NEVŞEHİR, BİRİNCİ BÖLÜM :

20160112_160906

NEVŞEHİR’e DOĞRU :

“Kişinin ne aradığını kendisinin de bilmediği durumlarda, arayış çok güç bir işe dönüşür.”   Kadınsız Erkekler, Haruki MURAKAMi

GİRİŞ :

Kim bilir rüzgar nereye götürür? Götürüyorsa eğer nazik esiyordur, çünkü sürüklediği de görülmüştür. Nereden alır, ne yöne çeker? Çünkü bazen o rüzgar sert eser. Bazen hiç esmez. Ağacın dallarına, dalların hışırtısına, uçuşan yapraklara, denizin yüzeyindeki dalgalara bakmazsan bilemezsin nefes alıp veren hırçın varlığını. Bazen yağmur getirir, bazen felaket. Ama görünmeyen elleri kağıt kalem tutar. Hafızası mükemmeldir. Karşına çıkacak kişileri  tek tek kendisi belirler hiç üşenmeden. Notlar alır, üzerine yağdırır. Dilsizdir, mesafelidir, kolaylıkla yön değiştirir. İtiraz hakkını kullanabileceğin bir yetkili merci bulamadığından, gelene razı olmak kimsesizliğindenmiş gibi seni yiyip bitirir. Bir parça muzip düşünmeye çalışırsın, çareler tükenince. Rüzgar, sana söylüyorum beni dinle. Tüm bu ayarlamalarının, karşılaştırmalarının son anda ya da çok kısa bir süre önce oluşturulduğunu düşündüğüm için, değiştirebilme payımın olduğunu ve bu hakkın bir şekilde benim içimde saklı olduğunu düşünmekteyim. Yani kısaca yaprak düşer ama nazlı nazlı düşer. İtiraz ede ede, tatlı tatlı, bir o yana bir bu yana sallanan ve içinde ağır bir beden taşıyan bir hamak gibi görünmeyen bir el tarafından ama çokça kendi gayretiyle sallana sallana düşer. İşte böyle kader bir anda önüne düşmez. İnsanlar da karşına öylesine çıkmaz. Bir nedeni vardır tüm bu kesişmelerin, bir matematiği, bir kimyası. Olasılıklar üzerinden giderken, çarpıtılmış kanıtların peşine düşer insanoğlu. Görmek mümkün müdür peki işaretleri? Değiştirmek mümkün müdür geleceği? Elbette. Rüzgar dilsiz olabilir ama sen kör değilsin ki. Yoksa öyle misin? Ahh yavrucuğum toymuşsun da. Biraz da şaşkın. Hayatın boyutunu yüz yaşına gelmiş ölmek bilmez kör ninenle karşılaştırmaktan olmuş sanki tüm bunlar. İlla uzamalı çektikçe, öyle mi? Günleri ve geceleri genişletmek gelmiyor mu hiç aklına? Dümdüz sona doğru ilerliyorsun. Kör değilsin ama körebeden de habersizsin. Ahh duydum seni. Çocukken oynardık dedin. Gene oyna. Ne kaybedersin? Yanılt seni oluşturanı. Yanılt tüm dünyayı. Ne kaybedeceksin ki? Sanki ne kazanmıştın ki? İtaatkardın. Bir kez asi ol. Razıydın. Bu kez dirençli ol. Asilik oyununa alışmak kolay olacak. Herkese, her şeye omuz silkmeyi dene bir de. Gökyüzüne bak da söyle bir kere de. Yüksek sesle. Seni yeneceğim de. Şimşekleri çek üzerine. Yağmurlar yağsın üzerine. Kör nineni düşün. O da yaşıyor işte. Zirveye tırman, durduğun kabahat. Everest’e tırman bundan sonra. Sonun belliydi madem, ne değişecek ki? Bir saniye zirveye çık, tüm ömrün yere çakılmakla geçsin. Boşver. Hayat bütün bunlara değer. O bir ana değer.

Yuvarlanarak düşüyorsun ve bana lanetler ediyorsun. Seni duyuyorum. Çok acı çekiyorsun. Ama et acısını unutur. Sen zirveyi düşün bir de her düşüşünde.

YOLDA GEÇEN BİR GÜN :

Ercan Havalimanı’nda tanıştığım aslen Adanalı Yıldız Hanım’ın anlattığı gotik hikayelerle bir saat rötar yapan uçağımızı bekliyoruz. Geçim derdi, çocukların derdi, beyinin keyfi, Kıbrıs’ın pahalılığı, kilosu altı buçuk liralık domatesi alıp da yemenin verdiği sıkıntı, düşük ücretler ve emekli maaşının kıtlığı. Çok çocuk ve çok hikaye, Adana ile Kıbrıs arasına sıkışmış hayatlar. Çareyi beraber tuvalete gitmekte buluyoruz uçağın rötarı uzayıp gittikçe. Ben valizimi geride bırakmak istemeyince burası Adana değil diyor. Sorumluluğu üzerine atıp, tıpış tıpış gidiyorum peşinden. Bir şey olmamış vaziyette buluyoruz eşyalarımızı döndüğümüzde. Kendini anlatmayı seviyor Yıldız Hanım; konuşkan çokça, tuhaf detaylarına takılıyor hayatın. Durmadan şükür diyor. Derdini dinleyen ben, şükrettiği gözlerini dikip görür müyüm acaba bir kere de diye merakla baktığıysa gökyüzü. Suretiz, elçisiyiz ama haksızlık oluyor gibi geliyor bir anlığına. Tüm çocuklarını, onların ne iş yapıp nerede yaşadıklarını ve oturdukları evlerin kime ait olduğunu öğrenmem on dakikamı almıyor. İki şişeden fazla içki getirilemeyeceğini tembihliyor bana sıkı sıkı. Adana işi sıkı tutuyor diyor. Gele gide ine bine işi öğrenmiş Yıldız Hanım.  Ama dediği de çıkıyor. Valizlerini bar tezgahı gibi şişe şişe içkilerle donatanlar gümrükte takılıyorlar. Geçemeyenlerin acı çığlıklarıysa hala kulağımda. Kolay değil, boşa gitti onca para.

Çok az fark ediyor hava durumu Adana’da, Kıbrıs’tan sonra. Ilık bir havada çekiştiriyorum valizimi. Adana’yı havalimanıyla ıskalıyorum her zaman olduğu gibi. Kalabalık, karışık, insanları çok çılgın. Yıldız Hanım valizlerimizi beklerken yan koltuğunda oturan adamın ter koktuğunu, erkeklerin de roll on kullanması gerektiğini söylüyor. Herkes her gün banyo etmeli diyor. İki adamın arasına sıkışıp kendini kasmaktan mahvolarak geldiğini anlatıyor. Haline bakıyorum. Hiç de öyle mahvolmuş görünmüyor. Bilakis o adamları mahvetmiştir. İstediğini söyleme cesareti taşıyanlardan çünkü. Natürel kadın, Yıldız Hanım. Sıkıştım kaldım ben burada diyebilmiştir. Kalan ve beraber geçirdiğimiz sınırlı dakikalar boyunca daha da bir sürü şey anlatıp durmuştu. Ama tek gözüm bir türlü çıkmayan valizimde olduğundan, ettiği bir çok lakırdı da havaya gitti. Bir nefes yanımda Yıldız Hanım. Hepsi buydu. Sizinle bu kadarmış Yıldız Hanım.

Nereye geldiğimi anlamaya çalışıyorum. Yürüyerek havalimanından çıkıyorum. Gökyüzü pırıl pırıl. İnsanlar hep esmer burada. Yıldız Hanım gibi. Uzun boylu, iri kemikli bir kadındı. Vücut ağırlığını ilk önce tabanlarının arkasına vererek yürüdüğünden tüm ağırlığını yasladığı haşmetli gövdesiydi onu korkutucu bir hale sokan da buydu. Gür ve yer yer beyazlaşmış siyah saçları ensesinden itibaren lüleleniyor, az bakımlı, hiç makyajlı, ama temiz görünüyordu.  Yalnızken erkeklerin bana doğru arsızca baktıklarını, o geldiğinde kaçamak bakışlar attıklarını hissetmiştim. İzbandut gibi duruyordu yanımda. Küçücük kalmıştım onun gövdesinin gölgesinde. Eğilerek bir şeyler söylüyordu daima. Ürkütücü tarafı aşırı korumacılığından da geliyordu. Beni sahipleniyordu, oturduğu mahallesini, Adanasını, sahip olduğunu sandığı, dahil olduğu her şeyi. Anlattığı hikayeler değil de kendisi daha gotikti. Eşine almış olduğu 70’lik rakıların fiyatını son bir kez de burada kontrol etmişti. Sonuç memnuniyet vericiydi.

Nihayet havalimanının dışındayım. Taksiler nerede olduğumu ve olduğum yeri tanımama fırsat vermiyorlar bir türlü. Bir akşam gene valizimi çekiştirerek yürümüştüm bu yollarda. Tarsus dönüşüydü. Biraz anımsar gibi oluyorum ama hepsi bu. Taksilerin içindeki adamlar yarı bellerine kadar dışarıda arabaların içinden o kadar çok bağırıyorlar ki aptallaşarak dolu bir taksiye biniyorum. Şoförün ağzında sınırlı sayıda dişi var ama konuşmaya da meyili var. Yanında oturan Antakyalı olduğunu söyleyen mimar çocuk benimle konuşmaya çalışıyor. Telefonumu istiyor. Şoför “Ooo bu ne hız” diyor. O trafikte dönüp bana “Verme sakın” diyor. Vermeyi düşünmüyorum zaten. Sonra da yanındaki çocuğa dönüp “Ooo sen de ne hızlı çıktın” diyor. İki kaçıkla şehirlerarası terminale gitmeye çalıştığımı idrak ediyorum o an. Antakyalı küçük garajda iniyor. Küçük bir para krizi yaşıyorlar aralarında. Şoförün tek mevzusu oluyorum yalnız kalınca. Bana dönüyor ve “Ooo nikah kıyacaktı neredeyse bu ne hız böyle Antakyalı’da, bunlar hep böyle midir” diye soruyor. “Siz siz olun vermeyin böylelerine telefonunuzu” diye de ekliyor. Vermeyecektim zaten. On dakikalık yolu üç dakikada alıyoruz beraber. Adana insanı hakkında bir parça fikir verebildim sanıyorum. Çılgın şehrin çılgın insanları. Ne olduğunu anlayamadan iniyorum arabadan. Yüzünde tebessüm “Kısmetlisiniz” diyor. Nereye çekersen çek. Ben sadece valizimi çekiştiriyorum. Ona da garajdakiler izin vermiyor. Ben daha bavulu göremeden bir grup insanın eline geçiyor valizim.

-Nereye?
-Nevşehir.
-Ne zaman?
-Derhal.
-Götürelim.

Pratik şehrin pratik insanları sayesinde iki açma alıp on dakika içerisinde otobüsteki tek kişilik koltuğuma kuruluyorum. Pozantı, Niğde, Nevşehir. Güzergah böyle. Bayan hostesimiz çabuk çabuk ikram ediyor, ondan da çabuk ikramları geri topluyor. İnesiye kadar tek bir çöp bırakmamak için kartal bakışlarıyla tarıyor her bir yolcu koltuğunun arkasına çöp sıkıştırılacak yerleri. Sıcak içecek isteyenlerden hoşlanmadığını anlıyorum. Kola, meşrubat ve su içenlere memnuniyetle bakarken, çay kahve içenlere gizleyemediği bir öfke duyuyor. Su istiyorum ben de sadece.

Öğlen kalkan üç otobüsünden indiğimde ve Nevşehir otogarına vardığımda hava kararmış oluyor çoktan. Bir günüm gelmekle geçiyor Kıbrıs’tan Nevşehir’e. Saat yedi buçuk ve ben ancak gelebiliyorum. Sabahın köründen beri geliyorum ve sıkılmış oluyorum karanlığın çöküşünden, hiçbir şey görememekten. İstediğim kadar bileyim, istersem onuncu kez geleyim, bir şehrin akşamına düştüm mü kendimi huzursuz hissediyorum istemeden.

Günün fotoğrafı olarak taksinin arka koltuğunda ne ara ve hangi şartlar altında çektiğimi hatırlayamadığım bu pozu buluyorum. Sanki bir başkası çekmiş bırakmış müthiş taksi maceramdan geriye bir anı olarak kalsın diye. Sabancı Merkez Camisi, Adana’dan bir küçük anı sadece.

20160112_141015
Sabancı Merkez Camii

KIBRIS / KİPRIS VOL 4 : LEFKOŞA

image

Taş yeşermez geçmiş olsa da nevbahar,
Toprak ol da bak nasıl güller açar,
Taş gibi idin, çok gönül kırdın yeter!..
Toprak ol, üstünde hoş güller biter..      
Hz. Mevlana

KIBRIS / KİPRIS VOL 4 : LEFKOŞA

Bölünmüş bir şehrin görünmez kapılarının birinden giriyorum Lefkoşa’ya. Üç kapılı şehrin kuzeyindeki Girne Kapısı’ndan nam-ı diğer Vali Kapısı’ndan giriyorum içeriye. Şehrin en önemli ve en işlek girişiymiş burası. Surların bitiminde, Girne caddesinin başında iniyorum arabadan. Lefkoşa Mevlevi Müzesi’nin önünden geçiyorum. Yazın diyordu gelmeden şoförümüz, hele de haftasonu geldi miydi sokaklarda çarşı iznine çıkmış askerler dışında sivil göremezmişiz. Gene öyle. Sabah sabah evci çıkmış erler hem nıspeten ucuz olan çarşısından eksiklerini tamamlamak hem de kız tavlamak peşinde aynı yollarda bir yukarı bir aşağı dolaşıp duruyorlar bu son derece ulvi amaçları peşinde, çapkın ve telaşlı görünüyorlar bu halleriyle. Gezinsinler bakalım, ezsin dursunlar asfaltları, kaldırımları. İnsanoğlu her yerde benzer dertler peşinde, hiç değişmiyor ki telaşları.

image

Lefkoşa’nın tarihi binalarla bezeli sokaklarında zaman atlamamak imkansız. Bankalar, dükkanlar, devlet daireleri -çalışanları ve esnafıyla canlıymış gibi duran tarihle beraber nefes alıp vererek yaşıyorlar. Binalar kurumları, kurumlar insanları yaşatıyor bünyesinde. Kendi telaşlarından sıyrılabilmiş olsalar hissedebilecekler belki bu tuhaf yalıtılmışlığı. Zaman yolculuğuna çıkmış gibiyim. Böyle hissediyorum her defasında Lefkoşa’ya geldiğimde. Bir başkadır Lefkoşa. Bir varmışlar bir yokmuşlar tüm bu mimariyi var eden insanlar. Bir yaşamışlar, bir ölmüşler. İsimsiz kahramanlar, sanatları, zanaatleri, akılları, ustalıkları ama illa ki benzer dünyevi dertleriyle bir tarih bırakmışlar gerilerinde. Taş ustalarından, dökümcülere, bakırcılardan seramikçilere uzanan meslek erbaplarının alınteriyle yoğrulmuş taşlara, toprağa, duvarlara karakterini veren gizemli ellerin sahiplerinin dilleri olsa da, anlatsalar bir bir. Benimse gelip de yakama yapışan ve uzunca bir süre benimle kalmakta direnen melankolimle beslenen kaynağı belirsiz duygusallığımla baş edebilmem gerekiyor bu tarihi dokunun içinde.

2016-01-22 09.29.24

Osmanlı döneminden günümüze kalan iki handan biri olan Kumarcılar Hanı’nda restorasyon çalışması var. Giriş kapısının önünde çalışan üstü başı, yüzü gözü boyalı işçileri görünce, gözümün önüne hummalı bir çalışma içerisinde bir yandan kartonpiyerleri tutturmaya çalışırken öte yandan çift kat saten boya çekerkenki halleri geliyor. Dört duvar bırakmış, işçilerine emir yağdıran kıl bir müteahhit var sanki başlarında. Beklenen bebek odası, beklenen bebeğin büyüdüğündeki yaşam odası yani genç odası, ebeveyn banyolu yatak odası, manzara göreceğim diye yerlere kadar kırılmış pencereler ve bir türlü ne istediğini müteahhite doğru düzgün anlatamamaktan ötürü delirmenin eşiğine gelmiş çiçeği burnunda burjuva bir karı koca. Bu akıl almaz düşlerle geçiyorum Han’ın önünden hülyalı hülyalı. “Kafamda bir tuhaflık” var sanki. Tek bana mahsus olduğunu sanmıyorum. Umuyorum en azından.

2016-01-22 09.44.35

 

Kafamdaki hiç geçmeyen tuhaflıkla kendimi Derviş Performansı’nda buluyorum. “Gel, kim olursan ol gel” diye seslenen bir çağrıya kulak vermemek mümkün değil şu koskoca küçük dünyada. Fazla Türkçe bilmeyen iki Pakistanlı genç gerçekleştiriyor ritüeli. Bir tanesi yeni başladığından henüz daha acemi. Dönüşleri tamamladığında elini göğsüne dayıyor dengesini bulmak ister gibi, bir parça da sakinleşebilmek için. Belli etmemeye çalışarak içinde biriktirdiği son büyük nefesi bırakıyor belli bir tempoyla, küçük küçük. Başının dönmekte olduğunu gözlerindeki panikten anlıyorsunuz. Mesleğe ilk başlayanlardaki acemilik ve ürkeklikle kendini kollayarak hareket ediyor. Ama diğeri bir başka. Onda işin ruhuna teslimiyet var. Kendini bırakarak dönüyor. Kaderine razı gelen bir kurban sanki. Az evvel üzerinde kazağı ve kot pantolonuyla bana performans hakkında bilgi veren, İngilizcesi yetersiz oğlan gitmiş, yerine başında sikke, üzerinde beyaz elbisesi-siyah hırkasıyla teslimiyetçi, her şeyi yapmaya hazır olgun bir adam gelmiş. Dünyanın tüm kötülüğünü üzerine alacak kadar güçlü bir adam aynı zamanda. Dönüşlerini tamamladıktan sonra tedirginlik yok üzerinde. O durunca dünya da duruyor bir an için olsa bile. Teslimiyet bu işte. Tüm kaygılarından arındığın, hiçbir şeyden korkmadığın, kaderinle savaşmadığın, kafanın içindeki sesleri susturabildiğin andan itibaren başlıyor. Ben çok denedim başaramadım. Vesveselerden kurtulamadım. İçimdeki sesi bastıramadım. Buna en çok yakınlaştığım zamanlar ise seyahate çıktığım zamanlar oluyor. Bir rüzgara, bir insana, bir anın güzelliğine kapılıp gidiyorum öylece. Ortak bir ruh var beni götüren getiren insanların içinde. O gizli ortaklık bir araya getiriyor bizi, tesadüf yok işin içinde.

image

image

2016-01-22 09.18.42

Kafamdaki tuhaflığa alışmışken(acaba mı? alışabilseydim mevzu eder miydim acaba?), bir sonraki durağım olan Kıbrıs’ın en önemli Osmanlı-Türk eserleri arasında yer alan “Büyük Han”a geliyorum. Yerli yabancı turistler burada oturuyor olmaktan memnun görünüyorlar. Diyarbakır, Sur’daki Hasan Paşa Hanı’nda oturduğum geliyor aklıma. Çok uzak olmayan bir zamanlarda. Şimdi kim bilir ne haldedir? O evler, o binalar, delik deşiktir şimdi  oralar. Devlet Baba, Devlet Baba, biz seni Baba bildik, Baba dedik sana, anlatsana bize neler olduğunu oralarda. İnsanın insana ettiği olarak hatırlanacak tüm bu yaşananlar, yazık değil mi o insanlara, yitip giden yaşamlara?

image

image

image

image

Zamanın Kıbrıs beylerbeyi, Arab Ahmet Paşa’nın aynı adlı sokağındaki camisi de kapalıydı. Demir kilit koymuşlar iki ayrı giriş kapısına birden. Uzaktan fotoğrafını çekiyorum. Sessiz sakin bir yer burası. Aslına bakarsanız Lefkoşa’nın tüm arka sokakları sessiz ve de sakinler. Bir sürü güzellik seriliyor önünüze siz içerisine girdikçe. En önemlilerinden biri olan Ermeni Kilisesi ve Manastırı’na 2015 Avrupa Miras Ödülü verilmiş. Çok beğendim mimarisini. Güvenlik görevlileri dışında tek ben varım burada ve tüm sokakta. Çıt çıkmıyor. Dışarıya çıkıyorum. Bir düşüncedir alıyor beni. Neden buradayım? Yine! İnsanlar neden bu kadar suskunlar ve de sıkıntılılar sanki başka bir alemdeymişçesine? Bir vitrin düşünün, camekanın gerisinde cansız mankenler donuk ve uzaklarda bir yerlere asılı kalmış bakışlarıyla duruyorlar öylece ve sizi görmüyorlar hiçbir şekilde. İşte bu sokaklarda aynen böyle karşılanıyorsunuz. Sıcaklık değil, bir sıkıntı var hiç geçmeyecekmiş gibi duran. Sınırda sıkışmış kalmış, insanların dillendiremediği acılar belki bunlar. Belki de memleketini bırakıp gelmiş olmanın verdiği sıkıntı. Biraz parasızlık, çaresizlik, kimsesizlik. Ben de kimsesizim bu yollarda. Bir bulutun içinde sıkışmış kalmışız hepimiz, isteyip de düşemeyen cinsinden. Bir düşsek rahatlayacağız ama… Ama’sı var işte.

image

image

image

image

 

image

image

Arab Ahmet Sokağı ve çakıştığı tüm sokaklar sessiz ve sakinler. Dükkanından başını çıkartıp bir sigara yaktıktan ve içip söndürdükten sonra tekrar mekanına dönen beyaz saçlı bir centilmen beyle paylaşıyorum sessizliği. Usulca selamlaşıyoruz gözlerimizle. Bir zaman sonra top oynamak için dışarı çıkmış iki oğlan çocuğuyla da bir başka sokağı paylaşıyorum. Bana şüpheyle karışık, gitse de oynasak rahat rahat der gibi bakıyorlar. Öyle bir şey oluyor ki tek katlı evlerinin bahçesindeki masada oturmuş da çay demleyen kadınları görünce ne yapacağımı şaşırıyorum. Konuşmaya çalışıyorum sevinçle. Bu coşkumu kavrayabildiler mi o anda bilemiyorum ama ne sorsam uyuşturulmuş gibi, büyük bir sakinlikle ağır ağır cevaplıyorlar. Beni davet etmelerini bekliyorum çaya ama oralı olmuyorlar. O an onlarla oturmayı ne çok istediğimi anımsıyorum. Sokakların yalnızlığı benim yalnızlığımı katladığından mıdır, çok canım sıkılmıştı bir an. Tarif doğrultusunda ilerledim ben de çaresizce. Sağ yanıma aldım Yeşil Hat’tı. Dünyanın bölünmüş son kentine soluk bir bakıştı bu sadece. Alelade bir bakış. Bakmakla değişen bir şey olsa keşke. “Zahra Sokak”, geldim işte sana nihayet. Eski Rum evleri öyle sessiz, öyle terk edilmişler ki, onların sükuneti bulaşıyor üzerime. Öksüremiyorum korkudan, yutkunuyorum sadece. Sokağın en görkemli evinin yanındaki evden bir bey çıkıyor. Şaşkınlıkla bakıyoruz birbirimize. Birkaç soru soruyorum, o da cevaplıyor. Özel izinle sadece sokağın en görkemli evinin sahibi olan İngiliz tadilata gidebilmiş. Trilyonluk buralar çok kıymetli diyor. Oturan mı, çalışan mı anlayamıyorum. Soramıyorum da. Sonra o da gidiyor. Kalıyorum tek başına. O kadar ıssız ki buralar. Hayatım boyunca çamaşır, çamaşır ipi, mandal görüp de mutlu olduğum anlar Lefkoşa’nın arka sokaklarını hatırlatacak bundan sonra bana.

2016-01-22 09.50.11

image

image

image

Tarihin içinde kaybolmak insanı hüzünlendiriyor bir süre sonra. geçtiğim yollardan dönüyorum tekrar tekrar. Kayboluyorum, buluyorum yolumu, sonra tekrar kaybolup tekrar buluyorum. Çarşıya, insanların arasına karışmam gerek. Rüstem Kitabevini buluyorum. Gloria Jeans’in yanında ve tabelasız olarak kitabevinin içine girince ancak anlıyorum doğru yere geldiğimi. Baba mesleğini sürdüren ve özellikle Kıbrıs’a dair kitap almak istediğinizde size incelikle yardımcı olan kızı var içeride. Sohbeti, bilgisi, görgüsü yerinde, kültürlü bir hanım. bir uğramadan geçmeyin derim ben de size, eğer Lefkoşa’ya gelmişseniz. Buradan edinmiş olduğunuz kimi kitaplar Türkiye’de yok çünkü. İçeride de harika bir cafe’si var.

image

SONUÇ :

Bundan önceki üç Kıbrıs yazıma da ayrı ayrı koymuş olduğum giriş bölümü yerine bu son bölümde bir sonuç bölümü koyuyorum sizleri çok fazla sıkmamasını umarak. Beni okumaya devam etemiz temennisiyle.

Kıbrıs seyahatime Girne’de başladım. Başkent Lefkoşa’da tamamladım. Sandım. Daha bitmedi halbuki ve hem sınırlı hem de bölünmüş günler adayı fethetmeye yetmedi. Fetihten kastım zirveye bayrak dikmek değildi elbet ama gizliden istemişim galiba ben de kendime has amblemli bayrağımı dikmek bir yerlere. Adanın kendine has yalıtılmışlığı bu hissi veriyor belki de. Sahip olmak, yetiştirmek, büyütmek istiyorsun onu, göstermek istiyorsun hayatı, elinden tutmak istiyorsun her düştüğünde. Yavru vatan Kıbrıs çok sevdim seni, hep sevmişimdir ben seni. Ağır ağır taşıdığın tüm gama, kedere rağmen.

En uzun yürüyüşümü Lefkoşa’da yapmışım. Tam 24890 adım. Sanki çöle düşmüşüm de en yakın su kaynağını bulmak için kızgın kumların üzerinde, yakıcı da bir güneşin altında pusulasız ilerliyormuşum gibi. Her ne arıyorduysam bulup bulmadığımı henüz tam idrak edemiyorum ama bir şeyden eminim bu dünyada ne yaparsan yap önce kendin için yapmalısın, başka çaren yok çünkü. Kamil insan olmak için önce kendini bulman gerek, kendini kendine ispat etmen gerek. Diğerleri konuşsunlar mühim değil. Onlar hep konuşurlar zaten. Tek yaptıkları konuşmaktır. Aynen.

Beden kalbin ülkesidir diyen bir diğer büyük mutasavvıfın yazdıkları bundan sonra bana rehber. İçimdeki hayvanla boğuştum durdum kendi kendime. Çiyliklerim oldu, çok düştüm, çok kanım aktı, çok kalp kırdım bazen isteyerek yaptım, bazen istemeden. Her yolculuk kendini bulmakmış. Yolculuklarımı sabredip de okuyanlar, hepinize teşekkürler. Okuduğunuz her kelime altın olsun. Benden size armağan olsun. Bu dünyada başka bir miras bırakamam sizlere. Geniş ve girgin düşünmek gerekmiş. Ah bir de karşılıksız sevmek gerekmiş. Hayat sevmezsen geçmiyormuş çünkü. Ben ara ara seviyorum gene de seni. Sen de ne bu dünyada ne de ötesinde sakın unutma beni. Unutama beni.

image

image

image

KIBRIS / KİPRIS VOL 3 : MURATAĞA, ATLILAR, SANDALLAR

2016-01-20 13.12.19

KIBRIS / KiPRIS VOL 3 : MURATAĞA, ATLILAR, SANDALLAR

“Yakınının ölüsüne bakmazsan öteki dünyada onu asla bir daha göremezsin.” Lawrence Durrell, Kıbrıs’ın Acı Limonları’ndan

“Milliyetçilik gözlüğüyle dünyaya bakan insanları mantık ölçüsüne vuramazsın.” Lawrence Durrell

“Barbar halklar yoktur, Barbar insanlar vardır.” Tony Angastiniotis, Kanın Sesi’nden

“Tüm Rumlar katil değildir, tüm Türkler de öyle.” Tony Angastiniotis, Kanın Sesi’nden

“İnsan acısının bayrağı yoktur, dili yoktur.” Tony Angastiniotis, Kanın Sesi’nden

“Ölüler adalet arayamaz. Bunu onlar için yapmak canlıların görevidir.” Lois McMaster Bujold

GİRİŞ :

İnsan bazen şaşırır. İnsan bazen yolunu kaybeder. İnsan bazen çığrından çıkar. İnsan bazen korkunç şeyler yapar. Kötülük bazen insanın içinden gelir. Bazen de önderinden, ustasından ya da yol göstericisinden. Parlak bir ışık olup aydınlatacağına, kör karanlığa mahkum eder beraberindekileri. İnsan beşerdir, insan kuldur ve şaşar. Çok korkunç şeyler yapar. Bir anlık bir çılgınlıktır yaptıkları, belki toplu bir histeridir kapıldığı ve yakar, yıkar, keser, doğrar, öldürür, tecavüz eder, işkence eder. Ve öylece yoluna devam eder. Çünkü haklıdır. Çünkü doğru olan odur. Dünya üzerinde yapmış olduğu haksızlıkların bedelini ödemesi gömüldüğü karanlıklardaki süresine bağlıdır. Dünya üzerindeki cehennemdir onun gittiği yer. Öldürendense ölen, bir tecavüzcüdense mağduru olmayı tercih ederdim seçim yapmak durumunda bırakılsaydım. Seçme şansım olsaydı. Eğer. Gelen ölüm olsun, varsın can çekişeyim, canım yansın. Acı, sadece çekerken acı verir. Acılar anılara dönüşür zaman geçtikçe. Vicdanınsa kahrı çekilmez, mırıltısı hiç dinmez. Uyutmaz geceleri, sevimsizdir halleri. Bir kere öldürdün, bin kere öldün. Bin kere işkence ettin, şimdi beyninin içinde bastıramadığın o binlerin sesiyle başbaşasın. Yaşa yaşayabilirsen. Dayan dayanabilirsen. Çek çekebilirsen.

BEN ŞİMDİ NE YAPACAĞIM ?

Dört tarafı sularla çevrili olduğu söylenen bir adada biraz fazla uzun bir süredir bulunmaktayım. En yakın kara parçası için uzun mesafe yüzmem gerek. Kötü hava şartları gemiye binip kaçmama da mani olduğuna göre, uçak saatim gelene dek yazgım buraya çakılı. Her sabah yatağımda ayılıp konumlanmaya çalışırken hep dün’ü düşünüyorum. Ne yemiştim, nerelerde dolaşmış, kimlerle konuşmuştum diye. Liman Casino’da sigara dumanı altında geçirdiğim on beş dakika- kaçışım da girişim gibi olmuştu, aniden- Girne Liman’daki Midpoint Cafe’de canlı müzik eşliğinde, ücretsiz internet peşinde geçirdiğim saatler, biraz dumanlanan kafam-biraz ama. Ne yemiştim? Tabii ki bulgur köftesi-fena değildi ama hayatımın ve Kıbrıs’ın en şahane bulgur köftesi de değildi. Kaldı ki adamların da öyle bir iddiası yoktu en şahanesi bizde diye. Bana göre en şahane olabilecek bulgur köftesini de bulamadım, peki ne işe yaradı dünüm? Dün dündü işte. Geçti gitti, unutuldu bitti.

Bir pazar sabahına uyandım ve düşünüyorum harıl harıl ben şimdi ne yapacağım diye. Karpaz’a gitmek için baharda burda olmak gerek. Mesafe uzak. Dolayısıyla bir gece kalmam gerek ve havanın sağı solu belli değil burada da. Belki bir daha hiç gelemeyedebilirim. Olsun. Mühim değil. Kaderciydim ya hani! Her şeyin bir vakti ve saati vardı hani! Yataktan çıkmak için ne yapacağımı bilmem gerek. Planımı netleştirmem gerek. Bütçem şu kadar, yol bu kadar. Onca düşünce arasında o tanıdık, geveze iç sesimi işitiyorum. Sırası mıydı şimdi istenmeyen komşunun? Git başımdan! Hayır yani evet seninle konuşmaktan çok bıktım. Kendimle konuşmaktan da bıktım. Vesvesenden, paranoyalarından, çetin ceviz hallerinden, bilmişliğinden, kısaca nefret ediyorum senden. Ssuuss, yeter.

Yarım saat sonrası :

-Yedin bitirdin beni. Kal tamam ama… Yalnızlıktan iyidir ama… Zaten git desem de kalacaksın biliyorum.
-Yerim rahat. Mutluyum ben seninle. Çok da iyi bildin, git desen de kalacağım yerimde.
-Ne iç sesler tanıdım hiçbiri senin kadar geveze değil. Bilmiş değil. Asi değil. Tanrım ne günahım vardı söyle.
-Tanrı’nın işi gücü yok. Seninle konuşacak, öyle mi? Ne duymak istersin? Akşam mönüsünü mü?
-Tanrı’nın cezası.
-Tanrı’nın cezası içinde.
-Ne istiyorsun benden?
-Ne isteyeceğim? Kalkman gerek. Sıyrılman gerek o derin sandığın düşüncelerinden. Sen kendini sürekli çilehanede sanıyorsun. Bir çıkış yolu arıyorsun. Çişin var. Gitsem mi gitmesem mi diye düşünmekten gidemiyorsun. Kararsızlıktan ölüyorsun.
-Çişim yok. Yani çok yok. Az var.
-Yalancı.
-Örtünün altı sıcak. Zihnim sıcakta daha çok çalışıyor.
-Zihnin sıcakta daha çok uyuşuyor. Vesvesen artıyor sen kımıldamadıkça.
-Ne yapayım?
-Kalk. Sormayı bırak. Yap. Kurtul o paspal pijamandan.
-Birlikte almıştık hani?
-Herkes bazen zevksiz olur.
-Ya sonra ne yapacağım?
-O üç köye gideceksin.
-Yolu uzak, araç yok. Gazimağusa’daymış ve ben daha dün oradaydım. İnsanlar dolduruşa gelmişler ve zıvanadan çıkmışlar. Komşu komşuyu öldürmüş. Üzerinden yıllar geçmiş. Herkesin acısı kendi içinde taşıdığı bir yara, sızı olmuş kalmıştır artık yıllar sonra. Gidip görsem ne? Yazacağım ha! Yazsam ne olacak? Neyi değiştirecek. Tarih değiştirilemiyor, pislik politikacılar, her yerde benzer trajediler. Ne bileyim yani, kendime pay çıkartmaya mı gideceğim? Kimseye teselli olamayacaksam, daha faydalı bir şey yapabilirim oysa ki. Yola vereceğim parayı fakire verir sevindiririm. Hiç olmazsa sevabım olur.
-İyi niyetli ama azıcık aptal gövdem benim. İnsanlar rahmet ister bilmez misin? Ölenlerin ardından Fatiha okumaktan daha faydalı ne yapacaksın? Gezmeden oturamıyorsun. Kumarhanelerde duramıyorsun. İnsanlara yanaşmıyorsun. Geldiğinden beri konuştukların ya şoförler ya Elif.
-Elif’i tanıyorum ondan. Kendi ölmüşlerimin mezarına gidemedim ben daha.
-Sevmediğin biri olsa başını çevirmiştin. Kaçıp gitmiştin. Ben senin ciğerini bilirim. Ölmüşlerini ziyaret etmemek de senin ayıbın, gani gani.
-Off… Tamam kalkıyorum. Sırf şu çenen bitsin diye. Kafamı dinleyeceğim eğer biraz susarsan.
-Ararsın ama beni.
-Biliyorum. Çünkü ben ne yapacağını bilmeyen aptal bir gövdeyim.
-Kişi kendini bilmeli cidden. Bari bilinçli bir gövdenin içindeyim. Birazcık aptal olsa da.

2016-01-20 13.27.08

2016-01-20 13.28.13

YOLDA :

İyi bir adam şoförüm. Anlatıp duruyor şu sağ taraf şuydu ama şimdi bu oldu. Şu sol taraf hiç yoktu, şimdiyse var oldu. 75 senesinde gelip yerleşenler adada hiçbir şey olmadığından hayvancılık yapmışlar köylerde. Köylere giden yolların sapağında birikmiş arabaların nedeni vasıta yokluğuymuş. Hala daha dolmuş, otobüs yokmuş köylere. Ekonomik olsun diye arabasını park eden köylü dolmuşa biniyormuş, benimse araba pazarı sandığım yerlerden. Gör sen köylüleri köylü demezsin diyor. Yollarda ot toplayan kadınlar görüyorum. Şalvarlı köylü değiller. Bir pantolon, bir kazak, üzerine de yelek. Mis mis ot topluyorlar. Koyun sürülerini geçiyoruz. İlki Muratağa Köyü’nün girişinde karşılaştığımız, iki gencin otlattığı sürüydü. İkincisi ise gezinin sonunda karşılaştığımız sürüydü. Yine iki çobanlı sürünün bir çobanı çekinik davranırken, diğeri bembeyaz dişlerini göstere göstere gülümsedi özgürce. Gür saçları kapıyordu alnını. Nerelisin dedim, Konya’lıyım dedi. Bir kahkaha daha patlattı. Sonra da ekledi “Facebook’a koyarsın fotoğrafımı, çek çek ve kooy” dedi uzata uzata. Bir sürü sıkıntılı andan sonra, dönüş yolunda gülümseyerek ayrıldım bu üç köyden. Hayat böyle işte. Çok sıkılıyorsun, üzülüyorsun ama birden ufacık bir şeyle gülümseyebiliyorsun hayata. Bir yavru kedi, bir fidan, bir gülücük, bir tesadüf, bir neşeli çoban. Bu çoban beni gülümsetmeyi başarabildi çıkıp geldiği yerden. İyi ki arabayı durdurup fotoğrafını çekmişim. Anı kaldı ondan bana, benden de size. Beni okuyun yeter, ben bu dünyada başka şey istemiyorum sizden.

2016-01-18 22.09.25

MURATAĞA, ATLILAR, SANDALLAR :

Kederin ağırlığını taşıyor bu köyler. Muratağa ve Sandallar Köyü’ndeki toplu mezar, ziyaretçilere kapalıymış. Ekim ayından beri biri Türk, diğeri Rum iki arkeoloğun gözetimi eşliğinde toplu mezarlar açılıp, onlardan geriye kalanlar DNA tespiti yapılıp ayrıştırıldıktan sonra ayrı ayrı mezarlara gömüleceklermiş. Daha da bir aylık çalışma varmış burada, seksen dokuz kişinin yattığı yerde. Çaresiz Atlılar Köyü’ne ve ilk iş olarak da İlkokuluna gidiyoruz. Sessizlik hakim etrafta. Zamanında çocukların sınıflarında ve bahçesinde neşeyle birbirini kovaladığı okul, daha çok bir mezarlığı andırıyor. Kuş sesleri, rüzgarın uğultusu, ara ara yüzünü gösteren güneş ve bir de bekçi var, o da akrabalarını, büyüklerini yitirmiş yetmiş dört yılında. Öldürülenlerin en küçüğü bu köyden çıkmış. Tam on altı günlük bir bebek. Nasıl kıyar bir insan on altı günlük bir miniğe. Süt çocuğu, ağzında meme… On altı günlük bir kız bebek Selden Ali Faik. Can kurban Seldenlere, Alilere, Mehmetlere, Ülkülere. 2016 yılı itibariyle yaklaşık 32 yıl geçmiş üzerinden. Ekliyorum üzerine Selden’in dünya üzerinde geçirdiği on altı günü, otuz iki yıl üzerine. Gene ediyor otuz iki sene, sadece. Geride bir fotoğraf bırakamadan giden Selden yaşasaymış eğer 32 yaşında koskoca bir kadın olacakmış. Eğer.

2016-01-20 13.29.57

2016-01-20 13.25.32

SONUÇ :

Çektiği belgesel, yazdığı kitap yüzünden iki tarafa da sığamayan ve yeşil hatta yaşadığını, kana bulanmak için adanın fazla küçük, nüfusunsa bunca nefret için çok az olduğunu söyleyen gazeteci Tony Angastiniotis’in “Kanın Sesi” adlı kitabını okudum burada kaldığım süre boyunca. Onun sözleri rehber oldu burada bana, tüm Ada’da ve özellikle de bu üç köyde. İnsan acısının bayrağı yoktur, dili yoktur diyordu kitabında. Aynı yıldızları paylaşırken savaş rüzgarlarının tesirine kapılan, aralarında çok sevdiğim arkadaşlarımın da olduğu ve muhakkak bazı şeylerin karşılıklı olduğu ve benim de gayet iyi bildiğim üzere komşunun en yakınındaki komşusunu ışık hızıyla harcadığı, çok sevdiğim Anadolu melezi Rumların, Anadolulu Türklere, misilleme olarak da o Türklerin o Rumlara ettiklerine kısaca tarihte ve günümüzde insanın insana ettiklerine bakarak ders almak gerekiyor sadece. İnsan en kolay sevdiğini harcarmış bir şekilde. Öyle varsaymak istiyor insan çaresizce.

2016-01-21 17.39.34

2016-01-20 13.32.40

 

 

 

 

 

 

KIBRIS / KiPRIS VOL 2 : GAZİMAĞUSA

 

 

2016-01-19 21.23.25

KIBRIS / KiPRIS VOL 2 : GAZİMAĞUSA

GİRİŞ :

“Yolculuklar doğamızın taleplerine uyarak kendiliğinden boy verirler – en iyi yolculuklar da bizi alıp  yalnızca uzak diyarlara götüren yolculuklar değil, aynı zamanda kendi içimize dönüşün en ödüllendirici biçimi olabilir.”     Lawrence Durrell, Kıbrıs’ın Acı Limonları

“Fransız şairininki(Arthur Rimbaud bahsi geçen şair ve Tanrının Tazısı, Tanrı yolundan sapanların peşinden gidip yakalayarak onları onları yeniden tanrıya döndüren İsa için kullanılan bir tanım) başka türlü bir kahramanlıktı çünkü o Tanrının tazısından kaçıyordu.”     Lawrence Durrell, Kıbrıs’ın Acı Limonları

Adanın kuzeyinde bulunan Girne’den çıkıyorum yola Beşparmak Dağlarını aşarak. Mesarya’nın da sınırları içerinde bulunduğu tüm adanın en geniş ovasının eşliğinde bir sürü köyler geçerek ulaşıyorum Gazimağusa’ya. İlk defa geliyor olduğumdan ne yapacağımı, neyle karşılaşacağımı bilemiyorum. Kaderci oldum çılgınca. Yaşlandım ben galiba. Lefkoşa’ya gidecekken buradayım bir anda. Şefkatsiz kollara düşmesin bir kız, bir oğul, bir baba; gözyaşları durmaz bir daha. Mezalimin yaşandığı köyler de burada, Gazimağusa sınırında. Huzursuzluğum ve hiç de tatlı olmayan huysuzluğum bu yüzden mi üzerimdeler acaba?

2016-01-19 19.37.33
Beşparmak Dağları

Yaaa… Okuyucum… Ne sanmıştın sen beni, bilir kişi mi? Aradığın tüm cevaplar bende sanmıştın ya da o büyük sırrı biliyor ama gizliyordum ve gizleniyordum herkesten, öyle mi? Amma da saf’mışsın. Ben de sana yaranmaya çalışmıştım. Şiir sevdin şair ettin. Gezmek güzel dedin, gezgin oldum. Bundan sonra ben soruyorum, sen düşünüyorsun cevapları sessizce, benim asla duymayacağım şekilde. Çünkü bundan sonra yorgun bir kalem var önünde. Beni çok sevmen için çırpındım durdum sonsuz bir gayretle. Teslim oluyorum bundan sonra. Seninim. Bir de bir annenin şaşkın kızıyım sadece.

Bir saate yakın süren bir yolculuğun sonunda varıyoruz Gazimağusa’ya. Kıbrıs’ın doğusuna gelmiş bulunduğumu idrak ediyorum nihayet. Dolayısıyla deniz kenarı Arap kıyılarını selamlıyor nazlı nazlı. Daha sıcak olur diyorum endişeyle gözümün önüne gelen Arabistan çöllerinin develerini ve Etiyopya’dan, Somali’den gelmiş hem susuz hem de bir deri bir kemik kalmış, çaresizlikten de Suudi Arabistan’ın tellerine takılıp kalmış siyahlarını düşündükçe. Serinlemek için bayılan, bayılmadan uyku tutmayan şişmiş ve ağırlaşmış gözkapaklarımla çölde bir başıma buluyorum kendimi. Nasıl yalnızım, anlatamam. İçim titriyor, ateş basıyor. Ayaklarım kızgın kumların içinde yuva yapıyorlar. Nispeten daha soğuk olan vücudumun serinliği bulaşıyor kumlara. Birleşmiş kumlardan beklediğim teşekkür gelmiyor. Toprağa bile yaranamıyorum. Alacağınız olsun sizin de. Bir türlü konumlanamıyorum ne yapayım? Oradayken burada, buradayken oradayım. Bu her zaman böyleydi. Kendime yakışan bir son bile düşünemiyorum. O kadar miyobum, anlatamıyorum kimselere. Düşünceler rahat bıraksa neyse ama hayatım boyunca zırvaladığım tüm anlarım ve bütün pişmanlıklarım zihnimde, benimle. Kurtulamıyorum bir an bile. Ama şoförüm rahat. Allah’tan. O da bir yerli ama hatırlayamıyorum. Çoğunluk Anadolu toprağı olsa da Lazlar, Antakyalılar, Kürtler de gelmiş konmuşlar bir şekilde. Bir zaman önce devlet yollamış da gelmişlerdi. Şimdiyse zorunlu göç, çaresizlik, ekmek kavgası nedenler listesinin zirvesinde.

“Kıbrıs’ta yazın serinlik arama, her yer aynı” diyor şoför. Kendime geliyorum. Gözkapaklarımı kontrol ediyorum. Şişler mi değiller mi bilmiyorum ama yerindeler. Geçen senenin yazı her yazdan daha çok yaz yaptığından durup durup neler çektiklerini anlatıyor bana. Ağırlıklı olarak iki ayını delirmiş şekilde ya da delirmemek adına klimadan klimaya koşarak geçiren halkın acısını paylaşmamak, dramına ortak olmamak elde değil. Çöl gibiymiş her yer. Demek gördüğüm rüya değilmiş!

FAMAGUSTA : 

Frenkçe, Famagusta adıyla anılan tabelalardaki adını ne zaman görsem bana bir peynir markasını anımsatacak olan, çektiklerinden ötürü sonradan isminin önüne getirilen Gazi ünvanının hakkını sonuna kadar veren, Ortaçağ mimarisinin Doğu Akdeniz’deki en güzel örneklerini de içerisinde barındıran bir kenti olmuştur Gazimağusa. Lüzinyan Krallığı’ndan kalma St. Nicholas Katedralini(Lala Mustafa Paşa Cami), Namık Kemal’i 38 ay boyunca mertçe barındırıp sokağa çıkarmayan ve bu yakınlıktan zindanın adının kendi adıyla anılmasını sağlayan Namık Kemal Zindan’ını, Salamis Antik Kentini, St. Barnabas Manastırı ve Shakespeare’ın Othello oyununun aynı adlı baş karakterine hayat veren Kıbrıs valisi teğmeninin sayesinde İngiliz Sömürge Döneminde kaleye Othello ismini veren kalesiyle ve şehri dört bir yandan kuşatan Lüzinyan Dönemi’nden kalma surlarıyla günümüze kadar gelmiştir.

2016-01-19 18.11.13

2016-01-19 17.44.08

2016-01-19 19.34.51

 

2016-01-19 23.07.50

2016-01-19 23.09.39
Kederli ve orta yaşlı bir damadın kayınvalideye sitemiymiş, fotoğrafını çekerken sitemkar bir şekilde ”çeek çekk” dedikten hemen sonra teşekkür etmişliği var.

Bu açıdan değerlendirildiğinde son derece özgün ve tarihi dokusu mühim bir yerde olduğunuzu hissediyorsunuz ister istemez. Bense ayaklarıma kara sular inene kadar şehri fethediyorum. Zavallı ayaklarımı acı içerisinde bırakan mütevazı fethimin yöre insanları üzerinde sevinç ya da coşku yarattığınıysa hiç sanmıyorum. Bu şevkimi kırmadı değil ama şevkimi kıran milyon tane şey varken… Her neyse, ayaklarımı hazır benimmiş gibi hissediyorken koskocaman bir futbol sahasının önünden geçip, takım yöneticilerinin olduğu yere doğru yüzsüzce merdivenleri tırmanıyorum. Profesyonel herhangi bir takımın kaptanına, kalesine, kalecisine, yöneticisine en çok yaklaştığım şu anlarda hiçbir şey hissetmiyorum. Aslında bir şey hissediyorum. Kendimi uzaktan hareket halindeki tatlı mirketleri izleyen acemi bir belgeselci gibi hissediyorum. Nedeniniyse hala çözebilmiş değilim.

2016-01-19 19.18.21

2016-01-19 19.19.23

ELİF ve PETEK PASTANESİ :

Tekrar şehrin çarşısına döndüğümde, alışveriş yaptığım market personeline yakınlarda bir pastane olup olmadığını soruyorum. Petek pastanesi hem temiz hem lezizdir diyor kasadaki kadın. Pastaneyi bulup, yüzlerce çeşit arasında bulgur köftesi yani bildiğin içli köfte siparişi veriyorum. İnsan alternatif çok olunca ne yapacağını şaşırıyor ve ben Kıbrıs’ta sürekli bulgur köftesi yiyorum. Ve bunun da nedenini çözemiyorum. Sipariş ettiğim köftem gelmeden az önce kapıdan içeriye zayıf bir kız giriyor, biraz şaşkın ve telaşlı. Dünya bazen çok küçük gerçekten. Elif bu, Elif Todd. Tuvalete girmek ve bir şeyler atıştırmak için girmiş içeriye. Buranın en eski pastanesi burasıdır, nereden bildin diyor. Ben bilmedim ki, marketteki hanım gönderdi beni. Tesadüf yoktu, olması gereken durumlar vardı. Ayarlanmış karşılaşmalar, yaşanması gereken kayıplar gibi. Bunlar olması gerekenler listesi. Eğer Elif bu karşılaşmayla benim kaderimi, hakeza ben de onunkini değiştirebileceksem eğer, o zaman kader’in oluyordu işte. Kim kimin kaderine yön verebilir, kim bilir.

Sohbet etmeye başlıyoruz. Eşi Yeni Zelandalı, kendisiyse bir Türk olarak burada bir hayat yaşamanın nasıl olduğunu soruyorum ona. Mutluyum ben diyor. Daha önce Bahreyn’delerdi. İki çocuğu Daniel ve Zeynep buradaki bir İngiliz okuluna gidiyorlarmış. Bir şirket kurmak ve işini devam ettirmek istiyor ama bir hayli prosedür varmış. Bense dün itibariyle evinin kapısının önünden geçmiş durmuşum Bellapais’daki, bahçesinde tavuklar besleyip, çiçekler yetiştirdiği. Hayat işte. Bu kız hiç değişmedi. Narin, nazik, ince.

Neden bulgur köftesi, neden bulgur köftesi? Bulgur sevmem. Dolma gibi tıkıştırılmış kıymadan hoşlanmam. Sos dışında olması gereken bir şey ama ne yazık ki köftenin üzerinde sos yok, yoğurt yok, yağ yok. Alt tarafı doldurulmuş ve kapatılmış dolma ama ben bir kez tatmış bulundum. Ve şimdi Kıbrıs’ın en leziz bulgur köftesinin peşindeyim. Ama bulamıyorum. Sırf bu yüzden her oturduğum yerde bulgur köftesi siparişi veriyorum. Ne arıyorsam bunca kafa karışıklığı ve zihin bulanıklığıyla? Bulamayacağımı bile bile, arıyorum delicesine. Yüzleşmekten korkuma bütün bunlar. Biliyorum ama diyemiyorum kimselere.

LALA MUSTAFA PAŞA CAMİSİ (St. NICHOLAS KATEDRALİ) :

Lüzinyan Dönemi’nde yapılmış, tüm Akdeniz’in en güzel Gotik yapılarından biri olarak kabul edilen eski katedral, sonradan caminin hem içi hem de dışı ayrı güzellikte. Cidden nefes kesiyor. Hele ki önünde yüzlerce yıl boyunca durmaktan tarihi esere dönüşmüş ve bana hayatın beyhudeliğini hatırlatan cümbez ağacının ihtişamı gözümün önünden gitmek bilmiyor. Ben bir daha buraya gelemeyebilirim. Ama bu cami ve bu bilge ağaç burada oldukları sürece yeni yeni ziyaretçilerini karşılayacaklar sessizce. Bir tabiatı var eşyanın, binaların, çiçeklerin, ağaçların. Dilsiz, tahammülkar bekçiler onlar. Çok dil bilen, çok insan tanımış, zalimle, mazlumu bir bakışta ayırt edebilen yaşlı bilgeler onlar.

2016-01-19 17.52.55

2016-01-19 19.26.49

2016-01-19 19.29.19
T.D.V. Mersin şubesinin armağanıdır, iftiharla sunar(olmayadabilir)
2016-01-19 19.30.21
Tarihi Cümbez Ağacı

NAMIK KEMAL ZİNDANI :

“Vatan yahut Silistre” adlı oyunu sahnelendikten sonra 1873 yılında sürüldüğü Kıbrıs’ta zamanında zindan olark kullanılmış bu iki katlı binada 38 ay kalmıştır. Zindanın alt katındaki hücrede üç gün geçirmiştir Kemal. Penceresinden içeriye baktığınızda, hissettiğiniz rutubetten başka, tahta bir döşek görürsünüz sadece taştan zemin üzerinde en çok 80 santim uzunluğunda. Bir de zalimlere atfen kendi yazmış olduğu dört satırlık bir beyiti vardır çerçeve içerisinde, duvara asılmış vaziyette.

2016-01-19 19.25.11

2016-01-19 18.13.20

SALAMİS ANTİK KENTİ :

Henüz daha görmeden Efes’le karşılaştırıyorum zihnimde ve sönük kalıyor her nedense. Oysa ki gözlerimle gördüğümde hafife alınmaması gerektiğini ve sahada arkeologların başarılı bir çalışma yaptıklarını anlıyorum. Ağaçlar ve toprak tabakasıyla örtülmüş vaziyetteyken 19. yy’ın sonlarına doğru keşfedilmiş Salamis. Arap akınlarından korunmak için surlarla iki defa çevrilmiş kentin içinde devasa bir gymnasium, bir tiyatro, bazilikalar, bir villa, su deposu, tuvalet, agora ve zeus tapınağı da yer almaktadır. Arap akınları ve depremler yüzünden şehir terk edilmiş, halkıysa Mağusa tarafına yerleşmiştir. Sonrasında da unutulmuştur. Bir şehrin unutulmuş olabileceğinin kanıtıdır burası. Tıpkı insanlar gibi. Hadrianus döneminde gymnasium’u tamir edilmiştir. Çok sevdiğim ve pek kıymetli yazar Marguerite Yourcenar’ın Hadrianus’un Anıları’nı aklıma getirdi buralarda bulunmak, şu havayı solumak. Antinous’la yaşadığı aşksa dillere destandır. Nil Nehri’nde esrarengiz bir şekilde boğulan büyük aşkı için Mısır’da Antinopolis şehrini kurdurmuş, onu yeni antikite tanrısı yaparak tüm imparatorluğun yas tumasını sağlamıştır. O kadar da sevmiştir hani bir Helen bir başka Helen’i. İyi ki gelmişim buralara. İyi ki görmüşüm tüm bunları.

2016-01-19 22.00.37

2016-01-19 21.57.50

KIBRIS / KiPRIS, VOL – 1 : GİRNE

 

2016-01-16 03.11.14

KIBRIS / KiPRIS, VOL 1 : GİRNE

GİRİŞ :

“Hafif, yumuşak adımlarla yürü, piano pianissimo.” Lawrence Durrell, Kıbrıs’ın Acı Limonları

Bir kez ve ilk defasında anne karnında geldiğim güzel Akdeniz’in kötü günler de görmüş ve geçirmiş ve dolayısıyla hayatta görmüş geçirmiş yaşlıca bir adasının kuzey sahilinde konuşlanmış Girne’sinde kalmak üzere yola çıkıyorum. Kulağımdaysa Durrell’in,  “Benim sonradan edinme memleketim” olarak tanımladığı Kıbrıs için yazdığı “Acı Limonlar”ından fısıltılar var. Piano Pianissimo. Yalnız değilim kısaca. İlk durağım uçağımın ineceği başkent Lefkoşa. Önceden inmiş iki tane daha uçak var ve bizimkisi üçüncüsü(ikiden sonra üçün geliyor olduğunu bilmeyenler vardır diye düşünüyorum). Varış noktasına gelmiş şehirlerarası otobüs terminalinde kendisine ayrılan yere park etmeye çalışan bir otobüs telaşsızlığı var uçağımızın üzerinde. Aynı rehavetle İstanbul Atatürk’e indiğimizi hayal etmeye çalışıyorum. Olmuyor. Nazlı nazlı park yerine yerleşiyoruz. Fazla nazlanmadan da bir futbol sahası büyüklüğündeki minicik havalimanına inip, gümrüğe doğru yürüyerek gidiyoruz. Bavullar gelmiş bile. Her şey şipşak gelişiyor. Girne otobüsüne biniyorum. Son boş koltuk. Arapça konuşan Suriyeliler var benim oturduğum tarafta. Her Arapça konuşan Suriyeli midir? Değildir elbet ama indiklerindeki kederli ve tasalı hallerinden anlaşılıyor turistik bir gezi yapmadıkları. Bir tanesi yaşlıca ve hiç durmadan bağır çağır telefonla konuşuyor. Onlar indiğinde arkamdan bir erkek sesi “Neyse ki indiler kurtulduk, başımız şişti burada.” diyor. Bunu söyleyen erkek hemen arkamda idi. Bağır çağır konuşan erkek de onun tam arkasında idi. Ve evet çıldırmış gibi konuşuyordu ama gene de hemen arkamdaki başı şişen erkeği daha fazla yüreklendirmemek adına, kalan yolcular olarak sesimizi kesiyor ve sadece oturduğumuz yerden tebessüm ederek karşılık veriyoruz kendisine, onun göremeyeceği şekilde. Aynı esnada kabanımın bir parçası olmaktan sıkılmış görünen başlığı intihar etmek suretiyle kendisini yere atıyor. Saniyesinde çaprazımdaki bir başka Suriyeli bana uzatıyor(Nereden mi biliyorum, biliyorum işte açık arayan okuyucu, ben çok şüpheciyim bunu sakın unutma, beni de sakın unutma, adımı kazı aklına). Anında teşekkür ediyorum ve derhal hafifçe dışarı doğru meyletmiş olduğum bacaklarımı ön tarafa doğru uzatıyorum. İnsanların birbirine şüpheyle yaklaştığı zamanlar bunlar ve yolculuğumun kalan kısmını kabanımla başlığının arasını yapmakla geçiriyorum. Küçük işler insanı hayattan uzaklaştırıyor. Otobüsten kopuyorum. Huysuz iki parçayı olanca beceriksizliğimle bir arada tutmaya çalışma çabam etrafımdaki beylerin ibret verici ve kınayan, aynı zamanda sabırsız bakışlarıyla sürüp gidiyor. Fermuarı yerine dakikalarca geçiremeyişim yüzünden pencere tarafındaki bey of diyor. Beni, eli dikiş tutan anneleriniz mi sandınız? Bir fermuarı bile geçirmekten acizim. Aynı zamanda bir yırtık gördü mü de giymiyorum ya da yırtık pırtık devam ediyorum yoluma. Çok çaresizim ama belli etmiyorum kimselere. Yazdığım en tuhaf giriş yazısı oldu bu, hislerim o yönde. Zaten benim de üzerimde sıcak bir yere gelişimden ötürü garip bir rehavet var. Sahi iklim değişti. Kıştı, yaz geldi bir anda.

2016-01-16 03.55.57

GİRNE:

“Girne
İçine girme
Girersen eğlenme
Eğlenirsen evlenme
Evlenirsen çocuk etme!” Türkü

Kıbrıs’ın beş ilçesi arasında turistik yoğunluğun en çok olduğu yer burası. İçi dışı yedi yıldızlısına kadar bir sürü otelle bezenmiş bir casino cenneti. Her otelin bir de casinosu var. Otelsiz öksüz casinolar da var. Bu yoğunluk istihdamı da getiriyor beraberinde. Dünyanın her milletinden olma işgücü işyerlerini, izin günlerindeyse sokakları şenlendiriyor. Bu yüzden rengarenk Girne’nin sokakları. Merkezdeki Simit Keyfi’nde çalışan çekiklere Koreli misiniz, Çinli misiniz diye sorduğumda Vietnam cevabını alıyorum. Şaşırıyorum.  Mutfakta Pakistan ve Bangladeşli çalışanlar göze çarpıyor. Özbekler çat pat Türkçeleriyle servis elemanlığına daha yatkınlar. Herkes bir yol tutturmuş gidiyor burada da. Toprak kıymetli, dolayısıyla evler pahalı, kiraların kimi zaman sterlin üzerinden olduğu söyleniyor. Eskiden İngiliz idaresinde olan adada pound zaafiyeti devam ediyor anlaşılan. Halk her şeyden yakınıyor(aynı biz). Domatesin kilosu altı lira, marketler ateşpaha, maaşlar aynı para, mazot yüksek lira, turistler otelden, casinodan burunlarını çıkarıp da havayı koklama nezaketini göstermiyorlar bile bir defa… Kendimi ya Antalya’da, ya da Bodrum’da öfkeli esnaf arasında kalmış gibi hissediyorum şu anda. Tek fark kimsenin Erdoğan’dan şikayet etmiyor oluşu. Bazen ama kazara ismi dudaklardan dökülse de unutuyorlar sonradan bir hiç gibi. Kendilerini Türkiye’nin üvey evladı gibi görseler de, kendi cumhurbaşkanları, başbakanları var. Çok da öksüz sayılmazlar aslında. Eskiden Türkiye’de daha iyi karşılandıklarından şikayetçiler(sanıyorlar ki bizi her gün kucaklayan kanatlar var burada, ölmeden günü geçirmeye çalışıyoruz biz de Akdeniz’in öte yakasında). Kıbrıs’a gelip uzun süre önce buraya yerleşen ve çalışma hayatının içinde aktif olarak yer alan halk, gurbetlikten sıyrılmış, ekonomisi, siyaseti, geçmişi, geleceğiyle adasını sahipleniyor her konuşmasında. Çifte vatandaşlıkları var her birinin. Artık ada zorlaştı diyorlar. Üç çocuğu olan bir adam üçüncü çocuğu için hakkı olan vatandaşlığı alamıyormuş bir türlü. Vermiyormuş ada. “Ada” kelimesi burada siyasi bir kimliği de sergiliyor aynı zamanda. Ne başbakan, ne cumhurbaşkanı, varsa yoksa ada ada ada. Ada bırakmıyor, ada istemiyor… Hisleri olan bir ada Kıbrıs Adası. Üzme Adası halkını. Onlar sana ne kadar çok güvenip, senden ne çok şey istiyorlar, bilemezsin. Bilme de zaten. Yoksa bırakır kaçarsın.

2016-01-18 01.55.40

2016-01-18 01.54.02

Bazen hava öyle tatlı oluyor ki, sanki bahar gelmiş gibi hissediyor insan. Tatlı tatlı esiyor hiç üşütmeden. Limanda bir tur atıyorum önce. Rocks Otel barkovizyonda Doktor Jivago’dan kareler gösteriyor. Hangi saatte gelirseniz gelin Saint Petersburg ve Ömer Sheriff ya da uçsuz bucaksız karın ortasında köpeklerin çektiği kızak görüntüsü çıkıyor karşınıza. Yeni Yıl’ı donarak karşıladıklarını, kar bile gördüklerini söylüyorlar. Antalya’yı yazın ulaştığı elli dereceyle ılık olarak nitelendiren ada halkı için karı görmek bir hayli enteresan olsa gerek. Donduk biz burada diyenlerden biri Sivas’lıydı ve sonrasında şaşkın şaşkın bana baktı. Soğuğun anavatanı olan bir Sivas’lı olarak “Biz çok üşüdük” demesi benim de garibime gitti. Anlayacağınız soğukla, karla kışla tuhaf bir ilişkisi var yöre halkının, pardon düzeltiyorum ada halkının. Bir taraftan lapa lapa yağmış diz boyu olmuş karın, kalpakların, kızakların özlemini çekerken, diğer yandan başlarına geldiğinde ne yapacaklarını, nasıl baş edeceklerini bilemiyorlar gibi. Kışın Kıbrıs nasıl diye bana soracak olursanız, en azından temmuzun bayıltıcı, ağustosunsa çıldırtası sıcağından bin kat iyi cevabını verebilirim size. Ama asla yarım ağızla değil. Çıkartmanın yapıldığı aylardan ağustos ayında özellikle, gaziler ve sonra da ada halkı arasında nabızlar yükselir, sinir katsayısı artar derler. Kahvelerde yüksek sesle ve öfke içinde konuşurmuş insanlar. Bu bir rivayet mi? İki kişiden duyduğum, bir de bir kitaptan okuduğum, ama neticede burada yaşamış insanların gözlemleri. Kıbrıs’a bir de kışın gelinir. Gezmek için en güzel mevsim her zaman bahar olsa da. Çünkü kendine özgü karmakarışıklığıyla Girne Limanı’nda bekleşen tekneleri, yağmurdan sonra dağların üzerinde oluşan buharın bulut olup nazlı nazlı çözülüşünü, denizin renginin ara ara turkuaz, ara ara yeşile çalışının güzelliğini görmek için bir de kışın gelinir buralara. Öfkeli Karadeniz’den, kalabalık Ege’den daha güzelmiş Akdeniz. Şimdi anladım. Ortasında ise bir keman misali tek başına ama kalp kırıklığıyla yaşayan bir ada varmış bir taraftan Türkiye, diğer taraftan çeşit çeşit Arap ülkelerine göz kırpan, aynı kareyi pardon karayı paylaştığı diğer yakayla anlaşamayan(misafir misafiri istemezken, ev sahibi ne yapmasın?) Atatürk Lozan’la birlikte İngiliz yönetimine devredilen adanın stratejik öneminden bahsetmeden geçmez. Ne Rodos, ne Girit; Kıbrıs’ın konumu bir başka imiş ona göre. Bence de. Ayrıca dünyanın denizyolları üzerinde bulunan adanın, konuksevmez, savaşçı doğuya işleyen bütün ticaret gemilerini her zaman doğrudan ilgilendirdiğinden bahsetmiştir Durrell’de anılarında.

2016-01-11 01.18.56

2016-01-16 23.29.54

2016-01-18 01.59.23

2016-01-18 02.15.33

2016-01-11 01.29.00

Tak tak, çat çat, flashlı, flashsız, yer, gök, bulut, liman, tekrar liman, kaleden liman, liman ama gecesi ayrı gündüzü ayrı, cafeler, restoranlar, minik objeler, kuşlar, koyunlar, çobanlar, çocuklar, evler, çitler… Sürekli fotoğraf çekiyorum. Tüm dünyam Kıbrıs oluyor ama Kıbrıs bundan memnun mu onu kendisine sormuyorum nezaketen de olsa. Bir cevabı var ama sabırlı davranıyor. Bir kez daha bir kara parçasının üzerinde barındırdığı canlılardan bağımsız olarak atmakta olduğu bir kalbi olduğunu düşünüyorum. Bu en çok adalarda yaşadığım bir durum. Kıbrıs’sa içlerinde yani benim gördüğüm adalar içinde en özel ve en dramatik olanı.

2016-01-16 21.29.03

2016-01-16 21.30.13

HZ. ÖMER TÜRBESİ :

Girne’de ve tüm Kıbrıs’ta ulaşım sorunu var. Ada büyük. Tarihi turistik yerlere ve diğer ilçelere ulaşmanız bir hayli güç. Dolmuşlar her yere gitmiyor. Araba kiralasanız sağdan akan trafikte soldan soldan gitmek çok kolay değil. Bense bir fermuarı bile geçiremiyorum. Bu yüzden ilk şoförüm Konya’lı. Yetmiş beş yılında, çıkartmadan hemen sonra gelmişler. Bir sürü anlatmayı seviyor. Bir sürü bir sürü daha anlatmayı seviyor. Sonra bir sürü bir sürü daha. Zaten bu seyahatimde en çok ve en önemli bilgileri şoförlerden alıyorum. Yollara, ekonomiye, politikaya, buraya, oraya, her yere daha hakim kimseyi bulamazsınız şu adada. Çok okuyan mı çok gezen mi bilir diyecek olursanız, bu insanlar aynı mıntıkalar içerisinde de olsa, sürekli dolaşım halinde olduklarından farklı farklı insanlardan bilgi edinme, sonra o öğrendiklerini paylaşabilme, dolayısıyla daha da çok bilgi edinme potansiyeliyle günden güne birer bilgi canavarına dönüşüyorlar. Yıllardır müşteri gezdire gezdire tarihe hakim olmuşlar. Yollar onlardan soruluyor. Neresi kimin, kimlerden kalmış, çolukları, çocukları, ataları, dedeleri, her şeyi, herkesi biliyorlar. Müşteri gittiği yerde gezerken, onlar bir çay bahçesi bulup sohbet ederek daha da bilgilenmiş oluyorlar aldıkları en son haberlerle. Sizden önde giden adamlara kulak vermekte fayda var her anlamda.

“Eskiden hırsız arsız yoktu. Arabayı çalsa nereye götürecek ki? Denize mi atçek? Şimdiyse dağ daş ev.”  Bir taksi şoföründen adanın asayiş saptaması

2016-01-16 21.45.25

Girne’nin birazcık dışında, Çatalköy’ün en ileri noktasında, ıssız bir kumsalın ucunda bulunan iki katlı Bodrum evlerini anımsatan tekkenin varlığı turistlerin yaz geldiğinde kumsalından denize girmeyi önlüyor mudur bilinmez ama, içerisinde yedi mezar, bir imam bir de Ahmet Fuat barındırmakta. İmam tamam da, Ahmet Fuat kim derseniz, pos ve beyaz bıyıklarıyla sizi içeriye buyur edip, sonra da Allah bahtını açık etsin sözünü içten bir şekilde sarfederek sizi uğurlayan biri olarak kalıyor hafızamda. İmam çekinik dururken, kendisi hem tekke, hem de çevresi ve içerisindeki mezarlar hakkında gerekli bilgileri veriyor. Allah burada bir yerdeyse ya diyor, camekanın gerisindeki yan yana dizilmiş yedi mezarı gösterirken. Kim bilir? Ama gerçekten ya oradaysa, ya da merhameti benden bir lokma yiyecek isteyen ve teşekkürü iştahında saklı kemikli sokak köpeğinin kursağında gizliyse…

2016-01-16 21.40.37

Beni içeriye buyur ettiklerinde namaz saatine denk geliyoruz. Onlar içeride namazlarını kılarken bir hanım çıkıyor, tam da ben kararsız kalmışken. Beni kadınların namaz kıldığı ayrı bir bölmeye davet ediyor. O namazını kılıyor. Bense derinleşemiyorum. Uçak yolculuğu yaptım, hava değişti, su değişti, iklim değişti, bir sürü yabancının ortasındayım. Derinleşeceğime bakmakla yetiniyorum sadece.

BELLAPAIS (BEYLERBEYİ) KÖYÜ VE MANASTIRI :

“Bellapais’de yaşayanlar dünyanın en tembel insanlarıdır. Kıbrıs’ın en iyi huylu insanları aynı zamanda.” Lawrence Durrell

-Bellapais’ye niçin geldin?
-İçki içmeyi öğrenmeye geldim.
-Pirin ben olacağım.    Kıbrıs’ın Acı Limonları’ndan

”Koruyor sükunetini dökülmeyen gözyaşları gibi.”  Acı Limonlar şiirinden

2016-01-16 22.55.31

Yakındoğu’nun gotik şaheseri tanımlaması kullanılmış manastırın kendisi için. Barış Manastırı anlamına geliyor kelime anlamı Fransızca’dan çevrildiğinde: “Abbaye de la Paix”. Ama köyün barındırdıkları sadece güzel manzaralı ve güzel görünüşlü bir manastır değil elbet. Köyün içerisinde ufak bir seyahate çıktığımda kış nedeniyle kapalı evlerin içinden kısık kısık çocuk sesleri geliyor. Bir küçük pencere açılıyor ve Antakya’lı Meryem’le iki yaşlarında evde tıkılmaktan asabı bozulmuş bir çocuk feryat figan yarı belleri dışarıda havayı kokluyorlar. Her yer o kadar ıssız ki, oğlan bağırdıkça içim ısınıyor. Babası işteymiş. Sanayide tamirciymiş Meryem’in oğlunun babası, adını unuttuğum, çocuk..

2016-01-16 22.57.29

2016-01-16 22.52.02

Meryem’in evinin az yukarısında Acı Limonlar’ın yazarı Lawrence Durrell’in evi var. Kışları kapalı olan bu ev yazın bir aylık bir süreliğine eşinin kardeşi tarafından açılıyormuş ve kitap satışı oluyormuş burada. Şimdiyse sokak köpekleri tarafından havlana havlana kovalanıyorum. Küfreden köpekten fenası yoktur emin olun. Ağız dolusu sövüyorlar bana.

2016-01-16 22.51.01

2016-01-18 02.01.40

2016-01-16 22.54.36

Haliyle bir köyde bulunduğumdan, o köyün bir de muhtarı var, o muhtarın da bir sekreteri. Emine isminde. Kiprıslı kendisi. Kiprıslı Kiprıslı konuşuyor. Durrell’in evini tarif ediyor. Değirmene gitmemi tavsiye ediyor. Kendisiyse yazları serinlemek için ailesiyle birlikte Antalya’da otele gidiyor.

Ne yapabilin, ne görebilin bu evrende söylesene Emine…

2016-01-16 22.45.52

 

2016-01-16 22.47.11

Tarihi Değirmen Cafe’nin içerisine giriyorum. Tevfik Ataç buranın işletmecisi. Yirmi iki yıl Girne Doom Otel’de çalışmış. Şimdiyse burada. Bana içerideki makineleri tek tek gezdiriyor. Çok hoş bir yer olmakla birlikte boş maalesef mevsimsel nedenlerden. Baharda ne tatlı şarap içilir burada. Seneler öncesinin, antikalaşmış, hantal iş makinelerini geziyoruz beraber. Bunlar un ve zeytinyağı üretiminde binbir zahmetle çalıştırılan makineler olmakla birlikte, oldukça da nostaljikler. İngilizler makinelerden birinin üzerindeki kendi eski markalarını görünce önce şaşırıp sonra seviniyorlarmış. Bu, bir gün Avrupa’da bir Anadol’la karşılaşmak gibi bir şey olsa gerek. Herkes milliyetçi, herkes atalarının, geçmişinin peşinde ve tarih bir şekilde çıkıyor karşımıza bir gün bir yerde bir vesileyle. Gelelim mekanın işletmecisine(ne tuhaf bir söz öbeğidir bu böyle). Tatlı dilli, sempatik, konuşkan bir adam var karşımda. Ben sormadan tatlı tatlı anlatıyor Tevfik Ataç. Vatandaş olduğundan Rum tarafına geçebiliyormuş. O taraf daha temiz diyorlar diyorum. Avrupa Birliği ve İngiliz Kibarlık Reçetesinden nasibini almış Rumlar bahsettiklerim. Burada esas olan kaynaşmaktan ziyade, vaziyeti idare etmeye odaklı. İnsanlar birbirlerini idare ediyorlar hiç olmayacağı kadar. Çünkü burada herkes gurbet. Trafikte Türkiye’ye kıyasla erkekler daha nazikler ama bazı adamlar ve onlardan gören, onlardan olma bazı oğullar var ki, eski kovboy filmlerinden özenerek tükürük hokkası sandıkları yerleri şenlendiriyorlar her fırsatta. Böyle de bir kültür/süzlük var maalesef. Okumak değil, kültür en önemlisi. Ama sokaklara tükürmek aşırı kültürden mi yoksa aşırı kültürsüzlükten mi geliyor, kimseler bilmiyor.

GİRNE KALESİ :

Girne Kalesi, içerisinde barındırdığı odalar, zindanlar, kuleler, Batık Gemi Müzesi ve beni en çok heyecanlandıran bölümler olduğundan Antik Akdeniz Mezar, Vrysi Neolitik Yeri ve Kırnı Mezarları canlandırmasıyla saatlerinizi harcayacağınız ve asla pişman olmayacağınız deneyimler sunuyor size, bize ve tüm ziyaretçilerine. Buna ek olarak müthiş de bir Girne Şehri ve Girne Limanı manzarası var vaatleri arasında. Kalenin yapılış amacı Arap akınlarına karşı kenti korumakmış. Ağırlıklı olarak Bizanslılar, Lüzinyanlar ve Venediklilerden izler taşıyor kale. Bu sayede Lüzinyanlar hakkında da bilgi sahibi oluyor insan ister istemez. Lüzinyanlar(1192-1489) Fransız asıllı bir hanedanmış ve Kudüs Kralı olan Guy de Lusignan, Aslan Yürekli Richard’dan kaleyi satın almış ve 300 yıl boyunca idare etmişler, ta ki Venediklilerin istilasıyla hanedanlık son bulana dek.

2016-01-18 01.50.13

Batık Gemi Müzesinde hem batık geminin kurumuş da ters dönmüş, zamanla uğradığı taarruzlarla da içi boşalmış ve eti kanı toprağa akmış ya da başka mideleri zengin etmiş dev bir hamamböceğine benzemiş halini, hem de batığı bulan araştırmacıların eşleriyle zafer sarhoşu olmuş, neşe içerisinde sofra başında oturmuş hallerinin fotoğraflarını görebilirsiniz. Ne gereği vardıysa! Demek istediğim bir batık gemi müzesinde bile yok yok. Eksik olan, geminin çürümüş kısmı, fazlalıksa Ada’nın ahengine, balığa, şaraba kendini kaptırmış Pennsylvania’lı araştırmacı ve balık adam fotoğrafları. Çok garipti çok! Aklımdan çıkmıyor o fotoğraf kareleri.

Kaderde yüzlerce yıllık maziye sahip bir kalenin içerisindeki müzenin duvarlarında solacak fotoğrafların mı kalacak senden geriye yoksa aynı kalenin zindanlarında çürümüş bir isim olarak mı kalacaksın hafızalarda boş yere… benim huzursuzluğum bundan, yıllardır bu böyle…

2016-01-18 02.10.05.jpg

Güzelyurt’un hemen üzerinde Akdeniz Köyünde bir dere yatağında ele geçen “Bodur Hippopotamus” lara ait çok sayıdaki fosilleşmiş kemik kalıntıları, bölge geçmişinin jeolojik dönemlere kadar dayandığına işaret etmektedir. Genç Tunç Dönemi’ne uzanan bir tarihi olan toprakların üzerindeyim yani. Bu yüzden en çok dönem insanlarının temsili canlandırılışlarını sevdim. Ateş yakan, ekmek yapan, avlanan ve aileleriyle beraber yaşayıp, iş dağılımından haberdar, kendi çaplarında toplumsallaşmış ilkel insanın(Vrysi Yerleşim Yeri) masmavi gökyüzünün altında, çimenlerin ortasında canlandırılmış haliyle gözümün önüne getirilmesi çok hoştu doğrusu.

2016-01-17 09.37.57

2016-01-18 02.11.48

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: