SHOPLIFTERS : ARAKÇILAR

images.jpeg

SHOPLIFTERS : ARAKÇILAR

“Sana kötü biri olduğun için değil de, seni sevdikleri için vurduklarını söylüyorlarsa bu bir yalan.” 

“-Normalde anne babanı kendin seçemezsin.

  -Belki kendin seçtiğin takdirde daha kuvvetli oluyordur.”

“Çocuğu doğurmak sizi otomatik olarak anne mi yapıyor?”

GİRİŞ :

Biri babasının işini devralmış iç mimardır, diğeri hem halen canlı bir babası hem de doğru düzgün bir işi olmayan sosyologtur. İki kız arkadaş filmi izlemiş düşünceli düşünceli yolda yürümektedirler. İç mimar olanın anne babası ayrıdır fakat parası vardır, dolayısıyla huzur kısmını kendi ağzından dinlesek daha iyi olur. Diğerinde hiçbiri olmadığından hayatı iyice boşvermiştir. Ben bundan sonra çekilmek zorundayım, çünkü Bodrum’a gitmek üzere yola çıktım. Demek istediğim o ki, siz kızlarla baş başasınız ve ne yaparsanız yapın onların sesli düşünmelerine mani olamazsınız. Bu kızlar nerede mi yürüyorlar, kafamın içinde pardon İstiklal Caddesi’nde. Az sonra da girip bir kafede oturacaklar. Mimar olan için nerede oturdukları sorun teşkil etmiyor ama parasız sosyolog için bu bir mesele. Son defaya mahsus olmak üzere belirtiyorum; A kişisi mimar, B kişisi sosyologtur. Size iyi okumalar, bana da iyi yolculuklar.

A – Seviyorum Starbucks’ları.
B – Ne demezsin, hiç olmazsa bahşiş derdi yok. Alıyor, kurtuluyorsun. Evde olsa kahvenin fincanını beş yüz kuruştan içerdik.
A – Sen de…ne kuruşu, kuruş mu kaldı? Hem ortaya böyle bir kahve çıkarmak için Delonghi almış olman gerek.
B – Her defasında bir kadeh Johnnie Walker Blue Label’ıma eşlik etsin diye kaz eti yiyebiliyor muyum? Hayır. Bira ve fıstığı yeğlermiş gibi yapıyorum.
A – Tamam, kahveler benden. Senin bu darlığın ne zaman geçecek, sen ondan haber ver.
B – Nasıl geçer bilmiyorum ve bir gelecek de göremiyorum kendim için. Düşünsene ben sosyoloji mezunuyum ve de yüksek lisans yaptım. Bunu en iyi şekilde yansıtmak ve gözlemlemek için aile kurmam gerek. Hatırlarsan ayrıldığım adam da benim gibiydi, hatta benden beterdi maddi anlamda. Evlenemedik, doğru düzgün çıkamadık bile. 
A – Sosyal bölümler mezunlarının ortak dramına senin sayende tanıklık ediyorum. Parasız bir şey yapılamıyor, doğrudur. Öte yandan sırf bölümünü en iyi şekilde temsil edebilesin diye aile kurma fikrin çok garip. En az senin kadar. Deney ya da deneyim değildir ki aile. Seversin evlenirsin, sen ya da partnerin kısır değilseniz bir ya da daha çok çocuk yaparsınız. Tüm bunlar neşeli olmak içindir, çocuklar neşe kaynağı, taze kandır yetişkinler için. En azından ben böyle düşünüyorum.
B – Bana göre daha pratik ve iyimserdin her zaman da ondan. Vesvesen de yok. Hayat sana güzel, ne diyeyim ki ben sana şimdi?
A – Benim hayatım da çok kolay geçmedi ki. Annemle babam çocukluğumdan itibaren  yani ben kendimi bildiğimden beri hatırladığım bitmez bir kavgaya tutuştular. Üniversite ikinci sınıftaydım, annem babama kız yeterince büyüdü, bu iş burada bitti, senden nefret ediyorum dedi. Babam kapıyı çarptı ve gitti. Son defaya mahsus kapıyı çarpmadan önce, eşyalarımı arkamdan gönderirsin dedi. Annemi hatırlıyorum da, babamın her şeyini derledi topladı eskiciye verdi. Bir kuruş da para almadı. Eve doğru gelirken de sevap diye bağırdı. Yani babam her anlamda sıfırdan bir hayat kurdu kendine. Annem, üzerimden yük kalktı dedi durdu. Bense çok genç, çok toydum. Önümde bir hayat vardı ve de aşıktım en önemlisi. Ama çocukken hatırlıyorum da, çok zordu her şey. Bir anda birbirlerine bağırmaya başlarlardı, babam evden gider, günlerce de dönmezdi. Annem evde bunalınca, anneannemlere sığınırdı. Hiç ağladığını görmedim, hep öfkeliydi. Anneannemin yaşantısı fakirdi. İki odalı bir evi vardı. Annemden bir kuruş yardım kabul etmezdi, kocana laf söyletme derdi. Kaldı ki paranın onun hayatını değiştireceğini hiç sanmıyorum. Standartlarıyla barışıktı kısaca. Tek gayesi kendi yağında kavrulmak, kimselere muhtaç olmamaktı. Sobalı evde yıkanmak zor gelirdi, daha da çok geceleri çişe kalkmak. Tek odada otururduk. Annemle her dafasında yağlı saçlarla evimize dönerdik. Fakirliği bilirim yani.
B – Sosyolojik açıdan bakarsak eğer…
A – Nolursun bakma! Anlaşamadılar ve ayrıldılar, ben de ne sosyopat ne de psikopat bir çocuk oldum sonuçta. Ara ara kendime garip gelen huylarım oluyor ama kimin yok ki?
B – Benim de çok. Şu sıralar şeye taktım mesela. Aile dizimi diyorlar adına ve başına gelen her fena şeyde, aslında iyi şeyler de buna dahil ama iyi şeylerin neden iyi gittiğini kendine sorup durmayacağından, dolayısıyla da aksiliklere yoğunlaşman daha makul olacağından, o fena şeylerin aslında aile sistemiyle alakalı olduğunu araştırmış bir bilim adamı var. Benim de hayatımı düzene sokamayışımın nedeni bu bilim adamının ortaya attığı bu düşünce olabilir. Mesela parasızlığımı ele alalım. Küçüklüğümden dayımı hatırlıyorum en çok, ne sana ne de kimselere anlatmadığım eşsiz hikayeli dayımı. Acıklıdır hikayesi. Gidecek yeri olmadığından bize sığınmıştı. Çok kardeştik, ev küçüktü, bir de dayım çıkmıştı. Bizimkiler onun yüzünden birbirleriyle kavga etmeye başladılar. Annem ne yapalım yani sokağa mı atalım diye çıkışırdı babama. Babam da haklıydı çünkü çok çocuk olduğundan adamcağız daha bize harçlık yetiştiremezken, bir boğaz daha çıkıvermişti hiç yoktan. Annem zaten çalışmıyordu ve ek bir masraf kalemiydi dayım rakamlara vurunca.
A – Dayın çalışmaz mıydı?
B – Yani yevmiyeli, o da iş çıkarsa. Saftı da biraz. Ne söylersek tersini yapardı. Dayı akşam eve gelirken ekmek al getir derdik mesela…hatırlıyorum da…yaz mevsiminde dondurma alırdı, kışın da çikolata ama asla söylediğimizi almazdı. Aldığını da çocuk gibi bizimle oturur yerdi.
A – Böyle huyların mı var senin de?
B – Yok ama dışarıdan çok uyanık durduğuma bakma, benim de çok saflıklarım var. Safım ben. 
A – Kız halaya benzer derler gerçi. Dayına ne oldu sonra?
B – Öldü.
A – Aaa…erken mi?
B – Çok erken.
A – Peki ama neden?
B – Boğuldu.
A – Nerde?
B – Küvette.
A – Atıyorsun!
B – Neden atayım ki? Banyoya girmiş, bir daha da ses çıkmamış.
A – Nasıl bulmuşlar peki?
B – Küçük kardeşim sıkışıp kapıyı çalıyor, açmayınca da babamın yanına gidiyor kapı kilitli diye. 
A – Ay eeee…
B – Babam kapıyı zorluyor, yetmeyince de kırıyor. Sonra da manzarayla karşılaşıyor. 
A – Sen gördün mü?
B – Hepimiz evdeydik. O ona dair birkaç şey kaldı aklımda. Ölene kadar da bunamazsam eğer unutmayacağım. Bir; babamın dayımı kollarına alıp bağıra bağıra yüzünü tokatlaması, iki; annemin saçlarını gerçekten yolması ki ellerinde tutam tutam saçları duruyordu, üç; fırsattan istifade küçük erkek kardeşimin ayakta çişini etmeye başladığı esnada çıkardığı “oh” sesi. 
A – Aman Allah’ım.
B – Hayatı sorgulamaya o zaman başladım ben. Biri ölürken, diğerleri acı ve çaresizlikten ne yapacağını bilmezken, biri de işiyorken.
A – Kardeşine ne oldu?
B – Hangisi?
A – Sıkışan.
B – Annem bu tekne kazıntısı derdi. O tekne kazıntısı o şartlarda ne yaptıysa hayatı boyunca da onu yaptı. Dayımdan sonra annem babamı asla affetmedi ama malum fakirlik ve çok çocuklu olmanın getirdiği çaresizlikten ötürü boşanmayı düşünse bile gerçekleştirmenin imkansızlığını bildiğinden başka yollara başvurdu. Yatakları ayırdı. Odanız mı çoktu diyeceksin, salonda yattı bir süre.
A – Ya tekne kazıntısı?
B – Okumayacağım ben dedi. Kestirmeden gitti. İnşaatçi oldu. Kestirmeden de evlendi. Sekreteriyle. Üçüzleri oldu kestirmeden. Hep kestirmeden. Malum Karadenizli’yiz biz. Harçtan, sıvadan anlardı. Severdi de küçükken. Dayımdan çok sonra denize gitmiştik, annem tetikte bekledi durdu. Ama boşuna evham etti. Çünkü bizim ufaklık kumdan kaleler yapmaktan doğru düzgün denize girmedi. Yaptığı kaleler saray gibiydi. Ben dayımdan sonra hiç yüzmedim. Serinlemek için bir girer bir çıkarım sadece.
A – Hangi inşaatları yaptı peki ufaklık?
B – Henüz bir saray yapmadı ama şu genç yaşında girdiği ve söylediğine göre çıkamadığı iki kooperatif var. Kumdan kaleler yapmıyorsa eğer, insanların ahını almadan ömür boyu yaşar. Şimdilik durumu iyi, en azından evlenebildi. 
A – Ya dayın, adı neydi dayının?
B – “Hikmet”.
A – Yazıııkkk…çok yazık olmuş Hikmet’e.
Fakir ama gururlu sosyolog gülmeye başlar.
A – Ne gülüyosun be?
B – Küvette boğularak tarihe geçti benim dayım.
Beraberce gülmeye devam ederler.
A – Her tür antikalıklar da sizde.
B – Fakirliğin gözü kör olsun! Öte yandan insan kendine yaratıcı ölümler bulmakta hiç sıkıntı çekmiyor. Hikmet dayım mesela inşaatten düşseydi ya da bindiği uçak düşseydi bu derece şaşırtıcı olamayacak, ne zamanında bizi, ne şimdi seni gidişiyle şaşkına çeviremeyecekti.
A – Bir ayrıntı var burada dikkatimi çeken. Fakirlerin küvetleri olmaz gibi gelir bana. Acaba yeterince fakir mi değildiniz?
B – Şüphen olmasın. Biz yeterince fakirdik. Zaten o küvette bizi çok uzun süre yasa boğdu. Dayım onu çalıştığı inşaatten getirmişti sırf babama yaranmak için. Zavallı sırtında taşımış bi de. Sonra da bir hafta boyunca bel ağrısından yatmıştı. Az uğraşmamışlardı onu monte etmek için. Bilemezdik ki mezarı olacağını.
A- Hayat çok garip gerçekten.
B – Özellikle de biz fakirler için.
Tekrar gülüşürler.
A – Ne diyeceğim B kişisi!
B – Söyle A kişisi!
A – Sence biz neden yuva kuramadık?
B – Şu an bu yazıyı okumakta olan ve pek de farklı bir şey söylemememize rağmen, hiç olmazsa okunduğunda benzer düşüncelere sahip hayatın şaşkın bıraktıkları da varmış dedirtmek gayesiyle buradayız malum. Tüm bekarları temsilen ahkam kesmemi istiyorsun madem diyeyim sana parasızlık-karşılıklı ya da teker teker, çok çeşitli aşağılık duyguları, ortamına düşememek, güvensizlik, gençliğin kalıcılığına dair anlamsız duygular, çocuk korkusu, bir adamı ve onun ne menem olduğunu bilmediğin ailesini çok yakından tanımanın vereceği sıkıntıdan kaçınma dürtüsü, uyumsuzluklar-siz uyuşursunuz çevreniz, aileniz uymaz, gene parasızlık, hep parasızlık, anne babanın yaptığı ve senin gördüğün pek çok hatayı tekrarlama korkun, kızım belki lezbiyensindir, ne bileyim.
A – Ben olmayabilirim, parasız da değilim, çok kompleksli de-biraz sadece. Ama düşünüyorum da(aynı anda hızlıca on parmağıyla dua okur gibi erkek isimlerini sıralar), hiçbiri bana göre değilmiş. Yerlisi yabancısı, evlisi bekarı, sünnetlisi sünnetsizi…
B – Amma çapkın çıktın ha. Hiç belli etmezsin üstelik.
A – Denemedim demeyeceğim. 
B – Filmdeki gibi bir aile ister miydin peki?
A – Mutlulardı bir noktaya kadar. Yalnız evin direği evin en büyüğü imiş. O gidince dağıldılar, duramadılar bir arada.
B – Tırnak yüzünden. 
A – Evet, tırnak vardı, kötü şans.
B – Ben istemezdim. Sen mesela arkadaşımsın benim. Bacım der boynuma atlarsan bozuşuruz. Bacılık başka, dostluk başka.
A – Sen kalabalık ailede doğmuşsun, bıkmışsın da ondan. Ben isterdim. Çünkü bir başınayım bu hayatta. Düşünsene bizimkilerde para vardı pul vardı, ondan ayrılabildiler. Ya da hır gür sürecekti böyle ölesiye dek. Annem böyle mutluyum diyor da başka bir şey demiyor. Arakçılar’daki herkesse bir yolunu bulmuş gibiydi. Büyükanne başka çocukların nenesiydi, karıkoca karıkoca değillerdi, o çocuklar birbirlerinin kardeşleri, başlarındaki anne babanın çocukları değillerdi, pek fakirdiler ama huzurluydular. Tek huzursuz olan Shota idi, o da küçük kızın hırsızlık yapmasına gönlü razı olmadığındandı.
B – Altın Palmiye’yi aldı. Biliyor muydun? Belki Oscar’ı da alır mı?
A – Yok. O zaman Roma yoktu piyasada. 
B – A kişisi, ne diyeceğim bak, bu bir garip okuyucu bizim hayat hikayelerimizi okumak zorunda mı? Hiç böyle bizim konuşturulduğumuz sinema yazıları yok. Filme puan ya da yıldız veriyorlar, künyesini koyup, şundan ötürü sevdik bundan ötürü sevemedik diyorlar. Herkese ne ki benim Hikmet dayımın dramından, senin annenle babanın anlaşmazlığından. Her kimin kafasının içindeki tilkiler olarak buraya kondurulduysak, yanlış yerde olduğumuz hissine kapılmaya başladım. 
A – Sakın bizi yaratanın kafası karışık olmasın!
B – Bizim günahımız neydi peki?
A – Yanlış kafanın içinde olmak.
B – Duyarsa bozulabilir.
A – Bozulmakta serbesttir. Bizi attı gitti buraya. Ne işimiz var yoksa bizim Arakçılar’ın arasında?

shoplifters2

ARAKÇILAR : 

İlk sahneden belli ediyor film kendini. Hırsızlık yaptıklarını düşündüğümüz baba oğul, alışveriş merkezinden aşırdıkları yiyecek ve diğer tüm ihtiyaçlarını, bir de bakımsız vaziyette bir evin balkonunun köşesine sığınmış dört beş yaşlarındaki kızı alıp eve götürüyorlar. Geleneksel Türk…pardon Japon yer sofrasının çevresine toplanmış kalabalık aile bireyleri gürültülü bir şekilde yemek yiyorlar. Son derece doğallar. Ve de iştahlılar. Büyükanneleri bir yandan yemek yerken bir yandan da ayak tırnaklarını kesiyor çıtır çıtır. Sıçrayan tırnaklar yemek masasında yer buluyorlar kendilerine. Bu aşırı rahatlık kimseleri rahatsız etmiyor. Kendi aralarında espriler yapıyorlar. Aralarına yeni katılan küçük kızın çelimsizliğinden ve vücudundaki morluklardan şiddete maruz kaldığını görüyorlar. Yine de onu buldukları yere, yani evine götürüyorlar. Gel gör ki kızın ortamında kavga gürültü eksik olmadığından, götürdükleri gibi geri getiriyorlar acıdıklarından ve o da bu yaşantının daimi bir ferdi şerefine nail oluyor bundan böyle. Evdeki herkes her yol mübah diyerek elinden geleni yapıyor. Baba oğul marketleri boşaltarak, kızlardan biri vücudunu sergileyerek, büyükanne bir zamanlar bir parçası olduğu bir aileden aldığı yardımlar sayesinde, anne ve babaysa aşçılık, işçilik gibi işlerle evin ihtiyaçlarını karşılamaya çalışıyorlar. Marketlerden çaldıkları şeyler temel gıda maddeleri ya da şampuan gibi temel ihtiyaçları oluyor. Yaşantılarında herhangi bir lüks göremiyoruz. Çok iyi ısınamıyorlar, çok güzel giyinmiyorlar, anca yiyorlar. Yemek onları bir araya getiren, hatta bir arada tutan en gürültülü seremonileri. Küçük kız ilk götürüldüğünde yaşadığı şaşkınlığı yavaş yavaş üzerinden atıyor. Neticede ne Shota ne de Juri Oliver Twist gibi bir yetim değiller, çünkü Osamu da bir Fagin gibi değil. Fakat zaten yeterince kalabalık olan aile bireyleri, bir boğaz daha artınca eve daha çok ekmek getirmenin telaşına düşüyorlar. Çocuklara arakçılığı öğreten Osamu’nun bahanesiyse, dükkanda olan şeylerin kimseye ait olmadığı ve onların yüzünden de dükkanın iflas etmeyeceği. Filmin sonunda geçim maksatlı öğretebileceği bundan başka bir şey olmadığı için çocuklara arakçılığı öğrettiğini itiraf ediyor.

images.jpeg-3

Filmdeki ilk soru işareti baba oğul sandığımız Osamu ve Shota’nın arasında geçen diyalog esnasında Shota’nın babasına baba demediğini öğrendiğimizde oluşuyor. Nedeni hakkındaysa ipucu verilmiyor. Esrar filmin sonuna kadar sürüyor. Bu arada televizyonda çıkan bir haberle polisin, iki aydır kayıp olan Juri’yi anne babasının öldürdüğünü düşündüğünü öğrenen aile fertleri kızın saçlarını kesiyorlar derhal tanınmasın diye. Adını da Lin olarak değiştiriyorlar. Yakalandıkları takdirde tutuklanacaklarını bile bile kızı bırakmıyorlar. Filmin en ilginç karakteriyse deneyimli Japon aktrist Kirin Kiki’nin canlandırdığı büyükanne karakteri. Aileden aldığı paraları biriktiriyor ama kumarını da oynuyor, birasını da içiyor ve o da sırrı saklıyor. Onun ölümüyle birlikte parçalanma başlıyor dolaylı yollardan. Anne baba eceliyle ölen yaşlı kadının cesedini alıp götürmesi için yetkilileri çağırmak yerine, onu evin içinde kazdıkları çukura gömüyorlar. Bundan böyle büyükanne hiç yaşamamış gibi hareket ediyorlar. Bir rakama dönüşen büyükanneden sonra beş kişilik bir aile oluyorlar. Başlarını polisle derde sokmamak gayretine düşüyorlar.

İlk pes eden Shota oluyor ve filmin son yarım saatine girdiğimizde bir parça ağır tempodaki seyrim bizi bu kasıtlı sona hazırladığını anlıyoruz. Düğümler bir bir çözülüyor polis soruşturması esnasında ve herkes kendi ağzından hikayesini anlatıyor sakin ve telaşsız. Yetişkin insanların gerçekleştirdiği bu cüretkar davranışlar silsilesinin çocukların kaderiyle oynamak gibi bir sonucu olmasına rağmen naif bir hareket olarak kabul görülüyor çocuklar açısından. Çünkü hiçbirinin kılına zarar gelmemiş o ana dek. Juri’yi bırakmama nedenleri kötü muamele görmesiyken, Shota daha bebekken kaçırılmış. Juri’nin elbette ki sevildiği, hor görülmediği, dayak yemediği bir ortamda yaşamak onun için en doğrusuyken, Shota’nın hiç tanımadığı biyolojik ailesiyle yaşasaydı nasıl bir hayatı olacağını kestirmekse bir hayli güç ve en azından hırsızlık yaptırılmazdı kendisine diye düşünüyorsunuz ister istemez.

Nobuyo çocuk doğurmak bizi otomatik olarak anne mi yapar diye serzenişte bulunuyor itirafında. Bir etiket olarak bir vasıfmışçasına ekleniyor hanenize fakat sonrası annenin anneliğine kalmış. Kısır olduğu için çocuk doğuramayan genç kadın içerisinde çocukların olduğu ailesini hiç yoktan kendi yaratmış Osamu ile beraber. Filmde bize bu soruyu soruyor zaten. Kan bağı her şey demek midir? Eğer işler iyi gidiyorsa her şey demektir kanımca, aksi takdirde hiçbir anlamı yoktur. Kötülük çiçeklerinin sarmaşığa dönüştüğünü görmektense, bir saksıda yetişmelerini yeğlerim her zaman ve ölene dek.

shoplifters.w700.h700

MG_1157

SON SÖZ :

Siz bu yazıyı okuduğunuzda Oscar ödülleri dağıtılmış olacak. Dolayısıyla yabancı dilde en iyi film Oscar’ı tahminler doğrultusunda Roma’ya gitti bile. Olan olduğu için diyecek bir şey olmamasına rağmen, tıpkı filmdeki aileymiş gibi yapan fertlerin sorgulama esnasında yaşadıkları itiraflarla gelen kafa karışıklıklarında olduğu üzere, aile üzerine düşündürten bir sona sahip olan film, Hirokazu Kore-eda’ya has bir üslupla yani nazikçe yaptı yapacağını yine her zaman olduğu üzere. Çok derin konular üzerine insanı hırpalamayan bir yaklaşımı olan ve son dönem Japon sinemasının en merakla takip ettiğim düşündürmeler ustası yönetmenidir kendisi. Aile de onun en baş meselesidir. Cebelleşip duruyor her defasında. Fakat şu da bir gerçek ki, insan her zaman kendini sorgulamaya kendisinden başlamayabilir. Bazen içine doğmuş bulunduğun ortam yani ailen kişiliğinin önüne geçebilir. Sayesinde aile, aile olmak, aileyi kurmak, aile olarak da kalabilmek ve önemlisi kan bağının bir yere kadar önemli olduğu gerçeğiyle yüzleşiyoruz. Bense kısırlığın ve çocuksuzluğun reva mı cefa mı olduğunu düşünüp duruyorum her Kore-eda filminin ardından. Aile iyi niyetlerle kurulmuş da olsa, dünyanın en karmaşık meselesine dönüşüyor zamanla.

img.jpeg

images.jpeg-2

IF BEALE STREET COULD TALK : SOKAĞIN DİLİ OLSA

7BD6A0E0-8092-44D6-8575-2F276A6C0C37

IF BEALE STREET COULD TALK : SOKAĞIN DİLİ OLSA

“Sadece sana ait olduğumu hatırla. Sadece bu dünyadaki hiçbir şey için sana zarar vermeyeceğimi hatırla.” Fonny

“Bu ülke zencileri gerçekten sevmiyor. O kadar sevmiyorlar ki, evlerini bir zenciden önce bir cüzzamlıya bile kiralarlar.” Fonny

GİRİŞ :

İki kız arkadaş kahvenin bardağının on beş yirmi lira olduğu şık bir kafede bir yandan kahvelerini yudumlamakta, diğer yandan fazla kalori almamak için tek porsiyon ısmarladıkları limonlu cheesecake’lerini adil bir şekilde paylaşmış, ağır ağır yemektedirler. Aralarında konuşma olmaz bu esnada. Zaten onlar sonradan açılanlardandır. Bir zaman sonra şeker kana karışır, kahve üzerlerindeki uyuşukluğu alır:

A – Bana son buluşmamızda demiştin ya bıkkınlık var üzerimde diye. Hani çok ilgisizdin her şeye ve herkese karşı. Biliyor musun bu aralar bende de aynı hislerden çok yoğun bir şekilde var. Canım hiçbir şey yapmak istemiyor. Kimseyi görmek de. Bir ara ister gibi oluyorum fakat sonra geçiyor. 
B – Ne hususta?
A – Ne ne hususta?
B – Kafan başka yerde sanırım. Hangi konuda ya da konularda bu bıkkınlığın? Canın ara ara ne yapmak istiyor ya da istemiyor?
A – Offf…yazı yazmak mesela. Canım istiyor ama sonra istemiyor. Bir ses oku diyor sonra aniden susuyor. Zaten ne okursam okuyayım hemencecik dikkatim dağılıyor. Canım bir yerlere gitmek istiyor ama zor geliyor. Bir ara ciddi ciddi kendimi gideceksin de ne olacak diye düşünürken buldum. Her şey, kısaca hayat anlamsız geliyor. İş göremez raporu almayı düşünüyorum.
B – Nereden alacaksın öyle bir raporu?
A – Onu henüz düşünmedim, bilmiyorum da ama her an almak için hamle yapabilirim. 
B – Ben de gerginim. Geldiğim noktada çok zor ve az para kazanıyorum. Herkesin her şeyi parayla ölçtüğü zamanlar bunlar. Ahmak çevrem beni bunlarla değerlendiriyor. Çok sinir oluyorum. Sanırım çok şey bekledim hayattan ve pek çoğu da gerçekleşmedi ya da gerçekleşti de ben anlamadım. Ama ağzımda ekşi bir tat var ve hiç geçmiyor.
A – Cheesecake’e rağmen mi? 
B – Cheesecake’e rağmen.
A – O zaman fazla ciddiye alma. Limonlu söyledik ya ondandır.
B – …sanırım. Bir dahaki sefere vişneli söyleyelim.
A – En azından çilekli söyleyelim. Garanti olsun diyorsan da çikolatalı. Şöyle tatlı tatlı.
B – Menüde dikkatimi çeken bir şey oldu.
A – Neymiş o? 
B – Cheesecake fiyatı. Yirmi sekiz liraydı.
A – Burası Nişantaşı.
B – Mandabatmaz’a gitseydik hiç olmazsa.
A – Ben entel değilim. Enteller beni sevmiyor. Ben de onları.
B – Sırf enteller gitmiyor ki. Zaten kimse kimseyi sevmek zorunda da değil ki.
A – Öyle mi dersin? Yemekte olduğun cheesecake vegan bu arada.
B – Ha ondan bu para. Hayvan yoksa kazık marka.
A – Moda. Canım.
B – Bazen Canan Karatay’ı destekleyesim geliyor. O kadar çılgın olmasa.
A- Aşırılıklar kazandırıyor. Ya altı yumurta ya sıfır hayvansal gıda.
B – İçim yeterince deliyken yediklerim normal olsa. Bak mesela geçen birisiyle tanıştım
A – Kadın mı, erkek mi?
B – Kadın ve nasıl deliydi anlatamam.
A – Sen de delisin.
B – Evet. O yüzden sinir oldum ya. Ben delileri çekemiyorum. Ve haklısın sanırım ben deliyim zaten ve yanımda deli deli gezen bir başkasını daha ruhum da, aklım da kaldırmıyor. 
A – Sonuç?
B- Sonuç arkadaş edinme yaşını da geçtiğim gerçeği. Artık kimse kafama göre değil ve ben kimseyle anlaşamıyorum.
A – Senden uzun yaşarsam mezar taşına “insan sevmezdi” yazdıracağım.
B – Hah sonra da uzaktan da olsa Fatiha okuyacak olan ara da bul.
A – Ateisttin hani!
B – O başka, arkamızdan bir Fatiha istemek başka.
A – Yastığa başını koyduğunda, her başı sıkıştığında yurda pardon imana gelen gizli Müslümanlardan olduğunu düşünüyorum.
B – Tarihimde var. Yasin okurdum. Eskiden. Ondan sonrası klişe. Çünkü dünya beni bu noktaya getirdi, bundan isyanım, falan filan. Tıpkı filmde olduğu gibi. Haksız yere girdiği hapiste, cam bölmenin ardındaki on dokuz yaşında ve hamile kız arkadaşına “Yüksek sesle söyle, seni duymuyor” diyordu Fonny yukarıyı işaret ederek.
A – Sağır duymaz uydurur en başta…yoksa biz birer uydurukluğun ürünü müyüz? Çok uyduruk bir tipim var mesela benim, ağzım burnum uyduruk, boyum posum da. Hiç öyle boş vaktine gelmemişim heykeltraşın. Beni günaha sokuyorsun ve işlerim yeterince ters gidiyor zaten. Tövbe tövbe.
B – Şule Çet tecavüz edilip, camdan atılırken de  duymadı ama. Arkası olmayan bir kızdı. Bir sürü manyak bir sürü manyaklığını çocuklar üzerinde gerçekleştirirken de duymuyor. Sakın öldüler de kurtuldular deme!
A – Demem. Ama o saatte orada ne işi varmış diyenlere bir çift sözüm var.
B – Onlar bir boktan anlamazlar. Ahkam keserler. Kızın o anda ne çektiğini düşünmezler. 
A – Fonny işlemediği bir suçtan ötürü cezaevindeydi. Tıpkı Monte Kristo Kontu gibi.
B – James Baldwin siyah hakları savunucusuydu aynı zamanda. Irk ayrımı daha doğru olacak sanırım. Yazar yazar olunca, yönetmen de yönetmen, hislerden yola çıkarak, çevresel koşulların daha hayatının başında iken birbirini seven bir çifti ne noktalara sürüklediğini gördük.
A – Konuyu dağıtmış olacağım ama James Baldwin tıpkı şarkıcı ismi gibi. 
B – Yok haklısın. Ben de filmin müziklerini dinlemeye doyamadım.
A – Çünkü harikaydılar. Yönetmen Moonlight’tan sonra ikinci kez çalışmış Nicholas Britell’le. Ve bu defasında Oscar’larda karşısında bir müzikal de yok La La Land gibi.
B – İn dı şelov şeeelov…
A – O şarkıda götürecek. Birileri Oscar’lara hazırlanadursun, ben de anca film eleştirileri yapabiliyorum. 
B – Bir sürü takipçin oldu ne güzel işte.
A – Bir sürü mü? Ben arkamda bir sürü göremiyorum. O sürüler instagram’dalar. Ama olsun, benim de Ceyda’m var bana daha çok diyalog yaz diyen. 
B – Diyalog mu ?
A – Diyalog ya. Şu an konuştuklarımız mesela. Ben bunları kafama yazıyorum şu an, sonrasında yazıya dökeceğim.
B – Seninle konuşurken her söylediğime dikkat etmem gerek o halde. Afişe mi edeceksin beni?
A – Mecburum. 
B – Mecbur mu?
A – Evet. Ne yazacağım başka? Çocuğum yok üzerinden reklam alacağım. Zengin kocam yok her dakika böbürleneceğim, sayesinde iş kapacağım. Ağır bir edebiyatçı değilim. Benden Proust olmaz. Yoga için gerekli esnekliğe de sahip değilim. Zen budizmi için de sakin duramıyorum. Kadınlar beni ne yapsın? Benden idol olmazmış.
B – Sana acımamı, sonra kendime acımamı, sonra beraberce halimize acımamızı falan mı istiyorsun anlayamadım. Nasılsa babalandık babalanacağımız kadar, gidelim Çiçek Pasajı’na tam olsun. Rakıları devirelim, o zaman daha çok ağlarız halimize.
A – Fena olmazdı aslında ama elimize bir şey geçmeyecek, ceplerimiz boşalacak, içimiz zehirlenecek. Yogaya başlamışken daha fazla ağırlık istemiyorum üzerimde. Çünkü kaldıramıyorum.
B – Sen ve yoga ha?
A – Yakıştıramadın mı? Esnekliğimi ölçmeye çalıştım.
B – Kaçtı?
A – Yerlerde. Bir mekan dolusu ayak parmağını burnuna değdiren kadınla iki saat geçirdim. Hepsinin konsantrasyonu süperdi. Ben hariç. Bana hep bir gülme geldi. Bu tüm hayatım için geçerli aslında. Tam bir iş başaracakken bir kahkahaya geliyor ve tıkanıyorum. Ben lanetliyim. Kahkaha bile bana ters zamanda geliyor.
B – Öğrenci bol yani.
A – Valla hocaya sordum işler nasıl gidiyor diye. Sen bugün bu hale bakma dedi. İstanbul’daki öğrenci başına düşen yoga hocası sayısı öğrencilerin iki katıymış ve herkes yoga eğitmenliğine merak sarmış, harıl harıl ders alıyorlarmış.
B – Yapma ya. Çok korkunç.
A – Rakamlar mı?
B – Yok bir oda dolusu ayak parmağını burnuna değdiren kadınla bir arada bulunmak çok korkunç.
A – Daha da korkuncu tüm bu zorlayıcı hareketleri yapan kadınların, yogadan sonra hiçbir şey olmamış gibi makyajlarını yapıp süslenip püslenip eğlenceye gitmeleriydi.
B – Sen de takılsaydın onlara. Sonuçta aynı odada mesai yapmışlığınız var.
A – Bana teklif etmediler. Çok yeteneksizim ama aptal bir gayretim de yok değil hani. Hem ben eve gelip ölü gibi yattım. Ağrıdan bayılmışım. Hala daha her yerim acıyor.
B – Hiç yanlış kulvarlarda gezindiğini düşündün mü?
A – Her zaman düşünüyorum. Ama kendimle ne yapacağımı bilemiyorum. Belki bir gün ben de ayak parmağımı burnuma değdirir, hatta burun deliğime sokarım.
B- İnat olsun diye mi? Değmez. Deliklerine yazık. Bak şimdi evli olduğunu varsayıyorum, kocaydı, çocuktu, dersleriydi, yedikleri içtikleriydi derken, her şeyi unuturdun. Arayış filan olmazdı. Arayışa düşecek fırsatın olmazdı.
A – Gelen kadınların hepsi olmasa bile çoğu evliydi ve de çocuklu.
B – Ve de ayak parmaklarını burunlarına değdirebiliyorlardı, öyle mi? E bravo o zaman. Gönül vermişler, hor görmemek lazım.
A – Benim marifetsizliğimden de cesaret alarak coştuklarını düşünmekteyim. Hepsi birbirini instagramdan takip ediyor. Beni kaale almadılar mesela. Hiç tipleri değilim. Ne bir yoga madalyam var, ne de aktif bir sporcu geçmişim. Burnu akan, hiç durmadan hastalanan bir çocuğum da yok. Onlar saatlerce bunlardan bahsedebiliyorlar mesela. Ne çocuklular çocuksuzları, ne de çocuksuzlar çocukluları anlayabiliyorlar. Açıkçası kimsenin çocuğunun büyüme hikayesi de beni ilgilendirmiyor. Dolu yetim ve öksüz varken ve onlardan bahsedecek başlarında bir büyük yokken.
B – James Baldwin’in zamanında ırk, cinsel ve sınıf ayrımcığına karşı verdiği mücadelede eksik bir şey var: biz sınıfsızlar hakkında eksik kaldığını düşünüyorum. 
A – Mülksüzler gbi.
B – Ursula. Dur bakıyorum ne yazıyor kitabının arkasında…”devrim ya ruhunuzdadır ya da hiçbir yerde değildir” diyor. Doğru bak, ruhum da devrim için çok yaşlı benim. Kendi üzerimde bile radikal değişiklikler yapacak kadar yürekli değilim. Kısaca kendi sınıfsızlığımız bir devrime yol açmayacak. Benden söylemesi.
A – Filmde yaşanan aşkı düşünüyorum da, ben o kadar sevmedim hiçbir zaman. Kimseler de beni sevmedi bu kadar. Onun hatırına dayandı Tish onca sıkıntıya. Herkes bir şeylere tutunma ihtiyacı hissediyor bu hayatta. Bir aşka, bir adama, bir kadına, işine, çocuğuna.
B – Ben takıntılarıma tutunuyorum mesela. Onlar beni hayatta tutuyorlar.
A – O nasıl oluyor?
B – Çok basit. Bir şeye takıyorum ve onu iyice takıntı haline getiriyorum. Gecem gündüzüm o oluyor.
A – Sonuç?
B – Korkunç. Taktığım insansa eğer, sonunda onu düşman ilan ediyorum. Nesneyse bıkasıya uğraşıyorum onunla. Sonunda o kadar bıkıyorum ki bir daha onun hakkında bir şey duymak ya da görmek istemiyorum. Tek takıntı yapmadığım şey yoga. Sanırım herkesin yaptığı bir şeyi yapmak çok cazip gelmiyor. Bir de şu ayak parmağını duyunca hiç bana göre olmadığını anlamış oldum.
A – Hiç başörtülü yogacı gördün mü?
B – Yok.
A – Bir fikrim var. Ben diyeceğim kapandım, yoga eğitmeni oldum. Bu sayede depresyonumdan kurtuldum. Al sana iş kapısı.
B – Aman Tanrım. Sende şeytani bir zeka var. 
A – Kesinlikle ama bu beceri de istiyor öncesinde. Ayak parmaklarımı burnuma değdirmeden öğrenci kapamam.
B – Öğrenciyi nereden bulacaksın?
A – Instagram sağ olsun. 
B – Her zamanki gibi kötülük kazanacak desene!
A – Bunu bir nevi halk sağlığı olarak düşün. Son iki takipçimden biri Aksaray çekicisi, diğeriyse “askeri” ücretle yaşamın nasıl bir şey olduğundan bahsedip duruyor. Yani herkes geçim derdinde. 
B – Bu telaşın ne?
A – Son kez Çiçek Pasajı’na gidiyoruz. Böyle mekanlarda son görülmem olsun. Gidince bir başlayacağım, kusana kadar içeceğim. Sonra da yeni hayatıma merhaba diyeceğim. 
B – Veronique’in İkili Yaşamı!!!

SONUÇ : Bu diyaloğa ne gerek vardı ya da bunun filmle ne alakası vardı diye soracak olursanız eğer, ben de size bu hayatta olmanızın ne gereği vardı diye soracağım nazikçe. Ben kendiminkine böyle gerekçeler gösterebiliyorum sadece. Geçelim filmimize:

C6FE1BB3-535F-43F9-B59A-4A552025E1FB

815DAFB9-892D-434D-8C01-DFF75AD1AFA7

BEALE SOKAĞI NEREDEYDİ? 

Bir Beale Sokağı vardır fakat New Orleans’da değil, Memphis’tedir. Fakat filmin başında James Baldwin’den yapılan alıntı doğrultusunda New Orleans’ta siyah ailelerin doğduğu, yaşadığı, öldüğü, sevdiği, sevildiği, Amerika’da doğmuş her siyahın, buna yazarın babası, Louis Armstrong ve caz da dahil, Jackson, Mississippi ya da Harlem’de doğmuş olmalarına rağmen, Beale Sokağında doğmuş olduklarını söylemekle, bir mirasın temsili olarak bu ismi romanının merkezine alıp, ismini de filme verdiğini görmekteyiz. Filmse Harlem’de geçmekte.

DCE3B785-0F43-4160-B99A-FDB4BACCCC23

EDD844F9-3BBE-4643-9888-4601355D11A5

FİLMİ NEDEN SEVDİM ? :

“Bu şey ve ben bir parça sert bir diyaloğa girmeye başlıyorduk. Tekme atardı ve ben yere yumurta düşürürdüm. Tekme atardı ve kahve demliği birden masada ters dönerdi. Tekme atardı ve elimin arkasındaki parfüm damağımda tuz tadı bırakırdı ve boştaki elim onu ikiye ayıracak bir güçle cam tezgaha bastırırdı.” Tish

Filmi, hamileliğin cilvelerini gözlem ve belki de hislerle bu kadar doğal bir şekilde aktaran James Baldwin ve bunu harika bir kurguyla sanki noktasına virgülüne dokunmadan peliküle aktaran yönetmen Barry Jenkins için sevdim en çok. Belki çok daha güçlü sahneleri de vardı ama ben en çok bebeğini ve sevdiği adamı koşulsuz sahiplenen Tish’in küçücük yaşında bir yandan davayla uğraşırken diğer yandan baba evinde kocasız dünyaya getirmeye çalıştığı bebeği doğmadan önce neler çektiğini naif bir şekilde anlatan bu sahne ile hatırlayacağım ister istemez.

Üç uzun metraja sahip yönetmen Barry Jenkins’ın izlediğim üçüncü filmi “If Beale Street Cold Talk”. Moonlight’ta izleyiciyi avucunun içine alan karakterlerin hislerini aktarmaktaki  özelliği bu filmde de son derece yoğun bir şekilde var ve bu yüzden ve daha da pek çok nedenden ötürü ben bu filmini de çok beğendim. Benim için bu senenin “Call Me By Your Name”i idi. Dürtülerin etkisi altındaki iki erkek karakterin ilişkilerindeki yoğun duyguları araya girecek olan mesafeler ve olası toplum baskısı ile ketlenirken, ilişkideki olgun tarafın mantığın zaferiyle verdiği kararla aynı yazın sonunda bitiyordu. Çok az film sizi gençlik günlerinize, ilk aşkı tattığınız keyfekeder, başına buyruk zamanlarınıza taşır. Burada da yönetmenin aşkı ele alış ve ifade şeklini, çiftin birbirini tamamlama ve kollama hallerini, çocukluktan itibaren beraber büyümenin getirdiği alışkanlığın sevgiye dönüşme halini, gençliklerinde beraber geçirebildikleri  sayılı özgür zamanlarını çok sevdim. Ne anlatmak istediğini çok iyi bilen ve hislere çok önem veren bir yönetmendir kendisi. Baş edilmesi en güç durumlarda bile umut verir ve onun filmlerinde sevgi kazanmanın yolunu bulur çok cefalar çekse de. 

Bu sene Oscar’larda orijinal film müzikleri dalında yarışan beş filmden biri ve bence kah dönemin, kah yaşanan romantizmin ruhuyla son derece uyumlu bir çalışma var karşımızda kulaklarımızın pasını silen, sizi bilmem benimse ayaklarımı yerden kesen. Nicholas Britell bu dalda benim de favorim. 

4A77807C-10BF-469D-9E33-AC6983842AEE

1DF172EF-DC18-449A-BC59-660CE6B9968D

84DCB027-C27B-48D5-9B98-DF19FAEE3102

SOKAĞIN DİLİ OLSA NE DERDİ? :

Her ne kadar 1956’da yayınlanan Giovanni’nin Odası kitabı ile beyaz eşcinsel erkeklerin hayatını anlattığı için şimşekleri üzerine çekse de, kitap eşcinsel edebiyat için bir dönüm noktası teşkil etmiş, günümüzde de güncelliğini koruyan anlatımı ve yalın diliyle pek çok edebiyat tutkunu için James Baldwin’in başyapıtı olarak kabul edilmektedir. Yazarın baskısı tükenen kitabını ancak sarraflarda bulabilirsiniz. İncedir fakat değerlidir. If Beale Street’se yetmişli yılların başında geçiyor. Adaletsizliğin gölgesinde bir aşk hikayesinin kahramanları olan iki siyah gençten Tish 19 ve Fonny ise 22 yaşında. Filmin daha ilk dakikalarında Fonny’nin hapiste olduğunu görüyoruz. Flashbacklerle de nasılını ve nedenlerini görüyoruz. 

Fonny suça meyilli bir kişilik değil. Temiz bir çocuk. Aşırı dindar annesi, işçi babası ve birbirinden tuhaf iki kız kardeşi var. Önceden meslek okuluna gitmiş, dolayısıyla zanaati var. Puf, şifonyer, masa yapıyor. Tüm bunları yapabildiği bir de bodrum katı var. Çocukların ve gençlerin özellikle de siyahların hiçbir kıymetinin olmadığı zamanlar bunlar. Fonny’ninse kendi ağzıyla dile getirdiği üzere tutunduğu zanaati ve Tish’i var. Sayesinde gelecek hayalleri beslediği ve tutkuyla bağlandığı bir kız arkadaşı olmasının önemini kocaman, siyah ve gürültülü Daniel ile karşılaştıktan sonra masa başında birbirlerine içlerini döktükleri sahnede anlıyoruz.  Daniel geçmişinden taşıdığı iki senelik hapishane deneyimini ve orada gördüğü korkunçlukları ona aktarırken, Fonny bir gün gelip de tıpkı Daniel gibi haksız yere hapis yatacağından habersiz dinliyor arkadaşını. Ve tıpkı Giovanni’nin Odası’ndaki gibi Avrupa hayalleri taşıyor. Kendini daha özgür ve mutlu hissedeceği toprakların özlemini gerçekleştirmesi ise Giovanni’nin Odası’ndaki David’in aksine mümkün olamıyor. Kim bilir karakterin bu özleminin altında yatan baş neden Baldwin’in Paris’te yaşadığı zamanlarda yaptığı kıyaslamalar sonucunda ortaya çıkmıştır. 

IBSCT_05520_RC

IBSCT_15659_R

Tish ve Fonny’nin aşklarının meyvesi olan bebekse Tish’in karnında büyümektedir ve ailesine durumu anlattığında Tish, üç aylık hamiledir. Tish’in ailesi ne kadar ılımlı ve ileri görüşlüyse Fonny’nin kalbi ve beyni zayıf annesi ve onun yetiştirmesi olan iki kızı da son derece yobaz yani hastalıklı derecede dindardırlar. Kendi torununun bir günah cocuğu olduğunu ve rahminde kurumasını diler Tanrı’dan. Sonra da kendi kocasından tokadı yer afiyetle. İki aile arasındaki uçuruma şahit oluruz bu sahneyle. Siyahtan öte yobaz bir ailenin içine doğmanın çaresizliğini izleriz. Fonny babasının oğluyken, kızlar annelerinin yetiştirmesidir. Bu arada belirtmem lazım yan rollerdeki tüm oyunculuklar çok iyiydi. Özellikle de iki babanın ikisine de dikkat çekmek lazım. Colman Domingo ve Michael Beach. İsimlerini öğrenmiş oldum bu film sayesinde. Latin rollerde ise Narcos’ta da izlediğimiz Diego Luna ve Pedro Pascal var. Yönetmen Jenkins olunca, parmağını bir şıklatmasıyla oyuncuların çevresinde pervane olduğunu düşündürtüyor bu harika cast. 

Filme dönecek olursak tecavüze uğradıktan sonra Fonny’i tecavüzcüsü olarak teşhir eden olarak kadın ülkesi Porto Riko’ya dönüyor. Tuttukları beyaz avukatın bu dava sayesinde devletin önemli kişileriyle arası bozuluyor. İki baba çocuklarının iyiliği için limandan mal çalmaya başlıyorlar ve getirip Harlem’de satıyorlar. Tish’in annesini oynayan ve bu rolüyle bir Golden Globe kazanmış olup, aynı zamanda Oscar adayı olan Regina King kızın peşinden giderek, ona yalvarıp, geri döndürmeye çalışsa da, başarılı olamıyor. Kız yine kayıpları oynuyor, dolayısıyla da dava erteleniyor. Bu davada doğruyu ortaya çıkarmanın imkanı olmadığını görüyoruz. Bir türlü evlenemeyen Tish ve Fonny için bunun artık önemi kalmamışken, çoktan bebeklikten çıkmış oğullarıyla beraber filmin son karesinde ve yine bir görüş gününde gardiyan eşliğinde bir masa etrafında toplanıp Fonny’nin mahkemeyle yaptığı anlaşma sonucunda belirlenen mahkumiyetinin sona ereceği günle ilgili konuşuyorlar sakin sakin. Mahkemenin bir hak ve aynı zamanda mahkumu suçlu suçsuz ayırt etmeksizin hapse gömen ve hele bir de siyahsan eğer, seni çok daha kolaylıkla gömen bir mekanizmaya dönüşmüş olduğunu, bir de dönem itibariyle yetmişlerin hiç de masum olmadığını, özellikle de arka mahallelerde doğmuşsa eğer o siyah, hayatının çok zor ve tehlikeli ve düşmanlıklarla dolu olduğunu görmüş olduk Baldwin’in kaleminden, Jenkins’in kareleriyle.

83C42974-9418-4CA5-886D-2CE1BDA75C73

2E43D836-F904-4736-9A59-CA2987F35570

34394109-8DE4-4233-8D53-F39B6F6020BE

 

CAN YOU EVER FORGIVE ME? : BENİ AFFEDEBİLİR MİSİN?

6BA0EC79-B406-4AB2-9163-F25A2B99CF73

CAN YOU EVER FORGIVE ME? : BENİ AFFEDEBİLİR MİSİN?

“Sırrımı harcadım.” Lee Israel

“İnsanlara ne dersen inanırlar.” 

Çoğu fani çoğunlukla yok olur. Bu şekilde ise bir çeşit hala yaşıyor sayılırsın. Sen öldüğünde mektuplarının bu şekilde yayınlanmasını istemez misin?” Anna

“Ben Dorothy Parker’dan daha iyi bir Dorothy Parker’ım.” Lee

“Mesafeni koruyabilmek için yapabileceğin her şeyi yaptın. Yalan söyledin, içki içtin, bencildin. Perişan haldeydin. Bana güvenmiyordun.” Elaine

-“Çok iyi bir insan olduğunu düşünmüyorum Lee.” Jack Hock
-“Sana katılıyorum.” Lee Israel

GİRİŞ :

Dikkatimin dağınık, başımın sıkışık, aklımınsa uyuşuk olduğu bir zamanda izlemiştim. Üzerine kafa yoracak fırsatım, filmi önemseyecek halim yoktu. Yine yok. Ama yok olması bahane olmamalıydı ve yok diyenin yok olurdu. Dedim ve filmi tekrar izledim aklımın bir yerinde kalmış olan Melissa McCarthy’nin bu senenin belki de en iyi kadın oyuncu performansına istinaden. İncelikli bir senaryo sayesinde yaratılan derin karakter analizi, bozuk ağzının, sivri dilinin ve alkolün ardına sığınarak kendini yalnızlaştıran başkarakterin başlarda sevimsiz gelebilecek tavırlarına rağmen, ilerleyen dakikalarda insanın bir o kadar da bağrına basasının geldiği Lee Israel’in dünyasına girdikçe dikenlerin nasıl olup da en çok gülün kendisine battığını görmüş oldum ince ince. Gördüklerimden pişman, Lee’nin sahtekarlıklarından rahatsız oldum mu diye soracak olursanız, asla diyeceğim. O kadar parasız, patavatsız, depresif ve pasaklıydı ki…hissettiği değersizlik hissinden kaynaklanan ağır depresyonundan ötürü bile sevmemem mümkün değildi. Külçe gibi bedenini zor taşıyordu sokaklarda. Mutsuz, bakımsız, yalnız ve sevgisiz bir karakterdi.

Diğer yandan filmi tek sırtlanan isim Melissa McCarthy miydi? Yine diyeceğim ki, asla. Richard E. Grant, canlandırdığı evsiz, sorumsuz, avare ve hötöröf Jack Hock rolünde McCarthy’le kolaylıkla başa çıkabildi. Senaryonun en büyük başarısı Lee’nin karakterinin gizli kalmış taraflarının yavaş yavaş ortaya dökülmesinde yatıyor zaten. Film aksiyondan çok, karakter odaklı ilerliyor. Lee, karanlık bir New York akşamında tek başına ilerlerken paltosunun içine sığdırdığı iri gövdesi ve sallapati yürüyüşüyle yürek burkuyor. Neredeyse sahtekarlıkları iyi ki yapmış, yoksa sıradan bir biyografi yazarı olarak kalacaktı ve varlığından kimsenin haberi olmayacaktı diyorsunuz. Elinden içki bardağı düşmeyen, gittiği davetin vestiyerinde gözüne kestirdiği bir başkasının paltosunu kendisininmiş gibi isteyen ve giyen; film boyunca da üzerinden çıkarmayan, bunda da bir sakınca görmeyen, son söyleneceği ilk söyleyen, insanlara karşı nazik olmakla mesai harcamayan, filme konu olan sahtekarlığından duyduğu pişmanlığı çok başka şeylere bağlayan, arkadaşsız da olsa hayatına giren ve girmeye çalışan tüm kadınlarla arasına buzdan duvar ören Lee’yi dünya üzerinde tek seven canlının kedisi olduğunu görüyoruz. O da yaşlı ve hasta. Zaten ölüyor kısa bir süre sonra.

0DCFBF77-54D2-4CB0-9271-1CA80228D825

374BEAC0-B047-4131-B5B0-C672CD58BA4E

BENİ AFFEDEBİLİR MİSİN?

Ya sonra? Ama önce affet. Affet beni. Yaptıklarımdan ve yapacaklarımdan ötürü. Sevgimi gösteremeyişimden ötürü. Seni de diğerleri gibi dolandırmamdan ötürü. Yanıma yaklaşmaya çalışan herkesi etrafımdaki dikenli tellerden geçirmeyişimden ötürü. Söylediklerimden ve söyleyeceklerimden ötürü. Sivri dilimden ötürü. Sözlerimden ötürü. Kırdıklarımdan ve kıracaklarımdan ötürü. Verdiğim rahatsızlıktan, sevgimi sevgisizlikle bastırmamdan ötürü, beni affet. Beni affedebilir misin? Beni bir gün affedebilir misin? Sonra ne olduğu mühim değil. Yine olsa yine kırardım. Ama önce…affet beni.

Bundan daha güzel bir film ismi duymadım henüz. Kitap ismi de. Bu sözün bir filme, öncesinde bir kitaba bu kadar yakışabileceğini düşünemeyeceğim gibi. Sırf bu yüzden ve her zaman olduğu üzere yine kişisel bir yazı var karşınızda. Sinema yazısı olmaktan ve bir filmi anlatmaktan öte. Neden böyle? Çünkü ben böyle. Ben hep böyle.

98813C6B-1091-40F9-9473-F91DB4E5E6D8

AE4D4DCC-CEC2-4159-8FBF-33F59F0E3D02

LEONORE CAROL “LEE” ISRAEL :

Gerçek hikayeye dayandırıldığı belirtildikten sonra olayların başlangıcı olan 1991 yılına gidiyoruz. Olayların geçtiği yer New York. Bardaktaki buzların şıngırdama sesiyle açılıyor film. Bu sesi pek çok kereler duyuyor, içinde olası viski olan bardağı tutan Lee’yi kah bar taburesinde, kah evinde pek çok kereler görüyoruz aynı şekilde. Fakat filmin ilk karelerinde saat henüz üç buçuğu gösterirken işyerinde dahi içmekte aynı pervasızlık içinde. Konumunu ve yaşını yaptığı iş için uygunsuz bulan ofis çalışanlarının fısıltılarına maruz kalan Lee küfredince, hemen arkasında durmakta olan patronu tarafından anında kovuluyor işinden. Her şey çok hızlı gelişiyor ve ilerleyen dakikalarda anlıyoruz ki hem patronu, hem de çalışma arkadaşları ondan zerre hoşlanmadıkları gibi, ebediyen aralarından ayrılacağı günü beklemekteymişler sanki. Evindeyse durumlar farklı. Lee’nin hayatına girmeyi başarabilen tek canlı kedisi Jersey. Sahici(!) kedi besleyen Lee’nin yeryüzünde sevgiyle yaklaştığı tek canlının da kedisi olduğunu görüyoruz. Yayıncısının ev partisine davetsiz olarak gitmeden önce süslenmek adına yaptığı tek şey belli belirsiz sürdüğü ruj oluyor. Partide çevresine toparlanan kadınlara hava atmak için böbürlenip duran yaşı geçkin yazar bir adamın palavralarını dinliyor. Böylesine hiç tahammülü yok ve zerre kaale almadığı adamın gösterişçiliğine de savuracağı nahoş bir çift sözü var. Adamsa nefes aldığı ve çevresinde birkaç kadın olduğu sürece böbürleneceğe benziyor. Lee’nin orada bulunma nedeni ajans sahibinden iş istemek. O kadar parasız ve çaresiz ki. Yaşlı ve hasta kedisinin seksen iki dolarlık veteriner masrafını ve de evinin kirasını ödeyemiyor. Diğer yandan korkunç derecede pasaklı. Yatağa ayakkabılarla giriyor, yastığının üzeri ve evin her yerinde sinek problemi var, aynı şeyleri pek çıkarmadan giyiyor. Tam da bu sırada Jack Hock’la yolları kesişiyor. Yine bir barda. O Jack ki, gittiği partide zil zurna sarhoş olduktan sonra tuvaletle, elbise dolabını karıştırarak yanlışlıkla binlerce dolarlık kürklerin üzerine işemiş bir adam. Kürk sahipleriyse üzerlerinde binlerce dolarlık çiş kokulu kürk, kokunun cazibesine kapılarak onlara eşlik eden sokak köpekleriyle birlikte evlerinin yolunu tutmak zorunda kalmışlar. Kafaları hep biraz uyuşuk olan ikilinin biraz da karmaşık ve sorunlu ama bitmeyen dostluğuna tanık oluyoruz filmin sonuna kadar. Tüm yaptıklarına rağmen Lee onu affediyor.

DDE35DB8-3776-4A64-A849-FDDF8F18CF0D

91F9166A-E9B4-4567-AD12-7277D83B6E23

Lee iki popüler ve çok satanlar listesine girmeyi başarmış biyografi kitabı dışında yazarlığından çok edebiyatta sahtecilikle adını duyurmuş bir yazar. Kariyerine altmışlı yıllarda freelance çalışarak başlamış ve ilk defasında Katherine Hepburn’ün olmak üzere sırasıyla Tallulah Bankhead, Dorothy Kilgallen ve Estee Lauder biyografilerini kaleme almış. Estee Lauder’in yazdığı otobiyografiyle, kendi yazdığı biyografi aynı zamanda piyasa sürüldüğünden son kitabı doğru düzgün satmamış. Sonra da yani doksanlı yıllardan itibaren başlayan çöküş döneminde kendisine gelir olsun diye ünlülerin imzasını ve elyazılarını taklit ettiği mektuplar yazmaya başlamış. Bu işten güzel paralar kazanıldığını gördükçe de mektupların sayısı 400’ü bulmuş. Ta ki FBI tarafından yakayı ele verene dek. Filme ismini veren kitap, kendi anılarından yola çıkarak yazdığı otobiyografisi ve 2008 yılında yayınlanıyor. 2014 yılındaysa Lee kanserden ölüyor. Jack o kadar şanslı olamıyor ve federallerle Lee’nin aleyhine anlaştıktan çok kısa bir süre sonra o da yine kanserden ölüyor. Sene 1994. Fakat beraber pek çok da badireler atlatıyorlar. Örneğin böcek ilaçlamacı adam ve kapıcı, Lee’nin evine dayanılmaz kokunun varlığından girmeyi reddederken, o ben girerim diyor. Jack, yatağın altında kurumuş kalmış kedi pisliklerini topluyor. O kadar çoklar ki. Bu çok can sıkıcı gibi duran anlarda aslında Lee’nin mahremini ve sıkıntılı hatta iğrenç bir hali paylaşıyorlar beraberce. Belki de Lee’nin asla tek başına kalkışamayacağı ve herkesle de paylaşamayacağı bu özel durumda ona bu özel bağı kurmasında yardımcı oluyor(kendisinden ve kedisinden sonra evine girebilen tek canlı yaratık Jack bu arada).

Lee, bir yandan Fanny Brice’ın otobiyografisini yazmaya çalışırken diğer yandan da yayıncısının Tom Clancy kıyaslamasına maruz kalıyor. Çünkü Lee oyunu kuralına göre oynamıyor. Fanny Brice’sa kimsenin umurunda değil. Çünkü Lee ünlü değil. Kimse onu tanımıyor. Clancy gibi Larry King’e çıkmışlığı yok, nazik değil ve hijyen sorunu var. Artık 51 yaşında, seksi değil, güzel değil, bakımlı değil, üstelik de lezbiyen fakat sevgilileriyle de ünlü değil. Bu haliyle kendisine para ödenmesi zor gibi gözüküyor. O da çaresizlikten dökümanları güzelleştirmeyi uygun buluyor. Yakalanıp da yargıç karşısına çıktığı sahnede kendi özeleştirisini yapıyor inceden. Ve altı aylık ev hapsi artı üç yıllık şartlı tahliye ile kurtarıyor paçayı. Savunması da şudur ve de kısaca halinin ve hayatının özeti ve itirafı niteliğindedir: “Aylardır büyük bir anksiyete suçluluk duygusu içinde yaşıyorum. Pek çok diyemem çünkü yaptığım şeyin yanlış olduğunu düşünme nedenim yakalanacak olmamdan korkmamdı. Özellikle herhengi bir hareketimden pişmanlık duyduğum söylenemez. Demek istediğim birçok yönden hayatımın en iyi zamanlarını geçirdim. İşimden gurur duyduğum tek zamandı bu. Ama gerçekten de benim işim değildi değil mi? Eğer işim üzerinde çalışsaydım, o zaman kendimi eleştirilere açmış olacaktım. Ve bunu yapmak için fazla korkağım. Sonra da kedimi kaybettim. Beni gerçekten seven tek canlıydı sanırım. Belki de hep o olacak ve arkadaşımı kaybettim. Gerizekalı olan bana katlandı ve onunla vakit geçirmek güzeldi. Sanırım artık gerçek bir yazar olmadığımı fark ettim. Ve bu yüzden sanırım sonuç olarak buna değmediğini söyleyebilirim.”

Bana kalırsaysa değdi. Şimdiye dek tek bir filmini izlemediğim aynı zamanda aktrist olan Marielle Heller’ın başarısına tanık oldum. Filmografisine üstünkörü göz attığımda en başarılı olduğunu düşündüğüm işine tanıklık ettiğim için son derece de şanslıyım. Ayrıca gerçek hayatında da tombik olan Melissa McCarthy’nin film boyunca gizlediği bebek gibi yüzü dışında, doğru bir projede değerlendirildiğinde ne kadar başarılı işler çıkarabildiğine de tanık oldum. Ve elbette harika senaryosu ve queer sinemaya göz kırpan karakterleriyle, bu senenin bana kendisinden bir şeyler bırakarak ayrılan değerlerindendi. Umuyorum Oscar’larda aradığını bulsun.

933431AE-089B-438A-ADBF-EE8DDAE39A28

EC98D420-8D7D-4437-9A9C-92342532E939

AT ETERNITY’S GATE

88CE0972-1023-4D1B-8492-61129F0BE64F

AT ETERNITY’S GATE :

“Sadece onlardan biri olmak istedim. Onlarla oturup bir şeyler içmek ve sohbet etmek istedim. Bana biraz tütün vermelerini istedim, biraz şarap ya da sadece “Bugün nasılsın?” diye sorsunlar. Ben de cevap verirdim, sonra sohbet ederdik. Arada sırada, hediye olarak içlerinden birinin resmini çizerdim. Belki kabul edip, bir yerde saklarlardı ve bir kadın bana gülümseyip sorardı, “Aç mısın? Bir şeyler yemek ister misin? Biraz jambon, biraz peynir, belki biraz meyve?” Vincent Van Gogh

“Varoluş nedensiz olamaz.” Vincent

“Düz bir manzaraya bakarken tek gördüğüm sonsuzluk olur. Bunu tek gören ben miyim?” Vincent

“Çizdiğin şey sensin.” Paul Gauguin

Tanrı’nın doğa, doğanın harika olduğuna inanıyorum.” Vincent

Yetenek ve hatalarımla çiziyorum.” Vincent

GİRİŞ :

İzlerken çok üzülüyor insan. Vincent Van Gogh’un hayatının son yıllarına tanıklık ediyoruz sakin sakin. Ressamın ruhunda kopan fırtınalarsa dinmek bilmiyor bir türlü. Filmin başında sarf ettiği “sadece onlardan biri olmak istedim” sözü özetliyor aslında ne çektiğini, çünkü mümkün olmuyor bir türlü onlardan biri olabilmesi ve o insanların da onun neler çektiğini anlayabilmesi. Bir türlü anlaşılamıyor, sanatçı dehasıyla baş edemiyor, insanlarla iletişim kuramıyor. Sanrılarıyla ve insanlarla baş edemeyeceğini anlayınca da, huzuru doğada arıyor. Buluyor da, bıraksalar…O kadar yalnız ki aslında. Hayatının özeti olan kelimeler üzüntü ve keder. Sevdiği, anlaşabildiği ve güvendiği insanlar kendi hayatlarını kurmak üzere ondan uzaklaştıklarında yaşadığı münzevilik iç burkuyor. Çevresini saran taşra insanları ona uzaylı muamelesi yapıyorlar. Ne dilinden, ne resimlerinden anlıyorlar. İnsanlarla iletişimi bozuldukça kendini daha çok resme veriyor ki bu da onun hayatta var olma şekli bir nevi. Geriye kendisinden bir şeyler bırakma gayretine düşüyor. En önemli ve beraber anılacağı eserlerini hayatının son yıllarında üretiyor. Gece yarıları çocuklar tarafından taşlanıyor, ebeveynleri ona tacizci olabileceği ihtimaliyle yaklaşıyorlar. Hep parasızlık çekiyor, kardeşi dahil kimse resimlerine alıcı bulamıyor. Akıl hastanesinde yatmak zorunda kalıyor. Ölmüyor, öldürülüyor(en azından filmde öyle gösteriliyor). Bunu da sır gibi saklıyor. Sanki dünyanın kahrını çekmek için dünyaya gelmiş gibi, sanki bunun için tek suçlu kendisiymiş gibi. İçerisine sevinçten çok kederi, pek çok da çileyi sığdıran yaşamıysa yalnızca otuz yedi yıl sürüyor. Sargılı Kulaklı Otoportre’si de dahil olmak üzere tüm otoportrelerinde dünyanın ağrısını çekmekten yorgun çok yaşlı bir adam görüntüsü var. Tüm zamanların en iyi ressamı olup olmadığı tartışıladursun, yaşamı ve en çok da dramı bir hayli önüne geçiyor eserlerinin. Bence dünyanın en zor anlaşılan ve en çok çeken sanatçısı. Ayçiçeklerinin, otoportrelerin, yıldızlı gecelerin ressamı, mecburen münzevi, bildiğim en eski kulağı kesiklerden, ressamlardan Gauguin, yazarlardan Shakespeare sever. Benim için erken gitti denmeyecek nadide kişiliklerden. Erken kurtulmuş çektiği acılardan ve de çekeceklerinden. Daha fazla yalnızlık, sinir krizleri, anlaşılamamazlık, yoksulluk, yoksunluk ve mağduriyet yaşayacaktı, iyi ki ölmüş ve de kurtulmuş hayatın girdabından ve kendi büyük yalnızlığından muteber insan.

Çizdiğin yüzler bile senindir ve senin sayende seninle kalırlar. İnsanlar onu sen çizdiğin için bilecek, nasıl çizdiğini, kim olduğun için çizdiğini değil. İnsanlar müzelere tablo görmek için gidecek, çizilen insanları görmek için değil.” Paul Gauguin

17BEDF22-45CB-49DB-B82E-460BFA7DADA5

SCHNABEL’in VINCENT’i :

Yönetmen Julian Schnabel’in yönettiği altı uzun metrajdan beş tanesini izlemiş ve sanılanın eksine Before Night Falls’u başyapıtı olarak görmekteyim, The Diving Bell and the Butterfly’dansa. Çünkü Mar Adentro’nun ressam dokunuşlusuydu ve belirtmem gerekir son filmine en çok benzeyendir aynı zamanda. Gerçekçilikten ziyade duygular, iç hesaplaşmalar girer devreye tıpkı Vincent’te olduğu üzere. Karakterin doğayı, insanları algılayışı esnasında karşısındakini nasıl gördüğüne hizmet eder kamera. Kamera onun gözüdür aynı zamanda. Empatiyle yola çıkmış olduğunu düşünürsünüz kendisi de ressam olan yönetmenin. Vincent ne hissederdi acaba? Vincent nasıl bakardı o manzaraya, ne derdi ya da ne tepki verirdi kaşısındaki insana, onu taşlayan çocuklara, akıl hastanesindeki mevkidaşına, nasıl sarılırdı kardeşi Theo’ya bir çocuk gibi mi ya da onun çocuğu olmak istermiş gibi mi? Kim bilir belki de bu yüzden çok az film sığdırmıştır Schnabel filmografisine, yapacak daha iyi işleri olduğundan(şakaydı şaka). Ve hepsi de biyografidir; tek izlemediğim filmi Miral dışında. Yani olmazsa olmazlarındandır gerçek hayat hikayeleri.

Willem Dafoe’dan önce bu rol için düşünülen isim Mads Mikkelsen olsa da insan izledikçe anlıyor ki, 64 yaşındaki oyuncu bu rol için yaratılmış sanki. Son yıllarına tanıklık ettiğimiz Van Gogh’un yaşlı halet-i ruhiyesinin izdüşümü olan ifadesi pek de güzel vücut buluyor Dafoe’nun çok anlamlar yüklü suratında. Dafoe’nun en büyük şansıysa makyajla gençleştirilmeye çalışılmasına çok da gerek görülmemesi. Zira Van Gogh zihinsel olarak çektiği acıların ve ruhsal sıkıntıların izlerini yüzünde taşımış. Dafoe’ysa İngiliz Hasta’daki Caravaggio kompozisyonu ve de daha pek çok filme anlam katan rolleriyle, belki verdiği tüm emekler ve değerler için ödüllendirilir bu kez. Bu arada ressamın hayatı pek çok defalar beyazperdeye aktarılmış. Bir de “Loving Vincent” var geçen sene vizyona girip, animasyon dalında Oscar adayı olmayı başarabilen. Vincente Minelli uyarlaması olan Lust for Life’daki Gauguin rolüyle Anthony Quinn’in kazandığı en iyi yardımcı erkek oyuncu rolü de yabana atılır gibi değildi hiç kuşkusuz. Bu sene Willem Dafoe alır mı…umarım alır.

4EDF634F-6E5D-4F94-BA3A-B73D532AD11E

DELİLİK Mİ YOKSA ÇAĞINDAN ERKEN DÜNYAYA GELMİŞ OLMAK VE DE DERDİNİ ANLATAMAMAKTAN MI OLDU OLANLAR? :

Elbette sanatçı yalnızlığı denen bir şey de var tüm kalıtsal faktörleri bir kenara koyarsak. Yalnızlık ve yalnızlığa alışmanın ertesinde insanlarla mecburen bir araya gelmek durumunda yaşanıyor ne yaşanıyorsa. İnsan insanın zehrini aldığı gibi, zehirleyebiliyor da bir taraftan. Normal bir insan olmak için çırpınsa da başaramayan Vincent’ın yukarıda yer alan o çok basit isteklerinin onu nereye taşıyacağını bilemesek de, sürüden biri gibi sıradan isteklerde bulunan tırnak içinde normal görünen biri gibi olabilmek, yavan dedikodular yapmak, toplumsallaşmanın getirdiği ikiyüzlülük ve küçük sahtekarlıklar, küçük zahmetlere mal olabilecek taleplerde bulunmaktan ibaretti istekleri. Kırsalda karşılaştığı koyunlarını otlatmakta olan kadından kendisine poz vermesini istediğinde, şaşkınlığa düşen kadın ölümsüzleştirileceğinden habersiz, neden diye soruyordu ona. Verecek bir cevap bulamıyordu Vincent da. Tek istediği yakaladığı güzel bir anı resmetmekti oysa ki. Günümüz koşullarında gerçek bir sanatçıyla karşılaşma olasılığı o kadar düşükken…

Amsterdam’da adını ve ailesinin soyadını ilelebet yaşatacak olan ve günümüzde girebilmek için önünde uzun kuyruklar oluşan, havalı bir müzesi ve içerisindeki eserleri paha biçilemez olan Vincent’ın ne değerini bilen var o dönemlerde ne de kendisini beğeneni. En başta da kadınlar. Odasını temizleyen, yatağını yapan hizmetçi kız bile onun kötü koktuğunu, haftada en az bir kez yıkanması gerektiğini, aslında yakışıklı bir adam olduğunu yüzüne söyleyecek kadar cüretkar. Vincent köy köy diye ölürken, köylüler kadınsız, ailesiz ve paletleriyle bütünleşmiş münzevi adamı anlayamıyorlar doğal olarak. Köy çocukları tarafından taşlanıp, babaları tarafından suçlanıp tartaklanıyor ve en nihayet akıl hastanesini boyluyor. Kardeşi Theo Paris’ten ne halde olduğunu gözleriyle görmek için geliyor apar topar. Vincent kendinden küçük olan kardeşine bir bebek gibi sarılıyor. Ona sanrılarından bahsediyor, gördüklerinden ve onunla konuşmaya çalışan nesnelerden ve bu dünyadan olmayan şeylerden. Vincent’ın bünyesinde delilik ve dahilik bir arada anılması gereken birer meziyet adeta.

95E75C54-F3EA-4958-851C-A6BB9C672C58

Gauguin’le tanıştığında da resimleri beğenilmeyen bir ressam her zamanki gibi. Şöhret basamaklarını daha hızlı tırmanan isim girişken ve anarşist ruhlu Gauguin oluyor. Vincent diğer sanatçıların sergisine destek vermediğini söylediğinde, onların bürokrat gibi davranan birer tiran olduğunu söylüyen Gauguin ne kadar korkusuzsa, Vincent’ın vücut dili, duruşu, konuşmaları da o kadar ürkek ve güvnsiz. Onun bu başına buyruk, kendinden emin tavrı, kendi ailesini kuramamış olan ve bu yüzden de hep aile sıcaklığını arayan Vincent’ı derinden etkiliyor. Çırak ustasını bulmuş oluyor bir nevi. Oysa ki bir gün gelecek, ustası ustalığını taçlandırmak, sistem ve teorilerden uzak yeni bir görüş yaratmak için Madagaskar ya da Tahiti’ye gidecek. Gauguin gidiyor gitmesine, fakat ona da güneye gitmesini tavsiye ediyor. Aradığı ışığı ancak orada bulacağını düşünüyor. Ustasının sözünü dinleyen Vincent Fransa’nın güneyine gidiyor. Melon hasırdan şapkası, sırtlandığı tuval, palet ve boyalarıyla arıcıları andırıyor. Günümüzdeyse doğaya çıkmış ressam bulmak güç olsa da, pek çok gezgin ruhlu fotoğrafçı ile karşılaşmak mümkün dağların, ovaların, kuş uçmaz kervan geçmez vadilerin arasında. Dijital dünyadan, dijital fotoğraf makineleriyle kaçan 21. yüzyıl insanları onlar, aralarına kısmen benim de dahil olduğum. Vincent’sa doğada kendi halinde takılıyor. Doğa onun hem esin kaynağı hem de kendini rahat, mutlu, özgür ve bir parçası olarak hissettiği tek yer. Kendini doğaya ait hissediyor sadece. Arles’de tekrar yolları birleşen Gauguin’le birlikte resim sanatı üzerine uzun uzun konuşacakları doğa yürüyüşlerine çıkıyorlar. Bir devrim yaratmak telaşınaki Gauguin, meslektaşını sık sık eleştiriyor. Vincent arkasından atlı kovalarcasına resimlerini çizerken, Gauguin, onu, resimlerini yavaş planlaması hususunda uyarıyor. Daha çok kilden heykellere benzetiyor tablolarını. İtibarı resmileştiğinde yani dönem şartları çerçevesinde şöhreti yakaladığındaysa, Arles’ten sıkıldığını, Paris’e gideceğini çünkü buradaki insanların salak, garip ve cahil olduğunu düşündüğünü söylüyor. Bunu duyan Vincent da bir jilet yardımıyla sol kulağını kesmek suretiyle paketleyip Gauguin’e versin diye bardaki kız Gaby’e uzatıyor. Kız kulağı görünce Gauguin yerine polise gidiyor, Vincent da huzur bulmak üzere doğrudan Saint-Remy’deki akıl hastanesine…

-“Sen ressam mısın?” Akıl hastanesindeki bir hasta
-“Evet.” Akıl hastanesindeki Vincent
-“Tüm ressamlar deli midir?” Akıl hastanesindeki aynı hasta
-“Belki sadece iyi olanlar.” Akıl hastanesindeki aynı Vincent

RAHİP :

Mads Mikkelsen çıkıyor rahip rolüyle karşımıza. Akıl hastanesinde kalmakta olan Vincent’i getiriyorlar ona konuşmak ve bir nevi günah çıkartmak üzere. Ellerinden zincirlenmiş Vincent’i bağlarından kurtaran rahiple başlıyorlar konuşmaya. Sanılanın aksine bir çeşit günah çıkarma şeklinde geçmiyor aralarındaki diyalog. Rahip bir davayı çözmeye uğraşan bir dedektif gibi sorular soruyor ona. Biraz da yargıç rolünü üstleniyor. Arles halkının onun bir daha geri dönmesini istemediğini söylüyor. Neden kulağını kestiğini, resimlerinden para kazanıp kazanamadığını soruyor. Yani fakirsin diyor açıkça. Vincent’ın, Tanrı’nın ona bahşettiği tek hediye olarak gördüğü resim kabiliyetine burun kıvırıyor rahip. Ona göre Tanrı böylesi bir hediyeyi ona ancak acı vermek üzere bahşetmiş dediğinde filmin ve ressamın hayatının en önemli varoluş nedenine olan cevabını veriyor Vincent, yine kendi kendine: “Belki Tanrı beni doğmamış olan insanlar içim ressam yaptı. Belki yanlış zamanı seçti.” Tanrı’nın hata yaptığını hissetsek de ifade ederken korkuyla karışık çekiniyoruz sevgili okuyucu ve bu bir kez daha ve son kez olmamak kaydıyla gerçekleşiyor yine yeniden. Acı içinde, açlık içinde, ruhsal ve duygusal boşluk içinde yaşasın diye yetenek bahşedilmiş bir adamın çektikleri karşısında Tanrı’nın zamanlamasına kızmadan(içerlemeden diyelim ki, kızdırmayalım ve mükafat olarak da birer Vincent’e dönüşmeyelim) edemiyor insan. Kim bilir belki de sıradan bir deli bile olsa bundan iyiydi diye geçiriyor insan içinden. Sonraki kuşaklar müzesine ziyarete gelecek, ülkesi sanat dendiğinde onun ismi ilk sırada olacak diye, en önemlisi eserleri yüzünden bırak para kazanmayı, resimden başka şey yapamadığından açlık çektiğine, itibarsızlaştırıldığına şahit oldukça neden neden neden diye sormadan geçemiyor insan.

C5FCB760-1E56-42FF-BD7D-61500FC89D86

Senaryo ise, benim kendi kendime çektiğim tüm ahlanmalarıma karşılık olarak bir boşluğu daha dolduruyor ve diyor ki bir papazın oğlu olan Vincent kendi ağzıyla hm de İncil’den yaptığı bir alıntıyla: “Hayat ekmek içindir ama biçmek burası için değil.” Bir teselli arıyoruz bu sözlerde. Rahibe karşı İsa’nın sözlerinden yaptığı alıntılarla yanıt vermiş oluyor Vincent. Kendini sürgün bir yolcu olarak göreek, doğru ile yanlışın ve onları birbirinden ayıran ince çizginin son derece farkında olduğunu anlıyoruz İsa’dan yaptığı alıntı sayesinde “Kalbini görünür şeylerden, kendini de görünmez şeylerden koru.” Kısaca Vincent gerçeğin farkında ama gördüklerinden de emin diğer yandan. Kendi sanatıyla, İsa’nın amacını birbirine  benzetiyor. Hem İncil, hem de İsa ölümünden 30-40 yıl sonra fark edilebilmiş ancak. Roma’daki karısına Joshua isminde bir suçlunun Kudüs’te çarmıha gerildiğini yazan bir mektup bile gönderilmemiş. Tıpkı Vincent gibi ve belki o da ressamların İsa’sıydı. Kim bilir!

Kederde haz bulurum. Ve keder, kahkahadan daha iyidir. Bilirsin, melekler üzgün olanlara yakındır ve hastalık bazen bizi iyileştirebilir.” Vincent

Ben de bazen senaryonun sözlerden ibaret olduğundan yola çıkarak, “At Eternity’s Gate”deki her cümlenin bir anlam ifade ettiğini düşündüğümden. çok takılmaması gereken ama takılan Oscar ödüllerinde neden senaryo dalında aday olmadığını çözmeye çalışıyorum. Kendi kendime. Tıpkı Vincent gibi.

1E077930-140B-4A24-A357-99465AE9F7EC

33AC6EDB-874E-41A8-9309-BD14BB5AA68C

3BE4B3EC-9B87-4865-B0A9-04FD3F8DBEF0

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑