WILD WILD COUNTRY

EA8F2B9D-923F-45EE-8EA6-81021F2D3047

WILD WILD COUNTRY :

“Köprülerinizi yakın, ileri gidin.” Bhagwan / Osho

“Kendimle yaşamak zorundayım. Kendimle yaşarken kendi içime bakmalıyım. Ben kimim? Ben neyim? Neden benim? Bu iyi veya kötü, doğru veya yanlış siyah veya beyaz değil. Tabii ki ölünce cennete mi cehenneme mi gideceğimi bilmiyorum. Ama nereye gidersem gideyim kendi cennetimi yaratacağım.” Ma Anand Sheela

Her taç, giyotinle gelir. Giyotin olmadan tacı takamazsın ve bu benim kaderim. Ama insan neden bir başkasını giyotininin altına yatırır? Gücü yüzünden. Gücünü kırmak isterler ve giyotine rağmen beni henüz öldüremediler. Ruhumu da. Nereye gidersem gideyim bu tacı takacağım. Giyotinin altında olmak beni korkutmuyor.” Ma Anand Sheela

“Gücümü kullanmayı seviyorum. Neden sevmeyeyim? Bhagwan bana gücümü kullanmayı öğretti. Onu boşa harcayacağımı mı sanıyorsunuz?” Ma Anand Sheela

“Biz iyi eğitimli değildik. Güya bize kusursuz toplumun nasıl olacağını göstereceklerdi. Bir şey bilmez kroların yanına taşındıklarını, hiçbir şey anlamayacağımızı düşünüyorlardı. Çok zeki olduklarını sanıyorlardı.” Antelope’un çaresiz ve endişeli halk’ından bir kişi, tıpkı diğerleri gibi

Bazen düşmanlarını yakınında tutmalısın. Onlara iyi davranarak çok şey öğrenebilirsin.” Bir Antelope’lu

“Zührevi hastalık, suç, uyuşturucu ve alkolizm olmayan tek topluluğuz. Bizler cinsellikten tam anlamıyla zevk alan tek topluluğuz.” Çok iddialı bir Sheela söylemi

“Bhagwan bir Zen ustasına dair bir hikaye anlatmıştı. Zen ustası bir müridinin aydınlanmaya hazır olduğunu görünce, sopasıyla vurup onu öldürmüş. Ölümünden hemen önceki anda aydınlanmış olurmuş böylelikle. Kendime tekrar tekrar sordum, ustanın darbesini kaçırdım mı? Bana aydınlanma getirecek darbeyi yemeyi beklemedim mi? Başarısız olduğuma dair bu şüpheden kurtulmam yıllarımı aldı. Bunu söylerken, zihnimde kozadaki bir tırtıl görüntüsü var. Kozasından çıkan güzel bir kelebeği izlediyseniz, bu uzun ve zor bir süreçtir. Sıkışık halde hareket eder. Koza, güvenin bedenine tutunur. Son bir kez çırpınıp, son itişler sayesinde kendisini çıkarana kadar.” Jane Stork/Ma Shanti B

GİRİŞ :

Diziyi izlemiş olan karşı cinsten iki kişinin diyaloglarına şahit olacağız az sonra. Kız kısmını K ile, erkek kısmını E ile adlandırıyorum. Karmaşa olmasın.

K-İzledin mi?
E-Şimdi bitti. Neymiş bu Osho böyle?
K-Biz kızken fakülteye giderdik, kendisini çok severdik. Aslında ben sevmezdim. Aslında ben hiç Osho okumadım bile ama dedim ya arkadaşlar severdi ve ondan çok çok ve sık sık bahsederlerdi. Öyle ki insanı sıkacak ve okumadığı için dışlanacak kadar.
E-Anasının gözüymüş. Sizi bile etkilemiş bak, kaldı ki müritleri ölüyordu bunun için. Başta da Sheela. Kıllı göğsü filan deyip durdu…herifi yakışıklı sanırsın bir de. Halbuki tipsizmiş be.
K-Bambi gözleriyle yaptı herhalde!
E-Neyi pardon?
K-Etkileme işini!
E-Öyle olsa bambi gözler derdi Sheela, kıllı göğsü değil.
K-Jane Stork gözlerinde kaybolmaktan filan bahsediyordu ya…
E-Onu da anlamak mümkün değil ki. Evliliği kötüye gidiyormuş, bir oğlu olmuş, sonra mutsuz olmuş, sonra Bhagwan’ı görmüş, gözlerine vurulmuş. Hatırladım bak şimdi. Ah siz kadınlar, çok tehlikeli bir türsünüz. Unutmuyorsunuz hiçbir söyleneni. Koskoca Osho bile ne çekti Sheela’dan!
K-O kıllı maymun kızcağızı kullandı.
E-O da kendini kullandırtmasaydı. Hem karşılıklıdır bu işler.
K-Klasik erkek söylemi. On altı yaşında babasının teşvikiyle kapısına götürülmüş. Ne yapacaktı oncacık kız?
E-Çoraplı ayağının üzerine tokyo giyen bir adamdan bu kadar etkilenmiş… demek etkileneceği varmış.
K-Safmış çünkü. Safsındır o yaşlarda. Sonra da bir sürü sorumluluk yüklerler sırtına. Tüm cehaletinle ne yapacağını bilmeden saldırırsın oraya buraya.
E-Sakin.
K-…im. Zaten.
E-Dişlerin gıcırdıyor ve Sheela’ya dönüşüyor gibisin azar azar. Lütfen. Kunduz yemek ya da zehirlenmek istemiyorum gece gece.
K-Peki ama beni provoke etmezsen sevinirim.
E-Ya birbirini provoke eden zavallı Oregon halkına ne demeli?
K-Antelope’lular mı? Zavallı bir halleri yoktu bence. Sadece azınlık kaldılar. Statü kaybından korktular. Hem hep Amerikalılar mı işgal edecek her yeri? Sorsan Kızılderili topraklarıdır oralar. Hayatlarının hiç değişmemesini isteyen, bir avuç geleneksel beyaz Amerikalı. Birbirini gazlaya gazlaya Oregon’dan çıkan tüm savcılara ağladılar gel bizi kurtar diye. Babalarının eteğine yapışan sümüklü çocuklar gibiydiler.
E-Ya ne yapacaklardı? Zavallı yaşlı teyzeler gece gece kulaklarına tıpa mı taksalardı sevişme seslerini duymamak için? Ya o FBI görevlisine ne demeli. İki ay ne çekmiş be adam? Bunlar ortalık yerde sevişirken, adam mecbur işini gücünü yapmış.
K-Gerekiyorduysa tıpayı taksalarmış. Gerekmiyorduysa bakmasaymış.
E-Allah Allah. Sen bayağı… İlk iki bölümde bunları iyiniyetli bulmuştum ben de ama adamlar kunduzları blenderdan geçirip şehrin şebeke suyuna filan karıştırdılar yahu.
K-Kunduzlara çok yazık olmuş tabii.
E-… Bence bu tartışma çok gereksiz biliyor musun?. Survivor Adası’na düşmüş ünlüler ve gönüllüler gibiyiz.
K-Bir dahaki sefere İstanbullu Gelin’i izler tartışırız. İster misin?
E-Tartışılacak ne var ki orada?
K-İzleyince söylerim. Ada’ya gelince para için pul için, neyse ne. Ne çok zavallılık var orda da. Bak ne diyeceğim, çok uzun zamandır düşünüyorum da, perdenin arkasında kalan eller dışında insanoğlu çok zavallı aslında. Bize uygun olmayan rolleri oynuyoruz. Çoğumuz beş parasızız. Bir şeylere tutunmaya çalışıyoruz, sonra tutunduğumuz şeyin bize daha çok muhtaç olduğunu görüyoruz. Herkes bir politikacının peşinde, parti derdinde, olmadı şarkıcı türkücüye erişme derdinde.
E-Herkes aynı ki.
K-Herkesin aynı olması, bunu benim de kabul ettiğim anlamına gelmiyor. Ben kendim kendimi değersiz ve yetersiz buluyorum. Her konuda.
E-Nedenmiş o? Sen benim için çok değerlisin.
K-Öyle mi dersin? Her ayrıldığımızda birini buldun.
E-Hep sen oldun terk eden.
K-Neden diye sormadın ki hiç!
E-Neden?
K-Çünkü fazla bir arada durmak seni sıkıyordu. Benimle mutluydun ama her zaman değil.
E-Çok incesin, çok naziksin. Çok teşekkür ederim. Bunu düşünerek beni defalarca terk etmene anlam vermeliydim. Belki de bir komün hayatı sana benden daha iyi gelir.
K-Öyle bir komün yok etrafımda. Tarikatlarda da Arapça ibadet, bir sürü itaat filan…bana dayanamaz onlar. Ben de onlara. Gördük bir yaz günü başımıza yağanları. Atatürk’ün yolundan çıkarlarsa olacağı o… Bir de bu usta çırak ilişkisinde hep sakat bir taraf var gibi geliyor. Bir süre sonra fazla müdahale kadı kızını bile usandırır. Hem usta neye göre usta yani? İki çift doğru söz söyleyebiliyor diye mi? Felsefe masterı yaptı diye mi? Senden daha olgun diye mi? Yirmi yaşında gözünde büyütürsün sadece herkesi.
E-Asiliğini bilirim. Söyle bakalım bir dahaki sefere ne zaman terk edeceksin beni?
K-Gözlerinde bana bakarken görmeye alıştığım parıltı ne zaman biterse, o zaman.
E-Sheela da mı senin gibi o parıltıyı görmez olmuştu dersin?
K-Olabilir.

78F67482-3718-42E7-8893-D653661A49A4

WILD WILD COUNTRY :

Netflix’in çok yeni tarihli, vizyon yüzü görmüş altı bölümlük bir belgesel dizisi “Wild Wild Country”. 15 Temmuz 2016 darbe girişimi üzerimizden silindir gibi geçmişken ve geride bıraktığı toplumsal travmayı atlatmaya çalışırken, ne yapıp edip önyargılardan arınarak izlemek gerekiyor bir başka vahşi vahşi ülkede yaşanmış gerçekleri. 15 Temmuz bir silahlı darbe girişimiydi, herhalde Osho Pentagon’u ele geçirmemişti derkenki müstehzi ifadelerinizi görmezden geliyorum. Usta mürit ilişkisine ışık tutması açısından öneminden bahsediyorum burada. Birin binlere, binlerinse ülkenin dört bir yanından akın akın Oregon’daki çiftliğe gelerek, müritliğe evrilişlerini izledik aşama aşama. Kitapları milyonlar satmış ve halen daha satmakta olan bir adamın parlak aurası sayesinde oluşturduğu müritlerle ülkesi Hindistan’dan kilometrelerce uzak olan Anayasası’ndaki özgürlük vaadine güvenerek geldiği bir başka ülkede kendi cumhuriyetini kurup, saklı cennetini kuldan ve gazetecilerden sakınmadan toplum önünde sergileyişini ve de en nihayet iç karışıklık, dış baskı, vs. vs. sonucunda yaşananları gördük bir solukta. Bir döneme tanıklık ediyoruz, bir çatışmaya, çapı ülkeyi aşmış, sınırları Avrupa’ya kadar uzanan bir hayalin, eski ve yeninin, geleneksel ve aykırının bir araya gelemezliğinden, önyargılardan, küstahlıklardan, başkaldırışlardan, insanın içindeki güçten, potansiyelin ortaya çıkarılmasından başka daha da pek çok şeyden bahsediyor Wild Wild Country. İster din deyin, ister tarikat, başındakine ister usta deyin ister şarlatan, sonunda radikalleşmeye mahkum bu tip organizasyonların ve yaşanan komün hayatının ne noktalara geldiğini görüyoruz. İyi niyetli de olsalar, cumhuriyet kurmanın ve o cumhuriyeti yönetmenin pek de kolay bir şey olmadığını da görüyoruz. Dünyanın neresine giderseniz bu böyle, insanlar güç için, para için, adanmışlık için, kollektivizmin gücüyle kendini iyi ve güvende hissetmek için ya da özgür cinsellik için pervane misali mumun etrafına üşüşüyorlar. Dünyanın tüm kaybolmuş ruhları ya bu uğurda yanıyorlar ya da bir köşede dünyanın onları keşfetmesini beklerken ziyan oluyorlar. Bu dizi bu arayışın hikayesi en çok da. Herkes umduğunu bulabiliyor mu peki? Elbette ki sonu hayal kırıklıklarına uzanan hayat yolculuğunda tekamül oluyorlar. Tutundukları kozalardan güzel birer kelebek olarak çıkıp uçmaya başlamaları ise kelebek için sonsuzmuş gibi görünen birkaç gün oluyor sadece ve sadece.

76300432-56AD-4CD9-A8E7-53416A7CDDB9

BCB6494A-0A49-42D4-948A-D637C5729800

Dizi altı bölümden oluşuyor oluşmasına ama hiçbir bölümüne isim verilmemiş. Altı bölümden oluşan bu diziyi bir film gibi izliyorsunuz eğer hiç ara vermezseniz. 1981 yılında etraf karlarla kaplıyken başlıyor dizi. Oregon eyaletinin Wasco Bölgesi’nde yer alan bir şehir olan Antelope’da geçiyor hikayenin tümü. Issızlığın ortasında, sessiz, küçük bir yer burası. Elli kişiden oluşan bir nüfus var Antelope’un içinde yaşayan. Dolayısıyla herkes birbirini tanıyor, anlaşıyor ve yardımlaşma var. Toplu mangal partileri yapan, işçi sınıfından olan, hayatlarında ilk defa, o da Antelope’da ev sahibi olabilmiş, son yıllarını huzur içinde geçirmek isteyen bu mutlu azınlığın saadetinin, bir başka mutlu azınlık tarafından bozulması ise an meselesi. İzole bir hayat yaşayan halkın huzurunu bozansa yakınlardan çiftlik alan zenginlerin Rolls Royce’lu gurusu olarak bilinen ve bu topraklarda bir tarım komünü yaratacağı söylenen Bhagwan. Aradan geçen neredeyse kırk yıla rağmen, bugün bile tripadvisor’a baktığınızda Antelope’a en yakın otelin 27 mil uzaklıkta olduğunu ve iki restorandan ibaret olduğunu, etraftaysa yapacak hiçbir şey olmadığını görüyorsunuz. Hobi olarak avlanan bir halkı var içinde. Şimdiyse kırmızı halılar döşeniyor Bhagwan’ın geçeceği ve halkı selamlayacağı yerlere. Prefabrik evleriyle koyuluyorlar yola. Çölün ortasında 50.000 kişilik bir şehir kurulacağı söylentisiyle, çıkacak kargaşaya zemin hazırlanıyor halk arasında. FBI tarafından Amerikan tarihindeki en büyük zehirleme, telekulak ve göç yolsuzluğu olarak nitelendiriliyor sular durulup, olaylar kapandığında. Bhagwan Shree Rajneesh, nam-ı diğer Osho, oluşabilecek bütün önyargıyı karşısına alarak, özel sekreteri, komünü, manikürlü elleri ve milyon dolarlık saatleriyle dört yıl boyunca hiç çıkmadığı Pune’daki Ashram’dan bir gün ansızın uçağa atladığı gibi geliyor Antelope, Oregon’a. O yıllarda Osho ellisinde. Gençken durdurulamayacak bir gücü olan genç adam, Hindistan’dayken, ilk önce küçük gruplara seslenir ve bu topluluklardan mürit edinirmiş. Genç yaşta kendi kitaplarını yazmış ve kısa bir süre içinde de bir rock star gibi karşılanır hale gelmeye başlamış daha büyük kalabalıkların önünde. Öğretileri Batı’da ses getirir olduktan sonra, nükseden alerjik rahatsızlıkları yüzünden Bombay’dan Pune’a taşınmış ve bundan sonraki nihai hedefi uluslararası bir komün kurmakmış. Her gelenin kendini buraya ait hissettiği, sanki eve geldik dedikleri, huzuru buldukları, gecekonduların orta yerindeki Ashram’daki hayatın sosuysa cinselliği reddeden eski guruların aksine, Bhagwan’ın bu konularda son derece esnek olmasıymış. “Açılımlar yapan, yenilikçi Bhagwan.” Vietnam kapıdayken, New Age uyanışının bir parçası oluvermiş bu sayede o tarihlerde. Meditasyonu bir ürün olarak pazarlayıp, finans işinden de anladığından, komüne devamlı surette gelir gelmediği takdirde, masrafların altından kalkamayacaklarının da bilinciyle büyümek için ilk adımları atması uzun bir zamanını almamış zaten.

E5BA2396-31C1-46CA-92FA-4D8CEDB7AE3E

ÜSTAT BHAGWAN ve ÖZEL SEKRETERİ MA ANAND SHEELA :

Sheela on altı yaşındayken tanıştırılıyor Bhagwan’la ve o yıllarda Osho’ya Bhagwan deniyor daha. Babası alıp götürüyor onu Bhagwan’ın huzuruna. Bir apartman dairesi burası ve babası ona uzun yaşadığı takdirde onun ikinci Buda olacağını söylüyor yüksek bir inançla. Görür görmez çok farklı hisler içinde yaklaşıyor ona Sheela. Zihninin eridiğinden, tekamüle ermekten, onun güzel kıllı göğsünden filan bahsediyor röportajında. Öl dese ölecek bir hale getiriyor Bhagwan onu. On altı yaşında babam beni Bhagwan’la ya da herhangi bir guruyla tanıştırmadığından(umarım sizi de) ve kayıtsız şartsız itaat biraz çevre koşullarına, biraz aile durumlarına göre değişen bir şey olduğundan, on altı yaşındaki Sheela kızımızın da babasının tesiriyle, kısacası ailesinin onayı ve desteği sayesinde Bhagwan’a karşı böyle bir teslimiyet içine girdiğini anlıyoruz. Bhagwan’da ondaki kıvrak zekayı ve organizasyon yeteneğini görmüş olacak ki, her işini onun emin ellerine teslim ediyor bir süre sonra. Tüm komünü bir genç kadının yönetimine bırakıyor ve kendisi basınla konuşmayı da reddederek sessiz bir Tanrı gibi suskunluğa bürünüyor. Bundan sonra tek adamın arkasındaki tek kadın Sheela oluyor. Hinduizm ve meditasyonun birleşimi olan ve Bhagwan tarafından icat edilmiş olan(doğru kelimeyi bulamıyorum, yaratılmış mı deseydim) Dinamik Meditasyon’u deneyimlemek ve öğretmek Sheela’nın işi olmuyor hiçbir zaman. Kendi itiraf ettiği üzere, ben çalışmaktan anlardım diyor. Pazarlamaya ve kapitalist yöntemle çalışan bir topluluğu çekip çevirebilecek kabiliyete sahip, kendini dinlemeye değil. Gerekli olan miktarda para, ev ve yeni arazi gereksinimini karşılamak üzere sayıları 3000 ila 4000 arasında değişen Sanyasin’den borç alarak getirdikleri kart sistemi ile banka ve nakit akışını sağlıyorlar ilk önce. Bundan sonraki ilk hedefleri olan Sanyasin şehrini kurmak içinse tüm dini inançları uygulama hakkını veren özgürlükler ülkesi ABD biçilmiş kaftan oluyor. Ülkesinde artık birer tehdit olarak görülemeye başlanan Bhagwan ‘ın Amerika macerası böylelikle başlıyor.

 

Hiçliğin coğrafi bölgesi olarak addedilen Wasco Bölgesi’nde sokakta yan yana yürüyen beş kişiyi bulamazken, 25.000 hektarlık alan üzerine inşa ettikleri ve bir de isim verdikleri Rajneeshpuram’ı bir vahaya çeviriyorlar adeta. Kutsal Kitaplardaki, kutsal ağızlardan çıkma, kutsal metinlerde yazılanlara benzer bir dayanışmayla kuruluyor şehir, tam da çölün ortasında. Bir tür tapınak şehri inşa ediyorlar. Ayrıca bir butik, pizzacı, banka, yaklaşık 10.000 kişiyi barındırma kapasitesine sahip bir meditasyon binası, havaalanı, baraj, alışveriş merkezleri kuruyorlar. Bunu da basına açıyorlar, çünkü yaptıklarıyla gurur duyuyorlar ve bu çalışmalarından ötürü beklentileri bir adet Nobel ödülü. Öte yandan basına yansıyan, farklı yaşam şekilleri olan, sokaklarda sarılan, öpüşen çiftlerin varlığı, Bhagwan’a yakıştırılan seks gurusu lakabı, muhafazakar Hıristiyan halkı delirtiyor. Kültürlerinin yok olacağının, kırsal bir topluluk olarak tarikat tarafından ele geçirileceklerinin endişesi içine düşüyorlar. Hayattan pek fazla beklentisi olmayan, sadece huzur içinde ve sakin bir yaşam bekletisi içindeki emekli insanlar için komün hayatı, çıplak güneşlenme alanları ve özgür seks fikrini bünyeleri kaldırmıyor. Bu arada Antelope tam olarak şehirleşemediğinden arka plan sesi yok. Yani tüm gece onları aynı odada gibi duyabiliyorken ve kimi yaşlılar yatak odasını bu insanlarla paylaşmaktan memnun olmazken, ne yazık ki önlerindeki ilk seçimleri de kaybediyorlar. Seçim ertesinde kaldıkları otelleri bombalanan Rajneeshee’ler ve Antelope sakinleri bu noktadan sonra ciddi ciddi karşı karşıya geliyorlar. Kendilerine silahlı muhafızlardan oluşan bir birlik oluşturuyorlar misilleme olarak. Sheela basın yoluyla hedef haline geliyor ki bunda kendi sert söylemlerinin de payı var. Şoke edici olmayı öğrenirken, doğasının bir parçasının da buna kolayca uyum sağlamaya hazır olduğu söyleniyor ve öyle de oluyor. Odak noktası haline geliyor zamanla. Onu fırını olmayan Hitler’e benzetiyorlar. Tüm bunlar reklamın iyi ya da kötüsünün olmadığı ve getirisinin uluslararası kitap satışlarından elde edilen gelirler olarak döndüğü düşünülecek olursa, başarılı olmuş oluyor. Bok gibi para kazanıyorlar, festivaller sayesinde geçinip büyüyorlar. Antelope yağmur duasına çıkmışken, her tür olumsuz hava koşuluna rağmen 15.000 kişi dolduruyor festival alanını. Antelope sessizliğe bürünmüşken, Bhagwan krallar gibi karşılanıyor. Ama herkes için geçerli olan dünyanın güllük gülistanlık olmadığı ve çıkışlar kadar inişlerin de olacağı gerçeği onlar için de geçerli oluyor bir süre sonra. Federallerin iyice dikkatini çeken komüne karşı ABD’nin kurumları devreye giriyor bu sefer. Komünün yok edilme fikriyse Sheela’yı çılgına çeviriyor. Savaş açıyor tüm Amerika’ya. Henüz Bhagwan’la ters düşmemişler ve tüm bu fikirlerin ata babası da bizzat Bhagwan’ın kendisi iken,  Amerika’nın dört bir yanına gönderdikleri müritleri misyonerler gibi çalıştırarak, hiç olmadı broşür dağıttırarak, 7.000 evsizi çiftliğe getiriyorlar. Daha önce dünyada benzeri görülmemiş bu olay, aslında bir meydan okumaya dönüşüyor. Şimdi yerleşik düzene savaş açma sırası onlara geliyor. Bu işten kısa bir süreliğine de olsa karlı çıkan evsizlerse toplum hissini tadıyor, benimle ilgilenen de varmış diyorlar, hayatlarında böyle bir lüksleri olmamış çünkü hiç. Hepsi teker teker sağlık kontrolünden geçiriliyor.

Amerika kalbini kaybetti. Kalbi artık burada, Rajneeshpuram’da. Dışarıda değil. Rajneeshpuram artık Amerika’ya: “Bize yorgunlarınızı, fakirlerinizi, özgür olmak isteyen evsizlerinizi getirin. Onları Ellis Adası’ndaki gibi aşağılamayacağız. Chicago ve New York’taki gibi fabrikalara koyup köle gibi günde 12 saat çalıştırmayacağız. Onlara saygıyla yaklaşacak, güzel evler vereceğiz. Biz buna sahibiz. eğer Amerikan ve demokratik olan bir şey varsa, o Rajneeshpuram’dır, dış dünya değil. Burası evimiz ve onu çok seviyoruz.” Bir Rajneeshee

“Bir an önce kıçınızı kaldırmazsanız, boynunuzda Bhagwan resmiyle dolaşmak zorunda kalacaksınız.” Kızgın bir Oregon’lu

Öte yandan tüm bu evsizler önlerindeki seçim için birer seçmen demek. Bu şekilde Wasco’yu kolaylıkla ele geçirebilecekler. Fakat seçim kurulu(korkudan) yeni seçmen kayıtlarını kabul etmeyeceklerini bildirince, evsizlerle uğraşmak masraf ve dert olduğundan, bir de Sheela öfke sorunu olan bir evsiz tarafından saldırıya uğrayınca, Rajneeshee’lerin yavaş yavaş fetret dönemine girmiş olduklarını anlıyoruz. Antelope’luların bir sonraki problemi de çiftlikten gönderilen ve başıboş kalan evsizler oluyor bir de. Öte yandan Sheela yine rahat durmuyor. Wasco’da Salmonella salgını başlıyor. 750’den fazla kişi gıda zehirlenmesi teşhisiyle hastaneye kaldırılıyor. Rajneesh tıp merkezi hedef gösterilirken, eşi Godfather’ın yapımcısı olan zengin bir kadın olan Hasya yavaş yavaş komünün içine giriyor ve Sheela’yı ekarte ediyor. Sheela ise geride Bhagwan ve tüm komünün ona karşı beslediği nefrete karşılık, on beş yirmi kişilik grubuyla beraber uçağa binip çiftliği terk ediyor. Almanya’da yepyeni bir hayat var bundan böyle onları bekleyen. Dört yıldır var olan komün iki ay boyunca FBI ajanlarına, savcılara ev sahipliği yapıyor. Sheela ve Bhagwan’sa farklı kıtalardan nefret dolu söylemlerde bulunuyorlar birbirlerinin ardından. Ve Bhagwan uzun zamandan beri ilk defa kırık İngilizcesiyle Sheela’nın gidişinin ardından televizyon programlarına katılarak demeç vermek zorunda hissediyor kendini.

BA4CB86C-6FBF-4A48-A1A3-5E47E056FF77

87DC5CBC-F64F-4A85-9CB8-0ADAE3596A6D

Sürecin başlangıcında Sheela, Antelop’luları kıskançlıkla suçlarken, şimdi kıskançlıkla suçlanma sırası Sheela’ya geçiyor Bhagwan tarafından. Hedefiyse Sheela. Aynı zamanlarda Bhagwan yine bir ilke imza atıyor, Nietzschevari bir tavırla kendi kurduğu din olan Rajneeshizm’i öldürüyor, insanlarını özgür bırakıyor kendince. Bu akılcı karar sayesinde iyice inişe geçen kariyerini, televizyon ekranlarında çizilen karizmasını unutturuyor sevenlerine. Bhagwan ölüyor, yerine Osho doğuyor küllerinden. Tüm bunlar, döneminin en tartışmalı figürlerinden olan Osho elleri kelepçeli vaziyette tutuklanıp uçaktan uçağa, eyaletten eyalete sürülenip, en nihayet Federallerle yaptığı anlaşma sayesinde, Yüksek Mahkeme’ye gitmeden sınırdışı edilerek Amerika’dan gönderildiği zamanlarda ve hemen sonrasında gerçekleşiyor. Hindistan’daki tartışmalı ölümünden sonra mirasının ne olduğu ise bir muamma oluyor. 59 yaşında ölüyor. Geride ona ve öğretilerine adanmış topluluklar bırakıyor. Elli farklı dilde basılan kitapları da bir çok baskı yapıyor dünyanın dört bir yanında.

SON SÖZ : Nerrrde çokluk ordaaa bokluk. Bir sürü insanla…haytalık, ekmek elden su gölden, kolay kız düşürme hayalleri, kocamla yapamıyorum kiminle ne yaparım serüvenleri filan tamam da, bir sürü insan diyorum hani… Herkesin yürüdüğü yoldan yürünemeyeceğini, yoksa kişinin sıradanlaşacağını, herkesin aklının herkese uymayacağını, sonunda muhakkak çatışmalar yaşanacağını, usta usta diye diye uğruna öldüğün adamın da bir gün geldiğinde elleri kelepçeli bir vaziyette tüm zavallılığıyla gazetecilere gülümsemeye çalışarak mahkeme önüne çıkabileceğini ve de ölümlü olduğunu unutmamak gerekiyor. Master master diye sokaklara fırlayacağına, gir bir ustanın yanına öğren zanaatini kolayca. Kimsenin kimseye akıl verecek hali yok bu dünyada. Herkes aynı. Kişisel gelişim saçmalıklarını okuyacağına, roman oku, şiir oku hiç olmazsa. On sıradan kitap okuyarak insanların hayatlarını değiştirebileceğin türde zırvalıklar yazar, ciltletir, böbürlenir durur sosyal kelebekler. O sosyal kelebeklerin de ömrü kaç gün eder? Proust onlarca kere reddedilmişti Kayıp Zamanın İzinde’yi bastırmadan evvel, bir o kadar yıl sürdü seriyi tamamlaması. Beni değil, Proust okuyun. Hiç olmazsa “gerçek” bir yazar tanımış olursunuz. Avucunuzun izindeki zamana hükmedebilirsiniz belki de onun bir cümlesi sayesinde. Bir saniyeliğine olsa bile.

Senin aklına mı kaldık diyenlere diyorum ki; ben demiyorum ustam diyor diyorum, içimdeki usta diyorum, şaka diyorum. Altı buçuk saat boyunca insanların çıldırışlarını izledikten sonra, azıcık da benim çıldırma hakkım olmalı diyorum. Toplu yoga, toplu meditasyon, toplu seks, her şey toplu mu yapılırmış diyorum(tam çıldırdım ama iyi geldi). Öte yandan muhafazakarlığıyla bilinen, FBI’ın taktığını yaktığı Amerika’da bu tip oluşumlara neden tüm dünyadan daha çok bu topraklarda rastlandığı da ayrı bir tartışmanın konusu olsa gerek.

2589C8D8-E8AB-4ED1-9F47-D02FD095A263

 

 

DETROIT

095E0E56-8DD4-405F-915D-8B84BDC03BA9

DETROIT :

”Nefret zamanlarında aşk daha kıymetli oluyor.”

“Birinci Dünya Savaşı öncesinde harekete geçirilen Büyük Göç yaklaşık altı milyon Afro-Amerikalı’yı Güney’deki pamuk tarlalarını terk etmesi için teşvik edecekti. Fabrikalardaki işlerin ve Kuzey’deki sivil haklarının cazibesiyle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra beyaz Amerikalılar, kendi göçlerini banliyölere doğru yaparak, kent mahallelerindeki para ve iş fırsatlarını da yanlarında götürdüler. 60’larda ırksal gerilim kopma noktasına geldi. İsyanlar, Harlem, Philadelphia, Watts ve Newark’ta baş gösterdi. Detroit’teki Afro-Amerikalılar, çoğunluğunu beyaz polislerin oluşturduğu, saldırganlığıyla bilinen devriye ekiplerinin gezdiği sokaklarda sıkışıp kalmıştı. Herkes için sunulan eşitlik fırsatı bir illüzyona dönüşmüştü. Bir illüzyon. Değişim kaçınılmazdı. Geriye kalan tek soru nasıl ve ne zaman olacağıydı.”

Nasıl oldu nasıl bitti diye uzun uzun anlatmadan önce filmin yönetmeni, filmin “kadın” yönetmeni Kathryn Bigelow’dan bahsetmek istiyorum kısaca. Irak saldırısını(sözlüklerde karşımıza çıkan manasının haricinde savaş, bence, kendi ülke sınırlarını korumak ve gözetmek için yapılır, yapılmalıdır, buna dış savaş denilemeyeceğinden sadece savaş denir, iç savaş dış olmayan savaştan farklıdır; ortada sınırlarını koruyup kollamak gibi kimi anlamlı nedenler de olmadığından ötürü Irak’a yapılan şeyin adı ne iç savaştır ne de dış, bir saldırıdır enikonu. Ortadoğu nere, Amerika nere derken, ne olacak canım uçakla on saat, füzeyle daha kısa sürer diyebilen içten pazarlıklı/çı iç sesimi tek yumrukla susturdum canım, merak etmeyin) savunan Cumhuriyetçi yönetmen için muhafazakar bakış açısına sahip olduğunu söyleyebiliriz. Bense halen daha Strange Days ile hatırlarım kendisini. Zor filmlerin ve bolca aksiyondan doğabilecek karmaşanın üstesinden kolaylıkla gelebildiğini düşündürtür her defasında. Setine, kalabalık oyuncu kadrosuna hakim, ne yaptığının ve işin sonunun nereye varacağının bilincinde olduğu izlenimi yaratır. Sevin sevmeyin, kimsenin yüzünü kara çıkartmaz, dört başı mamur bir filmi havada karada çeker, yapar, muktedirdir. Mazisinde üç yıl süren bir evlilik yapmış olduğu kişi mavi yaratıklardan oluşan bir de film çekmiş, büyük gemi ve büyük prodüksiyon seven, derin suların altına kafayı takmış James Cameron’dır. Kaldı ki Cameron’ın da özgüvensiz, sıradan bir kadınla evlendiğini düşünmek ihtimaller dahilinde dahi olamaz. Onlar evlenip ayrılmışlar habire filmler çekip, ara sıra Oscar almışlardır(oturduğum yerden bir anlığına da olsa Hollywood Reporter’a dönüştüğümü hissediyorum, fakat siz iyisi mi sabah kuşağındaki dedikodu kumkumalarını izleyin, sonra da koşarak gelin benim nadide yazılarıma konun).

6AD22681-7371-4254-93EC-962534C2D393

Film Amerika’nın Michigan Eyaleti’nin ülkenin beşinci en büyük şehri olan Detroit’te beş gün boyunca süren zenci ayaklanmalarında(bol bol zenci diyeceğim yazım boyunca çünkü zaman zenciye zenci dendiği zaman, Afro-Amerikalı desem her defasında yazması uzun sürüyor, siyahi hepsinden acayip) yaşananlar çerçevesinde Algiers Motel’deki ırkçı polisin sniper bulma dehşetini anlatıyor. İkisi beyaz kadın olmak üzere toplam dokuz kişinin maruz kaldıkları işkence dolu saatler ve sonrasında gelişen soruşturma, mahkeme süreci ve insan hayatlarının nereden nereye geldiğini gösteren iki buçuk saatlik yapım hareketli kamera kullanılarak çekilmiş olup bu haliyle belgesel bir tat veriyor aynı zamanda ve tüm bu anlatılanlar gerçekten yaşanmış bir zamanlar. Martin Luther King henüz hayatta ‘67 yazında. JFK’den sonraki başkansa Lyndon B. Johnson. Aralarında savaştan dönmüş bir arkadaşlarının da olduğu sırf zencilerden oluşan özel bir parti alkol ruhsatı olmadığı gerekçesiyle basılıyor ve tutuklamalar yapılıyor. İsyanın tetiğini çeken bu olaydan sonra, vitrin camları kırılıyor, dükkanlar yağmalanıyor. Vandalizm batı gettodan altı kilometre ötesine kadar yayılıyor. Haberlerde ateş edildiğine dair bazı raporlar kaydedildiğini, polisin ateş etme izninin olmadığını, zaten sayılarının da az olduğunu, onların da itfaiyeyi koruduğu söyleniyor. Michigan kongre üyesi ve Demokrat Parti adına isyancılara seslenen politikacı John Conyers de bu öfkeli kalabalığı sakinleştiremiyor. Değişimin bir gecede gelmeyeceğini ama yakında geleceğini, kendi mahallelerini mahvetmemeleri gerektiğini, yakıp yıkmanın bir cevap olmadığını söylüyor ama nafile. Ortalık savaş alanına dönmüşken, sözde sniperlar için eyalet polisini desteklesinler diye, ulusal muhafızlar giriyorlar devreye. Buluttan nem kaptıkları için de olası sniper çıkma endişesiyle sağa sola ateş ediyorlar. Filmin en can alıcı sahnesinde zenci bir kız çocuğu sokakta olan biteni öğrenmek için pencerenin önüne gelip merakla panjuru araladığında parlayan kurdelası ya da başka bir şey yüzünden zırhlıdan açılan ateş sonucunda vuruluyor daha ne olduğunu anlayamadan.

A5610AE6-A90C-4F35-B147-12324AC18B56

Detroit Burning: Photos From the 12th Street Riot, 1967

Filmin kötü adamları arz-ı endam ediyorlar devriye arabasının içinde. Burası Amerika olamaz, Afrika gibi, sokaklar yangın yeri diyor içlerinden biri. Ona göre tüm bunların kabahatlileri yine kendileri. Çünkü çok fazla yüz vermişler zenci halka. Sivil halka ateş etmeleri yasak olduğu halde, bir dükkandan elinde poşetlerle çıkan zenciyi sırtından vuruyor aralarında en gaddar olanı. Tehdit oluşturmayan bir hedefi vurmuş oluyor böylelikle. Bunlar şiddete eğilimli polisler ve Krauss ve Flynn, her şeyden önce bana Michael Haneke’nin Funny Games/Ölümcül Oyunlar’ındaki Peter ve Paul’ü anımsatıyor. Bütün dehşet evi andıran motelde yaşanıyor burada da. İsyanın başladığı günlerde tam da sahne almadan önce performansları ertelenen The Dramatics grubunun üyeleri kaldıkları moteldeyken yaşanıyor her şey. Polis ateş açıldığı ve aralarında bir sniper olduğunu varsayarak kızlar da dahil kim var kim yoksa duvarın önüne arkası dönük vaziyette dizdiriyor ve ölümcül oyun başlıyor. Kendi geliştirdikleri ve manyakça büyüttükleri bir çeşit sorgulama taktiği uyguladıkları şey. Aşağılayıp ara ara dövdükleri gençlerin her birini sırayla bir odaya kapatıp vurulmuş süsü veriyorlar. Onlar da can korkusundan çıtını çıkartamıyor. Fakat işler istedikleri gibi gitmiyor çünkü ortada bir sniper yok. Yok olan bir şeye de kimse var demiyor. Dövdükleri zenci gençlerden bir tanesine kızın pezevengi diyorlar, çocuk savaştan yeni dönmüş çıkıyor. Üstelik de Hava kuvvetleri mensubu imiş. Aralarındaki üçüncü kötücül polisse taktikten bihaber, vur dedikleri zenciyi vuruveriyor tereddütsüz. Kızlara fahişe diyorlar, kızlar aile terbiyesi alarak yetişmiş kızlar çıkıyor. Suçu atacakları bir kimse arayıp bulamadıkça batıyorlar. Ek cinayetler işler hale geliyorlar. Üç çocuğu yok yere vuruyorlar. Üstelik bütün bunların olma nedeni haset. İki beyaz kız onları değil, saçlarında afro sprey olan, kokan, derilerinin rengi siyah olan ve hiç durmadan sorun çıkaran bu yaratıkları seçmiş çünkü. Neden bizimle değil, onlarla yapıyorsunuz, bizim neyimiz eksik diye soruyor biri açık açık. O gün o motelde zencilerle beraber olan iki beyaz kız olmasaydı belki de işler bunca rayından çıkmayacaktı. Masum kanı akmayacaktı. Bu esnada dışarıda olaya müdahale etmek için gelen Michigan polisi, içeride Detroit polisinin çıldırmış gibi davrandığını ve terör estirdiğini öğrendiğinde sivil haklarını öne sürerek geri adım atıyor, davayı üstlenmiyor. Bakmadan olay yerini terk ediyorlar. Çocukların selameti bir avuç manyağın hoşgörüsüne terk edilmiş oluyor böylelikle. Öyle olmasa iki ölüm daha gerçekleşmeyecek halbuki.

Bu olayların yaşandığı gecenin ertesinde polis ilk fırsatta Dismukes’u tutuklayarak nezarethaneye koyuyor. Devletin gücü kolluk kuvveti dahi olsa ilk önce bir zencinin hakkından gelerek başlıyor işe. Bir günah keçisi seçilecekse eğer, yine ilk önce ötekinden seçiliyor. Mahkeme sonucu verilen kararsa polislerin lehine çıkıyor. Suçsuz bulunuyorlar. Polis şiddeti yargılanmıyor. Bazı insanlar işlerini yapan polislerin yargılanmasını istemiyor. Kazanan devlet oluyor. Ölen öldüğüyle kalıyor, aileleri hiç geçmeyen bir matemin içinde buluyorlar kendilerini. Müzik grubu ile sahne almak sevdası içerisinde olan Larry, bu yaşananlardan sonra çok başka bir halet-i ruhiyeye bürünüyor. Eski Larry yok artık çünkü. Motown kayıt için grubu çağırdığında, isteksizce söylüyor şarkısını. Grubu terk ediyor, beyaz insanlar için müzik yapmayı reddediyor, ısıtamadığı bir evde battaniyelere sarınıp sarmalanarak yaşıyor. Yaşananları hazmedemiyor bir türlü. En nihayet yakın bir mahalle kilisesinin koro şefi olmak üzere başvuruyor. Belki de bir yıldız olabilecekken, tüm fırsatları elinin tersiyle itiyor. Rahip ona fazla para veremeyeceğini, bu yüzden kulüplerde söylemesi gerektiğini öğütlediğinde, o tip yerlerin güvenli olmadığını ve polis bulunduğunu söylüyor. Korkudan, aşağılanmanın utancından, çaresizlikten kiliseye sığınmış olup The Dramatics yol alırken, kendisinin güvenli bir köşeye çekilmeyi tercih ettiğini görmüş oluyoruz. Larry Cleveland Reed halen daha kilise korosunda söylemekte olup, filmin prömiyerindekendisini canlandıran aktörle ve oyuncularla bir araya gelmiştir.

The_Dramatics_1967
The Dramatics

Yaşananlarla ilgili kesin bir ceza takibatı yapılmadığından, filmin tamamı katılımcıların hatıraları ve mevcut belgeler temel oluşturularak çekilmiştir. Bizler de Hollywood sayesinde ve yıllardır alışık olduğumuz şekilde Amerika’nın karanlık bir sayfasını daha iki buçuk saat süresince öğrenmiş bulunmaktayız. Kendi karanlık taraflarımızsa bir başka baharadır. Hollywood’umuz olmadığından, Hollywood’u olan Amerika’nın karanlık taraflarını izlemek zorundayız maalesef ki. Filme dair eleştiri konusu edilecek birkaç şey vardır elbette. Bunlardan ilki senaryosunu Mark Boal’un yazmış olduğu metnin arasına bir yerine sıkıştırılan ve bu kadar kötünün arasında elbet iyi polisler de vardır sahnesinde geçen diyaloglar olup, ikincisi de ev terörü esnasında kafası karışmış vaziyette sağdan soldan çıkan eli kolu bağlı, geceyi kazasız belasız atlatmak derdindeki Melvin Dismukes karakterinin pasifliğidir. Bunların dışında film başarılıdır, amacı neyse ulaşıp ulaşmayacağını da zaman gösterecektir. Kurgu olmadığını bildiğimiz konusunun etkisiyle motelde yaşanan gerilim bir hayli fazladır. Amerika’dan gelen ve filme karşı duyulan en büyük tepki ise tüm yapım ekibinin beyaz olmasıdır. Doğrudur, alayı beyaz tenlidir.

images

 

MISS SLOANE

IMG_0528

MISS SLOANE :

“Siyasetçiler oylarını kendi siyasi kariyerleri için değil, ülkeleri adına doğru olduğuna inandıkları şey için kullanmalı. Bu dileğimin boş olduğunu biliyorum. Çünkü bizim sistemimiz çökmüş. Vicdanlarıyla oy veren dürüst politikacıları ödüllendirmiyor. Asıl ödüllendirdiği sıçanlar. Yemlendikleri yalağı kaybetmemek uğruna ülkesini satmaya razı olanlar. Bu sıçanlar Amerikan demokrasisi üzerindeki gerçek asalaklardır.” Miss Sloane

Mahkemede Miss Sloane tarafından sarf edilen bu ateşli cümleler filmin bir parça tribünlere oynadığının açık ara göstergesi olmakla beraber, bu durum, içerisinde benim de olduğum tribünlerdeki suskun seslerin filmi beğenmediği ya da onaylamadığı anlamına da gelmiyor. Heyecanlı heyecanlı izledim hem bayanı hem de “saygın” icraatlarını. Nasıl geçti anlayamadım iki saat ve artı on dört dakikası. Film üzerine yazılan eleştirileri okuduktan sonra ise, sıkıcılığından boğulmaktan ötürü bir köşesine sindiğimiz hayatlarımızda iki saatliğine de olsa birer Sloane’a dönüşüvermemizin bizi nasıl da mutlu edebileceğini gördüm. Bir taş koymuş olduk böylelikle sisteme Miss Sloane sayesinde ve onun kimliğinde, dinamiti patlattık mahkemede kendimiz de içinde, sonra da kodese gönderiliverdik zahmetsizce. Bakınız Cumhuriyet Gazetesi’nin işine. Taş, dinamit, bum. Allah kimsenin çoluğunu çocuğunu sistem karşıtı etmesin bu ülkede. Bum bum.

Kadın erkek fark etmez, bütünn seyirci gönüllerinde yatan dişi kaplan, gıpta ile bakılan, aklına, hırsına, kafasında dolaşan küçük tilkilere dahi hayran olunan bir kadın karakter geçmiş oldu gözlerimizin önünden Miss Sloane sayesinde. Öyle ya da böyle kadın oyuncular ne kadar mızmızlanırsa mızmızlansınlar, Amerika’da güçlü kadın başroller yazılabilmekte. Hem de çoğu erkeklerin elinden çıkma ve yönetmenleri de onlar. Bu da yamanından bir çelişki olarak geçiyor sektörün tarihinin görünmez sayfalarına. Yoksa çok erkek başrol izledik mahkeme filmlerinde, hepsi de eni konu şaşkın birer Demokles idiler. Bu durum ise, az çok endüstride kadınların yadsınamaz bir gücü yaşatabildikleri ve muhafaza edebildikleri anlamına da gelmiyor değil hani. Bir kaya değil belki ama taş yerinde ağırdır neticede. Düğüne mi geldiniz ölüme mi, sinema yazısı mı okuyacaktınız yoksa çok da parlak bir hayatı olmayan birinden hayat dersi almaya mı geldiniz! Sizler vereceksiniz kendi kararlarınızı. Hayat sizin, Miss Sloane yaşamayacak onu da. O şimdi sıfırdan başlamak suretiyle geçinmek için kendine bir iş kurmak gayretinde. Belki bir çi’köfte dükkanı açacak. Belki bir güzellik salonu. Belki de izbe bir bilardo salonuna ortak olacak. Kim bilir?

Gelelim ülkemizde çok fazla hakkı teslim edilmemiş Miss Sloane”umuza. Sağlam bir kurguya, iyi oyunculuklara, iyi de bir yönetmene ve kendine hayran bırakan çılgın senaryoya sahip film uyuşmuş zihinleri açmaya deva adeta. Kendisi bir parça uzun, uzun olmasına ama…artık doksan dakikada sıkış tepiş derdini anlatmak telaşında yönetmen kalmadı sinemada. Önemli bir kısım televizyona geçti zaten, bölüm bölüm, ağır ağır anlatıyor anlatmak istediğini hiç telaşa düşmeden-galiba parası da güzel, bizde öyle derler. Bu uzun süren film deneyimlerine alışmak ve bundan böyle kabullenmek gerek. Miss Sloane ise bu güçlüğü her saniyesinde ayakta tuttuğu merak duygusu ve kilit özelliğindeki aralara serpiştirilen vurucu anlar sayesinde seyirciye hissettirmeden yeniyor. Sistemle, sektörle, rakiplerle baş edebilmek için gereken dişi kaplanlık, bol deneyim, aklıevvellik, kurnazlık ve öngörü sahibi olmak gibi bir takım şartlara sahip olmanın gerekliliğinin yanısıra, işin içine vicdanı girdiğinde son kertede tam bir haklayış söz konusu oluyor bayanın adına. Miss Sloane kendi söylediği gibi kariyeri yüzünden intihar etmektense, kariyer intiharı yapıyor nihayetinde ve eğer filmi izlemeden yazımı okuyanlarınız varsa eğer beni artık sevmeyeceklerdir, bol miktarda vermekte olduğum spoiler’lar sayesinde. Ya benim yazımı zamansız okumayacaksınız, yahut filmin sonunun vereceği yüksek hazzı erteleyeceksiniz ki ilki daha kolay görünüyor sizin için. Yani okumayın beni bundan böyle. Çünkü ben bildiğimi okuyacağım, bu böyle. Can çıkar, huy çıkmaz güzel insanlar. Bir de bu yazıyı okurken, benim aşırı rutubet ve yüksek ısı eşliğinde, ocakta kaynadığımı hissederek kalemimle cebelleşe cebelleşe yazdığımı esas alınız lütfen. Empati şarttır, sünnet değil. Ve eğer bir gün(bu cümleyi değil, cümlenin içindeki bir başka düşünceyi parantezliyorum bu defasında) intihar haberim duyulursa bir yaz sıcağında, sıcaktan çıldırmış hormonlarım bunda etkendir. Neden kısa ama acılı, fakat banal ve aciz olmayan bir yöntem seçtiğim sorulursa, her şeyden önce kestirmeleri severim ve evim çatı katında, uçmayı tecrübe etmek istemiştim her zaman her ne kadar bu tecrübeyi sizinle paylaşamayacak olsam da. Düşmelere alışık bir bünyem vardır, her eşikte tökezlemişimdir hayatım boyunca. Ayrıca cebimde çakıl taşlarıyla boğulmaktan, kendimi kesmekten-ki bu kendi derimi yüzmekle eşdeğer gözümde(kurbanlık koyun muyum ben, yine parantez açtım, evet farkındayım)- iyidir. Son olarak gerekli bütün açıklamaları arafta yapacağım benden sorumlu yetkili üst mercime. Beden yorgunluğumu üzerimden attıktan sonra, hafifleyeceğimi dolayısıyla rahatlayacağımı umuyorum. Sevdiklerimle konuşup moral bulacağım en azından. Yalnız öleceğini düşünen herkesin böyle küçük planları vardır; ama gerçekleştirir ama gerçekleştiremez. Oklar yalnız ve münzevi bir sonu gösterirken, bu yazıda yalnızca Miss Sloane olmadığını anlamışsınızdır sanırım. Ben varım biraz da. Kavram kargaşası değil okuduklarınız, benim.

IMG_0533

Lobicilik bir meslek dalı olarak A-B-C’de pardon A-B-D’de(aynı espriyi kullanmam sadık okuyucumu şaşırtmıştır, o şaşkın okuyucuyu alnından öpüyorum çünkü herkes tüm sadakatiyle “tüm” yazılarımı okumuyor, dolayısıyla harcamaktan korktuğum garip esprilerimi tekrarlama gereği duyuyorum) bir hayli önemli. Kuralları esnek ve dürüstlük içerdiği de söylenemez. Filmin ilk dakikalarında başarının nereden ve nasıl geldiğini anlatıyor Bayan Sloane dürüstçe : “Rakibinizin hamlesini önceden kestirirsiniz ve ona göre önlemler geliştirirsiniz. Rakibinin bir sonraki adımını hesap eden ve rakibi kozunu oynadıktan hemen sonra kendi kozunu oynayan kazanır. Amaç karşındakileri şaşırtmak ama seni şaşırtmalarına izin vermemektir.”

Miss Sloane, ondan haz etmeyen avukatıyla mahkemenin yolunu tutmuşken adamın tavsiyeleri vardır kulağında. En azından biz öyle düşünürüz. Çünkü karşımızdakinin öngörülemez bir kadın olduğunu ancak zaman geçtikten sonra kavrarız, tıpkı çevresindekiler gibi. Tek bir suçlamayı dahi cevaplarsa, mahkemede susma hakkından feragat etmiş olacak ve bütün soruları cevaplamak zorunda kalacaktır. Üstelik taraflı bir mahkemede, hem de ulusal basının önünde tabi tutulduğu Cadı Avı misali bir yargılamadır. Avukatı ondan, Gandhi sabrı göstermesini ister. Miss Sloane ağzını tutaar… tutaar… ta ki tutamaz hale gelinceye dek ve oyuna dahil olur. Avukatı cinnet getirir. Senatör geviş getirir. İzleyici içinse gerçek şenlik bundan sonra başlar. Bayan’ın bugünlere nasıl geldiğini izlemeye koyuluruz flashback’ler eşliğinde.

IMG_0535

Genç kadın 10 yıl boyunca aynı limited şirkette çalışmış, ta ki dünyanın en mantıksız tekliflerinden biriyle karşısına gelen zengin ve güçlü adamı küçük düşürüp, karşıdan gelen yeni teklife vicdanının sesini dinleyerek evet diyene dek. Bu güçlü, galiba Cumhuriyetçi bey silah satışlarında kapsamlı geçmiş araştırması şartı getiren yasa tasarısının onaydan kaldırılmasını istemektedir. Yürütecekleri reklam kampanyasında silah yüzünden çocuklarını kaybeden anneler yerine silah sayesinde çocuklarını koruyan anneler, silahla tehdit edilen, ezilen eşler yerine 38’lik tabancasıyla saldırgan kocasını yere seren eşler ön plana çıkarılacaktır. Silah kadının güçlenmesinde bir araçtır ve bu bencil, bunamasına az kalmış, yüzsüz adam her kadını Thelma ve Louise sanmaktadır. Sloane’un cevabı önlenemez kahkahalarla karışık yediden yetmişe vatandaşları donuna kadar silahlandırarak mı annelerin daha güvenli bir ABD vaadiyle kandırılacağı sorusudur(bu tip bir söylem Karadeniz’de tutabilir ve bu adamın hiç bilmediği kökeninin bir kısmı Karadeniz’e dayanıyor olabilir, Viking’de olabilir). Serbest piyasanın ateşli savunucusu Sloane’un bile böyle bir teklifi aklı almaz ve önemli müşterileri olan güçlü bir limited şirketten kibarcası “küçük balık” olan mütevazı bir “butik şirket”e zıplayıverir ekibinin önemli bir kısmıyla. Güçlü bir kamuoyu oluşturan maçı kazanacaktır bundan böyle. Kimin neyi ne kadar oluşturduğu ve rakibinden ne kadar fazla öngörülü olduğu finalde anlaşılacak olup, bir nevi “Şeytan’ın Avukatı” yaşanacaktır son dakikalarda. Güzel bayan şeytana pabucunu ters giydirecek ama bunu iyisinden yapacaktır. Bu süreçte Rodolfo Scmidt rolünde İngiliz aktör Mark Strong harika yakışıklıdır ama bir parça da saf kalır Sloane’un cin aklının yanında(bir insan için kelimeler yetersiz, sıfatlar küçük kaldığında, tarafımdan itinayla uydurulurlar, harika yakışıklı buna sağlam bir örnektir).

IMG_0529

FILM-SLOANE-COMMENT

IMG_0531

Sokratçı, ilkeli lobici Miss Sloane’un geniş bir nüfuzu, Washington’daki bazı üst düzey yetkililerin tek parmak şıklatmasıyla kariyerlerini mahvedebilecek de bir gücü vardır. Kırklı yaşların başındadır, iddialı ruj seçimi, daracık tayyörleri, iğne topuklu pabuçlarıyla Jessica Chastain aynı zamanda son derece dişi bir kadına hayat verir bu rolle. Geçmişi muğlaktır. Silahlarla ilgili kötü bir tecrübesi olup olmadığını öğrenemeyiz. Ailesine ne olduğu, kim olduğu da şaibelidir. Ama başta beraber çalıştığı insanlar olmak üzere aynı havayı soluduğu dost düşman herkes hakkında araştırma yaptırır küçük köstebeklerine. Belli kişiler için kafasında hep bir planı olsa da o kişiler planın ne olduğunu dahil olana dek bilmezler. Bilgiyi çalışma arkadaşlarıyla paylaşır ama sadece bir kısmını. Dolaylı yollardan sorar ve sonunda bildiğini okur. Sosyal ilişkiler için yardım alır. Bir sosyal hayatı, bir evi ve ailesi yoktur. Tek sorumluluğu davasına karşıdır. Nerede durması gerektiğini bilir de bilmez. Tüm bunlara yetişebilmesi için de az uyuması gerekmiştir. Bu sebeple kullandığı uyarıcı ilaçlar mahkemede aleyhine delil olarak kullanılır. Daha da bir sürü şey aleyhinde delil olarak kullanılır. Duygusal yakınlık kurmamak için oteline çağırdığı erkek escort bile mahkemeye dahil edilir. Belli güçlerin tesiriyle kendisiyle uğraşan senatörün birincil özelliği halkı temsil etmek olacakken, umutsuzca bulunduğu mevkiyi korumaya çalışmaktadır. Çevresince normal olmadığı ve dürüst davranmadığı düşünülen Sloane, başta davasını yürüten senatör olmak üzere, pek çok adamdan daha dürüst davranmıştır aslında. Son noktada hakkı teslim edilir ve Bayan Sloane etrafındakilerin ağzını bir karış açıkta bırakan bir oyun oynar. Başlarda delirttiği avukatı bile şaşkınlıkla izler mahkemede yaşananları. Aslında Sloane’un avukata filan ihtiyacı yoktur. Kendi savunmasını kendi yapar. Kendi davasını kendi kazanır. Kendi yazar, kendi oynar.

IMG_0534

Filmin en beğendiğim sahnesi son saniyeleriydi. Jenerik akmadan hemen önce ve birkaç saniye sonrasında, siyahlar içerisindeki Elizabeth Sloane hapisten çıktıktan sonra kapının önündedir ve karşıya, yine bir belirsizliğe doğru bakmaktadır. Yalnızdır. Çıktığını bilen ve karşılamaya gelen bir tanıdığının olup olmadığını göremeyiz. Tıpkı geçmişi ve geçmişini şekillendiren, onu bugün olduğu şey yapan olay ya da olaylar hakkında bir şey bilmediğimiz gibi.

“Bir gün pederin biri genç bir rahibeyi arabayla evine götürüyormuş. Vites değiştirirken elini rahibenin dizine koymuş. Genç rahibe dönmüş ve Luke 14:10’u hatırlayın demiş. Peder utanç içinde elini geriye çekmiş. Bir sonraki ışıklarda durduklarında peder bu sefer elini rahibenin kasıklarına koymuş. Rahibe gene Luke 14:10’u hatırlayın peder demiş. Peder özür dilemiş. Kızı bıraktıktan sonra evine gitmiş. Eve varır varmaz İncil’de Luke 14:10’u açmış. Diyormuş ki: “Arkadaşım, daha yukarı çık ki, güzelliklere ulaşasın!” Yani üzerinde çalıştığınız konuyu bilin. Bilmezseniz elinizdeki altın fırsatı kaçırabilirsiniz.” Miss Sloane

NOT 1 : Ben çevirmenin çevirisine sadık kaldım. Her zamanki gibi/ As usual. Luke 14:10’un orjinali ise şöyledir:”Friend, move up to a better place. Then you will be honored in the presence of all the other guests.” Çeviri zor iştir vesselam.

From the Files - The Candidates

NOT 2 : Bu fotoğrafı, bu filmin sonunda neden kullandığımı biliyorum aslında ama söylemeyeceğim. Miss Sloane gibi gizemli olmak gayretindeyim çünkü. Size verebileceğim tek ipucum uzaktan sıkmanın kolay olduğudur. “🇺🇸🇹🇷 = Amerikan ve Türk halkı kardeştir.” Mesajım kendimedir. Son olarak harika bravo maşallah katlandınız bana. Sabırlıydınız. Teşekkür ederim bu son satıra gelme sabrını gösteren okuyucuya. İyi ki varsınız.

 

THE NIGHT OF : GECESİ

thenightof9

THE NIGHT OF : GECESİ

“Yardıma ihtiyacı olana var gücünle koşmalısın.” Hz. Muhammed

“Hayatta kalman müttefiklerine bağlıdır.” Freddy

“Kanıtlar, itiraflardan üstündür.” Box

2014 yılının 24 ekim “gecesi” esnasında ve sonrasında yaşananlar anlatılıyor HBO’nun sekiz bölümlük iddialı mini dizisi “Gecesi”nde. Uzun süredir bekleyen ve beklenen yapım James Gandolfini’nin ölümüyle onun yerini alan John Turturro ve başarılı oyuncu kadrosuyla, sade ama etkileyici jeneriği ve hepsinden öte güçlü senaryosu ve özgün karakterleriyle çıkıyor karşımıza. Dizinin orjinali 2009’dan itibaren iki sezon boyunca İngiliz televizyonlarında gösterilmiş olan Criminal Justice iken bu özgünlük nasıl oluyormuş diye, ben sandığınız ekranlara soracakken tam da, diziyi izlerken ve izleyip bitirdikten sonra taşlar bir bir yerlerine oturduğunda Rikers Hapishanesi gözünüzün önünde sizi kocaman açmış ağzıyla yutmaya hazır bekliyorsa eğer ve bindiğiniz metroda ya da herhangi bir toplu taşıma aracında John Stone rolündeki Turturro’nun streç filmli ya da filmsiz, her acı acı kaşındığında elinde Çin çubuklarıyla yaz kış giymek zorunda kaldığı açık ayakkabılarının içindeki kıpkırmızı olmuş koca ayaklarını fütursuzca hatır hutur kaşıması eğer geliyorsa gözünüzün önüne ve aklınızın bir yerinde kalmış bu anlar sizi gülümsetiyorsa eğer belki en çok ne söylemek istediğimi o zaman anlayacaksınız bensizce. Uyarlamanın uyarlaması var uyarlanamaması var beyler bayanlar ve karşınızda olmuş bir uyarlama var diyelim o zaman kısaca.

images-6

Olaylar New York’ta Jackson Heights, Queens’de yaşanıyor. Babaları üç ortak dönüşümlü olarak çalıştırdıkları takside şoförlük yapan, anneleriyse rengarenk Hint işi kumaşların satıldığı bir dükkanda satış elemanı olarak çalışan ve iki erkek çocuk büyütmeye çalışan, aslen Pakistanlı bir ailenin büyük oğulları Naz(ir)’ın babasının taksisini o uyurken gizlice alıp, yolda arabasına binen yeni tanıştığı kızla alkol ve türlü çeşitte uyuşturucu aldıktan sonra kendine gelip de uyandığında aynı kızın kanlar içindeki delik deşik olmuş cesediyle karşılaşmasını, tesadüfen yakalanıp bir başka suçtan tutuklanarak getirildiği polis karakolunda üzerinde kızın kanı ve olası cinayet silahıyla yakalanıp içeri alınması ve akabinde de yargılanma sürecinin nasıl işlediği anlatılıyor sekiz bölüm boyunca.

images-13

Her insan iki bendir sözünü(böyle bir söz olmayabilir yahut ben uydurmuş da olabilirim bilemiyorum) doğrularcasına saf saf yakalanan, hal ve tavırlarından görgü tanığı olduğu sanılan, bambi bakışlı Naz’in içinde ama derinlerde bir yerlerde sakladığı sert çocuk sonrasında hapishane koşulları sayesinde(arkanı kolla, özellikle arkanı kolla, ama muhakkak arkanı kolla, kendini kolla, vücut bütünlüğünü sağla), öncesindeyse 11 Eylül saldırılarından sonra oluşan milliyetçi nefret duygularının yöneltildiği bir müslüman olması yüzünden hiç beklenmedik anlarda açığa çıkıyor. Süreç boyunca sürekli savunma halinde olmanın, diken üstünde oturmanın verdiği gerilimle derisi zırha dönüşüyor Naz’in. Simsiyah saçlarını kazıyıp, dövmeler yaptırıyor vücudunun çeşitli yerlerine. Yakılmadan, kesilmeden, tecavüze uğramadan, birilerinin elinde oyuncak olmadan ayakta kalmaya çalışıyor. Amerika’da yaşayan, burada doğmuş, burada büyümüş, köklerinin olduğu Pencap’ı bir kez olsun görmemiş Naz’a sorgu esnasında nereli olduğu sorulduğunda can havliyle Amerikan vatandaşıyım diyor. Teoride öyle olsa da pratikte hala bir Arap ya da Porto Rikolu, siyahların gözünde bile. Arap deyince şarküteride çalışan tipler geliyor hemen gözlerinin önüne. Sistemin çarklarında hep ucuz işlerde kendilerine yer bulabilen siyahlarsa birikmiş öfkeleri ve bir sürü yoksulluk ve yoksunluktan belki de ama siyah ve eğitimli bir devlet başkanına rağmen en çok suç işleyenler oluyorlar buradan bakıldığında bile. Hapishanede bir elin parmakları kadar beyaz adam var. Hapishanenin efendisi ve Queens’in kralı olan mahkum Freddy de siyah. Gardiyanlar ve NYPD’deki polislerin de çoğu siyah. Kökleri Kongo değil de şimdiki Benin Cumhuriyeti olan Dahomey Krallığına dayanan Freddy bir defasında gardiyanı kastederek onlar ve biz aynı mahallenin çocuklarıyız diyor. Kendisi de eğitimli ve hem okumaya hem de okumuşa saygısı var. Naz’ı nispeten konforlu odasına çağırdığında ona beynim için ilaçsın diyor. Hayatta kalması için Jack London’ın “Call of the Wild”ını okumasını öneriyor. “Savaş Sanatı” ve “Geceyarısının Diğer Yüzü” içeride en çok okunan popüler kitaplar. Ama bu dizinin prensi olan kitap Jack London ve “Vahşetin Çağrısı” oluyor.

Dizide üzerinde durulan bir başka konu da 11 Eylül’ün Amerika’da yaşayan müslümanların hayatına olan negatif etkileri. Bu olayda bile ırkçılık hiç nefes almadan Pakistanlıları hedef alıyor hemen. Bizlerse bir başka kıtadan olayları izlemekle yetinmişiz zamanında, içinde olmadığımızdan yaşanan baskıyı anlayamamışız. Müslümanofobi yayılmış zaten kaynakları kıt olan ülkeye. Gitsinler diye çomak sokmuş durmuş hayatlarına. Direnen direnmiş müslüman mahallelerinde korku içinde. Naz’ın ailesine baktığımızda da anne ve babası son derece uslu ve uysal görünüyorlar. Sorun istemiyorlar çünkü. Sadece yaşamanın derdindeler. Çocukları ve kendileri kazasız belasız eve gelebilsinler yeter. Oğullarının cinayet şüphesiyle yargılandığını öğrendikleri anda çaresizce dışarı fırlayan babanın ayakları çıplak. Kaldı ki taksisinin de yerinde yeller esiyor. İlk şoku atlatıp karakola vardıklarında yanlış karakola geldiklerini öğreniyorlar. Hayatlarında ilk kez önce karakol sonra hapishane şartlarını görüyorlar. Yasal haklarından bihaberler. Avukatlar onlara geliyor. Muhtemelen tanıdıkları ağır cezaya bakan bir avukat yok. Muhtemelen tanıdıkları hiç avukat yok. Ürkek, sinmiş, pısmış bir vaziyette bir köşede bekliyorlar. Amerika’da yaşayabilmek için çok zayıf görünüyorlar bu halleriyle. Onların bu sinmişliği belki de Naz’ı ara ara çığrından çıkarıyor. Ne korkuyorsunuz dediği anlarda belki şiddet eğilimi gösteriyor, intikam alıyor tüm aile fertleri adına. Ama tüm bunlara rağmen karşısındaki Box gibi tatlı tatlı dediğini yaptıran kurnaz bir kurt olunca da izin veriyor ona. Avukat tutabileceği çok geç geliyor aklına. Zaten avukat gelip buluyor onu. Suça bulaşmışların yanında o kadar saf ki aslında. Onun bu masumiyetinden etkileniyor herkes. Bir türlü arkasındaki tabloya uymuyor. Savcılık onun temiz imajını yıkmaya çalışıyor ilk önce. Astım hastası iyi çocuk, aldığı işletme eğitimi, iyi ve temiz kalabilmiş bir aileye sahip olması, okul masraflarını karşılayabilmek için yarı zamanlı çalışması gibi kalemleri sarsmak için çabalarken bir yandan, bir yandan da kendilerini ve yaptıklarının adil olup olmadığını ölçüp biçiyorlar başta Box(Bill Camp) ve Helen Weiss(Jeannie Berlin). Bu iki isim aynı zamanda sessiz sessiz diziyi yüklenen ağır toplar ve çok iyi oyunculuklar veriyorlar. Savcılık adına iddianame hazırlayan Weiss özellikle mahkeme sahnelerinde; bir rahip gibi demir parmaklıkların diğer ucundan Naz’ın itirafını sabırla bekleyen ve bunun için çocuğu ikna etmek adına düşük perdeden, naif bir sesle konuşan Box ve genel olarak göründüğü her sahnede Box çok iyiler. Davalara bakmaktan hepsi bir alem yargıçlar da ufak ufak dalgalarını geçerek sıkıntılı mesai saatlerini geçiriyorlar. Bu halleri insanlardan sıkılmış bir üst merciyi anımsatıyor. O da bizimle dalgasını geçiyor uzaktan uzaktan.

the-night-of-john-stone-khans

images-3

tumblr_inline_oaqk0uloip1tdxcm2_540

Televizyon ve belki de sinema tarihine geçebilecek en sevimli, bir hayli çapkın, bir o kadar da yalnız ve çaresiz avukat rolünü oynamak kısmet olmuş John Turturro’ya. Upuzun boyu, omzunda taşıdığı içi evrak ve ıvır zıvır dolu postacı çantası, yine her bir cebi olmadık şeylerle dolu pardösüsü, sarsak yürüyüşü ve Çin çubuklarıyla kaşıdığı açık ayakkabılarının içindeki egzamadan yara bere içinde kalmış yanık ayaklarıyla barışık yaşamaya çalışıyor tek başına. Doktor doktor geziyor, her tür tedaviyi deniyor. Bay Yee’nin ona sağladığı ve ne yazık ki kısa sürecek olan makosen ayakkabı giyme lüksünü tümü egzamalılardan oluşan yara bere içindeki kalmış adamların önünde grup terapisinde sergiliyor binbir havayla. Bacak bacak üstüne atmış, üzerinde kısa pantolonu, çoraplarını dizine kadar çekmiş ayakkabılarını gösterirken, ağzının suyu akarak bakan adamlara adresini veriyor hemen Çin mahallesindeki Bay Yee’nin. Kendisinin genel normlar dahilinde pek başarılı bir avukat olduğu söylenemez. Büyük bir hukuk firması, çalıştırdığı onlarca avukatı yok. Çok büyük davalara da bakmıyor. O davalar ona kalmıyor zaten. Amerika’da her şeyde olduğu gibi hukuk sistemindeki avukatlar arasında da bir endüstrileşme ve marka olma hali varken, toplum dışına kolaylıkla itilebilecek John’un hiç şansı yok. Pek para da kazanamıyor bu yüzden. Metroya reklam vererek müşteri yakalamaya çalışıyor. Müvekkilleri fahişeler, erkek fahişeler, hırsızlar, uyuşturucu bağımlıları, yani kısaca adi suçlular oluyor hep. Naz’in davasını alabildiğini görünce şaşıran hakim doğru zaman, doğru yer mi yoksa tanıdık mı diye soruyor. Bizler biliyoruz ki elbette doğru zaman ve doğru yer John için.

images-8

images-9

images-10

feet_ep6-640x356

Dizinin sonlarına yaklaştıkça Naz içerde evrilirken, yirmi üç yaşında, hayatının baharında bir gencin ki suçu kanıtlanana kadar masum olan aynı gencin savaşını yapmaktan sırasıyla avukatlığını yapan hem Chandra hem de John süreç boyunca yıpranıyorlar. Chandra müvekkiliyle yaşaması yasak olan yakınlık kaydedilince davadan alınıyor, kendine aşırı güveni yüzünden yaptığı yanlış hamleler ve John’un tüm karşı koymalarına rağmen Naz’ı tanık kürsüsüne çıkartmaktaki ısrarı Weiss’ın çocuğu darmadağın etmesiyle sonuçlanıyor. Hayati hatalar yapıyor üstüste. Dizinin belki de en dramatik anlarından birini yaşıyor. Evinde savunmasını hazırlarken sipariş için aradığı yemek şirketinden gelen ve yemekleri getiren kişinin taksilerini kaybeden Naz’in babası olduğunu gördüğü andaki şaşkınlığını atar atmaz cüzdanına ücretini ödemek için koşuyor. Fakat yemek poşetlerinin senden para alamam dercesine kapının önüne bırakıldığını görüyor. Bu ve benzeri davayla alakalı yaşanan olaylar ve sanığın yakınlarının yaşadıkları neticede insan olan avukatları çok çeşitli duygularla kaşı karşıya bırakıyor. Kaç yaşında olursa olsunlar daha önce hiç tatmadıkları yoğun ve içten duyguları tattıkça, tecrübeyle olgunlaşıyorlar. Maktülün kedisiyle John’un arasında yaşananlar buna en basit örnek teşkil ediyor. Kediye acıyıp onu eve alıyor, alerjisi olduğundan bir odaya tıkıyor, maskeyle ya da eldivenle yaklaşıyor ona, hayvan sıkılıp ilk fırsatta odadan firar edince de, John onu küçücük bir kafesin içinde diğer kedi ve köpeklerin  sabah akşam miyav, hav bağır çağır yaşadıkları merkeze bırakıyor. Sonrasındaysa vicdan yapıp geri alıyor ve bunu defalarca yapıyor, bir türlü kediyle ne yapacağını bilemiyor. Bıraksa kedi sakin sakin yaşayacak. Kim mi kazanıyor sonunda? Elbette ki ”kedi”.

Dizinin bir sürü yan temasının yanında en sonunda John’a nasip olan kapanış konuşmasında ana fikre dönüyoruz nihayet. Her gün bir sürü suçlu profiliyle karşılaşan John bunların arasında masumiyetiyle dikkat çeken Naz’dan etkilenerek davayı alışını anlatıyor jüriye, üstelik her yeri tekrar yara bere içinde ve astım krizinin ertesinde. Bir çocuğu Rikers Cezaevi gibi azılı mahkumların olduğu bir çeşit cehenneme atıp, biz senin suçlu mu suçsuz mu olduğunu tartışırken, o cehennemin ortasında hayatta kal dediklerini, polisin aynı gece başka hiçbir şüpheliyi sorgulamadığını, aslında davayla uzaktan yakından ilgili kimseyi sorgulamadığını söylüyor. Box bile suçlamalardan sonra bir anlık hırsıyla cinayetten şüpheli dedikten sonra yavaş yavaş olayı deştikçe başka şüphelilerin varlığını keşfediyor. Naz’ın olayıysa yanlış zamanda yanlış yerde olması oluyor belki de. Ve jüri sisteminde suçu kanıtlanana kadar her bireyin masum olduğu ilkesinin aslında yoruma bağlı olduğunu ve bu on iki insanın hislerinde saklı olduğunu söylüyor. Bir başkasının ya da başkalarının kararı olduğumuz gerçeği yüzümüze çarpıyor böylelikle ve “bu” hayatımızın hemen hemen her aşamasında böyle. Yaradılışımızdan itibaren bu döngüden kurtulmamızsa mümkün görünmüyor yazık ki.

“Herkesin ayağında bir pranga var. Siktir et. Hayatını yaşa.” John Stone

 

images

19-night-of-w529-h352

FARGO 2014

“Kaygısızlar felaketi küçümser,
Ayağı kayanı umursamaz.” Eyüp 12.5:Kutsal Kitap’tan

“Kalabalıktan çok korktuğum,
Boyların aşağılamasından yıldığım,
Susup dışarı çıkmadığım için
Suçumu bağrımda gizleyip
Adem gibi isyanımı örttümse”… Eyüp 31.33-34:Kutsal Kitap’tan

image

DİZİNİN BAŞKARAKTERLER ÜZERİNDEN YORUMLANMASI:

Lester Nygaard:

Dizinin ilk bölümlerinde korkak, pısırık, ezik, acınası ve şaşkın, ilerleyen bölümlerinde korkak, acınası ve şaşkın, sonlara doğru ise yine bir parça şaşkın ve korkak olmakla beraber işini bilen, nispeten soğukkanlı, karizmatik, karşı cinsin idolleştirdiği(karısından ayrılana değil, karısı ölene var varacaksan diyen çeşitli kategorilere ayrılmış ve kalem kalem kritize edilmiş Anadolu, aydın, kırsal, kentli, okumuş, az okumuş, off o da çok okumuş kadınlarımızın ortak feryadı, Amerika’nın Minnesota eyaletine kadar ulaşmış olsa gerek) bir karaktere dönüşür yavaş yavaş. Lester’in erkeklik gururu denen şeyi tekrar kazanmasına yönelik geçirdiği değişim ve örtbas edilen onca suç ve cinayet vahşi kapitalizmin modern dünya insanının beş duyusundan sızım sızım sızmasının mübah sayıldığı zamanlarda bile insanın içini huzursuz ediyor bir parça da olsa, değer miydi tüm bunlara diye. Değer miydi Lester? Ve ne yazık ki ince buzun kırılganlığından Lester cevap veremiyor bize. Herkesin kendi küçük cehennemini kolaylıkla yaratabildiği dünyamızda, Lester’da bir küçük kara delikte yutulup gidiyor nihayet. Kendi küçük kara deliğinde. Ama gitmeden tuhaf izler bırakıyor insanların yaşamları üzerinde. Hess’ten karısının yardımıyla, erkek kardeşinden kendi işlediği suçu üzerine atıp hapishanede çürümesine sebebiyet vererek, eşinden de kafasına vurduğu çekiç darbeleri sayesinde intikam alıyor, onca zaman içinde biriktirmiş olduğu öfkesini çıkartarak. Satış primleri düşük, başarısız bir eş  ve çalışandan, hayatının ikinci baharında kazandığı özgüven ve saklandığı yerden çıkan şeytani zekası sayesinde maşayı tutan ele dönüşüyor. Sorun şu ki önceki Lester mı, sonraki Lester mı daha iyi diye kendi kendinize sorduğunuzda, ikisinden de pek hoşnut olamıyorsunuz. Ne dönüşümü, ne baştaki pasif ve sürekli aşağılanan, hor görülen halleri içinize sinmiyor bir türlü. Erkek kardeşinin de dediği gibi Lester’ın doğasında bir terslik, bir gariplik var ve bunu sevmeniz mümkün olmuyor. Lester sevimsiz bir dönüşüm geçiriyor. Henüz karakteri oturmamış bir ergenden, bir mitomana dönüşüyor.

image

Lorne Malvo:

İsmine dizinin ilerleyen bölümlerinde vakıf olacağımız, sosyopat, psikopat, her renge bürünüp de rengini belli etmeyen, her mesleğin erbabı(papaz, dişçi, ortopedist, imaj maker, kiralık katil, keyfi katil), kutsal kitap üzerinden entrika çeviren, aklı bir başka çalışan, hikayeler anlatmayı seven, cennetten kovulmuş olduğunu kendi ağzıyla itiraf eden, insanların kaderlerine, hayatın hal ve gidişine, toplu ölümlere sebep olmayı tüm bunları yaparken de Tanrı’nın eli değil, kendi kitabına göre kaderlerle oynayıp Tanrı’nın kendisi olmayı seçecek kadar özgüveni yüksek bir karakter. Aslında tam bir zırdeli olmakla beraber, süreç boyunca öğrenme şansını yakalayamadığımız bir geçmişsizlikten ötürü içindeki kötülüğün esasını ve temellerinin nasıl ve ne şekilde atıldığını da asla bilemiyoruz ama sinsi tahminlerimiz de yok değil hani kendimize sakladığımız. “Hayatımız kızıl bir gelgittir.” derken duruşuyla asla dışına yansıtmadığı kendi içindeki ateşten, anlamlandırılamayan insan doğasının ve genel olarak tüm tabiatın dengesizliğinden bahsediyordur belki de. Romalıların kurtlardan geldiği efsanesini hatırlattığı bir anekdotta ise “Hayvanların dünyasında azizlere yer yoktur” derken dünyanın birkaç peygamber tarafından iyileştirilemeyeceğini işaret eder inceden Stavros’a. Stavros’sa Tanrı var mıydı yok muydu diye olan biteni sorgular dururken hayatının dizginlerini kaybeder yavaş yavaş ve kendi felaketini kendi hazırlar. Malvo için ağzından çıkan ilk kelime kanundur ve başkalarının fikirlerine değer vermez. Gevezeleri, yaşam dilencilerini sevmez. Tek bir kişiye iş teklifinde bulunur beraber çalışmaları içn, o da kiralık katil olarak tutulan ikiliden Molly’nin vurduğu sağırdır, yani Mr. Wrench. Molly, orjinal filmdeki Marge’ın az konuşan ve cinayet işlerken enselediği Peter Stormare’le yaptığı konuşmanın benzerini, hastane odasında Sağır’la yapar.  Billy Bob Thornton, Steve Buscemi’ye dönüşür bir nevi, partner arayışındaki. Herkesi, her şeyi birbirine kattıktan sonra uzaktan izlemekten tuhaf bir zevk alır gibidir. En büyük zaafı hor görülen insanların yeni bir başlangıç yapabilmelerini sağlamak için önlerindeki engelleri kaldırmaktır. Ezenlerle, ezilenleri yüzleştirir. Cinayet işlemeye giderken asla maske takmaz, korkusuzdur. Tek bir karakter hariç hepsiyle yüzyüze gelmişliği, konuşmuşluğu vardır. Molly hariç. Tipi fırtınası esnasında bir an bir düşmüşçesine karşı karşıya gelirler sadece. Molly bir şekilde Malvo’yla asla karşı karşıya getirilmez. Malvo’yu yakalamak da Molly’e kısmet olmaz.

image

Molly Solverson:

Meslek erbaplarına bakış açımı değiştiren baba kızdan, kız olanı Molly. Ve tabii polis. Kendi vermiş olduğu bir karar olmamasına rağmen vicdan azabının kaynağı olan mesai arkadaşının kendisinin yerine gittiği Lester’ın evinde vurulması ve geride hamile bir eş ve boyası tamamlanmamış bir bebek odası bırakması aklını kurcaladıkça onu hırslandırmakla beraber, dizinin ilk bölümünde gördüğümüz şaşkın ve mesai arkadaşının bilgi ve tecrübesine yaslanmış Molly’den(kaputu açmak aklına gelmiyor cinayet mahallindeki), yine öldürülen arkadaşının önsezileri doğrultusunda şefliğe doğru ilerleyen bir kadına geçiş yapıyor adım adım korkusuzca. Etrafını çevreleyen ve hep bir şeylerden kaçan ödlekler ordusu erkeklerden daha cesurca ve daha soğukkanlı davranabiliyor her zaman. Nitekim kendisini sislerin içinde yanlışlıkla ama salakça vuran müstakbel kocası polislikten postacılığa terfi ediyor. Lester’ı her daim sorguya çekmekten kaçınan şefi evinin önündeki karları küreyen insanların yokluğundan şikayetlenip istifa etmek istediğini söylüyor  ve Lester’ın hep bir şekilde yırtmasına sebebiyet veriyor, Molly sorguya çekmek için paralansa da. Lester’sa tüm fiziki yetersizliklerine, ilk merhum eşinin söylediği üzere içi boş bir tabancayla kendini vuran ilk kişi sen olursun benzetmesini haklı çıkarırcasına tek fiske yemeden her defasında kendini yaralamayı başarıyor. Hatta son sürek avında da kaderin bir cilvesi olarak kendi küçük kara deliğine saplanıyor, polis tarafından vurulmadan. Kısacası erkekler kaçıyor, yan çiziyor, korkuyor, yalan söylüyor, iş işten geçtikten sonra olaylara el koyup, her şeyi yüzlerine gözlerine bulaştırırken, göz göze bile gelemiyorlar karşı tarafla ama Molly hep duruyor.

image

Lou Solverson:

Dizinin en karizmatik erkeği Keith Carradine tarafından canlandırılıyor. Korumacı, aklı başında, dolayısıyla doğru kararlar verebilen, aksaklığı bir mesaisinden yadigar kalmış, aynı zamanda iyi şarap ve iyi adam olmanın benzer kriterlerine haiz bir baba karşımızdaki tek çocuğunu bir başına yetiştirmiş olan. Dizideki erkek karakterlerin arasından sıyrılıyor bu ayrıksı, uzun adam(bizde de var bir uzun, karışmasın lütfen). Billy Bob ineze görünümlü sevimsiz bir cani, Lester pısırık olabilecek kadar küçük ya da küçük olabilecek kadar pısırık, Molly’nin kocası baş edemeyeceğini düşündüğü her tehlike sinyalinin karşısında bir atom bombası varmış gibi titreyip, bir an önce bertaraf etmek için vurarak kurtuluyor korku nesnesinden, polisler ebleh ve durgun akıllı ve aslında sanki kasabanın kalan tüm erkekleri tuhaf bir çılgınlığa kapılmışçasına aptallar ve kar, tipi ve sonsuz beyazlık onların ruhlarını ve akıllarını da dondurmuş her anlamda. Birkaç cingöz dışında hiç açıkgöz yok. Şark kurnazları da yok. Zaten Minnesota Kanada sınırında olduğundan kuzeye kaçıyor, bu da bize her yerin kuzeyinin daha bir soğuk olduğunu gösteriyor. Satıcılar alabildiğine saftirik. Kimse taksiye binmiyor. Kimse büyük tipinin yaşandığı gün hariç dışarı çıkmamazlık etmiyor kar diz boyu oldu diye. Küçük sapmalar, büyük kışkırtmalar olmazsa insanlar kaderlerine razı geliyorlar. Büyük kötülükler hep dışarıdan geliyor. Karsa son bir iyilik yapıp hepsini örtüyor kuş tüyünden bir yorgan gibi.

image

Stavros Milos:

Dizinin en trajik hikayesinin baş aktörü kendisi. Adından da anlaşılacağı üzere bir Yunan Ortodoksu. Ve hikayesinin başlangıcı Yunanistan’dan göç ettikleri güne rastlıyor. Karısının sızlanmaları(tüm kadınlar değil, bazıları hep sızlanır, bende sızlanırım her fırsatta, fırsat buldukça), arka koltuktaki bebek arabasındaki küçük oğluyla cebindeki son beş dolarla almış olduğu benzin suyunu çekip, onları beyazın ortasında bıraktığında ve bir tır tüm çabalarına rağmen durmayıp onu yolun ortasına savurduğunda, çenesi kara bulanmış halde Tanrı’ya yalvarırken bir mucize gerçekleşiveriyor ve bir çanta dolusu dolar buluyor kimin olduğunu bilmediği ve Tanrı’yla olan anlaşması bu şekilde başlamış oluyor yıllar yıllar önce. Lester’ın ve boşamaya çalıştığı halen daha sızlanmayı seven karısının Türk hamamı açma hayalleri içindeki fitness hocasının şantajları ve oyunları sonunda kendini Kutsal Kitap’taki kehanetleri savmaya çalışır halde buluyor. Kutsal Kitap’a göre Firavun, İbrani halkını azat edip ülkeyi terk etmeye izin vermediği için Mısır’ın başına 10 felaket gelmişti. Bunlar: 1) Nil nehrinin kana dönüşmesi=Stavros’un kan banyosu; 2) Kurbağa istilası; 3) Sivrisinek istilası; 4) Atsineği istilası; 5) Hayvan ölümleri=Köpek King’in odunla katli; 6) Çıban belası; 7) Dolu belası; 8) Çekirge belası=Süpermarketteki çekirge istilası; 9) Karanlık Belası; 10) İlk doğan çocukların ölümü’dür.=Stavros’un önlemeyi başaramadığı ilk ve tek evladının kaybı. Zavallı Stavros!

image

Gus Grimly:

Şaşkın damat, önce polis sonra postacı, müstakbel karısını dalağından vurdu ama öldüremedi, Lorne Malvo’yu da defalarca vurmak kendisine kısmet oldu hortlayıp da kendisini vurmasın diye. Onun dışında iyi kızı kaptı, dalağını aldı ama spermlerini bıraktı, huzuru ve mutluluğu buldu, apartman dairesinden ev düzenine geçti. Kanımca hep artıya geçti durdu. Zaten kıza göz koymuştu. Arada safların da şanslarının yaver gittiğinin bir örneği oldu. On bölümün en etkileyici hikayesi ise Gus elinden kaçırdığı Malvo yüzünden beşinci bölümde çaresizlik içindeyken Yahudi komşusu tarafından anlatılan ve mezartaşının üzerine de “Her şeyini veren adam” diye yazılan dünyadaki acıyla baş edemeyip malını, mülkünü, tek böbreğini akabinde de tüm organlarını bağışlamak için bileklerini usturayla kesen adamın hikayesi olmuştur. Elbette aynı hikayeyi paylaştığı Molly’nin bulduğu çıkış yolu daha akılcı olmuştur.

image

Ve  dizi boyunca bir takım işaretler ya da evrenin nazik hatırlatmaları olarak adlandırabileceğimiz bir takım göndermeler bir sebepten karakterlerin karşısına çıkıyor ve onları bir başka kadere doğru sürüklüyor ister istemez. Kör karanlıkta ortaya çıkıveren bir geyik bir arabanın yoldan çıkmasına ve Lester’la, Lorne Malvo’nun yollarının kesişmesine neden olabildiği gibi(Gel de kadere inanma!), bir kurt hikayenin sonunda Malvo’nun evini deşifre edebiliyor. Tıpkı orjinal filminde olduğu gibi çok kuvvetli bir müzikle açılan açılış sahnesinden sonra, karların ortasında bagajdan don paça fırlayan bir muhasebeci, sıradan orta sınıf hayatlar ve rutine dair sıkıcı konuşmalar şahit olduğumuz. Sıradan insanların hayatları bir süre sonra çığrından çıkabiliyor. İlk bölümde Lester’a sigorta poliçesini hamile eşini ve cinsiyetini henüz bilmedikleri çocuklarını da kapsaması için getiren karı kocadan araba satıcısı olan yeni evli genç adam, son bölümde Lorne Malvo’nun kurbanı olmadan önce küçük bir kızım var diye yalvarıyor hayatını bahşetmesi için ve çocuğunun cinsiyetini öğrenmiş bulunuyoruz bizde giderayak. Kanserden, ülserden ölen insana rastlamak imkansız bu kasabada. Herkes kiralık katiller, pısırık olmaktan gözü dönmüş kocalar tarafından hakkın rahmetine kavuşturuluyor ve tirbuşonun büyüğü ve elektriklisi olarak tarif edilebilinecek bir makineyle açılan delikten buzlu sulara atılan insanlarsa arkalarında boş mezarlar bırakıyorlar. On bölümün en etkileyicisi ise altıncı bölüm oluyor. Stavros’un acı dolu hikayesi, Malvo’nun yem olarak kullandığı fitness hocası ve polisin Litany eşliğinde karşı karşıya gelmesi, evin ve biçare adamın taranması, biri sağır ve dilsiz, diğeri erken gelen ölümü tadan iki kiralık katilin Malvo’yu sıkıştırmaları ve tipi altında göz gözü görmeksizin yapılan çatışma hep bu seçilmiş bölüme denk getirilmiş sanki.

Netice itibariyle birçok filmin başarısının yanından bile geçemeyeceği ve aynı adlı orjinal filmin ardından neredeyse yirmi yıl sonra; fakat bu sefer yapımcı koltuğunda oturan Coen Kardeşler’in belki de öngörüsüyle risk alınarak ortaya çıkmış, yaslandığı Kutsal Kitap’tan alınan referanslarla Tanrı’yı, kaderi, peygamberleri, aklın sınırları özgür kaldığında elinde kullanma kılavuzu bulunmayan insanlarca ne çeşit sonuçlara ulaşılabilineceğini gösteren, erdemli olmayı, cesur olmayı anlatan ama ne şekilde olursa olsun hiç kimsenin kendi küçük hikayesinin sonunu bilmediği(en başta Malvo), her şeyin yerli yerine oturduğu, izlediğim en iyi senaryoya sahip bir dizi film olmuş FARGO. En iyi senaryo.

image

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: