DETROIT

095E0E56-8DD4-405F-915D-8B84BDC03BA9

DETROIT :

”Nefret zamanlarında aşk daha kıymetli oluyor.”

“Birinci Dünya Savaşı öncesinde harekete geçirilen Büyük Göç yaklaşık altı milyon Afro-Amerikalı’yı Güney’deki pamuk tarlalarını terk etmesi için teşvik edecekti. Fabrikalardaki işlerin ve Kuzey’deki sivil haklarının cazibesiyle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra beyaz Amerikalılar, kendi göçlerini banliyölere doğru yaparak, kent mahallelerindeki para ve iş fırsatlarını da yanlarında götürdüler. 60’larda ırksal gerilim kopma noktasına geldi. İsyanlar, Harlem, Philadelphia, Watts ve Newark’ta baş gösterdi. Detroit’teki Afro-Amerikalılar, çoğunluğunu beyaz polislerin oluşturduğu, saldırganlığıyla bilinen devriye ekiplerinin gezdiği sokaklarda sıkışıp kalmıştı. Herkes için sunulan eşitlik fırsatı bir illüzyona dönüşmüştü. Bir illüzyon. Değişim kaçınılmazdı. Geriye kalan tek soru nasıl ve ne zaman olacağıydı.”

Nasıl oldu nasıl bitti diye uzun uzun anlatmadan önce filmin yönetmeni, filmin “kadın” yönetmeni Kathryn Bigelow’dan bahsetmek istiyorum kısaca. Irak saldırısını(sözlüklerde karşımıza çıkan manasının haricinde savaş, bence, kendi ülke sınırlarını korumak ve gözetmek için yapılır, yapılmalıdır, buna dış savaş denilemeyeceğinden sadece savaş denir, iç savaş dış olmayan savaştan farklıdır; ortada sınırlarını koruyup kollamak gibi kimi anlamlı nedenler de olmadığından ötürü Irak’a yapılan şeyin adı ne iç savaştır ne de dış, bir saldırıdır enikonu. Ortadoğu nere, Amerika nere derken, ne olacak canım uçakla on saat, füzeyle daha kısa sürer diyebilen içten pazarlıklı/çı iç sesimi tek yumrukla susturdum canım, merak etmeyin) savunan Cumhuriyetçi yönetmen için muhafazakar bakış açısına sahip olduğunu söyleyebiliriz. Bense halen daha Strange Days ile hatırlarım kendisini. Zor filmlerin ve bolca aksiyondan doğabilecek karmaşanın üstesinden kolaylıkla gelebildiğini düşündürtür her defasında. Setine, kalabalık oyuncu kadrosuna hakim, ne yaptığının ve işin sonunun nereye varacağının bilincinde olduğu izlenimi yaratır. Sevin sevmeyin, kimsenin yüzünü kara çıkartmaz, dört başı mamur bir filmi havada karada çeker, yapar, muktedirdir. Mazisinde üç yıl süren bir evlilik yapmış olduğu kişi mavi yaratıklardan oluşan bir de film çekmiş, büyük gemi ve büyük prodüksiyon seven, derin suların altına kafayı takmış James Cameron’dır. Kaldı ki Cameron’ın da özgüvensiz, sıradan bir kadınla evlendiğini düşünmek ihtimaller dahilinde dahi olamaz. Onlar evlenip ayrılmışlar habire filmler çekip, ara sıra Oscar almışlardır(oturduğum yerden bir anlığına da olsa Hollywood Reporter’a dönüştüğümü hissediyorum, fakat siz iyisi mi sabah kuşağındaki dedikodu kumkumalarını izleyin, sonra da koşarak gelin benim nadide yazılarıma konun).

6AD22681-7371-4254-93EC-962534C2D393

Film Amerika’nın Michigan Eyaleti’nin ülkenin beşinci en büyük şehri olan Detroit’te beş gün boyunca süren zenci ayaklanmalarında(bol bol zenci diyeceğim yazım boyunca çünkü zaman zenciye zenci dendiği zaman, Afro-Amerikalı desem her defasında yazması uzun sürüyor, siyahi hepsinden acayip) yaşananlar çerçevesinde Algiers Motel’deki ırkçı polisin sniper bulma dehşetini anlatıyor. İkisi beyaz kadın olmak üzere toplam dokuz kişinin maruz kaldıkları işkence dolu saatler ve sonrasında gelişen soruşturma, mahkeme süreci ve insan hayatlarının nereden nereye geldiğini gösteren iki buçuk saatlik yapım hareketli kamera kullanılarak çekilmiş olup bu haliyle belgesel bir tat veriyor aynı zamanda ve tüm bu anlatılanlar gerçekten yaşanmış bir zamanlar. Martin Luther King henüz hayatta ‘67 yazında. JFK’den sonraki başkansa Lyndon B. Johnson. Aralarında savaştan dönmüş bir arkadaşlarının da olduğu sırf zencilerden oluşan özel bir parti alkol ruhsatı olmadığı gerekçesiyle basılıyor ve tutuklamalar yapılıyor. İsyanın tetiğini çeken bu olaydan sonra, vitrin camları kırılıyor, dükkanlar yağmalanıyor. Vandalizm batı gettodan altı kilometre ötesine kadar yayılıyor. Haberlerde ateş edildiğine dair bazı raporlar kaydedildiğini, polisin ateş etme izninin olmadığını, zaten sayılarının da az olduğunu, onların da itfaiyeyi koruduğu söyleniyor. Michigan kongre üyesi ve Demokrat Parti adına isyancılara seslenen politikacı John Conyers de bu öfkeli kalabalığı sakinleştiremiyor. Değişimin bir gecede gelmeyeceğini ama yakında geleceğini, kendi mahallelerini mahvetmemeleri gerektiğini, yakıp yıkmanın bir cevap olmadığını söylüyor ama nafile. Ortalık savaş alanına dönmüşken, sözde sniperlar için eyalet polisini desteklesinler diye, ulusal muhafızlar giriyorlar devreye. Buluttan nem kaptıkları için de olası sniper çıkma endişesiyle sağa sola ateş ediyorlar. Filmin en can alıcı sahnesinde zenci bir kız çocuğu sokakta olan biteni öğrenmek için pencerenin önüne gelip merakla panjuru araladığında parlayan kurdelası ya da başka bir şey yüzünden zırhlıdan açılan ateş sonucunda vuruluyor daha ne olduğunu anlayamadan.

A5610AE6-A90C-4F35-B147-12324AC18B56

Detroit Burning: Photos From the 12th Street Riot, 1967

Filmin kötü adamları arz-ı endam ediyorlar devriye arabasının içinde. Burası Amerika olamaz, Afrika gibi, sokaklar yangın yeri diyor içlerinden biri. Ona göre tüm bunların kabahatlileri yine kendileri. Çünkü çok fazla yüz vermişler zenci halka. Sivil halka ateş etmeleri yasak olduğu halde, bir dükkandan elinde poşetlerle çıkan zenciyi sırtından vuruyor aralarında en gaddar olanı. Tehdit oluşturmayan bir hedefi vurmuş oluyor böylelikle. Bunlar şiddete eğilimli polisler ve Krauss ve Flynn, her şeyden önce bana Michael Haneke’nin Funny Games/Ölümcül Oyunlar’ındaki Peter ve Paul’ü anımsatıyor. Bütün dehşet evi andıran motelde yaşanıyor burada da. İsyanın başladığı günlerde tam da sahne almadan önce performansları ertelenen The Dramatics grubunun üyeleri kaldıkları moteldeyken yaşanıyor her şey. Polis ateş açıldığı ve aralarında bir sniper olduğunu varsayarak kızlar da dahil kim var kim yoksa duvarın önüne arkası dönük vaziyette dizdiriyor ve ölümcül oyun başlıyor. Kendi geliştirdikleri ve manyakça büyüttükleri bir çeşit sorgulama taktiği uyguladıkları şey. Aşağılayıp ara ara dövdükleri gençlerin her birini sırayla bir odaya kapatıp vurulmuş süsü veriyorlar. Onlar da can korkusundan çıtını çıkartamıyor. Fakat işler istedikleri gibi gitmiyor çünkü ortada bir sniper yok. Yok olan bir şeye de kimse var demiyor. Dövdükleri zenci gençlerden bir tanesine kızın pezevengi diyorlar, çocuk savaştan yeni dönmüş çıkıyor. Üstelik de Hava kuvvetleri mensubu imiş. Aralarındaki üçüncü kötücül polisse taktikten bihaber, vur dedikleri zenciyi vuruveriyor tereddütsüz. Kızlara fahişe diyorlar, kızlar aile terbiyesi alarak yetişmiş kızlar çıkıyor. Suçu atacakları bir kimse arayıp bulamadıkça batıyorlar. Ek cinayetler işler hale geliyorlar. Üç çocuğu yok yere vuruyorlar. Üstelik bütün bunların olma nedeni haset. İki beyaz kız onları değil, saçlarında afro sprey olan, kokan, derilerinin rengi siyah olan ve hiç durmadan sorun çıkaran bu yaratıkları seçmiş çünkü. Neden bizimle değil, onlarla yapıyorsunuz, bizim neyimiz eksik diye soruyor biri açık açık. O gün o motelde zencilerle beraber olan iki beyaz kız olmasaydı belki de işler bunca rayından çıkmayacaktı. Masum kanı akmayacaktı. Bu esnada dışarıda olaya müdahale etmek için gelen Michigan polisi, içeride Detroit polisinin çıldırmış gibi davrandığını ve terör estirdiğini öğrendiğinde sivil haklarını öne sürerek geri adım atıyor, davayı üstlenmiyor. Bakmadan olay yerini terk ediyorlar. Çocukların selameti bir avuç manyağın hoşgörüsüne terk edilmiş oluyor böylelikle. Öyle olmasa iki ölüm daha gerçekleşmeyecek halbuki.

Bu olayların yaşandığı gecenin ertesinde polis ilk fırsatta Dismukes’u tutuklayarak nezarethaneye koyuyor. Devletin gücü kolluk kuvveti dahi olsa ilk önce bir zencinin hakkından gelerek başlıyor işe. Bir günah keçisi seçilecekse eğer, yine ilk önce ötekinden seçiliyor. Mahkeme sonucu verilen kararsa polislerin lehine çıkıyor. Suçsuz bulunuyorlar. Polis şiddeti yargılanmıyor. Bazı insanlar işlerini yapan polislerin yargılanmasını istemiyor. Kazanan devlet oluyor. Ölen öldüğüyle kalıyor, aileleri hiç geçmeyen bir matemin içinde buluyorlar kendilerini. Müzik grubu ile sahne almak sevdası içerisinde olan Larry, bu yaşananlardan sonra çok başka bir halet-i ruhiyeye bürünüyor. Eski Larry yok artık çünkü. Motown kayıt için grubu çağırdığında, isteksizce söylüyor şarkısını. Grubu terk ediyor, beyaz insanlar için müzik yapmayı reddediyor, ısıtamadığı bir evde battaniyelere sarınıp sarmalanarak yaşıyor. Yaşananları hazmedemiyor bir türlü. En nihayet yakın bir mahalle kilisesinin koro şefi olmak üzere başvuruyor. Belki de bir yıldız olabilecekken, tüm fırsatları elinin tersiyle itiyor. Rahip ona fazla para veremeyeceğini, bu yüzden kulüplerde söylemesi gerektiğini öğütlediğinde, o tip yerlerin güvenli olmadığını ve polis bulunduğunu söylüyor. Korkudan, aşağılanmanın utancından, çaresizlikten kiliseye sığınmış olup The Dramatics yol alırken, kendisinin güvenli bir köşeye çekilmeyi tercih ettiğini görmüş oluyoruz. Larry Cleveland Reed halen daha kilise korosunda söylemekte olup, filmin prömiyerindekendisini canlandıran aktörle ve oyuncularla bir araya gelmiştir.

The_Dramatics_1967
The Dramatics

Yaşananlarla ilgili kesin bir ceza takibatı yapılmadığından, filmin tamamı katılımcıların hatıraları ve mevcut belgeler temel oluşturularak çekilmiştir. Bizler de Hollywood sayesinde ve yıllardır alışık olduğumuz şekilde Amerika’nın karanlık bir sayfasını daha iki buçuk saat süresince öğrenmiş bulunmaktayız. Kendi karanlık taraflarımızsa bir başka baharadır. Hollywood’umuz olmadığından, Hollywood’u olan Amerika’nın karanlık taraflarını izlemek zorundayız maalesef ki. Filme dair eleştiri konusu edilecek birkaç şey vardır elbette. Bunlardan ilki senaryosunu Mark Boal’un yazmış olduğu metnin arasına bir yerine sıkıştırılan ve bu kadar kötünün arasında elbet iyi polisler de vardır sahnesinde geçen diyaloglar olup, ikincisi de ev terörü esnasında kafası karışmış vaziyette sağdan soldan çıkan eli kolu bağlı, geceyi kazasız belasız atlatmak derdindeki Melvin Dismukes karakterinin pasifliğidir. Bunların dışında film başarılıdır, amacı neyse ulaşıp ulaşmayacağını da zaman gösterecektir. Kurgu olmadığını bildiğimiz konusunun etkisiyle motelde yaşanan gerilim bir hayli fazladır. Amerika’dan gelen ve filme karşı duyulan en büyük tepki ise tüm yapım ekibinin beyaz olmasıdır. Doğrudur, alayı beyaz tenlidir.

images

 

HIDDEN FIGURES – GİZLİ SAYILAR

images-28

HIDDEN FIGURES – GİZLİ SAYILAR :

“Birimizin gelişmesi, hepimiz için gelişmedir.” Dorothy

“İnsan hakları her zaman insani değildir.” Levi Jackson

“Ne zaman öne geçmeye çalışsak, bitiş çizgisini öteliyorsunuz.” Mary Jackson

“İki kişinin yarıştığı bir yarışta nasıl ikinci olduk?” Al Harrington

Gerçek olayların, bir kısmı kurgu olan karakterlerin olay örgüsüne dahil edilmesiyle hareketlendiği(şimdi reklamlar: küçük bir detayla hareketlendirilen objeler, kostümler, mekanlar ve de sıradan hayatlar; doğrudur dünyanın hiçbir şey üzerine bir ton gevezelik edebilen ve bunu da niye yaptığını bilmeyen çok gereksiz sayfasına geldiniz tek tıkla, hemen çıkın o frekanstan yoksa beyin ölümü çok daha erken gerçekleşebilir umduğunuzdan, çözümse…ne çözümü…ne çözüm ne de sözüm…tıpkı doğumun(şaşkın) ve ölümün gibi(bitik ve yenik, yenilmeyen çıkmadı şimdiye kadar hiç)…), altmışlı yılların başında tam da Rusya ile Amerika arasındaki uzay yarışı tam gaz devam ederken, hem ırkçılık hem de önyargıyla baş etmeye çalışan NASA çalışanı üç siyahi kadın karakterin iş hayatında olduğu kadar özel hayatlarında verdikleri mücadeleyi de iki saat gibi kısa bir süreye sıkıştırmayı başarıp, ucunu kaçırmadan, hiç açık kapı bırakmadan ama düz bir anlatımla, bol bol da seyirciye oynayarak ve bunda bile başarılı olmayı başararak tatlı tatlı anlatabilmiş bir hikayeye sahip “Hidden Figures”. Filmin yönetmeni olan Theodore Melfi’yi tanımıyorum, o da muhtemelen beni tanımaz ama fotoğraflarına bakıldığında kendisinin ve filmde de rol verdiği-tersi ise aldığıdır kendi yöntemleriyle-eşinin de beyaz olduklarını görüyoruz. O da ilginç. Filmin başında çok beyaz olan Ruth karakterini canlandıran Kimberly Quinn, filmin ilerleyen dakikalarında Katherine karakterinin sıkışıklığından etkilenerek en çok, azar azar kararıyor oturduğu yerde; belirtmekte fayda var burada gereksiz bir başka bilgiyi de. Bazen muziplikten kendini alamazsın ya. Almaya çalışarak yazmaya çalışacağım bundan böyle. Yoksa ipin ucu kaçmak üzere.

images-31

666109-970x600-1

Dehası öğretmeni tarafından fark edilir edilmez altıncı sınıftan sekizinci sınıfa tam bursla geçirilen küçük, gözlüklü, siyah kız çocuğu büyüdüğünde, kendisi gibi çeşit çeşit zekalara sahip iki samimi arkadaşı ile birlikte siyahların çalıştığı departmanda, sadece siyahlara tanınan alanlarda -ilk başta ve en mühimi WC-çalışıyorlar deyim yerindeyse dirsek dirseğe, edepleriyle. Bağlı bulundukları kurum NASA, yıllardan da 1961. Onlar gibi siyah ve beyaz bir sürü “kadın” personel var uzay programında çalışan. Sovyetler Birliği’nin uzaya fırlattığı ve böylelikle aleni bir gözdağı vermesiyle başlayan ve Sputnik 1, Sputnik 2 şeklinde bir başına ya da öldükten sonra dönüşü zaten hesapta olmayan kaniş cinsi Laika/Layka isminde sonradan Moskova yakınlarında anıtı dikilen bir köpekle başlayan uzay yarışına, NASA, biz daha iyisini içine insan koyar, sonra da sağ salim geri getiririz iddiasıyla dahil olunca çalışanlar açısından zorlu bir süreç başlamış oluyor. Kevin Costner’ın başarıyla canlandırdığı kurgu bir karakter olan Al Harrington her başarısızlıkta çalışanlarını fazla mesai ya da maaş kesintisiyle korkutuyor. Siyahlarsa zaten daha çok çalışıyorlar, daha az maaşa mahkumlar, bir beyaz gördüklerinde ekstra saygılı olmak zorundalar, beyazların el sürmediği ayrı bir kahve makineleri, beyazların girmediği ayrı bir yemekhaneleri ve ortak işeyemedikleri bir de tuvaletleri var. Biz NASA’da aynı renk işeriz diyerek bu ayrımı balyozla kıran Al Harrington’dan sonra ancak gerçeği idrak ediyor çalışanlar. Beklentilerini düşük tutmak nedir’in cevabı, bu insanların yazgısı imiş o dönemlerde.

190117
Octavia Spencer, Dorothy Vaughan rolünde

Yardımcı kadın oyuncu dalında Oscar adaylığı getiren Dorothy Vaughan rolüyle Octavia Spencer, yaş olarak üçlünün en kıdemlisi. Müdürlük için ne kadar başvursa da, üstlerinden ret cevabı alıyor her defasında. İsyanı, on yıldır çalıştığı kurumda işe hiç geç kalmadan, hiç hasta olmadan, hiç şikayet etmeden, kendisine verilen her işi zamanında ve doğru yapıp müdür sorumluluğu alsa da, müdürlüğe terfi edemeyişinden ve düşük maaşa talim etmek zorunda kalmasından. İki erkek çocuğunu yükselen siyah karşıtı eylemlere karşı korumaya çabalarken, diğer yandan da onları bilinçlendirmeye ve haklarını nasıl savunacaklarını öğretmeye çalışıyor. Kütüphanelerde bile siyahlar ve beyazlar için ayrılmış yerler var tıpkı otobüslerde ve mahkemelerde olduğu gibi ve elbette ki hep arka sıralar, arka koltuklar ve kütüphanelerdeki sınırlı sayıdaki kitaplar. Sokaklarda eylemler artarken, alınan tedbirler ve şiddetin dozu da artıyor. Kennedy ve Martin Luther King var alanlarda, duvarlarda ve de zihinlerde.

372156

images-29
Janelle, Mary Jackson rolünde

Moonlight’la birlikte bu sene bir diğer performansıyla izleyici karşısına çıkan Janelle Monae, Mary Jackson rolüyle NASA’nın ve Amerika’nın ilk kadın hava mühendisi olmak için Virginia’da sadece beyazların eğitim aldığı bir okuldan ders alabilmek adına mahkemeye başvurmak zorunda kalıyor. Zira NASA, kadınları mühendislik programına almıyor ve Virginia Eyaleti’ndeki hiçbir siyahi kadın beyazların lisesinde okuma şansına erişememiş şimdiye dek. Kocası, bana ve herkese rağmen diyerek mücadelesinde karısını destekliyor, başlardaki kendi tutumunu eleştirerek. Üstelik o da biri kız, diğeri erkek iki çocuk büyütmeye çalışıyor.

images-33
Taraji P. Henson, Katherine rolünde

Katherine Coleman Goble Johnson, ilki kızlık, ikincisi ilk, üçüncüsü ise ikinci kocasına ait soyisimlerine sahip, tüm bunlar bir yana beyin tümöründen ölen eşinden sonra üç kız çocuğu ve annesiyle birlikte yaşayan, matematik dehası bir kadın. İkinci eşi Albay Johnson’la tanıştıklarında NASA’da çalışmakta ve kendi payına düşen eziyeti çekiyor o da her şekilde. Bir NASA pardon bir oda dolusu önyargılı beyaz adamla ve onlardan daha da erkek, beyaz ve pek de dost canlısı olmayan Rose’la çalışıyor ilk başta. Günde birkaç kez siyahların gidebildiği tuvalette ihtiyacını giderebilmek için, ince topuklu ayakkabıları ve daracık eteğiyle yarım millik mesafeyi koşarak katediyor her dafasında kan ter içinde. Beyazlar onun dokunduğu kahve makinesinden içmemek için şahsına özel ve nispeten küçük bir kahve makinesi koyuyorlar kendilerininkinin yanına. Bilgiler kendisinden saklanıyor, bir Rus ajanı olabileceği şüphesiyle sorguya çekiliyor ve hep aynı sağduyusuz, önyargılı bakışlar karşılıyor onu birazcık ön plana çıkmaya çalıştığında. Çünkü Katherine, değiştiremeyeceği siyah bir tene sahip ve de en önemlisi bir oda dolusu adamdan daha zeki.  Bir rakip olarak görülüyor her fırsatta. Dehası olmasa o odada bir dakika fazla kalması mümkün görünmüyor.

“Senin işin ne biliyor musun Paul? Bu dahiler arasındaki dahiyi bulmak. Hepimizi yukarı çıkarmak. Zirveye ya hep birlikte çıkarız ya da hiçbirimiz çıkamayız.” Al Harrington’dan cinsiyetçi ve ırkçı ama sonradan kahveci güzeli olan Paul Stafford’a cevap

images-37

images-24

Tüm bunlar yaşanırken hesap makineleri ve personel alımı yerine, IBM iş hayatında iyiden iyiye rol çalmaya başlıyor. Bu arada 1.57 cm. boy uzunluğuna sahip Rus kozmonot Yuri Gagarin 1961 yılında Vostok uzay arcıyla uzaya çıkarak, dünya yörüngesinde turunu tamamlıyor. Bundan tam 23 gün sonra da New Hampshire doğumlu deniz kuvvetleri mensubu Alan Shepard’da ikinci insan fakat ilk Amerikalı oluyor yıldızlara değen. Tarihler 20 Şubat 1962’yi gösterdiğinde de John Glenn en nihayet dünya yörüngesindeki ilk Amerikalı olarak uzay ve NASA tarihine geçiyor.

Sonuç olarak NASA’sı tasası derken Amerikan tarihine, Amerikan sivil havacılık tarihine ve Amerika’nın her türden insanlarının haklarının mücadelesinin tarihine hem de tarihler eşliğinde iyice hakim olmaktan mest olmam gerekirken, hüzünleniyorum sadece oturduğum yerde. Alem uzaya gitmiş fi tarihte, aradan geçmiş altmış yetmiş sene, biz daha Sabahattin Ali’nin hayatını bile filme çekememişken, Tübitak onaylı ”nolur bir salavat da sen çek” projesiyle yetinmek zorunda kalmaktan ne duymak ne hissetmek gerektiğini bilemiyor insan. Yüz, yüz elli yıl kadar geriye gittik son on, on beş yıl sayesinde. Sadece üç “Amerikalı” oldukları için, üç siyah kadının adının da tüm dünyada duyulmasını sağlayan Amerikan sinema endüstrisinin gücünün karşısında kendimi pire gibi hissediyorum bir kez daha sadece.

Filmin güçlü bir başka özelliğine gelince, seçilmiş bu üç kadının sonu zaferle biten bireysel mücadeleleri hep başrolde. Mary Jackson gitmeden önce çok iyi hazırlandığı mahkemede, yargıcı tatlı tatlı ikna ederek, akşam derslerine katılmaya hak kazandığında bahçede topuklarının üzerinde sevinçten ve gururdan zıp zıp zıplarken ve içi içine sığmazken aynı duygu size de geçiyor. Önyargılara teslim olmadan ve de pes etmeden ulaştılar hem kendileri hem de dünya için çok önemli hedeflerine. Geçen sene Oscarlar ne kadar da beyaz derken bu sene oyunculuk dallarında ve ana dallarda birçok adaylık alan filmlerdeki hikayelerde seslerini duyurup, ödüllere kavuşabildiler nihayet. Bu arada dünya ya da Amerika daha iyi, daha güzel bir yer olabildi mi? Herkes bildiğini okumakta nihayetinde. Trump, Pentagon’a elli dört milyar dolarlık savunma bütçesi artışı verdi bile. Öte yandan Ashgar Farhadi ikinci defa bir İranlı olarak kendi tercihi olup, gelmemeyi seçmiş olsa bile Oscar’ını aldı bir kez daha ”Satıcı” filmiyle. Şans, kader ya da adı her neyse doğru zarlar önemlidir her seferinde. Özellikle de ucunda adını tarihe yazdıracak önemli bir olay var ise.

Oyunculuklara gelince beyaz kısımlarda görülen rol çalmalar bir adım öne çıktı benim gözümde. Kevin Costner-bu adama altmışlı yıllar hep yaramıştır, bir de Kızılderili halkı-başta olmak üzere, Kirsten Dunst ve Jim Parsons var diğer yan rollerde.

downloadfile-2

 

JACKIE

 

images-7

JACKIE :

“Geleneksel olmak için zaman gerekir.” Jackie

“Hayattan geriye güçlü kalan tek şey gelenektir.” Jackie

“İnsanların geçmişe ihtiyacı vardır. Geçmiş onlara güç verir.” Bill Walton

“Acımızı ellerinde oyuncak etmek istiyorlar.” Jackie

“Onunla yürümeliyiz, bu son şansımız.” Jackie

“Bazen tek başına ıssız bir yere gider ve şeytanın kendisini cezbetmesine müsaade ederdi. Ama hep bize döndü, sevgili ailesine; ve ben sigara içmem.” Jackie

“İnsanlar peri masallarına inanmak isterler. Ben bir sayfada yazılan kelimelerin onu yanımda durmuş o adamdan dahi daha gerçekçi yapacağına inanıyorum.” Jackie

Ortalama puanı ve kimi eleştirmenlerin ve izleyicinin vasat olarak değerlendirdiği filmin yorumlarını bir kenara bırakarak izlediğimde, beni hayli şaşırtan ve de çok beğendiğim bir yapım oldu “Jackie”. Bunun birçok nedeni olabilir; mesela filmi vasat bulanları ben vasat buluyor olabilirim-bu durumda onlar da beni filmi çok beğendiğim için vasat bulabilir, her şey mümkün olabilir- ya da herkes az beğendi, ben neden az beğeneyim, ben daha çok beğenip bir orjinallik yapayım içgüdüsüyle yaklaşmış olabilirim, olabilirim de olabilirim ama kesinlikle net değilim. Pablo Larrain’e olan sempatim de ağır basmış olabilir ama o da mümkün değil. Bir film iyi mi kötü mü diye yönetmeninin kim olduğundan bağımsız olarak değerlendirilmelidir-netliğim bilgiçliğimden geliyor olamaz mı, olabilir, her şey mümkün olabilir; söz konusu duygularsa eğer reaksiyonlar elbette ki kişiden kişiye değişebilir-. Biyografi düşkünlüğüm var mıdır? Özellikle değil ama arka planda tarihin bilmediğiniz ya da unuttuğunuz bir kesitinden ufak çapta da olsa bilgi sahibi olabilirsiniz sayelerinde ve bu da merak duygunuzu körükleyebilir ve sizi araştırmaya itebilir çünkü anlatılanlar kurgu değildir. Peki biyografik olmayan bir filmin dönemin ruhunu anlatan arka planı yok mudur? Vardır elbet ama birebir yansıtmayadabilir, ödevi de değildir. Ödev diye film mi çekilirmiş? Ne için, kim için film çekilir sorusunun cevabını vermem yakışık alabilir, almayadabilir. Biz en iyisi eleştirmenleri ikiye bölen filmimize dönelim yoksa tuhaf düşüncelerle dolu kafamla kafanızı daha beter karıştırabilirim. İyisi mi işte size “Jackie”:

images-5

Her şey bitmişken başlıyor film. Kırk altı yaşındaki JFK hiç afsız başına ve boynuna isabet eden kurşunlarla beyninin bir kısmı parçalanmak suretiyle olay yerinde anında ölmüş ve cenazesi Arlington Ulusal Mezarlığı’na büyük bir seremoniyle gömülmüş bile. Aradan çok uzun zaman geçmeden Billy Crudup’un eşsiz mimiklerle hayat verdiği bir gazetecinin röportaj yapmak üzere Jacqueline Kennedy’nin kapısını çalmasıyla Massachusetts, Hyannis Limanı’ndaki Kennedy’lere ait sayfiye evine misafir oluyoruz beraberinde. Daha kapıyı açar açmaz içine sindiremediklerini sıralıyor teker teker yaslı dul. Konuşmalarının çerçevesi çizilmiş oluyor böylelikle; yani JFK’in nasıl anılmasını istediği üzerine şekillenecek olan konuşmaları. Kocasının, yaptıklarının ve anılarının unutulmaması en büyük gayesi. Zamanında CBS kanalı için Beyaz Saray’a tur düzenlemiş ve bunun bir amacı olduğu düşünülmüş hep. Nesnelerin ve eşyaların insanlardan daha uzun ömürlü olduğunu ve bu şeylerin tarih, kimlik ve güzellik gibi önemli düşünceleri temsil ettiğini düşünen Jackie, bunu televizyonlarının karşısındaki milyonlarca Amerikalı izleyici için yapmış olduğunu söylüyor. İnsanların pek bilmediği huyundan bahsediyor. Kitap okumak ve okudukça da artan merakı. Bir şeyin yazılı olmasının onu gerçek yapıp yapmadığı tartışma konusuyken, televizyon sayesinde artık insanların her şeyi kendi gözleriyle ve tüm çıplaklığıyla gördüğünden bahsediyor. Tarih yazmak, yapmak kadar mühimken; yazan, yapana sadık kalmazsa eğer, değişmeyen hakikatin insanlığı şaşırtacak bir mahiyet kazanması içten bile değil diyen Atatürk’ün sözlerini çağrıştırıyor. Gözlerimizle gördüklerimiz ve ileriki nesillere miras kalan görsellik unutulmaması bir yana, anın değişmezliğini koruyor nesilden nesile aktarılan bir mirasmışçasına. Filmin bir kısmında Natalie Portman’ın canlandırdığı Jackie bize sarayı gezdiriyor uzun uzun. Yayını orijinal haliyle izleyip, Jackie ile Portman’ı karşılaştırdığınızda Portman’ın mimiklerde ve konuşmalarında ne kadar başarılı olduğunu ve üzerinde uzunca bir süre çalışmış olduğunu anlıyorsunuz. Bu kez yapımcı koltuğuna oturan Darren Aronofsky, Portman’ı gene Oscar’a taşır mı bilemeyiz ama kendisi bu filmde Black Swan’dekinden daha da başarılı. Natalie Portman yok, Jackie var sadece.

natalie-portman21

Jackie, Saray’ın gördüğü üçüncü en genç eş olarak suikast esnasındaki şaşkınlığı geçtikten sonra cenazenin nasıl olması gerektiğine dair güvenlik nedeniyle sık sık fikir değiştirmek zorunda kalmış olsa da, son derece mantıklı kararlar verip, aynı zamanda metanetini korumayı başarabilmiş. Kimine göre bir gösteriye dönüşen cenaze alayı ile birlikte hemen yanıbaşında da çok sevdiği Bobby ile beraber sekiz blok yürümüşler sükunet ve siyahlar içinde. Çocukları ise zırhlı arabanın içinden eşlik etmiş onlara. Yıllar yıllar önce, Oliver Stone’un çekmiş olduğu JFK’de ayrıntılarıyla anlatılan suikast, tetiği çektiren el ve derin devlet mevzuları üzerinden olaylar işlenmişti. Bu kez bir başka yönetmen farklı bir bakış açısıyla, kederli eşinin gözünden anlatıyor yaşananları. Kendisinin neler çektiğini görüyoruz. Hareketli kamera bir an olsun peşini bırakmıyor. Geriye kalan iki babasız çocuğun varlığını göstermek suretiyle empati kurmamızı, dolayısıyla işin bir de bu boyutunu görmemizi sağlıyor. Biliyoruz ki bu tip suikastlerde tetiği çeken el de kolaylıkla yok edilir tıpkı masum olduğunu haykırsa da, suikastten iki gün sonra kendisi de bir süre sonra yargılanma aşamasında kanserden ölecek olan bir başka mahkum tarafından öldürülecek olan Lee Harvey Oswald gibi. Bu ve benzeri durumları Sabahattin Ali’den, Uğur Mumcu’ya ve de günümüze dek pek çok defalar görmekte olduğumuz ülkemizde pek de yadırgamaz olduğumuz ve artık yazık ki normal karşıladığımız bir olgu haline gelmiş suikastlerde ölen ölüyor da, bir de geriye kalanlar  ve her şekilde mağdur olanlar var. Bilinçli ailelerin çocukları ve vakur kalmayı başarabilen eşler seviyeli bir öfke içinde yaşamaya çalışıyorlar, en azından ben öyle olduklarını tahmin ediyorum. Yoksa insan nasıl dayanır haksızlığın böylesine? Jackie’de aynı soruyu sorup duruyor kendi kendine ve nihayet bir rahiple paylaşıyor içinden yükselip gelen öfkeyi. Gazeteci, Jackie’ye Kennedy’lerin bir parçası olmak nasıl bir duygu diye sorduğunda, JFK’in durumunu özetliyor kısaca: abisini savaşta kaybeden Kennedy, onun gibi savaşa katılıp bir kahraman olarak dönmüş olsa da, insanlar önyargılar içinde onun refah ve ayrıcalıklarla dolu bir dünyaya doğmuş bir erkek çocuğu olduğunu görmüşler sadece. Kendi düşünceleri uğruna her şeyi feda etmiş adamın düşüncesi ise milletine hizmet etmekmiş. Suikastten beş yıl sonra sivil haklar mücadelesi veren avukat ve senato üyesi, aynı zamanda başkan adayı iken sürdürdüğü kampanyalar esnasında Robert “Bobby” Kennedy de(RFK olarak bilinir) benzer bir suikaste kurban gidince doğruluk ve dürüstlüğün aile bireylerinin şiarı olduğunu ve her birine ayrı ayrı çok yazık olduğunu düşünmeden edemiyor insan. İşte Kennedy olmak böyle bir şey. Bir çeşit uğursuzluk var üzerlerinde nesilden nesile geçen.

images-8
Filmde Kennedy’lerin iki yıl, on ay ve iki gün süren başkanlığı döneminde sanatla ve sanatçılarla olan bağları ve görkemli partiler söz konusu olduğunda, bir sosyete kızı olarak görülen Jackie’nin aynı zamanda entelektüel altyapısı ve mükemmelliyetçiliği de ortaya çıkıyor. Filmde belirtilmese de Jackie, George Washington Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Fransız dilinde okumuş ve medya tecrübesi var. El yazısını beğenmediği gazetecinin aldığı notları teker teker okuyor, beğenmediği yerlerin üzerini çiziyor. Zevk sahibi ve koleksiyoner aynı zamanda. Eskinin değerini bildiğinden bir zamanlar eşiyle beraber açık arttırmayla satın aldığı Lincoln’e ve eşine ait olan özel parçaları yatak odalarında kullanıyorlar. Yine yatak odalarındaki Lincoln ve eşine ait resimlerle bir yandan onlara duydukları hayranlığı dile getirirlerken, diğer yandan da benzer bir kader döngüsünde birleşiyorlar bir zaman sonra. Lincoln’ün dulu olarak adlandırdığı Mary Todd Lincoln’ün kocasını kaybettikten sonra parasız pulsuz kaldığını, sırf başlarının üzerinde bir çatı kalsın diye teker teker eşyalarını satmak zorunda kaldığını hatırlıyor kalabalığın ortasında. Aynı anda Kennedy ailesi kadınları cenazenin aile arsasına gömülmesi için baskı yapmakla meşguller başında. Halbuki son sözü söyleyecek tek kişi var, o da Jackie. Onun da Kennedy’nin duluna dönüşmesi beklenirken, hiç öyle olmuyor. Kendine özgü tarzı, herkesin sözünü dinleyip dinleyip en sonunda kendi kararını verişi, saçıyla, kıyafetleriyle bir moda ikonuna dönüşümünü dolayısıyla birinin dulu değil de “Jackie” oluşuna tanıklık ediyoruz ve tüm bunları çok çaba sarf etmeden yapıyor, zaten kendi de ne yaptığını bilmiyor o anlarda ve her şey öngörülemez bir planın parçasıymışçasına kendiliğinden oluveriyor. Çocuklarının okul masrafını çıkarmak, kendine yeni bir hayat kurmak için hesap yapmak zorunda hissediyor kendini bundan böyle. Travması bir yana bir de bunları düşünmek zorunda kalıyor. Yeni başkan, eski başkan yardımcısı Lyndon Johnson ve eşi daha uçakta başkanlık yemini edip birbirlerini kutlarlarken bir köşede duruyor çaresiz çaresiz tıpkı bakıldığı evden atılan yavru bir kedi gibi. Az evvel kucağında ölen kocasının simsiyah tabutunun başında şaşkın şaşkın oturuyor. Ona üzerini değiştirmesini söylediklerinde şiddetle reddediyor. Herkes görsün istiyor ne çektiğini. Odasında yalnız kaldığı ana dek kocasının kanı üzerinde başında, ipek çoraplarında, pembe takımında onunla beraber yaşıyor. Banyoya girip içlerinde kocasının kanı ve deri parçalarının olduğu tırnaklarını törpülüyor çılgınca. Ağlaya ağlaya çıkartıyor kanlar içindeki ipek çoraplarını. Duşa girdiğinde başından akan kanlar sırtına iniyor. Onlar kocasının kanları. Natalie Portman’ın ayna karşısında gözleri ağlamaktan kanlanmış, yüzündeki kanları silmeye çalıştığı ve bağıra bağıra ağladığı yakın plan sahnede özellikle, kadının neler çektiğini, ne kadar çaresiz kaldığını anlıyoruz. Bu senenin en iyi, en özel, en akıllarda kalıcı sahnelerine imza atmış bir yandan başarılı oyuncu. İnsanın içi parçalanıyor izledikçe. Hepimizin bir şok anında sevdiğini kaybettiğinde ya da kaybetmek üzereyken hıçkıra hıçkıra ağladığı bir an vardır muhakkak-yok demek, duygular alındığında öyle olur bazen ya da insanlığını kaybettiğinde-. Gerçekten mi yok?

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

İşin bir diğer acıklı olan yanı ise ne kocasının ne de kendisinin tüm bunların kendi başlarına geleceğini hiç düşünmemiş olmaları. En azından bu şekilde. Her şey iyi gidiyormuş onlara göre. Böyle bir zamanda ona teselli veren tek isim kayınbiraderi Bobby oluyor ve yemin töreninin Teksas’ta olmasını istediği için hedef gösterilmekten ötürü dertli o da kendince. Jackie, Bobby, ortalarındaki tabutta da JFK, cenaze aracının içinde giderlerken Jackie’nin şoföre yönelttiği soruyla bizler de Lincoln ve JFK haricinde iki Amerikan başkanının daha öldürülmek suretiyle yok edildikleri gerçeğini öğreniyoruz. James Garfield ve William McKinley, her ikisi de suikaste kurban giden iki başkanın isimleri belki kendi ülke vatandaşları tarafından biliniyor olsa da, adını yeni gelen nesillere taşıyacak olan rüzgar kapılarını çalmamış anlaşılan. Her zaman sevgiyle ve hep iyi düşüncelerle hatırlanacak olan Lincoln ve JFK var sadece. Ben size bunlar iyi, diğerleri kötü demiyorum, sadece ananları pek yok diyorum ya da hatırlayanları.

images-13

Bobby’nin tavsiyesi üzerine bir limuzinin içinde başlayan bilge rahiple konuşmalarında, Tanrı’nın zalim olduğundan yakınan Jackie’yi uyarmak zorunda hissediyor yaşlı adam, yoksa kederli başını Tanrı’yla daha çok belaya sokacağına dair. Bizlerse görüyoruz ki, dinler, mezhepler, yüzyıllar, ülkeler, kıtalar ve insanlar değişse de bazı şeylerin asla değişmiyor, değişmeyecek de. Avutan taraf itaatkar olmaya ikna ediyor karşı tarafı, aksi halde ters giden şeylerin daha da ters gideceğine bağlıyor durumu daha da güçleştirmemek için. Peki Tanrı neydi? Tanrı sevgiydi. Tanrı neredeydi? Tanrı her yerdeydi ve sonsuz bilgeliğiyle herkese bir görev vermişti, çekebilecekleri kadar acı ve sonunun ne zaman, ne şekilde geleceği bilinmeyen bir vade. Jackie ise küskün ve öfkeli ona karşı. Tanrı madem her yerdeydi, o zaman Jack’i öldüren merminin de içindeydi ve günlerini gizlenmekle geçiriyordu, ortaya çıkmak yerine. Aynı Tanrı, onun iki küçük çocuğunu, daha da bir sürü küçük çocuğu babalarından mahrum etmekteydi. Daha da ötesi içi boş vaatlerle dolu cennetinin başında beklemekteydi. İnancının yanında hayatını da sorgulayan Jackie, teki ana rahminde, diğeri doğumundan otuz dokuz saat sonra ölen iki çocuğunun kaybını sorguluyor önce. Sıradan hayatlar yaşayan ve öyle de adamlarla evlilik yapan kadınlara gıpta ettiğini, kendininse gözü açık uyuduğunu söylüyor. Saf saf itiraf ediyor en nihayet, cenaze merasimiyle ilgili tüm ihtişamın kocasını onurlandırmaktan çok, kendini avutmak ve meşgul etmek için kendi tasarısı olduğunu, bir sahnede belirttiği gibi bu durumun iş edindiği bir planlama olduğunu ve de her gün her sabah uyandığında ölmek istediğini. Son olaraksa birlikte yaşlanmayı ve çocuklarının büyüdüğünü beraber görmelerini istemenin çok fazla şey olduğunu yeni yeni anladığını. Şimdiye kadar görev almış Abd başkanları arasında Roma Katolik Kilisesi’ne mensup yegane başkanın JFK ve dolayısıyla ailesi olduğu bilgisini de burada belirtmek gerekiyor sanırım. Konuşmalarında sıklıkla Roma ve Yunan tarihinden örnekler veren ve genel olarak tarih okumayı seven JFK, tıpkı Kral Arthur ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri gibi dünyayı kurtarmak için idealleri olan ve bunun için mücadele veren, yeri başka başka şekillerde doldurulacak olsa bile bir başka Camelot’un olmayacağını söyleyen Jackie ve beraber yapacakları tüm işlerin yarım kaldığını söyleyen Bobby rolündeki Peter Sarsgaard’ın çaresizliği çıkmıyor akıllardan.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Filmi giriş, gelişme, sonuç diye ayırmak bir yana, çok akılcı bir tercihle kesitlerle anlatımın yeğlenmiş olduğu görülüyor. Başlarda birbirinden bağımsız görünen bu sahnelerin son derece mantıklı bir kurguyla ilerlediğini görüyoruz. Gazeteciyle Jackie’nin evin çeşitli bölümlerinde geçen diyalogları, Jackie’nin ilk defa sarayın kapılarını açıp televizyoncular vasıtasıyla uzuun uzuun bu masa, bu sandalye bu da peçete som altından işleme diye anlattığı, kısaca halka burası sizin de eviniz dercesine gösterdiği sahneler, suikast sonrasında uçakta, Beyaz Saray’da yaşananlar ve cenaze korteji yürüyüşü, Jackie’nin bir başına kaldığında veya Bobby’le bir araya geldiklerinde birbirlerini mutsuz eden itirafları, öfke patlamaları, Jackie’nin rahiple konuşup içini döktüğü, nasihat aldığı ve bu vesileyle aralara serpiştirilen beş çok önemli sahne, suikastin apaçık işlendiği sahne ve Jackie’nin en mutlu günlerimizdi dediği saray günlerinden geriye kalan “küçücük, parlak bir an” olarak bir partideki yanak yanağa dansları. Tüm bu parçalı anlatımsa kurgusal anlamda filmi değerli, olayları ise daha anlamlı kılmış ve güç vermiş. Başına oturup izlemeden önce çok nazlanıp, tıpkı benim gibi bir parça burun büyüklüğü ile yaklaşacağınız, bu sene Larrain’den Neruda varken Jackie de kimmiş, biri şair diğeri JFK’in dulu diyeceğiniz ama sonra sonra fikrinizi değiştirecek çok önemli anlar yakalayacağınız, yakalayamazsanız da eğer bu satırlara kadar okuyup yazık oldu yüz dakikama, lanet olsun sana deyip, şahsıma ve yakınlarıma ettiğiniz küfürleri kabul etmekten başka çarem olmayacaktır şu aşamada, canınız sağ olsun. Daha da ne denir ki?

-Jacqueline Kennedy Onassis’i nasıl bilirdiniz?
-Tayyörlerinin içinde zarif ve narin bir hostesi andırırdı.
-Önceliğim fiziksel özellikleri değildi.
-JFK’den sonra gidip Yunan armatör Onassis’le evlenmesini içime sindirememiştim.
-Annem gibi konuştun. Önceliğim medeni hali de değildi bu arada.
-Bak annen de sindirememiş
-Annem seksen yaşında.
-Allah daha çok versin.
-Konumuza dönebilsek.
-Kişiliği hakkında bir fikrim yoktu ki. JFK’in karısı, iki çocuk annesi, bir de Marilyn kısmı var tabii. Kaldı ki filmde bahsettiği şeytanlardan biri de o olsa gerek.
-Bilmiyorum film Jackie’yi anlatıyor, Monroe’yu değil.
-Ağzımdan duymak istediğin şey Jackie’yi sevip sevmediğimse eğer, sevdiğimdir. Çok da üzüldüm yaşadıklarına. İki çocuğu yaşamamış. Yaşayanlarsa yetim olarak büyüyecekler. Film süresince ne zaman ki şoku bir parça atlatıyor, ben ne olacağım demeye başladığını görüyoruz. Bir günde eski ve dul bir başkan eşine dönüşüvermek kolay değil ki. Kaldı ki kocan bir suikast sonucu mutlak ölüm için özellikle baş ve boyun bölgesi hedef alınmak suretiyle öldürülüyor, otopsi yapılıyor, olay herkesin gözü önünde cereyan ediyor ve sen bir arabanın içinde, kucağında kafası dağılmış kocanla en yakın hastaneye götürülüyorsun. Kafasından koparak üzerine düşen parçanın rengini hatırlıyorsun. Bir gece yatıp, bir sabah uyanamamak yok bu anlattıklarımda. Kısa bir zamanda tüm hayatın alt üst oluyor. Hiç tanımadığın adamlar eşyalarını toplamaya koyuluyorlar evin dediğin ama aslında sana ait olmayan bir yerden. Ne gideceğin yer belli, ne de geleceğin. Bir kocan vardı, artık yok. Sıradan bir adam olmaması da cabası. Başkanla evlenme derken haklıymışsın Jackie. Bir de can havliyle arabanın arkasından gitmeye çalıştığın anlar var, kocanın kafası ikinci gelen kurşunla dağılmışken. Koruma bir kartal gibi aracın arkasına tutunarak, ivedilikle hastaneye gitmeleri emrini veriyor şoföre. Sağduyusuyla senin arabadan çıkıp nereye gittiğini bilmeden sağda solda çığlık çığlığa koşturmanı engelliyor.
-Ne iş yaptığın önemli değil, o işi iyi yapıp, en iyi olman mühim lafına geliyoruz bir kez daha. Koruma mantıklı bir kararla bir arada kalmalarını sağlayıp toparlayabilmiş hepsini, biri ölü, biri yaralı, biri de firardayken.
-Aynen öyle. Bir de bazı kadınlar bir erkekle tamamlanmış hissederler kendilerini. Jackie’nin her defasında şeytana uyup uyup dönen kocasını affettiği anlaşılıyor ama yalnız bir hayat düşünemiyor. Etrafındaki insanlara bana ne olacak, çok korkuyorum derken, ona çok genç olduğunu ve önünde uzun bir yaşam olduğunu söylüyorlar, John Hurt’ün canlandırdığı bilge rahip ve Greta Gerwig’in canlandırdığı Kennedy’lerin özel sekreteri Nancy Tuckerman da dahil olmak üzere.
-Greta Gerwig bana Gülse Birsel’i çağrıştırır nedense.
-Olabilir. Çağrışımlar için neden bulmak zorunda değiliz.
-Değiliz, değil mi?

 

FENCES – ÇİTLER

images-7

FENCES – ÇİTLER :

“Bazı insanlar insanları uzak tutmak için çit inşa ederler. Diğerleriyse insanları içerde tutmak için.” Bono

“Sen hala bir hiç’i kovalıyorsun. Hayat sana bir şey sunmaz. Sen kendin kazanırsın.” Troy Maxson

“En az ihtiyacı olan hep daha şanslı oluyor.” Rose Maxson

”Bir tohum ektim, izledim ve dua ettim. Çiçeklensin diye bekledim. On sekiz yıl sonra anladım ki toprak kayalık ve kıraç. O tohum hiç çiçek açmayacak.” Rose Maxson

Fences, aynı zamanda Oscar’lı oyuncu Denzel Washington’ın yönetmenliğini yapmış olduğu üçüncü uzun metraj çalışması. Filmin uyarlanmış olduğu Tony ödüllü oyunun senaryo yazarı Tony Kushner’ın adı sadece yürütücü(tamam tamam idari) yapımcı olarak geçmekle beraber, biraz da 2005 yılında aramızdan ayrılmış olan siyahi yazar “August Wilson”ı onurlandırmak adına bu şekilde düşünülmüş anlaşılan. Pittsburgh doğumlu yazar ise daha önce yine beyazperdeye uyarlanmış olan “Piyano Dersleri”nden sonra “Çitler” ile de drama dalında iki defa Pulitzer ödülüne layık görülmüş; başka başka oyunlarıyla kazanmış olduğu daha da birçok ödülün yanında. Ölümü “Siyahi Amerika’nın Tiyatrosunun Şairi 60 yaşında öldü” başlığı altında duyurulmuş yazılı basında. Hayat hikayesine vakıf olduğunuzda oyunlarındaki paralellikler çıkıveriyor karşınıza. Alman asıllı, beyaz, fırıncı, çok içen, sinirli mizaca sahip bir baba ve Afro-Amerikalı bir annenin altı çocuğundan biri olarak gelmiş dünyaya. Irkçı yaklaşımlar yüzünden yarım bıraktığı eğitimini kendi başına kütüphanelerde geçirdiği saatlerle doldurmuş kolaylıkla. Yirmi yaşında şair olmaya karar vererek “Black Power” hareketinden esinlenip 1968 yılında bir grup şair arkadaşıyla birlikte bir tiyatro atölyesi ve sanat galerisi kurmuşlar. Hiç tecrübesi olmamasına rağmen hem reji yapmış hem de aktör olarak rol almış. Wilson 1999 yılında verdiği bir röportajda en çok etkisi altında kaldığı 4B’den bahsediyor. İlki ve en önemlisi olan Blues, Jose Luis Borges, oyun yazarı Amiri Baraka ve dördüncü olarak ressam Romare Bearden. İki B daha ekliyor bu harikulade dörtlüye; her ikisi de Afro-Amerikalı olan yazarlar Ed Bullins ve James Baldwin. Hollywood 1990 yılında Fences’ı filme çekmek istediğinde, yazar, siyahi yönetmen konusunda diretiyor ve proje ancak 26 yıl sonra tıpkı istediği gibi siyahi bir yönetmenin elinde hayata geçiriliyor. Üstelik Broadway’de sergilenen oyunun tüm kadrosu olduğu gibi yer alıyor filmde.  Ve biliyorum ki filmin yönetmenindense, yazarı Wilson’la neden bu kadar uğraştığımı düşünmektesiniz ama neticesinde bu bir oyun uyarlaması ve filmi izlerken, film yönetmenindir ilkesinden uzaklaşıyor insan oyuncuların her zerresiyle oynadığı sahneleri izledikçe. En iyi yardımcı kadın oyuncu dalında almış olduğu Altın Küre ve olası Oscar’ını sonuna kadar hak ediyor Viola Davis. Yüz olarak binlercesini bulabileceğiniz bir rolde, akıl almaz bir performansla çıkıyor izleyicinin karşısına. Bu senenin Isabelle Huppert’le birlikte farklı çizgilerde, eline su dökülemez performanslarını sergilemiş oluyorlar benim gözümde. Gene yönetmeni es geçtiğimi düşünebilirsiniz ama Paul Verhoeven ve Denzel Washington olmasaydı da ne “Elle” ne de “Fences” olacaktı ve ikisi de birbirinden farklı kulvarlarda, apayrı dertleri olan ama çok güçlü filmler olarak kaldılar akıllarda.

downloadfile-1

Bir çöp kamyonunun arkasında bir yandan işlerini yaparken, gevezelik etmekten vazgeçemeyen iki adamdan daha geveze ve daha siyah görüneni çöp arabasının şoförlüğüne terfi olmak peşinde anlatıyor da anlatıyor filmin başladığı ilk anlardan itibaren. Hep beyazların şoför, kendilerininse çöp toplayıcısı olmasından yakınıyor. Beyazların araba sürme yeteneklerinin daha üstün olmadığını söylüyor. Olayların geçtiği yer ve zaman Ellilerin Kuzey Amerika’sında açık açık belirtilmese de Pittsburgh’daki bir evin çitleele çevrili arka bahçesi çoğunlukla. Troy Maxson rolündeki Denzel Washington ellilerinde, on bir kardeşli bir aileden gelen, okuma yazması olmayan, anlamadığı her şeye şeytan diyen, cebindeki son kuruşa, terinin son damlasına kadar ailesi için çalışan, sorumluluk sahibi, hayat dolu, zaman zaman direncini kıran yukarıdakiyle restleşip duran, deyim yerindeyse hodri meydan diyen, elinden geldiğince çapkın, gelmezse de çevresindeki tüm kadınlara karşı ilgili olmakla yetinmesini bilen, çilekeş karısının üzerine Floridalı bir gülü koklamaya başlamasının üzerinden uzunca bir süre geçmiş, şişeden cin içmeyi seven, arka bahçede gevezelik etmeyi seven, bir zamanlar Zenci liginde beyzbol oynamış, uzunca bir süre de hırsızlık suçu işlerken kazara adam öldürmekten girdiği hapishanede devam etmiş olduğu kariyeri dönemin ırksal engellerinden ötürü yüksek lige geçip iyi para yapmasını engellenmiş bir adam rolüyle çıkıyor karşımıza. İsyankar ruhlu Troy’un on sekiz yıllık karısı Rose, iki oğlu, Japonlarla savaşırken aldığı yara sonucunda kafasının bir miktarına yerleştirilmiş metal tabakayla yaşayan savaş gazisi kardeşi Gabe ve tek dostu, kendisi gibi çöpçü arkadaşı Bono’nun yıllara yayılı ilişkilerini izliyoruz film boyunca. Oturdukları evi devletin Gabe’e vermiş olduğu 3000 dolar sayesinde alabilmişler zamanında. Büyük oğlu Lyons babasız bir çocukluk geçirmiş, grubuyla beraber bir barda müzik yapıyor ama babasından on dolar borç isteyişinden anlaşıldığı üzere meteliğe kurşun atıyor, üstelik evli, sabah yataktan kalkma ve dünyanın bir parçası olma nedeni olan müzik dışında başka bir iş yapmaya da niyeti yok. Babası onu çöpçü olarak işe aldırabileceğini söylediğinde kimsenin ayak işini yapmak istemediğini söylüyor. Küçük oğlu Cory ise ergenlik çağında ve kendisiyle zıtlaşan babasıyla miktarınca zıtlaşıp duruyor hemen hemen her konuda. Oğlan beyzbol oynamak istiyor. Babası ise bütün kapıları kapatıyor ona. İstiyor ki oğlu kendi parasını kazansın. Meslek sahibi olsun. Kendisi gibi çöpçü olmasın. Ona kendi hayatından hiçbir şey dilemiyor. Beyazların onun önünü kapatacağını düşünüyor. Kısacası oğlu babası gibi olmak istedikçe, babası kendi gibi olmasın diye paralanıyor-bu ne yaman çelişki ve bu uğurda onu karşısına almayı göze alıyor hiç sakınmadan. Hep bahsettiği babasına dönüşüyor zamanla Troy. Bu cahil ve kaba saba adamın filmin sonunda ancak anlıyoruz oğluna yaptığı büyük iyiliğin boyutunu. Belki hayallerini gerçekleştiremiyor genç oğlan ama dönemin koşullarında bir hayalin kaçta kaçının gerçek olabileceğini bilmeden o hayalin peşinde koşturmanın gereksizliği karşısında bir meslek sahibi olmuş olarak çıkıyor karşımıza Cory. Babasından ve duyduğu sevgisizlikten ötürü orduya yazılmaya karar veriyor bir anda. Babası bilerek ya da değil bir asker olarak yetiştirmiş onu içten içe. ”Yemek var mı, var. Başının üzerinde bir çatı var mı, var. Sırtında giysi var mı, var.” Yıllar sonra baba evine döndüğünde abisinin hayatının daha kötüye gitmiş olduğunu ve üç yıl hapis yattığını öğreniyoruz. Devletin içinde kalıp erken emekli olmasını öğütlüyor ona abisi, burada bir şey yok derken. Hala çalıyor ve hala sabahları yataktan kalkmak için tek ”bir” nedeni var. Orada kalsa nasıl bir hayatı olacağını bilemediğimizden babasının ona büyük iyilik ettiğini görüyoruz. JFK ve Martin Luther King resimlerini görüyor Cory evin duvarlarında. İnsanın içi sızlar ya bazen, konu itibariyle insanın içini sızlatan çok anlar saklıyor içinde “Fences”. Biraz geveze başlayıp, öyle devam etse de izlemezseniz çok şeyler kaçıracağınız bir baba oğul, karı koca ilişkileri ekseninde yaşamın kendisi anlatılıyor tüm çıplaklığı ve acımasızlığıyla. Max’in dediği gibi hayatı olduğu gibi kabul etmek gerekiyor belki de aynı acımasızlığıyla. İnsanları oldukları gibi kabul eden bir başka isimse Max’in bu hayattaki tek dostu olan Bono. Hapishanede başlayan arkadaşlıkları biri ötekini ölmek suretiyle geride bırakana dek devam edecek türden. Bono onunla tanıştığı ilk andan itibaren, bu adamın yanında kalayım, beni bir yerlere götürür demiş kendince. Çok şey öğrenmiş Max’i izlerken. Hayata karşı durup direnmek, iyiyi kötüden ayırdetmek, aynı hataları yapmamak gibi. İyi bir baba olarak bir şeyleri düzeltme şansı hiç olmamış Bono’nun, on altı yıllık evliliğinden hiç çocuğu olmayınca. Bu yüzden de daha neşeli, daha kalabalık olan Max’lerin evinde uzun saatler geçiriyor gevezelikle her bulduğu fırsatta. Arkadaşının bir başka kadınla olan ilişkisini öğrendiğinde, Rose kırılmasın, yuvaları dağılmasın diye uyarıyor hemen arkadaşını. Max şoförlüğe terfi ettiğinde de, aralarına mesafe giriyor iki arkadaşın. Ama yine de birbirlerinden havadis alabilmişler eşleri sayesinde. İkisi de yalnızlık çekmiş bu dönemde. Ama en çok Max yalnız kalmış şoför koltuğunda, çöp kamyonunun arkasında beraber geçirdiği günler göz önüne alındığında.

maxresdefault

downloadfile

On sekiz yıllık evlilikleri boyunca kocasına sadık kalmış Rose Lee. O yüzden onun ihanetini duyar duymaz dizlerinin bağı çözülüyor. Halbuki asıl yıkımı kocası altı aylık zaman zarfında eve gelmediğinde yaşıyor. Yaşamının merkezine oturttuğu kocasının yokluğuna dayanmak çok daha zor onun için. Her şeyi sineye çekiyor vefakar ve cefakar bir eş olarak. İhaneti ilk duyduğundaki siteminin zerresi kalmıyor yıllar sonra. Kendi tercihlerini yaşadığını biliyor çünkü artık. Kendini biliyor bundan böyle artık. Çevresindeki herkes gibi iyi anıyor o da eşini. Evini hem heybetiyle, hem neşesiyle dolduran, daha ilk gördüğünde çocuk sahibi olabilirim dediği, ona tek isteği olan içinde şarkılar söyleyebileceği bir ev veren Max’in hayatını her şeyiyle sahiplenen Rose Lee yaşamın ona sunduğu seçeneği kendi iradesiyle kabul etmiş. İsteklerini, hayallerini, ihtiyaçlarını bir kenara atıp Max’in içine gömmüş. Max kadar boğulmamış hiçbir zaman. O sorumluluklarından bıkmış, kendisiyle ilgili bir başka seçenek sunan bir kadının kollarında teselli ararken, izleyiciler olarak sizler Rose gibi bir kadına bunlar yapılır mıydı diye homurdanırken, üzerindeki bütün sorumluluklardan ve baskıdan uzaklaşarak farklı bir adam olabilmeyi, çatıyı nasıl tamir edeceğini, faturaları nasıl ödeyeceğini düşünmekten kurtulmak için çırpınan bir adam duruyor orada, bir evin arka bahçesinde, tam da tıpkı bir hapishanenin çevresini sarıyormuşçasına dış dünyayla aralarına yüksek bir duvar ören çitlerin önünde.

25fences-history1-articlelarge
August Wilson

downloadfile-2

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: