NARCOS, ÜÇÜNCÜ SEZON

IMG_0567

NARCOS, ÜÇÜNCÜ SEZON :

“Bir canavarı öldürmek için bir başka canavarla anlaşmalısın. Şaşırdıysanız eğer, herhangi bir tarih kitabına göz atın. Düşmanımın düşmanı benim dostumdur, ta ki yeniden düşmanım olana dek.”

“Dünyayı para döndürüyor. Yasal ya da yasa dışı, iyi adam, kötü adam, hepimiz para peşindeyiz.”

“Bugün, şu an yaptığınız şey, ömrünüzün sonuna dek sizi tanımlayan şey olacak.”

“Savaş tuhaf ortaklıklar doğurur. Başka şartlarda el sıkışmayacağınız kişilerle işbirliği yapar hale gelirsiniz.”

“Bu uyarlamada gerçek olaylardan esinlenilmiştir. Bazı sahne, karakter, isim, iş, vaka, yer ve olaylar dramatik gerekçeler sebebiyle hikayeleştirilmiştir.” diye başlıyor dizinin her bir bölümünün başlangıcı. Dolayısıyla ne kadarı gerçek ne kadarı hikaye bilemeyecek olsak da, kimi anlarda bir hayli yükselen gerilimin dozu, hiç bitmeyen merak duygusu ve bunu seyirciye aktarmaktaki başarısı, başarılı senaryosu, cuk oturmuş dediğimiz bütün o roller, “harika” Wagner Moura’nın canlandırdığı Pablo Escobar’ın ölümünün ardından yükselen bu dizi izlenmez artık çığlıklarının gereksizliğini ortaya koyuyor ve ne kadarının kurgu/masal, ne kadarının gerçek olduğu önemini kaybediyor yavaş yavaş. Ben bu sezonu daha da çok beğendim, kendi adıma söyleyeyim. Medellin yok belki ama Cali Kartel var; onun da başında dört tane şahsına münhasır adam var ve bu dört aktör de kendi çaplarında hayatlarının rollerini çıkarmış olabilirler. Öte yandan üç sezonun da gediklisi ve Pedro Pascal’ın canlandırdığı Kolombiya Narkotik Ateşesi Javier Pena ve ekibine katılan yeni “iyi” polisler, tam tersi rüşvetçi polisler ve bu kadar mı bize benzer dediğimiz bu uzak coğrafyaların o tarihlerdeki gazete sayfalarına ölü veya diri manşet olmuş bir sürü karakterinin yan hikayeleri de var on bölüm boyunca ara ara. Ne yok derseniz, sadece Pablo yok, onun da ruhu var hepimize yeteceğini düşündüğüm. Oturduğunuz yerden yaşanan aksiyona ortak olduğunuz dakikalar bittiğindeyse olanca yavanlığıyla geçen sıradan hayatlarınıza dönüp vay be diyorsunuz.: “Kolombiyalılar uzaya gitmemiş olabilirler ama toplu ya da birey birey bir hayli yaratıcı cinayetler işleyebilecek kadar zengin hayal gücüne sahip mafya babaları ve ona çalışan adamları yetiştirebilmişler.” Bravo doğrusu. Polisi ayrı, sivili ayrı olan telekulaklar, ortaya dökülen kirli kirli çamaşırlar, beraberinde dillendirilen şantajlar, üçü de birbirinden haberdar ve iyi geçinen eşlere sahip bir mafya lideri, bir kez görüp hoşlandığı adamın karısını elde edebilmek için kocasını elinden ayağından bağlamak suretiyle önce azar azar sonra da iki parça ederek öldürten bir başka Cali mensubu mafya babası, bir sürü maço adamın ortasında eşcinselliğini gözlerine soka soka partneriyle dans edip öpüşen ve bu tavrı karşısında bu sert adamları bile mahcup edebilen, gözlerini başka yerlere kaçırtabilen bir diğer mafya babası ve daha niceleri…

IMG_0577

Üçüncü sezonun açılış ve kapanışını Javier Pena ve babasıyla yapıyoruz. Medellin’i indiren adam baba ocağında katıldığı bir düğün töreninde akrabalarının tebriklerini kabul ediyor bir yandan, diğer yandan zamanında mafya ile uğraşmaktan fırsat bulup da evlenemediği kuzeninin kocası ve çocuğuyla oluşturduğu mutlu tabloyu izliyor uzaktan yalnız bir kovboy olaraktan(tan şık olmadı farkındayım ama ses uyumunu, şıklığa yeğledim; bir kez de benim tarafımdan bakın istedim). Pena’nın önceliğiyse Kolombiya’da hegemonyasını sürdüren Cali Kartel. Pablo’nun öldüğü gün, Cali Kartel bir numaralı halk düşmanı olmuştu ve onu yakalamalarına yardım etmelerinin zerre kadar kıymeti kalmamıştı. Kendi üretimlerine başlayan kartel, büyüdükçe büyümüştü bu arada. Pablo ve hem narsist hem popülist kişiliği, Medellin halkının sevgi ve himayesini ararken, bu adamlar Kolombiya halkının elit kesimine yakın durmayı tercih etmişlerdi. Onlara ” Cali Beyefendileri” diyorlardı. Escobar ilgi görmek için yırtınırken, onlar gölgede kalmayı tercih etmişlerdi. Çalışanları da dahil olmak üzere, Cali’nin kokain ticaretinden haberdar olan kişi sayısı bir hayli az. Kurumsallaştırdıkları kokain ticaretini, onu en büyük beş yüz şirketten biriymiş gibi yöneterek idare ediyorlardı. Aralarındaki bir başka mühim fark ise Pablo Escobar birisini öldürdüğünde bunu herkesin bilmesini isterken, Cali Beyefendileri cesedi kümes teline sarıp Cauca Nehri’ne atmak suretiyle bu dünyadan ebediyen sildirtmekteydiler. Bu şekilde ceset iyice şiştiğinde teller etini parçalar ve balık yemi haline gelirdi. Geride ne bir iz kalırdı, ne de bir parça. Bu nedenle açılamayan cinayet dosyaları kapanamazdı da. Uyuşturucu savaşlarından bıkan halksa bu nazik yöntemleri tercih ediyordu kendince. Halkın, elitlerin, emniyetin ve askerlerin işine gelen bu durum son altı ayda yüz seksen bin ton kokainin ABD’ye sokulmasıysa bu gidişata bir dur demek mecburiyetini getirmekteydi. Tam da bu esnada Yumbo’da boşaltılan zehirli gazların, içerisinde çocukların da bulunduğu toplu ölümlere yol açmasıyla Pena olaylara el koyuyordu. Çünkü Cali’nin bu asri hatasını ifşa edecek olan güvenlik müfettişi şantaja boyun eğmek zorunda kalmış ve olayı doğal gaz sıkışması olarak örtbas etmişti. İşin tuzu biberi olan bu gelişme sayesinde Pena en iyi iki adamını Cali’ye gönderiyordu. Savaş başlıyordu artık gizliden gizliye.

IMG_0571

Dört ortaklı fakat tek liderli, borsacı gibi davranan uyuşturucu satıcısı Cali hükümranlığında ve genel olarak kartellerden duyulan korkunun altında yatan bir başka sebep de acımasızlıkları idi. Hem kadınlar hem de çocuklar bu acımasızlıktan kendi paylarına düşen kısmı alıyorlardı çaresizce. Kimsenin dokunulmazlığının olamadığı bir dünya idi bu. Bir anda sırf gövde gösterisi olsun ya da geride kalanlara ibret olsun diye en yakınındakini bile harcayabiliyordu bu acımasız adamlar tek kurşun eşliğinde. Özellikle yakınlarından geldiğini düşündükleri ihanetin düşüncesi bile, ani gelen infazla nihayetlendiriliyordu. Hem de çoluğu çocuğuyla beraber ya da onların gözü önünde. Bu kadar acımasızlığın ortasında nasıl yaşanır diye soracak olursanız, alışmakla ilgili olduğunu düşünüyor insan. Sert ve eğitimsiz adamlar günah, ayıp, yazık demeden bir başka şekilde ekmek parası peşine düşmüş gidiyorlar. Kaymağı üsttekiler yerken, hiçbirinin sonu çok iyi olmuyor ve çoğu da bunu bile bile yine de bulaşmış olduğu bu işlerden, baş döndüren güçten ve paranın satın alabildiklerinden vazgeçemiyor. Bir uyuşturucu kaçakçısı içinse parayı elde etmek değil, parayı elinde tutmak zor. Eski zamanlarda kokaini Amerika’ya taşıyan uçaklar, karşılığında aldıkları nakdi Kolombiya’ya geri getiriyorlardı. Dolar pesoya dönüştürülüyordu. Bir zamanlar Amerikan bankaları paralarınızı alır ve hiç soru sormazken, Başkan Nixon’la beraber tüm Amerikan bankalarının 10.000 $’ın üzerindeki miktarları rapor etmesini şart koşan Bankalar Gizlilik Yasası’nı imzalamasıyla değişti her şey ve bu yasadan da “para aklama” doğdu. Para aklama üç aşamalı olup ilk aşamasına “yerleştirme” denmekteydi. Komünlerden ABD’ye getirilen işçiler beyan edilmesin diye her biri 10.000 $’ın biraz altında posta çekleri satın alıyor ve biriktirilen posta çekleri toplu halde güneye, daha sıcak ve daha rahat bir yere gönderiliyordu. Bu yer Karayipler’in İsviçresi sayılan Panama idi. Elektronik transferler kontrol edilmediğinden, Panama, para aklamanın mükemmel beldesiydi ve bu aşamanın adına “istifleme” deniyordu. Burada devreye giren “usta” yani “istifleyici”, şirket ve limited ortaklıklar aracılığıyla paranın kirli kaynağını temizliyordu. Bu süreçte rol oynayan bir numaralı para aklayıcısı ve nakit para transferini yapan Cali’nin gözdesi iyi eğitimli, beş dil bilen ve farklı isimlerdeki pasaportlara sahip Franklin Jurado’nun kimliğini tespit eden Pena ve ekibi bu mühim adamın peşine düşüyor ve Cali’nin ilişkiler ağını ortaya çıkarmak için ilk adım böylelikle atılmış oluyordu. Buradan hareketle Cali’nin beyni, patronu, efendisi, kendisi ve dolayısıyla kurduğu imparatorlukla gurur duyan Gilberto Orejuela kıskıvrak yakalanıyordu. Şehrin yarısına sahip adamlar yaptıklarıyla nam salmış olmalarına rağmen bir hayalet gibi yaşadıklarından haklarında çıkartılan yakalama kararına rağmen gizlendikleri yerlerden yönetmekteydiler imparatorluklarını ve bir noktaya kadar da ulaşılmazlardı. Chepe Santacruz işin New York ayağını yönetirken, Pacho Herrera Meksika’ya uzaklaştırma almıştı çoktan, sırf Kuzey Vadisi ile aralarındaki husumet büyümesin diye. Dağılan ekibin bileşmesiyse ilerleyen bölümlerde, parası neyse verip teslim oldukları adalete, akabindeyse kendi yarattıkları konforlu hapishanelere, kendi kurallarını getirmek şartıyla gerçekleşiyordu. Goodfellas’ı akla getiren bu sahnelerde sofralardaki tek eksik jiletle incecik doğranan sarımsakların yokluğu idi belki de. İtalyan gangsterlerin aksanlı İngilizcelerinin yerini alan kıvrak İspanyolca ise kulağa çok daha hoş geliyor doğrusu. Hele Pacho’nun Angel Canales’ın seslendirdiği Dos Gardenias eşliğinde yaptığı kıvrak dans unutulmazdı. Böyle de güzel adamları eşcinsel rollerde çok sık görmeye başlarsak eğer, yakında ekran karşısına mendilsiz geçemez hale geleceğiz-kimi ama çoğu hemcinsimin hislerini paylaşma ihtiyacı duyduğum bu noktada, herşeye rağmen sahnenin çok zarif olduğunu; ayrıca aynı Pacho kiliseyi bastığı sahnede Tanrı’nın kapısını kırarak içeriye dalarken ve geride kalan ateş ve cesetleri umursamaz tavrıyla bitirim bitirim kürsüye doğru ilerlerkenki haliyle de bir hayli beğenimi kazanmıştı. Tüm bunları belirtmeyiyse bir borç bilirim. Aktörün oynamış olduğu birkaç filmi de listeme aldım. Cell211’i izleyeceğim muhakkak ilk fırsatta. Beğenmezsem hızlıca olduğu sahnelere bakar bakar geçerim sadece.

IMG_0576

IMG_0572

Gelelim dizinin ağır toplarından Kali-KGB’nin başındaki isim olan ve Şilili aktör Matias Varela tarafından canlandırılan Salcedo’ya. Onun ailenin küçüğü olduğunu general babasıyla yaptığı konuşma esnasında öğreniyoruz. Cali’den kazandığı paralarla aldığı arsayı gösterirken, babası böyle manzaralı bir yere sahip olacak kişinin o değil de, abisi olacağını düşündüğünü itiraf ediyor. Salcedo sessiz bir mühendismiş gençliğinde. Şimdiyse iki kız çocuğu ve havalı karısıyla beraber Cali’den kazandıklarıyla kuracağı güvenlik şirketinin hayalini kurarken, kendini bir çırpıda yakasından atamayacağı kadar çok miktarada kirli işin içinde buluyor bu sessiz ve soğukkanlı mühendis. Ve elbetteki kartelden çıkmak öyle kolay değil ve mümkün de değil. En fazla aksiyon ve gerilim onun oynadığı bölümlerde çıkıyor karşımıza. Nedeni ise g.t korkusundan(neden yakıştıramıyorsunuz anlamıyorum, g.t korkusu fenomen bir korkudur bana göre korkulası fenomenler içinde ve g.t g.t’tür, p.p. konmuyor yerine, t.t.’da), her neyse Amerikalılara bilgi sızdırıp, ailesi ve kendisi için sığınma hakkı talep etmesinden kaynaklanıyor. O bir muhbir bundan böyle. Çekimler esnasında halen daha hayatta olan ve artık altmışlarına merdiven dayamış, Amerika’nın bilinmeyen bir eyaletinde, kalabalık şehirlere gezintiye gitmesi yasaklı bir şekilde Kolombiya’da hukuk okumuş eşiyle ve kızlarıyla birlikte yeni bir hayat kurmak zorunda kalmış Salcedo ile görüşme yapılıyor. Eşi tekrar öğrenci olmuş ve İngilizce öğrenmiş bu zaman zarfında. Kendisiyse yirmi iki yıldır yeni ismiyle ve yine mühendis olarak tanık koruma programı altında yaşamakta ve dizi çekim aşamasındayken daha, uyarlanmış olduğu senaryoya faydası dokunması için kendisine bir takım sorular sorulmuş bir sürü güvenlik önlemi çerçevesinde. Bunların başında da dizinin birinci bölümünde yaşanan ve olayın başmimarı da Pacho olan Harley Davidson’larla adam parçalama hikayesinin gerçek olup olmadığı oluyor. Land Rover kullanılmış gerçekte ve kendi gözleriyle şahit olmasa da bu olayı gören başka gözlerce kendisine aktarılmış tüm bu yaşananlar. Bir de Navegante’yi öldürmüşlüğü yok, senaryo icabı demiş verdiği röportajda. Fakat karteli çökertmekteki bir numaralı isim olmasına rağmen, ülkesinde köstebek damgası yemekten kurtulamamış yazık ki. Halen daha bu kendine özgü hapishanede yaşamakta, tesellisi olan ailesi de yanında.

IMG_0578

Dünyaya satılan dizi aynı zamanda Kolombiya hakkında bir sürü bilgi sahibi olmanızı da sağlıyor. Örneğin FARC adında Kolombiya Devrimci Silahlı Kuvvetler hakkında bilgi sahibi oluyorsunuz. 17000 kişilik güçlü gerilla ordusu, dünyanın en uzun süren iç savaşını vermiş. Savaşın başında adam kaçırmayla sermaye sahibi olan birliğe, zengin Kolombiyalılar sevdiklerine zarar gelmesin diye oluk oluk para akıtmışlar. Convivir ise insanlığa karşı suçlar için Sam Amca sponsorluğunda yetiştirilmiş komünist gerillalara karşı silahlanmış bir başka oluşumdu. Cali tarafından tutulup FARC tarafından kaçırılan para aklayıcı Jurado’nun Amerikalı güzel eşi, Pena’nın başvurduğu Convivir aracılığıyla kurtarılıyordu. Başkan öyle, bunlar böyle, karteller şöyle derken hukuksuzluk almış başını gitmiş Kolombiya jungle’ında anlaşıldığı üzere. Her ne kadar başkan aksini söylese de.

Kolombiya’da tüm bunlar yaşanırken başkanlık seçimleri yapılıyor bir i yandan da. Amerika’da Clinton dönemi yaşanırken, Escobar’ın destekçileri tarafından suikast girişiminde bulunulmuş Ernesto Samper başkanlık koltuğuna gelmiş, Savunma Bakanı ise Botero olmuş halde. Kendisinin Cali karteline çalıştığı deşifre ediliyor Pena ve ekibi tarafından. Kartel dokunulmazlık karşılığında yardım kampanyasına bağış yapmış. Bunu duyan Kolombiya halkı ayağa kalkıyor kalkmasına, protestolar ediyorlar etmesine de, Samper bir yere gitmiyor. Sadece Pena’nın istifası ve itirafı ile insanlar gerçeği öğreniyorlar. Cali saltanatı sona eriyor ve tüm bu yaşananlar tarihe Proceso 8000 adıyla geçiyor. Amerika tarafından uyuşturucu mafyasının siyasi birimlere güçlü bir şekilde nüfuz ettiği başta Meksika olmak üzere, Kolombiya, Peru gibi ülkelere ise “Narko Demokrasi” adı veriliyor.

Dördüncü sezon için tüyo veriliyor yine baba oğul arasında geçen bir diyalog sayesinde. Hedef uyuşturucu ile mücadelede esas düşman olan Meksika olacakmış dördüncü bölümde. 2018 yılında tekrar görüşeceğiz kendileriyle. Zaferi mağlubiyete dönüştürmeye meraklı, bir parça karamsar ve melankolik Pena yalnız bir avcıya dönüşmüş yüreğini nerelere sığdıracak izleyeceğiz bir kez ve belki de son defa daha.

IMG_0574

IMG_0564

IMG_0573

MISS SLOANE

IMG_0528

MISS SLOANE :

“Siyasetçiler oylarını kendi siyasi kariyerleri için değil, ülkeleri adına doğru olduğuna inandıkları şey için kullanmalı. Bu dileğimin boş olduğunu biliyorum. Çünkü bizim sistemimiz çökmüş. Vicdanlarıyla oy veren dürüst politikacıları ödüllendirmiyor. Asıl ödüllendirdiği sıçanlar. Yemlendikleri yalağı kaybetmemek uğruna ülkesini satmaya razı olanlar. Bu sıçanlar Amerikan demokrasisi üzerindeki gerçek asalaklardır.” Miss Sloane

Mahkemede Miss Sloane tarafından sarf edilen bu ateşli cümleler filmin bir parça tribünlere oynadığının açık ara göstergesi olmakla beraber, bu durum, içerisinde benim de olduğum tribünlerdeki suskun seslerin filmi beğenmediği ya da onaylamadığı anlamına da gelmiyor. Heyecanlı heyecanlı izledim hem bayanı hem de “saygın” icraatlarını. Nasıl geçti anlayamadım iki saat ve artı on dört dakikası. Film üzerine yazılan eleştirileri okuduktan sonra ise, sıkıcılığından boğulmaktan ötürü bir köşesine sindiğimiz hayatlarımızda iki saatliğine de olsa birer Sloane’a dönüşüvermemizin bizi nasıl da mutlu edebileceğini gördüm. Bir taş koymuş olduk böylelikle sisteme Miss Sloane sayesinde ve onun kimliğinde, dinamiti patlattık mahkemede kendimiz de içinde, sonra da kodese gönderiliverdik zahmetsizce. Bakınız Cumhuriyet Gazetesi’nin işine. Taş, dinamit, bum. Allah kimsenin çoluğunu çocuğunu sistem karşıtı etmesin bu ülkede. Bum bum.

Kadın erkek fark etmez, bütünn seyirci gönüllerinde yatan dişi kaplan, gıpta ile bakılan, aklına, hırsına, kafasında dolaşan küçük tilkilere dahi hayran olunan bir kadın karakter geçmiş oldu gözlerimizin önünden Miss Sloane sayesinde. Öyle ya da böyle kadın oyuncular ne kadar mızmızlanırsa mızmızlansınlar, Amerika’da güçlü kadın başroller yazılabilmekte. Hem de çoğu erkeklerin elinden çıkma ve yönetmenleri de onlar. Bu da yamanından bir çelişki olarak geçiyor sektörün tarihinin görünmez sayfalarına. Yoksa çok erkek başrol izledik mahkeme filmlerinde, hepsi de eni konu şaşkın birer Demokles idiler. Bu durum ise, az çok endüstride kadınların yadsınamaz bir gücü yaşatabildikleri ve muhafaza edebildikleri anlamına da gelmiyor değil hani. Bir kaya değil belki ama taş yerinde ağırdır neticede. Düğüne mi geldiniz ölüme mi, sinema yazısı mı okuyacaktınız yoksa çok da parlak bir hayatı olmayan birinden hayat dersi almaya mı geldiniz! Sizler vereceksiniz kendi kararlarınızı. Hayat sizin, Miss Sloane yaşamayacak onu da. O şimdi sıfırdan başlamak suretiyle geçinmek için kendine bir iş kurmak gayretinde. Belki bir çi’köfte dükkanı açacak. Belki bir güzellik salonu. Belki de izbe bir bilardo salonuna ortak olacak. Kim bilir?

Gelelim ülkemizde çok fazla hakkı teslim edilmemiş Miss Sloane”umuza. Sağlam bir kurguya, iyi oyunculuklara, iyi de bir yönetmene ve kendine hayran bırakan çılgın senaryoya sahip film uyuşmuş zihinleri açmaya deva adeta. Kendisi bir parça uzun, uzun olmasına ama…artık doksan dakikada sıkış tepiş derdini anlatmak telaşında yönetmen kalmadı sinemada. Önemli bir kısım televizyona geçti zaten, bölüm bölüm, ağır ağır anlatıyor anlatmak istediğini hiç telaşa düşmeden-galiba parası da güzel, bizde öyle derler. Bu uzun süren film deneyimlerine alışmak ve bundan böyle kabullenmek gerek. Miss Sloane ise bu güçlüğü her saniyesinde ayakta tuttuğu merak duygusu ve kilit özelliğindeki aralara serpiştirilen vurucu anlar sayesinde seyirciye hissettirmeden yeniyor. Sistemle, sektörle, rakiplerle baş edebilmek için gereken dişi kaplanlık, bol deneyim, aklıevvellik, kurnazlık ve öngörü sahibi olmak gibi bir takım şartlara sahip olmanın gerekliliğinin yanısıra, işin içine vicdanı girdiğinde son kertede tam bir haklayış söz konusu oluyor bayanın adına. Miss Sloane kendi söylediği gibi kariyeri yüzünden intihar etmektense, kariyer intiharı yapıyor nihayetinde ve eğer filmi izlemeden yazımı okuyanlarınız varsa eğer beni artık sevmeyeceklerdir, bol miktarda vermekte olduğum spoiler’lar sayesinde. Ya benim yazımı zamansız okumayacaksınız, yahut filmin sonunun vereceği yüksek hazzı erteleyeceksiniz ki ilki daha kolay görünüyor sizin için. Yani okumayın beni bundan böyle. Çünkü ben bildiğimi okuyacağım, bu böyle. Can çıkar, huy çıkmaz güzel insanlar. Bir de bu yazıyı okurken, benim aşırı rutubet ve yüksek ısı eşliğinde, ocakta kaynadığımı hissederek kalemimle cebelleşe cebelleşe yazdığımı esas alınız lütfen. Empati şarttır, sünnet değil. Ve eğer bir gün(bu cümleyi değil, cümlenin içindeki bir başka düşünceyi parantezliyorum bu defasında) intihar haberim duyulursa bir yaz sıcağında, sıcaktan çıldırmış hormonlarım bunda etkendir. Neden kısa ama acılı, fakat banal ve aciz olmayan bir yöntem seçtiğim sorulursa, her şeyden önce kestirmeleri severim ve evim çatı katında, uçmayı tecrübe etmek istemiştim her zaman her ne kadar bu tecrübeyi sizinle paylaşamayacak olsam da. Düşmelere alışık bir bünyem vardır, her eşikte tökezlemişimdir hayatım boyunca. Ayrıca cebimde çakıl taşlarıyla boğulmaktan, kendimi kesmekten-ki bu kendi derimi yüzmekle eşdeğer gözümde(kurbanlık koyun muyum ben, yine parantez açtım, evet farkındayım)- iyidir. Son olarak gerekli bütün açıklamaları arafta yapacağım benden sorumlu yetkili üst mercime. Beden yorgunluğumu üzerimden attıktan sonra, hafifleyeceğimi dolayısıyla rahatlayacağımı umuyorum. Sevdiklerimle konuşup moral bulacağım en azından. Yalnız öleceğini düşünen herkesin böyle küçük planları vardır; ama gerçekleştirir ama gerçekleştiremez. Oklar yalnız ve münzevi bir sonu gösterirken, bu yazıda yalnızca Miss Sloane olmadığını anlamışsınızdır sanırım. Ben varım biraz da. Kavram kargaşası değil okuduklarınız, benim.

IMG_0533

Lobicilik bir meslek dalı olarak A-B-C’de pardon A-B-D’de(aynı espriyi kullanmam sadık okuyucumu şaşırtmıştır, o şaşkın okuyucuyu alnından öpüyorum çünkü herkes tüm sadakatiyle “tüm” yazılarımı okumuyor, dolayısıyla harcamaktan korktuğum garip esprilerimi tekrarlama gereği duyuyorum) bir hayli önemli. Kuralları esnek ve dürüstlük içerdiği de söylenemez. Filmin ilk dakikalarında başarının nereden ve nasıl geldiğini anlatıyor Bayan Sloane dürüstçe : “Rakibinizin hamlesini önceden kestirirsiniz ve ona göre önlemler geliştirirsiniz. Rakibinin bir sonraki adımını hesap eden ve rakibi kozunu oynadıktan hemen sonra kendi kozunu oynayan kazanır. Amaç karşındakileri şaşırtmak ama seni şaşırtmalarına izin vermemektir.”

Miss Sloane, ondan haz etmeyen avukatıyla mahkemenin yolunu tutmuşken adamın tavsiyeleri vardır kulağında. En azından biz öyle düşünürüz. Çünkü karşımızdakinin öngörülemez bir kadın olduğunu ancak zaman geçtikten sonra kavrarız, tıpkı çevresindekiler gibi. Tek bir suçlamayı dahi cevaplarsa, mahkemede susma hakkından feragat etmiş olacak ve bütün soruları cevaplamak zorunda kalacaktır. Üstelik taraflı bir mahkemede, hem de ulusal basının önünde tabi tutulduğu Cadı Avı misali bir yargılamadır. Avukatı ondan, Gandhi sabrı göstermesini ister. Miss Sloane ağzını tutaar… tutaar… ta ki tutamaz hale gelinceye dek ve oyuna dahil olur. Avukatı cinnet getirir. Senatör geviş getirir. İzleyici içinse gerçek şenlik bundan sonra başlar. Bayan’ın bugünlere nasıl geldiğini izlemeye koyuluruz flashback’ler eşliğinde.

IMG_0535

Genç kadın 10 yıl boyunca aynı limited şirkette çalışmış, ta ki dünyanın en mantıksız tekliflerinden biriyle karşısına gelen zengin ve güçlü adamı küçük düşürüp, karşıdan gelen yeni teklife vicdanının sesini dinleyerek evet diyene dek. Bu güçlü, galiba Cumhuriyetçi bey silah satışlarında kapsamlı geçmiş araştırması şartı getiren yasa tasarısının onaydan kaldırılmasını istemektedir. Yürütecekleri reklam kampanyasında silah yüzünden çocuklarını kaybeden anneler yerine silah sayesinde çocuklarını koruyan anneler, silahla tehdit edilen, ezilen eşler yerine 38’lik tabancasıyla saldırgan kocasını yere seren eşler ön plana çıkarılacaktır. Silah kadının güçlenmesinde bir araçtır ve bu bencil, bunamasına az kalmış, yüzsüz adam her kadını Thelma ve Louise sanmaktadır. Sloane’un cevabı önlenemez kahkahalarla karışık yediden yetmişe vatandaşları donuna kadar silahlandırarak mı annelerin daha güvenli bir ABD vaadiyle kandırılacağı sorusudur(bu tip bir söylem Karadeniz’de tutabilir ve bu adamın hiç bilmediği kökeninin bir kısmı Karadeniz’e dayanıyor olabilir, Viking’de olabilir). Serbest piyasanın ateşli savunucusu Sloane’un bile böyle bir teklifi aklı almaz ve önemli müşterileri olan güçlü bir limited şirketten kibarcası “küçük balık” olan mütevazı bir “butik şirket”e zıplayıverir ekibinin önemli bir kısmıyla. Güçlü bir kamuoyu oluşturan maçı kazanacaktır bundan böyle. Kimin neyi ne kadar oluşturduğu ve rakibinden ne kadar fazla öngörülü olduğu finalde anlaşılacak olup, bir nevi “Şeytan’ın Avukatı” yaşanacaktır son dakikalarda. Güzel bayan şeytana pabucunu ters giydirecek ama bunu iyisinden yapacaktır. Bu süreçte Rodolfo Scmidt rolünde İngiliz aktör Mark Strong harika yakışıklıdır ama bir parça da saf kalır Sloane’un cin aklının yanında(bir insan için kelimeler yetersiz, sıfatlar küçük kaldığında, tarafımdan itinayla uydurulurlar, harika yakışıklı buna sağlam bir örnektir).

IMG_0529

FILM-SLOANE-COMMENT

IMG_0531

Sokratçı, ilkeli lobici Miss Sloane’un geniş bir nüfuzu, Washington’daki bazı üst düzey yetkililerin tek parmak şıklatmasıyla kariyerlerini mahvedebilecek de bir gücü vardır. Kırklı yaşların başındadır, iddialı ruj seçimi, daracık tayyörleri, iğne topuklu pabuçlarıyla Jessica Chastain aynı zamanda son derece dişi bir kadına hayat verir bu rolle. Geçmişi muğlaktır. Silahlarla ilgili kötü bir tecrübesi olup olmadığını öğrenemeyiz. Ailesine ne olduğu, kim olduğu da şaibelidir. Ama başta beraber çalıştığı insanlar olmak üzere aynı havayı soluduğu dost düşman herkes hakkında araştırma yaptırır küçük köstebeklerine. Belli kişiler için kafasında hep bir planı olsa da o kişiler planın ne olduğunu dahil olana dek bilmezler. Bilgiyi çalışma arkadaşlarıyla paylaşır ama sadece bir kısmını. Dolaylı yollardan sorar ve sonunda bildiğini okur. Sosyal ilişkiler için yardım alır. Bir sosyal hayatı, bir evi ve ailesi yoktur. Tek sorumluluğu davasına karşıdır. Nerede durması gerektiğini bilir de bilmez. Tüm bunlara yetişebilmesi için de az uyuması gerekmiştir. Bu sebeple kullandığı uyarıcı ilaçlar mahkemede aleyhine delil olarak kullanılır. Daha da bir sürü şey aleyhinde delil olarak kullanılır. Duygusal yakınlık kurmamak için oteline çağırdığı erkek escort bile mahkemeye dahil edilir. Belli güçlerin tesiriyle kendisiyle uğraşan senatörün birincil özelliği halkı temsil etmek olacakken, umutsuzca bulunduğu mevkiyi korumaya çalışmaktadır. Çevresince normal olmadığı ve dürüst davranmadığı düşünülen Sloane, başta davasını yürüten senatör olmak üzere, pek çok adamdan daha dürüst davranmıştır aslında. Son noktada hakkı teslim edilir ve Bayan Sloane etrafındakilerin ağzını bir karış açıkta bırakan bir oyun oynar. Başlarda delirttiği avukatı bile şaşkınlıkla izler mahkemede yaşananları. Aslında Sloane’un avukata filan ihtiyacı yoktur. Kendi savunmasını kendi yapar. Kendi davasını kendi kazanır. Kendi yazar, kendi oynar.

IMG_0534

Filmin en beğendiğim sahnesi son saniyeleriydi. Jenerik akmadan hemen önce ve birkaç saniye sonrasında, siyahlar içerisindeki Elizabeth Sloane hapisten çıktıktan sonra kapının önündedir ve karşıya, yine bir belirsizliğe doğru bakmaktadır. Yalnızdır. Çıktığını bilen ve karşılamaya gelen bir tanıdığının olup olmadığını göremeyiz. Tıpkı geçmişi ve geçmişini şekillendiren, onu bugün olduğu şey yapan olay ya da olaylar hakkında bir şey bilmediğimiz gibi.

“Bir gün pederin biri genç bir rahibeyi arabayla evine götürüyormuş. Vites değiştirirken elini rahibenin dizine koymuş. Genç rahibe dönmüş ve Luke 14:10’u hatırlayın demiş. Peder utanç içinde elini geriye çekmiş. Bir sonraki ışıklarda durduklarında peder bu sefer elini rahibenin kasıklarına koymuş. Rahibe gene Luke 14:10’u hatırlayın peder demiş. Peder özür dilemiş. Kızı bıraktıktan sonra evine gitmiş. Eve varır varmaz İncil’de Luke 14:10’u açmış. Diyormuş ki: “Arkadaşım, daha yukarı çık ki, güzelliklere ulaşasın!” Yani üzerinde çalıştığınız konuyu bilin. Bilmezseniz elinizdeki altın fırsatı kaçırabilirsiniz.” Miss Sloane

NOT 1 : Ben çevirmenin çevirisine sadık kaldım. Her zamanki gibi/ As usual. Luke 14:10’un orjinali ise şöyledir:”Friend, move up to a better place. Then you will be honored in the presence of all the other guests.” Çeviri zor iştir vesselam.

From the Files - The Candidates

NOT 2 : Bu fotoğrafı, bu filmin sonunda neden kullandığımı biliyorum aslında ama söylemeyeceğim. Miss Sloane gibi gizemli olmak gayretindeyim çünkü. Size verebileceğim tek ipucum uzaktan sıkmanın kolay olduğudur. “🇺🇸🇹🇷 = Amerikan ve Türk halkı kardeştir.” Mesajım kendimedir. Son olarak harika bravo maşallah katlandınız bana. Sabırlıydınız. Teşekkür ederim bu son satıra gelme sabrını gösteren okuyucuya. İyi ki varsınız.

 

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: