DESTROYER

images.jpeg

DESTROYER :

“Başarılı insanlar ne yapar biliyor musun Dedektif Bell? Atlatırlar. Hayatlarına devam ederler, bir şeyler inşa ederler.” DiFranco

“-Pis hayatımdan bir tane doğru bir şey çıksın.” Erin Bell
 “-O şey ben olabilirdim.” Ethan

Yorgunum Chris. Bütün hayatımı kavga etmekle, kıskançlıkla, açlıkla ve korkuyla geçirdim. Bir günümüzü bunun dışında yaşamak istiyorum sadece. Erin Bell 

GİRİŞ :

2000 yapımı Girlfight’ın yazar ve yönetmeni Karyn Kusama’nın son filmi “Destroyer”. Hem Kusama’nın hem de Michelle Rodriguez’in ilk sinema deneyimi olan Girlfight, her iki ismin de adını geniş kitlelere duyurmasını sağlamış ve zamanında Rodriguez’i Rodriguez yapan film olarak anılmış, hala daha da anılmaktadır. Nicole Kidman’ınsa buna ihtiyacı olduğu düşünülemez. Karyn Kusama ise arada birkaç büyük bütçeli film ve kimi dizilerin kimi bölümlerini çekerek yoluna devam etmiş, çekmiş olduğu tüm filmlerin başrolüne illa ki erkek gibi dövüşen bir kadın karakter yerleştirmiştir. Destroyer’da Kidman’ın canlandırdığı hayatının son günlerine tanık olduğumuz Erin Bell bile sıska vücuduyla dayak yemekten olduğu kadar kadın erkek karşısına çıkan kim var kim yoksa, kah yumruk kah silahla girişmekten geri durmuyor. Mosmor karnı, azap çeken ruhu, susturamadığı vicdanı, alkolden haşatı çıkmış zar zor sürüyerek taşıdığı bedenine rağmen kanının son damlasına kadar içiyor ve mücadele ediyor düşmanlarıyla. Böyle bir kadın karakterin yine kadın bir yönetmenin eline teslim edildiğini gördüğünüzde içiniz rahat ediyor(benim için öyle oldu en azından ve bunun adı feminizm olmuyor, ben de feminist olmuyorum, değilim de zaten). 

Bir ara Hollywood’da kendilerine uygun rol bulmakta güçlük çeken kadın oyuncular, özellikle son yıllarda erkeklerden hem daha güçlü hem de daha nitelikli rollerle çıkıyorlar karşımıza. Bu sene izlediğim pek çok harika rolün kahramanları hep kadınlardı. The Favourite’in kadın oyuncuları ayrı ayrı göz doldurdular, İskoçya Kraliçesi Mary’de kah Margot Robbie, kah Saoirse Ronan, Sokağın Dili Olsa’nın siyahi ekibi, Widows’un bütün widow’ları, Can You Ever Forgive Me’nin Melissa McCarthy’si, A Private War’un Rosamund Pike’ı, emektar Glenn Close, başka başka Dakota Johnson, Claire Foy, Penelope Cruz, Toni Collette, Cold War’dan Joanna Kulig, Roma’nın Yalitza Aparicio’su ve adını saymayı unutmuş olabileceğim pek çok kadın oyuncudan unutulmaz karekterler ve kareler kaldı geriye. Kimi kurgu karakterini yoktan var etti, kiminin bol bol gözlem şansı oldu. Son olarak izlediğim Nicole Kidman’da The Hours’dakine benzer bir makyaj ve korkunç bir vicdan azabıyla çıkıyor karşımıza. Çok çok acı çeken bir ruhu çok derine inmeden, Rus edebiyatından alıntılamadan, süslü kelimeler kullanmadan, son on altı yılının her dakikasını omuzlarında ağır bir yükle, aşamadığı acı gerçeklerle, bir başkasının üzerine atmasının mümkün olmadığı hatasını üstlenmeye çalışırken alkolden medet umarak geçiren çökmüş, bitmiş bir kadının hayatını nasıl bozuk para gibi harcadığına tanık oluyoruz. Erin Bell için, Erin Bell adına üzülerek filmin sonunu getiriyoruz. İşin tuhafı onu seven ki buna kendisi de dahil, kimsesi yok etrafında. Ne iş arkadaşlarına karşı sevecen, ne de ailesine. Kızı serseri sevgilisiyle olmayı, üvey babasıyla beraber yaşamayı annesiyle bir arada durmaya yeğliyor. Anne kız anlaşamıyorlar, kocası Ethan iyi bir adam olsa da huzursuz Erin onunla da bir arada duramamış. Sakladıkları bir sırları var ve kızları Shelby’nin bile annesinin garipliklerine anlam yükleyebileceği kadar bilgisi yok. 

images.jpeg-2

Bir daha karşılıklı diaylog yazmayacağım desem de, bu sözümü tutmuyorum. Ve bu defa çok çok karanlık bir diyalog hazırladım size, filmin ve Erin’in ruhuna uygun olsun diye. Bu iki karakterden A kişisi kadın, evli ve evde işler yolunda gitmiyor bir süreden beri(belki de ezelden beri) ve bu da onu iyice gergin yapıyor. B kişisiyse onunla ve hayatın pek çok yüküyle baş etmeye  çalışan yalnız bir adam. Kadın içmeye başlamış bile.

A – İster misin sen de?
B – Hayır.
A – İyi.
B – Erken kalkacaksın, unutma!
A – Hatırlattığın iyi oldu.
B – İyiliğin için söylüyorum. Çok içme.
A – Öffff…şu saatten sonra ne iyiliği olabilir ki? Saçma sapan bir evlilik yapan bir çocuk yetiştirdik. Eğitimini, kariyerini pul gibi harcadı. Diğeriyse arkadaşlarıyla yaşamaya başladı. Annem trafik kazasında öldü. Babam kanserden. Seninkiler zaten hiç yoklardı. Başıboş başıboş dolaşıyoruz farknda olmasak da. Başımızda bir büyük kalmadı, küçükler de kaçtı. Kimse bize dayanamıyor. Ölerek ya, ya da kaçarak çıkıyorlar hayatımızdan. 
B – Kader denen bir şey var. Çocuklarımızsa birer birey. Kendi kararlarını kendileri verecek yaştalar ve…
A – Bunu yutabiliyorsan, bravo doğrusu. Kahretsin. Çok boktan gidiyor her şey. Beş para etmez adamlarla çalışmak zorundayım. Ve de dedikoducu salak kadınlarla. 
B – Emeklilik yaşın geldi. Ol kurtul.
A – Ya sonra?
B – Ne bileyim, emeklilerin yaptığı şeyleri yaparsın. Kurslara yazılırsın…
A – Kağıt katlayıp, boncuk mu dizerim? Tabiatıma ters. 
B – Fotoğrafçılık kursuna gidersin. Tüm emekliler ellerinde kamera sokak sokak dolaşıp duruyorlar fotoğraf çekeceğiz diye. Hobisi olan adamdan zarar gelmez kimseye.
A – Kendimi insanlara ispat etmek için çok yaşlıyım. Sosyal medyada paylaşım için yapıyorlar bunu. Benim insan ilişkilerim orada da kötü. Dayanamıyorum.
B – Böyle yaşanmaz ki. Dayandığın bir şey var mı?
A – Yok ama önce insanlara tahammülüm yok. Anlamıyor musun ben insan sevmiyorum.
B – Ben neyim?
A – Seni sevmek zorunda değilim(duraksar)…artık.
B – Bir zamanlar sevmiş olabilirsin demek bu. Bir ihtimal var yani. Kendi hakkındaki önyargını kendin çürüttün bak böyle demiş olmakla.
A – Ben iştekilerden bahsediyorum. Yeni gelen kız tepeden inme. Haftanın her günü mini etek giyiyor. Hiç durmadan böbürleniyor. Kendini dünyanın efendisi sanıyor ama o hokka burnu o kadar az sürtünmüş ki. Zaten etrafımda burnu geçim derdi dışında sürtünmeyen o kadar az insan var ki…gençlere söz geçirilmiyor, bu yüzden onlarla konuşulmuyor, konuşunca saçmalıyor, hadlerini bilmiyorlar. Tek sevdiğim Sevda var. Neden, biliyor musun? Çünkü trafik kazasında ölmüş biricik oğlu. Ve bu durum o bunu bilmese de bizi eşitliyor. Onun tek çocuğu ölerek, bizimkiler kaçarak çıkmışlar hayatımızdan. Kocasıyla birbirlerine bakmaya dayanamayıp boşanmışlar. Fakat onunla da sohbet sorun. Onu kırmamak adına bağlaçları bile seçmek zorunda kalıyorum. Sonra süslü Neriman var ve süslü sıfatını kendine yakıştıran kendisi. Belki on defa sağlık izni aldı, her defasında farklı bir suratla geldi. Estetikten tanınmaz hale geldi. İtiraf da etti. Tüm estetikçilerin sayfalarını takip ediyormuş. En korkuncu da iki kara tombul solucan konmuşa benzeyen kaşları. Otururken burun deliklerini izliyorum. O burun kaç defa kırıldı ben bilmiyorum. Düşmesinden korkuyorum. 
B – Hiç mi kafa dengin yok?
A – O aptalların denkliğinden bana ne?
B – Kimseyi beğenmiyorsun tıpkı bizi de beğenmediğin gibi.
A – Neden duruyorsun madem?
B – Çünkü yirmi beş yıldır evliyiz ve senden ve şu hırgürsüz gün görmediğim hayatımızdan daha iyisini var olsa bile ben düşünemiyorum.
A – Belki de düşünmeliyiz bundan böyle. Hesap vermekten bıktım.
B – Sana ne zaman hesap sordum? Baktım ki lafa söze gelmedin, kendi bildiğini okudun, peşini bıraktım ben de.
A – Hiç yeterince asıldın mı hayatımıza?
B – Hiçbir şey yapmadım öyle mi?
A – Kendin itiraf ettin şimdi. Bıraktım dedin. Her konuda yalnızdım.
B – Başarısızdım, öyle mi?
A – Hep aksi göründün dışardan. İyi adam, müşfik bir baba, sadık koca…öyle olunca benim ne hissettiğimin ne önemi vardı? En kolay yola kaçtın, beni de alet ettin ucuz numarana. Sen hep iyiydin, bense lanet bir cadı.
B – Mutsuzluğunu bana mal ediyorsun. Bu adil değil. Asıl sen adil dövüşmüyorsun.
A – Mutsuzluğumuzu!
B – Benim bir şikayetim yok ki kadın. Anlamıyorsun.
A – Benimse çok, öyle mi?
B – Elinde olanlarla yetinmesini bilmedin hiçbir zaman.
A – Tecavüz bebeğini doğuran bendim. Sen değil ve o da şimdi bana düşman.
B – Sevgini gösterip, çocuğu her fırsatta iğnelemesen, seni de severdi. Bak beni bile sevdi. Kardeşiyle de iyi. Ben ki onun öz babası bile değilim. Babasının kim olduğunu bilmesine gerek var mı?
A – Zaten bilemez. Ben de bilmiyorum. Tek bir kişi değildi(son cümleyi fısıltıyla söyler).
B – Bunu yirmi beş yol sonra itiraf ediyorsun…nasıl yaşadın bu gerçekle bunca yıl?
A – Çünkü bu da benim gerçeğimdi.
B – Neden hiç konuşmadın kadın?
A – Aynı mahalledendik. Beraber büyümüştük ve ben çok korkmuştum. Yetimliğimden utanmıştım. Babasızlıktan olduğunu sanmıştım. O çocukların hepsinin bir babası vardı.
B – Bu yüzden de benimle evlendin. Yaşlıydım senden, hiçbir özelliğim yoktu. Babsız çocuk büyütmen ve kendi ayakların üzerinde durma gayretin bütün o soğuk ve mesafeli duruşuna rağmen aklımı çelmişti. Yalnız kalmana gönlüm razı olmadı.
A – Merhametin için teşekkür ederim.
B – Merhametim sadakam değildi. İçimden öyle geldi, öyle yaptım. Ama sen insanı pişman ettin. Her zaman olduğu gibi. Allah…
A – Allah’ın beni cezalandırmasından bıktım. 
B – Kişisel bir şey olduğunu sanmıyorum.
A – Ben sanıyorum. Trajedileri akşam yemeğine ne yapacağını düşünmek olan bütün o kadınları düşündükçe sinir oluyorum. Turla nereyi gezeceklerini düşünmekten başka bir düşünceleri olmayan tüm o çiftler de bu gruba dahil.
B – Bizim yaşımızdakiler böyle şeyler yapıyor da ondan. Biz de normal olabilirdik. Olmasak da öyle görünebilirdik.
A – Çünkü ben insanlarla geçinemiyorum. Biz de ondan bu haldeyiz. Kendimle geçinemezken, mutlu görünmeye çalışan çiftlerle hiç geçinemiyorum. Kahretsin kendi çocuğumla bile geçinemedim. Onu kendimden uzaklaştırdım. Kaçarak kurtuldu. Oğlum benden kaçtı. Belki de biliyordu. Bir şekilde. Senin oğlun olmadığını. Onu ne sıkıntıyla doğurdumu! Onun için nelere katlanmak zorunda olduğumu! Büyüdüktn sonra yüzüne her baktığımda ne göreceğimi bilememekten duyduğum korkuyu. Oğlum bana hiç benzemiyor. Lanet olsun.
B – Yirmi beş yıl. Fırtına geçti, artık sığındığın limandan çıkabilirsin. Ben de bu geminin miçosu olmaktan bıktım. Piyango neden bana vurdu, onu da  bilmiyorum ama hiçbir zaman senin kadar sorgulamadım hayatı. Yaşadıkların korkunç olabilir ama atlatmalıydın. Hepimizi mutsuz etmekten başka ne geçti eline? Bunun için Allah’ı, iş arkadaşlarını…kısace bütün dünyayı suçlamaktan vazgeç artık. Gerzek olduğunu düşündüğün akrabalarımızı da suçlama. Seninle yaşamak nasıl bir şey hiç düşündün mü? Bir buzdolabıyla yatağa giriyorum her gün. Sevmiyorsan, idare etmek zorunda da değilsin. Hiçbir zaman da değildin. Çıkarına öyle geldi çünkü.
A – Sevmedim evet. Benim yaşadıklarımı yaşayan birine sevgiden bahsetme. Ben sana güvendim. O adamlar evlendi. Karıları doğurdu. Hani nerde adalet?
B – Daha görmedin. Bilmiyorsun ne çektiklerini.
A – Avutmuyor. Avunamıyorum. Tesellisi yok bunun.
B – Ne yapalım silaha mı sarılalım, tetikçi mi tutalım. Şu saatten sonra ne istiyorsun?
A – Çektiklerini bilmek. Hayatın burunlarından fitil fitil getirdiğini görmek. İlahi adalet. Sosyal medya hesapları bile var. Demek ki utanmıyorlar. Bense senin dışında bana bakan bir erkek gördüğümde utandım her zaman. Çocuklarının öldüğünü, karılarının onları en yakın arkadaşlarıyla aldattığını ve insan içine çıkamadıklarını bilmeliyim. En korkuncundan deri hastalıklarına tutulmalılar ve de amansız hastalıklara. Gözleri akmalı, insanlar onlardan tiksinmeli…ama bu hiçbir zaman olmayacak, değil mi? Ben kendimi tükettiğimle kalacağım. Hani adalet? Nerde adalet?

Bu tartışma sabaha dek sürer. İnsanlar aşamadıkları bir geçmişleri, yaşanmış felaketleri, alınamamış intikamları olduğunda gece gündüz onunla didişir, hem kendilerini hem çevrelerindekileri tüketirler. İyisi mi hayatla barışmak(yaşam koçluğu husussunda emin adımlarla ilerliyorum, hayatınızı karartmamı istiyorsanız kapım hepinize açık). Barışmayı başarmaksa zaman, sabır, sükunet, bol bol da tefekkür istiyor. Bence mi, ben pesimistlerdenim. Yaşananların telafisi yok bence.

images.jpeg-4

NICOLE KIDMAN’ın ÇOCUKLARININ İZLEMESİNE İZİN VERMEDİĞİ FİLMDE NE VAR BU KADAR?

Kurumuş gitmiş ve zaten kısa bir süre sonra da ciddi ciddi gidecek olan bir karakteri canlandırıyor Kidman. Fiziksel değişim isteyen, aynı zamanda ruhsal olarak da çok yıpratıcı olabilecek bu rolün altından kolaylıkla kalkmış yetenekli ve zarif oyuncu. Onu yıllar sonra her görenin yaşlanmışsın, çökmüşsün diyeceği bir halde, yarı hortlamışlar gibi geziyor ortalıkta. Öyle hastalıklı görünüyor ki! Ve tüm mücadeleyi veren bu yıpranmış beden. Ruhunun sükunete kavuşmasını bekliyoruz ve bu durum kimi ruhlar için ölmeden mümkün olmuyor. LAPD dedektifi Erin Bell’in bir türlü atlatamadığı geçmişinin hikayesi anlatılmakta. Bir yandan da beklenen son ağır ağır geliyor. Hayatla kavgalı, insanlarla barışık olmayan Erin bir zarfın içinde gelen boyalı parayla, geçmişin hayaletlerini kovalamak üzere mücadele etmeye başlıyor. Bir cinayet vakasının telsiz anonsu geçtiğinde, hiç istenmediği halde vakanın başına geçiyor. Ya katili biliyorsam dedikten sonra, orta parmak işareti yaparak suç mahallini terk ediyor. Meslektaşlarıysa onu görür görmez cin çarpmış gibi oluyorlar. Erin Bell, cinayet mahalli bile olsa, ortamların aranan ismi değil anlaşılan.

MV5BZTk2OGQ2ZTItYmNlZS00M2I0LTk3MjctMmRhZjVhMzY2ZTQ1XkEyXkFqcGdeQXVyMjM5OTAzODc@._V1_

MV5BNzM1ZjgyY2EtZmU4Yy00YWE0LTlhNjYtMGIzOWY5NDMyZGRiXkEyXkFqcGdeQXVyNTE5MTM1Mw@@._V1_

Filmin en akıllıca kotarılmış tarafı, yakın geçmişe gidişin izleyiciye hissettirilmemesi. Erin bundan üç ay önceki halinden farksız çünkü. Aynı sıskalık, makyajsız surat, üzerinden çıkarmadığı siyah deri ceket, kızarmış ve feri gitmiş gözlerle ortalıkta dolaşıp hır çıkardığından ne olduğunu anlayamıyorsunuz. Erin, ilk önce birkaç ayı kalmış, ölüm döşeğinde yatmakta olan Tony’nin yanına gidiyor. Ölüm döşeğindeki adamdan, göçmenlik bürosunda yasal danışmanlık veren Arturo’nun yerini öğreniyor. Arturo’dan para aklayan avukatı, onun sayesindeyse bağımlı Petra’yı ve nihayet zamanında yapılan soygunun lideri Silas’ın yerini öğreniyor. Flashback’lerle gittiğimiz on altı yıl öncesinde yaşananlardan öğrendiğimiz kadarıyla Silas’ın kolaylıkla psikopatlaşabilen, gözükara bir çete lideri olduğunu görüyoruz. Gizli görevle Chris’in kız arkadaşı olarak çetenin arasına giren Erin’in karakterinin gizli kalmış yanlarını görüp söylediği anlarda, bir çeşit kahin gibi konuşuyor ateşin başında ve diyor ki ona; “Şu surata bak. Ufak köpek aç. Yalancısın. Kullanıcısın. Güçlü olmak, tanınmak, görülmek istiyorsun. Ama istediğini yapamazsın. Çünkü biri seni görecek ve sen istediğin şeyi yaparken cezalandırılacaksın. Bir iyi bir kötü haberim var. Hiç kimsenin izlediği yok.” Erin’in hırsını görüyor Silas ve gerçekten de bu hırs genç kadının dönülemez bir hatanın yükünü son nefesine kadar taşımasına neden oluyor. Erin canlı bir cenaze adeta. Zamanı geriye alabilmesi mümkün olmayan Erin, her yapığının sorumluluğunu taşıyor. Psikoloğa giden kızı Shelby, çocukluğuna dair iyi bir anısı anlatılsın istendiğinde tipi altında bir gün boyunca nasıl kaybolduklarını anlatıyor. Bir yandan güven duyduğu annesi sayesinde korkmazken, diğer yandan ayağında kar suyundan ıslanmış spor ayakkabılarla, dağda tek başına, üstelik çok kötü bir havada neden bulunduklarını çözmeye çalışıyor. Neden, çünkü annesi bilinçaltında kendini cezalandırıyor ve o kadar büyük bir vicdan azabı duyduğu ki, yollara hatta dağlara vuruyor kendisini. Çılgınca şeyler yapıyor ve bu yaptıklarını düşünemeyecek durumda. On altı yılda insan hiç mi aşamaz, unutmasa da set çekip yeni bir düzen kuramaz? Demek ki kuramıyor, kurulmuyor o düzen. Sevdiği adamın ve hiç tanımadığı masum bir banka memurunun ölümüne engel olabileceğin halde olamamışsan, aşılmıyor demek ki bazı şeyler on altı yıl geçse de üzerinden.

SON SÖZ : Yine bir kadın oyuncunun fena halde oynamak isteyeceği bir rolle çıkıyor izleyicinin karşısına Nicole Kidman. Sebastian Stan’le de fena halde uyumlu bir kimyaları var. Genel olarak çok beğendiğim ve önemsediğim bir film oldu. Büyük iddialarla yola çıkmış olmasa da, gören gözlerin gözardı etmeyeceklerinden eminim. İzleyin mutlaka. Asabınızı bozmayı başaracak her halükarda. Pişmanlıklar içinde yanıp tutuşan bir karakterin on altı yıl boyunca nasıl hırpalandığını ve neye dönüştüğünü gördük. O çok istediği paraya kavuştuğu halde, bunca zaman zarfında elini sürmemişti bile. Edebiyatta kadınları en iyi anlatanlar erkeklerdir derler. Sinemada durum farklı bundan böyle. Fırsat verildiği takdirde, kadınlar kadınları en iyi anlatıyor beyazperdede. Hırsın, intikamın ve vicdan meselesinin karakterlerin ağzından düşmediği düşünülürse, söyleyeceği çok şey var bu filmin bize, insan olmak üzerine.

Dm4P_c7VAAA_5uB

DÜNYANIN UZAK UCU, İKİNCİ BÖLÜM : MEXICO CITY ve FRIDA ve PATTI

20181103_233922-01

DÜNYANIN UZAK UCU, İKİNCİ BÖLÜM : MEXICO CITY ve FRIDA ve PATTI

“Hey ayaklar! Uçmak için kanatlarım varken, size niye ihtiyacım olsun ki. : Who needs feet, when I’ve got wings to fly.” Frida Kahlo

Pişmanlıklarımı boğmak için içiyorum ama lanet olası şeyler yüzmeyi öğrendiler.” Frida Kahlo

İçimde kırk kadın, Kırkı da yabancı. Kırkı da öteki ” Frida Kahlo

Bütün iyi ressamlar kendisi neyse onu resmeder.” Jackson Pollock

GİRİŞ :

A-Dünya sınırlarla bölünmüş koskocaman bir ülke ve bizler onun üzerinde ellerimizde vizelenmek için sabırsızlanan pasaportlarımızla dolaşıp duruyoruz damgalı inekler gibi. Babil Kulesi asla yıkılmamalıydı.
B-Bazen her şey salakça geliyor biliyorum, tıpkı turizm gibi ama sonradan kabulleniyorsun. İnsan çok da aklıyla düşmüyor ki yollara. Bunu anlıyorsun. Bir şeylerin peşindesin, en azından bunu bilenler sınıfındansın(kendini ayrıcalıklı addedip bu şekilde sınıflandırıldığın için utanmıyor musun!). Avunabileceğin bir şey var elinde: Ben ne istediğimi biliyorum diyorsun. Bir ülke ve ona ait kültürü yerinde görmek istemek gibi mesela. 
A-Bravo sana. Gördün, ya sonra? Yemeklerinden tattın, içkilerinden içtin, şarkılarından söyledin, danslarından ettin, kadın ve erkekleriyle sohbet ettin. Dinledin onları anlayabildiğin kadarıyla, gözlemledin uzaktan da olsa. 
B-Ooofff…sıkma beni. Veni vidi vici. Her şeyin bir sonu var elbet. Şimdi sırada başka danslar, sözler olacak belki.
A-Onu kastetmiyorum ben. Eline ne geçti?
B-Pek çok fotoğraf çektim, insan hikayeleri biriktirdim. 
A-Tamam da ne arıyordun? Aradığın şeyi buldun mu?
B-Elbette bulamadım. Hangi arayan bulabilmiş ki? Tek bildiğim…
A-Tek bildiğin…?
B-Voltaire bu hususta en sert çizgiyi çekmiş ve kimse bulamadı ve kimse de bulamayacak demiş. Ben de bulamayacağım, tek bildiğim bu, ama arayıştan da vazgeçmeyeceğim.

—-.—-

Bu konuşmanın üzerinden çok da zaman geçmemiştir:
A-Hayatımdan bıktım.
B-Ben de senin bıkmalarından bıktım.
A-Neden hep bir sorun çıkıyor?
B-Sorunlarını kendin yaratıyorsun da ondan.
A-Emin misin?
B-Çok.

—-.—-

Dönüşte İstanbul’a iner inmez sağ salim indiğimi belirtmek üzere babamı aradığımda aramızda geçen konuşmadan bir parça:
Kızı:İndim baba.
Ba-ba:Nasıl geçti yolculuğun?
Kızı:Paris üzerinden yol uzadı.
Ba-ba:Ara sokaklara mı saptı?
Kızı:Baba uçakla gittim. Havaalanında çok bekledik.
Ba-ba:Mola verdi mi?
Kızı:Nerde? Okyanusta mı? Vermiş olsaydı zaten şu an seninle bir başka boyuttan konuşuyor olurdum. Sende gazetecilere keşke karayolunu tercih etseydi diyor olurdun ya da az mola verdiği için şoförün uyuyakalmış olabileceğinden filan yakınıyor olurdun.
Ba-ba:Değişen pek fazla bir şey olmayacaktı yani.
Kızı:Boyutlar dışında.

—-.—-

İstanbul’a gitmeden önce aradığım kuzenimle yaptığımız mezarlık tartışması:
Ben:Bugün yola çıkıyorum. Ölürsem filan, uçak düşer ise falan cesedime de ulaşılamazsa kitaplarımı bağışlayın, kıyafetlerimi giyin, bankadaki paramı da yiyin. 
Kuzen:Ölmezsin sen. 
Ben:Nerden bilebilirsin?
Kuzen:Doğu’ya gittin ölmedin, Güneydoğu’ya gittin geldin defalarca, yine ölmedin. Karda kışta ne idüğü belirsiz otobüs firmalarının tek şoförlü otobüsleriyle yaptın hem de bu mütevazi gezilerini. Ülkede bombalar patlarken yanlış ihbarla başını hedef almış tıfıl bir asker aranan terörist diye verilen emir doğrultusunda eli tetikte bekledi başında ama tetiğe basmadı. Basması ise olasılıklar arasındaydı. Kendini imha etmek için pek çok şey yaptın ama başaramadın. Şimdi öleceğini hiç sanmıyorum.
Ben:Şarap içiyordum.
Kuzen:Şimdi mi?
Ben:Yok canım silah başıma dayanmışken. Oturmuş şarap içiyordum. An esnasında tam kavrayamamış olabilirim. Ama sonra hiddetlendim ve jandarmanın üzerine yürüdüğümü hatırlıyorum.
Kuzen:Bravo doğrusu. Çocuk silah çekmiş yetmemiş, vurulamayınca kendini kaybedip beni vur der gibi üzerine yürümüşsün. 
Ben:Alkol bütün kötülüklerin anası.
Kuzen:Bu paylaşımını o an yapacaktın. Ya da bırakacaktın.
Ben:Üzerine yürüdüm dedim ya.
Kuzen:Meriç, akıllanmıyorsun.
Ben:Çünkü istemiyorum.
Kuzen:Bırak şimdi bu ölüm düşüncelerini de, bavulunu hazırla. Bak ben Bodrum’dayım. Nilüfer annesiyle beraber babasının son günlerini bekliyor burada. Doktorlar terminal aşamada olduğunu söylemişler. İstanbul’da aile mezarlıkları yokmuş. Buraya, Akyarlar’a gömmeye karar vermişler. Ben söyledim bazen plansız ölümler(ölümler hep plansızdırlar biraz) çıkabiliyor çokça ve yer sorun olabiliyor. Eğer çok yakın gömülürlerse mezar yaptırmak güçleşebilir, git ön hazırlığını yap dedim.
Ben:O zaman sen de bil, diyelim Meksika’da ölmedim. Geldim buralarda öldüm. Beni Beykoz’daki mezarlığa gömün. Dedemin yanına. Hiç görmediğim. Bahaneyle tanışırız. Hani şu Koru’da olan mezarlık. Abraham Paşa Mezarlığı, Şahinkaya olmaz. Orası çok yüksek. 
Kuzen:Hiçbir formül bulamazsak ve sen de çürümek için uygun bir mezarlık beğenemezsen eğer, Beykoz’daki evin arka bahçesinde yer alan kuyunun içine atalım seni istersen. 
Ben:Kefensiz mi?
Kuzen:Nasıl istersen. İstersen gelinlik giydiririz, öyle atarız. Söylerim ben mahalleden çocuklara, bırakırlar kuyudan aşağıya.
Ben:Dalga geçiyorsun. 
Kuzen:Geçilmeyecek gibi mi? Senden on altı yaş büyüğüm. Asıl ben ölürsem Şahinkaya’ya aile mezarlığımıza gömülmek istiyorum. Anneannem, babam, teyzem ve ablam orada yatıyorlar. Beni sakın Bodrum’a gömmeyin. Beş yıldan önce ölürsem sorun çıkabilir. Malum teyzemi yeni gömdük yanlarına. Üst üste olmuyormuş.
Ben:Beş yıl sık dişini madem. Yoksa kuyuya gidersin benden önce, ona göre. 

20181103_161635-01

MEXICO CITY :

Dünkü garip ve hiç bitmeyecekmiş gibi gelen ve kıtalararası süren uzuun ve bıktırıcı uçak yolculuğunun ardından kendi kendime neden geldim ben buralara diye sorgulayadurayım, sabah olup hava aydınlandığında şehrin aydınlık yüzünü görmeye başlıyorum. Hayata karışmayınca olmuyormuş. Sicario filmine konu olan, akılalmaz işkence yöntemleri kullanan uyuşturucu mafyasının cirit attığı, dolayısıyla suç oranının yüksekliğinden insanların sokaklara çıksam acaba geri dönebilir miyim tedirginliğiyle yaşadığı, her köşe başında bir torbacıya rastlayacağınız bir şehir değil burası. Onun için Amerika’ya komşu sınır bölgelerini ziyaret etmeniz gerekiyor. Bir film çekmeyecekseniz ya da bir kitap yazmayacaksanız da bu son derece manasız olacağından, sizleri başkent Mexico City’i gezmeye davet ediyorum. İnanın pişman olmayacaksınız. Rehberiniz benim çünkü. Şehrin arka sokaklarından da bahsedeceğim, ama sonra. Şimdilik en güzel yerlerini gezerek başlıyoruz güne. Her şey turistik. Her yer de yerli yabancı turist dolu. Belediye işçileri yerleri süpürüyor. Burası Zocalo Meydanı. Ana meydan. Resmi ya da dini, her türlü şenlik ve tören  bu alanda yapılmakta. Cadılar Bayramı ertesi gelmiş olsak da sokakta hayat var, havada ise festival havasının tortusu. Bense bir devrim çocuğu olan ve Meksika’yla büyüyen Frida Kahlo’nun genç kızlığında arşınladığı yollarda yürüyor olmanın verdiği hazla dolaşıyorum sersem sepelek. Kelime dağarcığını Zocalo işportacılarının argosuyla zenginleştiren Frida, dahil olduğu topluluktaki erkek arkadaşlarından hayatı boyunca yitirmeyeceği sadakat duygusunu ve erkeksi dostluk anlayışını bu yollarda edinmiş. Bugün günlerden cuma. Aslında siz cumayı bitiriyorsunuz, bizlerse güne yeni başlıyoruz. Bense gece hiç uyumadım. Melatonin almalısın diyen Banuhan Güvenir’i dinlemediğim içinse bezgin bir fino kadar pişmanım. Olamaz bugün günlerden cumartesi. Her şey birbirine girdi bile.

20181103_174455-01

20181104_193800-01
Sister Act in Mexico City

20181103_181444-01

20181103_162404-01

20181103_181736-01

Bayılana kadar yollarda yürüme isteğiyle doluyum. Bir benzeri sevecen hislerle yaklaşıyorum Meksikalılara. Fakat Babil Kulesi’nin yıkılışının üzerinden uzun bir zaman geçmiş olduğundan ve bu zaman zarfında ikinci bir lisan öğrenme gayretinden çok daha büyük meşguliyetleri olduğu anlaşılan Meksikalılarla İngilizce konuşarak anlaşmanın imkansızlığını kavramam çok fazla vaktimi almıyor. Yine de gayretkeşler ve bana en evrensel dili kullanarak yol tarifinde bulunuyorlar: İşaret dilinin sonsuz kıvrımlarıyla yolumu çiziyorlar. İyi kalpli Meksika halkı. Hiç bu kadar net konuşmamıştım bir ülkenin halkı hakkında. Elbette kötüleri de vardır ama genel olarak iyiler ve bu çok şaşırtıcı geliyor. Bunun şaşırtıcı gelmesi ise başka türlü şaşırtıcı bu arada. Azılı bir katil olmasa da, bizde Şark kurnazı(bir Doğulu iseniz ve bu tabirden rahatsızsanız, olmayınız çünkü bu bir tabir sadece) olarak tabir edilen bir Meksikalı arayışı içine giriyorum ama bulamıyorum. Şark kurnazının nasıl bir canlı türüne denk geldiğini tarif etmeme yetecek miktarda İspanyolcam olsaydı bile ortalama bir Meksikalı’nın bunu anlayabileceğini sanmıyorum. Hayatları boyunca da karşılarına çıkmadığını düşünmekteyim. Bu arada yakın zamanlarda bilim adamları tarafından ispatlanan bir insanlık gerçeğini paylaşacağım burada sizlerle. Yalakalık genlerle geçiyormuş. Yani ne yalaka dediğin adam bunu güdüsel olarak gerçekleştirmekteymiş, sonradan olma, sonradan görme bir hal değilmiş bu. Adamın genlerinde var bu huy ve genlerinde şark kurnazlığı bulunmayan Meksikalılar içinse bu durumu anlamak cidden imkansız.

20181103_170139-01

20181103_163232-01

20181103_181103-01

20181103_195021-01

Can boğazdan her türlü gidebileceğinden, Meksika mutfağından da bahsetmek gerekiyor bir parça. Amerikalılar’ın ayıla bayıla yedikleri ahım şahım bir mutfakları yok mesela, çünkü fast food diyarında yeşil fasulye sosu ya da kaktüs salatası kıymetli olsa da, ne mantının, ne enginarın, ne de dolmaların yerini tutamıyorlar maalesef. Zeytinyağı yok. Aslında hayatım boyunca bu kadar korkunç yemekleri hiç bir arada yiyememiştim. Yemiş bulundum. Otel kahvaltısındaki domuz etleri çok ağır kokuyordu. Ne olduğunu anlayamadan yemeye çalıştığım pek çok şey oldu. Haşlanabilir mısırın yapraklarının içine tıkıştırılan lapanın ne olduğunu çözemedim mesela. Yedim ama. En azından kokmuyordu. Kundağa sarılmış bir bebek gibiydi. Sokaklarda bir bütün halinde satılan domuz etinden yapılan sucuklar, yanında omlet ve fasulye ana yemekleriydi ve sanki bizim dönerler gibiydi. Bu ve benzeri gıdalarla beslenen Meksikalılarınsa ciddi obezite sorunları var gibi görünüyor. Yağlı ballı adamlar ve kadınlar daracık blüzlerle ordan burdan taşan yağlarını bir gram umursamadan dolaşıyorlar serbest serbest. Katolik Kilisesi’nin baskın duruşunun yanında cinselliğin baskı altına alınmadığını görüyorsunuz. Çiftler yollarda özgürce öpüşüyorlar. Anadolu’yu düşünüyorum da, tek gidersin nerden gelmiş, kesin bizim için gelmiş derler(tabii ya durduk durduk, bulamadık bulamadık, siz gıymetli ve az bilmiş çok yanılmış Anadolu erkeklerini bulmak için düştük yollara), Ankara’nın göbeğinde taciz ederler, turiste kuytuda tecavüz ederler. Burada nüfus çok, halkının da fakir olduğu düşünüldüğünde gitmeden önce yapılan tüm uyarılara rağmen ve fakir bölgelerine de gitmiş olmama rağmen suça meyilli kimseyi görmem mümkün olmadı. Binmiş olduğum tüm ticari taksilerdeki şoförler nazikti. Yazımı okumakta olan az sayıdaki okuyucumu yanlış yönlendirmek istemem ama dediğim gibi gönül rahatlığıyla dolaştım sokaklarında, çarşı ve pazarlarında. Çok yoksulluklar gördüm ama dilenmeyi bilmeyen bir halkla karşılaştım. Öte yandan Frida’nın, Diego’nun, Inarritu’nun, Lubezki’nin, Cuaron’un, Arriega’nın doğduğu topraklardayım. Saygı duyarım. Hepsi teker teker düş dünyamı aydınlatmış, ufkumu açmışlardır. Inarritu’nun benim hayatıma ışık tutan, nerdeyse bir pencere açmış olan filmi Babel’le çıktığım Meksika yolculuğuma Frida’yla devam ettim bir zaman sonra. Onlarla olduğum her anın kıymetini bildim. İyi ki sanat ve sanatçılar var. Kim icat etmişse etmiş ama pek çok insanın yavan ve döngüsel olarak kısır olan hayatlarında bir nefes almalarını sağlamak için seçilmiş olmanın ayrıcalığını bilmem, sadece tahmin edebilirim. 

20181103_234234-01

20181103_234953-01

FRIDA :

Sene 2002, bir kadın yönetmen çekiyor Frida’nın filmini: Julie Taymor. Filmin yapımcılarından biri de aynı zamanda başrolünde oynayan Selma Hayek. Meksika’nın “ulusal hazineler”inden birini beyazperdeye yansıtan aktrist bu rolüyle Oscar alamasa da, hayatının filminde hayatının rolünü veriyor. Ödülü kime mi kaptırıyor? “The Hours” filmindeki Virginia Woolf rolüyle Nicole Kidman’a. Oyunculuklardan geçtim, ben Woolf’u da başka severim çünkü. O yüzden filmden geçiyor ve Coyoacan’da bulunan Frida Kahlo Müzesi’ni gezmeye koyuluyorum. Başımı kaldırdığım anda duvarda gördüğüm Frida’nın tüylerimi diken diken eden sözüyle karşılaşıyorum: “Hey ayaklar! Uçmak için kanatlarım varken, size niye ihtiyacım olsun ki : Who needs feet when I’ve got wings to fly.” Aylarca yatağa bağlı yaşamış Frida’nın ölüme attığı çalımın, başkaldırışın ifadesidir bu sözler. Hem de bir komünistin dudaklarından dökülen.

Frida’nın yazgısını değiştirecek olan kazaya gelecek olursak, Meksika’nın Bağımsızlık Günü’ne denk gelmesiyle başlayabiliriz. Hiçbir başarı savaşsız olmaz. Kendisi “Kılıç boğayı nasıl delip geçerse tutunduğumuz demir vücudumu öyle delip geçti.” diye anlatır kaza anını. Tramvay, Frida ve erkek arkadaşının içinde bulunduğu otobüsü parçalar, böler. Tıpkı Frida’ya yaptığı gibi. Henüz daha on sekiz yaşında bir genç kızdır. Bekaretini kaybetmiştir, böbreği işlevini yitirir, çişini yapamaz, omurgası hasar görür. Omurgada üç kırık, köprücük kemiğinde kırık, üçüncü ve dördüncü kaburgada kırık, sol omuzda çıkık, kalçada üç kırık, karında ve vajinada delinme, sağ bacakta on bir kırık, sağ ayakta çıkık. Götürüldüğü Mexico Kızılhaçı’nın hastanesindeki doktorlar parçaları bir araya getirirken, iyileşemeyeceğinden emindirler. Kendisine adanmış olan bir ifadeyi paylaşacağım burada. “Olağandışı bir yaşam gücünün beslediği, görülmemiş bir acıya dayanıklılık kapasitesini iyi tanıyamamaktan ileri geliyordu bu inanmazlık.” Doktorların ölür dediği bu bir damlacık kızın, bu çetin cevizinse bırakmaya niyeti yoktur. Kaza esnasında aynı otobüste olan erkek arkadaşına yazdığı mektuplardan birindeki dirayeti ve kaybetmediği mizahıysa inanılmazdır gerçekten. Üç ay bir yatakta sargılar ve alçılar içinde yatmak zorunda kalan Frida kendisine callejera der yani sokak süpürgesi, ölümeyse Pelona yani Kel Kafa. Bir callejera bir pelona’yı süpürür. Ölüme kafa tutmuş bir güvercindir Frida. Kara tavuğun kanatlarını andıran kaşları, kat kat çoraplarla kapatmaya çalıştığı aksak bacağı ve sıska bedeninin yanında kendisinden yirmi yaş büyük, yirmi santim uzun, yüz kilo da ağır olan yetenekli ressam Diego Rivera ile evliliğine olumsuz yaklaşan babası bir fille güvercinin evliliği olarak tanımlar bu hali. O güvercin ve fil tüm fırtınalara, sert esen tüm rüzgarlara rağmen Frida ölene dek birbirlerini bir şekilde tamamlarlar. Dışardan bakıldığında görülen uyumsuzluk yüzünden ideal bir çift gibi görünmeseler de, evlilikte ideal çift diye bir şey’in kimbilir kimler tarafından atılmış olan koskoca bir palavradan ibaret olduğunun bilincinde olduğum yaşlardayım en azından. Hiçbir evlilik ideal değildir, olamaz da. Sevgi de sonradan kazanılamaz. Asla.

Müze kalabalık mıydı diye soracak olursanız, kuyruk bekleyerek girildiğini söyleyeceğim. Dünyanın dört bir yanından her gün yüz binler ağırlanıyor burada. İnsanlar akın akın geliyorlar Frida’yı görmek için. Müzenin bir diğer ismiyse “La Casa Azul”. Mavi Ev demek. Troçki’de burada misafir edilmiş. Bahçesi Marakeş’teki Yves Saint Laurent’in Majorelle’ini anımsatıyor. Patti Smith de buradaymış. Noguchi’nin Kelebekleri şiiriyle karşılaştığımda ustanın ustaya saygısına tanık oldum. Bahçede ve evin içinde çiftin birbirleri ve evlilikleri için sarf ettikleri pek çok içli söze rastlamak da mümkün. Frida’nın kendi gökyüzünü çizdiği aynalı yatağı, bastonu, eserleri canlıymış gibi bekliyorlar sizi. Ömrü boyunca 22 cerrahi müdahale geçiren Frida 47 yaşında burada ölmüş. Benden sadece dört yaş büyükmüş. Günlüğüne yazdığı şu son sözlerle veda etmiş hayata: “Çıkış yolunun güzel olacağını ve asla geri dönmeyeceğimi umuyorum”. Umuyorum ben de.

20181104_000830-01

BENDEN SİZE SON SÖZLER :

Gezi yazılarını okurken otel fiyatları, ulaşım türleri ve benzeri bir takım açıklamalar bekleyen şanssız okuyucular için diyebilirim ki, yanlış kapıyı tıklattınız. Meksika’yı bir tablo olarak düşündüğünüzde, o tablonun ressamı benim bu defasında. Her fırça darbesinde ben varım, Meksika değil. Her satırına gömüyorum kendimi. Kendi algıladığım şekilde bir Frida var karşınızda. Bu yazımı nasıl şekillendireceğim hususundaki bir başka rehberimse hiç geçmeyen melankolisiyle hayata direnen Patti Smith ve onun M Train’i oldu. Ve burada da karşıma çıktı bir şekilde. Umuyorum bu hayatta ve bir başka hayatta yazımda adı geçen her bir sanatçıyla tanışma fırsatım olur. Bir gün olacağını biliyorum, sadece süre veremiyorum.

Benden bu kadar. Şimdilik. Meksika yazılarımsa henüz bitmedi.

Donde no puedas amar, no te demores.” Frida

”Sevgi basitti. Karmaşık olan bizlerdik.” Frida

20181103_235432-01

THE KILLING OF A SACRED DEER : KUTSAL GEYİĞİN ÖLÜMÜ

ED13CACD-830B-4EE8-B598-A927D9D9B433

THE KILLING OF A SACRED DEER : KUTSAL GEYİĞİN ÖLÜMÜ

”Mitler toplumsal rüyalardır; rüyalarsa özel mitlerdir.” Joseph Campbell, antropolog

Korkma sakın. Histerik olma. O kadar da trajik değil. Bazen bedenin hareket edememekten ağrıyor ve uyuyamıyorsun. O kadar.” Kim

Filmin yönetmeni Yorgos Lanthimos’un izlediğim üçüncü filmi “Kutsal Geyiğin Ölümü”. Oyuncu olarak yer aldığı Attenberg’i de izlemiştim daha önce, oyunculuğu nasıl acaba diye. Adam yönetmen, aklına esmiş bir filmde rol almış, oyunculuk üzerine kariyer yapmamış neticede. Yönetmenliği altında izlediğim filmlerine gelince de Dogtooth’u şaşkınlıkla karışık bir beğeniyle, Lobster’ı artık yönetmeni bildiğimden ötürü duyduğum aşinalıktan kaynaklı fakat tereddütsüz bir hayranlıkla, son filmi olan Kutsal Geyiğin Ölümü’nü ise Lanthimos’sa izlenir türünden bir farkındalıkla izledim ve yine değişik buldum ve çok beğendim. Sizi hangisini daha çok beğendiğimi sorma ve düşünme sıkıntısına düşürmeden diyeceğim ki: “Dogtooth”. Böyle zekice sinir bozmak bir Haneke’ye mahsus sanırken, yanılttı bizi Atina’lı yönetmen, seneler 2009’u gösterir iken. Tek atımlık kurşunu olmadığını ispatlayansa, arka arkaya çektiği iyi filmleri oldu, öncelikle de Lobster geldi. Amerikalı ve Avrupalı oyuncularla çektiği filmle Cannes’dan eli boş dönmedi. “Kutsal Geyiğin Ölümü” ise yine Cannes Film Festivali’nden bu sefer en iyi senaryo ödülü ile ayrıldı. Geniş ve ferah alanlarda geçmesine rağmen yanıltıcı ve tekinsiz mizansenler, uzaktan takip halinde hareketli kamera, yer yer iyice ilginçleşen soğuk tonlamalı diyaloglar, tuhaf aile bağları, dış dünyadan gelen bir yabancının var olan düzeni yıkması, mitolojik ve dini göndermeler, enteresan bir intikam ve eden bulur hikayesiyle birleşiyor bu defasında. Eden buluyor mu, evet buluyor ama masumun kurban edilişiyle son buluyor. Filmin adında bahsi geçen kutsal geyik nedir diye sorduğunuzda, Yunan mitolojisi devreye giriyor ve size burada ilk önce bu mitosu özetlemeye çalışacağım internetten aşırdığım bilgiler eşliğinde. Kısaca filme giriş yapıyoruz bu vesileyle. Önemli bir kurban mitine sırtını yaslamış senaryosu. Aslı ve arketipi ise Troya savaşı esnasında yaşanmış. Aka ordusu kral Agamemnon önderliğinde birleşerek Troya’ya karşı sefere hazır halde Yunanistan’ın kıyı kentlerinden Auilis’de toplanmışlar. Donanma tüm hazırlığını tamamlamış ve denize açılmak için uygun rüzgarın çıkmasını beklemeye başlamış. Günler geçmesine rağmen rüzgar bir yana küçük bir esinti bile olmazken, askerler sabırsızlanmaya başlamışlar ve ordunun bilicisi Kalkhas’a danışmışlar. Kalkhas bilicilik yeteneğini konuşturmuş ve kehaneti duyurmuş; rüzgarın çıkmama nedeni Artemis’tir diye. Çünkü tanrıça avlanırken kendisine ait bir geyiği öldürdüğü için kral Agememnon’a öfkelenmiş ve ona kin beslemiş. Artemis eğer Agamemnon’un kızı İphigenia’yı kendisine kurban olarak sunarsa kralı bağışlayacak, rüzgarın esmesini ve donanmanın yola çıkmasını sağlayacakmış. Bu sözler üzerine çılgına dönen Agamemnon önce kızını kurban etmeyi kabul etmese de, Menelaos ve Odysseus’un donanmanın çıkarlarını kendi çıkarı üzerinde tutması gerektiği yönündeki sözleri ve ısrarları üzerine durumu kabullenmiş. Mykene’deki Karısı Klytaimestra ve kızına bir haberciyle gönderdiği mektupta, İphigenia’yı Akhilleus’la evlendireceğini, bu nedenle Aulis’e gelmelerini bildirmiş, bu habere sevinen Klytaimestra ise kızını yanına alarak Aulis’e gelmiş. Agememnon’un yanına geldiklerinde kızının gelin olarak değil, kurban olarak çağrıldığını öğrenen Klytaimestra öfkeden deliye dönmüş. Yalvarmalar ve ağlamalar kararı değiştirememiş ve kurban edilmek için hazırlanan İphigenia sunağa çıkartılmış. Tam bıçak boğazını keseceğinde, merhametli tanrıça Artemis, kızı sunaktan alarak yerine bir geyik bırakmış. İphigenia’yı kurban edileceği sunaktan alarak rahibesi olarak Tauris’e (Kırım) tapınağına götürmüş. Kurban kesildikten sonra rüzgar esmeye başlamış, donanma yola koyulmuş. Tekrar evine dönen Klytaimestra ise kocasının kızını kurban etme isteğini hiç bir zaman unutmamış. Savaş bitip Agamemnon ülkesine döndüğünde, bu yaptığının bedelini krala canıyla ödetmiş. Efsane kısmı burada bitiyor, biz şimdi gelelim filmimize.

113448B3-D08E-483C-9D66-F02187173C46

Yerinde atmakta olan bir kalp var filmin açılış sahnesinde. Kan kırmızısı değil rengi, kalp bildiğin kalp şeklinde de değil. Atıyor ait olduğu yerde. Bir el var dikişleri atmakta olan. O elin sahibi olan karizmatik doktor rolündeki Colin Farrell’ınsa rol aldığı ikinci Lanthimos filmi bu. Üzerindeki kanlı kıyafetleri çıkarır çıkarmaz çöpe atıyor. Kamera cerrahtan kalan öte berinin bulunduğu çöpe bir süreliğine odaklandıktan sonra, anesteziyolojisti Matthew ile beraber uzuun bir koridorda yürürlerken yüzeysel bir şekilde kol saatleri üzerine konuşuyorlar. En yakın tarihte Dunkirk’te izlediğim Barry Keoghan, Martin rolüyle çıkıyor bu sefer karşımıza. Babasını kaybetmiş, annesiyle beraber yaşıyor delikanlı. Filmin başında yetimliğinden kaynaklı Steven’a yakınlık duyduğunu düşündürtüyor. Beraber öğle yemeği yiyorlar, Steven ona bir saat hediye ediyor, evine davet edip ailesiyle tanıştırıyor, karşılığında o da onun evine gidip annesiyle tanışıyor. Steven’ın on altı yıllık evliliğinden bir oğlu bir de kızı var. Göz doktoru olan güzel bir eşe, beraber doktorculuk oynadıkları garip bir cinsel hayata, şık mobilyalarla döşeli iyi bir muhitte yer alan dışardan da şık görünen bir eve sahip. Steven, Martin hakkında iş arkadaşına ve karısına yalan söylüyor. Babasının trafik kazasında öldüğünü söylüyor karısı Anna’ya, arkadaşına da Martin’in yakın bir akrabası olduğunu söylüyor. İki erkek arasındaki gizem ilerleyen dakikalarda çözülüyor. Bu arada Steven’ın üç yıldır içmediğini öğreniyoruz. Martin, Steven’ı o kadar benimsemiş görünüyor ki açıkça söylüyor annesiyle birlikte olmasını onayladığını. Etraflarında dönen bunca gariplikler karşısında iki masum çocuktan Kim ilk gördüğü andan itibaren Martin’den hoşlanıyor. Bu arada bir sabah okula gitmek için yataktan kalkan Bob, bir daha yataktan kalkamaz hale geliyor. Derhal hastanelerine götürüyorlar ve tüm tetkikleri yaptırıyorlar sırasıyla. Tüm tetkiklerin sonucu iyi çıkıyor. Psikosomatik bir vaka olduğunu düşünen karısını paylıyor Steven. Çocuğu zorla yürütmeye çalışıyor. Martin Bob’u hastanede ziyarete geldiğinde ancak bir açıklama getiriyor tüm bu yaşananlara. Steven’ı kafeteryaya çağırıp anlatmaya başlıyor. Zamanında Martin’in yaptığı ameliyatta ölmüş babası. Şimdiyse bu acının telafisini istiyor ve karşılığında Steven’ın kendi ailesinden birisini öldürmesi gerektiğini söylüyor. Buna karar verecek olan kişi de yine Steven olacak ve eğer Bob, Kim ya da eşinden birini öldürmezse hepsi birden hastalanıp ölecekler. Önce paralize olacaklar, sonra açlıktan ölene dek yemek yemeyi reddedecekler, son olarak gözlerinden kanayacaklar ve tüm bu belirtilerden sonra da nihai son gelecek. Anlatılanları sükunetle dinleyen Steven, az sonra çağırdığı güvenliğin Martin’i hastaneden kapı dışarı edişini de aynı sükunetle izliyor.

Filmin başlarında dışarıdan son derece mükemmel görünen çiftin, en büyük zorbalığı çocuklarına uyguladıklarını öğreniyoruz yavaş yavaş. Anne kız arasındaki çekişme hiç bitmiyor, anne kızını tokatlıyor, anne kızının elindeki telefonu zorla elinden alırken bir yandan da ben babana benzemem diyerek incecik bileğini sıkıyor hiddetle, baba oğluna o çok sevdiği saçlarını kestirmesini söylüyor, yemek yemiyor diye kızıp donut’ı ağzına tıkıştırıyor, yürümüyor diye yerde sürüyüp en nihayet yere atıyor, birbirimize bir sırrımızı verelim dedikten sonra da ergenliğinden kalma saçma sapan bir anısını paylaşıyor onunla. Karşılığında bir sırrını anlatmasını istediğinde, çocuk saf saf benim hiç sırrım yok diyor. Hızını alamadığında Martin’in evine gidip kapısını yumrukluyor. Annesinin fantezilerini gerçekleştireceğini, sevdiklerine bir şey olduğu takdirde hapislerde çürüyeceğini dillendiriyor yüksek sesle. Sonunda da karısına babasının ameliyat masasında kaldığında 46 yaşında olduğunu ve ameliyata alkollü girdiğini itiraf ediyor. Ona kalsa hastayı öldüren ameliyat değil, anesteziyolojistin hatası ve asla bir hastayı öldürecek türde bir hata yaptığını düşünmüyor. Anesteziyolojiste kalsa da her zaman cerrah sorumlu ve Steven ameliyata girmeden iki tek/duble çakmış bile çoktan.

BF9D69E3-5E51-46E0-A093-DA91B866D090

Karısı Steven’ın yapmış olduğu hatanın bedelini neden ben ve çocuklarım ödemek zorunda kalıyoruz diye sormaya Martin’in evine gittiğinde, çocuk zamanında kendi yaşadığı acının ve yetim kalışının tarifsiz ağırlığını anlatıyor ona kibarca. İki çocuğu da yatağa bağımlı vaziyette eve getiriyorlar bundan sonra, tıbben yapılabilecek bir müdahalenin imkansızlığı karşısında. Mamayla besleniyor çocuklar bu zaman zarfında. Hasta yataklarında, monitöre bağlı ölümü bekliyorlar evde. Steven’sa yedisinde neyse yetmişinde de o misali, çocukları yan odada ölürken, patates püresi filan yapmasını istiyor karısından. Steven başarılı bir cerrah, iyi bir aile babası gibi görünse de; bir hastasının ölümüne neden olmuş, öfkeli, yalan söylemekten çekinmeyen, son derece yüzeysel bir adam öte yandan.

Bundan sonra yaşananlarsa kah trajikomik, yer yer de gore. Kim eğer yaşarsa Martin’le beraber olmak istiyor bundan sonraki hayatında. Bob öldüğü takdirde mp3’ünü almak için izin istiyor ondan. Bob zamanında babasının buyurduğu gibi saçlarını kendi elleriyle kesiyor. Babası evlatlarından birini feda edecek ama bir türlü karar veremiyor. Okullarına gidip yetkiliye soruyor siz olsanız hangisini seçerdiniz diye. “Sophie’nin Seçimi”ndeki gibi bir karar vermesi gerekecek çünkü. Tek farkı, seçtiği evladını kendisi öldürmesi gerek bu senaryoda.

6D5D8DC6-4F65-4A0A-A20A-B5A8F12BA8A0

Murphy ailesinin evlerinin bodrum katında Martin var artık. Steven onu bir başka şey için çağırıp, elini kolunu bağlamış. Öfkesinden toparlıyor, dişlerini kırıyor. Martin’se Steven’ı ısırdıktan sonra, kendi kolundan kopardığı bir parçayı tükürüyor kan revan içinde. Kim sürüne sürüne merdivenlerden inerken, Martin son derece umursamaz bir halde kan revan içinde bağlı da olsa sigarasının dumanlarını üflüyor havaya. Olanlardan zevk alıyor gibi, az önce şakağına silah dayanmış olan o değilmiş gibi, sanki ölmekten korkmuyormuş gibi. Eğer Steven onu öldürseydi, bu lanet gereği, olmadı yasalar gereği bir kurşunla dört kişiyi öldürecekti. Anna ise İsa’ymışçasına önünde eğilip ayaklarından öpüyor Martin’in. Kızları kendini feda ediyor. Tanrısı olarak gördüğü babasına bana can verdin, ancak sen alabilirsin diyor. Efendisine itaat eden bir kul gibi konuşuyor. Anne ise tekrar bir çocuk yaparız, daha yaşımız genç, olmadı tüp bebek olur diyor. İnsan doğası diyoruz ya bazen, şöyle kötü böyle fena diye… Steven bir an olsun karısını feda etmeyi düşünmüyor, çünkü bu ağır yükü ve bırakacağı suçluluk duygusunu tek başına taşıyamayacağını ve kimseyle de paylaşamayacağını gayet iyi biliyor. Oğlunu öldürdükten sonra yani Iphigenia yerine geyiği feda ettikten sonra maaile gittikleri restoranda bir şey olmamış gibi oturuyorlar. Martin içeri girip tabureye oturduğunda Kim’in onunla kurduğu gelecek planlarından vazgeçmediğini görüyoruz. Nasılsa bir kurban verildi, kısasa kısas gerçekleşti, herkesin içi rahat etti. Hayat devam edecek bir şekilde, öyle ya da böyle.

Çok enteresan bir oyuncu yönetimi olan Lanthimos, yer yer bir manken gibi kullanmış tüm aktörlerini. Bunun bilincindeki oyuncularsa, askıdaki kıuafetler misali hazır vaziyette podyum sırasını bekliyorlar sanki. Nicole Kidman’a gelince, Cannes’da verilen onur ödülü bile çok az kendisine. Alicia Silverstone’sa filmin sürprizi olmuş, özellikle de benim gibi doksanlarda genç olan bir kuşaktan gelenler için.

A465D3DE-C01B-49D5-815C-6888112828F5

31747418-F200-4009-B318-1B311E022585

THE BEGUILED – KADIN AFFETMEZ

 

IMG_0697

THE BEGUILED – KADIN AFFETMEZ :

“Askerler, eli silahlı, ürkmüş bir kadından daha korkutucu şey yoktur dediler.” Bayan Farnsworth

“Cesaret yalnızca zamanı geldiğinde gerekeni yapmaktan ibarettir.” Bayan Farnsworth

“Kadın Affetmez” olarak çevrilen ve bu isimle Yeşilçam melodramlarını anımsatan film çok başka kulvarlarda dans etmekte. Bir edebiyat uyarlaması olan “The Beguiled”, aynı isimli kitabın ikinci ve söylendiğine göre çok daha başarılı bir uyarlaması imiş. Thomas P. Cullinan ise kitabının yazarı. Filmini izlemediğim ve kitabını okumadığım için şimdilik karşılaştırma şansım yok. İlk filmin ve içerisinde olduğu her filmin ağır topu olmayı başarabilmiş Clint Eastwood’un yanında, yıllar sonra, ara ara rol çalar gibi olsalar da toplu performans sergileyen oyuncuların genellikle soluk kostümler içerisinde arz-ı endam ettikleri mütevazı sayıda kadından oluşan hanımlar topluluğunun beyazperdedeki dışavurumundan bilinçli şekilde yaratılmış bir mizansen olması dışında, herhangi bir rahatsızlık duymadığımı belirtmeliyim en başta(bu uzuun cümleyi kesemiyorum öyle bir anda). Kulağa çılgınca gelen içerisinde beyazlar giyinen erkeksiz kadınların yaşadığı malikane fikri, savaş koşullarında normalize edilebiliniyor pekala da. Bu şaşırtıcı ve gittikçe acımasızlaşıp ürküten güruh, sergiledikleri çok farklı karakterleriyle aynı zamanda her biri bir başka görevi ifa etmekle görevli bir gövdenin parçası, hatta hatta bir ağacın dallarını andırıyorlar zaman zaman. Sanki bir yap bozun parçası gibiler ve ayrılsalar da yeniden birleşiyorlar bir anda sanki aralarında bir mıknatıs varmışçasına. Tıpkı Edwina’nın söylediği gibi, kaçıp kurtulmaları imkansız gibi görünüyor çoğu zaman bir cehennemi andıran kendi küçük cemaatlerinden. Öyle de oluyor, Edwina’nın kurtuluşa ve erkeksiz geçen yıllarının son bulacağına dair son umut kırıntıları da, Onbaşı’nın hazin sonu ile beraber tükeniyor en sonunda. Eğer isteniyor da olmuyorsa, erkeksiz kadınlar tabiri çok acı verici geliyor hem göze hem de kulağa.

Yönetmen koltuğunda tüm filmografisine hakim olduğum, baba mesleğini sürdüren bir kadın yönetmen olan Sofia Coppola var. Oyunculukla yola koyulan yönetmenin altıncı uzun metraj çalışması olan “The Beguiled”, bu sene Cannes Film Festivali’nde, ona, bir de en iyi yönetmen ödülünü kazandırmış. Kendisinin gözümdeki kredisini baki kılan, aynı zamanda en sevdiğim filmi olan Lost in Translation’dan yıllar yıllar sonra gelen ve kendine has nüansları olan bir film var şimdiyse karşımızda. Tür olarak gerilimi de bünyesinde barındıran Don Siegel uyarlamasından sonra, dram yanı ağır basmış, her yaştan bütün kadın oyuncuların karakterlerini doksan dakika gibi kısa bir süre içerisinde seyirciye göstermeyi başarabilmiş olması açısından bakıldığında, yönetmenin oyuncu yönetiminde son derece başarılı bir tutum sergilemiş olduğunu görüyoruz. Savaş ortamında, genel olarak soluk ve açık renk kıyafetler içinde görmeye alıştığımız hanımlar, bir birey olarak ağırlıklarını koydukları gibi, her biri özgün birer karakter sergileyebilecekleri dar alanlarda göz kamaştırıyorlar adeta. Film bir kadın oyuncu yönetme filmi gibi de öte yandan. Fakat literatürde böyle bir kavram olmamasından ötürü, şimdilik benim ve sizin aranızda kalacak bir terimle baş başayız. Yönetmeni kadın, oyuncuların tamamının bir eksiği de kadınlardan oluşmakta ve hal böyle olunca, feminist bir bakış açısı sergilenebilecek filmde, kadın ruhunun gizli kalmış yönlerini, tutkularını, kıskançlıklarını, ihtiraslarını ve ihtiyaçlarını sergilemeyi uygun görmüş yönetmenimiz. Kadın kadının kurdudur demeden, öyle bile olsa dümeni ivedilikle ters yöne kıran, onun yerine sineye çekmeyi, alttan almayı, talihsizliği kabullenmeyi gösteren filmde tutkulu bir de sahne var, benden söylemesi… Her filmin bir rengi vardır derler, bu filmin rengi ise dışarıdan vakur görünen, saflık ve temizliği temsil eden, ama aslında her tür çılgınlığa zemin oluşturabilecek “beyaz” kanımca.

IMG_0699

IMG_0698

Toplamda dört yıl süren ve eyaletler arası bir savaş olan Amerikan İç Savaşı’nın üzerinden üç sene geçmişken Virginia’nın ormanlık alanında mantar toplamaya gelmiş küçük bir kız bir ağacın altında yatmakta olan ve bacağından yaralı paralı asker Onbaşı McBurney’i pek fazla uzakta olmayan ve kendisinin de ikamet ettiği Bayan Farnsworth’un kız okuluna götürüyor. Genç hanımların bulunduğu okulda, dört öğrenci, bir öğretmen, bir Bayan Farnsworth, yakışıklı Yankee gelesiye kadar da sıfır erkek var. Erkeklerden, dış dünyadan ve kapıdaki savaştan izole bir yaşam süre gidiyor içeride, demir parmaklıkların ardında. Köleler ayrılalı çok olmuş ve bir Kuzeyli olarak gelen yakışıklı askerle ne yapacakları gerçeği filmin ana eksenine oturuyor bundan böyle. Bir sürü kadın, bir tane adamla aksi gibi görünse de güçlükle başa çıkabiliyorlar. Çünkü hepsi adama göz koyuyor. Fakat savaşın karşı tarafından geliyor genç adam herşeyden önce. Yani o bir düşman savaş koşulları altında. Üstelik uzuun zamandır erkeksiz kalan yedi kadının yedisinin de ilgi odağı oluyor bir anda. Genç, yakışıklı ve muhtaç durumdaki genç adamın cazibesine yenik düşüyorlar teker teker. İrlanda asıllı onbaşı bir paralı asker ve ilk zamanlarda yaralı bacağını tedavi eden kadınlara duyduğu minneti belirtmekte zarar görmüyor. Aynı zamanda fena halde ortamcı da kendisi. Nabza göre şerbet veriyor. Gönül almayı, kalpleri kazanmayı iyi biliyor. Onu Güneyli askerlere teslim ettikleri takdirde, başına gelebilecekleri bildiğinden, hanımların suyuna gidiyor usul usul.

IMG_0696

Malikanenin otoriter sahibi ve aynı zamanda yöneticisi olan Bayan Farnsworth gidecek başka yeri olmayan kızlara iyi bakıyor, onları besliyor ve eğitmeye çalışıyor aynı zamanda. Her işlerini kendileri yapmaya çalışıyorlar. Çamaşırlar yıkanıyor, yemekler yapılıyor, bahçe tırmıklanıyor, hayvanlara bakılıyor. Bu sıkıcı ve rutin işlerinin arasında, bir adam hayatlarına dahil olduktan sonra, büyüğünden küçüğüne hepsi onbaşıyla vakit geçirmek için can atar hale geliyorlar. Biri giriyor biri çıkıyor odasına. En nihayet Bayan Farnsworth odaya girmeyi yasaklıyor. Bir an önce iyi olup, yola koyulmasını umdukları genç adamın onlarla kalmasını istiyorlar aslında içten içe. Evde bir askerin olması her birini değiştiriyor bu arada. Giyim kuşamda daha bir özenli hale geliyorlar beklenmeyen ziyaretçilerinin karşısına çıkmadan önce. Odasına dua kitabı götürenler, bir bardak su ister misin diyenler, iyi geceler öpücüğü verenler ve kalbini ona açan hurilerle çevriliyor genç adam. Onbaşı’ya ise sırasıyla reşit olan her genç hanıma kur yapmak düşüyor. Hepsi farklı farklı hisler barındırıyorlar ona karşı. Dünyada derslerden başka şeylerin de var olduğu gerçeğiyle yüzleşiyorlar onun sayesinde. Bundan iyisi Şam’da kayısı diye düşünenler içinse, bunca arzulu bakışın nesnesi olan adamcağızın yakaladığı şansın nasıl tersine döndüğüne ve işlerin nasıl da bir anda rayından çıktığına şahit oluyoruz. En büyük tehlike olan kıskançlıklar çıkıyor su yüzüne yavaş yavaş. Sürtüşmeler, sataşmalar devam ederken, Güneyli misafirperverliğini göstermekten de kendilerini alamıyorlar bir yandan. Eskiden danslı, müzikli partilerin verildiği evdeki ruhu canlandırmaya çalışıyorlar onu çağırıp, baş köşeye oturttukları akşam yemeği sayesinde.

IMG_0702

Filmin en enteresan sahnesi olan kesik bacağı törenle toprağa verme sahnesinde, yönetmen uzaktan izletmeyi tercih ediyor yaşananları. Bu esnada uyanıp da, bacağının yerinde yeller estiğini gören onbaşı ise sinir krizi geçiriyor. Ev erkanını düşman ilan ediyor. Kendisini teskin etmekse mümkün olmuyor. Bu iyi huylu ve yardımsever genç hanımlar, deli ve kindar kadınlara dönüşüyorlar onun gözünde bir gecede. Ona göre odasına gitmediği için kendisinden intikam alma peşine düşüp, onu yatağa mahkum ediyorlar. Kin güdüyor onlara bu yüzden. Gitse, gidemiyor bacaksız haliyle. O da kırıp döküyor öfkesinden. Potansiyel bir tehlikeye düşmüş Onbaşı’yı birliğe teslim etseler, konuşmasından korkuyorlar. En şeytani fikir, ufaklıkların birinin aklından çıkıyor. Zavallı Onbaşı eve ilk geldiğinde bahçeye yıkılmış, yedi nazik el tarafından verandaya taşınmıştı tedavi edilebilinsin diye. Şimdiyse aynı verandada kefeni dikiliyor ve aynı eller onu bu sefer kapının hemen önüne, demir parmaklıkların gerisine bırakıyor. İzlemeye koyuluyorlar sonra da uzaktan. Sağ çıkmak tabirinin ne anlama geldiğini görüyoruz sayelerinde, aksi şekilde.

IMG_0701

Filmin senaryosunun sıkıntılı olduğu düşünülse de, ders verme gayretinde olmayan, insanı, özellikle de kadın ruhunu, tüm açmazlarına rağmen gözler önüne sermeyi başarmış bir filmden fazla şey beklemek de haksızlık gibi geliyor bir yandan. Oyunculukların hiç aksamadığı, Nicole Kidman’ın altın çağını yaşadığını filmografisine eklediği Bayan Farnsworth karakteriyle iyice pekiştirdiği, Kirsten Dunst’ın tatlılıkla rol çaldığı, Colin Farrell’ın rol arkadaşları açısından en talihli olduğu, çok talihsiz bir karaktere hayat verdiği, biz kadınların yan yana, omuz omuza birbirimize destek olurken, hesapsız gelen bir erkeğin yaşamlarımızı nasıl da kolaylıkla alt edebileceğini, bizi birbirimize düşürebileceğini, öte yandan bunu da bertaraf edebileceğimizi tüm acımasızlığıyla gösteren bir film olmuştur kanımca The Beguiled. Bu taraftan bakınca, Kadın Affetmez ismi çok da yanlış görünmüyor aslında.

70th Cannes Film Festival 2017, Photocall  film "The beguiled".

 

 

 

 

 

 

 

A QUITE PASSION

images-3

A QUITE PASSION :

“Şiirler hepimizi çevreleyen sonsuzluk için bir tesellidir.” Emily Dickinson

“Zaaflarımız kılık değiştirmiş erdemlerimizdir.” Austin Dickinson

“Önemsiz bir hayat yaşayan ve özel bir aşktan mahrum olan bizler açlık nedir çok iyi biliriz.” Emily Dickinson

“Korktuğumuz şeylere dönüşüyoruz. Bu yüzden dünyadan nefret ediyorum.” Emily Dickinson

“Bizler insanız, bizi bununla maskara etme.” Emily Dickinson

“Güçlüyken kaybettiklerini tatlılıkla kazandı.” Emily Dickinson

-“Senin şiirlerin var Emily.”
-“Ama senin de bir hayatın var.”

Biri hiç durmadan yazmış; eline geçen her fırsatta, doğadan gelen sesler kulağında, her anını gelecek yüzyıllarda hiç tanımadığı okurları için satırlara dökmek suretiyle ölümsüzleştirdiğini bilmeden, yazmış yazmış… Kaderinden muzdarip, kelimelerin gücüne sığınmış, hayatını yaşamaktansa, şiirleriyle nefes alarak zahmetli bir hayat geçirmiş, döneminin çok çok üzerinde bir akla, yoğun duygulara ve derin düşünceye sahip bir Emily Dickinson portresi var karşımızda iki saat boyunca. Bir başkası ise uzun ve zahmetli bir sürecin meyvesi olarak, şairin bu kıymetli dizelerini serpiştirdiği filminde, dönemin ruhuna uygun mizansenler yaratıp, diyaloglar yazarak seyircisine eşzamanlı olarak ulaşabilmiş Terence Davies. Sinemanın gücü buradan geliyor. Edebiyatın okuyucu kitlesi sınırlı iken, söz konusu bir sanat filmi dahi olsa bir ölüyü geniş kitlelere ulaştırarak tekrar diriltebilmek sırrına haiz. Daha kolay değer biçiyor hayata edebiyata nazaran. Buradan anlaşıldığı üzere de yönetmen, şairimizden hem dönem açısından hem de işin içinde görsellik olduğundan çok daha şanslı. Filmde Dickinson’ın karşısına çıkan birçok engelin yanısıra en muzdarip olduğu şeydi ölmeden önce tanınmak, okuyucuya ulaşmak. Kendisi tüm bunları göremeden öldü. Ölümünden sonra basılabildi şiir kitapları yazık ki. Ben mi? Ben mi ne yapıyorum? En zahmetsizinden oturduğum yerden okuduğum şairin şiirlerinden ve izlemiş olduğum iyi bir yönetmen filminden geriye kalanları içime sindirmeye çalışıyorum, üzerine birkaç satır karalamak uğruna. Acizlik bu biraz, eğer insanın elinden gelen tek şey buysa. Birçok biyografik film izledim bugüne kadar, en az sizler kadar. Dönemin ruhunu yansıtmaktaki gerçekçiliğinin yanında, oyuncu yönetimi, istikrarlı bir senaryo ve akılcı diyaloglar, yönetmenin üslubu ve genel olarak tüm bunların uyumu bir filme nihai katkıyı sağlarken, övgü dolu yorumları ve iyi eleştirileri de taşıyordu dilden dile, tıpkı A Quite Passion’da olduğu gibi. Yönetmen Terence Davies, benim izlediğim ilk filminde Bela Tarr ve Tarkovski’yi anımsattı en çok. Bir Amerikalı’dan çok Avrupalı bir yönetmen vardı sanki karşımda. Zamanın ruhunu ve duyguları aktarmaktaki başarısı filmini özgün kılmış öte yandan. Kolay kolay zihinlerden silinmeyecek anlar yaratmış yönetmen. Hepsinden bahsedeceğim teker teker, sabrınıza sığınarak. Hem beni hem de sizi bekleyen uzuun bir metin var önümüzde. Öncesinde de ağır ağır, sindire sindire izlemeniz gereken bir film. Ama muhakkak izleyin. Bazı filmleri izlemek gerekir.

Film, şairin, genç kızlığından ölümüne kadar geçen süre içindeki yaşantısını, aile bireyleriyle olan ilişkilerini, beraber yaşlandıkları evlerinde geçirdikleri zamanları, anne babasının ölümünü, şiddetli nöbetler geçirmesine neden olan Bright hastalığını, kendi yoksunluklarını, sınırlı sayıdaki okuyucusuyla olan ilişkilerini, haksız ve seksist eleştiriler karşısındaki duyarlılığını, bastırmaya çalıştığı hıncını, bastırılmışlığını, kıstırılmışlığını ama herşeye rağmen hiç tükenmeyen üretme hırsını gözler önüne seriyor.

images

images-5

downloadfile

Cadıların cadısı bir rahibenin karşısına dizilmiş bir düzine genç kız görüntüsüyle açılıyor film. Rahibe, Tanrı’ya ulaşmanın yollarını göstermek niyetiyle, Hıristiyan olup kurtarılmayı dileyenleri sağa, sadece kurtarılmayı dileyenleri ise sol tarafa alarak iki gruba ayırıyordu kızları. Aşağı yukarı eşit miktarlarda kendi özgür iradeleriyle sağa sola giden kızlardan geriye ise, Emily kalıyordu tek başına. Açık yüreklilikle Tanrı’ya dua etmenin hayatında olumlu ya da olumsuz pek fazla bir şeyi değiştirmediğinden, henüz uyandırılmadığından, günahlarının bilincinde olmadığından kısacası sanki Tanrı’nın ağzından konuşuyormuşçasına tavır takınan, kızlara dereyi görmeden paçayı sıvatmaya çalışan rahibenin tehditkar tutumuna karşılık bir parça da alayla ama dimdik durarak masumiyetinden, diğerleri gibi hissetmeyi deneyip başaramadığından bahsediyordu. Böylelikle sürüden farklı bir ruhu olduğunun sinyallerini veriyordu daha bu ilk dakikalarda, üstelik de büyük bir metanetle. Gözünde umutsuz bir vaka olan ve hem Nuh’un Gemisi’nde bulunduğunu hem de kurtarılmayı reddettiğini belirten Emily’i isyanında, isyanıyla baş başa bırakıyordu rahibe, baş edemeyeceğini anlayarak. Emily’nin de yatılı macerası sonlanıyordu bu vesileyle, hızla ilerleyen Evanjelizm sayesinde. Hayatı boyunca da temkinli yaklaşıyor Hıristiyanlığa. Asla boyun eğmiyor, dizlerinin üzerine çökmüyor. Tanrı’nın onu nasılsa her şekilde gördüğünü, onun sevgisine ihtiyacı olmadığını ve affedici olduğunu düşünüyor. Herkes böyle olmalı işte.

images-4

Bir gün kız kardeşi Vinnie ve erkek kardeşi Austin’i yanına alarak geliyor yatılı okula babaları. Sonra da hep beraber operaya gidiyorlar. Senato üyesi, aynı zamanda avukat olan babalarının muhafazakarlığına şahit oluyoruz burada. Bir kadını sahnede görmekten ve kendini bu şekilde sergilemesinden hoşlanmadığını belirtiyor kısaca. Yine de ilerleyen zamanlarda idrak ettiği gibi koca evinde asla bulamayacağı bir lüks olan gece yazma iznini babasından alabiliyor Emily ve babasının ricası sayesinde “Sic Transit Gloria Mundi” adlı şiiri bir gazetede yayınlanıyor. Yayıncının mektubuysa çok daha ilginç ve dönemin kadınlara karşı tutumunu sergiliyor başlı başına. Her dilde diyor karşı taraf, kadınlar edebiyatta kalıcı eserler yaratamazlar, gerçek klasikler erkek işidir diyor. Emily’e gelince o cinsiyetiyle barışık bir gençlik geçiriyor. Halasıyla yaptığı karşılıklı atışmada bir Robespierre değil ama bir Charlotte Corday olabileceğini söylüyor. Halalarının ziyareti esnasında toplandıkları oturma odalarında, karşılıklı atışma şeklinde başlayan ve son bulan diyaloglar birer usta işiydi öte yandan. Ailenin bütün fertlerinin karakterlerinin gün ışığına çıkmasına yardımcı oluyordu bu sahne. Baba Dickinson sofistike ve uysal çocuklar arasında seçim yapmam gerekseydi, sofistike olmalarını yeğlerdim diyerek başta Emily olmak üzere çocuklarından ötürü duyduğu memnuniyeti dile getiriyor bir anlamda. Uysallık bir nevi kölelik çünkü ona göre. Çocukları ise bir konu hakkında fikir yürütebilecek kadar akıllılar, bir o kadar da dikbaşlılar. Anne ise sessiz kalışına mazeret olarak dinlemeyi tercih ettiğini ve böylelikle önyargıların bir görüş olmaktan çıktığını düşünüyor. Hayatının bir rüya gibi gelip geçtiğini, bunun bir parçası olmayı hiçbir zaman başaramadığını, son çocuğu olan Vinnie’nin doğumundan sonra içini mutluluk sandığı melankolinin sardığını ve ömrünün sonuna dek bu histen kurtulamadığını görüyoruz. On dokuz yaşında bir gençten bahsederken gözleri doluyor, eski zamanları özlerken hissettiği içini yakan derin acıyı anlatırken gözyaşlarına boğuluyor ve kendine üzülerek geçiriyor günlerini ve gecelerini “ah bana vah bana” Emily Norcross Dickinson. Onu seven bir kocası ve hayata tutunmasını sağlayan üç cocuğuna rağmen melankolisi içinde boğuluyor adeta. Emily’nin kalemindeki melankoli, o yüzyılda böyle bir misyon edinip, şairliği bir meslek olarak seçmesinin nedeni belki de annesinden miras genleri.

Erkek kardeşi Austin baba ve dede mesleği olan hukuğu seçiyor ve hayata babasının yanında çalışarak atılıyor. İç savaş çıktığında askere gitmek için çok yalvarıyor. Fakat bu nafile çaba, babasının biricik oğlunu askere göndermektense 500 dolarlık bir tahvil ödemesiyle beraber kesiliyor. Dünyadaki tek oğlunu riske atmayacak kadar bilinçli olan babasının karşısında, Austin korkaklıkla yaftalanmaktan korkuyor içinde bulunduğu çevre ve arkadaşları ne der diye. Evlendikten sonra karısını aldattığını gözleriyle gören Emily’le olan çekişmeleri bitmiyor. Emily agresifleştikçe, Austin daha da kırıcı oluyor. Ancak kayda değer bir okuyucu kitlesine ulaştığında, itibarının artabileceğini söylüyor yüzüne. Gazetede hakkında çıkmış eleştiriyi okuyor acımasızca. Fakat yine de son nefesinde kendisinden sadece bir yaş küçük kız kardeşinin baş ucundan ayrılmıyor. Vinnie’yle beraber temizliyorlar onu, nöbet geçirirken kendine zarar vermesin diye sıkıca tutuyor kollarından. Yine de kardeş. Birlikte uğurluyorlar onu son yolculuğuna. Mayıs ayının ortasında, doğduğu evden çıkıyor cenazesi Emily’nin. ”Mezarda bir çukur, o korkunç yeri bir yuva yapar.” Evin küçüğü Vinnie de hiç evlenmiyor, tıpkı Emily gibi. Ev işlerini ve evin idaresini üstleniyor, bir de kavgasız gürültüsüz yaşamak en büyük gayesi. Haklıyı haksızdan ayıracak kadar muhakeme gücü yüksek, mantıklı ve bilinçli. Görünür bir başarı yakalayamadığını düşünüp öfkeyle dolan Emily’nin yanında sakin kalmayı başarabiliyor. Emily kendini ailesinin ötesinde, yabancılar arasında hayal edemezken, Vinnie yani Lavinia’nın evliliğin eşiğinden dönmüşlüğü var pek çok kez. Emily çok daha hırslı, kızkardeşine nazaran. Eleştiriler karşısında güceniyor hemen. Basit bir ekmek yapma yarışmasında dahi ikinci olduğunu duymak onu memnun etmiyor. Birinci olmak varken.

images-6

downloadfile

Erkek kardeşinin eşiyle yaptığı sohbet esnasında, eviçi kurallarla yetiştirilmiş birer hanımefendi olduklarından, evlilik hakkında ve erkeklerin eşlerinden beklentileri hakkında konuşurlarken bile son derece edepliler. Öyle ki neredeyse konuşamıyorlar bile. Gelinlerinin bir eşten beklenenleri bir görevmişçesine yerine getirdiğini anlıyoruz sadece. Ruhsal cefa çektiği ve halen daha çekmekte olduğu çok belli olan Emily ise, cefadan sefa doğmadığını idrak etmiş durumda ve aradan geçen bir tam yüz yıla rağmen, aynı zamanda hayranı olduğu Bronte Kardeşler’in yaşadığı çağdan beri çok da fazla bir şey değişmemiş olduğunu görüyoruz. Kadınların edep çağı uzadıkça uzuyor sanki. Filmde adı geçen yazarlar arasında Bronte kardeşler dışında George Elliot, Elizabeth Gaskell da var bu arada.

Birbirlerinin dilinden anlayıp, sohbet edebilen Emily ve Vryling Buffam sık sık bir araya geliyorlar. Buffam ona öğütler veriyor her fırsatta. Topluma uyum sağlaması gerektiğini, radikallerin ülkede barınamadıklarından dem vuruyor. Buffam en nihayet evlilik kararını verebildiğinde, bu durumdan bir çeşit ayrılık, hatta hatta ölümmüş gibi bahsediyor Emily. Çünkü biliyor ki artık eskisi kadar çok beraber vakit geçirip, her şeylerini paylaşamayacaklar. Evlilik ona bir dost kaybettiriyor. Buffam’a göreyse dünyada ölümü bile kişisel bir başarısızlık olarak algılayan tek ülke A-B-C, pardon A-B-D.

Emily memnun edilmesi son derece zor bir kişilik ve kendine karşı da bir o kadar acımasız. İsyanını içinde yaşıyor. Başarız ve zavallı olduğunu düşünüyor. İğneyi de, çuvaldızı da kendisine batırabiliyor. Hem dış görünüşünden muzdarip hem de çirkin olmaktaki iyimserliğin güzel olanların fikri olduğunu düşünüyor. Hayranının karşısına çirkinim diye çıkmıyor. Ona fazla yaklaşılması, kendini kötü hissetmesine neden oluyor. Bir şeye özlem duyuyor ama bu fikir onu korkutuyor da aynı zamanda. Evli bir rahipten hoşlansa da, adamın bir başka şehre taşınacak olması Vinnie ile aralarında krize neden oluyor. Kimse ona acısın istemiyor çünkü. Fakat içindeki duygusal boşluk da kapanacakmış gibi görünmüyor. Üzerine babasını, birkaç yıl arayla da annesini kaybediyor. Annesi felç geçirdiğinde, o da kendisine şiddetli ataklar geçirten hastalığıyla boğuşmakta. İki kızkardeş serçeler gibi bakıyorlar annelerine. Onu siliyor, temizliyor ve besliyorlar. Anneleri onların elinde can veriyor. Son nefesini vermeden “neden ben” kelimeleri dökülüyor melankolisini yenememiş kadının ağzından. Bana göre filmin en dramatik anı, benim en beğendiğim sahneydi. Bir insanın son nefesini verişi bu kadar gerçekçi bir şekilde çok ender aktarılmıştır perdeye. Terence Davies’in hakkını vermek gerek bir kez daha.

Güvenilir bir baba ve sevilen bir anneyi kaybetmiş olmanın verdiği bilinçle yaşıyor Emily bundan böyle. Öte yandan etrafa saldırıyor her fırsatta. Çünkü incinmiş ve öfkesi dünyaya karşı bir çeşit savunma mekanizması olan bir kadın var. Üstelik çalışmalarının meyvesini almaktan çok çok uzakta. Bir an geliyor hayatını yaşayamadığını düşünüyor bu uğurda. Hakkında çıkan eleştiriler yalnız, mutsuz ve perişan bir kadının çabaları olarak küçümseniyor. Bu halse onu delirtiyor. Hayatla mücadelesi hiç bitmeyen, erken doğmuş, çileli bir hayat yaşamış, kendini güvende hissettiği evinde doğmuş, büyümüş ve ölmüş Dickinson’ın doğayı, ölümü, savaşı, insanın insanla, insanın kendiyle mücadelesini anlattığı kimi dizelerinin ve pek çok şiirinin çağının ne kadar üzerinde olduğunu görmüş olduk filmi izledikçe, merak ettiğiniz takdirde de okuduğunuz ya da okuyacağınız şiir kitaplarında. Gençlik ve yetişkin hallerini iki ayrı oyuncunun canlandırdığı Emma Bell ve Cynthia Nixon var bu rolde. Hours’da Virginia Woolf’u canlandıran Nicole Kidman neyse, Emily Dickinson rolündeki Cynthia Nixon da o benim gözümde. Ayrıca tüm oyunculuklar başarılı olmakla birlikte, çok enteresan bir anne kompozisyonu ve baba rolünde de Keith Carradine’ı izleyeceksiniz. Şefkatle yargılanmayı dileyen bu önemli şair kadının hayatını es geçmeyin son kez ve bir kez daha. Hem senaryosuyla hem de görselliğiyle aynı oranda başarılı, duygulara hitap edebilen çok fazla film çıkmıyor maalesef artık karşımıza.

Şefkatle Yargılayın Beni :

Bu benim mektubumdur Dünyaya
Hiçbir zaman yazmamış olan Bana–
Basit Haberleri Doğanın söylediği–
Şefkatli İhtişamla

Teslim edilmiştir Onun Mesajı
Benim göremediğim Ellere-
Onun aşkı için benim –Tatlı—hemşerilerim—
Şefkatle yargılayın – Beni

Emily Dickinson

5

 

BIG LITTLE LIES

images-4

BIG LITTLE LIES :

“Kinlerimi severim. Evcil hayvanlarım gibidirler.” Madeline Martha Mackenzie

“Tutku ve öfkenin arasında bir çizgi vardır. Bazen bu çizgiyi geçiyoruz.” Perry

“Altı yıldır sadece sümüklü burunları silip oyun buluşmaları ayarlayıp iyi bir anne olmak için gereken şeyleri yapıyordum. Bugün kendimi canlı ve iyi hissettim. Bunu söylemekten utanç duyuyorum ama bir anne olmak benim için yeterli değil. Yakınından bile geçmiyor.” Celeste

“Yaşadığımız şeyler yüzünden birbirimize bağlandık. Ondan ayrılmak fikri eti yırtmak gibi.” Celeste

“Paran var diye bu şehir senin mi sanıyorsun kendine yetki vermiş zengin sürtük?” Joseph

“Mükemmel değilsin. Kulübe hoş geldin. Hepimiz batırdık.” Jane Mükemmeldeğil

Çekim aşamasındaki fotoğraflarını basında gördüğüm ilk anda mini bir dizi olduğunu kavrayamadığım, fakat sonra sonra ülkesinde ve Amerika başta olmak üzere birçok ülkede çok satanlar listesine giren Avustralyalı yazar Liane Moriarty’nin romanından uyarlama dizinin Amerika ile eşzamanlı olarak yayınlanan ilk bölümünü izledikten sonra büyük bir merakla bekler olduğum yedi bölümün nihayet sonuna ermiş bulunmaktayım. Bu projede yer alma şansını yakalayabilmiş tanınmış ya da bu diziden sonra tanınacak olan bütün oyuncular için büyük bir şans olduğunu da düşünmekteyim. Herkes üzerine düşeni layıkıyla yerine getirebilmiş. Dizinin yaratıcısı ve uyarlama senaryosunun yazarı David E. Kelly yapımcı olarak imza attığı birçok işin ardından akıllıca bir yatırım daha yapmış oluyor nazarımda. Wild’dan sonra beraber çalışma şansını tekrar yakalayan Jean-Marc Vallee ile Reese Witherspoon ve Laura Dern’ün arasına katılan Nicole Kidman ise uzun zamandır hiç bu kadar güzel, sade ve de cüretkar bir rolle çıkmamıştı karşımıza. Çocuk oyuncular ve diğer roller de uygun, uygun olmasına da, ne yapacağız bakalım bu enerjisi yüksek çılgın kadınlarla? Liane Moriarty’nin başarıyla gözlemlediği, başka türlü yazmasının mümkün olmadığı evli ve çocuklu kadınların dışarıdan nefes kesen, içeriden yürek burkan çeşit çeşit hayatlarının California’nın insanlarının birbirini nezaketleriyle dövdükleri, kimsenin kimseyi beğenmediği Monterey-Monerey okunuyor bir havayla- kentine uyarlanmış halinde, dizi karakterlerinin hayatlarına ev sahipliği yapan okyanus manzaralı evlerse başrolde. Zenginliğin tanımı yapılmış adeta evler, arabalar, mobilyalar, kıyafetler, aksesuarlar, yardım geceleri aracılığıyla. Bir HBO güzellemesi var karşımızda. HBO neylerse güzel eyler, zaten çaresi de yok başka onca rekabetin ortasında. İnsanın gözü gönlü açılıyor bu ihtişamın arasında. Bütün Amerika insanın gözünde bu şekilde canlanıyor ister istemez ama tüm Türkiye nasılsa, tüm Amerika’da öyle kanımca. Sebastiao Salgado’nun sözleri geliyor aklıma “Dünya ikiye bölünmüş durumda. Bir yanda her şeye sahip olanlar için özgürlük, diğer yanda hiçbir şeyi olmayanlar için tam bir mahrumiyet.” Sınırsız özgürlük lafının yerine sınırsız konfor ve rahatlık tabirlerini koymak gerekiyor aslında. Zira sınırsız özgürlük yok hiçbir canlı türü için doğada ya da şehirde. Nefes almayı saymazsanız eğer. Bu kadınlar da özgür değiller aslında. Şiddet görenler dışında mutluluklarının kaynağını bildikleri halde bunu yıkmak için çabalayanlar var aralarında. Bir tanesinin tek derdi sevilmemek mesela. Bunun karşılığında servetini sunacak ona kalsa. Çeşit çeşit kadınlar var tanıyacağımız dizi boyunca. Uzun zamandır yapmadığım bir şekilde karakterleri ele alarak yazacağım yazımı, özellikle de dizideki önem sıralarına göre.

1487163601218

MADELINE MARTHA MACKENZIE :

Dizinin ilk dakikaları etrafı bantlarla çevrilmiş olay yeri ve polis soruşturması ile başlıyor. Bir cinayet işlenmiş fakat maktülün kim olduğu sürpriz finale kadar gizemini koruyor. Ebeveynlerin katılmış olduğu okul bağış kampanyası esnasında işlenen cinayet çerçevesinde olay esnasında orada olmayan görgü tanıkları olan öğretmenler, okul müdürü ve diğer anne babalar sorguya çekilirken birikmiş öfkenin ve zengin velilere duyulan tepkinin boyutlarını görüyoruz okul çalışanlarının ifadesinde. Ortada iki taraf ve aynı zamanda lider ruhlu iki güçlü kadın karakterin rekabeti var olaylara damgasını vuran. İşte bu taraflardan ilki,  ufak tefek bir kadın olan Madeline’i tanımlayan hiç kapanmayan çenesinin boyutu ve yoğunluğu oluyor. İkinci kocası ve biri ilk eşinden olmak suretiyle aynı evi paylaştıkları kızlarıyla dahil olduğumuz hayatlarında yolunda gitmeyen şeyin kaynağının, potansiyelini hiçbir zaman tam manasıyla değerlendiremediği tek yönlü ev kadınlığından kaynaklandığını anlıyoruz yavaş yavaş. Ama bir kez hariç hiçbir zaman altta kaldığına da şahit olmuyoruz diğerlerinin karşısında. Jane’le tesadüfi karşılaşmalarının ardından bindiği arabasında, bir ev kadını olarak başka bir ev kadınıyla tanıştığıma sevindim diyor. Kariyerli kadınlarla zıttız derken tarafını belirlemiş oluyor, daha doğrusu bir taraf yaratmış oluyor kendi kendine.

Hiçbir şey üzerine çok şey söyleyebilme potansiyeline sahip, aktif konuşmacı, gerektiğinde edepsiz, halk tiyatrosunda gönüllü patron, büyüyünce büyük bir markayı yönetmek isteyen herkesin sorununu çözelim geninden gelme ilkokula başlayacak olan bir küçük kıza ve bekaretini ulvi bir amaç yani seks kölelerini protesto etmek uğruna internet üzerinden satışa çıkarmış on altı yaşında bir başka kız çocuğuna sahip, eski eşinin yeni eşini ara ara kıskanmaktan kendini alamayan, herkesin avukatı, “sadece bir köy yeter”in ateşli aleyhtarı, güce karşı takıntılı, ağzını bozmaktan çekinmeyen ve yine ağzına gelen her fırsatta enteresan küfür dağarcığını sergilemekten kaçınmayan, uysal ve evden çalışan bir kocaya sahip, facebook kullanan, Renata ve takımına karşılık Madeline ve takımının baş aktristi olan ve bu rolde çok çok iyi bir oyun vermiş Reese Witherspoon var karşımızda.

Öte yandan eski kocasının acısını tam manasıyla atlattığı da söylenemez. Bir amaç ve hayat çizgisi olarak gördüğü oyuna sıkı sıkıya sarılıyor. Aynı oyunun rejisini yapan yakışıklı Joseph’la bir yıl önce yaşadığı ateşli kaçamaklarından da vicdan azabı duyuyor. Aşk denen illet her daim insanlığın başını ağrıtıyor, Madeline’inkini ağrıttığı gibi. Bir bela, bir çeşit veba, bir hastalık bu! Kızı annesinin yeni evliliğinde tam olarak konumlanamadığından, üvey annesi Bonnie’yi seçiyor kendisine dert ortağı olarak. Hal böyle olunca da Madeline kurmuş olduğu annelik odaklı eksenin büyük kızının üvey annesiyle takılmasından ötürü dağıldığını, ve eski kocasının kazandığını düşünüyor. Bu ve benzeri düşünceler onu yiyip bitiriyor. Kendi kendine konuşuyor yolda bir hırs bir hırs yürürken. Bu haldeki bir kadını şeytanlaştırmaktan çok uzak bu anlar. Renata’nın aksine sempati besliyorsunuz ona ve evcil hayvanları gibi beslediği kinlerine. Neden her şeyi bir kavgaya dönüştürmek zorundasın diyor ona eski eşi. Madeline’inse en nihayet süngüsü düşüyor Joseph’ın hakaretleriyle tetiklenen pişmanlığı iyice artıp özgüvenini yitirdiği yardım gecesinde alkolü fazla kaçırınca. Renata’ya sarf ettiği sözler karşısında korku içindeki Celeste bile şaşkınlığa düşüyor. Jane biraz sarhoş diyor onun için. Günah çıkartıyor Madeline. Hayatta böyle bir şeye dönüşmek istemezdi belki o da ama şartlar ve olaylar insanları başkalaştırabiliyor kimi zaman.

downloadfile-4

images-1

CELESTE :

Oyunculuk ek olarak şöyle de bir şey olsa gerek: Televizyonda, en çok izlenen saatlerde, seni izleyen insanların gözleri önünde çırılçıplak kalabilmeyi göze alabilmek; hem de birden çok kez. İlkel toplumlarda normal karşılanabilecek bu durum milyonların önünde, hele de kıçını servis tabağı gibi gösteren geniş ekranlarda izleyiciyle buluştuğunda, bu sanatın bir parçası ve bedenim benim tuvalim, üstelik bu benim ekmek param gibi düşüncelere önyargıyla yaklaşan milyonlarca gözün karşısında durmak çok da kolay değil. Oyunculuk için bir tanım ve saygınlık akla getirebilecek kadar önemli bir rolü üstleniyor Nicole Kidman burada, Celeste rolüyle. Kocası tarafından fiziksel ve dolayısıyla duygusal şiddete maruz kalmış bir kadın olarak çıkıyor karşımıza. Toplum karşısındaki konumunu çok önemseyen kocası Perry ise, ikizlerinin görmemesi için elinden gelen tüm gayreti gösteriyor bu şiddet dolu anlarda. Sevgi dolu, saygılı, ilgili bir kocayı oynuyor ilk önce de olayların en yakın tanığı olan bakıcının önünde. Dışarıdan rüya çift ya da kusursuz ikili imajı çizerlerken, içeride sadist bir kocayla yaşama gayretine düşmüş, kırılgan bir kadın var aslında. Kendisinden bir hayli genç, yakışıklı ve bakımlı kocası tarihlerini bilmediğimiz bir zamandan itibaren her fırsatta canını yakıyor Celeste’in. Bütün o morluklar, çürükler fondötenlerle kapatılıyor özenle. Uzun kollu ya da boğazlı kazaklar giyiyor dışarıya çıkarken. En yakınları bile anlamıyor onun gizli yarasını. Kızgınlıkla başlayan biraz karışık seks olarak tanımlıyor Perry psikoloğa yaşadıklarını. Dizinin ikinci bölümde karı koca arasında yaşanan sahnede edilgen taraf olan Celeste’in yaşadıklarına maruz kalan bir kadının yapacağı şey en yakın karakola gidip bir manyakla yaşıyorum ve şikayetçiyim demek olacakken bir noktadan sonra alışkanlıktan belki de, olayı normalize ettiğine tanık oluyoruz. Tutku ve öfkenin arasındaki çizgiyi geçtiğini düşünen Perry sapkınlıkta zirve yapıyor aslında. Karısının güzelliğindeki kusursuzluk ve bir gün onu kaybetme korkusuyla yanıp tutuşuyor. Kendisine duyduğu sevgiden şüphe duyuyor. Onunla yetinmeyip, ona sığınmayacağından korkuyor. Karısının her şeyiyle sadece onun olmasını istiyor. Onun tek kocası, ikizlerinin yegane babası, evinin biricik süs objesi, üzerinde her tür manyaklığı deneyebileceği, hıncını alabileceği, yeri geldiğinde fırlatıp atabileceği, duvarlara çarpacağı, nefessiz bırakacağı etten kemikten olan oyuncağı. Ve en önemlisi kavga edip, delice ve öfkeyle seviştikten sonra karısına bu kirli sırlarını kendilerine saklamaktan başka çare bırakmaması. Bir de ağlıyor sonrasında pişmanlıktan bebekler gibi. Ve Perry gibi sosyopatlar(aslında manyak, hatta hasta-manyak daha doğru olacak, sosyopat kibar bir kelime ve konuşmalarımızda ona buna atfen kullandığımız manyak sıfatının en çok yakıştığı kimse de Perry bence) coğrafya, ülke, dil, din ayırdetmeksizin her yerde varlar.

Mesleğini, kariyerini, ailesini ve yaşadığı şehri uğruna bıraktığı kocası ona bunları yaşatırken, mesleğini icra etmek için yakaladığı ilk fırsat bir kaçamak kadar tatlı geliyor Celeste’e. Ne olursa olsun iyi bir anne olmak yetmiyor ona. Celeste başarılı bir avukatmış geride bıraktığı hayatında. Şimdiyse suistimale uğrayan ve bunu örtbas ve normalize etmek zorunda kalan çaresiz ve yalnız bir kadın. Bir yanıyla da çok güçlü, mağrur ve gururlu bir kadın. Psikoloğun karşısında sürekli savunma yapıyor. Kurban olduğunu kabul etmiyor. Şiddetin normal olduğunu kabul etmesi de bundan. Çünkü özsaygısı diğer insanların onu nasıl gördüğüyle şekilleniyor ve farkına varamasak da bu, insanlar için çok tehlikeli bir durum aslında. Bir ebevyn sorununa, zamanla da savaşa dönüşmüş zorbalık olayında zorbanın Ziggy değil de, Celeste’in ikizlerinden biri olan Max çıkınca şiddetin çocuğun DNA’sında olabileceği gerçeğiyle yüzleşiyor Celeste. Perry’i göz önüne aldığında, büyüdüğünde geçip geçmeyeceğini de bilemiyor tam olarak.

Son söz olarak Hours’tan ve Virginia Woolf’un ağırlığından sonra kocası tarafından şiddete maruz kalan Celeste rolünde Nicole Kidman kariyerinin son on yılında karşısına çıkmış fırsatın hakkını veriyor her şekilde.

tumblr_ojp0odlTi41rkkyz2o3_1280

images-2

JANE -orta isimsiz- CHAPMAN :

Oğlunun okula başladığı ilk gün tanıştığı Madeline sayesinde yeni tanıştığı lüks muhitte çevre edinebilen, Renata’nın onu dadı sanıp kendi Fransız dadısıyla tanıştırdığı, kendi halinde muhasebeci ve bekar bir anne olan Jane’in sakladığı büyük sırrını ilk paylaştığı isim yine Madeline oluyor. Zamanında yaşadığı bir gecelik ilişkisi tecavüze dönüşüyor ve bu birliktelikten Ziggy dünyaya geliyor. Monterey’e taşınma nedeni ise ailesinden uzaklaşarak hem yaşadığı travmayı atlatmak hem de tek başına ayakta kalabildiğini hem kendisine hem ailesine kanıtlamak. Bir de geçmişi unutmak. Fakat daha okulun ilk gününde oğlu Ziggy, Renata’nın kızına zorbalık yapmakla suçlandığından eski defterler açılıyor teker teker. Meselenin herhangi bir kızın boğazını sıkmak olmadığını, yanlış kızın boğazını sıkmak olduğunu görüyoruz ve kısa sürede kutuplarının belli olduğu ufak çapta bir savaş başlıyor taraflar ve taraftarları arasında. Belli bir hayatın hayali, oğlu için iyi bir okul ve gelecek için buraya gelen Jane bu anlamsız yarış gibi savaşın içinde buluyor kendini ve de oğlunu. Öte yandan ona tüm bunları yaşatan adamın bir yerlerde var olduğu, nefes aldığı fikriyle kendini ve oğlunu güvence altına alabilmek için evde silah bulunduruyor ve sık sık atış talimi yapıyor. Koşuyor hiç durmadan. Kadınlığını gizleyecek kıyafetler seçiyor. Özensiz giyiniyor da diyebiliriz. Madeline ve Celeste’in kusursuz giyimleri, kusursuz saçları ve kusursuz makyajları karşısında uzaydan yanlışlıkla Monterey’e düşmüş bir başka dünyalı gibi görüyor kendisini. Fakat başta vefalı Madeline ve onun uzun ve bilmiş kol ve kanatları sayesinde adapte olması çok zamanını almıyor yeni girdiği ortama. Öte yandan kabusu olan adamı asla unutmuyor, asla affetmiyor. Okulda verilen soy ağacı ödevinde baba kısmına ne diyeceğini bir türlü bilemiyor Jane. Çocuksa genlerine rağmen iyi kalpli bir çocuk ve yetimliğine rağmen olaylara iyimser yaklaşabiliyor.

Jane silahı elimde tutmanın bile duygusal travmayı yenmek için psikolojik destek sağladığını ve onu kendi yoğun ve ağır gelen duygularından kurtardığını düşünüyor. Böylelikle kendini güçlü hissediyor. Kimi zaman kendini Ziggy’nin babasının iyi bir adam olduğuna inandırmaya çalışıyor. Bunun altında oğlunun ruhsal durumuyla ilgili endişeleri yatıyor. Bir yandan da toplumun çocuğunu kurban etmesine karşı koymaya çalışıyor var gücüyle. Bekar bir anne olmak öyle kolay bir şey değil anlaşıldığı üzere, Amerika’da…Türkiye’de… Nereye gidersen git, bu böyle.

images-3

RENATA KLEIN :

En güzel okyanus manzaralı, en şahane iç dekorasyonlu ev denemeyecek kadar büyük bir malikaneye sahip, aynı zamanda CEO, finansal açıdan başarılı, buldog lakaplı, hırçın, evli ve bir kız annesi ama sevilmeyen Renata Klein rolünde ipincecik Laura Dern arz-ı endam ediyor. Madeline’in grubuna karşılık bir başına durabiliyor. Narin ve nazik kızının okulda uğradığı zorbalık karşısında tüm kesici organlarıyla etinden et koparmaya çalışıyor karşı tarafın. Saydığım kesici organlar arasında tırnak ve dil başrolde. Fakat mevzu dönüp dolaşıp kızına geldiğinde süngüsü düşüyor kolaylıkla. Madeline’le bile Madeline’e rağmen uzlaşmaya çalışıyor, vaatlerde bulunuyor ona kızının yaşgünü partisinde boynu bükülmesin diye. Reddedildiğindeyse telefonunu havuza fırlatıp atıyor. En büyük eserleri, kanları, zaafları, bir parçaları olan çocukları için anne babaların yapabilecekleri şeyler karşısında insan şaşkına dönüyor. Mevzu çocukları olunca birer atmacaya dönüşen annelerin koruma güdüleri inanılmaz. Renata ısırmaya hazır bir köpeğe dönüşüyor gözümüzün önünde. Kızı uğruna kocasını harcıyor gerektiğinde. Kısaca o da kolay lokma değil. Wild’da Reese Witherspoon’la bir anne kızı canlandıran ikili burada ezeli birer rakip olarak çıkıyorlar karşımıza. Vallee’nin yönettiği Wild’da bir roman uyarlamasıydı ve yine bir kadın yazarın aklından çıkan müthiş bir içsel yolculuğu anlatıyordu. Favorilerimdendir tüm iddiasızlığıyla. Aslında çok da iddialıdır kendi çapında.

downloadfile-2

downloadfile-3

BONNIE :

Madeline’in eski eşinin karısı ve bir kız çocuğu annesi, özgür ruhlu, bohem ve sevgi dolu, sportif, aynı zamanda esnek bir vücuda ve seksi bir duruşa sahip, erkeklerin bayıldığı bir melez olan Bonnie, dizinin sonunda kadın dayanışmasının kraliçesi oluveriyor tek bir hamlesiyle. İzleyin ve görün diyeceğim ama yaşanan kavga esnasında Perry’nin çektiği çile anlatılmaz yaşanır cinsten ve bir mikrop daha kalkıyor yeryüzünden. Feminist okumalara açık olduğunu tahmin ettiğim kitabından sonra, öyle de bir sonla bitiveren diziye bu beş kadının zaferi damgasını vuruyor aslında. Annelik, çocuklar gibi ortak noktalara sahip rekabet içindeki kadınlar arasındaki düşmanlık yerini kadın dayanışmasına bırakıyor son anda.

downloadfile-1

wenn_biglittlelies_premiere_lauradern_nicolekidman_reesewitherspoon_zoekravitz_shailenewoodley_020817_1800x1200_4

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: