız eğer, yüzünüzü Batı’ya ve aydın kesime çevireceksiniz kendi iyiliğiniz için yoksa bekçi Murtaza gibi o tükürdü, bu kustuyla bir ömür geçmiyor. Geçiyor da zor geçiyor. Yoksa her ömür sıkıştığı yerde geçip gidiyor.

Mudanya’nın bir başka özelliği de mesafesi. Bundan kastım duygusal anlamdaki uzaklık. Sakin ve de suskun Mudanya, sizi, Trilye gibi hemencecik kucaklamıyor. Sırlarını kolay kolay açacakmış gibi de görünmüyor. İnsan hikayeleri çıkarmak Trilye kadar kolay değil burada. İnsanlar ser veriyor, sır vermiyor. Ama Kalami Restoran ve manzarası bir başka. Bursa’ya dönmek zorunda olmasam bir bira içerdim diye geçirdim durdum içimden, her defasında Kalami’nin önünden geçerken. Fakat Ulu Camii’ye tekrar uğrayacağım ve uygun olmayacağını düşünüyorum vaziyetimin. Zaten şehir merkezinde içki içmek aklınıza gelebilecek son şey. Varsa yoksa yoğurtlu iskender. Her yer döner, iskender. Yazın döner, kışın iskender.

20170414_104055-01

BURSA, MERKEZ :

Bugün Bursa’daki son günüm ve akşam dönmem gerekiyor. Uludağ için çok geç diyorum içimden. Şehri tanıyıp, aylak aylak gezeyim istiyorum. Erkenden vestiyere bıraktığım bavulumu kaderine terk edip yola çıkıyorum sabahın erken bir saatinde. Bursa’ya bahar gelmiş. Şehrin sıcağı yakacak gibi görünüyor. Serinlikten faydalanıyorum. Ben bu yazıyı şimdi yazarak geç kalmış olsam da, dün akşam son bir kez daha Ulu Camii’ye gittiğimde seçim çalışması yapan gençlerden biri elindeki evet broşürünü bana uzatırken siz de evetçi tipi var demişti. Özgüven midir, bilmişlik mi ya da cahil cesareti midir bilemedim ama sesimi çıkarmayıp kaşlarımı kaldırarak cevap vermiştim kendilerine. Sonra aynı evetçi grup ya da güruh tempolu bir müzik eşliğinde Koza Han’ın önünde coşku içerisinde ter ter tepiniyordu. Siyasetin eğlenceyle karıştırılması o kadar tuhaf oluyor ki. Bir yandan Mehter Marşı, üzerine az oyun havaları, az sonra ezan okunur keserler, bitince ver coşkuyu arpası fazla gelenlere… Aynı şekilde yine başka bir grup ya da güruh kadına şiddeti kınamıştı İstanbul sokaklarında samba yaparak. Burası Brezilya ya! Siyasete müzik karıştı mı, ortam pavyona, insanlar dansöze benziyor bir anda. Orda Ulu Camii, burda köçeklik… Oldu mu şimdi?

20170414_111944-01
Hünkar Köşkü

HÜNKAR KÖŞKÜ :

Tarihi Irgandı Çarşılı Köprüsü’ne gideceğim diyordum kendimi sokağa attığım ilk anda ama her şey bir plan olarak kalıyor ve ben kendimi Tarihi Mahkeme Hamamı’nda sonra da bir Kültür Merkezi’nde buluyorum. İçeride bir etkinlik düzenlenmiş ve bitmiş. Sırada kahvaltı faslı var. Bense ne yapıp edip bir yandan bilgi almaya çalışırken, öte yandan masanın etrafında toplanmış çaylarını yudumlayan adamları rahatsız etmemeye çalışıyorum. O sırada Kadir sizi götürsün diyorlar. O kim derken, kendisinin Hünkar Köşkü’nün aşçısı olduğunu öğreniyorum. Beraber köşke doğru yola çıkıyoruz. Bir sürü soru soruyorum, bir sürü cevap veriyor. Ulu Camii’nin ortasındaki havuzun hikayesini anlatıyor, av menüsünden bahsediyor, bende insanlık tarihinin bu ilk toplu hareketi hakkında fikir sahibi oluyorum. Ava doğrudan yaklaşmanın ve o şekilde avlanmanın tehilkeli olabileceğinden ötürü, insanoğlu aklını kullanarak avlanma yöntemleri geliştirmiş, tuzaklardan yararlanmış, hayvan sürülerini uçurumlara sürmüş, pusu kurmayı öğrenmiş. Bu sayede de insan doğa karşısında güç kazanmış ve bugünlere gelinmiştir. Neticeye baktığımızda sessiz kalan doğanın intikamı da ara ara feci olmuş ve fakat insanoğlu tüm bunlardan aklıyla bir ders çıkartamamıştır. Bense menüye bakıyorum her tür et çeşidi mevcut ama öte yandan bıldırcın, keklik, tavşan hiç bana göre şeyler değil. Damak tadında maceracı olmadım hiçbir zaman.

Yıldırım İlçesi’nde bulunan Hünkar Köşkü’nde bana ikram edilen çayı içip ayrılmadan önce bahçeyi ve fotoğraf çekmenin yasak olduğu köşkü geziyorum. Rehberimin adı Seda. Çok sakin ve öyle de de anlatıyor. Sakin sakin. Oda oda geziyoruz beraber. Köşk, Sultan Abdülmecid tarafından 19. yüzyılın ortalarında 19 günde yaptırılmış olup, Bursa’ya gelen sultanlar tarafından dinlenme ve av köşkü olarak kullanılmış, daha sonra da Atatürk ve manevi kızlarına ev sahipliği yapmış. Fotoğraf çekmem mümkün olmadığından daha doğrusu yasak olduğundan aklımda kalanları paylaşacağım sadece. Atatürk’ün küçük ayakları varmış. Yatağının yanında duran deri terliklerinin küçüklüğü kalmış aklımda. Bir de kızların kaldığı oda ve porselenlerin ve kristallerin dikdörtgen bir masayı süslediği yemek odası. Sanki az sonra bu masada yemek yeme şerefine nail olacak herkes odalarında hazırlık yaparken, mutfakta bir koşuşturmacadır gidecek. Menüyse rahmetli av hayvanları olacak. Ben mi? Ben baş davetliyim. Bu yemek benim onuruma düzenlendi… Yanarım yanarım hiç şöyle bir sofraya davet edilmemiş olduğuma yanarım. Bir de şu yüzyılda yaşadığıma yanarım. Az evvel oturup da bir bira içemediğime yanarken, porselenleri gören gözlerim sayesinde çıtam nasıl da yükseliverdi bir anda. İnsanoğlu işte böyle havalanır, konar daldan dala; kanatsız da olsa. Porselenler nefisti ama.

20170414_114412-01

IRGANDI KÖPRÜSÜ :

Tarihi Irgandılı Çarşısına kadar sağıma soluma baka baka yürüyorum. Bilmediğim bir şehirde elimi kolumu sallaya sallaya tek başına gezmekten daha fazla beni mutlu eden bir şey yok. Köprüye geldiğimde merkeze uzaklığından belki, belki de kadersizliğinden kaynaklı cansızlığı çarpıyor gözüme. Ne gelen var, ne giden. Üzerindeki karşılıklı iki sıra halindeki dükkanların bir kısmı kapalı, açık olanlarsa sinek avlıyor. Dünyada yalnızca Floransa, Venedik ve Lofça’da bulunan çarşılı köprülerden dördüncüsü olan Irgandı Köprüsü gözlerden ırak, mekan sahipleriyse ilgisizlikten muzdarip yaşayıp gidiyorlar enteresan hikayeli köprülerinin içindeki dükkanlarında. Gelelim evliya meselesine: Orhangazi Bursa’yı fethettiğinde Allah uğruna savaşan yiğitlerden biri bu köprü yerinde, çıkayım mı geleyim mi diye bir ses işitir. Gazi hemen kılıç çekip çık bakalım ne yapabilirsin diyerek sesin geldiği bir yere kılıç vurunca, vurduğu yerden gürleyip büyük bir hazine meydana çıkarak yer ırgalanıp sallanıp sarsılır. Gazi hayretler içinde kalır ve şaşırır. İki yanına baktığında ne görse iyi, derenin içi sikkeli altınlarla dolu. Hazineyi bulan yiğit hemen koşarak Orhan Gazi’ye olanları anlatır. O da ne hayır ettin, Allah sana kısmet etmiş git Bursa’da hayrata sarfet diye emreder. Yiğit/savaşçı bütün hazineyi evine taşıyarak onda birini devlet hazinesine verdikten sonra kalan ile büyük bir köprü yaptırır. İşte Irgandı Köprüsü denmesinin sebebi budur. Diye anlatmıştır Evliya Çelebi, Seyahatnamesinde. Gelelim bu gürleyip, ırgalanan yer meselesine. Göz görmeyince gönül katlanıyordu demişti büyükler, akıl inanıyordu dememişlerdi. O köprünün altı sikkeli altınlarla doluymuş da şimdi mi kurumuş? Bu ne bereketsizliktir şimdilerde yaşanan? Kıran mı girdi, anlaşılacak gibi değil. Köprüye ne gelen var ne de giden. Esnaf oturmuş tavla atıyor. Erenler evliyalar gelsinler de ırgalanmaz olan köprünün şu son vaziyetini görsünler.

20170414_115519-01

KILIÇ KALKAN EVİ :

Setbaşı’nda, Şehir Kütüphanesi yanında, Setbaşı Camii’ninse hemen arkasında yer alan, Bursa’nın en önemli folklorik simgelerinden biri olan Kılıç Kalkan’ın, fotoğraflarla, heykellerle, rölyeflerle ve kıyafetlerle temsil edildiği ve müze işlevi gören Kılıç Kalkan Evi’ne geliyorum. Metin Bey var içerde. Bana Kılıç Kalkan’ın öneminden, biraz tarihinden, Mustafa Tahtakıran’ın Kılıç Kalkan ve  dolayısıyla Bursa için taşıdığı önemden, rahmetli Mustafa Tahtakıran’ın kendisinden, Kılıç Kalkan’ın bir savunma sanatı ya da spor değil de, bir çeşit halk dansı olduğundan, erkek erkeğe yapılan bu halk dansının oynanmaya başladığı ilk günden itibaren figürlerini koruduğundan, giyilen kostümlerin Bursa civarındaki bazı köylerde sergilendiğinden, fakat bir dönem uluslararası festivallerde sergilenen, kah devlet adamlarının kah turist gruplarının karşılanmasında oynanan oyunun barbar Türk imajını desteklediğinden yarışmalara katılmasının, okullarda öğretilmesinin sakıncalı bulunduğundan bahsedip, dert yanıyor bir yandan da. Benim fikrimi sorarsanız eğer, Metin Bey sormamıştı, ben de kendi kendime soruyor ve de cevaplıyorum hemen arkasından;  Kılıç Kalkan hem kostümleri hem de hareketleriyle çok hoşuma gitse ve tüm o sertliğin altında çok nazik figürler taşıdığını düşünsem de, Uludağ’a gitmek üzere havalimanına inmiş sporcuları ellerinde kılıç kalkanla hey hey de hey diye karşıladığın takdirde, kendi kanlı tarihlerine bakmayıp gücenmeyen kendisi de barbar olup sana barbar diyen ülke halklarını ürkütebilirsin haliyle. Bence. İsveçli sporcular mesela, kılıç kalkanla karşılanmasalar da olur. Ama Tazmanyalılara her tür tuhaf davranışını sergileyebilirsin mesela. Kızılderililer de Beyaz Adam’ın her tür barbarlığına alışık olabilir. Tabii siyahlar da. Ama sen guguklu saatin mucidi olan, refah düzeyi yüksek bir ülkeden gelmiş sarışın kadınların ve adamların karşısına yağız, bıyıklı ve kalın baldırlı, yüz yıl önceki kostümler üzerlerinde, bir de ellerinde kılıçlarla şakır şukur et kesecekmiş gibi, olmadı yokluktan sizi kesecekmiş gibi hareketlerle fırlayan adamlarla çıkarsan, zaten tuhaf bir imajı olan ve de kanaati kestirilemeyen ülke insanların hakkında farklı türde bir efsane yaratmış olursun. Bence. Kılıç Kalkan gibi özel ve güzel, Bursa iline ve yöresine nasip olmuş böyle bir halk dansı turist kafilelerini karşılamakta kullanılmaktan çok daha iyilerine layık. Bence. Modern yüzyılda ya kendi markanı yaratacaksın ya da hem sürüden hem de sürümden faydalanacaksın. Ya sessiz ve derinden gideceksin ya da kendini ortalığa saçacaksın. Anlaşılamamak bazen çok anlaşılmaktan bin kat, milyon kat iyi. Bence.

Her neyse bu son Bursa yazım olacaktı ama kıyamıyorum bu şehri bitirmeye. Bir son bölüm daha yazacağım zahmet edip okuyanlar için, ama aslında ben tüm yazılarımı sadece kendim için yazıyorum. Bu böyle biline.

Aziz olunuz… Sular gibi… İyi tatiller hepinize.

 

BİR ŞEYLERİN PEŞİNDE, ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : BOLU, GÖYNÜK

20170410_151350-01-01

BİR ŞEYLERİN PEŞİNDE, ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : BOLU, GÖYNÜK

“Adalet nedir? Ağaçları sulamak. Zulüm nedir? Dikene su vermek.” AKŞEYH

GİRİŞ :

Uzuun bir dünün ardından, gözlerimi, erken bir sabaha daha Sapanca il sınırları içerisinde yer alan Taraklı’da açıyorum. Akşamdan bayılarak uyuyup kimselere şu saatte kalkarım, bu saatte giderim diyemediğimden, odama girip de bir daha da çıkmadığımdan, Ferah Hanım odasında ve sessizliğin ortasında şaşkın ama ferah bir şekilde ayılmaya çalışıyorum şimdi. Aşağıdan gelen ses artık dünyaya açıldığımızı söylüyor. Kilidin içinde birden çok defa dönen anahtarı tutan elin sahibi Nazan Hanım oluyor. Umuyorum adını doğru hatırlıyorumdur ama bana nefis bir kahvaltı hazırlıyor hızlı hızlı. Ekmek almaya gidip geliyor aynı hızla. Oğlu geliyor biraz sonra. Oğlu okula gidiyor daha sonra. Yalnız başına gelmiş bir kız daha var kahvaltı bekleyen. O omlet istiyor, ben yumurtaya yerim olamayacağını hissediyor ve istemiyorum. Bana bazlamam var diyor. Taraklı’da ne yesem güzel geliyor bunu anladım ama havuç ve elma reçeli, ama daha çok havuç reçeli nasıl güzeldi anlatamam(kırk iki yaşındayım, biraz damak tadım gelişti geç de olsa, eskiden ne yediğimi unuturdum, sonra sonra bir parça minnet duygum gelişti şükür). Gerisi zeytin, peynir… Hanımeli Konağında çalışan Murat ve Nazan’ın isimlerini giderayak ancak öğrenebiliyorum, onlar da benimkini. Mevzu Tarak’lıysa, içiniz rahat olsun. Kimse sizi zorlamıyor herhangi bir konuda. Adınızı bile son dakikada söyleseniz yeterli olabiliyor.

Snapseed

Snapseed

Snapseed

20170410_151037-01
Gazi Süleyman Paşa Cami

GÖYNÜK :

Bir taksi tutuyorum Göynük’e gidebilmek için. Mecburen. Uçarcasına götürüp bırakıyor beni. Bavulumu parkın içindeki kafeteryaya bırakıyorum. Ne kalacak yerim var ne de bildiğim bir emanethane. Ama biliyorum ki koyduğun gibi bulursun böyle yerlerde emanetini. Adı üzerinde çünkü; “emanetin”. Şeytan Göynük’ü tanımıyor daha. Öte yandan şoför bugün Göynük pazarıdır diye müjdelemişti. Ne sevinmiştim o an anlatamam. Bir ilçenin pazarının olduğu gün yakın köylerden insanlar gelir ve bu da renktir. Pazarın yanındaki kahvede oturup fotoğraflar çekiyorum. Ben onlara serçe diyorum. İki serçe yakalıyorum ve masumiyetlerinden faydalanıyorum. Serçelerden bir tanesi bize ne faydası dokunacak bu çekeceklerinin diyor, size bir faydası olmayacak diyorum açık yüreklilikle. Göynüklü Şerif ve Hüseyin sabah sabah poz veriyorlar objektifime.

IMG_0125

IMG_0130

IMG_0415
Peynir Pazarı
20170410_144914-01
Göynük Pazarı

Göynük, Ayaş-Sapanca Koridoru adı verilen, ipek yolunun yanı sıra kral yolu, Roma yolları, Osmanlı’nın doğu fetih ve Evliya Çelebi’nin Seyahatname güzergahları arasında yer alan bir başka durağı imiş aynı zamanda. Sapanca, Geyve, Taraklı, Göynük, Mudurnu, Nallıhan, Beypazarı, Güdül ve Ayaş bu güzergahta yer alan yerler sırasıyla. Benim gördüğüm kadarıyla, ister istemez de olsa Taraklı’yla karşılaştırdığımda, çevre planlaması yerli yerinde, derli toplu, temiz, orjinalliğini korumakla birlikte restorasyon açısından kaynak bulmakta sıkıntı çekmediği aşikar olan, çokça da yaşlı nüfus barındıran, eski evleri ve konaklarıyla Safranbolu’yu anımsatan, bir bekçi misali konumlanmış Cumhuriyet döneminden yadigar Tarihi Zafer Kulesiyle göz kamaştıran, Fatih Sultan Mehmet’in akıl hocası, mutasavvıf, alim-tabip ve şair Akşemsettin Hazretleri’nin ya da benim sevdiğim adıyla Akşeyh’in türbesini barındıran, kıyısında serinlemek için iki tane de gölü olan Göynük için fetih hareketimin borusunu öttürüyorum Allah’ın izniyle. Bu topraklarda bir parça icazet almak gerekiyor göklerdekinden. Buranın havası, suyu onu gerektiriyor azıcık. Kendi küçük fethimi ortama uyum sağlayarak gerçekleştiriyorum. Umuyorum beni anlıyorsunuzdur. Burası Bolu, Göynük dolayları ve hava fetih için açık, sıcaklıksa artı on derece. Ordumu sığdırdığım valizim parktaki kafeteryada, silahlarımdan tabletim, telefonum ve yedek şarjlarımsa yanımda. Başlasın lütfen.

Snapseed

20170410_154451-01

ZAFERLERE GEBE İLK DURAĞIM : TARİHİ ZAFER KULESİ

…’ne dilim dışarda tırmanıyorum. Kalabalık bir grup karşılıyor beni. Çıktığıma değdi diye düşünürken, bu kalabalığın kule çevresinde çalışan işçiler olduğunu kavrıyorum. Fetihle dopdolu aklım, egomu ısırmaya başladı bile. Ortalık toz duman ve hüsranımı umursamaz görünen işçilerinse tek dertleri öğle yemekleri. Fikir ayrılıklarıysa yemekten önce çay isteyip istemedikleri. Dünya için küçük, anı yaşayanlar için büyük hevesler fethimi bölse de benim de aklımda öğle yemeği var aslında. Ne yesem acaba? İçine giremediğim, hatta yüz metreden fazla yanına yaklaşamadığım Zafer Kulesi ilk mağlubiyetim oluyor böylelikle. Maça bir sıfır yenik çıkıyorum ve bu hiç hesapta yoktu. İçeri aldığım dilimle yokuş aşağı iniyorum sessizce.

AKŞEMSEDDİN TÜRBESİ :

Göynük’ün üzerindeki izlerinin silinmesinin mümkün olmayacağı, Göynük’ü Göynük yapan mutasavvıf. Şam doğumlu, Hacı Bayram Veli’nin müridi, Fatih Sultan Mehmet’in hocalarından, İstanbul’un da manevi fatihi aynı zamanda. Saçı sakalı ak olduğundan ve hep beyaz esvaplara büründüğünden “Akşeyh” olarak anılmaktaymış. Şimdiyse şöhretten uzak sakin sakin yatmakta ebedi istirahatgahında. Bir yanında asası diğer yanında oğullarıyla. Bir zamanlar ve çok zamanlar önce yani sene 1453’ü gösterirken, ellerinde çiçeklerle padişahını karşılamak için bekleyen halk, padişah sandıkları beyaz sakallı, ağır duruşlu olan Akşemseddin’e uzatırlar çiçek demetlerini. Akşemseddin göz ucuyla Fatih’i göstererek: “Sultan Mehmet odur, ona veriniz” derken, FSM, onlara: “Gidiniz, çiçekleri gene ona veriniz. Sultan Mehmet benim, ama o, benim hocamdır”, der ve İstanbul’a ilk Akşemseddin girer. Mutasavvıflığı ise aynı zamanda tıp, astronomi, biyoloji ve matematik alanındaki çalışmalarını kapsayan çok yönlülüğünden de gelmektedir. Mikrobiyolojinin babası sayılma nedeni tarihte ilk mikrop teorisini ortaya atmasından kaynaklanıyor. Az yiyip, az uyuyarak, halka az karışıp, Allah’ın adını sık zikrederek manevi huzura erilebilir ancak diyen Akşeyh’e, Diyar-ı Akşemseddin olarak bilinen Göynük’ten soruyorum sesimi bir anlığına da olsa duyacağını umarak; kaderin esirin diye buyurmuşsun hani, ya kader eserinse? Aklın varsa kimsenin bulunmadığı tarafa doğru yola çıkma demişsin, ben hep tersini yaptım Hocam, sakın kafa tutmak için böyle yaptım sanma, içimden öyle geldi, beni anla. Ekmeği ve helvayı soğuk ye demişsin, nefsini köreltmek için bu da anladığım kadarıyla, bu yüzyılda biz rejim diyoruz ona, kısaca. Bir de Allah sevdiği kulunun rızkını kısar da verir demişsin, çünkü dünya nimetlerinin azlığı gönül aynasının pasını siler diye de eklemişsin. Fatih Sultan Mehmet olmak varken, yüzlerce yıl sonra tebaa olmak hoşumuza gider mi sanırsın Hocam! Bunların dışında kalan tüm nasihatlerini okuyorum teker teker. Yusuf Bey Caddesi üzerindeki duvarlar onun öğütleriyle kaplanmış boydan boya. Göynük’ün üzerine sinmiş, onunla bütünleşmiş adeta. Oysa ki Ömer Sikkin(bıçakçı demekmiş) ya da yanlışlığa mahal vermemesi açısından Bıçakçı Ömer Dede Türbesi ile Debbağ Dede Türbesi de ziyaretçilerine açık vaziyette. Debbağ Dede’ninki evlerin arasına sıkışmış olsa da Ömer Sikkin’in türbesi ferahta. Okuduklarım kadarıyla Akşemsettin Hazretleri ile arasında bir çeşit erk kavgası olmuş, Hacı Bayram tarafından kurulmuş olan Bayramiyye tarikatı aralarındaki sürtüşmeden ötürü ikiye ayrılmıştır. Ömer Sikkin’in temsil ettiği kola Bayrami Melamiliği, Akşemseddin Hz.’nin temsil ettiği kola da Bayramiyye-yi Şemsiyye adı verilmiştir. Türbesinin içerisinde çerçeveletilmiş bir de yazı vardır. Der ki; “Bismillahirrahmanirrahim! Rabbimiz! Müslümanların dağınıklığını gider, hep birlik ve dirlik ver. Kalplerimizi birbirimize ısındır, bizleri birbirimize sevdir, bizden bütün şerleri ve zararları uzaklaştır(s.a.v)AMİN.”

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Snapseed
Bıçakçı Ömer Dede Türbesi(Ömer Sikkin)

HANEDAN BUTİK OTEL ve GÖYNÜK BELEDİYESİ YÖRESEL EL SANATLARI MERKEZİ:

Otelin sahibi ve işletmecisi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi, Coğrafya Bölümü mezunu ve emekli coğrafya öğretmeni olan Erol Bey, Göynük’ü, konaklarını ve daha da bir sürü şeyi hızlı hızlı anlattıktan sonra beni alıp belediyeye ait olan Yöresel El Sanatları Merkezi’ne götürüp bırakıyor. Benden önce on kişilik gazeteci grubunu ağırlamış otelinde. On kişi gezmek nasıl bir şey diye düşünmeye başlıyorum. Baş edemeyeceğim bir durum sanırım. İnsanlar tanıdıkça sevilesi değil, kaçılası şeylere dönüşüyorlar ve yaradana rağmen yaratılan her zaman sevilmiyor. İçimdeki insan sevgisini saklandığı yerden çıkartamazsam iyice içime kapanıp tek kişilik bir köy besleyeceğim yüreğimde, çaresizce. Şimdi de bir sürü kadının ortasında kalıveriyorum. Fakat bakıyorum da, çoklar ve mutlular. Nasıl mı? Mutlu musunuz, hayattan bir beklentiniz var mı dediğimde, mutlu muyuz değil miyiz bilmiyoruz ama bir beklentimiz de yok diyorlar. Büyük hırsları yok, küçük endişeleri var. Genç kızlar gelip gidiyor ara ara. Hiçbirinin yanlış zamanda, yanlış bir aileden doğduklarına dair şüpheleri ya da tam tersi yanlış çocuklar mıyız düşüncesi taşıdıklarını sanmıyorum. Tasasız görünüyor gençler. Coşkuları içlerinde saklı, zaten hepsi de kapalı. Hanımların fotoğraflarını çekerken gülüşmeden edemiyorlar kendi aralarında. Temiz, titiz kadınlar hepsi, belli. Evlerine git mis gibidir şimdi. Akşam yemekleri sabahtan yapılmıştır, buradaysa şimdi çay vakti. Bir çaylarını içiyorum ben de, gitmeden. Kültürel miraslarımızı yeni nesillere taşımak adına, kadınlar açısındansa altın bilezikmişçesine birer sertifika sahibi olmaları ve günlük cüzi bir ücret karşılığında harçlıklarını çıkarmak için tokalı örtme yapmayı öğrenip, öğretmeleri çok çok önemli. Aklıma geliyor da içim cız ediyor bir an kapatılan Köy Enstitülerini düşününce.

Snapseed

Snapseed

Snapseed

ÇUBUK GÖLÜ, ÇOBAN KADIN VE KARA HOROZ :

Merkezde bulunan taksi durağından sıradaki araca biniyor ve Çubuk Gölü’ne doğru düşüyoruz yola. Genç bir çocuk götürüyor beni. İyiniyetli de. Rahat ediyorum arka koltukta. Her yerde Ankara Belediyesi’nin izleri var diyorum. Öyledir diyor. Arada Gökçek eşiyle gelir, eski belediye başkanıyla yemek yer ve döner diyor. Fatih Sultan Mehmet’in hocası Akşeyh’e duyulan bir minnetin gelenekselleşmiş hali sanki bu yapılanlar. Otoriteyle hiç sorun yaşamamış Göynük’ün, her daim bir koruyanı kollayanı olmuş ve bu konuda da hiç sıkıntı çekmemiş sanki. Hep kayrılmış, hep kollanmış. Bu ayrıcalığıyla beni bile şaşırttı doğrusu.

Çubuk Gölü yolu nazik popolarımız için çok ergonomik değil ve çalışmalar sınırsız bir şekilde sürdüğünden  hoplaya zıplaya ilerliyoruz. Daha doğrusu çalışma yapan kimse yok. Yol boyunca koyun sürüleri kesiyor yolumuzu. Hele bir tanesine çobanlık eden kadın asla aklımdan çıkmayacak. Elinde değneği ve tüm telaşıyla, arabadan kaçışan koyunlara bağrıyor çığlık çığlığa. Peşlerinden koşuşturuyor, çoban köpeğini koyunların peşinden gönderiyor. İlçedeki kadınların şehirliler gibi yaşadığını anlıyorum. Benden farklı yaşamıyorlar. Asıl emekçi bu çoban kadın. Sürüsünü gütme telaşında, ayağında plastik ayakkabılar, içinde de yün çoraplar koşturup duruyor yola dağılan koyunlarını toplamak için. Her koyun ayrı ayrı süt demek, peynir demek, et demek. Sorsan, mesleğin ne desen bakar yüzüne öylece. Saysa yaptığı işleri tüm gün boyunca, apışıp kalırız karşısında. Mevzu, gezmek ve yürümek dışında bir şey olduğunda tembellikten ölen benim için özellikle, bu çoban kadın bana çok şey ifade ediyor. Böylesi çıkar karşına aniden. İyi ki varlar yeryüzünde.

20170410_164236-01
Göynük, BOLU
20170410_164247-01
Göynük, BOLU

Gölün kıyısına varıyoruz nihayet. Bir dizi çekilmiş burada zamanında. Onlardan yadigar tüm bu yel değirmenleri. Manzara harika ama gölün kenarı buz gibi. Akşam üstü olmuş, hava soğumaya başlamış artık. O kadar üşüyorum ki. Kutba düşmüşüz gibi oluyor bir anda. Göynük ılıktı buraya nazaran. Gölün kenarındaki kafeterya açık mı belli değil. Öte yandan gölün karşı kıyısındaki köy olduğu gibi İstanbul’da olsa, denize nazır yalı muamelesi göreceklerinden herhalde trilyon ederler. Şimdiyse yazı beklerler biraz hareketlenmek ve ısınmak için. Bizse evlerin arkasından dolaşıyoruz yola çıkmak için. Bir horoz çıkıyor bizden önceki kamyoneti görür görmez ve sen ne arıyorsun burada der gibi ötüyor ona hırsla. Sonra biz geçiyoruz ve bize de aynısını yapıyor. Hayvanın tabiatı değişik. Kendisini mahallenin muhtarı gibi görüp, gelene gidene öfkeden kabarttığı kanatlarıyla duvarın üzerinden bir anda fırlayıp, hesap soruyor sanki üü ürü üü’süyle. İleride köpekler var. Hayvanlar sakinlikten başlarını zor kaldıran çoban köpekleri, bu kara horozsa pek fena atarlı. Zaten onların yerine de çalışıyor ve köpekler görevlerini bir horoza devretmiş olmaktan hiç de şikayetçi görünmüyorlar. Gülmekten fotoğrafını çekemiyorum şu kara horozun. Sanki bir ruhu var ve o ruhta böyle muhtarlı birazcık.

IMG_0212

Snapseed

IMG_0370

SONUÇ OLARAK :

Osmanlı’dan miras, değişmemekte ısrarcı ama gelenek göreneklerine de sahip çıkan, geçmişteymişsiniz hissi yaratan fakat bundan da şikayetçi olmayan, yeni dünyanın ve yeni düzenin varlığından haberdar olup kendi kozasını örmüş içinde yaşayan, ondan ötürü de kendi halinde yaşamakta olan ve bu özelliğiyle desteklenip yaşatılan temiz ve bakımlı bir taşra kasabasındaydım bir gün boyunca. Aynı sokaklarda birden çok kez dolaştıktan sonra yüzümün eskidiğini hissettim, herkes tanıdık gelmeye başladı ya da ben herkese tanıdık gelir oldum ve yine aynı şeyi yaptım. Odama girdim. Sabaha kadar da bir kez olsun dışarı çıkmadım. Akşam çökünce asabım bozulmaya başlıyor böyle yerlerde, huzursuzlanıyorum küçük yerde karanlık basınca, bir de yalnız kalınca. Gündüz neyse de.

20170410_154911-01

URLA/KLAZOMENAİ

image

URLA/KLAZOMENAİ:

“Ve ruh
kendini tanıyacaksa eğer
Yine bir ruhun
içine bakmalı.
Aynada gördük yabancı ile düşmanı.” Argonotlar/Yorgo SEFERİS


Gavur İzmir’in gizli hazinesi. Aynı zamanda çok özel bir Nobel konuşması sahibi, dünyanın büyük ve küçük yerleri yoktur diyen Yorgo Seferis’in doğduğu, Tanju Okan’ın ise öldüğü topraklar. Sokaklarında çöp bulamayacağınız, her sabah saat 10’da balık mezatında balıksever emeklileri başcağızına toplayan, ara sokaklarında çok cevherler gizli, hoşgörü sahibi halkı sayesinde temmuz ayının ortalarında ancak yarım yamalak döşenmiş asfaltıyla hem esnafını hem de sakinlerini deliye çeviren(Çeşmealtı bahsi geçen) ama Belediyesi’nden de bir türlü vazgeçemeyen(her şey hizmet olmamalı, bazen zihniyette bir faktördür), güzel şarapların yapıldığı, anasonun önemsendiği, Mübadele zamanında gitmek zorunda bırakılan Rum komşularını halen daha sevgi ve saygıyla anan, Rumca bilen insanlarla karşılaştığınızda bu tatlı dilin cazibesiyle başa çıkmakta zorlanacağınız bir şirin ilçe Urla, geçmişten gelen ismiyle Klazomenai.

Bozcaada’da cumartesi sabahı Gemlik’ten gelip de yanaşmakta olan arabalı vapurdan ağır aksak inen araçlar ve yayalar, sanki çok eski bir tarihte sessizliği top ve tüfek arabalarının uğultularıyla yırtıyormuşçasına akın eden istilacılar gibi giriyorlardı Ada’ya. Bomboş sokaklarında buldukları gölgelerde kedilerin bir keyif bir keyif cirit attığı yollarda, ardı arkası kesilmeyen bir araba trafiği oluşuveriyordu ister istemez ve miskin kediler süpürgeler misali sokaklarını temizledikleri kuyruklarıyla beraber yerlerinden kalkıyorlardı isteksizce, büyük gövdeli insanoğlunun kendisine ne pahasına olursa olsun yer açıp, yemek bulma gayretine izleyici kalarak. Benzer bir durumsa haftasonları ve bayramlarda, Urla’da, en yakını Güzelbahçe olmak üzere İzmir’in tüm ilçelerinden ve farklı illerden gelmekte olan tatilcilerin arabalarıyla çılgınlaşıveren ve garip bir trafiğe gark olan ilçenin başına geliyor her seferinde. Devlet Demir Yolları Kampı’nın önünde sıra sıra dizilmiş araçlardan neredeyse yarı balıkadam kostümleriyle inen insanlar bir kostüm balosuna gelmiş gibi görünüyorlar. Soyunmak için bir kabin aramak telaşı duymadan kendilerini gizlediğini düşündükleri açık bagaj kapılarının ardına sığınarak kostümlerini değiştiriyorlar. Deniz pırıl pırıl ve ne beklemek ne de bekletmek istiyor sakinlerini. Bayram günleri ve haftasonu dönüşlerde ağaçlı yol araba mezarlığına dönüşüyor. Ucu bucağı gözükmüyor trafiğin, sonsuz gibi. İzmir’in sıcağından çıldırıp, kendini bir an önce serin sulara atma telaşındaki yerli halk dönüş yolunda yine çıldırarak dönebiliyor ancak evine(halksan çıldırmalısın yaşadığın müddetçe, işin fıtratında var bu, kayıtsız şartsız teslim olmalısın seni deliliğe sürükleyen halk işi çılgınlığın güvenli güvensiz kollarına).

URLA’DA DURAKLAR:

Cuma ve cumartesi kurulan Sanat Sokağı’ndaki tezgahlarda hem ev hem el yapımı türlü türlü reçeller(enginar reçeli mesela), süs eşyaları, bez bebekler, çantalar, kıyafetler tezgahlarda müşterilerini beklemekte. Pembe saçlı hanımlar bile var tezgahların başında(herkes sarı saçlı, siyah saçlı olmak zorunda değil ya) ve hanımlar var çoğunlukla stantların başında. Sokakta Gaye Ve Hakan’ın işlettiği Boho Chic Butik var. Kendileri İstanbullu ve bir daha arkalarına bakmamaya and içerek  kurumsal şirketteki işlerinden ayrılıp yerleşmişler Urla’ya. Burada büyütüyorlar çocuklarını, burada yaşıyorlar hayatlarını. Otantik kıyafetler satıyorlar. Dışarıdan Nişantaşı butiklerini andırıyor. Dedim ya İstanbullu imiş sahipleri. Uğrayanlar, selamımı söylersiniz belki!

image

image

image

image

image

image

Plaj her yerde plaj, kumsal her yerde kumdan, insan her yerde su ve topraktan. Şehirlerde çiğleştikçe, dar sokak aralı mahallelerde huzur buluyor insanlar. Komşuluk, insanlık, hoşgörünün tükenmeyecek gibi göründüğü sokakları var Urla’nın. Tırmandıkça tırmanıyorsun keçiler gibi benzer sokaklarından süzülerek. Pamuk tenli insanların cenneti buralar. İki katlı evlerinde, serin mutfaklarında iş yapıyor teyzeler. Evlerinin önlerine attıkları sandalyelerine oturuyorlar ellerinde örgüler. Kimisi hiç konuşmuyor plastik sandalyelerinin üzerinde. Gelen geçen olursa bakıyor öylece. Kimisiyse sohbete muhabbete gelmiş. Kadınlı erkekli oturuyorlar. Hep bir esinti var akşam üzerleri. Serin tutuyor bu da kafaları, bedenleri.

Malgaca Pazarı, adını alış şekliyle gülümsetiyor insanı(bir rivayete göre mal gaça mal gaça derken olmuş sana Malgaca Pazarı). Kokoreççisinden, kasabından, manavından, askıda ekmek barındıran dolayısıyla aşsızları da düşünen fırınından, baharatçısından tutun da halihazırda envai türde malzeme bulunduran esnafıyla, yaz kış konserlere evsahipliği yapan meydanı ve kafeteryaları kapsayan alanıyla, Urla’nın orta yerindeki sıcak kalbi Malgaca Pazarı. Normal ve makul fiyatlar talep ettikleri. Küçük bir şehir burası Urla’nın geçmiş ve günümüz tarihindeki. İlerisinde Han Otel var ve de sıra sıra, küçük çapta şöhreti yakalamış restoranları.

image
image

image

image

image

image

image

image

Ramazan’dı ilk çıktığımda Urla’nın yokuş yollu sokaklarından. On beş on altı yaşlarında bir genç ayakkabılarının arkasına basa basa elinde tepsi üzeri hoşafından cacığına, etli pilavından çorbasına, sırtı rüzgarla aralanan gazete kağıdıyla çevrili iftar menüsünü taşırken ne kadar nostaljik olduğundan habersiz, beni görünce düştüğü mahcubiyeti saklamaya çalışarak iniverdi öylece. Gavur İzmir oruç da tutarmış böyle. Bir başka kız çocuğu iki üç yaşlarında bir eli annesinde, yürüyor ağır aksak. Ahh ne güzel eteğin var öyle, uçuşuyor rüzgarda böyle..

image

ÇEŞMEALTI:

İçerik olarak Çeşmealtı: Yazlık yazlık yazlık…

Resmi olarak Urla’nın nesi olmakta?: Köyü

Sonuç: Başka olur Ege’nin köyü.

image

Ara ara siteler halinde ama genellikle müstakil evlerle bezeli, denizinden dalgası, havasından rüzgarı eksik olmayan; İzmir’in yerlisinin zamanında ekonomik şartlarda edindiği şimdiyse bir mutfak, bir banyo daha diyerek iyice genişlettiği, insanı hoşsohbet, akşam oldu mu çoluk çocuk, kalabalık sofralarından bereket eksik olmayan, bir yandan da mangalların değişmez konuklarının kemiğinden, derisinden sokak kedilerine ve köpeklerine de bir sofra yaratan yazlıkçıların bir çoğunun yazlıkçı kavramını genişleterek kah emekliliklerinde kah şehir kaçağını oynadığı dönemler içerisinde hem yaz hem kış rahatlıkla kalabildiği bir yer Çeşmealtı. Bu satırları yazdığım pazar gününün miskinliğini öyle kolay kolay üzerimden atmam mümkün olmadığından, parmaklarımın çalışkanlığını sokuyorum devreye. Bir evin, bir odasının içinde döne döne yazıyorum ben de. Dünya saatiyle neredeyim ben böyle? Etrafım kimlerle sarılı çepeçevre? Düşünmek için bol zaman gerek. Bugün pazar ve benim de önümde bir sürü sıcak geçen saatim var. Dolayısıyla ben de başlıyorum yazmaya: Sağ komşu Karşıyakalı, sol komşu Karataşlı. Sağ evin beyi sizlere ömür, sol evin beyi seksen yaşında. Sağ komşunun ortanca çocuğu da sizlere ömür, yıllar önce, otuzlarının başında. Şimdi babasıyla beraber sakin sakin yatmakta Çeşmealtı, Güvendik mezarlığında. Yedi yıl boyunca karısıyla beraber sürüklenmiş durmuş mezarlığa oğlunun peşisıra ve o yolunu çoktan yapmış aslında. Sağ evin komşusunun bir kız torunu iki yaşında, sol evin bir kız torunu Benim Küçük Günışığım’ın Abigail Breslin’ı. Sağ eve nispet yaparcasına gün itibariyle bir cenaze de sol evden çıkıyor. Allahtan uzak akraba. Herkes cenazeye gitti, oradan da mezarlığa. Genç ölüm var, düşman başına. Bir ev daha var ötede, mobilyacı kendisi. Üç katlı evinin her bir katına mutfak yaptırmışlar inip çıkma derdi olmasın diye. “İzmirli sandım Manisalı çıktı” diyor karısı için, Manisa’ya taşınmışlar İzmir’den, “Ben hanım köylüyüm ondan böyle oldu” diyor. Yemeklerden, ucu kendilerine dokunan esprilerden ve itiraflardan hiç gocunmuyorlar kısaca. Evin beyi porsiyonları az koyan gelinine karşı bir parça sitemkar ve de Maraşlı(bir Maraşlının kendi malzemeleriyle yaptığı kısırı görüp yediğinizde anlayabilirsiniz ancak ne demek istediğimi, kahverengi olur onların kısırları, İzmir’in hafif ve pembemtırak bulgurlarından çook uzak, apayrı). Sol taraftaki evin adı Nesrin Hanım, sağ taraftaki evin adı Şadan Hanım. Evlerini bir bekçi gibi, mutfaklarını bir aşçı gibi beklemişler bunca yıl. Kedilerden feyz alıp evlerine, köpeklerden feyz alıp eşlerine sadakat göstermişler. Mütevazı ve hatırşinazlar. Bugünlere isimleriyle beraber gelen evler getirmişler. Her ev bir kadın aslında dünlerden bugünlere gelen. Ev sahipleri ölseler bile, evler onların isimleriyle anılıyor yıllar üzerinden geçse de. Evin erkekleriyse misafir sanatçılar sadece ve sadece, yaşadıkları müddetçe.

RAKI’NIN KADEHLERİ:

Benim elimde manileşen aşağıdaki dörtlük, sağ taraftaki evin hayatta kalan oğlunun ağzından çıkmış olup, baba kaybından sonra bir erkeğin acısının acısını çıkartabilmek için neler yapabileceğini söyledikten sonra söylenivermiştir öylece. “Biz erkekler” demişti.. Ahh evet ya siz erkekler! “Biz erkekler bazen dağıtmak isteriz. Mesela kendini kaybedercesine içtikten sonra kaldırımda yatmak isteriz.” Aferin size siz erkekler, tabiatınız böyledir, daha da elden ne gelir? Tüm erkeklerin içip içip ister kaldırım tepelerinde, ister sandalye tepelerinde hep tatlı ve hep güzel kalmaları dileğiyle..

İlk kadehte tatlıyımdır
İkincide bir başka güzel
Karar derler çevremdekiler üçüncüye erişirsem eğer
Olduğum yerde ben, ben olarak kalabilirim ancak
Dördüncü kadehin rezilliğini paylaşmazsam eğer.”

MURAT VE GÖKÇE:

Ayaklarında parmak arası terlikleriyle iki kardeşten, ağabey olan Murat masmavi gözlü, küçük kız kardeşi Gökçe ise ağabeyine tutunmuş vaziyette bir parça yabani görünse de, aslında ürkek bakışlarıyla süzüyor beni ve çevresini. Evlerini gösteriyor ağabey Toptepe sırtlarındaki. Eskiden top buradan atılırmış. Annesi bakıyor evlerinin balkonundan kuşbakışı. Sonra da kaldığı yerden devam ediyor görevini ifa etmeye. Balkonunu süpürüyor elindeki çalı süpürgesiyle. Murat ve Gökçe eşliğinde minaresi kopmuş Kamanlı Camii’ne doğru yol alıyoruz. İnli cinli hikayelere konu olmuş burası bir zamanlar. Issız bir tarlanın ortasında uzaktan bile bir başka görünüyor. İçerisinde çok hikayeler barındırıyormuşçasına duruyor yüksek yüksek otların ortasında. İnsanın içini ürpertiyor duruşuyla. Tıpkı bir başka gelişimde karşıma çıkıveren Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesine konu olmuş Fatih İbrahim Bey Camii gibi. Bir de yemyeşil bir yatır vardı onun ön bahçesinde. Kaldı ki Camii’nin bahçesinde bir sürü başka mezarlar da vardı Osmanlı’dan kalma. Yatır manzaralı evlere sorduğumdaysa tatminkar bir cevap almam mümkün olmuyor. İnsanlar dünya telaşında unutmuşlar ötesini. Rutin manzaraları olmuş gözlerinin önündeki. Hayat, insanı fazla düşündürtmüyor ki! Önümdeki iki miniğe çeviriyorum başımı. Önlerinde belirsizliklerle dolu bir yol var. Birbirlerine sığınarak yürüyorlar. Setsuko ve Seita gibi Murat ve Gökçe’de. Tüm hayatları boyunca eski kuşakların eylemlerinin sonuçlarına katlanmak zorunda kalacak olan bir başka neslin çocukları onlar da.

image
Murat ve Gökçe

image

image

image

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: