UZUN İNCE BİR YOL : BİRİNCİ BÖLÜM – MARDİN, SAVUR

 

 

20170927_145611-02
SAVUR

UZUN İNCE BİR YOL : BİRİNCİ BÖLÜM – MARDİN, SAVUR

2013 yılının ılık bir Eylül ayında çıkmıştım yola, son defasında. Öğleden sonra bindiğim otobüsten yine ertesi gün aynı saatlerde yarı uyuşuk, uykusuz, şaşkın bir vaziyette inmiştim. O defasında Urfa’da inmiştim, nasıl sıcaktı anlatamam. Şimdi uçakla Mardin’e gidiyorum. Ne mi değişti? Aradan geçen dört sene beni yaşlandırdı. Sırt çantası taşımak zor geliyor. Yirmi küsur saatlik yolu çekmek de. Bu yüzden sabah uçağıyla gidiyorum, elimin altında da benimle zıtlaşıp duran tekerlekli valizim var. Bir şeylerin ters gideceğinden haberi varmışçasına geliyor peşimden, sonunda da kırılıyor zaten. Ama bilirim ki çok kahrımı çekmiştir, beraber gittiğimiz her yerde. Benim küçük küheylanım, yanımda nerelere nerelere gelmemişti ki! Dolayısıyla bir ufak ameliyat geçirecek geri döndüğümüz zaman ve eskisi gibi olacak umarım. Sanki çekeceklerinin bilincinde, beni götürme der gibi bir hali vardı bir gün öncesinde. Benim kolay kolay iflah olmayacak bacağım da aynı gün benzer sinyaller vermişti. İlk defa düştüm. Aslında çok düşerim de… yola çıkmadan bir gün önce düştüm bu sefer, bu bir ilk ona göre. Şiş bir dizle sıcağı sıcağına döndüğüm evimde iyi olacağım telkinleriyle hazırlandım durdum, ama neticede yaralı ve mikrop kapmış bir bacak taşıdım durdum beraberimde. Güneydoğu’da doktor doktor gezdim bir yandan. Yaralı bacağım, kırık valizim, plansızlığım ve çeşit çeşit merhemlerimle, tam ben kendime acıyacakken, hayat acımayınca bir anlamı kalmıyor ahlanıp vahlanmanın ne yazık ki. Valizimin içi, oksijenli su, şişe şişe tentürdiyot ve batikon, pomad, sargı bezleri, tamponlar, bir şişe şifalı şurup, en nihayet kavanozun içinde taşıdığım dört sülükle doldu taştı git gide. O kadar çaresizdim yani. Alternatif tıp yerine alternatif sürüngen denedim en nihayet. Gaziantep, Bakırcılar Çarşısı’ndaki bir aktardan tanesi iki buçuk liradan aldğım dört sülük hayatımı kurtardı. Şurubu içmekten korktum, sülükle can buldum. Babaannem yapardı rahmetli, benim de ruhum yaşlanmış besbelli. Her neyse, herkes patlıcan kuruları, fıstıklı baklavalar, çeşit çeşit baharatlarla bavul doldururken, ben dört sülükle döndüm Gaziantep’ten. Valizimin içindeki hal böyleyken, Güneydoğu nasıldı diye soranlara şu cevabı vereceğim fazla uzatmadan; bir zamanlar, bölgede bulunduğum zamanlarda patlak vermiş olan Suriye’deki iç savaş ve bize sirayet eden mülteci sorunu, sonrasında ülkenin dört bir yanında patlayan bombalar, ablukalar ve de Sur’un çilesi bölgeyi gidilemez hale getirmiş; bizi de, bulunduğumuz yerden, yazılmış senaryoların izleyicisi etmişti. Filmin sonu ise hala belirsiz. Hiç bitmeyecek gibi duruyor. Bir taraftan durulsa, bir taraftan coşuyor. Bir film olsaydı eğer, tür olarak dram, gerilim ve korkuyu barındırıyor olurdu bünyesinde. Yer yer hepsi birbirine karışsa, iç içe geçmiş olsa da, dram yanı ağır basıyor her fırsatta. Ortadoğu mutlu sonların toprağı olmadı hiçbir zaman. Bundan sonra olması da mümkün görünmüyor. Bunun böyle olmasını halklar mı istiyor, politikacılar mı? Masaların üzerinde çok daha büyük masalar var ve onlar ne isterse o oluyor. Hakikat böyle olunca da, diren diren yollar yokuş’a çıkıyor.

20170927_141729-02
Savur

20170927_144221-02.jpeg

UÇUŞ BOYUNCA :

Rötarsız kalkan uçakta, isminin Ayşe olduğunu sonradan öğrendiğim, Mardin’in Ömerli İlçesinin, Çimenlik köyünden, annesi pencere tarafında oturmuş sessizce bulutları izlerken, ben de diğer yanda kızının ağzından aile hikayelerini dinlerken buluyorum kendimi. Güçlü kuvvetli bir kadın Ayşe. Kırklı yaşları aşındırmaya başlayalı biraz zaman geçmiş, konuşkan bir tabiatı, kendinden ve tarihinden bahsetmekten mutluluk duyan bir hali var. Kalp gözü açık, algıları açık. İki çocuğu ve kocasıyla birlikte İstanbul’da yaşıyor. Ona kalsa köyünde yaşayacak temelli ama şartlar el vermiyor. Kocasının işi, çocukların okulları, bekarlıkları var önünde. Hem Kürt, hem Arap, hem de Süryani kanı taşıyor. Zor değil mi, diyecek olursanız, çeşit olmuş, değişik olmuş onunkisi de. Bana sen nerelisin diyor, ben tek bir yerli değilim diyorum yani karışığım. O oradan, bu buradan, onun osu oradan, busu buradan… Benim yerlerim dağınık, Ayşe’ninse işler kan kısmında karışıyor. Ben tam olarak nereliyim, hiç bilmiyorum. Üzerindeki yarım kollu t-shirt’ü gösterirken, Kürdün gözü aldadır diyor. Kırmızı en sevdiği renk. Ben de severim acı kırmızıyı. Sadece yaş aldıkça, iyice karalara bürünmek geçiyor içimden. Yaşlandıkça bir ferahlık geleceğine, kararıyorum galiba ben gittikçe. Mevsim itibariyle pekmezli cevizli sucuk yapma zamanı geldi çattı, bağbozumu var şimdi diyor. Ahh…diyorum, Süryani şarapları ne harikadır. Gülüşüyoruz. İçim bir an ferahlıyor sanki. İki saatlik yol konuşa konuşa sona eriyor. Beni havaalanından köylerinin muhtarının minibüsüyle şehre bıraktırıyor. Köye gel diyor ama ben henüz gidip gidemeyeceğimi bilmiyorum. Dizim çok ağrıyor, ne yapacağımı çok bilmiyorum aslında. Bu dizle programımı yavaşlatmam gerek ama vakit kısıtlı olunca durup düşünüyorum ister istemez. Ne yapak, ne yapak?

Mardin havaalanına indiğimde kendimi Akabe’deymiş gibi hissetmiştim. Galiba son defasında Ortadoğu’da Ürdün’de bulunmuştum. Ovanın orta yerine, hatta bir çöle inmiş gibi hissetmem ondandı. Bayıcı bir hava ise dışarıda beni bekliyordu. Yeni Mardin’se yine yeni inşaatların merkezi olma yolunda ilerliyordu daha büyük adımlarla. Alçak alçak ovalara, yüksek yüksek evler kurmuşlar, kuş gibi kuş gibi de içine girmiş oturmuşlar. Ben gidiyorum dedim kendi kendime; asıl, gerçek, değişmez, özünü koruyan Eski Mardin’e. Telkarinin, tatlı şarapların, tarihin dokusunun korunduğu, kadim dinlerin başkenti, Mezopotamya’nın kalbine, ben gidiyorum gerçek Mardin’e.

20170927_142350-01

20170927_135658-01
LÜTFEN PARK ETMEYİNİZ. RİCA EDİYORUM.

İLK DURAK : SAVUUURRRR

Kadim valizim otel odasında, kadim düşünceler başımda, kadim sözcüğünün büyüsüne kapılmış vaziyette takıntılı takıntılı düşüyorum yollara. Savur’a gidebilmek için semt garajına gidiyorum. Biletimi alıyorum, bekliyorum ki minibüs gelsin. Gençten bir oğlan kendi çapında beni sorguya alıyor. Nereliyim, nereden geldim, neden geldim(deli miyim, dudu muyum, ajan mıyım, Lawrence’ın uzaktan hısım akrabası mıyım, neyim), memur muyum, öğretmen mi, doktor mu hemşire mi? Bense tek bir şeyi merak ediyorum, Savur’da bir restoran bulabilecek miyim acaba karnımı doyuracak! Kahvaltı etmedim, öğle yemeği de yemedim, bir süre daha da yiyemeyecek gibiyim. Neyse ki restoran varmış. O sırada dolmuş geldi haydi toparlanın diyorlar. İçtimaya çağrılmışızcasına ilerliyoruz büyük bir ciddiyetle beyaz araca doğru. Gidiyoruz gitmesine de, çoktan dolmuş minibüsün içinde bana bir küçük pembe tabureyi gösteriyorlar oturayım diye. Derhal cırlıyorum ben de. Cırlamam saygıyla karşılanıyor ve derhal eşi ve kızının yanından kalkan bir başka genç adam koltuğunu teslim ediyor bana nezaketle karışık mecburiyetten ötürü. Emanete sahip çıkıyorum ben de. Tüm yolcuların benim cırlamamdan hemen sonra bir başka ortak sorunları daha var önlerinde. O da insani şartlarda yirmi beş kişilik insan kapasitesine sahip minibüsle tek seferde 35 yolcu taşıma gayretleri. Mini mini tabureler, ayakta beyler ve de yine sığmayan yolcular. Şoför bıçkınlıktan ve bitirimlikten ölecek ölürse. O da şunu yapmakta buluyor çareyi: önü beşliyor. Tam beş adam ön tarafa sığıyorlar. Bir tanesi kucağına mı oturacağım diyor. Hayır diyor, şoför koltuğunu paylaşacaklarmış. Paylaşıyorlar da. O halde bizi sağ salim getiriyor ya Savur’a. Pes. Bilmem yöre insanının karakteri hakkında, dayanıklılığı, sabrı ve azmi konusunda bir fikriniz olabildi mi? Burada çok başka kanunlar işliyor. Herkes kafasına göre hareket ediyor, siz de dışarıdan gelen bir yabancı olarak kayıtsız şartsız kabul etmek durumunda kalıyorsunuz bu durumu. Ayakta kalan iki adam bir saati aşkın süren yolu dört büklüm geliyorlar sıcakta. Bir tanesinin ter burnundan damlayacak ama mendil uzatırsam yanlış anlaşılacağımı düşünerek, böyle bir girişime teşebbüs etmiyorum. Beşli koltuktan bir adam kullanılmış, sümüklü mendilini uzatıyor cömertçe. Sarışın, mavi gözlü çocuk fırlatıyor kirli mendili ve damlayan terleriyle yaşamayı yeğliyor çaresizce. Aracın içindeki nüfus git gide azalırken, yanıma oturuyor tutulmuş vaziyette. Savur’a yeni girmişken fotoğrafını çektiğim tek ev anneannesinin evi çıkıyor. O bizim diyor şaşkınlıkla, ben evi fotoğraflarken. Nazik anneannenin evinin önüne park edenlerden sıtkı sıyrılmış olsa gerek ki, evimin önüne park etmeyin, rica ediyorum diye yazmış ya da yazdırmış bir güzel. Nazik anneannenin nazik torununa da soruyorum derhal, çok aç olduğumdan, etrafta bir restoran olup olmadığını. Var diyor ve beni Savur’un galiba tek restoranının önünde indiriyor. Açlık çeke çeke giriyorum kapısından içeriye. Bomboş masalar, boşaltılmakta olan tencerelerle karşılanıyorum. Ne yemek var diyorum, güveçte patlıcan diyorlar. Yanında diyorum, güveçte patlıcan diyorlar. Aşçı ya da garson ya da hem aşçı hem garson hem lokanta sahibi, gençten bir oğlan karşı çaprazımdaki dolabın üzerine oturup bana bakıyor. İnsan, hayatında, garip anlar yaşar ve bu, o garip anlardan biri oluyor benim açımdan. Uzay gemisiyle getirilip, Savur’a bırakılmış bir varlıkmışım gibi izliyor beni. İlk önce bana böyle ağzı açık bakan birinin karşısında yemek yiyemeyecekmişim gibi gelse de, güvece yumulup unutuyorum tüm dünyayı. Karşıma geçip beni izlemesi önemsizleşiyor bir süre sonra. Güveçte etli patlıcan harikaydı bu arada.

20170927_142421-01.jpeg

20170927_154100-02-01
Savur, MARDİN

Savur, Mardin’in en enteresan ilçelerinden biri imiş gerçekten. Sokaklarında sadece “erkek” insan görebiliyorsunuz. Oyun oynayan çocuklar bile “erkek” çocuk. “Kız” çocuklar hep evde. Erkekler hep sokakta. Onlar hep evde. Hacı Abdullah Bey konağına gelin gelmiş teyze ve bir süre sonra eve gelen gelini, burada hiç çarşıya gitmediklerini, bir ihtiyaçları olduğunda evin beyini arayıp ekmek getir, et getir, süt getir diye talimat verdiklerini anlatıyor. Teyze tam dört yıldır hiç çarşıya inmemiş. Gelini ise gezmeye, çarşıya anca şehre indiklerini söylüyor. Hal böyle olunca ve dört bir yanım sırf erkekle dolunca, ne yaptınız kadınlarınıza diye soruyorum çarşıda oturan adamlara. Beni getiren minibüs şoförünü yakalıyorum oturduğu yerden. Kadın yok mu hiç diyorum; vaaarrr diyor, evdelerrr diyor. Amazonlar’ın arasına düşsem de benzer bir tepki verirdim gibime geliyor erkek yok muu, ne yaptınız erkeklerinize diye. Ama en güzeli, en doğrusu kadınla erkeğin bir arada durduğu, birbirine yabancılaşmadığı ortamlar. Bu ülkede sanayileşmenin olduğu ya da turizme açık sahil kentleri dışında bu normalliği yaşamak çok nadir bulunan bir durum benim bütün gezilerimden anladığım kadarıyla. Görmeye görmeye şaşkın şaşkın ya da ne yapacağını bilmez bir halde, şuursuzca bakıyorlar erkekler karşı cins’e. Hatta görünce gözlerine inanmayanlar bile var. Kendisinin farkında olmadığı ama vahşi bakışlar taşıyan birçok erkek görerek tamamladım bu son gezimi de sayelerinde.

20170927_142553-01
SAVUUURRRR, MARDİN

Sokak aralarında fotoğraf çekmek için dolaşıp dururken, evinin önündeki kesilmiş odunları modern sanat adı altında fotoğraflamaya çalıştığım aynı evden yükselen olgun bir erkek sesi ne yapacaksın o odunları çekip çekip de diyor alaylı bir şekilde. Birileri gülüyor bana. Bu iyiye işaret diyorum. Başımı kaldırdığımda sesin sahibinin dev cüssesi ve misafirperverliğiyle karşılanıyorum. Biz onları kışın yakacağız zaten ki diyor. İçimden siz yakmadan son bir kez fotoğraflayayım istedim desem de, hak veriyorum kendisine. Beni ılgıt ılgıt değil de küfür küfür esen bahçesine çağırıyor. Fakat zaten geç kaldığımdan ne çay ne de kahve içecek fırsatım yok diyorum. Bana gidip görmem gereken yerleri tarif ediyor. Söylediği yerlere ben zaten gittim, çok ıssızdı ürktüm diyorum. Burada bir şey olmaz diyor. Doğrudur. Uzaktan kale gibi görünen konaklarına onun sayesinde gidiyorum. İstersen bizim hanım da gelsin seninle diyor ama hanım pek istekli görünmüyor benimle dağ taş dolanmaya. Zaten ben de yanımda insan “erkek” ya da insan “kadın”la gezemiyorum. Alerjim nüksediyor insan’a karşı, duyarlılığım, bazen de duyarsızlığım artıyor birlikte geçirdiğimiz süre uzadıkça. Hal böyle olunca, yollar bana yoldaş, sırdaş. Nasıl ki Hacı Abdullah Bey Konağı’na gelin gelmiş teyzenin meskeni o konak olmuşsa,  benim meskenim de yollar bundan sonra.

20170927_143018-01.jpeg
Hacı Abdullah Bey Konağı
20170927_150028-01
Hacı Abdullah Bey Konağı
20170927_150405-01
Hacı Abdullah Bey Konağı

ANLAR VE İNSANLAR : ALTINCI BÖLÜM, KARS – “KEDERLİ ANİ”

20160313_131901
Tigran Honents Aziz Gregory Kilisesi

ANLAR VE İNSANLAR : ALTINCI BÖLÜM, KARS – “KEDERLİ ANİ”

Taksinin içerisinde şoförümüz Muzaffer Bey haricinde iki de misafirim var. İstanbul’dan Ankara’ya uçakla, oradan da Doğu Ekspresiyle Kars’a gelmiş gazetecilik mezunu iki maceracı ruh; Hanım ve Gökçe(n). Ani’ye giden olursa demişler bizi de götürün. Ve şanslarına ben çıkmışım. Muzo(Muzaffer Şimşekli) onlar öğrenci, göremeyeceklerdi başka türlü diyerek rotayı ilk önce Kars Kalesine çeviriyor. Kızlar geliyorlar koşa koşa. Hanım benim yanıma oturuyor. Çılgınlar ama mantıklılar, güzeller ama sadeler. Daha çok Hanım konuşuyor, cümleleri aklıma yatıyor. Henüz çalışmıyorlar ve mezunu oldukları bölümle ilgili iş sahibi olacaklarından da pek umutları yok. Muzoysa hayatından memnun. Beş, altı ya da daha çok çocuğu varmış ve her biri doktor, öğretmen ve şu an net olarak hatırlayamadığım bir devlet memuriyetine girebilmişler. Komik şeyler anlatıyor yol boyunca. Hayatı çok gerekmedikçe ciddiye almayan, ekmek parası peşinde bir adam. Ağrı Dağı buradan görülür mü diyorum, dönüşte gösteririm diyor. Asfalt yolda uzun uzun gidiyoruz. Uzakta birkaç köy var, hepi topu bu. Kahverenginin ortasında ilerliyoruz bir sarı taksinin içerisinde. Ocaklı Köyü’nü geçer geçmez de Ani’nin girişine erişiyoruz nihayet.

20160313_135505

Arabadan iner inmez tuvaletlerine doğru yol alıyorum. Turistler çıkıyorlar tek tük. Gürcülere benziyorlar. Konuşmuyoruz. Sadece göz teması kuruyoruz. Girişi insanda merak uyandırmaya yetiyor Ani’nin. Her biri birbirinden uzak, dağınık binalara bakıyorum. Kiremit rengi gotik mimarinin birer örnekleri usul usul bekliyorlar ziyaretçilerini. Saçma ya da değil kendimi Pensilvanya’da modern çağa yüz vermeyi reddetmiş ve zamanla yok olmuş Amişler’in yaşadığı bir kasabada hayal ediyorum ve öyle de hissediyorum. At arabaları geliyor gözümün önüne bir yerden bir yere giden aceleyle, kadınlar eteklerini savurta savurta yürüyorlar kollarında sepetlerle, adamlar tarlaları sürüyor çiftlerle, çocukların yanakları al al olmuş oradan oraya koşturup duruyorlar boş arazide, bir mezarlık yok çünkü herkes ölüsünü arka bahçeye gömüyor. Sonra ben gözlerimi açıyorum ve kendimi Muzo’nun uyarılarını dinlerken buluyorum: “Buradan gireceksiniz, şuradan dolanıp aha da buradan çıkacaksınız, kolay gele.”

20160313_140534 (1).jpg

20160313_141843
Muzo(Muzaffer Şimşekli)

İpek Yolu kervanlarının uğradığı, Arpa Çay’ın şimdiki Ermenistan sınırını oluşturduğu, son derece korunaklı bir vadinin üzerinde tam da kayalıkların üzerinde, Ortaçağın en büyük ticaret merkezi olarak anılan Binbir Kiliseli Şehir, Krallar Diyarı Ani, camisi, kilisesi ve ateşgedesiyle hem hoşgörüyü, hem de kader olgusunu getirtiyor ilk evvel akla. Sadece rüzgar sesi var bu ıssızlığın ortasında dolaşırken. Vadi göz alabildiğine uzanıyor ve girdiğiniz her binanın kendine özgü bir sesi var duvarlarına kazınmış. Bir parça dikkat ettiğiniz takdirde duymanız an meselesi. Bir zamanlarki ihtişamına ağıt yakıyor bu taşlar. Doğa da insaflı davranmamış onlara. Depremler görmüşler. Terk edilmişler. İstila edilmişler. Şimdiyse en acımasızıyla karşı karşıyalar: Saygısızlık. Zamanında dokunmalara kıyılamayan duvarlarına, hunharca sprey boyalarla ismilerini yazmış öfkeli nesiller. Kirletilip durmuş saygısızlarca. Ne görkem, ne usta ellerce yaratılan olağanüstülük engelleyebilmiş bu terk edilmişliği. Gözden düşmüş, istenmez olmuş. Bu sessizliğin altında yatan neden bu gibi geliyor. Her biri ayrı ayrı küskün, kaderlerine yenik bekliyorlar vadilerini, topraklarını. Akibetlerini bilmeden Doğu’nun bir ucunda, sınır boyunca, küskün, yalnız bekliyorlar öyle kendi hallerinde.

20160313_141541
Abukhamrents  (Polatlı Kilisesi)

20160313_141618

20160313_152914

20160313_140927

20160313_134259.jpg

Kimi geziler ve o gezinizdeki belli duraklar özellikle çok mühimdir ve bunu anın sıcaklığından kavrayabilmeniz pek mümkün olmaz. Zaman gereklidir içinize sindirmeniz için. Kızlardan uzaklaştığımda gözlerimin dolduğu anlar olmuştu çok net hatırladığım. Şükrettim Ani’yi görmekten ötürü. Buraya gelene kadar Kapadokya bölgesi birinci olmak kaydıyla(sayamayacağım çok çok uzun bir çok nedenden ötürü), Güneydoğu yani büyüleyici Mezopotamya ikinci sıradaydı. Şimdi ve bundan sonra bu unutulmuş topraklar, vakur ama içli Ani bana yaşattığı çok mühim duygular sebebiyle ikinci sıraya yerleşti. Bir bağınız olsun olmasın buraya geldiğinizde geçmişten bir şey dolanıyor ayaklarınıza bırakmamacasına. Hem burada yaşamış inanların tarihi hem kendi tarihiniz birbirine karışıyor bu topraklarda. Attığınız her adımın mühim olduğunun ayırdına varıyorsunuz. Bir ses var sanki sonu gelmez sorularla yapışan yakanıza. Bir büyüsü, ah bir konuşabilecek olsa söyleyecek çok lafı var size Ani’nin. Ben bir kısmını dinledim ve çok yaralayıcıydı. Rüzgar uğultusunun hayattaki tüm yenilmişliğinizi sizden alıp başka yerlere taşımasını istiyorsanız gelin buraya. Bir küskünlüğünüz varsa, gelin buraya. Küskünlük neymiş görün. Hem beklemek hem omuz silkmek, bir yandan isterken mağrur olmak neymiş görün. Bu coğrafyanın, tarihin size verebileceği en büyük ders belki de bu olacaktır kanımca.

20160313_142529 (2)

Farklı milletlerden, ayrı ayrı dinlerden gelmiş bir nüfus dirlik içinde yaşamış bu topraklarda. İnsanlar geçimi bilmiş. Kervanlar buradan geçmiş. Her gelen bir parçasını bırakmış; kültürünü, kelimelerini, kahkahasını, ağıdını, hayvanını, malını.. Gurur duyduğum çok fazla şey yaptığımı sanmıyorum hayatta. Ama buraya gelmekten, burada bulunmaktan ötürü gurur duydum kendimden. Ölmeden önce Ani’ye geldim ve Ani’yi gördüm dünya gözüyle. Gam yemem. İyi ki gelmişim. İyi ki gelmişim. İyi ki gelmişim.

Muzo geliyor koşa koşa bize doğru. İki buçuk saattir dolanıyormuşuz. Adam sıkılmış, çatlamış patlamış bir halde çıkageliyor yanıma. Kızları soruyor. Kızlar diyorum selfie çekiyorlardır, kıkırdıyorlardır falan filan. Çobanlığa soyunuyor Muzo. Ama fazla uzun sürmüyor çobanlığı çünkü kızlar yine ayrı bir dünya. Ermenistan’a bakıyoruz beraber. Vadinin bir ucunda biz, bir ucunda onlar, ortada Arpaçay. Köyleri çarpıyor gözüme. Aklıma anlatılanlar geliyor dünden. Köyler yakın olduğundan hayvanlar kaçarmış sınırdan. Bizden onlara, onlardan bize. Bizden kaçtı mı, geri verirmiş Ermeniler.
Onlardan kaçtı mı, keser de yermiş bizimkiler. Bu da böyle bir anekdot işte. Ama bunu nedense hiç unutamıyorum. Öyle işte.

20160313_152621

20160313_131101 (1)

Dönüşte hepimiz acıkmış oluyoruz. Benim yanımda sekiz parçadan oluşan ve her birimize iki parça düşen kakaolu eti gofret var gelirken otobüsün ikramı olarak dağıtılan. Muzo yemem ben şekerli şeyler dese de kendi payını yiyor. Birazcık bastırıyor midemizi sadece. Dönüş yolunda yemekten bahsediyor kızlar. Hepimiz açız anlayacağınız. Kaz eti ve fiyatı, restoranlar ve fiyatları, yöresel yemekler, mevzu hep bunlar üzerine kurulu. Yöresel yemekler yenen bir restorana gitmiş dün kızlar. Her şey mezelikmiş. İstanbul’da olsak bir kadeh rakı isterdik yanında diyorlar. Siz siz olun buralarda böyle şeylere yeltenmeyin, çok hoş karşılanmayabilirsiniz. Burası Doğu Anadolu. Burada adamlar içerler geceyarısı. Hep de kötü kadınlarla. Bilmem anlatabiliyor muyum? Doğu’da kaçak çay içilir en doğrusu, en güzeli.

Dönüş yolunda Muzo arabayı sağa çekiyor ve işte diyor eğer gidemezsem diye Ağrı Dağı’nı seriyor gözümün önüne. Haşmetini bu kadar uzaktan anlayabilmem imkansız ama yakası etekleri karlı Ağrı’yı bir kez olsun görüyorum nihayet. Uzaktan da olsa. Aynı günün akşamı yemek yedikten sonra hüzünlü hüzünlü dolaşıyorum Kars sokaklarında. Dükkanlarına girip çıkıyorum. Yabancı bir kentte bir başına yürümek insanın başını öne eğdiriyor. Ne güvenecek kimsen, ne tutunacak dalın olduğunu biliyorsun. Kimsecikler erişemez öyle kolay kolay başına bir iş gelse. Ve bu korkunç hisle yaşamaya çalışıyorsun. Hayatta baş edilmesi en zor şey yalnızlık ve ondan da acısı bu hissi iliklerine kadar hissedebileceğin özel bir vaktinin olması. Çok koyuyormuş insana. Çok geç anladım.

Akşam çökmüş oluyor yine erkenden. Hangi dükkana girsem gözler bir karış açık ekrana bakarken buluyorum insanları. Aklıma gelip de başımı kaldırıp bakmıyorum bile. Nelet olup bittiğini anlamam için hiç tanımadığım bir kadının üzülüyorum çok demesi gerekiyormuş. Haberlerde Ankara’daki son patlamanın ve hayatını kaybeden ve yaralananların net olmayan bilgileri geçiyor altyazıyla. Olay yerine yakın bir yerden bildiriyor muhabir. Çok geçmeden de yayın yasağı geliyor. Yarın ne yapacağımı düşünüyorum önce.  Her şey anlamsız geliyor sonra. Bir sürü ölü ve yaralı var. Ankara’daki arkadaşlarımı arıyorum. Biri tatildeyim ben diyor. Diğeri kendi yakınlarının peşine düşmüş sağla solla konuşuyor. Kuzenim arıyor ne işin var Kars’ta dön gel geri, ülke bu haldeyken ne işin var kaç bin kilometre uzakta diyor. Her şey iki katı anlamsızlaşıyor. Banuhan arıyor İstanbul’dan. Yarına çıkacağımız belli değilken ve ölenler bizler de olabilecekken diyor… İkimiz de ölenlere üzülsek de ilk önce kendimizi sorguluyoruz aslında içimizden. O az sayıdaki konuşmadığı insanları sayıyor içli içli. Bense kalbini kırdıklarımın listesini yapmaya çalışıyorum ve kabarık listemin içinden çıkamıyorum. Lidteyi boşveriyorum, televizyonu kapatıyorum, bir kahve içmek üzere dışarıya çıkıyorum ve bir mesaj atıyorum birisine. O kadar. Şu üç günlük dünyada diyor o da, boşver.

20160313_145715
Çook uzaktan Ağrı

20160313_145732

BOZCAADA/TENEDOS

BOZCAADA/TENEDOS:

image
image
image

Bir varmış bir yokmuş, kedilerin sahiplendiği, martıların, kargaların ve baykuşların kuşbakışı sahiplendiği, yerlisinin sahiplendiği(bir yerin yerlisi kediler ve köpekler demişti bir büyüğüm), yersizinin bir gün gelip gördükten sonra durduk konduk aşık olduk biz bu adaya diyerek derin hislerle sahiplendiği, kimi zamansa nedensizce sahiplenilen, anakaradan kopuk olduğundan belki de hep sahiplenilmek istenen, çevresi mavi sularla çevrili bir adacık var imiş. Her adacık gibi bu adacığın da kaderinde yalnızlık var imiş. Kendisinden daha büyük olan kardeşi Gökçeada(İmroz)’dan uzağa düşürmüş onu bir takım oluşumlar, sular ve depremler.. Bir daha da yakınlaşamamışlar, araya girmiş mesafeler. Uzaktan bakışmış durmuşlar yıllar yıllar boyunca. Yalnızlıktan bunalan tüm diğer adalar gibi misafirler kabul etmeye başlamış o da yavaş yavaş canı iyice sıkılınca. Kış gelince hasret çekermiş misafirlerine, yaz geldi mi bıkarmış gürültülerinden, cilvelerinden, hüzünlerinden. Bir geçişmiş yaşadığı insanların tam da ilkbahardan yaza geçerken yaşadığı, bir tatlı güzelleme. Bir sabah erkenden gözyaşlarına boğuveren bu Ada’da, sesinizi bırakırmışsınız geride gözyaşlarınız kuruduktan sonra, eğer kader adımlarınızı mıknatısla çekmiş bulunmuşsa.

Yukarıdaki fotoğraflarda görülen iki bızdığın sonsuz enerjisinin tezahürüyle indim Ada’ya. Tozunu attırdılar geminin. Daha sonra defalarca gördüm ikisini Ada’da başka başka bızdıklarla bisiklete binerken, sağa sola çocuk enerjileri yettiğince koşturup dururken. Kızın ruhu sonsuzdu. Cesareti de. Hayat yanıltmazsa eğer kiminin geleceği okunur küçüklüğünden. Kız öyleydi, belliydi hallerinden. Bu satırları yazdığım restoranın adı ise Tenedos. Ada henüz boş. Bir kısım kalmasız gelmiş. Onlar binip gidecekler akşam olunca ve ada daha da sakin olacak akşama. Yoğunluk sezon açılır açılmaz başlayacak. Sonrası iyilik güzellik, kalabalık, bol da kazanç, umalım. Garsonlar şimdilik pineklemekle meşguller. Bu günlerini arayacaklar bir süre sonra. Tenedos hareketlenecek. Benim kalmakta olduğum adanın merkezindeki Delos Adası’ndan ismini alan otel de dolacak. Bozcaada daha çok şarapçıların, tatlı tatlı esen poyrazla içmek isteyenlerin durağı. Keyifli, nazik, huzurlu, cepte para bırakmayı sevmeyenlerin memleketi. Güzel ada, hoş ada. Ayak tırnaklarını denize sokmamaya özen gösterenlerin adası bu ada. Buzzz gibi suyuyla ağustosa göz kırpan, benim en güzelim eylüldür diyen, temmuzla flörtleşen ada. Güneş aynı, gökyüzü aynı, huzursa Bodrum, Kuşadası’ndan fazla. Atla bisikletine, git gidebildiğince. Yürü, uzan kumlara, denize bak, tüm sıkıntılarını at, atamazsan da bir parça çakırkeyif ol ki bir süreliğine bari unutabil her şeyi ve herkesi, o kadar kolaysa. Dünyaya dönene kadar yeni bir benliğin oluşsun içinde. Burası Bozcaada. Ca eki yüzünden midir bilinmez olasılıklar ihtiva eden, belirsizlikler adası bu Ada. Kaçakların, hor görülenlerin ya da görenlerin, çıkış arayanların, mehtap peşinde koşuşturanların, şarapçıların, biracıların, kayıp ruhların, kaybının peşinden yas tutmaktan yorulanların, hayat alışkanlıklarını kaybedenlerin, bohemlerin, sanatçıların, boboların, tüm yorgunların, benim, senin, hepimizin adası.

Bir perşembeyi belirsiz bir haftasonuna bağlayan bir günde geldim buraya. Sabahki feribotu kaçırarak geldim. Ya Gökçeada idi gideceğim ya da burasıydı geleceğim. Ama kaderimde var imiş ve ben da buraya geldim. Bu ilk gelişim değil. Son mudur, bilemem. Ama yiyecek ekmeğimiz, içecek suyumuz var imiş beraber. Ve ben geldim.

Hiç rezervasyonsuz, hiç beklentisiz, sadece kalmak için, tek başına, hiç düşünmeden ve hiç umursamadan, yer olsun da diyerek gelenler için Ada’nın ikiye bölünen coğrafyasında benim de kaldığım Türk tarafı bir şekilde ya daha sükseli yahut da bilinmez bir ayak alışkanlığı yüzünden daha çok cezbediyor insanı ilk görüşte. Deniz kenarındaki balıkçılar bunda etken sanırım. Binalar yokuş yukarı konumlandığından feribotla gelirken ya da uzaklaşırken rol çalıyor diğer taraftan. Rum tarafı ve üzerine kurulu eğlencesi ise daha çok akşam kurulan meyhane sofralarıyla şenleniyor. Akşam üzeri restoranların dışarıya atmış olduğu masalarının arasından geçerken kulağınıza çalınan envai türdeki müzikler sizi farklı yerlere götürüyor. Telaşsız, nispet yaparcasına tüm dünyaya, geçmişinize, geleceğinize inat, durmayın yürüyün bu yollarda elleriniz cebinizde. Izgara balık, anason, tütün ve parfüm kokularını çekin içinize. Oturmasanız da olur. Paranız cebinizde kalır bahaneyle. Göz çapkınlığı yakışır her birinize. Göz kirası alınmıyor ki dünyanın hiçbir yerinde.

BOZCAADA YEREL TARİH MÜZESİ:

image

image

image

image

Muhakkak gelin, muhakkak görün. Görmüş olduğum adalar ve ziyaretçisi olduğum müzeleri arasında müstesna bir yere sahip olarak hatırlayacağım kendilerini. Neden bu kadar önemsediğime gelince, şimdilik yakın tarihli müzenin arka fonunda yatan başarı hikayesi ilgimi çekti her şeyden önce. Hakan Gürüney Odtü Fizik mezunu ve adaya nadide bir deniz kabuğunu bulmak umuduyla gelip, tutulup kalıyor anladığım kadarıyla ve kök salıyor yavaş yavaş. Ama onun kökleri başka başka köklerden de besleniyor ve başlıyor toplamaya filizlerini. Ada hakkında ne bulursa topluyor, biriktiriyor, hiçbir ada ve geçmiş yaşantısı hakkında bunca bilgi sahibi olup, bu kadar beslenebileceğinizi sanmıyorum açıkçası. İşin arkasında bir kamu kuruluşunca görevlendirilmiş devlet memuru olmadığından ve kendisi birebir açıklama yapıp, odaları tek tek gezdirdiğinden hem kendinizi değerli hissediyorsunuz, hem de birinci ağızdan bilgi almış oluyorsunuz. Oda oda gezdiriyor sizi nezaketle yaz odası, kış köşesi diye. Girişteki ilk odada hem Ara Güler’in bağışlamış olduğu Bozcaada fotoğrafları, hem de Ada sakinlerinin sakinlemek üzere kayıklarla gelişlerini gösteren, Ada yaşantısından ve yıllarla birlikte değişen ellerde sahip olduğu yeni çehresinden ufak çapta bilgi sahibi oluyorsunuz. İki katlı müzenin giriş yani birinci katı, Rum halkının inançlarından, Ada’ya gelen ve bir zaman geçiren yabancı uyruklu askerlerin hüzünlü mektuplarına kadar geniş bir yelpaze sunuyor ziyaretçilerine. Zemin katı ise çok daha ilgi çekici. Kimi artık unutulmaya yüz tutmuş meslekler ve meslek erbaplarının özel hayatlarını sergiliyor fotoğraflar, onlardan günümüze kalan parçalar eşliğinde. Nazik, neşeli, rahat insanlardır Rumlar. Düğünleri de öyledir, yaşantıları da. Tek tük bile olsa, en kuytu da da dursalar, dokuyu korumak, geçmişi yaşatmak adına hep olmalılar bir tarafta. Bizans ve Mezopotamya, biz kalmışız ortasında. Kendimi hangisine yakın hissettiğime gelince, Egeli kanıma rağmen ruhen her ikisinden de beslendiğimi düşünmekteyim. Tekrar dönecek olursak Müzemize, Tipitip’i anımsamak ve gülümsemek, nostaljik sakızları, rengarenk çıkartmaları ve sizde çağrıştırdığı anıları hatırlamak için bile efendim muhakkak geliniz ve görünüz! İlk insandan günümüze kadar gelen, mesleklerin atası, kolay kolay açıklayamadığımız dürtülerimiz ve bizi esir alarak kimi zaman bir tutkuya dönüşen ve zamanla güçlenen alışkanlıklarımızın müsebbibi avcı ve toplayıcı kodlarımızın nasıl olup da kanımıza karışmak bir yana hiç hissettirmeden sızdığını, tüm bunların bir insanı hayatta nerelerden nerelere sürükleyebileceğini ve kısaca bir başarı hikayesine de tanıklık etmiş olacaksınız iki arada bir derede. Buna değer, bence.

image
Büyük şeyler devrinin başladığını öngören bir mektup

image

image

SAÇAKLI:

Bozcaada lokantalarını ve aşçılarını, patronlarını, hepsini, hepinizi protesto ediyorum. Neden mi? Yöresel pardon Adasal bir lezzet olan Isırgan Çullaması’nı yapmayı bıraktığınız için. Üzerine de “Çok kolay, bak biz sana tarifini verelim, sen git bir güzel evinde pişir” dediğiniz için. Beyler, lokanta lokanta gezdim durdum, aranızda tas kebabım var harika diyeniniz bile oldu. Beyler, ben bazı şeyleri evde yapıp yiyebilseydim zaten aranmazdım deli deli, değil mi? Neyse, alacağım olsun hepinizden.

Geldim perşembe, döneceğim pazartesiye. Bugün günlerden pazar, bugün günlerden babalar günü. Denk geldi öylesine. Benim babam İzmir’de olduğundan, başlıyorum tüm babaların babalar gününü kutlamaya. Beş çocuk babası Hüseyin, kız babası Erdoğan, kız babası Derya, oğul babası Kenan, kimden kaç çocuğu olduğunu tam anlayamadığım Salman ilk karşıma çıkanlar. Yazıklar olsun bana, sıfır çocuk annesi olarak. Başkalarının aksine iki önemli gün var hatırlanması gereken. Annem babam yaşadığı müddetçe kutlayacağım, sonra da ağlayarak hatırlayacağım iki önemli gün. Sonra mı? Hiç kimsenin çocuğu olamayacağını anladığın o gün çok koyacak bazı şeyler(bu sözünü hiç unutmadım Banuhan Güvenir).

Ada’da karşılaştığım babaların gönüllerini fethettikten sonra Güveç’te bana ikram edilen çayımı içiyorum. Saçaklı’nın yeri burası. Güveç’te zeytinyağlı ve et yemekleri yapıyorlar. İnsan her gün balık yiyemez değil mi? Ben mesela. Erdoğan Baba’da bunun bilincinde. Ne çektik biz diye başlıyor anlatmaya. Hep çalışmış, pek okuyamamış bir sürü kardeşin en büyüğü olarak. Biriktirdiği bir sürü hikayesi, her akşam onu bekleyen 400 miligramlık rakısı var, içmeden yatağa girmediği. Tıka basa yemiş olduğum kahvaltının üzerine bir tabak mantı geliyor ikram olarak. O kadar tokum ama yemezsem o kadar ayıp olacak ve o kadar lezzetli ki. Çaresizim, yiyorum. Lezzetli bir çaresizlik yaşadığım.

image

AYDO(AIDO) CAFE:

Facebook sayfasında “uğrak yeri” olarak tanımlanıyor. O kadar doğru ki. Ada’da karşınıza çıkmasını istediğiniz biri varsa buraya oturun ve başlayın beklemeye. Elbet geçecektir O kişi, hemen şimdi olmadı bir zaman sonra. Söyleyin çayınızı, arpanızı, ister tavla atın, ister iki lafın belini kırın. Geleni izleyin, geçene bakın, benim göremediğim ve yakın tarihte açılacak olan kitap standının ziyaretçilerine bakın. Burası Bozcaada’nın gündüz ve gece hayatının nabzını teferruatlı ama kimselere belli etmeden usul usul tutan, fanatik Aydoğanseverler’in(Aydoğan İnce) uğrak yeri olup, babamın ismini taşıdığından olsa gerek son derece mesafeli ve çekingen yaklaştığım bir yer olarak kalacaktır anılarımda. Üstelik bünyesinde ön bacağı habire kırılıp durduğundan sahibinin kucağında istirahat eden ve melemeye melemeye melemeyi unutan bir kuzu, her sabah vapura binip Geyikli’ye geçen ve havasını aldıktan sonra da dönen, yaşını başını almış ve artık insanlaşmış ve neredeyse Türkçe öğrenmiş hev derken mev diyen, kuzu dilini de çözen bir de köpek barındıran, sahibinin gelenlerden yiyip içtiklerinin ücretini tam olarak almış olsaydı eğer sahilden beş yüz metrekarelik dükkan alabileceği rivayet edilen bir enteresan oluşum olup, haykırıyoruz aklımıza geldikçe kendileri “Yaşa yaşa yaşa!” diye.

BİR GARİP MEHTAP TURU VE POLENTE DENİZ FENERİ:

Gelir gelmez bir panik, bir heyecan ön rezervasyonumu öğleyin yaptırdığım ve benim için ayrılmış olan yol manzaralı ön koltuğa geçiyorum minibüs durağından. Adam başı yirmi lira. Çift şoförle kendimi uzun yola çıkmış gibi hissediyorum. Önce şarap ve reçel tadımına götürülüyoruz. Sonra da o koy bu koy tepeden fotoğraf çekimi için uygun her yerde mola veriyoruz. Ayazma’dan içkiler alınıyor. Nihayet mekana geliyoruz. Bir sürü araba var. Herkes o kadar hazırlıklı ki. Sandalyeler açılıyor, şaraplar dolduruluyor, biralar höpürdetiliyor. Havada garip bir elektrik var. Sigortacı bir çift, bir anne oğul ve ben ortamdaki romantizmden zerre etkilenmiyoruz. Koşa koşa Polente’ye gitmeye karar veriyorum. Gidiyorum da. Fener’in çevresini özel mülke girdiğinden çitlerle çevirmişler. Uzakta metruk bir taş ev var ve rüzgarın coşturduğu yel değirmenlerinin uğultulu sesi kaplıyor kulaklarımı. Ne aşığım, ne Don Kişot, sadece telaşlıyım ya minibüsü kaçırırsam diye. Polente’ye bakıyorum uzaktan. Deniz fenerleri hep böyle yalnızdırlar. İzole, tek başlarına, bir yamacın başında, gemiler karaya vurmasın diye yanar söner dururlar. Zirvede yalnızsındır her zaman. Bu Polente’ye ikinci gelişim ama nereden bilirdim üçüncü bir kez daha geleceğimi önümüzdeki günler içerisinde?

image

Koşa koşa geliyorum. O kadar esiyor ki. Bir kilometre git, bir kilometre dön saçlarım karışmışlar birbirine. Anne oğuldan anne olan minibüsün kuytusuna sinmiş soğuktan, yaşlı kadın. Karı koca önce memleketi kurtarıyor güneş romantizm saçarken, sonra memleketin haline içlenip içlenip kahroluyorlar çiftler güneşin batışını öpüşüp koklaşarak kutsarken. Parfüm kokuları yerini alkolün keskin kokusuna bırakıyor dönüş yolunda. Hiç içmemiş sigortacı çift kontak açılmazken daha çok daha derin bir sohbetin içine giriyorlar. Adam başı yirmi lirayı kişi sayısıyla çarpıp, minibüsün gün boyu kaç kez sefere çıktığından hesapla her şeyi her şeyle çarpıp toplayarak, yüzde otuz gideri de çıkardıktan sonra, çıkan rakamı on iki aya bölüp kabaca bir nihai ama kendince net, adamların aylık kazancına ulaşıveriyor erkek olan. Minibüsten çıt çıkmıyor. Erkek “İyi para diyor.” Böyle kazançlı bir iş bulsa kendi işini süratle kapatacağından bahsediyor. Kadın “Sen de iyi kazanıyorsun bırak yahu başkasının kazancını.” diyor. Minibüsten gene çıt çıkmıyor. Romantizm devri kapanıyor bir anda. Getirisi yüksek addedilen bu işin kime ne kazandıracağı kimsenin umurunda değil. Tek ayıklar olarak ben ve anne oğul dinliyoruz aynı çifti pür dikkat. Romantizm karın doyurmuyor olabilir ama ayaklı bir hesap makinesiyle evli olmak çekilecek çile değil kanımca. Dönüş yolunda ise pozisyon değiştiren ikinci şoförümüz(çünkü ilki efkarlanıp, bira içti ve daha çok efkarlandı) oyun havalarını açıp “Haydi kızlar eller havaya!” diyerek el çırpıp direksiyona burarak tempo tutmaya başlıyor. Hesapçı kocasından bıkan mağdur eş “Kızların içi ölmüş!” diyor. Asıl içi ölen kendisi olduğundan çevreyle avunmak istiyor sanırım. Ben mi? Tuhaf bir asabiyet vardı üzerimde kelimelerle açıklayamayacağım. Buraya tek başıma gelseydim bu kadar acayipliklere tanık olamacağımın bilincinde dönüyorum otele.

20150611_194929

AN
BE
AN  CAFE:

Deniz kenarında L şeklinde bir oturma düzeni olan sağ taraftaki geniş koltuklara çekildiğinizde önünüzdeki balıkçıya gelenleri tatlı tatlı izleyebildiğiniz, bir süre sonra kendinizi sinema salonundaymışçasına aksiyona kaptırdığınız, garsonların gündüzden başlayarak interaktif olarak sayım sayıp, masa kontrolü yaptığı, akşamsa kim gelmiş, ne yemiş, ne kadar içmiş, hesap ne gelmiş, kim itiraz etmiş derken vaktin su gibi aktığı, en güzel Kale manzarasına sahip, havaların havasına göre size verilen şalların sayısı artan, esintisiyle serinleten, güzel şaraplarını içtiğim yer.

image

Bir gündüz vakti kuşların acı çığlıkları gelmişti kafenin yan tarafındaki kayalıklardan. Yavru bir kargayı kapıp götürmekteydi bir martı. Çaresizce bağıranlarsa diğer kargalardı. Sonsuzluğa kadar kovalayacaklardı imkanları olsaydı. Martıysa karşı kayalıklarda işini bitirdi yavruyla. Bir anlıkmış hayat. Bir varmışsın, bir yokmuşsun. Bir yavru karga olmuşsun, sonra birden bir martının hışmıyla boğulmuşsun. “Ah evlatçım vah evlatçım” dediler durdular sen ruhunu terk ederken güzel evlatçığım. Çok ağladılar arkandan. Ama şimdiye hayat unutturdu onlara da.

HÜSEYİN VE AYGÜL:

Yarım günümüzü birlikte geçirdik. İstanbul, Sultanbeyli’den gelmiş olan aynı oteli paylaştığımız çiftle. Aygül Kastamonu’lu, Hüseyin Adıyaman’lı, anne tarafı ise Siirt’li. Mütevazı ve muhafazakar bir çift. Erkek saatlerce dalıyor. Kadın bir kez dalmış ve bir sonraki dalış için istekli görünmüyor. Erkek yüzmek istiyor ve beraber yüzmek istiyor, kadın o konuda da o kadar istekli değil. Erkek tırmanmayı seviyor, kadın yükseklikten korkuyor. Aynı burcu, aynı evi, aynı hayatı ve beş çocuğu paylaşıyorlar. Ama aynı denizi paylaşamıyorlar bir türlü. Ama birbirlerine karşı sevgisiz de değiller. Bizse bir süreliğine aynı otomobili paylaşıyoruz. Deniz mi, ben mi? Yok ben serçe parmağımı bir soktum bir çıkardım haziran ayında buz kovası gibi olan denizin kıyısından. Hal böyle olunca gidilmedik koy, görülmedik deniz bırakmayan çiftle beraber dolaşmaktan ben bir parça ıstakoza döndüm. Ama hiç anlamadım.

Erkek her bulduğu yola girmek istiyor. Sanırım hiç bir arabanın girmeye cesaret edemediği yolları açıyoruz, altımızdaki buldozermişçesine. Ağaçların dalları açık pencerelerden içeriye giriyor, yollar daralıyor iyice. Ormanın tam göbeğinde buluyoruz kendimizi. Ağaçlar intihar etmişler, belki de ecelleri gelmiştir, kim bilir? Boylu boyunca yatıyorlar hiç istiflerini bozmadan. Kurumaya yüz tutmuşlar çoktan. Çook uzun zamandan beri ormanın ve onun çocuklarının insan türünden olma ilk ziyaretçileri bizlermişiz gibi geliyor.

image

image

Araba dört bir yandan çizilmiş asi ve meraklı dallar tarafından. Erkek pasta cila lazım dönünce diyor. Kadınsa canın sağ olsun diyor. Hiç ummadığın insanlarla, hiç umulmadık anlar yaşarsın. Çook başka hayatların içinde, çook farklı dertlerin içine gömülecek olmamıza rağmen geri döndüğümüzde, o ormanın içinde, kavuşan ağaçlardan gökyüzünü görmenin mümkün olmadığı kuytunun ortasında bu dünyada ismini koyamayacağımız bir an paylaşıyoruz.

Nihayet Polente’ye gelebiliyoruz. Birkaç gün önce yalnız ve telaşla yürüdüğüm yolu konuşarak bitiriyoruz. Çitlerin ardından selamlıyoruz gene ıssızlığı. Ada’nın en batı ucundaki denizlerin bekçisini selamlıyorum içimden. Senin benimle bir derdin var ama nedir bilmiyorum henüz. Öğreneceğim bir gün gelir elbet.

IMG_2424[1]

image

ÖNEMLİ BİR NOT:

Kimden ya da nereden edindiğimi bilmediğim bir kaynaktan aldığım haberin asılsız olduğu ortaya çıktı. Babalar günü önümüzdeki pazarmış. Herkesin babalar gününü kutlayıp, kendi aralarında da kutlamalarını sağladıktan sonra bu bilgiyi edinmem çok çok faydalı oldu sanırım. Sakın benim ipimle kuyuya inmeyin, emi? Sakın. Halen daha anlayamadığım, esrarını koruyan bir şey var. Daha doğrusu hatırlayamadığım. Ben nasıl bir sabaha uyandım da, o günün babalar günü olduğuna karar verdim, daha doğrusu ilan ettim ve herkesi de inandırdım? Babamı aradım, kutladım. İnandı. Ada’da önüme çıkan, önünde bebek arabası ittiren, çocuğum var diyen herkesin gözlerindeki buğunun sebebi oluverdim bir anda. Bir kişi yalnız tereddüte düştü. O bugün müydü diye. Sonra da sustu, olabilir diye. Diğerleri tokalaşıp öpüştüler sayemde. Bu sene çifte bayram olsun gariplere. Bu da benden size hediye. Otel sahibi televizyon vardı kafalar dinlensin dedim televizyonları çıkardım dedi. İnternet olsa da ada psikolojisinden sadece kendi işlerinize bakıyorsunuz, ötesi hiç yokmuş ve hiç de olmamış gibi geliyor. Biraz gayret etsem Cumhuriyet Bayramı’nın geldiğine dahi ikna edebilirdim sanırım herkesi. Burada hiç kimse ne tanıkların ne de kanıtların peşinde nasıl olsa.

Kaldığım süre boyunca bir düğüne katıldım, birkaç ölüme(ölenlerden biri yavru bir karga idi, katili ise sokaklarda pardon bir havalarda)rast geldim, bir mehtap turu, iki Polente, bir orman ziyareti yaptım. Pazar akşamı feribot kuyruğunda çıkan kavgaları sinema izler gibi izledim. Tüm koylarını gördüm. Harika bir müze gezdim. Otları bakımsızlıktan dizlere değen, kimlerin yaptırdığı sır olarak kalmış, en bakımsız kaleyi fethettim. Bir sürü insan tanıdım. Onlar da beni. Aynı zamanda bir aile işletmesi olan ferah bir otelde güzel kahvaltılar ettim, güzel şaraplar içtim, nüfusumu da Çanakkale’ye aldırmaya karar verdim. Çok ciddiyim. Fahri vatandaşlık filan nasıl oluyor, hepsini araştıracağım önümüzdeki günlerde.

image

image

image

image

image
Gündüz başka
20150613_213347
Gece başka

image

image

image

image

image

image

IMG_2435[1]

image
Siestama dokunma. Süpürgeyi yersin kafana.
image
Bu ada bizim!!!

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: