İLK HEDEFİMİZ GİRİNTİLİ VE ÇIKINTILI EGE DENİZİ KIYISINDA KONUMLANMIŞ MUĞLA İLİMİZİN SAHİL ŞERİTLİ İLÇELERİNDEN ÖNCE DATÇA, SONRA FETHİYE : İKİNCİ BÖLÜM, DATÇA ve BETÇE

20180807_142608-01

İLK HEDEFİMİZ GİRİNTİLİ VE ÇIKINTILI EGE DENİZİ KIYISINDA KONUMLANMIŞ MUĞLA İLİMİZİN SAHİL ŞERİTLİ İLÇELERİNDEN ÖNCE DATÇA, SONRA FETHİYE : İKİNCİ BÖLÜM, DATÇA VE BETÇE

ÖNCE KNİDOS :

Datça’da görmediğim tek yer olan Knidos’u ziyaret edeceğim bu defasında. Ukte kalmıştı içimde, o yüzden ne yapıp edip gerçekleştireceğim bu ziyaretimi. Palamutbükü üzerinden çok kilometreler süren bir yolculuk olduğunu öngörüyor sorduğum herkes. Razıyım diyorum ben de. Otelde aldığım sakin bir kahvaltının ardından sakin sakin düşüyorum yollara. Öyle de biniyorum araca. Yollar sakin mi, sakin. Şoförümüz çılgın ve bıçkın sadece minibüsün götürdüğü Knidos’a giden şu virajlı Betçe köylerinin engebeli yolları üzerinde(bu cümleyi tek nefeste okuyacak ve durup yanlış aramayacaktınız!). Yerlisi, yazlıkçısı, çalışanı indikten sonra üç kişi kalıyoruz aracın içinde. Üç Knidos heveslisi olarak acıktığımız takdirde ne yiyeceğiz diyoruz şoföre. Dur size tost yaptırayım bizim köyden diyor. Köyüne telefon açıyor, üç tost siparişi veriyor. Benimki karışmasın diyorum, yani karışık olmasın. Yazıköy’e geldiğimizde mola veriyoruz ve tostlarımızı satın alıyoruz. Sonra da kaldığımız yerden yolculuğumuza devam ediyoruz. Knidos’a vardığımızda saat bir’e gelmek üzere ve antik kenti, akabinde de çevreyi gezmek için az bir vaktim olduğunu görüyorum. Antik kent sıcak kavururken iyice antikleşiyor hem gözümde hem beynimde. Yüz metre ötemdeki denizin hayaliyle geziyorum tarihin içinde. Yukarıda deniz feneri, az ötemdeyse güneşin alnında harıl harıl tarih çıkartmaya çalışan görevliler var. Eli işte gözü oynaşta hesabı, bense masmavi suları kesiyorum uzaktan. Sıcakta pişe pişe insan tarihle hamur misali yoğrulamıyor. Önce can diyor, Kültür Bakanlığı’nın hediyelik eşya satan dükkanına atıyorum aynı canımı. Burası bile daha antik şu an benim için, çünkü kliması var. Alıcı olmayan gözlerle serinlemek için dolaşıyorum minicik dükkanın içinde. Sonra da kendimi can havliyle koyun mavi sularına bırakıyorum. Su problemi olduğundan duş alabilecek yer bulamıyorum. Tuzlu tuzlu haşlanmak üzere bir kez daha düşüyorum yollara. Kahve ve çay molası veriyorum. Üst katı restoran, alt katı kafeterya olarak hizmet veren işletmenin serin bir köşesine sığınıyorum. Nokta atışı yapmış olduğumu idrak ediyorum bir süre sonra. Yan masamda bu yerin yerlisi iki adam oturuyor. Yerel ağızla konuşmaları dikkatimi çekiyor. Birer bira içip, köylerinde kim var kim yoksa çekiştiriyorlar. Tam yerine düştüm diyorum. Çaktırmadan dinliyorum ikisini. Çok fenayım biliyorum. Diğer masalarda turist olarak gelmiş aileler var. Onlar çaylarını yudumlayıp gazetelerini okurken, ben burada adını sakınacağım köylerinde kim kimdir, kiminledir, oğlu kızı nicedir nesi var nesi yoktur tek tek öğreniyorum. Birinin telefonu çalıyor, açar açmaz napıyo sen diyor karşı tarafa. Konuşma erken bitiyor da birbirlerine dönüyorlar aceleyle. Rahatsızlık veriyo mu sene diyor beriki, bilmem kimin bilmem ne oğlu için tarlaları sattırıp duru, her şey onda diyor. Karı kız da var mı diyor beriki, olmamı diyor öteki. Soruph dururlar bekar oğlun var mı deye emme babası cevap veremiyor utancından oğlunun yularını tutamaya. İçki diyor içki diye soruyor meraklı olan, bilen tarafa. Yani diyor, karı kız var diyok, illaki olcek diye lafı yapıştırıyor öteki de. Hıııı diyor diğeri, birbirlerine çok da derin anlamlar yüklü olmayan bir bakış atıp sessizleşiyorlar. Emmiye üzülmedikleri aşikar olmakla beraber, ikisinin de en az bir oğlu olduğunu düşünüyorum. Köy dedikoduları bunlar ama yine de temkinlisinden. Kimsenin kızını çekiştirmiyorlar, bilmem ne emminin oğlunun şanı yürüyor sayelerinde. Emmi tek tek tarlaları sata dursun, bıçkın ve yaramaz oğlu çoktan efsane olmuş dillerde.

20180807_141328-01

20180807_124403-01

20180807_123827-01

ŞİMDİ YAZI, SONRA CUMALI :

Kalkar kalkmaz tuvaletin yerini soruyorum. Sonra da restoranın çıkışına geliyorum. Biri yaşlıca, diğeri genç iki kadın çalışan masaya oturmuş öğle yemeklerini yiyorlar. Mutfakta çalışıyorlarmış. Oturup oturamayacağımı soruyorum. Buyur diyorlar, köylerle ilgili sorular soruyorum onlara. Yazıköy’den Cumalı’ya yürüyerek gidebileceğimi, aradaki mesafenin kısa olduğunu söylüyorlar. Yanımda taşıdığım purodan ikram ediyorum. Genç olanın sigarası bitmiş, hayır demiyor. Öksürtür mü diyor, açılırsın diyorum. Sonra da yanlarından ayrılıyorum. 

20180807_153512-01

20180807_145853-01

20180807_151533-01

Yazıköy’de badem kıran dört kadının olduğu yere geliyorum. Rahat rahat yere oturmuşlar. Benimse dizim, kıçım ve bacaklarım ağrıyor onların oturduğu şekilde. Bir sandalye çekiyorum ben de ve geçip oturuyorum başlarına. Badem kırmaktan vazgeçmeden dolayısıyla başlarını işten kaldırmadan ama beni de ihmal etmeden sorularımı cevaplıyorlar. Beni minibüs şoförü yeğenin Mert gönderdi buraya diyorum grubun yaşça en kıdemlisine. Pakize Hala ne istediğimi soruyor. Meseller, hikayeler, şiir, kısaca ne olursa diyorum. Başlıyor ezberinden içinden Atatürk geçen, Yunanın denize döküldüğü tüm şiirleri okumaya. Makineli tüfek gibi okuyor ezberden. Bu arada kendisi de dahil olmak üzere badem ayıklama işini hız kesmeden sürdürüyorlar azimle. Araya girip bir şey sormama fırsat vermediğinden, dinlemekle yetiniyorum. En nihayet duruyor ağzına sağlık, sizden iyi bir avukat olurdu diyorum. Torunu oldu zaten diyorlar. Son kez düğünlerde dümbelek çalarak yüz açan bir hanımdan daha bahsediyorlar. Nerede diye soruyorum, köy mezarlığında diyorlar. Çalışkan bacıları bırakıp tekrar yola koyuluyorum. Yaş ortalamasının yüksekliği karşılaştığım yaşlı yüzlerin sıklığıyla kendini gösteriyor. Cumalı mezarlığından gördüğüm kadarıyla küçük bir mezarlıkları var. 89 yaşındaki Hüseyin Amca’dan sonra yaşı hakkında kesin bir fikri olmayan Hafize Ana ile karşılaşıyorum. Tahmini bir rakam veriyor. Şu kadar bu kadar derken, orta yolu buluyoruz. Doksan kulağa hoş geliyor. Onun da fotoğrafını çekmek istediğimi söylüyorum. Kapımın önünde çek fotoğrafımı diyor. Evinin kapısına kadar yürüyoruz. Bu yaşlarda baston olmazsa olmazları, bir de ağır işiten kulakları. Kaygısızca poz veriyor o da, tıpkı Hüseyin Amca gibi. Çekinecek bir şeyleri yok. Burada doğmuş, burada büyümüş, muhtemelen de burada ölecekler. Cumalı Köyü’ndeki mezara da gömülecekler. Geldikleri yer belli, gidecekleri yer belli. Aradaki süreyi sokaklarını ezberledikleri köylerinde kendilerini güven içinde hissederek geçirmişler besbelli. Kulakları el verse sohbet edeceğim uzun uzun ama ne mümkün.

 

Cumalı Köyü’ne giden bir araca biniyorum. Yazıköy’ünde hususi araba daha çok diyorum. Knidos’a giderken yol üstünde olduğu için diyorlar. Nihayetinde beni iki dakikada Cumalı Köyü kahvesinin önünde bırakıyorlar. Şaşkınlıkla etrafıma bakıyorum. Neden Cumalı olduğunu sonradan öğreniyorum. Çevredeki beş altı köy ahalisi cuma namazını kılmak üzere tek camili köy olan Cumalı’da toplanırlarmış. Tek cami buradaymış çünkü. Kahveden içeriye giriyorum. Çay kahve servisi yapan bir kadın bu arada. Kendisi buranın işletmecisi de. Kimsenin yadırgadığı bir durum da değil üstelik. Gözünü sevdiğimin Ege’si diyorum burada. Bir soluk almak için oturuyorum ve minibüs saatini soruyorum. Ben ağzımı havaya açmışken bir minibüs geçiyor. Önümde bir saat var ve şaşkınlıkla ben şimdi ne yapacağım burada diye soruyorum. Derken Özdemir geliyor. Tek kardeşli ve henüz ilkokula giden Özdemir. Benimle taş oyna diyorum. Tamam diyor. Onu altı sıfır yeniyorum. Üzerine az evvel üç tanesini bir liradan aldığım elmamdan ikram ediyorum ona. Şimdi yiyemem tokum, sonra yiyeceğim deyip beraberinde götürüyor ikram olan elmasını. Anlaştığımız üzere ben kazanırsam ona dondurma ısmarlayacaktım, o ise bana tuvalet bulacaktı. Oyun sonunda kahvedeki tuvalet erkekler tuvaleti, kahvenin hemen dışındaki de kapalı olduğu için beni götürdüğü bir evin tuvaletine giriyorum. Çıktığımdaysa dünya varmış diyorum. Neden sonra Özdemir gidiyor yanımdan hiç fark ettirmeden, belki o da sıkışmıştı kim bilir. Çocuk, güzel çocuk gitmiş bulundun aniden. Bahçe elmalarından biraz daha satın alıyorum. Yediğim tüm şehir kazıklarını düşünüyorum ister istemez. Sonra da yiyeceklerimi düşüne düşüne durağa doğru yürüyorum. Bir kız geliyor bakkaldan aldığı gazozu içerek. Sonra da şapkasız siperliksiz güneşin altına oturuyor. Pişeceksin diyorum. Yok ben dayanırım diyor. Derken bir kızla oğlan gelip geçerken yanacaksın orada diyorlar kıza. Yok ben yanmicam(yanmayacağım) diyor. Gitmekte olan kızla oğlanın arkasından bakıyorum. Kız dar ve kısa bir kot şort giymiş, üzerinde askılı blüz, ayaklarında parmak arası terlikler. Yanındaki oğlanda sigarasını tellendire tellendire yürüyor. Kahveden çıkanlar, oturanlar ama en çok da ben ve güneşin altında oturan kız bakıyoruz arkalarından onlar uzaklaşıp yok olana kadar. Kimse tek laf etmiyor kızın arkasından. Bir Anadolu Kasabasında şöyle de bir şortla geç bakalım attıra attıra kahvenin önünden Kız afet gibiydi bu arada. Görmesen de dinlemen çok zamanını almaz zaten arkandan edilen dedikoduların. Ege’nin köyleri medeni arkadaşım. Hele Bademler’e git bakalım, herkesin kapısının önünü süpürdüğü, bir tane çöpün sokağa atılmadığı, kızlarının mini mini şortlarla sokaklarında dolaşma özgürlüğünün olduğu… Her neyse kahveden çıkan adamın güneşin altında oturmaktan artık vazgeçen kızın babası olduğunu öğreniyorum yanıma gelip kendini tanıtışından. İzmir’de oturuyorlarmış. Emekli olunca bütün bir yazı burada geçirir olmuşlar. Konuşkan, sıcakkanlı insanlar. Kışın İzmirli, yazın Cumalılılar. El sallayarak uzaklaşıyorum. Datça’nın köylerinden şimdilik bu kadar.

20180807_154613-01
Cumalı Köyü, Betçe, Datça

İLK HEDEFİMİZ GİRİNTİLİ VE ÇIKINTILI EGE DENİZİ KIYISINDA KONUMLANMIŞ MUĞLA İLİMİZİN SAHİL ŞERİTLİ İLÇELERİNDEN ÖNCE DATÇA, SONRA FETHİYE : BİRİNCİ BÖLÜM, DATÇA ve REŞADİYE

20180806_161902-01

İLK HEDEFİMİZ GİRİNTİLİ VE ÇIKINTILI EGE DENİZİ KIYISINDA KONUMLANMIŞ MUĞLA İLİMİZİN SAHİL ŞERİTLİ İLÇELERİNDEN ÖNCE DATÇA, SONRA FETHİYE : BİRİNCİ BÖLÜM, DATÇA ve REŞADİYE

GİRİŞ :

Karadan da yol var, seni götürür dediler. Bense yüksek sezonda sayısı üçe çıkmış olan feribotlardan en erken kalkanıyla geçmeye karar veriyorum Bodrum üzerinden Datça’ya. Ağustos’un ilk günleri bunlar. Sezon yüksek, yüksek olmasına ama bayram yoğunluğu da yok daha. Sabah dokuz feribotuna binmek üzere erkenden çıkıyorum yola. Saat sıfır yedi kırk beş ve ben Bodrum’dayım bir başıma. Belediye araçları yolları yıkıyor, esnafsa haftasonu telaşından dolayısıyla yorgunluğundan sıyrılamamış olsa gerek, çok erken açamamış dükkanlarını, açanlar da uyku mahmuru ayılmaya çalışıyor. Bugün pazartesi. Unutmuşken hatırlıyorum. Ortalık sakin. Bodrum’un bir de bu yüzü var; daha sevecen, daha naif. Dükkanların içinden potansiyel müşteri gözüyle bakmıyor kimse size. Tadını çıkartıyorum tenha sokaklarının. Tadını çıkartıyorum yalnızlığımın. Bir saatten biraz daha fazla vaktim var, bırakın da tadını çıkartayım! Lütfedin!

Orası mı burası mı derken cam kenarı olması şartıyla feribotun içinde rastgele bir yere yerleşiyorum. Tam vaktinde kalkıyoruz. Çeşit çeşit insan denizi yara yara ilerleyen ceviz kabuğunun içinde kafamızda binbir düşünce, umut ve belirsizlikle gidiyoruz karşı kıyıya bizi nelerin beklediğini bilmeden. Hava sıcak, kapalı bölüm ondan da sıcak. Türk kahvesi alma hevesiyle büfeye yöneliyorum. Kahvemi alınca da dışarı çıkıyorum. Neskafesini döküp saçan ve Datça’ya varmak için sabırsızlanan genç bir kız, bir de ayakkabılarını çıkarmış yere çıplak ayaklarıyla basan bir adam var en köşede. Yanlarına gidiyorum. Adamın ayakkabılarının içindeki selpaklara bakıyorum. Ben bir şey demiyorum. Fal kapatıyorum. Fal mı kapattınız diyerek dönüyor adam benden tarafa doğru. Neden yaptığımı bir bilsem demiyor, diyemiyorum; öylesine diyorum ben de. Kaç para burda kahve diye soruyor. Beş lira diyorum. En son kahveye dünya para istediler diyor. İyiymiş diye de ekliyor beş lira için. İtalya’da yaşıyormuş. Burada ise Türkbükü’nde. Türkbükü’nde kahve de dahil olmak üzere her şeyin fiyatı güzeldir ya malum. Yirmi bir sene önce Akyarlar’a gelip ev bakmış. Evler küçüktü, ama deniz çok güzeldi diyor. Hiçbir şey eskisi gibi kalmıyor, değişti artık diyorum. Benim yaşlarımda adam dediğim adam. Üç aşağı beş yukarı. Hayatını sorguluyor içinden, tatlı dilli dışardan. Doğrudur diyor. Karı koca Datça’da kalacaklarmış. İlk defasında Palamutbükü’nde kalıp, başka bir yere gidememişler. Hayıtbükü diyorum Beach filminin geçtiği Maya Bay’e benzer diyorum. Di Caprio’nun filmi diye mırıldanıyor. Ben Hayıtbükü’nde kalacağım diyorum. Bunu söylerken dört gece olarak planladığım Datça gezimin sadece iki gün süreceğini ve oradan Fethiye’ye geçeceğimi bilmiyorum henüz. Üstelik iki geceyi de Datça merkezde bir otelde geçireceğimi de. Hayat sürprizlerle dolu. Bu kısacık sohbet beni neşelendiriyor. Artık iyice yaklaşmış bulunuyoruz Datça’ya. Ayakkabılarının içinde peçete olan adam, Bodrum, hepsi siliniyor aklımdan karaya çıkınca.

20180806_154907-01
Durmuş Amca

DATÇA ve REŞADİYE :

Feribot çıkışında yolcu bekleyen iki minibüsten bir tanesi ile merkeze, diğeri ile Hayıtbükü ve diğer büklere gidebileceğimiz söyleniyor. Taksiye binmiş olsaydım Hayıtbükü deyip giderdim belki de ama tereddüte düşüyorum böyle olunca. Çevremdeki insanları dinliyorum. Çoğunluğun merkeze gitmek telaşına düştüğünü görünce, yığının öfkesine değil de rüzgarına kapılarak  merkezde karar kılıyorum saniyeler içinde. Ve en nihayet merkez diyorum gürleyerek. Neden yaptığımı bilemeden, çok da deşmeden merkezde iniyorum. Yapmayacağım her şeyi yapıyor ve Datça’nın göbeğindeki bir otele giriş yapıyorum. Bir defalığa mahsus kendimi sıcak ve tuzlu sularına bırakıp yola çıkıyorum sonra da. Bakalım yol boyunca yapmayacağım daha neler yapacağım!

İkinci gelişim olduğundan daha az heyecanlıyım. Babamın doğduğu yer Datça Reşadiye’de alıyorum soluğu. Son bıraktığımdan beri değişen bir şey yok gibi görünüyor. Muhtar kapalı. Erkekler köyün iki kahvesinde yer alan masaların sandalyelerini kaplamış harıl harıl taş oynuyorlar. Yollarda karşıma çıkan amcalara köyün yaşlısı kimdir diye soruyorum. Beni alıp köyün en yaşlısının evine götürüyorlar. Durmuş Amca uzandığı yerden kalkıyor misafirlerinin geldiğini görünce. Şaşılası derecede sağlam bir kemik yapısı, berrak bir zihni var. Kulakları ağır işitiyor sadece. Bu yaşta böyle olabilir miyim diye soruyorum kendi kendime. Cevap veriyorum yine kendi kendime mümkün değil diye. Ege köylerinde sizi şaşırtacak yüzler karşınıza çıkacaktır, şaşırtan da bir zihniyet. Özellikle de turizme açılmamış köylerinde rastlayacağınız türden bir şey bu. Kendi yağlarında kavrulup gidiyorlar. Nesli tükenmekte olan aydın zihniyette köyler bunlar aynı zamanda. Giyim kuşam serbest, zeytinyağı serbest, badem serbest, içmek serbest. Böyledir Ege’nin köyleri, bir başka türlü aklını alır insanın hiç hissettirmeden.

20180806_161006-01
Rüzgar Kafe

İki sene önce geldiğim Rüzgar Kafe’ye uğruyorum yine. İki sene önceki haliyle de buluyorum buraları. Caminin bitişiğinde yer alan ulu ağaçlarla bezeli yaz kış açık bu yerde yegane molamı veriyorum. Gül Ayşe’yi de bıraktığım yerde, o aynı haliyle buluyorum. Güneş gözlüklerimi çıkardığımda hatırlıyor beni. Reşadiye’nin sıcağında kavrulduktan sonra huzur buluyorum burada bir anlık da olsa. Ne yemek var diyorum, tost ve bamya imiş alternatiflerim. Tostta karar kılıyorum. Vakit darlığından onu da paket yaptırıyorum ve bu sene turizme açılan Mehmet Ali Ağa Konağı’na gitmek üzere yola koyuluyorum Gül Ayşe’nin hatırlatmasıyla. Deniz’i soruyorum son anda, onun hayatı çok değişti, o evlendi diyor Gül Ayşe. Tebrik et benim için diyorum, sonra da vakit darlığından tostumu paketleterek ayrılıyorum. Kim ki bu Deniz diyecek olursanız iki sene önceki Datça ve Reşadiye yazımı okumanız gerektiğini buradan hatırlatırım.

20180806_163021-01

Konak, bahçesi ve çehresiyle insanı eski zamanlara götürüyor. Resepsiyonda bulunan Melike Hanım geceliği 100 euro diyor. Euro’nun, dolar’ın uçtuğu şu zamanda fiyat ortalama gelire sahip bir aile için yüksek olsa da, değer mi sorusuna değer elbet diyerek yanıt vereceğim. Çünkü içeri girdiğiniz andan itibaren sessiz ve vakur konak sadece size aitmiş hissi veriyor. Yemyeşil her taraf ve de yüksek yüksek ağaçlarla çevrili. Küçücük bir havuzu var içeride. Denize hususi aracınızla gidebilirsiniz yahut da shuttle ayarlıyorlar otelden. Malum Reşadiye’de deniz ne gezer! Fakat onun dışında tam bir Osmanlı Konağı’nda yaşadığınız hissiyle doluyorsunuz bu tarihi eski konağın içinde dolaşırken. Birkaç gecesini buraya ayırmalı insan bence. Buna değer, buraya değer.

Adetten Eski Datça’ya uğruyorum bu geldiğimde de. Sırf ayıp etmeyeyim diye. Neden mi bu isteksizliğim? Çünkü çok fazla fotoğraf makinesi ya da akıllı telefonunu kapıp da gelen var buralara. Girdiğiniz her ara sokakta elinde telefon olana poz veren pozcu yüzler yapmacıklaşmaya başlıyor bir süre sonra ve her şey anlamını yitirmiş gibi geliyor insana böyle olunca. Dostoyevski’nin turizmi sevmediği kadar var. Peki benim ne işim var burada? Ne Dostoyevski olur benden, ne de Reşadiyeli özünde.

Bu arada attığım binlerce adıma karşılık olarak dilim damağıma yapışıyor ve çalışanının da, yerli halkının da simalarını değişmemiş bulduğum Orhan’ın Yeri’nde buluyorum kendimi. Bir portakal suyu söylüyorum azıcık güç toplamak için, rahat bir soluk alabilmek için. Bir süre sonra lokmalar geliyor koskoca bir kasanın içinde. Çalışan gençler bir o lokmaya bir bu lokmaya batırıyorlar kürdanlarını. Sonra da birer birer mideye indiriyorlar lokmalarını. Tepsinin başına üşüştükten beş dakika sonra lokmaların pek çoğunun dibine darı ekiyorlar el ve ağız birliğiyle. Az evvel ağızlarına götürdükleri kürdanlarıyla kalan lokmaları bir tabağa yığıp kasayı boşaltıyorlar en nihayet. Bense tuvaletin yerini soruyorum olan biteni izledikten sonra. Hesabımı ödeyip yola koyuluyorum sonra da. Akşam konser var amfitiyatroda. Amfitiyatrosuna şehrin merkezinden yürüyerek beş dakikada ulaşabileceginiz daha pratik bir yer görmedim ben daha. Bodrum’daki tam bir kabus, bildiğin araba mezarlığına dönüşüyor ortalık. Buradaysa sakin sakin geldiğin konser alanında, yerini kolaylıkla bulup bekliyorsun ki şarkıcın sahneye çıksın. Sıla’ya kavuşuyorum bunca kolaylık sayesinde. Fena da geçmiyor konser hiçbir şarkısının sözlerini bilip eşlik edemesem de. Hırslı bir kadın var sahnede. İş olarak ne istediğini bilen, duygusal olarak karma çorman vaziyette.

20180806_165441-01

DATÇA, ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : REŞADİYE

20160906_110542

DATÇA, ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : REŞADİYE 

GİRİŞ :

Alıştım buradaki yeni düzenime, Datça’da birkaç gün önce başlamış olan yeni hayatıma. Alıştım dediğim yeni hayatımsa şu: Sabahleyin erkenden uyanmak. Yataktan çıkmamak için direnmek ama muhakkak her sabah direnmek, sanki karşımda silahlı milisler varmışçasına. Ümitsizce duş almak filan var sonra da sırada. Bazen onu da pas geçmek. Hayatım böyle geçecek benim belki de safi kendi kendine direnerek. Bende ne çareler ne sinir ne de aksilik tükenir. Tabiatım gayri böyledir.

Eski Datça’da bir parça daha vakit geçirmek geliyor içimden. Sokaklarında eksik kalan bir şeyler vardı sanki, kapılarını bir kareye sığdırmaya çalışmalıydım belki de daha çok. Öyle de yapıyorum. Yine Orhan’ın Yeri’ne gidiyorum Eski Datça’daki. Gelen yerli halk, çalıştırdığı gençler ve ailesi de dahil değişen bir şey yok müşteri profilinde. Dışarıdan gelen bizler hariç diyeceğim ama beni hesaba katarsak eğer, ben bile iki günde bir soluğu burada aldığıma göre cidden değişen bir şey olmayabilir. Ama bu dışarıdan gelme hadisesi üzerinde biraz düşünmek gerek. Düşünüp biraz, az sonra mizahi bir dille klavyeye dökmek gerek. Buraya gelenler ben dahil biraz cinsiz galiba biz. Tuhaf tepkiler veriyoruz çevremize. Mesela karşı masamdaki adam dünya güzellik yarışmasında derece almış Venezuela güzeliymişçesine bir tebessüm etrafa bakmıyor bile. İstiyor ki hep ona bakılsın. Öyle de oluyor. Bir süre sonraysa önce huylanmaya sonra gıcıklanmaya başlıyorum. Adam mütemadiyen gülümseyip(aslında sırıtıyor idi içimden geçen ve burada kullanmak istediğim kelime) bacak bacak üstüne attığı halde hiç karıncalanmadığından olsa gerek pozisyonunu bozmadıkça, iyice gıcıklanmaya başlıyorum. Arada bir güneş gözlüğünün arkasından bakmayı ve kapıdan giren yeni girişleri kontrol etmeyi ihmal etmemesi gözlerden kaçmıyor çünkü adam bu işte usta. Bense takipte usta.  Ortamda dikkat çekmeyi, kendine baktırmayı iyi biliyor. Bir süre sonra benim bile gözüm ısırıyor galiba demekten kendimi alamadığımı kendime itiraf ettiğim anda bir hiddet bende görmelisiniz. Ben diyorum Orhan Bey’den tarafa doğru(adama neyse) “gidiyorum ben” diyorum. Kimse nereye gidiyorsun diye sormayınca da “Reşadiye’ye gidiyorum” “Ben”(ben’a neyse). “Yürüyerek gitmek istiyorum spor olsun diye.” diyorum(herkese neyse). Oğlanlardan biri ıssızdır yol diyor. Diğerleri yok biz yürürüz hep diyorlar. Beni başlarından atmak mı istiyorlar tam kestiremesem de, son kertede öfkeyle bakıyorum gıcıklandığım adama doğru. Rol çalmış olduğumu anlıyorum hemen. Şimdi memnuniyetle sırıtma sırası bendeyken, öfkeli ve çılgın yabancı rolümü hassasiyetle oynuyor, rüzgar ekip fırtına biçiyorum. Çok Shakespeareyen oldum derken Fettah Canlaşmışım haberim yok. Dönünce içerim bademli kahvenizden derken, bir daha Eski Datça’ya ne bugün, ne de diğer günler gelemeyeceğimi bilmiyorum bile.

20160906_104728

20160906_104912

Başlıyorum yürümeye öğle sıcağında hem de. Evler geçiyorum bahçelerinde horozlar, hamaklar, el arabaları olan. Evler geçiyorum kapı önlerinde terlikler ve boş şişeler birikmiş. Evler geçiyorum bahçelerinde hiç mi insan olmaz yahu? Bir bardak su ya da naneli limonata ikram edecek olan. Sıcakta yok olmuş belki de buharlaşıp uçmuş hepsi. Ama benim de buharlaşıp uçmama çok az kalıyor. Başımı iki yana salladığımda terlerim alnımdan süzülmek yerine fırlayıp yerlere düşüyorlar. Çok dramatik bir an aslında terlerimle vedalaştığım. Ama ağlayamıyorum işte arkalarından. Onlar benim sıvılarım. Evlatlarım. Hepsi teker teker, damla damla tuz kayıplarım. Bense yürüyorum rap rap.

20160906_110834

20160906_121731

20160906_121617

20160906_121233

20160906_130456

REŞADİYE :

Reşadiye diyor levhada. Nasıl sevinçliyim anlatamam. Varmışım nihayet çok büyük bir azim ve dayanıklılıkla. Hem de güneşin altında. Hem de dilim dışarda. Koltukaltlarım sırılsıklam. İçimden kendime ettiğim küfürler en mühim yakıtım oluyorlar ve  farkına varamadan giriyorum Reşadiye’ye. Rüzgar Kafe yazısını görüyorum. Rap rap rap. O an yine bilmiyorum Reşadiye’nin tek kafesinin bu olduğunu ve benim önce köyü gezip sonra elbet bir yer bulup otururum desem de, dönüp dolaşıp mahallenin bu tek kafesine gelip oturacağımı. Biraz yokuş çıktıktan sonra karşılıklı küçük küçük kulübelerin içindeki muhtarlığını, bakkalını ve kahvesini keşfediyorum. Buranın muhtarı bu dedikleri genç çocuğun aynı zamanda kahveyi işleten kişi olduğunu, daha doğrusu muhtarın bu kadar genç oluşunu hemen kavrayamıyorum. Pek genç yok zaten içerde. Hiç yok aslında. Öğle kahvelerini içmeye gelmiş amcalar okeye dördüncü peşindeler. Kimisi gazete okuyor, kimisi dedikodu etmek istese de ortamda bir de ben olunca, şaşkın, vazgeçiyorlardır, kim bilir! Onlara da klasikleşmiş olan dedemin hikayesini anlatıyorum. Bunun üzerine muhtarlık kaydının olduğu defteri açıyoruz beraber muhtarlığa giderek. Kaydı bulunamıyor. Mahallenin en yaşlısı olan amcanın evine götürüyor beni önce çay içmem gerek diyen damadı. Gidiyoruz beraber, o önce çayını içtikten sonra tabii. Kapıyı çalıyoruz, güleryüzlü Maya karşılıyor bizi. Tiflis’liymiş kendisi. Amca ise içeride oturuyor oğluyla. Doksan küsur yaşında ve kulaklığına rağmen ağır işitiyor. İnsan hangi kulağına bağıracağını bilemiyor. Oğlu onun duyabileceği kulağını biliyor ama dedemi hatırlayamadığı anlaşılıyor. Fakat varmış bir gümrükçü o tarihlerde buralarda yaşamış kendisinin bile hayal meyal hatırladığı. Oğlu kendilerinin de aslen Adanalı olduğunu söylüyor. Karşı evde şeftali reçeli için şeftalileri hazırlayan kızıyla konuşuyoruz biraz. Sonra etrafı dolaşmaya çıkıyorum. Bisikletini park etmiş bir kadınla konuşan adamın yanında duruyorum. Bir şeyler yiyebileceğim bir yer soruyorum. Rüzgar Kafe tektir burada diyorlar. Kadın olan, Deniz olan yani benim kısa süreli yol arkadaşım bana beraber gitmeyi teklif ediyor. Çok sakin, çok cool. Biriktirdiği geri dönüşümlere gidecek olan poşeti bırakıyor çöpün hemen yanına. Konuşa konuşa yürüyoruz bundan sonra. O an sadece aklımdan geçirdiğim ve Almanlara benzettiğim halinin de tesadüf olmadığını öğreniyorum az sonra. Hali tavrı buralıdan çok uzak, çok değişik ama. Burada köpekler saldırsa da bir şey yapmazlar dediğinin üzerinden iki dakika geçmedense çalıların ardından fırlayan iki ya da üç köpek tozu dumana katıyorlar. Deniz’in bacağını dişliyor bir tanesi. Tamamiyle gövde gösterisi. Ama yolumuzdan bizi alıkoyamıyorlar. Öfkeleri çok gereksiz olsa da anlatamıyorsun. Onlar da şartlanmış birer bekçi köpeği. Rüzgar Kafe’de sohbet ediyoruz ufak ufak. İşletmecileri karı koca ve öğle yoğunluğu yaşıyorlar biz ilk gittiğimizde. O arada ben Deniz’i dinliyor ve merak ediyorum. Deniz iki kız annesi, üç aylık öksüz ve o zamandan bu zamana uğruna Ankara’dan buraya vesilesiyle taşınmış olduğu zorlu bir yalnız baba sahibi. Meslek sahibi olmadığını ama çeşitli işler yapmış olduğunu söylüyor. Mütevazi olmaya çalışıyor olabileceğini düşünüyorum, tanımadığımdan ötürü dinliyorum sadece kendisini ifade edişini, böyle sakin sakin. Yapısı farklı dediğim gibi. Beyaz saçları böyle sarı gibi sanki. Ensesinden toplamış onları. Spor ayakkabısı, spor çantası ve sadeliğiyle beni harika tostumla baş başa bırakıyor şöyle rahat rahat ısıra ısıra yiyeyim diye. Ben de öyle yapıyorum. Belki de sıkıldı benden bilemiyorum. Tostumun lokmasını ziyan etmeden yiyorum. Rüzgar Kafeye gelin ve ne varsa yiyin emi! Buradaki lezzetler doğal, özel ve güzel. Kahvaltıysa kahvaltı, tostsa tost, saatine göre. Datça’da yediğim en güzel şey bu mütevazi tost oluyor benim için. Gül Ayşe ve Nazmi Kuyucu da kendi sofralarının başına geçiyorlar herkes gittikten ve ortalık sakinleştikten sonra. Buraya sinemacılar gelmiyor mu diyorum. Sinematografik, çok enteresan bir mahalle çünkü burası. Gelseler tek sorun kalınacak yer olur sanıyorum. Çünkü otel yok ortada. Mehmet Ali Ağa Konağı kapanmış. Olive Farm Guest House’sa kendi halinde, kendi içinde, tek başına bir yerde. Aynı esnada ezan sesi duyuluyor camiden. Bir isteksizlik var hocanın sesinde, bir yılgınlık sanki. Gelen giden yok gibi. Cemaatsiz bir hocanın sıkıntısını hissetmeye çalışıyorum ama sonra etrafıma bakıyorum ve görüyorum ki ne gam ne keder, ne hırsızlık ne uğursuzluk, ne it ne kopuk, böyle sıkıntıya can kurban. Ortamdaki tek yabancı, kah mezarlık kah dedesinin, dolayısıyla geçmişinin peşindeki gününden rahatsız ben.

20160906_112309
Soldaki Ecevit, kalpaklı Atatürk ama sağdaki eşgalin sahibinin ismini hatırlayabilen bir Reşadiyeli bulunamadı koskoca kahvede. O ona sordu, biri ötekine, ötekisi berikine.
20160906_114813

20160906_114043

Yürüye yürüye dönüyorum muhtarlığa doğru, bu defa yalnız başımla. Didem Market’ten almış olduğum “goca moğla gazozu”mu içiyorum afiyetle. Niğde’nin Niğde gazozu varsa, Muğla’nın da goca moğla gazozu var. O da bi nomara, bu da bi. İki nomara yok bunların arasında. İçin gari muhakkak, yolunuz eğer düşer ise buralara.

20160906_142233

DATÇA, İKİNCİ BÖLÜM : CUMALI KÖYÜ

 

20160905_112822

DATÇA, İKİNCİ BÖLÜM

GİRİŞ :

Eskisi kadar genç değilim. Sabahın erken saatlerinde uyandığım yataktan çıkmam artık öyle kolay olmuyor. Bir saat daha vücudum dinlense ne olacak sanki? Hiç susmayan beynim bu ve benzeri sorular sorarak düşmüş peşime. Ne yaparsam yapayım karşı koyamıyorum, bırakmıyor ki uyuyayım.”Tüm gün senin nasıl olsa, bir saat ne kazandıracak ki sana? Neyi ıskalayacaksın? Kim bilir neleri ıskalamışken?” Yattığım yerden kırk kere kurguluyorum günümü. Günü bırak az sonrayı. Az sonra yataktan kalkacağım ve az sonra ayaklarım terliklerine kavuşacak. Az sonra yüzümü yıkayıp, bikinimi içime giyip, pet şişenin dibinde kalmış az kalan suyla vitaminimi içeceğim. Aynada yüzüme gözüme bakacağım yine az sonra. Biraz rimel sürerim belki yine az sonra. Yaşlıyım artık, belki beni beğenmezler az sonra. Tek rimel kurtarır mı ki beni az sonra? Az sonralarla meşgul zihnim, bir düşmanmışçasına kovalıyor uykumu. Yitik ve yenik uykumsa ant içiyor saklandığı yerden çıkmamaya. Saya söve kalkıyorum ben de  yeni güne, birazcık daha uyusaydım ne olurdu diye. Yine de ağırdan alıyorum. Hava sıcaktır dışarıda ama odam serin, klima açıktı bütün gece. Tutulmayı başaramasam da, bir parça halsizlik var üzerimde. Tutulmayı istemişim demek ki  ve de yataktan hiç çıkmamayı içten içe.

20160905_121550

 

CUMALI KÖYÜ :

Uzun uzun yolları aşıp da varmak varmış Cumalı köyüne. Dağlar ve üzerlerindeki radarlar dikkatimi çekiyor yol boyunca ilk önce. Çok enteresan bir coğrafyası var yarımadanın. Ne çok dağ, ne çok badem ağacı, ne çok yaprakları gümüşi zeytin ağaçları ve yaşanılası Ege köyleri. İşte onlardan biri de mezarlığında amcamın ve halamın yattığı Cumalı köyü. Kendilerinin bir tane davetsiz misafirleri var bugünlük hiç hesapta olmayan. Tabiri caizse yırtık dondan çıkar gibi çıkan.

Şoför beni köyün girişinde bırakıyor. Jandarma misali köye kim girmiş kim çıkmış rahatlıkla görebileceğiniz bir konumdaki köy kahvesinde konumlanmış köyün delikanlılarıyla merhabalaşıyorum. Delikanlıların hepsi ak saçlı birer delikanlı. Mezarlığın yerini soruyorum ilk önce. Aşağıyı gösteriyorlar. Mezarlık kayıtları bulunur mu muhtarda diyorum. Köylerde olmaz diyorlar. Mezar taşı da olmadığından onca sene önce gömüldükleri yerleri bulmak imkansızmış. Altı yaşında ölen Sahir Amcam ve henüz elli sekiz günlük Benal Halam. Belirsizlikler içinde yatıp durmaktalar. İkisi de menenjitten ölmüş ya da sadece amcam menenjitten ölmüş, okula bile gitmeye fırsat bulamamışken. Ama kendinden büyük kardeşleri okuldan gelmezden önce sofraya oturmazmış. Bekletirmiş sofrayı ablamla, abim gelsin diye. Yaşasaydı bencil olmayan bir amcam olacakmış. Hayat işte. Adımlarım ağırlaşıyor. Hiç görmediğimden midir nedir amcamla ilgili her bir anı acıklı gelir bana. En çok şımarıklık ve züppelikle geçirdiğim hayatıma üzülürüm sonra da.

20160905_120949

20160905_111738

1930’ların ortasında burada yaşamış, İstanbul’dan tayini çıkmış da gelmiş, evli ve çocuklu dedemi soruyorum ahaliye. Burada liman yok ki diyorlar. Gümrükçü dede burada ne gezer diyorlar önce şaşkınlıkla. Ama amcamla, elli sekiz günlük halamı buraya gömmüşler diyorum. Nerede oturduğunu soruyorlar. Reşadiye diyorum. Tek kat, iki gözden olma bir ev vermiş devlet otursunlar diye. Kim bilir hangi imkansızlıklar yüzünden ölmüşlerdir sabi sübyanlar çaresizlik içinde? Seksen sene önce babaannem buralara gelmiş ve dedem gümrük memuru olduğundan her çocuğu bir başka yerde doğurmuş, büyütmüş ve de gömmüş. Bir halam Marmaris, öteki Fethiye doğumlu.Babamsa Reşadiye. Gömüldükleri yerse Cumalı’da.Dedem Palamutbükü’ndeki gümrüğe gider gelirmiş ama Reşadiye’deki tek katlı evlerinde oturmuşlar ailecek yıllar yıllar boyunca. Rahmetli dedem yaşasaydı eğer, tam 125 yaşında olacaktı, ah ya. Bize ne diyorsunuzdur senin hayat hikayenden, amcandan, halandan. Haklısınız da bu da benim gerçeğim ve başkaları için yazdığımı düşünsem de aslında ben tek kendim için yazıyorum tüm bunları. Bir bilseniz neler çektiğimi kendimle baş başa kaldığım anlarda! Hiç geçmeyen huzursuzluğum benim kanserim de bu, kemirir durur içimi hiç durmadan.

20160905_111807

20160905_115020

20160905_120406-1

Kahvede oturan kulağı az işiten ve işitme cihazlı eski toprak bir dede hayal meyal hatırlıyor o dönemleri ve dedemi; ama ne bir anısı var ne de konuşmuşluğu. Mutlak bir cevap alamayacağımı anladığım anda ayrılıyorum kahveden, geldiğim gibi tek başına. Hava sıcak. sokaklar boş. Aşçı kıyafetleri içinde kaldırıma oturmuş bir gençle rastlaşıyorum. Bana bakıyor şaşkınlıkla. Ben de ona. Derken sonradan cenazeye gideceklerini öğrendiğim ve bu yüzden hazırlık yapmış kapılarının önüne çıkmış karı kocayla konuşmaya başlıyoruz. Gülseven ve Cezmi Özdemir. Önce yemeğe sonra içeriye davet etseler de fırsatım olmuyor tekliflerini değerlendirmek için. Beraber köyün yaşlısı dedikleri bir teyzenin evine gidiyoruz. Yere uzanmış yatarken buluyoruz onu serin serin. Zor duyuyor bizi. Sonra iki kadın aynı anda konuşuyorlar. Bambaşka şeyler anlatıyorlar bana. Gelin diyor yaşlı nene, Gülseven Teyze’ye, onun gelini olmadığı halde. Bahçe bitişiğinde kızlarının evleri olsa da yaşlılık ve dört duvar arasındaki yalnızlığıyla başı hoş değil nenenin. İnsan sonunda en büyük imtihanlarını yaşlılık ve yalnızlık yahut böyle her ikisiyle birden sınanarak verebiliyor istemese de. Bu iki amansız kaşık düşmanı, virajı geçebilenleri bekliyorlar sinsice saklandıkları yerde. Sonrası iyilik güzellik diyemeyeceğim. Sonrası çok zor çünkü.

Tekrar başladığımız noktadayız Gülseven Teyze ile. Yani kapılarının önünde. Bana içerden bir torba badem getiriyorlar. Ak, nurlu ve sıra badem olmak üzere çeşitlerini sayıyorlar. Bu sene pırnakıl badem vermiş ağaçlar, toplatacak eleman bulamamışlar. Köyün içindeki badem ağaçlarının bile yemişleri üzerlerinde daha. Ondan mı diyorum börülceyi bile bademli yapmışlar diyorum. Börülce bademli mi olurmuş diyor. Olmamıştı zaten. Ben diyorum cenazeye gidesiye kadar mezarlığa gideyim de duamı okuyayım. Tamam diyorlar. Vedalaşıyoruz ve gitmeden bir fotoğrafımız olsun diyorum beraber. Aşçıya sesleniyorum uzaktaki. Ben yapamam anlamında geri çekiyor kendisini. Bereket yan komşuları var. Veriyoruz pozumuzu, gülüyoruz kameraya. Nasıl çekmişim diyor, güzel cevabını veriyorum ve ancak zır güneşin tepemde parlamadığı otel odamda fotoğrafları görüyorum ve kalıyorum acı içinde. Bir parmak var orta yerde ve de alınlarımız yok. Üçümüzün de. Yine kendimin de dahil olabildiği hiç kadar fotoğrafla eve döneceğim anlaşıldı. Halbuki çok hevesliydim bu seferinde.

20160905_123552

Koşa koşa mezarlığa gidiyorum. Eski Cumalı Mezarlığı. İşte burada yatıyorlar. Uzaktan bakıyorum sadece. Bulmam imkansız nerede olduklarını. Ne dede kalmış ne de nine duyup da tarif edecek olan mezarlarının yerini. Seksen yıla yakın olmuş onlar gideli, toprağa karışıp bedeni terk edeli. Başlarında dua etmek oluyor tek tesellim dönmeden geri. Uzaktan selamsız bandosu gibi sanki Çiçek Abbas’ıyla beni alıp götürmeye gelmişmiş gibi kornalarla inletiyor mezarlığı çok sevgili otobüs şoförüm. Sessiz sakin uykusundakiler de kabulleniyorlar sanki geride bıraktıkları bu fani hayatın kendi garip kurallarına göre devam ettiğine. Öyle. Yaşıyoruz. Nefes alıyoruz. Nefesimiz bitene kadar. Kimimiz ayağını yere basabiliyor ve toprağı hissediyor. Kimimiz seviyor, ama kimimiz daha çok seviyor. Ben kolaylıkla seni seviyorum diyebiliyorum ama dediğim kadar kolay sevmiyorum, dediğim kadar bile sevmiyorum. Nefes alıyorum ama kıymetini bildiğimden bile şüpheliyim. Ayağım yere basıyor ama toprağı hissetmiyorum. Ama kulağım iyi işitiyor ve çağrıya kulak veriyorum. Gülümseme gelip yerleşiyor yanaklarıma. Hayata dönüyorum. Otobüse ve içini dolduran insanlarına. Herkes benim oradaki varlık nedenimi biliyor. Kabir ziyareti. Son derece şüpheli görülebilecek varlık nedenimi umursamıyorlar bile. Aşçı içeride yine. Hülyalı hülyalı manzaraya bakıyor. Yanıma oturan Saliha Bacak’la konuşa gülüşe gidiyoruz. Otobüs cenaze için girilmedik köy bırakmazken, Saliha Teyze sayesinde bir sürü şey öğreniyorum eşrafa dair. Ben sormadan o anlatıyor. Ben bilmezken o öğretiyor. Cahilcesine konuşur dünyayı bilir diyor. Vardır her zaman öylesi. Bilenler takımı, onlardır okumadan bilenler takımı. Yerleri ayrıcalıklıdır, kendileri özeldir ve de seçilmiş. Seçilmiş olmak için illa peygamber olmaya gerek yoktur, peygamberlik iddiası taşımaya da gerek yoktur. Bazen saklı seçilmişler de vardır ve hiç ummadığın bir yerde, bir köyde belki de, çıkıverirler karşına olur olmadık zamanda, olur olmadık şehirlerde, ülkelerde…

20160905_121905

20160905_121758

20160905_121745

DATÇA, BİRİNCİ BÖLÜM

20160905_192423

DATÇA, BİRİNCİ BÖLÜM :

Kaçıyorum ama kovalanmadan. Gidiyorum ama çağrılmadan. Bodrum’dan yüz beş dakika içerisinde deniz yoluyla geçiyorum Datça yarımadasına. Ne hızlı ne de yavaş. Arabalı feribot kıyıdan uzaklaşırken, yelkenliler hüzünle bekliyorlar geride, kıyıda, kımıldamadan. Deniz feneri ve duvar yazıları uğurluyorlar bizi sahilden. Terk etmek kolay olmuyor bir limanı ve kendini bulmak tekrar, hiç bilmediğin bir başka yerde. Ne deniz aynı deniz, ne de kara aynı kara. Ama yol almak şartmış ya bu dünyada… Alıyorum bende yollar;  yıllar içimde su gibi akarken. Yol boyunca canım bir şey okumak istemiyor. Tek satır yazmak da. Boş boş denize bakıyorum bir süre. Canım ne istiyor, onu canım da bilmiyor. Sorunca da cevap vermiyor. Kendi canımdan başka canlara yöneliyorum ister istemez. Biri kucaklık olmak üzere iki çocuğuyla yanıma oturan Aydilge Şiir ve Meriç’in annesiyle bir süre vakit geçiriyorum. Şiir kısmı kız kısmı, sarı ama çok tatlı bir balkabağını andırıyor. Bir yaşında ve gözyaşlarını hesaplı kullanıyor, harcamıyor olmadık yere. Adaşım olan kısımsa minik kız kardeşine duyulan yoğun ilgiden bir parça rahatsız olduğunu kardeşine gösterdiği bitmeyen sevgi gösterisiyle bastırmaya çalışıyor. Şiir kısmı tüm ilgileri memnuniyetle kabul ettiğinden mutluluğuna mutluluk katıyor. Babasının vermiş olduğu ismiyle barışık mutlu mesut yaşıyor. Çok romantik bir isim; Şiir. Edirne’de tanıştıklarından ve aynı adlı nehrin üzerindeki köprüde evlilik kararı aldıklarından olsa gerek Meriç koymuşlar adını yeşil gözlü oğullarının. Şiir duygulardan oluşur, Meriç’se dinlemez bir anda katar önüne birkaç köy, kızdı mıydı köpürür, Meriçlerin sağı solu belli olmaz. Bunu hesaba katıp katmadıklarını bilmiyorum. Sormaya fırsat bulamadan gemi limana yanaşıyor ve iniyoruz. Önce yayalar, sonra araçlar ve şoförleri olarak terk ediyoruz gemiyi teker teker.

20160904_104811

Şirin bir kasaba manzarası var hayalimde. Yanaştığımız limandan Karaköy’ü aşıp varıyoruz Merkez’e. Şirinmiş ya buralar hakikaten de. Temizmiş. Sıcakmış da. Mora’ya benzetmek geçiyor içimden. O da yarımada, bu da. Karşı kıyı bahsettiğim ne de olsa. Çocuklar meydandaki ve benzerleri Avrupa’da olan fıskiyelerden çıkan sularla oyun oynuyorlar. Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir diyen Atatürk heykeli karşımda. Atatürk bu sözü burada mı etmiş bilinmez ama coğrafyanın karakterine uygun bir tabir olmuş kanımca. Kendini özgür ve bağımsız hissedebileceğin yerler buralar, bu topraklar, bu liman.

20160904_132031

20160906_094742-1
‘Kendimi kaybettim içime düştüm, kendimi buldum ama artık çok geç’ demiş Hafız

20160904_130845
‘Ulan biz bunları hak etmedik’ demiş bir başka Hafız da
Sahil, liman ve yine sahilden oluşan bir kıyısı var Datça’nın. Çok keyifli balıkçıları, kırk bir çeşit dondurma satan Çınar dondurmacısı, kafeleri ve plajlarıyla her kesime hitap edebilen bir yapısı var keratanın. Kesimden ve keratadan kastım sınıf değil de daha çok cebindeki parası doğrultusunda ya da değil para harcayıp harcamama isteği. Mesela ücretsiz plajlar da var; on beş liradan daha çok miktarlık yiyip içtiğin takdirde şezlongunu, kabinini, wc’sini kullanabileceğin yerler de. Belediye duş koymuş bunun haricinde. Bi lira atıyorsun foş foş yıkanıyorsun. Yoksa bozuğun, elbet bir veren çıkıyor. Bana olduğu gibi. İki top dondurma iki buçuk iki buçuk daha, toplam beş lira. Süt mısır da beş lira. Geç onu, o pahalı. Pastanelerdeki poğaçalar da bi lira. Ama balık yersen balıkçıda, mezeler yanında, rakı bardağında, en az yüz kaat harcarsın bak bir anda. Ev yemekleri yapan lokantalarda bi kızartma, bi çorbayla da karnın doyar kardeşim telaşlanma. Sadece çok parası olan tatil yapmıyor Datça’da. Yeter ki mekanın Datça olsun da…

ESKİ DATÇA :

Can Yücel’i, sokak kedileri, kapıları ve kapı tokmaklarıyla ünlü, güzel ama huzursuz başını dinlendirmek için ideal, denizden uzakta bahçesinde hamak olmazsa olmazı şirin motellere ev sahipliği yapan, fotoğraf çekmek isteyen gündüzcülere ise güzel kareler sunan, biraz sıcak olmakla beraber limonatalarıyla içinizi serinletebileceğiniz bir yer Eski Datça. Merkez Datça’dan da en çok on beş dakika uzaklıkta, arabayla. Bir bardak soğuk limonata uğruna en güzel durak Can Baba’nın da gelip uzun saatlerini geçirdiği, şiirlerini yazdığı Orhan’ın yeri. Yani Karya Çay Bahçesi. Menüdeki her şey bademli. Bademli kahve, bademli omlet, bademli börek derken kafam karışıveriyor ve Egeliliğim de tutuverince bademli börülce siparişi veriyorum. Sizin ettiğiniz, benimse etmediğim önümdeki bol ekşili börülcenin içindeki biber ve domates sosu dövülmüş de kıtır kıtır olmuş bademlerle birleşince harikulade olmamış, tuhaf bir tada bürünmüş gibi geliyor yiyince. Bir daha badem yiyecek olursam sırf badem yemeliyim. Bademli börülce, bademli fasulye, bademli her ne zıkkımsa değil. Değişik tatlar pek bana göre değil.

20160904_134921
Bazıları GİREMEYEBİLİR!(ben dahil)
4-9-09-2016-1

20160904_134436

20160906_102104

20160904_152858

Masamı değiştiriyorum yemeğimi yedikten sonra. Buranın yerlilerinden ama kızılderili olmayan amcalarından oluşan önce iki, sonra üç sonra dörtleyen masanın yanındaki masaya geçiyorum. Kendi aralarında gülüşüp konuşuyorlar. Böğün gitmedim, pazar ya diyor bir denesi. Çok boşmuştur’muş artık buralar. Müşteri ne azın ne çoğunmuş. Eylülden sonra yaprak kımıldamazmış. Pazar günü herkes denizdeymiş. Olum(Oğlum) bu yaşa geldik, biz bu bolluğu görmedik. Servis yapan sarı oğlan masalarına gelince en önemli mevzuları yatırıyorlar masaya. Askerlik ve düğünler. Rakılar hazır mı rakılar diyor biri diğerine. Gençlerin elinde telefon, facebook’tan beğendikleri kızların fotoğraflarını gösterip duruyorlar birbirlerine. Hava çok sıcak, günün saatleri hiç ilerlemiyor sanki bu sıcak havada ve kahvede durağanlık içerisinde oturdukça sandalyeye yapışıyorum istemeden. Saatlerce oturup kalıyorum bir yerlere gidemeden. Yarın incir toplayacağım diyor bi denesi. Babam diye atlıyorum bir anda mevzuya yan masadan. Babam Reşadiye doğumlu, dedem gümrükçü imiş zamanında burada diyorum. Bir halam ve bir amcam gömülüymüş Cumalı köyüne diye de ekliyorum. Miras işimi diyor bir tanesi. Yok diyorum. Ne para ne pul işi, bu iş meraktan da değil aslında, nedir ben de bilmiyorum ne işi. Bana isimler veriyorlar, kendi isimleriyle birlikte. Fakat kendimi define avcısı gibi hissediyorum o andan sonra, olmadığım halde. Yarın olsun hele Cumalı köyüne gideceğim mezarlık ziyaretine.

20160904_151630
Orhan’ın Yeri/Karya Çay Bahçesi

4-6-09-2016-1
Orhan’ın Yeri/Karya Çay Bahçesi
20160904_151759

Kapıdan çıkarken ve hesabı ödemezden hemen önce sessiz sessiz etrafta dolaşan, biraz hülyalı bakışlı ve hep dalgın adamın Orhan’ın Yeri’ndeki Orhan’ın kendisi olduğunu öğreniyorum çocuklardan. Bulutların üzerindeymişçesine hareket ediyor. Herşeye rağmen ortama hakim, gürültü etmeden köşesinde oturup, fısıl fısıl direktifler veriyor. Bazense el kol işaretleri yetiyor. İşte öyle bir insan Orhan’ın Yeri’ndeki Orhan. Orhan Karadağlı ise onun adı.

20160904_165022

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: