UZUN İNCE OLMAKTAN “ÖTÜRÜ” UZAK BİR YOL, İKİNCİ DURAK : RİZE, AYDER

20180106_124432-01

UZUN İNCE OLMAKTAN “ÖTÜRÜ” UZAK BİR YOL, İKİNCİ DURAK : RİZE, AYDER

GİRİŞ :

Yol arkadaşı bulmak, edinmek, anlaşmak, geçinmek, geçimin yol boyunca daim olmasını sağlamak, ayrılırken iyi ayrılmak, kafalarda tereddüt varsa en başından yan çizmek filan öyle kolay, öyle yenilir yutulur cinsten hadiseler olmadığından, benim gibi seçilmiş münzevilik yaşayanlar için, yani kısaca geçimsiz, aklına estiği gibi hareket eden, tur sevmeyen, katılsa da hır çıkartan, lanet, dengesiz, patavatsız, sorunlu, kibirli, egolu, hem kibirli hem egolu, bir anda parlayan bir anda sönen(daha sayayım mı?), yığınlarla uyumsuz, yığınlar kendisinden umutsuz, bencil, başına buyruk, tuhaf davranışlar sergileyen, bazen ne istediğini bilmeyen ya da hep çok şey isteyen, empati kurmaktan aciz, bazen zil zurna sarhoş olmak isteyen, bazen sabaha kadar ışıklar açık kalsın ya da yatağında aniden dikilip şimdi okumak zamanıdır diyen tipler için tek alternatif olan bir başına da gezerim konseptini yaşayan ben ve benim gibiler aslında son derece yumoşuzdur da ama sadece münzevilik başımızdayken, insanlardan uzaktayken. Kalpleri fethetmek, kendini ispat etmek, kim yılışık kim değil, kim aciz ya da korkak, kim değil gibi insanın en zayıf noktalarını görme şansına vakıf olamayacağımızdan ötürü kendimize dönük ve dışarıdan gelebilecek olası tehlikelere karşı duyarlı hareket ederiz sadece. Tehlike geçtiğindeyse bizden iyisi yoktur. Çünkü insan insanı delirtir ya bazen… Şöyle de söyleyebiliriz mesela,  insanı insan delirtir ya yüzde doksan… Dünyaya karşı bir başına olmanın verdiği özgünlükse seni ayrıcalıklı kıldığı gibi, geçime de zorlar ister istemez. Benim gezilerimdeki yol arkadaşlarım günlük tur aldığım takdirde dişe dokunur birkaç kişi çıkarsa ama en çok da şoförler, bazen de bire bir gezilerimdeki rehberim, götürüldüğüm yerlerdeki halk oluyor genellikle. Yer hakkında, yöre hakkında pratik bir takım fikirler alıyorum kendilerinden kolaylıkla. Bunlar da o yörenin şaşmaz gerçekleri oluyor haliyle. Beraber geçirdiğimiz saatlerden sonra odamda kafamı dinliyorum, ki bu da bir çeşit meditasyon oluyor benim için. Bu seyahatimdeki yol arkadaşımsa turun şoförü oluyor. Bana o kadar çok şey anlatıyor ki, yerel bir rehberden bunca bilgiyi edinmem mümkün olmayacaktı kanımca. Çok gezen mi, çok okuyan mı bilir’in çok gezeni kendisi ve yaşı da bir hayli olunca, dinliyorum sözlerini sabırla. Hayat böyle, arada kulak veriyorum ben de önüme çıkan seslere, tüm bunlar bir tesadüf olamaz diye. Çıkalım şimdi bakalım Ayder’e. “Yüksek Dağlara Doğru”, Koliva’nın eşliğinde.

20180106_124331-01

20180106_124624-02

AYDER’e DOĞRU :

Kış mevsiminde olmamıza rağmen yeşil’in elli tonunu görebileceğimizin söylendiği Uzungöl’de gördüğüm tonları unutmam mümkün olmazken, bu sefer daha uzakta olan Rize’nin Çamlıhemşin ilçesinin bir yaylası olan Ayder’e çıkıyoruz yavaş yavaş. Düne nazaran kalabalık bir grupla yol alıyoruz bu defasında. Arap kızlar, genç bir çift, iki kız arkadaş ve ben. Ön koltuğa geçiyorum, şoförün yanına. Dinleye dinleye gidiyorum ve türlü bilgiler alıyorum ondan. Uzungöl’e beraber gittiğimiz Fatma Şahin gibi, o da bir parça konuşkan. Anlatmayı ve kendini dinletmeyi seviyor. Aslen Bayburtlu imiş ama Trabzon’da doğup büyümüş. Meslek şoförlük olunca çok gezmiş. Gürcistan’ı avucunun içi gibi biliyor mesela. Az sonra aramızda geçen diyalog sonucu benim Gürcistan planımın nasıl bozulduğunu ve bundan sonraki kararımın beni hangi illere taşıdığını göreceksiniz. Bir Bayburtlu sayesinde ne umdum ne buldum demeyeceğim size. O kadar nankör değilim elbette. Çünkü hiç pişman olmayacağım bir rotayı takip ediyorum bu sefer de.

-Buradan sonra Artvin Borçka’ya, oradan da Macahel’e(ç ile de söyleyen çok) gitmek istiyorum.
-Bu havada, şu mevsimde, tek başına mı?
-Evet.
-Mümkün değil. Bu mevsimde oraya çıkan araba bulamazsınız. Çıkanın da aklı yoktur. Yolda kalma ihtimaliniz var. Kalacak yerler de açık olmaz. Zaten ısınmaz. Isıtamazlar ki. Aşağıda orta alanda bir soba yakarlar. Isın ısınabilirsen. Açık kapıda yatılır mı? Yatılır ama sen yalnızsın güzel kardşim. Olmaazzz. Havalar ısınsın, güneş karları eritsin azcık, öyle gel sen tekrar. Ama sen sen ol kapın açık yatma.
-Yaa aaa tamam o zaman. Ben de direk Gürcistan’a geçerim. Atrvin’i görmüştüm nasılsa. Hopa’yı da. Bir gece Batum ki onu da görmüştüm, bir iki gece Tiflis, oradan da Ermenistan’a geçerim. Erivan’ı görmek gerek.
-Bu havada, şu mevsimde, tek başına mı?
-Evet.
-Mümkün ama gerek yok. Bana sorarsan tabii. Orada yollar böyle değil bak. Otobüs bulamazsın, Nuh Nebi’den kalma trenleri var. O da tıngır mıngır öldürür adamı. Hava muhalefeti bir yandan, dört saatlik yol olur sana on dört saat. Çünkü yol yok. Çok fakir onlar. Fakirlikten yol yapamamışlar. Bir de Tiflis iyice kuzeyde kalıyor. Sibirya soğuğu vardır oralarda. Otobüsleri de eskidir onların. Bir yandan mal taşırlar, bir yandan insan. Mal dediğim bazen hayvan bazen mal. Yerlerde yatarak gidersin. Kimseciklerde yoktur şimdi karda kışta. Havalar ısınsın, güneş karları eritsin azcık, öyle gel sen tekrar.
-… C planına geçmeye çalışacağım o halde. Düşünüyorum…
-Evet.
-… Ben buradan Kars’a gideyim o zaman.
-O olur bak.
-Nasıl olur? Kars’ın Sibirya’dan, dolayısıyla Tiflis’ten, Erivan’dan farkı ne? Soğuktur Kars’ta.
-Olmaz olur mu? Orası memleket.
-Sırf bu yüzden mi?
-Karayolları faktörü de var tabii.
-D planımı söylüyorum hemen, iyisi mi ben sizin memlekete gideyim Bayburt’a.
-Git ama orada da pek bir şey yok. Baksı Müzesi kapalıdır şimdi. Ama Kars Sarıkamış’ta Şehitlerimizi anma etkinlikleri vardır şimdi.
-Sarıkamış’a gitmiştim. Şimdi arkadaş yazdı. Bak bak Sarıkamış ve Kars otelleri doluymuş, tüm misafirhaneler de dahil olmak üzere.
-Ne olacak şimdi? Neden bu kadar popüler ki bu Kars?
-Ee biz gezginler yaptık bunu böyle. Gezginler, fotoğrafçılar… Kamerasını kapan giderse, olacağı böyle. Söyleye söyleye Ani’yi Unesco Dünya Kültür Mirası Listesi’ne aldılar. Çıldır Gölü, kaz eti, Kars kaşarı derken patladı resmen.
-Rota ne tarafa o zaman?
-Bilemiyorum artık. Siz karar verin. Borçka olmuyor, Tiflis Sibirya ve zaten memleket değil, Ermenistan da memleket değil. Bayburt’ta aradığım şey yok o şey her ne ise. Kars’ta ise boş oda yok. Erzurum çok afedersiniz ama aşırı yobaz olabilir ve ben dayanamayabilirim. Gerçi Erzurum’u da görmüşlüğüm var ama halkın bana sakıncalıymışım gibi davranmasını kaldıramayabilirim. Ben bir harita açayım en iyisi.
-Aç aç.
-Gümüşhane.
-Komşumuzdur.
-Nasıl bilirsiniz?
-Tarihi yerleri çoktur ama…
-Ama’sı yok. Gümüşhane.
-Peki Gümüşhane. Memleket hem.

20180106_132148-01

20180106_131703-01

AYDER :

Yağmurlarla yok aldık. Karın ortasına düşüverdik Çamlıhemşin’den itibaren. Nasıl güzel anlatamam. Buz gibi de bir hava var. Dün yanıma aldığım atkı, bere, eldiven üçlüsünü pek kullanmadığımdan, boşu boşuna yanıma almayayım dediğime yanıyorum şimdi. Kimi yerlerde diz boyu kara batıyorum. Öyle ki şelaleden akan suya bakmak daha da üşütüyor insanı olduğu yerde. Buralar öyle soğuk öyle soğuk ki ablası.

Serbest zamanda herkes yoluna gidiyor. Biraz acıkmışım diyorum kendi kendime. Aklıma bir soru takılıyor. Gelmişim Trabzon’a, gelmişim Rize’ye, insan bir kara lahana çorbası içmeden döner mi evine? Döner mi döner. Sap da döner, saman da. O yüzden karşıma çıkan her restorana soruyorum kara lahana çorbası var mı diye. Bugün cumartesi belki yapmışlardır diye. Nispeten turist yoğunluğu fazla olmalı ve açık olan restoranlarda da bir kara lahana çorbası olmalı. Ara tara, en nihayet bende var diyen bir ses beni işletmenin içine çekiyor. Nasıl güzel yapmış anlatamam. Dana eti, Meksika fasulyesi(buralarda yaygın demek ki), bol kekik, bol tuz, bol biber, insan daha ne ister? Kara lahana rengi itibariyle çorbadaydı, daha çok bir karmaşayı kaşıkladım gerçi ama olsun içtim ya. Sonra da televizyonda Başbakan’ın Nev’i şahsına münhasır şehir Nevşehir konuşmalarını dinledim. Yaşgünü pastası kesmekte olan gençler ilgiyle, ayakta ve bravo sesleri eşliğinde dinlediler kendisini. Karadeniz’in hemen hemen hepsi iktidar partili olabilir. Olmama ihtimali pek yok gibi. Aklıma Mardin’deki Arap rehberin sözleri geliyor. Sistemle ters düşersen, acı çekersin demişti. Ben gittiğim yerlerde herkesle ters düştüğümden, susmayı yeğler oldum. Çorbam güzeldi ama. Kaşıkladığıma değdi. Kazıklandığıma da.

20180106_134717-01
No filter. Kara Lahana Çorbamın üzerine ay doğar, ışık saçılır.

Üç buçuğa kadar toplanmamız gerekiyor kararlaştığımız yerde. Çorbayla aradaki vakti karın içinde dolaşarak geçiriyorum. Biraz yukarıya çıktığımda manzara beni şaşırtıyor. Her taraf otel olmuş. Yazın yer bulunmaz buralarda demişlerdi. Özellikle de Arap turistlerden. Uzungöl’de de aynısını duymuştum. Buralarda insandan yürüyemezsin, lokantalarda masa bulamazsın diye. Bir ses bölüyor düşüncelerimi o anda. Kızlar kol kola vermişler horon tepiyorlar. Atkılar bereler eldivenler, kar yağıyor bir yandan; kızlar horon tepiyor bir yandan. Tepmeleri bittiğinde yanakları al al oluyor hepsinin. Sonra da dağılıyorlar. Etrafıma bakıyorum, dükkanlardan çıkanlar, yolda yürüyenler bir an tebessümle izledikleri manzarayı, sona erdiğinde unutmuşçasına yollarına devam ediyorlar. Benim de onlardan bir farkım yok. Bir an durup bakıyorum, sonra yoluma devam ediyorum sessizce. Ooohhh boş bira şişeleri var kimi otellerin arkasında. Bu soğukta bira değil de kanyak olsa insan içer içi ısınsın diye. Tuvaletim geliyor karın içinde bata çıka ilerlerken. Vakit de yaklaşıyor iyiden iyiye. Buluşacağımız yere gidiyorum. Tuvalete gidiyorum ve muazzam bir kuyrukla karşılaşıyorum. Soğuk ve çaydan diyor önümdeki hanım. Gülüşüyor sonra da arkadaşıyla. Dönüşte Çamlıhemşin’de bir tur atsa mıydık demiştim ama yağmurdan göz gözü görmediğinden yolumuza devam ediyoruz. Zilkale’ye de çıkamıyoruz. Fırtına Deresi’nden geçiyoruz tekrar. Gelirken mola vermiş Zıpline’a binmişti kızlar. Arap kızlar’ın bilhassa, yaptığı akrobatik hareketler inanılmazdı. Hala Köprüsü’nde mola vermiştik bir de. Çamlıhemşin’e yaklaşık altı kilometre mesafede. Saat altı gibi de Trabzon merkeze inmiş bulunuyoruz nihayet. Uzungöl mü, Ayder mi diye soracak olursanız, mukayese edilemeyecek kadar güzeldi ikisi de diyeceğim sizlere.

DATÇA, ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : REŞADİYE

20160906_110542

DATÇA, ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : REŞADİYE 

GİRİŞ :

Alıştım buradaki yeni düzenime, Datça’da birkaç gün önce başlamış olan yeni hayatıma. Alıştım dediğim yeni hayatımsa şu: Sabahleyin erkenden uyanmak. Yataktan çıkmamak için direnmek ama muhakkak her sabah direnmek, sanki karşımda silahlı milisler varmışçasına. Ümitsizce duş almak filan var sonra da sırada. Bazen onu da pas geçmek. Hayatım böyle geçecek benim belki de safi kendi kendine direnerek. Bende ne çareler ne sinir ne de aksilik tükenir. Tabiatım gayri böyledir.

Eski Datça’da bir parça daha vakit geçirmek geliyor içimden. Sokaklarında eksik kalan bir şeyler vardı sanki, kapılarını bir kareye sığdırmaya çalışmalıydım belki de daha çok. Öyle de yapıyorum. Yine Orhan’ın Yeri’ne gidiyorum Eski Datça’daki. Gelen yerli halk, çalıştırdığı gençler ve ailesi de dahil değişen bir şey yok müşteri profilinde. Dışarıdan gelen bizler hariç diyeceğim ama beni hesaba katarsak eğer, ben bile iki günde bir soluğu burada aldığıma göre cidden değişen bir şey olmayabilir. Ama bu dışarıdan gelme hadisesi üzerinde biraz düşünmek gerek. Düşünüp biraz, az sonra mizahi bir dille klavyeye dökmek gerek. Buraya gelenler ben dahil biraz cinsiz galiba biz. Tuhaf tepkiler veriyoruz çevremize. Mesela karşı masamdaki adam dünya güzellik yarışmasında derece almış Venezuela güzeliymişçesine bir tebessüm etrafa bakmıyor bile. İstiyor ki hep ona bakılsın. Öyle de oluyor. Bir süre sonraysa önce huylanmaya sonra gıcıklanmaya başlıyorum. Adam mütemadiyen gülümseyip(aslında sırıtıyor idi içimden geçen ve burada kullanmak istediğim kelime) bacak bacak üstüne attığı halde hiç karıncalanmadığından olsa gerek pozisyonunu bozmadıkça, iyice gıcıklanmaya başlıyorum. Arada bir güneş gözlüğünün arkasından bakmayı ve kapıdan giren yeni girişleri kontrol etmeyi ihmal etmemesi gözlerden kaçmıyor çünkü adam bu işte usta. Bense takipte usta.  Ortamda dikkat çekmeyi, kendine baktırmayı iyi biliyor. Bir süre sonra benim bile gözüm ısırıyor galiba demekten kendimi alamadığımı kendime itiraf ettiğim anda bir hiddet bende görmelisiniz. Ben diyorum Orhan Bey’den tarafa doğru(adama neyse) “gidiyorum ben” diyorum. Kimse nereye gidiyorsun diye sormayınca da “Reşadiye’ye gidiyorum” “Ben”(ben’a neyse). “Yürüyerek gitmek istiyorum spor olsun diye.” diyorum(herkese neyse). Oğlanlardan biri ıssızdır yol diyor. Diğerleri yok biz yürürüz hep diyorlar. Beni başlarından atmak mı istiyorlar tam kestiremesem de, son kertede öfkeyle bakıyorum gıcıklandığım adama doğru. Rol çalmış olduğumu anlıyorum hemen. Şimdi memnuniyetle sırıtma sırası bendeyken, öfkeli ve çılgın yabancı rolümü hassasiyetle oynuyor, rüzgar ekip fırtına biçiyorum. Çok Shakespeareyen oldum derken Fettah Canlaşmışım haberim yok. Dönünce içerim bademli kahvenizden derken, bir daha Eski Datça’ya ne bugün, ne de diğer günler gelemeyeceğimi bilmiyorum bile.

20160906_104728

20160906_104912

Başlıyorum yürümeye öğle sıcağında hem de. Evler geçiyorum bahçelerinde horozlar, hamaklar, el arabaları olan. Evler geçiyorum kapı önlerinde terlikler ve boş şişeler birikmiş. Evler geçiyorum bahçelerinde hiç mi insan olmaz yahu? Bir bardak su ya da naneli limonata ikram edecek olan. Sıcakta yok olmuş belki de buharlaşıp uçmuş hepsi. Ama benim de buharlaşıp uçmama çok az kalıyor. Başımı iki yana salladığımda terlerim alnımdan süzülmek yerine fırlayıp yerlere düşüyorlar. Çok dramatik bir an aslında terlerimle vedalaştığım. Ama ağlayamıyorum işte arkalarından. Onlar benim sıvılarım. Evlatlarım. Hepsi teker teker, damla damla tuz kayıplarım. Bense yürüyorum rap rap.

20160906_110834

20160906_121731

20160906_121617

20160906_121233

20160906_130456

REŞADİYE :

Reşadiye diyor levhada. Nasıl sevinçliyim anlatamam. Varmışım nihayet çok büyük bir azim ve dayanıklılıkla. Hem de güneşin altında. Hem de dilim dışarda. Koltukaltlarım sırılsıklam. İçimden kendime ettiğim küfürler en mühim yakıtım oluyorlar ve  farkına varamadan giriyorum Reşadiye’ye. Rüzgar Kafe yazısını görüyorum. Rap rap rap. O an yine bilmiyorum Reşadiye’nin tek kafesinin bu olduğunu ve benim önce köyü gezip sonra elbet bir yer bulup otururum desem de, dönüp dolaşıp mahallenin bu tek kafesine gelip oturacağımı. Biraz yokuş çıktıktan sonra karşılıklı küçük küçük kulübelerin içindeki muhtarlığını, bakkalını ve kahvesini keşfediyorum. Buranın muhtarı bu dedikleri genç çocuğun aynı zamanda kahveyi işleten kişi olduğunu, daha doğrusu muhtarın bu kadar genç oluşunu hemen kavrayamıyorum. Pek genç yok zaten içerde. Hiç yok aslında. Öğle kahvelerini içmeye gelmiş amcalar okeye dördüncü peşindeler. Kimisi gazete okuyor, kimisi dedikodu etmek istese de ortamda bir de ben olunca, şaşkın, vazgeçiyorlardır, kim bilir! Onlara da klasikleşmiş olan dedemin hikayesini anlatıyorum. Bunun üzerine muhtarlık kaydının olduğu defteri açıyoruz beraber muhtarlığa giderek. Kaydı bulunamıyor. Mahallenin en yaşlısı olan amcanın evine götürüyor beni önce çay içmem gerek diyen damadı. Gidiyoruz beraber, o önce çayını içtikten sonra tabii. Kapıyı çalıyoruz, güleryüzlü Maya karşılıyor bizi. Tiflis’liymiş kendisi. Amca ise içeride oturuyor oğluyla. Doksan küsur yaşında ve kulaklığına rağmen ağır işitiyor. İnsan hangi kulağına bağıracağını bilemiyor. Oğlu onun duyabileceği kulağını biliyor ama dedemi hatırlayamadığı anlaşılıyor. Fakat varmış bir gümrükçü o tarihlerde buralarda yaşamış kendisinin bile hayal meyal hatırladığı. Oğlu kendilerinin de aslen Adanalı olduğunu söylüyor. Karşı evde şeftali reçeli için şeftalileri hazırlayan kızıyla konuşuyoruz biraz. Sonra etrafı dolaşmaya çıkıyorum. Bisikletini park etmiş bir kadınla konuşan adamın yanında duruyorum. Bir şeyler yiyebileceğim bir yer soruyorum. Rüzgar Kafe tektir burada diyorlar. Kadın olan, Deniz olan yani benim kısa süreli yol arkadaşım bana beraber gitmeyi teklif ediyor. Çok sakin, çok cool. Biriktirdiği geri dönüşümlere gidecek olan poşeti bırakıyor çöpün hemen yanına. Konuşa konuşa yürüyoruz bundan sonra. O an sadece aklımdan geçirdiğim ve Almanlara benzettiğim halinin de tesadüf olmadığını öğreniyorum az sonra. Hali tavrı buralıdan çok uzak, çok değişik ama. Burada köpekler saldırsa da bir şey yapmazlar dediğinin üzerinden iki dakika geçmedense çalıların ardından fırlayan iki ya da üç köpek tozu dumana katıyorlar. Deniz’in bacağını dişliyor bir tanesi. Tamamiyle gövde gösterisi. Ama yolumuzdan bizi alıkoyamıyorlar. Öfkeleri çok gereksiz olsa da anlatamıyorsun. Onlar da şartlanmış birer bekçi köpeği. Rüzgar Kafe’de sohbet ediyoruz ufak ufak. İşletmecileri karı koca ve öğle yoğunluğu yaşıyorlar biz ilk gittiğimizde. O arada ben Deniz’i dinliyor ve merak ediyorum. Deniz iki kız annesi, üç aylık öksüz ve o zamandan bu zamana uğruna Ankara’dan buraya vesilesiyle taşınmış olduğu zorlu bir yalnız baba sahibi. Meslek sahibi olmadığını ama çeşitli işler yapmış olduğunu söylüyor. Mütevazi olmaya çalışıyor olabileceğini düşünüyorum, tanımadığımdan ötürü dinliyorum sadece kendisini ifade edişini, böyle sakin sakin. Yapısı farklı dediğim gibi. Beyaz saçları böyle sarı gibi sanki. Ensesinden toplamış onları. Spor ayakkabısı, spor çantası ve sadeliğiyle beni harika tostumla baş başa bırakıyor şöyle rahat rahat ısıra ısıra yiyeyim diye. Ben de öyle yapıyorum. Belki de sıkıldı benden bilemiyorum. Tostumun lokmasını ziyan etmeden yiyorum. Rüzgar Kafeye gelin ve ne varsa yiyin emi! Buradaki lezzetler doğal, özel ve güzel. Kahvaltıysa kahvaltı, tostsa tost, saatine göre. Datça’da yediğim en güzel şey bu mütevazi tost oluyor benim için. Gül Ayşe ve Nazmi Kuyucu da kendi sofralarının başına geçiyorlar herkes gittikten ve ortalık sakinleştikten sonra. Buraya sinemacılar gelmiyor mu diyorum. Sinematografik, çok enteresan bir mahalle çünkü burası. Gelseler tek sorun kalınacak yer olur sanıyorum. Çünkü otel yok ortada. Mehmet Ali Ağa Konağı kapanmış. Olive Farm Guest House’sa kendi halinde, kendi içinde, tek başına bir yerde. Aynı esnada ezan sesi duyuluyor camiden. Bir isteksizlik var hocanın sesinde, bir yılgınlık sanki. Gelen giden yok gibi. Cemaatsiz bir hocanın sıkıntısını hissetmeye çalışıyorum ama sonra etrafıma bakıyorum ve görüyorum ki ne gam ne keder, ne hırsızlık ne uğursuzluk, ne it ne kopuk, böyle sıkıntıya can kurban. Ortamdaki tek yabancı, kah mezarlık kah dedesinin, dolayısıyla geçmişinin peşindeki gününden rahatsız ben.

20160906_112309
Soldaki Ecevit, kalpaklı Atatürk ama sağdaki eşgalin sahibinin ismini hatırlayabilen bir Reşadiyeli bulunamadı koskoca kahvede. O ona sordu, biri ötekine, ötekisi berikine.
20160906_114813

20160906_114043

Yürüye yürüye dönüyorum muhtarlığa doğru, bu defa yalnız başımla. Didem Market’ten almış olduğum “goca moğla gazozu”mu içiyorum afiyetle. Niğde’nin Niğde gazozu varsa, Muğla’nın da goca moğla gazozu var. O da bi nomara, bu da bi. İki nomara yok bunların arasında. İçin gari muhakkak, yolunuz eğer düşer ise buralara.

20160906_142233

BATUMİ

20140413_113020

20140413_122050

Pazar pazar sabah daha sekiz bile olmadan kendimi yani canımı en önce Hopa sokaklarına yani dışarıya sonra Batum dolmuşlarının kalktığı yere atıyorum. Biliyorum bugün pazar, biliyorum haftasonu ama hiç mi kadın olmaz ortalıkta benden başka? Doğuma giden, yürüyüşe çıkan, ekmek almaya koşan! Neyse ki kıt Türkçeleriyle konuşan Gürcü kadınlar biniyorlar ara ara. Müşteri almak için girdiğimiz yerlerdeki ilanlarda kiril yazısıyla karşılaşıyorum. Sanki burası Gürciye ve bu hesaba göre karşı taraf da Türkistan gibi bir yer olmalı. Yağmur atıştırırken vardığım sınırdan rahatlıkla geçiyorum öte yakaya. Koşa koşa yapıyoruz her şeyi ve bu benim Türk kara sınır kapısından ilk ve son geçişim olabilir. Değişik geliyor. Günübirlik ve üç günü geçmeyen seyahatlerde alkol ve tütün getirmek yasak diyor. Sürem kısıtlı olduğundan seve seve uyuyorum mecburi kurala. Free shop’da vakit geçirmek işime gelmiyor. Döviz bürolarından birine giriyorum. Lira veriyor, lari alıyorum. Kağıt paraları bir şeye benzemiyor ama madeni paraları pırıl pırıl. Paralarını alır almaz Batumi dolmuşlarına biniyorum. Halk İngilizce bilmiyor. Gürcüce, Lazca ve Türkçe çat pat anlaşmaya çalışıyorum. Tam tahmin ettiğim gibi Türkçe ilanlarda, gece kulübü, otel, disko ve restoranların ilanları çıkıyor karşıma. Hopa ve Sarp arasındaki mesafenin iki katını gidiyoruz. Ücretse sadece bir lari. Pırıl pırıl bir birliği bırakıyorum az ama yetecek kadar Türkçe bilen şoförün avucunun içine. Karadeniz’in hemen öte yakasındayım ve sanki kendi topraklarımdaymışçasına rahat ve güvende hissediyorum kendimi. Hatta daha bile rahatım. Bir sürü kadını yollarda görünce mutlu oluyorum. Nerede olursanız olun caddelerinde kadınların rahat rahat yürüdüğü her ülkede, her şehirde kendinizi iyi hissedersiniz. Nerede eril ve erkek egemen bir dünya varsa biz kadınlar ancak suni tenefüsle yaşatılmaya çalışan sebzelere dönüşürüz kendi içimizde. O yüzden sevdim ben bu şehri. Benzer coğrafyalarda aşağı yukarı 12 saat önce tek başına yürümeyi başaramazken ve yüzümde onlarca gözün varlığını hissederken, burada bir başıma dil bilmesem bile son derece rahatım. Aynı insanlar, benzer fiziksel yapılar, yakın lisanlar. Herkes karışmış, saf bir kötülüğe rastlamak ender görülen bir durum. Hiçbir Yahudi bir Müslümandan, bir Katolik Protestandan, bir Şii bir Sünniden daha kötü değil, daha iyi de değil. Yalan yanlış politikalar, lüzumsuz politikacılar ve açgözlü, zalim adamlar var aramızda ve dünyanın sonuna dek et tükettiğimiz sürece asla iflah olamayacağız. Gandhi vurulmasaydı, et yememezlikten ölmeyecekti ve gençliğindeki tecavüz suçunu itiraf eden Tolstoy vejetaryen olmayı seçtiyse bunu tüm hücreleriyle de benimsemişti nihayetinde. Ve Darwin, ve Da Vinci ve Einstein ve diğerleri.

20140413_105342

20140413_110059

Bugün pazar ve günün erken saatlerindeki kalabalığın nedenini anlıyorum. Karşımda Virgin Mary Kathedrali var. Ayine denk geliyorum. Nasıl kalabalık anlatamam. Bahçelerine giriyorum. Kadınlı erkekli bir sürü insan, bir o kadar da dilenci var. Sultanahmet’i çağrıştırıyor bu görüntü bana. Yaşlı yaşlı, dişleri dökük kadınlar küçük buketler halindeki otları satıyorlar. Kimisi de mum satıyor. Bir lari veriyorum ben de bir dilenciye. Adam çok mutlu oluyor ve benimle Türkçe konuşuyor ve ben dumur oluyorum. O kalabalıkta daracık kilise kapısından bir grup itişerek içeri girmeye çalışırken, diğer grup çıkma telaşı içerisine giriyor. Bu kalabalığa çantamla girdiğim için telaşlanıyorum önce. Ezileceğim neredeyse. Ama dediğim gibi hırsız yok, hepsi dilenci. Nihayet kiliseden içeri girdiğimde rahat bir nefes alıyorum. Özellikle kadınlar ellerinde İncil, dudakları kımıl kımıl mırıldanıyorlar. Her yer yakarış, her yer uğul uğul. Dualar çok az metre arayla başımızın üzerindeler ve şimdilik bir bulutun içinde birikiyorlar ve zamanı geldiğinde üzerimize yağacaklarmış gibi hissediyorum iyice dolduktan sonra. İsa’nın, anne kucağındaki bebek İsa’nın ve Bakire Meryem’in resimlerine öpücük konduruyor kadınlar defalarca. Parmak bir dudakta, bir resimde. Bir kadın dudaklarının ucuyla öpüyor resmi. Ölecek sevgisinden. Mumlar yakılıyor. Arada hastalar var. Yüzleri kireç gibi, saçları sıfır numara. Onlar da var güçleriyle dua ediyor. Bir köşeye sinip dinlemeye koyuluyorum. Yüksek tavanlı kilisede hangi duaların yerine ulaşıp, hangilerinin ulaşmayacağını düşünüyorum. Tanrı’nın en meşgul günlerinden biri olsa gerek. Tanrım sağlık ver, geçimim kadar para, çocuklarıma gelecek, kocama bir iş, beni affet, koru beni bizi, aşık olduğum adam beni sevsin, oğlumun başına bir şey gelmesin, kötü alışkanlığımdan kurtulayım, işim tutsun, huzur ver, mutluluk ver, Yüce Meryem, Baba- Oğul- Kutsal Ruh, kolla beni bizi ülkemi, ne olur unutma beni, göster mucizeni. Benim duyduklarım bunlardı. Dualar evrensel. Değişen bir şey yok. Camiler, mescitler kilise ve katedrallere dönüşmüş sadece.

Arka bahçesinde büyük bir ateş yakılmış ve az evvelki otları ateşe atıyor insanlar. Alevler yükseliyor, ateşin alanı genişliyor giderek. Kiliseden çıkanların peşine takılıyorum. Bir sonraki durağımız ayin oluyor. Yine aynı mahşeri kalabalık ve bu sefer girmemle çıkmam bir oluyor. Burası iki katlı bir bina ve ayini açık olan pencerelerden birinin önünden dinliyorum. En azından havadar.

20140413_110240

20140413_111141

Sokaklarında dolaşıyorum. Piazza Meydanı’nda soğuk olduğundan dışarıda oturmuyorum. Türk mahallelerine giriyorum. Tencere yemeği yapmakta olan bir sürü restoran var. Aynı sokak bizim ürünlerimizi satan marketlerle dolu. Haçapuri yiyebileceğim bir restoranı tarif ediyor bir Türk. Bir gram İngilizce bilmeyen bir hanım işletiyor burayı ve benim gibi ayinden çıkıp gelen bir sürü insan var. Peynirli ve yumurtalı haçapurimin yanında köpüren bir soda söylüyorum, üzümlü. Peyniri çok lezzetli ve hamuru tuzlu, doyurucu bir pide yediğim. Yaklaşık yedi lari ödüyor ve çıkıyorum.

20140413_114456

20140413_131210

Teleferiğe biniyorum. Üç lari. Beş adam var önümde sırada. Beni de onların arasına katıyor görevli. Kabin altı kişilik. Üç tanesi sarı Rus. Yol boyunca kikirdeştiler ve Rusça şarkılar söylediler ve yol boyu tamek marka kayısı suyu içtiler. Böyle ortamlarda ister istemez bir yakınlık doğuyor kişiler arasında. Konuşma gereği duyuyorsunuz. Yanımdaki iki adamdan birine Türk müsünüz deyiveriyorum sırf bu yüzden. Adam “Hayır.” diyor. Üç Rus indikten sonra adam karşıma geçip”Neden öyle sordunuz?” diyor. “Ben Türk’üm. Benzettim sizi de, siz nerelisiniz?” deyince, İngilizcesi daha iyi olan “Ermeniyiz biz.” diyor. Dönüş yolu boyunca Erivan’dan, İstanbul’dan, Tiflis’ten ve Bakü’den konuşuyoruz. Biraz da Ermeni mutfağından. Ben inerken üzülüyorlar ama yapacak bir şey yok, biraz daha sahillerinde gezmem gerek ve bol bol da fotoğraf çekmeliyim.

20140413_130330

Bildiğim kadarıyla tek cami olarak kalan Orta Camii’nden çıkarken yakalıyorum bizim gençleri. Etrafıma bakıyorum; 03, 08, 42… loto sandınız değil mi? Hayır, caminin önündeki sokaktaki araba plakalarından hatırladıklarım bunlar. Camiden çıkan gençlerin yüzünde bir maneviyat arayışı ve ürküntü hissediyorum. Haçlı seferleri arasında kalmış, vatanından uzağa düşmüş, Hıristiyanlaşma ve kılıçtan geçirilme korkusu içerisindeki müslüman gençlerin buldukları ilk ve tek camiye sığınışları ve yüzlerindeki ifadeleri de ayrı ayrı hiç unutmayacağım. Tahminim pazar ayinine denk geldi bu gençler ve kalabalıktan korkup, gavurlar basmış memleketi, neler oluyor vatan elden mi gidiyor diyerek soluğu burada aldılar. Nereden mi biliyorum? Yol tarifi yaparken sürekli meydandaki büyük kiliseyi referans vermelerinden. Geçmişler yani o taraftan bol miktarda. Bir daha da pazarları bu tarafa gelmez bunlar, haftanın diğer günleri dururken.

Elektronik malzemeler satan büyük bir mağazaya giriyorum. İnanılacak gibi değil ama silme Türk müşteri var. En ama en son çıkan Iphone’un fiyatı 1300 lira burada. Trabzon’dan buraya bunun için geldim diyen bir kafa yapısının orta yerine düşüyorum. Yeni bir düzenlemeyle eskisi gibi sadece nüfus cüzdanıyla elektronik alınamayacağını öğreniyorum, öğreniyoruz beraber. “Nasıl olur?” diyor bir tanesi. Yüzündeki ifade bir nevi acının saf hali. Yiğidim, Trabzon’dan boşuna gelmişsin bu taraflara diyesim geliyor. Enteresanı tüm satışta çalışan kızların Türkçe bilmesi. Bülbül olmuş hepsi bizimkilerin elinde. Nüfus cüzdanıyla, pasaportsuz giriş yapanların hayal kırıklığı ise anlatılmaz, yaşanır sadece.

Bir larilik dönüş yolculuğum başlıyor. Nispeten daha eski bir dolmuşun ön koltuğunda Gürcü bir çocukla konuşa konuşa gidiyoruz. İlk defa İngilizcesi iyi bir Gürcü’ye rast geliyorum. Erken inmesi hayal kırıklığı yaratıyor. Gürcüce şarkılar açıyor şoför bize. En kısa ve en keyifli yolculuklarımdan biridir. Üçümüz içinde ferah bir nefes olduk o kısacık anda. Bazen çok önemsiz görünen çok güzel anlar oluyor insan hayatında ve bitiveriyor erkenden. Burada yazmışsam önemsemiş olmalıyım o kısacık anı.

Tekrar döviz gişesindeyim ve larilerimi veriyor, liralarıma kavuşuyorum. Bir lariyi saklıyorum kumbarama atmak için. Dönüş daha kalabalık. Akın akın Türkiye’ye gelmekte olan Gürcüler var. Bu sınır kapımızda olaylar aşağı yukarı böyle gelişiyor. Kah seks turizmi, kah ucuz elektronik için Gürcistan’a geçen Türkler ve aylık geliri 120 Türk lirasına denk geldiğinden, yaşamak için, geçinmek için ikinci bir iş yapmak üzere Türkiye’ye gelen Gürcüler var. Hiç fabrika yok ve yağmur çamur çok olduğundan tarımdan da ekmek yiyemeyen halk çareyi Türkiye’deki ucuz işçilikte görmekte. En buhranlı anlarında sığınırsın Tanrı’ya. Bir buhran var Gürcistan’da ve insanlar burada da “Ya medet!” diyorlar. Zor gurbet ellerde çalışmak.

20140413_132814

20140413_122116

20140413_113008

20140413_113253

20140413_123014

20140413_122506

20140413_113643

20140413_105047

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: