UZUN İNCE OLMAKTAN “ÖTÜRÜ” UZAK BİR YOL, BEŞİNCİ DURAK : KAYSERİ, AĞIRNAS

20180110_172413-01

UZUN İNCE OLMAKTAN “ÖTÜRÜ” UZAK BİR YOL, BEŞİNCİ DURAK : KAYSERİ, AĞIRNAS

“Yapıt veren, hedef olur.” Mimar Sinan

“Bilirsin ey deli gönül, deniz sığmaz testiye.” Mimar Sinan

GİRİŞ :

Erzincan geride kalalı çok saatler geçti üzerinden. Gecenin bir vakti Kayseri’ye iniyorum. Sivas’ı bir uçtan bir uca geçmişiz. Kolay mı? Yarım Erzincan, yarım Kayseri derken salıyı etmeden, pazartesi gecesinde seyahatimi noktalamayı diliyorum. Neyse ki başarıyorum. Ben ne çok defa gelmişim Kayseri’ye? Doğu’dan, Güneydoğu’dan dönerken orta noktam burası olmuş her zaman. Her defasında uğramadan geçmez oldum biraz ayak alışkanlığından, en çok da görülmesi gereken yerlerini bitirememekten. Pastırma, mantı aşkının beni buralara sürüklediğini sanmayın sakın. Damak zevkim sıfırın çok altında olunca mantıdansa kıymalı makarna(bolonez evet) yerim ya da ne varsa. Benim takıntım ne etiyle ne sütüyle, Kayseri’nin sakladığı cevherlerinde sadece. Say say bitmez. Eski Talas, Tavlusun, Germir, Ağırnas… Benim için Kayseri tüm bunlar ve fazlası demek. Pastırma yemesem de olur ama hayatımda ilk defa pöç yedim mesela, merkeze yakın Sivas Caddesindeki Hacı Baba Restoran’da. Yanında ayranla fiyatı yirmi beş lira. Dananın kuyruk sokumundan yapılan ve çorbası da olan fakat benim kebabını tercih ettiğim pöç’ten önce gelen ve ikram olan “saf” et suyuysa ondan da lezzetliydi. Bir kısmını içip, bir kısmını etinizin üzerinde gezdirdiğiniz takdirde, pöç’te pöç’leniyordu hani. Tabağın sağ yanında bademli, üzümlü pilav, öte yanında dövme ayran, mis gibi pide. Gelsin Milor, gitsin Yaşin. Bu yazıyı yemek saatinde okuyanlarınız varsa eğer, sizin için kayıp mıdır, kazanç mıdır bilmesem de, benim şimdi pöç olsa da yesem dediğim anlar demediğim anlardan fazla ve yoğun olmuştu bir süre. Kayseri gezim esnasında iştahımdan ötürü endişeli ve tedirgin olduğum anlar yaşadım. Burada insanı yemeğe içmeye teşvik eden dürtüsel ve ilkel bir şey var. Teslim oluyorsunuz kolaylıkla mutfağına, yemeklerine.

Kayseri… Kayseri… Erkeklerinin sokaklarını lavabo sanıp, aklına estiğinde tükürük, balgam, sü..(pöç’ten sonra çekilmiyor, değil mi?)lerini yerlere atma gereği duyduğu da bir şehir aynı zamanda. İnsan her gördüğünde kimin olduğunu düşünmek istemediği, içerisinde barındırdığı bir mikrop’tan çıkan bol miktarda mikrop için kahrolsun dediği, ıslak ve türlü renkler barındıran bu şekilsiz kaldırım lekeleyicilerine basmamak için akla karayı seçiyor. O kadar çoklar ki. Kayseri Belediyesi, Kayseri Belediye Başkanı, Kayseri İl Genel Meclisi encümen üyelerinin de ortak kararıyla büyük puntolarla şehrin muhtelif yerlerine billboardlar döşetilmeli ivedilikle. Zabıta ve polise bu eylemi gerçekleştirenleri olay esnasında derhal tevkif edebilme yetkisi verilmeli. İşportacı kovalar gibi sokak sokak peşinden koşmalılar bu uğurda. İmamlar cuma hutbelerinde bu konuya geniş yer vermeli, söz konusu eylemin muadili olan günahları sayıp dökmeliler bir bir. Ki bu sayede caydırıcı olabilsinler. Kimse hiç tanımadığı bir adamın balgamını sırf o sokaktan geçtiği için ayakkabısının altında evcil bir hayvan gibi beraberinde eve kadar götürmeyi arzu etmez sonuçta. O billboardlarda da şöyle yazmalı: “Sokaklara tükürenler güvenlik kuvvetleri tarafından tevkif edileceklerdir. Cezası bulaşıcı hastalığı olan en az on kişinin, en az on defa ve hiç durmadan suratına tükürmesi olarak kesilecek, bu ceza asla paraya çevrilmeyecektir. Tüm bunlara ek olarak belediye tarafından mahallesinde gerçekleştirilen çöp toplama, yerleri süpürme, kanalizasyona kaçan keçiyi pardon kediyi yarı beline kadar boka bata çıka çekip çıkarma gibi görevlerde de bir yıl süreyle it gibi kullanma, dolayısıyla da bugüne kadarki tüm tükürdüklerini yalatmak olmalıdır.” O kadar mı diyeceksiniz, o kadar. Sıtkım sıyrıldı bu aynı manzaradan. Geliyorum gidiyorum, karşı yönden gelmekte olan fakat farklı istikamete gitmekte olan kelli felli(kerli ferli) bir adam alışmış aynı faaliyetleri gerçekleştirip durmakta. Buna bir çare buluna.

20180109_140642-01

20180109_135405-02

MİMAR SİNAN’ın KÖYÜ AĞIRNAS :

Sabah olur olmazki gezimin ilk durağı olacak kendileri. Yarım saat sürüyor sürmüyor, Gesi’yi ve bağlarını mevsimsel sebeplerle ıskalıyor ve Ağırnas’ın meydanında iniyorum otobüsten. Durağın hemen gerisindeki kahveye giriyorum, yanımda ise Ahmet Amca var. Ahmet Amca’nın da bıyıkları var. Kahvenin tüm erkeklerinde de bıyık var. Hemen bir çay ısmarlıyorlar bana. Tam içerken gözüm masadaki şeffaf ve şekilsiz şeye takılıyor. Bir an haykırasım geliyor, sonra susuyorum. Biri bu masada tırnak kesmiş benden önce ya da tükürüp atmış tırnağını, o da kalmış masanın üzerinde, tam da benim önümde. Derin bir iç çekiyorum, öyle hemen bırakmıyorum. Tırnaktan da bahsetmiyorum. Ara ara gözüm takılıyor yalnızca. Üflesem gider mi acaba? Ahmet’i çağıralım sana, anlatsın köyümüzü, tarihimizi diyorlar. Kendisi gönüllü müze sorumlusu imiş. Ahmet aranıyor, Ahmet bulunuyor, Ahmet geliyor ve oturuyor masamıza. Benden daha meraklı dinleyen kulaklarla yarıştığımı hissediyorum. Tam evine girmişken çağrılan ve gerisingeri gelen Ahmet Bektaş ancak bitiririz diyor şimdi çıkarsak. Kulakları geride bırakıyorum, tırnağı da, çıkıyoruz beraber Ağırnas’ın gizemini çözmeye. O gizem çözülür mü öyle kolay kolay, hiç sanmıyorum ama ipuçlarını takip ediyoruz tali yollardan giderek. İlk önce Mimar Sinan’ın doğduğu eve gidiyoruz. İçerisi yani üç katlı evin giriş katı Mimar’ın yaşam öyküsü ve eserlerinin fotoğraflarıyla döşenmiş. Evin içini gezdikten, dışına ve çevresine şöyle bir göz attıktan ve tüm köyün genelinin mimarisini, taş ustalarının marifetlerini düşündükten sonra Mimar Sinan’ın bu köyden çıkmış olmasının çok da sürpriz olmadığını düşünüyorum. Erciyes’in milyonlarca yıl önce püskürttüğü lavlardan oluşan volkanik tüf kayalar rengini vermiş evlere, işyerlerine. Gül kurusuna kaçıyor ara ara, bu yönüyle Petra’yı anımsatıyor en çok. Neticede Anadolu’nun az turist çeken bir köyü olmasından ötürü boş sokaklarındaki ıssızlıktan ve sakinlerinin kışın merkezde yaşamayı tercih etmelerinden dolayı havaya sinmiş terk edilmişlik hissi bir yandan büyüleyici, öte yandan hüzünlü. Anadolu’nun köylerinin değişmez kaderi böyle. Göç vere vere, kalan yaşlı nüfusla yenilenmeden yaşayıp gidiyorlar. Evlere, sokaklara sinen hüzün bundan belki de. Terk edilmek, istenmemek çok fena bir şey. Mimar Sinan da 22 yaşında terk etmiş köyünü, dönüşüyse üç çeşme ile olmuş. O dönem köylerde su ihtiyacı nasıl karşılanıyormuş, sakalar’a yani şehrin çeşmelerinden, deriden yapılmış “kırba”lara doldurdukları suyu atla ya da sırtında taşıyarak şehre getiren ve satan kimselere ihtiyaç var mı bilinemese de Evliya Çelebi anılarında İstanbul’un sakalarının şehrin 9999 çeşmesinden su taşıdığından bahseder. Köyün o zamanki yiğit delikanlıları, vefakar ve cefakar kadınları dururken köyde saka abesle iştigal olsa da az önceki bilgiye bu yazımı yazmadan önce okuduğum “Tezkiretü’l-Bünyan ve Tezkiretü’l Ebniye”den yani Yapılar Kitabı”ndan ulaştığımı ve bu alıntıyı da oradan yapmış olduğumu belirtmemde fayda var, zarar yok kanımca. Doksan yıllık yaşamına sırasıyla Birinci Selim(Yavuz), Birinci Süleyman(Kanuni), İkinci Selim ve Üçüncü Murat’ı yani dört padişahı sığdırabilmiş asıl adı Yusuf olan Koca Sinan. Mütevazilikte önde gelen bir isim olarak her anlamda seçilmiş, devşirilmiş, işlenmiş ustalarınca. Kendisi de adanmış, çalışmış ama çok çalışmış bir çırak olarak. Dehasının sırrınıysa çözmek mümkün olmamıştır. Dünyada da böyle bir mimar yetişmemiştir. İleri akıllı, yetenekli, hem mühendis hem mimar, amiri konumundaki insanların çeşit çeşit mizaçlara sahip Osmanlı padişahları olduğu düşünüldüğündeyse uyumlu ve geçinmeye gönlü olan çook mütevazi bir adam olduğu aşikardır. Meslek yaşamı boyunca onca saray, han, hamam, cami ve daha da bir sürü şey yapmış, en enteresanıysa kitapta da bahsi geçtiği gibi, gemi bile yapmıştır. Fırsat bulsaymış, ömrü yetseymiş, şartlar dahilinde uçak bile yapabilirmiş gibi geliyor insana. Kendisi şu anlarda çok önceden çıkmış olduğu yokluk aleminden göçtüğü sonsuzluk aleminde yapıyordur belki de ne uçaklar ne füzeler ne jetler…

Bir sonraki durağımız Agias Prokopis Kilisesi. Mübadele sonrası bu topraklardan giden Rumlar’ın yıllar sonra bir zamanlar yaşadıkları toprakları ziyaret etmek için geldiklerinde görmek istedikleri kilisenin kapıları onlara ve tüm ziyaretçilerine açılıyormuş, anahtarı ise Ahmet Bektaş’ın elinde. Rumların nüfusun çoğunluğunu oluşturduğu bir kasaba imiş bir zamanlar Ağırnas. Öncesindeyse, tarıma elverişli olmayan bölgede başka başka yollardan gelir elde etmek için halk, dokuma ve inşaat işçiliğine yönelmiş, en çok da duvar ustalığına. Germir kasaplarıyla, Ağırnas’sa marifetli duvar ustalarıyla ünlüymüş. Mimar Sinan’ın buradan çıkmış olmasının psikolojik etkisi ve baskısı muhakkak olmuştur yöre delikanlılarının üzerinde. Yöre delikanlılarını görmekse mümkün olmuyor, hatta genç görmek mümkün olmuyor. Çünkü o delikanlılar sağda solda ekmek parası peşinde, okumak peşinde ya Kayseri’de ya da başka şehirlerde bulunmaktalarmış. Gidenlerin yüzünüyse anca bayramdan bayrama görebiliyormuş Ağırnas’ın büyükleri.

Bizim bir sonraki durağımızsa Aşağı Pınar mevkiinde bulunan Yeraltı Şehri olacak. Konuşa konuşa yürürken, karşıdan gelmekte olan bir köylüsüne selam veriyor Ahmet Bektaş. Onun da ismi aynı imiş. Ahmet Amca taş ustası imiş zamanında. Buradaki pek çok evde de emeği varmış. Kısacık boyu, fakat sağlam bir gövdesi olan Ahmet Amca’nın mesleğini yaparken sıkıntı çekmediğini, o koca taşları kah sırtında kah kucağında rahatlıkla taşıyabildiğini düşünüyor insan. Dimdik duruyor karşımda, onca ağırlık ezmemiş bedenini, bilakis diri tutmuş, yıllara karşı durma kudreti vermiş. Bir fotoğrafla hatırlamak istiyorum onu. İzin veriyor eğer kötü yerlerde kullanmayacaksan diyor. Önce izin veriyor, sonra poz veriyor, sonra da beni kötü emellerine alet etme diyor. Elimdesin Ahmet Amca bundan sonra, deliliyse baş köşemde ona göre. Buradan ayrılırken aynı otobüste yolculuk ettiğim, buraya dışardan gelip yerleşmiş bir Ahmet daha vardı. Adını sormadan önce tereddüt etsem de, ister buralı ister değil bugün karşıma çıkan herkesin adının Ahmet olacağını biliyordum ve bu tesadüf olmayan bir ayrıntıydı. Ve onun da bıyıkları vardı. Bir tek o adımı sordu. Ben de söyledim.

20180109_131641-01
Ahmet Amca
20180109_145309-02
O da Ahmet

Tarihi milattan öncesine dayanan Yeraltı Şehrini dışarıdan fark etmek pek kolay olmasa da, içindeki dehlizlere girince ancak mağaralara oyulmuş ellerin sahibi olan hayatların nasıl olabileceğini az buçuk hayal etmeye çalışıyorsunuz. Başka bir dilde, başka başka kıyafetler içinde, değişik adetler peşinde, daha kısa belki dev gibi insanlarmış ama insan’mışlar neticede. İhtirasları, korkuları, acemilikleri, güvensizlikleri olan insanlar. Barınma, güvenlik, karnını doyurma, suyunu çıkarma, üreme, kadını biraz süs peşinde, erkeği bir parça Tarzan’lık peşinde ama hepsi birbiriyle mecburen geçim derdinde yaşayıp gitmişler, gömülmüş bitmişler. Bir medeniyet gitmiş, yerine yenisi gelmiş. Ağırnas bugünlere gelmiş. Bir misafirini ebediyete yollayıp, yerine gelen yeni misafirleriyle meşgul olmuş. Ben bile geldim, geçiyorum bu topraklardan. Hiç bıkmadan dayanmış her birine, bana bile.

İnsan hayatına anlam katmaya çalışıyor bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde. Bazen bunu kendisinin ve yakınlarının hayatını güvence altına almak için verdiği mücadele ile yapıyor, ama hiç farkında değil. Bir kahramanlık yapıyor bir anda, yaparken bilinçli değil. Atıyor kendini ateşe öylece, yaptığının farkında değil. Kimisi bir çocuğu kurtarmaya çalışıyor, kimisi hastasını. Kimi hatıralarının peşine düşüyor, kimi başkalarınınkinin.  Bir doktor hayat veriyor bir bebeğe, bir adam mezarını kazıyor bir kimsesizin. Hepimiz bir sarmalın içinde yuvarlanıp duruyoruz yıllar içinde. Bir vesileyle buraya geldim. Bilinç olarak köyünün üstünde bir adam olan Ahmet Bektaş’ı dinledim. Aç karnına rağmen, kızaran burnuyla, soğukta benim için fazladan mesai yaptı. Üç kız babası, varoluş nedenini Mimar Sinan’ı tanıtmakta bulmuş Bektaş’tan bahsetmesem olmazdı. Bunları yazmasam sadece ben bilecektim. Okuyanlarınızın bu bilgi sayesinde eline ne geçti? O da tartışılır. Fakat dünya dönüyor tartışmalı bir şekilde, milyonlarca yıldır döndüğü üzere.

20180109_130036-01
Agias Prokopis Kilisesi
20180109_130258-02
O da Ahmet

               TRAKYA

“Herkesin beni konuşmasına ciğerlerim el vermeyebilir.”

image

Ben giderken mevsimlerden yaz, aylardan ağustos. İstanbul’dan Edirne’ye giden otobüsün içerisinde, okumak istemeyen bluğ çağındaki oğluyla başı dertte bir kadının yakınmalarını dinlemekle o kadar meşguldüm ki, bir an başımı çevirdiğimde gördüğüm ayçiçekler aklımı başımdan almaya yetti. Ayçiçek tarlaları git git bitmedi kilometreler boyunca. Başları gökyüzüne dönük, binlerce.. Renkleri, suskunlukları, titreyişleri, zarif duruşları, bir ince sapla hayata tutunuşları umut verdi. Tekrar yan koltukta oturan kadına çevirdim başımı. Adımı öğrenince Trakyalı sandı beni. “Dayım koymuş” dedim. Meriç Sümen’i çok beğenirmiş. “Dayının adı neydi?” dedi. “Ayçiçek” dedim. Ben kaynağıma geldim.

Sonra bana ikinci kocasının fotoğrafını gösterdi. Çok güzel bir adam bulmuş(kendisi buldum dedi üzerine basa basa). Emlakçıda tanışmışlar. Aşık olup, evlenmişler. İkisininde ilk evliliklerinden tek çocukları var ve kadın itiraf ediyor. “Bu sefer çok başka sevdim, tutuldum.”diyor. “Ne güzel.” diyorum. İlk kocası da iyi insanmış ama bu başka deyişinden, gözlerinde adamı her anışındaki pırıltıdan belli oluyor aşkının korunmuşluğu. Mutluluğunu kıskandım bir an. Mutlu mu bilmesemde. Aşkını kıskandım diyelim, aşık olma şeklini. Ama bunu size söylediğimi unutun. Hiç kıskanmadım, hiç tanımadım belki ben onu. Hiç açmadı bana sırrını, bende ona benimkini. Sustuk biz. Yol boyunca hiç konuşmadık. Sizler öyle bilin.

image

Garajdayım ve yol arkadaşımla ve yolcularla kuru, sıcak, bunaltıcı bir iklimde servisin gelmesini bekliyoruz. Bir sürü şey daha anlatıyor bana aşık kadın; şehri, insanlarını, iklimini. Onu bırakıp gitmek gelmiyor içimden. Burada İstanbul gibi yapış yapış olmazsın diyor. Evet ama haşlanıyorum ben şu an. Hiç böyle bir hava beklemezken, birde bana buraların kışını anlatıyor. Evde kalorifer yoksa, sobalı bir evde, sobanın yanmadığı bir odasında uyuyup uyandığında ayakların buz kesermiş yün çorapların içinde. “Sivas gibi mi?” diyorum. “Hiç gitmedim.” diyor. Enteresan bir şekilde çizgilerle bölgelere ayrılmış ülkemin havaları da enteresan, soğuğun nereden çıkacağını kestiremiyor insan(Balkanlar ve Rusya bu konuda çok cüretkar olabiliyor bize karşı), bunca sıcağın akşam akşam nereden geldiğinin bilinemezliği gibi.

image

Selimiye Cami, Mimar Sinan’ın ustalık işi eseri. İkinci Selim’in talimatıyla yaptırılmış. Büyük bir avlusu var, aynı zamanda müezzinliğini yapan imamı içerideydi. Turistik olduğu için ziyaretçilere açık her zaman. Sinan, Koca Sinan işinde pek maharetliymiş. Nereye giderseniz gidin bir şekilde Selimiye’ye çıkıyorsunuz şehirde ve dört minaresiyle size daima yol gösteriyor. Bir caminin etrafında kurulmuş şehir izlenimi veriyor insana. Esnaf, turistler, sokaklar hep Selimiye’ye ayarlı. Beş veya on dakikalık mesafedeki karşılıklı müzelerinden birini seçiyorum. Arkeoloji Müzesi’ymiş. Çok fazla eser yok. Yalnız Atatürk’e ait Yunanca bir harita var. Görevliye soruyorum “Atatürk Yunanca’da biliyor muymuş?” diye. O da bilmiyor, “Hediye galiba” diyor. Çok padişahlar geçmiş buradan. Ama Edirne akla en çok Atatürk’ün pırıl pırıl gözlerini getiriyor benim aklıma(sevdiğim en ve tek mavi gözlere sahip insan). İçimdeki Atatürk sevgisini atmam mümkün değil, çok işlemiş. Devri geçmiş lider diyenlere inat, Nutuk’ta Ortadoğu’da yaşanacak kargaşadan bahsediyor 100 yıl sonraki. Nutuk hakkında ufak çapta bile olsa bilgiye sahip olmak gerekiyor Atatürkçü’yüm ben diyebilmek için.

—-.—-

Ertesi sabah bol bol cami, köprü, nehir, bağ, bahçe, mesire yeri olan şehirde yarım günlük tur atıp, ayrılıyorum sessizce. Saniyelik aralıklarla ezanlar okunmaya başlıyor şehrin dört bir yanındaki camilerden ve sayısız köprü geçmişim hissine kapılıyorum Karaağaç’a giderken. Meriç Nehri’nin karşısındaki belediyenin tesislerinde kahvaltı ediyorum. Garson masama gelip, yalnız mısınız dedikten sonraki beşinci dakikada arıların istilasına uğruyoruz tostum ve ben. Arıların da bir ruhu var mıdır acaba? İğneli, bal yapan, kanatlı kuşumsu böcekler. Ekmeğimi paylaştım ben onlarla, daha ne yapayım? Gene bir telefon trafiği yaşanıyor tam da Kırklareli’ne gitmek için yola çıkmışken. Ne işin var orada, Venedik’in suyu mu çıktı(bekar kız arkadaşım), Kırkpınar ne zamandı(gay arkadaşım), havalar nasıl, esinti var mı(babam).

image

Edirne’den Kırklareli’ne geçiyorum. Kadınlar gecenin bir vakti sokaklarda gezebilirlermiş bir başlarına. Trakya’nın medeniyetini seveyim. Güvende hissetmek güzel oluyor. Nispeten daha küçük bir çarşısı var Edirne’yle karşılaştırınca. Trakya’nın Paris’i de Edirne olsa gerek. Eski ama bana daha sevimli görünen çarşısında dolaşıyorum. Güzel, temiz esnaf lokantaları var. Kasaplar Sokağı’nda Kırklareli köftesi yiyorum. Bir dolmuşla Kavaklı’ya gidiyorum. Buranın da Belediye Başkanı kadın ama tek çivi çakılmıyor. Görünüşe bakılırsa ihtiyaç da yok. Sınırlı sayıdaki insana yönelik yaşamda fazla gürültü patırtı çıkarmadan çalışıyor anlaşılan belediye. İnler cinler top atıyor derler ya; ya gerçekten atıyor iseler.. Evlerin arasından tek başına geçiyorum. Sağıma soluma bakıyorum. Bir Allah’ın kulu yok. Zaman durmuş gibi, evlerden çıt çıkmıyor. Ortalıkta çocuk, genç, yetişkin kimse yok. Kahvelerde boş. Otobüs şoförü ve durakta bekleşen üç beş kişi var. Bana ne işin var ki buralarda der gibi bakıyorlar. . Bilmiyorlar ki benim bu soruyu kendime her gittiğim yerde binlerce defa sorduğumu. Ayşe diyorum, Ayşe Hanım’ın evini aradığımı söylüyorum. Verdiğim tarifle nihayet buluyorum evini. Zayıf bir kadın, koyu renk olan saçlarına beyazlar düşmüş. Gözlerinizi gözlerinden alamıyorsunuz. Kaşık kadar yüzünde gözlerini belirginleştiren yaygın, kalın ve kıvırcık kaşları var. “Ne işin var burada? Hem benim adım Yaşa, Ayşe değil.” diyor.” “Olsun babaannemin adı Ayşe, severim bu ismi diyorum”(sıcakta mantıksızlaştığımı kabul ediyorum, kadınla abuk sabuk konuşuyorum). Beni içeri alıyor genede. Yere oturuyor. Ara ara beni süzüyor, Sanki bir şeyler arıyor. Ağzını açıp tüm o tuhaf cümleleri, değişik vurgularla olanca çıplaklığıyla söylemese alelade bir kadın aslında. Hatip gibi konuşuyor, birde diktatörlüğü var, kuralları burada ben koyarım, benim dediğim olur der gibi. Ve o anlatırken ben ikincil duyuyorum sözlerini sanki, bir başkasına daha söylüyor ve bana aksediyor boş bir duvara vurup geri dönen kelimeleri efsunlu kadının. Evin içinde ikimiziz ama sanki çok kişiyiz. Aklım karışıyor, zihnim bulanıyor.”Ben fal için..” Bıçak gibi kesiyor sözümü. “Ben falcı değilim, şifacıyım.” “Otur!” diyor. Kusu kusu çöküyorum önüne. Ocağını yakmak için hamle yapıyor. Çakmak arıyor. “Birde dağınık olmasan, aklını toplayabilsen neler yapacaksın, değil mi?”(bir keresinde ceketimi büyük bir mağazanın giyim reyonunda, nüfus cüzdanı ve benzeri tüm kartlarımı en az iki defa, pasaportumu defalarca kaldığım otellerde, annemi ise arabada unutmuşluğum var) diyor. Fiziksel hastalıklarımı ve kaynağını gösteriyor. Tüm oklar beynime çıkıyor, fiziksel olarak turp gibiymişim. Kurşun döktürüyorum. Standart olarak o bunu yapıyor. Ekmek parçaları atıyor bir tasın içindeki suya. Bana yaşayacaklarımı söylüyor bir bir. “Burası kalabalık değil mi?” diyorum. “Yok benim oğlum öldü, gelinle torun da yok.” diyor. Kazada öldüğünden ve oğlunun tabutunun kapağını açıp, onu kucakladığı gibi masaya yatırışından bahsediyor. Çocuğum olup olmadığını soruyor. “Ne güzel işte derdin yok, bak ben benimkini gömdüm, derdi bitmiş mi oldu şimdi, en büyük yaramı gömdüm, gözümü gömdüm, oğul’umu gömdüm ben.” derken duvardaki fotoğrafına bakıyor oğlunun. Bir kaç kez daha yapıyor bunu farkında olmadan. Oğul duvarda fotoğrafının çekildiği yaşta. Oğul bizimle. Hemen yanımızda. Gömdüm diyor oğlumu. Ama Oğul burada. Gayba inanan ve gaybtan ürken bir insan olarak Tanrım kafalarımızı karıştırma, huzur ver ruhlarımıza, bizi dünyevi işlerle meşgul et sıkça ki uğraşamayalım öteki tarafla diye mırıldanıyorum. Yaşa seçilmiş, yoksa bilemezdi çok şeyi, mutlu mu, nasıl olsun, nasıl olabilir? Seçilmişe mutluluk yokken, sıradan insan ne yapsın? “Ruhların Evi” ve “Yüzüklerin Efendisi” geliyor aklıma. Son zamanlarda izlediğim “Hereafter”var konuyla ilgili, bir referans olarak geldi aklıma. Tüm o orklar, elfler, kıllı ayaklı, koca kulaklı hobbit’ler(bakar mısınız Tolkien’e sen git bilim adamı ol, sonra da köyünün üç harflilerini, dört harflilerini yedir yuttur okuyucularına. Acaba bir çeşit Gandalf’la karşı karşıya olabilir miyim bende şimdi, şu an?). Yok değil. Mihaly Hoppal’in “Avrasya’da Şamanlar” kitabındaki şifacılar gibi Yaşa Kadın. İşaretleri okuma yetisi bahşedilmiş ona ya da o bir şekilde öğrenmiş kapıları zorlayarak. Benim günlük hayatta üzerinde durmadığım bir sürü ayrıntıyı görüyor. Çünkü üçüncü gözü açık. Besmelesini çekiyor, Elhamdülillah müslümanım diyor. Sonradan hepimiz olduk tamam da, peki ya öncesi..

Netice itibariyle hepimiz biraz batılız, Freud bile(17 rakamının hayatındaki uğursuzluğuna inanırdı). Bizi, hepimizi ilgilendiren cinsel hayatımızla ilgili bir sürü fikri vardı ve o devirlerde henüz daha etkin bir doğum kontrolü olmadığından, karısından uzak durmaktaydı(diline vurmuş derler o hesap, dertliymiş adam, ne yapsın?). Ve Dostoyevski yıllar yıllar öncesinden bilmiş ve açıklayıvermişti gaybı: “Hayaletlerle, hortlaklar başka dünyaların parçalarıdır, başlangıcıdır. Sağlıklı bir adamın hortlakları görmesine sebep yoktur. Çünkü sağlıklı bir adam her şeyden çok yeryüzünün çocuğudur. Yaradılış kanunları gereğince, yalnız bir dünya yaşamı sürmek zorundadır. Ama sağlıklı bir adam biraz hastalanıverince, organizmadaki normal yeryüzü düzeni bozuluverir, hemen başka bir hal alır. Adamın hastalığı arttıkça öteki dünya ile olan ilişkisi artar. Böylece insan öldüğü zaman öteki dünyaya göçer. Bu öteki dünyaya inanmaktır.” ==> Suç ve Ceza

İğneada’ya giden bir dolmuştayım. Değişik kadınlar, anlattıkları tuhaf şeyler zaten karışmış aklımı iyice karıştırıyor. Biri geveze, öteki kekeme iki kadınla oturma ihtimalim vardı öncesinde. Gevezeyi kaldıramayabilirim. Öteki zaten uğurlamaya gelmiş. Şans eseri yanıma bir Kürt kadın oturuyor. Nasıl uslu anlatamam. Sormazsan sormuyor, konuşmazsan susuyor ve düşünüyor. Ne düşünüyorsun dediğimde bana çok sayıdaki(tam rakam aklımda değil ama çok işte, altı artı filandı) çocuklarından birinin hastalığını düşündüğünü söylüyor. İçten bir kadın. “İyi ki sen geldin yanıma.” diyorum. “Neden?” diyor, sonra benim cevabımı beklemeden “O çok konuşuyor, hep öyle o.” diyor, gülüşüyoruz. Nereden geldiğini anlamadığım yiyecekler ikram ediliyor bize, bana “Al al!” diyor, ben yanımdakileri tutuyorum, anlayacağınız yiye içe gidiyoruz. Önce Demirköy’den geçiyoruz. Uslu kadın burada iniyor. Kızı karşılıyor onu. Bir tek ev onlarınki bayırdaki. Ve civardaki. Nerelerden nerelere gelip, ne şartlarda nereye ev yaptıklarına bakıyorum. Aklım almıyor. Ama indiğinde kızını gördüğünde yüzüne yayılan tebessümü.. Unutmam. Anneliğin en özel tarafı, çok sevebiliyorsun çocuğunu, çok çok, anlatılmaz derecede çok. Canım kızım, canım oğlum diyorsun ona, göğsüne sıkı sıkı bastırır gibi. Öperim kızı öperim, öperim oğlu öperim…

Longoz ormanlarının arasından geçiyoruz, yeşeriyoruz gelirken. Istrancalar çıkıyor karşımıza. Başın öne eğilmesin “Kürk Mantolu Madonna”.

İğneada’yı bir Bodrum, bir Marmaris olarak hayal etmeyin. Ama fiyatlar uygun. Ondan olsa gerek tatilin de verdiği rehavet üzerine eklenince bir sürü insanın kendini yemeye içmeye verdiğini görüyorum. Çekirdekler çitleniyor, kafelerde çaylar, biralar gırla gidiyor. Akşamları canlı müzik oluyor, herkes plastik sandalyesinde önce şöyle bir kaykılıp, çok fazla nazlanmadan kendini dans pistinde oyun havaları eşliğinde göbek atarken buluyor. Yıllar olmuştu salonlarda yapılan düğünlere katılmayalı. Figürlerde bir ilerleme yok, aynı el kol hareketleri.

image

Öğle üzeri denize girmek üzere şemsiye, şezlong örtüsü, litrelik kola, ekmek araları ne varsa kapıp akın akın civar muhitlerden gelmiş neşeli ailelerin peşisıra sürükleniyorum bende maviye doğru. Kolay barınamayacağımı düşünerek hemen denize girip kaçmayı planlarken önümden geçmekte olan ambülansın acı siren sesiyle irkiliyorum. Ne olduğunu anlamıyorum. Toplanan kalabalık yavaş yavaş dağılırken, bugün tam 4 gencin boğulduğunu öğreniyorum. Ölmüşler. İnanamıyorum ama ne gelir ki elden?

Salına salına ilerliyorum dalgalı denize doğru. Nazlanıyor bedenim; ayaklarım, bacaklarım derken kalçama kadar batıyorum ve hop beklenen son: zarif bir şekilde dalıyorum suyun altına. Atıyorum kulaçları, dalıyorum çıkıyorum derken bir ses duyuyorum önce üzerime alınmadığım. Öfkeli ve çaresiz bir ses bu: “Geç sağa, topluluktan ayrılma, uğraşamam ben.” diyor. Bana. Cankurtaran. Yerinden fırlamış düşmanca bakıyor. Uğraşamamışın zaten sen, onlarda ölerek uğraşmışlar. Çocuk gibi azarlıyor beni. Az evvel yer açıp da yüzemediğim dubalarla çevrilmiş, güneşin altında kızışmış bedenlerin fin hamamına çevirdiği ıkış tıkış bölümde çimlenen yüzler suyun yüzeyinde kalma gayretine ek olarak beni izliyorlar. Buradaki ilk ve son deniz faciam da kapanmış oluyor böylelikle.

image

Denize, güneşe, ayara doymuş bedenim, fazla d vitamini depoladığından ertesi gün tekrar yola çıkıyorum. Garip bir güzergah çiziyorum kendime. Kırklareli’nden Tekirdağ’a geçiyorum. İyi ki gelmişim diyorum görür görmez. Trakya’nın asıl Paris’i burası galiba. Hem denizi de var. Tekirdağ köftecilerinin önünde orta üst kesimin aileleriyle beraber gelip yemek yedikleri bir sürü restoran var. Sahilde çay bahçeleri, ötesinde de keyifli balık restoranları. Şimdilik alkol satışları da var. Dayan Tekirdağ.. Adına kuvvet..

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: