UZUN İNCE BİR YOL : SEKİZİNCİ BÖLÜM, ADIYAMAN’DAN ANADOLU’ya – MARAŞ ÜZERİNDEN KAYSERİ’ye

20171003_064257-01.jpeg

UZUN İNCE BİR YOL : SEKİZİNCİ BÖLÜM, ADIYAMAN’DAN ANADOLU’ya – MARAŞ ÜZERİNDEN KAYSERİ’ye

Nerede kalmıştık? Derhal hatırlayalım: çilelerle dolu bir Nemrut tırmanışı yaşarken bir avuç insandık bu anlarda. O her gidişin nihai dönüşünü yaşıyoruz şimdiyse beraber. Her birimiz sessiz sessiz sindirmeye çalışıyoruz bir yandan bütün yaşadıklarımızı. Büyüleyici, nefes kesici, şok edici bir manzara idi söz konusu olan ve tüm bu heykelleri burada istemişti yeni bir din yaratma gayretindeki bir kral. Krallığının isminin, bir çiğ köfte markasına dönüşeceğini tahmin edebilir miydi aynı kral? Öyle bile olsa, en azından etlisinde yaşamasını arzulardı kanımca. Etsiz çiğ köftelerin kralı büyük imparatorluk Kommagene’nin yarı Pers yarı Helen kanı taşıyan, babasına hürmet göstermesinden çok annesine duyduğu derin sevgi ile anılan hükümdarlarından 1. Antiokhos’un, görkeminden ve ulaşılmazlığından dillere destan olan bu mezar tepesini az evvel debenleye debenleye bitirdik, şimdiyse iniyoruz ağırdan. Önümde ilerleyen ve battaniyelere sarılmış salkım saçak insanlara bakıyorum. Gün çoktan doğdu, alev alev ortalık. Fırat Nehri’ne, Toroslar’a son bir kez bakıyoruz. İniş nispeten daha sakin geçiyor. Minibüsümüze biniyoruz, sessiz. Gideceğimiz yere gidiyoruz, sessiz. Tekrar iniyoruz, sessiz. Şahsi düşüncem ve isteğim her şeyin bir an önce bitmesi doğrultusunda. Bir başka yer daha göresim yok. Bir an önce bavulumu alıp, otelden ayrılıp, Adıyaman’dan kaçmak istiyorum. Ama her zaman söylediğim bir şey var: benim isteklerim doğrultusunda gerçekleşmiyor yaşananlar ve de yaşanacak olanlar. Burada da çoğunluğa uyup tarihin bir başka durağını keşfe çıkıyoruz: adını Kommagene’li atalarının birinden alan “Arsemia Antik Kenti”. Ufak bir tırmanışa mal olması sevindirici olmakla beraber, Krallığın yazlık yönetimini her zamanki atışmalar ve anlaşmazlıklar içerisinde geziyoruz. Alışmış olduğumuzdan, ben dahil kimse hassasiyet göstermiyor bu duruma. Anadolu’nun bilinen en büyük Grekçe yazıtı burada bulunmakta. Antiochos ve Herakles’in tokalaştığı stel de burada. Tanrılar ve İnsanlar el sıkışırken, biz insanlar kendi aramızda anlaşamıyoruz bu arada. Stel yüzünden çıkıyor atışma. Sırada Cendere Köprüsü var deniyor, rehber tersimden kalktım galiba ben bugün diyor, benimse ruhum daralıyor. Bu köprü zamanında taht kavgasına ve kardeş kavgasına sahne olmuş. Nasıl mı, babaları Roma İmparatoru Septimus Severus’un yaptırdığı dört sütunlu köprü, büyük oğul Caracalla’nın babası öldükten sonra beş yaşındaki kardeşi Geta’yı öldürüp, onun adına bir şey kalmasını istemediğinden babasının Geta adına yaptırdığı sütunu yıktırmasıyla sonuçlanıyor. Köprü üç sütunlu kalıyor. Caracalla, Kabil’in izinden yürümüş bir zamanlar. Efsane öyle diyor.

Karakuş Tümülüsü’nü de gördükten sonra otele varıyoruz. Herkesten seri hareket ediyorum açık büfenin önünde. İki tane haşlanmış yumurta alıyorum. Reçeller, ballar derken, ölmüşüm açlıktan meğer. İlk önce Nemrut’ta paparayı yiyen hanımlar şikayet ediyorlar rehberi, otel müdürüne. Ben onunla konuşurum diyor müdür ve gidiyor. Daha önce program yapmak için Güney Doğu’ya gelen ve şimdi münferit gezmekte olan özel bir kanalda program sunuculuğu yapan ve kelimeleri anlaşılır ve vurgulu bir biçimde kullanan Ertuğrul ve öğretmen bir hanımla paylaşıyorum masamı. Herkesten hızlı önümdeki yiyecekleri tükettiğim için, oturmuş hiç acıkmamış gibi sakin sakin kahvaltılarını etmekte olan masa arkadaşlarımı izlemek için çokça vaktim oluyor. O arada gözleri yaşlı rehber çocuğu ve öfkeli müdürü görüyorum arkamı döndüğümde. Müdür, çocuğu dövmüş! Hiçbir şey olmamış gibi önüme dönüyorum. Adam çocuğu dövmüş, inanamıyorum! Müdür kısa boylu, rehber dev gibi. Oturtup da mı dövdü, yoksa zıplayarak mı vurdu çözmeye çalışıyorum. Yüzüne çalıştığı ise çocuğun kıpkırmızı olmuş suratından anlaşılıyordu bu arada. Konuşmak yerine dövmüş! Hala inanamıyorum olanlara. Ertuğrul’la hediyelik eşya almaya gidiyoruz. O bir şeyler satın alıyor arkadaşları için, buradan Diyarbakır’a geçecek. Aklı başında, bilgili, rasyonel hareket edebiliyor. Ezidiler üzerine çektikleri bir belgeselleri varmış. Bense ne yapacağımı bilmiyorum. Diyarbakır geride kaldı. Hatay buradan çok ters, çok sapa, çok uzak. Önümde Maraş var. Ardındaysa Kayısı pardon Kayseri. Ben Kayseri’ye gideceğim diyorum. O andan itibaren rahatlıyorum. 12’de kalkan ve otelin önünden geçen otobüse binip altı saat içinde Kayseri’de olacağım. Ertuğrul’a Lübbey’den bahsediyorum. Benim de tanığı olduğum bir özel durum içeren Ödemiş’in yeşillikler içinde yaşayan, bu az nüfuslu köyünden bahsediyorum. Tahtacılar’ın uzaktan büyüleyici, içine girince esrarlı köyü. Dedim ya köy istemediğini istemiyor ve bunu da açıkça belli ediyor. Orada yaşadıklarım bir başka yazımın konusu olur ancak ve ben daha hala Adıyaman il sınırları içerisindeyim. Evimden de bin küsur kilometre uzaktayım.

20171003_075139-02-01-01.jpeg

En nihayet bir ara müdürle yalnız kalıyoruz. Herkes şikayetçi oldu, çok kötü oldu diyor. Otelden ayrılmadan önce üç memur kız da söyleyeceklerini söyledi ki konuşkan olan da Arsemia’da rehberle atışmıştı. Lideri mutsuz olan’ın ümmeti huzur bulmazmış. O hesap herkes parasını ödüyor ama ağzında kekremsi bir tatla ayrılıyorlar sırayla otelden. Bu durumun insanı ne kadar mutsuz ettiğini anlatamam. Müdür ilk defa böyle bir şey oldu diyor ve ekliyor, iyi bir dövdüm ama diye. Çözüm değil ki diyorum, yok değil ama diyor ve yine ekliyor dövdüğüm iyi oldu ama(kısaca dövdüğü için pişman değil, hatta içi rahat bile diyebiliriz ve bu durumda vah zavallı rehber de diyebiliriz. Çocuk bize karşı duyduğu öfkeyi önce gizliden, sonra alenen belli etse de, biz ona bir şey yapmadık aslında. Kendi hatasıydı. Öte yandan burada yaygın olduğunu düşündüğüm dayakla tedavi, pardon terapi, pardon eğitim en büyük sorun. Zihniyet baştan yanlış, ne denir ki daha da). Kapadokya bölgesiyle ve balon turizmiyle karşılaştırıyorum burad yaşadıklarımı, her ikisine de kör şafakta gittiğin için belki de bu kıyaslamayı yapıyorum kendi kendime. İnsanlar, rehberinden mekan sahibine, sana böyle acayip davranmazlar, çünkü hepsi kaç yılın turizmcisidir. Müşteri memnuniyeti olmazsa, aldığın para hayır etmez bilecek olgunluktaki insanlar vardır karşında. İlk defa bir yerden böyle kaçarak uzaklaşıyorum. Ne diyebilirim ki? Saat on iki’ye gelmekte. Herkesi; çocuğu bir temiz dövdüm ama hak etmişti diyen müdürü, öfkeli rehberi, bir çılgın kralı(o çılgın bir sürü çılgın’ı ayağına getirtmeyi başarmakta halen daha, üzerinden yüzyıllar geçmiş olsa da) geride bırakmak arzusuyla çılgınca uzaklaşıyorum oradan, hiç ardıma bakmadan.

20171003_125519-04

20171003_125451-01-01

Kahta’dan, Adıyaman’a gidiyoruz ilk önce. Adıyaman garajına giriyor otobüs. Bir sürü şeyin-pekmez ağırlıklı olmak şartıyla-kurusunu satan ve tek kelime Türkçe bilmeyen beyaz sakallı amcadan cevizli sucuk alıyorum. Poz verir misin deyince, hiç hayır demiyor. Sokaklarda, hele hele garajda açıkta satılan şeyleri almak adetim olmasa da, Güneydoğu’daki son durağımdan da eli boş dönmek istemiyorum. Herkes’ler kuru patlıcanlar, yemişler, kahveler neler neler götürdüler. Gaziantep’ten aldığım dört sülüğü mü kesip vereceğim insanlara? Hiçbir yerin mutfağını değerlendirememek bana mahsus bir şey. İnsanlar Maraş’tan alıp, vakumlu kaplarla kırk saatte bozulmadan getirdikleri dondurmaları anlatırlar bir efsaneymişçesine. Ben yapabilsem asıl efsane olacak belki de. İki kilo olsun diyorum sucuk için. Otobüs hareket etti edecek nerdeyse. Şoför sabırsızca bana bakıyor, hem Kürtçe hem Türkçe bilen bir adam, satıcıyla aramda aracılık yapıyor. İki kiloyu geçmiş benim cevizli sucuk. Koy diyorum. Anadolu’ya çantamdaki dört sülük ve iki kiloyu aşkın cevizli sucukla girmeyi planlıyorum. Gir mehter’i, ver mehter’i, iki ileri bir geri… Tıpkı şu an yaptığım yolculuk gibi. Yarı dolu otobüste beş defa yer değiştirdmiş bulunmaktayım güneşin yönüne göre. Çünkü her zamanki gibi hem kliması hem de havalandırması bozuk bir otobüsün içindeyim ve önlere doğru bir nebze serinlediğinden otuz beş numaradan dokuz numaraya kadar ilerledim durdum siperden sipere koşuşturan askerler gibi. Bu arada on iki mola yaşadım. Maraş ve köyleri uçsuz bucaksız bir vaha gibiydi ve bitmek bilmedi. İçerisi kaynıyordu ve yolcular konuştukları her dilde çığrındılar fakat o klima bir türlü açılmadı. Havalandırma hiç çalışmadı. Hava sıcaklığı içeride yirmi yedi dereceyi gösterdiğinde saat üç civarıydı ve beklenilenden iki saat daha uzun bir süre sonra Kayseri’ye varabildik ve bu bir İstanbul otobüsü idi. Bu da kalanlar için şu demek oluyor: bu insanların sauna gibi bir yerde nefes darlığı, kalp spazmı gibi sıkıntılarla boğuşmalarına neden olacak ılık saatler ve on iki moladan daha fazlası var önlerinde. Bir ara önümdeki koltuktan Kürtçe yükselen bir kadının isyan, hizasındaki bir adamın yine Kürtçe uyarısıyla son bulmuştu. Burada erkeklerin borusu ötüyor anlaşılan. Ama olsun ben de söyleyeceğimi söylüyorum sırf o adama inat. Güneydoğu’daki yaygın kanı insanların cefa çekmeye alışkım oldukları yönünde. Siirt’e giderken de benzer bir durum yaşamıştım. Bozuk klima, çalışmayan havalandırma. Birileri seni gariban bilmeye görsün, tepene binmeyi bir görev addediyorlar. Nasılsa çeker bu çekmeye alışkın çilekeşler! diyor. Burada en büyük kabahatli yanıp yanıp da susan, laf söylediği için de karısını azarlayan kocadaydı. Eşek seni, senin erkeklik gururun, şoför belki de yakın akraban, eşin dostun olduğu için karını susturuşun yüzünden yandık biz “hep” en çok.

Hayatım boyunca ilk defa Maraş’tan geçiyorum, şöyle de bir görüyorum uzaktan. Garajına indiğimde çevremdeki insanları incelemeye koyuluyorum. Beslenmeden mi, doğal kaynaklarının zenginliğinden midir nedir, halkı çok sağlıklı görünüyor. Kadını da, erkeği de. Ne kof şişmanlar, ne de zayıflar. Kanlı canlılar. Yanakları al al, yüzleri yassı ve geniş, derileri kalın. Gülüyorum kendi kendime doğuştan botox var kadınlarının yüzünde diye. Ne Doğu’nun insanına benziyorlar, ne Anadolu’nun. Tarhananın ve dondurmanın en hasının memleketinde, bu yanaklar ondan böyle al al bence!

Kahramanmaraş bir İç Akdeniz şehri aynı zamanda. Bitki örtüsünün büyük kısmı orman ve makilikten oluşan il’in yeşillikler içindeki ilçe ve köylerinden pardon mahallelerinden geçiyoruz yol boyunca. Minaresiz camilerin olduğu köyler de var, içindeki her şey Tekir olan da. Her şey ama; mesela Tekir alabalık, Tekir ilkokulu, Tekir bakkal, Tekir manav, bu liste böyle uzar. Bir de Yaşar Türkleş Ormanı vardı yol boyunca. Rahmetli zat’ın soyismi bir çağrı niteliğinde galiba. Sağa sola baka ede, Kayseri’ye az kaldı gibi de…

20171003_081124-01.jpeg

UZUN İNCE BİR YOL : YEDİNCİ BÖLÜM, ADIYAMAN – NEMRUT

20171003_062422-01
Nemrut, ADIYAMAN

UZUN İNCE BİR YOL : YEDİNCİ BÖLÜM, ADIYAMAN – NEMRUT

Toprağın rengi çikolata rengine dönüşüyor Adıyaman’a yaklaştıkça. Ne eksen bin bereket, misliyle fışkıracakmış gibi geliyor. Besi üzümleri geliyor gözümün önüne. Yine bereketli topraklar üzerindeyim bir vesileyle. Bir üçgen çizmiş oluyorum Adıyaman’a gitmekle. Gaziantep’ten önce Urfa’dan buraya geçmeliydim ve bundan sonraki rotam Antep olmalıydı, ama kader denen olgunun gölgesine sığınıyorum ve başıma gelecekleri yaşamak üzere yola koyulmuş bulunuyorum. Arkamda üç bekar kız var. Aynı otelde kalacağız duyduğum kadarıyla ve ben hiç ses etmiyorum çünkü yıldızlarımız uymuyor ve elektrik alamıyoruz birbirimizden en moda tabirle. Yani kısaca sevmiyoruz birbirimizi. Birinin bakışlarında bilgiçlik var, küçümseyerek bakıyor. Üçü de devlet memuru sanırım ve izin günlerini bu şekilde değerlendiriyorlar. İn bin, dur kalk dört buçuk saat sürüyor yol. Son saatleri karanlıkta gidiyoruz. Hiç hoşuma gitmeyen şeydir bir yere akşam çökükten sonra varmak. Çünkü yalnızlık hissin katlanır, dolayısıyla hüzünlenirsin; yabancılaşırsın çünkü etrafı tanıyıp bilmiyorsundur, evine sıcak bir tas çorba içmeye giden bir yörenin yerlileri yanından geçerken, bir başına gariban gariban önündeki belirsizliklerle mücadele etmeye çalışırsın ve herkes hava karardığında potansiyel suçlu, beklenmeyen düşman, sevimsiz bir yabancıya dönüşür. Kars’a ilk gittiğimde aynen böyle olmuştu. Doğu’nun doğusunda bir yerde, şaşkın şaşkın sokaklarda dolaşıyordum. Yine de en çok kışın rahat edebiliyorum gittiğim yerlerde, çünkü paltoların, kalın kıyafetlerin ardına saklanıyorsun ve bu sayede güvende hissediyorsun kendini bir nebze. Kar üzerini örtüyor paltolarla, atkılarla, berelerle. Sen sadece buzda kayıp da düşme.

Önce Adıyaman’a, oradan Kahta’ya ve nihayet otelimize geliyoruz. Yine bütün gün aç kaldığımdan otele en yakın restorana atıyorum kendimi. Pilavı çok koyun diyorum. Çok heyecanlanıyorum pilavımı kaşıklarken. Geldiğimden beri ilk defa yeme şerefine erişiyorum. Haliyle bünyede heyecan oluyor. Güneydoğu’da etin yanına pilavdansa bol lavaş koyuyorlar. Biraz daha pilav verin diyorum arsızca, bana tencerenin dibiydi o diyorlar hayretle. Nereden geldiniz diye soruyor garson; o şaşkınlıkla Antep diyorum. Antep’ten buraya pilav yemeğe geldiğimi düşünüp beni garipsiyor. Sonra da salonun ortasındaki televizyonun sesini sonuna kadar açıp, herkesin herkesi vurduğu bir yerli diziyi izlemeye koyuluyor. Önümdeki masa boşaldığında restorandaki tek müşterinin ben olduğunu görüyorum. Bir aşçı, bir garson, bir ben. Neyse ki kapı açılıyor ve lavaşlı lavaşsız köfte ciğer peşine düşmüş yeni müşteriler geliyor. Kimse ekstra pilav peşinde değil. Garsonun gözü televizyonda, geri geri gidiyor siparişleri iletmeye. Dizide ise herkes herkesi vurmaya devam ediyor hiç durmadan.

Odama çıkmadan önce otel çalışanlarından bilgi almaya çalışıyorum. Uzun zamanların en büyük soğuğu yaşanıyormuş bugün. Şans işte. İncecik yağmurluğum dışında giyecek hiçbir şeyim yok. Hiçbir zaman temkinli olamadım ki şu hayatta. Ölümüm de temkinsizlikten olabilir gibi geliyor. Rasyonel hareket edememekten, hayatıma dair kararları fevri vermekten. Her neyse Nemrut ne kadar yukarıda, kim bilir! Size kalın battaniye vereceğiz başka türlü olmaz diyorlar resepsiyondan. Saat üç buçuk gibi toplanır sonra da yola çıkarız diyorlar. Saate bakıyorum, bir saat sonra yatsam, yarım saate ancak uyusam, dört dört buçuk saat sonra geri kalkmam gerekiyor. Hemen odama çıkıyorum. Sülüklerimi çantamdan çıkartıyorum. Yarın da yaralı dizimle gezeceğim anlaşılan, çünkü başıma bir şey geldiği takdirde, yukarısı Nemrut, aşağısı Kahta… Zor yani. Bir de şarjımı kaybettiğimi sanıyorum, hep bir şeyler aksi gidiyor, ayağıma dolaşıyor, odamda da bildiğin at sineği var. Vızz vızz beynimi tırmalıyor sesi.

Sabahın körü desem değil. Gecenin körü bu daha çok. Kapım çalıyor ve saat üç yirmiyi gösteriyor. Aptallaşmış bir halde kapıyı açıyorum. Benimki gibi bir sürü aptallaşmış, solgun suratlı insan da aynı şekilde açıyorlar kapılarını. Tam altı dakikada aşağıda oluyorum. Sonra da acele ettim deyip odaya geri gidiyorum. Pansuman yapmayı unuttum çünkü telaştan. O arada aynada kendime bakıyorum ve korkunç göründüğümü fark ediyorum. Yaşlı, yorgun, solgun, bitkin, mutsuz; ne oldu, Ayşegül tatilde… Ayşegül her yerde…. Bu hislere neden olan şey bir çeşit öngörü mü yoksa dizimin hiç geçmeyen yarasından ya da yalnızlıktan mı bu haldeyim hiç bilmiyorum. İç huzurumu kaybettim, bulamıyorum, yerini de dolduramıyorum. Pantolon giydiğim için pansuman yapmak öyle zor geliyor ki, ama yapmak zorunda olduğumdan yapıyorum. Aksi takdirde mikrop alıp yürüyecek. Sargı bezleri, merhemler derken on dakika içinde aşağıda buluyorum kendimi. Genç bir kız var ileride. Aynı otelde olduğumuza göre beraber Nemrut’a çıkacağımızı düşünüyorum. Yanıldığımı sonradan anlıyorum. Günaydın diyorum ona. Bana bakıyor ve kafasını öte tarafa çeviriyor. Nasıl bozuluyorum anlatamam. Bir araba dolusu insanla beraberiz ve o an hepsinden nefret ediyorum. Sonra çalışan bir çocuk o kıza ve yanındaki genç erkeğe odanız hazır üst katta diyor. Tabii benim günaydınım Nemrut’aydı, genç çift daha geceyi kovalayacakken. Bu bana mahsus herkesten bir anda nefret etme huyum bitmeli. Ne o çift kötü, ne de aynı oteli ve aynı yolu paylaşacağım bir araba dolusu insan. Sadece kimse kimseyi tanımıyor ve sabahın şu saatinde kimsenin ağzını açacak hali yok herhangi bir türde cana yakın ilişki kurmak için. Dünkü üç kız da beni sevmemiş olsa gerek ki, dolmuşa binince kafalarını çeviriyorlar. Gel de gör hisler nasıl karşılıklı olurmuş diye!

Rehber çocuk çok genç, çok tıfıl, çok tecrübesiz ve çok korkunç hatalar yapıyor yol boyunca. Bizlerse arkada battaniyelerimize sarınmış onun sütüne havale dolaşıyoruz peşinde. Bir hayli de kalabalık bir grup olmakla beraber sürü ve sabah psikolojisiyle ilerliyoruz beraber. Kendimize gelebilelim diye, çay kahve molası veriyoruz uzuun uzuun Nemrut’a tırmanışa geçmeden önce. Rehberle konuşuyorum, daha doğrusu konuşmaya çalışıyorum, fakat her soruma soruyla karışık veriyor. Konuşma bir yere varmıyor. Ben sabaha yoruyorum gene. Çileli yolcuğumuzsa asıl bundan sonra başlıyor. Koca koca battaniyelere sarınmış bir güruh olarak sanmayın ki “tam bağımsız Türkiye” sloganları attığımızı, berbat bir yolda rakım arttıkça nefes nefese, şiddetli de bir rüzgar ve soğuğun orta yerinde sağımıza solumuza bakamadan ilerliyoruz bok yere ve yok yere(neden bok ve de yok yere olduğunu ileride anlayacaksınız, şimdilik bir parça heyecan katmaya çalışıyorum yazıma sadece). Gaziantep’ten buraya Slovak kız arkadaşı ile beraber arabayla gelmiş ve rehberlik hizmeti almayacak olan, sadece yol parası veren bıyıklı bir gençle konuşuyorum bir süreliğine. Yol bir yerden sonra öyle bozuluyor ki, üzerimdeki battaniyeyi taşıyamaz hale geliyorum. Tam o sırada tam da gerisin geri düşecekken, bir el beni popomdan itiyor. O kişi ya Gaziantepli çocuktu, ya da Slovak kızdı. Utancımdan dönüp soramadım bile. Hangisiydi bilmiyorum ama o el olmasaydı eğer bir metre kadar aşağıya sırt üstü çakılmıştım çoktan. Neden ve nasıl böyle bir çile çektiğimi, ne tuhaf bir girdaba sürüklendiğimi düşünüyorum yolun devamında. Çok afedersiniz ama bir kez göt korkusu yaşayınca insan, hayatını sorgulayıp duruyor işte böyle benim gibi. Çilelerle dolu geçen yolumuzun bir sonraki aşamasında garip garip düşüncelere gark olmuş vaziyette ilerliyorum. Neyse ki kafamdaki korkunç düşünceler yeniliyorlar soğuk ve ayaz karşısında. Çocukluğuma gidiyorum, ilk gençliğime, tüm hatalarıma yanıyorum. Çok çok seri düşünceler bunlar. Yüzler geliyor gözümün önüne. Ben ne yapıyorum burada böyle? Bir patırtı kopuyor geride. İki hanıma bağırıyor rehber genç, sonra da öfke ve yüksek sesli homurtular içinde yanımızdan geçip en öne gidiyor. Küstü bu galiba bize diye düşünüyorum. Ne yapacağımı bilsem liderlik taslayacağım ama burnumu dahi battaniyenin içinde tutmaya çalıştığım anlar bunlar. Nihayet varıyoruz zirveye. Gün doğumunu bekleyeceğiz hep beraber, bu güzide ve yıldızı uyuşan fertler topluluğu olarak. Güneş doğmak istiyor, herkes derdini unuttu fotoğraf çekiyor, ben buraya Tanrı parçacığını bulmaya geldim ne buldum pek anlayamadım derken yine bir gürültü kopuyor. Bu seferki daha şiddetli ve sessizliği yırtıyor, son huzur parçacıklarını da alıp götürüyor beraberinde. Rehber yine bir şeylere hiddetlenmiş olacak ki diyorum kavganın neden ve nereden çıktığını anlamak için sesin olduğu tarafa gittiğimde. Aynı kadınlara çıldırmış gibi bağırıyor oğlan. Bana işimi öğretmeyin diyor. İnsanlarsa o kadar şaşkın ki bakıyorlar anlamaz anlamaz. Öfkeden sıcaklıyor ve üzerindeki battaniyeden kurtuluyor ama hala daha bağırıyor. O kadar öfkeli ki anlatamam. Ne oluyor diyorum, bana kimse bağıramaz ben yirmi sekiz yaşındayım diyor. Gel heleee… Yirmi sekiz yaş yaş mı, senden büyük kadınlara böyle bağrılır mı, bir laf yut bir belayı sav diyorum. Bunları diyebildim çünkü az evvel o kadar çok düşünce vardı ki kafamda, idmanlıydım fena halde. “Bir lafı yut, bir belayı sav”sa literatürüme Mardin’deki rehberim sayesinde girdi ve sıcağı sıcağına Adıyaman’da kullanmış bulundum bir vesileyle. İşte o rehberdi, insandı,  yol göstericiydi, bir çeşit bilgeliği vardı ve işini sakin sakin yapıyordu. Mardin’de, Urfa’da hep doğru düzgün adamlarla gezdim. Bu arada her sözcük plansızca döküldü ağzımdan. Üzerime vazife olmayan işlere neden karışıyorum ki ben, herkes susarken? Fakat rehberimiz gene sinirli, söylene söylene bırakıyor bizi, aslında bizi bu dağ başında(Ya, koskoca Komagene dağ başına dönüşüverdi birdenbire, ama öyle) bırakmak, bir daha da bulmamak gibi bir arzusu var sanırım. Olayları özetlemek gerekirse kadınlar bağırdı, rehber bağırdı, ben bağırdım, sonra arkamı döndüğümde az evvel canımı kurtaran Slovak kızla, Antepli gencin bizim bağrışmalarımız karşısında nasıl bir şaşkınlık ve korkuyla bize baktıklarını gördüm. Dünya paşa paşa dönmesine devam ederken, bazen hiç olmayacak insanların hiç olmayacak yerlerde hiç olmayacak pozisyonlar içerisine girmek zorunda olduğunun canlı kanıtları olarak o gün, o saatte kader bizi birleştiriverdi ve evet kader denen bir şey var. Adamı sık sık oyuncak eder ve bir köşeye atar işte böyle.

20171003_063444-02.jpeg

Kavganın neden çıktığını ise az sonra anlıyorum. Diyorum ya hala herkes kadar sersem gibiyim. Yol boyunca şikayet edip durduğumuz engebelerle dolu yol’un haricinde bir yol daha varmış ve biz o yolu kullanabilirmişiz paşa paşa. Kadınlar meğer onu söylüyorlarmış. Neden canlı canlı bunca işkenceye maruz kaldığımızıysa anlamakta güçlük çekiyorum. Beytüllahim’in daracık yollarında sırtında çarmıh, itile kakıla, aç susuz yürüyen Nazaretli İsa gibi geldik bunca taşın toprağın içinden, öte yanda mis gibi yol dururken. Tertemiz basamaklardan yürüyoruz şimdi, üstelik bu kadıncağızlar Batı tarafı Batı tarafı deyip duruyorlardı yol boyunca. Batı tarafındaysa asıl kalıntıların olduğunu görüyoruz. Burayı göremeden dönecekmişiz rehbere kalsaymışız. Kadınlar bunun haklı mücadelesini vermişler aslında hepimiz için. Teşekkür ediyorum eğer siz olmasaydınız buraya gelemeyecektik ve bunları göremeyecektik diyorum(paparayı hepimiz adına yemiş olsanız da). O andan itibaren bir dost daha kazanıyorum şu hayatta. Tahmin ettiğiniz üzere sağdan soldan gelmiş, bilmiş, kibirli ve onun gözünde çok paralı kadınları gezdirmekten bıkmış ve yirmi sekiz yaş olgunluğunun(!) arkasına saklanmış olan kişi bu bahsettiğim. Film burada bitti sanıyorsanız, aldanıyorsunuz. Bu bölümde bulunan güvenlik görevlisi kendini maruz kaldığı soğuk yüzünden en kuytu köşeye hapsetmişken, rehber bu defasında ona bağırıyor bir şey sormak için. “Duydun mu beni? Duymuyor musun? Türk müsün?” Bazı anlar vardır, belleklerimizin unutulmuş köşelerine atılmış aidiyetlerimizi hatırlamamıza sebep oluverirler bir anda. Bu o anlardandı işte. Bak Aslanım, bunca işkenceyi, kötü muameleyi, bağırış çağrışı biz bir grup Türk olarak çekeriz ancak.  Ve de misliyle de çektirmişizdir zamanında. Kimse sütten çıkma ak kaşık değil. Ben dahil. Tarihten bir sürü örnek sayabilirim sana şimdi burada. Ama zamanı değil, yeri değil. Tıpkı benim bundan sonra tüm Adıyaman halkına mal edebileceğim ve bir avuç insan olarak maruz kaldığımız lüzumsuz bir düşmanlıkla kanlı canlı karşılaşmış olmamız gibi. Şuraya geldik, ocağınıza düştük, o nasıl muameleydi öyle? Yaşadığımız işkence dolu dakikaların(tamam abartıyorum, hiç kamçı kullanılmadı mesela) devamı ve azap dolu bir başka otobüs seyahatim Adıyaman yazımın ikinci bölümünde. Okumaya devam, bu bölüm her ne kadar vicdan muhasebesi, acı, korku ve dehşet içinde geçmiş olsa da. Size buranın tarihinden bahsedemedim mesela, inanın benim de tarih ve coğrafya ile uğraşacak pek fazla vaktim olmadı, olamadı öyle fazla fazla. Ama ortama uygun bir türkümüz takıldı dilime, dönüş süresince.

Nemrut’un Kızı :

Nemrutun kızı yandırdı bizi
Çarptı sillesini felek misali
Sil yazımızı kurtar bizi
Çarptı sillesini felek misali
Mevla’m gör bizi
Ocağım söndü nasıl beladır
Bırakıp gitti bu ne devrandır
Dünya gözümde ker beladır
Allah’tan bulasan
Ocağım söndü nasıl beladır
Bırakıp gitti bu ne devrandır
Dünya gözümde ker beladır
Allah’tan bulasan
Kararsın bahtın yıkılsın tahtın
Yalvardım yakardım yol bulamadım
Ah olmasaydın kara yazı
Evirdim çevirdim yaranamadım
Ayandır halim
Ocağım söndü nasıl beladır
Bırakıp gitti bu ne devrandır
Dünya gözümde ker beladır
Allah’tan bulasan
Ocağım söndü nasıl beladır
Bırakıp gitti bu ne devrandır
Dünya gözümde ker beladır
Allah’tan bulasan

20171003_062312-01
Nemrut, ADIYAMAN

 

UZUN İNCE BİR YOL : ALTINCI BÖLÜM, ENTEP

20171002_094153-01.jpeg

UZUN İNCE BİR YOL : ALTINCI BÖLÜM, ENTEP 

ENTEP YOLCUSU KALMASIN :

Param yok. Var ama az. Her zaman olduğu gibi. Bir bankamatik olup olmadığını soruyorum Urfa garajında. Yok diyorlar. Az sonra kalkmak üzere olan otobüse bilet alacağım. İki katını çekiyorlar kredi kartımdan. Sonra da iki katı paranın bir katını bana doğru uzatıyor görevli. Biz sorun çözeriz, çorba parası yaparsınız yolda diyor aynı adam. Zenginsiniz diyorum, hemen bana kasayı açıp gösteriyor. Darphane bak burası diyor banknotları gösterirken. Allah arttırsın diyorum. Yeterince kazanmış olacaklar ki, bu temennim onları pek de etkilemişe benzemiyor. Otobüse doğru gidiyorum. Entep yolcusu kalmasın diye bağırıyorlar firmadan. Muavine yiyecek bir şeyler almam gerek diyorum. Gerek yok, biz seni doyururuz diyor. Mesut ve bahtiyarım, Astor Seyahat’e de hayranım. Nakdim yok diyorum, para bulunuyor. Açım diyorum, doyuracağız diyorlar. Allahtan tuvaletim yok! Yoksa… Bir aksilik olmadığı takdirde, ilk defa her şey kusursuz bir şekilde ilerliyor bir otobüs yolculuğumda. Dilimi ısırıyorum. Bu benim için hiç de olağan bir hadise değil çünkü. Hep bir aksilik çıkar çünkü, bir gariplik olur ve olmayacak işey gelir de beni bulur. Çok da uzak olmayan bir geçmişe gideceğim ve bir seyahat esnasında başımdan geçenleri anlatacağım size. Sabrınıza ve merakınıza güvenerek. Nevşehir’den İzmir’e gitmek için garaja gelmiştik erkek arkadaşımla. Sene… hatırlamıyorum hangi sene! Tek bildiğim ikimizi güleryüzle karşılayan muavin, ben tek başına otobüse bindikten sonra, sanırım o yüzünü sadece bana gösterdiği bir psikopata dönüşmüştü. Tuvalete gidiyorum arkamda bir çift kara göz, bir şeyler alacağım tam çaprazımda bana doğru bakan aynı çift göz. Arayıp soracağım üzerime alınmış olacağım, neyim battı anlayamadığımdan iyisi mi yol boyunca(Nevşehir İzmir arası on iki saatcik) dişimi sıkıp ekonomik hareket etme kararı almıştım kendi kendime. Korku içinde çay kahve aldım, molalarda tuvaletimi edip koşa koşa geri geldim, adama karşı nazik olmaya çalışıp üzerime sıçratmamak için elimden geleni yaptım kısaca. Az nefes aldım hatta, sonra da küçük küçük bıraktım içime çektiğim her nefesi. Şöyle bir oh diyemedim yani. Nihayet İzmir’e vardığımızda uyku sersemi kalkmış bir an önce otobüsten inmek için hamle yapmışken, muavinin hızla önlerden orta kapıya yani bana doğru geldiğini görüp son duamı etmeye koyulmuştum bile. O adamcağızın ismini hiçbir zaman öğrenemedim, öğrenemeyeceğim de ama; Nevşehir seyahatin sayın muavini gülerek(saat sabahın yedisi filan) “emaneti sağ salim getirdik” dediğinde, gülme sırası bendeydi(içimden). Beni muavine emanet eden erkek arkadaşım yüzünden, omuzlarına binen ağır yükü ancak bu şekilde taşıyabilen hemşehri, beni koruyup kollamak uğruna ne yapacağını şaşırmıştı. Hala daha o gece yolculuğumu gülümseyerek hatırlarım. Anadolu böyledir biraz, eziyeti boldur; o kadar kıyağı da olsun. Muavine ne dediğini sorduğumda, “hiiç, yenge sana emanetten başka bir şey” demişti. Bir daha da kimse benim için böyle bir şey demedi. Hep kendi emanetimi taşıdım kendi kendime.

20171002_140921-02-01.jpeg

20171002_093257-02.jpeg
GAZİANTEP
20171002_152933-01
GAZİANTEP

Yol arkadaşım hayatım boyunca görüp görebileceğim en nur yüzlü kadın olabilir. Öyle ki jandarmalar bütün otobüsü arayıp, kimlik istediler de genç bir jandarma eri, kadının yüzüne bakıp gerek yok sizden dedi. Bazısının yüzünden akar derler. Aslen Antepli olup, torununa bakmak için Urfa-Antep arası gidip gelmekte olan bu kadın aynen öyle. Yol boyunca içinden dua etti. Nazikti, ben soru sorduğumda duayı kesip, sorumu cevaplayıp, geri dualarına döndü. Uçarak geldik, belki arşa değecekti başımız. Sayesinde olduğunu düşünmedim değil. Gerçek dindar böyle olurmuş, şeytanlık bilmezmiş. Bana gel kal dedi, ben otele gidiyorum deyince. Evim boş dedi. Annenin fotoğrafını göster dedi. Gösterince, yüzüne merhamet çöktü. Hep mi engelli dedi, öyle kaldı dedim. Bakıcısı varmış, iyi dedi. Daha da bir şey demedi. O da torununun, çocuğunun, gelininin fotoğraflarını gösterdi. Bıcı bıcı yaptım torunlarına ama beni pek ilgilendirmedi. Benim ilgi alanım her zaman en yanımdaki olmuştur. İşte bu yüzden yalnız seyahat etmeyi seviyorum. Muhakkak bir hikaye saklı oluyor yan koltuğumda. Herkes en kendisini oynuyor seyahatlerde. Sınırlı saatlere sığdırdığınız bu özel anların devamı da gelmiyor, en güzeli de bu herhalde. Aslen Antepli olan bu nur yüzlü teyze de üç çocuğunu okutmuş, büyütmüş, evlendirmiş, torun torba sahibi olmuş, fakat hiçbir şeyden de çekmemiş hayatı boyunca nazardan çektiği kadar. Bizi çatlattılar diyor. Bana senden rahatı yok diyorlar diyor. Yine de jandarmanın hali komikti, kimlikleri aldı aldı, teyzenin yüzüne baktı baktı, munisleşti, hiç gerek yok dedi. Muavin, jandarma sizden kimlik almadı mı dediğinde, gerek yok dediler dedik. Anladım dedi gitti. Gerek yok, bu kadın kötülük yapamaz ki! Bu arada üç gelininin bir tanesinden telefon geldi, sonra da bana dönerek akşam yemeğine davetliyim dedi. Bir sevindi pir sevindi. Gelin ne pişirdi acaba dedi. Dualarla birlikte biz Antep’e girdik. Sorsalar ne oldu, ne bitti, kaç saatte geçti; diyeceğim ki anlamadan geçti.

20171002_150459-01.jpeg

20171002_094525-01.jpeg

20171002_100603-01.jpeg

Bakırcılar Çarşısı’na yakın eski bir konakta kalacağım. Olmuş sana otel. Odaları matah değil, kahvaltısı yok, temiz çarşafları var ve de güvenilir ve alt tarafı bir gece uyuyacağım ama önce yemek yemem gerek. Yener Usta’ya gidiyorum. Sarımsak ister misiniz diyorlar. Çorbada sarımsak istemiyorum diyorum. Beyran içiyorum, harikaydı. Bir sürü meze geliyor. Mutluluğumu anlatamam. Yolda olmak uzun süre aç kalıp, sonunda ne yerseniz yiyin layığıyla yemek demek biraz da. İnsan açken her lokma kıymetli. Şimdilik bana lazım olduklarını bile bile parmaklarımı da yiyorum azar azar. Beyaz tenli, renkli gözlü, her halinden belli Karadeniz kızı, Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesinde okumuş, gezmeye gelmiş genç kızla yan yana bulunmakta odalarımız. İstanbul’dan babasının işi yüzünden Bursa’ya taşınmışlar. Yakınlarda onu mutsuz eden işinden ayrılmış, ondan önce de nişanlısından ve de fırlamış gelmiş buralara. İyi ailen göndermiş diyorum, ailem bana güvenir diyor. Kendinden küçük kızkardeşi nişanlı imiş, yaptığı işten memnun, nişanlısıyla mutlu imiş. Kardeşi ne istediğini bilenlerden. O ise ailenin huzursuz ruhlusu. Arayışı sürmekte. Sırf bu huzursuz ruhu yüzünden daha önceki sefer hususi olarak Menzil’deki tarikata kadar gitmiş. Ne yaptın orada dedim, bana göre olmadığını anlamam gerekmiş dedi. Tarikat liderini görüp babbaaa diye kendilerini yerden yere atanlar görmüş orada. Çok heyecan yapıyorlar diyor. Kuldan medet umanın vay haline! Yine de insanlara kızamıyorsun çünkü herkes hayatının bir noktasında ya da ömrü boyunca anlam arayışına düşüyor. Tarikatlar da en çok böyle insanların yuvası oluyor. Bu tip ortamlarda ise asiler de, asi hısım akrabası olanlar da pek sevilmezler. Hep biat edeceksin, el pençe divan duracaksın. Üniversite son sınıfta, çaresiz kalıp Fetullah’ın yurduna gitmiş mesela. Ben asi çıktım, kızdan çok erkek arkadaşım vardı, görüşmemi yasakladılar diyor. Evdeki hiyerarşiye göre yemek ve temizlik yapılırmış, anladığım kadarıyla bizimki o konuda da kaytarıkçı çıkmış. Oh çok da iyi yapmış. O ablalar var ya o ablalar, o ablaların hepsini canından bezdirmiş. Aşçılığım kötüydü, ev işlerini de sevmezdim diyor. Kendini biliyor, ne yapacağını bilmiyor. Ben mezun oldum gittim, rahat ettiler diyor. Tahmin ederim diyorum. Herşeye rağmen sağlam karakterli ve cesur. Saçın ne renk hiç bilemeyeceğim diyorum, kapısını çaldığımda benim olduğumu anlayıp rahatlıkla açıyor. Tenine göre çok koyu kahverengi saçları var. Ben sarışın hayal etmiştim halbuki. Beraber Tarihi Tahmis Kahvesine gidiyoruz. Mekan tarihi gerçekten ama kahveleri o kadar da efsane değil. Sıradan bir Türk kahvesi içip kalkıyoruz. Mekanın içiyse Beyoğlu. Güzel yani. Tarihi yani aynı zamand.

KARDEŞLERİM :

Bakırcılar Çarşısı’nın ilk müşterilerindenim pazartesi sabahı itibariyle. Birçok fotoğraf çekiyorum. Esnaf siftah yapmadan daha, başlamış bakırları tıngırdatmaya. Çan çan çan…gelsin cezveler, gitsin tabaklar…dan dana dan dan. Fakat o ne! Aktaroğlu Baharat’ın önünden geçerken camekandaki bir yazı dikkatimi çekiyor. Sülük geldi diyor. Nereye gitmişlerdi ki? Düştüm ve sanırım kanalizasyonun olduğu bir yere düştüm ki dizim mikrop kaptı, günlerdir merhem, dezenfektan sürüyorum, bana mısın demiyor, babaannem sülükle yaralarını tedavi ederdi diyorum. Erkeklerden daha yaşlı olan, iki taneyi yaranın üzerine koy diyor. Diğer ikisini de yedek olarak al götür. Tanesi iki buçuk liradan toplamda on lira verip bir küçük şişe içine konulan sülüklerimi alıyorum, çantama atıyorum. Kendimi kalabalık hissediyorum. Amca sıkı sıkı tembih ediyor. Sakın diyor otel odalarında yapmaya kalkma, sonra kanı durduramazsın bak diyor. Tamam diyorum. Akşam Adıyaman, Kahta’da olacağım. Gene de şansımı denemeyi düşünüyorum. Bu küçük solucanımsıların ısırdığı yerden ne olur ki diyorum bir yandan da. İçim umutla doluyor. Sokağa çıkıyorum. Ben ve dört sülük kardeş aile olacağız bundan böyle. Kan kardeşlerim olacaksınız benim diyorum onlara. Kendi kendime dizim için yapmam gerekenleri tekrarlıyorum unutmamak için: “iki solucanı diğerlerinden ayır. Yaranın üzerine koy. Bırak emsinler iyice. Doyunca şişer ve ters dönerler. O zaman küle at ve sağ, eski formlarına dönsünler.” Nasıl sağacağımı düşünüyorum kara kara. Diğer kısımlar tamam da…

20171002_121937-01.jpeg

20171002_114835-01.jpeg

GAİA :

M.Ö. 300 civarında Büyük İskender’in generali tarafından kurulmuş bir antik şehir olan Zeugma’ya gidiyorum yine. Çoğunluğun Çingene olarak hatırlayıp adlandırdığı, müzenin gözbebeği ve kıymetlisinin yer tanrısı GAİA olduğunu söyleyenler de var. Gaia, mitolojide, içinden tanrı soylarının çıktığı ilk element olarak kabul ediliyor. Ben yine bakıyorum bakıyorum kadın olduğundan emin olamıyorum. Mozaiklerdeki diğer kadınlara hiç benzemiyor çünkü. Ağız kısmı olsaydı daha çok fikir sahibi olabilecekken, kalanlar baraj yüzünden sular altında kaldığından elimizdeki mozaiklerle idare edeceğiz bundan böyle. Küpesi, başındaki eşarbı, saçlarının büklüm büklüm oluşu, iri iri gözleri ve göz çukuruna bir hayli yakın kaşlarının ne anlama geldiğine bakarak hayal kurabileceğiz hakkında sadece. Biraz ürkek, biraz vahşi, biraz şaşkın bakıyor o gözler; ister bir kadına ister bir erkeğe ait olsunlar, Tanrı ya da çingeneye de.

20171002_135305-01.jpeg

DEVR-İ ALEM PARA MÜZESİ :

Zeugma dışında pazartesi olması itibariyle açık bulabildiğim ikinci ve tek açık müze “Devr-i Alem Para Müzesi” oluyor. Paranın tarihi var burada. Senin paran, onun parası, bilmiyorum kaçıncı Louis’ler, Elizabethler, ülkelerin, devirlerin, saltanatların, yaşanmışlıkların, bir zamanlar senin biriktirdiğin harçlıklarınla aldığın bir gazozun kaç paraya satıldığının, parasını verip aldığın bir çizgi romanın verdiği hazzın saklı olduğu bu kağıt ve madeni paralar arasında dolaşıyorum avlu içerisinde. Bol sıfırlı banknotlar ağaçlarda asılılar, albümlerde saklanmış kimisi. Eskiden yaprak koleksiyonu yapardık, pul koleksiyonu ya da, çizgi romanları fasikül fasikül alır ciltlettirirdik özenle. Bir adam Masumiyet Müzesi’ni kurdu bu vesileyle. Herkes bir şeyler biriktiriyor. Kimi insan biriktiriyor, kimi benim gibi atmayı seviyor. Esat Kaplan’sa para biriktirmiş. Ne paragöz adam demeyin sakın! Sormadım bu tutumluluk hali nereden geliyor diye. Bir gazeteci vardı içeride A.A. muhabiriymiş. Ahmet Ümit’ten başka ünlü olmuş Gaziantepli bir yazar tanımıyoruz diyor. Nedim Gürsel var, en azından Gaziantep doğumlu diyorum. Tanımıyorlarmış. Her neyse. On iki dile çevrilmiş kitapları vardır kendisinin. Sorbonne’da ders vermiş ya da halen daha vermekte tam bilemiyorum. Nereden bileyim kim nerede ne yapıyor? Ben bilmiyor, ben sadece diyor, uzaktan ama diyor, entelektüel ve hoş bir bey olarak tanımlıyor kendisini. Biraz Gürsel okumakta fayda var diyor.

Sokak aralarında dolaşıyorum. Çeşit çeşit yüzler çıkıyor karşıma. Bir fotoğrafınızı çekebilir miyim diyorum, hiç reddedilmiyorum. Sevindirici, ölsem onlar kalacak benden geriye, baktıkça anasınız diye. Sinagog’un bulunduğu sokağa getiriliyorum az evvel fotoğrafını çektiğim on bir numaralı evinin kapısının önünde oturmakta olan Firdevs kadının bir tanıdığı sayesinde. İçeride Metin Bey var. Fakat güvenlikten anahtarı bulması kolay olmuyor. Burası üniversiteye devredilmiş. Temiz görünmekle birlikte, rağbet edilmediği çok açık. Uzn zamandır tek ziyaretçisi benim sanki.  Geniş bir bahçesi var. Fakat daha çok bir sürü mezun vermiş bir okuldaymışım gibi hissediyorum. Son Yahudilerin gidişiyle, ıssızlaşmış burası iyice. Çok sesliliği, paletindeki renkleri birbirine bulaştırmadan, bulaştırsan da gökkuşağının renklerini ortaya çıkarabiliyorsan eğer, tek porsiyon Ali Nazik olmaktan kurtulursun(çok didaktik çook). Öte yandan en çok Suriyeli barındıran il olduğu söyleniyor Antep’in. Öyle ya da böyle insanlarını ve insanlıklarını çok sevdiğim bir şehir olmuştur benim için her zaman.

Bir an önce Adıyaman üzerinden Kahta’ya geçmem gerek. Vaktim kalmamış. Yolu ve süresini kestiremiyorum bir türlü, Sülüklerim çantamda, bavulum otelde. Zaten pet şişenin içinde çaresizce dönenip duran(dönenip diyorum evet, oldu ve de uydu da) üç yüz mililitre suyun içinde sıkışmış kalmış bu dört siyah sülüğü yanımda taşımaya karar veriyorum. Yeterince sarsıldılar zaten yavrucaklar. Bir de bavulun içinde karanlıkta gitmelerine müsaade edemem. Yanlışlıkla içmeyeyim de, tam temizlik olur yoksa bu vesileyle. İnsan kardeşini yutar mıymış, nerede görülmüş böyle şey!

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: