BİR ŞEYLERİN PEŞİNDE, DOKUZUNCU VE SON BÖLÜM : BURSA “SÜMBÜLLER VE SÜRGÜNLER KENTİ” – 5

20170414_125056-01

BİR ŞEYLERİN PEŞİNDE, DOKUZUNCU VE SON BÖLÜM : BURSA “SÜMBÜLLER VE SÜRGÜNLER KENTİ” – 5

GİRİŞ :

Anlat anlat bitiremediğim bir şehir var zihnimde ve kalemimde son defaya mahsus olmak üzere. Bursa için “Sümbüller ve Sürgünler Kenti” diyordu bir yerde. Çok hoşuma gitmişti doğrusu. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın seçtiği beş şehirden bir tanesiydi öte yandan. Aynı zamanda melankolisini en güzel yansıttığı bölümdü Bursa, İstanbul’dan hemen sonra. Bir dönem Osmanlı İmparatorluğu’na hem ev sahipliği hem de başkentlik yapmış, tarihiyle, kültürüyle günümüze kadar taşınabilmiş, çok önemli ve bir o kadar da değerli bir şehrimiz “Bursa”. Gelişmiş bir sanayisi var ve bu sayede bol bol yatırım yapılmış çehresine ama bunu yaparken insanı ve insani değerleri atlamamak da gerekiyor medeniyet çerçevesinde. Zamanla büyük bir göçe ev sahipliği yapmış şehirde, çarşı esnafı haricinde insan insana yabancı düşmüş. Bir de görüş ayrılıkları girince işin içine, fark edilir bir ayrışma görülse de, her şey beyhude iki buçuk milyon nüfuslu şehrin içinde. Yine de güzel kalmış, güzide kalmış, özgünlüğünü bozmamış kendince.  Başta Koza Han olmak üzere, birbirine açılan çarşılarıyla her çeşit turisti çekiyor merkezine. Kayak turizmine yönelik, baharda piknik yapmaya elverişli Uludağ’ın gölgesinde, Ulu Camii’si, Kızık köyleri, Rumlardan kalma balıkçı kasabaları, Mudanya’sı, Gemlik’i, benim göremediğim İznik ve İnegöl’ü ile çok farklı tarihsel süreçlere yataklık eden, mutlaka görülmesi gereken ve saydığım tüm bu özelliklerle hiçbir sınıflandırmaya tabi tutulamayan bir şehri geç de olsa tanımaktan memnuniyet duyuyorum içten içe. İyi ki gelmişim dediklerim arasında en üst sırada Bursa, gözle görülen ve görülmeyen bütün güzellikleriyle.

20170414_123559-01

BURSA KENT MÜZESİ :

Bursa’nın Bursa olma hikayesini başarılı ve nizami bir şekilde anlatıyor Bursa Kent Müzesi. Altı padişah, yirmi şehzadenin mezarlarını ağırlıyor bu şehir dile kolay; amma bunca ağırlığın altında ezilmeden yaşamaya çalışmanın ne demek olduğunu anlamaktan muzdarip gün boyu ekmek parası peşinde koşuşturup duran nüfusun pek çoğuna, tarihsel bir mirasın üzerinde olduklarını fark edebilecekleri çokça kaynak sunan müzenin önemini de anlatmak gerekiyor. Müzenin konumu itibariyle bir parça geride kalmış olabileceğini düşünüyorsunuz, şehrin kalabalığının ortasında eziliyor sanki. Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucusu Osman Bey’in, oğlu Orhan Gazi’ye “Beni şol gümüş kubbenin altına koyasın!” diyen vasiyeti ile başlıyor buradaki zaman yolculuğumuz bir nevi. Bir şehrin şehir sayılabilmesi için gereken resmi kurumların yanında pazaryeri, kent çeşmesi, tiyatrosu, idman sahalı okuluyla, hamamından oluşan kent çekirdeğinin varlığının temel şart olarak kabul edilmesinin yanı sıra, Bursa çevresinin surlarla çevrilerek şehir statüsüne yükselişi olarak M.Ö. 228-122 yıllarında varlığını sürdürmüş Bitini/ Bitinya kralı Birinci Prusyas/Prusias var şehrin tarihi mirasının günümüze gelmesinde en önemli etken olarak. Müzenin üst katında bir grup müzikişinasın ev ev gezerek eğlenceler düzenlediğine, saz başlayınca sözü kestiklerine şahit oluyoruz. “Hadi sizlerle Bursa’da gezek” sözcüğü de bu gezgin müzisyenlerin arasından doğmuş meğerse. Zeki Müren’de burada doğmuş. Yıldırım Gürses de. İlhan İrem, Erkan Can, Müzeyyen Senar… Çağdaş kadın yazarlarımız Nezihe Meriç, Pınar Kür… Muazzez İlmiye Çığ… “Amca Bey” tiplemesinin yaratıcısı karikatürist Cemal Nadir… Daha da pek çok politikacı, tarihçi, oyuncu, şarkıcı, sporcu… Müzenin alt katında ise Bursa’ya özgü ürünlerin bulunduğu zengin bir el sanatları çarşısı bulunmakta mutlaka görülmesi gereken.

20170414_125811-01

20170414_125803-02

TOFAŞ BURSA ANADOLU ARABALARI MÜZESİ :

Son bir gayretle hiç ilgim olmayan arabaların diyarına gidiyorum. Geçmişten günümüze yenilenerek gelmiş, motorlu motorsuz ama tekerlekli arabaların müzesindeyim. Şık kafeteryasında oturup bir limonata içebiliyorum ancak. Elektrikler olmadığından kahve bile yapamıyorlar. Zaten hepi topu iki masayız ve diğer masada oturanlar belediye çalışanları. Rahat rahat yüksek sesle konuşuyorlar. Beni hiç umursamıyorlar. Bende mecburen onları dinliyorum. Kadın seçim öncesi olmasına rağmen su ve yol problemlerine çare bulunamadığından dert yanıyor karşısındaki erkeğe. Bir şeyler yiyecek ama hiçbir şey pişirilemediğinden çorba söylüyor sadece. Dün Cumhurbaşkanı buradaydı diyor. Adam nasıldı diye soruyor merakla. Yakışıklı değildi, o bize hoş geldiniz dedi, te-ek te-ek elimizi sıktı diyor. Kişi her kim olursa olsun, titriyle, geldiği nokta ve o noktaya gelmeden evvel yaptıklarıyla değerlendirilip zamanla bir efsaneye dönüştürüldüğünden, o kişinin karşınıza ilah gibi çıkmasını, hiç kusurunun olmamasını, cazip bir auraya, bir de hokka burna ve oldukça etkileyici yüz hatlarına mesela delip geçen bakışlara sahip olduğunu filan hayal ediyorsunuz ister istemez. Aksiyle karşılaşmaksa yıkım oluyor. Halbuki kimseler gündüz gündüz delici bakışlarıyla kalabalığı te-ek te-ek süzmez bu bir. Kendi tarafından bakacak olursan da neden delinmek isteyesin, bu da iki! Sonuçta o bir yabancı. Sen de ona yabancısın. Karşındaki Yunan mitlerindeki kadar ilahi bir güzelliğe sahip diyelim, senin değil ki, sahip olamayacaksın da. Dünya dönüyor, günler, yıllar geçiyor, yerçekimi her cinsi vuruyor eni sonu. Yaşlanmaktan korkan ve her daim genç görünmek isteyenler için estetik operasyonlar var diyeceksiniz çare olarak. Onlar da gergin birer maymun surata dönüştürüyor yaptıranları. Belki benim de sonum bu. Gergin bir maymun surat olmak. Kimse bilemez. Gelecek hakkında en ufak bir fikrim yok, hele kendiminkini başkalarınınkinden bağımsız hayal edemediğim düşünülürse hiç yorumum yok. Konuyu daha fazla dağıtmadan, müzeyi soranlarınız varsa da, limonatam bitmişti ve dinlenecek her şeyi dinledim telekulak gibi. Ama elektrikler halen daha kesik olduğundan ve benim de gelmesini bekleyecek kadar vaktim olmadığından havada asılı bir araba, birkaç kağnı, Murat 124 ve 131 olmak üzere gıcır ama puslu arabalar seçebildim müzenin içinde sadece.

20170413_185008-01

20170412_190004-01

20170413_181556-01

BURSA SOKAKLARI :

Cuma günü itibariyle bir bayram havası hakim Bursa sokaklarında. Seçim coşkusuna ek olarak, insanlar güzel havayı görünce kendilerini sokağa atmışlar. Önlerindeki üç günlük tatil de cabası. Saatler ilerledikçe yollar daha da kalabalıklaşıyor. Araçlar bir yandan, insanlar diğer yandan. Alışverişler yapılıyor, eksikler tamamlanıyor, ellerdee poşetler bit mağazadan ötekine, Allah ne verdiyse. Yemekler, çaylar, partilerin ikramları da bitmiyor. Ekler dağıtanlar var evet için ya da hayır için. Çok tuhaf nerdeyse helvaya, lokmaya girecek gibiler. Dana demiyorum bakın. Tavuklu pilav dağıtan varsa da ben ona rastlayamadım henüz ama lokantalar da kazansın, değil mi! Siyaset değil de uğruna yapılanlar çok enteresan. Koltuklar tatlı, hayatlar buna bağlı.

Benim Bursa ile ilgili hislerime gelecek olursak, çocukken gelmiştim Bursa’ya ve çook yıllar geçti üzerinden. Çekirge semtine gelmiş, akrabalarda kalmıştık. Yeşildi Bursa aklımda kaldığı kadarıyla. Yeşildi Çekirge de bir o kadar. Sonra çok hoş olmayan şeyler duymuştum hakkında, sonra Kars’ta olmak, Anadolu’da olmak, Kars’ta defalarca olmak, Anadolu’da da; daha cazip gelmişti bana. Her yer bana Bursa’dan iyi gelmekteydi aslında. Bu seyahati planladığımda da Bursa’yı bir durak olarak görmemiştim hiçbir zaman. Daha kuzeye, çok daha yukarıya gidecektim. Karadeniz’in hırçın sularını görecektim, Mudanya’dan ya da Trilye’den Marmara Denizi’ne bakarken ondan mahçuptum sanırım. Pişman mıyım, asla olmadım. Tüy gibi hafif geldim Bursa’ya, bir o kadar da zor dönüyorum şimdi. Bırakmıyor adeta bu şehir beni. Nasıl ki kimi insanlarla uyum sağlar, kolay kaynaşırsınız, o sizi siz onu bırakamazsınız, Bursa için de aynı şeyler yaşandı. Kolaylıkla kaynaştık, ilk görüşte sevdik birbirimizi, binbir güçlükle ayrılıyoruz şimdi de. Kısmetse bir daha gelmeyi isterim istemesine de, gerçeklerle istekler her zaman uyuşmayabiliyor hayatta. Belki bir daha hiç gelemeyebilirim ama öyle ya da böyle iyi ki gelmişim Bursa’ya. Rehberim Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Beş Şehir”i hiç yalnız bırakmadı beni Bursa şehrine ayrılan bölümüyle.

20170413_180710-01

20170414_100816-01

BİR ŞEYLERİN PEŞİNDE, SEKİZİNCİ BÖLÜM : BURSA “SÜMBÜLLER VE SÜRGÜNLER KENTİ” – 4

20170413_182734-01

BİR ŞEYLERİN PEŞİNDE, SEKİZİNCİ BÖLÜM : BURSA “SÜMBÜLLER VE SÜRGÜNLER KENTİ” – 4

“Dünyanın kahrı bu. Dünyada iş olduğunu bilsem hayatta gelmezdim.” Bursa’da bir Emekçi

GİRİŞ :

Son  bölümde Trilye’de kalmıştım. Kaldığım yerden devam edeyim istiyorum. Biliyorum sizleri de peşim sıra sürüklüyorum ama… Çok meşgulsünüzdür ama… Bugün On Dokuz Mayıs ama… Bu okullarda yapılacak son kutlama olacakmış baksana… On Dokuz Mayıs bahane, tatiller şahane… Bundan böyle bayram olarak da kutlanmayacakmış… Oh olsun hepimize… Her neyse… Parası olanlar otellere kaçacak, olmayanlarsa gidip akrabalarına sığınacak yine. Arabası varsa krallar gibi kurulacak koltuğuna, yoksa da toplu taşımalarda sıkışık şartlarda taşınacak. Parası olan pahalı restoranlarda sofralar kurduracak, olmayan da külahta dondurmasını yalayacak. Ama çoğunluk az ya da çok gittiği her yeri sosyal medyada etiketleyecek. Gülen yüzler(hiç ağlamazsınız bilirim), ringo ringo şişeler, mangalda tavuklar, köfteler(hem bilinçli hem de her şeyi bilen tüketici dar alanda kısa paslaşan tavukları yemeyi bıraktı çoktan)paylaşılacak bol bol, olsun bak bunlar da güzel. Avunabildiyseniz eğer, avutabildiysem eğer… Yok hiç para yok, bir yerlere kımıldayamayız, yirmi bir’i akşamı sosyal medyadaki fotoğraflara çevireceğiz yüzümüzü diyorsanız o en fenası. Size ben bile çare olamam. Sizi ben bile teselli edemem. Gıpta eder eder oturursunuz sadece. Neyse ki tevekkül denen bir şey var Müslümanlık nezdinde. Tevekkül edin ve oturun metanetle. Yoksa gıptayla başlar tüm kötülükler, filizlenir tohumlar bedenimizde, kocaman ağaçlar yetiştiririz içimizde.

Yıllara meydan okumuş, ismi Zeytinbağı olarak değiştirilmiş olsa da zeytinine ismini vermiş Trilye adıyla anılan-Trilye ya da Tirilye-ister i ile ister i’siz Mudanya’dan hemen sonra geçtiğim ve çok beğendiğim bir eski Rum kasabasıydı. Bursa’da gittiğim her yerden memnuniyetle ayrıldığım anlaşılmıştır sanırım. Vakitsizlikten gidemediğim İznik kaldı sadece aklımda. Özellikle de İznik Yeşil Camii. Kısmet bir başka Bursa seferine. Bursa fethedilmelere layık bir şehir imiş, mutlaka görülmesi gerekenmiş. Öyle gördüm, öyle bildim, tutucu diye ürktüğüm yine de sevmediğim bin türlü haline rağmen, görmek gerekmiş. Ben Bursa’yı çok ama çok beğendim.

20170412_091405-
Bursa
20170413_094833-01
Mudanya

MUDANYA :

Trilye dönüşü bir kez daha Mudanya sokaklarında dolaşıyorum. Mis gibi her yer. Bursa’da hakim olan, sokakları lavabo zannederek ağzından burnundan ne çıkarsa fırlatıp atma sevdası burada yok. Demek ki medeni bir yüzü de var Bursa’nın. Bunlarsa hep suya kıyısı olan bölgelerinde çıkıyor karşımıza. Yaklaşık yirmi beş sene önce, Ankara’dan İzmir’e taşındığımızda annem ne medeni yer burası, insanları sokaklara tükürmüyor demişti İzmir için. O hesap Mudanya’da da yerler mis gibi. Üstelik kimse çöpünü, artığını yerlere saçmıyor. Birikmiş çöp yok, kötü koku yok. İnsanı bilinçli olan yerin sokakları da temiz kalıyor. İnsanları ve davranış şekillerini gündelik hayatınızda fazlaca kafaya takanlardansanız eğer, yüzünüzü Batı’ya ve aydın kesime çevireceksiniz kendi iyiliğiniz için yoksa bekçi Murtaza gibi o tükürdü, bu kustuyla bir ömür geçmiyor. Geçiyor da zor geçiyor. Yoksa her ömür sıkıştığı yerde geçip gidiyor.

Mudanya’nın bir başka özelliği de mesafesi. Bundan kastım duygusal anlamdaki uzaklık. Sakin ve de suskun Mudanya, sizi, Trilye gibi hemencecik kucaklamıyor. Sırlarını kolay kolay açacakmış gibi de görünmüyor. İnsan hikayeleri çıkarmak Trilye kadar kolay değil burada. İnsanlar ser veriyor, sır vermiyor. Ama Kalami Restoran ve manzarası bir başka. Bursa’ya dönmek zorunda olmasam bir bira içerdim diye geçirdim durdum içimden, her defasında Kalami’nin önünden geçerken. Fakat Ulu Camii’ye tekrar uğrayacağım ve uygun olmayacağını düşünüyorum vaziyetimin. Zaten şehir merkezinde içki içmek aklınıza gelebilecek son şey. Varsa yoksa yoğurtlu iskender. Her yer döner, iskender. Yazın döner, kışın iskender.

20170414_104055-01

BURSA, MERKEZ :

Bugün Bursa’daki son günüm ve akşam dönmem gerekiyor. Uludağ için çok geç diyorum içimden. Şehri tanıyıp, aylak aylak gezeyim istiyorum. Erkenden vestiyere bıraktığım bavulumu kaderine terk edip yola çıkıyorum sabahın erken bir saatinde. Bursa’ya bahar gelmiş. Şehrin sıcağı yakacak gibi görünüyor. Serinlikten faydalanıyorum. Ben bu yazıyı şimdi yazarak geç kalmış olsam da, dün akşam son bir kez daha Ulu Camii’ye gittiğimde seçim çalışması yapan gençlerden biri elindeki evet broşürünü bana uzatırken siz de evetçi tipi var demişti. Özgüven midir, bilmişlik mi ya da cahil cesareti midir bilemedim ama sesimi çıkarmayıp kaşlarımı kaldırarak cevap vermiştim kendilerine. Sonra aynı evetçi grup ya da güruh tempolu bir müzik eşliğinde Koza Han’ın önünde coşku içerisinde ter ter tepiniyordu. Siyasetin eğlenceyle karıştırılması o kadar tuhaf oluyor ki. Bir yandan Mehter Marşı, üzerine az oyun havaları, az sonra ezan okunur keserler, bitince ver coşkuyu arpası fazla gelenlere… Aynı şekilde yine başka bir grup ya da güruh kadına şiddeti kınamıştı İstanbul sokaklarında samba yaparak. Burası Brezilya ya! Siyasete müzik karıştı mı, ortam pavyona, insanlar dansöze benziyor bir anda. Orda Ulu Camii, burda köçeklik… Oldu mu şimdi?

20170414_111944-01
Hünkar Köşkü

HÜNKAR KÖŞKÜ :

Tarihi Irgandı Çarşılı Köprüsü’ne gideceğim diyordum kendimi sokağa attığım ilk anda ama her şey bir plan olarak kalıyor ve ben kendimi Tarihi Mahkeme Hamamı’nda sonra da bir Kültür Merkezi’nde buluyorum. İçeride bir etkinlik düzenlenmiş ve bitmiş. Sırada kahvaltı faslı var. Bense ne yapıp edip bir yandan bilgi almaya çalışırken, öte yandan masanın etrafında toplanmış çaylarını yudumlayan adamları rahatsız etmemeye çalışıyorum. O sırada Kadir sizi götürsün diyorlar. O kim derken, kendisinin Hünkar Köşkü’nün aşçısı olduğunu öğreniyorum. Beraber köşke doğru yola çıkıyoruz. Bir sürü soru soruyorum, bir sürü cevap veriyor. Ulu Camii’nin ortasındaki havuzun hikayesini anlatıyor, av menüsünden bahsediyor, bende insanlık tarihinin bu ilk toplu hareketi hakkında fikir sahibi oluyorum. Ava doğrudan yaklaşmanın ve o şekilde avlanmanın tehilkeli olabileceğinden ötürü, insanoğlu aklını kullanarak avlanma yöntemleri geliştirmiş, tuzaklardan yararlanmış, hayvan sürülerini uçurumlara sürmüş, pusu kurmayı öğrenmiş. Bu sayede de insan doğa karşısında güç kazanmış ve bugünlere gelinmiştir. Neticeye baktığımızda sessiz kalan doğanın intikamı da ara ara feci olmuş ve fakat insanoğlu tüm bunlardan aklıyla bir ders çıkartamamıştır. Bense menüye bakıyorum her tür et çeşidi mevcut ama öte yandan bıldırcın, keklik, tavşan hiç bana göre şeyler değil. Damak tadında maceracı olmadım hiçbir zaman.

Yıldırım İlçesi’nde bulunan Hünkar Köşkü’nde bana ikram edilen çayı içip ayrılmadan önce bahçeyi ve fotoğraf çekmenin yasak olduğu köşkü geziyorum. Rehberimin adı Seda. Çok sakin ve öyle de de anlatıyor. Sakin sakin. Oda oda geziyoruz beraber. Köşk, Sultan Abdülmecid tarafından 19. yüzyılın ortalarında 19 günde yaptırılmış olup, Bursa’ya gelen sultanlar tarafından dinlenme ve av köşkü olarak kullanılmış, daha sonra da Atatürk ve manevi kızlarına ev sahipliği yapmış. Fotoğraf çekmem mümkün olmadığından daha doğrusu yasak olduğundan aklımda kalanları paylaşacağım sadece. Atatürk’ün küçük ayakları varmış. Yatağının yanında duran deri terliklerinin küçüklüğü kalmış aklımda. Bir de kızların kaldığı oda ve porselenlerin ve kristallerin dikdörtgen bir masayı süslediği yemek odası. Sanki az sonra bu masada yemek yeme şerefine nail olacak herkes odalarında hazırlık yaparken, mutfakta bir koşuşturmacadır gidecek. Menüyse rahmetli av hayvanları olacak. Ben mi? Ben baş davetliyim. Bu yemek benim onuruma düzenlendi… Yanarım yanarım hiç şöyle bir sofraya davet edilmemiş olduğuma yanarım. Bir de şu yüzyılda yaşadığıma yanarım. Az evvel oturup da bir bira içemediğime yanarken, porselenleri gören gözlerim sayesinde çıtam nasıl da yükseliverdi bir anda. İnsanoğlu işte böyle havalanır, konar daldan dala; kanatsız da olsa. Porselenler nefisti ama.

20170414_114412-01

IRGANDI KÖPRÜSÜ :

Tarihi Irgandılı Çarşısına kadar sağıma soluma baka baka yürüyorum. Bilmediğim bir şehirde elimi kolumu sallaya sallaya tek başına gezmekten daha fazla beni mutlu eden bir şey yok. Köprüye geldiğimde merkeze uzaklığından belki, belki de kadersizliğinden kaynaklı cansızlığı çarpıyor gözüme. Ne gelen var, ne giden. Üzerindeki karşılıklı iki sıra halindeki dükkanların bir kısmı kapalı, açık olanlarsa sinek avlıyor. Dünyada yalnızca Floransa, Venedik ve Lofça’da bulunan çarşılı köprülerden dördüncüsü olan Irgandı Köprüsü gözlerden ırak, mekan sahipleriyse ilgisizlikten muzdarip yaşayıp gidiyorlar enteresan hikayeli köprülerinin içindeki dükkanlarında. Gelelim evliya meselesine: Orhangazi Bursa’yı fethettiğinde Allah uğruna savaşan yiğitlerden biri bu köprü yerinde, çıkayım mı geleyim mi diye bir ses işitir. Gazi hemen kılıç çekip çık bakalım ne yapabilirsin diyerek sesin geldiği bir yere kılıç vurunca, vurduğu yerden gürleyip büyük bir hazine meydana çıkarak yer ırgalanıp sallanıp sarsılır. Gazi hayretler içinde kalır ve şaşırır. İki yanına baktığında ne görse iyi, derenin içi sikkeli altınlarla dolu. Hazineyi bulan yiğit hemen koşarak Orhan Gazi’ye olanları anlatır. O da ne hayır ettin, Allah sana kısmet etmiş git Bursa’da hayrata sarfet diye emreder. Yiğit/savaşçı bütün hazineyi evine taşıyarak onda birini devlet hazinesine verdikten sonra kalan ile büyük bir köprü yaptırır. İşte Irgandı Köprüsü denmesinin sebebi budur. Diye anlatmıştır Evliya Çelebi, Seyahatnamesinde. Gelelim bu gürleyip, ırgalanan yer meselesine. Göz görmeyince gönül katlanıyordu demişti büyükler, akıl inanıyordu dememişlerdi. O köprünün altı sikkeli altınlarla doluymuş da şimdi mi kurumuş? Bu ne bereketsizliktir şimdilerde yaşanan? Kıran mı girdi, anlaşılacak gibi değil. Köprüye ne gelen var ne de giden. Esnaf oturmuş tavla atıyor. Erenler evliyalar gelsinler de ırgalanmaz olan köprünün şu son vaziyetini görsünler.

20170414_115519-01

KILIÇ KALKAN EVİ :

Setbaşı’nda, Şehir Kütüphanesi yanında, Setbaşı Camii’ninse hemen arkasında yer alan, Bursa’nın en önemli folklorik simgelerinden biri olan Kılıç Kalkan’ın, fotoğraflarla, heykellerle, rölyeflerle ve kıyafetlerle temsil edildiği ve müze işlevi gören Kılıç Kalkan Evi’ne geliyorum. Metin Bey var içerde. Bana Kılıç Kalkan’ın öneminden, biraz tarihinden, Mustafa Tahtakıran’ın Kılıç Kalkan ve  dolayısıyla Bursa için taşıdığı önemden, rahmetli Mustafa Tahtakıran’ın kendisinden, Kılıç Kalkan’ın bir savunma sanatı ya da spor değil de, bir çeşit halk dansı olduğundan, erkek erkeğe yapılan bu halk dansının oynanmaya başladığı ilk günden itibaren figürlerini koruduğundan, giyilen kostümlerin Bursa civarındaki bazı köylerde sergilendiğinden, fakat bir dönem uluslararası festivallerde sergilenen, kah devlet adamlarının kah turist gruplarının karşılanmasında oynanan oyunun barbar Türk imajını desteklediğinden yarışmalara katılmasının, okullarda öğretilmesinin sakıncalı bulunduğundan bahsedip, dert yanıyor bir yandan da. Benim fikrimi sorarsanız eğer, Metin Bey sormamıştı, ben de kendi kendime soruyor ve de cevaplıyorum hemen arkasından;  Kılıç Kalkan hem kostümleri hem de hareketleriyle çok hoşuma gitse ve tüm o sertliğin altında çok nazik figürler taşıdığını düşünsem de, Uludağ’a gitmek üzere havalimanına inmiş sporcuları ellerinde kılıç kalkanla hey hey de hey diye karşıladığın takdirde, kendi kanlı tarihlerine bakmayıp gücenmeyen kendisi de barbar olup sana barbar diyen ülke halklarını ürkütebilirsin haliyle. Bence. İsveçli sporcular mesela, kılıç kalkanla karşılanmasalar da olur. Ama Tazmanyalılara her tür tuhaf davranışını sergileyebilirsin mesela. Kızılderililer de Beyaz Adam’ın her tür barbarlığına alışık olabilir. Tabii siyahlar da. Ama sen guguklu saatin mucidi olan, refah düzeyi yüksek bir ülkeden gelmiş sarışın kadınların ve adamların karşısına yağız, bıyıklı ve kalın baldırlı, yüz yıl önceki kostümler üzerlerinde, bir de ellerinde kılıçlarla şakır şukur et kesecekmiş gibi, olmadı yokluktan sizi kesecekmiş gibi hareketlerle fırlayan adamlarla çıkarsan, zaten tuhaf bir imajı olan ve de kanaati kestirilemeyen ülke insanların hakkında farklı türde bir efsane yaratmış olursun. Bence. Kılıç Kalkan gibi özel ve güzel, Bursa iline ve yöresine nasip olmuş böyle bir halk dansı turist kafilelerini karşılamakta kullanılmaktan çok daha iyilerine layık. Bence. Modern yüzyılda ya kendi markanı yaratacaksın ya da hem sürüden hem de sürümden faydalanacaksın. Ya sessiz ve derinden gideceksin ya da kendini ortalığa saçacaksın. Anlaşılamamak bazen çok anlaşılmaktan bin kat, milyon kat iyi. Bence.

Her neyse bu son Bursa yazım olacaktı ama kıyamıyorum bu şehri bitirmeye. Bir son bölüm daha yazacağım zahmet edip okuyanlar için, ama aslında ben tüm yazılarımı sadece kendim için yazıyorum. Bu böyle biline.

Aziz olunuz… Sular gibi… İyi tatiller hepinize.

 

BİR ŞEYLERİN PEŞİNDE, BEŞİNCİ BÖLÜM : BURSA “SÜMBÜLLER VE SÜRGÜNLER KENTİ” – 1

 

Snapseed

BİR ŞEYLERİN PEŞİNDE, BEŞİNCİ BÖLÜM : BURSA “SÜMBÜLLER VE SÜRGÜNLER KENTİ” – 1

Ne içindeyim zamanın
Ne de büsbütün dışında
Yekpare, geniş bir anın
Parçalanmaz akışında.” Ahmet Hamdi Tanpınar

…ve her şey sözle başladı aslında.

ÇIKIŞ :

Her defasında giriş diyerek bir boşluk bırakıp iki nokta üst üste koyuyordum ve öyle başlıyordum hemen hemen bütün gezi yazılarıma. Kısa bir süre önce hayatımda gelişen bir takım olumlu/olumsuz engeller beni bu yazıyı yazmaktan alıkoymuştu ve nihayet klavyenin üzerinde gezinen parmak uçlarımın esiri olan beynim ya da nazik olmayan beynimin esiri olan nazik parmak uçlarım acaba giriş değil de bir kerecik olsun çıkış desen sanki daha güzel olmaz mı fikriyle yanıp tutuşurken işlevsel iki parmağım önlenemez bir dürtüyle önce ç’ye, sonra ı’ya, sonra k’ya, sonra tekrar ı’ya ve en nihayet çengelli s’ye doğru kararlı bir şekilde giderek tık, tık, tık, tık ve nihayet çengelli bir tık yaptıktan hemen sonra, “çıkış” almış oluyor bir kereliğine de olsa “giriş”in yerini. İşte bu vesileyle çıkış ile başlıyor bu yazım. İşte böyle bir şey bir anda bir başka şey’in yerini doldurabiliyor kolaylıkla. İster demansla karşı karşıya bir hafıza, olmadı kolaycılık deyin siz buna. Algıyla oynamaktan daha kolay ne var bu dünyada? Sadece parmak uçlarımın esiri beynim miydi ya da beynimin esiri parmak uçlarım mıydı beni bu ve benzeri bir sürü anlaşılamaz düşüncelerimi gerçekleştirmeye sevk eden? Bir parça sarhoş olup ters yönden girmiş olamaz mıyım yola, yoluma, yolumuza? Herşey mümkündür şu dünyada. Çıkış da diyebilirim bu arada, yakışır, çünkü çıkışa iyice yaklaşmış bulunmaktayım. Bu şehir benim son durağım olacak, olmalı; çünkü seçimlerde oy kullanmak gayretindeyim. İsteksizim ama zorundayım öte yandan. Bu bir şeyi değiştirecek mi? Gördüğümüz üzere değiştirmedi. Hayatta herkes bildiğini okumakta, bir şeyin ki bu şey ne olursa olsun, onun tepesindekiler başta olmak üzere, ben de dahil olmak üzere, herkes bir tüef olunca, zor oluyor buluşmak orta noktada. Beni çağıran ama önyargıyla yaklaştığım fakat sonradan kanımın pek bir kaynadığı yeşil Bursa’yı erken bıraktığıma yanarım hala daha. Bu arada Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Beş Şehir” adlı eserine hem konu hem de konuk olan ve bu beş şehirden bir tanesi olan Bursa’yı okudum tekrar, yazıma başlamadan hemen önce. Elalemin karşısına çıkmadan hazır olmak gerekiyor bir parça. Elalem sizler oluyorsunuz bu durumda. Tam karşınızdayım şu anda. Demek ki, ters şeritten girerek risk almış olduğum yolda gözlerim kapalı, rüzgar sağlı sollu kulaklarımda üfürürken bir yandan da, kıra döke ilerliyorum kırabildiklerimin üzerinden, deviriyorum bir çuval inciri, insanları, nesneleri. Peki ama kimin umurunda? Aldığım benim riskim sonuçta, kırılansa hiç görmediklerim nasılsa; hayatım ve hayallerimle karşınızdayım sakın bırakmayın beni yarı yolda.

Okuyucu, huhuuu, aaa uyuma, darılırım sonra
Dargınlığım yıllarımı alabilir sözüm peşinen sana
Veresiye yok inan bana
Yazdıklarımın hepsi “sana”
Uzun zamandır şiir yazamıyorum, başım bozuk, canım sıkkın
Kederliyim, beni anla
Demek duygularım o kadar da derin değilmiş, yazık
Kalakaldım düz yazının ortasında
Bir başına

20170412_084100-01

BURSA’YA DOĞRU :

Sabah Göynük’te açmıştım gözlerimi. Öğlen olmadan Kocaeli’ndeydim. Oradan Kefken’e yani kuzeye çıktım, şimdiyse kanatlarım varmışçasına uçarak geldiğim Bursa’dayım. Hiç aksilikle karşılaşmadan geldim ki böylesi bir durum benim için olağandışıdır. Genellikle kavga ederim bir fırsat doğar, garip garip şeyler olur, olmaz da olur o da beni bulur, üç saatlik yol on üç saati bulur ama muhakkak bulur. Çılgınlaşmış, saçım başım dağılmış, muavinle iki kez zıtlaşmış, olabilecek en gıcık vaziyette inerim arabadan. Fakat iner inmez de unuturum yaşadıklarımı, çünkü yolculuk bir hayaldir ve ayaklarımı toprağa basar basmaz bitmiştir benim için. Önümde yeni bir hayat vardır artık. Fakat hayatımda ilk defa çok yaşlı bir muavinle yolculuk ettim Kocaeli Bursa hattında. Çok tuhaf bir deneyimdi. Çekinerek su istedim her defasında. Servis esnasında sıcak içecek isteyemedim, o da zar zor tamamlayabildi servisini. Bereket otobüs yarı dolu olduğundan fazla yormadık kendisini yolcular olarak. Her defasında ağrına gide gide topladı yiyecek içeceklerden kalanları. Benim önümdeki çöpleri de gözlerim kapalıyken toparlayıverdi usulca. Ya da ben kapatıverdim gözlerimi o yaklaşınca. Yalova’ya geldiğimizde bırak öğle yemeğini, kahvaltı etmediğimi hatırlatıverdi bulanan midem. Buna karşılık bir soğuk sandviç alıp ayranımla yerken, o da bir gofreti ısırıyordu bir yandan yolcuların bavullarını indirirken. Mecburiyetten, elemansızlıktan, neden olursa olsun servislerde gençleri çalıştırmak gerek. Yaşlı başlı adamlara kahvedeymiş gibi çay kahve servisi yaptırıp, çöp toplatmak hoş olmuyor. Hem yapan rencide oluyor, hem siz huzursuz oluyorsunuz.

İç Ses: Ne yapsaydım yani ayıp olacak ben servise yardım edeyim, öteberiyi toplayayım mı deseydim?

İç Ses’e istinaden: Hep yanlış yerlerde olup yanlış şeyler görmekten sonunda da yanlış yorumlamaktan bıkmayan bir iç ses sahibiyim şu küçücük dünyamda. Git diyorum gitmiyor, boş bulduğu bir kovuğu işgal etmiş bir yaban benim iç sesim. Ne hatır dinliyor ne gönül. Onu bana mahkum eden, bedenimi de ev sahibi eden kaderime lanetler olsun binlerce kere. Ben bu vahşi hayvanla yaşamak mecburiyetindeyim ölüm bizi ayırana dek.

Bir an önce Bursa yazıma geçmeliyim. Aksi takdirde iç sesim dış yüzeyim derken ekran başında sabır çektiğinizi görür gibiyim.

20170412_185852-01

İŞTE BURSA :

Uzuun kolları var Bursa’nın asırlık ağaçlar misali. Gökyüzü sahipli burada, hava sahipli, aldığın her nefesin bir nedeni var, bir de bedeli. Şehir, tarihinin ağırlığıyla eziyor sanki seni. Öyle elini kolunu sallayarak özgür özgür gezemiyorsun. Şehir terbiye ediyor seni. Rahat olmadığın bir şehirde de düşünceler sarıyor dört bir yanını, insanlar teğet geçiyorlar sadece. Konuştuğum bir şehir var karşımda ilk defa. Toprağın altından uzanan sağlam kökleri sayesinde, kendisine mesken tutmuş bir ruh var derinlerde bir yerde, şimdiyse gözlerden ırak olmuş medeniyetlerle ahbaplığı hiç kesmemiş olduğundan çok katmanla beraber yaşayan ve bundan da rahatsızlık duymayan, kısaca ruhu olan bir şehir Bursa, yeşil Bursa. Anlatmakla öyle kolay kolay bitecek gibi görünmüyor. Ona ne kadar hoşgörüsüzlükle yaklaşırsan yaklaş, en nihayet sana kendini sevdirtmeyi başarıyor. Çok derin hislerle ayrıldığım şehirdir Bursa. Ağzı var dili yok, ama kendini ifade edecek bir güç barındırıyor her köşesinde. Tanpınar’ın “Beş Şehir”indeki Bursa’nın ruhuna sadık kalarak yazmak isteyeceğim bir yazı olmasını tasarlamıştım, satırlarım sanki onun kaleminden çıkmışçasına birbirini kovalayacaktı fakat nihayetinde ben bir Ahmet Hamdi olamadım, senelerden de 1946 değil ve üzerinden yıllar geçmiş olsa da okuduğum eserleri arasında dil açısından en anlaşılırı olan bu kitabın her satırında birden çok defa şehri ziyaret eden Tanpınar’ın zarif, nazik ve kırmamak için kırılganlanlaşan saklı ruhunun emarelerine rastladıkça içim acıdı her defasında. Benimse elimden gelen şehrin ruhuna sadık kalmak olacaktır haddizatında. Sürç-i lisan edersem şimdiden affola. İşte Bursa:

Üç milyona yaklaşan nüfusuyla Türkiye’nin en kalabalık dördüncü ili imiş Bursa. Bunca nüfusa altyapısı nasıl diye sorduğunuzdaysa, “oturmuş” ve “düzenli”, üstelik de “ahenkli” cevabını vereceğim en kısa yoldan. Bir turist olarak mesai saatleri dışında rahat rahat gezebileceğiniz bir şehir var karşınızda. Ulu Camii ve çarşıları başta olmak üzere merkez planına bakıldığında akla yatkın uygulamalarla karşılaşıyorsunuz bir anda. Yayan olarak Tophane’ye çıkmak çok zor dediğiniz anda yürüyen merdivenlerle ulaşıyorsunuz Tophane Parkı’na ve de içerisinde yatmakta olan Osman Gazi ve Orhan Gazi Türbelerinin ve Saat Kulesi’nin olduğu ferahça alana. Tüm Bursa ayaklarınızın altında. Gördüğünüzse beton yığınından ibaret bir manzara. Bu nüfusa bu manzara. Bina bina bina. Ahmet Hamdi’nin Muş ve Erzurum Ovasından farklı olarak Bursa Ovasının sonsuz uzamayışını bir artı olarak değerlendirişinin yanında eğer bu önümde uzanan bir zamanlar ovaydıysa da, artık üzeri metalle, betonla, insanlarla kaplı gri bir alan yalnızca. Medeniyet dediğin tek dişi kalmış bir canavar olabilir gerçekten ve o tek dişiyle bizi ısıra ısıra yiyip yok edemediğinden, kendi halimize bırakıp birbirimizi kah ezerek kah çiğ çiğ yiyerek yok  edişimizi seyredebiliyor olabilir saklandığı kuytu köşesinde bir yandan kıs kıs gülerek.

20170412_084255-01

Bursa 1326 yılında Orhan Gazi tarafından Osmanlı topraklarına katılmasının ardından önem ve değer kazanır. Osmanlı beyliğinin ilk başkenti olur. 1361’de Edirne alındıktan sonra Osmanlı’nın Rumeli topraklarının başkenti Edirne, Anadolu topraklarının başkenti ise Bursa’dır artık. Sonrasında ise Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u 1453 yılındaki fethinden, Cumhuriyet’in kurulduğu 1923 yılına dek tam 470 yıl boyunca İstanbul’dan idare edilir Osmanlı Devleti ve halkı. Osmanlı halkı dendiğinde insanın kulağını tırmalayan şeyin halkın Osmanlı’dan ve saraydan bağımsız olarak düşünülmesinden kaynaklı olduğunu düşünüyorum. Osmanlılar dendiğinde de gözüme Osmanlı halkı gelmiyor, sadece saray var karşımda tüm ihtişamıyla. Halksa fesiyle, şalvarıyla Anadolu’da aczin ve belirsizliğin ortasında. Kim bilir ne hayatlar yaşadılar, öldüler ve bilmediğimiz hikayeleriyle toprağın altına gömüldüler!

20170414_101626-01

ULU CAMİİ :

Geldiğim günün akşamından başlayarak büyük bir merak içerisinde gidip gördüğüm Ulu Camii insanda tiryakilik yapan cinsten. Dört defa ziyaret ettiğim camiye duyduğum hayranlığı belirtmek için yeterli cümlem yok yazık ki. İçine girdiğinizde kendinizi hem çok ufak hem de kaybolmuş da bulunmuş gibi hissediyorsunuz. Hayatta savrulurken, caminin içine girdiğinizde kendinizi belli bir amaç için toplanmış hissediyorsunuz ve bu kaynağı belirsiz bir güç veriyor, tekrar şarj olmak gibi bir şey. Güzel yanı ise iradeniz dışında bunu gerçekleştirmeniz. Günün değişik saatlerinde uğradığım camideki ihtişamdan ve kafamdaki tuhaf düşüncelerden sıyrılıp dua etsem iyi olacak düşüncesi ise ancak dördüncü günün sabahı gerçekleşebildi. Neden? Çünkü içimden gelmezse dua edemiyorum. Edersem de etmiş olmak için yaptığımı anlıyorum. Bu şuursuzluğun bilincine varacak yaştayım. Neden böyle oldu diyeceksiniz? Çünkü daha görür görmez caminin ihtişamından çarpıldım. Gözümü ne tavanından, ne duvarlarından ayırabildim. Duvarlar Vav’larla donatılmıştı. Bu ise geldiğim yeri yani ana rahmini ve ne zaman döneceğimi düşündürtüp durdu. Ahmet Hamdi ”Niçin hayatta mutlaka bir devam istemeli, neden hayatta bir ihtiras sahibi olmalı, bütün pınarlardan içmiş olsam ne çıkar?” diye soruyor ve ekliyordu ”Ömrümüzü idare eden kudretler arzularımıza ne kadar uygun olurlarsa olsunlar, bizi ondan kurtaramazlar; bütün hilkat, geniş ve eşsiz kudretinde canı sıkılan bir tanrının kendi kendini eğlendirmek için icat ettiği bir oyundur; hayat nimetlerinin değişikliği içinde bize, yaratıcı işaretten kalan en büyük miras bu can sıkıntısıdır; diyarlar fethedelim, mucizesine erilmez eserler verelim, her anımıza bir ebediyet derinliği veren ihsasların birinden öbürüne atlayalım, aradaki en kısa fasıllarda onun zalim alayı ile karşılaşırız” der. Tüm melankolisiyle şehri gezen yazar hiç bastıramadığı iç sesini dökmüştür kitabına, bu satırlardan da anlaşıldığı kadarıyla.

Ulu Cami’de ilk namazı Somuncu Baba kıldırtmış olup, caminin yapımı sırasında işçileri sürekli güldürerek yapımı geciktiren demirci ustası Kambur Bali Çelebi (Karagöz)’ün Yıldırım Bayezıd tarafından öldürtüldüğü çok sık tekrarlanan bir hikayedir. Vur dedim öldürdü mü oldu ya da sinirine mi dokundu padişahın bilinmez artık. Ama yazık olmuş Karagöz’üme. Öte yandan mimarisi bir yana hat sanatının görkemiyle karşı karşıya kaldığınız Ulu Cami’de, mimarı Ali Neccar’ın  ustalığının yanında kendinizi çok boş ve sıradan işler yapmaya mahkum bir varlık olarak dünyaya atılmış gibi hissediyorsunuz. Benden geriye Ulu Cami kalmayacak, yazık ki. Gezilerim esnasında birçok cami, kilise gezmişliğim oldu. Bursa Ulu Cami, şimdilik, aralarında en kıymetlisidir.

20170413_181109-01

Snapseed

Snapseed

20170414_101342-03

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: