DARKEST HOUR

7B2DFA89-795B-4376-94F3-31E27FEEBF47

DARKEST HOUR :

“Başarı son, başarısızlık ölüm değildir. Önemli olan devam etme cesareti gösterebilmektir.” Winston Churchill

“Başınız kaplanın ağzındayken onu ikna edemezsiniz.” Winston Churchill

Ruhsal savaşlar seni bu an için eğitti. Kusurlu olduğun için güçlüsün. Şüphen olduğu için bilgesin.” Clemmie Churchill

“İnsanın eline böyle bir güç gençken verilmeliydi. Kanı hızlı akarken. Kuvveti yerindeyken. Giden gençliğin yerini bilgeliğin doldurması dileğiyle.” Winston Churchill

“Hiç otobüse binmedim. Hiç ekmek için sırada beklemedim. Yumurta kaynatabilirim çünkü bir kez kaynatılışını gördüm. İlk defa metroya genel grev zamanı binmiştim.”

“Halifax bir kontun dördüncü oğlu. Dördüncü çocuklar hiçbir şeyi geri çevirmezler.” Winston Churchill

“Bütün bebekler bana benzerler.” Winston Churchill

“Fikrini hiç değiştirmeyenler, hiçbir şeyi değiştiremezler.” Winston Churchill

Savaşan uluslar tekrar yükselirler. Uysalca teslim olanlarsa yok olur giderler.” Winston Churchill

“Sizin hayatta kalmanız önemli. Başbakanlar gelip geçici.” Churchill’den Kral Altıncı George’a methiye(desem de Churchill methiyeler adamı değildir, olsa olsa gerçekçi bir yaklaşım diyebiliriz)

GİRİŞ :

Sinema çıkışı izledikleri filmi tartışmakta olan iki üniversiteli delikanlının konuşmalarına kulak misafiri oluruz:
-Ben beğendim Abi.
-Ben de.
-…

Bu iki üniversiteli delikanlının memnuniyetleri geveze olmadıklarından sizi tatmin etmeyeceğinden iki alımlı genç kızın konuşmalarına kulak vermeyi deneriz bu kez de:
-Gary Oldman iyi oynamış ama ben en çok Call Me By Your Name’deki Timothee’yi beğendim.
-Asıl Armie Hammer neydi o öyle?
-Di mi?
-Oscar adaylarını merak edip geliyoruz da bu filmlerin başrolündekiler ya canavar ya gay ya da böyle ağır makyaj altında tanınmayacak haldeki aktörler oluyor hep. Hiç şöyle gönlüme göre bir aktör bulamıyorum.
-Adam başbakan nasıl yakışıklı olsun ki zavallıcık? Aktörüne göre gelelim bir dahaki sefere, öyle de filmlere gelelim. Olmuyor böyle.
-Aynen ya uffff. Kesmedi bu film beni.
-Ama Armie evet yaa… Şeftali yaa…
-…

Kazandıkları bedava sinema biletiyle ne akla hizmet girdikleri Darkest Hour’dan memnuniyetsiz çıkan iki liseli kız da sizi tatmin etmemiş olacak ki, farklı mizaçlara ve hayattan farklı beklentilere sahip olan iki delikanlının konuşmalarına kulak misafiri oluyoruz şimdi de:
-İyi filmmiş Abi.
-Aynen. Nasıl es geçtik biz bunu yahu?
-Gary Oldman ağır makyaj altında tüm ödülleri topluyor dediler. Halbuki adam beden dilini layıkıyla kullanmış, tombul toraman bir Churchill olmuş. Eve gittiğimde Churchill’in sesini dinleyeceğim. Gary Oldman’ın bu rol için çok çalışıp, çok araştırma yaptığı söyleniyordu çünkü.
-Gerçekten de çok iyiydi adam.
-Bu sene ne çok Dunkirk’ün konusu geçti.
-Aynen. Ne mühimmiş yahu meğerse. Dunkirk’te Dunkirk, burada Dunkirk, bir dizide bile Dunkirk’ün son gazilerinden diyordu. Algım Dunkirk’e açık olduğundan nerede olsam hemen bu Dunkirk o Dunkirk diyorum.
-Ona kültür emperyalizmi de deniyor. Endüstriler konuşuyor. Sen izliyorsun ancak. Bizim Gelibolu’nun da birkaç yerde adı geçti. Gelibolu hezimetinden çok dertliymişler meğerse.
-Öyle. Ne dikkatimi çekti bir de bak, Churchill’in portresi hiç o kadar kusursuz çizilmemişti. Hem alkolik, hem obur, hem de sözünü sakınmıyordu ve aklına geleni söylüyordu ulu orta. Kral bile zamanla alışabildi, başlarda tiksiniyordu bundan. Başbakan olduktan sonra haftada bir kez görüşecek olmaları bile zul geliyordu ona. Usülden elini öptürdükten sonra, sırtına siliyordu göstermeden.
-Kraliyet ailesi Churchill’den de garip. Aristokrat olmalarına aristokratlar da, çok da sinamekiler. Kral gönlüne göre başbakan istiyor mesela. Kral ya. Churchill güne domuz pastırmasıyla başlıyor skotch eşliğinde. Öğle yemeğinde bir şişe şampanya, akşam yemeğinde bir başka şişe şampanya, geceden sabaha kadar da şarapla takviye ediyordu hiç durmadan. Frengiden aklını yitirmiş bir babanın oğlu olarak bir günde yüz tane fikir üretebilme kapasitesine sahip bir adam üstelik. Uyku saatleri düzensiz, çok baskı altına girdiğinde kimsenin anlamayacağı şekilde mırıldanmaya başlıyor. Ne yapıp, ne edeceği, ortamlarda ne söyleyeceği de belli olmuyor. Ben istenmiyorum diyordu bir yerde. İstenmiyor ve sevilmiyor gerçekten de, son şans olarak görülüyor. Güçlü karakteri sayesinde ezik görünmüyor sadece.
-Öyle dedin de…dur bakayım…oh oh oh…obeziteye ve alkolizme rağmen doksan bir yaşına dek yaşamış. Biz boşuna tıp okuyoruz biliyor musun? Öldürmeyen Allah öldürmüyor işte.
-Ne yapalım yani mesleği mi bırakalım? İyi bakılmıştır başbakan diye, genetik de mühim malum. Biz müdahale kısmında varız sadece.
-Bugün nöbet yok. Gel gidip birer tek atalım Kordon’da Churchill’in şerefine.
-Olurdu ama ben Asya’yla buluşacağım.
-Yaa!
-Aynen.
-Ne bal var Abi sende!
-Soyadım Ballı unutma.
-Churchill ne demek acaba?
-Bilmem ki. Kilise ve tepe’nin birleşimi sanki. Church ve Hill. Lordlar Kamarası’ndaki tarihi konuşmasında Tanrı’nın da yardımıyla Hitler’e karşı tepelerde, denizlerde, okyanuslarda savaşacağız diyordu ya…
-Ne bağ kurdun abi sen de… Ama filmin en etkileyici sahnesiydi. Pofuduk adam Tanrılaştı bir anda. We shall fight in seas, we shall fight in oceans, we shall fight in hills…”
Başlamak üzere olan yeni seans için bekleşen izleyiciler genç adamın heyecanlı heyecanlı yaptığı el hareketlerine bakarlar. Sözlerine devam eder umursamadan:
-“Dünyayı değiştirecek bir işi olmalı insanın. Dünyaya “iyi anlamda” şekil verme yetisine, insan hayatını değiştirebilme gücüne sahip olmalı insan. Tarih beni nasıl hatırlayacak  bilmiyorum mesela. Hatırlayacak mı, onu da bilmiyorum mesela. Operatör doktor olmak isterdi, ameliyatlara girerdi, hırslıydı, yapardı. Bu mu? Bu kadar mı? Bu kadar mıyım ben? Tarih yapraklarının ilk sayfalarında yerim olabilecek mi acaba? Büyük oynamalı insan, sonuna kadar gitmeli. Ne yapıp edip bu uğurda yaşamalı ve yaşlanmalı insan.”
-“Benim o kadar büyük hırslarım yok. Ben doktor olmak istedim, yani memur olayım istedim. Oldum. Uzman doktor olmak istedim. Onu da oldum. İyi bir teklif gelirse de, ileride özele geçerim. Sanırım geçebilirim.”
“Ben bilim adamı olmak istiyorum. İnsanlığa faydası dokunacak bir araştırmanın başında olmak istiyorum. Aziz Sancar gibi olmak istiyorum.”
-“O isteklerini bu ülkede gerçekleştiremeyebilirsin. Yurtdışına gitmen ve hatta orada kalman gerekebilir çok uzun bir süre. Hatta hatta o ülkenin vatandaşı olman bile gerekebilir.”
-“Olsun kalırım.”
-“O zaman bir başka ülke adına çalışmış oluyorsun ama.”
-“Hiç değil. Düşünsene İngiltere’de yaşayan Nobel ödüllü Türk. Kulağa havalı geliyor. Ben sevdim bu fikri.”
-…

Dünyayı değiştirecek ve de yön verecek haliniz de yok, ufkunuz da bu genç doktorumuz kadar geniş değil, öyle mi? Mühim değil, bir yapan çıkıyor nasıl olsa, üstelik bunu en sıkışık, en karanlık saatlerde gerçekleştirebiliyor. Biraz öngörü, biraz bilgelik, biraz empati yeteneği, biraz şans, hata yapmaktan korkmama cesareti ve en çok da seçilmişlik. Darkest Hour’da bütün bu yönlerine teker teker değiniliyor Churchill’in. Yoksa çok başka türlü çizilmiş bir Avrupa haritası ile gelecektik bugünlere. Churchill o dönem İngiltere’sinin ve tüm Avrupa’nın şansı   olmuş, onun da misyonu bu karanlık saatlerde Dunkirk’teki askerlerin tahliyesini sağlayacak olan fikrin sahibi olmak imiş. Bu sayede bir savaşın gidilatını ve insanların kaderleri değiştirmiş. Tüm bunları başarabilecek derecede yüksek iradesi, karşı durma cesareti ve çalışan bir aklı varmış.

F2B928B2-8FDB-400A-B858-E813853AB0B0

DARKEST HOUR :

İkinci Dünya Savaşı’na ait siyah beyaz görüntülerle açılıyor film. Önce Nazi Almanyası askerlerini, sonra da koca koca haritaların başındaki Hitler’i yüksek rütbeli askerlerle yan yana görüyoruz. Tarihler 9 Mayıs 1940’ı gösteriyor. Üçüncü Reich İmparatorluğu Çekoslovakya, Polonya, Danimarka ve Norveç’i işgal etmiş durumda. Üç milyon Alman askeri Belçika sınırında Avrupa’nın kalanını fethetmeye hazır vaziyetteler. Britanya’da ise Lordlar Kamarası’nda kıran kırana bir mücadele verilmekte. Meclis, liderleri ve başbakan Neville Chamberlain’e inancını kaybetmiş durumda ve buldukları ilk fırsatta var güçleriyle üzerine gidiyorlar acımasızca. Yeni bir lider arayışı varken, başbakan Nazi saldırısına karşı hazırlıksız olmakla ve tembellikle suçlanıyor. Açıkça istifası isteniyor ki kendilerine yeni bir lider seçebilsinler. Winston nerede diyor birisi, silah üzerinde parmak izi kalsın istemiyor diyor bir başkası. Kral’ın, Lordlar’ın ve herkesin ve hatta Halifax’ın da tercihi Halifax iken, Viscount Halifax, Chamberlain’in istifasından sonra gelen başbakanlık teklifini reddediyor. Bir yerde kendini hemen ateşe atmıyor. Bu ülkenin bağrında yetişmiş, Avrupa’da barışı sağlayacak ve de en önemlisi muhalefetin kabul ettiği ve desteğini alabildiği bir isim olmalı yeni gelen diyor. Alternatifsiz bu tek isimse Churchill oluyor. Fakat daha ismi dahi geçmeden olumsuz sesler yükselmeye başlıyor masada. Ona mı kaldık diyebilecek kadar cüretkarca oluyor bu çıkışlar. Böyle mühim günlerde ülkenin başına bir ayyaşın getirildiğini düşünüyorlar en çok da.

Churchill hakkındaki kararlar yuvarlak bir masanın etrafında toplanmış büyük büyük adamlarca verilirken, Churchill cephesine geçtiğimizde onun da kimi mühim kararları yatağında verdiğine tanık oluyoruz. Üstelik skotch, puro ve domuz pastırmalı kahvaltı eşliğinde. İstediğinde atom karınca olabilen Churchill’in, bir parçasını Oblomov’dan aldığını görüyoruz bu sayede. Hayatında çok önemli iki yere sahip kadınlardan biri olan sekreteri Elizabeth Layton’da bu en kritik zamanlarda giriyor hayatına. Bir diğer isimse karısı Clemmie. Başbakan olmasına ramak kala kocasını kibar ve esprili olması hususunda uyarıyor. Kristin Scott Thomas her daim ikinci planda kalan ama en az kocası kadar sivri dilli eş rolüyle çıkıyor karşımıza. Churchill’se bu görevin tam da bu zamanlarda ona verilmesinin nedeni olarak açıkça geminin batmakta olduğunu ve de bu pozisyonun ona hediye olsun diye değil de, intikam olsun diye önerildiğini düşünmekte. Geçmişi felaketler yığını olarak görülen Churchill Gelibolu’daki 25000 ölümden, yanlış Hint politikasından, Rusya İç Savaşı’ndaki genel tutumundan, Altın sisteminden, Norveç olayından ve daha da bir sürü kararından ötürü suçlanıyor. Muhakemesinin yetersiz olduğu düşünülse de, Hitler konusunda haklı çıkıyor. Öngöremediği bir başka şeyse önümüzde aylarca sürecek bir mücadele var derken aile arasında şampanya patlatarak kutladıkları Başbakanlığının ilan edildiği tarih olan 10 Mayıs 1940’ın üzerinden tam beş sene geçmesi gerekiyor savaşın sonunu görebilmek için. Bu arada yersiz yurtsuz yedi milyon mülteci yürüyüş halinde olup, Avrupa korkunç bir çöküşün eşiğinde korku içinde bekliyor. Churchill’in politikasıysa bir başka diktatör Mussolini’nin aracılığı ile yapılacak olan barış antlaşması değil, savaşa devam etmek oluyor. Deniz, kara ve havadan yapılan saldırılarla insanlık suçlarının karanlık ve acı kategorilerinde hep birinci sırada yer alacak olan ve tarihin görüp göreceği en büyük canavar zorbaya karşı zafer kazanana dek savaşmaktan yana davranıyor. Radyodan canlı yayınlanan “Özgürlük Davası” isimli konuşmasında son on yıldır dokuz köyden kovuluşuna yönelik saldırıların nedeni olan doğruculuğunu bir yana bırakıp halka moral olsun diye yaptığı konuşmasının aksi bir tablonun varlığını, berbat bir durumda olduklarını ve de en korkuncu kıyımın kapıda olduğunu eve geldiğine karısına itiraf etmek zorunda kalıyor.

A241A526-F506-427F-926E-409DDF6BBCFB

F21620FC-0F1F-43B3-8879-434F22A033EE

Fransa kıyısında yer alan Dunkirk’te sıkışıp kalan 300.000 İngiliz askerinin akibeti oluyor savaşın gidişatını belirleyen en mühim olay olarak. Calais’deki 4000 asker Almanlar’ın ilgisini çekmek üzere yem olarak kullanılıyor 300.000’in selameti için. Ve eğer birkaç gün içinde bu tahliye gerçekleştirilemezse tüm ordu yok olabilecekken günde 100 fikir üretebilen Churchill, Eisenhover’ın desteğini alamasa da onun kafasında çaktığı ışıkla, savaşın kaderini değiştiren fikri üretiyor. Bu şekilde on metreden büyük tam 840 tekne Fransa’ya doğru yola çıkıyor. Umutsuz durumdaki sesin sahibi olan Amiral Ramsey, Churchill’in talebiyle ama son derece isteksiz bir şekilde isimlendirdiği “Dynamo” operasyonunun ismini yanıbaşındaki vantilatörün markasından alıyor rastgele ve dediğim gibi zerre heyecan ve umut beklentisi içine girmeden.

FFF187AD-638A-4B13-A9CF-A2EDEC7029E1

Kral cephesinden bakıldığında, eğer Hitler ülkelerini işgal edecek olursa, ailesiyle birlikte bir an önce Kanada’ya nakledilmesi gerekecek ve buna da gönlü el vermiyor. Bu noktada Hitler’e kafa tuttuğu için belki de en çok desteğini veriyor bir zamanlar mesafeyle ve şüpheyle yaklaştığı Churchill’e. Bir şekilde memleket meselesinde uzlaşıyorlar nihayet. Arada azarını, arada iğnelerini yediği Altıncı Kral George’un kimi öğütlerini kulağına küpe yapan Churchill’se halkın öngörüsüne kulak vermek için gittiği metrodan tereddütlerini ortadan kaldıran bir kararla çıkıyor son anda. Lordlar Kamarası’ndaki tarihi konuşmasını gerçekleştirmesine yönelik kritik karara giden yollar metronun kompartımanında alınıyor halkın icazeti ve sağduyusuyla. Aksi takdirde Orta Avrupa’ya derebeyi olmak isteyen ve Alman Sömürge İmparatorluğu’nu geri getirmek isteyen Hitler’in razı geleceği olası barış antlaşmasıyla ne İngiltere’yi bağımsız bırakacağı var ne de mevcut sıkıntılarından kurtaracağı. Aralarında yer alan tüm şehirleri düşürmüş, tüm ülkeler teslim bayrağını çekmiş, Dunkirk ve Calais hariç tüm limanları Almanya kontrol ederken, yani başları kaplanın ağzındayken, Hitler’i ikna etmenin mümkün olamayacağının farkında olan Churchill halk desteğini de alarak tek bir umuda sığınıyor bundan böyle. O da “zafer”. Bir başka seçenekleri yok çünkü. Chamberlain de dahil olmak üzere büyük çoğunluk Churchill’e destek veriyor. İngilizceyi silahlandıran Churchill, savaşa gönderiyor böylelikle, Halifax’ın tabiriyle. Zaferse ancak beş yıl sonra sekiz mayıs tarihinde geliyor. Britanya ve müttefikleri zaferlerini ilan ediyorlar. Winston’a gelince hemen ertesi sene seçimleri kaybedip meclis dışı kalıyor. Böyle de vefasız bu insanlar!

459E87A5-0F9F-48E7-B41F-2E49554C2F9F

Joe Wright’ın yakın takipçisi olarak ailevi sorunlar ve bir takım hastalıklar yüzünden geri plana ittiğim bir film olmuştu “Darkest Hour”. En nihayet izleyebildim ve de marifetmiş gibi hakkında bir şeyler yazarak böbürlenmek fırsatı buldum kendimce. Her zamanki gibi yönetmen yönetmen olunca film de film oluyor demekten ve de inşallah bir gün bizim de tarihimizi ve tarihi kişiliklerimizi karikatürize etmeden başarıyla peliküle aktarabilecek yönetmenlerimizin çıkmasını dilemekten başka da bir temennim kalmıyor son söz olarak. Gary Oldman’a gelince, serçe parmağını oynatsa da Oscar alsa dediğim Daniel Day Lewis çok başarılı olsa da, Winston Churchill’i böyle başarılı bir filmde tüm kusurlarıyla oynamak şansı da Oldman’ın kaderinde varmış demek düşüyor sadece. Osacarlarda bu senenin en güçlü ve ödülü almaye en yakın adayı gibi görünüyor en iyi aktör dalında. Oldman dışındaki tüm oyuncular da benzerlikleriyle tam bir casting harikası olarak çıkıyorlar karşımıza. Halifax’dan Chamberlain’e, özellikle de bire bir benzerliğiyle Kral Altıncı George çok başarılı bir arayışın sonucu olarak, filmin gerçekçiliğine zemin hazırlayan karakterler olarak çıktılar karşımıza yan rollerde. Bu filmin literatürüme kattığı en derin bilgiyse Churchill’in zafer işaretini tersten yaptığında yoksul mahallelerde ne anlama geldiğini öğrenmek oldu. Ara ara bu hareketi yapmayı istediğim o kadar çok insan var ki… Eminim bana karşı aynı hareketi yapmayı isteyen de bir o kadar çok insan vardır. Neyse ki sorun etmiyor insan hislerin karşılıklı olduğunu bildiği sürece. Her neyse, o işaretin anlamı için bile izlenmeye değer bir film var karşınızda neticede.

BD8D7F01-7B6C-4CAE-B098-3D5DC4498D32

E0C23077-768F-467E-8878-619F18870B70

DUNKIRK

06170535-20EB-47E6-A611-E52EB6E451A2

DUNKIRK :

“Kakası gelen bir herifi öldüremeyeceğin için sen de vagona, arkadaşlarına, Fransa’ya, adi politikacılara, Bosch’lara, tüm dünyaya lanet okursun. Yeryüzünün paramparça olmasını ve geriye hiçbir şeyin kalmamasını istersin. Yataklarında bok kokusundan uzakta uyuyanları lanetlersin. Gözünü yummayı başaramazsın, o zaman henüz tattığın mağlubiyetini, daha yeni başlayan esaretini ve bu vagonu dolduran ve asla tanışmak istememiş olduğun salaklarla birlikte yemeden içmeden dip dibe yaşamak olduğun salaklarla birlikte yemeden içmeden dip dibe yaşamak zorunda kalışını düşünmeden edemezsin.” Ben Rene Tardi Stalag 2B Kampında Savaş Esiri

Sonbahar yaprakları misali küçük el ilanlarının uçuştuğu şirin mi şirin evlerle bezeli bir sokak arasında yürüyen altı askerden biri olan er Tommy’nin de benzer bir sıkıntısı var tıpkı yukarıda alıntı yaptığım Jacques Tardi’nin İkinci Dünya Savaşı’nda esir düşen babasının anılarından derlediği grafik romanında olduğu gibi. Tek fark esirlerin gitmekte olduğu vagondaki tıkış tıkış ve kapalı ortamın yerini açık havada boş olan herhangi bir köşeye bırakmış olması. Tommy el ilanlarını biriktirip tuvalet kağıdı olarak kullanmak üzere bir kenara çekiliyor. Fakat zor zamanlarda hele de bu bir savaş ortamıysa insanın en temel ihtiyaçlarından birini gerçekleştirmesi bile öyle kolay olmuyor. İki ateş arasında kalan askerlerden beş’i Alman’larca vuruluyor. Fransız bariyerlerinden de kurtulup canını kurtarabilen Tommy bir kez daha fakat bu sefer de sahilde tekrar şansını deneyecekken, şimdi de bir erin bir başka eri sahilde gömerken, diğer yandan da postallarını ayağına geçirdiğini görüyor. İhtiyacı yine yarıda kalıyor. Yine yalnız değil çünkü. Tommy’nin sorunu hepimizin sorunu oluyor. Savaş böyle bir şey işte. Az evvel yanıbaşında ölen askerleri unutup, bu en insanı ihtiyacını karşılama gayretine düşüyorsun tekrar. Çünkü hayat devam ediyor senin için, diğerleri için bitmiş olsa da. Bu dakikalardan sonra finalde birleşecek olan üç ayrı hikaye üzerinden film ilerlemeye başlıyor. Kurgunun mahareti ve başarılı Hans Zimmer müzikleri ise kapana kısılmışlığı, çaresizliği, bilinmezliği ve korkuyu besliyor ve körüklüyor iyiden iyiye. Öyle ki rahat bir nefes almanıza müzik karar veriyor. Sinir bozucu aynı ritim hiç susmayabiliyor ya da siz iyice gerilin diye daha çok şiddetleniyor. Bir hafta önce mendirekte başlayan ilk hikayede Almanlar tarafından hava saldırısına uğrayan sahildeki askerlerin ilk etapta kendilerini attıkları kumların üzerinden, üzerlerine de iyice bir bomba yağdıktan ve bir kısmı havaya uçtuktan sonra, sanki tökezlemişler de düşmüşler gibi kalkıp normal hayatlarına devam edişlerini gösteriyor. Bir asker bağırıyor sadece öfkeyle nerede bu lanet hava kuvvetleri diye. Tommy bu hikayenin kahramanlarından. İkinci hikaye yine bir hafta öncesinde başlıyor. Donanma, sahildeki onlarca can yeleğini içlerine istiflemek suretiyle teknelere el koyma emri veriyor. Dunkirk’te bulunan askerleri tahliye amaçlı kullanılacak olan teknelerden biri bir baba oğul ve kahraman olmak hayali taşıyan on yedi yaşındaki savaş gönüllüsü George tarafından çok daha önceden halatları çözülüp, yol almaya başlıyor bile. Filmin üçüncü hikayesi ise gökyüzünde geçiyor. Telsizlerden gelen emre göre savaş uçaklarının içindeki pilotlardan Dunkirk üzerinde kırk dakika savaşmaya yetecek kadarlık bir yakıt ayırmaları isteniyor. Çetin mücadelenin başlamasına ise bir saat var daha.

58B3B353-D433-4D89-B6F3-F066DD5C6B1A

689A3033-B926-470E-AA2C-6A27F2848512

721B986E-BF82-4321-B5F1-272B0CB8C7CB

Dunkirk, Fransa’nın Belçika sınırında ve Manş Denizi kıyısında yer aldığından mendireğin üzerinden karşı kıyıya özlemle bakan Komutan, eli kolu bağlı, yuvam dediği toprakların, bulundukları yerden neredeyse görülebildiğini söylüyor. Sahilde bulunan asker sayısı 400000’ken kırk, elli bin kadarını Amiral Ramsey, otuz bin kadarını da Churchill istiyor. Tüm bu askerlerin sahilden tahliyesi ise imkansız. Mendirekten yapılacak olası bir tahliye esnasında gemi batacak olursa da tam bir felaket olarak son kaçış yolları da tıkanacak. Sularsa çok sığ ve gemi sahile yanaşsa, bu sefer de karaya oturmuş olacak. Askerleri kısım kısım taşıyacak küçük tekneleri de yok. Tek seçenekleri olan mendireği denediklerinde de hava saldırısının kurbanı oluyorlar. Komutan yine içli içli izliyor uzaktan mürettebatın denizin üstündeki can pazarını. Çokluğun içinde yok olanlar ileride birer sayı olarak hatırlanacaklar sadece ve şimdiden kim ölmüş kim kalmış, bir dolu bireysel trajedi kimsenin umrunda değil. Sahilde bunlar bunlar yaşandıktan sonra, bir asker üzerindekilerle sahilden denize giriyor kararlı bir şekilde. Ya yüzerek kaçacak yahut intihar ediyor çaresizlikten o dakikalarda, spor amaçlı yüzmediğine göre. Sahilde oturan Tommy ve iki arkadaşı sessizce ve hiç tepki göstermeden izliyorlar bu acıklı anı. Her ne olursa olsun hayatta kalmanın savaşı veriliyor öte yandan. Uzaktan bomba yüklü uçakların seslerini işittiklerinde korku içinde büzüşüyorlar oldukları yere. Suların çekilmeye başladığını ise görünmeye başlayan cesetlerden fark ediyorlar. Sahile vuran bir sürü ceset şişmiş kalmış denizin içinde. Ufukta bir ümit bekledikleri gemi ve uçaklar henüz ortada yoklar. Zaten gelse de bir tane gelecek ekonomik önlemler zinciri dahilinde. Ufukta Britanya için yapılacak olan bir sonraki savaş var çünkü. Zaman Hitler’in Avrupa’da terör estirdiği zaman, fakat film boyunca ne bir Alman askeri görüyoruz, ne de kan. Onun yerine endişe verici, sinir bozucu tekinsiz bir müzik var sadece.

F3165D5C-9281-4074-82C3-841DB359FABF

Askerlerin suyun yükselmesini umarak girip saklandıkları teknede yaşananlar yaşama dürtüsüyle kendilerinden olmayanı nasıl harcadıklarını gösteriyor. Hayatlarını kurtarmış olan Fransız askeri ilk önce olmak üzere, kendi alaylarından olmadığı için Tommy’i ikinci olarak hedefe oturtuyorlar ilk fırsatta. Bir başka sefer boğulmakla, yanmak arasında kalıyor askerler. Onların arasında Tommy de var. Havasızlıktan denizin altında boğulmak üzere olan petrole bulanmış askerler yüzeye çıkar çıkmaz tutuşuyorlar acı içinde. Bu ve daha pek çok iki ucu güzel değnek anları barındırıyor film.

Senaryosunu filmin aynı zamanda yönetmeni Christopher Nolan’ın yazdığı metindeki karakterler kurgu olmakla birlikte, araştırmaları esnasında esinlendiği pek çok karakterle benzerlik taşıyor aynı zamanda. Pilot rolünde Tom Hardy’nin canlandırdığı Farrier ya da Kenneth Branagh’nın canlandırdığı Kumandan Bolton gibi. Bu ve bunun gibi isimsiz pek çok kahramanın hikayesini kurgulamış yönetmen. Dayanışma içinde birbirlerini kollayıp, yeri geldiğinde hayat kurtaran askerler, tüm savaşlarda olduğu gibi sessiz birer kahraman olarak kalmışlar tarihin gölgesinde. Churchill’in de kabul ettiği gibi savaşlar her ne kadar tahliyeler ile kazanılmıyorsa da, bunca askerin kurtuluşu müttefik güçler açısından aynı zamanda çok mühim olup, çok büyük bir askeri felaketten kıl payı kurtulmuş oluyor Britanya. Bir ulusun belki de tüm Avrupa’nın kaderini değiştiren bir tahliye burada söz konusu olan. Koskoca bir ordu ve nice oğullar evlerine sağ salim dönebilmiş bu sayede bir sonraki savaş için saklanmak üzere.

304825F9-4ED7-419D-BC21-A358D4A71D11

4D5ACF01-653D-46CD-A9D3-95BAED85AFD0

Filmi beş aylık bir rötarla izlemiş olup, şaşırtıcı derecede beğendiğimi belirtmem gerek. Ama işte yönetmen yönetmen olunca, hiç ilginizi çekmeyecek bir tür ve konu bile sizi çekiyor içine. Mel Gibson’ın kötü eleştirilerden nasibini almış Hacksaw Ridge’ini görmezden gelmiştim mesela ama Dunkirk başka. Savaş karşıtı bir film olmasa da. Kurgusu, müziği ve görüntü yönetimi çok çok iyi olmakla beraber, oyunculuklar da mükemmel. Tek Oscar ve üç Tony ödüllü Mark Rylance, pilot koltuğundan kalkamasa da oturduğu yerden göz dolduran Tom Hardy, benim en çok Ken Loach filmi “The Wind That Shakes the Barley”deki rolüyle hatırladığım Cillian Murphy ve doksan doğumlu pek çok geleceği parlak aktörün yanı sıra Komutan rolünde karşımıza çıkan Kenneth Branagh var kadroda. Filmin sonlarına doğru tam da rahat bir nefes almışken düşman uçaklarının sesini duyduğu anda aktörün mendireğin üzerinde çaresizce kaderini beklerkenki bittik biz Tanrım bakışı unutulmazdı bu arada.

Destan diye diye kendi aramızda yaşattığımız, yerine gidince reklam mahiyetinde barkovizyondan izlediğimiz Çanakkale Savaşı’mız ve Kurtuluş Savaşı’mızın darısı başına diyorum ben de. Daha da ne diyeyim ki oturduğum yerden? Hollywood’u olan, Hollywood’lu olan düdüğü çalar işte böyle. Kültür emperyalizmi böyle olurmuş, gözlerin dolarmış bir başka milletin zaferini izlerken, yazık bizimkiler uyusun(babam gibi konuştum gece gece).

-“Benim yaşımdaki adamlar bu savaşı başlattı. Savaşmaları için neden çocuklarımızı gönderelim?” Mr. Dawson

26C182D9-CBE6-42EE-AF41-A4D61F08DF4F

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: