THE KILLING OF A SACRED DEER : KUTSAL GEYİĞİN ÖLÜMÜ

ED13CACD-830B-4EE8-B598-A927D9D9B433

THE KILLING OF A SACRED DEER : KUTSAL GEYİĞİN ÖLÜMÜ

”Mitler toplumsal rüyalardır; rüyalarsa özel mitlerdir.” Joseph Campbell, antropolog

Korkma sakın. Histerik olma. O kadar da trajik değil. Bazen bedenin hareket edememekten ağrıyor ve uyuyamıyorsun. O kadar.” Kim

Filmin yönetmeni Yorgos Lanthimos’un izlediğim üçüncü filmi “Kutsal Geyiğin Ölümü”. Oyuncu olarak yer aldığı Attenberg’i de izlemiştim daha önce, oyunculuğu nasıl acaba diye. Adam yönetmen, aklına esmiş bir filmde rol almış, oyunculuk üzerine kariyer yapmamış neticede. Yönetmenliği altında izlediğim filmlerine gelince de Dogtooth’u şaşkınlıkla karışık bir beğeniyle, Lobster’ı artık yönetmeni bildiğimden ötürü duyduğum aşinalıktan kaynaklı fakat tereddütsüz bir hayranlıkla, son filmi olan Kutsal Geyiğin Ölümü’nü ise Lanthimos’sa izlenir türünden bir farkındalıkla izledim ve yine değişik buldum ve çok beğendim. Sizi hangisini daha çok beğendiğimi sorma ve düşünme sıkıntısına düşürmeden diyeceğim ki: “Dogtooth”. Böyle zekice sinir bozmak bir Haneke’ye mahsus sanırken, yanılttı bizi Atina’lı yönetmen, seneler 2009’u gösterir iken. Tek atımlık kurşunu olmadığını ispatlayansa, arka arkaya çektiği iyi filmleri oldu, öncelikle de Lobster geldi. Amerikalı ve Avrupalı oyuncularla çektiği filmle Cannes’dan eli boş dönmedi. “Kutsal Geyiğin Ölümü” ise yine Cannes Film Festivali’nden bu sefer en iyi senaryo ödülü ile ayrıldı. Geniş ve ferah alanlarda geçmesine rağmen yanıltıcı ve tekinsiz mizansenler, uzaktan takip halinde hareketli kamera, yer yer iyice ilginçleşen soğuk tonlamalı diyaloglar, tuhaf aile bağları, dış dünyadan gelen bir yabancının var olan düzeni yıkması, mitolojik ve dini göndermeler, enteresan bir intikam ve eden bulur hikayesiyle birleşiyor bu defasında. Eden buluyor mu, evet buluyor ama masumun kurban edilişiyle son buluyor. Filmin adında bahsi geçen kutsal geyik nedir diye sorduğunuzda, Yunan mitolojisi devreye giriyor ve size burada ilk önce bu mitosu özetlemeye çalışacağım internetten aşırdığım bilgiler eşliğinde. Kısaca filme giriş yapıyoruz bu vesileyle. Önemli bir kurban mitine sırtını yaslamış senaryosu. Aslı ve arketipi ise Troya savaşı esnasında yaşanmış. Aka ordusu kral Agamemnon önderliğinde birleşerek Troya’ya karşı sefere hazır halde Yunanistan’ın kıyı kentlerinden Auilis’de toplanmışlar. Donanma tüm hazırlığını tamamlamış ve denize açılmak için uygun rüzgarın çıkmasını beklemeye başlamış. Günler geçmesine rağmen rüzgar bir yana küçük bir esinti bile olmazken, askerler sabırsızlanmaya başlamışlar ve ordunun bilicisi Kalkhas’a danışmışlar. Kalkhas bilicilik yeteneğini konuşturmuş ve kehaneti duyurmuş; rüzgarın çıkmama nedeni Artemis’tir diye. Çünkü tanrıça avlanırken kendisine ait bir geyiği öldürdüğü için kral Agememnon’a öfkelenmiş ve ona kin beslemiş. Artemis eğer Agamemnon’un kızı İphigenia’yı kendisine kurban olarak sunarsa kralı bağışlayacak, rüzgarın esmesini ve donanmanın yola çıkmasını sağlayacakmış. Bu sözler üzerine çılgına dönen Agamemnon önce kızını kurban etmeyi kabul etmese de, Menelaos ve Odysseus’un donanmanın çıkarlarını kendi çıkarı üzerinde tutması gerektiği yönündeki sözleri ve ısrarları üzerine durumu kabullenmiş. Mykene’deki Karısı Klytaimestra ve kızına bir haberciyle gönderdiği mektupta, İphigenia’yı Akhilleus’la evlendireceğini, bu nedenle Aulis’e gelmelerini bildirmiş, bu habere sevinen Klytaimestra ise kızını yanına alarak Aulis’e gelmiş. Agememnon’un yanına geldiklerinde kızının gelin olarak değil, kurban olarak çağrıldığını öğrenen Klytaimestra öfkeden deliye dönmüş. Yalvarmalar ve ağlamalar kararı değiştirememiş ve kurban edilmek için hazırlanan İphigenia sunağa çıkartılmış. Tam bıçak boğazını keseceğinde, merhametli tanrıça Artemis, kızı sunaktan alarak yerine bir geyik bırakmış. İphigenia’yı kurban edileceği sunaktan alarak rahibesi olarak Tauris’e (Kırım) tapınağına götürmüş. Kurban kesildikten sonra rüzgar esmeye başlamış, donanma yola koyulmuş. Tekrar evine dönen Klytaimestra ise kocasının kızını kurban etme isteğini hiç bir zaman unutmamış. Savaş bitip Agamemnon ülkesine döndüğünde, bu yaptığının bedelini krala canıyla ödetmiş. Efsane kısmı burada bitiyor, biz şimdi gelelim filmimize.

113448B3-D08E-483C-9D66-F02187173C46

Yerinde atmakta olan bir kalp var filmin açılış sahnesinde. Kan kırmızısı değil rengi, kalp bildiğin kalp şeklinde de değil. Atıyor ait olduğu yerde. Bir el var dikişleri atmakta olan. O elin sahibi olan karizmatik doktor rolündeki Colin Farrell’ınsa rol aldığı ikinci Lanthimos filmi bu. Üzerindeki kanlı kıyafetleri çıkarır çıkarmaz çöpe atıyor. Kamera cerrahtan kalan öte berinin bulunduğu çöpe bir süreliğine odaklandıktan sonra, anesteziyolojisti Matthew ile beraber uzuun bir koridorda yürürlerken yüzeysel bir şekilde kol saatleri üzerine konuşuyorlar. En yakın tarihte Dunkirk’te izlediğim Barry Keoghan, Martin rolüyle çıkıyor bu sefer karşımıza. Babasını kaybetmiş, annesiyle beraber yaşıyor delikanlı. Filmin başında yetimliğinden kaynaklı Steven’a yakınlık duyduğunu düşündürtüyor. Beraber öğle yemeği yiyorlar, Steven ona bir saat hediye ediyor, evine davet edip ailesiyle tanıştırıyor, karşılığında o da onun evine gidip annesiyle tanışıyor. Steven’ın on altı yıllık evliliğinden bir oğlu bir de kızı var. Göz doktoru olan güzel bir eşe, beraber doktorculuk oynadıkları garip bir cinsel hayata, şık mobilyalarla döşeli iyi bir muhitte yer alan dışardan da şık görünen bir eve sahip. Steven, Martin hakkında iş arkadaşına ve karısına yalan söylüyor. Babasının trafik kazasında öldüğünü söylüyor karısı Anna’ya, arkadaşına da Martin’in yakın bir akrabası olduğunu söylüyor. İki erkek arasındaki gizem ilerleyen dakikalarda çözülüyor. Bu arada Steven’ın üç yıldır içmediğini öğreniyoruz. Martin, Steven’ı o kadar benimsemiş görünüyor ki açıkça söylüyor annesiyle birlikte olmasını onayladığını. Etraflarında dönen bunca gariplikler karşısında iki masum çocuktan Kim ilk gördüğü andan itibaren Martin’den hoşlanıyor. Bu arada bir sabah okula gitmek için yataktan kalkan Bob, bir daha yataktan kalkamaz hale geliyor. Derhal hastanelerine götürüyorlar ve tüm tetkikleri yaptırıyorlar sırasıyla. Tüm tetkiklerin sonucu iyi çıkıyor. Psikosomatik bir vaka olduğunu düşünen karısını paylıyor Steven. Çocuğu zorla yürütmeye çalışıyor. Martin Bob’u hastanede ziyarete geldiğinde ancak bir açıklama getiriyor tüm bu yaşananlara. Steven’ı kafeteryaya çağırıp anlatmaya başlıyor. Zamanında Martin’in yaptığı ameliyatta ölmüş babası. Şimdiyse bu acının telafisini istiyor ve karşılığında Steven’ın kendi ailesinden birisini öldürmesi gerektiğini söylüyor. Buna karar verecek olan kişi de yine Steven olacak ve eğer Bob, Kim ya da eşinden birini öldürmezse hepsi birden hastalanıp ölecekler. Önce paralize olacaklar, sonra açlıktan ölene dek yemek yemeyi reddedecekler, son olarak gözlerinden kanayacaklar ve tüm bu belirtilerden sonra da nihai son gelecek. Anlatılanları sükunetle dinleyen Steven, az sonra çağırdığı güvenliğin Martin’i hastaneden kapı dışarı edişini de aynı sükunetle izliyor.

Filmin başlarında dışarıdan son derece mükemmel görünen çiftin, en büyük zorbalığı çocuklarına uyguladıklarını öğreniyoruz yavaş yavaş. Anne kız arasındaki çekişme hiç bitmiyor, anne kızını tokatlıyor, anne kızının elindeki telefonu zorla elinden alırken bir yandan da ben babana benzemem diyerek incecik bileğini sıkıyor hiddetle, baba oğluna o çok sevdiği saçlarını kestirmesini söylüyor, yemek yemiyor diye kızıp donut’ı ağzına tıkıştırıyor, yürümüyor diye yerde sürüyüp en nihayet yere atıyor, birbirimize bir sırrımızı verelim dedikten sonra da ergenliğinden kalma saçma sapan bir anısını paylaşıyor onunla. Karşılığında bir sırrını anlatmasını istediğinde, çocuk saf saf benim hiç sırrım yok diyor. Hızını alamadığında Martin’in evine gidip kapısını yumrukluyor. Annesinin fantezilerini gerçekleştireceğini, sevdiklerine bir şey olduğu takdirde hapislerde çürüyeceğini dillendiriyor yüksek sesle. Sonunda da karısına babasının ameliyat masasında kaldığında 46 yaşında olduğunu ve ameliyata alkollü girdiğini itiraf ediyor. Ona kalsa hastayı öldüren ameliyat değil, anesteziyolojistin hatası ve asla bir hastayı öldürecek türde bir hata yaptığını düşünmüyor. Anesteziyolojiste kalsa da her zaman cerrah sorumlu ve Steven ameliyata girmeden iki tek/duble çakmış bile çoktan.

BF9D69E3-5E51-46E0-A093-DA91B866D090

Karısı Steven’ın yapmış olduğu hatanın bedelini neden ben ve çocuklarım ödemek zorunda kalıyoruz diye sormaya Martin’in evine gittiğinde, çocuk zamanında kendi yaşadığı acının ve yetim kalışının tarifsiz ağırlığını anlatıyor ona kibarca. İki çocuğu da yatağa bağımlı vaziyette eve getiriyorlar bundan sonra, tıbben yapılabilecek bir müdahalenin imkansızlığı karşısında. Mamayla besleniyor çocuklar bu zaman zarfında. Hasta yataklarında, monitöre bağlı ölümü bekliyorlar evde. Steven’sa yedisinde neyse yetmişinde de o misali, çocukları yan odada ölürken, patates püresi filan yapmasını istiyor karısından. Steven başarılı bir cerrah, iyi bir aile babası gibi görünse de; bir hastasının ölümüne neden olmuş, öfkeli, yalan söylemekten çekinmeyen, son derece yüzeysel bir adam öte yandan.

Bundan sonra yaşananlarsa kah trajikomik, yer yer de gore. Kim eğer yaşarsa Martin’le beraber olmak istiyor bundan sonraki hayatında. Bob öldüğü takdirde mp3’ünü almak için izin istiyor ondan. Bob zamanında babasının buyurduğu gibi saçlarını kendi elleriyle kesiyor. Babası evlatlarından birini feda edecek ama bir türlü karar veremiyor. Okullarına gidip yetkiliye soruyor siz olsanız hangisini seçerdiniz diye. “Sophie’nin Seçimi”ndeki gibi bir karar vermesi gerekecek çünkü. Tek farkı, seçtiği evladını kendisi öldürmesi gerek bu senaryoda.

6D5D8DC6-4F65-4A0A-A20A-B5A8F12BA8A0

Murphy ailesinin evlerinin bodrum katında Martin var artık. Steven onu bir başka şey için çağırıp, elini kolunu bağlamış. Öfkesinden toparlıyor, dişlerini kırıyor. Martin’se Steven’ı ısırdıktan sonra, kendi kolundan kopardığı bir parçayı tükürüyor kan revan içinde. Kim sürüne sürüne merdivenlerden inerken, Martin son derece umursamaz bir halde kan revan içinde bağlı da olsa sigarasının dumanlarını üflüyor havaya. Olanlardan zevk alıyor gibi, az önce şakağına silah dayanmış olan o değilmiş gibi, sanki ölmekten korkmuyormuş gibi. Eğer Steven onu öldürseydi, bu lanet gereği, olmadı yasalar gereği bir kurşunla dört kişiyi öldürecekti. Anna ise İsa’ymışçasına önünde eğilip ayaklarından öpüyor Martin’in. Kızları kendini feda ediyor. Tanrısı olarak gördüğü babasına bana can verdin, ancak sen alabilirsin diyor. Efendisine itaat eden bir kul gibi konuşuyor. Anne ise tekrar bir çocuk yaparız, daha yaşımız genç, olmadı tüp bebek olur diyor. İnsan doğası diyoruz ya bazen, şöyle kötü böyle fena diye… Steven bir an olsun karısını feda etmeyi düşünmüyor, çünkü bu ağır yükü ve bırakacağı suçluluk duygusunu tek başına taşıyamayacağını ve kimseyle de paylaşamayacağını gayet iyi biliyor. Oğlunu öldürdükten sonra yani Iphigenia yerine geyiği feda ettikten sonra maaile gittikleri restoranda bir şey olmamış gibi oturuyorlar. Martin içeri girip tabureye oturduğunda Kim’in onunla kurduğu gelecek planlarından vazgeçmediğini görüyoruz. Nasılsa bir kurban verildi, kısasa kısas gerçekleşti, herkesin içi rahat etti. Hayat devam edecek bir şekilde, öyle ya da böyle.

Çok enteresan bir oyuncu yönetimi olan Lanthimos, yer yer bir manken gibi kullanmış tüm aktörlerini. Bunun bilincindeki oyuncularsa, askıdaki kıuafetler misali hazır vaziyette podyum sırasını bekliyorlar sanki. Nicole Kidman’a gelince, Cannes’da verilen onur ödülü bile çok az kendisine. Alicia Silverstone’sa filmin sürprizi olmuş, özellikle de benim gibi doksanlarda genç olan bir kuşaktan gelenler için.

A465D3DE-C01B-49D5-815C-6888112828F5

31747418-F200-4009-B318-1B311E022585

THE BEGUILED – KADIN AFFETMEZ

 

IMG_0697

THE BEGUILED – KADIN AFFETMEZ :

“Askerler, eli silahlı, ürkmüş bir kadından daha korkutucu şey yoktur dediler.” Bayan Farnsworth

“Cesaret yalnızca zamanı geldiğinde gerekeni yapmaktan ibarettir.” Bayan Farnsworth

“Kadın Affetmez” olarak çevrilen ve bu isimle Yeşilçam melodramlarını anımsatan film çok başka kulvarlarda dans etmekte. Bir edebiyat uyarlaması olan “The Beguiled”, aynı isimli kitabın ikinci ve söylendiğine göre çok daha başarılı bir uyarlaması imiş. Thomas P. Cullinan ise kitabının yazarı. Filmini izlemediğim ve kitabını okumadığım için şimdilik karşılaştırma şansım yok. İlk filmin ve içerisinde olduğu her filmin ağır topu olmayı başarabilmiş Clint Eastwood’un yanında, yıllar sonra, ara ara rol çalar gibi olsalar da toplu performans sergileyen oyuncuların genellikle soluk kostümler içerisinde arz-ı endam ettikleri mütevazı sayıda kadından oluşan hanımlar topluluğunun beyazperdedeki dışavurumundan bilinçli şekilde yaratılmış bir mizansen olması dışında, herhangi bir rahatsızlık duymadığımı belirtmeliyim en başta(bu uzuun cümleyi kesemiyorum öyle bir anda). Kulağa çılgınca gelen içerisinde beyazlar giyinen erkeksiz kadınların yaşadığı malikane fikri, savaş koşullarında normalize edilebiliniyor pekala da. Bu şaşırtıcı ve gittikçe acımasızlaşıp ürküten güruh, sergiledikleri çok farklı karakterleriyle aynı zamanda her biri bir başka görevi ifa etmekle görevli bir gövdenin parçası, hatta hatta bir ağacın dallarını andırıyorlar zaman zaman. Sanki bir yap bozun parçası gibiler ve ayrılsalar da yeniden birleşiyorlar bir anda sanki aralarında bir mıknatıs varmışçasına. Tıpkı Edwina’nın söylediği gibi, kaçıp kurtulmaları imkansız gibi görünüyor çoğu zaman bir cehennemi andıran kendi küçük cemaatlerinden. Öyle de oluyor, Edwina’nın kurtuluşa ve erkeksiz geçen yıllarının son bulacağına dair son umut kırıntıları da, Onbaşı’nın hazin sonu ile beraber tükeniyor en sonunda. Eğer isteniyor da olmuyorsa, erkeksiz kadınlar tabiri çok acı verici geliyor hem göze hem de kulağa.

Yönetmen koltuğunda tüm filmografisine hakim olduğum, baba mesleğini sürdüren bir kadın yönetmen olan Sofia Coppola var. Oyunculukla yola koyulan yönetmenin altıncı uzun metraj çalışması olan “The Beguiled”, bu sene Cannes Film Festivali’nde, ona, bir de en iyi yönetmen ödülünü kazandırmış. Kendisinin gözümdeki kredisini baki kılan, aynı zamanda en sevdiğim filmi olan Lost in Translation’dan yıllar yıllar sonra gelen ve kendine has nüansları olan bir film var şimdiyse karşımızda. Tür olarak gerilimi de bünyesinde barındıran Don Siegel uyarlamasından sonra, dram yanı ağır basmış, her yaştan bütün kadın oyuncuların karakterlerini doksan dakika gibi kısa bir süre içerisinde seyirciye göstermeyi başarabilmiş olması açısından bakıldığında, yönetmenin oyuncu yönetiminde son derece başarılı bir tutum sergilemiş olduğunu görüyoruz. Savaş ortamında, genel olarak soluk ve açık renk kıyafetler içinde görmeye alıştığımız hanımlar, bir birey olarak ağırlıklarını koydukları gibi, her biri özgün birer karakter sergileyebilecekleri dar alanlarda göz kamaştırıyorlar adeta. Film bir kadın oyuncu yönetme filmi gibi de öte yandan. Fakat literatürde böyle bir kavram olmamasından ötürü, şimdilik benim ve sizin aranızda kalacak bir terimle baş başayız. Yönetmeni kadın, oyuncuların tamamının bir eksiği de kadınlardan oluşmakta ve hal böyle olunca, feminist bir bakış açısı sergilenebilecek filmde, kadın ruhunun gizli kalmış yönlerini, tutkularını, kıskançlıklarını, ihtiraslarını ve ihtiyaçlarını sergilemeyi uygun görmüş yönetmenimiz. Kadın kadının kurdudur demeden, öyle bile olsa dümeni ivedilikle ters yöne kıran, onun yerine sineye çekmeyi, alttan almayı, talihsizliği kabullenmeyi gösteren filmde tutkulu bir de sahne var, benden söylemesi… Her filmin bir rengi vardır derler, bu filmin rengi ise dışarıdan vakur görünen, saflık ve temizliği temsil eden, ama aslında her tür çılgınlığa zemin oluşturabilecek “beyaz” kanımca.

IMG_0699

IMG_0698

Toplamda dört yıl süren ve eyaletler arası bir savaş olan Amerikan İç Savaşı’nın üzerinden üç sene geçmişken Virginia’nın ormanlık alanında mantar toplamaya gelmiş küçük bir kız bir ağacın altında yatmakta olan ve bacağından yaralı paralı asker Onbaşı McBurney’i pek fazla uzakta olmayan ve kendisinin de ikamet ettiği Bayan Farnsworth’un kız okuluna götürüyor. Genç hanımların bulunduğu okulda, dört öğrenci, bir öğretmen, bir Bayan Farnsworth, yakışıklı Yankee gelesiye kadar da sıfır erkek var. Erkeklerden, dış dünyadan ve kapıdaki savaştan izole bir yaşam süre gidiyor içeride, demir parmaklıkların ardında. Köleler ayrılalı çok olmuş ve bir Kuzeyli olarak gelen yakışıklı askerle ne yapacakları gerçeği filmin ana eksenine oturuyor bundan böyle. Bir sürü kadın, bir tane adamla aksi gibi görünse de güçlükle başa çıkabiliyorlar. Çünkü hepsi adama göz koyuyor. Fakat savaşın karşı tarafından geliyor genç adam herşeyden önce. Yani o bir düşman savaş koşulları altında. Üstelik uzuun zamandır erkeksiz kalan yedi kadının yedisinin de ilgi odağı oluyor bir anda. Genç, yakışıklı ve muhtaç durumdaki genç adamın cazibesine yenik düşüyorlar teker teker. İrlanda asıllı onbaşı bir paralı asker ve ilk zamanlarda yaralı bacağını tedavi eden kadınlara duyduğu minneti belirtmekte zarar görmüyor. Aynı zamanda fena halde ortamcı da kendisi. Nabza göre şerbet veriyor. Gönül almayı, kalpleri kazanmayı iyi biliyor. Onu Güneyli askerlere teslim ettikleri takdirde, başına gelebilecekleri bildiğinden, hanımların suyuna gidiyor usul usul.

IMG_0696

Malikanenin otoriter sahibi ve aynı zamanda yöneticisi olan Bayan Farnsworth gidecek başka yeri olmayan kızlara iyi bakıyor, onları besliyor ve eğitmeye çalışıyor aynı zamanda. Her işlerini kendileri yapmaya çalışıyorlar. Çamaşırlar yıkanıyor, yemekler yapılıyor, bahçe tırmıklanıyor, hayvanlara bakılıyor. Bu sıkıcı ve rutin işlerinin arasında, bir adam hayatlarına dahil olduktan sonra, büyüğünden küçüğüne hepsi onbaşıyla vakit geçirmek için can atar hale geliyorlar. Biri giriyor biri çıkıyor odasına. En nihayet Bayan Farnsworth odaya girmeyi yasaklıyor. Bir an önce iyi olup, yola koyulmasını umdukları genç adamın onlarla kalmasını istiyorlar aslında içten içe. Evde bir askerin olması her birini değiştiriyor bu arada. Giyim kuşamda daha bir özenli hale geliyorlar beklenmeyen ziyaretçilerinin karşısına çıkmadan önce. Odasına dua kitabı götürenler, bir bardak su ister misin diyenler, iyi geceler öpücüğü verenler ve kalbini ona açan hurilerle çevriliyor genç adam. Onbaşı’ya ise sırasıyla reşit olan her genç hanıma kur yapmak düşüyor. Hepsi farklı farklı hisler barındırıyorlar ona karşı. Dünyada derslerden başka şeylerin de var olduğu gerçeğiyle yüzleşiyorlar onun sayesinde. Bundan iyisi Şam’da kayısı diye düşünenler içinse, bunca arzulu bakışın nesnesi olan adamcağızın yakaladığı şansın nasıl tersine döndüğüne ve işlerin nasıl da bir anda rayından çıktığına şahit oluyoruz. En büyük tehlike olan kıskançlıklar çıkıyor su yüzüne yavaş yavaş. Sürtüşmeler, sataşmalar devam ederken, Güneyli misafirperverliğini göstermekten de kendilerini alamıyorlar bir yandan. Eskiden danslı, müzikli partilerin verildiği evdeki ruhu canlandırmaya çalışıyorlar onu çağırıp, baş köşeye oturttukları akşam yemeği sayesinde.

IMG_0702

Filmin en enteresan sahnesi olan kesik bacağı törenle toprağa verme sahnesinde, yönetmen uzaktan izletmeyi tercih ediyor yaşananları. Bu esnada uyanıp da, bacağının yerinde yeller estiğini gören onbaşı ise sinir krizi geçiriyor. Ev erkanını düşman ilan ediyor. Kendisini teskin etmekse mümkün olmuyor. Bu iyi huylu ve yardımsever genç hanımlar, deli ve kindar kadınlara dönüşüyorlar onun gözünde bir gecede. Ona göre odasına gitmediği için kendisinden intikam alma peşine düşüp, onu yatağa mahkum ediyorlar. Kin güdüyor onlara bu yüzden. Gitse, gidemiyor bacaksız haliyle. O da kırıp döküyor öfkesinden. Potansiyel bir tehlikeye düşmüş Onbaşı’yı birliğe teslim etseler, konuşmasından korkuyorlar. En şeytani fikir, ufaklıkların birinin aklından çıkıyor. Zavallı Onbaşı eve ilk geldiğinde bahçeye yıkılmış, yedi nazik el tarafından verandaya taşınmıştı tedavi edilebilinsin diye. Şimdiyse aynı verandada kefeni dikiliyor ve aynı eller onu bu sefer kapının hemen önüne, demir parmaklıkların gerisine bırakıyor. İzlemeye koyuluyorlar sonra da uzaktan. Sağ çıkmak tabirinin ne anlama geldiğini görüyoruz sayelerinde, aksi şekilde.

IMG_0701

Filmin senaryosunun sıkıntılı olduğu düşünülse de, ders verme gayretinde olmayan, insanı, özellikle de kadın ruhunu, tüm açmazlarına rağmen gözler önüne sermeyi başarmış bir filmden fazla şey beklemek de haksızlık gibi geliyor bir yandan. Oyunculukların hiç aksamadığı, Nicole Kidman’ın altın çağını yaşadığını filmografisine eklediği Bayan Farnsworth karakteriyle iyice pekiştirdiği, Kirsten Dunst’ın tatlılıkla rol çaldığı, Colin Farrell’ın rol arkadaşları açısından en talihli olduğu, çok talihsiz bir karaktere hayat verdiği, biz kadınların yan yana, omuz omuza birbirimize destek olurken, hesapsız gelen bir erkeğin yaşamlarımızı nasıl da kolaylıkla alt edebileceğini, bizi birbirimize düşürebileceğini, öte yandan bunu da bertaraf edebileceğimizi tüm acımasızlığıyla gösteren bir film olmuştur kanımca The Beguiled. Bu taraftan bakınca, Kadın Affetmez ismi çok da yanlış görünmüyor aslında.

70th Cannes Film Festival 2017, Photocall  film "The beguiled".

 

 

 

 

 

 

 

TRUE DETECTIVE, İKİNCİ SEZON

image

TRUE DETECTIVE, İKİNCİ SEZON:

“Fakirliği geride bırakamazsın.” Ray Velcoro

“Sadakat önemlidir ve genellikle acı verir. Bir gün bir sebepten kendine şunu sorabilirsin. Yaşadığın acının sınırı nedir? Ve hiçbir sınırı olmadığını öğrenirsin. Acı bitip tükenmez. İnsanlar tükenir.” Ray Velcoro

“Aşk nereye gider, gittiği zaman?” diye soran bir cümleye de sözleri içerisinde yer veren şarkının melankolisine uygun bir finalle son bulan, ortak dertleri sevdikleri tarafından iyi bir insan olarak anılmak telaşındaki bir takım talihsiz adamların ve kadınların, talihin bir cilvesi olarak hatırlanacak buluşma noktaları olan asidik bir suç ediminin ve yine asidik bir cesedin etrafında  yarı istekli, çokça şaşkın ve de şuursuz bir şekilde pervaneler misali dönmeleri anlatılıyor sekiz bölüm boyunca. Benim açımdan varlığı tartışmalı aşkınsa hiçbir yere gittiği yok. Sadece boyut değiştiriyor. Bir başka bedende, bir başka formda ve farklı bir zaman diliminde tekrarlanıyor tarih gibi. Cinsiyetsiz, kimliksiz, hesapsız ve olduğu gibi; adına aşk denen o gamlı, avutan balon.

image

Dedektif Ray Velcoro: Colin Farrell tarafından canlandırılıyor. Meslek erbapları arasında sağlam pabuç olarak nitelendirilebilecek derecede dürüst, güvenilir ve nesli tükenmekte olan adamlardan. Tıpkı babası gibi polislik mesleğini seçmiş, tıpkı babası gibi ikisi de yozlaşmış ortamlardan içerek ve çekerek sıyrılmaya çalışıyorlar. Kendisine hiç benzemeyen kızıl saçlı, tombik, uslu ve çekinik halleri yüzünden okulunda arkadaşları tarafından istismar edilen, kendisine göre metanetli bir oğlu var onun da. Karısının uğradığı tecavüzden sonra dünyaya gelmesi, kendi çocuğu olmama ihtimalini barındırsa da, Ray onu kendi oğluymuşçasına seviyor ama bir çok nedenden ötürü onunla doğru ve düzgün bir iletişim kuramıyor. Los Angeles’ın hayali bir şehri olan Vinci’de bir sürü çıkar ilişkisinin içine düşmüş güveneceği kimse kalmamışken ve bir kumpasın içine dahil edilirken bir yandan da karısı ve velayet davasıyla uğraşmak zorunda. Koruyamadığı metaneti ve tabiatındaki sertlik uysal oğlunu ürkütüyor haliyle. Hışmına uğrayanları da. Oğlunu taciz edip, ona aldığı yeni ayakkabıları elinden alan on iki yaşındaki oğlunun sınıf arkadaşının evine gidip, çocuğun gözleri önünde elinde muştusu ağzını burnunu dağıtıyor babasının, çocuğa ders olsun diye. Çocuk ya bundan sonra ömrü yettiğince tüm polislerden nefret edecek ya da gidip polis olacak. Ama bir tarafı daha güçsüz olduğu için babasını ve bu işleri başına açtığı için kendisini asla affetmeyecek. Hani adalet yukarıdan gelirdi? İnsan insana neler eder bilir misin sen?

image

image

image

Dizinin üçüncü bölümü Ray’in sonunu muştuluyor adeta. Saçmayla vurulduktan sonra yerde baygın yatarken Elvis sahnede “The Rose”u seslendiriyor ve karşılıklı bilmedikleri bir yerde, üniforması içinde babası karşısında oturuyor ve Ray’i dev ağaçların altında yeterince hızlı koşamazken ve sonunda parçalanana dek vurulurken gördüğünü söylüyor. Bu rüyanın, öngörünün gerçekleştiğini izlemek için sezon finaline erişmeniz gerekiyor. İnsan varoluşuna neden arar ve bulamaz ya, bu o anlardan işte. Dünyayı değiştirmeye, güzelleştirmeye, kendini kanıtlamaya, şartlarını iyileştirmeye giden yollar çok virajlı ve sen o dev ağaçların altında kendi sonunu hiçbir zaman net olarak göremiyorsun. Kör dövüşü hayatın kendisi. “Babalar ve Oğullar” ve benzer kaderleri üzerine söylenecek çok şeyi olan bir bölüm oldu ikinci sezon üçüncü bölüm. Benim de en çok beğendiğim ve içerisinde çok anlamlar gizli olan.

 

image

images-1

Tekrar Ray’e dönecek olursak, aklı bulanık dedektifimiz, hayal kırıklığına uğratacağı kişi sayısını sınırlı sayıda tutmaya çalışıyor kendince son derece yalnız ve münzevi hayatında. Frank Semyon’la paylaştığı viskilerini yudumlamak yerine yutarken bir yandan iş konuşup bir yandan karşılıklı felsefi aktarımlarda bulunuyorlar. Frank onun hayatında bir kadın olması gerektiğini söylüyor. Ray’se o defteri kapattığını itiraf ediyor. Onun yerine hayatını dolduran içki ve onun vermiş olduğu rahatlık var. Ama aradan bir zaman geçip de Ani Bezzerides’le tekrar karşılaştığında aslında onun hep aklının bir köşesinde olduğunu itiraf etmekten kendini alamıyor. Ani, iyi ama şanssız bir adamdan bir erkek çocuk sahibi olacak. Bu da bir artının, bir eksiyi götürdüğünü ve durumu eşitlediğini gösteriyor.

Doktor ne kadar içtiğini sorduğunda, cevabı içebildiğim kadar demek  oluyor Ray”in. Yani bir bar köşesinde viski kadehlerini sek devirip artık bir başkasınınmış gibi algıladığın kollarını yerinden kaldıramayacağın kadar ağırlaşana dek, yani sızana dek, yani iyice uyuşana, her şeyi unutana, boşalan sinirlerin yüzünden bir bebek gibi ağlayana dek, dünyadaki tüm ağırlığın bir kuşun kanadından koparak gelen ve nazlı nazlı süzülen bir tüy kadar oluncaya dek.. Ölmüşçesine. O duyguyu iyi bilirim. Yok oluncaya dek içme isteğini. Doktor odayı terk etmeden önce Ray’e cevapsız kalacak bir soru soruyor: “Yaşamak istiyor musunuz?” …

FRANK SEMYON: Kaybolan milyon dolarları ve beraberinde gün geçtikçe azalan itibarını geri kazanmak için elinden geleni yapsa da, o da bir kumpasın içinde ve etrafı bir sürü piranayla çevrili. Tüm bu piranalar deli gibi suyun içinde büyük parçayı koparmak için çırpınıyorlar ve su bulanıklaştıkça görüş mesafesi azalıyor Frank’in. Kuyruğunu dik tutmaya çalışan işadamı rolünde Vince Vaughn var. Dış görünüşü onun herşeyi sanki. Jilet gibi takım elbiseleri, pahalı Rolex’leri, traşlı yüzü, dimdik sırtı ve dünyanın yükünü taşıdığını farz eden gergin omuzlarına rağmen başını kaldırıp da aynaya her baktığında karşısında koca bir soru işareti görüyor sanki. Mutsuz bir çocukluk geçirmiş Frank. Annesinin evi terk etmesinden babası onu sorumlu tutmuş. Çok hoş ve seksi ama ne yazık ki kısır bir karısı var ve o da zor zor gelebilmiş bu günlerine. Gençlikleri beraber geçmese de birbirlerine destek çıkıyorlar her fırsatta. Tüp bebek denemeye çalışıyorlar ama çalışıyorlar sadece. Karısının aksine evlatlık edinmeyi reddediyor, başkasının yerine hapis yatılamayacağını ve başkasının kederini üstlenemeyeceğini düşündüğünden. Çocuğu keder olarak tanımlıyor. Kendi aralarında çocuk sorununu çözümlendiremiyorlar süreçte. Sorunlar başka türlü halloluyor sonunda. Olması gerektiği gibi belki de.

image

image

image

image

Frank eski ve çok da hoşuna gitmeyen ama durumu kurtarabilecek ve dolayısıyla bir parça gelir getirebilecek her işe giriyor. Vinci’nin belediye başkanı ve onun birkaç nesildir kök salmış İtalyan asıllı soyundan sonra Latin mafyasına, Rus mafyasına, aracı konumunda olup sözde pastane işleten tedarikçi Ermenilere, pırlanta işinde ise Yahudilere uzanan geniş bir yelpazede tüm dünya milletleriyle haşır neşir oluyor. Diyorum ya o kadar çaresiz ki.

Dizide Vinci ismiyle anılan şehir ismen kurgu olmakla birlikte, Los Angeles merkeze birkaç dakika uzaklıktaki Vernon kullanılmış panoramik çekimlerde ve şehrin genel havasını yansıtmak üzere. Fabrikalar, tren yolları ve antrepolarla bezeli bir sanayi şehri burası göçmen işçilerin bol miktarda yaşadığı. Dizinin dördüncü bölümünün sonundaki çatışmada kurban gidenlerse ellerinde “Ulaşımımızı kurtarın!” pankartları taşıyan ve toplu taşıma araçlarına bel bağlayan aynı vatandaşlar. Otobüs seferlerinin ve bakımlarının azalmasını protesto ederken katliam gibi bir çatışmanın ortasında kalıyorlar. “Ölümün anası beni bulur!” diyerek son sözlerini söyleyen Latin mafyası mensubu, yaşlı rehinesini infaz ediyor ve kendi ölümünü hazırlamış oluyor böylelikle. Polis açısındansa fiyasko bir baskın ve geri döndürülemez kayıplar çıkıyor ortaya. Olaylar beşinci bölümde aradan bir zaman geçtikten sonra başlatılıyor. Bir bakıma antrakt giriyor dizinin tam ortasında ve farklı yönlere giden elemanların neler yaşadığına tanıklık ediyoruz, tekrar bir araya geldikleri beşinci bölüme kadar: Ani elleri titreyinceye kafar içer hale gelmiş. Woodrugh salondaki kanepeyİ kendine yatak yaparak doğacak torununa refakat edecek olan kayınvalidesiyle yaşamak durumunda. Ray’se Frank’e bağlı çalışıyor ve sefil durumdaki göçmenlerin kalabalık nüfuslar halinde barındığı evlerden tahsilat yapıyor. İstifasını vermiş çoktan duyduğu vicdan azabından.

Dedektif Ani Bezzerides: Babası komün hayatı yaşayan bir grubun ruhani liderliğini yapan, karşı cinsle uzun süreli ilişkilerde başarısız ve isteksiz, bir kısmını hapse, bir kısmını mezara gönderdiği kardeşlerinden ona kalan kendinden küçük kızkardeşinin porno filmlerde oynadığını öğrendiğinde ona yeterince destek çıkamadığını düşünen kadın dedektif rolünde Rachel McAdams var. Ray’le aralarında bir yakınlık doğuyor fiyasko baskının yaralarını henüz saramamış ve gitgide daha çok pisliğe beraber bulaşırlarken. Spiritüel bir takım kabiliyetleri olan babasından bilgi toplamaya gittiklerinde adam Ray’in başından beri yaşlı bir ruhu olduğunu ama gördüğü bütün odayı dolduran en büyük auralardan birine sahip olduğunu ve sanki yüzlerce ömür yaşamış gibi olduğunu söylüyor. Ray bir tanesini daha kaldıramayacağını söylerken, kızların her ne kadar romantik prensten uzak gibi görünse de düşünceli, dertli ve kahraman olma potansiyeli yüksek olan erkeklerden- sözkonusu çok feci gömlekler giyen bakımsız Ray olsa bile- hoşlandığını düşündürtüyor insana. Saçmalarla vurulduğunda altına işediğinde yanına gelen Ani “Bu ne koku lan!” dediğinde az önce işlediği suçu örtbas etmeye çalışan kabahatli finolar gibi gözlerini kaçırdığında tatlı olabiliyor mesela.

image

image

Ani, Frank Semyon ve onun bir çanta dolusu pompalı tüfeğiyle bir odada bulunmak zorunda kaldığında ilk önce önyargıyla yaklaşıyor ilerideki şimdilik belirsiz hayatında ondan çok şey taşıyacağını bilmeden. Hayatın cilvelerinden biri belki de, sevdiklerimizi erken kaybederken, hiç hayal etmediğimiz olayların ve insanların bize tutunup kalması, bizimle beraber yürüyecek olması. Frank mecburi bir iyimserlik içinde karısı Jordan’ı bulmasını istiyor Ani’den, kendisi Venezuella’ya gelemediği takdirde. Frank çöle düşüyor, Venezuella yerine.

Memur Paul Woodrugh: Bir türlü olduğu gibi olamayan, bu dünyada ne yapacağını bilemeyen, eşcinselliğini saklayan, onun da tek takıntısı olan iyi bir insan olarak bilinmenin ve hatırlanmanın yolunun eşcinselliğini saklamaktan geçtiğine inanan memur rolünde yakışıklı Taylor Kitsch var. Kanının son damlasına kadar rol yapıyor, sert polisi oynuyor. Bir kadını tacizle suçlandığında bile kendini ele vermiyor. Çalışma arkadaşları da anlamıyorlar onun gizli eğilimini. Hiç açık vermeden vaziyetini idare ediyor. Soruşturma esnasında şantaja uğrayan o oluyor bu yüzden. İsmi bir hatıra otoyolunda yaşatılıyor öldükten sonra, motorsiklet ve anayol tutkusu olan Paul’ün. Yan yolların ona göre olmadığını itiraf ediyor devriye polisliğinden alınması söz konusu olduğunda. Dürtülerine hakim olabildiği ölçüde anayolda boy göstermek istiyor. Çatışmanın en gözüpek adamlarından biri o oluyor. İş sadece işse ve içinde kendisi yoksa soğukkanlı kararlar verebiliyor. Sakladığı sırrı ona Ray’inkinden daha farklı ama keskin bir münzevilik yaşatıyor. Ray’in öfkeli, küskün ama sağ bir babası var. Frank’inkiyse öfkeli, gaddar ve ölü. Paul ‘e gelirsek annesinin aynı anda birlikte olduğu hangi adamdan ona gebe kaldığı belli değil. Normal olduğunu ispat etmek adına sevmediği bir kadınla evlenmeyi ve baba olmayı kabul ediyor. Zavallı kız arkadaşı ise birlikte oldukları her dakika boyunca ona hep aynı soruyu soruyor, doğru düzgün bir cevap alamayacağını bile bile, “Neden beni seçtin?” diye ve muhtemelen hiçbir zaman öğrenemeyecek Frank’in gizemini ve onu neden seçtiğini.

image

Sırtının yere gelmesi mümkün görünmeyen adamlar bir bir ya sırtından, ya böğründen, olmadı sol böbreğinden vurulmak ya da bıçaklanmak suretiyle kah kızgın kumlar üzerinde sevdiği kadının hayali gözlerinin önünde, kah kalın gövdeli ağaçların gölgesinde bir ormanın içinde ama pırıl pırıl bir gökyüzünün altında, en vahimi de kaçtım, kurtuldum, nihayet ışığı gördüm derken kahpece sırtından vurularak benzer ama farklı boyutlardaki bir başka ışığa kavuştuğu bir buruk sonla veda ediyor hayatlarına. Neyse ki hayat var, neyse ki hayat onlardan büyük ve dünyaya gelen iki bebeğin varlıklarıyla kalplere umut serpiliyor bir parçacık olsun.

İkinci sezon True Detective’i beğendim mi? Aksi olsa üzerine düşünüp yazmazdım. Bir seri katil yerine içerisine emniyetten güçlerin, belediye başkanlarının, büyüük büyüük adamların karıştığı, intikam almak isterken giderek hayatta psikopatlaşan mağdurların, marazi adamların ara ara dahil olduğu, para ve güç odaklı çok daha büyük güçlerin savaşının ortasında kalarak çarpışmak zorunda kalan dedektiflerin boylarını fersah fersah aşan suların altına gömülmesini izledik. Ray oğlunun velayeti için bulaşıyordu bu işlere ikinci defa. Dna testiyle oğlunun kendine ait olduğunu ise öğrenemeden öldü. Karnaval zamanı bir gazeteciye yaşanılanların nedeninin arazi dolandırıcılığı olduğunu, işin içine rüşvet, cinayet, şantaj ve bitmez tükenmez ihanetlerin de dahil olduğunu anlatan Ani’nin son sözlerine yürekten katılıyorum. Daha iyi bir dünyada yaşamayı hak ediyoruz. Hepimiz.

My Least Favorite Life”

This is my least favorite life
The one where you fly and I don’t
A kiss holds a million deceits
And a lifetime goes up in smoke
This is my least favorite you
Who floats far above earth and stone
The nights that I twist on the rack
Is the time that I feel most at home

We’re wandering in the shade
And the rustle of fallen leaves
A bird on the edge of a blade
Lost now forever, my love, in a sweet memory

The station pulls away from the train
The blue pulls away from the sky
The whisper of two broken wings
May be they’re yours, maybe they’re mine
This is my least favorite life
The one where I am out of my mind
The one where you are just out of reach
The one where I stay and you fly

I’m wandering in the shade
And the rustle of fallen leaves
A bird on the edge of the blade
Lost now forever, my love, in a sweet memory   ,Lera Lynn

—.—

“The mystery that no one knows
Where does love go when it goes?
The mystery that no one knows
Where does love go when it goes?”    Lately ,Lera Lynn

—.—

“Just remember in the winter
Far beneath the bitter snows
Lies the seed that with the sun’s love
In the spring becomes the rose.”   The Rose  ,Amanda McBroom

image

 

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: