ANADOLU VOL 6: ESKİŞEHİR

ESKİŞEHİR:

image

Başarılı belediyecilik faaliyetleri sayesinde Anadolu’nun orta yerinde bir vaha Eskişehir. Şehrin modern yüzünün mimarı bir Avrupa şehri kurmuş Porsuk Çayı’na nazır. Mazisi Eti’lere dayandığından pir ya da mir lakabı gibi kimi açılan müzelerin başında Eti ibaresi var. Eti Arkeoloji Müzesi, Eti Sualtı Dünyası gibi ve özellikle bahar aylarında Venedik’i aratmayan zevkli gondol turlarıyla, Odunpazarı’yla, Mumya Müzesiyle, park ve bahçelerinde gizli hazineleriyle bir parça ferahlık veriyor insanın ruhuna. Bu şehir ülkedeki tüm olumsuzluklara rağmen insana kendini iyi hissettirtiyor. Anadolu Üniversitesi’nin kampüsü dışarıda olmasına rağmen öğrenciler şehirle içiçeler ve stüdyo tipi daireler kapış kapış gidiyor. Aynı zamanda Gezi Park’ındaki ortak buluşma yerleri olan Espark’ın önünde toplanma, eyleme hazırlık ve eylemin başlangıç noktası olma düsturu halen daha devam etmekte. Espark’sa gene şehirle içiçe bir alışveriş merkezi ve muadili bir sürü sevimsiz alışveriş merkezinin yanında tatlı tatlı yükseliyor kendisine yüklenen bir sürü anlamla, çevresini kuşatan onca insanla.

Üniversiteli çocuklarla konuşuyorum. Bana ulaşımla ilgili hiçbir sorun yaşamadıklarını söylüyorlar. Şehir derli toplu ve düz ayak. Rahatlıkla evlerinden çıkıp, alışverişlerini yapıyor, sonra da biraraya geliyorlarmış hiçbir toplu taşıma aracı kullanmaya gerek duymadan. Şehrin orta yerindeki tramvay sizi otogara kadar götürüyor. Hem vazgeçilemez bir Anadolu kültürü, hem modern bir zihniyet içiçe geçmiş, birbirine saygılı bir şekilde yaşıyorlar. İçtikten sonra evine bundan daha kolay ulaşabileceğin bir şehir daha yok. Aynı zamanda içtikten sonra sorunsuz bir şekilde bunca kolay evine ulaşabileceğin bir başka şehir daha da yok. Siz bakmayın eli sopalı bir gece vakti türeyen hırtlara. Onlarda da insan sevgisinden eser yok.

Gençlerle konuşulacak en yüce şey aşk ve ben de ne istediklerini, ne aradıklarını soruyorum. Başörtülü kızlarla konuşuyorum. Bize bizim gibisi gerek, biz yalnız Allah’a hesap veririz diyorlar. Tamam. Ailesi sosyal demokrat olanlar var, militan kürtlerle anlaşmakta güçlük çekiyoruz, saçımız ve bedenimiz bizimdir, onunla ne yapacağımız sadece bizi ilgilendirir erkeklere hesap vermek zorunda değiliz diyorlar. Tamam. Kürt kökenlilere soruyorum, bizim taraftan olsun, biz bizden başka kimseye hesap vermek zorunda değiliz diyorlar. Tamam. Herkes bir tarafta. Tamam. Yoktu böyle şeyler eskiden. Eskiden aşk vardı, milliyet-din-dil ayırt etmeksizin. Şimdi önce rencide olmak istememek var ve kimsenin karşıt görüşte fanatikliğe tahammülü yok. Ben sadece dinliyorum herkesi. Herkesin dokunulmazlıkları var kendince. Aşk ve aşık yok artık. Üç kesimden tam bir Avrupalı zihniyetiyle cevap vermiş oldular bilmeden. Kafaların, fikirlerin anlaşması mühim olan. İyi sohbet ettiğin, çok da fazla karşı tarafın etlisine sütlüsüne bulaşmadığın takdirde yürütülecek bir oluşumun olasılığı idi bahsettikleri. İçgüdüler anlık ve gençler en çok cinselliği içgüdüsel bir dürtüden ibaret sanıyorlar. Karşı konulmaz olan aşka giden yoldaki en önemli itki içgüdü aslında. İçgüdülerinle aşık olursun ve aşkı cinsellikle beslersin kimi zaman ve asla yadsıyamaz, hafife alamazsın. Bu çocuklar aşka giden içgüdülerini öldürmüşler çoktan.

20130603_203222

HORTU:

Şimdilik ya da en nihayet demeliyim, Eskişehir ilinin Sivrihisar ilçesine bağlı bir köy ya da belde olup geçen sene gittiğimde belediye statüsüne erişip kasaba olarak anılmaya başlamış olup(hikaye o kadar karışık ki, gitmeden belediye başkanı ya da köy muhtarı ya da konumu her ne ise yetkili kişiyi arayıp kafam iyice karıştıktan sonra gidip görmeden tam olarak anlayamayacağıma karar vermiştim), aslında Konya Ereğlisi’ne bağlı iken adı Sazlıköy ve Bağbaşı olarak da anılmış ama nihayet Nasreddin Hoca Köyü ya da Kasabası olarak kayıtlara geçirilmiş ama herkes tarafından Hortu olarak söylenen bir yerdi. En acayibi ise buraya en kolay Ankara’dan ulaşabilmeniz. Şaka gibi. Tıpkı Hoca’nın kendisi gibi. Nasreddin Hoca’nın doğduğu ve yaşadığı ve en nihayet öldüğü köy burası. Nüktedan kişilikli rahmetli dünyanın orta yeri burası derken, gelin ve de görün der gibi meydan okuma halindeymiş sanki dünyaya, tatlı tatlı. Ve torunları şaşırtıcı derecedeki benzerlikleriyle köyde/beldede yaşamaktalardı son bıraktığımda. Haziran ayında da doğumunu kutluyorlar Nasreddin Hoca’nın. Menüde etli bulgur pilavı var(önümüzdeki haziran menüsünü bilemem şimdiden). Köyün diğer köylerden bir farkı var mı diye soracak olursanız, pek yok. Yolları asfaltsız, her tür hayvan evlerin bahçesinde tozutuyor, bir kapı aralandığında horozlar ve tavuklar kah gıdaklayarak kah öterek, arada sanki kanatlanacakmış gibi havalanıp tekrar pençelerinin üzerine konup kanatlarındaki tüyleri saçarak koştururken ve kendilerini takip eden civciv ordusu ortalığı birbirine katarken evin miskin ve mecalsiz köpeği başını kaldırmak yerine sadece kuyruğunu sallayarak tepki verip, sürpriz bir baskınla ancak ısıttığı yerinden kalkabiliyor. Otlamaktan dönen ve çıtırık bacaklarıyla beni görünce şaşırıp kaçan danalar ancak, mahçup hayvanı yerinden kaldırabiliyor. Hayat herkesin karşısına mahçup olacağı birilerini çıkartıyor ve şaşırtıyor, bakar mısınız? Tavuk ve civcivler mi, onlar oralı bile olmadı. Tek yaptıkları kendi aralarında tepişmek idi, kimselere bulaşmadan.

image

image

SİVRİHİSAR:

Atatürk, Ankara dışındaki ilk Bakanlar Kurulu’nu burada, Zaimağa Konağı’nda toplamış. Türkiye’nin dört bir tarafından gelen temsilcilerin temsili fotoğrafları, oturma düzenleriyle beraber yemek masasının etrafında bir bardak suları eşliğinde sunulmakta. Bir sonraki durak olan Surp Yerortutyun Ermeni Kilisesi’ne gidiyoruz. Ben gittiğimde tadilattaydı. Hemen arkasındaki ilçenin ismini aldığı dağlardan gözlerini alamıyor insan. Dağlara sırtını dayamış bir kilise var önümde ve Türkiye’nin ikinci büyük Ermeni-Ortodoks Kilisesi olması itibariyle de son derece geniş ve ferah. Yakın zamana dek unutulmuş, biraz da boşverilmiş ve depo olarak kullanılmış. Merkezdeki Selçuklular’dan kalma Ulu Cami’de tadilatta idi aynı dönemde ve bahçesinde gömü bulunduğundan bahsetmişlerdi. Sebepsiz zenginleşmenin nedeni topraktan çıkan gömü olabiliyor bazen. Hani derler ya bir gömü buldu eşelerken eşelerken sonra da şehre gitti haber etmeden belli olmasın diye, Anadolu’da böyle bir yer işte, toprak bereketli eşeledikçe veriyor bir şeyler; ya buğday ya define. Umutsuz olmamak lazım benim kaderci ülkemin oturduğu yerden hayatın kendisine gelmesini bekleyen kadersiz insanları. Hep eşelemek lazım yerin altını, kazımak lazım tencerenin dibi gibi olmuş ziftini.

image

image

image

image

image

Sen buna aşk mı diyorsun?

Yanımda sevdiğim,
Var
Diyorsun.
Evet, diyorsun.
Hayır, bilmiyorsun.
Bunu aşk sanıyorsun!
Her şey çok doğru bir şekilde ilerliyor.
Sen buna mutluluk diyorsun.
Bunu mutluluktan sayıyorsun.
Boğuluyorsun
Yüzmeye çalıştığını farz ediyorsun.
Gülümsüyorsun
Gözyaşlarını içine akıtıyorsun.
Anlamıyorsun.
Hayatın anlamsızlığına kılıflar dikiyorsun.
Böyle daha kolay geçer sanıyorsun.
O yapmaz senin yaptığını.
O bilir ama bilmez.
Görür ama görmez.
Bir deli bilir ancak
Ve de görür.
Hayatına katmaya çalıştığın
Onca anlamın
Onca anlamsız olduğunu..

Günleri saatlere
Sonra gece ve gündüze böldün.
Haftayı haftasonlarından ayıklayıp
Ismarlama aşklarla vakit geçiren
Görücü usulüyle eş bulup
Mantıkla yatağa giren
Mutsuz mutsuz çevresine bakan
Tuhaf insanlarla çevrili
Bir tuhaf insanlar topluluğuna dahil oldun.
Bir filmde tüm boşluklarımı doldur diyordu
Boşlukları doldurmaya insan yetmez bazen.

Ruhumda uyandırdıklarını bir bilsen
Tatlı bir boyun eğiş
Başkaldırı
Çok hissetme
Yok hissetme
Çoklu organ yetmezliği
Yaşama azmi
Savaş
Barış
Endülüs
Barok
Siyah
Beyaz
Okyanus
Çöl
Tüm zıtlıkları aynı anda yaşatmasaydın
Uykuda olurdum ben zaten.
Erken gelen yaza çıkar mıyız, lbilemem.
Bahar geçer de..

A-"Çok yaşlısın."
Z-"Çok toysun."
A-"Çok yavaşsın."
Z-"Çok acelecisin."
A-"Çok hastasın."
Z-"Sen de."
A-"Kaf dağında gibisin."
Z-"Sense ilkel."
A-"Küçük görüyorsun."
Z-"Büyütüyorsun."
A-"Acınası hallerin var."
Z-"Dalga geçilesi hallerin.."
A-"Seni seviyorum."
Z-"Biliyordum."
A-"Ukalasın."
Z-"Kötü huylarımı kendine tanrı edinmişsin bakıyorum."
A-"Her şeyi bildiğini zannediyorsun!"
Z-"Bana hayran olma nedenindir."


Dünya kocaman ve sen küçücüksün. Bir dağın zirvesine çıkıp aklınca ona ulaşmaya çalışıyorsun. Çabaların bununla da sınırlı kalmıyor. Onun canına
okumak için var gücünle çalışıyor, doğayı katlediyor, kaçan insanlığını kovalama peşine dahi düşmeden yeni hedefler belirleyip yeni yerleri talan ediyorsun. Yakıyor, yıkıyorsun. Sonra da jet hızıyla en başa dönüyor ve bu sefer bir çöp yığınının üstüne çıkıp dünyaya bakıyorsun. Gene küçücüksün ve buna karşılık yapacak bir şey bulamıyorsun. Her şekilde seni aşıyor. O da senden beklemezdi. Siz bir karıncayla, bir fili andırıyorsunuz en çok. Küçük gördüğünü seni, itiraf ediyor en nihayet. Bu kadar hırsın nereden geldiğini anlamakta güçlük çekiyor. Kendi koynundan, kendi topraklarından çıkan yılan mıymışsın sen? Öyle diyor, senden korkusuna fısıldıyor. Daha çok saçmalama diye. Şimdilerde sorup duruyor kendisine ettiğin bunca eziyetin sebebini. Cevabın güldürüyor herkesi. Canın sıkıldığı için yapmışsın. Herkesin bildiği yalanlar vardır diyorsun. İnsan kendi seçme şansına sahip değilmiş kendi ailesini, kendi karakterini, kendi kaderini. Bize sordular. Biz seçtik evet. Kısmen. Çünkü bir kısmımız mazoşisttik ve acı istedik. Herkes rahatı sevmez. Dolayısıyla seçimlerini ona göre yapar. Öyle de oldu. Sen bir "Don Kişot" olmayı seçtin. Ama hırslaazmi karıştırdın. Kavramları karıştırdın ve o kafa karışıklığıyla senden böyle bir şey çıkıverdi. Şimdi geldiğin noktada artık sıkılmış bulunmaktasın. Sıkıldın bu dünyadan, sıkıldın hayatından, sıkıldın herkesten. Ondan dizlerinin üzerine çöktün. Ondan boyun eğdin. En üst noktaya çıkmış olsan da hep küçük kalıyorsun. Sen en çok bundan sıkıldın. Şimdi artık bir tanrı yaratmanın tam zamanı ya da kendi kendini tanrı ilan etmenin. Sanırım en doğrusu ilki. İkincisiyle güldürürsün çünkü elaleme kendini. Ruhunu dinlendirmek, küçük bir mola vermek için sana bir tanrı gerek. Seni yaratan değil, seni yaşatan bir tanrı gerek. Yaratanın takip etmeyi bıraktığı düşünülürse, sana elinden tutacak yeni bir tanrı gerek. Balkonundaki saksı çiçeğinde gizli olsun, damarlarındaki kanın olsun, en sevdiğin hissin içinde saklı olsun ve sen onunla konuş. Bir baba gibi, bazen bir arkadaş, yoldaş ya da abi gibi. Sana yol açmasın, yol göstersin tek. Bir kar tanesi gibi nazlı nazlı süzülürken bulutların parçaları, sen şimşekte gör mucizesini. İçten içten konuşsun seninle ve desin ki; sen başkasın. Bunu tek o fısıldasın kulağına yeter. Alelade bir insan değil, o söylesin. Yeter. Sen bir ona inandıN, bir ona güvendiN. Yeter. Sen kendi tanrını yarattın. Bu da sana yeter.

ENDİŞE

Endişelerimiz bizi kurtarır mı dersin?
Bir kadınla bir adamı
Bir oğulla bir babayı
Ustayla çırağı
Hem şairi hem ozanı
Bir ilişkiyi
Bir evliliği
Bir ülkeyi
Sırf endişe ederek
Başka bir şey yapmadan
Eli kolu bağlı
Olacak olan olur diyerek.
Zor sanki
Çırpınmadan
Denizin üzerinde durmak
Dalgalar çok yüksek

Küçükten başla bakalım.
Ufukta bir çizgiydi
Yaklaştıkça büyüdü
Balon oldu yükseldi
Tostoparlak bir şey sandın önce
Kah kızıla çaldı
Kah kaşa göze bulandı
Gülüyor sandın
Öfkesinden bir ince çizgi olmuş gözleri
Ürktün, itiraf et.
Toz gibi yuvarlanarak iniyor aşağıya doğru
Örümcek sanki
Yok değil maymun bu
Ağları ayaklarıymış.
Ve dört ayağının üstünde
İnsanmış en nihayet anladın
Hayalinde neler canlandırmıştın,
Ete kemiğe büründüğünde
Bir baktın da çok
Ama çok
Tan öte
Bir ademoğlu, düpedüz insanmış işte.

Cehennem başkalarıymış
Bizse cennete doğru çevirdik kulaçlarımızı.

Tarihimizde insanların toplu ya da bireysel bir takım rezaletlerinin bunca ortaya döküldüğü başka bir süreç yok hatıralarımızda kalan. Biz düşündük, bulamadık. İyi mi kötü mü, onu da bilemedik. Bir duyan bir bilen var ise haber versin. Dünyalı kardeşler bizde işler böyle böyle, durumlar çok karışık çok. Şaşkınlık ve salaklık, salak yerine konmuş olma ve mevcudiyetini siyasetin nabzına bağlamış bir güruh olarak bir enteresan coğrafyada varolma savaşı veriyoruz. Bayraklar elimizde sokaklara fırlıyoruz. O kadar şaşkınız ki bazen yolları şaşırıyoruz. Ne yaptığımızı çok bilmiyoruz. Şuurlu insanın ansiklopedik tanımına bakıyorum; bulunduğu zamanı, mekanı, hadiselerin zaman ve mekanla olan bağlantılarını bilir diyor. Biz sonradan haberdar oluyoruz. Demek ki, ya şuursuzduk ya da şuursuzlaştırıldık. Aydınlanmanın vakti saati yoktur diyoruz. Avunuyoruz. Uyuduk uyuduk, uyandık. Tam olsun diyor, bir de şuuraltının tanımına bakıyorum: İnsan ruhunun baskı altında kalmış istekleriyle bunlara bağlı fikirlerden meydana gelen ve şuura ulaşamayan kısmıdır diyor. Bir yerde cıvatalar gevşemiş, asfalyalar kopmuş. Narkoz, hipnoz gibi dışarıdan müdahalelerin faydasını görebilirmişiz bu süreci atlatmada.

Tahta sandıklar var, tabut gibi önümüzde duruyorlar. Ya gömeceğiz yahut hep beraber gömüleceğiz. Ama yaşamak istiyoruz. Bu bizim içgüdümüzde var. Kodlarımız yaşa diyor. Sefaletten burnunu çıkartamasan da yaşa. Bak domuzlar da yaşıyor. Timsahlar da çok hırlı değiller ama yaşıyorlar. En iyisi yüzmeyi öğrenmeli boğulmamak için. Nihayet simitler atıldı güverteden ve tutunuyoruz ister istemez. O uzaktaki çizgi bir gemi oldu şimdi, çekse kurtarsa hepimizi. Ya da en iyisi okyanusun ortasında bir başımıza kendimizi buluversek ya da ölsek çevremize daha çok zarar vermeden. Seksen milyon toplu halde intihar etse, ne olur hiç düşündünüz mü?

En güzeli sevdiğinle karşılıklı bir kadeh kırmızı şarap içmek
Bir parça kur hemen yanına.
Didişmeden ama.
Daha henüz erken
Birkaç saat var akşamın inmesine
Biraz sabır.
Dayan.
Bugün günlerden cumartesi.
Yarın tatil.

Bir kaset
Tek bir kaset daha çıkarsa
Seksenlerden kalma üzerindeki dantelli örtüsüyle sakladığın el radyonu çıkartıp
“Yorgun demokrat”ı dinlemeye koyulabilirsin.
Yahut kafana sikip(ayfon yaptı, ingilizce klavye işte, kahretsin, özür dilerim adına) gidebilirsin.
Bütün olanlar telefonunun ağzını bozdu, bak sen.
Hemen etkileniverdi yavrucak.
Eğleniyor musun bari ha?
Seviye genel olarak çok düşük bu memlekette, merak etme.
İnsanlar gülüp geçecektir.

Yaz akşamlarından kalma değil; gelme bu hava.
Tatlı tatlı çarpıyor yüzüne.
Kendini iyi hissettirtiyor.
Hayatındaki bir çok aptala
Teselli olsun bu hava.
Bahşedilmiş sanki sana.

Şura suresinde “Ayağına çivi bile batsa düşün bakalım.” der. Bense rahatsız ayakkabılardan muzdaribim ve ayaklarımı kontrol etmekte güçlük çekiyorum, çok asiler, sanki ne yapacaklarını bilmez gibiler. Dizginleyemiyorum vücuduma göre orantısız olan güçlerini. Birer deli fişekler. Tüm dünyaya meydan okuyorlar. En nihayet gördükleri ışığa doğru koşuyorlar kendilerini kaptırırcasına. Büyülenmiş gibiler. Sol sağ sol sağ sool saağ-kalp solda, onun da dengesi şaşıyor. Bu son olsa bari diyor onu seven organları. Onlar da yorgun. Nasıl başa çıkacaklarını bilemez haldeler. İtiraf ediyorlar günah çıkartırcasına, dizlerinin üzerine çökecekler nerdeyse-olsa- ya medet diyorlar. Beraber ateşe atılmak ve yanmak istemiyorlar. İçim parçalanıyor. Et tırnaktan ayrılsa? O da ne? Alev alıyor ayaklar. Sonra tüm vücudu sarıyor aynı alevler. Uzaktan izliyor tüm izleyiciler. Biliyorum sen de izleyiciler arasındasın. Bir adım öne çıkıyorsun. Alevler yüzünde dans ediyorlar. Ama güzel görünüyorsun. Sonunda sana da dokundu ucu. Bir ateşe bakıyorsun, sessiz sessiz yanıyor. Bir harici yanana bakıyorsun, çığlık çığlığa bağırıyor. Külleri yüzüne konuyor. Geride bıraktıkları bu kadar. Hiç bilmeden yaşamayacaksın artık mum gibi erimenin ne demek olduğunu. Ya da bir anda tutuşuvermenin nasıl bir şey olduğunu. Ucundan da olsa gördün çünkü. Sen gene güçlü görünmeye devam et ama, gözyaşlarını içine akıtarak.

Bir titrek ışığın peşinde fersah fersah yol almanın, kalbin ağzında ata ata koşmanın nasıl bir şey olduğunu hiç tatmayacaksın. Yazık olmayacak mı sana? Aptal hayatına!

Aşkı arayıp arayıp bulamayınca en nihayet erdiğini sanan tüm güzel insanlara.. O zaman meşgaleler değişiyor, daha bir rasyonellik kaplıyor bünyeyi haliyle. Olsun o da güzel. Kafi derecede erdiğini sanan varken, yenilerine gerek yok, her nesil kendi ermişlerini yaratıyor bir şekilde. Bu devrin ermişleri de bunlar, bu kadarlar.

ORMAN/KIRMIZI BAŞLIKLI KIZ

image
Çİer: PAWEL KUCZYNSKI

YERLİ:

“Ben bu ormanın yerlisiyim.” dedi ve ekledi: “Hem de çok uzun zamandan beri. Sanki defalarca dünyaya geldim bu ulu ağaçların altında. Kendime ateş yaktım parçalarından ama hep izin isteyerek, yağmurda siper ettim kendime üzerlerindeki yağmur damlalarını güneş açtığında kurutmaları şartıyla ve kavurucu sıcaklarda yapraklarından taç yaptım kendime feda edişlerinin rızasını alarak. Hep bir nedenden ötürü nazlı nazlı süzülen yaprakların döküldüğü mevsimde onu terk eden her bir yaprağı serin ve tatlı birer örtü oldular üzerime. Hışırtıları ninni oldu geldi kulağıma. Onlarla daldım rüyalara. Rüyalarımda da benimleydiler. Benzer yollarda yürüdüm üzerimde kardeşlerinin gölgesi varken. Ama hiç bilmediğim bir lisandı konuştukları. Altı üstü hışırdamaydı ama mutlak bir önemi vardı sözlerinin. Sonra sonra ben bu tatlı rüyaların müptelası oldum. Uyku saatlerini iple çeker oldum. Daha çok uyku, daha çok rüya demekti. Yavaş yavaş bir lisan daha öğrendim. Rüyamdaki ağaçların konuştuğu dilin adını koydum sonunda “mirabelle”. Mayhoş bir eriğin ağızda bıraktığı tattı sanki rüyamdaki ağaçların dili. Yüzüme yayılan tatminin ve ağzımın kıvrımlarını yukarı doğru çekilmesinin nedeniydiler aynı zamanda. Aman ne de tatlıydılar! Aman ne canlıydılar! kalbim dilimde atar oldu onlar sayesinde. Ayakta kalmak zorunda olduğum saatlerde yaşama nedenim oldular. Zemin kaygandı ve ayağımın altından kaymaktaydı ama olsun ben de var gücümle asıldım dallarına, sarıldım koskocaman gövdelerine. Onlar bana yoldaş oldular. Bir gün gelecek ve hayat aniden duracak. O zaman en sevdiğim ağaca sarılmış olayım bari, lütfen. Lütfet.”

ASLAN:

“Ben bu ormanın eskisiyim.” dedi ve ekledi: “Aslan dediğin hissettiği yaşta olmalı ve konumda. İçgüdülerimin koyduğu kanunlar çerçevesinde yaşamalı maiyetim. Ve ben dışında geriye kalanlar, kanımda buna dahil, asla bana yaşlı demeye cüret edemeyeceksiniz. Çünkü parçalayabilirim sizi. Ve siz de bunu çok iyi biliyorsunuz. Sinirlendiğimde öfkemin başınıza ne işler açabileceğini pek çok biliyorsunuz. Ve etlerinizi kemiklerinizden sıyırırken bir an olsun tereddüt etmeyeceğimi de biliyorsunuz. Bunu bilmeniz benim için pek iyi bir şey. Hala otoritemin altında ezildiğinizi bilmek beni daha da güçlü kılıyor. Bundan nasıl zevk alıyorum anlatamam. Gözlerimden çıkıyor çakmak çakmak gururumun yansımaları. Bu gözler yaşlı bakmıyorlar. Tecrübeyle bakıyorlar en çok. Ağzımı geniş geniş açıp esnerken tembelliğim dolaşıyormuş dillerde. Kuşlar söyledi. Yalancıdır o kuşlar. Başka çocuklar istiyorum ve bu uğurda siz dişilerin üzerinde haddinden fazla çalışmam gerekiyor. Ben de yoruluyorum haliyle. Arada isyan edip, sürüler halinde bana meydan okuduğunuzun haberleri geliyor, beni tekrar gafil avlamaya çalışacakmışsınız. Aman çok korktum. Geceleri uyuyamaz oldum. Gerçekten böyle mi düşünüyorsunuz? Eğer öyle olsa idi; yani bir damla korkum olsa idi çıkamazdım karşınıza. Oysa ki ben bütün görkemimle, tüm hırsım ve ihtirasımla çıkıyorum karşınıza her seferinde. Sizler de olmasanız kimse bana ne muhteşem bir şey olduğumu anımsatmayacak. Dişiler anlamadı beni düşmanlarım kadar. Günler aynı sıradanlıkta geçecek yoksa. Benim gençlik aşılarım gelin bakalım. Yoksa kendi pençelerimle size mi teslim edeceğim sandınız her şeyimi, bir kalemde silip atarım mı sanıyorsunuz tüm hayatımı, zevkle döllemem gereken sürüyle dişi varken. Bir sürü yavrum oldu, olmaya da devam edecekken. Daha çok çalışmam gerek. Öyle kolay değil ne haremimi, ne evimi barkımı kolay kolay teslim etmem, hepiniz birer sırtlana benziyorsunuz ama korkmuyorum sizden. Çıktım işte karşınıza. Savaş sizinle benim aramda. İster bire üç, ister bire on olun. Hiç mühim değil. Ben hepinize birden yeterim. Hep yettim, gene yeterim. Aman aman eğer ki yenilirsem, beni yok ederek çıkartın hayatınızdan ne olursunuz. Hayatıma sinsi nüfuz edişinizi ve gaddar tecavüzlerinizi izletmeyin bana. Hemen orada, aslan meydanında öldürün, paramparça edin isterseniz. Ama sağ bırakmayın sakın lütfen düşmanlarım. Lütfedin.”

HÜTHÜT:

“Ben bu ormanın ermişiyim.” dedi ve ekledi: “Aynı zamanda habercisi ve yol göstericisi de. Sıkıntıda olanların, yollarını kaybedenlerin, ailesini kaybedenlerin kalp sesiyim ben. Çığlıklarım yaptığınız yanlışları görmemden, fısıltılarım uçsuz bucaksız ormanda kulağınızda çınlıyorsa bir mana arayın mutlaka. İnanın bana ve inanın ama çünkü ben yalan söylemem hiçbir konuda. Haberlerinizi, açılan yollarınızı müjdelemek benim görevim. Gurur duydum bundan her defasında. Duydunuz değil mi? Duydun değil mi? Sen sen sen. İşte açılıyor senin kapın. Eşikten geçmek üzeresin. Senin zamanın geldi artık. Herkesin bir zamanı vardır, unutma. O zaman, bu zaman işte. Haydi ne duruyorsun, zıpla ve geç diğer tarafa. Ne güzellikler bekliyor seni bir bilsen. Sırrı söyleyemesem bile, bu böyle. Orada orada bak. Görsen de, göremesen de, nasılsa geçeceksin. Kaderin böyle. Var var o kader. Bir porsukken bir ceylan, bir kemirgensen bir tavuskuşu olman mümkün her zaman. Biraz cesaret, bol sabır, içindeki iyiyi çıkartacaktır. Zamanında akıtamadığın, içinde biriktirdiklerinden birer sabır taşı bıraktın arkanda. Bense izlerini takip ettim tabiatım gereği. Onlar senin olası tohumlarındı, birer taşa dönüşen. Sen sadece içine atmayı yeğledin, doğaya saçmaktansa. Daha da tutamayıp, iyice çürütünce saçtın ortalık yere. Ete kemiğe bürünmek yerine, zamanla çakıl taşlarının arasında kaynayıp gittiler, özelliksiz kaldılar onlarda. Bir bilen göz gerekti, onlara layık oldukları değeri teslim edecek. Bu seferlik ama bir seferlik söyledim ağustos böceklerine, birleştiler türkülerde. Hem çalıştılar, hem söylediler. Vazifeleri taşları üstüste koyup bir kaya yapmak idi. Ve oldular sonuçta. Senin sabır taşlarından bir kaya var şimdi. Üzeri dümdüz. Bazen insan türü gelir buralara. Kaba etlerini nereye koyacaklarını bilemeyen kaba saba, ilkel, ruha saygı nedir bilmeyen, kendini hisli zanneden, utanmasız ve fırsatçı  insan türü. Onlara yer oldu senin sabır taşın. Bir mola verir, sonra da sinsi planlarını gerçekleştirmek üzere kaybolurlar ormanda. Etlerimizi çiğ çiğ yemek varken, odun ateşinde yakarak yemek, nerede duyulmuş, nerede görülmüş? Doğanın umudu buradan kaynaklanıyor işte. Biz kendi aramızda düzenimizi tutturmuşuz size ne oluyor? Ben annemi babamı gömdüm, gagamla toprağı kazdıktan sonra. Yarı kurumuş bedenlerini yine gagamla iteleyiverdim usulca. Üzerlerini de yapraklarla örttüm. Topraktan geldik toprağa gideceğiz. Kanatlarımız, ayaklarımız bizim ödülümüzdü. Ya kuş olduk uçtuk, ya sınırsızca koştuk. Ama hep coşkuluyduk. Cezamızı bu dünyada kestiklerini sanıyorlar. Kendilerini en büyük sanıyorlar. Yanılıyorlar. En büyük yok. Sen varsın, ben varım, biz varız sadece.”

AVCI:

“Ben bu ormanın kalpsiziyim.” dedi ve ekledi: “Çünkü doğa benim kaşığım, bıçağım, aşım, ekmeğim, odunum, süs eşyam, yatağım, yorganım, çatım, duvarım. Duvarlarımı örmek için, bir lokma ekmek için yapmayacağım şey yok benim. Acımam bu uğurda hiçbir şeye. Doğadan gelen benimdir. Onun sayesinde kırmızı başlıklı kızı kaçırıp, evimin kadını yapabildim. Önce çok direndi, istemem dedi, evden beklerler dedi. Oralı olmak gelmedi içimden. Bir tuttum, daha da bırakmadım. Nehrin karşısındaki patikayı takip ettiğinizde, yolun sonundaki barakada yaşıyorum, yaşıyoruz. Yiyecekleri istifliyorum kilerde. Sayım yapıyorum kendimce. Azaldı mıydı düşüyorum yola. Giriyorum ormana. Geyik avlıyorum, sülün, tavşan, ne bulursam. Bir kez bir ayı vurmuştum. Aman ne tatlıydı yarabbim. Balla beslenenin eti hiç tatsız olur muymuş? Postunu şöminenin önüne serdiydim bir güzel. Kırmızı Başlıklıklıyı’da ilk yatırdığım yerdir o post, benim için anlamı büyük yani. Evde ona kırmızı başlıklı diye seslenmiyorum elbette. Zaten başlığından, pelerininden eser kalmadı üzerinde. Daha ilk günden parçalayıverdiydim hepsini. Çok direnmişti yavrucak, bana sen yaşlısın demişti. Gözümü oyacak sandım bir an. Sonradan geçti öfkesi. Alıştı belli ki bana. Şimdi geç geldim mi telaşlı buluyorum onu evde. Acaba diyorum, artık yeterince güvenini kazandıysam zincirlerini çözsem mi ki? Hayatımda üzerine en çok düşündüğüm konu avımı uzun süre muhafaza edebilmenin bir yolunu bulmak iken, neler neler düşünür oldu bu zalim yürek bir bilsen! Acaba diyorum zincire vurmadığım bir gün gitmek yerine saklansam mı bir köşede ne yapacak şimdi diye. Kaçar mı acaba? Kaçar mı ki? Bırakır gider mi beni? Ant olsun kendi ellerimle boğazlarım onu. Ama o zaman gene yalnız kalırım. Ben gene temkini elden bırakmayayım. Hiç çözmeyeyim zincirlerini. Benim tatlı kadınım. Bak neler avladım ikimiz için. Akşam şölen var, bekle beni.”

KIRMIZI BAŞLIKLI KIZ:

“Ben bu ormanın şanssızıyım.” dedi ve ekledi:
“Neneme gitmek için girmiştim ormana.
Kayboldum ormanın ortasında.
Uluma sesleri geliyordu uzaktan.
Çok korktum önce bir başıma olduğumdan.
Sonra neden korkuyorsun dedim kendi kendime.
Nenemin evi de ormandaydı ama onun etrafında başka evler vardı.
Karşıma ilk çıkan ev kurtarıcım oldu bir anda.
Başlamıştı da hava kararmaya.
Bacasında dumanı tütüyordu, mutfağından yemek kokuları geliyordu.
Çaldım kapısını çaresiz kalınca, açık olan kapıdan içeri doğru ilerledim usulca. Şöminenin önünde ellerimi ısıtırken, bir ses duydum geldiğim yönden.
Korkuyla döndüm arkamı, bir de baktım gözleri karaya kesmiş bir adam.
Daha ne olduğunu anlayamadan yatırdı beni postun üzerine.
Anneciğimin diktiklerini yırttı hunharca o kaba saba elleriyle.
Ne çırpındım ne bağırdım anlatamam.
Ben onun için mi düşmüştüm yollara, tuh yazık oldu umutlarıma, bir zalimin düştüm ocağına.
Ne çektiğimi bir ben bilirim o esnada.
Tarifsiz bir telaş vardı kalbimde.
Korkum telaşa bulandı, postun üzerindeki kıllara bulandı, kana bulandı, tere bulandı öylece.
Bir garip adamdır; o günden beri besledi beni elleriyle.
Önce tiksindim ellerinden, sonra hayatta kalma isteğim ağır bastı.
Tuhaf bir gülümseme kaplardı yüzünü yemeği hazır edip, yedirmek için yanıma geldiğinde.
Lütfederdi kendince.
Zincirlerimi çözmesini, bir gün bu kapandan kurtulacağım günü bekler dururum.
Ne yapacaksam, nereye gideceksem bu halde?
Yazık oldu gençliğime, güzelliğime.
Karnım şişmekte gün geçtikçe.
Öte yandan ya gelmezse, gelemezse diye aklım çıkar gün geçtikçe.
Kim duyar bu lanet ormanın ortasında sesimi, ayağımda zincirlerle?
Kim verir yemeğimi?
Hava kararmaya başladı bile.
Ne olur dön gel avcı.
Dön gel de besle beni.
Çok çabuk acıkır oldum istemsizce.
Ne olur avcı, dön gel kurtar beni.”

ANADOLU VOL 5:NEVŞEHİR-KIRŞEHİR

NEVŞEHİR:

“Hayat doğru ve yanlışların çatışmasından ibaret.” Alıntıdır

“İki kişi olarak çıktığın tüm seyahatlerde karşındakini dinlersin. Bir başına gittiklerinde ise kendini  ve çevreni ama en çok kendini.” Alıntı değildir

Kapadokya Bölgesi: Pers dilinde “Güzel Atlar Ülkesi(Diyarı) olarak Aksaray, Niğde, Nevşehir, Kayseri, Kırşehir illerinin kapladığı alanın birleşimi olarak tanımlanır. Dünyada başka bir örneği bulunmayan yeraltı şehirleri, mükemmel bir tekniğin ürünüdür. Havalandırma sistemleri, hava dolaşımı tünelleriyle, emniyet ve güvenlik sistemleriyle, giriş ve çıkışlarda ilginç teknikleriyle, zemindeki kuyularıyla ve çöp toplama mekanizmalarıyla bugün bile ziyaretçileri şaşırtmaktadır. Bölgede binden fazla kilise olduğu ifade edilmektedir. Unesco’nun Dünya Kültür Mirası listesinde yer almaktadır. Kapadokya Bölgesi’nde ayrıca Selçuklu ve Osmanlı mimarisinin seçkin örneklerine rastlanmaktadır. Ürgüp Şarap Evleri, Balon Gezileri, Safarileri, Çömlekçiliğiyle, Halı-Kilim Dokumacılığı, Oniks-Taş İşlemeciliğiyle ünlüdür.

Türlü çeşitli nedenlerden ötürü defalarca buraya geldim durdum. Uslu bir halkı var ve daha düne kadar işssizlik sorunları yok idi balon turizmi sayesinde bildiğim kadarıyla. Japon turistlere yapılan saldırı ve balon kazası tur iptallerine neden olsa da yavaş yavaş toparlayacaklarını düşünüyorlar. Nevşehir merkezdeki gençlere tecavüz olayının nasıl sonuçlandığını sorduğumda, cevap verirken çok hoşnut görünmüyorlar ve seslerini iyice kısarak ve çevrelerini kontrol ettikten sonra bana cevap veriyorlar ihtiyatla. Gerçek failin yakalandığını, yanlışlıkla yakalanan ilk failin serbest bırakıldığını söylüyorlar. Kendi memleketlileri olduğu için durumdan hiç mi hiç memnun değiller. Damgalanmak istemiyorlar. Onlar kısık sesle konuşurken, bende kısık sesle internette araştırma yapıyorum ve üzerinden epey zaman geçen olayın zihnimde canlandırdıklarını tazeliyorum. Birden gülmek geliyor içimden önümdeki yazıyı okuyunca. Diyor ki: yanlışlıkla yakalanan zanlı serbest bırakıldığında “koktum, bir an önce duş almak istiyorum”. Saf saf bunu söylemiş. Gazetecilere. Çok insani bir durum ve istek olmakla birlikte çektiği korku ve sıkıntıdan ayrıca da yaşadığı sorgulamadan hele ki hayatında ilk defa karşılaştığı düşünüldüğünde herhalde ne dediğini ne diyeceğini bilmez bir haldeydi ki gazetecilere ben koktum, yıkanmalıyım diyerek sanıyorum bedensel bir durumla beraber ruhsal bir arınmaya da ihtiyaç duyduğunun sinyallerini vermekteydi sanki bilir bilmez. Balon kazasında üç Brezilyalı ölmüş. Bundan önce yaşanmış bir balon kazasında ise çok ünlü bir İngiliz bilim adamı ölmüştü. Kazanın tanıklarından bir kişinin benim turist rehberime aktardıklarını aktarıyorum. Bay Beurle yeni kalça protezi ya da ona benzer bir ameliyat geçirmiş olup, olay esnasında koltuk değneği ya da baston kullanmaktaymış. Düşmeye başladıklarında kendisine dizlerinin üzerine çökmesini söylemişler, fakat kendini kollamayı başaramayan Bay Beurle’ün göğsüne baston ya da benzer preparatı girerek ölümüne sebebiyet vermiş. Burada önemli olanınsa Nasa çalışanı olduğundan olayda ihmalden çok komplo şüphesinin olabileceğinden derin soruşturma yapıldığının, yaralı bile olsa kalan turistlerin kurtulduğu, tek Nasa çalışanının ölmesinin ise akıllarda soru işareti bıraktığını söylemesiydi. Bay Beurle’ün facebook’undaki son mesajı ise şöyle imiş:”Kapadokya’nın süngertaşı topraklarında tur atıyorum”. Hayat ne tuhaf değil mi? Dünyanın uzak ucundan geldiğin bir memlekette bıçaklanarak öldürüldükten sonra bedenine bir parça saygı beklerken üstüne üstlük tecavüze uğruyorsun. Bir adamın ne bedenine, ne ruhuna saygısı olmayabiliyor. Bir kötüye iyi olmuyormuş demek ki. Allah hep iyilerle karşılaştırsın herkesi.

Her geldiğimde en çok karşılaştığım ve zaman geçirdiğim millet ya Koreli, ya Malezyalı yahut Çinliler oluyor. Çinlilerle Mo Yan hakkında konuşmaya çalışıyorum, bir tanesi ülkesinin çok büyük olduğunu bu yüzden pek fazla kendisini ve eserlerini bilmediğini söylüyor. Çinlilerin değişik yorumları vardır her zaman. Günlük tur satın aldığım bir gezide Malezyalı bir çift vardı, erkek olan aslen Çinli olduğunu ve küçükken babasının boyu uzun olsun diye fareyi pişirmeden ama sanırım ölüyken -yoksa içini kemirir durur- kuyruğundan tutarak yutmasını söylediğini, kendisinin de ilk ve son kez babasının ricasını yerine getirdiğini söylemişti. “Sonra” demişti ve eklemişti:”Sence işe yaramış mı?” Fotoğrafını ekleme nedenimdir. Siz bir bakın bakalım işe yaramış mı yaramamış mı? Yoksa fareyi çiğ çiğ yediğiyle mi kalmış, kuyruğunu hüpletmesi de cabası. Tanrım sen tüm Çinlilere bir parça damak tadı ver. Eşit olsun, yeter. Çok kalabalıklar çünkü. Ve hurafelerden uzak tut beyinlerini.

IMG_1087

IMG_1097

Göreme’de yabancı turist sayısı çok. Burası daha çok western filmlerindeki kasabaları anımsatıyor. Şirin cafeleri var ve kışın gittiyseniz eğer sıcak kırmızı şarapları içinizi ısıtabiliyor. Esnaf baskıcı değil. Zaten genel olarak Nevşehir insanında zalim ve baskıcı bir taraf yok. Uslu ve medeniler. Yolda bir kızla konuşuyorum. Ürgüp’te olduğumuzdan çevreden bir barı örnek veriyor. Kadınlar oralarını buralarını açıyor diyor. Nasıl yani diyorum. Abuk subuk hallere giriyorlar diyor. Garip garip giyiniyorlarmış. Ya erkekler ne yapıyorlar diyorum. Onlar sindikleri yerden çıkıyorlar, sanki hepsi birer ısrarcı Seymen Ağa oluyorlar diyor. Anladım diyorum. Zihnimde canlanıyor, gözünle görmediğine inanma derler ama.. Sahi öyle bir dizi vardı, maço erkeklerle bezeli bir diyarda geçer idi, tüm kadınlar ona hayran idi.. Asmalı bir şeydi adı, neydi neydi?

Balona binmek öyle kolay değil, Bir parça Nemrut macerasını anımsatıyor. Hava henüz aydınlanmadan yollara düşmeniz gerekiyor. Saatini kaçırırım diye uyandırma servisini ve resepsiyonu çılgına çevirip, sonunda sıfır uykuyla saati sabah etmiştim. Dört buçuk gibi uyanıp ya da hiç uyumadan sizi bekleyen servise binip, otelden otele sıcak balon meraklılarını toparlamak için uğradıktan sonra dünyanın dört bir yanından gelmiş insanlarıyla beraber henüz daha aydınlanmamış havada çay kahve ve aperatif ikramı eşliğinde bekleşip kendi balonunuza doğru seyir almaya başlıyorsunuz. Balonlar yan yatmış vaziyette sizi bekliyorlar. Her balonun bir ekibi var ve harıl harıl çalışıyorlar başında. Uzaktan başlıyoruz beklemeye, şişse ve kalksa diye. Alacakaranlık bitmek üzere hava aydınlanıyor biraz biraz ve balonlarımıza biniyoruz. Seksen günde devri alem yapacakmışız hissine kapılsak da kaptanımızın kadın olduğunu ve sabah sabah gergin olduğunu ve hiç durmadan konuştuğunu ve bir süre sonra hiç susmadığını anladığımızda bile serüvenin heyecanını duymaktayız. Son derece anaç ve ihtiyatlı pilotumuz. Her iki cümlesi bakın şu balon şunu yapıyor, o vadiye giriyor ama aslında çok tehlikeli, biz yapmamalıyız oluyor ve bizi hep aynı anaç dürtülerle koruyor. Sürekli oluşabilecek bir takım olumsuzluklar var ve biz tüm bunlar gerçekleşmesin diye sürüden ayrı önce can sonra canan kıvamında ilerliyoruz. Bana soru sorun diyor. Sabahın çok erken saatleri ve insanların zihni çalışmıyor ve benim bindiğim balonda çevreyi kısa boyundan ötürü görmek için zıp zıp zıplayan ve her seferinde dizlerime darbe, pantolonuma topuk izlerini bırakan çocuk bir yol arkadaşım var. Anne babası ise manzara fotoğraflarına birkaç yüz tanesini eklemekle meşguller. Kaptan pilotumuz ise inene kadar heyecanını yitiremeyecek gibi. İyidir derler meslek heyecanı için. “Bakın bakın şimdi bir şey vadisinin tam üzerindeyiz ama biz ne yapmıyoruz onlar kadar alçalmıyoruz. Çünkü tehlikeli. Bakın bakın bir başka balon ama ne yapmıyoruz, biz kendilerine o kadar yaklaşmıyoruz, çünkü balon birbirine değebilir, yırtılabilir, düşebiliriz, biz sadece uzaktan bakıyoruz.” En tuhafı neydi diyecek olursanız, bence, karşılaştığınız uzak balonlardaki insanlarla bakıştığınız o kısacık anlarda, farklı Nuh’un gemilerinde gibi hissetmeniz kendinizi. Sanki başka dilde konuşan bir balon ve onun mürettebatı var ve balonlar her yaklaştığında tüm itiş kakış ve konuşmalar kesiliyor ve herkes karşı balondaki insanları incelemeye koyuluyor. Uhrevi bir sessizlik ve her biri bir başka Nuh’un gemisinin mürettebat ve yolcuları gibi. Ben bu geminin zebrasıyım. İki rengim var. Avcılar beni kolay vurmasın istiyorum. Nasılsa vururlar ama zorlansınlar istiyorum.

IMG_0933

IMG_0983

IMG_0987IMG_0952

IMG_1079

IMG_0992

IMG_1011

IMG_1111

IMG_1103

İniyoruz ve sağ salim inmenin vermiş olduğu sevinç sanırım kutlanan patlatılan şampanyalar eşliğinde. Daha ağzıma bir lokma koyamamışken şampanyayı yudumlayacak halim yok. Uykumsa açılmış ve şimdi bir balona daha binebilirim keyfince ama çok geç.

İki gün boyunca harici olarak satın alabileceğiniz turlara eksizsiz katılırsanız eğer tüm doğal güzelliklerini yaşayabilirsiniz bu enteresan şehrin. Derinkuyu Yeraltı Şehri, Ihlara vadisi, Avanos, Çavuşin, Uçhisar, Hepsi güzel, hepsi görülmeye değer. Ben en çok Sekiz katlı Derinkuyu Yeraltı Şehri’ni beğendim.

KIRŞEHİR:

Nevşehir ve Kırşehir yıllar boyunca kız alır verir gibi birbirleriyle ilçe alışverişi yapıp durmuşlar. Bir bakmışsın bir ilçe bir yerinken, bir bakmışsın ötekinin oluvermiş. Kız tarafı oğlan tarafı derken de bu işten galip Nevşehir çıkmış. Avanos, Ürgüp, Gülşehir gibi Hacıbektaş da Kırşehir’in bir ilçesiyken Nevşehir’in oluvermişler. Kırşehir’e de kala kala Ahi Evran kalmış. Bu şehre geldiğinizde size Ahi Evran’la yol tarifi yapacak olurlarsa durun ve bir kez daha sorun. Çünkü burası alternatifin sıfır noktası. Çünkü burada her yer Ahi Evran. Ahi Evran sokağı, mahallesi, türbesi, camisi, kuyumcusu, bakkalı.. Kısaca her yol Ahi Evran’a çıkmakta ve dön dolaş bir şehirde gene vardığınız yer Ahi Evran olmakta. Onun dışında en turistik ilçelerini kaptırdığından olsa gerek zamanında gittiğinizde öğrencilerle bezeli, üniversitenin ekmeğini yiyen(Elbette ki Ahi Evran Üniversitesi olacaktı adı, ya ne? Burada ikinci bir şık yok isim hususunda), hakkaniyetli ve tavuksever ve kaşarlı tost satışında rekor kıran bir esnafı ve Neşet Ertaş’ı ve aslen Kırşehir’li olmasa da bir zamanlar topraklarında doğmuş, artık anılmaz olan Uğur Mumcu’su var.

HACIBEKTAŞ:

20140228_150431

20140228_150425

İlçeye isimini de veren Hacı Bektaş-ı Veli Horasan erenlerinden olup, Ahilik Teşkilatı ile Osmanlı’nın kuruluş devrinde Anadolu’da sosyal yapının gelişmesinde büyük katkılar sağlamış, Bektaşi tarikatının isim babası, aynı zamanda şair ve mutasavvıftır. Osmanlı Ordusunda yeniçeriler Bektaşîlik kurallarına göre yetiştirilirdi. Bu nedenle Yeniçerilere tarihte Hacı Bektâş-ı Velî çocukları da denirdi. Hacı Bektâş-ı Velî’nin sohbetlerini takip ederek onun tarikâtına bağlananlara ise “Bektaşî” adı verildi.

“Mü’miniz Kalû-Beli’den beri
Hakkın Birliğine eyledik ikrar
Bu yolda vermişiz seri
Nebimiz vardır Ahmed-i Muhtar
La Yezal mestaneleriz
Nur-ı ilahide pervaneleriz
Sayılmayız parmak ile tükenmeyiz kırmak ile
On iki imam Pir-i tarikat cümlesine dedik beli
Üçler, beşler, yediler
Nur-ı Nebi Kerem-i Ali, Pirimiz üstadımız Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli
Demine devranına Hü diyelim Hü”.  Bir yeniçeri duasıdır.

ataturk-un-yeniceri-kiyafetli-fotografi_194895[1]

Kısmi aralıklarla geldiğim ve her seferinde aradığım sükuneti ve kendimi bulduğum yerdeyim. Enteresan bulduğum bir şey var anlatmadan geçmem. Her gelişimde aynı sokaklarında yürüyor, aynı dükkanlarına giriyor, aynı yerlerinde bekliyor ve belki de aynı insanlarla konuşuyorum. Bilemiyorum. Bunlar parça parça yaşanan olaylar ve her ne hikmetse her girdiğim aynı yerde hep farklı insanlarla karşılaşıyorum, bazen de o insanlar aynı insanlar bile olsa ne ben onları ne onlar beni hiçbir şekilde hatırlamıyoruz. Kimseyle tanışıklık yaşama şansım olmadığından da özgür hissediyorum kendimi bir nevi. Ruhumun kayıp olduğunu düşündürtüyor burası bana. Sanki ben hiç olmamışım veya yokmuşum gibi tekrar tekrar doğarak geliyorum sanki ve her seferinde yeni insanlar ve yeni başlangıçlar seriliyor önüme. Tam dört defa geldim ve üstüste geldiğim günler oldu, türbenin içindeki insanlar bile değişikti, bir gördüğümü bir daha görmedim. İnsanlar beni, ben onları.. sanki kolaylıkla unutuvermişiz birbirimizi. Masal gibi. Hiç gerçekten yaşanmamış gibi. Yalanmış hepsi.

image

Has Hacıbektaşlılarla konuşuyorum. Yaşlı başlı, çoğu bıyıklı Anadolu erkeği hepsi. Bir sürü şikayetleri var. Yörelerininn hiç gelişememesinden şikayetçiler. Bozkırın ortasında biz unutulduk diyorlar. Sahi burası ilçeden çok beldeye benziyor. Hiç gelişmemiş, hiç yenilenmemiş. Devletin kendilerini hiç desteklemediğini, kendi yağlarında kavrulmak zorunda olduklarını anlatıyorlar. Belki böylesinin iyi olduğunu, bölgenin bakirliğini koruduğunu düşündürtmekle beraber, en önemlisi kimsenin önünde baş eğmemek olduğunu ama bir yandan da gençlerin burayı terk etmek istememekle, işsiz kalmak arasında bocaladıklarını belirtiyorlar. Bazı gençler şehir dışında kazandıkları bir takım sınavlarla kabul edildikleri işlere aileleri yüzünden gidemediklerini söylüyorlar. Burada kalmak ya da giderek gözü arkada kalmak arasında sıkışmış gençler. Konya’nın tam kalbinde tüm ihtişamıyla yatmakta olan Mevlana’nın tam tersi bozkırın orta yerinde usul usul korunan bir başka mutasavvıf var. Kendi bizzat kullandığı Kızılca Halveti/Çilehenesiyle, ruhun aydınlanmasının bir sembolü olarak kabul edilen Çerağ’ıyla, Mühr-ü Süleyman simgesiyle, Kırklar Meydanı ile Alevi/Bektaşiliğin tüm simgeleriyle sizleri beklemekte.

Ne arıyorum diyorum, neden gidiyorsun diyorsun, ne bekliyorsun bir ölüden diyorlar. “Hiç”. Ruhuma ferahlık, biraz. İçimde bir yerlerde var olan, derin düşüncenin kaynağına inmek belki, biraz. Belki ete kemiğe bürünüp yunus diye görünmendir tek isteğim. Az yol değil teptiğim her sefer. O kadar yoruluyorum ki ama o kadar iyi biliyorum ki artık yazını ayrı, kış ve baharını ayrı. Baharda bir başka olur buralar. Söz bir dahaki sefere beraber geliriz. Yunus ol görün sen bana, çıkarım ben seninle yola.

-“Ne ararsın?”
-“Kendimi.”
-“Bulabileceğine inanıyor musun?”
-“İnce bir çizgi var ve çok az kaldığını biliyorum. Aslında buldum.”
-“Neyi buldun?”
-“Hayatı.”
-“Aramakla bulunan bir şey miydi o?”
-“İnsanına göre değişir. Ama yol almak gerek ulaşmak için.”
-“Ne manada yol, kaç kilometre?”
-“Her anlamda. Yollar alacaksın, kapılardan geçeceksin, insanlara değeceksin, bazen teğet geçeceksin, bazen kalplerinin orta yerinde geçmeden duracaksın, hayvanlar seveceksin, her sevdiğini gömeceksin, geri topraktan doğması için onları toprağa vereceksin, birde bu yüzyılda organlarını bağışlayacaksın, birilerinin ışığı olacaksın, birilerininse atan yüreği.”
-“Sonra?”
-“İnsan olacaksın.”
-“Şimdi nesin peki?”
-“Hiç’im. Ben daha hiç doğmadım.”

ANADOLU VOL 4:SİVAS-ÜÇÜNCÜ VE SON BÖLÜM

MADIMAK:

”Bin cefalar etsen almam üstüme.. Kula gölge ise Allah’a ayan.. Bu şirin canıma nasıl kıymışlar.. Sensiz dünya malı neylerim dostum..”

20140304_092824

Bir saatlik yola koyulmazdan önce merkeze iniyorum eski Madımak Oteli’ni görmek için. İl Özel İdaresi’ne bağlı “Bilim ve Kültür Vakfı” ibaresi var kapısında. Sevimsiz bir bina olmuş. Önce içeri giriyorum. Ölenlerin pardon öldürülenlerin isimlerini yazdıkları anma bölümü oluşturulmuş, karşı tarafta çocuklara yönelik çalışmalar ve kütüphane var. Seçilmiş olarak gelen insanların içi insan dolu bir binayı kundaklamazdan önce “Allahuekber” nidalarıyla halkı kışkırtıp, galeyana getirmesinin püf noktalarını anlatan bir biyografi mesela(Hiç insan insanı yakar mı? Nerede görülmüş, duyulmuş şey?). Tarih tekerrürden ibaret olduğundan, günümüzde de benzer örneklerine rastlanmaktadır: evde güç bela tutulan yüzde elli gibi-yalnız yüzde elli sağduyulu davranıp evde durmayı başardı ama onların da yerini polisler aldı-. İçerideki memurun gözlerinde de benzer pırıltılar var bana karşı. Hanfendi diye seslenirken, çakmak çakmak olmuş gözlerinden hiç pozitif enerji alamıyorum. Ama olsun ben de onu sabırla sınıyorum. “Neden üst kat kapalı, neden gezdirmiyorsunuz, neden daha daha üst katlar açık değil, kolonlarda sorun varmış, yukarıda duman kokusu varmış hala, ölülerin üzerine inşa edilen sevimsiz il özel idare binasından ancak çıka çıka bir kat mı çıktı, neden ahşap yapmadınız, böylelikle kolay alev almaz mı?” gibi.  Adamı sinir etmeyi başarıp, dışarıdan fotoğraflarını çekmek için köşeye gidiyorum ama o da ne? Tam çaprazındaki lokantadan Kayseri mantıları yiye yiye semirmiş, yüze iki yüz tepsi çapındaki kalçalarıyla üzerime üzerime gelen bir kadın var. O bedene ve o kiloya göre inanılmaz derecede de çevik. Pardesüsü el verdiğince bacaklarını açıp bana doğru koşar adım geliyor. Böyle zamanlarda hiç beklenmeyen bir ataklık da benim üzerime gelir ve converse’lerime kuvvet aksi istikamet yürüyorum hızla. Bir süre daha beni takip ediyor. Gözdağı verdi aklınca zarif bedeniyle. Asla unutmayacağım bir hışımla dükkandan fırlayıp, kalçalarıyla rüzgarı eze eze bana doğru yürüyüşünü. Sivas merkeze dair böyle de bir anım vardır.

20140305_091227

ŞARKIŞLA:

20140305_133318

Divriği kadar uzak değil, Ulaş kadar da yakın değil. Bir saatlik bir yolu var. Çok değişik bir mozaiğe sahip. Aşık Veysel’in köyü, Sivrialan burada. Bugün iki alternatiften birini seçmeliydim. Ya Yıldızeli’ne gidip Banaz’a yani Pir Sultan Abdal’ın asıldığı köye geçecektim yahut Şarkışla’ya gelecektim. Kendimi burada buluverdim. İlçe şimdiye kadar gezmiş olduğum ilçeler arasında en büyük ve en gelişmiş olanı. Düz ayak her yer. Divriği’nin in çık bitmez yokuşları burada yok. Dükkanlar, mağazalar gırla. Şehre inmeden burada rahat rahat yaşayabilir, her ihtiyacınızı karşılayabilirsiniz.   İnsanların birbirlerinin hayatına girmeleri tesadüf değil. Tesadüf diye bir şey yok hayatta. Şarkışla’yı seçmemi sürekli telefonlaştığım ve burada bana her şekilde yol gösteren yol arkadaşlarımdan biri tavsiye etmişti. Kıza güvenmiş olmalıyım. Bundan sonra burada tesadüfen girdiğim bir kamu kuruluşunun içinde yaşayacaklarımı da ben tasarlamadım hiç bir şekilde.

Küresel ısınma ile ilgili bir programdı sanırım Sibirya’daki bir kadın sevinçle ısının eksi elliden eksi kırka yükseldiğini söylüyordu. Sivas’daki durumlarda pek farklı değil. Kışın ortasında bahar havasını yaşamaya devam ediyoruz. Zamanında sabah sabah sokak kapılarını açtıklarında karşılarına çıkan gece boyunca yağa yağa kapı boyunca oluşmuş kar yığınından kürekle kendilerine yol açan Sivas’lılar, komşularıyla dahi sosyal bağlarını yitirmekte dolayısıyla özellikle ellili ve altmışlı yıllarda insanlar münzevi bir hayat yaşamaktan toprağında etkisiyle birer şaire, ozana dönüşmüşlerdir. Tüm safiyetleriyle, dünya hakkındaki en önemli bilgiyi edinmede hiçbir telaş sergilemeden, kendi kendine soran, çıkışın kendi içlerinde bir yerlerde olduğunu pratikte kavrayan insanlar kendi iç dünyalarına kapanmaya başlamışlardır.  Bir nevi çilehane ortamı yaratan kara teslim ruhlarıyla, dünyanın en zor hallerinin içinden sessizce düşünerek ve en dolaysız yollardan geçmişler, en öz kelimeler kullanarak dörtlüklerle yalan dünyaya selam gönderip, İlahi Adalet’in tekerrürüne ve düzenin bozukluğuna gene sessiz bir isyankarlıkla kelimeleriyle karşı durup, alınyazılarına teslim olarak ama yaradana da göndermelerde bulunarak sonsuzluğun içinde varoluşlarının nedenine bir anlam katabilmişlerdir. O yüzden buranın her köyü size yeni ufuklar açmaya haizdir. İçinde yetiştikleri ortam, köylünün özellikle toprakla imtihanı ve bu sabır isteyen, iman gücü isteyen zorlu ve asi ve hava durumuna göre inatlaşan direnen, küsen, gücenen, boynunu büken, susuz kaldı mıydı dillenmediğinden ürün veremeden kuruyan dilsiz toprağın kendi iç sesini zamanla işitmeyi öğrenen köylüde baş gösteren filozof çağrışımlar size, şehir hayatı içerisinde hırslarına teslim olmuş insanlardan çok daha fazla hayata ve varoluşa dair bilgi verecektir. Bazısı çok içli konuşur, hiç onlara denk geldiniz mi bilmem ama ben onlardan Sivas’ta çok gördüm. Dünyanın düzenini içli içli anlatan bir adamın içtenliği ve sadeliği çok yaralayıcı olabiliyor.

ORTAKÖY:

Dört buçuk, beş gibi varlığınız yüzünden bir eve kendinizi misafir olarak ağırlattığınızı düşünün. İşi yüzsüzlüğe vuruyorum ben de. Habire bir eve sürpriz bir şekilde davet ediliyorum. Ne yapabilirim başka? Bu sefer yanımda bir adet çikolata var ama, yaş ortalaması bir hayli yüksek ve aile bireylerinin şekeri var ve evde hiç çocuk yok. Üstelik o çikolatayı da ben almamıştım. Bir yanlışa bir doğru gerekir bazen. Ben buradaki yanlışım ve de sürpriz yumurta. Kısmete hizmet gerekti ya, kadere de hizmet gerekmiş, çok geç anladım. Kaderin ayağına gitmek gerekmiş.

Hiçbir arabayla karşılaşmadan varıyoruz köye. Yol yaklaşık yirmi dakika sürüyor ve geçmekte olduğumuz dağların ve ovaların manzarası olağanüstü. Büyülenmiş gibi bakıyorum, içimden fotoğraf çekmek gelmiyor. Sadece gidiyorum. sadece götürülüyorum. Denize bakmak insanın yorgunluğunu alır derler. Tam tersi dağların uyuşturan bir tarafı var. Sessiz ama güçlüdür onlar. Sıradağlar birliğin adı, tek başına süzülenler ise ayrı bir güç, ve ihtişamın timsali. Sanki tüm dünyaya meydan okur gibiler bir başlarına. Bir meydan okuma var bu vakur hallerin ardında gizli olan. Tamam. Kabul. Ben de rotamı dağlardan yana çizerim bundan sonra. Siz olursunuz benim rehberim. Siz koyarsınız sınırları. Siz verirsiniz talimatları. Elim kulağımda bekliyorum gelecek olan fısıltılarınızı. Ona göre çizeceğim artık rotalarımı.(İç sesim Himalayalar dedi-rabbim Cleveland da demişti birilerine-biraz çok bilmiş değil mi benim iç sesim? Ona kalsam ara ara kendini peygamber ilan et filan da diyor, benim iç sesim az biraz kaçık olmasın sakın?)

Sivas’lı bir gelin vardı Fas’ta tanıştığım. Kız bisküvileri zorla yiyeyim diye ağzıma ağzıma uzatıyordu. Salaklaşıp ne verirse yemiştim yol boyunca. Burada da adetten sanırım, insanlar zorla yemek yedirmeye çalışıyorlar size. Bir sabah kendisine bir karı(zarar olmayan) olmayan poşet içindeki simidi “Al!” diye ağzıma doğru uzatan bir adama bakakalmıştım, nerelisin dediğimde Sivas’lıyım demişti. Yemeyeni dövüyor olabilirler korkusuyla tok bile olsam açı oynamayı ben burada öğrendim. Misafir olarak götürüldüğüm evde de iki erkek var, biz de iki hanımız. Hanımlardan biri seksen yaşlarında olunca, hizmet akdi gereği benim devreye girmem gerekirken hiç oralı olmuyorum. Bunlar iki erkek bir güzel sofrayı kurdukları gibi, masayı toplayıp, çay servisi de yapıyorlar. Bir tanesini kendi kendine konuşurken yakalıyorum: “Biz iş yapıyoruz!” diyor. Şaşkınlıkla. Adamlar böylesine alışık değil, kimse alışık değil, ben de kendime alışmakta kimi zaman güçlük çekiyorum ama Ankara’da da davet edildiğim her masada baş köşede oturup kalkmak bilmeden insanları lafa tutuyorum. Bir süre sonra masalar toplanıyor, çaylar-kahveler geliyor, ben bıraktıkları yerde kalıyorum, inanamıyorlar. Kötü niyetli değilim, bu konularda bezginim sadece. Bir de iki tabak taşıyınca iş bitmiyor ki. Bir dahaki sefere ufak tefek yardımlarda bulunuyor görünüp, vaziyeti idare etmeye çalışayım bari göz boyamak adına.

Şirin birer parkı olan köyler bunlar. ”Murat Gündüz 2 Temmuz Canlar Anıt Parkı”na adını veren Murat Gündüz  buralıymış ve o da yanarak  ve boğularak hayatını kaybetmiş. Amaç kin gütmek değil, unutmamakmış (unutmamak kelimesinin altında o kadar çok anlam gizli ki).

Arabasıyla meyve sebze satan satıcılar dolaşıyor etrafta. Hırsızlık diye bir şey yok. İnsanlar çok çetin geçen kışlarda evlerinin ikinci katından giriş yapıyorlarmış, kar kapılarını örttüğünden. Dolayısıyla hem üst kata, hem alt kata kuruluyor sobalar. Kömür sobasının verdiği ısı bir başka oluyor. Herkesin yüzü ala dönüyor. Evin odalarının kapılarını açtığınızda her yere eşit miktarda dağılıyor ısı ve yetiyor da. Buranın insanı konformist. Tipik bir köy evinde değilim. Bir soba, iki sedir, yer sofrası filan yok. Masada yedik yemeklerimizi, yerde oturmadık. Her yer halıyla kaplıydı ve en önemlisi temizdi.  Uzaktan gördüğüm ama hiç içine girmediğim mutfakta da her şey vardı. Buradan iki köy ötesi Aşık Veysel’in köyü imiş. Bu sefer uğrayamıyorum. Sivas öyle kolaylıkla gezip bitirebileceğiniz bir il değil. Her yerden bir cevher çıkıyor, insanlar başlı başına bir cevher. Altın madeni fakir için neyse, Sivas benim için o şu saatten sonra. “Kıymetlim”.

SEMAH:

Davete icabet etmek gerek. Ben de öyle yapıyorum. Evvel erken geliyorum Cemevi’ne. Bir hayli uzun sürüyor imiş. İki saat devam ediyor. Öncesinde baklava, meyve yahut yiyecek başka şeyler dağıtıyorlar. Çocuklar sevine sevine yiyorlar bir köşede. Başörtüm olmadığından bir tane takdim ediyorlar. Koca bir salonun ortasındayım. Hemen sol tarafa geçiyorum. Hemen bir görevli geliyor. “İlk defa mı?” diyor. “Evet.” diyorum. O zaman bayanlar diğer taraf diyor. Gelip gelip de adamların ortasına oturmam bana mahsus bir şey. Hemen karşı yakaya geçiyorum. Dualar türkçe, ibadet türkçe. Herkes konuştuğu ve anladığı ve kendine ders çıkarabildiği bir dilde kendini daha kolay teslim edebilir. Belki. Belki de değil. Belki hiç bilmediğin ve anlamadığın sözlerde teslim olursun, belki orada bulursun Tanrı’yı, Tanrı’nı! Belki. Kim bilir?

“Ali çoktur, şah-ı merdan bulunmaz.” Saz eşliğinde türküler söyleniyor. Aynı ortamda birbirine küs olan var mı diye soruluyor. Dargınların dargın dargın bulunmaması gerekiyormuş ve ihtiyar meclisi devreye giriyormuş bu noktada. dargın olan olmadığından konuşmalara geçiliyor. Yaklaşan Dünya Kadınlar Günü vesilesiyle ihtiyar meclisindeki mevzu da kadınlarımız oluyor. Kızların okutulmasının öneminden dem vuruluyor. Kadına şiddet gündeme getiriliyor. Sonra ilden ile ve hatta köyden köye farklılıklar gösteren tören başlıyor. Dönüyorlar dönüyorlar, teatral bir havada Kerbela’da yaşananlar aktarılıyor. Gençler yapıyor semah’ı. Tokat’ın bir köyünde yaşı büyükçe kadınlar dönüyordu. Neye göre seçildiğini sorduğumda, “Günahsızlar.” demişlerdi. “Peki ama nereden bilecekler, günahsız insan mı var?” diye sorduğumda da “Bilinir böyle şeyler köylerde, semah için meydana çıkacak olan kadının kendine güvenmesi gerekir, yani eline beline diline hakim olmuş olan o posta(bu kelimeyi kullanmıştı), tarikata girebilir.” demişti. Hiç unutmadım.

Defalarca oturuyoruz, kalkıyoruz, dualar ediliyor. Namazın uzun saatlere yayılmış hali gibi. Dizlerini kıramayan yaşlı, hasta ve kilolu teyzeler arkada oturuyorlar, bizim gibi bağdaş kurup yere oturma zorunluluğu da yok. Her gelen üç defa yere kapanıp, ellerini öpüyor. Allah için, Hz. Muhammed için, Hz. Ali için. Hz. Ali’nin resimdeki kadar yakışıklı bir Arap olup olmadığını soruyorum. “Evet”. diyorlar gururla. “Evet”. diyorum ben de.

20140306_203845

20140306_203809

Allahım, gönlümde olanı, hakkımda hayırlı eyle.. Hakkımda hayırlı olana da gönlümü razı eyle.”  Hz. Ali, İmam Ali

İstersin istersin olmaz, sonra hayırlısı olmuş belki de, iyi ki olmamış dersin, sonra bir durup düşünüp neden olmadıydı ki acaba dersin, dersin de dersin. Çevrenden ders çıkarmaya çalışırsın. Hele ki kendinden yaşça büyüklere sorduysan nedenini sana koro halinde söyleyiverirler: “Hayır’lısı ol’sun/ol’muş!” Tatmin olmadın değil mi? Haydi az biraz daha eşele güzide bahtını, diren ona, üzerine git, sağından geç, olmadı solundan, her şeyinle çık karşısına. Gene mi olmadı? Hım. O nokta kritiktir işte; ya isyan ederrsin ve talihine küsersin yahut kabullenir geçersin. İlki bir diklenme ve açıkça meydan okuma halidir. İkincisi ise teslimiyet. Ben artık yavaş yavaş ikincisinden tarafa geçiyorum. Ama azar azar uyumlayabiliyorum kendimi. Onunum yavaş yavaş, kabullendim azar azar, teslim oldum biraz biraz. Tek kalbinle olmaz. Tek organ yetmez teslimiyet için. Ruhunun bütün ağırlığıyla teslim ol bakalım. Nasıl da değişecek dünyan? Ne kadardı, 21 gram mı? Kilolarca ağırlığın ezilmekte tam da şu anda 21 gram’ın altında. Tam kurtuluş, tam teslimiyet ondan ayrıldıktan sonra.

Ben semah esnasında bunları düşündüm.

En çok zaman geçirdiğim şehir oldu Sivas ve yetmedi günler ve saatler. Tekrar geleceğim. Sivas bu durumdan hoşnut mu hiç bilemem. Bunu okuduktan sonra sıkıyönetim ilan ederler mi onu da bilemem. Bilmek de istemem.  Zaten şehre giriş çıkışlarda plakanız kaydediliyor. Bense hiç işgal yaşamamış bir şehri işgal ettim günlerce, sorguya çektim halkını, ne inançları kaldı didiklenmedik, ne ibadetleri. Sabırlıydı ve özgüvenli. Soğukkanlılığını hiç yitirmedi ben bahar havasında gelmiş olsam da. Hiçbir tarafa savurmadı beni ve ikiletmedi de sonu gelmez isteklerim karşısında beni. Ben isterim dedim, o verdi. Tevazu sahibi, misafirperver Sivas halkına teşekkür ederim. Bu sefer olmadı, Yıldızeli’ne gidemedim, Pir Sultan’ın köyü Banaz’a ve Aşık Veysel’in köyüne bir başka sefere.. Bak geleceğim diyorum gene ve çok ısrarcıyım bu konuda, bilmiş ol.

ANADOLU VOL 3: SİVAS-İKİNCİ BÖLÜM

ULAŞ:

Görmek istediğim çok ilçe ve fakat az günüm var. Bense Mihrali Bey Konağının olduğu Ulaş ilçesini şehirdeki ikinci günümün programına alıyorum. Divriği kadar uzak değil Ulaş. Yaklaşık yarım saatte merkezden ulaşılıyor. Tüm kamu kurum ve kuruluşlarını ziyaret ediyorum bu şirin, küçük ve az gelişmiş ilçenin. Burası Divriği kadar turistik değil, bense burada geçirdiğim kısa zaman zarfında ilçenin tek turisti bile olabilirim, hele ki bu kadar mevsimsiz gelmişken. Amacım Mihrali Bey hakkında bilgi ve belge toplamak. Ziyaret ettiğim devlet kurumlarından birinde uzun konçlu çoraplarını giymekte olan memuru gafil avlıyorum. Sanıyorum abdest alacaktı. O ise uyumakta olduğunu söylüyor. Yaşlı ve mahmur görünüyor gözüme. Yapmakta olduklarından hangisinin doğru olduğunu çıkartamıyorum ama kendisini feci halde telaşa düşürüyorum. Zira fazla zamanım yok ve kaynak gerek diye diretiyorum. Adamcağız olanca iyi niyetiyle beni arşive sokuyor ama sonuç nafile. Aklımdan çıkartamıyorum çorapları pardon telaşları.

ACIYURT KÖYÜ:

20140305_165936

Belediyeden almış olduğum kaynak kitapla biniyorum taksiye. Yaklaşık yirmi beş kilometrelik yol boyunca sağdan soldan konuşuyoruz şoför beyle. Önümüzdeki yaklaşmakta olan yerel seçimlerden, imkansızlıklardan, uygunsuz şartlardan, gelişmişlikten, gelişmemişlikten, ödeneksizlikten.. Çocukları şimdi küçük olmakla birlikte ileride ne yapacağını düşünüyor kara kara. İlçeden şehre geçmek öyle kolay değil diyor. Şoförümle ortak yanım ikimizin de pesimist olması. Aynı anda aynı şeyleri aynı olumsuz pencereden bakarak görüyoruz. Az sonra köye vardığımızda ise ikimizin birden yüzü düşüyor. Sabah yağan yağmur hiç asfalt yüzü görmemiş yolların canına okumuş. Altımızda serili çamurdan yün bir çarşaf var sanki ve şoför bana dışarı çıkmamamı salık veriyor. Zira ayağımdaki converse’lerle çamurun içinde yutulabilirim ve bu tek bir Allah’ın kulunu görmediğimiz köyde, kimse yardımıma gelemeyebilir. Amacımız muhtarın evini sormak ve nihayetinde bulmak. En nihayet bir kafanın kendisi kadar kısmının ancak görülebildiği bir pencereden sesimizi duyan hayırsever ve kulağı güçlü bir kadın muhtarın evini tarif ediyor. Ama muhtarın şehre gittiğini öğreniyoruz. Her şey o kadar dramatik ve bizler moralman o kadar çöküyoruz ki.. Evet aynı anda çöküyoruz. Şu andan itibaren ikimizin ortak tutkusu oldu Mihrali Bey Konağına ulaşmak. Saplantılı tutkuma ortak ediyorum kendisini de. O da kaptırıyor kendini, mutlaka birilerini bulmalıyız diyor. Bir nevi ülküdaşız artık. Hani ben neyse de, yol arkadaşımın bu uğurda bunca ihtirasının nereden geldiğini sonradan anlıyorum. O hiç gelmemiş buraya. Bilmediği için de suçluluk duygusuyla karışık bir merak içinde. O yol bilse götürecek ama nereden çıkılacağını bilmiyor ve telefonlar burada çekmiyor ve benim şarjım azalıyor. Bir anda köyün gençlerinden bir delikanlı çıkıyor karşımıza. Gene ne kadar seviniyoruz anlatamam. Delikanlı istemese de zorla ön koltuğa çağırıyoruz onu. Bizi bekçinin evine götürmek üzere biniyor çaresizce. Arkada oturan ben merak içinde soruyorum hayatından memnun olup olmadığını. Bana şaşırtıcı bir doğallıkla cevap veriyor: “Mutluymuş”. İki pesimist bu optimist cevap karşısında tatmin olmasak da, sesimizi çıkarmıyoruz. Yolda içinde iki erkek kafasının olduğu bir arabayla karşılaşınca; “Bu bekçi.” diyor oğlan. Kendilerini takip etmemiz gerektiğini, bu şekilde Mihrali Bey Konak’ına çıkabileceğimizi söylüyor ve koşa koşa ayrılıyor yanımızdan.

20140304_114102

20140304_121709

image

image

20140304_121331

Takip başlıyor. Gene baş konumuz iptidai şartlar. Ama benim aklımda başka bir şey daha var: “Hiçlik”. Bu duyguyu hissettiğim anlardan birindeyim bozkırın orta yerinde. Yollar bozuk ve virajlı, aşağısı ise uçurumdan ibaret. Ama manzara gene de nefes kesici ve karşınıza çıkan ne bir araç, ne bir insan, ne bir hayvan var. Bir başınayız burada. Şoförün sözleri ninni sanki, manzara ise avutucu. Kafamdaki her ne idiyseler tüm o kötü düşünceleri silmeye yetiyorlar. Ne idi onlar hatırlayamaz oldum. Sus geliyor insanın diline, bir ağırlık var omuzlarımda kendimi kabuğuma çekilmeye şartlandıran. Aynı anda yolların üzerindeki mıcırlar yüzünden kayıyor araba. Aşağısı yokluk, çünkü uçurum. Ölsek kötü olabilir ama tatlı tatlı ölebilirim çünkü hissizleştim. Hep gitmek gitmek istemiştim. Al sana tam gidiş diyorum içimden. Şoföre üzülüyorum, iki çocuğu vardı, hep benim yüzümden, al işte aniden o kötü düşünceler doluşuyor kafama. Şu ettiğime bak diyorum kendi kendime, tutturdum mızmız veletler gibi, bir atlının uğruna karda kışta düştüm yollara, bir de insanların hayatlarını tehlikeye atmış oldum bilir bilmez. Birden “İşte geldik!” diyor benim kadim yol arkadaşım. Görüyorum ben de. Bayram havası esiyor arabanın içinde. Biz böyleyiz işte. Bir anda en kötü düşüncelerden en mutlu anlara sarılıyoruz birbirimizden destek alarak. Bir saniye önce kurduğum mehkemem ve yargılama sürecim geçti bile. Artık onu da hatırlamıyorum. Hiçbir şey hatırlamıyorum. Arabadan inip bekçi Güven ve akrabasının ellerini sıkıyorum. Fotoğraflar çekip, sorular soruyorum onlara. Bozkırın orta yerinde sapsarı bir vahanın orta yerindeyim sanki. Tek ses kendi iç sesin olabilir burada kolaylıkla. Etrafta terkedilmiş binalar var. Burada ölenler burada gömülmüş. Güven onun üçüncü kuşak akrabası. Beraber mezarlığa doğru ilerliyoruz. Mihrali Bey Yemen’de savaşta öldüğünden, ilk eşi Bahar, ondan olma oğlu Rüştü Bey, ismi pek fazla bilinmeyen ikinci eşi, çocukların mezarları ve mezar olduğu anlaşılamayan mezarlar da var etraflarında. Hepi topu on beş-yirmi tane ha var ha yok mezar sayısı. Şoförümüz dua ediyor. Bense bakıyorum aval aval. Mezarlar önümde, birkaç iyi adam çevremde, ıssızlık her yerde..

image

image

image

Her tür ziyaretimiz bittiğinde Güven’in akrabasının evine yemeğe davet ediliyoruz. O kadar tuvaletim var ki ve çıktığımız yüksek rakımdaki esinti ve soğuktan ellerim o kadar uyuşmuş ki, minnettarlıkla kabul ediyorum bu alicenap daveti. Dikkatle yürüyorum çamura fazla gömülmeden. Ben daha ayakkabılarımı çıkaramadan iki tane sarı velet fırlıyorlar kapıdan. Ayakları çıplak, iki yaşlarındalar. Bizi görünce seviniyorlar ama gel gör ki yanımda ne çukulata var, ne şeker, ne de sakız. Şu an canım o kadar sıkkın ki anlatamam. Çocukları sevindiremiyorum. Başım eğik içeri salona geçiyoruz ısınmak için. Kapının hemen yanında bir nine var. Bana gülümsüyor. Bir takım sözler çıkıyor ağzından mırıltıyla. Dilsiz olduğunu söylüyorlar. Elini öpeyim diyorum, iki kolu birden kesilmiş kangrenden. Tanrım çok da sevimli oturduğu yerde ama ben kendisiyle ne yapacağımı bilemez haldeyim. Kaan ve Efe ile uzaktan kesişiyoruz. Bana cilveli gülücükler atıyorlar. Doktor yüzü görmeden doğup büyümüşler kendi çaplarında. Uslular da. Sadece eve gelen yabancılarla ne yapacaklarını bilemez bir hal onlarınkisi derken babalarının ağzından plazma televizyonlarının hikayesini dinliyorum. Bu ikincisiymiş, diğerini oyuncağı fırlatıp, kırmışlar. Yaramazlıklarının boyutu hakkında ufak çapta bir fikir sahibi olmama yetiyor anlatılanlar. İkisinin de ayakları çıplak. Yumuk, küçük ayakları var. Ama o ayakların çıplak olmasının da bir hikayesi var. Tuvaletten uzattıkları hortumla mutfağın halılarını ve kendi ayaklarını yıkamışlar. Anaları da çoraplarını çıkarmış. Zaten üzerine biz gitmişiz. Zaten kadıncağız mutfakta harıl harıl bize hazırlık yapmaya koyulmuş durumda. Suçluluk duygumu yanıma alarak mutfağa gidiyorum bir parça yardım için; ama bu sefer de tarihin tozlu yapraklarına gömdüğümü sandığım çişim ben onu unutsam da kendisini acı acı hatırlatıyor ve temiz tuvaletlerine giriyorum. Zaten çocuklar orayı da yıkamışlardır kanımca ve bu onlar hakkında ikinci defa fikir sahibi olmamı sağlıyor. Çıktığımda mıtfağın efendisinin seri hareketleriyle karşılaşıyorum, mavi gözleri var, akça pakça da. Bana kendimi Ege’de hissettiriyor. Seri manevralarının arasında kendime yapacak iş bulamıyorum. Zaten musluktan akmakta olan buz gibi su yeterince direncimi kırıyor, tekrar dilsiz ninemin yanına çöküyorum. Doksan yaşında imiş. Aynı esnada bir de dede giriyor içeri. Ev sahibinin babası. Öteki kızkardeşiymiş. Yemek yemeyeceğini söylüyor. Beni merak ediyor. Güven Mihrali’den bahsediyor, bense ufak ufak notlar alıyorum. Derken yer sofrası seriliyor, ev sahibim asırlık tepsisini getiriyor ortaya. Size yarım saatte hazırlanan menüyü yazayım kısaca: tereyağında kavurma, sucuklu yumurta, tepedeki erik ağaçlarındaki eriklerden yapılma reçel, kuru soğan, ev turşusu-ev peyniri-ev ekmeği ve tüm karışımın ayrı ayrı midemizden yumuşak yumuşak geçmesini sağlayacak sıcacık bir bardak çay. Gülhan yani evin hanımı sofraya hiç yanaşmıyor. Derdi gücü benim. Acaba sevecek miyim, acaba beğenecek miyim diye. Kocasına dönüyorum, hem beceriksiz hem çirkin bir hanım almışsın diyorum. Herkes gülüyor. İkizlerden biri tam gün sınırsızca yaptığı yaramazlıklar sonucunda sobanın başında uyukluyuveriyor. Adı Kaan ya da Efe olan ise masanın etrafında her bir turu döndükten sonra gelip de babasının arkasında mola verip, “Et, et!” diye haykırıyor. Babasının çatalından yediği bir parça eti çiğnerken de teşekkür için her defasında babasının sırtına bir tane indiriyor. İndirmek dediğim öyle pat pat değil. Güm diye geçiriyor güçlü kuvvetli adamın sırtına. Koca adamı sarsmayı başarıyor yani. Ninenin neler yiyebileceğini soruyorum, bana her şeyi yiyebildiğini çünkü dişleri olmasa da diş etleriyle en sert eti bile parçalayabildiğini söylüyorlar. Dirseklerinden kesilmiş kolları da çatal şeklinde olduğundan kolaylıkla kaseyi, kaşığı kavrayabiliyormuş. İçim rahatlarken, manzarayı gözümün önüne getirmeye çalışıyorum. Katır kutur, katır kutur. Aynı anda lavaş ekmeğinden bir parçayı kibarca koparıp, içine bir parça et koyuyorum, kalori hesabı yaptığımdan şekersiz içtiğim çaysa evin dedesini zıvanadan çıkartıyor. Gürlüyor solumdan “şaşırmış bu!” diye. Ona göre lavaşı ortadan hart diye ikiye bölüp, içine ne bulursam koymalı ve tıpkı oğlunun yaptığı gibi bir bardak çayın yarısınca şeker ekleyip bir güzel karıştırdıktan sonra hüp diye içmeliymişim. Korkudan yediğim ekmeğin gramajını arttırıyorum kendimce, turşuları da bir hamlede yutuyorum. Biraz tatmin oluyor. Ama bana o kadar şekerli bir çayı kimse içiremez. Çay çaylıktan çıkıyor. Sanki şekere katık oluyor.

image

Yavaş yavaş yola koyulmamız gerekiyor. İzin isteyerek şoförümüzle beraber yola çıkıyoruz. Gene beklediklerini söylüyorlar. Haberli gitseymişik Gülhan kimbilir daha neler yaparmış. Giderayak hiç madımak yiyip yemediğimi soruyorlar. Yok diyorum ben zaten gittiğim hiçbir yerde o yörenin özel bir şeyini yiyememeyi başararak ayrılırım. Gurme programları ve yazarları ayrı, benden gurme olmaz, ne yemek ne erkek zevkim iyidir.

Şoförümle baş başa kaldığımda ikimiz de tek bir şeyde hemfikiriz. Bu insanlar mutlu. Hele benden kat be kat daha mutlular. İptidai dediğimiz şartlar mutluluğa engel değil. Oturmayı bilmediğimden ayaklarım karıncalanmadan o sofradan ayrılamadıysam, bundan ötürü kimse kabahatli değil. Bez pabuçlarla karda kışta yollara düştüysem bundan kimse mesul değil. İnsanlar vaziyeti idare edebilecek pabuçlar giymişler ve çok yiyip, çok çalışıp, bol oksijen soluyup, zayıf kalarak mutlu mesut yaşıyorlar. Babalarının ise tek bir derdi vardı çocuklar büyüdüğünde ne olacak? Köyde nüfus yaşlı.  Varolan tek ilkokulda birleştirilmiş sınıfta eğitim veriliyormuş ve kışın yollar kapanıyormuş. Okuyacak evlat peşinde önce ilçe sonra şehre göçmüş dolu insan var. Bana kalırsa mı? Okuyacak olanı kimsenin durduramayacağını bilir herkes. Ama yatay bir geçiş olmalı bir parça mutluluk için. Yolları çamurlu bir köyden, çamursuz olan bir köye geçilmeli en fazla. Analar evde ekmeklerini odun ateşinde kendileri yapmalılar. Sırf bir gün ekmek almaya giden çocuğunun, 269 gün komada kaldıktan sonra on dört kiloya düşmüş cansız cesedini morgdan almak zorunda olmamak için. İnsanlar somut adalet görmek istiyorlar artık. Birileri ellerini kollarını sallayarak yüzsüzlük maskesi ardına saklanıp, bir özrü çok görmemeli bunca hırsızlık varken. Bunca yoksuNluk varken tevazu var, bunca hırsızlık varkense insafsızlık ve küstahlık. Şehirlerde vaziyet böyle böyle iken, köyde yaşamalı insan. Basit şeyler yemeli, basit şeylerle mutlu olmalı. Apansız karşısına çıkan bir misafir ve onun bitmez soruları karşısında sabırlı ve güleç kalmayı başarmalı. Ben Sivas’ın güzel ilçelerinden birinin kendimce en tatlı köyünde bulundum. Bir nesil burada yaşlandıktan sonra, yerine gelen yeni nesille birlikte yeni Efe’ler ve Kaan’lar doğmalı burada diye hayal ettim. Bana kalırsa bu insanlar burayı hiç bırakmamalı. İleride bir gün birisi bu mutluluğun kaynağı nedir ve orada ne var diye apansız kapılarını çalabilir. Belki o ben olabilirim tekrar. Bir gün gene aniden gelebilirim bu tatlı köye, tatlı insanlarını görmeye.

DEDİLER:

Dünyaya gözümü açtığım anda
Ağladım çırpındım “day day” dediler
Sütümü devirdim ertesi günde
Ne cici çocukmuş “ay ay” dediler

Kırmak dökmek bende ilk yaşın hazzı
Oyuncak tavşansa ben oldum tazı
Yapardım duvarı çizerek tazı
Her arzum önünde “hay hay” dediler

Üç yaşında çiçek çiçek kopardım
Kediye taş atar kuyruk yapardım
Dört yaşında daldan dala sapardım
“Ne güçlü çocukmuş vay vay” dediler

Altıda yedide hatta beşinde
Boruda derede herkes peşinde
Erik bahçesinde gizil işinde
Torbayı boşalttım “say say” dediler

On-on bir der iken camları kırdım
Kuşları sapanla yerlere serdim
Tarlalar çiğnedim gelincik derdim
Her bostan yer iken “hey hey” dediler

Alavere yirmi-otuz yaşımdı
Dalavere kırka geldim düşümdü
Para “açıl susam” diyen kuşumdu
İnsanlar peşimde “pay pay” dediler

Tarlalar kapattım imara soktum
Betondan evleri üstüste döktüm
Çürük yapı çökse ben orda yoktum
Yine de el üstü “bey bey” dediler

Denizler dibine fabrika kurdum
Siyah dumanlarla göğü doyurdum
Asitler ürettim toprak yoğurdum
“Holdingler kurasın” boy boy dediler

Hormonlu sebzeler katkılı etler
Demiyordu kimse “Nedir bu dertler”
Direnen cevizde kırılır sertler
Adaylar kapımda “oy oy” dediler

Altmış-yetmiş derken sekseni buldum
Eleği eledim duvara aldım
Oğlanı torunu işine saldım
Görenler gururla “soy soy” dediler.

Bir Ertuğrul Şakar Yaşnamesidir. Yrd. Doç. Dr. Doğan Kaya‘nın “Yaşnameler”inden alıntıdır. 

ANADOLU VOL 2: SİVAS-İLK BÖLÜM

20140305_092551 Sivas otogarından şehrin merkezine geliyorum. Yaklaşık on dakikalık bir yolculuktu akşamın karanlığında yapılan. Elimde çantam merkeze adımımı atar atmaz tek bir cümle dökülüyor ağzımdan. “Ben bu şehri sevdim.” Kafasında Madımak’taki katliamdan başka bir şey olmayan bir insan için biraz peşin hükümlü bir cümle olmakla beraber, gene de eğer bir şehri kör karanlıkta ve nedensiz bir şekilde de sevebilmişseniz, kanımca bunu gözardı etmemeniz gerekir. Ve böyle durumlarda genellikle aynı şehir size hep en güzel taraflarını gösterir misafirliğiniz boyunca. Bu ise benim Anadolu’ya ilk gelişim değil ve her şeye rağmen Anadolu toprağı, Anadolu insanı bir başkadır bilirim kimi “sırf” önyargılara rağmen. Nebilerin, velilerin, aşıkların bu topraklardan çıkmış olması ise bir tesadüften ibaret olmamalı. Bir sürü yol arkadaşım oldu Sivas’ı ve çevre ilçe ve köylerini gezerken. Türkiye’nin ikinci büyük yüzölçümüne sahip şehrini gezmek çok kolay olmadı haliyle; ama bozkırın ortasında birbirine kilometrelerce uzak her bir ilçesine giderken ya da köyüne ulaşmaya çalışırken çok bol vaktim oldu düşünecek. Hiç işgal yaşamamış bir şehri zihnimde defalarca kuşattım ister istemez. İnsanların kendilerini ait hissedebilecekleri yerlere ihtiyaçları var ve bazı yerler sizi tutarken sımsıkı tıpkı bir mengene gibi, bazısı duyarsız kalır size ve tüm değerlerinize. Burada öyle olmayacak biliyorum ve hissediyorum. İlk yol arkadaşım Tunceli, Pülümür’lüydü. Munzur Dağları muzır bir isim gibi gelmiştir hep kulağıma. Ama bu kız muzır değil. Geldiği coğrafyadan kaynaklı çok tok bir sesi ve katiyetle üzerine bastığı yüklemi emir/istek kipiyle biten cümleleri var. Ve yönlendirdiği doğru yerler var. Güzel bir genç kadın ve ben de taliplerinin çıkıp çıkmadığını soruyorum. Var diyor ama eğitimli değillermiş. Ön şartı sosyal demokrat olmasıymış. “Fikri neyse zikri oymuş”dan yola çıkarsak eğer, “ortak fikirlerin evliliğinin” ön şartı olduğunu çıkarıyorum. Rencide olmak istemiyor ve bunun farkında olması hoş bir şey. Hayata aynı pencereden bakmak gerekiyor, kaldı ki evlilik usanç verici bir şey iken, bir de fikir çatışmalarıyla baş etmek başlı başına güç bir hadiseymiş gibi geliyor. Yaşını hiç sormadığım ama erken yaşta hakikatleri kavramış ve dolayısıyla olgunlaşmış yol arkadaşımı bırakıp bu sefer bir üniversite öğrencisiyle yoluma devam ediyorum. Tatlı fırlama kendileri. Yirmili yaşların kendine özgü enerjisiyle dopdolu bir genç kız var yanımda ve onunla geçireceğim dakikalar daha da kısıtlı. Şu bir şeyler istediğin ama ne istediğini bilmediğin yaşlardan bahsediyorum. Sürekli güldüğün ama neye ve ne için güldüğünü bilmediğin yaşlar. Çok şey yapmak isteyip ama henüz erken olduğunu bilmediğin yaşlar. O yaşlara açarsın gözlerini ve sonra kapatırsın göz kapaklarını. Bir bakmışsın geçmiş tüm o kıymetli zamanlar, sen ise değerini içindeki iç sıkıntısı ve bir sürü beklenti yüzünden kavrayamamışsındır. Bana fısıldadığı ismi ikinci romanımın bir karakteridir. Çok özgündü ve aniden çıkıverdi ağzından. Bu kadar olmaz demeyin üçüncü yol arkadaşım Cumhuriyet Üniversitesi’nde Hoca. İzmir’de okumuş. Memleketine gelmiş. Onun da yaşını hiç sormadım ama en hüzünlü yol arkadaşımdı ve tevazu sahibi ve kontrollü olan. Seçilmiş cümlelerindeki yüklem, duygularının önünü kapatıyordu sanki. Halbuki şairane bir taraf sezmiştim onda tüm Sivaslılarda olduğu gibi. Beni en doğru pastaneye götürdü ve bıraktı. Sonra ben de hep o en doğru pastaneye gittim. “Hakan Pastanesi”nde harika pastalar yedim.

DİVRİĞİ:

20140303_114707

Sabah trenine binmek için evvel erken yola çıkıyorum. Amacım akşamında tam anlayamadığım ve sürekli olarak yol arkadaşlarımla kafam meşgul olduğundan gündüz gözüyle çevremi tanımak adına sallana sallana hızlı trene doğru yol almak. Anadolu kültürüne çok yabancı olmayan ben bir şeyin farkına varıyor ve ayılıveriyorum sabah sabah. Özellikle karşıdan karşıya geçmeniz gereken bir sürü yol var ise eğer, bunu bu şehirde asla sallana sallana yapamayacaksınız. İlk ders: Burası sakin bir Ege kasabası değil. İkinci ders: Son derece atak olmalısınız ve eğer bir trafik ışığı olmayan yerden karşı kıyıya geçme gayreti içerisinde iseniz eğer muhakkak trafiğin akmakta olduğu yöne dikkatli dikkatli ve bin kez daha dikkatli bakıp ve hatta gözünüzü ayırmadan ve mümkünse kafanız doksan derecelik bir açıyla o yöne kilitlenmiş bir halde koşar hatta uçar adım yürümelisiniz. Ders üç: Tüm bunları neden dedim diye sorar buldum sizleri, haklısınız meraka düşmekte, zira ben de nihayetinde beni gören arabaların ve şoför mahallindeki sahiplerinin neden beni gördükten sonra hızlanıp üzerime üzerime daha bir telaşla ve gazı körükleyerek ve coşarak geldiklerini idrak edebildim sonunda. Anadolu’da birleşik üçler olarak anılan ve önem sırasına göre dizilmiş olan “at-avrat-silah” üçlemesinden ilki olan at kısmı; göçebe hayattan yerleşik düzene geçmiş erkek denen olgunun önce üzerinde şimdilerde ise içerisinde şekil aldığı, daha da önemlisi güç aldığı bir gösteri aracına dönüşmüşken ve eskinin cirit şimdinin ralli şampiyonu beyler Orta Asya’dan Anadolu’ya getirmiş oldukları bu savaş oyununda Aheste yerine Rahvan, Dörtnal hatta Hücum Dörtnal tarzı bir sürüş sergilerken, pek yüz vermedikleri dizginin yerini fren alırken, mızrak ise bir gaz pedalına dönüşmüştür kanımca; dolayısıyla oyun esnasında isabet alıp ölen kişiye denen Şehit mertebesine son derece sıradan bir şekilde erişmek istemiyorsanız ve arkanızdan “Dimyat’a pirince giderken, evdeki bulgurdan oldu.” denmesini de eklemelerini istemiyorsanız eğer, tüm dikkatinizi trafiğe vermeniz gerekmektedir karşıdan karşıya geçerken. Ve ben de öyle yapıyorum, sağımı solumu yine kavrayamadan soluğu garda alıyorum. İki adet kompartımandan oluşan ve karayoluna nazaran daha hızlı olabileceğini tahmin ettiğimden dokuz dakika kala trene biniyorum. Gidiş dönüş biletlerinin üzerinde de yazdığı gibi tam iki saat yirmi yedi dakikada gidiyor ve dakikası dakikasına iki saat yirmibir dakikada da dönüyorum. Bazen aheste, bazen dörtnal ilerliyoruz. Dağları aşarak ve ezerek geçiyoruz. Tam kalbinden geçiyoruz bir coğrafyanın. Sakin akan dereler, türlü türlü sıradağlar var. Kilometrelerce gittikten sonra sürüsünü güden bir çoban görüyorum uzaklarda. Kimin daha çok yabancılık ve yalnızlık çektiğini düşünüyorum. Kendimi bir parçası olmadığım-ne doğma, ne büyüme, ne ana ne babadan-topraklara yakın hissediyorum. Hiç korkmuyorum insanlarından, karından, kışından, köylerinden, erkeklerinden. Bana güven veriyor her adımım. Hiçbir şehirde hissetmediğim farklı bir şey bu. Bir Antakya’da iyi hissetmiştim kendimi, şimdi de Sivas’ta. Orası çok sıcaktı, burası çok soğuk. Antakya’da çok terlememiştim, burada ise çiçekler tomurcuklanmış, hain bir kış yok insanın içine içine işleyen, olsa bile ben kabullendim şimdiden, geldiği gibi gider elbet, alt tarafı bir mevsimdir geçer elbet. Taksi dahil hiçbir vasıta bulup çıkamayacağınız yükseklere tırmanıyorsunuz Divriği’ye vardığınızda. Hiçbir ev, köy, cami, lokanta düz ayak değil burada. Çok acıktığımı anlayıp, bir bankaya giriyorum. Bana “Konak Lokantası”nı tarif ediyorlar. Sivas köftesi söylüyorum ayranla. Porsiyonlar fazla ve çeşitli, üstelik kasada ne kadar ucuz olduğunu görüyorum. Büyük şehirlerde her tür kazığı atmaya alışık bünyeler burada merhamete gelirler usulca kanımca. Vakit öğle arası olduğundan bir bir arabalar teşrif etmeye başlıyorlar. Önce jandarma geliyor, sonra memurlar. Kadınlı erkekli yerleşiyorlar masalara. Bense kapıya en yakın masayı seçiyorum. Tam ayranımı yudumlarken bir grup daha teşrif ediyor içeri. İlk giren mavi saçlı bir kız oluyor. Ardından gençten bir çocuk ve en nihayet orta yaş üstü mavi gözlü bir bey içeri giriyor. Birbirimize şaşkınlıkla bakıyoruz. Ortamın verdiği tuhaf ilkellik ve herkesin ahbaplığının yanında bizimkisi çok çok uzaktan gelme bir tanışıklık gibi oluyor. Halbuki daha önce hiç karşılaşmadık ve sadece içimizden soruyoruz sen kimdin acaba diye. 20140303_122807 20140303_123007 20140303_124134 20140303_123446 20140303_123233 20140303_123801 20140303_130655 20140303_131239

20140303_130045

Hesabı ödeyip, tekrar rampa yukarı tırmanmaya başlıyorum. Sonunda Unesco’nun koruma altına aldığı “Divriği Ulu Cami” ile karşı karşıyayım. Güvenlik elemanları var kapısında, içerisinde ise fotoğraf sergisi. Ne yazık ki mayıs-haziran ayına denk gelemeyişimden ötürü ikindi üzeri oluşan erkek silüetini kaçırıyorum. Akustik olağanüstü, mimarinin yanında. Aya Yorgi’yi çağrıştırıyor içerisi. Üst katlara her biri on-on beş santimi bulan basamaklarından inip çıkmaktan anam ağlıyor. Gençler daha temkinli. Önden gidene soruyorlar, değer mi diye. Kendilerini helak etmeden gerisin geri dönüyorlar. Bense Konaklar Sokağı’nı gezip, Apdullah Paşa Konağı’na doğru yol alıyorum. Alt kattaki kafeteryayı işleten hanımlardan konağın anahtarını alıp, başlıyorum gezmeye. Tavan işlemeleri çok güzel. Konağın muhteşem bir dağ manzarası var. Hanımlardan biriyle konuşuyorum, İstanbul’dan gelmişler. Burası memleketleri ama çocuklar istememişler önce. Dağın manzarası ürkütmüş onları. “Üzerimize üzerimize geliyor gibi.” demişler. Gerçekten de öyle, dağın bize bakan yüzeyi ha desen ayaklanacak, üzerimize yürüyecekmiş gibi geliyor. Ya dağ dile gelirse ve konuşursa? Ama umarım hiç konuşmaz. Umarım hep susar. Sanki bilerek susturulmuş gibi bakıyor bu dağlar insana. Gençlere gelince alışmışlardır sanırım. İnsan her şeye, herkese alışıyor çünkü. Bu Tanrının bize bahşettiği meziyetlerden olsa gerek. Zamanla unutmak ve zamanla kabullenmek. Tam teslimiyetse en sonunda geliyor. Yoksa bırak suskun dağları, bir sürü dangalağa dayanmak çok zor olurdu eminim.

ANADOLU VOL 1: KONYA

“Düşünce Karanlığına Işık Tutanlara Ne Mutlu.” Hacı Bektaş Veli

20140227_140217

İncinsen bile incitmemen gerektiğini
Tökezlesen de durmaman gerektiğini
Durulsan da coşkun görünmen gerektiğini
Çocuk kalbinle dünyayla baş edemez olduğunda görecek
Ve en nihayet sonu gelmez uykundan uyandırıldığında anlayacaksın.
Seni dürtenin bir his olduğunu
Hissin senin özünden geldiğini
Ve damarlarında dolaştığını bileceksin.
Bir sürü güzellik var ve hepsi sensin.
İnanılmazsın ve inanılmazız
Zamana sahip olabilirsek de
Ölümsüzüz.
Zamansız doğmamış olmak şartmış
Mutluluk için.
Ve bir parça da haysiyet.
Ama hangi çağda olursa olsun
Az bir vakit var
Ne yaparsan yap
Tekrar doğmak gerek
Toprağa karışmazdan önce
Çamura bulanmazdan önce
Tek bir toka dahi götüremeden
Çırılçıplak döneceğini hayal bile edemezken
Kanı toprağa akıtıp
Geri topraktan doğmak gerek
Huzursuz ruhlar bunların planlarını yaparlar
Ölüm bir an sanki
Yüz tane yılsa bir gün gibi
Geldi ve geçti.
Bir hayatı anlatmak için bazen tek bir cümle kafi:
“Hamdım piştim oldum”
Olmak zamanı, ölmek zamanıdır bazen.

O kadar yorgunken, onca saplantılı düşünce etkisiz kalıyor. Günler geçiyor, hisler törpüleniyor. Tek Anadolu var insanın gönül yorgunluğunu alan. Yaratılışımızın mutlak gerçeği bu topraklarda anlam kazanıyor. Düşüncelerin rengi sarı burada; buğday gibi, ayva gibi, kah güneş gibi, bazen safra gibi, tenin gibi, tenim gibi.

Tüm bunları yazan sen değilsin, bunalmış bilinçaltın. Bütün suçlu o. Sen parmaklarını kımıldatıyorsun tek ve ojeli parmaklarına bakıyorsun içli içli. Tek yaptığın bu son günlerde. İçleniyorsun herkese ve her şeye. Seçim yasakları başlayana dek sıkıyönetim ilan edilmesi isteğin bile fazla içli. Gürültü patırtının ortasında içlenilmiyor. İçlenmek için yer arıyordun kendine. Sonunda buluyorsun: beyninde sıkıyönetim ilan ederek. Yasaklar sabahlara dek sürecekmiş. Tuh! Tam da aşk hayatın umut vaat ederken.. Olacak iş mi şimdi bu?

KONYA:

Bir adamın adı, bir adamın gücü, bir adamın sözleri, aynı adamın aşkı ve o aşktan olma eseri tüm dünyayı buraya çekmeye yetiyor. Zamanlı zamansız, mevsimli mevsimsiz, soğuk ya da sıcak, yağmur çamur hiç fark etmiyor sanki dünyanın farklı yerlerinden gelmekte olan insanlarını buraya ziyaret amaçlı uğratmada. Kalabalık tur otobüslerinden inen ağırlıklı olarak Japon, Kanadalı, Amerikalı, Fransız turistler rehberlerinin önderliğinde avluda toplanıyorlar. Bense üçüncü ziyaretimde hala daha galoşlarımı ayaklarıma geçirememenin sıkıntısı içerisindeyim. Ben haklı mücadelemi verirken, aynı anda hiç hoş olmayan bir kareye girmek durumunda kalıyorum. Kocasına tam da kapının önünde “Nasıl çıktım?” diye daha adamcağız henüz deklanşöre basamadan soran kadınla beraber, arkam dönük popomla selam verirken buluveriyorum kendimi. Kadın karnını içine çekip, omuzlarını düzeltirken, ben de popoma çeki düzen veriyorum telaş içerisinde. İyi çıksın istiyorum haliyle, bir başkasının anından rol çalıyorum(Tanrım tepsi gibi çıkmasın lütfen, bilirsin hep basit isteklerim olmuştur ve sen onları bir bir gerçekleştirirken ben çok geç kavrayabildim yahut kördüm, en çok da nankör). Her neyse ziyaretçi kadın ve en çok popom tatmin olmuş durumda, ikisi de kendince barış işareti yapıp evrene gönderiyorlar ve ikisinin de artık birer facebook profil fotoğrafı var.(Sabır ver Tanrım, daha çok sabır-sabır-sabır, ancak katlanabiliyorum çoğu şeye, insanlığın durumlarına, tüm yapmacıklıklara, geçmiş hatalarıma ve Arşimet en başta sana..)

Her defasında ilk durağım Mevlana, ikincisi Şems-i Tebrizi olmuştu. Bu sefer rotam farklı ve ben önce İkincisini ziyaret ediyorum. Toz olmak isteyen bir adamın türbesi ancak bu kadar kıyıda köşede saklı kalmış olabilir. Malum kuyunun üzerine yapılmış türbe. Son ziyaretimde daha bir büyük göründü gözüme. Neden mi? Çünkü Mevlana’nın devasa boyutlardaki kabrini ilk gören gözlere tüm diğer mezarlar küçük görünüyor ister istemez. İhtişamı ister miydi evliyalar orası tartışılır. Ama esnafın Mevlana’dan çok ekmek yediği belli. Gün geçtikçe daha çok kapanan kadınlarıyla, kapandıkça gizemden çok usanç yaratan, çarşafının altında özgürlüğünü ilan etmeye ve yollarda sizi Kur’an kursu ya da cuma toplantılarına çağıran gencecik kızlarıyla gökten nur yağmasını beklerken, üzerinize yapışan dilenci çocuklarının tuhaf, hoyrat ve yetiştirilişlerinden kaynaklanan arsızlıklarına karşı ne yapacağınızı bilemiyorsunuz. Dilenmek gururu ayaklar altına almaktır evet ama buna çocukların alet edilmesi ve siyaset kalleşlikken, dinin siyasete bulaştırılması ve ölürken asla beraberinde götüremeyeceğin çaput parçalarını erkeklerin ve cemaatin önder kadınlarının, hemcinslerine başka bir seçenek sunmadan başlarından geçirmelerindeki fesadın kaynağı neredendir? Kur’an şart koşmaz, Kur’an yol açar, yol gösterir, Kur’an Sana gelen yolları örtülerle kapatmaz. İyi insan böyle olunmaz. Meram’daki lüks ve yüksek binalarına rağmen, şehrin kendisi ve ortalıkta gündüz gözüyle görünen insanları cahiliye dönemini yaşıyor gibiler. İyi ki Mevlana buraya konmuş, yoksa göçmen kuşlar tek kanat çırpışlarında bir başka şehirde bulurlarmış kendilerini.

Mevlevi Lokantası’nda karnımı doyuracağım. Eskişehir’de sadece haftanın bir günü pişirilen bamya çorbası burada her gün var ve leziz yapıyorlar. Tatlılarından hoşmerimi seçiyorum. Un helvası görünümünde geliyor. O da güzel. Üzerine de bal dökmüşler, daha tatlı olsun diye. Olsun gene güzel. Tam karşımdaki hacı amca benimle göz göze gelmenin günah olduğunu düşünüyor ve neredense biliyor. Asla benden yana bakmıyor. Lokantanın garsonu koca salonda bize eşlik eden. Ben de istemiyorum kendisine bakmayı ama o bakmadıkça sinir geliyor ve adamdan gözlerimi ayıramaz oluyorum. Her lokmamda başımı kaldırıp adama bakıyorum. Hiç tanımadığım bu adam bana kendimi değersiz hissettiriyor, karşısındayım ve bana hiç bakmıyor. Varken yokum. Hiçmişim gibi. Yokmuşum gibi. İnsan değilmişim gibi.

Şehrin içerisindeki mezarlığı ziyaret ediyorum. O kadar şehirle iç içe ki trafiğin, insanların gürültüsünden bir serçenin ötüşünü bile duymanız mümkün değil. Huzuru burada da bulamıyorum. Kapının önünde ve ilerisinde defalarca çocuklar yolumu kesiyorlar. Tuhaf hareketler yapıyorlar, günlerce susuz kalmışlar da ben de bir litrelik pet şişeymişimcesine saldırıyorlar üzerime doğru. Ver ver ver diye tepiniyor bir tanesi. Hiç bir çocuğa sinir olduğunuz oldu mu? Benim oldu. Konya’da oldu. Ona bunu yaptıranı bulursam, ellerimle boğacağım. Kur’an dilencilerle sınandığımızı, kalp kırmamamız gerektiğini söyler. Bense kendimi kaybedip, günaha bulaştım bile defalarca. Çantamı çalmalarından ürküyorum, bas bas bağırıyorum şehrin orta yerinde. Bu sefer çocuklar benden ürküyorlar sırasıyla. Tanrım bu şehir neden böyle? Burada insanlar neden böyle? Yerlisini bulmanın güç olduğundan bahsediyorlar ama yerli-yabancı meselesi değil buradaki mevzu. Mevzu neden bu insanların her şekilde bu kadar yozlaştığı! Neden neden neden? Her konuda çok aşırılar. Dilenirken ter ter tepiniyorlar, din konusunda baskıcılar, yemekleri aşırı yağlı ya da şekerli, günaha karışır mıyımın hesabını yapmaktan moral bozucu bir yaşam tarzı ve korkutucu bir dış görünüşe bürünmüşler, at izi it izine karışmış sanki, Kur’an içselleştirilmeden karaya boyanmış, birileri kadınların eteklerini ellerinden almış. Hormonların damarlarında attığı yaştaki çarşaflı kızlarla konuşuyorum. Fıkır fıkırlar. Yerlerinde sabit duramadan bana anlatıyorlar broşürdeki toplantının mahiyetini. Aynı yaşlarda olduğumu hayal ediyorum ve üzerimde fark yaratan, beni özel kılacak hiçbir güzelliği hiç kimsenin görme şansı yok. Bu korkunç bir şey. Hep kızlarla gezmek zorundayım. Muhtemelen hiç anatomi bilmeden de hiç tanımadığım bir adamın koynunda ömür çürütmeliyim. Kendimi feda etmeliyim. Ne için, kim için? Allah yolunda. Allah’ın bizden küçük düşürücü, istismar edici istekleri olduğunu sanmıyorum. Bu sadece birilerinin işine geliyor. Matem kıyafetlerine bürünmüş küçük kızlar, çok yazık oluyor gençliğinize, güzelliğinize, sizi siz yapan olağanüstü bileşimlerinize. Bunca şehir gezdim. En büyük düş kırıklığım sen oldun Konya. Ne yapmışlar sana böyle?

“Taş yeşermez geçmiş olsa da nevbahar,
Toprak ol da bak nasıl güller açar.
Taş gibi idin, çok gönül kırdın yeter,
Toprak ol, üstünde hoş güller biter.” Hz. Mevlana

Kırdığım kalplerden özür dilerim.

“Dışardan adam görünürler, içerden melun Şeytan!” Hz. Mevlana.

Bir sürü eşek var iken sağda solda ahkam kesen..

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑