COLD WAR : SOĞUK SAVAŞ : ZIMNA WOJNA

A1D6C492-77E7-4072-B58B-C95B4DE0BC44

COLD WAR : SOĞUK SAVAŞ : ZIMNA WOJNA

“Aşk aşktır. “ Wiktor

“Daima ve her yerde seninle olacağım. Dünyanın sonuna kadar.” Zula

“Aşık olduğunda zaman önemli değildir.” Juliette

“Seni seviyorum ama şimdi kusmam gerekecek.” Zula

“Seni tüm gücümle seveceğim.” Zula

GİRİŞ :

Benzer temalar barındıran, aynı minvalde ilerleyen bir başka romantik film daha izlemiştik bu sene. Öyle ki her iki film de romantik, müzik ve dram türleri altında kategorize edilmişti IMDB’de. Karşılaştırmaları sevmesem de(aslında sevmem derim ama ruhumun ayazda kalmış basit yanı çok sever), A Star is Born’la mukayese edildiğinde Soğuk Savaş’ın nerede durması gerektiğinden bahsedeceğim sadece. Yakışıklı oyuncudan yönetmen de oluyormuş bak Bradley’e, ne söyledi ama Gaga, In The Shallow’u başa sar sar dinle, yetmezse satır satır ezberle ki karaoke’de eşlik edesin, ee ses var hatunda, oyna demişler oynamış, söyle demişler söylemiş, bir adam var seni adam etti, tımar etti, vefanı göster, arkasını topla, bunalımlarını çek, kendini geri çek, alkolünü, kokainini eksik etme, eli daha çok ekmek tutan sensin bundan böyle, ödül törenine zil zurna çıkıp şakır şakır altına ettiğinde bile tolere et seviyorsun çünkü, muhtemelen ailesinden birileri ağır bir Kızılderili büyüsü yaptı, biricik aşkın kompleksle karışık gururdan intihar ettiğinde ise yık ortalığı, bir şarkı patlat sahnelerde namı yürüsün biricik kovboyunun, falan filan. Sonunda da film bitsin nihayet. Böylesi bir cefa da iki saat on altı dakika sürsün. Elin Polonyalısı seksen sekiz dakikada tertemiz karelerle, tablo gibi sahnelerle-siyah beyaz hem de, işini gücünü bitirebilmişken, neden bu kadar uzuyor da uzuyor bir film? İnsan kendini bu kadar ciddiye almalı mıdır? Yeryüzüne gönderilmiş tek baygın aşkın onlarınki olduğunu mu sanıyordu yapımcıları, üstelik bu bir yeniden yapımken? Sorun da burada başlıyor zaten. Kris Kristofferson ve Barbra Streisand ilk filmde yeterince iç baymışken, ilk otuz dakikası dışında bir cazibesi kalmayan filmi benzer uzunlukta çekmenin manası neydi? Streisand The Way We Were’ün Katie’si ve de Yentl’di en çok. Bir yıldız olarak doğmasa da olurdu burun vurgusuyla. Aynı şekilde Lady Gaga da. 

1FE4ED3C-E4A4-4DAC-BAB9-49DC0DB89914

Soğuk Savaş’ı izlerkense hem isminden, hem de uzun bir zaman dilimine yayılan aşkın benzerliğinden Pınar Kür’ün Bitmeyen Aşk’ı geldi ilk önce aklıma, sonra da en sevdiğim kitaptır Boris Vian’ın sürreal öğelerle çok az günde tamamladığı naif aşk hikayesi Günlerin Köpüğü ve de biraz vahşi kaçsa da Betty Blue ve atmosfer itibariyle de Godard’ın Serseri Aşıklar’ı. Üstelik tüm bunlar Ingmar Bergman estetiğiyle, siyah beyaz çerçevelerin asaletiyle çıktılar karşıma. Ben sadece beğendim oturduğum yerden. Alfonso Cuaron’un Roma’sından sonra olmak kaydıyla şimdilik bu senenin ikinci favori filmi Cold War’dur benim için. Yönetmen Pawel Pawlikowski’nin Oscar ödüllü filmi Ida’yı da beğenmiştim pek çok nedenden ötürü. Çünkü yönetmen yarattığı evrenin orta yerine yerleştirdiği karakterlerin içlerine çektikleri her nefesi hissetmenizi istiyor. Bu konuda da son derece iddialı. Ida yaşayacağını yaşamış, göreceğini görmüştü ve de vazgeçmek zorunda olduklarının çok da vazgeçilmeyecek olmadığını da. Soğuk Savaş’ta da karakterlerimiz yaşadılar, yozlaştılar, başka duraklarda dinlendiler ve de gördüler ki birbirlerininkinden daha uygun bir kalp bulamayacaklar ve bu noktaya gelene kadar yaşadıklarını paylaşabilecekleri ortak bir akıl ve hafızanın bulunamayacağını da. O dönem bu dönem, sıcak ya da soğuk-savaş dahilinde, savaşta ve barışta kadın erkek ilişkilerinde değişen bir şey olmadığını da bir kez daha gördük. Bir adam seni beğeniyor, sen de ona karşılık veriyorsun, tanıdıkça daha çok seviyorsun, o zaman işte bu diyorsun, sonra bir arada yaşamaya çalışıyorsun ki bu kısım her zaman kolay olamıyor, onun çevresi, senin çevren derken kalın duvarlar örülüyor etrafına ve sen öte taraftaki güzellikleri göremez oluyorsun, yavaş yavaş bıkıyorsun ve sıkıştığını anlıyorsun. Bir bakıyorsun fare gibi kapana kısılmışsın, fırsat bulursan başka kapanlara kaçıyorsun. O kapanlardan da sıkılıyorsun çünkü onları o kadar az tanıyorsun ki, bir şeyler hep eksik kalıyor. Bu film eksiklikleri, başarısızlk korkusunu ve aşkın evrelerini anlatıyor. Böylesi bir filme de seksen küsur dakikanın sonundaki gibi bir son yakışıyor en çok. Bazen bırakmalısındır tadında.

Duyguları izleyiciye geçirmek hadisesinin açıklamasına gelirsek eğer filmde yer alan birkaç sahne var ki, ünlü görüntü yönetmeni Ed Lachman’ın düşüncelerinin birer izdüşümü oluyorlar adeta. Diyor ki Lachman: “Edebiyat karakterin iç dünyasına girebilir ama dış dünyayı canlandırması çok daha zordur -yazarlar bir mekanı anlatmak için paragraflar ve sayfalar harcarlar. Filmde ise tek bir planla dış dünyayı gösterebilirsiniz, ama kamerayla bir karakterin iç dünyasına girmek çok  daha zordur. Yönetmenlerle hep bunu keşfetmeye çalışırım; karakterlerin ve duyguların iç dünyasına nasıl girersiniz? Görüntüler, karakterleriniz ve hikayeniz için duygusal bir manzara yaratan şeyi açığa çıkarmak için kullanılan metaforlardır.” O sahne/lerden yeri gelirse eğer bahsedeceğim. Öte yandan bir şey daha var ki ekleyeceğim, beğeniler kişiseldir. Yaşanmışlıklar etkili olabilir çoğu zaman, cinsiyet bile fark ettirebilir. Malum biz kadınlar daha duygusal yaratıklarız, kimi zaman da işler yolunda gitmediğinde kolaylıkla vahşileşebiliriz de. Nesilleri aktaran da bizleriz ufak bir dokunuşla. Dolayısıyla bu filmi beğenmemde, diğer filmi beğenmememde aklınıza gelmeyecek ve ben olmadığınız için bilemeyeceğiniz pek çok dürtüyü, duyguyu da içimde barındırmaktayım. Ben ben olduğum için beğeniyorum pek çok şeyi, siz ben olmadığınız için beğenmeyebilirsiniz aynı ya da benzer pek çok şeyi.

Bu arada Lean on Pete var ve de Private Life bu senenin en beğendiklerim listesinde. Şimdi gelelim hem karşı cinsler arasında, hem de fonda yaşanan Soğuk Savaş’larımıza. Filmde de bahsi geçen metafor filmin ismiyle başlıyor daha ilk etapta.

1997C03F-F924-4ECE-8188-2F41FDE53DF4

NEDEN “SOĞUK” SIFATIYLA ANILMAKTA OLAN BİR SAVAŞ VARDI BİR ZAMANLAR? :

Savaşın bir tarafının insanları zır zır donuyorlar da ondan. Doğu Almanya soğuk, Avrupa’nın en doğusunda yer alan müttefik ülkeler Polonya, Çekya, Rusya ondan da soğuk. Şaka bir yana sıcak pardon normal savaştan farkı sinsice örgütlenmesinde yatmakta. Taraflar birbirinin içine Yuri’ler gönderir. Casuslar birer köstebek gizliliğinde çalışırlar. Deşifre olan öteki tarafı boylar, olmayan içine sızdığı ülkenin sırlarını ele geçirip ülkesine yollar. CIA ve KGB soylu elemanlar yetiştirirler bu doğrultuda. İç işler meselesini yazıya, edebiyata ve neticesinde de paraya dönüştürmesini bilen John Le Carre romanlarında kendisinin de içinden geldiği bu köklü ve çılgın niyetli kurumları anlatır durur. Heyecan verici bir hayatları olduğunu düşündürtürler okuyucularına ve de izleyiciye. No Way Out’ta bir cinayetin ortasında kalakalan Tom Farrell rolünde Kevin Costner’ın en büyük gayretinin deşifre olmamak olduğunu öğreniriz. O da bir ajandır çünkü. Şanslıdır çünkü akibeti Kaşıkçı’yla karşılaştırıldığında yedi dakikada yedi ayrı parçaya ayrılıp dilimlenmeden paçayı kurtarır.

2CDF3AA0-2C5A-4857-B360-0CE139E9DB10

92C59704-BD51-4364-80A9-07E5C20A0C2E

5CBBC05B-3D83-4EE1-9178-69F469A57F7F

Filmin açılır açılmaz karşımıza çıkan simalar amatör müzisyen sıfatıyla karşımıza çıkan Polonya köylüleridir. Aç bakire kız, Tanrı’dan kork sözlerine sahip halk türkülerini dinleriz üstlerinden başlarından fakirlik akan köylülerin. Filmin pastoral manzaralı başlangıç sahneleri de çok başarılıdır. 1949 yılında soğuk bir kış gününde, biri kadın üç kişi, bir küçük kamyonetin içinde Lemko insanlarının yaşadığı köyleri ziyaret ederek hem özgün ve anonimleşmiş şarkı kayıtları yaparlar hem de gizli cevherleri keşfederler bir yandan. Nota bilmelerine gerek yoktur, mümkün olduğunca köylü yani doğal bir şekilde dağlılar gibi okumaları istenmektedir. Gençlere belki de bir daha ellerine geçmeyecek bir fırsat yaratmak üzere olan kahramanların bulundukları ortamda bir aşk hikayesinin de başlangıcına tanıklık ederiz. Wiktor bir sürü kızın arasında kendine has tarzından ötürü Slav cazibesi taşıyan Zula’dan ilk görüşte hoşlanır. Saf bir sesi, içinde barındırdığı enerjisi, sevecenliği ve kendine özgülüğü dışında içinde başka şeyler var diyerek ona olan ani hayranlığını dile getiren Wiktor, Podhale’den bile olmayan Tomaszow’lu Zula’nın babasını öldürmekten iki yıl hapis yattığını öğrenir sonra da. Sorduğundaysa babasının annesine yanlış yaptığını ve onun da bu yanlışını ona bıçakla gösterdiği cevabını alır. Olgun erkek ve genç kız arasındaki ilişkiye ateşli olduğunu anlayabildiğimiz bir cinsellik bulaşır ve ilişkilerini gizli saklı yürütürler. Gösterileri büyük bir coşkuyla karşılanır, çünkü o yıllar için bile son derece özgündür yaptıkları iş. Devlet büyükleri araya girdiğindeyse işler tüm dünyadaki proleterya liderlerinin büyüğü olan Stalin’in propagandasına dönüşür. Derlemelere toprak reformu, küresel barış ve onun tehditleri gibi temalar eklenmesi önerilir nazikçe. Böylelikle müteşekkir olacaklar ve bunu en kısa zamanda ödüllendireceklerini inceden belirtirler karşı taraf olarak. Sadece Yoldaş Irena kırsal nüfusun reform, barış ve liderlik üzerine şarkı söylemeyeceği konusunda diretse de, bir takım kapıların açılabilmesi için Kaczmarek yönetim yanlısı hareket eder. Wiktor susarak tarafını belli etmiştir zaten. Kısa sürede Stalin propagandasına dönüşen gösteriyi izlemeye tahammül edemeyen Irena’yı bir daha görmeyiz. Müttefikleri olan Almanya, Berlin’deki gençlik festivalinden ilk davetiyeyi almaları çok uzun sürmez böylelikle. Kaczmarek’se Zula’dan hoşlandığı gibi, her hafta itirafta bulunması için genç kızı yanına çağırmaktadır. Bunu öğrenen Wiktor kaçmaya karar verir. Elbette ki Zula’yla. Kızınsa şüpheleri vardır gittiğinde kim olacağına ve ne yapacağına dair. Özünde basit bir köylü kızıdır, çok büyük bir eğitimi, en önemlisi Fransızcası yoktur. Bir fırsat yakalamış nerdeyse baş dansçı olmuştur. Wiktor onu sınır kapısında bekleyedursun, bir barda Kaczmarek ve Almanlarla oturup Baltıklar’dan çıkan balığı yer sessizlik içinde. İki sene sonra Paris’te bir araya geldiklerinde Wiktor gelmeyişinin nedenini sorar, o da başarısız olacaklarını hissettiğini söyler. Tekrar bir araya geldiklerini gören Kaczmarek’se onu sivil polisler eşliğinde Doğu’nun Paris’i dedikleri Varşova’ya giden bir trene bindirir. Bu bir veda değildir elbette. Sonrasında pek çok defalar bir araya gelip gelip ayrılırlar. Ne bir arada yapabilmektedirler, ne de ayrı. Geçen yıllar içinde iki taraf da yozlaşır istemeden. Bunun farkına vardıklarında ise geri dönülemez bir yola girdiklerini anlamaları çok da uzun sürmez. Paris’teyken sürgündeki Polonyalı sanatçıya dönüşen Wiktor, tekrar anavatanı Polonya’ya dönmek istediğinde kimliği belirsiz biri olarak karşılanır. Fransız değildir, Polonyalı da. İki yönden de yasadışı yollarla sınırı geçmiş, İngilizler için casusluk etmiş, Polonya’ya ihanet etmiştir. Tutuklu kamplarında geçireceği on beş yıl onu vatan sahibi yapacaktır. Daima ve her yerde seninle olacağım diyen Zula, onu yine bulur ve kurtaracağına dair söz verir. Başarır da. Bitmeyen Aşk bir türlü bitmez. Tutuklu kampında, Paris’te Zula’nın kendini hiçbir zaman ait hissetmediği, dağlı kaçtığı entelektüel çevrelerde, Polonya’da…en nihayet 1949 yılında Polonya’da Zula’nın köyünde başlayan hikayeleri, 1964 yılında yine Polonya’da Zula’nın köyünde son bulur. Sonsuza dek beraberlik yemini eden çift bu yemini Zula’nın bildiği iyi manzaralı bir yerde edeceklerdir.

B0B90254-B08B-4E67-8D29-A33E45190F61

568BEE50-32C8-4957-B4AB-9EC971FEF921

Yukarıda bahsetmiş olduğum duyguların en incelikli olarak aktarıldığı sahneye gelecek olursak dakika 62’ye bakın derim. Oy oy oy… Bir dakikayı bile bulmayacak kadar kısa süren bu anlarda Zula’nın bıkkınlığını, hayat yorgunluğunu ve her iki karakterin yozlaşarak geldikleri bu noktada en nihayet Zula’nın plağını kutlamaktan öte az sonra yaşanacak fırtınadan önceki sessizliği göreceksiniz derim o son bakışta.

CAAF56BE-7F09-4550-BC6C-5B4E2849095D

4870DAFC-2857-48D7-BBDE-5BC86E4F59A2

28787722-4E81-4723-A250-D0A4F2938E1C

THE BALLAD OF BUSTER SCRUGGS

0BC3B313-28FC-4B57-8996-F0F300DA31DC

THE BALLAD OF BUSTER SCRUGGS :

“Merhamet zorla gösterilmez, gökten yavaşça inen yağmur gibi düşer.”

“Bir başıma ağlarım dışlanmışlığıma, faydasız feryatlarımla rahatsız ederim sağır Tanrı’yı düşünce gözünden.” 

“Tereddüt bu dünyadaki meseleler için uygundur. Emin olmak kolaya kaçmaktır.”

“Birbirimizi bir yere kadar tanıyabiliriz. Tamamiyle tanımamız imkansızdır.”

“Hayat değişimdir.”

GİRİŞ :

Coen Kardeşler’in adı üzerinde kardeş kardeş çektikleri tüm filmleri bir defa ve kimi zaman birden fazla defa izlediğim için filmografilerine fena halde hakim olduğumu belirterek başlıyorum yazıma. Çok da beğenirim filmlerini. Ne mi vardır Kardeşler’in filmlerinin içinde; akıl başta olmak üzere zeka, sağduyulu ama güçlü bir reji, bir dertten anlama hali ki sormayın gitsin, sağlam bir kurgu, en ustasından çıkma görüntü yönetimleri, filmin yapısıyla özdeşleşen müzikler, yaratılan kaos içinde kaybolan çılgın karakterler ya da aşırı soğukkanlı, belki biraz pasaklı, bazen Diyojen kılıklı, hayata dair anlamlı bir takım sözleri en olmadık anlarda söyleyen ama ille de söyleyen, hayatı ya çok ciddiye alan ya da savsaklayan ve hangi özelliğiyle olursa olsun akıllarda yer eden karakterler. Inside Llewyn Davis’in Llewyn’i, Burn After Reading’in Chad’i, No Country for Old Men’in Chigurh’u, genel olarak tüm Fargo karakterleri, unutulmaz Dude, tabii ki Barton Fink…Hepsi bu mudur Kardeşler’i Kardeşler yapan, sivrilen ve akıllarda yer eden karakterler yeter midir bir filmi ölümsüzleştirmeye? Yetmez elbette, tüm bu saydıklarıma ek olarak, filmin senaryosuna hakimiyet diyeceğim o halde. Zekice diyaloglar, hiç bitmeyen ve hikayenin gelişimine katkı sağlayan ironi, hayatın tekdüzeliği içinde aniden gelişen olaylar, ölümler ve kayıpların ardından düşünen izleyicide oluşan hayatın ne olduğunu ve ne kadar(zamanla, miktarla değil) kaldığını sorgulatan dolayısıyla amacına ulaşan ve hedefini kalbinden vuran tatminkar ama kesin bir nokta konmamış sonlar. Peki Kardeşler ya da Diyojen, tüm Kinikler ya da Socrates ya da Foucault ne biliyorlardı ölümden sonra ne olduğuna dair? Hiç. Gittiklerine göre artık öğrenmiş olsalar bile, insanoğlunun tuhaf evhamları ve salaklıkları karşısında ses etmiyorlardır orada ne var ne yok diye. Kimse bir şey bilmiyor, sadece akıl yürütebiliyor, olabilir, olmayadabilir, bir simülasyon evreni içinde olabilir olmayadabiliriz diye. Bu hayattan sonra yeni bir hayat mı var yoksa ölüm kara ve karanlık bir kuyu, içine girildi mi çıkılmaz bir girdap mı ya da hayattaki tüm uğraşlarımız boşa mı gidecek, cennet mi cehnnnem mi, sen gidince namın kalsın diye pek çok şeye katlanmak için hayat çok mu kısa ya da gereksiz derecede mi uzun? Tüm bunların cevabını veren çıkmadı, doğrudur ama bu son filmlerinde ölüme kafayı takmış, belki ölüme çelme takmış Kardeşler-kim bilir belki de yaş kemale erdiğinden, bedenleri yok olduktan sonra bile filmleriyle anılmaya devam edecekler. O halde taraftarı değil aleyhtarı olarak diyeceğim ki durmak yok yola devam. Beraber yürüdük biz bu yollarda diyemeyeceğim sadece, çünkü ben kimseyle beraber yürümeyi başaramadım herhangi bir yolda. Görünüşe göre yürüyen de pişman, yürümeyen de. Filmin son hikayesinde yer alan insanlar ikiye ayrılır diyaloğuna nacizane bir şeyler ekleyeceğim ben de, insanlar kazanan kaybeden diye değil de, üreten üret(e)meyen diye ayrılıyorlar iki’ye. Biraderler üretenler sınıfına dahiller her halleriyle. İlk sıradan hem de. Şanslı ve ayrıcalıklılar bu nedenle. Filmlerini kovaladığım adamların filmleri hakkında iki satır geveleyeceğim, bulacağınız yanlışlarımı, yazımda beğenmediğiniz tarafları unutun gitsin, atın çabuk denize. Anadolu çocuğu musun, su birikintisi mi yok çevrende, tamam o halde tuvalete at ve sifonu çek üzerine. Beni unut, yazdıklarımı unut, söylediklerimi de, adım kalsın dilinde. Ah o göndermeler olmasa, yaşanmaz bu evrende. İlk giden olurum Diyojen’in gittiği yere.

FİLMİMİZE GELMEDEN :

Filmi hikaye hikaye yani bölüm bölüm mü anlatmam yoksa bir bütün halinde mi ele almam gerektiği hakkında bir fikrim olmasına az sonra karar vereceğimden, daha önce film üzerine yazılmış hiçbir eleştiri yazısını okumadığımı belirterek başlıyorum yazıma. Neden mi okumuyorum, çok bildiğimden değil, herkesten çok bildiğimden de değil, sadece etki altında kalmamak için. Biraz IMDB puanı etkiliyor beni o kadar. MUBI puanlamasına da bakıyorum. Ama ben sevmişsem, oralı olmuyorum. İzleyip de beğenmediğim hiçbir film hakında da kalem oynatmıyorum. Filmlerle ilişkim çıkarsız bu anlamda. Hep söylediğim gibi kim ne derse desin, hep olduğu üzere kafama göre hareket ettiğimden ne hissettiysem onu yazıyorum buraya. Bunun yanısıra fikirlerimin sadece bana ait olması fikri bile beni son derece memnun edebiliyor çoğu zaman. Bu ara sıkça sorulan sinema yazılarınıza ara verdiniz mesajlarınıza istinaden de şunu söyleyeceğim, bir başka yerde yazmıyorum, istemiyorum da. Çünkü bu siteyi ben kurdum, her satırında ve pek çok fotoğrafında emeğim var. Sırf kendimi ait hissedeceğim, daha çok okunacağım ve adım kalsın diye yazılarımın oraya buraya gitmelerini istemiyorum, ben yuvamı bir şey uğruna dağıtmıyorum anlayacağınız. Hepsini sonuna kadar ve hastalıklı bir şekilde sahipleniyorum tabiatımdan kaynaklı. Bu şekilde de her yazımı kendimce bir tutkuyla kaleme alıyorum. Mütevazı bir okur kitleme kalbimi açmış oluyorum böylelikle. Az bir bedelle kurtuluyorum anlayacağınız. Bir başkasının bunu kullanmasına izin vermeye gönlüm razı olmuyor. Kalp benim, hayat benim, site benim. Ben böyleyim. Başka türlü yazdıklarım, ben olamaz ki! Demişti bir song writer(bu ünvan daha çok yakışır, bakınız Bob Dylan bu ünvanla bir adet Nobel sahibi olmuştur) bir dizesinde. Dolayısıyla sonuna kadar ben, ben olarak kalmaya çalışacağım, başka türlü beni okumazsınız, merak etmezsiniz, önemsemezsiniz ve küçümsersiniz. Size ve tüm dünyaya çalım atmadan, beni gözünüzde büyütemezsiniz. Bu ne biçim sinema yazısı, kendini anlatmış sadece deseniz de, ben böyleyim işte. Benden nefret etseniz bile, başladınız mı sonuna kadar okuyorsunuz bir türlü. Sağ olun, var olun, dünya dursun siz sağlam durun. Ama her fani bir gün ölümü tadacaktır, tıpkı altı Vahşi Batı hikayesinden oluşan Coen Kardeşler’in her bölümünde gerçekleşen ve hiç beklenmeyen bir veya birden çok ölümün gerçekleştiği filminde olduğu üzere. İlk bölümünden başlayalım anlatmaya o halde.

THE BALLAD OF BUSTER SCRUGGS

İLK HİKAYE : The Ballad of Buster Scruggs

Stan Laurel ve Oliver Hardy’nin fiziksel olarak Stan’ini andırıyor filme ismini veren karakter Buster Scruggs rolündeki Tim Blake Nelson. Şarkılar söyleyen, bir müzik aleti çalan, temiz, özenli, beyaz kovboy kostümleri içinde kendine güvenli, her attığını vurduğundan bir gün vurulacağını hesaba katmayan, sonsuza dek rakipsiz kalacağını sanan, bu gerçekleştiğindeyse şaşkınlık yaşayan, öyle de göklere yükselen bir karakter karşımızdaki. Güzel bariton sesiyle şakıyan ölüm habercisi San Saba Bülbülü(Teksas’ta bir şehir) Scruggs, yaşlı atı Dan’in yoldaşlığında aşıyor uzun ve tekdüze manzaralı yolları. Silahsız kaldığı zamanlardaysa Arşimetçi bir takım taktikler kullanmaktan geri durmuyor. Öte yandan iyimser yanıyla gidiyor diğer tarafa. Yani cennet kısmına. Geçmişte kalan bütün alçaklıkları kırmak umuduyla. Genel olarak beğendiğim, sevdiğim ama en sevdiğim bölüm değildi. Tim Blake Nelson başta olmak üzere, yan karakterler de bir o kadar başarılı idiler. İlk girdiği bardaki saçı sakalı birbirine karışmış adamlar, poker masasındaki rakipleri, düello yaptığı kovboylar ve manidar sözlü şarkıların icra edilişindeki doğallık ister istemez gülümsetse de, barın tepesine çıkmış şarkı söylerken, yarattığı coşkuyla bir pop ikonuna benzer Scrubbs. Surly Joe’yu seslendirirken, benzeri şarkıların olası doğumuna tanıklık ederiz. Bir adam öldürürsün ve hakkında şen şakrak bir parça yaparsın. Herkesin arkasından ağlanacak diye bir şey yok.

27444293-B4C0-47F4-BC2F-7C06A9EC4207

MV5BNTJlOTllZTYtNjcxOC00ZGM1LWE5ZWItNGFjYzI3MjI3NjhjXkEyXkFqcGdeQXVyNDI5MDQzNzM@._V1_

İKİNCİ HİKAYE : Algodones Yakınları

Yuma, Arizona’yla sınırdan komşu bir Meksika kasabası imiş Algodones. Bir sahnesiyle kahkahalara boğulduğum, herkese de anlattığım, tuhaf karakterle bezeli, James Franco’nun harikalar yarattığı, Western türünde cool kovboyluk nezdine nasıl erişildiğinin tarihini yazdığı, bahtsızlık bu kadar mı olur dedirten, bir de ölmeye saniyeler kala bile erkeğin güzel bir kız gördüğündeki hislerini bizlerle paylaşan en tatlı bölümdü. Tavaya geldi diyerek tavaları giyip elinde tüfekle kovboyu delik deşme gayretine girişen banka memuru deli ihtiyar ve ilk seferinde salya sümük ağlayan asılacak adam. Daha da pek çok absürtlük barındıran, çekirgenin gerçekten de ancak birkaç kez sıçrayabileceğinin kanıtı ve şerbetlenen ruhların ölüme karşı bile kayıtsız kalabileceğinin anlatıldığı benim de en sevdiğim bölümdü.

98668BB3-993C-4904-8B84-7CAA942843E3

ÜÇÜNCÜ HİKAYE : Ekmek Teknesi

“Yol kenarındaki kavak ve çamlar insanın geçişine kayıtsızdı” diyen satırlarla başlıyor bu bölüm. Malum haber alma araçlarından duman hariç pek çoğunun bulunmadığı, insanların at arabalarıyla seyahat edebildiği bu zamanlarda meşhur oyuncu, konuşmacı ve gösterici olarak lanse edilen hem iki kolsuz hem de iki bacaksız bir sanatçı olan gencin performansını ateş başında izlemek için toplanmış seyirciden para toplayarak geçinmeye çalışan tek kişilik kumpanyanın yöneticisi rolünde ise Liam Neeson var. Ekmek teknesi rolündeyse bir at arabası. Kaba saba, konuşmayı sevmeyen, konuştu mu sığlaşan, ihtiyaçlarını genelevde karşılayan, amacı para kazanmak olan bir müessesenin sahibini canlandırıyor Neeson. Bir filozofmuşçasına konuşan artistse içinde var olan bilgeliği paylaşıyor üzerine bir şey koymadan. Yine de tesirli sözler bunlar ve nereden geldiği bilinmese de aslında uzuvları eksik bir delikanlının feryatlarını dinliyoruz onun etkileyici sesinden. Havalar soğuyup, seyirci sayısı azaldığında kumpanya sahibi başka bir çıkar yolu arıyor ve gösterisi için hesapçı bir horoz satın alıyor. Gagalayan geometriciyi besliyor yemlerle bundan böyle, sanatçısını besleyeceğine. Bir gün geliyor, gözden düşmüş, artık ona para kazandırmayan sanatçısını yüksekçe bir yerden atıveriyor aşağıya. Merhametsiz bir Hollywood  prodüktörünü anımsatıyor müessese sahibi. Ha kafesteki horoz, ha gösteri dışında konuşmayan ve bırakıldığı  yerde kalakalan artist,  ikisi de aynı değerde müessese sahibinin gözünde. Gözden düştüğü takdirde horozun akibeti de benzer olacak. Suyundan çorba, etinden akşam yemeği yapılacak. Ölüm ilk defa nankör bir işverenin elinden gelmiş oluyor böylelikle.

DÖRDÜNCÜ HİKAYE : Altın Dolu Kanyon

Sadece iki karakterin var olduğu nefis bahar manzaralı bu bölümde, maden arayıcısı rolünde Tom Waits’in yer aldığı, Jack London’dan uyarlanan tek hikaye olan “Altın Dolu Kanyon”, hayatını bu işe adamış, yalnızlıktan kendi kendine konuşan ve her cümlesinde kutsal sayılan Mother Machree’ye teşekkürü borç bilen, ne yaparsa yapsın doğanın düzenini sarsmadan yapmaya çalışan(baykuş yumurtalarının dördünü yuvasından çalmaya çalışırken anne ya da baba baykuşa yakalandığında itinayla pazarlık yapmaya çalışır, dört yumurtanın üçünü yerine koyar, tekiniyse kendisine yumurta kırmak için saklar), tek derdi altına dolayısıyla madene kavuşmak olan adam, onu sırtından vuran genci vurduktan sonra kurda kuşa yem etmeden gömer kendi elleriyle. Vicdanı bundan sonra onu sırtından vuracak olan başka hainlere de aynı merhametle yaklaşabilecek midir, görmemiz mümkün olmaz.

9DBDD1DE-5E5F-433C-BF36-CD7E0193E9E9

BEŞİNCİ HİKAYE : Endişeli Kız 

Sıkıcı bir ailenin yanında kiracı olarak yapılan konaklamanın ardından, ağabeyinin iş ortağıyla evlendirilmek üzere yeryüzündeki belki de tek akrabası ile Oklahoma’ya doğru kafilelerle birlikte yola çıkan Alice Longabaugh’un(tatlı Zoe Kazan) abisinin koleradan hayatını kaybetmesi sonrasında nereye gideceğini bilemediğinden kafileyle beraber yola devam edişini ve bu esnada kafilenin başındaki ikinci adam olan Billy Knapp(bir başka tatlı Bill Heck)’le yakınlaşmasını ve kız tam da aşkı bulmuş derken saçma sapan bir şekilde gelen intihar gibi ölümüne şahit oluruz. Filmin en romantik hikayesinde de bir ölüm vardır ve çok rahatsız edici bir şekilde gelir. Senaryo bize seven de ölüyor, sevmeyen de, sevilen de ölüyor sevilmeyen de, genç de yaşlı da, iyi de kötü de, Tanrı’ya inanan da inanmayan da diye avutur ya da silkeler, orası size kalmış. Herkes ölecek ama ne zaman gerçekleşeceğini bilmediğimizden şaşırıyoruz sadece ani gelenle. On beş yıldır yollarda kafile güden, ailesiz ve yerde uyuyan bir adam tam da ona göre olan, rahatlıkla iletişim kurabildiği, birlikte rahat edebileceğini umduğu bir kız bulmuşken, onu kaybediyor. Bu işten tek karlı çıkansa yaverini kaybetmeyecek olan Bay Arthur oluyor. Belki de beraber hiç rahat edemeyeceklerdi, iyi ki kız öldü de demek vicdansızlık olacağından ilk defa bu bölümde ölümün karşı tarafın tepkisini göremeden de yaratacağı hayal kırıklığı üzerinde duruluyor. Ve hepsi o köpek yüzünden. Bir köpek havlar, bir kız ölür tam da evlilik teklifini kabul etmişken.

ALTINCI BÖLÜM : Ölü Bedenler

Siyah at arabasının içinde, şoförünün sütüne havale, önce sakin sakin sonra dört nala vaziyette seyahat etmekte olan beş kişiden ikisinin ölüm meleği ya da ruh toplayıcı olarak nitelendirildiği, üstelik birinin İngiliz birinin İrlandalı olduğu ve Kardeşler’in Ingmar Bergman’ın Yedinci Mührü’ne alenen bir gönderme yaptıkları bölümle bitiyor film. Dilinin buğusuna kapılan ve bir süre sonra yaşamlarındaki son itiraflarını bile birbirlerini iğnelemeden ve küçümsemeden yapamayan, hayatının sonlarına geldikleri anlaşılan üç yolcunun hikayelerine tanıklık ediyoruz sırayla. Üçü de birbirinden zor olan kişilikler bir bir çözülüyorlar konuştukça, kibirlerinden soyundukları anda da o dar kapıdan geçmek zorunda olduklarını kabulleniyorlar. İlk çözülen, çenesi en düşük fakat konuşmaya en çok ihtiyacı olan tuzakçı oluyor. Bir yerli kadın ile aynı kulübeyi paylaşan tuzakçının hayatı Kırmızı Başlıklı Kız’ı esir almış Avcı kurdun arasındaki ilişkinin bir benzeri sanki. Kulübesindeki Kız’ı esir alarak nefretini kazandığı gibi, o olmasa sadece rüzgarın sesini dinleyeceğinin bilincinde, fakat Kız bir şekilde kaçıp kurtulana dek yalnızlığını onunla doldurabilmiş bir şekilde. Üstelik bunu birbirlerinin dillerini konuşmadan yapmışlar yıllar boyunca. İkinci itirafçı ise ahlaki hijyen kaygısı taşıyan bir Lady. Ruhsal ıslah konusunda uzman olan kocasının varlığıyla övünse de, geçinemedikleri kadının son üç yılını kızı ve damadının yanında geçirmesinden anlaşılıyor. Şimdiyse dörtnala gidiyor kocasının yanına. Üçüncü kişiyse ketum ve kumarbaz bir Fransız. Nuh’un Gemisi’nin içinde arabacının kırbacıyla coşan atların dörtnala yol alışıyla, politikamız böyledir diyen arabacının göstermediği yüzüyle varıyorlar varacakları yere. Kapı kapanıyor ve film başladığı gibi iyi bir jenerikle son buluyor. 

Ölüm her şekilde, her yerden bir şekilde çıkacak karşımıza. Sakince gelmesini umut ediyoruz sadece.

7F6730D3-D5BB-4707-965E-EEAF9B332B2A

5D2A612C-5E62-4628-9EE6-96A3F815F481

THELMA

7C260A3A-D642-4074-87A7-E6E92418F3FD

THELMA :

“Bilgi insanı diğerlerinden üstün kılmaz. Bilgi olmadan hayat nasıl meydana geldi?” Trond

“Tanrım kurtar beni bunlardan
Çıkar bu düşünceleri aklımdan.” Thelma

“Sorduğum soruları düşün, bırak düşünceler seni bulsun.” 

“Louder Than Bombs”un üzerinden iki sene geçmişken karşıma çıkan bir başka Joachim Trier filmi oluyor Norveç’li yönetmenin son filmi olan “Thelma”. Filmden taşan kuzey ışığı Ingmar Bergman’ın filmlerini akla getiriyor ister istemez. Yönetmen kah insan psikolojisi ve kişinin eylemlerinin gerekçelerini ortaya çıkarırken derinlerde yatanları ortaya çıkarmak, kah karakterin olası sapmalarını neden ve sonuçlarıyla irdeleyişiyle fark yaratıyor her defasında. İyi bir gözlemci de aynı zamanda. Bir küçük dipnotum var bu yazıyı okumakta olan Trier hayranlarına; kendisi kendine ayırdığımız film süresi boyunca filmin her şeyi olmayı sever, açık bıraktığı her kapıyı filmin sonlarına gelindiğinde tek tek kapatmasını bilir, karanlıkta bir şey bırakmaz, cevaplar basittir asıl karmaşık olansa ruhtur, pastadan ne çıktığını bildirir, her şey mantık çerçevesinde yerine oturur ve bunu sağlayan elin varlığını da her daim hissettirir seyircisine, tüm cevapların bir sorusu vardır ve tersine indirgemeci bir yöntemle cevaptan soruya ulaşırız nihayet ve bu bize hedefi ıskalamadığımız hissi verir. Bir elin parmaklarını oluşturmasına bir kalmış yönetmenin filmografisine bakıldığında, aynı soyismi taşıdığı Danimarka’lı yönetmen Lars Von Trier gibi kendine has sinemasını usul usul oluşturduğunu görürüz. Sessiz ve derinden gittiğinden çağdaşlarından ayrılır. Takip edilmesi şarttır. Kuzey sineması Nordisk cinai dizilerinden ve filmlerinden ibaret değildir çünkü. Konforun, soğuğun, bilincin, medeniyetin ve bolca Ikea mobilyanın orta yerinde, peki ama ruh diye çırpınan pek çok zeki insan vardır muhakkak ve onların sinemaya katkıları da pek mühimdir dünya sinema tarihine katkı sağlamış Kuzey’in her daim parlayan ışıklarına bakıldığında.

91EDD896-42DC-4ED7-9D51-AA095A9FAE3B

5A25F395-DF67-4675-ACD2-C29334AE08B4

Donmuş bir göl ya da akarsu üzerinde yürümekte olan bir avcı ve küçük kız görüntüsüyle açılıyor film. Balıklar yüzüyor hemen altlarında. Baba deyişinden onun bu küçük sevimli kızın babası olduğunu anlıyoruz. Karlarla kaplı ormanın içinde geyik avlamak için bulunan babası bir anda tüfeğini kızının başına doğrultuyor, fakat tetiği çekemiyor. Kırmızı Başlıklı Kız ve zalim Avcı’nın hikayesi ile başlıyor film. Bu küçük ipucundan yola çıkıyor ve yıllar sonrasına gidiyoruz. Küçük kızı büyümüş ve koleje başlamış olarak görüyoruz. Tek başına yaşadığı ufak dairesinde, annesi ve babası internetten ders programına kadar öğrenip onu takip ediyor, telefon açıyorlar hiç durmadan neler yapıp ettiğine dair. Kızın facebook’una eklediği herkesi büyük bir titizlikle inceliyorlar. Thelma ise büyüme sancıları çekiyor girdiği yeni ortamdaki arkadaş çevresine uyum sağlamaya çalışırken. Sağlık sorunları peşini bırakmıyor. Epileptik olduğu düşünülen bir nöbet geçiriyor kütüphanede arkadaşlarının önünde. Doktoru epilepsi teşhisi için erken olduğunu düşünüyor. Eski kayıtlarına bakmak için doktorunu araması gerektiğini söylediğinde, ailesinin bilmesini istemediğini söylüyor Thelma da. Babasının da hekim olduğunu öğreniyoruz sonradan. Bu film aynı zamanda bir büyüme ve olgunlaşma hikayesi. Tür olarak “Coming of Age Movies” olarak adlandırılıyor ve hemcinsi Anja ile tanıştıktan sonra yaşadıkları, çektiği aşk acısı, kimi aptalca davranışları, bir yandan yaşadığı karabasanlar, düşle karışık gerçekler, baskıcı ailesinin kuşatması ve baskılanmış geçmiş yaşantısının uzantısının sonucu olan nöbetleriyle baş etmeye çalışarak büyüyor Thelma. Bu kaosun içinde yaşadığı aşk onu hem kurtarıyor, hem de kafasını karıştırıyor. Genç kızın kimi zaman alay konusu olan dindar Hıristiyanlığı da ailesinin katı tutumundan sirayet etmiş. Koskocaman bir haç kolyesi takıyor. Hiç içki içmiyor. Ta ki Anja ile karşılaşana dek. Günahlarından arınmak için duvarın önünde diz çöküp temiz bir kalp için dua ettiğinde en nihayet babasına ve Tanrı’ya olan kızgınlığını dile getirebiliyor yüksek sesle. Doğaüstü güçleri yüzünden ailesine ve kendine yaşattığı trajedi sayesinde cezalandırılışı onun kabahati değil çünkü. Sadece kendisi olmak, istediği gibi davranmak, istediğini sevmek için neden izni olmadığını sorguladığı bir yaşta, aslında kandırılıyor bir nevi. Tanrı’yı öğrendikten sonra bir şeyi kalmayacaktı, hani?

15A45304-1403-40EA-B23F-27A13D50B21B

1A1C4163-53CC-4104-84C1-8E0451FEA95F

Film boyunca Thelma’nın hep en yakınındaki erkekleri cezalandırdığını görüyoruz. Bilinçli yapmıyor belki ama verdiği ikinci ceza ile annesini özgür kılması mümkün oluyor. Babasını kendi içinde yaşadığı arafın bir benzerinin içine düşürmek suretiyle öldürüyor. Ya boğulacak ya yanacak avcı. Yanmak daha acı verdiğinden, o da diğer şıkkı yeğliyor ve kendini suya bıraktığında sessizliği kalıyor geriye. Küçük erkek kardeşinin mezarı da bu suyun içinde, dedesinin de. Thelma’nın doğaüstü güçleri kalıtsal ve büyükannesinden geçmiş ona. Yaşlı kadının bu özel durumunu ise kendi özel doktoru sayesinde öğreniyor yıllar sonra. Thelma’nın epileptik olmayan nöbetleri başka bir şeyin sonucu, belki stres kaynaklı, belki de bir çeşit travma var altında yatan, böylelikle de vücut bastırılmış bir şeye tepki veriyor bu nöbetler sayesinde. Doktoru ailenin genetik sistemine göz atarak ulaşmış büyükannesinin zihinsel sorunlar yaşadığı gerçeğine. Halbuki ailesi ona büyükannesinin öldüğünü söylemiş. Yaşlı kadınsa halen daha bir psikiyatri kliniğinde çok ağır ilaçlarla uyutularak bir sebze gibi yaşatılmakta. Oğlu yani Thelma’nın babası ise bu duruma ses çıkarmamış hiçbir zaman. Kızı da bu ortak kaderi paylaşıyor şimdi. Babası yavaş yavaş kızını da annesine çevirmeye bakıyor. Çok ağır ilaçlarla içindeki gücü baskılamaya çalışıyor. Thelma’daki bir şey, düşündüğü şey, hisleri, içindeki, adı artık her ne ise, onun tarafından neyi çok isterse gerçekleştiriyor. Yönetmenin başarısı ise, filmi süper güçler taşıyan ve intikam hissiyle dolup taşan bir süper kahraman filminden çok, Thelma’dan bir anti kahraman hikayesi çıkarmasından kaynaklı. Brian de Palma’nın ‘76 yılı yapımı “Carrie”sinin aksine soğukkanlı bir şekilde hareket ediyor Thelma, ortalığı kan gölüne çevirmeden intikamını kendine bile hissettirmeden sessiz sessiz alıyor. Günah denen şey kaygan bir yılan gibi kıvrıla kıvrıla, tatlı tatlı giriyor içine. Filmde yer alan kara yılan ilk günahı temsil ederken, cama vuran serçe Thelma’nın ölümüne sebebiyet verdiği erkek kardeşi Mathias’ı dolayısıyla bastırılmış suçluluk duygusunu, geyikse kurbanı temsil ediyor. Bense bu naçizane benzetmelerimle yazıma son veriyor, hepinizin mecazi bir şekilde ayrı ayrı gözlerinden öpüyorum.

67C56E44-1678-4402-B607-B7AFE30D81C4

TATSIZ

Beni çağırdığın hiçbir ismim
Hiçbir makalenin konusu
Hiçbir yemekteki hiçbir baharatım
Tatsızım
Beni oralarda arama.
Beni ismimle çağırma
Bulamazsın çünkü
Olası köpeklerinin isimlerini düşün
Çok istersen
Birinden biri olsun adım
Kabul
Sevdiğin şarabın rengi dilimin rengi olsun
Kanım
Unutmak için içiyorsun
Küskünlüğünü biriktirip
Sonradan çözülüyorsun
Beni üzme ne olur
Kederden ölünmeyeceğini söyledi doktor
İçime su serpilmedi
Tanrı sana seni vermiş
Yetinmeyi bil
Şehirler ülkeler çare değil yalnızlığına
Ne arıyorsun daha
Seni sevecek tanrılar mı?
Tanrılar seni aramazken
Vazgeç
Giderken kendine yakışan bir suç işle
Ve öyle git.
Kasım ayı ölüm ayıydı
Ben ölüyüm
Şimdiden üç aylık.

—-.—-

Ölmemesi gerekenler erken ölür hep. Uzun yaşayan politikacılar halktan çalıyorlar sanki. Onlar da veriyor. Halk onlar.

—-.—-

En kıymetli öpücüğünü kime saklarsın? ==> Saklayıp da vermeyeniniz kaldıysa.. Bunun için ya çok genç olmalısın, ya çok sevgisiz, ya çok umutsuz, ya çok pasif. Ya çok gereksiz bir anda ortaya çıkıverirse ve utandırırsa seni? O an yönlendirecek tüm hayatını sen farkında olmasan da. Tek bir öpücüğün peşinde ne hayatlar soluyor bir bilsen. Amma da kıymetliymiş enikonu bir öpücüktü hani?

—-.—-

İnancımı sorguluyorum. Kendisine gıyabında kastım var. Beni bazen ortalık yerde yapayalnız bırakıyor. Kafam meşgulken uğramıyor, neymiş efendim rahatsızlık vermek istemezmiş. Ne zaman belaya bulaşıyorum, hemen çağırıyorum gelmesi için. Milyarlar içinde beni buluyor. Bu büyük bir başarı ve takdir edilmeli. Ediyorum. Nankör değilim. Ama sonra gene çok işim oluyor ve ne zaman gene burnuma kadar batıyorum, panik halinde çağırıyorum tekrar ve bu tekrarlar ben ölene dek bu sıklıkta ve şaşkınlıkla sürecek sanıyorum. Bile isteye dünyaya getirdiğin tüm çocukların başına bela olmuş ve sen ara ara da olsa yoklamaktasın tek tek. Çok cesursun ve yenilmez ve iyisin. Ben olsam hepsine küsmüştüm tek tek, tövbe etmiştim dünyaya getirmeye, aynı hataları tekrar tekrar görmemek için. Bense ne çok adilim, ne çok sabırlı. Bırakıp gitmiştim hepsini bir başlarına bu dünyada. Gayp bundan iyi demiştim. Uzaylılar beni insanoğlundan daha iyi anladı demiştim. Çoktan ben herkesi terk etmiştim ve gitmiştim. Sen hala duransın. Bir yerlerde bekleyensin.

Sabrın, dilim olsun.
Kalbim, evin olsun.

—-.—-

Ahmak ıslatan türde bir yağmur çeşidinin altında bön bön sağıma soluma bakınmaktan saçak altı bulamamış kedilere döndüm. Silkinesim ve derime işlemiş tuzsuz yağmur suyunu atasım var ama çok fena yanlış anlaşılmaktan korkuyorum. İçgüdülerim arasında yer alması gereken “kendimi koruma içgüdüm” gerilerde yer alıyor sanıyorum. Benden kedi bile olmazmış.

—-.—-

Etrafımda çok fazla dangalak çift var. Hepsi değil ama; büyük bir kısmı(Alındıysan sen de onlardansın, en büyük düşmanın olarak görüyorsun şu andan itibaren beni, saçmalama düşmanınım ama en büyük biraz fazla olmadı mı?). Yaptıkları dangalakça hamleler, gelecek korkularının koroda ulumaya dönüşmüş halleri(gelecek kitaplarda yazılı, korkulacak olanlar da yazıldı), saçma sapan beklentileri(beklemek yaşlandırmaktan başka işe yaramıyor).. Ben hep sevip de kavuşamayanları sevdim. Onlarınki plansız gerçekleşiveriyor. Spontanenin büyüsü.

—-.—-

Beş dakikalık keyif keyiftir.
Valla.

—-.—-

“İçinde küçük bir tane olan büyük bir paket.” Kanaması olan karısını hastaneye getiren bir kocanın “Bir Bergman Filminde” ağzından çıkan bir cümleydi sadece. Çıkacak olanı tavşanla karıştırıyor gibiydi.

—-.—-

Züppelikle hiçbir iş yürümez; aristokrasiyle evet, bürokrasiyle kısmen.

—-.—-

Annemi anlayabildiğim yaştayım anne olmadan.

—-.—-

Bundan sonra hikayeler yazacağım. Başkalarının hikayelerini. Yaşanmış ya da yaşanmış olması muhtemel. Şimdilik benden bu kadar. Affola. Sıra başkalarında. Bu ülkenin dışında. Gelen geçer, konan göçermiş. Ne yaşamış olduğumu daha yeni yeni anlamış bulunmaktayım. Bir beden var ve onun içinde bir güç. Ruh, akıl, içgüdü, vs. Bunların hiçbirisi başka türlü açıklanamaz. Beden bir paspas ve bir güç var içinde; kendine has, sana özel, sana ait, sapmalarda hislerinin rol aldığı bir tılsım. Büyük engizisyoncu parmağını şıklatır şıklatmaz büyü bozuluveriyor ve ölüm kaşla göz arasında sanki. Bak aradaki mesafeye ne kadar kısa..

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: