LEAN ON PETE

LEAN ON PETE :

-“Baban görgülü birisi mi?”
-“Bilmiyorum.”

-“Daha iyi hissediyor musun?”
-“Bilmiyorum.”

“Charley o bir insan değil, bir at sadece.”

“Eğer beni düşünürlerse, sıradan, futbol oynayan, babasıyla takılan bir çocuk olarak hatırlamalarını isterim. Beni böyle görmelerindense, hiç görmesinler daha iyi.” Charley

-“Sana böyle davranmasına neden izin veriyorsun?”
-“Gidecek başka yerim yok. Ve gidecek başka yerin olmadığında, bir nevi saplanıyorsun.”

GİRİŞ :

Bazı filmler, bazı diziler, ve bazı şarkılar kısaca bir takım sanatsal ifade araçları sizi kendinize getirir, toparlama gücüne sahiptir. Evet hayat kötüdür, insanlık ve onu meydana getiren insanlar da kötü hatta fecidirler. Evet çıkış yolu da yoktur. Varsa da siz göremez olmuşsunuzdur. Serde fanilik ve harcanmış hayatlar vardır. Umut yoktur, toplumsal kurtuluş, bireysel arınma filan da. Arındığını sananlar içinse etkisi bir geceliktir. Çünkü sabah tüm boktanlığıyla doğacaktır vakitlice. Varsa yoksa kara bulutlar dolanır durur tepenizde. Ha bir de benim sinema, dizi eleştirmenliği yaptığımı sananlar da feci halde yanılmaktadırlar. Ben kafama göre takılıyorum çünkü. Bakınız an itibariyle okudunuz okudunuz da, filme ait ne buldunuz? Laf salatası yani koca bir hiç. Şimdi tek yapmanız gereken, o koca hiç’i okumaya devam etmek. Nerede kalmıştık? Hah tam da değiştiremediğimiz hayatımıza, yarınsız günümüze, pek fena kaderimize ağlıyorduk. Bir de Charley’i izleyin derim ben. Siz daha bir haftalıkken anneniz tüm sorumluluğunu yani öncelikli olarak en az üç yıllık bebek bezi, mama ve öteberi masrafınızı düşünerek kaçmış olsun, sonra babanız sorumsuzca davranışlarının mükafatı olarak kapınızı kırarak evinize giren öfkeli bir kocanın gazabına uğrasın ve bağırsakları dışarıda kan revan içinde iki seksen yerde yatsın, sonra da yatırıldığı hastanede ölsün. Tutunacak ne kaldı derken, binmelere kıyamadığınız atınız gecenin bir vakti motor seslerinden huysuzlanarak bir arabanın önüne atsın kendisini. Tam da çölü yayan olarak geçmekti gayretiniz. Bu dünyada bir başına kalmak neymiş görün. Üstelik on altı yaşında, gurur nedir bilen bir çocuksunuz! Sokaklar tekinsiz, insanların ne olduğu belirsiz. Cebiniz de mideniz de boş. Ne kendinizi kullandırtmaya niyetiniz var, ne aile hizmetlerinin sizi yerleştirmek istediği hiç tanımadığınız bir ailenin yanına sığınmaya, en önemlisi de kimsecikler size acısın istemiyorsunuz. Bu dünyada yersiz yurtsuz, ipsiz sapsız kalmış bir “çocuk”sunuz sadece. Beterin beteri varmış gördünüz mü? Siz bir de filmin sonunda yarabbim çocuk kurtuldu diye sevinirken, yaşadıklarından sonra o yaşta bir çocuğun dünyaya nasıl baktığını görün Charley’i canlandıran Charlie Plummer’ın yüzünde. Mutlu ve iyi bir yaşam geçirdiler, huzur içinde öldüler derler ya hani, Charley de, ben de merak etmekteyiz onlar kimlerdi acaba diye.

CHARLEY ve LEAN ON PETE :

İki saat bir dakikalık süresi olan film yeni bir eve taşındıkları her hallerinden belli Charley’nin günlük rutiniyle açılıyor. Pek fazla eşyası olmasa da odasını yerleştirmeye çalıştığını götüyoruz. Sonra da kapısı kapalı olan yan odadan gelen kadın erkek seslerini dinledikten sonra sabah koşusuna çıkıyor. Hava daha alacakaranlık. Yakınlardaki at çiftliğinin varlığını keşfediyor. Charley’nin sınırları yoksullukla çizilmiş gündelik yaşantısına tanıklık etmiş bulunuyoruz böylelikle. Babasının sağlayabildiği kısıtlı imkanlardaki hayatının baş misafirleri hamamböcekleri. Babası akranıymışçasına konuşuyor oğluyla. Sanki ergen olan kendisi, baba olan Charley. Onlara omlet pişiren kadının evli olduğunu ve iri yarı bir kocası olduğunu söylüyor. Ondan sonra da işe gidiyor aşçı olan babası. Evde tek başına kalıyor çocuk. Haliyle de sıkılıyor. Anne yok, yemek pişiren kimse de yok. At çiftliğine gittiğinde ona iş teklif eden bir adamın yanında günlüğü yirmi beş dolardan çalışmaya başlıyor. Lean on Pete’le de burada tanışıyor. Lean on Pete beş yaşında bir yarış atı ve zamanla Charley’nin tek dostu ve sırdaşı oluyor. Taş olsa çatlar, Lean on Pete sabırla dinliyor onu çölün ortasında bile. Babası hastanede olduğundan ve ev tam takır olduğundan birkaç parça eşyasını alarak Lean on Pete’in ahırının yanında kalmaya başlıyor. Yarışlar esnasında Del ona doping veriyor. Charley onu da kaybedeceğini düşünerek endişeleniyor. O sırada babasının ölüm haberini alıyor. Ondan geriye kalanları eline veriyor doktor: bir kemer ve bir de cüzdan. Atı alıp Üsküdar’ı geçmek hevesindeki Charley, bir gece atı karavanın içinde bağlayıp cebindeki az miktardaki bir parayla yollara düşüyor. Yoksa ayağı sakat olan hayvan yarışları kazanamayacağı için sahiplenilmeyecek ve Meksika’ya bırakılacak sucuk yapılmak üzere. Yol boyunca sürecek olan maceralarında hayatlarında bir araç olacak insanlarla bir süre vakit geçirdikten sonra, burası evimiz, yuvamız değil diyerek yollarına devam ediyorlar her defasında. Portland’dan çıktıkları yollarındaki asıl hedefse Charley’nin Wyoming’deki halasını bulmak. Bu arada Amerikalılar misafirperver değildir diyeceksiniz ama atıyla kapılarını çalan bir çocuğa evlerini ve sofralarını açan savaştan yeni dönmüş iki kardeş ve dede ile aşırı obezitesi olan kız torunu bunun aksini ispatlıyorlar. Sanıyorum filmin en acayip karakterleri de onlardı. İlk önce atın varlığına şaşırsalar da, kabul etmekte güçlük çekmiyorlar. Çocuğu elini yüzünü yıkasın diye eve çağırıp, kendileri bilgisayar oyunu oynamaya devam ediyorlar. Akşam yemeğine davetli dede ile torun arasındaki ilişkiyi gördükten sonraysa burada sürekli olarak kalamayacağını anlıyor. Çünkü uysal olmasına rağmen aynı zamanda özgür ruhlu da bir çocuk Charley. Bu ve benzer serüvenlerden sonra küçük Charley halasına ulaşabiliyor ve halası onu kabul ediyor mu sorusunun cevabına gelecek olursak onun için filmi izlemenizi tavsiye ediyorum.

Bu filmi seyretmediğiniz takdirde bir şey kaçırmamış olacaksınız ama seyrettiğiniz takdirde de pek çok şey kazanacaksınız. Birkaç sahnesi var aklımdan çıkmayan. Mesela Charley 25 dolarlık işi kabul ettiğinde üstü açık kamyonetin arkasında yatarken kafasını kaldırdığında sanki ona yalnız değilsin der gibi bakarak kişneyen Lean on Pete’in duruşu, çocuğun açlıktan, yorgunluktan ve en önemlisi de belirsizlikten git gide zayıflaması ve babasından kalan kemeri daraltmak zorunda kalması ve çölü geçerken yüzünde oluşan yanıklar ve tüm çaresizliğiyle sokaklarda süklüm püklüm dolaştığı anlar ve bu rolde All the Money in the World’de de torun rolünü üstlenmiş olan Charlie Plummer’ın iddiasız gibi görünen ve yaşından beklenmeyecek ölçüde iddialı performansı. Yönetmenine gelecek olursak da…şöyle ki bildiğim pek çok filmi, seyrettiğim tek filmi olarak Lean on Pete’le çok çok iyi bir ilk anışıklık yaşadığımızı düşünmekteyim. Bende son derece iyi bir ilk intiba yaratmıştır. Şöyle ki, başsız kalmanın ne demek olduğunu, seni kollayacak bir büyüğün olmadan ayakta kalma savaşının güçlüğünü, indiğin istasyonlarda insanların sevenleri tarafından karşılanırken, senin her zamanki gibi başının çaresine tek başına bakmak zorunda oluşunun verdiği sıkıntının ruh haline yansıyışı, hep tesadüflerle başının kurtulması ya da başının bir türlü boktan kurtulamayışı, kararlarını hep kendin veriyor olmak, yalnızlığından bir ata tıpkı insanmış gibi sarılmak… Sonunda da güya kurtulmuşken, tüm bu yaşadıklarını sindirmeye çalışmak ve hep acabalarla hayatına devam ediyor olmak. Yönetmen tüm bu ve fazlası hisleri filmi aracılığıyla seyircisine aktarmayı başarabilmiş. O yüzden benim icin bu senenin iki kahramanı onlara ayrılmış süre kadar birbirlerinin hayatını kurtaran Charley ve Lean on Pete’dir. Aşağıdaki linkte filmin sonunda da yer alan naif sesli bir adamdan dinleyeceğiniz parça insana her şeye rağmen kendini iyi hissettirir.

WIND RIVER / KARDAKİ İZLER

IMG_0690

WIND RIVER / KARDAKİ İZLER :

Şiiri kimin için yazdığı değil, kimin yazdığı önemli.” Cory

Acın hafiflemeyecek. Eğer insanı rahatlatan bir an varsa, o da acıya alıştığın andır.” Cory

Bir iyi bir de kötü haberim var. Kötü haber bir daha asla eskisi gibi olmayacaksın. Kendini hep eksik hissedeceksin, bu hiç değişmeyecek. Kızını kaybettin ve hiçbir şey onun yerini tutmayacak. İyi haber, bu fikirle barıştığın anda kendine acı çektireceksin… Acıdan kaçamazsın. Eğer kaçarsan, kendini esirgersin. Kızına ait bütün anılardan kendini yoksun bırakırsın. Attığı her adımdan, son gülücüğüne kadar. Acıyı kabullen. Kızından kopmamanın tek yolu bu.” Cory

Taylor Sheridan’ı dizilerde ve sinema filmlerinde aktör olarak izlemiş olanlar, “Sicario” ve “Hell or High Water” sayesinde ise senarist olarak rüştünü ispat ettiğini bilenler için, beyaz bir kelebek misali gelmiş ve ekranlarımıza konmuş bir film “Wind River”. Sinema yazısı şiir gibi mi olurmuş, beyaz kelebek de nereden çıktı şimdi diyenlere, filmin ilk sahnesinde kullanılan dizeler birer referans olacaktır kanaatimce. Bu bir film üzerine yazılmış ve paragraflara sığdırılmış düşüncelerimin bir bütünüdür neticede ve onu okuma sabrını gösterdiğiniz sürece bu yazıdaki kanaat önderiniz de ben olacağım bundan böyle. Bir film izleyene, bir kanaat önderliği benden size hediye. Kaç kaçabilirsen yazdıklarımdan ama yakalandın bir kez… Bir parçacık şansın varsa eğer, Jeremy Renner’ın canlandırdığı Cory karakteri gibi bir avcı koruyup kollayacaktır seni ya da bir savaşçıysan eğer teslim olmayacaksındır hain kurtlara. Ciğerin patlayana dek, barometreler eksi yirmi dokuz dereceyi gösterirken, altı mil boyunca koşabileceksindir kangren olmaya yüz tutmuş çıplak ayaklarınla buz gibi karın üzerinde. Çok zor şartlar altında kalmış birinin yaşama arzusunun şiddetini bilemeyeceğin gibi, kendi sınırlarını da bu zor şartlar altında kalmadan tartamazsın. Natalie kadar dayanıp dayanamayacağını düşündüğün anda kendini kurbanın yerine koymakta olduğun gerçeğiyle yüzleşirsin ve okyanusun öte tarafında konumlanmış olan üç tarafı denizlerle çevrili, yedi bölge, cins cins insanla bezeli ülkende benzer korkularla yüzleştiğini ve hele de bir kadınsan eğer kendini daha daha çok kurbanla özdeşleştirmekte olduğunu görürsün için ürpere ürpere. Sen kara kara düşünürken, siyah sana en çok yakışan renk olsa da, bu hal çok başkadır aslında. Hele de kadına karşı her tür şiddetin tavan yaptığı şu zamanlarda, ne yaş, ne baş, ne ırk, ne mezhep mühimdir dönüp de baktığında. Bu ülkede yaşayan bütün kadınlar, erkek egemen toplumun, siyasi hedeflerin, kadına aç gözlerin “şimdilik canlı” hedefleriyiz. Bunun için haddimizi bilip ıssız yerlerde dolaşmamaya, evimize hava kararmadan dönmeye, erkek arkadaş edinmemeye gayret ediyoruz. Batı’ya, sıcak iklimlere, denize yakın yerlere yerleşmeye çalışıyoruz hep bu yüzden. Evimiz, okulumuz Batı’da olsun, sosyalleşme umudumuz bizimle olsun diye. Beyaz bir Amerikalı’nın kaleminden çıkmış olsa da benim zihnimden çıkan haliyle feminist olarak değerlendirilebilinecek ama gittikçe şiddetlenen korkularıma hitap eden bir filme ait düşüncelerim var yazımın her satırının içinde. Kadınlardan nefret eden adamlarla çevrelendik kanaatimce. Kanımı donduran bu düşünce için filmin çekilmiş olduğu buz gibi Wyoming’e ya da Kars’a gitmeye gerek yok bir de. Şimdi dönelim filmimize…

Sektörün çok yönlü işlere imza atan insanı olarak Taylor Sheridan için “çok yönlü” sıfatı doğru bir tabir olsa gerek. Emin adımlarla ilerliyor ve git gide çıtayı yükseltiyor filmografisiyle. Bir filmi tamamiyle sahipleniyor ikinci defaya mahsus olmak üzere. Hem yazmış hem de yönetmiş bu defasında. Amerika Birleşik Devletleri’nden aldığı bir çok adaylığın yanısıra, ödülle taçlandırılma kısmına gelindiğinde Avrupa’dan hem de en prestijli semalarından kayda değer ödülleri topladığını görüyoruz ve bunu da usulca yapıyor Teksas doğumlu beyaz adam. Avrupalıların, Amerika’nın bu bakir ve nispeten az bilinen coğrafyasından gelen sade insanlarının hikayelerini önemsediklerini ve ondan öte entelektüel kesimin ilgisini fena halde çektiğini düşünüyorum. Kara mizaha yatkınlıklarıyla bilinen Coen Kardeşler’den aşina olduğumuz topraklar, kar, kış, sonsuz da bir beyaz, bu defa dram odaklı bir hikayeye fon oluşturmuş. Şartlar gereği münzevi ve mütevazi hayatlar yaşanıyor burada. Filmin, yaşamları ellerinden alınan iki kayıp kızı da yaşıyor olsalardı eğer, ilk fırsatta gideceklerdi buradan. Onlar da öldüklerinden, şansları da beraberlerinde giriyor mezara yazık ki.

IMG_0691

IMG_0693

Film Kızılderili bir kızın, gecenin bir vakti, çıplak ayakla nefes nefese ve çığlık çığlığa karın üzerinde koştuğu, bir an yere çöktükten sonra tekrar koşmaya devam ettiği sahne ile açılıyor. Pırıl pırıl bir havada bembeyazlığa geçiyoruz bir sonraki sahnede. Bir avcı, kılsız tüysüz koyunları gözleyen aç kurtları tek tek vuruyor pusuya yattığı yerden. Kapısını çaldığı evde onu karşılayan ve aralarının limoni olduğu her halinden belli Kızılderili kadının, onun karısı olduğunu ve yavaş yavaş gizemi çözülen fotoğraftaki kızın, yine gizemli bir şekilde ölen kızları olduğunu öğreniyoruz. Sonuçta bunca acıya dayanamayan bireylerden oluşan aile parçalanmış; kızları umutlarıyla beraber gömülmüş, geriye kalan bir tek oğulları da annesiyle yaşıyor. Olaydan mesuliyet duyan baba da film boyunca gördüğümüz üzere bir yaşam bilgesine dönmüş, felsefe yapıyor acı çeken herkese. Kendini, masumları korumaya adamış bir avcıya dönüşmüş vaziyette kar kıyafetleri, tüfeği ve kar motoruyla mesai yapıyor sağda solda. Oğlunu insancıl yetiştirmeye gayret ediyor öte yandan. Ona ata binmesini, fakat bunun için atın saygısını kazanması ve ona karşı nazik olması gerektiğini anlatıyor. Ona bir kadına ve genel olarak bütün insanalara karşı takınması gereken tavrı anlatıyor gibi. Karısının ailesi Arapaho yerlilerinden ve hem kızı Emily hem de oğlu Casey Kızılderili ırkının belirgin fiziksel özelliklerine sahipler. Belki de tam da sular duruldu derken Natalie’nin cesedini bulan kişi yime Cory oluyor ve mazi gözünde canlanıyor adeta. Üstelik Natalie, Emily’nin en yakın arkadaşı. Babasıyla da Cory çok yakın iki dost. Şimdiyse ortak bir kaderi ve de kederi paylaşıyorlar adına evlat acısı denen. Filme ismini veren Wind River’sa Kızılderili Koruma Bölgesi’ne verilen ad. Cinayet ihtimali üzerine olay yerine gönderilen FBI görevlisi ise bir damlacık bir kadın. Meraklı ve kinayeli bakışlar karşısında “sırf” ben geldim diyor umutsuzca. Üstelik görev yeri olan Las Vegas’tan buraya kadar kiraladığı araçla, üzerinde bir de ince bir paltoyla gelmiş bulunmakta. Bundan böyle, şartlara, ortama yabancı genç bir kadının bu büyük ve güçlü adamlara kendini kabul ettirme çabasına tanık oluyoruz. Cory’nin ölmüş kızının kar kıyafetlerini veriyor ona anneannesi. Önce cinayet mahalline, oradan otopsiye, oradan da kızın ailesinin yanına gidiyor. Olay mahallinde kızın çaresizliğine, otopside kendi yetersizliğine, en nihayet ailenin yanında da onların dramına tanıklık ediyor genç kadın. Kızın nasıl öldüğünü ve ölmeden önce neler çektiğini öğreniyor. Tecavüze uğramış kız koşarak kaçarken, ciğerleri soğuk hava yüzünden buz tutup, içleri kanla dolunca öksürmeye başlamış ve patlamış bir süre sonra. Kız kendi kanında boğulmuş kısaca. Otopsi esnasında adli tabip bunun bir cinayet olarak kayda geçirilemeyeceğini söylüyor. Koşmuş koşmuş yorulmuş ve donmuş gibi duruyor çünkü. Fakat bu durumda FBI bölgeye ekip gönderemeyeceğinden, amiri dosyayı kapatacak, onu da derhal Vegas’a geri çağıracak. Buradaki ekipse şerif dahil altı kişi kadar ve onlar da Rhode Island’a kadar her yerden sorumlular. Pek fazla yardımı dokunmadığını bile bile, ondan başka bu işi üstlenecek kimse çıkmayacağının da bilincinde ve bu rolde Olsen kardeşlerden, Elizabeth olan, rol için son derece uygun düşmüş. Ne eksik ne fazla. Jane ne yapacağını bilmez bir halde olduğundan, yaban hayatı korumada görevli Cory’den yardım istiyor bu yüzden. Ailenin yaşadıklarını gördüğünde ise bayrakları iyice suya indiriyor. Anne kendini doğruyor yatak odasında, babayı avutmaksa aynı sınavdan geçmiş Cory’e düşüyor. İş bu haldeyken elde edilen ipuçlarıyla potansiyel suçluların peşine düşüyor bu bir avuç insan. Başlarında da FBI’dan çaresiz Jane. Destek birim çağırmayı teklif ettiğinde, şartları iyi bilen Şerif, burada kendi başının çaresine bakması gerektiğini söylüyor ona. İkinci bir ceset daha bulunuyor, akbabalara yem olmakta olan.

IMG_0689

Filmin en önemli yan karakterlerinden biri olan Chip, Natalie’nin bağımlı erkek kardeşi. Beyaz Adam’a karşı içinde biriktirdiği öfkeyle başa çıkamamış, esas olarak kendisiyle ne yapacağını bilemeyen, hiçbir fırsatı değerlendiremeyen, kısacası kendini harcamış ve harcamakta olan bir genç. Kardeşinin tecavüze uğradığını ve öldüğünü duyduktan sonra da daha çok acı, daha çok çaresizlik ekleniyor bu hislerine. Öyle öfkeliyim ki, bütün dünyayla kavga etmek istiyorum diyor. Cory bunun yerine o hisle mücadele etmesi gerektiğini, aksi takdirde her nasılsa sonunda dünyanın onu yeneceğini söylüyor. Yeri gelmişken burada belirtmek gerekiyor; film boyunca, yeni moda tabirle Amerikan Yerlileri dediğimiz Kızılderililer genel olarak iyi, dürüst, mazlum olarak tasvir ediliyorlar, kızları tecavüze uğruyor ya da öldürülüyor, sonunda mutsuz oluyorlar, hayat onlardan çok şey çalıyor. Beyazlarsa o kadar iyi değiller, ama aralarında iyi olanları da var. Filmin bilge karakteri Cory evlat acısıyla sınanmış beyaz bir adam mesela. Ailem dediği Kızılderililer’in bu bölgeye zorla getirilişinin ve bir asır boyunca burada hapsolduklarının bilincinde ama yine de ellerinden alınmayan tek şey olan kar ve sessizlikle iç dünyasında barışık bir adam. Kendini Kızılderililere yakın hissetmesinin nedeni, onlardan bir zarar görmeyeceğinin bilincinde olmasından kaynaklı, kaldı ki Kızılderililer de onu benimsemiş vaziyetteler. Buraya gelen yabancılar huzurlarını kaçırıyor sadece, bir de kızlarını bu kar ve sessizliğin içinde. Geride onlardan kalan izler de siliniyor yeni bir kar yağışının ertesinde. Etraf gene beyaza ve sessizliğe bürünüyor. Kar görünürde örtüyor bütün izleri, geriye her tür çaresizlik hissiyle dünyanın orta yerinde kalmış görünen, dertlerle başa çıkamayan,  zarar görmüş, hep düşünceli, yorgun insanlar bırakıyor.

Jane açısından baktığımızda, film bir yandan, bir büyüme ve olgunlaşma hikayesi anlatıyor. Sonlara geldiğimizde, canını bir avuç manyağından elinden Cory sayesinde kurtaran Jane, hastane yatağında bozulan sinirleriyle teslim oluyor gözyaşlarına. Karda altı mil boyunca çıplak ayakla koşabilmiş Natalie için, kendi çektikleri için hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Onu, masum bir kuzu olarak gören ve kızının yerine koyan Cory avutuyor her zamanki gibi, kurtlar şanssız geyikleri öldürmez, zayıf olanları öldürür diyor. Diğer yandan bu ikilinin arasında yaşanabilecek olası bir mızmız aşk hikayesi yok ve bu da senaryoyu değerlendirirken verilmiş en makul karar gibi görünüyor. Wind River senenin izlenmesi gerekenlerinden. Savaşçı bir kız’ın yaşam mücadelesine ve hayatta kalma güdüsüne tanık oluyorsunuz, sonunda kazanamayacağını bilseniz de. Bu kez Dostoyevski’den bir alıntıyla bitirelim yazımızı: “Bir insana, uçurumun kenarında sadece ayaklarının sığabileceği kadar yer sağlansa ve orda sonsuzluğa mahkum edilse yine de yaşamak isteyecektir.” Bizler de direniyoruz olduğumuz yerde, yaşamaya çalışıyoruz kendi bildiğimizce.

IMG_0694

 

THE HATEFUL EIGHT

 

downloadfile-14

THE HATEFUL EIGHT:

“His, adaletin özüdür. Çünkü hissiz yerine getirilen adaletin daima adalet olmama tehlikesi vardır.”

“Zenciler korktuğunda, beyazlar güvende oluyor.”

“Aşka bak. Yere uzanıp birlikte kardan melekler mi yapmak istiyorsunuz?”

“Bunca zaman eyerdeki bir göt değildim sadece.”==>söz konusu olan bir Tarantino filmi ve replikler aşağı yukarı böyle ama son derece manidarlar da…

“The Hateful Eight” Quentin Tarantino’nun sekizinci filmi. Zaten jenerik akarken belirtilmekte Tarantino’dan sekizinci film diye. Demek ki bir filmden öte bir bilmem kim filmi izleyeceğiz ve bu bilmem kim de Tarantino olunca yaklaşık üç saatlik süresiyle acaba neler anlatmış gene Tarantino diye merak etmeden, merak edince de bakmadan, açınca da izleyip bitirmeden edemiyor insan. Bir bakmanın bedeli de hayattan eksilen iki saat kırk beş dakika. Türleri karıştırmayı seven ve kendine has bir üslubu olan yönetmenimizin yolundan gidelim ve karşılıklı sorular ve geveze cevaplar eşliğinde değerlendirelim bu uzuun filmi Ennio Morricone’nin dönüşü eşliğinde.

downloadfile-13

images-52

Filmi henüz izlememiş potansiyel seyirci sorar : Nasıldı? diye.

Filmi izlemiş ve eleştirisini yazmaya niyetlenmiş aynı zamanda müteahhit ve site yöneticisinden cevaplar : Filmi henüz izlememiş seyirci, peşinen belirteyim istedim ki, ben, filmi izlemiş seyirci için yazıyorum. Çünkü spoiler veriyorum durmadan ve bu hususta parmaklarıma mani olamıyorum. İstiyorum ki filmi izlemiş ama bir başkası ne düşünmüş, ne hissetmiş acaba içerikli bir yazı okumak isteyenler okusunlar beni. O yüzden sen şimdi burada nasıldı diye sorduğunda ben konusunu yazamayacağım sana. Filmin künyesini de koymayacağım yukarıya bir yere. IMDB’yi göstereceğim sana adres olarak. Nasıldı demiştin. Cevap veriyorum: Uzundu. Gevezeydi. Argoydu. Küfür çoktu. Sürekli patlayan silahlar, oluk gibi akan kanlar, kesilen, uçurulan uzuvlar, bir de bof’layan kafalar vardı ve filmin sonunda filme girip çıkan kim var kim yoksa ateşli silahlarla öldürüldü. Daha tuvalete gittiğini göremeden hakkın rahmetine kavuştular tek tek. İnsanlar sustu, silahlar konuştu. Bazen tek tabanca yetmedi, iki silahla birden işe giriştiler. Bir sahnede Samuel L. Jackson adamı vurup öldürdükten sonra, tatmin olmamış olsa gerek ki çifter tabancasından kurşunlar sıktı kafasına kafasına Bob’un ve o kafa bof’layarak karpuz gibi patladı bir anda. Çok çekirdekli, kütür kütür bir karpuz hayal et. İşte öyle. 1800’lerin Wyoming’inin karlarla kaplı dağlarının ve yollarının ortasında altı(rakamla 6) atın çektiği bir posta arabası ve içindeki yolcuların öngörülemez bağlarıydı anlatılan. Sonrasında ise sıkışıp kaldıkları bir kulübenin içinde Agatha Christie romanlarındaki gibi bir soruşturmaya ve vahşi batı usülü bir hesaplaşmaya dönüştü yaşananlar.

FHİPS : İyiymiş. Eğlenceli miydi bari?

Meriç : Ya aslında tam iki defa kahkaha attım. İlkinde Kurt Russell, posta arabasının sürücüsünü silahları kuyuya atsın diye dışarıya yolluyor ve dışarıda berbat bir tipi var. Adam döndüğünde yarı donmuş vaziyette “bir daha asla ama asla beni dışarıya yollama” diye hınçla bağırıyor ona. Sonra da duvardaki boydan boya asılı kıllı bir postu üzerine geçirip şöminenin önüne geçip, titreyerek yere uzanıyor. Diğerleri şaşkınlıkla iyi olup olmadığını soruyorlar bir anne şefkatiyle. “Yahni var, yer misin?” diyorlar. Bu sıcak teklifle içi ısınan adam istekle “Biraz ısınayım önce, yerim sonra.” diyor.

FHİPS : Bitti mi? Komik mi bu şimdi? Ben gülemedim.

Meriç : Durum komedisiydi anlattığım. Espri olmadığından gülemezsin tabii. Sen sordun eğlenceli mi diye, ben de hatırladığım kadarıyla beni güldüren sahneyi sana aktardım. Gelelim ikincisine. Bu da esprisiz ama. İçine zehir atılmış kahveşerini içenler masaya, yere kan kusuyorlar. Kurt Russell, Jennifer Jason Leigh’nin suratına kusuyor. Daha önce de burnunu kırmıştı ve ön dişlerini kırmıştı ve arabadan beraber uçmuşlardı(bak bu sahne de komikti, yeri gelmişken), yahniyi suratına boşaltmıştı, bir de erkek kardeşinin patlayan kafasından dağılan parçalar suratına bulaşmıştı. Yahniyi şapkasıyla silse de diğer ifrazatlar yüzüne yapıştı kaldı ve filmdeki rolünü berbat bir kabusa dönüşerek bitirdi Leigh. Dişsiz ağzı ve kanlı suratıyla çırpına çırpına can verdi. Onu izleyen iki adam da karşısında zevkle oturup ölümünü izlediler, güzel dans etti derken havada çırpınmasını kastediyorlardı.

FHİPS : Iyyy iğrençsin.

Meriç : Ben ne iğrenç olacağım, sen git Tarantino’ya sor amacın neydi diye.

FHİPS : Olmaz ama hazır sen varsın karşımda. Boşver Tarantino’yu. Yani ulaşma şansım olmadığından diyorum yanlış anlama. Neden bu kadar iğrenç bir şey çekmiş ki? Kan, kusmuk filan. Bir tek “şey” yok içinde. Neyse.

downloadfile-19

images-83

giphy

images-47

the-hateful-eight-filmszene

downloadfile-10

Meriç : Yukarıda anlattığım şiddetin bir başka türlüsü günlük hayatta var ki zaten. Yönetmen iğrençlikte tavan yapmış ve hepimizi son sahneye hazırlamış. Herkes birbirini iğrenç, tuhaf, haksız şekillerde öldürdükten sonra, geride sağ kalan nefret dolu sekiz’in ikisinden biri, testislerinden(kibarcası buydu yoksa diğer t’lisi kullanıldı film ve çeviri boyunca) vurulmuş Samuel L. Jackson ve sekiz’in ikisinden sağ kalan ikincisi bacağından vurulmuş Şerif kan kaybından ölmezden önce, bir keyif bir keyif Exorcism’deki içine şeytan kaçmış kıza dönüşmüş Leigh’i ipe çekmek suretiyle asarak öldürüyorlar. Saatler süren bunca manyaklıktan sonra Şerif, Lincoln’ün mektubunu istiyor Samuel L. Jackson’dan. Sonra da yüksek sesle okuyor, Lincoln’ün yazıp yazmadığı muallakta bırakılan ama bir dostuna yazsaydı da bu şekilde yazacağı muhtemel olan sevgi dolu saygın mektubunu;

“Sevgili Marquis,
Umarım bu mektup sağlıklı bir şekilde eline ulaşır. Ben iyiyim. Keşke gün içinde daha çok saat olsaydı. Yapacak çok iş var. Ama zaman çabuk geçiyor. Ama eminim ki senin gibi adamlar, bir fark yaratacaklar. Ordudaki başarın sadece sana değil, tüm ırkına itibar kazandırmıştır. Ne zaman senin haberini alsam, gururlanıyorum. Hala yapacak çok işimiz var ama el ele verirsek başaracağımızı biliyorum. Sadece şunu bilmeni isterim ki, aklımdasın ve umarım bir gün yollarımız kesişir. O zamana dek, senin dostun olarak kalacağım. Ole’ Mary Todd çağırıyor. Sanırım artık yatma vakti.
Saygılarımla
Abraham Lincoln”

FHİPS : Yazan Lincoln muymuş gerçekten?

Meriç : Sence? Bunların kurgu karakterler olduğu düşünüldüğünde?

FHİPS : Doğru ya. Anlıyorum yönetmen mesaj vermek istemiş.

Meriç : Sana bir şey söyleyeyim mi? Bundan sonra senin adın FHİOZSS olmalı.

FHİOZSS : O ne demek ki?

Meriç : Filmi henüz izlememiş orta zekaya sahip seyirci.

FHİOZSS : Zeka düzeyimi ölçecek bir aletin olmadığı gibi, bunu sen belirleyemezsin de.

Meriç : Belirleyen ben değilim zaten. Hükümetler ve onların karar mekanizmaları var. Kotalar koyup, eğitimi belli bir düşük seviyede tutmaya çalışıyorlar, aşanları da bilgileri ölçüsünde cezalandırıyorlar.

FHİOZSS : Biliyor musun şu an seni dinlemeyi bırakabilirim. Okuyucu da okumayı bırakabilir. Ama sırf meraktan soruyorum ve katlanacağım sana. Anlat bakalım “Bayan Çok Bilmiş”, Tarantino’nun benim anlayamadığım anlam yüklü mesajını.

BÇB : Mazoşistleri severim. Sahiplerine itibar ederler. Ama ben bağımsız çalışmayı severim ve kafama göre hareket etmeyi. Böyle olunca sevilmek zordur ama benim umurumda değil. Tarantino’nun da bunu önemsediğini sanmıyorum. Çünkü eziyet ediyor seyircisine. Ama vaat ettiği ödül muazzam. En sonunda Şerif duygu dolu mektubu okurken kamera yavaş yavaş ipte asılmış olan Leigh’in arkasından yukarıya doğru çıkıyor. Filmin başındaki uçsuz bucaksız beyazlığın içinde karşımıza çıkan çarmıha gerilmiş İsa’ya benziyor bu haliyle. Tüm insanlığın kefaretini ödedikten sonra, insanlık bu halde çünkü. Hala da öyle. Borçluyken alacaklı gibiyiz. Daha da beter. Nefretle doluyuz. Sevgiyi unuttuk. Kırıntılarını da saklıyoruz. Vermeyi bilmiyoruz. İğrençleşiyoruz gün geçtikçe. Erkekler zorba. Kadınlar da öyle. Zorla alıyoruz bizim olduğunu sandıklarımızı. Korkunç şeyler izliyoruz. Korkunç cinayetler işliyoruz. İşkence bizden soruluyor, hayvanlardan değil. Gözümüzü kan bürüyor. Sırlarımız var sakladığımız. Bazıları var, çok tehlikeli. Mahvediyoruz, paralıyoruz birbirimizi. Kapalı kapılar ardında kumrular gibi düşünüp, birbirimizin kuyusunu kazıyoruz. Birbirimizi zehirliyoruz. Bunun için harici bir madde bile kullanmıyoruz kimi zaman. Sözler yetiyor. İmalar. Kinayeler. Kendimizi satıyoruz. Bir fiyatımız var. Kendimize değer biçebiliyoruz. Sattığımız bedenimiz değil, düşüncelerimiz oluyor. Korkunç şeyler yapıyoruz kendimize, birbirimize, sevdiklerimize, hayvanlara, çocuklara. Dinler bizi iyileştirmiyor. Ne İsa’nın, ne Musa’nın faydası yok tüm bu yaşananlara. Onlar sessiz tanıklar. Değişen yüzyıllar sadece; coğrafyalarda değişen bir şey yok. Ya çok aptalız ya çok cahil ya da sonradan görme. En çok da şuursuz. Her nesil değerlerini daha çok kaybetmiş oluyor. Ve film sonunda şunu gösteriyor ki, insanoğlu artık düzelmesi mümkün olmayan yozlaşmış bir canlı türüdür ve doğrular yanlışların yanında harcanıp gitmekte bir pul gibi. Dünyayı değiştirmek heveslisi bir grup insan da tıpkı Lincoln gibi öldürülerek ayrılıyor aramızdan. Onların mirasçıları da bir halt edemiyor tıpkı filmdeki zenci binbaşı rolündeki Samuel L.Jackson gibi. Bir zenci olup Amerika ile karşı karşıya gelmek ne demektir bilemezsin derken ırkının maruz kaldığı şiddetten sonra, o da her şiddete maruz kalmış çocuk gibi bir yetişkin olduktan sonra aynısını uyguluyor karşı tarafa. O kadar hınçlı ki aslında. İnsanların kendi yollarını kendi kapattıkları çok doğru aslında. Kendini vurdurtuyor en sonunda. Meksikalıları sevmeyen, kadınları sevmeyen, tipini sevmediğini sevmeyen bir zenciye dönüşmüş, bayağı bayağı ırkçı ve rütbeli bir zenci olmuş hayatta.

downloadfile-12

FHİOZSS : Tüm bunları son dakikaya bırakmış yani yönetmen. Peki sen filmi sevdin mi?

Meriç : Söylediğim gibi, yönetmenin öyle bir kaygısı olmamış ki. Bu Tarantino’nun en telaşsız filmi. Belki en iyisi değil ama en yadırgatıcı olanı. Yapacağını yapmış, aklına eseni söyletmiş karakterlerine. İnsanlığın düştüğü ve öldüğü durumu gösterebilmek için yer yer goreye kaçan unsurlar kullanmış. Samuel L. Jackson’ın koltuğundan kaldırmak ve vurmak için bahane yarattığı bir babayı oğlunu kullanarak kışkırttığı sahne rezaletti mesela. O ölçüde de başarılı aslında. Çok hırlı hacivat olmasa da sürekli itilip kakılan çete üyesi, bir sürü adamın içindeki tek kadına yapılanlar, ondan önce Minnie’nin yerinde sırf ortam hazırlamak için boşu boşuna öldürülen masum insanların katli insanın insana biçtiği değeri anlatmak için kullanılan araçlardı sadece. Ben zor tahammül ettim bu kadar iğrençliğe. Kaç dakika kalmış diye baktığım her an kırk beş dakika kalmış diyordu sanki ve film sonsuz gibiydi bitmek bilmedi. Çünkü bu aralar hassas olabilirim ve şiddeti kaldıramayacak durumdayım ve bundan önce benim için çok önemli bir film izledim ve onun verdiği mesajlar, anlar hala belleğimde tazeyken, bitmeyen bir filmden kurtulmaktı tek derdim. Ama… Ama gel gör ki şimdi anlıyorum Tarantino amacına ulaşmış. Kendi silahlarını kullanmış. Ve o son dakikalar tüm filme değerdi. Ayrıca düşünüyorum da son zamanlarda izlemiş olduğum ve kahkaha attığım bir başka film yok. Tarantino beni güldürebilmiş yani. Hayattan, insanlardan bu kadar soğumuş, gülmek için yaratılmış ama onu unutmuşken hatırlattı bana.

FHİOZSS : Sevmek acı, gerçek acı
Benzer birbirine…

Meriç : Biliyor musun, senin adın gene FHİPS olsun.

FHİPS : Sağ ol. Lütfettin. Senin sorunun nedir biliyor musun? Sen, okuyucunla ne yapacağını bilemiyorsun. Onu belli bir kalıba sokmak istiyorsun. Senin gibi düşünmesini, seni anlamasını filan istiyorsun. Ama insanlar birbirini zor anlıyor, zor dinliyor. Çoğunlukla dinlemiyor bile. İnsanlar bakıyor ama görmüyor, görse bile hissetmiyor. Kaldı ki sen de çok kolay değilsin hani. Seni ekleyen kız kapalı diye onu takip etmiyorsun mesela. Ne olur yani onu takip etsen? İncilerin mi dökülür?

Meriç : İnci takmıyorum ben. Günlere de gitmiyorum. Ve evet takip etmiyorum çünkü ayrı dünyaların insanıyız, ayrıştırıldık ve birbirimizin zencisi olduk. Ben de bıraktım şirin gözükmeyi, ona buna yaranmayı. Hem hayatta, sanatta özgür düşünmezsen kendi kendine verirsin ödüllerini. Bunu yasaklayan zihniyete karşıyım ben. Bir Necip/b Mahfuz çıkaramıyoruz. Mısır kadar olamıyoruz. Sürekli İslami kurallara göre yaşanmaz. Hep adamların dediği yapılmaz. Allah istedi oldu yok. Allah çoktan pişman insana irade verdiği için. Tutunacağım bir kuru dal olsun, el yapımı örtü değil. Bilmediğim dallar dikenlidir, kanatırlar ellerimi. Ben razıyım derede boğulmaya. Varsın başkaları okyanusta yüzsün. Ben zenciyim bu dünyada.

FHİPS : Amma da tip çıktın haaa. Kızı takip edip etmemenle alakası ne tüm bu söylediklerinin? Seni solaryuma sokalım da gerçekçi olsun söylediklerin. Biraz da çok tutalım istersen. Necip/b Mahfuz çıkaramıyoruz ama bu ülkenin ihtiyacı bir Yanık Ömer’dir, kim bilir?Çünkü kör etmekle bırakmazdık. Genelde öldürerek sonlandırıyoruz hadiseleri. Bu topraklar böyledir cicim. Yaşar Kemal’ler de yetiştirmiştir.

Meriç : Şu soğuk havada dudaklardan dökülen bir soğuk espri olsun adın.

FHİPS : Şair günlerin mi geldi aklına? Hem bakıyorum da artık şiir de yazamaz oldun. Varsa yoksa onun bunun çektiği filmler, diziler. Çoğu Amerikan filmi bunların. Bizim sinemamız, dizilerimiz yok mu?

Meriç : Televizyonlarda korkunç şeyler yapıyorlar. Oyuncular ne yapsın? Orası ekmek kapısı, ondan saygım var ama bir gün baktım da… Zaten o oldu bir daha televizyon açamadım. O hale getirdiler sağ olsunlar.

FHİPS : Neydi ki o?

Meriç : Adını bilmiyorum. Ama dizi kırk metrekarelik bir gecekonduda geçiyor. Bir soba var köşede yanmayan. Döşekler çepeçevre. Diyeceksin ki böyle insanlar, böyle hayatlar yok mu, var. Var da bunlar çok korkunç şeyler konuşuyorlar. Tek istedikleri kendi fakir ve çaçaron kızlarını zengin villadaki uslu ve çaçaron olmayan kızla değiştirip hayatlarını maddi anlamda kurtarmak. Döşekten inip, berjerlere oturmak gayreti içindeler. Fakat haklarını yiyemem çünkü korkunç başarılı çirkefleşiyorlar. Kırsal kırsal konuşmalar filan. Ama gerisi tutsun diye tam bir kepazelikti. O oldu benim yerli dizi olayım. En kötüsüyle başlamışım demek ki. Şans işte.

FHİPS : Iyyy anladım o çok kötü gerçekten.

Meriç : Tarantino’dan geldiğimiz noktaya bak. Ben kendimi zenci ilan etmiştim en son.

FHİPS : Beyin fırtınası oldu ne güzel.

Meriç : Filmde de korkunç bir tipi vardı. Fırtınadan kapıları kapatamıyorlardı.

FHİPS : İzlemem lazım. İzledikten sonra gene konuşuruz hakkında uzun uzun.

Meriç : Sen izledikten sonra anlamı kalmayacak ki!

FHİPS : Bana büyüklük taslayamayacaksın yani. Pes. Seni okuyan sana ulaşamayacağından söz hakkı olmayacak nasılsa. Ama ben bir tehlikeyim senin için öyle mi?

Meriç : Dinlerken iyiydi ama bir merak bir merak.

FHİPS : Çekilmezsiniz.

Meriç : Biz kim?

FHİPS : Sen ve senin gibiler. Tüm o burnu büyükler. Gecekonduda yaşayanı küçümsersiniz, sonra bilir kişi oldum sanıp liderlik taslarsınız. Saf bencillik bu, Zenci bayan.

Meriç : Haklıymışsın. Tek bir konuda. Ben okuyucumla ne yapacağımı bilemiyorum gerçekten. Seninle de. Bütün insanlarla da. Nasıl geldik biz oralardan buralara bu konuşmada hala daha anlamış değilim.

FHİPS : Zevzek.

Meriç : Sensin.

FHİPS : Gerzeklik bende seni dinlediğimden.

Meriç : Sensin kaz kafalı.

FHİPS : Sefil yaratık. Allah yarattı demem gelme üstüme

Meriç : Bıçaklarım seni ruh hastası.

FHİPS : Hani bıçak? Vahşi Batı mı, Şırnak mı sandın burayı? Seni herkese anlatacağım, tüm dünyaya rezil edeceğim gör bak. Hepsine dicem okumasınlar seni.

Meriç : Hepsi kim? Dünya kim? Onlar kim? Kör olasıca. Olmayan hayaller gördüğün. Senin şapşal beğenine mı kaldım ben tek?  Git hadi git.

FHİPS : Görürsün sen. Mahvedicem, bir böcek gibi ezdireceğim seni.

Meriç : Kimsin sen?

FHİPS : Göreceksin. Bittin sen. Pis zenci.

Meriç : Geber.

FHİPS : Sen geber. Bu ne biçim film eleştirisi oldu lan böyle?

Meriç: Hani bir evlat öleceğine, dünya bölünseydi ikiye… Hani?

downloadfile-25

images-36

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: