MASTER OF NONE

IMG_0461

MASTER OF NONE :

“İnsanlar her seferinde anında büyülü hale gelmiyorlar. Bazen sonradan büyülü olabiliyorlar. Bazen de çöplük haline geliyorlar.” Denise

“Yaşamımın, öyküdeki yeşil incir ağacı gibi önümde dallanıp budaklandığını görüyordum. Her dalın ucunda tombul, mor bir incir gibi eşsiz bir gelecek beni çağırıyor, göz kırpıyordu. İncirlerden biri, bir eş, mutlu bir yuva ve çocuklardı. Bir başkası, ünlü bir ozan, öteki parlak bir profesör, biri şaşırtıcı editör, öbürü Avrupa, Afrika ve Güney Amerika, biri Constantin, Socrates, Atilla ve garip adları, değişik meslekleri olan daha bir yığın aşık. Bir başkasıysa Olimpiyat takım şampiyonu bir kadındı ve bu incirlerin üzerinde ve ötesinde, ne olduklarını pek çıkaramadığım bir sürü incir daha vardı. Kendimi dalların çatallandığı noktada otururken görüyordum ve incirlerden hangisini seçeceğime bir türlü karar veremediğim için açlıktan ölüyordum. Hepsini ayrı ayrı istiyordum ama birini seçmek ötekilerin hepsini kaybetmek demekti. Ve ben orada karar veremeden otururken incirler buruşup kararmaya başladı.” Sylvia Plath, Sırça Fanus

“Azınlık, diğerlerinin yarısı kadar başarılı olmak için iki katı çalışan insanlardır.” Angela Bassett

Bir arkadaşımın öncü bilgilendirmesi, bu öncü bilgilendirmelerin şiddetinin gitgide artması, sonrasında ise ihtar ve kınamaya dönüşüp ihtarın ihbar, kınamanın ise beni önüne geçilmez bir girdaba sürüklemesi sonucunda çok çok az merak, bir’az istek, en çok da mızmız bir vaziyette oturduğum ekran karşısından bir gün içerisinde türlü duygular arasında gide gele ama en çok da duygusal açıdan tatmin olmuş ve iyi bir şeyler izlemiş olmanın verdiği memnuniyetle kalktığımda Banuhan Güvenir’e müteşekkir olduğumu buradan sizin aracılığınızla itiraf ediyorum. Her zaman bu kadar iyi bir dizi çıkmıyor insanın karşısına. Herkes dizi yapıyor da… Toplamda yirmi bölümden oluşan iki sezona başlamadan önce, ilk sezona dayandığın takdirde, ikinci sezon çok harika bölümler var demişti. Dizi bittiğinde tekrar İtalya’ya gitmek istiyordu ki haziranda o Amerika’ya giderken, ben bir başka Anadolu turnesine çıkacağım(ya evet turne kapsamında, Ramazan ayı boyunca içki içilmeyen türkü barlarda sahne alacağım Yozgat-Niğde-Konya… olur olur Tokat’ta olur). Dizinin yaratıcısı, yazarı, kimi bölümlerin yönetmeni ve de esas oyuncusu olan Aziz Ansari ve dizi hakkında anlattıklarını yarım yamalak dinlemiştim. Hani hiçbir şey hakkında hiçbir şey duymak istediğiniz zamanlar vardır ya, işte o zamansız zamanlarımdan birine denk gelmişti bu dizi. Bir kez Amerika’da doğan ilk nesil ve biraz da züppe köri insanı, restoran aşığı, lezzet aşığı, New York’lu bir Hintlinin/Hint asıllı New York’lunun hayatı, aşk hayatı, seks hayatı, eğlence hayatı, arkadaşlarıyla ne yapıp ne ettikleri, ne yiyip ne içtikleri beni hiç mi hiç ilgilendirmiyordu. Buna ek olarak New York bir Varanasi değildi ve Ganj’da yıkanmayan, Hindu olmayan, üstelik iki sezon boyunca kendi memleketi dururken Modena’daki gurme restoranlarında yanında da dev gibi beyaz arkadaşıyla yemek yiyen Hint asıllı Müslüman bir aileden gelen otuzlu yaşlarının başında, kariyer hayatında dikiş tutturamamış, yine de iyi bir dairede mızmızlanarak ömrünü geçiren bir adamın hayatı da beni ilgilendirmiyordu. Fakat gel gör ki evdeki hesap her zaman çarşıdakine uymayabilirdi. Master of None ara ara kültürel emperyalizm içeren subliminal mesajlar içermesine rağmen cidden çok tatlı bir iş ve ben aslında dizi hakkında kötü bir şeyler arayıp bulamayan Doğu’nun çok kötü ve kalbi buz tutmuş kraliçesiyim. Dizide daha az beğendiğim bölümler oldu ama hiç beğenmediğim ya da bitsin dediğim bir bölüm yoktu. Yönetmenlik koltuğuna da oturan Ansari yönetmen olarak da başarılı idi. Saygı duruşları bitmek bilmedi. İtalyan sinemasına, yönetmenlerine, De Sica’ya, Antonioni’ye, Amerikan filmlerine, dizilerine, Seinfeld’e, Woody Allen’a… Ve tüm bunlar yapaylıktan uzak gerçekleşiyordu. Ucuz bir taklit, gereksiz bir yeniden yapım olmaktan çok uzak bir atmosferde, tüm özgünlüğüyle cerayan ediyordu olaylar. Üstüne üstlük ilk sezon da öyle yabana atılır gibi değildi. İlk bölümden itibaren taze ve güncel espriler yakamı bırakmadı. Ama kabul etmek gerekirse ikinci sezondaki kimi bölümler ve dayandığı öykücükler ve konunun geçtiği mekanlar, son olarak da sahip olduğu dertler açısından eşsizdi. Bir bütün olarak baktığınızdaysa ister dramedy ister romcon deyin bu türü sevmeyen biri olan beni bile etkisi altına almayı başardı kolaylıkla. Netflix’ten üçüncü sezon onayını almış, kıymeti “şimdilik” az bilinen Master of None hakkında bir sürü gevezelik etmeye başlayacağım az sonra.

IMG_0457

IMG_0460

IMG_0462

BİRİNCİ SEZON :

Dizinin ismini aldığı “jack of all trades master of none”ı çevirdiğimiz takdirde “her işin adamı, hiçbirinin erbabı” gibi bir karşılığı var güzel Türkçemizde. Tıpkı Aziz Ansari’nin canlandırdığı Dev karakteri gibi. Bir tarihte-ki bu tarih bundan yaklaşık beş yıl öncesi, oynadığı bir reklam filminden gelen gelirle hayatını idame ettirdiğini söyleyen ama New York’ta son derece konforlu bir hayat yaşayan 1/6 kanı siyah olan Dev’in, ben buradayım ve Hintliyim diyen dış görünüşü sayesinde beyaz ekranda sadece küçük roller alabildiğini görüyoruz. Olayı kelimeler olmayan dandik filmlerdeki küçük rollerle avunmak zorunda kalıyor çoğunlukla. İş bu noktaya geldiğinde Amerika’da önemli bir azınlığı oluşturan Hintlilerin ırkçılıktan ötürü televizyon dünyasında hak ettikleri yerlere gelemediklerini, kendilerine hep bir komedi unsuru olarak bakıldığını ya Hintli sosisçi, ya da Hintli büfeci gibi basmakalıp rollerle geçiştirildiklerini görüyoruz. Yıllar yıllar önce TRT1’de yayınlanan ve biri köyünden çıkıp gelmiş, diğeri şehirde yaşayan iki kuzenin şehirde aynı daireyi paylaşmaları ve bu sayede yaşananların aktarıldığı komedi dizisi Perfect Strangers’daki köylü kuzen Balki rolünün teklif edilmesi bile buna dayanıyor. Mimar, eldiven tasarımcısı gibi sofistike meslekleri oynayabilecekleri roller ya da Bradley Cooper’a teklif edilen roller onları bulmuyor yazık ki. Öte yandan insanlar Asyalı ya da Hintlilere ırkçılık yapılınca pek coşmuyorlar. Sadece siyahiler ve eşcinseller hakkında kötü bir şey söylediğinde yaygara koparma riski alıyorsun. Beraber olduğu evli bir kadının kocası tarafından basıldığında bile, öfkeli beyaz adam karısına her şeyi bir kenara bırakıp, beni ufak bir Hintli adamla mı aldattın diye çıkışıyor ilk önce. Bir erkeğin aldatılmasından daha mühim mesele, onu hangi ırktan ve nasıl bir adamla, kadın da olabilir aldattığı oluyor.

Dizinin ilk bölümü Aziz’in karakterine, arkadaşlarıyla olan ilişkisine kısaca hayatına giriş niteliğinde. Dev’in kadim dostları olan dev gibi bir bedenin içinde çocuk kalbi taşıyan, aynı zamanda çok da çapkın olan Arnold, siyahi ve Lübnanlı Denise-o da çapkın ve Asyalı Brian’la oturup evlilik, çocuk yapıp yapmamak ve cinsel hayatları hakkında konuşuyorlar açık açık. Bölümün adı olan Plan B doğum kontrol hapına verilen isim, Plan A ise çocuk yapmak. Arnold oldukça anekdotal bir yorum yapıyor çocuk meselesi söz konusu olduğunda. Şöyle; “Bebekler çok sıkıcı oğlum. Hiçbir mantığı yok. Eski günlerde o veletlerden yapardın, onlar da çiftliğinle filan ilgilenirlerdi ama o kırsal yaşam tarzı geride kaldı. Hiçbir işe yaramıyorlar artık.” Nitekim “Aileler” adını taşıyan ikinci bölümde bu sefer de babaların hayatları boyunca yaptıkları tüm fedakarlıklara rağmen, oğulların vurdumduymazlığına ve bencilliğine şahit oluyoruz. Yüksek yaşam standardına sahip oğullar, bir sürü alternatif dururken aileleriyle çok da haşır neşir olmak niyetinde değiller. İşin içine jenerasyon farkı ve ebeveynlerin geçmişte yaşadıkları sıkıntılarını paylaşmakta ketum davranmalarından ötürü karşılıklı paylaşımları iyiden iyiye azalıyor. Başında belirttiğim gibi Dev ailenin Amerika’da doğan ilk kuşak çocuğu. Çocukları ve gelecekleri için büyük fedakarlıklar yapan ailelerin rahata kavuşmuş olan neslinin sahip olduğu eğlence lüksünü sonuna kadar kullanan çocuklar hepsi. Tayvan’dan gelmiş olan Brian babasının geldiği noktayı, bir zamanlar yıkanmak için nehre giren çocuğun, şimdi kendisiyle konuşan bir araba kullanmasıyla özetliyor kısaca.

Dizinin ilk sezonu Dev’in Rachel’dan ayrılması daha doğrusu Rachel’ın kendini ve bir hayalini gerçekleştirmek üzere, zaten monotonlaşmış ve bir noktadan sonra tıkanmış ilişkisini bir kenara bırakarak Tokyo’ya gitmesi ve Dev’in de ani bir kararla valizini toplayıp İtalya’ya giden bir uçakta bilinmeze doğru yol almasıyla bitiyor. Beatrice ve Şarlman ayrılıyorlar yazık ki. Tüm bunlar esnasında ailesi ve de özellikle babası hep destek oluyor ona. Fakat bu, kariyerinin berbat gittiği gerçeğini değiştirmiyor. Oynadığı bir filmdeki ufacık bir rol bile montajda kesiliyor. Ne yapacağını bilmez bir haldeyken, bir yol ayrımında ani bir kararla kendini uçakta buluyor Dev. Diğer yandan kararsız Plath gibi açlıktan ölse de, buruşup kararan incirleri izlemekten başka bir şey yapamıyor. Bir parça depresif bitiyor kısaca ilk sezonun onuncu ve son bölümü.

IMG_0456

IMG_0449

IMG_0450

İKİNCİ SEZON :

Allooora ile başlıyor ikinci sezon. Tamamı siyah beyaz olarak çekilmiş olan “Hırsız” bölümüyle Vittoria de Sica’nın Bisiklet Hırsızları’na ve İtalyan Yeni Gerçekçiliği’ne sayısız gönderme ve bir çeşit saygı duruşunda bulunuyor Ansari, çok da şık bir şekilde; üstelik hiç de yüzüne gözüne bulaştırmadan. Espresso, pasta, lazanya, formaggio, çavvv, bella, kapito, gelato ve pizza’lı bir bölümle Modena’nın tarihi dokusunu kaybetmemiş meydanlarında, siyah beyaz sokaklarında dolaşıyor, bisiklete biniyor, hırsız kovalıyor küçük ve tombik elemanıyla birlikte. Rachel uzaklarda ve yalnızlığını bir kez daha hissediyor burada. Herkes ya biriyle çıkıyor, ya evli ya da nine. İkinci bölümde Arnold geliyor İtalya’ya. Beraber İtalyan olmayı düşünüyorlar. New York’taki telaş burada yok. Gün filmlerin siyah beyaz çekildiği zamanlardaki gibi ya da bir kartpostal üzerindeki rengarenk doğanın duruşu gibi telaşsız ve tasasız geçiyor çoğu zaman. Yemekler güzel, şaraplar güzel, baharatlar güzel, manzara güzel… Luciano Pavarotti’nin doğduğu yer Modena. Enzo Ferrari şirketini burada kurmuş. Ferrari ve Maserati marka arabalar burada üretiliyor ve dünyaya pazarlanıyor hala. İkinci bölümde Dev ve dev Arnold’un gittikleri Osteria Francescana Restoranı’nda yemek yiyorlar beraber. Yerken kendilerinden geçseler de, Dev’in içindeki boşluk geçmek bilmiyor. Rachel’la mesajları iyice yüzeyselleşiyor, derinliksiz bir ilişki uzak ülkelerden ancak bu kadar yürütülebiliyor. Bitiyor yavaş yavaş, kendiliğinden, onlar bir son koymadan. Pizza ve makarna dersi aldığı yaşlı ninenin torunu olan nişanlı Francesca böylelikle giriyor hayatına yavaş yavaş. Bu defa aşık oluyor Dev. Bir İtalyan kıza.

IMG_0451

Üçüncü bölümde “din” meselesini işliyor Ansari ve evet “din” bir mesele hem de çok karmaşık bir mesele, üstelik çok basit yaşanması ve yaşatılması gerekirken. Dev, bacon hayranı çocukluğundan beri(o ne güzel şeydir öyle çıtır çıtır, lezzetli). Dindar amcası ve yengesiyle yemeğe çıkmadan önce kırk bin kez ikaz ediliyor rahat davranmaması hususunda. Dev’in Müslümanlıkla, camilerle işi yok. Ama annesi “öyle de” dedi diye Ramadan’da oruç tuttuğunu söylüyor. Aksi takdirde annesi herkes içinde çimdikliyor onu. Dev ve onun gibi genç nesil İslamiyete ayak uydurmakta güçlük çekiyorlar, onlar için dinin kültürel bir değeri yok kısaca. Ama eninde sonunda otuz yaşındaki Dev annesi tarafından çimdiklenmekten kurtulamıyor yine herkesin önünde. Gerçek hayattaki annesi ve babası oynuyorlar dizide Dev’in ebeveynleri rolünde. Annesi aklına estiği gibi konuşuyor, düşündüğünü söylüyor. Neyse o burada da. Rol yapmıyor, yapmacıklığı yok. Başkalarının ne düşündüğü onun için önemli. Teklif geldiğinde dizide oynamayı reddetmiş, hiç istememiş. Babası ise dizide olduğu gibi gerçek hayatında da doktor. Oyunculuğu sevdiği her halinden belli. Ben senin yerine oynardım diyor oğluna her fırsatta. Oynuyor da. Dev’in doğal komikliği aileden kısaca.

IMG_0458

IMG_0452

IMG_0466

Dizinin altıncı, sekizinci, dokuzuncu ve onuncu bölümleri ayrı ayrı çok özel ve çok güzeldi. Hele ikinci sezon, onuncu bölümde Mina’nın seslendirdiği Un anno d’amore var ki… Francesca, Dev’in kulağına sözlerini tercüme eder bir yandan da dans ederlerken; ricorderai diye, hatırlayacaksın diye… Dev aşıktır bu seferinde.

New York’un farklı bölgelerinde farklı hayatlar yaşayan göçmenlerin hayatlarının bir sinema salonunda kesiştiği altıncı bölüm, Denise’in Lübnanlı olduğunu gençliğinde Dev’e itiraf ettiği, Dev’in de Lübnan, Ürdün fark etmez sen Denise kal diyerek onu olduğu gibi kabul ettiği ve her sene aynı masanın etrafında, aynı ellerin birleştiği Şükran Günü sofrasında, içerisinde bir de Angela Bassett barındıran sekizinci bölüm, Sergio Endrigo’nun “Canzone Per Te”si eşliğinde New York manzarası arkada, Antonioni’ye ve L’avventura, La Notte ve L’eclisse’i anımsatan anları kapsayan sonbaharda New York manzaralı, kırmızı yaprakların altında, serinin de en uzun bölümü olan dokuzuncu bölümünün ardından çok iyi bir final ile nihayetlenen “Master of None” dudak büzmekten utandıran iyi bir dizi olmuş. Aziz Ansari ve Alan Yang benzerleri arasından yakaladıkları sinemasal tatlarla çok farklı ve olgun bir iş ortaya çıkarmayı başarmışlar şu genç yaşlarında.

IMG_0465

IMG_0464

IMG_0447

HAPPY VALLEY /BİRİNCİ SEZON

images-188

HAPPY VALLEY / BİRİNCİ SEZON

“Tamamen masumsunuz ama kimse sizi istemiyor.” Catherine Cawood

“Ben Catherine bu arada. Kırk yedi yaşındayım. Boşandım. Kızkardeşimle yaşıyorum. O da eroin tedavisi görüyor. İki yetişkin çocuğum var. Bir tanesi öldü, bir tanesi de benimle konuşmuyor. Bir de torunum var.”  

Catherine Cawood hayatını böyle özetleyiveriyor karşısındaki işsiz, eroinman ve elindeki çakmakla kendisini meraklı izleyicilerin önünde bir ateş topuna çevirmeye niyetlenmiş gence. İzleyiciler pusetlerindeki bebeklerini gezdirmeye çıkarmış genç anneler ve kendini barbekü yapacak diye alay edip gülüşen bir avuç genç. Olay mahalli ise Batı Yorkshire’daki bir çocuk parkı. Yakın arkadaşıyla kendisini aldatan ve terk eden kız arkadaşı yüzünden aşağılandığını söyleyen gence yaklaşımında bir çeşit küçümseme hakim Catherine’in, sanki ben neler neler yaşadım sen dumanlı kafanla oyun parkında ölmek, eylem ve ilişkiler üzerine boş laflar ederken der gibi. Neredeyse altı bölümü sırtlayan bir performans gösteriyor tombik büyükanne rolündeki Sarah Lancashire. Dışarıdan görüldüğü kadarıyla tam bir demir leblebi olan Catherine sorunlarıyla başa çıkamaz olduğunda ağlamaktan da çekinmiyor. İri cüssesiyle hem amirlerine hem de suçlulara kafa tutarken, bir yandan da kırılgan tarafını sevdiklerine göstermekten çekinmiyor. En büyük ve hiç geçmeyen acısı, Tommy Lee Royce adındaki bir gencin bundan sekiz yıl önce kızına tecavüz ettikten sonra, ondan bir bebek dünyaya getiren kızının kendini asmasından kaynaklanıyor. Sekiz yıldır doğum günlerini kutlamıyor Catherine. Kendi evladı ölmüşken, kendi var oluşunu kutlamanın insanlara ahlaksızca geldiğini düşünüyor. Başta kendisine. Tommy Lee uyuşturucu dağıtımı işinden hapse giriyor, tecavüzden değil. Tecavüz çocuğu Ryan’a Catherine sahip çıkıyor. Bu olaydan sonra boşandığı eşi torununu sahiplenmediği gibi, görmek de istemiyor kızının intiharını ve tecavüzcü babasını hatırlatıyor ona Ryan. Bir başka kadınla evleniyor adam ve hayatını yeniden inşa ediyor kendince. Hayatında hiç ölü görmemiş bir adam, bir baba olarak hayatında ilk defa kendi kızının cesediyle karşılaşıveriyor eve geldiğinde eve geldiğinde. Bir evlilik de böylelikle bitiyor.

images-267
Ashley
images-228
Tommy Lee

Aksiyonun kaynağı paralel hikaye ise bir başka evin içinde filizleniyor. Babaları eskiden ortak olan iki adamdan bir tanesi şimdi o şirketin muhasebecisi konumunda hasetinden ölürken, büyük kızının okul masrafları için zam istediği patronu onu kibarca reddediyor. Yürüme güçlüğü çeken eşini yatağına yatırdığı zaman tüm kinini kusuyor karısına şirketin yarısı benim olmalıydı diye. Bastırılmış kişiliği ortaya çıkıyor bir anda. Ve çıkan fırsatlar karşısında insanoğlunun ne yöne sapacağının kendi kararı olduğunu ve bunun kişisel bir tercih olduğunu gösteren o an Kevin’a doğru an gibi geliyor bir anda. Uyuşturucu dağıtımı yapan Ashley ve adamlarından kendisine avans vermeyi reddeden Nevison’ın dünyadaki tek kızını kaçırmalarını ve karşılığında fidye istemelerini akıl veriyor. Afaki gelişen plan ve Ashley’nin eylemini gerçekleştiren adamlarından birinin Tommy Lee olması işleri azar azar çıkmaza sokuyor. Diğer genç sadece para için bu işi yaparken, Tommy kıza tecavüz edip, eroin veriyor günlerce. Dördüncü bölümde müşerref olduğumuz Tommy’nin bağımlı annesi sayesinde oğlunun nasıl kendi kendine bir psikopat olarak yetiştiğine tanıklık ediyoruz sokaklarda, bir ilgisiz annenin elinde. Oğlundan alacağı para için pazarlık yapıyor, bir kez olsun neden diye sormadan. Kendi dünyasında, uçmuş kafasıyla dilediği gibi hareket eden kadın, televizyon karşısında, olmadı kendi gibi ayyaş ve keş arkadaşlarıyla günlerini geçiriyor. Tommy’nin babası kim, kimse bilmiyor. Kalıtsal faktörler mi yoksa çevre mi daha baskındır bir çocuğun gelişiminde sorusunu getiriyor bu akıllara. Kimse katil olarak doğmuyor ama sevgisizlik ve ilgisizlik bir çiçeği bile soldururken, maalesef ki bir sürü insanın boğazını kesmek, boğmak, ezmek suretiyle kendi elleriyle öldürmesine de böyle bir geçmiş bahane olamıyor yazık ki. İşte böyle bir adamdan olma Ryan’sa kendisini çok seven iki kadının emin ellerinde büyüme sancıları çekiyor bir yandan, bir yandan bir baba çıkıyor ortaya en sonunda kendisini bu dünyadan benzinle yakmak suretiyle götürmeye çalışan. Tommy’se tüm dünyaya karşı öfkeli ve öfkesi dinmek bilmiyor ne yazık ki. Başta kendisinden olmak üzere, geride iyi bir şey kalmasın istiyor. Öz oğlunu öldürerek onu sevenlerin elinden almış olacak. Onu en çok mutlu eden düşünce bu. Kendi korkunçluğunun gölgesinde otururken, bir bahane bulmaya çalışıyor yaptığı kötülüklere.

p01xkx77
Kevin

Fargo’yla, özellikle de filmiyle büyük benzerlikler taşıyan Happy Valley, kendine has olabilmeyi başarıyor ve kazanmış olduğu Bafta’ların hakkını veriyor. Kevin, şapşal çehresi, geveze ve boş söylemleri, çapsızlığı, pimpirikli oluşu, saplantılı ruh hali ve ödlekliğiyle kendine has bir karaktere hayat veriyor. Her şey olup bittikten, yakalanıp hapse atıldıktan sonra bile, Nevison’ın yani kızı günlerce alıkonup, tecavüze uğramış olan adamın karşısına geçip, bana zam verseydin böyle olmayacaktı diyebiliyor. Hücresinde alıkonduğu günler boyunca biriktirdiği lafları bir bir sıralıyor bundan sonra çok bir değeri varmış gibi. Sanki masummuş gibi. Hırsla sözlerini söyleyip, Nevison’a da artık gidebilirsin diyebiliyor. Hem suçlu hem güçlü. Hem adamı görüşme gününe hapishaneye çağırıyor hem de kovalıyor. Dizi boyunca en önemli sahnelerden biri olan karısının ilk başlarda tasvip etmeyip polise anlatmalısın dedikten sonra Kevin paraya kavuşunca bir anda dönmesi ve parayı küçük parçalara bölüp o şekilde muhafaza edebileceklerini söylediği anda karısının da zaafı ortaya çıkıyor. Alttan alta söylüyor tüm bunları, sanki gelecekte oluşacak tersliklerden sorumlu olmak istemiyor ama elbette ki parayı da istiyor gibi.

Kendi gözükmeyen ama varlıkları hissedilen en önemli figürlerden uyuşturucu kartellerinin çalışma mekanizmalarına göre eroin yüzde yüz saf getiriliyor ülkeye, bunu öğreniyoruz önce. Sonra saflığı azaltılıp dağıtıcıya veriliyor ve oradan aşağıya doğru ilerliyor. Böylelikle kàrlarını yükseltiyorlar. Sokaklara düşen eroinin artık bir saflığı kalmıyor. Dengeyi sağlamak için içine tuğla tozundan pudraya, talk pudrasından bikarbonata ne varsa ekliyorlar. Böylelikle saflık oranı yüzde ikiye düşüyor. Bunları iyice çektikten sonra damarların tıkanmıyorsa, inme iniyor bu sefer. Sonra da bacaklarını kestirmek zorunda kalıyorsun. Tüm bu zincirin halkaları en üstteki baronlardan çok korkuyorlar. Bu yüzden de her şey son derece düzenli ve organize ilerliyor. Büyük bölgesel satıcılar ve zincirin daha aşağısındakiler bile genelde çok saygıdeğer işler yapan ve öyle görünen insanlar oluyorlar. Ashley de bunlara örnek bir insan olmuş her daim. Yardım amaçlı inşa ettirdiği çiftliğin içinde ve kendi kafasında dönen kırk tilkinin arasında, güzellik salonu işleten anaç bir karısı, iki tane de oğlu olmuş. Uyuşturucudan gelen para yetmemiş olacak ki, kaçırma işine de dahil oluyor. Ama berbat bir fidye pazarlığı yapıyor. Kötülerin buluştuğu ortak nokta para oluyor her zaman. Ve bu bölgede paranın kaynağı uyuşturucu temini oluyor ve dizideki meclis üyesinden Catherine ‘in kız kardeşine, Tommy Lee ve annesine kadar her kesimden  birçok insan uyuşturucuyla haşır neşirler aynı çevre dahilinde.

5936036-low_res-happy-valley
Kirsten

images-86

Altı bölümlük dizinin insanı oturduğu yere mıhlayan en heyecanlı bölümü dördüncü bölüm oluyor. Meslektaşı, çaylak astı Kirsten ezilmek suretiyle öldürüldükten sonra Catherine bir yandan Tommy Lee’nin peşine düşüyor, bir yandan da meslektaşının intikamını almak için çalışıyor titizlikle. Detaycılığı, olaylardaki küçük ayrıntıları görmesi ve en önemlisi parçaları birleştirmedeki sabrı, azmi ve becerisiyle bir puzzle’ın parçalarını birleştirip büyük resme ulaşıyor. Tüm bağlantılar, aracılar, hepsi bir bir ortaya dökülüyor. Kimse yaptıklarından kaçamıyor. Ashley şartlı tahliyeyle çıkıyor federallerle anlaştıktan sonra. Ama konuştuğu duyulur duyulmaz suikaste uğruyor. Kevin ona hayatı dar eden koğuş arkadaşıyla yaşayacak bundan sonra. Herkes bu dünyadaki cehennemini yaşıyor.

p01xky6b

images-195

Dizinin temposu da dördüncü bölümün sona ermesiyle düşüyor ve sanki yeni bir sezona geçmiş oluyorsunuz. Catherine geçirdiği iç kanama yüzünden ameliyata alınıyor ve mucize eseri kurtuluyor. Tommy Lee’nin kaçtığını öğrendiğindeyse acısı iki katına çıkıyor. Bedensel yaraları kapansa da, ruhsal yaraları kapanmak bilmiyor. Kurtardığı genç kız geliyor hastaneye teşekkür etmek için. Tecavüze uğradığını anlatıyor ağlayarak ve bunu mahkemeden önce babasına anlatmasını rica ediyor Catherine’den. Kendisi bunun için babasıyla yüzleşemeyecek durumda. Karaciğer kanseri olan annesiyse bunu asla bilmemeli ölene dek. Tüm bunlar ve yaşadıkları ağır geliyor Catherine’e. Nekahat döneminde sorguladığı hayatıyla baş başa kalıyor ve depresyona giriyor. Kızının mezarının başında aynı zamanda Sylvia Plath’in de mezarının olduğu Heptonstall, St. Thomas Mezarlığı’nda oturuyor bir süre. İlk defasında kız kardeşi ve oğluyla gittiği mezarlıkta Ryan kalemler bırakılmış Plath’in mezarının etrafında dolaşıyor oyun oynayarak. Bir şekilde Plath’i düşürüyor akla senarist ve ben de çok uzun zamandır Plath okumadığımı düşünüyorum.

images-214

images-249

Catherine kendini toplayıp, üniformasını kuşanıp işinin başına geçtiğinde, yavaş yavaş geçmişten gelen hayaletler de ortaya çıkıyor. Yarım bıraktıklarıyla, oğluyla, tüm ailesiyle yüzleşmek zorunda kalıyor teker teker. Her şey bitip gittiğindeyse içinde ömrünün geçtiği mutlu vadisine bakıyor yukarıdan. Her şey geçmişte kalıyor, bütün yaşanılanlar. Özgürlüğüne kavuşuyor sanki Catherine ve biz de onunla mutlu olmaya çalışıyoruz ve rahat bir soluk alıyoruz dizinin son karesinde. Ve Bayan Lazarus geliyor Sylvia Plath’den:

Bayan Lazarus

İşte yine yaptım
Her on yılda bir
Böyle bir tane beceririm

Bir tür ayaklı mucize, tenim
Bir Nazi lamba siperliği kadar parlak,
Sağ ayağım

Tüy kadar hafif
Yüzüm ifadesiz, incecik
Yahudi kumaşından.

Çözün kundağı
Ah, sevgili düşmanım.
Korkutuyor muyum? 

Burnu, göz bebekleri, 32 dişi yerli yerinde mi?
Acı nefesi
Ertesi gün yok olacak.

Yakında, çok yakında
Vahim bir öldür gücü
Evimde, etimde olacak

Ve ben işte gülümseyen bir kadın.
Daha sadece otuzunda.
Ve kedi gibi dokuz canlıyım.

Bu Üçüncü Sefer.
Ne lüzumsuzluk
On yılda bir imha.

Bu ne çok iplik.
Çekirdek yiyen kalabalık
İtişir içeri görmek için

Ellerimi ayaklarımı çözmelerini
Muhteşem soyunmalar.
Baylar, bayanlar

Bunlar ellerim benim,
Bunlar dizlerim.
Bir deri bir kemik olabilirim, farketmez,

Ben de onlardandım, tek tip kadın işte
İlk seferinde on yaşındaydım.
Kazaydı.

İkinci seferinde istedim
Bitirip gitmeyi ve hiç daha dönmemeyi.
Üstüstüme kapaklandım.

Tıpkı bir midye gibi.
Tekrar tekrar bağırmaları gerekti çağırmaları
Ve üstümden ayıklamaları inci gibi parlak yapışkan
Solucanları

Ölmek
Bir sanattır, herşey gibi.
Özellikle iyi yaparım.

Bir ölürüm ki, cehennemden gelir gibi olurum.
Bir ölürüm ki, adeta hakikaten olurum.
Sanki gider gibi bir davete.

Bunu yapmak çok kolay bir hücrede
Ölmek ve kımıldamamak
Ölüyü oynadığım tiyatroda sıranın gelmesi gibi

Güneşli bir günde geri gel
Aynı yere, aynı yüze, zalim
Eğlenen çığrışlara:

‘Mucize! ’
İşte bu yere yıkar beni.
Ama bir bedeli var.

Yara izlerime bakmanın, bir bedeli var.
Kalbimi dinlemenin
Hakikaten çalışıyor.

Bir bedeli var, çok büyük bir bedeli var.
Bir sözün, veya bir dokunuşun.
Ya da biraz kanımı akıtmanın.

Bir tutam saçımın veya elbisemden bir parçanın.
Eee, Herr Doktor.
Eee, Herr Düşman.

Sizin eserinizim ben,
Paha biçilmez,
Altın topu bebeğinizim

Bir çığlığa eriyen
Dönüyorum ve yanıyorum.
Gösterdiğiniz alakaya aldırmadığımı sanmayın.

Kül, kül
Külü eşele bak.
Etten kemikten eser yok

Bir kalıp sabun
Bir nişan yüzüğü
Altın bir diş.

Herr Tanrı, Herr Şeytan
Savulun
Savulun.

Küllerin arasından
Doğrulurum kızıl saçlarımla
Ve çıtır çıtır adam yerim.

images-251
Lady Lazarus 

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: