I’M NOT A WITCH : BEN CADI DEĞİLİM

02C6A242-28C8-41ED-840E-C741E551665B

I’M NOT A WITCH : BEN CADI DEĞİLİM

“Öldüğüm zaman öldüreceğim seni. Ruhum uyandığında bütün aileni öldüreceğim.” Yaşlı bir Cadı

“-O sıradan değil. Bir cadı o. Bir cadının mutlu olması söz konusu değildir.
-Ya o sadece küçücük bir kız çocuğu ise?”

GİRİŞ :

İki kız arkadaşın arasında geçen şu anlamsız diyaloğa şahit olacaksınız sayılı dakikalar sonra. Benden söylemesi, yol yakınken dönmek sizin tercihiniz, tercih yapmaktan aciz misiniz? O halde kaderiniz. Yani tek seçeneğiniz. Aşağıdaki konuşmayı yapmakta olan iki hanım kızımızdan bir tanesi az sosyeti(seviyorum kelimelerle oynamayı), macerayı “fikren” seven icraata gelince ne edeceğini bilmeyen ama hep dillendiren, hayatta kaybolduğunu hayatta kabul etmeyen, ne aradığını da bilmeyen, elbette bekar, bir o kadar kindar bir bayan iken, diğeri daha oturaklı görünüp, göründüğünden daha yargılayıcı olabilen ama eleştiriye gelemeyen bu iki kadının yaşları otuz artı, vücut ölçüleri orantılı, arkadaşlıklarının geçmişi göz önüne alındığında tutarlı ve istikrarlı bir tablo çizmektedirler. İşte filmi izlemiş olan bu hanım kızlarımızın film ertesi “meşum” diyalogları :

-Afrika’ya gideceğim.
-Ne şekilde?
-Turla.
-Hımm. Neden Afrika peki?
-Çok izledim sağda solda. Masai Mara, yerli kabileler, siyah bedenler, çitalar filan.
-Siyah beden ve çita ha?
-Özkalitemi dışa vuracağım, başarılı fotoğraflara imza atacağım, kendimi ispatlayacağım bir tatil pardon tur pardon bir iç yolculuk olacağını hissediyorum şimdiden. Bol bol da yerli insan fotoğrafı çekmek istiyorum. Zimbabve, Zambiya, Kenya, Uganda, Tanzanya en çok merak ettiklerim. Oradan da ver elini Madagaskar.
-Tüm bunlara tur var mıymış peki?
-Bulunur elbet.
-Ben kapitalistim. İşçi Bayramı’nda Küba’ya gideceğim.
-Küba kapitalist bir ülke değil ki! Sosyalist Cumhuriyet.
-Olsun. Gider sosyalist görürüm ben de.
-Burada da onlardan var ki.
-Buradakiler çok mutlu görünmüyorlar ama.
-İyi ama bunun için Küba’ya gidilmez ki. Hem sosyalist cumhuriyetçi bir yapısı olan bir devlet diye halkı da tüm kalbiyle bunu yaşıyor denemz ki.
-Tamam işte ben de onu gözlemlemeye giderim. Anlamıyor musun gitmek istiyorum ve de bahaneler üretiyorum. Bir kapitalist olarak gideceğim Küba’da yaşayan mutlu insanları gözlemleyeceğim. Nokta.
-Bir şey diyeyim mi? Bence sen kapitalist değilsin.
-Ben neymişim peki?
-Elitistsin.
-Elit kulağa çok hoş geliyor doğrusu. Olabilirim bu anlamda.
-Kulağına hoş geldiği için mi?
-Aynı zamanda insana kendini klas hissettirdiği için ve de zengin bir aileden geldiğim için.
-… Ne düşünüyorum sürekli biliyor musun? Biz galiba yeterince derin düşünemiyoruz.
-Kendi adına konuşursan sevinirim. Her konuda.
-Öyle olsun. Ben yani yeterli duygusal yoğunluğa sahip değilim mesela. Çabalıyorum ama olmuyor. Bir yerden sonra sığlaşıyorum ama herhangi bir yere de sığamıyorum. Bir an geliyor kendim kendimden hoşlanmaz oluyor mesela. Kendi kendimi irkilten bir yanım var ve insanlar bunu görüyorlar. Bu yüzden de ister istemez insanlarla arama mesafe koymak zorunda kalıyorum. Geldiğim o noktadan sonra ayağımın altındaki çakal pardon çakıl taşları yüzünden kayarak düşüyorum aşağıya. İşin enteresan yanı düşerken hiçbir şey hissetmiyorum. Sonra kendimi yerde buluyorum. Yara bere olmuş yüzüm gözüm vücudum. Morarmış her yerim. Kendime kızıyorum sadece. Sonra fikrim değişiyor ve onları kabahatli görüyorum. Onlar suçlu, onlar kötü, onlar pislik.
-Bu düşünceler ne kadardır var sende?
-Kendimi bildim bileli. Hep aynı şeyler oluyor. O yüzden Afrika’ya gideceğim. Orada bu düşüncelerden sıyrılacağımı düşünüyorum. Eminim bundan.
-Siyah bedenler ve çitalar…
-Evet. Siyah bedenler ve çitalar.
-Bafta’da da ödül almış “Ben Cadı Değilim”.
-Evet en çok da adını beğendim. “Ben Cadı Değilim”.
-Aynen.
-Ben cadıyım.
-Hadi ordan! Gerçi bazen ben de…neyse.
-O anlamda demiyorum. Cadı halleri var bende. Yıkıcı bir tarafım var. İksirden, büyüden anlamam ama bu uyumsuzluk hallerini başka türlü açıklayamıyorum.
-Her uyumsuz cadı olacak diye bir şey yok ki.
-Her uyumlu da insan olacak diye bir şey yok ki.
-…

5A3529FD-8505-42A1-ADA9-9FF5E04468C9

 

BEN RUNGANO NYONI :

Film biçare siyahi bir kızın sesli sessiz haykırışlarıyla geçiyor “Ben Cadı Değilim” diye diye. Sonunda bir cadı olmadığına inandırabiliyor mu peki etrafındakileri? Nasıl bir son bekliyor peki izleyicileri? Dünyanın yükünü uzuun zamandır omuzlarında taşıyormuş gibi görünen kederli yüzlü Shula bir parça huzur bulabiliyor mu doğduğu topraklarda? Zaman mekan baki kalsın, yediğiniz içtiğiniz sizde kalsın, bilgisizlikten doğan fırsatçılık değişir mi bir kıtadan bir kıtaya, bir ülkeden bir ülkeye, komşu köyden komşu köye, bir tenden bir tene? Bu filmi yapan o toprakların insanıysa nasıl bir kısım çıkabiliyorken aydınlığa, diğeri kalıyor kör karanlıkların ortasında? Ve tüm bunların cevabını verebiliyor mu yönetmen? Evet. İlk önce de kendi hayatıyla. Zambiya’nın başkenti Lusaka doğumlu yönetmen Rungano Nyoni, üniversitede öğrenci olan annesiyle beraber Cardiff’e taşınmış sekiz yaşındayken. Kendileri gibi birçok göçmen ailesinin yer aldığı Riverside’da annesi tekrar evlenmiş, bu defa beyaz bir İngilizle. Annesi, babası, erkek kardeşi ve kendisinin aynı odayı paylaştığı stüdyo tipi bir dairede yaşarken hissedemediği fakirliklerinin farkına büyüyünce varabilmiş ancak. Röportajında, farklı yerlerin farklı kuralları vardır diyor genç yönetmen. Örneğin Zambiya’da kendisinin hala daha evli olmaması ve bir çocuğunun olmamasıyla ilgili bir takıntılı bir hal varmış ve her gittiği yerde aksan problemi yaşamış. Aktrist olmak isterken, kamera arkasının kendisine daha yakın olduğunu düşünmeye başlayan Nyoni çektiği kısa filmlerle adından söz ettirmeyi başarmış. Son ama ilk uzun metraj filmini izleyenlerden beklentisiyse gülerken, yaşanan trajediyi de hissetmeleri imiş. Nitekim hissediyorsunuz da bu satirik filmde. Pek çok anlarda ve en çok da Lars Von Trier’nin “Dalgaları Aşmak” filminin sonunda çalan çanların bir benzeri olan ve bir süredir beklenen yağmurun en nihayet bardaktan boşanırcasına yağdığı anlarda en çok da. Büyülü gerçekçilik dalgalanıyor sanki rüzgarda uçuşan beyaz kurdelelerin yerine. Bir ilk film içinse bundan iyisi Şam’da kayısı olur olsa olsa. Ve de 1000 çocuk arasından Shula rolü için seçilen Maggie Mulubwa’nın kederli ve içli yüzü damgasını vuruyor içinde olduğu her kareye.

5DC1211C-C898-44E7-8461-A1B058C39076

89F73C2E-47DF-469E-927A-3A1CAF04D309

BEN CADI DEĞİLİM :

İçinde siyah ve beyaz turistlerin bulunduğu kırık dökük yolcu otobüsünden inen yolcular, hayvanat bahçesinde yer alan ve kendilerine ayrılmış yerlerde müşteri beklemekten sakinleşmiş hayvanlar ya da halllerde sergilen meyve sebzeler, bir benzetmem daha var ama Manukyan’a kadar gider… Her neyse konuyu fazla saptırmadan bu yaşlı, boyalı yüzlü ve bir örnek giydirilmiş, sırtlarında yer alan düzenekle metrelerce kurdeleyle belli bir mesafeye mahkum olmuş siyahi kadınların kendilerini turistlere sunuşlarına tanık oluyoruz filmin ilk dakikalarında. Aralarında beyaz bacaklı tombik beyaz bir kızın bulunduğu absürd kafilenin insanları, bir yandan bu manzaranın fotoğrafını çekerken, o kurdelelerin ne için olduğunu sorup öğreniyorlar merak içerisinde. Uçmalarını engelleyen kurdeleler sayesinde insan öldürmeye gidemeyecekleri söylenen cadılar bu sayede zararsızmışlar. Bundan böyleki varlık nedenleriyse turistlere toplu halde gösteri yapmakmış. Kahramanımız olan filmin başlarında bir ismi bile olmayan dokuz yaşındaki Shula, başının üzerinde su dolu bir kovayı taşırken takılıp düşen kadının arkasından kuyudan su çekerek tekrar doldurduğu kovayı binbir zahmetle taşıyarak kadının kapısının önüne bırakır çocuk aklıyla, sırf iyilik olsun diye. Kadınsa onun uğursuzluğuna inanmıştır bir kere. Onu polisin ve köy halkının önünde cadılıkla itham eder. Ona göre Shula’nın ilk geldiği günden beri köyde daha önce hiç yaşanmamış tuhaf şeyler yaşanmaktadır. Kızın ne bir akrabası ne de arkadaşı vardır. Artık kimseler o kuyudan su çekmez, içmez ve suyuyla yıkanmaz olmuştur. Bir yandan portakal soyan kadın polis, diğer yandan köylü bir tanığın rüyasında gördüğü safsatalarla kızı cadılıkla itham edişini dinleyip, bu boş ithamların sahibini karşısından kovalarken, kızın bir cadı olduğunu ne inkar ettiğini ne de kabul ettiğini anlatır telefonda hükümet yetkilisi olan Mr. Banda’ya. Bulduğu cadı doktoruyla kızın bir cadı olup olmadığını en ilkelinden yötemlerle test eder Mr. banda da. Komik yerli kıyafetleri içerisindeki güya cadı uzmanı ve doktoru olan adam önce donuna kadar soyunur sonra da beyaz bir boyayla ufak bir daire çizer yere. Elindeki beyaz tavuğu boğazından keser ve dairenin orta yerine koyar. Eğer tavuk o küçücük dairenin içinde ölürse cadı değildir. Boğazı kesilen kanatlı hayvan elbette ki can havliyle sağa sola sıçrayacaktır ve nihayetinde dairenin dışında ölür. Hükümet yetkilisi cadı ilan edeceği kızı kaptığı gibi köye gider. Kendisine yüz vermeyen prensesin huzurunda hükümetin bu köy için getirdiği büyük hizmeti anlatır önce: turuncu yeni bir kamyon. Ne çok seviyordur hükümet bu köyü! Sonra da yeni cadı kızı takdim eder. Şapkadan çıkan tavşan gibi köyün ileri gelenlerine sunulan Shula’nın ilk yaptığı şey var gücüyle kaçmak olur. Tabii bağlı bulunduğu kurdelesinin miktarı el verdiğince. Yaşlı cadıların arasına konan Shula’ya ismini veren de onu ileride koruyup kollayacak olan cadılardan biri olcaktır ve Shula da bundan böyle diğer cadılar gibi bir devlet cadısıdır. Shula bizim bildiğimiz memur olmuştur. O gün bir teste tabii tutulur cadılığı mı yoksa keçiliği mi seçeceği hususunda. Eğer keçi olmayı seçerse kurdelesini kesecektir, cadı olmayı seçerse de kurdelesini ellemeyecektir. İkinci seçeneği kabullenen Shula takdirle karşılanır. Yaşlı cadılar yaşı küçük olduğu için, onun tarlada çalışmasını protesto ederler. Okul yaşında olan kıza plastik bir huni verirler ki, yakınlardaki bir okuldan rüzgarın getirdiği sesleri dinleyebilsin. Bu şekilde okula gitmiş kadar olsun. Bütün gün ninesi yaşında kadınlarla bir arada bulunmak zorunda bırakılan Shula’dan, kurulan mahkemede hırsızın kim olduğuna dair öngörüde bulunması istenir. Ne yapacağını bilmeyen Shula yaşlı cadıların telefondaki tavsiyelerini dinler içi sıkıla sıkıla. Karşılarındakinin dokuz yaşında bir çocuk olduğunu görmeyen aptallar sürüsü karşısında Shula yaşadıklarıyla baş etmekte son derece güçlük çeker. Canlı yayın yapan bir televizyon programı için getirildiği stüdyoda gözyaşları içindedir. Hiç arkadaşı olmadığı gibi tam okula gittiğinde yine cadılık yeteneklerini kullansın ve kuraklığa çare bulsun diye kurdelesinden çekiştirile çekiştirile getirilir gerisin geriye. Bu yetmezmiş gibi ağzı açık, boyalı dev bir istiridyeyi andıran yerde turistlere teşhir edilir fotoğrafı çekilsin diye. Devlet, malını dilediğince kullanmaktadır ve tüm bunlar da yetmezmiş gibi halk onun uğursuz olduğunu düşünüp cadıyı öldürün diye slogan atar onu gördükleri her yerde. Bir tanesi akrabalarını yediğini düşünüp otobüste kıstırır onu. Bir taşlanmadığı kalmıştır. Kaçınılmaz sona doğru ilerleriz bu şekilde. En acıklı sahnesiydi belki de küçük kız’ın tıpkı cadı doktoru gibi dans ederek yağmur yağdırmaya çalıştığı sahne. Tıpkı kesilen bir tavuk gibi can çekişmektedir Shula. Cadılık, istenmemek, bir maymun gibi sergilenmek, yaşından büyük kararlar vermek zorunda olması ve her zaman kendinden büyük insanlarla birlikte oluşundan ötürü ona ağır gelen yükü daha fazla taşıyamaz hale gelir küçük kızı. Mutsuzluğunun nedenini keçi olmayı reddedişine bağlar küçük kız dili döndüğünce. Çünkü bir keçi özgürce gezebilir ve de canı isteyince yer. Shula ise mutsuzluktan ölür sonunda. Onu tek önemseyenlerse kendi gibi cadı olarak fişlenen yaşlı cadılardır. Tek onlar vardır arkasından ağlayan, cenazesini kaldıran.

“Bu son kutlama.
Herkes gelsin Shula için söyleyelim.
Bir doğum günü kutlaması,
Bir düğün günü kutlaması
Ama bu o kızın son kutlaması.” Yaşlı ve gözü yaşlı cadılar korosu

BEASTS OF NO NATION

BEASTS OF NO NATION:

“Yaşamdan tek umulacak şey, insanın biraz kendini öğrenmesi – o da geç gelir hep – ve sönmek bilmeyen bir yoğun pişmanlık. Ölümle dövüştüm ben. Düşünebileceğiniz en can sıkıcı karşılaşmadır bu. Elle tutulmaz bir pusun içinde yer alır, ayağının altında bir şey yoktur.” KARANLIĞIN YÜREĞİ/Joseph Conrad

“Mermi her şeyi yer bitirir. Yaprakları, ağaçları, toprağı, insanları. Her şeyi yer. İnsanın her yere kan akıtmasını sağlar.” Agu

“Ben sadece mutlu olmak istemiştim hayatta.” Agu

image

Uzodinma Iweala’nın aynı adlı romanından Cary Fukunaga’nın beyazperdeye uyarladığı filmin küçük Agu’su, Afrika’da, tampon bir bölgede, kendi halinde, onu seven ailesi ve çocukluğunu paylaştığı kardeşleriyle mutlu bir çocukluk geçirirken, önce ailesinin, sonra da kendi parçalanışının gerçekleşmesini izliyoruz iki saati geçgin bir süre boyunca. İyi bir ailenin, iyi bir çocuğuyum derken hem ailesine şükran duyduğunu, hem de hayata iyi bir insan olarak başladığının bilincinde olduğunu görüyoruz. Ama Tanrı bir nedenden ötürü onu dinlemez oluyor, en azından Agu öyle söylüyor. Ve o kadar korku ve üzüntü çekiyor ki, insan ister istemez hak veriyor ona ve içerliyor tüm bu sağırlık neden diye. Farklı bir coğrafyada doğmuş olsa, onu çok daha iyi bir gelecek bekliyor olacak şüphesiz. Ama işler her yerde aynı şekilde yürümüyor ve çocuklar da harcanabiliyor. Bu film umutları, masumiyetleri, gelecekleri, herşeyden önce çocuklukları ellerinden alınmış, eve geri dönüş yolunu bulamayacak çocuklara bir ağıt en acımasızından. Çok kolay saatler yok önünüzde; çünkü anlatılan her şey korkunç ve acımasız. Çok az mutlu an var gülümseyerek hatırlayacağınız. Film bittikten sonra da düşünceler bırakmıyor yakanızı. Düşündürten, kimi zaman üzen, sarsıcı bir film “Beasts of no Nation”.

Yazgının değiştiği anlar vardır insan hayatında. Agu’nunkisi annesinin ve kızkardeşinin yanında yaklaşan savaştan kaçmak için, arabada yer bulamadığında farklı bir yöne doğru ilerliyor. Geride kalıyor çocuk haliyle. Savaşın ortasında. Kendisinin olmayan bir savaşın ortakçısı olmak mecburiyetinde bırakılıyor. Köyünü yağmalanmaktan kurtarmaya çalışan ama savaşı ve savaşmayı bilmeyen babasının da dahil olduğu grubun arasında kalıyor. Annesi ve kızkardeşi bir bilinmeze doğru yol alıyorlar. Babası ve erkek kardeşi öldürülüyor hiç uğruna. Bir ormanın ortasında tek başına kalıyor, ta ki gerçek kötülük onu bulana dek. Bir çocuk, daha büyümeden çocuk asker olmak mecburiyetinde kalıyor. Bir çocuk, daha büyümeden bir adamın canını almak zorunda bırakılıyor. Okulları iç savaş yüzünden kapanmış olduğundan eli kalem tutması gereken yaşta, tüm bu yaşananlardan sonra, kalaşnikoflarla eğitim almaya başlıyor. Aşağılanıyor, küçük görülüyor, tacize uğruyor, ailesi için gözyaşı dökecek fırsat bile bulamıyor. Çok kötü kabusları var, tek arkadaşı “suskun” Strika ile yaşamaya çalışıyorlar ormanın ortasında aslında kendileri gibi bir sürü çaresiz çocuğun arasında, öyle annesiz babasız, öyle yetim… Kimsenin katil olmak için doğmadığını, bunun bir tercih meselesi olmadığını, yaşamak için öldürmek zorunda kalınabilineceğini, Tanrı’nın bile başa çıkamaz olduğu bize uzak coğrafyaların var olduğunu görüyoruz. Dünya o kadar kötü bir yer ki, bazen tamamiyle yok edip, baştan başlatmaktan başka çare olamayacağını düşünmeye başlıyor insan. Çocuklar ruhlarının son kırıntısına kadar kirletiliyorlar. Agu savaştan ölmeden kurtulamayacağını düşünür hale geliyor. Agu gibi tüm diğer çocuklar bir çıkış yolu arıyorlar aslında. Her an ölebileceklerinin de farkındalar. Çoğu kokain gibi uyuşturucu maddelere sığınıyor. Bilen bilmeyene öğretiyor korkunç hayatlarına katlanabilmenin geçici devasını. Tüm yaşananların bir hiç için olduğunu anladıklarında ise ölmekte oluyorlar çoktan ve geriye dönüş ne yazık ki yok. Güneşi yok etmek istiyor Agu. Her şey karanlığa gömülsün istiyor. Yaşanan korkunçlukların gözükmemesini diliyor. Üstündeki gökle yaşayamadığını söyleyen Rilke gibi Agu.

Bir çocuğun mezarı ne kadar yer kaplayabilir ki bu dünyada kurtlar ve solucanlar bedenini yemeye başlamadan? Küçük Strika’yı Afrika’ya özgü bir ağacın iki iri yaprağının arasına koyup kapatıyorlar, öldükten sonra. Tek kurşun bitiriyor işini. İki yaprak bir çocuk bedenini gizleyecek bir süreliğine. İki yapraktan bir mezar yapıyorlar arkadaşlarına hemencecik, onun minik bedeni için. Son bakışta dev bir istiridyeyi andırıyor içinde bir zaman önce kıymetli bir inci barındıran.

image

Agu ölmenin çekmekten daha kolay olduğunu bir şekilde biliyor çocuk aklıyla. Bir ev baskınında kullandığı uyuşturucular yüzünden önce annesi sandığı kadına arkadaşları tecavüz ederken, kadını bir anda vuruveriyor başından. Bof. Kadının çığlıkları kesiliyor bir anda. Sessizlik. Agu önce Tanrı’yla konuşuyor. “Görüyor musun yaptıklarımızı?” diyor. Bir cevap gelmiyor ve Tanrı’yı oynama sırasının kendisine geldiğini düşünerek, baskın yaptıkları evin penceresinden Afrika’nın değişmez manzarasına bakıyor kuşbakışı. Binaların arasına tıkılmış kalmış bir parça yeşillik ve kendisinden olmayan her bulduğu canlıyı öldürmek gayretindeki eli silahlı insanoğlu… Gerisinde ise ellerinde ateşli silahlar taşıyan küçük adamlar. Bu çocuklar bu silahları nereden buluyorlar sorusunun cevabı ise bir başka filmin konusu. Bir beyaz adam var bir elinde Kutsal Kitabı, evindeki karısının boynunda elmas ve pırlanta tarlası, yanında taşıdığı sandıklarda ise ateşli silahları. Güçlü olan mı yoksa haklı olan mı kazanacak sorusuna insanın içini ısıtacak bir yanıt bulmak bir hayli zor. Çünkü bir kazanan yok. Kaybedense insanlık. Dünya bir bütün olarak var aslında iki yarımküreden oluşan. Ve bir yerlerde bir yaprak kımıldıyorsa, rüzgarının gelmesi çok da uzun sürmüyor.

image

image

image

Filmin sürprizi ise ilk karelerde Agu ve arkadaşlarının 3D televizyon satmak üzere türlü şebeklikler yaparak, karşılığında yiyecek almayı başardıkları Birleşmiş Milletler askerinin, filmin sonunda Agu’nun tekrar karşısına çıkıyor olması. Agu onu hatırlıyor hemen. Aralarındaki mesafe kaybolan çocuk masumiyeti kadar. İnsanın aklına Bosna Hersek’te yaşanan katliamdan sonra ancak, olay yerine ulaşan Birleşmiş Milletler askerlerini getiriyor. Evet geliyorlar ama hep geç geliyorlar. Engel olunacak bir şey kalmamışken. Zaten karşı taraf kendisi geliyor tıpış tıpış teslim olmak için. Afet sonrası arama kurtarma ekibi gibi çalıştıklarını anımsatıyor bu da.

Birleşmiş Milletler Barış Elçileri vardır dünyada dönem dönem değişen, eskidikçe yerine yenisi gelen. Ne şahane ve uzun bir titrdir öyle. Çok yakışmaktadır genç hanımlara ve beylere. Dünyada engel olabilecekleri bir kötülük olmasa bile. Onların demesiyle barış da gelmediği sürece.

Commandant:Idris Elba tarafından canlandırılıyor. Her lider gibi hitabeti kuvvetli ve zaten kafası karışmış yetimleri kandırması çok güç olmuyor. Zaten hayatlarında bir baba figürü eksik olan erkek çocukların üzerinde birkaç kelimeyle sihirli bir etki yaratıyor. Sizler benim ailemsiniz, ben sizin babanızım dedikten sonra da, çocukları taciz etmeyi ihmal etmiyor. Küçük çocuklardan faydalanıyor. Her birinden bir katil yaratıyor. Karşılığında ise ödüllendiriyor. Yukarı kademenin gözünden düştüğü anda, kendi yerine gelecek olan I-C’yi yok ediyor derhal. Çünkü o birinci adam. Çaptan düşmeyi, ötelenmeyi hazmedemiyor. Bazıları yönetmek, bazıları takip etmek, bazıları da ölmek için doğar ve o, yönetenlerden; takip etmek ölmekle eşdeğer onun için. Nitekim kendi küçük ordusunu ormana ve dolayısıyla felakete sürüklerken bile bunu kendisi için yapıyor. Nerede olursa olsun ister ormanın derinliklerinde, ister bir kulübede son sözü söyleyen, yani efendi, yani çoban o olmalı, kim ne bedel ödeyecek olursa olsun, sürüsüne ne olursa olsun. İsterse telef olsun.

image

image

Filmin giriş, gelişme ve sonuç bölümlerine baktığımızda uzuun bir gövdeyle karşılaşıyoruz. Agu’nun tampon bölgedeki ailesiyle beraber mutlu geçirdiği zamanlar ve ailesinin dağılmasından sonra ormana kaçışına kadar geçen bölüm giriş bölümü. Zalim Commandant’a ve düzensiz ordusuna katılışı ise hikayenin gövde kısmını oluşturuyor. Rahat bir nefes almamızı sağlayan son bölüm ise Agu’nun yakalanışıyla geliyor. Ormandaki uzun kamp dönemi bitmiş artık. Birleşmiş Milletler tarafından kurtarılmışlar. Çarşaf geçirilmiş bir yatakta yatıyor Agu. İnsan gibi. Gömlek ya da beyaz tshirt giyiyor. Yaşadıklarını anlatması istendiğinde, bir zamanlar mutlu bir hayatı varken bir canavar ve bir iblise dönüştüğünü itiraf ediyor en nihayet. Bir zamanlar onu seven bir ailesi olduğunu söylüyor. Geleceğini düşündüğünü itiraf ettiği eğitimci kadını bir yandan küçümserken, azar azar çözülüyor. Çünkü savaşı gören o. Dolayısıyla çocuk olan karşısındaki bu kadın, kendisi değil. Geleceği düşünse bile, neler olacağı,  neler yapacağı ve nasıl yeni bir hayata dahil olacağı hakkında hiçbir fikri yok. Kameraya bakarak konuşuyor ve düşünüyor yaşadıklarından ötürü ağırlaşmış, en nihayet hayatının ve yaptıklarının hesabını kendi kendine verecek kadar zamanı olan bu küçük adam. Ve bir sürü çocuk kendilerini serin denize ve onun dalgalarının kollarına bırakıyorlar. Zıplayıp, oynuyorlar. Tıpkı çocuklar gibi. Hayat devam ediyor çünkü. Savaş geride kalıyor. Baş etmeleri gerekense kendileri bundan sonra. Uğruna savaşmaları gereken tek kendi hayatları var bundan sonra, devamlı bakmaktan ötürü en nihayet unutacakları umulan.

MAJİK MAKALE: MOROccO

                                                                               FAS

                                                         “Kendini kaybet ki bulasın.”  

20131121_111918

Bir gün gelecek, hayatındaki sevdiklerini bir bir kaybedeceksin küçük. Önce annen ve baban. Sonra senden büyük kardeşlerin ya da küçük olanlar göçecekler. Belki onlarla ayrı şehirlere düşeceksin. Tesellin olacak nefes alıp verdiklerini bilmek. Ne kadar yalnız ve kötü hissetsen de ağzını açıp tek kelime etmeyeceksin. Eğer bir yuva kuramadıysan, gerçekten vermenin ne demek olduğunu çok sonra anlayacaksın. Bir çocuğun sevgisini hiç bilmeyeceksin. Hiç doğmamış çocuğun da senin sevgini hiç bilmeyecek. Kadehlerde aradığın boşlukları sabahları dolduramayacaksın. Gün gelecek boğarcasına seni bir kişinin en çok sevmesini isteyeceksin. O sana yeter gelecek. Bir kişinin nefesinde huzur ve güveni bulacaksın. En sevdiğin saatler bunlar olacak. Sonra o da gidecek gün gelecek ve kendini en güvende hissettiğin anının, en güvensiz anın olduğunu göreceksin. Sense koşarak Tanrı’ya sığınacaksın. Sonra daha çok zaman ayıracaksın ibadete. Sevgiyi yerde değil, gökte bulacaksın belki. Olsun o da güzel. Bırak senin de Tanrın olsun tek. Seni tek o sevsin yeter. Ya o da giderse, ya o da terk ederse ne yaparsın o zaman? Hiç kimsenin peşinde koşmadığın kadar onun peşinde koşmuş olduğunu göreceksin. Sen karanlıkların ortasında boğulmuşken, bir ışığın tam önünde olduğunu söyleyecekler. Kurtuluşun o ışıktayken sen göremeyeceksin. Belki tek sen hariç herkes görüyor olacak. Sen hala karanlıktasın ve kurtuluşun tam önünde. Neden ki bu panik? Hayat körlüğü bu. Boşversene hayat duruyor aslında, bir yere gittiği yok, sadece herkes bir şeyler yaptığını sanıyor. Bunun gayretiyle koşuşturuyorlar. Herkesin durduğu bir zaman, koştuğu bir zaman vardır halbuki. Sen daha hala o ışığı görmedin, değil mi? Ondan bu hırçınlığın. Ondan bu sitemin. Ayarsız gururun, dengesiz hallerin. Başını kendinden kaldırıp bakabildiğinde, çoğunluğun aynı durumda olduğunu göreceksin. Her yüz sana haykırıyor aslında. Çünkü hepsi aynı yüz. O yüzler yüzsüz aslında. Olağanüstüyse hiçbir şey yok hayatta. Sensin mucize bu hayatta. Bak bunca yıl sonra buldurttun bana kendini. Bense çoktan gömmüştüm seni. Sevdiklerimi almana kızmıştım. Belki kendime kızmıştım, adını anmamıştım. Ama sen beni gözden çıkarmamışsın. Adını anıyorum çünkü korkuyorum. Adını anıyorum çünkü beni örtecek, koruyup kollayacak bir şeye ihtiyacım var ve ben bir insanım sonuçta.

Hayat huzursuzluklarla geçiyor, hayat sevgiyi harcayarak geçiyor. Ama hayat geçiyor. Kendini kaybetmek için geldiğin Afrika’da ne bulacaksın bakalım? Sakın merhamet yorgunu yapmasın seni bu kızıl topraklar?

                                                       “Uzun zamandır aşığım sana”

Il y a longtemps que je t’aime(ilyalontomköjötem).. Seni o kadar çok sevdim ki.. Yakın tarihli bir filmin adını aldığı eski tarihli bir şarkının sözleri ve melodisiyle yollardayım. Sana o kadar çok kızgınım ki.. Ben yazsaydım böyle yazarmışım sanki ve araya da eklermişim. “Sana daha hala öyle kızgınım ki..”

“İngiliz Hasta”nın başı, çöle gölgesi düşen planörün “Szerelem” (macarca aşk demek ve Macarca, Yunanca’dan sonra kulağa en kibar gelen dil olsa gerek) adlı şarkı eşliğinde süzüldüğü sahneyle başlıyordu yanlış anımsamıyorsam. Gece kum fırtınaları, gündüz aşırı sıcağın yaşandığı Sahra Çölü’nü de içinde barındıran kızıl kumlu Fas’taysa yağmur yağdırmayı başarıyoruz, hem de sağnak. Senede yedi gün yağan yağmurun üç günü bizi takip ediyor. Tarımla geçinen, susuz kalmış Fas’lılar için olağanüstü sevindirici olan bu durum, benimki gibi kayıp ve huzursuz bir ruha sahip bünyeyi iyiden iyiye hüzünlendiriyor. Neşeli Afrika değil burası. Bir duygudan bir duyguya, bir halden ötekine sürükleniyorum. Tek bildiğim ne bildiğimi bilmediğim. Filmdeki Catherine’e gelirsek, hiç kızgın değildi bir adama, sitemsizdi ölmek üzere olduğu mağarada. Kont Laszlo Almassy ise daha o kadar özlemedim dedikten sonra ayrı kaldıkları saatler boyunca içini kemiren boşluk, yalnızlık ve kıskançlık duygularıyla baş edemeyip, öfkesini patlatıyordu yemek masasında içtiği içkilerden sonra tıpkı aşık bir kadının taşkınlığı gibi. Benim olanları istiyorum diyordu. Yasak aşk ortaya dökülüyordu. Ondaatje’nin romanından uyarlanan filmdeki kont rolündeki Fiennes geleceğin Bogart’ı olarak lanse edilmiş fakat bu uzun vadede aktörün karakter rollerine geçişiyle son bulmuştu. Bir adam var burada da Kont’a benzeyen. Ama kitaptakine.

MARAKEŞ: Sabah iniyoruz Kazablanka’ya. Saat 3:36’yı gösteriyor. Fas saatiyle. Bizim saatimizden iki saat gerideyiz. Air Arabia ile uçtuk yaklaşık beş saat boyunca. Sharm el Sheik ve Kazablanka yolcuları arasındaki fark gençlerin ve eğlenmek isteyenlerin daha çok ilk şıkkı tercih ediyor olması. Uçakta önden ikinci sırada oturdum. Kavga gürültü binen adamları ve kadınları inceledim rahat rahat. Fas’lı kadınların abartılı kıyafetleri ve makyajlarının yanında erkekleri neşeli, konuşkan ve dost canlısı. Hani göz teması kurmaya gör. Merak ediyorlar ama neyi merak ettiklerini tam olarak onlar da bilmiyor gibiler, dost edinmen an meselesi. Beş saati hiç uyumadan ve sürekli konuşarak geçiren insanlarla çepeçevre sarılıyım. Afrika’da var olma fikriyle hiç uykusuz duraksız, fazla sızlanmadan ilk inen oluyorum uçaktan sırt çantamla. Bagajım olmadığından kapının önüne çıkıyorum ve başlıyorum beklemeye. Dakikalar geçiyor ve çıkanlar gidiyor. Tek başıma bekliyorum. Bir adam yaklaşıyor yanıma ve Türkçe olarak yanlış kapıda beklediğimi söylüyor. Tanja’da yaşıyormuş. Bir yerin genel müdürüymüş. Yalnızlığım merhamet uyandırdığından, benim adıma bir sürü şey yapıp, bir sürü telefon açıyor ama misafirleri gelince vedalaşıp ayrılıyor yanımdan. Beklemeye koyuluyorum gene kırmızı paltomla. Elinde telefonuyla bir adam bana doğru yaklaşıyor, iki saniye bana bakıyor sorar gibi, sen o musun der gibi. Ve evet o benim ve daha kaç kişi olduğunu soruyorum benimle beraber. Dört kişi, artı benmişiz. Merhabalaşıp, biniyoruz minik dolmuşumuza. Herkes uyuyor içeride, çünkü Kazablanka-Marakeş arası çok kilometre ve herkes şoförün sütüne havale. Ama Hassan iyi kalpli ve dikkatli bir Berberi(nüfusun çoğunluğu ya Arap, ya Berberi). Otele varmadan kahvaltı ediyoruz. Her yer zeytin. Sıvı yağ kullanıyorlar. Otele varmadan bir sürü yer görüyoruz, çünkü girişler 2’de. Mezar taşı olmayan mezarlıklarını geziyoruz. İngiliz Hasta”nın sahnelerinin çekildiği saraydayız. Medina’sında yürüyoruz. Adım başı bir motorsiklet, bisiklet ya da el arabası terörü yaşıyoruz ama olsun sonradan da hatırlayacağım gördüğüm en gizemli medinanın burada olduğuna kanaat getiriyorum. Rengarenk yerel kıyafetleri içerisindeki adamlar, kadınlar, dilenciler, sokak satıcıları, sucular, baharatçılar, fırınlar, muz satıcıları, ekmekçiler.. Büyük balkonlu evlerden geçiyoruz Yahudi mahallelerindeki. Araplar dışa dönük yaşamadıklarından, küçük balkonlu, pasio tarzı  evlerde oturuyorlar. Bir daha yürüme şansı bulamadığım bu dar sokaklarda geçirdiğim saatlerde hissettiklerimi asla unutmam. Bazen sizi siz yapan ruhunuz sizden önde yürür, bir hayaleti takip eder bedeniniz. Tek burnunu alırsın yanına. Kokuları takip edersin körler gibi.-Tek gerçek kokundur ten kokunun ve tek gerçek kokularıdır onların, ten kokuları. Kulaklarını bedeninde bırakırsın işitmemek için. Gözlerini de bırakırsın. Üçüncü gözünle takip edersin geçtiğin yolları, dokunduğun insanları. Beden bir gölge gibi takip eder kaybetmek için kaybettiği ruhunu. Bir anlam katmak gerek bu bedene. Bir anlam katmak gerek tüm yaşanmışlıklara.

image

20131121_105105

20131121_101558

20131121_110847

20131121_115949

20131121_09380620131121_093927

Nihayet meydandayız. Burada bulunma nedenimdi bu meydan. Panayır gibi bir pazar yeri hayal edin. Etrafı kafelerle ve restoranlarla çevrili. Yılanla fotoğraf için kıran kırana pazarlıklar var. Bense dişlerin peşine düşüyorum. Dişlerin sahibi natürel dişçi çıkıyor. Fiyat soruyorum çünkü merak ediyorum. Adam söylemiyor. Sonra, sonra olan oluyor. Adam yerinden fırladığı gibi üzerime geliyor, “Ne kadar paran var, kaç para verirsin?” diyor İngilizce; belli ki ne verirsem bir çift diş alabileceğim alt ve üst damak olarak. Ama adamın aniden kalkışı o kadar ürkütücü ki, tüm grup korkuyla dağılıyor. Sonra benim gerçekten almak istediğimi düşündüklerini söylüyorlar. Oysa ki ben sadece merak etmiştim. Hermitage’da üzerimize yürüyen odaların bekçileri kadınlar mı yoksa bu az kaçık Araplar mı daha korkunç diye içimden geçiriyorum ister istemez. Orada kurallara çağrı vardı. Buradaysa sürekli paranızı isteyen adamlarla çevrilisiniz. Sizden talepleri hiç bitmiyor. Sürekli pazarlık yapmalısınız(Kapalıçarşı esnafını saygıyla anarım). Ortalık sirk gibi. En nihayet zorla elime kına yakıyorlar. O kadar çaresizim ki, elimi kaptırırken. Burada mücadelelerden yenik ayrılıyorsunuz hep. Önümde bir saat boyunca güneşe tutmak zorunda kaldığım pırıl pırıl bir elim var üzeri simlerle bezeli. Büyücüler var burada, sebzeciler, maymun ve yılan oynatıcılar ve kumarhaneye büyücüyle gidecek kadar aklı evvel insanlar(40 yıl düşünsem de asla aklıma getiremeyeceğim şeylerin ilk maddesi olmaya aday, Tanrım bana bir boş vaktinde bir parça cin fikir ver, ama öncelikle beni sev, çünkü ara ara küssem bile doğduğumdan beri tek sen dediğimsin, tek herşeyimi bilensin ve herkes mucize ararken ben hep seni arıyorum, burada olma nedenimsin, tek sen bana ders verensin).

20131121_150441

Bir duş alıp tek başına dolaşma isteği kabarıyor içimde. Alelacele yerleştiğim odamdan çıkıyorum. Kırmızı paltom üzerimde, adımlarımla yürüdüğüm yerleri titreterek çıkıyorum odamdan. Nereden geldiği belli olmayan bir özgüven ve coşkuyla ilerliyorum asansöre doğru. Rujumu da sürüyorum ki Fas halkına karşı mahcup olmayayım, keza onları da hayal kırıklığına uğratmayayım. Fatih Sultan Mehmet beni görse bu azim bende olsa, bırak İstanbul’u, dünya benim olurduyu dedirtecek kadar büyük bir fetih coşkusu bahsettiğim ve asla mübalağa etmiyorum. Tek ayrıntı var o anki hissiyatımdan aklımda kalan, bir başıma kalmak istediğimden resepsiyonda karşılaştığım insanlarla göz kontağımı kısaca kurup, dilimin ucuyla iyi akşamlar dedikten sonra, emin bir vaziyette otelden sola doğru dönüp kocaman adımlarla yürümeye başlamak. Saatler beşe geldiğinden kepenkleri kapatan esnafla karşılaşıyorum. Cehennem Meydanı’na gitmek istiyorum tekrar ve atılan bir iki öpücük beni hiç rahatsız etmiyor. O kadar Cehennem Meydanı ile doluyum ki, anlatamam. En nihayet en lüks sayılabilecek alışveriş mağazaları ve restoranlarının olduğu yere geliyorum ve az fransızcamla anlaşmaya çalışıyorum insanlarla. Genç yaşlı hepsi fransızca biliyor ama ingilizce bilen yok. Defalarca yanıma yaklaşıp, lonely lonely diyen genç beyleri bertaraf ediyorum. Tekrar yürüyüşe geçiyorum. Taarruza devam, fetih için herşey tamam. Birden karşıma nereden çıktığını anlamadığım bir kadın fransızca bir şeyler söyleyerek düşüveriyor sanki koca meydanda. Zayıf, kumral bir kadın bu. Elli yaşlarında gibi, kırışıklıklarından çıkartmaya çalışıyorum. Bana “Aide moi!” diyor. O panikle “Aime moi!” anlıyorum. Sonra “S’il vous plait!” diyor. Kadın bunu söylerken sevecen, yalvarıyor. Ürküyorum kadından. Ona da şimdi hatırlayamadığım bir şeyler geveleyip, kaçıyorum. Elli metre yürüdükten sonra ancak kadının bana ilan-ı aşk etmediğini, bana yardım et dediğini anlayabiliyorum. İçim parçalanıyor. Yalvarmıştı, çok çok garip bir yüzü vardı. Eğer sıyrılamazsanız, kolaylıkla yozlaşabileceğiniz yerler buralar. Beni aptala çevirdi bile.

Biraz daha yürüyorum ve trafik lambası olmayan caddelerdeki insan seline katılıp, karşıdan karşıya geçmeye çalışıyorum. Nispeten ıssız bir yola saptığımda on yaşlarında bir çocukla burun buruna geliyorum. Bana avucunu uzatıyor ve sonra açıyor. Haplar var elinde. Nasıl yutulacağını gösteriyor. Sanki prospektüs kendisi. Ondan da kaçıyorum. Kendimi gizlemek için kuytulardan yürüyorum(kırmızı palto giyip gizlenmek istemek). Bir adam gözlerini kaydırarak üzerime doğru yürüyor. Hemen ışığa çıkıyorum. Arkamdan yüksek sesle bağırıp çağırarak gelen bir grubun sesiyle irkiliyorum, bir daha karşıya geçiyorum. Karşı yaka beni kurtarsın diye medet umuyorum. Taksiler ürkütücü geliyor. Erkeklerse korkunç. Tekrar Fransız kadın geliyor aklıma. Ona çok korkmuştum demek istiyorum şimdi. Ne işimiz var burada ayrı ayrı bunca ilkelliğin içinde demek istiyorum.

Dönmeye karar veriyorum. Bir süre sonra saymaktan vazgeçiyorum tacizkar lafları ve atılan öpücükleri. Beyrut’ta karşılaştığımda güldüğüm öpücükler, burada çok sevimsizler. Şık bir restoranın önünden geçerken bu sefer gerçekten ürkütücü bir adam takılıyor peşime. Restoranın içine girip yardım istiyorum. Adamı işaret ediyorum, adam gitmiyor, polis çağırın diyorum, aptal aptal suratıma bakıyorlar. En nihayet adam gidiyor ve ben dışarı çıkıyorum. Ama bu sefer de aklım bulandığından iyice yolumu şaşırıyorum. Daha korkunç ve ölümcül bir hata yapıyorum. Otelimin adını unutuyorum. Zihnim sıfırlandı sanki. Belgelerim otelde ve isim zihnimden siliniyor. Halbuki çok kolaydı. Cep telefonuma indirdiğim belge aklıma geliyor bir anda yoksa elçiliğe gideceğim(Tanrı’ya blöf çekiyorum, umarım görmez). Etrafta hiç kadın yok, erkekler var. Uzaklaşmış olduğumu anlıyorum iyice otelden. Belgeyi buluyorum. Bir butikten rica ediyorum. Adam İtalyan çıkıyor(şansıma hep güvenmeye çalıştım ama hep yalnız bırakıldım). Tezgahtarın yardımıyla nihayet adresi buluyorum ve otelin lobisinde bir süre gergin vaziyette oturuyorum. Aynaya bakıyorum, bir havalarla sürdüğüm rujum çoktan uçmuş. Dokunsalar ağlayacağım aslında. Ama ağlamak için gözden yaş mı akmalı? Hem ağlamak için biraz sevgi görmek gerekmez mi?

Bir daha rehberimiz olmadan tuvalete gitmemek için and içiyorum(içimden). Ah aptal, ah koca kafalı, burası Afrika, unutma! Fransızca konuşuluyor diye kendini Concorde Meydanı’na mı geldin sandın?

                    “Her ülkenin o ülkeyi çağrıştıran bir şarkısı olmalı.”  

Ve işte seninki geliyor bana her dinlediğimde seni anımsatacak.. Stromae’den “Formidable”.. Bu Fas’ın ve daha çok Marakeş’in şarkısı olmalı.

http://m.youtube.com/watch?v=S_xH7noaqTA

Esaquira’e gitmek üzere yola çıkmış bulunuyoruz. Gidiş dönüş toplam 6 saat sürüyor. Burada ne yaparsan yap, 4 saat uyursun deniyor. Ben onu da uyuyamıyorum gece. Huzursuzluk. Sabaha doğru sızıyorum. Keçilerle bezeli ağaçlarda mola veriyoruz. O kadar garip ki herşey. Bir sürü keçi bir argan ağacının dalları üzerinde hiç kımıldamaksızın duruyorlar. Ayaklarından zamklı gibi hayvanlar. Uyuşmuş gibi bakıyorlar. Ağacın yapraklarını koparıp çiğnerken, uslu uslu size doğru bakıyorlar. O kadar garip ki. Yolun kenarı olmasına rağmen, fazla araç geçmediğinden yol da ıssız olduğundan, uhrevi bir sessizlik içerisinde öğle yemeklerini yiyiyorlar. Onlara da biz garip geliyoruz sanırım. Hayvanlar en doğal ihtiyaçlarını karşılarken aptal aptal bakıyoruz ve fotoğraflıyoruz bu ölümsüz anı( gene deli deli tepeli insan soyu geldi, bakıp bakıp gittiler demiyorlarsa.. çünkü ben keçi olsam derdim).

20131122_105349

Sırada kadınlar kooperatifi var. Saf hali bildiğin haşhaşla kahve arası bir şeymiş arganın, görmüş oluyoruz. Yerli kadınlar oturdukları yerde yapıyorlar. Balla karıştırıp ikram için koymuşlar ortaya. Her şey argan içeriyor burada. Yiyecekler, şampuanlar, kremler, ayak kremleri.. Referanssa Arap kadınlarının parlak cildi(doğal beslenmelerine ek olarak).

image

image

20131122_154341

En nihayet Essaquira’ya geliyoruz. Deniz çekilmiş bizim geldiğimiz saatte. Yerel bir rehberimiz var burada. Aziz. Bize yol gösteriyor, isteyene tuvalet buluyor, arzu edene cami. Konuşuyor ve konuştuğunu bir şekilde herkes anlıyor. Aziz vücut dilini çok iyi kullanıyor. “Kingdom of Heaven/Cennetin Krallığı”nın çekildiği yerlerdeyiz. İspanyol yapımı topatarlar var kalenin surlarını çevreleyen. Aşağıda ise kıyı şeridi uzanıyor. Bizse bir Medina daha görmek üzere aşağıya iniyoruz. Bir şehirden, ötekine geçişi belirliyor çeşmeler. Buradaki daha Avrupai. Turist sayısı artıyor. Alman ve Japon turist kafileleri ağırlıkta. Yunan ve İtalyanlar da var. Aziz ise her yerde. Restoranlar daha temiz. Yağlı ellerle tutulmaktan ötürü kayganlaşmamış tuzluklar ölçütümüz. Bir hamamın önünden geçiyoruz. Aklıma ” Kutsal Gece” ve hamamda geçenler geliyor. Gülümsüyorum ama kitaba. Burada da hamam bekçisi irice bir kadın var ve asla fotoğraf çekilmesini istemiyor, boyun eğiyoruz bizde. Kitaptaki Zehra’nın safça soruşunu duyar gibi oluyorum yollarda “Bu muydu aşk?” diyen ve Zehra benimle yürüyor bundan sonra ve boyun eğiyoruz beraber “Görünmez Efendinin Yasasına”. Çünkü biliyoruz ki yalnız ölmek ve kimse tarafından sevilmemek dayanılmaz bir acı. Tüm bu ilahi ve insani halleri bir kenara bırakıp soruyorum kendi kendime”Sonsuzluk nerede başlıyor?”diye.

20131122_154142

image

Dönüş yolunda tekrar keçileri görme hayalimiz var. O keçiler vahaymışlar. Fotoğrafları da olmasa hiç yokmuştular.

Üçüncü gün Rabat’ı görüp, Kazablanka’da konaklayacağız. Coğrafya dağınık olduğundan bir yerden bir yere gitmek çok kolay değil. Fes buradan 8 saat uzaklıkta. Babel filminin geçtiği Quarzazatine ve köyleri ise gidiş dönüş dörder saatten toplam 8 saat uzaklıkta. Filmden hatırladıklarımla yetiniyorum bende. Afganistan gibi dağlık bir bölge, bencil Amerikalı turistler, yumuk gözlü-çıplak ayaklı-nargileci(!) nene, Habil’le Kabil ve dünyanın en içten öpücüğü en sıkışık anda verilebilecek. Muhteşem iki=iyi yönetmen+iyi senarist.

Gitmeden “Yves Saint Laurent’in Bahçesi”ne gidiyoruz. “Majorelle”. Hiç görmediğim değişik kaktüsler, beyaz begonviller ve ağaçlarla bezeli Uzakdoğu’da bir cennet sanki. İçerisinde bir butik, resim sergisi ve kitapçısı var. Fas’a, Marakeş’e, modaya, sinemaya dair hiçbir yerde olmayan orjinal dillerinde de kitaplar.

Rabat şimdiki başkentleri. Ankara’ya geldim sanki. Uzaktan girilemez ve gezilemez saraylarını görüyoruz. Traşlı Benjamin’lerin arasından geçiyoruz saray yolu boyunca. Dilek havuzunun olduğu yere götürülüyoruz. Her yerde bir para atmasam olmaz. Onlarca leylek görüyoruz havada. Uçanı ayrı, kafasını yuvasının üzerinde 180 derece ters döndüreni ayrı ve tak-tak-tak-tak.. Hepsi birmişçesine tak-tak-tak-tak.. Bizi havada gördün, bu sene artık durmaz uçarsın der gibiler. Havalara giriyorum ama derhal ayaklarım yere bastırılıyor. Bu senenin bitmesine bir ay varmış. Olsun bende leyleklerin göç yolunu takip ederim yeni yılda. Öyle düşerim yollara.

20131123_144137

20131123_144955

20131123_151532

Şoförümüz kapıları açmaktan, bizeyse inip binmekten gına geliyor ama daha da geç olmadan Kazablanka’ya gitmek üzere yola çıkmalıyız. Karanlıkta varıyoruz şehre ve yağmur hiç dinmiyor. Kaldığımız vasat otelden çıkıp, yağmurun altında kedi gibi ıslanarak yürüyoruz. Rehberimiz yok, dolayısıyla bize çevreyi sevdirecek kimse de yok. Ama etraf başlı başına sevimsiz. Hiç kadın şoför yok. Yollarda hiç kadın da yok. Saat geç değil. Kafama dank ediyor. Nereye gidersem gideyim kadınlar benim medeniyet ve o şehirde yaşanabilirlik ölçütüm. Ne giymişler, etek boyları nasıl(milletvekilliğine adaylığımı koymalıyım, dönüşte), saçlarını özgürce savurabiliyorlar mı?

Sonuç olarak biz gene Mc Donald’s yiyoruz.

20131123_083741

20131123_085811

20131123_084141

20131123_084256

20131123_090624

20131123_084310

20131123_083323

İlk defa Kazablanka’da uyuyorum. Ama burger menü beni alabildiğine susatıyor. Saat üç buçuk ve daha sabaha çok var. Çaresiz paltomu geçiriyorum, çıplak ayaklarıma geçirdiğim parmak arası terliklerim, leopar pijamamla resepsiyona iniyorum. Uzun uğraşlar sonucu bir fanta alıyorum adamlardan. Dünyanın en şekerli fantası bu olmalı. Derken bir ölümcül hata daha yapıyorum. Oda numaramı unutuyorum. Kartın üzerindeki numaraya bakıyorum. Silinmiş olduğunu görüyorum. Imperial Otel’de üçüncü kattaydım. Şansımı deniyorum. Üçüncü kattaki köşe odaya gidiyorum. Kartı içeri sokuyorum. İçeriden homurtular geliyor. Terliklerimin içindeki tabanlarımı yağlıyorum. Bir alt kata iniyorum(yarattın, neden takip etmezsin ve nedir benden çektiğin?). Doğru adresteyim. Uyumaya çalışıyorum kendime kızmadığım anlarda.

20131124_121823

image

Gruptan bir hanım, oğluna sormuş camı açtığında ne gördüğüne dair. Dolapdere yanıtını aldığını söyledi. Biz galiba sanayi mahallesinde kaldık. Ama mutsuzluk geçici. Değil mi ama? Hep mutsuz yaşanır mı? Bir simit alırsın, bir piyango, umuttur bunlar yaşamak için. Bir lokma tazecik simit, yanında çay, cebinde ya çıkarsa diye aldığın piyangon. Küçük şeylerle de hayat güzel. Camiye namaz kılmak için girmiş yüzlerce insan var ve ben onlardan uzaklaşıp, Pasifik kıyılarını andıran dalgaların sahile vurduğu Atlas Okyanusu’na doğru yürüyorum rüzgarda saçlarım savrulurken. Bir dakika ya da kaç dakika sürmüş olursa olsun kendimi özgür hissediyorum ve bunlar normalde hiç kıymet vermediğim değerli anlar, biliyorum. Bir tel koparıyorum saçımdan, Atlas’a doğru parmağımın ucundaki saç telini bırakıyorum. Rüzgar alıp götürüyor. Belki bir daha hiç gelemem buralara. Bir tel saçım kalsın geriye. Benden bir şey kalsın geride. Nereye gidersem gideyim aynı şehirdeyim aslında. Biraz daha öfkeli olmalarının dışında ya da daha tuzlu veya buzlu ne farkları var okyanusların birbirinden? Ne değiştirebilir bir başka kara parçası? Nerede görülmüş şey, bir başka ülkeye, bir başka denize gittiğinde ceset gibi olan kalbinin dirileceği? Ama bazen olur. Cesetler de uyanır Cehennem Meydanı’nda hemde. Birisi gelir kapınıza vaatlerle. Ama bilirsiniz ki kötü bir fikirdir. Kapılar kapanır bir bir, her kapanan kapı vazgeçilendir ve Tanrı her tür kuvveti verendir. Ölçüsüzce sevenlerin başı hep beladadır. Kalpten sevmek yeter halbuki. Tek nefeste seversin, tek bakışla gizlersin. Bazen eteklerindeki tüm sevgini saça saça gezersin. Karşılıksız olsun, sen gene sev, hiç vazgeçme; sevgi hayat kurtarır çünkü. Ben yaptım oldu. Ben yaptım kurtuldum. Karşılıksız sevdim, kaçtım ve kasım’da Fas’a geldim. Bir açık kapı buldum ve atladım eşikten kendimce. Freddie Mercury’nin nispeten az bilinen ama çok sevilen bir şarkısını dinlemeliyim mümkün olan en kısa zamanda. “These are the days of our lives”. Çok içten söylerdi aşk şarkılarını. Hep severim, her zaman anarım. Sonuna gelinmiş bir hayatın manifestosudur.. “When I look and I find I still love you..” Kavuştuğumuzda bana tek bu şarkıyı söyle Freddie, şimdi biliyorum müziğin kimler için yapıldığını ve ölümsüzlüğün ne demek olduğunu. Tanrı’nın seçilmiş çocuğu olmanın kutsaliyeti var sesinin tınısında. Gökyüzü nikahı kıyarız belki ben gidince.

http://m.youtube.com/watch?v=QVtYIxYg1jg

Döndüğümde kuzenime okuttum yazımı. Okudu okudu ve bana söylediklerini size aktarıyorum: “İnsan tatile gider eğlenir, adamlardan kaçmışın, şaşırmışın kadından kaçmışın, b.klu yollarda yürümeye çalışmışın, yağmur çamurda Tarlabaşı’na çıkmışın, işin mi yok Avrupa dururken? On belki yirmi sene önceydi Avusturya’dan gelen arkadaş elektrikler kesilince sevinçten çığlık atmıştı, biz çamurlu yollara, düzensiz trafiğe küfrederken yüzünde tebessüm, keyfini çıkarmıştı paçasına bulaşan çamurun. Seninki o hesap olmuş, ben ilk uçakla evdeydim. Döndüğünde toprağını öptürtecek memlekette işin neydi?” Biliyorum ki benim bir sonraki gezim yine bir tarafın doğusu olacak. Uzak doğu, yakın doğu, orta doğu.. Seksenlerde ve öncesinde ülkemize gelen Avrupalı turistler ellerinde makina nerede bir sefalet görseler atlarlar ve fotoğraflarken, bizler ülkemiz yalan yanlış tanıtılıyor diye öfkeden deliye dönerdik fotoğraflar sağda solda karşımıza çıktıkça. Eurovision(örovizyon) tanıtım filmlerimiz bile olay olurdu. Fas’taysa bulduğum her tür ilkelliği fotoğraflamaya çalıştım. Fotoğraf çektirmekten hoşlanmayan halkı gizlice fotoğrafladım. Dilencilere birkaç kuruş para verip, ellerini uzatırkenki hallerini çektim adice. Şaşkınlıkları bana zevk verdi. Cellabeleri ve ağızlarını kapadıkları peçelerinden arta kalan uzuvlarını inceledim sonra uzun uzun fotoğraflardan; gözler, burun ve ellerdi haliyle bana kalanlar. Daha Tanja ve Fes’i göremedim. Paul Bowles, Jean Genet, William Burroughs Tanja’da yaşamış ve üretmişler. “Naked Lunch, Sheltering Sky” bu topraklardan esin. “Babel” filmindeki mutsuz ve bir trajedi atlatmaya çalışan bir başka evli çiftin esin kaynağı, kurtuluş bileti idi belki “Esirgeyen Gökyüzü/Çölde Çay”, bizde bile bir şarkının sözlerine konu olabilmişken. Birlikte ama yalnız..  Genet ve Beckett Tanja’da Meşhur Hafa Kahvesi’nde oturmuş yeşil nane çaylarını yudumluyorlardır. Bense Tanja’nın hayaletlerini göremeden ayrılıyorum bu topraklardan.

20131124_135648

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: