THE WIFE

bdd307ec-cb30-47e2-919e-aed716019e39

THE WIFE :

“Yazar neden yazar? Çünkü söylemesi gereken önemli şeyleri vardır. Gerçek yazar yayınlamak için yazmaz. Yazar, çünkü söylemesi gereken kişisel ve önemli bir şeyi vardır. Bir yazar nefes almak zorunda olduğu gibi yazmak zorundadır ve bunu yapmaya devam eder. Yalnızlığa rağmen, yoksulluğa rağmen, bir sürü reddedilme mektuplarına rağmen, seni aptal neden bir işe girmiyorsun diyen karısına ve ailesine rağmen yazar yazmalıdır yoksa ruhu açlıktan ölür.” Genç Joseph Castleman

“-Seninim.           Joe Castleman
-Ne kadar iyi!”   Joan Castleman

“-Bir mesleğiniz var mı?    İsveç Kralı
  -Kral yaratıcısıyım.”         Joan Castleman

GİRİŞ :

Aşağıdaki karşılıklı diyaloğun taraflarından A kişisi adamı, K kişisiyse kadını temsilen kullanılmıştır. Evde, ekran karşısına kurularak ve de ara ara oynaşarak filmi izlemiş, filmin sonundaysa uzun bir sohbete girmeye çalışmış fakat film üzerinden birbirlerini suçlayarak kavga edip ayrılma noktasına gelen çiftimizin şahit olacağınız rezil anları bizi kendi ilişkilerinizi kurcalamaya götürür mü bilemesem de, olayların son derece gerçekçi bir şekilde tasvir edilmiş olduğu, bu uğurda yazar kişisinin Kur’an’a el bile basarım dediği görülmese de duyulmuştur.

K – Beğendin mi hayatım filmimizi(derken kadın yan yana oturdukları üçlü kanepede kaykıldığı yerden doğrulmuş, adamın boynuna sarılmıştır)?
A – Filmimizi derken beraber izlediğimiz için mi böyle diyorsun?
K – Aşk olsun(derken de gürültülü bir şekilde adamı sol yanağından öper)! Bugün günlerden nedir?
A – Ne?
K – …
A – Yirmi beş ocak! Daha çok da var 14 Şubat’a(konuşurken son derece düşüncelidir, sanki konuşmanın nereye gideceğini bilmese de, hissetmiştir).
K – …
A – Annemin yaşgünü Mart’ta.
K – …
A – Benimki Nisan’da.
K – Benimki ne zamandı?
A – Yoksa bugün müydü? 
K – Ağustos doğumluyum. Nasıl unutursun? Maldivler, Bali, Yunan Adaları derken beni annenlerin yazlığına götürmüştün(genç kadın önce duraksar, sonra iç çeker). Kumla’ya.
A – Doğru ya. Güzel eğlenmiştik(genç adam tereddütsüz bir iç çekişten sonra konuşur).
K – Bornova Özkanlar’ı hatırlarsın?
A – Bir görüşme için beni de yanında götürmüştün hani, sonra da Giritliler Derneği’ne uğramıştık, çıkışta da kahvede oturmuş çay içmiştik, poğaça yemiştik.
K – Bak sen, bu kadar ayrıntıyı nasıl da aklında tutmuşsun, hayret doğrusu!
A – Mevsimlerden yazdı. Çeşme’ye gidelim diye tutturduğun zamanlardı. Her şey kazıktı, iki şezlonga servet ödemiştik. İki hamburger, iki kola ve iki şişe suya da öyle. Dönüşte Özkanlar’a geldiğimizde, kendimi güvende hissetmiştim. Her şey ucuz ucuzdu.
K – Kalite ucuza olmuyor yazık ki. Özkanlar bile beni götürdüğün Kumla’dan kaliteliydi.
A – Gittiğimizde öyle demiyordun ama aşkım. Her şey harikaydı.
K – Çünkü o zamanlar sana aşıktım.
A – Şimdi değil misin? 
K – Artık gözüm dönmüyor.
A – Sanki cinayet işleyecekmiş gibi konuşuyorsun üzerimden!
K – Saçmalama. Kimse kimseyi yaz tatilinde Kumla’ya götürdü diye öldürmez. Kumla’da turizmciler, inşaat firmaları ve yazlıkçıların o kadar çok leşi varken, bize iş düşmez.
A – Resmen abartıyorsun. İç rahatlığıyla balık yiyebildiğim tek beldeydi.
K – Kimle yemiştin? Benimle herhangi bir restoranda yemediğin aşikar da. Hatırlarsan aspiratör çalışmadığından küçük tüpte balık kızartmıştık balkonda.
A – Bak sen de unutmuyorsun ayrıntıları.
K – Nasıl unuturum, üstüm başım balık kokmuştu? Baba evinde görmediğim şeylerdi bunlar. Kumla, küçük tüpte pişen kızartma balık! Bunlar ilklerimdi, bilesin.
A – Biz maaşlı insanız kızım. Ayın sonunu zor getiriyoruz.
K – Yabancı firmada çalışıyorsun, dolar üzerinden maaş alıyorsun. Gören duyan da, seni asgari ücrete talim ediyor sanır. Yazık, bilmesem üzüleceğim.
A – Hem aşık değilsin, hem de beni beğenmiyorsun.
K – Sen de tek bir yıldönümümüz var, onu bile hatırlamıyorsun!
A – Aaaa…unutmuşum işte. Sen de amma büyüttün meseleyi. Evlilik yıldönümümüz olsa tamam da. 
K – Bir şey diyeceğim o halde. Filmdeki Joseph Castleman’dan nefret ettim. Neden biliyor musun? 
A – …
K – Çünkü aynı sen.
A – Gudubet yaşlı bunağın nesini bana benzettin, sorabilir miyim?
K – İşte sen busun. Sığlık denizinde boğuluyorsun ama kurtulmak için kulaç atmaya mecalin yok. Şekilcisin. Adam yaşlıydı ama bencil bir yaşlıydı, kadının yazılarının üzerine konup isim yaptı, eve gelen bakıcılarla bile onu aldattı, dişi sineklerle flört edecek kadar zavallı, üstelik kaypak, patavatsız- özetle dangalakça konuşuyor, hayatta olmamış, olamamış bir türlü, sığ esprileri var-İsveç Kralı’na bile yapabildi, yabancılara karşı aşırı hassas ve nazik gösteriyor kendini, James Joyce’dan alıntılarla kızları tuzağına düşürüyor, kendine gelince her yol mübah, çevresindekilere gelince kontrol manyağı kesiliyor. Şımarık bir çocuğu andırıyor. Karısı onun ceketini tutup, ilaçlarını ayarlamak, sakalından kırıntıları temizlemek için var. Oğlu ise bir ürün olmaktan öteye gidemiyor, onu silikleştirip, kişiliğini hiçe sayıyor. Ailesi olmazsa bir hiç ve karısını kaybetmekten ölesiye korktuğu halde, her fırsatta onu aldatıyor. Bu da derinlerdeki yetersizlik hissinden kaynaklanıyor. Çünkü gerçek deha karısı. 
A – Ben seni hiç aldatmadım ki! Üstelik filmde dadılarla aldattığı dediğin Joan da, o tarihlerde evli bir adamken vurulmuştu kocasına. İlk karısından olan kızına dadılık yapıyordu o da.
K – Olabilir. O filmdi. Sense o potansiyele sahipsin ama.
A – Nasıl olur? Başarını çalmadım, altına da imzamı atmadım. Esprilerime de güldüğünü hatırlıyorum.
K – Başka çarem yoktu. Bozulacağını biliyordum.
A – Kumla’nın nesi fenaydı hem! Kalbimi kırdın, şimdi kendimi yetersiz hissettim işte. Ben de isterdim seni Bali’ye götürebilmek. Ama isterdim ki ben götüreyim. Herkesin kendi parasını ödediği tatiller bana ters.
K – Kalbin kırılsın istemezdim. 
A – Havalı İzmir kızısın sen. Dedemler kaçıp da gelmişler Sivas’tan İstanbul’a. Bizimkiler az sürünmemişler o ara. Ümraniye çocuğuyum ben kızım. İstemez miydik el bebek gül bebek dadılarla büyütülmeyi, kahvaltıyı kuş sütü eşliğinde yapmayı? Dedemler tezek yakarmış köyde, babamlar odun sobası yakmışlar şehirde. Benim de götüm yeni rahat yüzü gördü. Geçmişim para savurmaya olanak vermiyor. Senin Kumla diyerek hor gördüğün yeri bizimkiler alasıya dek memeleketten getirdikleri tarhana çorbasıyla sabahı etmişler. Sen açlık nedir nerden bileceksin? Biz de isterdik rahat yaşamayı. Sen kendine bir züppe bul bence. Hiç sıkıntı çekmemiş olsun, parası çok olsun. Ailesi varlıklı olsun. Benden bu kadar gidiyorum.
K – Züppe olmaz.
A – Zengin bul o zaman.
K – Zenginler züppedir çoğu zaman. Kalbini kırdıysam özür dilerim.
A – Çok geç. Beni Kumla’ya rağmen sevecek biri olsun bundan sonra.
K – Ben seni Kumla’ya rağmen sevdim zaten. Kumla bu.
A – Bütün bu söylediklerini hazmetmem zaman alacak. Belki de seni asla affetmeyeceğim ve sözlerini senin bana yaptığın gibi başına kakacağım.
K – Kak.
A – Bu kadar yani: “kak”! 
K – Senin yanında kendimi rahat hissediyorum. O yüzden Kumla’ya rağmen sen. Gene götürür, balkonda küçük tüp üzerinde balık kızarttırırsın bana. 
A – Unutamayacağını biliyordum.
Çiftimiz yüzlerini okuyucuya dönerler ve son sözlerini söylerler:
K – Bu yazıyı The Wife’ı izlemeden okuyanlarınız varsa, şunu söyleyebilirim sadece…her erkek bir parçasıyla Joseph Castleman’dır.
A – Ve erkeklik biraz da böyle bir şeydir. Biraz Castleman olmayı gerektirir. Her erkek pohpohlanmayı ister, dünya üzerindeki tek erkeğin o olduğunun bilinmesi ister, ormanın kralı olmasalar da öyleymiş gibi davranmazsanız bir süre sonra ilgilerini üzerinizden çeker, başka sularda yüzmeye giderler. 
K – En çok da her koşulda güdülmeyi isterler. Arkalarını toplayan bir kadın isterler, bazen sırf bunun için bile evlenirler. Bize göre ilkel ve basittirler. Kahramanlık destanları yazdıklarını hayal ederler. Her çiçekten bal almak da isterler. Erkekler o yüzyıl bu yüzyıl, o ülke bu şehirdenmiş de fark etmez, çok okumuş okumamış da öyle, zengin fakir hiç fark etmez, çünkü doğaları itibariyle yoktur birbirlerinden farkı. Üstün ırka ait olduklarını düşünürler.
A – Beni soykırım yapan Nazi, Kumla’yı da etrafı dikenli tellerle kaplı Auschwitz ilan ettin ya, okuyucu ne yapsın!
K – Okusun. Onun da işi o.

b82ab4aa-dc35-414c-b0b2-002c7a26b18b

BİRAZ KURMACAYDI BURAYA KADARKİ KISMI, BUNDAN SONRASIYSA FİLMİN KURMACASI; JOSEPH CASTLEMAN VE DE KARISI :

“Widows”, “Have You Ever Forgive Me?”’dense ilk bu filmi yazmayı uygun gördüm. Film olarak en başarılı bulduğum değildi belki ama bir şekilde en çok aklımı çelmeyi başaran oldu. Madem artık aramızda bir yakınlık doğdu, rahat rahat konuşmakta fayda var diyerek Castleman’ın bir parça o. çocuğu ve en çok da anasının gözü bir piç olduğundan yola çıkarak başlamak istiyorum filmi anlatmaya. Herkes Glenn Close’un oyunculuğunu överken, Tehlikeli İlişkiler’deki hayatının rolünde görmezden gelinen aktristin bu geç de olsa gelme olasılığı yüksek olan Oscar’la Nobel misali tüm meslek hayatındaki başarılardan yola çıkılarak ödüllendirileceğinin beklentisi içinde olanların yanında, Jonathan Pryce’ın çizdiği sevimsiz ve kimi zaman şeytani Castleman kompozisyonunu da es geçmemek gerektiği düşüncesindeyim. İnsanın sabrını taşırma potansiyeline sahip, bencil, egosu yüksek, flörtöz ve geveze edebiyatçı rolünde hiç de yabana atılır gibi değildi. Sevimli olmaya çalışmadan sevimsiz bir karaktere bürünmenin ihtişamını gizemli bir şekilde taşıdı üzerinde asaletle. 

6c99e9e6-1217-4517-9aaa-118a56421f04

Film bir kitap uyarlaması. Mad Men ve benim için tüm zamanların en iyi mini dizisi diyebileceğim Olive Kitteridge’in de senaryo yazarı olan Jane Anderson var perde arkasında. Filmin yönetmeni olan Björn Runge’a gelirsek, adından da anlaşılacağı üzere İsveç’li olmasına rağmen Amerikalı oyunculardan gayet iyi performanslar alıyor. Olaylar 1992 yılında Connecticut’ta başlıyor. Gece gece yatak odasına gelen Joe Castleman bir yandan da tatlı bir şeyler atıştırıyor, sonra da karısını baştan çıkarmaya çalışıyor. Aklı fikri oynaşmakta olan adamın karakteri hakkında ufak bir ipucuyla yola çıkıyoruz. Aynı gece Nobel vakfınca uyandırılıyorlar, pardon aranıyorlar. Karısını paralel telefona aldırıyor ve onun da bu muhteşem başarıya tanıklık etmesini istiyor. Tüm zaferlerinde olmazsa olmazının neden karısının olduğunuysa yavaş yavaş çözüyoruz. Aile ve arkadaş çevrelerinin katıldığı bir davetten sonra, istikamet Stockholm olarak görünüyor. Aralık ayında, tam da kara kışta katılacakları Nobel ödül törenine gitmek üzere yola çıkıyorlar bir süre sonra. Uçak yolculuğunda ve tüm tören boyunca peşlerini bırakmayan gazeteci Nathaniel Bone rolündeyse Christian Slater çıkıyor karşımıza. Ailenin üzerine bir kabus gibi çökmeyi de başarıyor. Nobel kazanmış yazarın hayatını kaleme almak isteğiyle yaklaşıyor yanlarına. Patavatsız olmasa gayet sağlam bir iz sürücü bu arada. Kokuyu alıyor, başarının asıl sahibinin kim olduğunu da biliyor. Çiftin iki çocuğu var ve kızları hamile olduğundan okyanus ötesi seyahate çıkamıyor. Oğulları David gidiyor onlarla. David yolunu çizmeye çalışan ve daha o yolun çok başında olan bir genç. Yazar olmak istiyor fakat gereken cesareti taşımıyor hnüz. Yüreklendirilmwye ihtiyacı var çokça. İnsanlarla göz kontağı kurmakta ve iletişime girmekte yetersiz kalıyor. Her ünlü ve başarılı anne babanın çocuğunun kaderini yaşıyor biraz da. Babasını geçmesi imkansız gibi görünüyor. Onaylanmak için çırpınan bir evlat var karşımızda. Bunu beklediği tek insansa babası. Babası ise kendi dalgasında, üstelik de kendinin bile olmayan fakat feci halde sahiplendiği başarısının meyvelerini toplamakla o kadar meşgul ki, başını kaldırıp güç bla bakıyor oğluna. Bir başlangıçmış gibi duran ve olaylar zincirini tetikleyen Nobel ödülü ile bir sona, daha doğrusu yeni bir başlangıca doğru sürükleniyoruz açıkçası. Kapalı kapılar ardında saklanan sırlar yüze vurmaya başlandığında ancak kurtuluşa eriyor kahramanlar.

96ff4903-2e40-4797-9470-653be4c910c3

Filmin en hoş tarafı çiftin geçmişine gittiğimiz anlardı hiç kuşkusuz. Kolej hocasıyken tanışıyor Joan ve Joe. Burada bizi bekleyen hoş sürprizse Joan’un gençliğini canlandıran aktristin gerçek hayatta Glenn Close’un kızı Annie Starke tarafından canlandırılıyor olması. Sene 1958. Yer, Smith Koleji. Dersleri esnasında başlayan ve birbirlerine karşı bitmeyen ilgileri, genç kadının dadı olarak evli ve bir kızı olan Castleman’ın evine gitmesiyle devam ediyor. Bir daire kiralayıp birlikte yaşamaya başlıyorlar. Başlayış o başlayış otuz küsur yıl boyunca aynı yastığa baş koyarak bugünlere geliyorlar. Sonra da el birliğiyle Nobel’i alıyorlar. Joan’ın şevkini kıran en önemli etkense hemcinsi ve aynı zamanda bir yazar olan Elaine Mozell oluyor o tarihlerde. Halkın bir kadının cesurca yazmasını kaldıramayacağını, röportajları yazanların, yayınevi sahiplerinin ve magazincilerin hep erkek olduğunu, kimin ciddiye alınacağına, kimin hayallerinin sonuna kadar duyulmayacağına hep bu bir avuç erkeğin karar verdiğinden bahsediyor ona acımasızca. Bir kadın yazar olarak beklentileri bu sözlerle iyice düşen Joan, ikinci adam, pardon kadın olmayı baştan kabul ediyor. Bunun için kişiliğim uygun değildi diyerek gölge yazar olmayı kabulleniyor. Yıllar sonra Joe’nun eski eşinin psikiyatr, kızınınsa başarılı bir diş hekimi olduğunu öğreniyor. Bu açıdan bakıldığında narsist kocasının göreceli başarısının ardına saklanan kendi benliğinin yanında, oğlunun da ezildiğini görüyoruz. Joe’dan kaçanın kendini kurtardığını da görmüş oluyoruz. Bazı adamlar hep kendileri için vardırlar bu dünyada.

Joan geri planda kalmayı kabullenen eş olarak, iş Nobel’e geldiğinde bu aynı zamanda çocuklarının babası olan kocası dahi olsa bir başkasının kendi başarısına sahip çıkmasına artık daha fazla dayanamaz hale geliyor. Joe’ya gelirsek eğer, karısına yalnız yaşayacak kadar cesur olup olmadığını sorduğunda, kendisinin bunu başaramayacağını gayet iyi biliyor aslında. Bu yüzden de ölerek terk ediyor maçı.

The Wife’ın ilgi çekici bir başka tarafı daha var. O da gitmeden ya da almadan diyelim, asla bilemeyeceğimiz Nobel ortamlarının nasıl olduğunu gösteriyor olması. Bir kez saat farkını önemsemeksizin, ödül alan kişiyi gecenin bir vaktinde arayabilme cüretini gösteriyorlar. Aynı şekilde Stockholm’de kaldıkları otel odasında yine gecenin bir vakti ya da sabahın köründe bir yandan Santa Lucia’yı söyleyen kızların getirmiş oldukları pastayı üfletme çabaları ve o esnada uyumakta olan çiftin şaşkın hallerinin fotoğraflanması, ödül töreninin provası esnasında ödül sahiplerine yaptırılmaya çalışılan reveransın gereksizliği, kısaca kendi koydukları kuralları sırf ödül veriyoruz diyerek zoraki yaptırdıklarını görmek son derece enteresandı. İşler gerçekten böyle mi yürüyor, bunu Orhan Pamuk ya da Aziz Sancar’a sormalı! En çok da Bob Dylan’ı böyle bir tablonun içinde düşünemediğimden, neden ödül almaya gitmediğini şimdi daha iyi anlayabiliyorum. Akademinin  geçtiğimiz sene mızıkçılık yaparak, sudan sebeplerle edebiyat ödülünü vermeyi reddetmesi skandaldan öte tuhaftı bence. Filmden aklımda kalan bir sahnedeyse, farklı branşlarda dahi olsalar, fizik dalında Nobel ödülü alan bilim adamının, bir çeşit deneyin parçası olarak gördüğü çocuklarını ve eşini takdim edişi ve ondan aşağı kalmamak için ailesiyle ispata girişen Joe’nun haliydi. Hırs olmadan, yalnız dehayla, yetenekle ve tesadüfen bir yere gelinemeyeceğini görmüş olduk sayelerinde.

09520b79-c734-4955-97df-607d7ca642fa

WALLANDER, DÖRDÜNCÜ SEZON

05FA7E04-7E0C-48C1-B021-28E7AD68E82F

WALLANDER, DÖRDÜNCÜ SEZON :

“Karlis bir keresinde insanların öldürmelerinin tek sebebinin aşk olduğunu söylemişti. Bu sadece sevdiklerini halletmelerinin bir yolu.” Baiba

“Gerçek çoğu zaman suratına bakar.”

Her sezonu üç bölümden oluşan dizinin son sezonunu iki yıllık bir gecikmeyle nihayetlendirmiş bulunmaktayım. Bu bağlılık-dikkat ederseniz bağımlılık demiyorum- nereden geliyor diye soracak olursanız eğer, Henning Mankell’in kalemine, Kenneth Branagh’nın aktörlüğüne, Wallander’ın alkolik ve melankolik içtenliğine ek olarak, 2008’de yayınlanmış olan ilk bölümünün ardından geçen sürenin yaklaşık on yıllık bir zaman dilimini kapsıyor oluşu ve bu zaman dilimi boyunca henüz benim için bile esrarını koruyan ama yaşamış olduğum bazı paralel olaylar. Belirtiyor fakat geçiştiriyorum, vuruyor ama kaçıyorum, farkındayım. İçtenlikli ikiyüzlülüğümü mazur görünüz. Artık bile bile işliyorum bütün kabahatlerimi. Yani bilerek kıracağım kalpleri, bilerek can yakacağım bundan böyle. En güzeli böyle. Wallander’sa olgunlaştıkça naifleşti. Paralellik bunun neresinde diyeceksiniz, dedim ya siz bilmeyeceksiniz. Ölünce öğrenirsiniz belki, belki kıymeti olur ruh ruh gezerken, belki de hoş ama boş bir tını olacağım ben de sizler için. Kim bilir? Dizinin son dakikalarında tıpkı babası gibi Alzheimer’la mücadele eden Wallander birleştiremediği, hatırlayamadığı anılarından ötürü seneler önce ölmüş olan babasına ne yapacağını sorduğunda, baba Wallander bir başkasının onun yerine hatırlayacağını söylemişti. Bir süre sonra belki de bir daha hiç hatırlamayacağı kızı ve torunu yanına yaklaşmıştı. Neyse ki yeryüzünde ondan geriye Wallander’ın bir hatırlayanı, bir ananı kaldığını hatırlatıyor bu anlar. Onun, bu çağın korkunç bir cezası olan illetiyle mücadelesi ise damgasını vuracaktı böylelikle dördüncü sezonuyla final yapan diziye.

889D2884-5D85-4B42-9033-CAE4F47740A8

Sezonun ilk bölümü İsveç’ten çok çok uzakta, Afrika kıtasında geçiyor. Kuzey’in isli puslu soğuk havası, yerini güneşli günlere bırakmış. Teknolojinin eseri olan uzağı yakın etme marifeti sayesinde kızı Linda ile bilgisayar aracılığı ile konuşuyorlar. Rollerin iyice değişmiş olduğunu görüyoruz; kızı ebeveyniymişçesine konuşuyor ve yol gösteriyor ona. Ne yapması, nasıl davranması gerektiği konusunda öğütler veriyor teker teker. Wallander’sa yakın tarihli konuşmasına hazırlanırken, bir yandan da inanç temelli bir program için Cape Town’da bulunan İsveçli karı kocadan, kayıp olan kadını bulması için yerel polisin ricasını kırmayarak davayı üstleniyor ve görevine, basından medet uman kocayı susması hususunda ikna etmekle başlıyor ilk önce. Aynı zamanda şüpheli durumda olan adam burada olmanın inancını zorlayacağını düşündüğünü ama bunun beklemediği bir şekilde meydana gelmesinden ötürü duyduğu umutsuzlukla karışık şaşkınlığı dile getiriyor ona. Kaybın aranması esnasında Cape Town’ın en fazla teneke ev barındıran evlerinin bulunduğu Khayelitsha adlı bölgesine gidiyor Wallander. Suç oranının çok yüksek olduğu bu bölge aynı zamanda Cape Town’da ikamet eden işsizlerin yarısını barındırmakta ve etrafa bir de Kuzeyli pardon BBC bakışı fırlatıyoruz bizler de, sayelerinde. Bu bölümün ana teması siyasal yozlaşma olduğu kadar bireyin içinde bulunduğu zor ve bıktırıcı ve suça meyledici yaşam şartları arasından kendi iradesiyle kurtulup kurtulamayacağı ve zor zamanlarda aklını, vicdanını kullanmak suretiyle kendi tercihini iyiden, doğrudan yana yapıp yapamayacağı. Bölüm ismi olan Beyaz Aslan aynı zamanda umudun simgesi imiş ve Afrika için, tüm bu yoksul insanlar için bir umut olacak mı sorusu ekseninde, aslında savaşın Beyaz Adam’la Siyahlar arasında değil de, güçlüyle güçsüz, zenginle fakir, iyiyle kötü arasında olduğunu göstermek gayretine düşüyor dizi sonsuz bir gayretle. Doğrudur ama özünde ne kadar doğru olduğu tartışılır. Sömürünün yolu acılarla dolu engin tarihine girecek olursak çıkamayacağımız için tekrar diziye odaklanıyoruz biz de. İlk bölümün sonlarına doğru Wallander’ın ufuktaki hastalığına dair ilk ipuçları filizlenmeye başlıyor. Bu bölümün can alıcı yeri bölüm sonunda Wallander’ın en nihayet konuşmasını yapmak üzere çıktığı kürsüde tüm klişelerden kaçınarak kurduğu cümlelerde son zamanlarda tanıştığı Viktor Mabasha ve onun değiştiremediği kaderi üzerine kurduğu cümleler oluyor: “Fark yaratıyor muyuz? Olabilir. Ara sıra. Fazla değil. Tek bildiğim şey, denemeyi asla bırakmamalıyız ve bunu her küçük şeyde hatırlamalıyız.”

0B230E4B-049D-4B26-AEEB-19A6EDBE0607

139EBC29-BC30-4B39-B461-1190AE6F117D

Ystad’a döndüğümüz ikinci bölümün başlangıcında Wallander’ın motosikletli gençler tarafından uğradığı darp, ilk bölümde sağlığına dair yaşadığımız kırılmaları bir ileri noktaya taşıyor. Olaylar onu babasının yedi sene önce öldüğü huzurevine gitmek mecburiyetinde bırakıyor ve hastalığının belirtileri iyice netleşiyor. Bütün sezonlar boyunca en çok darp edildiği, hırpalandığı, kısacası en talihsiz bölüm oluyor Wallander açısından. Beyaz peynir gibi teni, beyazlaşmış saçları, gömleğinin içinden hiç çıkarmadığı bembeyaz fanilalarıyla pek bir savunmasız görünüyor hey gidinin Wallander’ı. Neyse ki yetkin bir kalemin elinden çıkan romanın uyarlaması da akla ve mantığa uygun bir şekilde ekranlara yansıtılıyor. Başından beri şefkatten başka bir şey hissetmiyorsunuz ona karşı. Zorbalık etmiyor, güç gösterisinde bulunmuyor. İkna kabiliyetini kullanıyor yaslandığı yaşam tecrübesine ek olarak, vicdanının sesini dinliyor her zamanki gibi. Kızının en başında ona öğütlediği gibi bu iyi hislerini takip ediyor. Kızının kocasının ailesinin zenginliği karşısında bir polis maaşıyla yapacakları ya da alacakları son derece sınırlıyken, malikanede düzenlenecek olan partiye katılırken giyebileceği uygun bir takım elbisesi bile olmadığını itiraf ediyor kızına. Mutluluğun zenginlikle olan ilişkisine farklı bir perspektiften bakıyoruz, özellikle de üçüncü ve son bölümde. Arkadaşımın bir makalede okuduğu bilgiyi benimle paylaştığı şu son zamanlarda ben de bu konuyla ilgili bir haberi paylaşacağım sizlerle yersiz olduğunu bile bile ama bilgi bilgidir nihayetinde: İngiliz iktisatçı Angus Deaton, ‘Acaba mutluluk gerçekten para ile satın alınabilir mi?’ sorusunun yanıtını arayan isimlerden biri. Nobel ödüllü Daniel Kahneman ile birlikte, ‘Günlük yaşamımız için acaba kaç paralık gelirimizin olması bize en fazla mutluluğu getirir’ diye 2008-2009 yıllarında 450 bin Amerikan vatandaşı ile araştırma yapıyor. Araştırma sonucu 75 bin Amerikan Doları yıllık gelirin en fazla günlük yaşamda mutluluğu getirebildiğini, fazlasında ise artık eskisi gibi günlük hayatta mutluluğu arttırmadığını belgeliyorlar. Wallander’ın dünürü(ne deseydim kızının kocasının babası mı?) olan Hakan von Enke mutlu olmayı başarabilmek nadide bir şeydir derken, günümüz koşullarında, mutluluğun insanların açlık konusunda endişe etmemeye veya başlarının üzerinde bir çatıya sahip olmaya yahut rahatsız edilmeden yaşamalarıyla bir ilgisi olduğunu ve ancak bu koşullara bağlı olmak suretiyle mutlu olup olmadıklarından endişe ettiklerini söylüyor. Mutluluğun parayla bir alakası var ama içselleştirilmiş mutluluğun kaçta kaçının parayla doğrudan bir ilişkisi var, bilinemez.

49B73E17-B51F-4374-91E6-8F9EE01176A5

Wallander’ın iyice nükseden hastalığı ise çekilen MR sonucu ile belgelenmiş oluyor. Nispeten genç ve sağlıklı olduğu için de hastalığın daha hızlı ilerlemesi söz konusu. Bu yüzden doktoru artık ayarlamalar yapma zamanının geldiğini söylüyor. Olası oryantasyon bozuklukları ve kimi akut safhalar için yakınlarına hastalığından bahsetmesi gerekecek. Tam kızına anlatacakken, kızı onun yardımına muhtaç bir halde çalıyor kapısını. Zengin kayınbabası kayıp ve polisler göl kenarındaki malikane çevresinde ölü ya da diri kendisini aramakla meşguller. Kendisinin de dahil olduğu aramalar esnasında, zaman zaman hastalığının akutlaşan anlarıyla karşılaşıyoruz. Bu anlardan birine rast gelen kızı Linda bu süreçte babasının yanında olacağını söylüyor. Bir bebek gibi çimenlerde koşuyor, atlıyor zıplıyor Wallander. Kelimeler ağzında paramparça oluyor, soyunuyor, bağırıyor, hafızasını yitiriyor bir anda. Dünyaya döndüğünde ise gayet aklı başında konuşabiliyor. Hastalığın nasıl bir şey olduğunu ve ona neler hissettirdiğini anlatıyor. Hastalığa özgü kafa karışıklığını ve zihin bulanıklığını en güzel şu kelimelerle özetliyor dili döndüğünce: “Bazen nerede olmam gerektiğini hayal edemiyorum. Duvara çarpmış gibiyim. Denersin ve halletmeye çalışırsın ama olmaz. Dener ve bundan kurtulmaya çalışırsın, etrafında dolanır durursun. Sanırım bir şeyleri kafaya koyarsın. Olmuş olmalılar. Resimler artık yok. Aniden olmayan bir sürü şey gibi.” Bunu yapan bir babanın çocuğu olarak bununla yaşamanın bir yolunu bulmak için atılan ilk adımlardır bunlar Wallander açısından.

“Umutsuzluk onun yolunu bozar
Izdırap yolunu bozar
Akbaba uçuşunu bozar
Hevesli ışık akar
Hayaletler bile bir taslak alır
Ve resimlerimiz günışığını görür
Buz devri stüdyolarındaki kırmızı canavarlarımız
Her şey etrafına bakınmaya başlar
Yüzlerce güneş altında yürürüz
Her insan herkes için bir odaya açılan yarı açık bir kapıdır
Altımızda bitmeyen toprak
Ağaçların arasında su parlıyor
Göl dünyaya açılan bir pencere.”

Son bölümün başında ve sonunda olmak üzere Kenneth Branagh’nın sesinden iki defa dinleme şansına sahip olduğumuz bu nadide şiirin sahibi olan Nobel ödüllü şair, psikolog ve çevirmen Tomas Tranströmer’in insanın içini burkan satırlarını dizinin sonunda ikinci defa dinlediğinizde, yaşanmışlıklardan ötürü daha bir manidar buluyor insan. Bir kez de Gürhan Uçkan çevirisiyle okuyun istedim bu kıymetli şiiri;

YARI HAZIR GÖKYÜZÜ :

Koşuyu yarım bırakıyor cesaretsizlik.
Kaygı koşuyu yarım bırakıyor.
Akbaba bırakıyor kaçmayı.
O istekli ışık akmaya başlıyor
Hayaletler bile bir fırt çekiyor.
Her şey çevresinde bakınmaya başlıyor.
Yüzlercemiz güneşe giriyor.
Her insan yarı açık bir kapıdır
Herkes için bir odaya açılan.
Altımızdaki ölümsüz toprak.
Su parlıyor ağaçların arasından.
Göl dünyaya açılan bir pencere.

 

 

BİR NANKÖRÜN İTİRAFLARI(YAZAR ÖNSÖZÜNE İSTİNADEN TARİHİNDE İLK DEFA ÇEVİRMENİN NOTLARIYLA)

BİR NANKÖR’ÜN İTİRAFLARI:

ÖNSÖZ:

Okura sesleniş…

Hayatımın sonbaharına girmiş bulunuyorum ve Allah gecinden versin ama daha çok versin tüm bu yıllar zarfında hep kalıcı bir şeyler bırakmak için didindim durdum. Beni hatırlarken tüm trajedimi ve gerçeğimi anlatan cümlelerimle var olayım istedim belleklerinizde. Bugüne kadar hep çalıştım, çok çalıştım ve sanat uğruna memuriyetimi terk edip kendimi gece gündüz okuma işime verdim. Evet bu da bir iş idi ve benimdi. Birkaç edebiyat mecmuasında aynı anda takma ismimle çıkan eleştiri yazıları yazdım. Eleştirmenin kolaycılığına sığındım; sayfa sayfa yazdıklarımı ise sonradan bir bir yırtıp attım. Olası yaratılarımın su yüzüne çıktığında beğenilmeme korkusuna kapılıp takma isimlerin arkasında gizlendim, böyle böyle dönüştüğüm hayaletin kimliğine büründüm, yeni bir ben doğdu(m) benden. Geçmiş olduğum yollarda parlak ama kolay unutulan izler bıraktım bir salyangoz gibi. Kabuğuma bastığınızda paramparça olmamak için hep kaçtım sizlerden. Bir tek şeyden kaçamadım. Bir Boğaz delikanlısı olarak bırakamadım bu şehri(yazar İstanbul’u kastediyor), ayrılamadım ondan. Benim kadınım da oydu; şerefine kadeh kaldırdığım, güzelliğinden gözlerimi alamadığım. Nereye gitsem özlemle döndüm ona. Kendi küçük sürgünlerimde aklıma geliverirdi de buğulanırdı hemencecik gözlerim, boğazımda bir yumru, akıtırdım gözyaşlarımı içime. Hiçbir şehir onun kadar konuşmadı benimle, hiçbir şehir anlamadı beni onun kadar sessizce ve de kabul etmedi tüm günahlarımla. Bir şehrin sizi günahlarınızla sevmesi ne demektir bilir misiniz? Her yere gidin özgürsünüz kendi küçük evreninizde, ama her şehir kucaklamaz sizi ve basmaz bağrına. Benim barınağım İstanbul’du, hep de öyle kaldı.

Ne diyordum? İstanbul aşkım giriverdi aramıza. Artık hep beraberiz ama bilirim sever komplimanları, o yüzden anmadan geçmem, sevdiklerini anmalı insan her zaman.

Memuriyeti terk ettikten sonra atadan deden ne var ne yoksa bir bir elden çıkarmaya başladımdı. Hazıra dağ dayanmaz ama malum sanat aşkı kanımıza işlemiş bir kere.. Bu uğurda yuva da kuramadım. Diyeceksiniz ki az evvel, ne de güzel şeyler söylüyordun biricik aşkın için ve ne de kolay satıverdin hemencecik kendisini. Latife yapıyorum yahut arkasına saklanıyorum; ben kim yuva kurmak kim? Rahmetli anneciğim de pek çok isterdi mürüvvetimi görmeyi fakat olmadı işte. Ben en çok meyhaneleri severdim. Arkadaşlarla oturup konuşmasını, eskilerden yenilerden andıklarımız için kadeh kaldırmasını.. Çok fazla kadın arkadaşım olamadı maalesef, zaten ben kendim de bizzat istemedim, kadınlar zor, çok zordu benim için. Okumuşu dert sahibi ederdi, okumamışı gönül boşluğu yaratırdı. O yüzden ben hep erkek arkadaşlarımla haşır neşir oldum, bundan da çok büyük keyif aldım.

Gene konuyu dağıtmış bulundum ama insan bir yaştan sonra hep kendiyle kalıyor; geçmiş hesaplar, kapanmamış yaralar, acı tatlı bir sürü anılar bırakmıyor yakasını. Onlar seni bıraksa, sen onları bırakamıyorsun. Geçmişimizle varız ama ondan sorumlu değiliz. Anımızdan sorumluyuz sadece yani öyle olmamız gerekiyordu. Ne Adem ne de Havva ne geçmişi ne geleceği düşündüler. Yaratılmış olmalarının olağanüstülüğü yetti onlara. Ya da belki de yetmemiş olsa gerek ki yasak elmanın büyüsüne kapılıverdiler. Görüyorsunuz işte bizler ta en başından itibaren hatalı olmaya programlandırılmışız. Bir sürü güzel şey göreceğimiz gibi ödenmesi gereken bedeller vardı koşulsuz boyun eğeceğimiz. Benim günahkar karakterlerim gibi bir sürü insan geçti dünyadan, hepsi geçti, öldü, bitti. Ne kaldı geriye onlardan? Söylediğini kağıda geçirmediğin takdirde ağızdan ağıza dolanır adına anonim derler, aile büyükleri demişti derler, emin olamazlar. En nihayet bir toz misali yurt yurt, sokak sokak, ağız ağız dolaşmaktan çılgına dönen kelimeler isyan ederler, önce çekimleri değişir, sonra özneleri, en nihayet nesne kaybolur. İsyan halindeki bir cümlenin haykırışı hiçbir şeye benzemez, yürekleri dağlar. Ben çok gördüm öylesini ondan biliyorum. Siz siz olun hep not alın, ortaya çıkardığınız yaratılar kiminmiş bilinsin. Malum meczup çok çevremizde, sınırlı yetenek de.

Ben hep korkaklığımdan kaybettim. Bir düşünün Mann benden onüç yaş büyüktü sadece ama “Buddenbrook”ları yazdığında çocuk sayılırdı, üstelik daha ona gelmeden yayınlanmış bir sürü hikaye kitabı ve romanı vardı. Ha birde sonradan altı çocuğu ve de Nobel’i oldu. Alsın gözümüz yok ama bizim de artık bir kitabımız kalsın gelecek kuşaklara. Okusunlar doya doya. Bana kalsa ben Proust okumalarını tavsiye ederim beni okuyacaklarına ya… Beckett ve ben onun yolundan yürüdük “Kayıp Zamanın İzinde”. Proust benim büyüğümdü, Beckett benim küçüğümdür. O da sonunda Godot’yu buldu. O da sonunda Nobel’li oldu, gidip almaya tenezzül etmese de.

Kıymetli paralarınızı harcayıp, kıymetli zamanınızdan feragat ederek gitmiş bulunduğunuz kitapçıdan almış olduğunuz kitabımı umarım seversiniz. Beğeni genel geçer bir şey, önemli olan sevmeniz. Yoksa kemiklerim sızlayacaktır emin olun emeğinize hürmeten, kendi merhametimin ışığında, talihsiz ve tarifsiz korkaklığımın eşliğinde.. (Yazarın notlarından çıkardığım fakat anlam bütünlüğünü bozmamak adına vicdanen ve yeri gelmişken belirtmem gerekir ki, yazarımızın en büyük korkusu olan eleştiriye uğramak ve bununla başa çıkamamak korkusuyla ilgili siz sevgili okuyuculardan ufak bir ricası vardı. Yapıcı olarak tabir olunan eleştirinin bir alt dalına başvurmanız için haykırıyordu adeta; çünkü yazarımız bu yaşa kadar bir kitap çıkartamamasının nedeni olarak gösterdiği eleştiri korkusunu ne bertaraf edebilmiş, ne de onunla yüzleşebilmişti. Satır aralarına sinmiş evhamı örtbas etmekle çok uğraştım ve yazarın çektiği tüm o korkuyu ve acıyı özümseyip, mayası kederden oluşan bir hamur gibi ekmek olmak için yeni bir kimlik inşa ettim kendime bu kitapla birlikte, sanki yeni bir ben doğdu benden.)

İyi okumalar(benden de)…

DEVAMI GELECEKTİR ====>

BİR NANKÖRÜN İTİRAFLARI

MARITSA EVROS PROUDLY PRESENTS WORLD’S UNFORGOTTEN BooK “CONFESSIONS OF AN UNGRATEFUL CAT”: MARITSA EVROS UNUTULMUŞ KİTAP “BİR NANKÖR’ÜN İTİRAFLARI”NI GURURLA SUNAR:

Yayıncı yorumuyla Bir Yazar Özgeçmişi: 1888 Türkiye doğumlu yazarın kemiklerine ulaşılamamış ama rivayet olunduğuna göre vücudunun her bir uzvu farklı bir milliyetten olduğundan dönemin din adamlarını kontrpiyede bırakmış, sorun devlet büyüklerinin ve dönemin Bab-ı Ali’sinin hararetli tartışmalara gark olmasına, görevlendirilen hafiyelerin umutsuz çırpınışlarıyla yerini bir büyük gizeme bırakmasına sebebiyet vermiştir. Nasıl ve nerede gömüleceği bilinemediğinden ve de işin içinden çıkılamadığından, memleket meselesi haline gelen hadiseyi sonuçlandırıp, tartışmaların önünü almak için bir gece vakti uzun süredir bekletilmekte olduğu morgun çekmecesinden gizlice alınıp, yol boyunca dayanılmaz hale gelen kokuyu bastırabilmek üzere üzerine gül suları serpiştirilip, deodorantlar sıkılarak kayığa bindirilip, Boğaz’dan akıntının yönüne göre duasız ve helalliksiz soğuk sulara bırakılmıştır. Vicdan yapan görevlilerden birinin ölür ayak yaptığı itiraf sevenleri -var ise tabi-her gün bifiil üzerinden geçtikleri, her köşesinde poz poz fotoğraf çektikleri, içine balık oltalarını salladıkları mavi suları yüzünden iki yakası bir türlü bir araya gelmeyen şehrin birde bu garip sırrını duyuverince ne yapacaklarını bilememiş ve en iyisini yapmışlardır. Unutmuşlardır. Hayalindeki Goncourt, Pulitzer olmadı Nobel ödülünü alma hayali içerisindeki yazarımız bir başka dünyada belki dedikten sonra son sözünü fısıldamıştır en yakınındaki kulağa: “Harika bir kitap adı olurdu, bir başka düny…” Cümlesini tamamlayamayan yazarın ne dediği anlaşılmıştır sanıyoruz. Bir kitap için yazılmış en uzun ve en gereksiz önsözü burada kesmek zorundayız çünkü daha çevirmen önsözümüz var. Özel hayatına dair mühim bilgileri kitabın cümlelerinin içerisinde bulabilirsiniz. Yazar erkektir. Çapkın değildir, belki biraz, her erkek kadar. Kötü alışkanlığı ve çocuğu yoktur. Arabası ve evi de yoktur. Bankada parası da. Fırsat bulup yapamamıştır. Hiçbirini. Gıpta edip etmediğini bilemiyoruz. Bu konuları konuşmazdı hiç. Düz taban olduğuna dair şüphelerimiz aldığımız duyumlar neticesinde gün geçtikçe katlanmaktadır. Saplantılı kişiliktir.

—-.—-

Yayıncının notuyla Bir Çevirmen Özgeçmişi: 1905 bodrum katı doğumludur. Aslında hiç yabancı dil bilmemiştir. Öğrenecek fırsat da edinememiştir. O yıllar malum fırsatsızlıklar, şanssızlıklar ve düş kırıklıkları çağıdır. Sığındığı bir binanın bodrum katında ilk gençlik, yeni gençlik ve ileri gençlik yıllarının tamamını, orta çağlarınınsa bir kısmını askere yazılırım korkusuyla saklanarak geçirmiş; sirkeye batırılmış bir parça kuru ekmekle beslenmiş, farelerle arkadaşlık kurup, onların dilini çözmeye çalışmıştır. Dışarı çıktığında iki dünya savaşını birden atlatabilmiş olmanın sevinci fakat yaşamı ıskalamanın verdiği derin umutsuzlukla bir hayalet gibi dolaşmıştır uzun süre İstanbul sokaklarında. Gelelim hiç yabancı dil bilmeyen çevirmenimizin ne çevirdiğine: Kitabın uğursuzluğu dönemin Bab-ı Ali’sinde nam salmış, hiçbir çevirmen böyle bir kitaba bulaşmak istemediğinden az biraz mürekkep yalamış ve duvarların dilinden bile anladığını öne süren artık yaşlanmaya başlamış çevirmen adayımız biraz da kendini kanıtlamak endişesiyle hiç düşünmeden teklifi kabul etmiştir. Kitabın yazarı elbette tüm diğer yaratıcı yazarlar gibi türlü çeşitli endişeler, korkular ve gereksiz acılar çekerek yazdığı eserinin kağıda geçirilmesi esnasında bir takım bulanık sıvıların ve bulanık düşüncelerin esiri olup kargacık burgacık olur olmaz şeyler karaladığından-ama üstüne basa basa belirttiğimiz gibi korkunç acılar çekerek-kitabın dilini çözümlemek ve çözmek gayretindeki çevirmenimize empati kurmak, acı çekerek düşünmek, daha çok acı çekerek düşünmek, en büyük acıyı çektiğini düşünüp, buna da kendini inandırması sonucu bir şifre kırıcısı titizliğiyle çalıştığı feci acı dolu günlerin ve gecelerin sonrasında kitabı yazarından da büyük acılar içerisinde tamamlayabilmiştir nihayet. Yoruldun değil mi okur? Biz de cümlenin sonunu getiremeyiz sanmıştık. Cümle düşüklüğü olabilir ama tekrar aynı acıların üzerine gitmek istemiyoruz, anla bizi. Zira çevirmenimizin kitabın hemen akabindeki hastane-terapi-yetmedi gene hastane-biraz daha terapi günlerinde kendisine destek olmak durumunda kalmamız omuzlarımıza hiç hak etmediğimiz acıların inmesine sebebiyet vermiştir. Kimi çalışanlarımıza hakikaten inme inmiştir. Bu kitap acıların kitabıdır. Hepimiz o kadar gereksiz acılar çektik ve bunu birbirimize belli etmemeye çalıştık ki, nihai sonuca ulaşıp, kitabı elimize aldığımızda sevinemedik bile. Zaten kitabın okuyucu sayısı bir elin parmaklarını da geçmemiştir. Bu kadar acıya katlanıp, emeğinin karşılığını alamamanın verdiği sıkıntı ise gerilen sinirlerimizi daha da germiş, iş matbaayı feshe, yayınevini kapatmaya kadar varmıştır. Bu lanetli kitabı WordPress aracılığıyla okuyacak olan siz sevgili okurlar, yedi gün içinde çok derin bir acıya gark olacaksınız, bizden söylemesi, Tanrı yardımcınız olsun, her neredeyse..

Çevirmenimizin seve seve “zihinsel” katkıda bulunduğu kimi(daha çok var da..)eserler şunlardır:Fareler ve İnsanlar, Fareli Köyün Kavalcısı, Kayıp Zamanın İzinde, Acı Sorunu, Acı Günler, Acı Çikolata, Bir Delinin Hatıra Defteri, Deliliğe Övgü… Bir de “Ruhsal Menkıbeler” adlı bir kitabın varlığından bahsetmiş ama böyle bir kitap dünya literatürüne girmemiştir henüz.

Çevirmenimiz de bekardır ve hiç evlenmeye teşebbüs etmemiştir(soranlara da uğraşamayacağım, çok fazla acı var demiştir). Düz taban değildir, sadece bahtsızdır.  Saplantılı kişilik değildir. Hayvanseverdir. Ve de birer gün arayla ölmüşlerdir yazarımızla; yani çevirmenimiz yıl olarak daha az yaşamıştır ve fakat daha çok acı çekmiştir. Hepsi kitaptandır. Beni de kanser etmiştir Allahsız.

—-.—-

Yazarın kitabı adamış olduğu kesin ve net bir şekilde hiç kimse olmadığından bizler bu kitabı, kitabın lanetine uğramış tüm yayınevi personelimize adamak istedik, hak ettik. R.I.P.

—-.—-

Yayıncının Artık En Son Notu: Çok yakında okumaya başlayacağınız bu hayali metin sahnelerden oluşmakta olup, çevirmenimizin acısından kaynaklı yer yer anlaşılmaz olabileceği gibi kimin kaleminden çıktığı belirsiz dip notlarla ara ara iyice çığrından çıkacaktır da. Fakat metin olun. Buraya kadar merakla gelip okumuşsanız eğer, hiç aptal değilsiniz. Sadece çevirmenimiz bir zamanlar çok fazla fareyle haşır neşir olmaktan patilerinin olduğunu sandığı bir süreçten geçmişti ve malum lanet işte. Her şeyi bilebilmenin ve anlayabilmenin imkansızlığı sizlere rehber olsun. Tanrı yardımcınız olsun. Ateistlere de kapımız açık ve tüm Deistlere ve herkese, tek okuyun, ne olursanız olun gelin ve okuyun.

DEVAMI GELECEKTİR====>

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: