ANNIHILATION : YOK OLUŞ

0F6B3199-B901-4371-9AAD-B7C968CEACDB

ANNIHILATION : YOK OLUŞ

“Bir psikolog olarak, bence, intiharı kendine zarar vermekle karıştırıyorsun. Nerdeyse hiçbirimiz intihar etmeyiz. Nerdeyse hepimiz kendimize zarar veririz. Hayatımızın bir döneminde, bir şekilde içki ya da sigara içeriz. İyi giden işimizi bozarız. Ya da mutlu giden bir evliliği. Ama bunlar karar değildir, daha çok dürtüdür. Hatta belki de sen bile daha iyi açıklayacak donanıma sahipsindir. Sen bir biyologsun. Kendine zarar vermeye programlı değil miyiz? Her hücreye kodlanmamış bu?” Dr. Ventress

Üç kitaptan oluşan serinin ilk kitabının uyarlamasıyla karşı karşıyayız. Alex Garland’ın Ex Machina’dan sonra ikinci defa yönetmen koltuğuna oturuşuna şahit olsak da, öncesinde sektörde senarist olarak çalıştığını, Hollywood öncesinde ya da eş zamanlı olarak da aralarında DiCaprio’nun başrolünde oynadığı ve Danny Boyle’un çektiği The Beach ve Türkçeye Dördüncü Boyut adıyla çevrilen Tesseract adlı kitapların yazarı olarak epey nam saldığını ve benim de nihayetinde bilim kurgudan anlamadığım, pek ilgilenmediğim, bu boşluğu ise Stephen Hawking okuyarak değil de, iyi bilim kurgu filmler izleyerek kapatmaya çalıştığımın canlı kanıtı olarak karşınızda kendisi ve de ikinci yönetmenlik denemesi olan filmi var. İlk filmiyle rüştünü ispatlayan Garland’ın ikinci “denemesi” demekse son derece hatalı, çünkü yine başarılı. Yapmış ve de olmuş. İyi bir film olmuş Annihilation. En kestirme tarafından.

ECEBE90E-20AF-45B5-B67E-4BF91AD2F8F7

Elbette Netflix var yine işin içinde. Paramount ve Skydance ortak yapımı olan film izole edilmiş bir odanın içinde bir sandalyede oturmakta olan Lena(Natalie Portman)’yla aynı havayı bile solumaktan çekinen ve bu yüzden maske takmış özel kıyafetler giymiş üç adamdan oluşan ekibin liderinin sorduğu sorulara verdiği cevapları dinlerken başlıyor. Lena’nın zaman kavramının farklı algılandığı bir yere gittiğini ve sadece kendisinin dönebildiğini, kalan dört ekip arkadaşınınsa öldüğünü anlıyoruz sorulan sorulara verdiği yanıtlardan. Lena, John Hopkins hastanesinde biyoloji profesörü. Araştırma alanı hücrenin genetik olarak programlanmış yaşam döngüsü. Öncesindeyse yedi yıllık askerliye geçmişi var. Tıpkı özel bir görevle giden ve bir daha dönmeyen kocası gibi. Üzerinden bir sene geçmiş olmasına rağmen Lena üniversitedeki işini aksatmasa da sosyal hayata katılmayı reddediyor. Örtülü bir şekilde kocasının yasını tuttuğunu görüyoruz. İş arkadaşı Dan’in davetini yatak odasının duvarlarını boyamak uğruna reddettiği gün, kocası Kane çıkageliyor ansızın. Tıpkı bir yabancı gibi hareket ediyor. Nerede olduğundan, nasıl döndüğünden güçlükle bahsedebiliyor. Evin dışındaydım derken, odanın dışında olduğunu ve Lena’yı görüp tanıdığını söylüyor. Gördüğü bir fotoğrafın peşinden gelmiş gibi konuşuyor adeta. Bir anda başlayan iç kanaması yüzünden Lena, Dan’i çağırdığı ambülansla acilen hastaneye kaldırırken, polis escortlarınca önleri kesilip uyuşturulan Lena bir labaratuvar ortamında açıyor gözlerini. Psikolog olan Dr. Ventress kocasının hangi görev üzerinde çalıştığını anlatıyor ona. Bir ulusal parkın içinde üç yıl önce başlayan dünya dışı bir olayda bir fenerin parıltı denen bir şeyle kuşatıldığını, sınırının git gide büyüyüp genişlediğini, o kadar ki bölgelere, şehirlere, eyaletlere yayılmasından duyulan korkudan ötürü ekiplerin olay yerine gönderildiğini, fakat hiç kimsenin geri dönmediğinden bahsediyor. Geriye dönen tek kişiyse Kane. O da ölüm kalım mücadelesi vermekte aynı dakikalarda. Lena önlenemez merakıyla, askeri geçmişini de hesaba katarak Parıltı’ya gitmeye karar veriyor. Dr. Ventress’le beraber beş kişilik ve kadınlardan oluşan bir ekip oluşturuyorlar. Bir psikolog, bir biyolog, bir jeomorfolog, bir fizikçi, bir de sağlık görevlisi olan bu beş kadının trajik bir de geçmişleri var böylesi ölümcül ve belirsiz bir görev için gönüllü olmalarının altında yatan neden olarak. Bu beşliden biri olan Sheppard mükemmel bir hayatı olan birinin böyle bir görevi asla kabul etmeyeceğini, ekipteki herkesin sorunlu tipler olduğunu söylüyor. Kendisi lösemiden kızını kaybetmiş. Hem güzel kızımı hem de eski halimi kaybettim diyor. Anya bir bağımlı imiş. Josie ise yaşadığını hissetmek için hunharca kollarını doğramış, o yüzden de hep uzun kollu giyiyor. Dr. Ventress’inse ödün verecek kimsesi yokmuş. Ne aile, ne çocuk, ne de arkadaş. Aynı zamanda ileri evre kanser olan kadının zaten ölmeden dönemeyeceğini öğreniyoruz sonradan. Bu beşli silahlarını kuşanıp Parıltı’ya giriyorlar. Sonrası bir Alien ya da Predator hikayesine dönüşür mü derken, olaylar hiç de ve de iyi ki de öyle gelişmiyor ve Annihilation benzersiz bir noktaya doğru ilerliyor. Ekibin ispat etmesi gereken şeye gelirsek, Parıltı’da neyin ters gittiğine dair var olan 2 teoriyi çürütmek ya da birinden birini elemek olacak. Bir şey var onları delirten orada ya da o şey onları delirtip birbirini öldürtüyor. Filmin sonunda sizi tatmin edecek bir cevap alıyorsunuz ve siz o yolda adım adım ilerledikçe, taşlar yavaş yavaş yerli yerine oturuyor nezaketle. Yakınlarda izlemiş olduğum için yine bir kitap uyarlaması olan Altered Carbon’la karşılaştırıyorum Annihilation’ı ve diğerinde bulamadığım nezaketi, inceliği, bu filmde buluyorum. Mortal Combat vari uzuun dövüş sahneleri yok mesela bu filmde ve ben de kim oluyorum da bir filmi bir diziyle mukayese ediyorum sırf türdeş oldukları için! Altered Carbon’dan da bir film yapılabilinirdi pekala. Tercih yapımcıların meselesi olabilir bu aşamada.

En sevdiğim tür olan suç filmlerinde her zaman var olan bir suç’un faili olan suçlu/lar kadar, bir de olmazsa olmazı vicdan girer devreye hem de kısa bir süre içinde. Filmde kimyası çok tutmuş ve karı kocayı oynayan Nathalie Portman ve Oscar Isaac’in yolunda giden evlilikleri de taraflardan birinin günaha bulaşmasıyla çatırdamaya başlamış çoktan. Lena’nın hiç geçmeyen vicdan azabının sebebi yine kendisi. Kocasını aldatmış çünkü. Belki sıkılmış, her şey fazla rutinmiş çünkü, her şey fazla iyiymiş, normalmiş, sıradanmış. Belki de çavuş olan kocası ona az gelir olmuş, yetmez olmuş çünkü yeterli entelektüel paylaşımlar içinde değillermiş. Tıpkı üniversiteden meslekdaşı ve kaçamak yaptığı kişi olan Dan’in söylediği gibi. Ve aynı Dan’in karımı seviyorum, onun bir suçu yok sözüne karşılık, Kane’in de bir suçu olmadığını biliyoruz. Lena’nın duyduğu suçluluk duygusundan ötürü, Kane onun ilişkisini öğrenip yüzüne vurmasa da, böylesi belirsiz ve tehlikeli bir göreve gönüllü gitmesinin altında yatan neden çıkıyor ortaya. Dediğim gibi taşlar yavaş yavaş yerine oturuyor ve  Kane’in yürüdüğü yollardan yürümek sırasıysa Lena’ya geliyor şimdi. Adım adım takip ediyor kocasının izlerini. Bir bilim kurgu olmasından öte vicdan azabını en sade ama şiddetli bir dille anlatan bir alt metni vardı filmin ve yavaş yavaş ilerledi çözülene dek. Lena, Kane’in bir insan olarak neler çektiğini anladı bu yolculuk sayesinde. Diğer gönüllülerin yaptığı gibi içe yapılan bir yolculuktu onunkisi de ve özellikle bu nedenden ötürü ben filmi çok çok beğendim. Sessizce terk etti Kane Lena’yı. Öyle de dönüverdi bir anda. Bir başka Kane olarak. Başkalaşmış, unutmuş, bir başka bedende yeniden doğmuş gibi. Bu halinse her iki taraf için de en kolay hazmedilir yol olduğunu hissediyorsunuz içten içe. Mutlu bir son var yani taraflar için en olmadık şekilde. Filmin devamının geleceğini ise Lena’nın kendi kanını kontrol ettiği üzere şey’in içine girmiş olduğunu söyleyişinden anlıyoruz.

Yan karakterlerden biri olan fizikçi Josie beş kadının arasında en ürkek mizaca sahip. Fakat mantığıyla kendisi için en doğru kararı veren de o oluyor sonunda. Hissetmek için kollarını doğrayan genç kadın ne geride bıraktığı eski hayatına geri dönme gayretinde, ne Ventress gibi yüzleşme isteği var önündeki her neyse, ne de Lena gibi savaşmak tek gayesi. Hiçbir gayesi yok gibi. O yüzden bırakıyor kendini. Ventress yüzleşiyor, Lena ise kendini geri dönmeye mecbur hissettiğinden ne olursa olsun hayatta kalarak geri dönmeye bakıyor. Çünkü tecritte ve kendini bilmez halde olsa bile Kane ve akibeti var geride bıraktığı ve de sorumluluk hissettiği. Parıltı’ya yaklaştıkçaysa şiddetli bir mutasyon yaşanmakta olduğunu görüyoruz. Bitki ağaçlar tıpkı insan gibi büyüyorlar. Bedenler ve zihinler git gide dağılmaya başlıyor. Bir çeşit bunama yaşıyorlar, hafızaları siliniyor sanki. En çok da zaman algıları değişiyor. Çünkü Parıltı bir prizma ve her şeyi kırıyor. Sadece ışığı ve radyo dalgalarını değil, hayvan DNA’sını, bitki DNA’sını ve insan DNA’sını da kırma özelliğine sahip. İlk kayıpları olan Sheppard ölürken, zihninin bir parçası onu öldüren yaratıkla bütünleşiyor. Korku, acı ve bilinmezlikle mücadele ederek ölürken, geride hayatta kalan tek parçası olan acı çığlıkları geçiyor yaratığa.

5E5B53B8-6B9B-442E-B642-9E5B03D61B03

Lena’nın suskun tavırlarının altında yatan nedeni bilen ve Lena üstü kapalı olarak sorduğunda da onu kırmadan cevap veren Dr. Ventress’in aksine, bir ilişki içinde olduğu Dan ona karşı çok daha acımasız davranıyor. Lena ilişkilerinin bir hata olduğunu söylerken, meselenin altında yatanın kocasının ilişkilerini öğrenmiş olmasından ötürü duyduğu vicdan azabı olduğunu öğreniyoruz. Çünkü iyi giden bir ilişkiyi, bir evliliği harcıyor durduk yere. Şimdiyse nefret ediyor kendinden. Suskunluğunun nedeni bunu paylaşamayışından ve kocasının olası Yok Oluş’una sebebiyet vermekten kaynaklı. Video çekiminde gördüklerinden sonra Kane’in neler çektiğini anlıyor. Genç adam kendini, hayatını sorgulamış durmuş görevdeyken. Şimdiyse aksi, tıpatıp aynısı var karşısında. Kendimi insan sanıyordum diyor, bir hayatı varmış bir zamanlar, şimdiyse bundan emin olmadığı gibi içinde dolaşan şey’e ve zihnine hakim olamıyor. Beyaz fosfor bombasının pimini çekiyor ve ondan var olan bir başka Kane’e, Lena’yı bulmasını öğütlüyor. Lena fenerin içinde Kane’den kalanlarla karşı karşıya iken beyaz fosfor bombasının giysileri yok etmeden beyaz bir ışık içinde havayla temas eder etmez tutuşup deride derin yanıklar oluşturan iç organları etkileyen bir askeri silah olduğunu hatırlatmakta fayda var. Kane’in intihar ya da kendini yok etmek için ne kadar zorlu bir yöntemi tercih ettiğini anlıyoruz bu şekilde. Filmin sonunda Lena’nın bir damlacık kanından çoğalan ve onu yansıtan dünya dışı varlığın iyi niyetli oluşundan, ondan öte bir niyetinin bile olmamış olabileceğinden, yok edici değil, bilakis kapsayıcı ve her şeyin niteliğini değiştirerek yeni bir şey yaptığını itiraf ediyor sakince karşısındakilere. Öyle ki bombanın pimini çekip, varlığın eline verdiğinde hiç tepki vermiyor varlık ona. Yanıyor usul usul olduğu yerde. Yakıp yıkan yok eden ve ne olursa olsun hayatta kalmak için her şeyi göze alabilecek olan tür insan yine de.

827D8648-E227-415E-A2CC-8608382AA7EB

D61F0A52-8626-4023-9446-0CD5BE0023EC

3DFD2B08-1054-4D30-8FAA-DDD3014679F5

Çook uzun zamandan beri ilk defa, kendimi, izlediğim bir filmdeki başrol oyuncusuyla özdeşleştirdim. Eylemlerimizin bir amacı vardır, nedensiz bir şey olmayacağından ötürü. Bizi o noktaya taşıyan kilit anlar vardır, bundan sonraki hayatımızı şekillendiren. Bizi yıkıma ya da bir nevi yeniden doğuşa, bir çeşit arınmaya götüren. Hatalar yaparız, bedeller öderiz. Tıpkı burada olduğu gibi kaybının izlerini takip edersin adım adım, anıların canlı bir şekilde seninle gelir. Kıymet vermediğin anlar mühim olur, kaybettiğinse aşk olur. Neyse ki Lena çoğumuzdan çok daha şanslı, çünkü ikinci bir şansa sahip. Sonunda ikisinin de ortak kaderi olan içlerinde gezen şey onları birleştiriyor tecritte olmalarına rağmen. Bir filmi özdeşlik kurduğunuzda daha çok sevebilirsiniz. Benim öyle oluyor genellikle. Kane rolünde Oscar Isaac’i her izleyişimde içim burkuldu. Lena gibi milyonlarca defa sormuşluğum var kendime neden neden diye. Jeff Vandermeer’in Yok Oluş’unun uyarlandığı aynı isimli kitap dışında Henrietta Lacks’ın Ölümsüz Hayatı’nın güzel Türkçe’mize çevrilmesini ümitle beklemekteyim en çok da. John Hopkins hastanesinde çalışan Lena ile, izinsiz ve habersiz bir şekilde kendisinden doku örneği alınan ve bu hücrelere Hela adı verilen aynı hastanede tedavi olan siyahi bir genç kadın olan Henrietta Lacks’ın isim benzerliği bana 2017 yılı yapımlı televizyon için çekilmiş kitapla aynı ismi taşıyan Primetime Emmy ödüllü filmi izlemek için de bir uyarıydı en azından. Okumaktansa bazen izlemek en kestirme yoldur ve herkesin bir yolu vardır, olmalı da. Başınızı ağrıttım burada gereksiz yere çok fazla.

C8E513BE-656B-433F-BE13-D23031790408

LADY MACBETH

IMG_0557

LADY MACBETH :

“Cehenneme ya da kızgın denizlere gitsen de, çarmıhta gerilsen de, hapse de mezara da girsen, göklere de çıksan peşinden geleceğim. Hislerimden şüpheye düşmektense, nefes almayı kesmeni yeğlerim.” Lady Macbeth

“O bir hastalık.” Sebastian

“Babam seni satın aldı bir ineğin otlanamayacağı kadar küçük bir toprak parçasının yanından.” Alexander

William Oldroyd, çekmiş olduğu üç kısanın ardından, Rus yazar Nikolai Leskov’un Mtsenskli Lady Macbeth adlı kısa hikayesinden uyarlanan ilk uzun metraj çalışmasıyla, çiçeği burnunda bir yönetmen olarak çok zor bir işin altından rahatlıkla kalkmış gibi görünüyor. Yaklaşık doksan dakikalık filmiyle seyircisinin canını sıkmadan ve hem kolaya hem de ucuza kaçmadan, az diyalogla, sanki çok olabilecekken teatrale kaçmamayı da başararak, İngiliz kırsalının durağan coğrafyasının içinde esen sert rüzgarlarına kattığı seyircisini de peşinden sürüklemişe benziyor, aldığı ödüller ve basında hakkında çıkan övgü dolu eleştiriler göz önüne alındığında. Acımasız Ladymizin başından geçenler yahut güzel başının altından çıkanlara bu kez Mtsensk değil 19. yüzyıl İngilteresinin kırsalında bulunan ve gotik dönem Durham Kontluğuna ait Lambton Kalesi ev sahipliği yapmış. Kostüm ve set tasarımları oldukça başarılı filmin ilk sahnesi, duvağını örten yüzündeki şaşkın ifadeyle, evlendirildiği adamın yüzüne bakan Katherine’in evlilik yeminiyle leydiliğe resmi olarak ilk adımı atmakta olduğu sahneyle açılıyor. İlk gecesine hazırlanırken, daha kalın cildi sayesinde, ev buz gibi olmasına rağmen hiç üşümediğini öğreniyoruz. Soğukkanlılığı buradan geliyor belki de. Hazırcevap, gönlü ferah, az kindar, çok acımasız, gittikçe vicdansız leydimizin ateşini söndürmeye gönüllü olmayan ve kendisinden misliyle yaşlı kocası, çok uzun zaman boyunca bırakıyor karısını buz gibi evde tek başına, nasıl olsa kalın cildi soğuk geçirmiyor diye düşünerek ya da zerre kadar düşünüp umursamadığı zevcesini ne hali varsa görsün diyerek. Evde bulunduğu süreler boyunca gelinini hizaya getirmek vazifesi kayınbabaya düşüyor. Gitmeden bir eş olarak görevlerini daha ihtimamlı bir şekilde yerine getirmesini tembihlediği gelinini, bir kedi ve birkaç hizmetçiyle bırakıyor. Viktoryen döneminin ağır ve kasvetli mobilyaları arasında nefes almaya çalışıyor genç kadın, çoğu kez sıkıntıdan patlıyor, bol bol da uyuyor. Ta ki hizmetçisi Anna sayesinde tanıştığı yeni sağdıç Sebastian ile karşılaşana dek. İki genç ve ateşli bedenin arasına girecek bir engel de bulunmadığından, dizginsiz bir aşk yaşıyorlar bir süreliğine. Tüm bunların şahidi ise biraz saf siyahi hizmetçi Anna oluyor. Öncesinde beraber olduğu Sebastian’ı hanımına kaptırıyor. Bu arada gelinini yoklamaya gelen kayınbaba ona karşı gelen gelinini tokatlıyor, bir eş olarak görevlerini yerine getirmediğini, kocasına meşru bir varis veremediğini ve nihayet evi çekip çeviremediğini söylüyor yüzüne karşı. Bu yaşananların şahidi Anna oluyor. Lady Katherine’in Lady Macbeth’liğe geçiş süreci böylelikle başlıyor: Tek bir tokatla. Oğlunu da kendisini de sevmediği kayınpederini mantarla zehirleyerek başlıyor icraatlarına. Bu anlara da yine tek başına şahit olan Anna vicdan azabından gözyaşı dökse de, kimselere ses edemiyor yazık ki. Bu duruma bir son vermeye ne cesareti ne de aklı yetiyor. Biliyor ki hanımının şeytani zekasıyla uğraşamayacak. Zaten Katherine yaşananlardan ötürü Anna’yı suçluyor. Artık yemeklerini onun pişirmesini istemiyor. Hiçbir şey yapamayan Anna da, hırsından mutfakta hamur yumrukluyor.

IMG_0560
Nasıl da masum görünüyor!
IMG_0551
Nasıl da masum uyuyor!
IMG_0550
Nasıl da masum bakıyor!

Kayınpederinin cenazesini aradan çıkarıp, tam da Sebastian’ı evin beyi yapıp bey gibi de giydirmişken gelmez gelmez kocası geliyor bu sefer de ani bir baskınla. O da tıpkı eceline susamış babası gibi. Katherine çoktan bir ölüm makinesine dönüşmüş olduğundan onun kendisini aşağılamaktan çekinmeyen nefret ettiği başını sopayla vura vura eziyor bir güzel. Kocasının atını da bizzat Katherine vuruyor geride iz kalmasın diye. Acemice yapıyor atışı ama Sebastian bir de atı vurursa iyiden iyiye kahrından öleceğinden, tüm soğukkanlılığıyla bu işin de üstesinden tek başına geliyor. Vicdan azabı duyma sırası Sebastian’a geçiyor şimdi. Ne zaman gözlerini yumsa, gözünün önüne geliyor yaşananlar. Halbuki o bir şey yapmıyor. Kocasını da, kocasının babasını da, kocasının atını da öldüren Katherine. Üstelik tüm bunlar hiç yaşanmamış gibi davranan da Katherine ve her zamanki gibi mazereti de hazır; bundan böyle kimsenin önünde diz çökmelerine gerek olmayacak. Unutmadığı takdirde bu hissin bitmeyeceğini, vicdan azabının dinmeyeceğini söylüyor ona. Bunu ikimiz için yaptım derken Sebastian da, dışarıdan bir göz olarak ben de inanmak istiyor ama başaramıyoruz Katherine’in sözlerine.

IMG_0552

Ne Katherine’in leydiliğinin ne de Sebastian’ın beyliğinin önünde bir engel kalmadı derken son kerte kocasının bir başka kadından olma çocuğu çıka geliyor aniden. Annesi ölen, babasıysa aniden ortadan kaybolan babasının küçük mirasçısı Teddy, meşru evraklar da beraberlerinde, anneannesiyle çıkageliyor aniden. Sebastian bir kez daha tıpış tıpış evden gönderiliyor. İlişkileri ortaya çıktığı takdirde, cinayetler de anlaşılacak ve darağacına gönderilecekler yoksa el ele. Katherine’inse saklamaya çalıştığı hamileliği iyice belirginleşiyor. Bir de başında küçük efendisi ve onun çok bilmiş anneannesi var. Katherine’in kaldığı geniş odayı, evin beyi olan torunu için istiyor. Süregiden hamileliğe ve evin içindeki karmaşanın halen daha tek tanığı, suskun ve garip(gariban anlamında) Anna oluyor her zamanki gibi. Çocuk alınganlık edip evden kaçtığında, şelalenin kenarında yarı donmuş vaziyetteki bedenini Sebastian bulup getiriyor. Fakat anneanneye yaranamıyor yine de ve kovuluyor odadan. Onun gözünde ne yapmaları gerektiğini söyleyen bir hizmetçi çünkü. Sınıf farkı herşeye rağmen gücünü gösteriyor. Bu çok büyük iyiliğin karşılığında kibrine yenik düşen kadın torununun kötü sonunu kendi diliyle hazırlamış oluyor böylelikle. Katherine ona söylenen hiçbir kötü sözü, yapılan hiçbir ters davranışı unutmuyor. Bir süreliğine sineye çeker gibi yapıyor, sonradan bir fırsat yaratıp korkunç bir şekilde intikamını alıyor. Kötüsü o kadar kötü ve iyi halleri o kadar belirsiz ki, çevresini yakıp yıkıyor. Çünkü hissetmiyor, çünkü duygusuz ve bu hal onun kötülük etme kapasitesini sınırsızlaştırıyor. İnsanın tüylerini ürperten bir kadın bu ama koşulları dahilinde hayatını sürdürüyor.

IMG_0559

Katherine son kozunu oynuyor efendisiz bir yaşam uğruna. Çocuğu, Sebastian’ın da yardımıyla birlikte boğuyorlar. Teddy’i morarmış vaziyette bulan da yine Anna oluyor. Bu arada ilk defaya mahsus Katherine gözyaşlarına hakim olamıyor. Bu seferki kurbanının masum bir çocuk olmasından kaynaklı bu kısa bir süreliğine akıttığı gözyaşları. Sebastian’ın susmayan vicdanı onu efendisini gömdükleri ormanlık alana götürüyor. Cinayetleri itiraf ettiğindeyse kimse evin hanımının böyle bir şeye tenezzül edebileceğini düşünmüyor. Anneanne hemen Katherine’in tarafını tutuyor. Katherine Anna’yı hedef gösteriyor. Zehirli mantarları onun topladığını, Sebastian’la ilişkileri olduğunu ve bunun açığa çıkmasından korktuğundan tüm bu cinayetleri işlemiş olduğunu söylüyor. Suçlamalar karşısında gıkını çıkaramıyor genç kadın. Biliyor ki baş edemeyecek. Orada olmamayı diliyor sanki. Gözlerini kapatıyor. Suçlamaları onaylarcasına başını eğiyor yalnızca. Zengin ve yoksul taraf, proleterlerle, ayrıcalıklı sınıf saflarını belirliyorlar. Kimse melek yüzlü güzel kadının hele ki kendi çocuğum gibi sevdim dediği çocuğu elleriyle boğduğunu düşünmek istemiyor, yakıştıramıyorlar da. Güçsüz olan haksız duruma düşüyor. Cinayetler Anna ve Sebastian’ın üzerine yıkılıyor. Ellerinden kelepçelenmiş, kuzu kuzu, ortak kaderlerine doğru ilerliyorlar bir at arabasının arkasında boylu boyunca uzanmış vaziyette. Asılacaklar muhtemelen. Sebastian gökyüzüne doğru bakıyor. Bu görüp göreceği son gökyüzü olacak belki de. Belki de her ne pahasına olursa olsun, hiç susmayan vicdanı susacak diye seviniyor belki de. Anna ise sırtı Sebastian’a dönük, yine suskun ve kabullenmiş bir şekilde arabada uzanmış, gökyüzünü görmeye mecali olmadan yaşadıklarını sindirmeye çalışıyor her zamanki gibi.

 

Öte yandan Katherine hayaletler görmeden, onlarla konuşmadan, akli dengesini yitirmeden yahut çoktan yitirmiş olsa bile yitirdiğini belli etmeden sakince oturduğu koltuğun üzerinde, eli de artık iyice belirginleşen karnı üzerinde tek başına kala kalıyor koskoca evin içinde. Bundan böyle ona akıl verecek, efendilik taslayacak kimsesi yok. Kocasını, kocasının babasını, kocasının çocuğunu, ayrıca karnındaki çocuğun babasını ve tüm bu süreçlere şahit Anna’yı kah toprağa kah darağacına göndermiş olmanın verdiği rahatlıkla günlerini anca can sıkıntısıyla geçirecek gibi görünüyor bundan böyle. Belki bir gün bir Raskolnikov vicdanı devreye girecek ama ortada bir Dostoyevski olmadığına göre bu son derece zor gerçekleşebilecek bir hadise.

IMG_0556

IMG_0547

IMG_0548

Oyunculuklardan bir parça bahsetmek gerekiyor. Katherine rolünde Florence Pugh kadar, Sebastian rolündeki Cosmo Jarvis ve saftirik Anna rolündeki Naomi Ackie de başarılı oyunculuklar sergiliyorlar. Benimse Leydisini görür görmez tatlı talı bakan Teddy kaldı en çok aklımda, dönemin tablolarının canlandırıldığı kareler ve de vücut kimyaları uymuş oyuncuların canlandırdığı tutku dolu sahneler de var. Jarvis’e her baktığımda, Sebastian Heathcliff’e dönüştü gözlerimin önünde. Florence Pugh ise  Dalgaları Aşmak’taki Emily Watson’ın canlandırdığı Bess’i çağrıştırdı; özellikle de düğün sahnesinde, huyları benzemese de.

IMG_0554

BUNU UNUTMA(İkinci romanımdan bir manzume-bir parçası sadece):

image

BUNU UNUTMA:

Keder, utanç ve vicdan; üç kardeştiler.
Birbirlerinin yoluna çıkmamaya özen gösterirlerdi.
Birbirlerinin arkasından konuşmamaya ise yeminlilerdi.
Yoksa adı vesvese olan üvey kardeş girerdi aralarına usul usul, bir anda.

Üçünün de ortak özelliği idi
Yalnızlık onların kaderiydi.
Tabiattan bihaber kendi tabiatlarının kölesi
Tek dostları kendileriydi.
Tek efendileri akseden kendi sesleriydi.

Fısıltıyla konuşurdu utanç.
Vicdan en suskunlarıydı
Keder’in omuzlarında taşıdığını
Dağlar istese de taşıyamazdı.
Ondan hep en sitemkar olandı.

Aynı bedene sığamaz oldular yıllar aktıkça
İsyan ettiler konumlarına
İsyan ettiler yaşadıklarına, yaşamlarına,
Varoluşlarına.

Utanç bir gün dayanamadı
Onca biriktirdiğini kusmaya başladı
Ağzından dökülenler anlaşılmazdı.
Vicdan girdi devreye
Toparladı tüm sözleri
Dizdi hepsini birer birer
Tıpkı bir inci gerdanlık gibi.
Keder geldi aralarına
Sırtlandı bütün sözcükleri
Her zaman yaptığı gibi
Taşıyabildiği en yüksek yere taşıdı onları
Günler, aylar, yıllar sürdü bunu yapması
Bereket yüksünmeden yaptı tüm bunları.

O gün hava pek fenaydı
Fırtına koptu kopacaktı
Keder önünü göremez oldu bir anda
Sığınacak bir mağara aramaya başladı dağın başında
Uçurumun başında tökezledi son anda
Neredeyse düşecekti aşağıya
Kardeşleri ne söylerdi arkasından?
Emanete hıyanet etti, gitti intihar etti diyeceklerdi
Korkaklığın meskeni ben değilim diyecek fırsatım olmadı ki hiç hayatta!
Yüksek sesle haykırdı ilk defa
“Neden istediklerim olmadı hayatta?
Neden benden vazgeçtin bir anda?
Neden kardeşlerim beni anlamaktan çok uzaklar?
Neden hep aynı acı var sol yanımda,
Söküp atamıyorum çok istiyor olsam da?”
Bir ses duyuldu o anda
Fırtına dindi, sessizlik çöktü tüm dünyaya
Ses hemen arkasındaydı ve de yanıbaşında
Dönüp durdukça kendi etrafında
Ses de dönüyordu onunla.
“Ben seni bir his olarak yarattım, bir bedenin ortasında
Tahammülün vardı çünkü o bedende yaşamaya
Başka türlü nereye giderdin ki bir başına?
Yeni bir hayata başlamak çok kolay sanma
Girdiğin yeni hayatlarda eskiyi anıp duracaksın bir başına kaldığın anlarda.
Bir çocuk var bak çok uzakta duyuyor musun şu anda?
Hayır, çünkü dinlemek benim işim.
Ve binlerce, milyonlarca çocuk var ağlayan aynı anda.
O çocuk sanki onlardan biraz fazla öfke taşıyor sol yanında.
Dünyanın renklerini unutmuş körler gibi
Algılayamıyor bazı şeyleri.
-Neden oyuncaklarım yok?
-Neden annemi aldın erkenden ben daha memesini emerken?
-Babam buradaydı az evvel, şimdi tüm sevdiklerim nereye gittiler? diyor.

Şimdi şu an kararını ver keder!
İster misin o çocuğu, ister misin yeni bir hayatı?
Giyebilecek misin yeni bir deriyi, kirpikleri, saçları?
Teslim olacak gücün var mı tüm bunlara?
Sana bir de sır vereyim aramızda kalacak inanıyorum buna
O çocuk çok zorluklar çekecek,
Çok yalnız kalacak uzun yıllar boyunca
Ama talihi dönecek bir gün, talihin dönme huyu olmasa da
Ve kaderlerin üzerine çıkacak bir şekilde.
Söyle şimdi ister misin ona ait olmayı?
Kabul edebilecek misin geçmiş hayatını unutmayı?
Kıyaslama yapmadan, bir daha, başka yükleri taşıyabilecek misin omuzlarında?
O çocuk çok yalnız, baksana tek başına kaldı hayatının başında
Eşlik edebilecek misin ona, gücün var mı buna,
Soruyorum son bir kez daha?
Kaderler değil, kederler yer değiştirir; bunu unutma!”
.
.
.

TARSUS, BİRİNCİ BÖLÜM

PROLOG:

image

Karlı Toroslar’ı aşarak varıyoruz Tarsus’a. Eteklerinde piknik yapıp, mangal yakan insanlar, kartopu oynayan çocuklar var. Dört mevsimi aynı anda yaşamanın ne demek olduğunu yarım saat sonra ulaştığım Tarsus’un yakıcı sıcağı farkettirtiyor aniden. Baskın bir ağırlık(inanın ne demek istediğimi ben bile bilmiyorum) ve rutubetli bir havayla karşılanıyorum. Anlaşılamaz bir otogar kenarından ilçenin merkezine doğru ilerlerken Arabistan’da olduğumu düşünmeye başlıyorum iyiden iyiye. Erkekler kolay yolu bulmuş, bir parça da geleneksellikten olsa gerek şalvarlarla geziyorlar. Tarsus bir ilçe olmakla beraber, isminden, zengin tarihi ve kültüründen ötürü bir şehri çağrıştırıyor ve ister istemez çok başka şeyler bekliyorsunuz bu uzaktan il havası veren ilçeden.

-Hayal kırıklığına uğradım mı peki?
-Çok.
-Neden?
-Çok anlam yüklemişim gelmeden. Zihniyet farklılığı sanırım burada etken.
-Bu ilk hayal kırıklığım mı?
-Hayır.
-İlki hangisiydi peki?
-Antakya.
-Peki sonra nasıl gelişti Antakya ile ilişkim, duygusal bir bağ kurabildim mi kendisiyle?
-Sonra sevdim ben Antakya’yı. Duygusal bağı taşla, toprakla değil, insanlarıyla kuruyorsun haliyle ve ben de önümde açılan kapılardan geçtim korkusuzca. Bazen bir kapı açılır ve o kapı başka kapılar açar ve cüretkardır bütün o kapılar. Benimki de öyle olmuştu. Ama bende cüretkardım. Neyse. Neyse.
-Sansür var.
-Biraz. Değil aslında. Uzun hikaye. Dileyen Antakya yazımı okuyabilir. Orada sansür yoktu, üşenmek de yoktu. Samimiyet vardı.
-Tarsus yazım da samimi olacak mı acaba?
-İçimden bir ses pardon iç sesim sendin, yani sen diyorsun ki; bu en iyi gezi ve anı yazılarımdan biri olabilir.
-Bu farkı yaratan ne ya da kimdi peki?
-Kadınlar. Beni hiç sıkmayan, hiç gücendirmeyen, tevazu sahibi, bir parça çılgın, bir elin parmakları kadar birbirlerinden hem farklı, hem aynı, kimi buralı, kimi sonradan göçüp yerleşmiş, kimi konmuş da birkaç gün sonra göçecek olan ya da göçmesi an meselesi olan farklı kültürlerden, farklı adetlerden gelmiş, çook ayrı işlerle ayakta kalmaya çalışan, bazen bir cümledeki bir söz olan, anne olan, eş olan, kardeş olan, bir babanın kızı olan, memur olan, tüccar olan, aslında kalabalıklar arasında bir sürü adamın arasında ve tam karşısında savunmasızlığını belli etmeden yaşayabilmek için geniş kalplerini ufaltmış, paylaşamadıkları yalnızlıkları eş kadınlar onlar. Kadından bir yer burası akşam altıdan sonra sokağa çıkmanın yine kadınlar için çok tekin olmadığı ve bu güvensizliği yaratanın erkekler olduğu. Kadından bir yer burası bir sürü hayal kırıklığı yaşasa da, olumsuzlukları olumluya çevirebilmek için var gücüyle çabalayan. Simsiyah bir leke bulaşmış olsa da ve o kara leke tüm geçmişini, tarihini unuttursa da bu yerin halkına ve tüm ülkeye, temizlemeye çalışan yine aynı kadınlar oluyor çalınan karayı. Erkeklerse şimdilik pıstıkları köşelerinde benzer suçluluk duyguları içinde; aynı zamanda bu ortamı yarattıkları için aynı suçluluk duygusunu taşımaktan acizler fena halde. Bir günah keçisi arıyordum belki de, onu da bulmuş oldum nihayetinde. Bir ayıbı bin ayıp parçaya böldüm, verdim kalplerinin derin bir yerinde sıkışmış kalmış, çırpındıkça boğuk sesler çıkartan vicdan isimli zemin kat komşularının ellerine. Bense sırt çantamı Tarsus Merkez’de bulunan Öğretmenevi’nde bıraktım ve başlıyorum keşfe.

image

KIRKKAŞIK BEDESTENİ’NDEN SERPİL:

Kırkkaşık Bedesteni’nden içeriye girdiğimde bir tuhaflık olduğunu hissediyor ama anlam veremiyorum. Bir sürü kadın var çalışan. Her dükkandan bir kadın çıkıyor. Erkeklerse sadece müşteri. Küçük masaların atılmış olduğu Tarsusi Serpil Cafe’ye oturuyorum. Camekanda asılı bahsi geçen karışımlar, iksirler hiç ilgimi çekmiyor. Bildiğimden şaşmayıp bir Türk kahvesi söylüyorum. Solumdaki masaya üç genç geliyor, bir tanesi kız. Sağ tarafıma ise iki hanım oturuyor. Sorup öğreniyorum. ODTÜ Mimarlık(Sağlam bölümdür). Herkes kaynar söylüyor. Derken bembeyaz teni, kızıl saçlarıyla Serpil geliyor. Ellili yaşların hükmünü süren, etine dolgun, korkunç enerjik(hayatımda görüp göreceğim en enerjik kadındı sanırım, bir kediden daha hızlı kedi kovalayan başka bir kadın tanımadım hayatımda), dilbaz, açıksözlü, fıkır fıkır, kendiyle, çevresiyle barışık, hiç çekinmeden hayatını önünüze seren, böylelikle de bambaşka bir şekilde kendi zırhını kuşanmış olan, çok farklı bir ruha sahip bir kadın karşımdaki. Hiç usanmadan, zevkle, sanki bir oyunun başrolündeymişçesine çarşının, Şahmeran’ın, Tarsus’un ve kendisinin hikayesini anlatıyor ve bizler de oturmuş ağzımız bir karış açık, kıkırdaşarak ama zevkle izliyoruz kendisini. Tüm masa etkileniyor görselliğinden. Memur bir ailenin çocuğu Serpil. Bankadan emekli olmuş. Evde oturmanın kendisine uygun olmadığını o ve çevresi kısa sürede anladığından olsa gerek çalışma hayatından hiç kopmamış. Eşi yaylada yaşıyormuş. Kendisi şehirde. Çocukları büyütmüşler ve aile bağlarını koparmadan, evlerini ayırarak yollarına devam etmişler. Eşinin maaş kartı kendisindeymiş ve ayda bir hem maaşını almak hem de alışverişini yapmak üzere gelirmiş şehre. Serpil’se senenin on gününü yaylada eşiyle geçirirmiş kalan zamanlarda çalıştığından. Baş etmesi zor bir kadın karşımdaki. Hele de bir erkek için yenilir yutulur lokma olmadığından anlayabiliyorum neden yaylada olduğunu beyefendinin. Onu Rumlara benzetiyorum. “Yok”diyor. “Ben Arabım”. Vitiligo hastasıymış ve bir yılan gibi deri değiştirmiş zamanla. Kızıl saçlı, akça pakça bir kadın var benim karşımda. Beyaz lekeler birleşerek daha geniş beyaz lekeler oluşturmuşlar dış yüzeyinde. Zamanla ama yavaş yavaş bütün vücudunu kaplamış, renk pigmentleri ölmüş, yeni bir tenle tekrar doğmuş sanki. Alacalıyken üzülmüştüm ama zamanla alıştım diyor. Bazı insanların hastalıkları da kendine özgüdür. Serpil’inki ona yeni bir ten bahşeden cinsten.

20150301_140300

“Kahveyi her yerde içerdiniz, bir kaynarımızı denememişsiniz.” deyince bir tane söyleme gereği duyuyorum. İlk intibam şu; insana vakit geçirten içecekler vardır. Kaynar onlardan işte. Aşurenin posasız halini kaynar kaynar kaynattıktan sonra dövülmüş ceviz ve tarçın koyup fincanlarda servis yapıyorlar. Cevizleri yemek bile insanın ağzını oyalıyor. Güzel tarafı çok şekerli olmaması ve insanın içine ferahlık veriyor olması. Kaynarı içince zihnim açılıyor, Serpil’se çarşının içindeki tüm dükkanların kadınlar tarafından işletildiğini, başkana çıkıp çarşıda hiç erkek istemediklerini, zaten 800 yıldır erkeklerin hükmünün sürdüğünü belirttiğinden bahsediyor. Vallahi bravo MHP’li başkana, hanım sözü dinlemiş, çok da iyi etmiş diye, her ne kadar çanın sesini teke indirip, meydandaki saati durdursa da. Saati neden durdurdu ki acaba saat iki yönünde? Hayattaki bir sürü bilinmezin yanında bu hiçbir şey sanırım.

Nüfusun çoğunluğunu Sünni Araplar oluşturuyor. Nusayriler, Kürtler ve Conalar’a da rastlamak mümkünmüş. Ermeni mahallesi ve üç katlı evleri çok olmuş boşalalı. Metruk ve sessizce bekliyorlar kaderlerini. Yatırım yapılmadığından vakur hallerinden ödün vermeden eskiyorlar durdukları yerde. Arap Rom Ortodoks Kilisesi’nde yani Saint Paulus Kilisesi’nde ise ayin yapılmasını sağlayacak bir nüfus yok. Ayin istiyorsanız önceden belirtmeniz gerekiyor. Rahibeler halkla diyalog kurmayı reddediyorlarmış. Papaz Mersin’den geliyormuş. Herkes kendi yağında kavruluyor anlaşıldığı üzere, benim anladığım üzere. Dayanamayan da çekmiş gitmiş uzaklara.

Türkiye’nin köklü bir kurumu olan ve değerli insanlar yetiştiren okullarından biri olan Tarsus Amerikan Koleji eski ve yeni binaları ve yatılı kısmıyla şehrin merkezinde arz-ı endam ediyor tüm ihtişamıyla. Eğitimcilerin çoğu Mersin’de yaşıyor, günübirlik gidip geliyorlarmış söylediklerine göre. Eski binası bir harika idi her ne kadar içine giremesem de.

image
Saint Paulus Kilisesi

20150301_135916

20150302_091737

20150301_135937

20150301_140103

20150301_135946
Saatler gece gündüz hep iki.

Akşama gitmek istediğimden bahsediyorum ve Tarsus’u hiç sevmediğimi söylüyorum. “Bir şans ver diyor” Serpil. “Bir gece kal” diyor. “Tek bir gece.” “Sabaha fikrin değişmiş uyanabilirsin yeni güne.” diyor. Bense resepsiyona emanet ettiğim kirli çamaşırlarla dolu çantamı düşünüyorum ve en yakın havaalanını. “Biliyor musun” diyor ve ekliyor; “Bazen siftah yapamadığımız günler olur, çalışanlarla bir koşu çıkar hemen yakındaki Danyal Peygamber’in türbesine gideriz, dua ederiz.” diyor. Duanın vakti saati yok, istemek önemli olan, döndüğümüzde bir bakarız ki müşteri gelmiş bizi bekliyor, bu inançtır.” diyor. Bense söylene söylene gittiğimi, içeriye kan ter içinde girdiğimi, başörtüm olmadığından kim bilir hangi pis kafalar takmıştır şimdi bu örtüleri deyip(aslında çoğu yerlisi olan halkın zaten başörtülerinin başlarında olduğunu düşünmeden ve burnuma gelen mis gibi deterjan kokusuna aldırış etmeden) bir hırsla, anlamlandıramadığım taş parçalarına neden camekandan bakıp, üzerinde yürümek zorunda olduğuma anlam veremediğim için homurdanıp, O burada uslu uslu yatarken neden en gaddar cinayetin onun topraklarında işlendiğini tüm öfkemle ama içimden Hz. Danyal’a sorduğumu söylemiyorum bile. Ama o an bir karar veriyorum. Gitmiyorum ben bu gece. Yarın kendi başörtümle gideceğim huzurlarına. Çünkü taşıdığım tüm negatif düşüncelerle dizlerim dakikalar boyunca kilitlendi camlı yolun üzerinde. Kendimi nasıl tırmanmış olduğumu kendimin de bilmediği Everest’ten aşağıya bakmakta güçlük çeker bir halde bulduğumda yarın bir şekilde buraya gelip, bunu aşmam gerektiğine karar veriyorum kendi kendime.

TERAS CAFE’DEN GÜL VE DURSUN:

Hava kararmak üzere olduğundan koşar adım çok da uzakta olmayan Tarihi Tarsus Evleri’nin bulunduğu sokağa doğru gidiyorum. Yaklaşık 150-200 yıllık bir tarihi var bu evlerin. Sahipleri alt katında oturuyor, üst katlarsa kafe ve restoran olarak hizmet veriyor. Çok acı ama namusunuzla bir kadeh bir şeyler içip kalkabileceğiniz tek yer burası sanırım. Ama sokağın başındaki şalvarlı adamların bakışı pek dostane görünmediğinden, oturmadan kaçmak planım. Eskişehir Odun Pazarı’na benzeyen ve fakat benzer zihniyetten çook uzak burası. Birkaç fotoğraf yanıma kar kalır ümidiyle sokaktan içeriye giriyorum. Beni çağıran hiçbir dükkan sahibine yüz vermiyorum. Tek bir işletmenin kapısındaki kadına menüdeki Toma’nın ne olduğunu soruyorum sadece. Açıklıyor ve yukarı çay içmek üzere buyur ediyor. Tamam diyorum. Planlarım arasında burada mola vermek yoktu ama çıkıyorum işte beraberinde kuzu kuzu tepeye. Teras katındaki Teras Cafe’nin çalışanı Gül. Bir oğlu İzmir’de psikoloji okuyormuş. Aslen Dersim’liymiş. Tunceli’nin Mazgirt ilçesi ve onun da bir köyünden. Sert bir mizacı var. Simsiyah saçları ve kavisli kaşları. Yuvarlak hatlardan çok uzak. Kemikli bir yüzü ve sağlam bir iskelet yapısı var. Erkeklerin ondan ürkebileceğini hissediyorum. Yoksa bunca adamın arasında, Tarsus’ta alkol satan bir yerde bir kadının çalışması öyle kolay değil. Eşi buradaki bir fabrikadan emekli olmuş ve çocukların okulları bitince memleketlerine hatta köylerine dönmeyi düşünüyorlarmış. Sıkılacağını düşünerek soruyorum ama ne sıkılacağım diyor. Memleketim güzel diyor. Burası zorunlu göçebelik onlar için. Kirada durmamak için altmış beş metrekarelik bir ev almışlar, giderken onu da satacaklarmış. Bir sürü sigara yakıyor. Beni de bir çay tatmin etmiyor. Bir bira söylüyorum. Yapmayacağım deyip de yapacağım başka da ne var hiç bilmiyorum. Zaten nasılsa gitmeyeceğim bir yere. Kaldım ben bu yerde.

20150301_164515

image

20150301_164421

20150301_164300

Bir teyze gelip oturuyor masamıza. Dursun Teyze mal sahibi, yetmiş yaşında. Bira şişesine bakıp, kafamın nasıl olduğunu çıkartmaya çalışıyor. Her mimiği kendini ele veriyor. Ufak tefek bir kadın. Bir oğlu varmış. Anne babasının da bir kızı olmuş. O da kendisi. Diğerleri öldüğünden dursun artık ölümler deyip Dursun koymuşlar adını. Genç yaşta kocası da ölmüş. Hayatında hep ölümlerle imtihan edilmiş ve kabuğu bir parça sert bu yüzden. Konuşmak yerine soru soran, anlatmak yerine dinleyen türden. Bir daha evlenmemesinin sebebi de bu belki. “Bir erin dibine oturmuşun görmüşün işte, ne gerek var ki ikincisine.” diyor. Sert giriyor virajlara ama esneklik payı da var. Hava karardıkça bir telaştır onu sarıyor, benim yerime. Gül’ün geceye doğru nasıl evine gittiğini soruyorum. Dursun Teyze giriyormuş koluna, bindiriyormuş minibüsüne. İkisini kolkola, karanlıkta yürürken hayal ediyorum. Gözümün önüne gelen bu iki kadının görüntüsü hoşuma gidiyor. Dursun Teyze üzerinde onu şirinleştiren şalvarı ve karşılarına çıkacak her türden tehlikeye karşı kolladığı manevi kızıyla yürüyor işte önümde. Hesabı ödüyorum ama benden çok zor alıyorlar parayı. Yemek hazırlıyormuş Gül, gitmeden sofraya oturtuyor zorla. Barbunya pilaki, kısır, kuru soğan var menüde. Barbunya pek sevmem, kuru soğan yemesem iyi olur. Nefis kısırdan yiyorum acılı acılı. Dilimse acıklı bir hal alıyor ister istemez. Dursun Teyze’nin kilosu altı liradan aldığı barbunyayı kendisi beğenmiyor. Hiçbir bakliyatın kilosunu bilmediğimden gülümsüyorum. “Tadı tuzu yok.” diyor. Sofrada karşımda oturmuş yemeklerini kaşıklarlarken izlediğim farklı kökenlerden gelme bu iki kadını anne kıza benzetiyorum. Ya zaman onları birbirine benzetmiş yahut benzer yapıda olduklarından burada beraber yaşayabiliyorlar. Bir şey onları bir araya getirmiş. Kim bilir? Bugün maç var ve gençten, iri kıyım, kaytan bıyıklı bir adam digiturk’ü soruyor ve bir bira söylüyor. İçime bir kurt düşüyor. Biliyorum ki bir şey olmayacak ama onları bu ve benzeri adamlarla burada bırakmaktan hiç hoşlanmıyorum. Bir şey olmayacak biliyorum. Kırkkaşık Bedesteni dışında ve Saint Paulus Kilisesi’ndeki güvenlik dışında kadınların çarşıda pek fazla iş bulamayacaklarını da anlamış bulunuyorum lakin.. Lakin işte. Buralar böyle.

Dışarısı mı nasıl saat daha yedi bile olmamışken? Zifiri karanlık sokaklar. Benim dışımda tek başına yürüyen dişilerse ya köpekler ya da kediler. Ailelerin sıkı tembihleri var sanki kızların yolda bir başlarına yürümemelerine dair. Buralar böyle, ne yaparsın?

20150302_112728

20150302_112836

20150301_115757

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: