BENİM VAROŞ HİKAYEM : MY SUBURBAN STORIES

9628F643-1A76-4573-98F5-6FB2B8838D37

BENİM VAROŞ HİKAYEM : MY SUBURBAN STORIES

“Demir olsam çürürdüm, toprak oldum da dayandım.” Yaşar Kemal

“Pasaklı herifler, başarılı kadınları kıskanır.” Naime(çok doğru bir tespit)

“Yokluk düzene sövdürür.” (bu da öyle)

GİRİŞ :

2016 yılında yapılmış ve yakın tarihlerde sadece ve sadece bir yerde gösterildiği için o gösterildiği platformu online satın almama neden olmuş bir belgeseldir “Benim Güzel Çamaşırhanem” pardon “Benim Varoş Hikayem”. Benim için anlamı büyüktür yani. Filmin yönetmeni olan Yunus Ozan Korkut’sa, sesinden anlaşılacağı üzere genç bir arkadaşımız ve belgeselin geçtiği sokakların çocuğu imiş. Bu özel durumunu filmin başında ve sonunda kendi sesinden de dinlediğimiz gibi, aynı özel durumun adıysa Adana Ceyhan’lı olmakmış. Hepsi o kadar. Neymiş bu Adana’lı ama bir de Ceyhan’lı olmanın insana kattığı anlam ve önem dediğinizde, onun cevabını filmin sonunda Çulluk Yusuf veriyor kısaca: “Adana yetiştirir, Ceyhan bitirir.” Yani insanı bitiren bir tarafı varmış Ceyhan’lı olmanın, o topraklarda doğmuş olmanın. Bir suç batağına doğuyormuşsunuz herşeyden önce, siz masum olsanız da çevre faktörü diyorlar ya hani, işte o bırakmıyormuş yakanızı ya da doğanızda olan suça eğilim ortamını da bulunca palazlanıyormuş iyice. Filmde öyle çok örneği var ki bunun. Yunus Ozan nasıl kurtulmuş peki diyeceksiniz, okuyarak kurtulmuş diyeceğim ben de. Sonra da izleyerek, son olarak da filmler çekerek. Sonra da ilk iş dönüp gelmiş, sokaklarının belgeselini yapmış. Böyle bir filmin, onu, kariyerinde hangi noktalara getireceğini ise zaman gösterecek. Yakın zamanda filmde yer alan karakterlerden bazıları uyuşturucuyu, suçu ve suçluyu özendirdiği gerekçesiyle polis tarafından(en başta narkotik olsa gerek) düzenlenen bir şafak operasyonuyla gözaltına alınmış olup, iki kişinin o esnada zaten cezaevinde yatmakta olduğu tespit edilmiştir. Filmde hayatına özenilecek kimse yoktur. Bu filmi çekmek, hadi çektin yayınlatmak, hadi yayınlattın belaya bulaşmadan yoluna devam edebilmenin öyle kolay bir şey olmadığını anlamış bulunmaktayız bu şekilde. Cesur bir iş yapmış bu açıdan Yunus Ozan kardeşimiz. Cesur bir şey yapmış bütün oyuncu kardeşlerimiz ki, onların tabiatları öyle imiş anlaşıldığı üzere. Öte yandan filmdeki anlatıcı konumundaki karakterlerden çoğunun bir ya da birden çok defa bu tip tecrübeleri olduğu düşünüldüğünde, zahmetinin filmde rol almaktan daha az önemli olduğunu düşünüyorsunuz içten içe. Kaybedenlerdensen eğer, bir kez daha kaybetmenin zararı olmuyor olabilir. Bu karakterlerden pek çoğu zaten doğuştan kaybedenlerden, yine anlaşıldığı üzere. Devran’ın dediği gibi “Acı Hayat” yakıyor tadına bakanı, iyice acıtmadan da bırakmıyor öyle kolay kolay.

874D3BD6-96A8-4E1A-9726-0D6ACF1F18DE

301CE6D6-F499-4E52-B680-2005D79FF80D

D9952BC2-7EB6-406A-9A00-35D83509268C

BENİM VAROŞ HİKAYEM :

Filmin başında yönetmenin mahallesine dönerek geçmişinden bahsedişinde bile trajikomik bir hal var. Yunus Ozan’ın kendi sesinden arkadaşlarının yarısını sulama kanallarında kaybedişini dinliyoruz. İnsanın ilk gözünün önüne gelen şey, Adana’nın yakar yakar kavurur sıcağında üzerlerinde külotlarla, buldukları en yakın su birikintisine atlayan çocukların görüntüsü oluyor. Başıboşluk, kolluk simit gibi koruyucu materyaller takmamış olmak, ayrıca bir yüzme öğretmeni eşliğinde olimpik bir havuzda çalışmamış olmanın eksikliği ve burjuvazinin gizli çekiciliği sarmamış dört bir yanlarını. Sonuç mu, boğularak ölüyorlar saçma sapan şekilde. Boğulup ölmeden kurtulanlarsa başka başka hayatlar yaşıyorlar mahallelerinde. Hayatta kalan için de kolay olmuyor ki hiçbir şey. Bu film işte onların ve onların babalarının, ablalarının, annelerinin ya da komşularının hikayesini anlatıyor. Bu filmi tavsiye eden arkadaşım bir şans verilmemiş çocuklar bunlar diye ağlamıştı. Duygusal bir anındaydı ama son derece haklıydı. Fırsat eşitsizliğini çok net bir şekilde görüyorsunuz filmde. İnsanın ailesini, içine doğduğu çevreyi seçemediği gerçeği var ortada. Şafak operasyonu yapan polislere de çok çok yazık, en başta eğitim şart bu ülkede, gerisi ise önlem sadece. Yapacak başka bir şeyin yoksa eğer, bildiğin en iyi şeyi yaparsın. Buradaki erkek çocuklarından hemen hemen hepsi en yakınlarındaki baba figürlerinin bir taklidi sadece.

Yönetmen kamerasını kendi sokaklarına tutmuş ve o sokakların diline hakim oluyoruz bu gerçek karakterler sayesinde. Yaptığı röportajları da belli bir sıraya göre kurgulamış. Yirmi kadar karakter konuşuyor film boyunca. Her yaştan, kadın erkek, genç yaşlı, emekli, profesyonel hırsız, çete üyesi, mekan sahibi, dükkan sahibi, horoz dövüşçüsü, muhtar, terlikçi, kuşçu, topçu, şikeci, ağır abi… Çulluk Yusuf film boyunca en çok karşımıza çıkan karakter oluyor. Filmin başında var, ortasında var, sonunda da var. En rahat konuşabilen ve gırgır yapan karakter o çünkü. Baskında yaşadıkları da, hastaneden kaçışı esnasında yaşadıkları ta tam bir efsane. Rahat rahat anlatıyor böyle telaşsızca, böyle sindire sindire… Ceyhan’ın karakteri kendi karakteri olmuş çünkü. Kuşları, kolası, cigarası ve övgüler düzdüğü hapishane hayatı var. Çünkü daha iyisini görmemiş, bilmiyor. Çünkü bünyesi özdeşleşmiş artık Ceyhan’la, daha iyi bir hayat düşünemiyor. Alışmadık şeyde derler ya durmazmış o şey, onunki de bundan sonra durmayabileceğinden bildiğini okuyor Çulluk. Şafak operasyonu esnasında o çok sevdiği ve özlemle andığı hapishanesinde imiş. Kuş çalar, kuş yakalar, kuş satar; kafesteymiş.

Müslüm Gürses, “Güz Gülleri” Hakan Taşıyan, Ceza; yani arabesk, rap ya da arabesk rap ruhu var Ceyhan sokaklarına uyarlanmış olan. Sıkılan faça atıyor kendine. Yani isyan var gençlerin içinde ama doğru yerlere kanalize edilemediğinden, kendi kendilerini yiyorlar uyuşturucuyla ve akıttıkları kanlarıyla. Eğitim şart diyordu bir berberin bıçaklanması haberini duyuran bir adam. O nasıl olacaksa olacak ama fırsat eşitliğiyle olacak. Yunus Ozan Korkut’ların sayısı on’u, yüz’ü, bin’i aşacak ve ancak o zaman eğitimden, kadın ve çocuktan sorumlu tüm yetkililer medeniyetin göstergesi olan insani bir başarıya imza atmış olacaklar. Kriter bu olacak, olmalı da. Herkes okuyamaz, herkes zanaat de öğrenemez, arada doğal komikler de çıkacak elbet. Çulluk Yusuf gibi ya da çaldığı koyunun yirmi iki eniştesinden birisinin olduğunu ancak eniştenin müracatıyla öğrenen Kaçakçı lakaplı genç gibi. Kendisi de diyor ya zaten yirmi iki eniştem var, nerden bileyim eniştem olduğunu diye. Ben olsam ben de bilmezdim ki. Yirmi iki enişte yirmi iki abla eder, bir o kadar da abi ve ve yenge, biri öz olmak üzere de en az dört beş üvey anne eder. Kaçakçı da böyle kalabalık ve kim kime dum duma bir ortamda büyüdükten sonra, bu lakapla ve dört dosyasıyla gelmiş bugünlere.

Karakterlerin çoğunun halen daha cezaeviyle bağlantıları var. Kimi özlemle anıyor hayat okulda değil cezaevinde öğrenilir diye, kimine telefonlar geliyor akrabalarından ya da kader mahkumu arkadaşlarından. Kiminin cezaevinin şanından sırtına yaptırdığı dövmeler var, şimdi şimdi sildirmeye çalıştığı. Kimi on iki on üç yıl yatmış ve çıktığında çok zor alışmış yeni hayatına, evlenmiş, çocukları olmuş, hepsini üniversitede okutmuş, kendisi emekli olmuş, yeniden işi olmuş, tek dileği, bir mesajı var kameraya karşı dile getirdiği; o da cezaevinde yatan mahkumlara tahliye.

AFB4463C-BD08-47A9-8F98-9D7F5B8DC9DA

Çete üyelerinin ortak derdi doğup büyüdükleri hızlı mahallelerinde dönüştükleri şey karşısında kendilerine karşı takınılan tavır; ve önyargıyla yaklaşan insanlara karşı aslında ne kadar merhametli, ne kadar iyi kalpli, başı darda olana koşan, yufka yürekli, hem mert hem delikanlı olduklarının ispatı. Yusuf’un dediği gibi, gecenin bir vakti mahalleye girdiği anda insanın kendi kendisinden korkar sözünü hatırladığınızda, bırak geceyi gündüz gözüyle bile karşına çıksalar aklını almayacaklarının garantisini vermek imkansız. Sinemanın büyüsünün payı bunda çok büyük işte. Aranızda bir beyaz cam ve karşınızda ne hayatlar…ne hayatlar… Robin Hood Sherwood Ormanları’nda efsaneyken, Rocco ve Kardeşleri Visconti’nin bir filmiyken, Adana Ceyhan’da yolda yürürken Roko ve Çetesi’nin herhangi bir üyesi elinde jilet karşınıza çıksa, nasıl başa çıkacağını, altına yapmayacağının garantisini vermekse zor. Bu ise başka bir filmin konusu işte. Madalyon’un her zaman iki yüzü var öyle ya da böyle.

Gözdağının farklı tezahürleri mevcut Ceyhan’da. Su deposuna çıkan gençlerin intihar teşebbüsü de bunun bir göstergesi. Fırat Derya adlı karakter, her iki ayda bir gerçekleşen ve birilerinin su deposuna çıkarak yüksek sesle intihar edeceklerini beyan etmelerine karşılık, tankın altında toplanan yüzlerce insanın önce bakıp sonra seslenip nihayet ikna ederek özneyi aşağı indirmek suretiyle biten eylemini sakin sakin anlatıyor kameraya, son derece de kanıksamış vaziyette. Olay bir geleneğe dönüşmüş besbelli mahallelerinde. Neyse ki sonu iyi biten bir geleneğe.

A0BE5C67-0F47-4CFE-B0F6-9AB81752DE8D

89E07CB8-E8F8-4E2B-A8D1-CD1A68E39BF0

Filmde hep erkekler var, hani kadınlar diyecek olursanız, üç farklı hikayenin dört ayrı karakteri de kadın. Adana Ceyhan’ın kadınları onlar. İlki Mangit köyü muhtarlığı yapmış ve bu pozisyonda beş yıl kalmış, eli maşalı, hem feminist hem dört çocuk annesi, dediğim dedik Naime. Diğeri terlikçi Serap. s.k.r.m İstanbul’unu da, Ankara’sını da, biyomedikal mühendisliğini de diyerek geldiği babaevinde terlik ve ayakkabı satarak geçimini sağlayan genç kadın lunaparkta bindiği balerinde atıyor stresini. Ona göre akıllı yok, herkes deli Ceyhan’da. Son olarak da iki kardeşten Nesrin ve ablası müzmin bekarlar olarak arz-ı endam ediyorlar. Nesrin tüm engellenmelerini anlatıyor açık yüreklilikle. Kah ağabeyi tarafından, kah kadersel olarak. Yine de neşesini ve hayattan ümidini kesmemiş, buğday tenli, asla kısa boylu olmayan bir eş adayıyla izdivaç beklentisini de. Bu dört kadını ayrı ayrı tebrik etmek gerekiyor böylesi bir filme, kendi hayatlarından önemli bir kesitle verdikleri katkılarından ötürü. Büyük cesaret doğrusu.

Filmin sonunda çalan, gitarıyla Deniz Bijen Rahimi’nin eşlik ettiği, Mertkan Erkan’ın seslendirdiği, “Lose Yourself” geliyor dediğim “Dünyayı Garipler Yakacak”ın sözlerinde geçen “Yokluk düzene sövdürür” cümlesinin bir başka halini anlatıyor bu belgesel baştan sona. Boşluklar, eksiklikler, hatalar varsa bunu giderecek olan toplum olmalı en başta. Eğitim Şart olmalı, Fırsat Eşitliği sağlanmalı. Olmalı da olmalı. Ben başka çıkar yol bulamıyorum. Düşünüyorum da düşünüyorum. İnsanın aklını kurcalayan şeyde ışık vardır her zaman. Çok başka şartlar altında olsalarmış, Çulluk’tan stand up’çı ve komedyen, Naime’den milletvekili, Keleş’ten aktör, Fırat Derya’dan öğretmen, Sedat’tan TRT’de müzisyen, Yağız’dan Ümit Karan, Kesik’ten psikolog, Drej Hasan’dan da bir folklorcü çıkarmış. Olurmuş yani. Neden olmayacakmış ki?

120 BPM(BATTEMENTS PAR MINUTE) : KALP ATIŞI DAKİKADA 120

63BDA86A-5FE0-4829-A8D3-4DCD90372F1A

120 BPM(BATTEMENTS PAR MINUTE) : KALP ATIŞI DAKİKADA 120

“Katil Mitterand!”

“AIDS bizim için bir savaş. Başkalarına görünmeyen bir savaş. Arkadaşlarımız ölüyor. Ölmek istemiyoruz. Her savaşın dönekleri vardır. AIDS de öyle. Bu salgını tanrının gay, bağımlı, hayat kadını ve hapistekileri öldürmek için gönderdiğini düşünenler duyarsızdır. Bunu kullanıp ayrımcılık ve nefreti uyandıranlar var. 1989’dan beri durmadan, yorulmadan her cephede savaşıyoruz. Birlikte güçlerimizi toplayabilir, bu salgına karşı koyabilir ve sorun olduğu kişisel trajediler ve sosyal problemleri duyurabiliriz. Birlikte bir topluluk kurabilir, birlikte bu hastalığa pozitif ve savaşçı bir ruhla yaklaşabiliriz. ACT UP PARIS AIDS’i bir meydan okuma olarak görüyor. Haydi bize katılın.”

Bazı zamanlar AIDS’in hayatımı nasıl değiştirdiğini görebiliyorum. Hayatı daha yoğun yaşıyorum. Sanki dünya farklı görünüyor. Sanki daha çok renk var gibi. Daha çok ses, daha çok hayat. Özellikle de sabahları.” Sean

“Homoseksüel bilincinin yapmacıklığını gözlemliyoruz. İlişkilerde aldatmayı doğrulayan. Aldırışsızlıktan duygusal yapmacıklığa kadar gidiyor. Bu dürüstlük eksikliği. Homoseksüel ilişkilerin istikrarsızlığını açıklıyor. Çünkü ortada güven yok. Bunu söyleyen Tony Anatrella, bir papaz ve psikoanalistmiş kendisi. Haftalık dergiler ve Le Monde’da iyi yorumlar almış. Aynı boku Baudrillard’dan da duyduk. İşte başlıyoruz: ‘Patalojik olarak kapalı çevrelerde yayılan bir virüs. Metaforik bir ensest ilişki. Nasıl yaşamışsan öyle ölürsün. Bağımlılar ya da homoseksüeller arasındaki AIDS yaygınlığı, bu kapalı dünyaların enseste dayalı doğasını açığa çıkarıyor.’ Biz de böyle çıkarımlar yaptık: ‘Dikkat bu kitapta homofobik ve AIDS hastası ve HIV pozitif olanları lekeleyen fikirler vardır. Bu stickerları itici fikirlerin olduğu sayfalara yapıştıracağız ve sanki arkadaşımız gibi davranan sosyolog ve filozofların kitaplarına da.’”

9B3396CC-A938-4939-A5B9-F2EA410E783C

3162CEDB-E437-4533-B628-C706112120C7

GİRİŞ :

Yirmili yaşlarda Fransa’da ister öğrenci olun ister çalışan ister işsiz olun ya da her ne olursanız olun, hakkınızı savunmanın, özgürce düşüncelerinizi paylaşmanın, aktivist olmanın, ölmek üzere olan bir AIDS hastası bile olsanız, siz farkında olmasanız da bir gün sizin ait olduğunuz bir gerçeklik üzerinden belki hemen ya da böyle yıllar yıllar sonra bir film yapılma ihtimalinizin kuvvetli olacağını ve bunun bile sizi ayrıcalıklı kılmaya yeteceğini sakın unutmayın. Sonuçta anılmak mühimdir üzerinizden yıllar geçmiş olsa bile. Ve Mitterand da anılmış oldu bir şekilde bu filmde binbir vesileyle. Zamanında bunun bir parçası olan yönetmen Robin Campillo’ysa kendisinin de bir parçası olduğu gerçekliğin filmini yapmış cesurca. 2018 Cannes Film Festivali yaklaşmışken, 2017’deki festivalden Grand Prix kazandığına bakılırsa da izlemek için bir parça geç kalındığını gösteren bir film oldu 120. Benim için öyle oldu en azından. 143 dakikalık süresi ise en büyük handikapı olmakla beraber, büyük kısmı bir anfide gerçekleştirilen ve filmden uzuun uzuun dakikalar çalan tartışmaların, daha doğrusu çoğunluğu gençlerden ve hastalıklarının seyri günü gününe tutmayan ve bu yüzden ara ara bir parça tahammülsüz olabilen bireylerden oluşan bir grubun bir konu üzerine kendileri sağlıksız olsalar da nasıl sağlıklı bir şekilde tartışılabildiklerini göstermesi açısından çok çok mühimdi. En azından biz hasretiz böyle şeylere ve de hasetleniyoruz oturduğumuz yerden böyle şeylere. Var olan temel eğitimin yetersizliğini ve ezberin yan etkilerinin bireyi toplum önünde nasıl çırılçıplak bıraktığını fark ediyorsunuz böylelikle. Çok yazık oluyor bize… Olan olmuş Köy Enstitüleri’nin kapatıldığı o günlerden bugünlere… Bir de din baskısı var şimdi Demokles’in Kılıcı gibi tepemizde(kibarcası üzerimizde). Daimi tehdit altında hissediyor insan kendini siyasi, ekonomik ve hukuki olarak; bir de manen yalnız hissediyor insan kendini vatandaşı olduğu ülkesinde yaşamaya çalışırken. Kafanızı karıştırdıysam eğer, konuyu daha fazla dağıtmadan geçiyorum 2017 tarihli Kalp Atışı 120 Dakika’nın bizi saran himayesine, çok pardon hikayesine, ama önce cast and crew’da ne var ne yokmuş bir bakmak gerekiyor IMDB diliyle.

79B6A7E9-3B73-49A5-AA0F-126CBAD0034E

6A95D7F4-AFC7-4139-AFC3-2A8C6A133FA6

Film, Robin Campillo’nun üçüncü uzun metraj yönetmenlik çalışması olmakla birlikte, bundan önceki en büyük başarısı olarak demeyelim de en hatırda kalan işi olarak tamamı amatör oyunculardan oluşan ve yönetmenliğini Laurent Cantet’nin yapmış olduğu Altın Palmiye ödüllü “The Class / Sınıf”ın senaryo çalışması olarak kalmış olmasında, Campillo’nun güçlü kaleminin onu bu noktaya getirdiğini unutmamak gerekiyor. Oyuncular arasında en çok adı duyulmuş olan ve Sophie rolüyle karşımıza çıkan Adele Haenel ise Dardenne Kardeşler’in Meçhul Kız’ında başrolde yer almıştı. Göz aşinalığı olanlar için, kendisini ön plana çıkarmadan, takım oyunculuğunda harikalar yaratan gösterişsiz bir aktrist olarak yine göz dolduruyor göründüğü her karede. Arjantinli oyuncu Mahuel Pere Biscayart’ın da çok farklı bir enerjisi vardı film boyunca. Çok da cüretkardı bana kalırsa. Ama orası Avrupa. Sektördeki yaklaşık on beş yıllık kariyeri göz önüne alındığındaysa, insan şaşırmadan edemiyor minyon fiziğin nelere kadir olduğunu görünce.

DDC81AEF-D962-4321-865A-6EB664D7371C

12D45277-F26B-4D41-B448-1F81C899E65D

KALP ATIŞI DAKİKADA 120 :

Film bir protesto sahnesiyle açılıyor. Sahne arkasından fırlayan eylemci bir grup genç uzuun ve sıkıcı bir konuşma yapan adamın sözlerini balla değil de, kan bombası ve kelepçeyle kesiyorlar. Bunu yapan ACT UP grubu ilk defa New York’da ‘89 yılında, gay topluluğu içinde AIDS hastası olan kişilerin haklarını korumak için kurulmuş olup, bizler film boyunca ACT UP PARIS’in eylemlerine tanıklık ediyoruz. Aralarına katılan dört yeni üyeyi gruba tanıtmadan önce kendilerini tanıtıyorlar, sonra da medya ve toplum karşısında nasıl görünecekleri anlatılıyor kendilerine nazikçe. Yani HIV durumları ne olursa olsun HIV pozitifli bireyler olarak hatırlanacakları gerçeğini. Hastalığı iyice nükseden bir arkadaşlarının uzun zaman önce kendileriyle bağlarını kopardığını ve yakın zamanda aldıkları ölüm haberini duyuruyorlar anfide. Mitterand’a resmi gönderilecekmiş AIDS salgınını hatırlatmak için. Filmin sonunda benzer bir kader bekliyor olacak Sean’u da. İlerleyen hastalığına çare bulunamadığından, bıkkınlıktan, umutsuzluktan o da vazgeçiyor davasından ve kenara çekilip ölmeye koyuluyor sessizce. Kendi derdine düşüyor kısaca. Grup tarafından onun fotoğrafları da Mitterand’a ulaşacak ve belki Mitterand görmeyecek bile, görse de umursamayacak kuvvetle muhtemel. Grubun protestolarının hedefi olan tek kişi Mitterand değil. Melton Pharm adlı dev ilaç firması, resmi tavsiyelere rağmen kondom makinesi koymamakta ısrarcı liseler, bağımlılara enfekte şırınga kullanılmasını önlemeyen iç işleri bakanlığı ve de sağlık bakanlığı. Her ay 6000 yeni hasta aralarına katılırken, bağımlılar arasındaki %4 olan HIV pozitifli sayısı %30’a çıkmış çünkü. Avrupa’nın başkenti sayılabilecek bir ülkede bağımlılara enfekte şırınga kullanılmasıysa akıllara ziyan bir olay tek kelimeyle.

9D234765-5DB7-4796-BACD-144BA75F62F2

Filmin odak noktası olan karakterlerin başında Sean ve Nathan geliyor. Bir süre sonra partner olmaya başlıyorlar. İlişkileri Sean AIDS’ten ölene dek sürüyor. Nathan negatif çıkmış ve partnerinin durumunu bile bile kabullenen taraf oluyor. Sean’un daha fazla acı çekmemesi için de ölmeden önce damar yolundan ilaç veriyor ona. Sean’sa herkes kadar korkuyor ölmekten. Ondan hırçın, ondan pes ediyor, ölüme tek başına gidecek ve verilen tüm bu mücadelenin sonunu göremeyeceği gibi, ona bir fayda sağlamayacağının bilincinde. Yine de ölüm döşeğinde, tüm halsizliğiyle sıkı sıkı tembihliyor şırıngayı eline batırma diye. O zaman üzülüyorsunuz işte Sean’a ve onun gibi verilen bütün kayıplara ve onların sevdiklerine. Film bunu başarıyor ve amacına da ulaşıyor. Son yıllarda koltuğunu en az kendisi kadar haşin hastalıklara bırakmış olduğu düşünülürse, bir dönem terör estirmiş olan AIDS’in, sahiplerine ve onların sevdiklerine neler neler çektirdiğini görüyoruz. Gerekli önlemler alınsa tablonun çok farklı olacağını da biliyoruz. Filmin ortasında yer alan Sean ve Nathan arasında geçen ve cinsellik içeren sahnelerin bu kadar uzun ve açıkça gösterilmesini, homofobiklerin gözlerini devirmelerine rağmen, eğitici olması açısından fena halde önemsemek gerekiyor. Bir de unutmadan belirtmek gerek Leaving Las Vegas’a da yüksek desibelli bir selam çakılıyor inceden. Benim en beğendiğim sahneyse her zamanki anfilerinde Gay Gururu ya da Onur Yürüyüşü(Gay Parade, Gay Pride ya da Gay Pride Parade) günü için slogan bulmaktaki yarışları idi. Ayrıca bir bütün olarak tüm eylemlerine bulaşan iyi niyeti sevdim, kendi aralarındaki dayanışmayı son saniyeye kadar bırakmayışlarını, birbirlerini statü kaygısız kabul edişlerini, tüm kanlı, küllü ve bol sloganlı eylemlerini, Sean’ın rüyasında gördüğü Seine’in kana bulanışını ve Paris’i ikiye ayıran nehri uzaktan izlemeyi, benim de bir zamanlar bir dergide ya da gazetede karşılaştığım, sonrasında rüyalarıma giren ve AIDS’den ölen bir adamın morarmış, şişmiş, canlı cenazeye dönmüş yüzünün ne amaçla topluma servis edildiğini acı bir şekilde hatırlattığı için, tarih okuyan Jeremie’nin tatlı yüzünü, politik cenazesini, hepsinden öte kendisi hasta yatağında ölümle pençeleşirken ACT UP’ın eylemlerini 1848 Fransız Devrimi ile özdeşleştirdiği için, çok uzak sevdim.

SON BİR SÖZ BENDEN SİZE : Hiçbir şey için geç kalınmadığını düşünmekteyim. Üzerinden neredeyse bir sene geçmiş olsa bile, mevsimler bir bahardan başka bahara geçmiş olsa bile ve bir senede insan hayatında çok şeyler değişmiş olsa bile bu filmi bir kez izleyin derim. Ben her filmi iki kez izleyenlerdenim.

F800B013-D307-491D-9C89-E4EAC9D87422

 

WILD WILD COUNTRY

EA8F2B9D-923F-45EE-8EA6-81021F2D3047

WILD WILD COUNTRY :

“Köprülerinizi yakın, ileri gidin.” Bhagwan / Osho

“Kendimle yaşamak zorundayım. Kendimle yaşarken kendi içime bakmalıyım. Ben kimim? Ben neyim? Neden benim? Bu iyi veya kötü, doğru veya yanlış siyah veya beyaz değil. Tabii ki ölünce cennete mi cehenneme mi gideceğimi bilmiyorum. Ama nereye gidersem gideyim kendi cennetimi yaratacağım.” Ma Anand Sheela

Her taç, giyotinle gelir. Giyotin olmadan tacı takamazsın ve bu benim kaderim. Ama insan neden bir başkasını giyotininin altına yatırır? Gücü yüzünden. Gücünü kırmak isterler ve giyotine rağmen beni henüz öldüremediler. Ruhumu da. Nereye gidersem gideyim bu tacı takacağım. Giyotinin altında olmak beni korkutmuyor.” Ma Anand Sheela

“Gücümü kullanmayı seviyorum. Neden sevmeyeyim? Bhagwan bana gücümü kullanmayı öğretti. Onu boşa harcayacağımı mı sanıyorsunuz?” Ma Anand Sheela

“Biz iyi eğitimli değildik. Güya bize kusursuz toplumun nasıl olacağını göstereceklerdi. Bir şey bilmez kroların yanına taşındıklarını, hiçbir şey anlamayacağımızı düşünüyorlardı. Çok zeki olduklarını sanıyorlardı.” Antelope’un çaresiz ve endişeli halk’ından bir kişi, tıpkı diğerleri gibi

Bazen düşmanlarını yakınında tutmalısın. Onlara iyi davranarak çok şey öğrenebilirsin.” Bir Antelope’lu

“Zührevi hastalık, suç, uyuşturucu ve alkolizm olmayan tek topluluğuz. Bizler cinsellikten tam anlamıyla zevk alan tek topluluğuz.” Çok iddialı bir Sheela söylemi

“Bhagwan bir Zen ustasına dair bir hikaye anlatmıştı. Zen ustası bir müridinin aydınlanmaya hazır olduğunu görünce, sopasıyla vurup onu öldürmüş. Ölümünden hemen önceki anda aydınlanmış olurmuş böylelikle. Kendime tekrar tekrar sordum, ustanın darbesini kaçırdım mı? Bana aydınlanma getirecek darbeyi yemeyi beklemedim mi? Başarısız olduğuma dair bu şüpheden kurtulmam yıllarımı aldı. Bunu söylerken, zihnimde kozadaki bir tırtıl görüntüsü var. Kozasından çıkan güzel bir kelebeği izlediyseniz, bu uzun ve zor bir süreçtir. Sıkışık halde hareket eder. Koza, güvenin bedenine tutunur. Son bir kez çırpınıp, son itişler sayesinde kendisini çıkarana kadar.” Jane Stork/Ma Shanti B

GİRİŞ :

Diziyi izlemiş olan karşı cinsten iki kişinin diyaloglarına şahit olacağız az sonra. Kız kısmını K ile, erkek kısmını E ile adlandırıyorum. Karmaşa olmasın.

K-İzledin mi?
E-Şimdi bitti. Neymiş bu Osho böyle?
K-Biz kızken fakülteye giderdik, kendisini çok severdik. Aslında ben sevmezdim. Aslında ben hiç Osho okumadım bile ama dedim ya arkadaşlar severdi ve ondan çok çok ve sık sık bahsederlerdi. Öyle ki insanı sıkacak ve okumadığı için dışlanacak kadar.
E-Anasının gözüymüş. Sizi bile etkilemiş bak, kaldı ki müritleri ölüyordu bunun için. Başta da Sheela. Kıllı göğsü filan deyip durdu…herifi yakışıklı sanırsın bir de. Halbuki tipsizmiş be.
K-Bambi gözleriyle yaptı herhalde!
E-Neyi pardon?
K-Etkileme işini!
E-Öyle olsa bambi gözler derdi Sheela, kıllı göğsü değil.
K-Jane Stork gözlerinde kaybolmaktan filan bahsediyordu ya…
E-Onu da anlamak mümkün değil ki. Evliliği kötüye gidiyormuş, bir oğlu olmuş, sonra mutsuz olmuş, sonra Bhagwan’ı görmüş, gözlerine vurulmuş. Hatırladım bak şimdi. Ah siz kadınlar, çok tehlikeli bir türsünüz. Unutmuyorsunuz hiçbir söyleneni. Koskoca Osho bile ne çekti Sheela’dan!
K-O kıllı maymun kızcağızı kullandı.
E-O da kendini kullandırtmasaydı. Hem karşılıklıdır bu işler.
K-Klasik erkek söylemi. On altı yaşında babasının teşvikiyle kapısına götürülmüş. Ne yapacaktı oncacık kız?
E-Çoraplı ayağının üzerine tokyo giyen bir adamdan bu kadar etkilenmiş… demek etkileneceği varmış.
K-Safmış çünkü. Safsındır o yaşlarda. Sonra da bir sürü sorumluluk yüklerler sırtına. Tüm cehaletinle ne yapacağını bilmeden saldırırsın oraya buraya.
E-Sakin.
K-…im. Zaten.
E-Dişlerin gıcırdıyor ve Sheela’ya dönüşüyor gibisin azar azar. Lütfen. Kunduz yemek ya da zehirlenmek istemiyorum gece gece.
K-Peki ama beni provoke etmezsen sevinirim.
E-Ya birbirini provoke eden zavallı Oregon halkına ne demeli?
K-Antelope’lular mı? Zavallı bir halleri yoktu bence. Sadece azınlık kaldılar. Statü kaybından korktular. Hem hep Amerikalılar mı işgal edecek her yeri? Sorsan Kızılderili topraklarıdır oralar. Hayatlarının hiç değişmemesini isteyen, bir avuç geleneksel beyaz Amerikalı. Birbirini gazlaya gazlaya Oregon’dan çıkan tüm savcılara ağladılar gel bizi kurtar diye. Babalarının eteğine yapışan sümüklü çocuklar gibiydiler.
E-Ya ne yapacaklardı? Zavallı yaşlı teyzeler gece gece kulaklarına tıpa mı taksalardı sevişme seslerini duymamak için? Ya o FBI görevlisine ne demeli. İki ay ne çekmiş be adam? Bunlar ortalık yerde sevişirken, adam mecbur işini gücünü yapmış.
K-Gerekiyorduysa tıpayı taksalarmış. Gerekmiyorduysa bakmasaymış.
E-Allah Allah. Sen bayağı… İlk iki bölümde bunları iyiniyetli bulmuştum ben de ama adamlar kunduzları blenderdan geçirip şehrin şebeke suyuna filan karıştırdılar yahu.
K-Kunduzlara çok yazık olmuş tabii.
E-… Bence bu tartışma çok gereksiz biliyor musun?. Survivor Adası’na düşmüş ünlüler ve gönüllüler gibiyiz.
K-Bir dahaki sefere İstanbullu Gelin’i izler tartışırız. İster misin?
E-Tartışılacak ne var ki orada?
K-İzleyince söylerim. Ada’ya gelince para için pul için, neyse ne. Ne çok zavallılık var orda da. Bak ne diyeceğim, çok uzun zamandır düşünüyorum da, perdenin arkasında kalan eller dışında insanoğlu çok zavallı aslında. Bize uygun olmayan rolleri oynuyoruz. Çoğumuz beş parasızız. Bir şeylere tutunmaya çalışıyoruz, sonra tutunduğumuz şeyin bize daha çok muhtaç olduğunu görüyoruz. Herkes bir politikacının peşinde, parti derdinde, olmadı şarkıcı türkücüye erişme derdinde.
E-Herkes aynı ki.
K-Herkesin aynı olması, bunu benim de kabul ettiğim anlamına gelmiyor. Ben kendim kendimi değersiz ve yetersiz buluyorum. Her konuda.
E-Nedenmiş o? Sen benim için çok değerlisin.
K-Öyle mi dersin? Her ayrıldığımızda birini buldun.
E-Hep sen oldun terk eden.
K-Neden diye sormadın ki hiç!
E-Neden?
K-Çünkü fazla bir arada durmak seni sıkıyordu. Benimle mutluydun ama her zaman değil.
E-Çok incesin, çok naziksin. Çok teşekkür ederim. Bunu düşünerek beni defalarca terk etmene anlam vermeliydim. Belki de bir komün hayatı sana benden daha iyi gelir.
K-Öyle bir komün yok etrafımda. Tarikatlarda da Arapça ibadet, bir sürü itaat filan…bana dayanamaz onlar. Ben de onlara. Gördük bir yaz günü başımıza yağanları. Atatürk’ün yolundan çıkarlarsa olacağı o… Bir de bu usta çırak ilişkisinde hep sakat bir taraf var gibi geliyor. Bir süre sonra fazla müdahale kadı kızını bile usandırır. Hem usta neye göre usta yani? İki çift doğru söz söyleyebiliyor diye mi? Felsefe masterı yaptı diye mi? Senden daha olgun diye mi? Yirmi yaşında gözünde büyütürsün sadece herkesi.
E-Asiliğini bilirim. Söyle bakalım bir dahaki sefere ne zaman terk edeceksin beni?
K-Gözlerinde bana bakarken görmeye alıştığım parıltı ne zaman biterse, o zaman.
E-Sheela da mı senin gibi o parıltıyı görmez olmuştu dersin?
K-Olabilir.

78F67482-3718-42E7-8893-D653661A49A4

WILD WILD COUNTRY :

Netflix’in çok yeni tarihli, vizyon yüzü görmüş altı bölümlük bir belgesel dizisi “Wild Wild Country”. 15 Temmuz 2016 darbe girişimi üzerimizden silindir gibi geçmişken ve geride bıraktığı toplumsal travmayı atlatmaya çalışırken, ne yapıp edip önyargılardan arınarak izlemek gerekiyor bir başka vahşi vahşi ülkede yaşanmış gerçekleri. 15 Temmuz bir silahlı darbe girişimiydi, herhalde Osho Pentagon’u ele geçirmemişti derkenki müstehzi ifadelerinizi görmezden geliyorum. Usta mürit ilişkisine ışık tutması açısından öneminden bahsediyorum burada. Birin binlere, binlerinse ülkenin dört bir yanından akın akın Oregon’daki çiftliğe gelerek, müritliğe evrilişlerini izledik aşama aşama. Kitapları milyonlar satmış ve halen daha satmakta olan bir adamın parlak aurası sayesinde oluşturduğu müritlerle ülkesi Hindistan’dan kilometrelerce uzak olan Anayasası’ndaki özgürlük vaadine güvenerek geldiği bir başka ülkede kendi cumhuriyetini kurup, saklı cennetini kuldan ve gazetecilerden sakınmadan toplum önünde sergileyişini ve de en nihayet iç karışıklık, dış baskı, vs. vs. sonucunda yaşananları gördük bir solukta. Bir döneme tanıklık ediyoruz, bir çatışmaya, çapı ülkeyi aşmış, sınırları Avrupa’ya kadar uzanan bir hayalin, eski ve yeninin, geleneksel ve aykırının bir araya gelemezliğinden, önyargılardan, küstahlıklardan, başkaldırışlardan, insanın içindeki güçten, potansiyelin ortaya çıkarılmasından başka daha da pek çok şeyden bahsediyor Wild Wild Country. İster din deyin, ister tarikat, başındakine ister usta deyin ister şarlatan, sonunda radikalleşmeye mahkum bu tip organizasyonların ve yaşanan komün hayatının ne noktalara geldiğini görüyoruz. İyi niyetli de olsalar, cumhuriyet kurmanın ve o cumhuriyeti yönetmenin pek de kolay bir şey olmadığını da görüyoruz. Dünyanın neresine giderseniz bu böyle, insanlar güç için, para için, adanmışlık için, kollektivizmin gücüyle kendini iyi ve güvende hissetmek için ya da özgür cinsellik için pervane misali mumun etrafına üşüşüyorlar. Dünyanın tüm kaybolmuş ruhları ya bu uğurda yanıyorlar ya da bir köşede dünyanın onları keşfetmesini beklerken ziyan oluyorlar. Bu dizi bu arayışın hikayesi en çok da. Herkes umduğunu bulabiliyor mu peki? Elbette ki sonu hayal kırıklıklarına uzanan hayat yolculuğunda tekamül oluyorlar. Tutundukları kozalardan güzel birer kelebek olarak çıkıp uçmaya başlamaları ise kelebek için sonsuzmuş gibi görünen birkaç gün oluyor sadece ve sadece.

76300432-56AD-4CD9-A8E7-53416A7CDDB9

BCB6494A-0A49-42D4-948A-D637C5729800

Dizi altı bölümden oluşuyor oluşmasına ama hiçbir bölümüne isim verilmemiş. Altı bölümden oluşan bu diziyi bir film gibi izliyorsunuz eğer hiç ara vermezseniz. 1981 yılında etraf karlarla kaplıyken başlıyor dizi. Oregon eyaletinin Wasco Bölgesi’nde yer alan bir şehir olan Antelope’da geçiyor hikayenin tümü. Issızlığın ortasında, sessiz, küçük bir yer burası. Elli kişiden oluşan bir nüfus var Antelope’un içinde yaşayan. Dolayısıyla herkes birbirini tanıyor, anlaşıyor ve yardımlaşma var. Toplu mangal partileri yapan, işçi sınıfından olan, hayatlarında ilk defa, o da Antelope’da ev sahibi olabilmiş, son yıllarını huzur içinde geçirmek isteyen bu mutlu azınlığın saadetinin, bir başka mutlu azınlık tarafından bozulması ise an meselesi. İzole bir hayat yaşayan halkın huzurunu bozansa yakınlardan çiftlik alan zenginlerin Rolls Royce’lu gurusu olarak bilinen ve bu topraklarda bir tarım komünü yaratacağı söylenen Bhagwan. Aradan geçen neredeyse kırk yıla rağmen, bugün bile tripadvisor’a baktığınızda Antelope’a en yakın otelin 27 mil uzaklıkta olduğunu ve iki restorandan ibaret olduğunu, etraftaysa yapacak hiçbir şey olmadığını görüyorsunuz. Hobi olarak avlanan bir halkı var içinde. Şimdiyse kırmızı halılar döşeniyor Bhagwan’ın geçeceği ve halkı selamlayacağı yerlere. Prefabrik evleriyle koyuluyorlar yola. Çölün ortasında 50.000 kişilik bir şehir kurulacağı söylentisiyle, çıkacak kargaşaya zemin hazırlanıyor halk arasında. FBI tarafından Amerikan tarihindeki en büyük zehirleme, telekulak ve göç yolsuzluğu olarak nitelendiriliyor sular durulup, olaylar kapandığında. Bhagwan Shree Rajneesh, nam-ı diğer Osho, oluşabilecek bütün önyargıyı karşısına alarak, özel sekreteri, komünü, manikürlü elleri ve milyon dolarlık saatleriyle dört yıl boyunca hiç çıkmadığı Pune’daki Ashram’dan bir gün ansızın uçağa atladığı gibi geliyor Antelope, Oregon’a. O yıllarda Osho ellisinde. Gençken durdurulamayacak bir gücü olan genç adam, Hindistan’dayken, ilk önce küçük gruplara seslenir ve bu topluluklardan mürit edinirmiş. Genç yaşta kendi kitaplarını yazmış ve kısa bir süre içinde de bir rock star gibi karşılanır hale gelmeye başlamış daha büyük kalabalıkların önünde. Öğretileri Batı’da ses getirir olduktan sonra, nükseden alerjik rahatsızlıkları yüzünden Bombay’dan Pune’a taşınmış ve bundan sonraki nihai hedefi uluslararası bir komün kurmakmış. Her gelenin kendini buraya ait hissettiği, sanki eve geldik dedikleri, huzuru buldukları, gecekonduların orta yerindeki Ashram’daki hayatın sosuysa cinselliği reddeden eski guruların aksine, Bhagwan’ın bu konularda son derece esnek olmasıymış. “Açılımlar yapan, yenilikçi Bhagwan.” Vietnam kapıdayken, New Age uyanışının bir parçası oluvermiş bu sayede o tarihlerde. Meditasyonu bir ürün olarak pazarlayıp, finans işinden de anladığından, komüne devamlı surette gelir gelmediği takdirde, masrafların altından kalkamayacaklarının da bilinciyle büyümek için ilk adımları atması uzun bir zamanını almamış zaten.

E5BA2396-31C1-46CA-92FA-4D8CEDB7AE3E

ÜSTAT BHAGWAN ve ÖZEL SEKRETERİ MA ANAND SHEELA :

Sheela on altı yaşındayken tanıştırılıyor Bhagwan’la ve o yıllarda Osho’ya Bhagwan deniyor daha. Babası alıp götürüyor onu Bhagwan’ın huzuruna. Bir apartman dairesi burası ve babası ona uzun yaşadığı takdirde onun ikinci Buda olacağını söylüyor yüksek bir inançla. Görür görmez çok farklı hisler içinde yaklaşıyor ona Sheela. Zihninin eridiğinden, tekamüle ermekten, onun güzel kıllı göğsünden filan bahsediyor röportajında. Öl dese ölecek bir hale getiriyor Bhagwan onu. On altı yaşında babam beni Bhagwan’la ya da herhangi bir guruyla tanıştırmadığından(umarım sizi de) ve kayıtsız şartsız itaat biraz çevre koşullarına, biraz aile durumlarına göre değişen bir şey olduğundan, on altı yaşındaki Sheela kızımızın da babasının tesiriyle, kısacası ailesinin onayı ve desteği sayesinde Bhagwan’a karşı böyle bir teslimiyet içine girdiğini anlıyoruz. Bhagwan’da ondaki kıvrak zekayı ve organizasyon yeteneğini görmüş olacak ki, her işini onun emin ellerine teslim ediyor bir süre sonra. Tüm komünü bir genç kadının yönetimine bırakıyor ve kendisi basınla konuşmayı da reddederek sessiz bir Tanrı gibi suskunluğa bürünüyor. Bundan sonra tek adamın arkasındaki tek kadın Sheela oluyor. Hinduizm ve meditasyonun birleşimi olan ve Bhagwan tarafından icat edilmiş olan(doğru kelimeyi bulamıyorum, yaratılmış mı deseydim) Dinamik Meditasyon’u deneyimlemek ve öğretmek Sheela’nın işi olmuyor hiçbir zaman. Kendi itiraf ettiği üzere, ben çalışmaktan anlardım diyor. Pazarlamaya ve kapitalist yöntemle çalışan bir topluluğu çekip çevirebilecek kabiliyete sahip, kendini dinlemeye değil. Gerekli olan miktarda para, ev ve yeni arazi gereksinimini karşılamak üzere sayıları 3000 ila 4000 arasında değişen Sanyasin’den borç alarak getirdikleri kart sistemi ile banka ve nakit akışını sağlıyorlar ilk önce. Bundan sonraki ilk hedefleri olan Sanyasin şehrini kurmak içinse tüm dini inançları uygulama hakkını veren özgürlükler ülkesi ABD biçilmiş kaftan oluyor. Ülkesinde artık birer tehdit olarak görülemeye başlanan Bhagwan ‘ın Amerika macerası böylelikle başlıyor.

 

Hiçliğin coğrafi bölgesi olarak addedilen Wasco Bölgesi’nde sokakta yan yana yürüyen beş kişiyi bulamazken, 25.000 hektarlık alan üzerine inşa ettikleri ve bir de isim verdikleri Rajneeshpuram’ı bir vahaya çeviriyorlar adeta. Kutsal Kitaplardaki, kutsal ağızlardan çıkma, kutsal metinlerde yazılanlara benzer bir dayanışmayla kuruluyor şehir, tam da çölün ortasında. Bir tür tapınak şehri inşa ediyorlar. Ayrıca bir butik, pizzacı, banka, yaklaşık 10.000 kişiyi barındırma kapasitesine sahip bir meditasyon binası, havaalanı, baraj, alışveriş merkezleri kuruyorlar. Bunu da basına açıyorlar, çünkü yaptıklarıyla gurur duyuyorlar ve bu çalışmalarından ötürü beklentileri bir adet Nobel ödülü. Öte yandan basına yansıyan, farklı yaşam şekilleri olan, sokaklarda sarılan, öpüşen çiftlerin varlığı, Bhagwan’a yakıştırılan seks gurusu lakabı, muhafazakar Hıristiyan halkı delirtiyor. Kültürlerinin yok olacağının, kırsal bir topluluk olarak tarikat tarafından ele geçirileceklerinin endişesi içine düşüyorlar. Hayattan pek fazla beklentisi olmayan, sadece huzur içinde ve sakin bir yaşam bekletisi içindeki emekli insanlar için komün hayatı, çıplak güneşlenme alanları ve özgür seks fikrini bünyeleri kaldırmıyor. Bu arada Antelope tam olarak şehirleşemediğinden arka plan sesi yok. Yani tüm gece onları aynı odada gibi duyabiliyorken ve kimi yaşlılar yatak odasını bu insanlarla paylaşmaktan memnun olmazken, ne yazık ki önlerindeki ilk seçimleri de kaybediyorlar. Seçim ertesinde kaldıkları otelleri bombalanan Rajneeshee’ler ve Antelope sakinleri bu noktadan sonra ciddi ciddi karşı karşıya geliyorlar. Kendilerine silahlı muhafızlardan oluşan bir birlik oluşturuyorlar misilleme olarak. Sheela basın yoluyla hedef haline geliyor ki bunda kendi sert söylemlerinin de payı var. Şoke edici olmayı öğrenirken, doğasının bir parçasının da buna kolayca uyum sağlamaya hazır olduğu söyleniyor ve öyle de oluyor. Odak noktası haline geliyor zamanla. Onu fırını olmayan Hitler’e benzetiyorlar. Tüm bunlar reklamın iyi ya da kötüsünün olmadığı ve getirisinin uluslararası kitap satışlarından elde edilen gelirler olarak döndüğü düşünülecek olursa, başarılı olmuş oluyor. Bok gibi para kazanıyorlar, festivaller sayesinde geçinip büyüyorlar. Antelope yağmur duasına çıkmışken, her tür olumsuz hava koşuluna rağmen 15.000 kişi dolduruyor festival alanını. Antelope sessizliğe bürünmüşken, Bhagwan krallar gibi karşılanıyor. Ama herkes için geçerli olan dünyanın güllük gülistanlık olmadığı ve çıkışlar kadar inişlerin de olacağı gerçeği onlar için de geçerli oluyor bir süre sonra. Federallerin iyice dikkatini çeken komüne karşı ABD’nin kurumları devreye giriyor bu sefer. Komünün yok edilme fikriyse Sheela’yı çılgına çeviriyor. Savaş açıyor tüm Amerika’ya. Henüz Bhagwan’la ters düşmemişler ve tüm bu fikirlerin ata babası da bizzat Bhagwan’ın kendisi iken,  Amerika’nın dört bir yanına gönderdikleri müritleri misyonerler gibi çalıştırarak, hiç olmadı broşür dağıttırarak, 7.000 evsizi çiftliğe getiriyorlar. Daha önce dünyada benzeri görülmemiş bu olay, aslında bir meydan okumaya dönüşüyor. Şimdi yerleşik düzene savaş açma sırası onlara geliyor. Bu işten kısa bir süreliğine de olsa karlı çıkan evsizlerse toplum hissini tadıyor, benimle ilgilenen de varmış diyorlar, hayatlarında böyle bir lüksleri olmamış çünkü hiç. Hepsi teker teker sağlık kontrolünden geçiriliyor.

Amerika kalbini kaybetti. Kalbi artık burada, Rajneeshpuram’da. Dışarıda değil. Rajneeshpuram artık Amerika’ya: “Bize yorgunlarınızı, fakirlerinizi, özgür olmak isteyen evsizlerinizi getirin. Onları Ellis Adası’ndaki gibi aşağılamayacağız. Chicago ve New York’taki gibi fabrikalara koyup köle gibi günde 12 saat çalıştırmayacağız. Onlara saygıyla yaklaşacak, güzel evler vereceğiz. Biz buna sahibiz. eğer Amerikan ve demokratik olan bir şey varsa, o Rajneeshpuram’dır, dış dünya değil. Burası evimiz ve onu çok seviyoruz.” Bir Rajneeshee

“Bir an önce kıçınızı kaldırmazsanız, boynunuzda Bhagwan resmiyle dolaşmak zorunda kalacaksınız.” Kızgın bir Oregon’lu

Öte yandan tüm bu evsizler önlerindeki seçim için birer seçmen demek. Bu şekilde Wasco’yu kolaylıkla ele geçirebilecekler. Fakat seçim kurulu(korkudan) yeni seçmen kayıtlarını kabul etmeyeceklerini bildirince, evsizlerle uğraşmak masraf ve dert olduğundan, bir de Sheela öfke sorunu olan bir evsiz tarafından saldırıya uğrayınca, Rajneeshee’lerin yavaş yavaş fetret dönemine girmiş olduklarını anlıyoruz. Antelope’luların bir sonraki problemi de çiftlikten gönderilen ve başıboş kalan evsizler oluyor bir de. Öte yandan Sheela yine rahat durmuyor. Wasco’da Salmonella salgını başlıyor. 750’den fazla kişi gıda zehirlenmesi teşhisiyle hastaneye kaldırılıyor. Rajneesh tıp merkezi hedef gösterilirken, eşi Godfather’ın yapımcısı olan zengin bir kadın olan Hasya yavaş yavaş komünün içine giriyor ve Sheela’yı ekarte ediyor. Sheela ise geride Bhagwan ve tüm komünün ona karşı beslediği nefrete karşılık, on beş yirmi kişilik grubuyla beraber uçağa binip çiftliği terk ediyor. Almanya’da yepyeni bir hayat var bundan böyle onları bekleyen. Dört yıldır var olan komün iki ay boyunca FBI ajanlarına, savcılara ev sahipliği yapıyor. Sheela ve Bhagwan’sa farklı kıtalardan nefret dolu söylemlerde bulunuyorlar birbirlerinin ardından. Ve Bhagwan uzun zamandan beri ilk defa kırık İngilizcesiyle Sheela’nın gidişinin ardından televizyon programlarına katılarak demeç vermek zorunda hissediyor kendini.

BA4CB86C-6FBF-4A48-A1A3-5E47E056FF77

87DC5CBC-F64F-4A85-9CB8-0ADAE3596A6D

Sürecin başlangıcında Sheela, Antelop’luları kıskançlıkla suçlarken, şimdi kıskançlıkla suçlanma sırası Sheela’ya geçiyor Bhagwan tarafından. Hedefiyse Sheela. Aynı zamanlarda Bhagwan yine bir ilke imza atıyor, Nietzschevari bir tavırla kendi kurduğu din olan Rajneeshizm’i öldürüyor, insanlarını özgür bırakıyor kendince. Bu akılcı karar sayesinde iyice inişe geçen kariyerini, televizyon ekranlarında çizilen karizmasını unutturuyor sevenlerine. Bhagwan ölüyor, yerine Osho doğuyor küllerinden. Tüm bunlar, döneminin en tartışmalı figürlerinden olan Osho elleri kelepçeli vaziyette tutuklanıp uçaktan uçağa, eyaletten eyalete sürülenip, en nihayet Federallerle yaptığı anlaşma sayesinde, Yüksek Mahkeme’ye gitmeden sınırdışı edilerek Amerika’dan gönderildiği zamanlarda ve hemen sonrasında gerçekleşiyor. Hindistan’daki tartışmalı ölümünden sonra mirasının ne olduğu ise bir muamma oluyor. 59 yaşında ölüyor. Geride ona ve öğretilerine adanmış topluluklar bırakıyor. Elli farklı dilde basılan kitapları da bir çok baskı yapıyor dünyanın dört bir yanında.

SON SÖZ : Nerrrde çokluk ordaaa bokluk. Bir sürü insanla…haytalık, ekmek elden su gölden, kolay kız düşürme hayalleri, kocamla yapamıyorum kiminle ne yaparım serüvenleri filan tamam da, bir sürü insan diyorum hani… Herkesin yürüdüğü yoldan yürünemeyeceğini, yoksa kişinin sıradanlaşacağını, herkesin aklının herkese uymayacağını, sonunda muhakkak çatışmalar yaşanacağını, usta usta diye diye uğruna öldüğün adamın da bir gün geldiğinde elleri kelepçeli bir vaziyette tüm zavallılığıyla gazetecilere gülümsemeye çalışarak mahkeme önüne çıkabileceğini ve de ölümlü olduğunu unutmamak gerekiyor. Master master diye sokaklara fırlayacağına, gir bir ustanın yanına öğren zanaatini kolayca. Kimsenin kimseye akıl verecek hali yok bu dünyada. Herkes aynı. Kişisel gelişim saçmalıklarını okuyacağına, roman oku, şiir oku hiç olmazsa. On sıradan kitap okuyarak insanların hayatlarını değiştirebileceğin türde zırvalıklar yazar, ciltletir, böbürlenir durur sosyal kelebekler. O sosyal kelebeklerin de ömrü kaç gün eder? Proust onlarca kere reddedilmişti Kayıp Zamanın İzinde’yi bastırmadan evvel, bir o kadar yıl sürdü seriyi tamamlaması. Beni değil, Proust okuyun. Hiç olmazsa “gerçek” bir yazar tanımış olursunuz. Avucunuzun izindeki zamana hükmedebilirsiniz belki de onun bir cümlesi sayesinde. Bir saniyeliğine olsa bile.

Senin aklına mı kaldık diyenlere diyorum ki; ben demiyorum ustam diyor diyorum, içimdeki usta diyorum, şaka diyorum. Altı buçuk saat boyunca insanların çıldırışlarını izledikten sonra, azıcık da benim çıldırma hakkım olmalı diyorum. Toplu yoga, toplu meditasyon, toplu seks, her şey toplu mu yapılırmış diyorum(tam çıldırdım ama iyi geldi). Öte yandan muhafazakarlığıyla bilinen, FBI’ın taktığını yaktığı Amerika’da bu tip oluşumlara neden tüm dünyadan daha çok bu topraklarda rastlandığı da ayrı bir tartışmanın konusu olsa gerek.

2589C8D8-E8AB-4ED1-9F47-D02FD095A263

 

 

ANNIHILATION : YOK OLUŞ

0F6B3199-B901-4371-9AAD-B7C968CEACDB

ANNIHILATION : YOK OLUŞ

“Bir psikolog olarak, bence, intiharı kendine zarar vermekle karıştırıyorsun. Nerdeyse hiçbirimiz intihar etmeyiz. Nerdeyse hepimiz kendimize zarar veririz. Hayatımızın bir döneminde, bir şekilde içki ya da sigara içeriz. İyi giden işimizi bozarız. Ya da mutlu giden bir evliliği. Ama bunlar karar değildir, daha çok dürtüdür. Hatta belki de sen bile daha iyi açıklayacak donanıma sahipsindir. Sen bir biyologsun. Kendine zarar vermeye programlı değil miyiz? Her hücreye kodlanmamış bu?” Dr. Ventress

Üç kitaptan oluşan serinin ilk kitabının uyarlamasıyla karşı karşıyayız. Alex Garland’ın Ex Machina’dan sonra ikinci defa yönetmen koltuğuna oturuşuna şahit olsak da, öncesinde sektörde senarist olarak çalıştığını, Hollywood öncesinde ya da eş zamanlı olarak da aralarında DiCaprio’nun başrolünde oynadığı ve Danny Boyle’un çektiği The Beach ve Türkçeye Dördüncü Boyut adıyla çevrilen Tesseract adlı kitapların yazarı olarak epey nam saldığını ve benim de nihayetinde bilim kurgudan anlamadığım, pek ilgilenmediğim, bu boşluğu ise Stephen Hawking okuyarak değil de, iyi bilim kurgu filmler izleyerek kapatmaya çalıştığımın canlı kanıtı olarak karşınızda kendisi ve de ikinci yönetmenlik denemesi olan filmi var. İlk filmiyle rüştünü ispatlayan Garland’ın ikinci “denemesi” demekse son derece hatalı, çünkü yine başarılı. Yapmış ve de olmuş. İyi bir film olmuş Annihilation. En kestirme tarafından.

ECEBE90E-20AF-45B5-B67E-4BF91AD2F8F7

Elbette Netflix var yine işin içinde. Paramount ve Skydance ortak yapımı olan film izole edilmiş bir odanın içinde bir sandalyede oturmakta olan Lena(Natalie Portman)’yla aynı havayı bile solumaktan çekinen ve bu yüzden maske takmış özel kıyafetler giymiş üç adamdan oluşan ekibin liderinin sorduğu sorulara verdiği cevapları dinlerken başlıyor. Lena’nın zaman kavramının farklı algılandığı bir yere gittiğini ve sadece kendisinin dönebildiğini, kalan dört ekip arkadaşınınsa öldüğünü anlıyoruz sorulan sorulara verdiği yanıtlardan. Lena, John Hopkins hastanesinde biyoloji profesörü. Araştırma alanı hücrenin genetik olarak programlanmış yaşam döngüsü. Öncesindeyse yedi yıllık askerliye geçmişi var. Tıpkı özel bir görevle giden ve bir daha dönmeyen kocası gibi. Üzerinden bir sene geçmiş olmasına rağmen Lena üniversitedeki işini aksatmasa da sosyal hayata katılmayı reddediyor. Örtülü bir şekilde kocasının yasını tuttuğunu görüyoruz. İş arkadaşı Dan’in davetini yatak odasının duvarlarını boyamak uğruna reddettiği gün, kocası Kane çıkageliyor ansızın. Tıpkı bir yabancı gibi hareket ediyor. Nerede olduğundan, nasıl döndüğünden güçlükle bahsedebiliyor. Evin dışındaydım derken, odanın dışında olduğunu ve Lena’yı görüp tanıdığını söylüyor. Gördüğü bir fotoğrafın peşinden gelmiş gibi konuşuyor adeta. Bir anda başlayan iç kanaması yüzünden Lena, Dan’i çağırdığı ambülansla acilen hastaneye kaldırırken, polis escortlarınca önleri kesilip uyuşturulan Lena bir labaratuvar ortamında açıyor gözlerini. Psikolog olan Dr. Ventress kocasının hangi görev üzerinde çalıştığını anlatıyor ona. Bir ulusal parkın içinde üç yıl önce başlayan dünya dışı bir olayda bir fenerin parıltı denen bir şeyle kuşatıldığını, sınırının git gide büyüyüp genişlediğini, o kadar ki bölgelere, şehirlere, eyaletlere yayılmasından duyulan korkudan ötürü ekiplerin olay yerine gönderildiğini, fakat hiç kimsenin geri dönmediğinden bahsediyor. Geriye dönen tek kişiyse Kane. O da ölüm kalım mücadelesi vermekte aynı dakikalarda. Lena önlenemez merakıyla, askeri geçmişini de hesaba katarak Parıltı’ya gitmeye karar veriyor. Dr. Ventress’le beraber beş kişilik ve kadınlardan oluşan bir ekip oluşturuyorlar. Bir psikolog, bir biyolog, bir jeomorfolog, bir fizikçi, bir de sağlık görevlisi olan bu beş kadının trajik bir de geçmişleri var böylesi ölümcül ve belirsiz bir görev için gönüllü olmalarının altında yatan neden olarak. Bu beşliden biri olan Sheppard mükemmel bir hayatı olan birinin böyle bir görevi asla kabul etmeyeceğini, ekipteki herkesin sorunlu tipler olduğunu söylüyor. Kendisi lösemiden kızını kaybetmiş. Hem güzel kızımı hem de eski halimi kaybettim diyor. Anya bir bağımlı imiş. Josie ise yaşadığını hissetmek için hunharca kollarını doğramış, o yüzden de hep uzun kollu giyiyor. Dr. Ventress’inse ödün verecek kimsesi yokmuş. Ne aile, ne çocuk, ne de arkadaş. Aynı zamanda ileri evre kanser olan kadının zaten ölmeden dönemeyeceğini öğreniyoruz sonradan. Bu beşli silahlarını kuşanıp Parıltı’ya giriyorlar. Sonrası bir Alien ya da Predator hikayesine dönüşür mü derken, olaylar hiç de ve de iyi ki de öyle gelişmiyor ve Annihilation benzersiz bir noktaya doğru ilerliyor. Ekibin ispat etmesi gereken şeye gelirsek, Parıltı’da neyin ters gittiğine dair var olan 2 teoriyi çürütmek ya da birinden birini elemek olacak. Bir şey var onları delirten orada ya da o şey onları delirtip birbirini öldürtüyor. Filmin sonunda sizi tatmin edecek bir cevap alıyorsunuz ve siz o yolda adım adım ilerledikçe, taşlar yavaş yavaş yerli yerine oturuyor nezaketle. Yakınlarda izlemiş olduğum için yine bir kitap uyarlaması olan Altered Carbon’la karşılaştırıyorum Annihilation’ı ve diğerinde bulamadığım nezaketi, inceliği, bu filmde buluyorum. Mortal Combat vari uzuun dövüş sahneleri yok mesela bu filmde ve ben de kim oluyorum da bir filmi bir diziyle mukayese ediyorum sırf türdeş oldukları için! Altered Carbon’dan da bir film yapılabilinirdi pekala. Tercih yapımcıların meselesi olabilir bu aşamada.

En sevdiğim tür olan suç filmlerinde her zaman var olan bir suç’un faili olan suçlu/lar kadar, bir de olmazsa olmazı vicdan girer devreye hem de kısa bir süre içinde. Filmde kimyası çok tutmuş ve karı kocayı oynayan Nathalie Portman ve Oscar Isaac’in yolunda giden evlilikleri de taraflardan birinin günaha bulaşmasıyla çatırdamaya başlamış çoktan. Lena’nın hiç geçmeyen vicdan azabının sebebi yine kendisi. Kocasını aldatmış çünkü. Belki sıkılmış, her şey fazla rutinmiş çünkü, her şey fazla iyiymiş, normalmiş, sıradanmış. Belki de çavuş olan kocası ona az gelir olmuş, yetmez olmuş çünkü yeterli entelektüel paylaşımlar içinde değillermiş. Tıpkı üniversiteden meslekdaşı ve kaçamak yaptığı kişi olan Dan’in söylediği gibi. Ve aynı Dan’in karımı seviyorum, onun bir suçu yok sözüne karşılık, Kane’in de bir suçu olmadığını biliyoruz. Lena’nın duyduğu suçluluk duygusundan ötürü, Kane onun ilişkisini öğrenip yüzüne vurmasa da, böylesi belirsiz ve tehlikeli bir göreve gönüllü gitmesinin altında yatan neden çıkıyor ortaya. Dediğim gibi taşlar yavaş yavaş yerine oturuyor ve  Kane’in yürüdüğü yollardan yürümek sırasıysa Lena’ya geliyor şimdi. Adım adım takip ediyor kocasının izlerini. Bir bilim kurgu olmasından öte vicdan azabını en sade ama şiddetli bir dille anlatan bir alt metni vardı filmin ve yavaş yavaş ilerledi çözülene dek. Lena, Kane’in bir insan olarak neler çektiğini anladı bu yolculuk sayesinde. Diğer gönüllülerin yaptığı gibi içe yapılan bir yolculuktu onunkisi de ve özellikle bu nedenden ötürü ben filmi çok çok beğendim. Sessizce terk etti Kane Lena’yı. Öyle de dönüverdi bir anda. Bir başka Kane olarak. Başkalaşmış, unutmuş, bir başka bedende yeniden doğmuş gibi. Bu halinse her iki taraf için de en kolay hazmedilir yol olduğunu hissediyorsunuz içten içe. Mutlu bir son var yani taraflar için en olmadık şekilde. Filmin devamının geleceğini ise Lena’nın kendi kanını kontrol ettiği üzere şey’in içine girmiş olduğunu söyleyişinden anlıyoruz.

Yan karakterlerden biri olan fizikçi Josie beş kadının arasında en ürkek mizaca sahip. Fakat mantığıyla kendisi için en doğru kararı veren de o oluyor sonunda. Hissetmek için kollarını doğrayan genç kadın ne geride bıraktığı eski hayatına geri dönme gayretinde, ne Ventress gibi yüzleşme isteği var önündeki her neyse, ne de Lena gibi savaşmak tek gayesi. Hiçbir gayesi yok gibi. O yüzden bırakıyor kendini. Ventress yüzleşiyor, Lena ise kendini geri dönmeye mecbur hissettiğinden ne olursa olsun hayatta kalarak geri dönmeye bakıyor. Çünkü tecritte ve kendini bilmez halde olsa bile Kane ve akibeti var geride bıraktığı ve de sorumluluk hissettiği. Parıltı’ya yaklaştıkçaysa şiddetli bir mutasyon yaşanmakta olduğunu görüyoruz. Bitki ağaçlar tıpkı insan gibi büyüyorlar. Bedenler ve zihinler git gide dağılmaya başlıyor. Bir çeşit bunama yaşıyorlar, hafızaları siliniyor sanki. En çok da zaman algıları değişiyor. Çünkü Parıltı bir prizma ve her şeyi kırıyor. Sadece ışığı ve radyo dalgalarını değil, hayvan DNA’sını, bitki DNA’sını ve insan DNA’sını da kırma özelliğine sahip. İlk kayıpları olan Sheppard ölürken, zihninin bir parçası onu öldüren yaratıkla bütünleşiyor. Korku, acı ve bilinmezlikle mücadele ederek ölürken, geride hayatta kalan tek parçası olan acı çığlıkları geçiyor yaratığa.

5E5B53B8-6B9B-442E-B642-9E5B03D61B03

Lena’nın suskun tavırlarının altında yatan nedeni bilen ve Lena üstü kapalı olarak sorduğunda da onu kırmadan cevap veren Dr. Ventress’in aksine, bir ilişki içinde olduğu Dan ona karşı çok daha acımasız davranıyor. Lena ilişkilerinin bir hata olduğunu söylerken, meselenin altında yatanın kocasının ilişkilerini öğrenmiş olmasından ötürü duyduğu vicdan azabı olduğunu öğreniyoruz. Çünkü iyi giden bir ilişkiyi, bir evliliği harcıyor durduk yere. Şimdiyse nefret ediyor kendinden. Suskunluğunun nedeni bunu paylaşamayışından ve kocasının olası Yok Oluş’una sebebiyet vermekten kaynaklı. Video çekiminde gördüklerinden sonra Kane’in neler çektiğini anlıyor. Genç adam kendini, hayatını sorgulamış durmuş görevdeyken. Şimdiyse aksi, tıpatıp aynısı var karşısında. Kendimi insan sanıyordum diyor, bir hayatı varmış bir zamanlar, şimdiyse bundan emin olmadığı gibi içinde dolaşan şey’e ve zihnine hakim olamıyor. Beyaz fosfor bombasının pimini çekiyor ve ondan var olan bir başka Kane’e, Lena’yı bulmasını öğütlüyor. Lena fenerin içinde Kane’den kalanlarla karşı karşıya iken beyaz fosfor bombasının giysileri yok etmeden beyaz bir ışık içinde havayla temas eder etmez tutuşup deride derin yanıklar oluşturan iç organları etkileyen bir askeri silah olduğunu hatırlatmakta fayda var. Kane’in intihar ya da kendini yok etmek için ne kadar zorlu bir yöntemi tercih ettiğini anlıyoruz bu şekilde. Filmin sonunda Lena’nın bir damlacık kanından çoğalan ve onu yansıtan dünya dışı varlığın iyi niyetli oluşundan, ondan öte bir niyetinin bile olmamış olabileceğinden, yok edici değil, bilakis kapsayıcı ve her şeyin niteliğini değiştirerek yeni bir şey yaptığını itiraf ediyor sakince karşısındakilere. Öyle ki bombanın pimini çekip, varlığın eline verdiğinde hiç tepki vermiyor varlık ona. Yanıyor usul usul olduğu yerde. Yakıp yıkan yok eden ve ne olursa olsun hayatta kalmak için her şeyi göze alabilecek olan tür insan yine de.

827D8648-E227-415E-A2CC-8608382AA7EB

D61F0A52-8626-4023-9446-0CD5BE0023EC

3DFD2B08-1054-4D30-8FAA-DDD3014679F5

Çook uzun zamandan beri ilk defa, kendimi, izlediğim bir filmdeki başrol oyuncusuyla özdeşleştirdim. Eylemlerimizin bir amacı vardır, nedensiz bir şey olmayacağından ötürü. Bizi o noktaya taşıyan kilit anlar vardır, bundan sonraki hayatımızı şekillendiren. Bizi yıkıma ya da bir nevi yeniden doğuşa, bir çeşit arınmaya götüren. Hatalar yaparız, bedeller öderiz. Tıpkı burada olduğu gibi kaybının izlerini takip edersin adım adım, anıların canlı bir şekilde seninle gelir. Kıymet vermediğin anlar mühim olur, kaybettiğinse aşk olur. Neyse ki Lena çoğumuzdan çok daha şanslı, çünkü ikinci bir şansa sahip. Sonunda ikisinin de ortak kaderi olan içlerinde gezen şey onları birleştiriyor tecritte olmalarına rağmen. Bir filmi özdeşlik kurduğunuzda daha çok sevebilirsiniz. Benim öyle oluyor genellikle. Kane rolünde Oscar Isaac’i her izleyişimde içim burkuldu. Lena gibi milyonlarca defa sormuşluğum var kendime neden neden diye. Jeff Vandermeer’in Yok Oluş’unun uyarlandığı aynı isimli kitap dışında Henrietta Lacks’ın Ölümsüz Hayatı’nın güzel Türkçe’mize çevrilmesini ümitle beklemekteyim en çok da. John Hopkins hastanesinde çalışan Lena ile, izinsiz ve habersiz bir şekilde kendisinden doku örneği alınan ve bu hücrelere Hela adı verilen aynı hastanede tedavi olan siyahi bir genç kadın olan Henrietta Lacks’ın isim benzerliği bana 2017 yılı yapımlı televizyon için çekilmiş kitapla aynı ismi taşıyan Primetime Emmy ödüllü filmi izlemek için de bir uyarıydı en azından. Okumaktansa bazen izlemek en kestirme yoldur ve herkesin bir yolu vardır, olmalı da. Başınızı ağrıttım burada gereksiz yere çok fazla.

C8E513BE-656B-433F-BE13-D23031790408

ÖPERİM GÖZLERİNDEN

20180209_160036-01

ÖPERİM GÖZLERİNDEN :

Öptüm yüzlerinden
Öptüm gözlerinden
Öptüm sözlerinden
En çok bir’inizin

Sen beni affet
Hayat beni affet
Hatalarım beni affet
Affet affet affet…

Yukarısı yaramaz
Aşağısı çıkmaz
Ortası hiç anlamaz
Kahreden derdimden

Tenimdeki tuzun
Dilimdeki ahın
İki hecedir adın
Silinmez ki anıların
Öperim gözlerinden.

 

 

 

 

SEVEN SECONDS : YEDİ SANİYE

4F0C5360-B426-4557-967B-D84AEFD7745E

SEVEN SECONDS : YEDİ SANİYE

“Yurt dışında ölsem kahraman olurum, kendi sokağımda mermi yesem serseri olurum.” Seth Butler

Tek başınaysan, eli pantolonunun içindeyken basılan salağın tekisindir. Birlikte polis olursunuz. Birlikteyseniz, tüm emniyet teşkilatı yargılanıyor demektir çünkü, ve hiçbir jüri asla tüm emniyeti suçlu bulmaz.” Savunma avukatı Sam Hennessy

“Tanrı bana vaaz vermemi söyleyene dek, ne berbat bir hayat yaşadığımı bilemezsin. Bu yolda bir şeyi çok iyi anladım. Hiçbir günah diğerinden daha büyük değildir.” Peder

İnsanın bağışlanmayı istemesi nedir iyi bilirim. Yaptığımız şeylerin affedilmesini istemeyi de iyi bilirim.” K.J. Harper

“Ölüsünü gördüğün bir çocuğun olmadığı takdirde, hiçbir şey bilmeyeceksin.” Acılı anne Latrice Butler

İcraata dökülmeyen vizyon, sadece bir halüsinasyondur.” Thomas Edison

Yine Netflix, yine Netflix, her yer Netflix. Kaçış yok anladık ki. Pedro Almadovar da anlamış ve kabullenmiştir belki şimdi şimdi. Jüri başkanlığını yapmış olduğu 70. Cannes Film Festivali’nde desturu çekmişti çünkü Netflix’e. Fakat gel gör ki kazın ayağı öyle değilmiş. Dört bir yanımızın Netflix’le çevrilmesi çok da uzun bir zamanımızı almadı; hepi topu birkaç yıl sadece. İzlerken hayli hoşumuza giden, eli yüzü düzgün yapımların karşımıza çıktığı düşünüldüğündeyse, tatlı bir teslimiyet içine düşüveriyor insan ister istemez. Bu seneki Cannes Film Festivali jüri başkanı ise Cate Blanchett, göreceğiz bakalım Mayıs ayında zarftan çıkanları teker teker.

DCF3ED6C-8CC9-416D-97D2-47AFF6A96EC4

Seven Seconds günümüz Amerika’sında, New Jersey’de geçiyor. Siyahların ve Caucasion(Beyazlar) nüfusun kendi mahallelerinde yaşadığı, Siyahi gençlerin sokaklarda uyuşturucu sattığı, başlarının hep dertte olduğu(burunlarının boktan kurtulmadığı da diyebiliriz kibarca), uzaktan Bartholdi yapımı, hem özgürlüğün hem Amerika’nın simgesi olan Müslümanlar dışında kalan göçmenler için dikilmiş olan Özgürlük Heykeli manzaralı, kışı kış gibi geçen New Jersey Eyaleti’nde Liberty State Parkı içinde, tarihler 15 Şubat’ı gösterirken, sabahın erken saatlerinde bir yandan telefonla konuşan, diğer yandan araba sürmeye çalışan beyaz bir polis Peter Jablonski çarptığı sert bir cismin ne olduğunu anlamak üzere arabasını durdurduğu anda gördüğü manzara karşısında dona kalıyor ister istemez. Tekerleğinde bir martı figürü olan BMX marka çocuk bisikletinin selesinde ise yeller esmekte. Çarpmanın şiddetiyle savrulanın kim olduğuna bakıp bakmadığını göremesek de, Jablonski’nin derhal telefona sarılıp Jersey Polis Karakolu’ndaki ekip arkadaşlarını çağırdığına şahit oluyoruz. Üç beyaz adam iniyor aynı arabanın içinden. Şoför koltuğunda oturan aynı zamanda takımın lideri Mike DiAngelo bir Hispanik, çukura savrulmuş bedene uzaktan şöyle bir baktıktan sonra, olayı örtbas etmeye karar veriyor. Ekip arkadaşlarını da cesede yaklaştırmıyor. Olay yerinde bir çift Timberland kalmış sadece çocuktan geriye. Arabanın önündeki kanlı ızgarayı çıkartıp kendi arabalarına alıyorlar. Böylelikle de davayı kapatıyorlar kendi aralarında. Sağlık ekibi çağırmadıkları gibi, çukura inip çocuğa bakmak dahi gelmiyor hem akıllarına hem de işlerine. Peter’ın araba kullanırkenki telaşının nedenini öğreniyoruz olay yerini terk ettikten sonra. Karısı ikinci defa hamile ve ilk bebeklerini doğum esnasında kaybettiklerinden, beklenmeyen bir kanama hepsini telaşa düşürüyor. Kocasını hastanede gördüğünde içimde iyi bir his var deyişinden, kadının hislerine güvenilmeyeceğini anlıyoruz bir çırpıda. O iyi hisler sonucu kocası bir çocuk ölümüne sebebiyet vermiş az önce, daha da başına iş üstüne iş açıyor sorumluluktan kaça göçe. Saatler sonra ise geçilen bir telsiz anonsuyla, Peter, köpeklerin sayesinde bulunan 15 yaşındaki siyahi erkek çocuğun halen daha yaşadığını öğreniyor ürpererek. Aradan geçen yaklaşık yarım gün içinde eğer hastaneye götürülseydi çocuğun yaşama şansı olacağını idrak ediyor o anda. Kan gölünün ortasında, karın buzun içinde yatan çocuk onca saat dayanabilmiş ölmeden. Olay yerine gelenler Kızıldeniz benzetmesi yapıyorlar. Hakikaten de öyle. Bir çocuk bedeninden bu kadar çok kan akabileceğini hayal dahi edemiyor insan.

577A8A12-9B82-4B4A-8F88-6D0D2B6D0C22

Tüm bu olaylar cereyan ederken, henüz daha maktül seviyesine erememiş ama beyin ölümü olası gerçekleşmiş Brenton Butler’ın öğretmen olan annesi okulundaki beyaz iki kardeşi güvenle evine bıraktıktan sonra, aralarında piyano çalan eşinin de olduğu kiliseye gidiyor koşa koşa. Coşkulu ilahilere eşlik ediyor elinde tefiyle. Sonra da yeni taşındıkları evlerine dönüyor karı koca. Tam yerleşemedikleriyse henüz açılmamış kolilerden belli olan ailenin biricik oğulları Brenton’ın evde olmadığını fark etmeleri ve telesekretere bırakılan mesajı duymaları aynı zamana denk geliyor. Polisin yönlendirmesiyle gittikleri devlet hastenesinde solunum cihazına bağlanmış, beyninde oluşan ödem sebebiyle ameliyata alınmış oğullarının koma halindeki kesilip biçilmiş bedeniyle karşılaşıyorlar. Yaşasa bile kendi başına yaşama yetisini kaybedebilirmiş doktorunun söylediğine göre.

7FE3A76F-9472-40B3-8826-80ACFE74B582

FF3C87ED-D4AC-4A57-9649-528DBD50B8B0

K.J. Harper New Jersey eyalet savcı yardımcılığı pozisyonunda kariyerine devam ederken, yarı zamanlı olarak da bildiği tüm barlarda hiç durmadan içmekte buluyor teselliyi. Özel hayatı tek gecelik ilişkilerden ibaret olsa da, bir zamanlar halen evli ve halen amiri konumundaki savcı ile ilişki yaşamış. Sonradan anlaşılacağı üzere üstlendiği bir vakada yaşamış oldukları yüzünden hep bu kaçışları ve kendini alkole teslim edişleri. Zamanında içeri tıktığı bir çete üyesi kefaletini ödeyemeyince evine gidemiyor. Kendisi de suçlunun evini kontrol ettirmeyi ihmal ettikten bir hafta sonra ortaya çıkıyor acı gerçekler. Erkek ve kız kardeşleri bu bir hafta boyunca evde tek başlarına kalıyorlar. Küçük olan ve bebek olan açlıktan ölüyor. Olay yeri fotoğraflarında kapıdaki tırnak izlerini görüyor K.J. Kızın kapı koluna ulaşmaya çalışırken çıkardığı izler ve kardeşini kurtarmak için ağzıyla açmaya çalıştığı konserveler üzerindeki ısırıkları da. Suçluluk duygusu K.J.’in peşini bırakmıyor o günden beri. Şimdiyse kör kütük sarhoşken üstlendiği davayı anlamaya çalışırken ayılıyor adeta. Olayı örtbas etmeye çalışan polislerin bulduğu sanığın inandırıcı olmaktan uzak hikayesine kanmayan K.J. yaşlı keşin yargılanacağı kamu davasına gitmeyerek davanın düşmesini sağlıyor. Olaya bakan Rinaldi ile şüphelilerin peşine düşüyorlar. Kaza cinayete evriliyor bu dakikadan sonra. Kullandığı bisikletin semtlerinde fırtına estiren Beş Kral Çetesi mensuplarına ait olduğu bilindiğinden, Brenton çete üyesi olmakla suçlanıyor. Çevresinde kopan onca fırtınadan habersiz hastane odasında yatan Brenton’sa, kimseye daha fazla yük olmadan usulca ayrılıyor aralarından. Annesi gözyaşları içinde uğurluyor onu. Geçti artık derken, hayatın büyüklüğünü görmüş olan oğlunun bir nevi kurtuluşuna seviniyor onun adına. Brenton ani ölümüyle, çevresindeki herkesin hayatını değiştiriyor ve bir dönüşüm yaşıyorlar kendi içlerinde. Oğlu bir çukurda can çekişirken, kilisede ilahiler söyleyerek Tanrı’ya dua eden annesi oluyor kendini en çok sorgulayan. Ağlarsa anam ağlar sözlerini doğruluyor adeta. Nitekim kocası eve pederi getiriyor. Pederin onu teselli etmek üzere sarf ettiği kelimeler daha çok asabını bozuyor. Olayı bir gün gelip atlatacaklarını söylediklerinde, kabullenmiyor bir türlü. Tanrısı bir annenin değil, bir katilin dualarını kabul etmiş çünkü. Mezbahada işçi olarak çalışan babaysa çok çalışarak aldıkları evlerinde keyif süremeden daha, yaşadığı şokla sarsılıyor. Karı kocanın harcı imiş meğerse Brenton. Aralarındaki görüş farklılıkları arttığında ve baba toplumdan beslenirken, anne kalabalığa ve insanlara katlanamaz hale gelince arabasında yaşamaya başlıyor gözü yaşlı anne. Çünkü yeni aldıkları evlerinden daha fazla zaman geçirmişler o aracın içinde. Oğlunu orada buluyor bu yüzden. Suçluların kimlikleri belirlendikten sonra da, oğluna vuran aracın şoförü olan Peter’ı öldürmek için planlar yapmaya başlıyor hararetle. Aklını kaçırmış gibi davranıyor ilk başlarda acısından.

74E7613F-EE32-4893-982F-9B7402774F7E

DB6893AE-249E-4940-B00F-245A173609AA

Olay mahallinde buldukları her detayı inceleme fırsatı bulan K.J. ve Joe”Fish” Rinaldi kayıp Timberland botları satan, bunun karşılığında da eroin alan Nadine’e ulaşıyorlar nihayet. Brenton’la benzer yaşlarda olan ve yanlış zamanda yanlış yerde olan zengin bir ailenin eroin bağımlısı kızları Nadine ikinci bir arabanın varlığından ve içindeki üç adamdan bahsediyor onlara. Nadine polis karakolunda gördüğü polislerin olay yerindeki adamlar olduğunu söylediğinde davanın da boyutu değişiyor bundan böyle. Siyah adama karşı güçlü beyaz adam var, üstelik uyuşturucu ve çetelerle mücadelede şehrin yıldız görev gücünü oluşturan birer kamu yetkilisi polis hepsi de. Jersey emniyeti ve savcılık bürosunun yakın ilişki içinde olmasının vakayı olumsuz şekilde etkileyip etkilemediğini görüyoruz aşama aşama. Bu arada özellikle K.J. var gücüyle savaşıyor karşısına çıkan herkesle, en büyük destekçisi ise karısının emniyetin yarısıyla yattığı dedikoduları bir dedikodu olmaktan çıkmış, artık düşmanları tarafından acımasızca yüzüne vurulurken bile Brenton’ın kanını yerde bırakmamak gayretindeki Fish oluyor sadece. Bir sürü badireler atlatıyorlar beraber. İkisinin ortak özellikleri ise adalete susamış olmaları. Fakat tutuklamaların ardından gelen mahkeme için gün alırlarken bile, beklentilerle gerçekler çarpışıyorlar ortalık yerde. Savcılığın kefaletsiz tutukluluk önerdiği sanıklar, çok az bir kefaletle serbest bırakılıyorlar ilk mahkeme gününe kadar. Tıpkı savcılık ve savunma gibi, kıyasıya bir mücadele başlıyor kimin kimin önüne geçtiğini bilmediği. Hakimse Caucasion yani Beyaz, belirtmekte fayda var.

E5FA62B4-9582-4D69-8A0F-A6B560B3C6C6

C3DC1915-FB0B-4D34-BEE3-AFD56617B478

Dizinin yaratıcısı ve kimi bölümlerinin de yazarı olan Kanada doğumlu Amerikalı Veena Sud, The Killing adlı efsane diziyi Amerikan televizyonlarına uyarlayan isimdi hatırlarsanız, ya da meraklı olanlarınız vardıysa eğer… Dizinin senaryosunda hiç durmadan aklımı kurcalayan bir açık vardı olay yeri ile ilgili, izlemeyenler olabileceği için anlatmıyorum, anlatamıyorum burada. Fakat dizinin sonundaki bu çelişki hala daha aklımı kurcalıyor. Bu küçük ama önemli detayın dışında karakterlere bakacak olduğumuzda hayal kırıklığı yaşatan tek bir isim yok. Oyunculuklar son derece başarılıydı. Her şey sonunda yerli yerine oturdu. Gönlünüze göre bir son olmayabilir, masumlar arka kapıyı kullanmak zorunda kalabilir ve terazinin kefeleri dengesiz, adaletin gözü bağlı ya da kör, hatta size arkası dönük de olabilir ama hayat işte biraz da böyledir. Fakat şu çok aşikar ki herkes bir bedel ödeyecek ama en çok bedel ödeyen görünüşte aksi olsa da, kaybeden değil, bedel ödeten taraf olacaktır. Ve vicdana gelecektir eninde sonunda, onunla baş etmeye çalışarak geçirecektir ömrünü bundan sonra. Bunu bilmezsek eğer, buna inanmazsak eğer ne Jersey’de, ne İstanbul’da başımızı yastığa koyup rahat bir uyku çekmek mümkün olmayabilir kanımca.

Dizinin yedinci bölümünde polis ve göstericiler arasında çıkan gerginlikten doğan yarı iç savaşı andıran anlarda, siyahlar bayrak yakıp, polis arabalarını sallarken ve ileride ateşe verecekken, polis göz yaşartıcı bomba ve cop kullanıyordu göstericileri pataklar iken. Tam bu esnada yeğeninin katilini öldürmek için gelen Seth, Fish’in telkinleri karşısında ne hissettiğini anlatıyordu o ve ırkının her gün maruz kaldığı önyargı karşısında. Kendi sokaklarında mahkum olmanın nasıl bir şey olduğunu karşı tarafın anlamasını istiyordu en çok da. Bir zamanlar aksini düşündüğü halde, ne bu sokağın ne de bu ülkenin ona ait olmadığını düşünüyordu artık. Paralı asker olarak gittiği yurtdışından döndüğünde Gazi iş yerleştirme adresinde sıranın kendisine gelmeyeceğini düşündüğünden düşüyordu yollara ve uyuşturucu satışı işine. Şimdiyse yeğenini öldüren polisin alacağı en fazla beş yıllık bir ceza var sadece polis himayesi sayesinde. Sonuç mu? 30 gün sonra şartlı tahliye Peter’ın temiz sicili sayesinde. Hep beyazlar mı suçlu peki? Ya da buradaki gibi hep mi Latinler suça yatkın ve kötü? Emniyette hiç mi siyah yok? Nefret suçu işleyen beyaz var da, hiç mi siyah yok, Asyalı da mı yok? Suçlu olup da şöyle elini kolunu sallaya sallaya gezen suçlu siyah hiç mi yok şu koskoca Amerika’da? Vardır, var elbette. Ama o bu dizinin mevzusu değil işte. Canım.

Bu diziyi neden bu kadar beğendiğime ve üzerine kafa yorduğuma gelince, harmanladığı pek çok konudan ve suç mevzusunu taraflar açısından ele aldığından ötürü diyeceğim en kestirme cevap olarak. Çünkü içlerinde sağlam bir kötülük taşıyan adam yoktu aslında. Kimse işlerin bu noktaya geleceğini tahmin etmiyordu en başında. En kötüleri olan DiAngelo’dan çok daha kötülerini gördük biz ekranlarda. Kadeuce’a tecavüz eden ve aynı sokağın çocukları olan ırkından daha kötü değildi sonuçta, olamazdı da. Suça, suçluya bu kadar meraklıydın madem, neden gidip avukat olmadın sorusuna da var bir cevabım. İki nokta üst üste daha o kadar kafayı yemedim nokta. Suçun doğasıyla uğraşmakla, hukukçu olmak çok farklı şeyler. Suç ve Ceza ile başlamak gerek, sonra da vicdanla uğraşan tüm yazarların, filozofların eserlerini okumak gerek. Böylelikle her an için ve bir anda ortaya çıkabilecek suçlu potansiyelimi(zi) bastırmak, susturmak, en azından ehlileştirmek gerek.

Bir de daha ilk bölümünün ilk dakikalarından itibaren deşifre edilmeye gerek duyulmayan çünkü zaten aşikar olan  suçlunun kimliğine rağmen bu dizi nasıl on bölüm gider deseniz de, on bölüm akıp gidiyor bir şekilde. Gerçekten çok iyi planlanmış bölümler var önünüzde.

Oyunculuklara gelince anne rolünde Regina King, savcı yardımcısı rolüyle Children Of Men’den hatırladığım köfte dudaklı(alaycı olmasan diyorum. Ben de ırkçı olmadığım sürece sorun yok diyorum) Clare-Hope Ashitey, Nadine rolünde Nadia Alexander ve Fish rolüyle yedinci bölümde özellikle ağzında sakız iki kadının arasında kalmış şaşkın erkeği oynayan Michael Mosley öne çıkan isimlerdi benim gözümde. İzleyiniz, izlettiriniz. Bence.

9239B1DB-646B-4407-82F8-16FDBC57C5F8

WONDER WHEEL : DÖNME DOLAP

24FA1E59-AE69-4120-909B-5F7471C78D25

WONDER WHEEL : DÖNME DOLAP

“Bir çocuk alevlere baktığında ne görür ki? Evrenin sonsuz gücünü mü? Yığının enerjiye dönüşümünü mü? Öfke mi?”

“Sen sürekli insanların trajedilerinin kendi hataları olduğunu mu düşünüyorsun? Kader büyük rol oynar. İtiraf etmek istediğimizden fazlası bizim dışımızda gelişir.”

İlk kocamdan aşkın nasıl bir şey olduğunu öğrendim. Humpty’den de nasıl bir şey olmadığını. Aşk, minnettarlık ya da arkadaşlık değildi. Harcayacak çok şeyin olduğunda sevişmek pek de büyüleyici bir şey olmuyor. Ve gerçekten kimseye harcamak istemiyorum.” Ginny

“Kadın bir kez evlendi mi, yasak av olmaktan çıkar.” Amerikalı taşralı kafası

GİRİŞ :

1935 doğumlu yönetmen Woody Allen’ın-IMDB’nin yalancısıyım, tek tek saydım, kısalarını almadım-49. uzun metraj filmini izlemiş bulunmaktayım. Nihayet. Dünyanın en güzel filmi değildi, bir Woody Allen şaheseri de değildi; fakat yine de vasatın üzerindeydi. Filme en büyük katkısı olan isimse görüntü yönetmeni Vittorio Storaro idi. O nasıl bir açılış idi öyle! Son İmparator’dan Paris’te Son Tango’ya, Coppola’nın Apocalypse Now’ından Esirgeyen Gökyüzü’ne, Konformist de dahil pek çok filmin yanında pek çok da Bertolucci filminin kamera arkasında çalışan Storaro üç Oscar ve sayısız ödülün de sahibi olmuş hayatı boyunca. Cafe Society’den sonra Woody Allen’la birlikte çektikleri ikinci filmleri imiş. Üçüncü ortak çalışmaları olan A Rainy Day in New York’sa kapıda. Hallelujah(ne deseydim Elhamdülillah mı, Şalom’u da sıkıştırayım bir de buraya, tam şuraya)! Takip edilmesi zor olabilirim ama neticede ben bir film eleştirmeni değilim, bu site benim ve ben de kafama göre hareket etmekteyim. Kafama göre hareket ettiğim için de çok sevilmeyeceğimin bilincindeyim ama pozisyonumu koruyup, telaşa ve hüzne kapılmadan inatla yazmaktayım). Özgürlükler ülkesindeyiz, istediğimi söylerim(şakaydı, komik olmayanından). Küçük adamların cüretinden, büyük adamların şerrinden korusun Tanrı(Allah) bizi, hepimizi. Amin(Amen)!

8FD06AD3-7F8C-4482-BDEE-02DE4AAA1B77

5B4D239D-AB63-4720-9EBD-19DFDFC613AF

WONDER WHEEL : DÖNME DOLAP

Pırıl pırıl bir gökyüzünün altında 50’ler Amerika’sında, Coney Island’da, Wonder Wheel’in çevresinde denize girmekte ya da yüzmekte olan yüzlerce insanın yerleştirildiği çizilmiş bir tabloyu andıran açılış sahnesi filmin tamamını gölgeliyor olağanüstülüğü ile. Son yıllarda izlediğim en iyi tablo, çok pardon açılış sahnesiydi. Coney Island’sa bildiğin Kuşadası Kadınlar Plajı imiş, Wonder Wheel’siz. Bir zamanların ışık saçan mücevheri olarak tanımlıyor burayı cankurtaranlık yapan Mickey Ruben. Aynı zamanda New York Üniversitesi’nde yüksek lisans öğrencisi, öte yandan şair ve oyun yazarı olmak hayalleri taşıyan, meraklı, hevesli, araştırmacı ve yeniliklere açık bir genç kendisi. Bir genç kız geliyor Coney Island’a aynı zamanlarda. Dosdoğru üvey annesi olduğunu öğreneceğimiz bir restoranda garsonluk yapan Ginny’nin yanına gidiyor ve babasını soruyor ona. Ginny onu alıp Wonder Wheel manzaralı evlerine götürüyor. Carolina ile babası Humpty nihayet bir araya geldiklerinde bir tiyatro sahnesini andıran evlerinde, teatral bir şekilde hareket etmeye başlıyorlar. Bir film karesinden çok tiyatro sahnesini andıran bu anlarda genç kız, mafya olan kocasını terk ettiğini, fakat sırlarını da polise anlattığını söylüyor. Olanlara kafan basmazsa, bu tip adamlarla evlenemeyeceğini söylüyor onlara. Bir gangsterle evli olan Carolina’nın sakin duruşuna rağmen başının belada olduğunu anlıyoruz. Babası kızının koca seçiminde son derece yanlış yaptığını dile getiriyor. Kızı da ona uygun gördüğü adamların donuk, sıkıcı ve renksizliğinden dem vuruyor. Bu anlarda Ginny’nin yegane endişesi gangsterlerin başlarına bela olması. Humpty’e gelince, kendisi eski alkoliklerden. İçtiği zaman ya bela çıkartıyor ya da karısını dövdüğünden alkol şişelerini kocasından uzak tutmaya gayret ediyor Ginny. Kendisi de içmemeye çalışıyor, şartlar onu delirtmezse tabii. Ginny’nin ilk kocasından olan bir oğlu var, adı “Ricky”. Her fırsatta yangın çıkartıyor. Sahilde, sokakta, okulda, götürüldüğü muayenehanede, kısaca her yerde. Humpty’nin cebinden para çalıyor, bunu da annesine söylüyor. Annesine öz babasının nerede ve nasıl olduğunu soruyor ve beraber yaşamakta olduğu Humpty’den de nefret ediyor. Humpty’nin de onu pek sevdiği söylenemez. Çocuğun psikiyatriste gönderilme fikrine şiddetle karşı çıkıyor. Ona kalsa temiz bir dayakla üstesinden gelinemeyecek bir şey yok. Ya da beynini önüne akıtmakla. Üstelik paraları da ceplerinde kalmış olacak ve ellilerde halk arasında bir psikiyatriste gitmek çok da akıl karı bir şey değil, Humpty için hiç değil. Deli doktoruna para “kaptırmayı” çağımızın dolandırıcılığı olarak görüyor ve Humpty hayatında hiç Freud okumamışa benziyor. Özellikle de beyaz atleti, kocaman göbeği, balığa gittiği, beraber evde parti düzenledikleri arkadaşlarının seviyesiz esprileri önemli birer referans oluyor film boyunca. Tek isteği kızının ileride garson olmaması. Bunu da her fırsatta dile getiriyor zaten. Hem de Ginny’e rağmen ve ona aldırış etmeden yapıyor bunu. Ginny bu duruma hayli bozulsa da, kocasını değiştirmesi mümkün olmuyor. Kimse kimseyi değiştiremiyor, dönüştürüyor sadece.

WA16_D12_0335.RAF

2D9F8B78-7058-46D3-A30C-AA3F9215E2A2

Zamanında umut veren genç bir aktristmiş Ginny. Şimdiyse kırkına merdiven dayamış, hafif tombullaşmış bir garson. İlk eşi ve oğlunun babası caz müziği yapan bir davulcu imiş. Aynı sahneyi paylaştığı yakışıklı ve genç aktörün cazibesine kapılıp kocasını onunla aldatmış. Bu durumu öğrenen kocasıysa aktörü bir iyice benzettikten sonra kendini aşağılanmış hissederek, kırık kalbini de almış ve de kayıplara karışmış. Ginny için zor günler bundan sonra başlamış. Kaybettiğinde ancak aşkın ne olduğunu anlayan, sahnede rol yapamaz olan, repliklerini, sözlerini unutan Ginny kendini iyiden iyiye içkiye vermiş ve sonunda işinden olmuş. Restoranda tanıştığı ve ayaklarının üzerinde durabilmeleri için birbirlerine sığınan bu ikilinin mazisi beş yıl öncesine dayanmakta bunarada. Humpty’nin erken biten cazibesi, evlilik yılgınlığı, hayat bıkkınlığı, parasızlık, artık ne derseniz diyin, Ginny’nin bir kez daha sadakatsiz eş rolüne bürünmesine sebebiyet vermiş. Kendini kapana kısılmış hissettiği her dafasında aldatmış Ginny. Bir gün sahilde tanıştığı Mickey mutlu bir evliliği olmayan, aşka aç Ginny’i doyurmaya giriştiğinde bir başka yasak aşka yelken açmış bulunmaktaymış kırk yaşına girmesine günler kalmış olan kadın. Olaylara Ginny açısından baktığımızdaysa kendisinin az biraz fingirdek olduğunu, hep aldatan taraf olduğunu, sıkılgan kimliği yüzünden bir türlü geçmişten ders almadığını ve her kocasını aldattığını, hatalarından ders almak istese de aşka karşı güçsüz iradesinin marifetiyle başaramadığını görüyoruz. Ginny’e kızıyor muyuz? Hayır. Çünkü filmin sonunda da anlaşılacağı üzere bir kaçık gibi davrandığından ve zaten film boyunca sinir krizinin eşiğinde, deli tavuklar gibi ortalıkta dönenip(TDK var öyle bir kelime dedi, memurlarının yalancısıyım) durduğundan, Carolina’ya çıldırmış gibi hesap soruşundan kızgınlığınızın sonuçsuz kalacağını anlıyorsunuz. Filmin sonunda onca şey olmuşken, seninkisi takmış takıştırmış, sürmüş sürüştürmüş hem gelin hem güvey olmuş, ya murat demekte kendi kendine. Bu arada bu rolüyle ve o korkunç takılarıyla Kate Winslet çok daha değişik bir Blanche DuBois halet-i ruhiyesiyle arz-ı endam etmekte Coney Island yöresinde. Wonder Wheel manzaralı evlerinde, sıcak bir renk paletinin içinde, o sıcaklığa inat sıkıntıdan boğulurken, siz de boğuluyorsunuz onunla birlikte. Winslet bu hissi geçiriyor size, evin içinde yer aldığı her sahnede. Humpty ve onun kendisi gibi arkadaşları, her gün yeni bir kundak işine karışan Richie, son olarak katlanamadığı ve kıskandığı üvey kızı Carolina sayesinde.

Mickey rolündeki Justin Timberlake ileride başrolündeki karakterlerin zayıflıklarından ezildiği harika oyunlar yazmak gayretinde bir parça megalomanlık taşıyor bünyesinde. Kusurunu trajik, kendisiniyse çok romantik buluyor. Öte yandan aşık olmak ya da birlikte olmak için seçtiği kadınları seçmesindeki en büyük etken yaşanmışlıklar. Ginny’de görür görmez var olduğunu düşündüğü trajik kusur sadakatsizliği. Carolina ise saf ve düşünceli, biraz da maceraperest bir gangsterle evlenebildiğine göre. Evliliklerinde mutsuz olmuş olmalarıysa iki kafının ortak yanları. Öte yandan Mickey trajedilerinin insanların kendi hataları olduğunu düşünüyor, kader faktörüne pek fazla yer vermeden. Woody’se yaşı kemale erdiğinden bazı gerçeklerin görmezden gelinemeyeceğinin bilinci ve bilgeliğiyle senaryosunu yazmış uslu uslu. Ben de katılıyorum kendisine uslu uslu. Karakterlerin ağzından dökülen kimi çok önemli sözler hep en olmadık yerde, bir tarafa sıkışmış da bulunmasını bekler gibi nadide ve sonradan işliyor insanın içine. Filmin en beğendiğim tarafı da bu oldu. Woody Woody’liğini yapmış gene. Hesperus’un Enkazı, Eugene O’Neill, Tenesse Williams, Ernest Jones, say say birmez. Ama dediğim gibi, daha iyilerini de görmüştük kendisinden.

3863309E-5005-43AB-B51A-08C33676A5BC

KISKANMAK :

Ne zaman ki Carolina ve Mickey, Ginny sayesinde tanışıp birbirlerinden hoşlanıyorlar, güçlü bir insan olmadığını itiraf eden Ginny genç kıza karşı düşmanlık beslemeye başlıyor ve bastıramadığı bu duygusunu her fırsatta gözler önüne seriyor. Humpty kızıyla sebepsiz yere kavga çıkardığını söylüyor ama sebebini bilmiyor. Bir dakika mutlu olan karısının neden bir dakika sonra çıldırdığını düşünemiyor. Ginny her fırsatta ilk kocasını aldatmasından ötürü duyduğu pişmanlığı dile getirdiğinden, aynı hatayı bir kez daha işleyebileceğini düşünemiyor Humpty. Oysa ki yasak aşkına duyduğu kıskançlıktan tükenmiş bir Carolina var karşısında hiç görmediği ya da görmek istemediği.

Özellikle de filmin sonunda, bitmez gevezeliğinden sonra, Mickey’nin Carolina için sarf ettiği “Onu sevdim” sözleri terk edilmenin de ötesinde, mutsuzluklarla geçecek geleceğin habercisi olarak sarıp sarmalıyor onu. Mecbur olduğu evliliği, beni bırakma diyen Humpty’si, sevmediği işinde çalışarak taşralı cahil müşterilerinden gelecek üç kuruşluk bahşişleri bekleyecek olması ve her fırsatta her yerde yangın çıkartan kundakçı oğluyla, aşksız bir yakın gelecek önündeki. Bunu bildiğinden, fakat yaşamak mecburiyetinde olduğundan önündeki küçük şeylerle meşgul etmeye çalışıyor aklını. Richie’nin yakında sinemadan dönecek olması, çocuğun aç olma ihtimali ve kendi kirli üniformasını yıkamak gibi işler oluyor bundan böyle hayat gailesi. Henüz taşımaya hazır olmadığı bir başka vicdan azabı daha var halbuki, Hesperus’un Enkazı’ndakinin bir benzeri.

AE4CE4BA-EA15-4FDD-810F-E393654BCBD2

 

MUDBOUND

Mudbound - Still 4

MUDBOUND :

“Kadından doğan insanın günleri az ve tasalıdır. Çiçek gibi büyür ve gövdesi kesilir. Gölge gibi gelir ve yok olur. Gözlerinle öyle birine mi bakıyorsun yoksa? Beni yargılamaya mı getiriyorsun? Kirli bir şeyden temiz bir şey çıkarabilecek kim vardır? Hiç kimse. Bir ağaç için ümit vardır. Eğer kesilirse, yine filizlenecektir. Ancak insan ölür ve kaybolur. Sular nasıl ki denizden akıp kuruyorsa, insanoğlu da öyle yatacak ve kalkmayacaktır. Cennetler kaybolana kadar uyanmayacaklar ya da o uyukudan uyandırılmayacaklardır. Amen.” Hap Jackson

“Neye yarar ki çalışmak? Büyük babalarım ve büyük teyzelerim, babam ve annem kırptılar, sürdüler, erittiler, ektiler, köklediler, yetiştirdiler, yaktılar ve tekrar kırptılar. Hiçbir zaman onların olmayan bu topraklarda çalıştılar. Terleri dökülene dek çalıştılar. Kanları dökülene dek terlediler. Ölene dek kanları döküldü. Bu aynı dönümlerce toprak tırnaklarının arasında iken öldüler. Asla kendilerinin olmayacak bu sert ve kahverengi sırta tutunurken öldüler. Çalışmaları bir hiç oldu. Yine de bu adam, bu yer, bu yasa tapuya ihtiyacın var der. Çalışmaya değil.” Hap Jackson

“Şiddet kır yaşamının bir parçasıdır. Sürekli ölü şeyler etrafındadır. Ölü fareler, ölü tavşanlar, ölü sıçanlar. Bahçede ölürler. Çürük kokusu evin altından gelir. Bir de yemek için öldürdüğün yaratıklar var tabii. Tavuklar, domuzlar, geyikler, kurbağalar, sincaplar. Tüylerini yol, derisini yüz, içini boşalt, kemiklerini sıyır, yağa at, ye. Tekrar başla, öldür. Kanayan bir yaraya dikiş atmayı, bir tüfeği doldurup ateşlemeyi, inleyen bir domuzun karnını yararak yavrusunu doğurtmayı öğrendim. Bu eller bunların hepsini yaptı ama kafam hiç rahat değildi.” Laura McAllan

“-Çizgileri olan zenciye ne denir?
-Rakun.” Pappy

Jamie’nin orada olmasının nedeni benim. Eğer asker olursa göklere çıkmasını istedim. Savaş orada daha temiz olur derler.” Henry

GİRİŞ :

Netflix neylerse güzel eyler demekten başka çaremiz yok. İyi ki de yok. Senenin Selma’sı, benim içinse Spielberg imzalı The Colour Puple’ı(Mor Yıllar). Yönetmeni Dee Rees siyahi, filmin uyarlandığı kitabın yazarı Hillary Jordan beyaz(i), görüntü yönetmeni olan Rachel Morrison-o da beyaz(i), oyuncularıysa kah siyahi kah beyaz(i). Fakat ortaya çıkan bu melez filmde ara ara karakterlerin iç seslerine kulak verilişine tanık olduğumuzda, “iyi” olan iç sesleri dinliyoruz sadece, ister siyah ister beyaz olsunlar; yeter ki bir bedenden çıkmış olsunlar. Ki bu da filmin bir tarafının olduğunu göstermekte. Dışı ne olursa olsun içi siyah olan sesler bunlar. Aralarında Dee Rees’in de yer aldığı, çevresinde konumlanmış başrol oyuncularla beraber verdikleri aklı başında röportajı dinledikten sonra, oyuncuların sadece karakterlerine uygun bir kimyaya sahip oldukları ya da çok çok yetenekli, hiç olmadı çok çok güzel oldukları için değil de, akıllı olup, mantık çerçevesinde fikir üretebildikleri için orada olabildiklerini anlıyorsunuz(tek akıl yetmez çoğu zaman, mantık esastır). Sınırlı yeteneklere Hollywood’da yer yoktur. Ve de sanatta muhalefettir esas olan, şartlar ne olursa olsun. Yoksa vay o ülkenin halkının haline! Bir de milyon dolarlık ve üstesinden gelmesi böylesi zor bir projenin ha deyince ilk önüne gelene teslim edilmemiş olduğunu anlıyorsunuz Dee Rees’in herhangi bir konuşmasını dinlediğinizde. Belirtmeliyim ki, en az Greta Gerwig kadar başarılı buldum kendisini.

Sanatçıların ortak fikri, ülkelerinde yani Amerika’da kırklı yıllardan bu yana değişen bir şeyin olmadığı, her şeyin göstermelik olduğu ve şeylerin üzerinin örtülmekte olduğu imiş, yani dün nasılsa, bugün de öyle imiş oralar. Belki Mississippi’de(iki se, iki se, iki pe; peş peşe ve yan yana) son yıllarda atına binmiş Ku Klux Klan üyeleri görmek mümkün değil ama asıl mesele zihniyet değişmediği takdirde, insanların sadece gözlerini açıkta bırakan beyaz çarşafları başlarına geçirip geçirmemeleri de değil. Kıtadan kıtaya, ülkeden ülkeye geçtikçe sadece rengi değişen çarşafların her zaman tek bir şeyi kısıtlamaya yönelik olduğunu anlıyorsunuz son olarak: “Özgürlükleri”. Teninin rengi farklıysa ön kapıdan girememek, hep birkaç adım geriden gelmek zorunda olmak, bir beyazla yan yana koltuklarda gidememek, aynı otobüse bile binememek, bir kadın olarak söz sahibi olamamak ve önce hep babanın sonra da hep kocanın sözünü dinlemek mecburiyetinde kalmak. Kahramanın hikayesinin susturulmuş ve mağlup olarak bitmemesiyse biraz da şans işi aslında. Ve bu şans denen şey her zaman yanında yamacında olamayabiliyor insanın. Mudbound bu ve benzer açılardan çok önemli bir film. Irkçılık, savaş yaraları, aile kurumu üzerine diyecek pek çok sözü var ve bunun üstesinden telaşsızca gelebiliyor, üstelik aldığı dört Oscar adaylığını da sonuna kadar hak ediyor. Ne uzun süresine rağmen sarkıyor, ne de hayal kırıklığı yaratan tek bir sahnesi var. Öte yandan ırkçılık, Amerikan İç Savaş’ı (Kuzey Güney) ve dış savaşlar(ülkecek kendilerini topyekün katılmak zorunda hissettikleri bütün savaşlar ve fetih amaçlı gidilen tüm ülkeler) olmasaymış sinema endüstrisi nereden beslenirmiş Amerika’nın, diye düşünmeden edemiyor insan.

 

MUDBOUND :

Babalarının mezarını kazmakta olan iki erkek kardeşten biri romantik mizaçlı, hem duygusal, hem çapkın hem de yakışıklı, İkinci Dünya Savaşı esnasında bombardıman pilotluğu yapmış alkol ve kadın seven Jamie iken, diğeriyse mühendislik okumuş, kadınların pek fazla cazip bulmayabileceği, aile kurmak için yaratılmış, babasından geçme ırkçılığı nezaketle bastırmayı başarmış, kafasına koyduğunu yapan, kafasında ise pamuk mevsimi geldiğinde toprağı tekrar ekmekten başka bir şey olmayan, toprak aşığı, sert mizaçlı Henry. Filmin başında yağmur sağanak halde yağmaktayken, ellerinde kazma, çamurun içinde beraber kazdıkları mezara babalarını gömmek telaşı içinde sabahı ediyor Jamie ve Henry. Gün ağardığında nihayet, Henry’nin karısı Laura, iki kız çocuğu ile beraber tabutun mezara konmaya çalışılmasını izliyorlar. Aynı anda ailesiyle birlikte at arabalarına binmiş gitmekte olan ve aynı zamanda vaiz olan Hap’tan yardım istiyor Henry. Bizlerse Laura’nın hikayesini dinlemeye koyuluyoruz kendi ağzından. 1939 yılında otuz bir yaşında ve bakire bir kızken tanışıyor Laura, Henry ile. Küçük bir dünyası olan ve üniversitede öğretmenlik eğitimi almış olsa da, marifeti piyano çalmak ve ilahi söylemek olan Laura ailesiyle yaşıyor o tarihlerde daha.  Henry beni boşluktaki yaşamımdan kurtarmıştı derken, bu çok sevmeden evlenecek olduğu sert mizaçlı adama karşı duyduğu minneti ifade etmiş oluyor. Kendisini de evde kalmış bir kız kurusu olarak görüyor. Henry onu Jamie ile tanıştırdığında ise başka türlü bir aşkın var olabileceğini görse de, Henry ile evleniyor kısa süre içinde. İki kızları oluyor ivedilikle. Bir erkeğe bağlı olmak ve ev işleri yapmak onu rahatsız etmişe benzemiyor ilk başlarda. Her şeyi sonsuza dek değiştiren, Amerika’nın Japonya tarafından saldırıya uğradığı gün olan 7.12.1941 olarak bahsedilse de, McAllan’ların kaderi-ailecek hem de, Henry’nin kendi kişisel cenneti olan Missisippi’deki çiftliğe taşınma kararını vermesiyle değişiyor. Düz bir çizgide ilerleyen hayatlarına bir sürü gölge düşüyor bundan böyle. Henry şehirdeki ev sahibi tarafından dolandırıldığı için çiftlikte kalmaya başlıyorlar. Üstelik her daim başlarına bela olacak, ırkçı babaları Pappy’de onlarla beraber geliyor. Jamie ile anlaşamayan, Ku Klux Klan üyesi, zamanında sahip olduğu araziyi bile umursamayan yaşlı adam, zenci ve ırgatlarla beraber çiftlikte kalmayı ve bir zenciyle yan yana oturmak suretiyle kamyonetin ön koltuğunda gitmeyi, son olarak onlarla aynı havayı solumayı dahi gururuna yediremeyen bir mizaca sahip. Her fırsatta söyleyecek ırkçı bir lafı var. Başta Laura, herkesi iğneleyen, sevgisiz bir adamla aynı evi, aynı çiftliği paylaşmanın mağduriyetini yaşıyor. Buraya kadar hep Beyaz Adam’ın derdini dinledik. Madalyonun öteki yüzünde yer alan Siyah Adam Hap ve Jackson ailesine geçiyoruz şimdi de. Bakalım onlar da Beyaz Adam’la aynı havayı solumaktan memnun oluyorlar mı, olmuyorlar mı? Olmuyorlar tabii. Yeni sahip, yeni dert demek. Çiftlik yaşantıları, toprağın yeni sahibi olan McAllan’ların çiftliğe gelişiyle sarsılıyor. Tarihlerinde tapunun bir zencinin işine yaramadığının çok örnekleriyle karşılaşmış olsalar da, Hap’ın en büyük hayali bir parça arazi satın alabilmek eninde sonunda. Yakın zamanda savaşa gönderdikleri ailenin gözdesi olan oğulları Ronsel’in sağ salim ve zamanında dönmesi için her fırsatta ve özellikle de sofrada yemeğe başlamadan önce el ele verip dua ediyorlar. Tank komutanı Ronsel’in erken dönme ihtimali gazi olmadan gerçekleşmeyecek ve bu da onun sakat kalma ihtimalini akıllara getirdiğinden, o ihtimali görmezden geliyorlar kolay kolay dile getiremeseler de. Fakat filmin sonunda Ronsel’in yaşayacaklarını düşündüğünüzde keşke diyorsunuz, keşke… Kendisine Alman bir sevgili yapan Ronsel, Avrupa’da kendini mutlu ve iyi hissetmiş. Oradaki beyazlar, Amerika’daki beyazlar gibi değillermiş çünkü. Ne de olsa onların derdi kanla, tenle değil. Rakun, kürek, siyahi, zenci olarak görülmediği topraklarda, ordu onlara ayrı kışla, ayrı kan rezervi, ayrı tuvalet opsiyonlarını sunsa da, bir kurtarıcı olarak görüldüğü askerlik günlerini özlüyor için için. Hiç değişmediğini gördüğü ve sıla özlemiyle döndüğü vatanında saban süren bir zenci çünkü artık yalnızca. Mary J. Bliege’in canlandırdığı evin annesi Florence Jackson istemeye istemeye çalışmaya başladığı Beyaz Adam’ın evinde, işe yaradığı için ve ev ekonomisine katkıda bulunacağı için gönüllü gider hale geliyor zamanla. Florence, annesinin sadece kendi çocuklarını sevme lüksünün olmadığını ve hep hüzünlü gözlerle dolaştığını, bunun sebebinin de başka kadınların çocuklarını sevip öperek uyandırmak zorunda oluşundan kaynaklandığını düşünse de, o da annesinin kaderini paylaşır hale geliyor bir zaman sonra. Bir akşam aile bir araya gelmiş sofra duası ederlerken çıkageliyor Ronsel. Gelir gelmez de bu tutucu yerde alıştığı onca özgürlükten sonra sıkışıp kalmış vaziyette buluyor kendisini. Annesi gerçekleşmeyen şeyleri sıkıntı içinde bekleyen oğlunu izliyor uzaktan. Ronsel’in derdinden anlayan ve arkadaşlık edebildiği tek kişi Jamie oluyor. Jamie onu hiçbir zaman teninin rengiyle değerlendirmiyor. Çevrelerinde askere gitmiş ve yakın arkadaşlarını aynı tankın ya da aynı uçağın kokpitinde kaybetmiş insanlar olarak başka türlü anlıyorlar. Fakat bu nadide arkadaşlık, tutucu kasaba ileri gelenleri tarafından acımasızca cezalandırılmalarına neden oluyor. Ayrı ayrı bedeller ödemek zorunda kalıyorlar.

A054E1D1-B97B-4D43-BC74-6BF10CB46337

Roots

Tüm bunların dışında filmin başrolünde en çok yer kaplayan isim “toprak”. Üstelik en çamur haliyle. Tüm mücadele onun için veriliyor çünkü. Toprak aidiyet demek çünkü, gelecek için bir miras demek, yaşamak için bir neden, sabah uyanmak için bir amaç demek. Askerler onun için savaşıyor, çiftçiler gün boyu onunla uğraşıyorlar. Çamurun gündelik hayatlarının bir parçası olmasıysa, çiftliğe adım attıkları ilk günden itibaren başlıyor. Kahverengiydi düşlerim diyordu Laura filmin başında. Topraktan gelip toprağa gidiyordu bedenler. Yürürken bile dizlerine, saçlarına bulaşıyordu o aynı çamur. Toprak yaşamın ve umudun olduğu kadar, keder ve hayalkırıklığının da kaynağı ve sembolü olabiliyordu çoğu zaman. Hele bir de o sene olduğu gibi şiddetli yağmur iki gün boyunca hiç durmadan yağdığında tüm ürün heba olunca görün o hayal kırıklığını bir de. Bu durum topraktan başka geçim kaynağı olmayan ortalama bir aile için, felaket ve açlık demekti gelecek günler için.

D184FD38-59AC-4BA3-996A-C5A7D64F6EED

71E2A7E0-5DF5-4BDF-990C-B209F56B828B

Toplu oyunculuklardaki başarının yanı sıra, muhakkak parlayan yıldızlar da olacaktır, tıpkı Mudbound’da olduğu gibi. The One’da Bono’ya eşlik eden Mary J. Bliege’in filmdeki dokunaklı performansı, ayrıca filmin soundtrack’inde yer alan şarkısıyla aldığı çifte adaylığı da ön plana çıkmasına sebep oldu ister istemez. Oğlunun dönüşümünü, çaresizliğini, kıstırılmışlığını ve nihayetinde çilesini izledik durduk onun gözlerinden. Uzaktan, çaresizce ve de kötü bir şeylerin olacağından emin ola ola, bu kötü kaderi değiştiremedi yazık ki ve bu rolde son derece başarılı bir oyunculuk sergiledi şarkıcı oyuncu. Senenin en iyi annesi o oldu, ödülü alsın almasın. İşkence görmüş, dili kesilmiş çırılçıplak vaziyetteki oğlunun üzerini örtmeye çalışıyordu acı içinde. Bu seneki En iyi Yardımcı Kadın Oyuncu adayları arasında türlü çeşitte anne performansları izledik ve hepsi de ilk önce anne kimlikleriyle aday oldular şaşırtıcı bir şekilde. Hepsi başarılıydı, hepsi özeldi ama Bliege’inki aralarında en sade olanıydı. Sürpriz bir Oscar hiç de sürpriz olmayacaktır aslında. Carey Mulligan’sa Suffragette’den sonra yine sağlam bir hikayenin tam da orta yerinde, çamur içinde çıkıyor karşımıza. Jack Kerouc’ın aynı adlı romanından uyarlama olan film On The Road’daki Dean Moriarty rolüyle olduğu kadar hisli ve asi serseri Jamie rolüyle de hatırlanacak bir isimse Garrett Hedlund hiç kuşkusuz ki. İki kardeş arasında farklı mizaçlara sahip oluşlarından doğan çekişme Zengin ve Yoksul’daki(Rich Man, Poor Man) Rudy ve Tom’u hatırlattı bana en fazla. Ronsel rolünde Jason Mitchell, yılların oyuncusu(napim böyle de bir terim var) Jonathan Banks, Jason Clarke ve Rob Morgan’ın da tek tek adını anmalı. Kitabı okumamış bir izleyici olarak da çok ilgi çekici bir yan hikayenin bir parça daha üzerinde durulması gerektiğini düşündüm filmin sonunda. Vera’nın çıldırma hikayesi ve Carl ile aralarında geçen kanlı canlı muhasebe. Filmin iki saat on beş dakikalık süresiyse bana yetmemiş gibi görünüyor. Benden söylemesi. İzlenesi.

F3B517E8-759E-41A1-A836-47E7E600216B

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑