ANLAR VE İNSANLAR : ÜÇÜNCÜ BÖLÜM, ŞEBİNKARAHİSAR

ANLAR VE İNSANLAR : ÜÇÜNCÜ BÖLÜM, ŞEBİNKARAHİSAR

Bu sefer uyuya”da”kalmadım. Sabahın körü diyeceğimiz bir saatte yani dört buçukta zımba gibi kalkıyorum yataktan. Hala daha yolun yorgunluğunu üzerimden atamadığımdan olsa gerek, vücudumda sızlayan yerlerim olduğunu keşfediyorum. Zımba benim fiziksel durumumu anlatan doğru bir benzetme olmuyormuş, çok geç anlıyorum. Benim dönüştüğüm şey daha çok pestil. Çamur gibiyim. Üzerime basıp geçseler, gücüm yok ses etmeye. Herşeye rağmen kalan son gücümle sokakta buluyorum kendimi. O ses aynı şeyleri tekrarlayıp duruyor sol kulağıma: “Başarabilirsin, yap hadi, zoru başardın, yataktan çıktın, ayağa kalktın, makyaj yüzüne oturmuyor olabilir, gözündeki çapakları da tam yıkayamamış olabilirsin ama sokağa adımını attığın an sonsuz bir gayret gelecektir üzerine. Ama herşeyden önce yüzündeki şu berbat ifadeyi sil bence. Kabız olmuş gibi, değilsin. Aksi gibi, de değil. Daha çok hayatı boyunca hiç bağırsak sahibi olmamış bir insanın ifadesi yüzündeki. Kurtul ondan derhal.” İç sesim size çok normal gelmiyor olabilir. Açıkçası bana da gelmiyor ve hep garip bir takım fikirleri olabiliyor bana, hayata ve karşılaştığım insanlara dair. En basiti tuvaletim geldiğinde, girme ne yapacaksın, tut azıcık daha, en sonunda yaparsın nasılsa diyor. Bazen dinliyorum da kendisini. Tuttuğum oluyor yani çokça. Sersem sepelek Cumhuriyet Meydanı’na çıkıyorum. Servis bekleyen, araç bekleyen ya da az evvel şehrin merkezine bırakılmış olan insanlar görüyorum tek tük. Saatime bakıyorum, beşi çeyrek geçiyor. Telefonum çalıyor aynı anda. Yolcu yok, çıkmayın diyor bir ses. Ben de yolcu olmayabilir, ben yola çıktım diyorum. Gelin o zaman yazıhaneye diyor aynı ses. Ağırdan aldığım adımlarım Sivas’ın caddelerinin sessizliğiyle örtüşüyor. Tek bir fırın var bu saatte açık olan ve iki tane patatesli börek alıyorum yanımda götürmek üzere. Yoksa ağzımı açıp çiğneyecek durumda bile değilim, acıkırsam diye. Yazıhaneye vardığımda gene benim için bir takım düşünceler geliştiriyor personel. Ve ne yapıp ne ediyorlar Suşehri’ne giden bir minibüse bindiriyorlar beni. İki saate yakın bir süre boyunca gidiyoruz ve nihayet Suşehri’nin garajına varıyoruz. Dümdüz bir arazi üzerindeyim hissine kapılıyorum. Şebinkarahisar’a giden dokuz minibüsünün kalkmasına bir saat var ve görevliler wifi şifresini takdim ediyorlar ve biraz olsun internetle oyalanıyorum. Yerlere kadar inen pardesülere bürünmüş bir anne kız ve iki de pembeler içinde henüz iki yaşlarında sanırım-sanıyorum çünkü çocuklardan anlamıyorum-iki de miniğin arkasına geçiyorum. Bir tane de yobaz mı yobaz bir adam biniyor, binmeden önce de nefretle bakıyor bana. Bugün cuma ve bu molla benden nefret ediyor. Önümdeki çocuklarsa bir türlü annelerinin ve anneannelerinin kucağında durmuyorlar. İkisi de ayrı ayrı kaçmak peşinde, canlarını minibüsten atmak derdinde iken anneanneleri onları korkutmak için kendi yetiştirilirken işittiği tüm baskıları yansıtıyor sanki. “Kopek var kopek dışarıda, ısırır bak kopek, amca var amca yakalarsa çok fena, amca kotü amca, iğne yapacak bak amca, cızz diye.” Şoför gelip de kontağı çalıştırmasa ve yola koyulmasak canımı dışarı atavağım var şu yavrularla beraber , ben bile korkar oluyorum amcalardan, kopeklerden, herkesten. O kadar güvensizliğin içinde düşüyoruz yola. O kadar canım sıkkın, moralim bozuk, iç sesimle de aram yok ya da uyudu yorgunluktan bilemiyorum ama bir an önce eve dönmek istiyorum. Şaka yapmıyorum, evimde olmak istiyorum. Bu kadar konforsuzluk, bir sürü yabancı, uykusuzluk, kahvesizlik… Annemi istiyorum. Kırk bir yaşındayım ve annemi istiyorum. Tek tesellim bozkırdan çıkıp, yeşil bir coğrafyanın içerisinde ilerliyor olmam. Birazcık moralim düzeliyor. En azından manzarayla teselli buluyorum. Nasıl uykum var anlatamam. Nasıl bedbahtım anlatamam.

Gelmiş bulunuyorum Şebinkarahisar’a. Vaktim az. Son dolmuş üç buçukta kalkacakmış. Keskin bir soğuğu var eskiden Giresun ona bağlıyken, şimdi kendisi Giresun’a bağlı olan Şebinkarahisar’ın. Havası soğuk olsa da, insanları sıcak ve yardımcı. Ne Karadeniz’deyim ne İç Anadolu’da. Her şeyin ortasındayım burada. İlçenin içindeki kalesine çıkmak istiyorum ama bugün gerçekten çok yorgunum. Zaten bir evden bana deli gibi havlayan bir köpek var, gitme der gibi. Hav hav hav çenen batsın diye bağırıyorum da Allah’tan zincirli. Yoksa tek butla yoluma devam etmek zorunda kalacağım. O kuyruğunu neden sallıyorsun madem. Erkek mi diyorum, evet diyor yerleri süpüren kadın. Bizim erkeklerimiz gibi, kuru gürültü diyorum. Gülüyor ve gene evet diyor. Gözünün önünden kaybolana dek arkamdan havlayıp kuyruk sallamaya devam ediyor it.

25 (2).03.2016 - 1

20160311_103613

Atatürk’ün geldiğinde kalmış olduğu ve şimdi müzeye dönüştürülmüş evini ziyaret ediyorum. Umursamaz bir görevli var içeride. Yardımcı olmuyor. Bir an önce gitmem ve ona soru sormamam için can atıyor gibi. Bense ciddi anlamda beğeniyorum üç kattan oluşan müzeyi, evi… Meydan’a çıkıyorum şimdi, bir sürü erkek toplanmışlar konuşuyorlar. Önemli bir şeyler olduğunu düşünüyorum ve soruyorum neler oluyor diye. Hiiçç diyorlar, güneşleniyoruz. Acayip bir şekilde güneş gören tek yer burası ve insanın içine işleyen bir soğuğu olduğundan bu şekilde kemiklerini ısıtmaya çalışıyor insancıklar. Bir parça güneş nelere kadirmiş böyle, kıymetini anlıyorum ve ben de bir sürü adamla beraber yüzümü çeviriyorum güneşe, gökyüzüne. Herşeye rağmen yaşamak güzel. Herşeye rağmen.

20160311_105526

20160311_110030

Pişmanlık duyduğım şeyler de oluyor tabii. Eğer bavulum olsaydı burada kalırdım. Seyahatime buradan devam ederdim. Giresun’a geçerdim buradan, Bayburt ve Gümüşhane yapabilirdim. Özellikle çok merak ettiğim Baksı Müzesi’ni görebilirdim. Şimdiyse çaresiz ilk planım doğrultusunda ilerleyeceğim. Eğer dayanabilirsem bu gece, olmadı yarın sabah yola koyulacağım Kars’a gitmek üzere. Çarşı hareketleniyor bu arada, insanlar alışveriş yapıyorlar, dükkanlar hareketleniyor. Atatürk Müzesi’nin kapısının arkasında kalan kafeteryaya giriyorum. Girişte bulunan kasaya yakın bir masa seçiyorum kendime ki, rahat rahat laf atayım insanlara. Bir yandan esnerken, bir yandan da felç geçirmiş olmasına rağmen bana yardımcı olmaya çalışan bir amcayla sohbet ediyoruz. Bir kahve söylüyorum ve çaktırmadan esniyorum. Amcanın kız  torunu giriyor içeriye kız arkadaşıyla. Dedesini öpücüklere boğduktan sonra bugün senden yiyeceğiz diyor. Dedesi ye kızım ye diyor, sonra da bana dönerek bunu bir gün görmezsem neşem soluyor diyor. Kız pek fena zaten, hem sevgisini alıyor dedesinin, hem de karınları doyacak arkadaşıyla ikisinin.

20160311_110110 (1)

 

20160311_100343 (1)

Peki diyorum ben ne yapacağım burada diye sorduğumda sen şu Meryem Ana’ya bir git, pişman olmayacaksın diyorlar. Buradan on iki kilometre uzaktaymış ve taksisiz olmaz diyorlar. Benim için tanıdık taksi çağırıyorlar. Şoförüm Burhan Bey. Pazarlıkta anlaşıp, yola koyuluyoruz. Bir hayli uzak ve çetrefilli aldığımız yol. Kimsecikler yok. Burhan Bey buraya gelen birçok Rum olduğundan bahsediyor, elbette ki sezon açıldığında. Bir anne kız getirmiş buraya. Manastır çok dik olduğundan kanserli annesi yukarıya çıkamamış. Bir köşede oturmuş ve ağlamış. Buralarda yaşarmış, köyü buradaymış bir zaman önce. İki dağın arasında konumlanmış ilçenin hem enteresan bir coğrafyası, hem de çok kültürlü bir geçmişi var. Eski Rum yerleşkeleri, Ermeni köyleri, Aleviler ve Sünniler yaşamışlar yemyeşul ağaçların arasında finduk ağaçlarının gölgesinde. Erdal Eren’in doğduğu topraklar buralar. Merkez köyden olduğu söyleniyor. Bahçeler köyündenmiş çocuk Erdal. Be Aziz Nesin de buralıymış. Bir kez daha anlıyorum bir insan yok edilmek istensin ne yaş dinliyorlar ne de baş. Oracıkta idam ediveriyorlar bir küçük oğlanı. Çok yazık oluyor o çocuğa. Dünyanın boşluğunun simgesi bir isim daha buradan çıkmış, bu topraklardan. Şebinli Erdal. On yedi yıl gün yüzü görebilmiş ancak.

Şimdi anlıyorum it dediğim köpekçe kaleye çıkmamam için neden önüme engel konduğunu. Yüzlerce basamak var önümde Meryem Ana Manastırı ile aramda. Üstelik yolu yol değil ve ben de buraya kadar gelmişken geri dönemiyorum. Aklıma Meteora’daki imkanlar geliyor. Hiç olmadı asansör koymuşlardı ya da bir kolaylığı vardı tırmanışın. Ama burada acı çekmeden onca yolu çıkmanız imkansız. Burhan Bey ben de geleceğim diyor. Nefeslerimiz kesile kesile tırmanıyoruz yukarıya. Görevliyi görüyorum aşağıdan. Ufukta bir küçük adam sandığım kişi dev gibiymiş meğer, düz zeminde karşılıklı gelince anlayabiliyorum ancak. Hem bilgili, hem bilgi vermeyi seviyor. Aslında üçümüz de birbirimizle çok rahat iletişim kuruyoruz ve benim pek çok soruma karşılık, onların pek çok cevabı var ve bir anda görevliye insan burada şair olur diyorum. İn cin yok çünkü. Bülbül yuvası gibi bir yerde dokuz beş mesai saatleri içerisinde bekle ki de insan gelsin ki karşılıklı iki çift laf edesin. İnsan insanı zehirliyor tamam ama zehrini aldığı da görülmüştür şu dünyada. İnzivada gibi hissediyor insan burada. Bir çeşit çilehane. Derinleş derinleş dur. Kendimi yıllar yıllar önce burada yaşamış keşişler gibi hissediyorum. Bu düşünce içime işliyor. Tüm dünyadan uzakta, bulduğunla yetinme gayretiyle bir lokma bir de hırka, şehrin huzursuzluğundan uzakta, bir başıma, yaşamıştım belki ben de buralarda.

20160311_132731

20160311_133413

Manastır hakkındaki görüşlerime gelirsek, Sümela kadar bakımlı olmadığı aşikar. Milattan önce ikinci yüzyılda yapılmış olmasından kaynaklı, resim sanatı olmadığından duvarları ya beyaz kireçle ya da aklı başında olmayan ellerin kıllı papaz yazacak kadar  seviyesizliği ve cehaletiyle kaplanmış boydan boya . Kalpler çizmişler duvarlara Ayşe Ali’yi seviyor, Ali Veli’yi seviyor, Veli herkesi seviyor türünden. Teleferikle insan taşıması yapılmıyor. Kimi basamaklar olmadığından, tırmanma kısmında sizi bekleyen tehlikeler mevcut. Ama burada bulunmuş olmaya, Şebinkarahisar’a, Dikmen Tepesine kuşbakışı bakmaya, yer yer uzanmış köyleri izlemeye ve bunun her anına değer. Sadece sağlam bir kondisyon ve iyi huylu da bir kalp gerek sizi yarı yolda bırakmayacak olan. Düzlüğe indiğimde son bir kez bakıyorum geriye, geldiğim yere. Aklım almıyor onca imkansızlığın içinde bu insanlar koca kayayı oyup da içini nasıl yaptılar ettiler diye.

Görevli bizimle aşağıya iniyor. Tek çıkış olduğundan bir tehlike yok. Gelenin de gidenin de yolu birmiş yani. Gene çıkarım ben diyor. Alıştım böyle ine çıka diyor. Zaten bizden daha doğrusu benden başka gelen olmaz diyorum içimden. Keçilerden başka kim çıkar buraya bu mevsimde, şu saatten sonra? Tekrar gelirsem eğer Sarıyer köyünde misafir edileceğim. Almış bulunuyorum gerekli sözleri. Sonra da ucu ucuna  merkeze iniyoruz ve ben kalan son dolmuşa binme gayretiyle dizimi yüksekçe bir basamaktan atıyorum ki şoför kolumu tutmasa yerleri öpeceğim. Şaşkınlıkla bana bakıyor. Ölüyorum diyeceğim tutuyorum kendimi. Uykusuzluk, yorgunluk, bir keçinin tabiatından uzak oluşum ve tırmanmak durumunda kaldığım yüzlerce basamak beni mahvetmiş. O an karar veriyorum. Sivas’a giderim, odama çıkarım, duşumu alırım, yatağıma uzanırım, sabah artık kaç otobüsü varsa onunla Kars’a doğru yol alırım.

Şebinkarahisar bana oyun oynadı diye düşünüyorum dönüş yolculuğunda. Yemek yemeye fırsat bulamasam da şükran ve memnuniyetle kabul ettiğim Saraçoğulları ikramı içi nefis fındık ezmeli organik pestil ve kömeler sayesinde ilçenin keçileriyle özdeşleşerek tırmanabildim manastırın insafsız ve her anlamda nefes kesen sarp ve dik basamaklarını. Burada ne işiniz var diyenlere yahut ne işin vardı orada diyenlere cevabım bundan yıllar yıllar önce buraya gelmiş olan ve ben bu şehri çok beğendim diyen Atatürk’ünküyle kısmen aynı olacaktır. Ben de buraları çok beğendim arkadaş. İyi ki gelmişim. İyi ki görmüşüm. Tek gözlü mütevazi ocağında derin bir samimiyet, geniş ve anlayışlı bir kültür buldum diyen bir büyük adama katılmamak elde değilmiş, gelmeseymişim bilemezmişim.

20160311_110558

20160311_123730

ANLAR VE İNSANLAR : İKİNCİ BÖLÜM, SİVAS – DİVRİĞİ

20160310_084634

ANLAR VE İNSANLAR : İKİNCİ BÖLÜM, SİVAS – DİVRİĞİ :

Uyuyakalmışım. Bir gün önceki gece yolculuğu ve gün boyunca uykusuz duraksız Sivas’ın içinde deli tavuklar gibi koşuşturup dururken attığım binlerce adım sayesinde saat yedi buçuk gibi isyan ederek çıkıyorum sıcacık yatağımdan. Sersem gibiyim, yorgunum, her yanım ağrıyor. Derhal B planımı uygulamaya koyuluyorum. B planım olmadığından bir B planı yaratıyorum. O da şu: Acil giyinme, acil sokağa fırlama ve acil acil  ne yapacağıma gittiğim yerde karar verme. Sivas’ın bir başından bir başına uzun uzun yollarını aşıp Kanal 58’in olduğu sokağa varmam çok az bir zamanımı alıyor panikten. İlk önce on buçuk arabasına bilet alıyorum ama gene çalışanların benim için doğru bir şekilde planlama yapmaları sayesinde kendimi Sivas Garı’nda bulmam çok da zamanımı almıyor. Divriği’ye gidiyorum. Tekrar. Şebinkarahisar yarına kalıyor. Elemanlar vargüçleriyle benim için program yaptıktan sonra aynı güçleriyle ve sabırla beni Divriği trenine yetiştiriyorlar. Aslında amaçları otobüsle yollamak olsa da maalesef ki düşük sezonun azizliğine uğrayıp Divriği otobüsünün öğleden sonra kalkacağını öğreniyoruz. Sizin kabahatiniz beni otogara getirmek diye hiç tanımadığım adamlara kaprislenmelerim evrende doğru mesajı gönderdiğimin bir işareti olarak bana gani gani geri dönüyor ve benim için çaresiz ikinci şıkkı uygulamaya geçiyorlar. O da şu: “Gidenlerden biri kızı gara bıraksın”. Her yiğidin bir B planı var canım ülkemde. Bırakılıyorum ben de bu sayede gideceğim yere. Bütün edepsizliklerinizin söktüğü şehirler olmalı. Benimki Sivas olabilir diye düşünüyorum ister istemez.

20160310_083513

Saat dokuz’da kalkacak olan treni beklemeye koyuluyorum. TCDD görevlileri ve onların sayısından da az sayıda yolcuyla bekleşip duruyoruz gelecek olan trenimizi. Herkes ya oturuyor ya da benim gibi bir aşağı bir yukarı volta atıyor. Bilet kuyruğundan beri aramızda bir yakınlık doğan iki emekli ve tarifsiz heyecanlar içerisindeki orta yaşlı ve kasketli iki Kangallı adamın mutluluğu durup durduk yere bana fa sirayet ediyor. Dünya umurlarında değil, hiç durmadan tatlı tatlı sohbet ediyorlar kendi aralarında. Küçük birer çanta hazırlamışlar kendilerine ya da eşleri hazırlamış olmalı. Sayfiyeye gidiyorlar sanki. Sanki Kangal’da özgürlükleri onları bekliyor. Durup dinlenmeden vuslata ermiş aşıklar gibi sohbet ediyorlar. Erkekler hemcinsleriyle sohbetten daha çok zevk alıyorlar. Madem öyle bizimle de evlenmesinler. Yaşasınlar beraber.

20160310_083208

Divriği’ye önceki gelişimde uğradığım Abdullah Paşa Konağı’na, Ulu Camiye ve Konak Restorana gideceğim ve bunlar benim bildiğim yerler. Sadece ikinci seferde neler hissedeceğimi bilmek istiyorum ve burada olma nedenim de bu. Aynı yollarda yürüyeceğim. Aynı sokaklara sapıp benzer kareler çekeceğim. Aynı yemeği sipariş edeceğim. Ve hep düşüneceğim. Neden neden diye. Neden buradayım? Başka bir yerde olabilirdim. Neden bu insanlar? Başkaları çıkabilirdi karşıma. Cevaplar kimde? Bende olmadığı kesin de. Ya da o kadar bende saklı ki…

20160310_115934

20160310_115453

Fatih yedi çocuklu bir ailenin oğlu. Yirmi beş yaşında. İzmir’de okumuş ve inşaat mühendisi olmuş. Şimdi Ankara’da bir firmada çalışıyor. Çok varlıklı bir ailede doğmadığından kaderi bir şekilde çizilmiş onun ve kardeşlerinin. Matematiğe kafası çalışıyor ve Divriği’nin enteresan coğrafyası daha da çok mühendisler yaratacağa benziyor. Kocaman bir bavulu ve onun sürpriz yaparak baba ocağına geleceğini beklemiyor olan titiz de bir annesi var imiş. Uslu da bir babası. Yedi çocuk başka nasıl büyütülür bilemiyorum. Hırçın değil uysal, hem sabırlı ve hem de azimli olmaktan başka çıkar yol yok gibi geliyor. Burada gençlerin neler yaptığını ve nasıl vakit geçirdiklerini soruyorum. Sıkılıyorlar diyor. Tam bir taşra sıkıntısı onlarınki. Sosyalleşecek bir yer yok gençler için. Sinema yok, tiyatro yok. Doğru düzgün mağaza bile yok. Herkes birbirinin ciğerini biliyor. Gelmişini, geçmişini… Ve bu onlarda hareket serbestisi bırakmıyor. Gökyüzü sınırsız ama onların nefes alacak az bir havaları ve görebildikleri ufak bir ufukları var. Eğer çalışmak için ya da okumak için dışarıya gitmezlerse yan komşularıyla evlenerek çocuk yapacaklar. Kadınlar hep evlerde toplanacak, erkekler kahvelerde. Herkes kimin o gün çarşıys alışveriş için indiğini bilecek.
Ne aldığını da. Ve kimlerin evinde işlerin yolunda gitmediğini, kimin kızının azıcık kimin oğluyla kırıştırdığını da. Ayrıca üniversitelileri ve benim gibi günübirlik turistleri de. Ne aldığımı, neler yaptığımı ve neden oralarda dolaştığımı da öğrenecekler er ya da geç. Fatih uyudu bu arada. Bildiğin horluyor. Hayatının tuhaf detaylarını anlattıktan sonra yoruldu uyuyor. İzmirli bir kızla tanıştığının ertesi günü ailesinin evine davet edildiğini ve babasının kendisini damat diyerek çağırdığında duyduğu şaşkınlığı anlatmıştı. Nasıl yani, ne oluyoruz diye bana döndü. Bir şey olduğu yok. Kız senden hoşlanmış ve evleneceği erkeği bulduğunu sanmış. Zavallı babası da kız eve müstakbel damadını getirdi sanmış. Anlayabilmiş mi anlayamamış mı bilemiyorum ama Fatih daha uzun bir süre damat olacak gibi gözükmüyor. Ama hiç durmadan İzmir günlerini anıyor.

20160310_120306

24 (2).03.2016 - 1

20160310_115543

On yıl sonra da aynı olur buralar, bu mekanlar. Değişmez hiç sahiperi, ne de müşterileri. Abdullah Paşa Konağındaki tek değişiklik dökülen dış cephesi. Fatma Hanım yokmuş, Sivas’a gitmiş. İlçenin arka sokaklarında dolaşarak uzaktan Ulu Cami’ye bakıyorum bir başka açıdan. Ulu Cami’nin burada olması o kadar tuhaf bir hava katıyor ki Divriği’ye. Dağlarla çevrilmiş bir ilçenin kalesinin eteğinde paha biçilmez kapılarla süslü, uzaktan bakılınca biraz da eğri gibi duran bir oturmuşluğu var sanki hem halkın hem de topraklarının üzerine. Sinan’ın Edirnesindeki Selimiye Camii gibi, burada da her yol bu değişik atmosferli camiye çıkıyor. Az bir rampadan çıkmanız gerekiyor ona ulaşmanız için. Hem her şeyin ortasında hem her şeyden çok uzakta olduğunuz hissine kapılıyorsunuz buraya geldiğinizde. Rüzgarveşlik ediyor size. Kadın güvenlik görevlisiyse ilçede iş olmadığını, buna ek olarak kendilerine göre hiç olmadığını söylüyor. Camiye namaz kılmaya gelen bir adam ona şüpheyle yaklaşmış. İlla her yerin bekçisi adamlar olmalı o ve benzerlerinin gözünde. Her yeri gestapolar doldurmalı onun nazarında. Ve bir yerde haddi olmayarak bulunan bir kadın muhakkak bir şeytanlık çeviriyordur o küçük aklınca. Ve maalesef ki burada da zihniyet böyle. Yargılayıcı ve yadırgatıcı. Beylerin kıymetli Divriğileri hakkında onlara göre sözde, benim içinse son derece gerçekçi önyargılarım hayalkırıklığı yaratacaktır belki. Belki bana burun kıvıracaklardır okuduklarında ama ben gördüklerimi, hissettiklerimi yazıyorum sadece ve de işittiklerimi. Kendimce.

Yemek yemek için yine aynı restorana gidiyorum. Konak Lokantasındayım. Çalışanlar değişmemiş. Garson bir kadın almışlar. Geçen geldiğimde yediğimle aynı şeyi söylüyorum. Köfte. Tuz ve kıymadan ibaret. Fiyatlar makul. Lezzete gelince ilk geldiğimde çok daha güzeldi ama yine de idare eder. Çalışanlar nazik ve anlayışlı. Burada giremediğim takdirde ilçede başka tuvalet olmadığını söylüyorum. Belediyeye söyleyin o zaman diyorlar. Turistler için sıkıntı. Kadınlar için iki kere sıkıntı. Herkesin evi olamaz ya burada. Belediyeye gidip söylüyorum. Buyurun burada girin diyor. Ben restoranda girmiştim ama. Gelirse gelirim geri diyorum. Ne işin var Belediyemizde? İşim yok, çişim var beyler. Hayat işte!

Sokaklarında dolaşıp duruyorum ilçenin. Kale bakımsızlıktan çıkılacak gibi değil. Zaten yolu yok. Yolu kapatmışlar. Çarşıya giriyorum. Canım çay kahve içmek istiyor. Oturacak yer bulamıyorum. Aynı yollarında dönüp dolaşıyorum. En nihayet bir bakkalın önünde neyi beklediklerini bilmeden bekleşen iki adama bunun mümkün olup olmadığını soruyorum. Yani çay ya da kahve içecek bir yer bulup bulamama ihtimalimi. İki adam birbirlerine bakıp derin düşüncelere dalıyorlar. Yok galiba diyor biri diğerine. Yokmuş. Yok mu diyorum. Yok diyorlar. Yanlarından ayrılırken hala düşünceler içerisindeler. Bir başka bakkala giriyorum soruyorum, oraya soruyorum buraya soruyorum. Yok arkadaş. Şizofrenleşiyorum. Yokmuş arkadaş. Duydum diyor. Ne sağırım ne da salak.

Son çırpınışlarım attığım bu son adımlar. Umutsuzluk bunun adı üzerime çöken ve kovaladıkça uzaklara giden. Bir kafe ve tuvalet bulmak hususundaki azmim dakikalar geçtikçe azalıyor. Tekrar yemek yediğim yere gitmek düşüncesi beni şu an hayata bağlayan. O anda arkamdan bir ses fotoğraflarımızı çekiyorsunuz sokaklarımızın, öyle mi diyor. Sonra da derdime çare buluyor. Ali Bey, az evvel yemek yediğim Konak Lokantasındaydı. Arkamdan gelip bana yer tarif ediyor. Değişik bir adam. İnsanı rahatsız etmeyen bir tarzı var. Yol gösterip, yardımcı oluyor. Burada ne yapar hanımlar, hiç ortalıkta yoklar diyorum. Evdedirler bir de survivor var en büyük sorun olarak hayatlarında, başka dert yokmuşçasına diyor. Sesinde öfke ya da yergi tınısı hissetmiyorsunuz. Dediğim gibi insanı rahatsız etmeyen bir tarz onunkisi. Alilerden Velilerden rahatsızlık geldiği görülmemiştir bu ülkede.

20160310_120825

20160310_140635

20160310_135050

20160310_133919

Kaman’ın Çay Ocağı oluyor Ali Bey’in beni gönderdiği yer. Bir dizi çekilmiş burada. Yeğenlerinin fotoğrafını gösteriyor sahibi gururla. Bir başka dizi ya da film daha çekilmiş Divriği’de ondan bahsediyor. Otantik bir atmosfere sahip burası ama yine de her zamanki gibi hep erkeklerle çevrili etrafım. Küçük yerlerde kadınların ne işi olur kafede, restoranda? Onlar evlerinde akşama ne pişirsem derdinde çocuklar, mutfak ve televizyon üçgeninde yaşayıp gidiyorlardır bir şekilde. Her neyse iki adam çaylarını, kahvelerini içmişler kalkmadan önce hesabı ben verdim, sen verdin kavgası yapıyorlar. Sonunda biri kazanıyor, yenilen bir daha gelmeyeceğine dair ant içiyor. Bende treni kaçırmamak için bir an önce düşüyorum yola. Köşede cami tuvaletini tarif ediyorlar. Çıkışta paltomu giyerken güzel havayla beraber çay ocağının dışına çıkmış oturan erkekler beni izliyorlar ağır ağır. Bu da gelmiş diyorlardır içlerinden. Daha da ne diyor, ne düşünüyorlar içlerinden bilmek düşünmek istemiyorum ama bir adamı çekiştiriyorlar, içlerinden bir adamı. O da hep dedikodu ediyor diyor diğerlerine. Gülüp geçiyorum sadece.

10 03 2016 - 1 (1).jpg

20160310_145529

ÖZLEM, SONGÜL VE MİZGİN :

Dört buçuk trenine biniyorum. Ortada bir ufak masanın olduğu dörtlü koltuktan cam kenarına kesilmiş koltuğa kesilmiş biletim. Oturup düşüncelere dalıyorum. Hizamdaki dörtlü koltuğu işgal edense iki adam oluyor. Bir tanesi muhtar ama nerenin muhtarı bilmiyorum. Zaten küfürlü konuşuyor ve hep bir yerdeki adamlarından bahsedip duruyor. İyice gömülüyorum koltuğuma. Üç kız giriyor içeriye. İkili koltuklara geçseler biri dışarıda kalacağından bir tanesi boşsa oturabilir miyiz buraya diyor. Tabii diyorum ben de. Nedeni belirsiz rötardan ötürü üç saati aşkın sürecek yolculuğumun misafirleri kapımı çalmış oluyorlar böylelikle. Özlem benim yanıma oturuyor. Annesi Ağrılı, babası Karslı. Benim planlamış olduğum güzergah onun kökleriymiş meğer. Gidebilirsem eğer babasının Digor’daki dükkanına uğrayacağımı söylüyorum. Üçünün arasında en süslüleri Özlem. Renkli giyinmeyi seviyor ama içine kapanık ve daha sessiz. Altı kardeşin arasında sıralamada ortalarda. Karşısında oturan Songül en konuşkanları. Konuşmayı seviyor. Sivaslı sekiz çocuklu bir ailenin kızı. Paylaşımcı, anaç, kendini yanında sıkmanın mümkün olamayacağı kadar rahat ve dost canlısı kızlardan. Habire bana yiyecek içecek ikram ediyor. Poşetlerinde neler yok ki! Çubuk krakerler, buzlu çaylar, çilekli sütler… Tam öğrenci işi besleniyorlar. Yol uzadıkça uzuyor ve ben de tüm ikramlarını kabul ediyorum kızların. Migrenim tuttu dediğimde Özlem’in ağrı kesici teklifini reddedemiyorum mesela. Diyorum size. Ne verirlerse kabul ediyorum. Mizgin Halfeti’den Antep’e göçmüş bir ailenin kızı. Antebin insanını çok severim diyorum. Gülümsüyor. Bir arkadaşım ben Antep’e gittiğimde insanını nasıl bulmuştun diye sormuştu ve olumlu cevabımı alınca bizim de en sevdiğimiz, huyu en iyi olan damat Antepli demişti. Mizginse, bugün sormuş olduğum kaç kardeşsiniz sorusuna geri dönüşümde beni en çok hayal kırıklığına uğratan isim oluyor. Özlem altı, Fatih yedi, Songül sekiz demişti. Mizginler üç kardeşmişler sadece. Karşımda oturmuş, beni can kulağıyla dinliyor. Benim konuştuklarımdan pay çıkartabilme potansiyeline sahip. Özlem kendi dünyasında, Songül tüm dışa dönüklüğüyle capcanlı konuşurken, bu kız nasihat dinler gibi dinliyor sözlerimi. Benim gezdiğimi duyunca, evlenmeyeceğim dünyayı gezeceğim böyle diyor. Bu yorumu yapabilmesi çok önemli, gerçekleştirip gerçekleştiremeyecek olması değil. Ama öyle ya da böyle bu üç kız da evlenecek ya da evlenmeyi isteyecekler en azından. Aşık olacaklar, bir erkek kalplerini kıracak, bir başkası gönüllerini alacak. Onun peşinden gidecekler. Başka illere, ilçelere. Onlar istemese, aileleri isteyecek onların yerine. Hayat işte! Ama ne yaparlarsa yapsınlar, sakın ola özgürlüklerini bırakmasınlar geriye. Paul Eluard’ın Özgürlük şiiri geliyor aklıma:

“Ormanlara ve çöle
Yuvaları çiğdem
Çın çın çocuk sesime
Yazarım adını

Özgürlük.”

Fakültedeki son seneleri kızların. Hepi topu iki yıllık fakültelerinin son senesinde kara tasalar içerisindeler. Bilgisayar Programcılığı bölümünü yazarken Cumhuriyet Üniversitesinde okuyacaklarını hayal etmişler. Divriği’de değil. Hayat burada nasıl geçiyor diyorum? Sıkılıyoruz diyorlar. Gençlerin içindeki hiç geçmez görünen sıkıntıya ek olarak, sosyal açıdan ilçenin gençlere hiçbir imkan sunmayışı, üstelik merkeze bu kadar uzak oluşu ve bunların kız olup, çevre baskısına uğruyor oluşları en büyük dertleri. Erkek olsak balığa gideriz, dilediğimiz gibi gezmeye gideriz diyorlar. Ama bu kadarlık serbestlik bile sadece erkeklere tanınan haklar arasında. Balık avlayabilen de erkek, çarşıda başı dik hiç utanmadan turlayabilen de erkek. Yurtta oturmaktan başka yapacak bir şey yok bizim için diyorlar. Sivas’ta Songüllerde kalacak olduklarından rahatlar. Gelecek vaat eden bir bölümün öğrencileri boş zamanlarını kapandıkları yurt odalarında geçiriyorlar ve birbirlerinden başka dayanacak kimseleri yok gurbetliklerinde. Fakülteniz gezi düzenlemiyor mu diyorum, o da bize pahalı geliyor diyorlar. Yurt parası, yol parası, yemeleri içmeleri, kontör masrafları, biraz giyinip biraz da gezmeleri zaten çok kardeşli ailelerine yeterince ağır gelirken bir Miami olmasa bile, güneyde ya da batıda ufuklarını açacak bir tatil onlar için uzak ihtimal. Bir hamam, zevksiz mağazalardan oluşan bir ufak çarşı ve gez gez kaç kez gezebileceğin bir Ulu Camii bu gençleri bir adım ileriye götürmüyor kıstırılmış oldukları kapan içinde.

20160310_180827 (1)

ANLAR VE İNSANLAR : BİRİNCİ BÖLÜM, SİVAS – MERKEZ

20160311_054233 (1)

ANLAR VE İNSANLAR : BİRİNCİ BÖLÜM, SİVAS – MERKEZ

Sivas’a gitmek üzere Sekiz Mart Dünya Kadınlar Günü’nün akşamında çıkıyorum yola. Bu ilk gidişim olmayacak üstelik, sağ salim varabildiğim takdirde. Mir Ali Bey Konağı’nın peşinde Ulaş’ın Acıyurt Köyü’ne, “Veyselin Şarkışlasına” ve Divriği’ye gitmiştim o ilk seferki gelişimde. Bir yolculuğun daha beni nerelere sürükleyeceğinden habersiz düşüyorum gene gece gece yollara. Yol aldıkça zihnim açılıyor. Otobüs yolların asfaltını ezerken, ben de kendi geçmişimle hesaplaşıyorum durmadan. Otobüs bin defa da aynı yollardan geçse, geçiyor işte binbirinci kez. Ben de soruyorum kendi kendime binbirinci kez neden diye. Zihnim, akmakta olan kilometrelerce yola paralel olarak akıyor hiç durmadan. Bedenim oturmaktan uyuşup, tembelleştikçe zihnim açılıyor ister istemez. Karanlıkta üşüşen düşünceler karanlık ve karmaşıklar. -Ve ben size edebiyat parçalıyorum böyle istemeyerek. Belki de isteyerek. Nasıl beğendiniz mi cümlelerimi?-Bazen uzunca bir cümleyi bırak, bir kelime bile bulamıyorum cevap olarak verecek. Şu dünyada en kolay şeymiş soru sormak ve ne zor şeymiş o sorulara cevap bulmak. Cevabım yok benim geçen yıllara. Hatıralar berrak değil artık eskisi kadar. Ne söylesem ben bu yıllara, bir bilsem. Şimdi şurada olmazdım herhalde, bilseydim eğer.

Ülkedeki belirsizlik, savaş ortamı ve yaşanan tüm olumsuzluklar etkilemiş insanları. Herkes güvensiz. Yollar boş. Otobüsler boş. Seyahate çıkmış olanlar hep erkek. Vahşi Batı’ya doğru yol aldığımı hissettiriyor bu bana. Gerçi ben konum itibariyle Doğu’ya doğru ilerliyorum ama her şeyde olduğu gibi kendimizi Amerika’yla kıyaslıyorum. Hiçbir planım yok bu sefer. Ne yapacağım, nereye gideceğim, kimlerle görüşsem, kimleri bulsam! Bir seferde o “kimler” bulsunlar beni diyorum. Kaderimde kimleri bulmak, nereleri görmek var ise onları görüp bulacağım kuşkusuz. Otobüsümüz birkaç müşteri daha toplayabilmek umuduyla girilmedik otogar bırakmıyor. Sayısız molalar veriyoruz. Hep ilerliyoruz ama. Şoförler koltuk değiştiriyor. Süresi dolan en arkaya uzanmaya gidiyor. Sonra da her mola yerinde kendilerine tahsis edilmiş masalarına oturup, çatal bıçak seslerine teslim ediyorlar kendilerini. İlk molada yemek, sonra da kahvaltıya dönüyorlar. Bense iki sene önce gelmiş olduğum Sivas’a ulaşmaya çalışırken, verilen molalarda, bir sürü adamın arasından sıyrılarak geçiyorum tuvalete ulaşmak için. Uyku sersemi indiğim yerlerden birinde başımı kaldırıp da bakmadan önce bir sürü esmer delikanlı görüyorum irkilerek. Benden başka dişi sinek yok ortalıkta gece gece. Yozgat, Coşkun Dinlenme Tesisleri imiş burası. Sekiz Mart bitmiş anlaşılan ve biz gene Dünya Erkekler Gününü kutluyoruz Anadolu’nun ortasında bir sürü de adamın arasında.

9 03 2016 - 1 (3)

Sivas’a ilk inişimdeki heyecan yok üzerimde. Ne çok sevmiştim bu şehri ve insanlarını o ilk seferde. Hep kadınlar karşılamıştı beni. Üniversite öğrencisi bir kız vardı, Cumhuriyet Üniversitesinden bir hoca ve Dersimli, devlet memuru yol arkadaşım vardı. O kızlar yoklar şimdi. Yerlerine bağlı başlı, şaşkın kızlar yerleşmişler. Bu moda galiba. Bir çeşit. Modaysa da eğer geçer ve en nihayet bir gün gelir sona erer. Ama şu kara çarşafların ne gibi bir modası var anlaşılacak gibi değil ve bir hayli de çoklar. Sivas çok değişmiş çok. Ama ileriye yönelik bir değişim değil bu. İki sene içerisinde yirmi üç yıl geriye gitmiş sanki. Durum o kadar vahim yani.

20160309_132455

20160309_134919

9 03 2016 - 1 (2)

20160309_135332

Sivas Merkez’in çarşısına çıkıyorum dolaşmak için. Biraz fotoğraf almak istiyorum. İlk durağım “İl Müftülüğü Buruciye Medresesi İlim ve Kültür Merkezi” oluyor. Bu uzun ismin ağırlığından kurtulabilmek için içerideki görevlinin yolunu kesip gerekli ilimleri almak üzere başında bitiyorum. İslami şartlara uygun olarak dizayn edilen mekan, bünyesinde bir de kütüphane barındırıyor bomboş raflarına kitap bekleyen. Kültürel, dini ve hayri hizmetlere tahsis edilmiş bir enteresan yer olmuş eskiden İl Özel İdaresi’ne tahsisli kültürel faaliyet ve el sanatları merkezi iken. Buruciye Medresesi de kurtarılmış bölge olmuş ve bundan sonra taşımak zorunda bırakıldığı ağır kaderi ve tüm ruhsuzluğuyla yoluna devam edecek. Mekanlara kader biçmek insanların doğasında var. Sormadan iş yapıyorlar bildikleri gibi, canlarının istedikleri gibi. Neticesinde turistik ve içerisinde çok anlamlar saklı tarihi bir yer kalpsiz, kederli, donuk, anlamsız ve soğuk bir mekana dönüştürülüyor. Yobazlıkta boş yere derinlik arıyorum. Kabahat bende. Bir iki fotoğraf alıyorum isteksizce. Sonra da çıkıyorum sessizce.

20160309_142346

Hem kadınlara hem de erkeklere hizmet veren ve yanyana müşterilerini ağırlayan tarihi Kurşunlu Hamamı’na gidiyorum. Önce kadınlar tarafına gidiyorum. Nedense hamama girer girmez bir kıkırdamadır alıyor beni. Gel içeriyi gez diyorlar hemen. Kapanış ya da açılış saatlerinde fotoğraf almak istediğimi söylüyorum. Mümkün değil diyorlar. Makineyi bozarmışım. En az on, on beş gün içerisinin açık kalması ve çalıştırılmaması gerekiyormuş. Buhardan fotoğraf makineni bozarsın diyorlar. Derken kapı açılıyor ve ben gördüğüm manzara karşısında ağzım bir karış açık bakakalıyorum. Açılan kapıyla beraber buharlar dolduruyor bizim olduğumuz yeri. Kapının öte tarafında ise bir sürü kadın var. Kalabalık öyle böyle değil. Kimi kese yaptırıyor uzanmış göbek taşına sere serpe. Kimi bikinili, kimi tangalı, kimisi topuklu ayakkabıyla gelmiş üzerinde ince tül bir üstlük. Defile var sanki. Aptallaşıyorum manzara karşısında. Kadınlar en doğal halleriyleler halbuki. Bir tanesi açılan kapının rüzgarından etkilenip dönüyor ve bana bakıyor. Umurunda olmuyorum. En nihayet hamamı işleten kadın dışarıdan gelen duramaz içeride, on dakikada kaçar gider, buranın kadını da alışmıştır girdi miydi çıkmaz içeriden, bayılır buharına diyor. Şaşkınlığımın nedeni içeride yıkanan yağlı ballı kadınlar beklerken, manzaranın hiç de öyle olmaması oluyor. Şaşkınlığım geçince buranın fotoğrafını bu şekilde alamam yoksa ekmeğinizle oynarım, burayı kapatırlar demekle yetiniyorum. Hanımlarla karşılıklı kıkırdaşıyoruz. Kadınların hemcinslerine göstermek için giyindim tezi yanında soyunduğu tezini de ben atıyorum ortaya. Akademik olmaya çalışsam da başaramıyorum bir türlü.

Dışarıya çıkıyorum, derin bir nefes alıyorum. Bir de erkekler tarafını ziyaret ediyorum. Az önce gördüğüm manzaradan ötürü korkunç çekiniyorum. Kapının eşiğinde suçlu çocuklar gibi tek ayağımın üzerinde bekliyorum. Erkekler beni içeriye buyur ediyorlar. Birkaç hazırlıksız adam görmek korkusuyla şüpheli hareketler içerisine giriyorum. Onlar da benzer şeyler söylüyorlar. Sabah beş gibi gelsem boş olurmuş ama buhardan görüntü alamazmışım, makineme de elveda dermişim. Sol tarafta oturmuş, peştamallerine sıkı sıkı sarılmış tavla atıp çay içen iki adam olduğunu ve bir tanesinin beceriksizce peştamalini göğüs hizasına doğru çekiştirdiğini görür görmez teşekkür ederek mekanı terk ediyorum. Ayrıca da bu hareketi çok feminen bulduğumu belirtmek istiyorum. Bir erkeğin sağlı sollu memelerini beyax peştamaliyle örtmeye çalışması komik geliyor. Kadınlar çıplaklık konusunda daha cömert davranmışlardı halbuki.

Dokuz mart ve ben sıcaktan patlamak üzereyim anorağımın içinde. Genç delikanlılar kısa kollularla geziyorlar. Birileri laf atar korkusuyla paltoma daha sıkı sarılıyorum. Açlıktan ölmek üzereyim. Pideciye giriyorum. Küçük bir dükkan. Yanımdaki masada bir aile var. Karı koca ve kızları. Suşehri’nden geliyorlarmış. Onların yediğinden söylüyorum. Isırır ısırmaz içinden ılık ve sıvı haldeki yağı akan pideyi büyük bir hızla yiyorum afiyetle. Yedikçe keyfim yerine geliyor, doydukça ısınıyorum, yanımda da bir aile olduğundan anorağımı çıkartıyorum. Kısa kollu blüzümle kalıyorum ortada. O aile olmasa orada öyle oturamayacağımı hissediyorum. Kadın merakla soruyor hemen, nerelisin diye. İzmir diyorum, İzmirli olmadığım halde. Belli dercesine bakıyorlar. Silme adamların olduğu masalardaki beylerin benimle göz temasına girmemek için çırpınışlarına şahit olmanızı isterdim sevgili okuyucu. Bu hal, bu İzmirlilik, bu çıplak kollarım bana keyif vermeye başlıyor. Yüzü bana dönük olanlar başları önlerinde harıl harıl pideleriyle haşır neşirler. Aile namusumu kurtarıyor, varın siz düşünün. Kimi masalara kalabalık oturanlar iki buçuk litrelik kolalarını da yanlarında getirmişler. Öyle bir yerde yemek yiyorum. O kadar da ucuz ki. Bu işten çok memnun kalıyorum.

Bugünü bitirmeden yarının planlarını yapmak üzere en iyi bildiğim ve en sevdiğim şeyi yapıyorum. Şehrin dolmuş ve otobüs firmalarına girip nereye gideceğimi kestirmeye çalışıyorum. Suşehri, Zara ve Sivas’ın yakın yerlerine minibüs kaldıran bir firmanın ofisine girip oturuyorum. Nazik bir bey var bana yardımcı olmaya çalışan. Azimli ve sebatkar bana karşı. Tam bir saat boyunca benim yerime benim nereye gideceğimi planlıyor. Buraya gitsem bu var, şuraya gitsem şu var. Orada tarih var, burada tarih yok, Kangal’da balıklar var, Divriği’de balık yok ama Ulu Cami var diyor. Kendisi Suşehirliymiş ama ne yazık ki sezon açılmadan gelmişim. Her yer ıssız olduğundan benim yerime evhamlanıyor. Seçenekleri sil baştan değerlendiriyoruz. Ben bir kez daha Divriği’ye gitmeye karar veriyorum. Fakat orayı ikinci güne sakladığımdan yarının seçeneğini oluşturmaya çalışıyoruz. Çok çaresiziz. Derken bir kız giriyor içeriye. Suşehirliymiş o da. Aramızdaki diyaloğu daha kolay anlaşılması açısından yazacağım sizlere. Bir program yani benim programım nasıl belirleniyor anlatayım sizlere:

Ben : Siz gençler ne yapıyorsunuz burada?
Kız : Burada mı?
Ben : Burada.
Kız : Sıkılıyoruz.
Ben : Ya orada?
Kız : Suşehri’nde mi?
Ben : Evet. Orada.
Kız : Sıkılıyoruz.
Ben : Benim sıkılmayacağım bir yer neresi olabilir?
Kız : Şebinkarahisar.
Ben : Yaa!
Kız : Biz çarşıya Şebin’e gideriz. Burası sıkıcı. Suşehri sıkıcı. Zara sıkıcı.
Görevli Bey : Yok Suşehrimiz güzeldir. Sadece mevsimsiz gelmiş bulundunuz. Sivasımız da öyle.
Ben : Gençler sıkılıyormuş ama.
Görevli Bey : Gençliktendir.

Diyalog sonlanır sonlanmaz google’ın bilgiç kollarına bırakıyorum kendimi. Erdal Eren, Aziz Nesin, Ara Güler Şebinkarahisarlıymış. Erdal’ın çıkışı kısa sürmüş yazık ki. Gel de önemseme şimdi, gel de merak etme şimdi Şebin’i. Rotam çizilmiş oluyor böylelikle yarın için. “Kız” sayesinde. Ben yarın Şebinkarahisar’a gideceğim. Sabah beş buçuk gibi yazıhanede olmam gerekiyormuş. Önce Suşehri yapacağım, oradan da Şebinkarahisar’a geçeceğim. Direk otobüs on buçukta ve iki ya da iki buçuk saat sürecek bir seyahat olduğundan ya beşlerde kalkıp yollara düşmem gerekecek yahut gittiğime değmeyecek. Gittiğime değmeli diyorum içimden. Sabah kalkıp gideceğim Şebinkarahisar’a. Beni bekleyen ne imiş göreceğim bakalım oralarda.

20160311_054246

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: