LADY MACBETH

IMG_0557

LADY MACBETH :

“Cehenneme ya da kızgın denizlere gitsen de, çarmıhta gerilsen de, hapse de mezara da girsen, göklere de çıksan peşinden geleceğim. Hislerimden şüpheye düşmektense, nefes almayı kesmeni yeğlerim.” Lady Macbeth

“O bir hastalık.” Sebastian

“Babam seni satın aldı bir ineğin otlanamayacağı kadar küçük bir toprak parçasının yanından.” Alexander

William Oldroyd, çekmiş olduğu üç kısanın ardından, Rus yazar Nikolai Leskov’un Mtsenskli Lady Macbeth adlı kısa hikayesinden uyarlanan ilk uzun metraj çalışmasıyla, çiçeği burnunda bir yönetmen olarak çok zor bir işin altından rahatlıkla kalkmış gibi görünüyor. Yaklaşık doksan dakikalık filmiyle seyircisinin canını sıkmadan ve hem kolaya hem de ucuza kaçmadan, az diyalogla, sanki çok olabilecekken teatrale kaçmamayı da başararak, İngiliz kırsalının durağan coğrafyasının içinde esen sert rüzgarlarına kattığı seyircisini de peşinden sürüklemişe benziyor, aldığı ödüller ve basında hakkında çıkan övgü dolu eleştiriler göz önüne alındığında. Acımasız Ladymizin başından geçenler yahut güzel başının altından çıkanlara bu kez Mtsensk değil 19. yüzyıl İngilteresinin kırsalında bulunan ve gotik dönem Durham Kontluğuna ait Lambton Kalesi ev sahipliği yapmış. Kostüm ve set tasarımları oldukça başarılı filmin ilk sahnesi, duvağını örten yüzündeki şaşkın ifadeyle, evlendirildiği adamın yüzüne bakan Katherine’in evlilik yeminiyle leydiliğe resmi olarak ilk adımı atmakta olduğu sahneyle açılıyor. İlk gecesine hazırlanırken, daha kalın cildi sayesinde, ev buz gibi olmasına rağmen hiç üşümediğini öğreniyoruz. Soğukkanlılığı buradan geliyor belki de. Hazırcevap, gönlü ferah, az kindar, çok acımasız, gittikçe vicdansız leydimizin ateşini söndürmeye gönüllü olmayan ve kendisinden misliyle yaşlı kocası, çok uzun zaman boyunca bırakıyor karısını buz gibi evde tek başına, nasıl olsa kalın cildi soğuk geçirmiyor diye düşünerek ya da zerre kadar düşünüp umursamadığı zevcesini ne hali varsa görsün diyerek. Evde bulunduğu süreler boyunca gelinini hizaya getirmek vazifesi kayınbabaya düşüyor. Gitmeden bir eş olarak görevlerini daha ihtimamlı bir şekilde yerine getirmesini tembihlediği gelinini, bir kedi ve birkaç hizmetçiyle bırakıyor. Viktoryen döneminin ağır ve kasvetli mobilyaları arasında nefes almaya çalışıyor genç kadın, çoğu kez sıkıntıdan patlıyor, bol bol da uyuyor. Ta ki hizmetçisi Anna sayesinde tanıştığı yeni sağdıç Sebastian ile karşılaşana dek. İki genç ve ateşli bedenin arasına girecek bir engel de bulunmadığından, dizginsiz bir aşk yaşıyorlar bir süreliğine. Tüm bunların şahidi ise biraz saf siyahi hizmetçi Anna oluyor. Öncesinde beraber olduğu Sebastian’ı hanımına kaptırıyor. Bu arada gelinini yoklamaya gelen kayınbaba ona karşı gelen gelinini tokatlıyor, bir eş olarak görevlerini yerine getirmediğini, kocasına meşru bir varis veremediğini ve nihayet evi çekip çeviremediğini söylüyor yüzüne karşı. Bu yaşananların şahidi Anna oluyor. Lady Katherine’in Lady Macbeth’liğe geçiş süreci böylelikle başlıyor: Tek bir tokatla. Oğlunu da kendisini de sevmediği kayınpederini mantarla zehirleyerek başlıyor icraatlarına. Bu anlara da yine tek başına şahit olan Anna vicdan azabından gözyaşı dökse de, kimselere ses edemiyor yazık ki. Bu duruma bir son vermeye ne cesareti ne de aklı yetiyor. Biliyor ki hanımının şeytani zekasıyla uğraşamayacak. Zaten Katherine yaşananlardan ötürü Anna’yı suçluyor. Artık yemeklerini onun pişirmesini istemiyor. Hiçbir şey yapamayan Anna da, hırsından mutfakta hamur yumrukluyor.

IMG_0560
Nasıl da masum görünüyor!
IMG_0551
Nasıl da masum uyuyor!
IMG_0550
Nasıl da masum bakıyor!

Kayınpederinin cenazesini aradan çıkarıp, tam da Sebastian’ı evin beyi yapıp bey gibi de giydirmişken gelmez gelmez kocası geliyor bu sefer de ani bir baskınla. O da tıpkı eceline susamış babası gibi. Katherine çoktan bir ölüm makinesine dönüşmüş olduğundan onun kendisini aşağılamaktan çekinmeyen nefret ettiği başını sopayla vura vura eziyor bir güzel. Kocasının atını da bizzat Katherine vuruyor geride iz kalmasın diye. Acemice yapıyor atışı ama Sebastian bir de atı vurursa iyiden iyiye kahrından öleceğinden, tüm soğukkanlılığıyla bu işin de üstesinden tek başına geliyor. Vicdan azabı duyma sırası Sebastian’a geçiyor şimdi. Ne zaman gözlerini yumsa, gözünün önüne geliyor yaşananlar. Halbuki o bir şey yapmıyor. Kocasını da, kocasının babasını da, kocasının atını da öldüren Katherine. Üstelik tüm bunlar hiç yaşanmamış gibi davranan da Katherine ve her zamanki gibi mazereti de hazır; bundan böyle kimsenin önünde diz çökmelerine gerek olmayacak. Unutmadığı takdirde bu hissin bitmeyeceğini, vicdan azabının dinmeyeceğini söylüyor ona. Bunu ikimiz için yaptım derken Sebastian da, dışarıdan bir göz olarak ben de inanmak istiyor ama başaramıyoruz Katherine’in sözlerine.

IMG_0552

Ne Katherine’in leydiliğinin ne de Sebastian’ın beyliğinin önünde bir engel kalmadı derken son kerte kocasının bir başka kadından olma çocuğu çıka geliyor aniden. Annesi ölen, babasıysa aniden ortadan kaybolan babasının küçük mirasçısı Teddy, meşru evraklar da beraberlerinde, anneannesiyle çıkageliyor aniden. Sebastian bir kez daha tıpış tıpış evden gönderiliyor. İlişkileri ortaya çıktığı takdirde, cinayetler de anlaşılacak ve darağacına gönderilecekler yoksa el ele. Katherine’inse saklamaya çalıştığı hamileliği iyice belirginleşiyor. Bir de başında küçük efendisi ve onun çok bilmiş anneannesi var. Katherine’in kaldığı geniş odayı, evin beyi olan torunu için istiyor. Süregiden hamileliğe ve evin içindeki karmaşanın halen daha tek tanığı, suskun ve garip(gariban anlamında) Anna oluyor her zamanki gibi. Çocuk alınganlık edip evden kaçtığında, şelalenin kenarında yarı donmuş vaziyetteki bedenini Sebastian bulup getiriyor. Fakat anneanneye yaranamıyor yine de ve kovuluyor odadan. Onun gözünde ne yapmaları gerektiğini söyleyen bir hizmetçi çünkü. Sınıf farkı herşeye rağmen gücünü gösteriyor. Bu çok büyük iyiliğin karşılığında kibrine yenik düşen kadın torununun kötü sonunu kendi diliyle hazırlamış oluyor böylelikle. Katherine ona söylenen hiçbir kötü sözü, yapılan hiçbir ters davranışı unutmuyor. Bir süreliğine sineye çeker gibi yapıyor, sonradan bir fırsat yaratıp korkunç bir şekilde intikamını alıyor. Kötüsü o kadar kötü ve iyi halleri o kadar belirsiz ki, çevresini yakıp yıkıyor. Çünkü hissetmiyor, çünkü duygusuz ve bu hal onun kötülük etme kapasitesini sınırsızlaştırıyor. İnsanın tüylerini ürperten bir kadın bu ama koşulları dahilinde hayatını sürdürüyor.

IMG_0559

Katherine son kozunu oynuyor efendisiz bir yaşam uğruna. Çocuğu, Sebastian’ın da yardımıyla birlikte boğuyorlar. Teddy’i morarmış vaziyette bulan da yine Anna oluyor. Bu arada ilk defaya mahsus Katherine gözyaşlarına hakim olamıyor. Bu seferki kurbanının masum bir çocuk olmasından kaynaklı bu kısa bir süreliğine akıttığı gözyaşları. Sebastian’ın susmayan vicdanı onu efendisini gömdükleri ormanlık alana götürüyor. Cinayetleri itiraf ettiğindeyse kimse evin hanımının böyle bir şeye tenezzül edebileceğini düşünmüyor. Anneanne hemen Katherine’in tarafını tutuyor. Katherine Anna’yı hedef gösteriyor. Zehirli mantarları onun topladığını, Sebastian’la ilişkileri olduğunu ve bunun açığa çıkmasından korktuğundan tüm bu cinayetleri işlemiş olduğunu söylüyor. Suçlamalar karşısında gıkını çıkaramıyor genç kadın. Biliyor ki baş edemeyecek. Orada olmamayı diliyor sanki. Gözlerini kapatıyor. Suçlamaları onaylarcasına başını eğiyor yalnızca. Zengin ve yoksul taraf, proleterlerle, ayrıcalıklı sınıf saflarını belirliyorlar. Kimse melek yüzlü güzel kadının hele ki kendi çocuğum gibi sevdim dediği çocuğu elleriyle boğduğunu düşünmek istemiyor, yakıştıramıyorlar da. Güçsüz olan haksız duruma düşüyor. Cinayetler Anna ve Sebastian’ın üzerine yıkılıyor. Ellerinden kelepçelenmiş, kuzu kuzu, ortak kaderlerine doğru ilerliyorlar bir at arabasının arkasında boylu boyunca uzanmış vaziyette. Asılacaklar muhtemelen. Sebastian gökyüzüne doğru bakıyor. Bu görüp göreceği son gökyüzü olacak belki de. Belki de her ne pahasına olursa olsun, hiç susmayan vicdanı susacak diye seviniyor belki de. Anna ise sırtı Sebastian’a dönük, yine suskun ve kabullenmiş bir şekilde arabada uzanmış, gökyüzünü görmeye mecali olmadan yaşadıklarını sindirmeye çalışıyor her zamanki gibi.

 

Öte yandan Katherine hayaletler görmeden, onlarla konuşmadan, akli dengesini yitirmeden yahut çoktan yitirmiş olsa bile yitirdiğini belli etmeden sakince oturduğu koltuğun üzerinde, eli de artık iyice belirginleşen karnı üzerinde tek başına kala kalıyor koskoca evin içinde. Bundan böyle ona akıl verecek, efendilik taslayacak kimsesi yok. Kocasını, kocasının babasını, kocasının çocuğunu, ayrıca karnındaki çocuğun babasını ve tüm bu süreçlere şahit Anna’yı kah toprağa kah darağacına göndermiş olmanın verdiği rahatlıkla günlerini anca can sıkıntısıyla geçirecek gibi görünüyor bundan böyle. Belki bir gün bir Raskolnikov vicdanı devreye girecek ama ortada bir Dostoyevski olmadığına göre bu son derece zor gerçekleşebilecek bir hadise.

IMG_0556

IMG_0547

IMG_0548

Oyunculuklardan bir parça bahsetmek gerekiyor. Katherine rolünde Florence Pugh kadar, Sebastian rolündeki Cosmo Jarvis ve saftirik Anna rolündeki Naomi Ackie de başarılı oyunculuklar sergiliyorlar. Benimse Leydisini görür görmez tatlı talı bakan Teddy kaldı en çok aklımda, dönemin tablolarının canlandırıldığı kareler ve de vücut kimyaları uymuş oyuncuların canlandırdığı tutku dolu sahneler de var. Jarvis’e her baktığımda, Sebastian Heathcliff’e dönüştü gözlerimin önünde. Florence Pugh ise  Dalgaları Aşmak’taki Emily Watson’ın canlandırdığı Bess’i çağrıştırdı; özellikle de düğün sahnesinde, huyları benzemese de.

IMG_0554

DIVINES

divines_1_copy-jpg-h_2016

DIVINES :

“Ben hep aynı şeyi görürüm rüyamda. Düştüğümü görürüm. Uyanmak için her şeyi yaparım ama beceremem. Düşmeye devam ederim. Düştükçe de içim yanar ve sonunda da ne acıtır ne de korkutur. Sırf bitsin diye yere yapışayım isterim ama hiç bitmez.” Dounia/Dunya

Divines, Houda Benyamina’nın, birden çok kısa ve bir tanecik orta metraj filminin ardından çekmiş olduğu, iki saate yakın süresi olan şimdilik ilk ve tek uzun metraj filmi. Cannes Film Festivali’nde ve de katılmış olduğu birçok festivalde ödüller almakla beraber, bundan böyle gözünü yeni yıl ertesinde dağıtılacak olan Golden Globes’a kırpıyor yarıştığı ülke Fransa adına-ve evet bir sanat eseri ortaya çıkartırsın sonra da yarışma yarışma gezersin yarıştığın ülke adına. Paris’in arka sokaklarında geçen ve yer yer melodrama kucak açan ögeler barındıran filmde Dunya’yı- canlandıran Oulaya Amamra oyunculuktan öte bir adanmışlıkla canlandırıyor karakterini. En dolaysız yoldan tarif etmek gerekirse bir erkek Fatma’yı oynuyor. Yasalar karşısında sanki o yıksın diye konmuşçasına olanca pervasızlığıyla ayak diretiyor, baş kaldırıyor, yakıyor, yıkıyor, taşlıyor. Bir yandan on altı yaşın pervasızlığıyla hareket ederken, öte yandan liderlik ruhu, meydan okuması içten gelen özelliği. Nelere yol açabileceğinden habersiz, düşünmeden, kural tanımaz bir şekilde hareket ediyor. Başına buyruk tavırları oluyor her defasında karşısındakini dize getiren ve hayran bırakan. Onunsa tek bir amacı var; yırtmak, kurtulmak, daha iyi bir hayata kavuşmak. Kısaca “money money money”. Sonra da annesini çekip çıkarmak istiyor yaşadıkları mezbeleden. O kadar fakirler ki, süpermarketten çaldıkları şık ambalajlı kozmetik ürünlerle, evin içi tam bir tezat oluşturuyor. Hiç kapanmayan yatakların üzerinde oturuyorlar. Geceleri mahallenin ortasında büyükçe bir ateş yakılıyor. Ghetto’da hayat, akşam olunca ateşin başında oturup sakin sakin tellendiren Kızılderililerin hayatıyla benzeşiyor bu anlamda. Fakat girip yıkanabilecekleri bir nehir olmadığından, en temel ihtiyaçlarından biri olan banyo yapmak bile bir işkenceye dönüşebiliyor. Yıkanmaları için suyu hazırlamaya giden Dunya’nın mücadelesi musluktan fışkıran suyla sırılsıklam olmasıyla son buluyor.

divines-2-1downloadfile-1

Öte yandan herkes ona piç ya da piç kurusu demiş hayatı boyunca, çünkü ortada bir baba yok. Bu baba bilinmediğinden olsa gerek, kimse adını anmıyor. Dahası annesi hafifmeşrep bir kadın. Birlikte olduğu erkeklere karşı hemen hemen hiç seçici davranmıyor ve bu benim aynı zamanda bir anneyi korumakla yükümlü olmaktan ötürü hissettiğim vicdan azabının kibarcık bir ifadesi olmakla kalıyor sadece. Yoksa onu tanıyan herkes ona orospu diyor. Böyle bir annenin kızı olarak yaşamaya çalışıyor Dunya. Güzelliğini saklıyor. Okumakla, resepsiyonist olmakla bir yere varamayacağını düşünüyor. Bir çıkar yol arıyor kendine. Bu yüzden uyuşturucu satıcılığına başlıyor. Torbacı olup çıkıyor. Kafası çalışıyor, cesareti ondan önce gidiyor ama şansı her zaman yaver gitmiyor. Çok dayaklar yiyor, finalde dizlerinin üzerine çöküyor umutsuzca, gökyüzüne çeviriyor başını, dolunay var isli puslu, af diliyor gökyüzünden, nedamet getirse de nafile. Böyle bir son olmak zorunda mıydı dediklerini duyar gibiyim filmi izlemiş olanlarınızın bir kısmından. Çünkü ben de düşündüm kendi kendime, neden selamete çıkamadı bunlar diye. Reva mıydı bunca eziyet bu genç bedenlere diye. Fakirler neden hep fakir kalıyorlar diye soruyordu Rebecca. Zenginler her şeyi aldıklarından değil, fakirler asla cesaret edemediğinden bu böyleydi ona göre. Gözlerini kapatıp, hayal etmeliydin para sana gelsin diye. Para bir enerjiydi, bir akıştı sadece. Önce sen parayı bulmalıyım demeliydin kendi kendine. Ama işte parayı da bulsan, işler karışabiliyordu bir noktadan sonra. Her şeyin kontrolümüz altında olduğunu sanıyoruz ya. Öyle değil işte. Bir küçücük sapma, işte böyle her şeyi ve herkesi dönülemez bir noktaya getirebiliyor bir anda.

Bu kadar ağır bir cezayı hak etmiyordu hiçbiri diyorsunuz, değil mi? Ama etkileyici bir son olarak da hatırlamadan edemeyeceksiniz uzunca bir süre boyunca. İbretlik bir hikaye yok karşımızda. Didaktik de değil. Dunya ve eylemlerinin didaktik bir tarafı yok. Şöyle yapma bak sonun Dunya gibi olur, diyebildiniz mi? Hiç sanmıyorum. Siz olsanız pısar otururdunuz, öyle mi? Önünüze gelen yemek neyse onu yerdiniz, öyle mi? Erken ölmeden yaşamak temennisiyle günleri sayardınız, öyle mi? Sizi tek tek tanımıyorum, o yüzden de bilmiyorum. Tek bildiğim boyundan büyük işlere kalkışmış, sözünü esirgemeyen, cesur bir kızın varlığı. İçinde yaşadıkları sefaletten bir çıkış yolu arıyor sadece. Ama hep sapa yollara giriyor, trafiğin akışına ters istikamette, serseri bir kurşun gibi gidiyor. Bazen rüzgar kesiyor hızını, bazen insanlar. Paris sokaklarının ara ara neden kızıştığını görmemize vesile oluyor tüm bu yaşananlar. Devletin bir kurumu olduğu için ve daha önce de bu mahallede hem de Dünya’nın püskürtmesine maruz kaldıkları için öfkeli kalabalığın şerrinden korkan itfaiye, polis gelmeden yangına müdahale etmeyi reddediyor. Polis geldiğinde ise çok geç kalıyor. Homurtular yükseliyor Romanların yaşadığı, tetanoz kapılası A3 kampının gençleri arasından ve sonuç bir sokak çatışmasına dönüşüyor. Taşlara, sopalara karşılık, polis önlemini alıyor hemen. Bariyerlerini kuruyor hemen iki taraf da. Dolaysız yollardan sebebiyet verdikleri bir ölümün bileti kolluk kuvvetlerine kesiliyor. İşte böyle başlar çatışmalar. Bir kıvılcım yangına dönüşür ve otorite ve onu temsilen her şey hedef haline geliverir. Fransa’nın öfkeli çocuklarının mahallelerinde hayat öyle kolay olmadığı gibi, bir sokak arkası, belki 200 metre sonrası Eyfel’ken ve anlı şanlı bulvarlardaki şık kafeler nazlı nazlı müşterilerini beklerken, sefalet, kavga hiç düzelmeyen kötü bir yazgı gibi sürer gider bu mahallelerde. Bir kayıp tetikler gençlerin öfkesini. Zaten kaybedeceği pek bir şeyleri de yoktur çoğunun. Ama öfkeleri büyüktür, yaşadıkları sefaletin bitmeyişinden, olası vasat geleceklerinden. Dunya ise kabullenemediği kaybının çaresizliğiyle çatışmanın ortasında kala kalır öylece gözyaşlarını akıta akıta.

Film Fatiha suresinin bir caminin içinde nameli nameli okunduğu sahneyle açılıyor. Dunya’nın umrunda değil ibadet, dua, din. Hem çok korkuyor gökyüzünün hakiminden hem de bildiğini okumaya devam ediyor. Kilisenin içinde uyuşturucu takası yaparken af diliyor Tanrı’dan. Filmin yirminci dakikasına kadar Dunya’nın nasıl bir hayatı olduğuna tanıklık ediyoruz, çevresindekilerle ilişkisini ve karakterini öğreniyoruz. Bu dakikalardan sonra ise bundan sonra yaşayacakları var genç kızın. Hayatının kadim dostuysa dışarıdan saf görünen, içinde Dunya hayranlığı besleyen, siyah, iri ve tombik Maimouna. Marketten çaldıklarını satıyorlar beraber okulun önünde. Birbirlerini yüreklendiriyorlar her düştüklerinde. Okulda gerçekleştirdikleri sınava hazırlık çalışmasında, Dunya bir anda çıldırıyor. Öğretmene ağzına geleni söylüyor. Toplumun uşağı olmamıza yardım ediyorsun diyor, kadın ben sizin para kazanmanıza yardımcı oluyorum dediğinde. Kadını o kadar aşağılıyor ki. O oluyor ve okul hayatını bitiriyor kendi sivri diliyle. Maaşın 1500 avro(bizdeki asgari ücret aşağı yukarı), bunun 800’ü kiraya gidiyor, 300’ü carefour pahalı olduğundan gidilen ucuza gıda maddesi temin ettiğin bir başka mağazalar zincirine(bizdeki şarküterisiz Bim, A101), 100 elektrik ve su, 20 internet, tatilse herşey dahil Türkiye(hem de avronun bu kadar kıymetli olduğu bir başka yer bulamazsın dünyanın bir başka yerinde, itibarsızlık böyle bir şey galiba anlıyoruz biz de. Tatile Türkiye’ye gideceğim, ıyy ucuz ve hd. Şimdiyse o da yok bombaların ve Ortadoğu’nun şerefine). Öğretmenin hayatını özetliyor bu vesileyle. Beğenmiyor onu, tipini, üstünü başını. Onunsa büyük hayalleri ve o büyük hayalin gerçekleşmesi için beklediği bir büyük fırsat var kendi kendine yaratmaya çalıştığı.

images-3

Caminin hem imamı hem de müezzini; bu yuvarlak dünyada tek bir düz çizgi Dunya’nın tek çekindiği insan yani Maimouna’nun babası oluyor her zaman. Hiç tanımadığı babası yerine koyuyor onu belli ki. Kimsenin ne söylediğini umursamayan kızın, bu adamın onu tek söz söylemeden yargılayan bakışları karşısında yanakları kızarıyor hemen mahcubiyetten. Tek onun karşısında deviriyor başını, kapatıyor çenesini. En büyük zararı da ona veriyor en sonunda, istemeden de olsa. Başlarda adam ona cennet annelerin ayakları altında, annene iyi bak dediğinde bir davayı sahiplenir gibi sahipleniyor annesini kurtarma meselesini. Kimsenin kimseyi kurtaramayacağını dünya üzerinde düz bir çizgi olduğumuz gerçeğini idrak edene dek kavrayamıyor yazık ki. Ve de amma da zor şeymiş bir çocuğun annesine annelik etmesi!

Kardeş gibi oldukları Maimouna ile beraber Phuket’e gitmek en büyük hayalleri. Masmavi gökyüzü, turkuaz rengi deniz, pırıl pırıl bir güneş ve altlarında çiçek gibi hayali bir Ferrari’yle çok sert alıyorlar virajları! Ayaklarının altındaysa fren, nadiren kullanma gereği duydukları. Hayranlarına gülücükler atıyorlar; Colgate gülüşü, çikolata şirinliği. Beraber kazanıp beraber harcıyorlar gelen parayı. Annesi bu para nerden dediğinde camide zekat verdiklerini söylüyorlar. Biraz paranın sefasını sürüyorlar aptalca harcayarak. Annesine Cartier parfüm alıyor. Yaşadıkları yerse aynı getto hala. Annesi soruyor şaşkınlıkla zekatla Cartier mi alınırmış diye.

Üzerine tükürerek tanıştığı dansçı bir çocuktan hoşlanıyor Dunya. Düşmek üzereyken elini uzatıp güven veriyor ona. Kısa sürecek aşkları karşılıklı olsa da duygusal anlamda çok şey katıyor ona bu yakınlaşmalar ve izlerken kayda aldığı dansı. Huzursuz ruhunun sakin kalabildiği nadir anlar bunlar. Ama melodram ağlarını örüyor ve istasyonda bırakmak zorunda kalıyor hoşlandığı çocuğu. Kırmızı Başlıklı Kız masalının sonu bir hayli acıklı bitiyor bu sefer, yazık ki. Suç ve Ceza’da Raskolnikov’un kızkardeşi olan Dunya’yı çağrıştıran isim benzerliğinin yanında, vicdan, pişmanlık, suç ve ceza gibi benzer temaları çağrıştırması açısından bir referans oluşturuyor ama orada bile bir çıkış yolu buluyordu baş karakter Raskolnikov; kaldı ki söz konusu kitabın yazarı umutsuzlukların dahi efendisi Dostoyevski’ydi.

Sadede gelecek olursak, başarılı müzik seçimleri, toplu halde oyunculuklar, bir ilk film olmasına rağmen gözüm kapalı bir kadın yönetmen filmi olduğunu tüm duyarlılığıyla yansıttığı sahnelerden ötürü unutulmazlar arasına gireceğini düşündüğüm, fedakarlık, dostluk, ilk aşk, büyümek ve kısaca hayat hakkında çok şeyler söyleyen bana çokça “La Haine”i hatırlatan vurucu finaliyle bu senenin benim için favorilerindendir, belirtmesem olmazdı.

divines-2

BAZAROV vs SHERLOCK

“Beni unutacaksınız. Bir ölü, yaşayan birine arkadaş olamaz.” Babalar ve Oğullar

150px-Otsy1880[1]

Pekala da olur. Bir roman okursunuz, bir film izlersiniz ve karakterlerin arasından birini kendinize usta, arkadaş, dost, aşık olarak seçersiniz.. Kanınıza girer, sizinle yaşamaya başlar. Süresi size kalmıştır bundan sonra, ilişkinizin derinliğine ve beyninizde harcadığınız mesaiye bağlı olarak.

Umberto Eco, “Genç Bir Romancının İtirafları”nda; “Sevdiğimiz birinin öldüğünü gördüğümü gündüz düşünden uyandığımızda hayal ettiğimiz şeyin yalan olduğunu anlarız, “sevdiğim kişi hayatta ve sağlıklı” savını doğru kabul ederiz. Tersine, hayali sanrı sona erdiğinde -yani Paul Valery’nin “rüzgar şiddetleniyor, yaşamaya çalışmalıyız” diye yazdığı gibi, kendimiz birer kurmaca karektermişiz gibi davranmaktan vazgeçtiğimizde- Anna Karenina’nın intihar ettiğini, Oedipus’un babasını öldürdüğünü, Sherlock Holmes’un Baker Sokağı’nda oturduğunu doğru kabul etmeyi sürdürürüz.” der ve devam eder: “Bunun çok tuhaf bir tavır olduğunu itiraf ediyorum, ama sık sık olur. Gözyaşlarımızı akıttıktan sonra Tolstoy’un kitabını kapatır, şimdiye döneriz. Ama Anna Karenina’nın intihar ettiğine inanır, Heathcliff’le evlendiğini söyleyen biri çıkarsa onun aklını kaçırmış olduğunu düşünürüz. Değişken varlıklar olan bu sadık hayat arkadaşlarımız asla değişmezler ve sonsuza kadar kendi eylemlerinin sahibi olarak kalırlar. Eylemleri değiştirilemez olduğundan, onların bazı niteliklere sahip olduklarının ve belli bir tarzda davrandıklarının doğru olduğunu her zaman ileri sürebiliriz. Clark Kent Süperman’dir ve sonsuza kadar da öyle kalacaktır.”

—-.—-

Bazarov’un içine doğmuş olduğu roman olan “Babalar ve Oğullar” 1859 yılında Turgenyev tarafından kaleme alınmaya başlanmış ve üç yıl sonra yani 1862 yılında piyasaya sürülmüştür. Nihilizm konusunun işlendiği ilk roman olma özelliği taşımaktadır; nihilist bir roman değildir, içerisinde nihilist bir karakter barındırır. 1840’ların iyi niyetli, beceriksiz ve zayıf insanlarıyla, devrimci yeni nihilist gençlik arasındaki ahlaki çatışmayı sergiler. Roman, zamanının çoğu yazarı gibi çok sarih yazılmış, hiçbir şey okurun sezgilerine bırakılmamıştır. Bir şeyi akla düşürdükten sonra, sıkıcı bir şekilde ne olduğunu açıklamaya girişir Turgenyev. 1859 yılının mayıs ayında, Arkadi ve arkadaşı Bazarov babasının ve amcasının olduğu çiftliğe gelirler. Baba Kirsanov, oğlu Arkadi yokken, Feniçka adında bir köylü kızıyla yaşamaya baş­lamıştır. Kardeşi Pavel Pavloviç, muhafazakâr bir kişi olduğundan ağa­beyinin alt sınıftan biriyle evlenmesine karşı çıkmıştır. Bu yüz­den Nikolai, Feniçka ile metres hayatı yaşamaktadır. Nikolai, çevresine göre daha serbest görüşlü, kuralları önemsemeyen biridir. Bu yüzden, tüm kölelerini azat etmiştir. Geleneklere bağlı Pavel’le, nihilist Bazarov arasında sert tartışmalar yaşanır. Arkadi ise dostunun yeni-bulunmuş bilgeliğine erişme gayretinde olup, tamamiyle onun etkisi altındadır. Pavel, Feniçka’yı yani Kirsanov’un metresini kameriyede Bazarov’la öpüşürken görünce düelloya davet eder. Nihilist Bazarov ise bir başkasına karşılıksız aşık olur; kendisine karşı aynı hisleri beslemeyen, zengin, duygusuz ama serbest fikirli Anna Sergeyevna Odintsova’ya. Anne babasının taşradaki evine sığınıp çalışmalar yaparken tifüse yakalanır ve ölür. Arkasından anne babası dışında ağlayanının olduğunu ne yazık ki göremeyiz, neticede herkes kendi hayatına devam etmektedir. Ve Bazarov’un Arkadi’den ayrılırkenki öngörüsü doğru çıkmış olur böylelikle: “Bütün bütün ayrılıyoruz, bunu sen de biliyorsun.”

Bazarov’un Künyesi:

40231069[1]

Adı: Yevgeniy Vasilyiç Bazarov

Memleketi: Rusya

Gerçek Babası: Ivan Sergeyeviç Turgenyev

Baba adı: Nikolay Petroviç Kirsanov (emekli askeri doktor)

Anne adı: Arina Vlasyevna (ev hanımı)

Kardeşleri: Tek çocuk

Mesleği: Nihilist(Arkadi’nin kendisini tanıştırırken ifade ettiği üzere) ve Tıp fakültesine girmek için çalışan fen bilimleri öğrencisi aynı zamanda.

Doğum yeri ve yılı: Yirmilerini geçmiş. Burcunu bilemiyoruz. Hiçbir şeye inanmazken, aşkın kör kuyularına düştüğü göz önüne alındığında değişken ve dengesiz ruh hali ve seksist bir bakış açısı varken bir anda aşk kelebeği kesilip, duygularını ayan beyan ortaya döküşünden balık burcu olabileceğini düşünmekteyiz. Öte yandan dengesiz ve kibirli bir terazi de olabilir. Evcimen bir yengeç de. Parası tatlı bir akrep de. Neden evcimen; çünkü evden en çok uzaklaşıp gerisin geri döndüğü mesafe veranda ve kameriye arası, neden parası tatlı; üste başa para vermediğinden ve kitap boyunca bir kuruş para harcamayıp, zengin dula abayı yakışından(Rus edebiyatı üzerine ciddi bir takım yorumlar beklerken, farz edin ki Kelebek’in astroloji sayfasını açtınız ve gelecek hakkında bilgi verdiklerini söyleyen astrologlara inat Einstein çıkıyor karşınıza ve “yıldızlara bakarken aslında geleceğe değil, geçmişe bakıyor olursun.” diyor ama sizler o astroloji palavralarını okumaya devam edeceksiniz gelecekte de ve geçmişinizi geleceğinizmiş gibi yutturacaklar size) ve neden kibirli; çünkü nihilist ya da neden nihilist; çünkü kibirli ve aşırı gururlu.

En belirgin aksesuarı: Mikroskop

En sevdiği hayvan: Kurbağalar

En sevdiği insan: Anna Sergeyevna Odintsova

Düşmanları: Barışana dek Pavel Petroviç ve bizatihi kendisi

En yakın arkadaşı: Kendisine büyük bir sevgi duyan ve ona gıpta eden ezik bir karakter olan Arkadi.

Adresi: Arkadaşının ailesinin çiftliği ve ailesinin evi.

Doğduğu Yer: Babaevi

Öldüğü Yer: Babaevi

Yasını tutmakta olanlar: Sadece anne ve babası. Kısa süreliğine de okuyucu.

Katili: Turgenyev’dir. Bazarov’u dünya aleme nihilist olarak tanıtmış, sonra da yazgının kör buyruğuyla öldürmüştür. Kitabın sonsözünde de yazgı her şeyi, herkesi, hatta kitaptan taştığı gibi bizi bile ele geçirir.

Somut Ölüm Nedeni: Yakalandığı tifüs sonucu azar azar ölmek.

İnancı: Nihilist(Hiçbir şeye, hiç kimseye inanmamak demek, ne kurtarıcı beklerler ne kurtarılmayı, hiçbir otorite önünde eğilmezler, hiçbir prensibe inanmazlar, doğudan gelen de batıdan yükselen de birdir; bir dönem Sartre’da da vardı bu haller, Castor bozdu onu da).

Tanınmış nihilistler: Mersault, Raskolnikov, Ivan Karamazov(nam-ı diğer havaleli), Zerdüşt, Lao Tzu, Sean Penn(Maddy’den sonra bir süre karavanda yaşamıştı saçı başı dağıtıp), yakın birkaç arkadaşım.

Unutulmaz Sözü: “Bol bol çocuk yap. Daha iyi bir çağda dünyaya geldikleri için hepsi akıllı olur, senin benim gibi değil.” ==>Arkadi’ye söylemiştir.

Sherlock’un Künyesi:

Sherlock-PA[1]

Adı: Sherlock Holmes

Memleketi: Birleşik Krallık

Doğum Yeri / Yılı: Londra / 06.01.1854 (keçi burcu)

Baba Adı: Sir Arthur Ignatius Conan Doyle (doktor)

Kardeşleri: Bir ağbisi var; Mycroft (Microsoft değil)

Mesleği: Özel Dedektif

En Belirgin Aksesuarları: Mikroskop, Pipo, Asa

Hobileri: Keman çalmak, morfin yapmak, acıklı acıklı Watson’a bakmak

En Sevdiği Hayvan: Baskerville’lerin köpeği

En Sevdiği İnsan: Dr. John Watson

En Büyük Aşkı: Dr. John Watson

En Yakın Dostu: Dr. John Watson

En çok hırpaladığı insan: Dr. John Watson

Düşmanları: Liste uzun. “I will burn you.”= “Seni yakacağım.” diyen James Moriarty ve Hannibal’in büyük ağbisi ve Lumosity’nin kurucusu Charles Magnussen en bilinenleri.

İkameti: 221B Baker Street/ Londra, second floor

İnancı: Ateist, Tümdengelimci

Bilinen Hastalıkları: Asperger

Kendinden sonra gelen kriminal vakalarda suç mahallerinde vesilesiyle en fazla tekrarlanan sözü: “Bir şeyi saklamanın en iyi yolu onu herkesin görebileceği bir yere koymaktır.” Benim şu an kendimi koyduğum yer gibi.

Gelelim Umberto Eco’nun yukarıdaki sözlerine istinaden benim hangi Sherlock’u düşünerek Bazarov karakteriyle bir çeşit kıyaslamaya gittiğime; kitaptaki Sherlock mu yoksa 21. yy Londra’sında, Afganistan Savaşı’ndan-savaş yanlış kelime, ortada bir savaş değil saldırı var çünkü-yeni dönmüş Dr. John Watson’la oluşturdukları izleyiciye inceden inceye ama çok şık bir üslupla hissettirtilmeye çalışılan üzeri örtük ama doktorun ısrarla reddettiği ve fakat  hiç rahatsızlık duymadan sürdürebildiği aynı evde kendisine aşık bir adamla yaşamanın cüretkarlığını bizlere parmak ısırtacak bir gıptayla seyretmemize vesile olan diziye mi? Elbette ki ikincisi. Peki bu ikincisi hangisi? Sherlock Holmes mu, yoksa Holmes’u oynayan Benedict Cumberbatch mı? İşte orada işler biraz karışıyor sanıyorum ben hem elbiseyi taşıyan askıyı, hem elbisenin kendisini beğeniyorum ve bu aklımı korumama yardım ediyor. Kısmen. Ama yine de ikinci sezonun finalinde binanın tepesinden kendisini kuğu ve kuş karışımı bir nezaketle boşluğa bırakan Holmes’un ardından yüksek sesle “Ölmesinnn!” diyebiliyorum herkes içinde. Kırk tane bahane buluyorlar bana”Sen sevmezsin gökgözlü.” ya da “Fasulye sırığı gibi bir şey, nesini beğenmişim?” gibi. Bense kendilerini bulursam neler yapabileceklerimi gözden geçiriyorum tilki tilki. Ol dese Dr. Watson bile olabilirim, sorun yok. Ben deli miyim? Tam değil, aksi takdirde kendimi Sherlock’un yerine koyardım. Ama ben bizzat kendisini istediğimden hobbit olmayı kabul edebiliyorum. Sherlock, Benedict, askı, her neyse.. Ağzına geleni kuldan esirgemeyen,  kadınlara has o tatlı bakışa sahip, duygusal zekası hayli düşük, ailesiyle sorunlu, sosyopat, aseksüel, tümdengelimci, septik, yarı çatlak, latent gay.. ama ama belki ben de bir Molly Hooper’ımdır ve sen de tam benim tipimsindir, Sherlock. Olmasını istediğim.. Nazik, kibar, öngörülemez, korumacı, şefkatli, maceracı ruhlu, yaratıcı, sevimli, atak, zeki, tatlı deli, güzel bakan, güzel görünen, sevimli, sınırsız..

Cumberbatch ne anlama gelmekte acaba? Benedict çok soylu bir isim sanki. Topuklu giymem gerekecek. Ses tonu şiir gibi. Londra çok yağmurlu. Merkezde oturacağız, metroya da yakınız. Kapının önünden taksi var. Aksanımı kuvvetlendirmem gerek. Vizemi uzatmalıyım. Melez çocuklar daha güzel oluyorlar.  Diet yapmam gerek. Sadece Sherlock, Sherlock’tur. Bu isimde tanıdığım başka bir İngiliz ve  Sherlock yok. Robert Downey’in de adı buydu sanki. “Benedict, Sherlock’sa, Robert’ da Sherlock’sa; o zaman Benedict Robert’dır ve  bu tümdengelimci nihai sonuca bakıldığında ben çok şanslı oluyorum. Çünkü iki Sherlock sahibiyim bundan sonra. Sherlock’un kendisini de hesaba katarsak, üç.(Tanrım mantık Tanrım mantık, indir-yağdır-gönder, beynimin içinde Sherlock’lar geziyor sanki).

A woman, the woman..

TV Sherlock 4

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: