THE POST

081A3A5C-4FC8-46C7-A9CE-859FD386670C

THE POST :

“Kurucu babalarımız özgür basına hak ettiği korumayı vermiştir. Basının demokrasimizdeki temel görevi yönetilenlere hizmet etmektir, yönetenlere değil.” 

“Amerika Birleşik Devletleri başkanına hayır demek çok kolay değil.” Kay Graham

“Sen de haftada bir Kennedy için Beyaz Saray’a yemeğe giderdin. Sen de tarafsız değilsin. Bütün o geziler, gemi yolculuklarında kutlanan yaşgünleri… Sözünü sakınmayıp bu davetlere katılmak çok kolay değil.” Kay Graham

“Biri, kaybederken neden hala savaştığımızla ilgili şöyle demişti; % 10 yardım için, % 20 Komünistlere karşı savaştığımızı söylemiş. % 70’se Amerika’nın yenilgisinin getireceği utançtan kaçınmak için demişti. O çocukların % 70’i utançtan kaçınmak için… Beni çıldırtan şey bu.” Ben Bagdikian 

GİRİŞ :

İki Oscar adaylığı kazanan, fakat bunu ödüle çevirip çeviremeyeceği  şüpheli olan The Post senenin en tartışmalı filmlerinden oldu hem eleştirmenler hem de izleyiciler açısından. Bir kesimin çok sıkıcı nasıl dayandık anlayamadık dediği, bir diğer kesimin biz de başlarda çok zor dayandık ve anlamadık ama film çok önemli şeyler anlatıyordu ve ders niteliğinde halihazırda büyük bir tecrübe oldu bizim için dediği, sona kalanların bir kısmınınsa ya izler izlemez çok beğendikleriydi ya da ne düşündüklerini anlamak mümkün değildi. Son derece kararsız ve fikirsiz gibiydiler. Bir parça da korkmuş sanki. Bugüne kadar böyle şeyler yaşamadıysak, bir gün yaşamayacağımız anlamına gelmez ki tüm bunlar dediler. Bu bizi aşar dediler. İzledikleri bir şeyler onların da canını sıkmış olacak ki sessiz kalmayı tercih ettiler. Besbelli azınlık idiler ve bu yüzden de çekimser kaldılar. Kim bilir. Ben ikinci gruba girmeyi bileğinin hakkıyla elde edenlerden oldum. Çünkü bir parça canım sıkkındı ilk seferinde izlemeye çalıştığımda, izledim izledim anlamadım, sabaha kadar filmle mücadele ettim durdum, dolayısıyla hem uykusuz kaldım hem de bir şey(bok) anlamadım(yaşasın basın özgürlüğü). Fakat sakin kafayla son bir şans daha verdiğimde filmin önemini keşfettim. Amerikan tarihine, Amerikan anayasasına, Amerikan gazetelerine ve de etik anlayışlarına aşina olmayan bünyelerin ilk yarıda zorlanabileceğini, ikinci yarıya ulaşabilenlerinse olaylara hakim olmasıyla ancak filmi toplayabilecekleri, Spielberg eylerse pek güzel eyler güzellemesi idi bu film kısaca. Neden mi? Çünkü Lincoln, çünkü Bridge of Spies, çünkü Munich, çünkü War Horse, çünkü Schindler’s List; arada da sırf içindeki çocuk bahtiyar olsun diye The BFG, The Adventures of (Rin)Tintin ve The E.T., The… Benimse tüm zamanların favori Spielberg filmi Munich’tir(sormadığınızın ve merak etmediğinizin farkındayım).

7CFAA3F9-B716-48AE-8A41-AD921AB33EC0

NOR_D01_053017_9465.cr2

THE POST :

Güney Vietnam’ın Hau Nghia şehrinin ormanlık alanında kamp kurmuş olan bir grup asker hava karardığında yapacakları müdahale için kamuflaj yapmaktadır ilk sahnede. Senelerden 1966’dır. Helikopter sesleri, müzik seslerine karışır. Karanlık çöktüğündeyse Er Ryan’ı aratmayan bir savaş sahnesi izlenir. Görünmeyen hedefler Amerikan askerlerini yaylım ateşine tutmaktadır. Saniyeler süren bu anlarda Vietnam’da olmanın ya da herhangi bir savaşın içinde olmanın ne kadar korkunç bir şey olduğunu görürüz. Hava aydınlandığındaysa gerçekler tüm çıplaklığıyla serilir önümüze. Birçok ölü, bir sürü de helikopterlere taşınmakta olan yaralı vardır. Tüm bu deneyimleri daktilosuyla yazmakta olan kişinin adıysa Daniel Ellsberg’dir. Filmdeki karakterlerin hiçbiri kurgu değildir, belirtmekte fayda vardır. Dan, takım elbiseli adamlarla Air Force’la yaptığı yolculuk esnasında dönemin savunma bakanı Robert McNamara’nın yanına çağrılır sahadaki insan olarak Vietnam’da yaşananların Amerika’nın lehine mi aleyhine mi olduğu konusundaki fikrini belirtmesi için. Vietnam bataklığına battıklarının bilincindeki bu büyük adamlar ne yazık ki kameralar karşısına geçtiklerinde askeri beklentilerimiz yükseğe çıktı, ilerleme var gibi yalanların ardına saklanırlar. Ellsberg’se kendisine hazırlatılan 7000 sayfalık rapor dosyasının fotokopisini çocuklarıyla birlikte gizlice girdiği binadan çalar ve 1971 yılında önce New York Times, sonra da Ben Bagdikian’ın aracılığıyla henüz daha ulusal bir gazete olmayan The Washington Post’a gönderir. 1945-1967 yılları aralığını kapsayan raporlarda Vietnam ilişkileri, savaş gerekçeleri, herşeyden önce kazanamayacaklarını bile bile hükümetin askerlerini feda edişlerinin deşifre edildiği sırlar vardır bu belgelerde. İleride bu olaylar Nixon’ın istifasına dek giden sürecin başlangıcı niteliğinde olacaktır. Başkan Truman on milyon dolarlık bütçe oluşturur savaş harcamaları için. Eisenhover, Johnson ve Kennedy’de dahil tüm başkanlar savaşı onaylamışlardır görev süreleri esnasında. Görünen odur ki, kimse masum değildir. Aralarında en masum görünüp suikaste kurban giden Kennedy bile.

The Post

 

1BB46DF8-2CCF-4A84-8D7B-9914ED56EFFC

Filmin iki ana karakteriyse ne Ben Bagdikian ne de Daniel Ellsberg. Hikayelerine dahil olduğumuz iki ana karakterden ilki Meryl Streep’in oynadığı, babasının ölümünden sonra damadına bıraktığı, onun da intihar etmesiyle iki çocuğuyla dul kalan biraz şaşkın biraz ürkek Kay Graham karakterinin kırkından sonra oturduğu The Washington Post’un patron koltuğunda, her zaman bir oda ya da masa dolusu adamın ortasında, onlar kendi aralarında horozlanıp dururken ve onu da hiç adam yerine koymazken, kendisine bu çok aykırı gelen dünyada, bıçak kemiğe dayanana dek patronluk taslayamayışını izleriz. Filmin ilerleyen dakikalarında Kay’in, kocaaa bir kapının önünde bekleşmekte olan kadınların arasından sıyrılarak, bir kadın olarak sadece kendisine açılan kapıdan erkeklerle dolu odaya girişiyse filmin en unutulmazdı karesiydi. O yıllarda böyle bir şey çok sık rastlanan bir durum değilmiş anlaşılan. Kızına itiraf ettiği üzere zamanında babası şirketi damadına bıraktığında, ne alınmış ne de gücenmiş. Sadece kabullenmiş. Annelik filan derken, kırk beş yaşında dul kaldığında çalışmaya başlamış ancak. Zamanla da gazeteyi sevmiş. İşini sevmiş. Kennedy eşinin yakın arkadaşı iken, McNamara ile de kendisi son derece samimi halen daha. Eşi Bay Graham’se avukatmış aynı zamanda ve çiftliklerinde silahla intihar etmesinden birkaç gün önce çıkmışmış yatmakta olduğu psikiyatri kliniğinden. Sonradan geldiğin bir yerde tutunmak ne güçtür bilen bilir. Kay’de o yaştan sonra patron koltuğunda oturduğundan, patronluk taslaması kolay olmamış hemen. Ne zaman gazete için çok kritik bir karar vermek zorunda kalıyor, insiyatifi eline alıyor, işte o zaman onu her daim küçümseyen adamlara kapıyı gösterebilecek cesareti bulabiliyor kendinde.

2A3E1E8F-1C75-4578-93F6-8E10B38808B4

3FC1F615-36B9-4123-BDB4-0A163BD13EC3

Filmin bir diğer ana karakteriyse The Washington Post’un icra editörlüğünü yapan gazeteci Ben Bradlee. Bu rolde Spielberg’in favori oyunculardan olan Tom Hanks çıkıyor karşımıza. Haberin yayınlanması hususunda şaşırtıcı bir destek alıyor Kay’den. Onu kafa kola alarak bu kararından caydırmaya çalışan bir sürü adama kulak asmayarak son derece sağduyulu davranan Kay’in bu tavrının altında yatan nedenleri en doğru şekilde çözümleyen kişi Ben’in eşi Tony oluyor. Bu rolde de Sarah Paulson oynuyor. Kay’in uzun zamandır fakat biraz geç oturduğu kurtlar sofrasındaki “tok” kurtların yüzüne tekrar tekrar yeterli olmadığını söylemelerinden, fikirlerinin diğerlerininki kadar umursanmayışından, çoğu kez görmezden gelinmesinden kaynaklanıyor bu başkaldırış diyor kocasına. Kendisi de evlerinin salonunda kamp kurmuş adamlara yiyecek içecek servisi yapmaya çalışırken, işkolik kocasına ve takım arkadaşlarına karşı beslediği hisler de bir benzeri olsa gerek.

New York Times’ın haberinden sonra sokak protestoları başlıyor. Halk McNamara’nın yaptırdığı araştırmayla Vietnam’da devam eden savaşın bir çıkmaza sürüklendiğini ve Eisenhover, Truman ve Kennedy’nin ülkeyi şaşırttığını öğreniyor. Başkan da Nixon olunca derhal yasak geliyor Beyaz Saray’dan ve Pentagon’dan. New York Times’ın editöryel ekibi savcılığa veriliyor. Nixon NY Times’ı bizzat mahkemeye veriyor. Mağduriyetin sebebiyse Times’ın son iki sayısının ulusal birliğe karşı tehdit oluşturması. Cumhuriyet tarihinde ilk defa bir gazete yasaklanacak bu gidişle. Ak koyun kara koyun The Washington Post’un aynı haberin daha da geniş kapsamlısını manşetten verip vermeyeceğine bağlı. Fakat bu durum yönetim kurulunda ikilik yaratıyor ister istemez. Özgürlükçüler ve muhafazakarlar, cesurlar ve olamayanlar, gazeteciler ve tüccarlar olarak. Bir kısım sistemle ters düşmeyi göze alamazken, iki Ben’de haber yapmak konusunda diretiyorlar. Bradlee’nin dediği üzere haber yapma hakkı elde etmenin tek yolu haber yapmaktır ve eğer haberi basmazlarsa, gazetenin itibarının düşeceğini, korkak görüneceklerini biliyor. NY Times kaybettiği takdirde, kendileri de kaybedecek çünkü. Ve Nixon kazanacak. Ve de ilerde Nixon’la aynı zihniyette olanlar kazanacak.

Film bize gazeteciliğin ne olduğunu değil nasıl yapılması gerektiğini gösteriyor. Kimsenin çok bağımsız, çok masum olmadığını görüyoruz. İlişkiler ağıyla yönetilen bir gazetede tarafsız olmak çok da kolay değil aslında. Üst düzey yönetim, editörler, haberciler bir dönem başkanlarla, bakanlarla ilişkileri iyi tutmuşlar. Mesafesizlikten doğan bu yakınlaşmalar yüzünden tarafsızlıklarını koruyamazken, aynı samimi ilişkiler bağımsız gazeteci kimliklerinin önüne geçmiş. Örneğin zamanında Kennedy ile sıkı fıkı olan Ben, Kay’in McNamara’nın karşısındaki dik duruşunu, yaşıyor olsaydı Kennedy’e karşı sergileyebilir miydi bilinmez ama görevi halkı bilinçlendirmek olan gazetenin görevi dikkat çekici haber toplamak ve yapmak ve bunun için de özgür basın ilkelerine bağlı kalmaktır kesinkes. Hükümetlerin eteğine değil. Davanın sağduyulu ve adil yargıcının sayesinde ABD Anayasası’nın birinci ek maddesinde yer alan basın özgürlüğü korunmuş.

Spotlight’la benzer temalar üzerinden ilerleyen The Post, Ursula K. Le Guin’i kaybettiğimiz şu günlerde özellikle Meryl Streep’in canlandırdığı ilham veren ve yüreklendiren Kay Graham karakteri üzerinden okunduğunda çok çok önemli bir film olmuştur. Abartısız, telaşsız, son anda çıkagelen, bu açıdan Oscar’larda çok daha fazla adaylığı hak eden, feminist bir alt metne sahip, Spielberg’in kadim görüntü yönetmeni Janusz Kaminski’nin maharetli ellerine teslim, gazetecilik mesleğinde etiğin, tarafsızlığın ve insanların haber alma özgürlüğünün ne kadar önemli olduğunun altını çizen bu senenin en özel filmidir benim için. Üniversitelerin gazetecilik bölümünde izlenmesi şart koşulur belki bir gün Başkanın Bütün Adamları ve Spotlight’la beraber.

C601A3D8-228E-4D21-96B0-880AA09A6B6B

C896BEB4-E065-4EA3-BC04-F4D06317128E

EL CLUB

images-309

EL CLUB

“Ve Tanrı ışığı iyi olarak gördü ve onu karanlıktan ayırdı.” Genesis 1:4

“Hayatın suç ortağın.”

“Dört peder dördü de birbirinden beter.” Sakin bir sahil kasabasındaki evde günlerini sükunetle, dualarla, İncil’de bahsi geçen tek köpek türü olan tazılarla ve onları dahil ettikleri yarışlardaki performanslarından kazandıkları bahis paralarıyla ne yapacaklarını konuşarak geçiren rahipler ve bir rahibe giriyor kadraja filmin ilk sahnelerinde. Buraya kadar her şey yolunda giderken, pek fazla olmaması sürpriz sayılmayacak izleyicisine çok ağır bir yumruk sallıyor Pablo Larrain okyanus ötesinden, hem de bu dört peder üzerinden. Yumruk sert bir şekilde konuyor yüzlere Şili üzerinden. Gülüşler yüzlerde donuyor. Çok zor bir deneyim bekliyor sizi, hazır olmanızın neyi değiştireceğini bilememekle birlikte ben yine de söylüyorum, varsa önleminiz alın diye. Yönetmen kelimelerin gücünü kullanmış en çok anlatımda ve başlarına sevimsiz sıfatlarını eklemiş hiç çekinmeden. Her şey tüm çıplaklığıyla karşınıza serilmiş vaziyette ve karanlıkta kaçacak yer bulamıyor insan kendine. Ve maalesef ki aynı karanlık film bittikten sonra da yakanızı bırakmıyor. Şilili yönetmen kafa tutuyor kiliseye ve kurulu sistemin bir parçası olmuş bireylerin, bir daha da kopması mümkün olmayacak aidiyetlerine. Kilise ve onun gücü bir kimlik kazandırıyor bu insanlara ve bastıramadıkları dürtüleri yüzünden kendilerinden güçsüzlerin canını yakıyorlar. Sürekli Tanrı’ya yakın durup, bu kadar günah işlemek arasında sıkışıp kalıyor insanlar ve bu yıllarca süren çaresizlikleri ve bastırılmışlıkları dillerine vuruyor eninde sonunda. Tahammülü zor, izlenmesi güç, üzerine söylenecek çok şey olan ya da hiçbir şey olmayan bir film “El Club”. Katolik kilisesindeki çocuk tacizlerini ortaya çıkarmak için çabalayan bir tutam gazetecinin yaşadıklarını anlatan Amerikan yapımı bir film olan ve benim de yazmış olduğum Spotlight, El Club’ün yanında masal gibi kalıyor. Bu kadar sert, bu kadar vurucu ve yalın değildi hiçbir zaman, iyi olmakla beraber. Bundaki temel nedense bu suçları işlemiş ve günümüze geldiğimizde tüm bu yapılanları göz ardı eden ve unutmak isteyen insanların hayatlarına objektif bir şekilde tanıklık ediyor olmamız.

images-182

Film boyunca karakterler özellikle ayarlanmış gibi ister iç çekimlerde olsun ister dış, seyircinin gözünü rahatsız eden ve kah pencereden süzülen, kah dışarıda parlayan güneş ışınlarını arkalarına alarak kadrajdaki yerlerini alıyorlar ve bu ışığın varlığı kutsaliyeti simgelemesi gerekirken, inanılmaz rahatsızlık veriyor ve bu kalıcı bir imgeye dönüşüyor zamanla. Işık vurdukça isli puslu bir hal alıyor mevcudiyetleri. Bir kirlenmişlik varmış gibi.

el-club-07
Rahip Matthias
images-191
Sandokan

Bir gün gelen bir siyah araba rahiplerin hayatını değiştiriyor. Yeni bir rahip aralarına katılmak üzere getiriliyor. Sakallı ve mesafeli rahibin günahım yok sözü henüz daha soğumadan Sandokan çıkageliyor bahçe kapılarına. Yeni gelen rahibin kendisine çocukken yaptığı tacizi tüm ayrıntılarıyla nameli nameli anlatıyor. Bir türlü de susturulmak bilmiyor. En nihayet içeriden getirdikleri silahı çocuğu susturmak ve tüm kasabanın bu skandalı öğrenmesini engellemek için rahibin önüne koyuyorlar. Rahip ne yaptığını bilmez bir halde sokağa fırlıyor çocuğa yönelttiği silahla. Sonra da bir anda kendini vuruyor başından. İlk önce ölmüş rahibin duasını ediyorlar başına geçip. Sonra da polise üzerinde anlaştıkları ortak bir yalan söylemeyi kararlaştırıyorlar. Rahibe Monica’da bir güzel süpürüyor bahçedeki kanları. Filmin bundan sonrasında kriz durumlarına yönelik tecrübesi olan, çok ülkede bulunmuş, psikoloji eğitimi almış manevi yönetici Rahip Garcia giriyor devreye. Silahın nereden çıktığına, olayların nasıl geliştiğine ve ne çeşit insanlarla bir arada bulunmakta olduğuna dair bir soruşturma başlatıyor kendince, hiçbir zaman polis kayıtlarına geçmeyecek olan. İlk önce Rahibe Monica’nın ağzını arıyor. Monica hayatından memnun görünüyor. Onun gözünde kırsal bir hayat yaşıyorlar ve burası bir çeşit dua ve kefaret merkezi. Garcia ise her şeyin farkında ve filmin konusu hakkında bir fikri olmayan izleyici buranın ne bir çeşit kaplıca ne de bir inziva yeri olmadığını, her bir rahibin kendince günahlar işleyip bu ve benzeri evlere  aforoz edilerek gönderildiğini öğreniyor. Günahkar rahipleri takip eden geçmişin mağdurları er geç evlerin varlığını keşfettiğinden, bu tip evlerin yavaş yavaş kapatıldığını öğreniyoruz. Sırada da şimdi içerisinde bulundukları ev var.

el-club-piffl-medien-filmbild-128~_v-img__16__9__l_-1dc0e8f74459dd04c91a0d45af4972b9069f1135
Rahip Garcia
images-211
Rahibe Monica

images-216

club1
Rahip Vidal
downloadfile-49
Peder Ramirez

Dört rahipten ilki ve en derin düşünebileni Padre Vidal. Rahip Garcia ile yüzleşmesi ve tüm sırlarını ortaya dökmesi çok zor olmuyor. Sır saklayamıyor. Sandokan ona günah çıkarmak istediğini söylediğinde de günahlarını dinleyemeyeceğini çünkü sır tutamadığını söylemişti. Eşcinselliğin onu insanlaştırdığını ve gay olmanın çok derin bir şey olduğunu söylüyor. Ama o da çocuklara tacizden ötürü aforoz edilmiş. Kendi gibi bekarlık yemini etmişlerin durumunu gayet güzel özetliyor: “Duadan çok müstehcen şeyler düşünürdüm. Sevmek yok, sevişmek yasak ve buna bedenin dayanamıyor. Çünkü kaderine terk edilmiş aldatıcı bir vücudumuz var.” Bir de yarıştırmak üzere evcilleştirdiği tazısına karşı beslediği derin sevgisi var onu ayakta tutan. Onda gördüğü bazı şeylerle köpeğin insancıllaştığını, kendininse onun sayesinde hayvancıllaştığını öğreniyoruz. Aralarında en aklı başında görünen rahip orduda otuz beş yıl hizmet vemiş zamanında. Önceden sadece suçlara tanıklık ederken, sonrasında bir parçası oluyor benzer suçların. Üçüncü rahip Ramirez aralarında en yaşlı olanı ve geçmişine dair pek bir bilgi yok. Altmışlı yıllarda gelmiş eve ve ilk geldiğinde çok zayıfmış. Arada dalıp gidiyor. Rahibe onun altını bezliyor. En korkuncuysa hayalle gerçeği karıştırdığı zamanlarda ağzından çıkanların hep müstehcen detaylar olması. Son rahipse alkolik. Evin lanet suç ve suçlularla dolu bir zindan olduğunu, Tanrı’nın bu adreste oturmadığını düşünüyor. Garcia ev halkından daha çok sebze, daha az tavuk tüketmelerini istiyor. Ve daha çok dua, daha az yürüyüş. Alkolü de yasaklıyor. Birbirlerine giriyorlar bu yüzden.

images-193

images-258

Sorunlar ve sorularla yüklü geçmişler taşıyan rahiplerin hayatından Sandokan’ın bunalımlı hayatına geçtiğimizde tüm ağzı bozukluğuna rağmen harcanmış bir çocukluktan ötesini gözünüz görmüyor. Sandokan pasif gay ve her ne kadar ben kadınlarla oluyorum dese de olamıyor. Çocukken her tür istismarı ve rezilliği yaşadığından, şimdi o diliyle zehirliyor önüne çıkan herkesi. Hayattan ve insanlardan intikam alma şekli bu oluyor. Aşkın doruğuna Rahip Mathias’la çıktığını sanıyor. Çok acınası. Rahip Garcia onu oluşturan rahibi ve onun yaptıklarını öğreniyor, şimdi de kendisine yapılanların aynısını başka çocuklara yapmak istediğini söylediğinde ise tehlikenin büyüklüğünü görebiliyor ve onu kurtarmaya karar veriyor. Acılardan arınmış yeni bir Sandokan yaratıp, onu kefaret olarak rahiplerin arasında bırakıyor. İlk başlarda adam yerine konmadığından, ileride onu soracak, umursayacak birileri olmayacağından dertli olan Sandokan, bu anlamda en sonunda muradına eriyor bir yerde. Başında çok istekli olmasalar da ona sonsuza kadar değer verip, evini açan insanlara kavuşuyor. Zamanında rahip Matthias için ayarlanmış tek kişilik odada kalmak ona nasip oluyor. Böylelikle ev kapatılmıyor. Rahibe Monica’nın en büyük korkusu olan sırlarının duyulup, evin kapatılması endişesinin üzeri örtülmüş oluyor. Çok küçük işlerde güvencesiz çalışırken, bir kurumun parçası oluyor sonunda Sandokan. Tüm rahipler ve rahibeler bunun cazibesine kapılıyorlar sanki en başında ve içine girdikten sonra işler çıkılmaz bir hal alıyor. Tüm bu gerçekleri göre göre iki bin yıllık kiliseye olan bağlılığından ve sevgisinden ötürü her şeyin üzerini örtüyor ve kapıda bekleyen siyah arabaya binip hepsini geride bırakıyor sonunda Rahip Garcia. Herkes için böyle bir çıkar yolu bulmuş oluyor. Kilise kendi gücünden bir sürü suç ortağı yaratıyor ve tek galip gene kilise oluyor. Ayakta kalıyor her şeye rağmen.

Geçmez bir iç sıkıntısı ve dünyanın nasıl bir yer olduğuna dair soru işaretleriyle geride bırakıyor Larrain izleyiciyi. Kendi sinemasını oluşturmuş çok genç bir yönetmenden, çok ağır bir film ve deneyim oldu benim için “El Club”. Berlinale’den ödüllü, dinin kurumsallaşmasının doğurduğu sonuçları, bekar kalma yemininin anlamsızlığını ve olasılıksızlığını anlatan, bir süre etkisinden kurtulamayacağınız çok özgün bir çalışma olmuş. Olasılıklar içindeki en doğru kararı verdiğini düşünüyor insan Garcia’nın. En doğru karar her neyse… Ben hala daha o doğru kararı arıyorum çünkü.

cdn-indiewire

downloadfile-45

SPOTLIGHT

images-219

SPOTLIGHT :

“Bir çocuğu yetiştirmek nasıl beceri istiyorsa, istismar etmek de öyle. ”  Mitchell Garabedian

“Bir an’a ihtiyacınız varsa, bunu kazandınız.”   Marty Baron

Gerçek olaylara dayandığından izlenmesi gereken(kurguysa önermiyor muyuz yani sorusunu da akıllara getirten ve bu ne biçim bir giriş cümlesidir dedirten) bir skandalın Boston Globe Spotlight ekibi tarafından bir parça rötarlı-yaklaşık dokuz yıl- gündeme getirilişini, bir elin parmağı kadarlık ekibin bir senelik sancılı çalışma sürecine paralel olarak anlatan, son derece cesur ama nihai sonucu değiştirmeyecek olan iki saati geçgin süresiyle seyircisine aktarıyor Spotlight. Cesur çünkü film boyunca ismine ve cismine şahit olduğumuz Kardinal Law yıllar yıllar boyunca örtbas ettiği tacizler ortaya çıktığında en nihayet 2002 yılında istifa ediyor ama seneler 2004’ü gösterdiğinde Katolik dünyasının en önemli kiliselerinden biri olan Roma Santa Maria Maggiore Kilisesine atanıyor, terfi edilircesine. Yani Katolik Kilisesi kızağa aldığı kardinaline sahip çıkıp, arkasını kollamaktan geri durmuyor. Yani kısacası Vatikan bildiğini okumuş oluyor ve sanki o bunu hep yapıyor. Yüzlerce yıldır varolan sistemi değiştirmek mümkün olmuyor. Zihniyeti değiştiremediğin takdirde de değişen bir şey olmuyor. Taciz ve tecavüze uğrayan kız ve erkek çocuklarına şimdiye kadar yaşatılan ve bundan sonra yaşatılacak olan ızdıraplar dinmiyor. Burada filmde de bahsi geçen bir şeyi unutmamak gerekiyor. Ebedi olarak kabul edilebilecek “inanç”la, bir adam tarafından yaratılan geçici bir kurumun karıştırılmaması gerekiyor. Aksi takdirde insanlar umutlarını yitiriyorlar.

downloadfile-23

images-198

Film 1976 yılının bir kış gecesinde Boston, Massachusetts(ne dilim ne kalemim dönmeyecek) 11. Polis Bölgesine çocuk istismarı şikayetiyle getirilen Peder Geoghan’ın avukatlarının ve bölge savcısının kapalı kapılar ardında yaptıkları anlaşma sonucu, zeytinyağından kıl çeker gibi kurtarılışıyla açılıyor. Gazeteler bu anlaşmadan haberdar olmuyorlar. Kaldı ki ortada yazılı bir anlaşma filan da yok ve hiçbir polis bir rahibi kelepçelemek istemiyor. Bu tarihten tam yirmi beş yıl sonra, henüz daha 9/11 yaşanmamışken Boston Globe’a çiçeği burnunda bir editör atanıyor merkez tarafından. Beyzbol sevmeyen, hiç evlenmemiş, az konuşan, tok sesli, işkolik, Marty Baron(Liev Schreiber). Üstelik de Yahudi. Gazetenin tirajını arttırmak hedefiyle getirildiği pozisyonda, reklamları baltaladığından okuyucuların internete yönelimini engelleyerek, daimi olarak gazeteye ihtiyaç duymalarını sağlayacak bir yol bulmak adına, Spotlight’ın ekip editörü Robby(Michael Keaton)’i Geoghan davasını araştırmak üzere oyuna dahil ediyor. Spotlight’a gelince, Boston Globe içerisinde gizli çalışan dört kişilik bir araştırma ekibinden oluşmakta. Araştırmacı gazetecilik yapıyorlar. Bu olayı çözdükleri takdirde onlar gibi yerel bir gazete için bu son derece önemli bir olay olacağından, yıllar önce görmezden gelinen davayı titizlikle araştırmaya koyuluyorlar. İlk iş kiliseyi dava ederek, dosyalardaki gizlilik mührünü kaldırmaktan geçiyor. Mike Rezendes(Pulitzer ödüllü aynı zamanda) rolündeki Mark Ruffalo, bu davaların takipçisi olmaktan ve dosyalar altında ezilmekten evlenmemeyi seçmiş Ermeni ve pervasız avukat Mitch Garabedian(Stanley Tucci)’nin kapısını çalıyor. Avukat en az Rezendes kadar çetin ceviz çıkıyor. Bu konunun gündeme getirilebilmesi için bir yabancıya ihtiyaç olduğunun bilincinde Rezendes. Yeni editör bir Yahudi ve kendisiyse bir Ortodoks Ermenisi-en azından pratikte. Ve pratik olarak çoğunluğun Katolik olduğu Boston’da, kiliseyi yargılayabilecek olanların sadece kendi gibileri olduğunun da bilincinde. Doğma büyüme Boston’luların, diğerlerini oraya ait değilmiş gibi hissettirmekteki gizli çabaları, onu yıldırmıyor. Çünkü onların kendilerinden daha iyi olmadığını biliyor. Ve bir avukattan öte bir insan için son derece zor olan bu davalarda istismar edilmiş bir sürü çocuğu ya da zamanında istismar edilmiş şimdiyse koca koca adamlar olmuş ama kurtulmuş ya da kurtarılmış şanslılardan çoğunun ya bağımlı, ya intihar eğilimli, ya da her ne kötü şey varsa ondan olmasını görüp dinlemekten gizli gizli kahroluyor. Zor mahallelerden çıkan, güç şartlardan gelen, utanç ve suçluluk içindeki çocuklar bunlar ve özellikle fakir bir mahallede imkansızlıklar içinde yetiştirilen yoksul bir çocuk için inanç çok önemli. Tanrı gibi gördükleri adama hayır diyemiyorlar, pratikte Tanrı’ya hayır denemeyeceğinden ötürü. Baba bildikleri adamlar tarafından tacize uğradıktan sonra ruhlarından da bir şey çalınmış oluyor ve hayat o çalıntı parçanın yerini doldurmakta yetersiz kalıyor.

downloadfile-30

Boston Attorney Mitchell Garabedian
Boston Attorney Mitchell Garabedian

Sadece Boston’daki istismarcı rahip sayısı ilk ulaşılan rakamlara göre on üç iken, olayı deştikçe bu rakamın doksanları bulduğu kanıtlanıyor. Onları bu konuda aydınlatan ve sadece sesiyle hayat veren yatılı bir psikoterapi merkezinde çalışmış rahip Richard Sipe rolünde/sesinde Richard Jenkins var. Kilisenin sayılarının birkaç çürük elmadan ibaret sanılmasını istediği istismarcı rahiplerin sayısının çok daha fazla olduğunu söylüyor. Sadece Boston’da yüzde altılık bir oran olan 1500 rahibin yüzde altısı rakamla aşağı yukarı doksan ediyor. Arka mahalledeki rahip bunlardan biri çıkabiliyor. Son derece tonton bir ihtiyar izlenimi uyandıran bir rahibin ne çok canlar yaktığını, halen de yakmaya devam ettiğini görüyoruz. Rahiplerin çoğu yetişkinlerle ilişkiye giriyor. Bu da bir tür gizlilik kültürü oluşturuyor ve pedofillere göz yumarak, onları koruyor. Kilise bu durumdan haberdar ve açılan davaları örtbas etmek için yapılan gizli anlaşmalarla pedofil rahiplerin kiliseye maliyeti bir milyon doları bulabiliyor. Tozlu raflardan çıkartılan arşivlerde, kiliseden uzaklaştırılan rahipler için hep bir bahane yaratılıyor. Tecavüz dışında her şey için bir bahaneleri var. En garip olanı ise kapısını çalıp konuşma şansı yakaladıkları artık iyice yaşlanmış bir pederin itirafı oluyor. Yaptığından çok da hoşlanmadığını söyleyen peder çocuklarla oynaştığını kabul ediyor. Kendisinin de bir zamanlar tecavüze uğradığını anlatıyor tatlı tatlı. Ne olmuş der gibi. Sistem böyle yürüyor ve aidiyet hissine yenik düşen bireyler gerçekten de bir çeşit sessizlik yemini edip, tüm yaşananları sineye çekiyorlar. Tacize uğrayan ve eşcinsel kimliğini saklamayan bir mağdur kilisenin hemen önündeki çocuk parkını gösteriyor. Haşmetli kilise tüm görkemiyle gökyüzünü örterken, kendisine yaşadıklarını başkalarına anlatıp anlatmadığı sorulduğunda, bunun anlamsızlığından dem vururcasına “Kime mesela, başka bir rahibe mi?” diyor. Filmin sonunda önemli istismar skandallarının açığa çıkarıldığı kiliselerin listesi yayınlanıyor. O kadar çok ki. Filipinler’den Şili’ye, Hindistan’dan Avusturya’ya dek uzanan bir liste bu. Baş etmekse pek mümkün görünmüyor. Çünkü eski istismarcılar gidiyor gitmesine de, yerlerinin doldurulması da çok güç olmasa gerek. Spotlight, gazete ilk baskıya girdikten sonra gelen telefonlardan başını alamaz hale geliyor. Nihai amaçlarına ulaşıyorlar ve o “an”ı yakalıyorlar. 2002 yılı boyunca gelen ihbarları da değerlendirerek skandallarla ilgili 600 hikaye yayınlıyorlar. Boston Psikoposluğundan 249 rahip ve kilise üyesi kamu önünde istismarla suçlanıyor. Bir parça nezaket isteyen Kardinal, bizzat yorum yapmaktan kaçınıyor. Filmin en önemli sahnelerinden birinde Kardinal’le bizzat görüşen Marty Baron her türden yardımı gazetenin bağımsızlığı ve iyi bir performans için reddederken, Kardinal’in nazik ve anlamlı bir armağanı olan Katolik Kilisesi İlmihali’ni okuyup okumadığını bilmesek de, Boston Globe’un yayınlarını Kardinal’in bizzat  okumak mecburiyetinde kaldığını tahmin ediyor ve nedensiz(!) bir sevinç duyuyoruz içten içe.

images-206

Filme oyunculuklar açısından bakıldığında Ermeni avukat rolünde Stanley Tucci, Yahudi ve soğukkanlı editör rolünde Liev Schreiber, Portekiz asıllı Doğu Boston’lu Spotlight ekibi üyesi Rezendes rolünde tatlı Mark Ruffalo akılda kalıcı performanslar sergilemekle birlikte, tam bir ekip işi olan film, bir one man show olmaktan fersah fersah uzak olduğundan herkes üzerine düşeni yapıp, filmin cesaretli konusuna hizmet ederek tamamlıyorlar misyonlarını ve Spotlight’ı “tamamlayanlar “olarak akıllarda kalıyorlar.

images-124

images-175

spotlight-movie-1

images-149

 

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: